19.1 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 20, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1262

Umre Notları

Allaha hamd olsun Nisan ayı içersinde umreye gidip gelmek nasip oldu. Talep üzerine, bazı hususları dostlarımız ile paylaşmak istedim.

Bildiğiniz gibi umre, hac mevsimi dışında yapılan Kabe ziyaretidir. Gücü yetenlerin ömürlerinde bir kere umre yapması kuvvetli sünnet, hatta vaciptir. Ancak genelde, hacca gidildiğinde umre de yapılmakta ve ikisi bir arada yerine getirilebilmektedir.

Bugünkü anlamda müstakil umreler, bir mecburiyetten ziyade, dünya kaygılarından bir süre uzaklaşmak, Rabbül alemine yakınlaşmak,  ilahi feyizden nasiplenmek, mübarek mekanlarla teberrük, affedilmek, Peygamber Aleyhisselamı ziyaret ve şefaatine nail olmak v.b. sebeplerden yapılmaktadır.

Kabe, yer yüzünün ilk mabedidir ve ilk insanla aynı yaştadır. Adem Aleyhisselamı yaratan Rabbül Alemin, semada meleklerin tavaf ettiği Beytülma’murun tam altında, Kabe-i Muazzamayı inşa ettirdi ve burayı “alemlere bereket ve hidayet kaynağı” kıldı. (Ali İmran,96)

Kabe-i Muazzama sadece insanlar için değil bütün alemler için bereket ve hidayet kaynağıdır. Onun içindir ki ‘Kabeye bakmak ibadet, Kabeye girmek hasenat, Kabeden çıkmak günahtan temizlenmektir’ denmiştir. Cenabı Hak, Kabeyi ziyaret ederek ona tazim edenin şerefini, yüceliğini, saygınlığını ve heybetini artırmaktadır.

“Kim inanarak ve mükafatını Allahtan bekleyerek Beytullaha bakarsa önceki günahları ve geriye kalmış günahları affolunur, kıyamet gününde emin kullar arasında haşredilir.” (Haisi Şerif, İbn Cemaa, Hediyyetüs-Salik, 1/75)

Tavafın başlama noktasında bulunan Hacerülesved, yeryüzünde Allahın sağ eli hükmündedir. Rasulüllahın biatına erişemeyip Hacerülesvedi istilam eden kişi, Allaha ve Rasılüne biat etmiş olur. (Fakihi, Ahbarul Mekke, 1/12)

Kabe yakınında çıkan zemzem de, hangi niyetle içilirse ona çare olan, açlığı gideren ve hastalıklara şifa olan bir sudur. (İbni Mace, Menasik, 78)

Medine-i Münevverede Peygamber Aleyhisselamın kabrini ziyaret ise Hz. Peygamberin şefaatini vacip kılacak bir ameldir (Beyhaki, Şuabül İman, 6/48,51)

“Kim hac yapar da ölümümden sonra kabrimi ziyaret ederse beni hayatımda ziyaret etmiş gibidir” (Taberani) hadisi de bu yolculuğun külfetini nimete çeviren bir müjdedir.

“Minberim ile evim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir” hadisi şerifine istinaden kim bu dünyada cennette namaz kılmak isterse Medine’ye Mescidi Nebevi’deki Ravza-i Mutahharaya girmelidir.

Bütün bu sebepler umreyi cazip hale getirdiği gibi oralarda bulunan manevi atmosfer ve açıkça hissedilen feyz-i ilahi, gidenleri tekrar tekrar kendine çekmektedir.

Bu manevi ziyafetten azami istifade edebilmek için şu hususlara dikkat etmek gerektiği kanaatindeyim:

Öncelikle yola, salih bir arkadaş ve güvenilir bir kafile ile çıkmak gerekir.

Gitmeden önce, orada yapılacakları, oraların faziletini, gidip gelenlerin hatıralarını anlatan kitap ve yazıları okumalı, hatta yanına almalı, ihtiyaç halinde tekrar gözden geçirmelidir. Her şeyi rehberden beklemek olmaz.

Yaşlılar ve kadınlar yalnız gönderilmemeli, mutlaka yanlarında işi bilen, sağlıklı biri bulunmalı. Yoksa zahmetler çekilmekte, huzursuzluk yaşanmaktadır.

Kafile başkanının yönlendirmelerine uymak, duyurulara dikkat etmek ve önemsemek gerekiyor. Bilhassa ilk günlerde grupla hareket etmek önem arzetmekte.

Oralarda kafile görevlilerinin yaptığı sohbetlere mutlaka katılmak lazım. Sohbet insanı gayrete getiriyor, hissiyatını coşturuyor.

Allah dostları, oralarda kendilerini ibadete veriyorlar, bir saniyelerini bile Allahtan gafil geçirmemeye çalışıyorlar, bütün zamanlarını tavaf, namaz, oruç, zikir, dua, Kuran okuma, tevbe, umre ile geçiriyorlar, Allahın dinine ve kullarına hizmet etmeye çalışıyorlar ve bol bol sadaka veriyorlarmış. Yaptıkları alışverişi de “bereketlenmek ve hediye vermek” için ibadet maksadıyla yapıyorlarmış. Biz de onlar gibi yapalım.

Mekke-i Mükerremede olsun, Medine-i MÜnevverede olsun beş vakit namazı haremde cemaatle kılmaya özen gösterelim. Hadisi şerifte geçtiği üzere:

“Mescidi Haramdaki namaz, diğer mescitlerdeki namazlardan yüzbin kat, benim mescidimdeki namaz ise bin kat daha faziletlidir.” (Ahmet b. Hanbel, Müsned,4/5)

Oralarda farzlar dışında, varsa kaza namazlarımızı kazamız yoksa nafile namazlar kılalım. Hele hele peygamber tavsiyesi olan tahiyyatül mescit, kuşluk, evvabin ve teheccüd namazlarını kaçırmayalım. Haremlerde sabah namazından bir saat önce bir ezan daha okunur. Bu ezanla imsakta okunan sabah ezanı arasında teheccüd namazı kılınabilir.

Allahın evi olan Kabe-i Muazzama ziyareti, günahlardan temizlenme sebebidir. Peygamber Aleyhisselam “Kim bu beyte gelir, kötü söz söylemez ve fısk işlemezse annesinden doğduğu gün gibi geri döner” buyurmuştur. Onun için burada bol bol tevbe edelim, göz yaşı dökmeye çalışalım. Ailemiz, yakınlarımız, tanıdıklarımız, idarecilerimiz, Ümmeti Muhammed ve hatta tüm insanlık için gönülden, samimi dualar edelim. Bu mübarek mekanlarda, gözü yaşlı, gönlü dertli binlerce Müslümanın içinde, ellerini açan kimsenin eli boş dönmez.

Oralarda bol bol Kur’an-ı Kerim okuyalım, Allahı zikredelim, düzenli yaptığımız virdlerimize orada da devam edelim.

Sadaka sevabının en bol olduğu yerler buralarıdır. İhtiyaç sahiplerine ve özellikle Haremin hizmetiyle şereflenen fakir Müslümanlara sadaka verelim.

Orada, insanlar ya oranın yerlisidir, ya da ziyaretçidir. Yerlilere, Allah Rasulünün hemşerisi oldukları için, misafirlere de “Allahın misafirleri” olduklarından son derece nazik davranalım.

Hastalanan, hizmete ihtiyaç duyan, yolunu kaybeden, yürüyemeyen, eşyasını taşıyamayanlara hizmet edelim, yer arayanlara yer açalım, tebessüm edelim.

Edep, en çok buralarda lazımdır insana. Dini ihya eden de yıkan da edeptir. Buralarda, kimseyi itip kakmamak, sesi yükseltmemek, abdestsiz gezmemek, edebe azami riayet etmek gerekir. Büyükler, buralarda kediye pist demeyi bile hoş görmemişlerdir.

Oradan dönüşte eş-dosta hediyeler getirildiği gibi giderken de oradakilere hediyeler götürmek güzel olur. Yanınıza aldığınız kalem, koku, tesbih vb. ufak tefek hediyeleri orada tanıştığınız Müslümanlara ikram ettiğinizde güzel bir yakınlaşma oluyor. Özellikle çocuklara verilen şeker, onları çok memnun ediyor, ağlayanların sesini kesiyor.

Haremde görevli kadın polisler, Türkiye’den götürülen yün patiklerden çok memnun kalıyorlar.

Orada yorgunluk, stres insanın maneviyatını çok bozuyor, feyzi azaltıyor. Onun için çok amel edeyim derken aşırı yorgunluklara sebebiyet vermeyelim. İstirahatımızı da ihmal etmeyelim.

Eşli gidişlerde buluşmalarda problemler olmakta, bu da karşılıklı suçlamalara sebebiyet vermektedir. Bunun için gider gitmez oradan her birimiz için cep telefonu hattı alıp haberleşmeleri, buluşmaları bununla yapmak bir çok huzursuzluğun önüne geçecektir.

Tavaf sırasında cepheyi Kabeden çevirmek tavafı zedeleyeceğinden dikkatli olmak gerekmektedir. Bu durumda kaç adım yürünmüşse geri gelip telafi etmek gerekir. Buna imkan yoksa şavt tekrar edilir.

Umrenin tamamlanması için ihramdan çıkarken tıraş olmak gerekmektedir. Kadınların saçlarının ucundan biraz kesmesi yeterli ise de erkeklerin başlarının en az dörtte birini tıraş ettirmeleri gerekmektedir. En iyisi oradaki berberlere tıraş olmaktır.

Oralarda insanların küçücük çocuklarını da yanına alarak geldiğini ve onların eziyetlerine katlandığını görürsün. Bunu, yavrularının salih evlat olması için yaptıkları muhakkak. Siz de bu mübarek mekanlarda gördüğünüz çocukların salih, vatana, millete, dini mübini islama hayırlı birer evlat olması için dua edin.

Orada her namazın peşinden cenaze namazı kılınıyor. Özellikle hanımlar cenaze namazını kılmayı daha önceden öğrenmeli.

Bazı maddi tedbirleri de şöylece sıralayabiliriz:

Güneş gözlüğü çok işe yarıyor. Gitmeden kaliteli bir gözlük edinin.

Sık tavaf, yalınayak yürümeye alışık olmayanların ayak bileklerini ağrıtıyor. Bunu azaltmak için patik giyilebilir. Veya çorap içine sünger tabanlık yerleştirilerek ağrılar azaltılabilir. Tabi ihramlı iken bu mümkün değil.

Ayaklar çatlayabilir, yanınıza krem alın.

Rabbim hepinize bu mübarek mekanları en bereketli bir şekilde ziyaret etmeyi nasip etsin. Amin.

Tahayyül

şehir meydanında
çınar ağaçları
kadim ustalıkları içinde
bir sonraki sabahın
huzur demine aş eriyorken
sığırcık imecesi neş’eler içinde
güneş,
vakti çağıran niyazı bekliyordu.
şairin gözleri,
kan çanağı mısralardan ayrılıp
suyun tenine teması ile
uyandı mahmurluğundan.
bedenine giydiremediği
ilahi çağrının seccadesinde
vefa aradı.
..
gönül meydanında
kelimeler
her zamanki uysallığı içinde
bir sonraki mısranın
sitemine can veriyorken.
his bilmecesi işveler içinde
kelam,
murada kavuşturan ilhamı bekliyordu.
şairin sözleri,
eskimiş hüzünler sayfasından sıyrılıp
sevdanın kaleme iltiması ile
kuşandı aşk buluğundan.
vuslatına eremediği
o hazin ağrının telaşesinde
şifa aradı.
..
ne,
bildik sabahlara uyanmak ihtimali.
ne de,
kalemin ilham ile halvet hali.
şair,
aç vehmin sandığını
tahayyül yelkenleri rüzgar bekliyor…  

Türkiye’deki Kavga Paylaşım Savaşı mı? (1)

 

Hürriyet Gazetesinde Cüneyt Ülsever “Türkiye’ye Ne Oluyor?” başlığı altında 3 günlük yazısında dikkat çekici değerlendirmeler yaptı. Ülsever öncelikle şu tespitleri yapıyor:

“Cumhuriyet’i kuran elitler, 600 yıldır muhafaza edilen hayat tarzını adeta bir gecede değiştirmeye kalktı. Kitleden “muhafazakâr hayat tarzı”ndan vazgeçip, kendilerince artık yaşanması şart olan “modern hayat tarzı”na uyum göstermesi istendi.”   

“Uzun seneler devlet aygıtı elitlerin elinde kaldı ve muhafazakârlar, modern hayat tarzına teslim olmadıkça; ekonomik, siyasal, sosyal hayattan dışlanmaya razı olmak durumunda kaldılar.”

“Farklılaşma, hayat tarzı farkından oluştuğu ve muhafazakâr hayat tarzı temelinde din kurumu tarafından şekillendirildiği için, paylaşma savaşında siyasi ayrışım giderek dini hassasiyeti yüksek olanlar ile bu hassasiyete tepkiyi ifade eden laiklik hassasiyeti yüksek olanlar arasında oluşmaya başladı.

Taraflardan “Birisi siyasette “laiklik hassasiyeti yüksek” kitleyi, diğeri ise “dini hassasiyeti yüksek” kitleyi oluşturuyor.”

***********************

Sosyal olaylar tek boyutlu bir bakış açısıyla açıklanmaya çalışıldığı zaman hata ve yanlışlara, en azından eksikliklere duçar olmamak mümkün değil. Cüneyt Ülsever’in yaptığı değerlendirmeler de, içinde epeyce değerli tespit ve doğruları barındırsa da, birçok sosyal durum ve gelişmeyi açıklayamıyor.

Cumhuriyeti kuranların asker- bürokrat bir elit zümreye dayandığı, özellikle tek parti döneminde CHP’nin geniş halk kitlelerine yeni bir hayat tarzı ve dünya görüşünü dayatmaya çalıştığı doğrudur. Ancak bir “paylaşım savaşı” yaşandığı görüşünün üzerinde düşünmemiz lazım. İlk bakışta meseleyi özünden yakalamış izlenimi veren bu yaklaşımın açıklayamadığı hususlar olduğu da muhakkak. Şöyle ki,

  • Ø Bu “paylaşım savaşının” bugünkü siyasi aktörleri bir tarafta AKP, diğer tarafta CHP gibi gözüküyor. Oysaki dini hassasiyetleri itibariyle MHP ve BBP kitlelerinin AKP’lilerden daha geride olduğunu söylemek insafsızlık olur. Ülsever, bu kitleler neyin paylaşımının peşinde sorusuna cevap aramıyor. Eğer “savaş, paylaşımdan yeteri kadar pay almadıklarını düşünenler ile cumhuriyetin kuruluşundan beri aldıkları payın elden gitmesinden korkanlar arasında” ise MHP ve BBP kitleleri bu savaşın neresinde? BDP’nin paylaşımdan anladığı ise herhalde daha farklı.
  • Ø AKP destekçileri içinde Ahmet ve Mehmet Altan kardeşler, Emre Aköz vd neo-liberallerin dini hassasiyet içinde olup, bugün AKP’ye en az CHP kadar karşı olan milliyetçi- muhafazakâr kitlelerin ve onları temsil eden aydın ve siyasilerin dini hassasiyet içinde olmadıklarını söylemek hakikati ters yüz etmek olur.
  • Ø Turgut Özal döneminden sonra muhafazakâr hayat tarzını benimseyenlerin ellerine ilk kez siyaseti finanse edecek çapta para geçmeye başlamasıyla dengelerin değişmeye başladığı” tezi de kısmen doğru bir tespittir.

ANAP döneminde olduğu gibi AKP döneminde de “kendi zenginini yaratmak” politikaları ile “serbest piyasa ekonomisi kuralları” birlikte uygulanmaya çalışılıyor. Anadolu sermayesinin gelişmesi, İstanbul dukalığına karşı yeni güç odaklarının oluşmaya başlaması “muhafazakâr hayat tarzınıbenimseyenlerin “modern hayat tarzına” karşı bir zaferi değil, sermayenin (ve demokrasinin) tabana yayılmasının tabii bir sonucudur.  Bu değişim sağlıklı bir gelişmedir. Anadolu kaplanları arasında muhafazakârlar olduğu gibi, “modern hayat tarzını” benimseyenler de bulunmaktadır. Tabii ki oran, muhafazakâr hayat tarzını benimseyenlerin lehinedir.  

  • Ø Cüneyt Ülsever’in paylaşım teorisini en doğrulayan gelişme Fethullah Gülen Hareketidir. Bu cemaat sistemli, planlı ve istikrarlı bir strateji içerisinde devlet teşkilatında, sivil toplum kuruluşları alanında, medyada ve ekonomik faaliyetlerde ciddi bir pay edinme mücadelesi veriyor. Bu mücadelenin cemaate kazanımlarının varabileceği boyut, ABD’nin ılımlı İslam projesini sürdürme iradesine ve dolayısıyla bu cemaate verdiği mevcut desteğin devamına bağlı olacak. Bir de tabii ki cemaatin Gülen sonrası birliğini muhafaza edip edememesi ve hareketin liderliğine geçecek şahsın kişiliği belirleyici olacaktır.
  • Ø Sermaye ve siyasal güce kavuşmanın bir önemli parametresi de uluslararası sermaye ve büyük devletlerle entegrasyon becerisi(!) olsa gerektir. “Bizim çocukların” yaptığı darbeler de, en önemli projesine “eşbaşkan” olana sağlanan destek ve krediler de “hayat tarzı” tercihinden daha önemli etkiler yapmaktadır.

(Devam edecek) 

 

Değerlerimiz ve değer kırılmaları üzerine (4)

Vefa sevgiyi sürdürme ve sevgi bağlığıdır”

Bu yazıyı yazmaya başladığımda en önemli değerimiz olan “vefa” ile ilgili  yakınen iki olaya rastladım. Birincisi Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın Nevzat Yalçıntaş hocamıza 03/04/2010 tarihinde İzmit’te düzenlediği vefa gecesi ve o gecede yaşanan atmosfer. İkincisi 07/05/2010 tarihinde İstanbul İSAM(İslam Araştırmaları Merkezi) Kütüphanesinde düzenlenen çok sevdiğim, değer verdiğim, dostumuz Yavuz Argıt ağabeyimizin hakka yürüdüğünün 1. yılında düzenlenen anma toplantısı. Sonra tekrar aklıma geldi. Yine Kocaeli Aydınlar Ocağının Türkiye’mizin ender yetiştirdiği mütefekkirlerimizden ve yaşayan değerlerimizden Mustafa Yazgan bey için 3/11/1998 tarihinde İzmit’te yapılan ve akıllarda kalacak şekilde düzenlenmiş bir vefa toplantısı idi. Ayrıca Kocaeli Aydınlar Ocağı 2000 ve 2003 yılları arasında İzmit, İstanbul ve Ankara’da Ahde vefa toplantıları yapmış ve plaket takdim etmişti. Dolayısı ile bu değerimizin yaşaması ve yaşatılması konusundaki hassasiyeti olan kişi ve kurumları önemsiyorum.

Çok fazla duyarsınız “Vefa artık İstanbul’da bir semt adı“, ” vefalı insan kalmadı“,”artık ahde vefalı kişiler yok“. İşte İnsanı insan yapan bizi biz yapan değerlerimizin yok olduğunu hepimiz görüyoruz. Bu tip değerlerimize uygun davranış gösteren gurup ve kişilere karşı da takdir edici, övücü sözler söylemeyi ihmal etmeyiz. Ancak şuna hiç bakmayız. Biz acaba “vefalımıyız?“, “ahde vefa gösterebiliyor muyuz?“. Biz bu tip hizmetleri üreten kişi ve kuruluşlar için ne yapıyoruz?. Bu tip organizasyon yapanlara katkımız var mı? Yeni yetişen yavrularımıza “iyi insan” olma değerlerimizden bahsediyormuyuz? Öğretmenlerimizin, ailelerimizin bu anlamda bir gayretleri var mı? Yeni yetişen gençlik vefa duyacak kişi ve kuruluşları mı? Bulamıyor! sorgulamak gerekiyor.

Vefalı olmak; vefa göstereceğimiz kişiye karşı duygu ve davranışlarımızı hissettirmek, göstermektir diye düşünüyorum. İnsan değer verdiği şeylere karşı hayranlık duyar, saygı duyar, onu kaybetmek istemez ve sahip çıkma duygusu ön plana çıkar. Vefa farklı farklı tarif edilmiştir. En çok bilinen tarifi “Sevgiyi sürdürme ve sevgi bağlığıdır.”

Vefa hakikaten çok önemli bir kavram. İnsanı insan yapan duyguların başında gelir. Sevgi süreklilik arz eder. Vefa ise sürekli sevgi demektir. Sürekli sevgiyi göstermekte kolay olmasa gerek. Bazı vefalı insanlara bakın bazıları sadece kendinle ilgili kişi, konu ve kurumlara vefa duyabilir. Bazıları da daha geniş kapsamda yapılan bir iyiliği, bir hizmeti, güzel bir davranış biçimini unutmaz ve onu yad eder. Kısaca yapılan güzel bir davranışı, iyiliği, yakınlığı, dostluğu, hizmeti, yardımı, güzellikleri unutmamayı “vefa” diye tanımlayabiliriz.

Biraz somutlaştıracak olursak insan kendisini yetiştiren ve bu güne gelmesinde katkısı olan eksiğiyle gediğiyle kişi ve kurumlara vefa duymalıdır. Ayrıca Öncelikli olarak ülkesi için farklılıkları ortaya çıkaran herkese de vefa duymalıdır. Ülkesine, vatanına, milletine, çalıştığı kuruma, annesine, babasına, yakınlarına, dostlarına, büyüklerine, kahramanlarına, komşularına, ilim adamlarına, idarecilerine v.b…

Vefanın bir ölçüsü var mıdır? Bilemiyorum.

Ancak bu duygunun yaşatılmasında öncü olmuş kişi ve kurumları tebrik etmek gerekir. Bu manada da sadece vefatından sonra vefa toplantıları yapılır görüşünün, anlayışın dışına çıkartan KAO (Kocaeli Aydınlar Ocağı) yönetimini kutluyorum. Ayrıca bir İzmit beyefendisi, dünya tatlısı aziz dostumuz, bir kitap sevdalısı Yavuz ağabeyimiz için düzenlenen vefa toplantısı takdire şayandı. Buna ilaveten çok az kişiye çıkarılan bir armağan kitabı “Yavuz Argıt Armağanı” hazırlayıp, toplantı sonunda toplantıya katılanlar hediye ettiklerinden dolayı, İSAM idarecilerine, Onu seven kitapseverlere, kütüphane yönetimine, çalışanlara “Yavuz amcalarına” layık gerçekten güzel bir geleneğimiz ve değerimiz olan bir vefa toplantısı yaptıkları için teşekkür ediyorum.

Türkiye’ye Neler Oluyor?

ABD’nin en etkili yayın organlarından The Wall Street Journal geçtiğimiz hafta Türkiye’de yaşananlar için “kansız iç savaş” tanımlaması yaptı.

Bu tanımlama külliyen yanlıştır. Çünkü Türkiye bir savaş halindedir. Ancak bu savaş dış güçlerle ve onların T.C. vatandaşı olan taşeronları ile yapılan bir savaştır. Yani iç savaşla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.

CHP lideri Baykal’ın başına gelenler bu savaşın bir parçasıdır ve şimdilik Baykal’ın istifası ile sonuçlanmıştır.

Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’liler bilmelidirler ki artık ülke yönetiminde bir güç sahibi değillerdir. Bu gün Baykal’ın başına gelenlerin yarın kullanılma süreleri bitince değişik şekilde AKP’lilerin başına gelmesi muhtemeldir.

Ülkenin ve Türk halkının yaşadıklarına bakınca, Recep Tayyip Erdoğan “ben bu ülkeyi nasıl bu hale getirdim” diye düşünmelidir.

Erdoğan, iktidar olmak ve iktidarda kalmak için ülkemizin geleceğini tehlikeye atmıştır. Türkiye’de meydana gelen olayların hepsinden Başbakan Erdoğan sorumludur. Erdoğan çıkıp “bunlar beni ilgilendirmiyor” diyemez.

Hukukta “kusursuz sorumluluk” diye bir kavram vardır. Eğer siz bir ülkede başbakansanız, meydana gelen olaylar için “benim bir kusurum yok” diyemezsiniz. Ülkenin en tepe idarecisi olarak, hiçbir şeyde kusurunuz olmasa bile her şeyden sorumlu olursunuz. Örneğin bir otobüs sahibinin şoförün yaptığı kaza sonucu ortaya çıkan hasardan sorumlu olduğu gibi. Yani otobüs sahibi arabayı ben kullanmıyordum diye sorumluluktan kurtulamaz.

Eğer böyle bir sorumluluğu kabul etmiyorsanız derhal o koltuğu terk ediniz.

Türkiye, güven ve huzurun kalmadığı, ekonomik istikrarın bozulduğu ve insanların başlarına her an her şeyin gelebileceği endişesine kapıldıkları bir ülke oldu. Bunun başlıca mimarı Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’dir.

Günümüzde yaşananlar geleceği şekillendirecektir. Sekiz yıllık AKP iktidarı milli şuurdan uzak, vizyonsuz ve tarihi gerçeklerin doğasına aykırı politikalarla, Türk Milletini ve devletini bir uçurumun kenarına getirmiştir.

Bu sebeple vatandaş evinde rahat uyuyamamaktadır!

Buna karşılık Erdoğan ve AKP’nin, ülkenin gidişatındaki kötü tablodan dolayı, sanki kendileri sekiz yıldan beri iktidar değilmiş gibi faturayı başkalarına çıkarmaya çalışması asla kabul edilebilecek bir anlayış değildir.

Ülkemizde yaşananlara bakınca Avrupa Türk Gazeteciler Birliği Başkanı Gürsel Köksal’ın bu hafta Milliyet ve Fanatik Gazetelerinin Avrupa’da yayın hayatlarına son vermeleri nedeniyle yayınladığı bildirideki feryadı bana çok ilgi çekici geldi.

Köksal “Avrupa’daki Türkçe kan kaybediyor,.. Türkçe geriliyor, geriletiliyor, darbe alıyor. O nedenle “İnadına Türkçe” diyoruz” diye feryat ediyordu.

Türkiye’de kan kaybeden bir millet Avrupa’da nasıl kan kaybetmez. Sen millet olarak Ankara’da var değilsen, Avrupa’da nasıl olursun?

Ankara’nın derdi Türklük ve Türkçe değil ki. Onlar Türkçe konuşup, Türkçe düşünmüyorlar ki. Sen Avrupa’da gerileyen hangi Türkçe’den bahsediyorsun. Türklük ve Türkçe Türkiye’de geriliyor. Görmüyormusun ?

Türkiye’de derin bir nefes alıp ruhunun en ince noktalarına kadar oksijen giden bir vatandaş görebiliyormusunuz?

Önünü göremeyen Türk insanı, Avrupa’da gerileyen, geriletilen ve yok edilmeye çalışılan Türkçe’yi nereden görsün.

Onun için, Türkiye’de bir savaşın var olduğu gerçek bir tespittir. Ancak bu savaş Türk Milleti ve Türk Devleti ile onun düşmanları arasında geçmektedir. Herkes görecektir ki, savaşın sonunda Türk Milleti ve onun devleti zafer kazanacaktır. Bunun için Türk Milleti hesap sormaya ilk adım olarak sandıktan başlayacaktır. O günlerde yaklaşmaktadır.

Rahmet Kuşu

– Bugünden öte bütün analara ithafen..

Bir anam vardı
Can sunam
Yüzünden rahmet okunan
Ve gönlün Hira kuşluğunda
Sabah namazlarıyla yıkanan
Bir turnam vardı

En çok dualarla çiçek açar analar
İnşirah kervanı yürür öncüsü onlar
Yer kopmuyorsa gök çökmüyorsa
Felâketler defterde birikmiyorsa
Dağlardır sabitleri arzın
Ve her biri dağlar gibi analar
Dilekleri kanat çırpar

Burnuma Cennet kokuları geliyor anne
Yine kalbini kemalâta açmışsın
Sonsuzluğa bulaşmışsın
Senin dolaştığın yer yeşerir
Sana bakan göz yaşarır
His iksirinin ikliminde senin
Ruhum inceliyor

Ki analar emzirir ruhun söküklerini
Karanlığın bezini bağlar analar
Bu himmet, bu bereket, bu sekînet
Mübarek elinin kalite belgesidir
Ve o bir rahmet delegesidir
Güneş açar yüreğini bazen
Bazen bulutlar ağlar

İsyanlı günlerimden kalma yaralar
Âsi nehridir içimdeki deniz
Dikbaşlı bir kartala benzediğimiz sıralar
Tek yol bağımsızlık tutkusu
Taşı delen su, ateşi dindiren su
Sanki görünmeyen iyilik ordusu
Doğrusu emir aldığım yeryüzünde
Bir anam vardı
Bir anam var

“Ben Olsaydım böyle yapardım.” Demek

0

Çevremizde ne kadar çok insan tipi var, değil mi? Siz de bu insan tiplerinden birisiniz. Kitapların sınıflandırdığı insan tipleri, sizin kendi ölçülerinize göre sınıflandırdığınız insan tipleri… Biyolojinin, psikolojinin, teolojinin, anatominin kategorize ettiği insan tipleri… “Keşke böyle yapmasaydım!” diyen insan tipini anlar ve bu tiplere saygı duyarım da “Ben olsaydım, böyle yapardım veya yapmazdım.” diyen insan tipini hiç anlayamam ve bu tiplere saygı duyamam.

Bir insan, yaptığı işten pişmanlık duyabilir; ama sonuçta o, bir iş yapmıştır. Kişi yapacağı işin bir pişmanlık doğuracağını bilemeyebilir; çünkü sonuçları etkileyen yüzlerce etmen var. Hani denir ya: “Hata yapmayanlar, hiç iş yapmayanlardır.” Hata, yapılan her işin tabiatında vardır.

“Ben olsaydım, böyle yapardım.” demek, en hafifiyle, emek sahibine haksızlık etmektir, yapılan işi küçümsemektir. Zaman içerisinde değişenleri istisna tutarsak, her insan fıtraten güzel, doğru, yararlı işler yapma eğilimindedir. Çalışmak, üretmek; hayat belirtisidir, varlık nedenidir. Üretilenin kalıcı olması da bir arzu olarak genlerimizde mevcuttur. Kötü bir eylemin öznesi olarak anılmak, esersiz yaşamaktan kötüdür. Bir eylem kötü de sonuçlansa, başlangıçta eylemin iyi niyete dayandığını söyleyebiliriz. Cibilliyeti bozukları ve birilerinin veya sapık ideolojilerinin piyonu olanları bu durumdan istisna tuttuğumu belirtmek zorundayım.

“Ben olsaydım, böyle yapmazdım.” diyenlere öncelikle, bugüne kadar ne iş başardıklarını sormak lazım. Böyle diyenler; maymun iştahlılar, karamsarlar, beğenmek gücünden yoksunlar, art niyetliler, bir baltaya sap olamayanlar, zeka geriliği olanlar arasından çıkıyor. “Boş teneke çok öter.” misali  durmadan gürültü yapanlardır bunlar. Bu gürültü ancak kargaları kovmaya yarar. Üç gün sonra kargalar da bunun boş bir gürültü olduğunu anlayacaktır ve kargalar yapacağını yapacaktır.

Hepimizin çevresinde böyle tipler vardır. Bazen biz de bu duruma düşebiliriz. Bu tipler insanı yorar ve pozitif insanların kamburudur. Hayvanlar alemindeki kemirgenlere benzer bu tip insanlar. Yapacağınız iş konusunda kendileriyle istişare etseniz fikirlerini söylemekten kaçınırlar; çünkü özgüvenleri yoktur. İş bitiminde konuşurlar. Layüsellik (yaptıklarından sorumlu tutulmama) duygusuyla hareket ederler. Söylediklerinin bir derinliği ve değeri de yoktur. Karın doyurmayan mısır patlağıdır bunlar.

Gönüller ve kafalar boş yetişiyor. İnsanlarımızı, uzun bir eğitim sürecinden geçirdiğimiz halde, öğretilenler etkili olmadığı için müspet manada davranış değişikliğine yol açmıyor. Öğretilenler, insani anlamda bir sonuç doğurmuyorsa öğretilen “çok şey” ile “hiç şey” arasında bir fark yoktur. Gençlerimiz dil biliyor, bilgisayar kullanmayı biliyor, araba kullanmayı biliyor… vs. Bu bilgiler, beni bana kazandırmıyorsa, beni sana verimli ve gerekli kılmıyorsa, herkesin birbiri için var olduğu ve yaptıklarının bir gün karşısına hesap olarak çıkacağı inancını yerleştirmiyorsa ne mana ifade eder?

“Ben olsaydım, böyle yapardım.” demek, bir zihin fetişizmidir, bir ilkel tapınma türüdür. Tapınılan varlık, kendisidir. Bu, boş bir tapınmadır. Hariçten gazel okumaktır.

Sonu pişmanlık da olsa, bir iş yapmak, güzeldir. İnsanlara bu ahlakı vermek lazım.  İnsanoğlunun bu anlayışa ihtiyacı var. Yükselmek, asude olmak, ancak böyle mümkün. Gönülden bir yükseliş olmalı bu. Eser verirken kendisinin bir eser olduğunu unutmamalı insan. Eserken eser ortaya koymak, ne hoş duygu. İnsani değerlerin yaşatılması ve yükseltilmesi paydasında buluşanlar, bu hazzı duyarlar ve kaçınılmaz olarak geleceğin mimarları olurlar.

“Ben olsaydım böyle yapardım.” demek yok, “Yaptım, oldu.” demek var.

 

Bölgesel Azgelişmişlik ve Kalkınma Ajansları

Bölgeler ve yöreler arası sosyal ve ekonomik gelişmişlik farkları, farklı gelişmişlik seviyesinde olan bir çok ülke için bir gerçektir. Sorun sadece gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelerin sorunu değildir.

Gelişmekte olan ülkeler, kaynak israfından kaçınarak ve ülkenin kalkınma hızından en az fedakârlık ederek kaynaklarını değerlendirmek, sermaye-hasıla katsayısını hesaba katmak zorundadırlar. Kamu sektörü için emredici, özel sektör için yol gösterici ve teşvik edici politikalar, yöreler arası dengesizlikleri gidermede kullanılmaktadır.

Gelişmekte olan ülkeler, kamu kaynaklarının dağılımında etkinliği ve en yüksek hasılayı sağlamak isterler. Bunun yanında, gelir grupları ve yöreler arası sosyal adaleti gerçekleştirmekten de sorumludurlar. Bunlar birbirine ters gözükse de sosyal ve iktisadi bir gerçektir.

Türkiye bilhassa planlı kalkınma dönemlerinde bölge ve yöreler arası dengesizlikleri hafifletmek için bir çok politika uygulamış ve kamu sektörü üstüne düşen görevi büyük ölçüde yerine getirmiştir. Ancak, bir çok vergi kolaylıklarına ve teşvik tedbirlerine rağmen, özel sektörün kendi doğduğu ve yetiştiği şehre gerektiği ölçüde yatırım yapmadığı görülmektedir. Hatta az gelişmişlik yöreler için alınan kamu desteklerinin zaman zaman gelişmiş yörelere de kaydırıldığı maalesef görülmüştür.

Bölgelerarası gelişmişliği sağlayabilmek bir ölçüde kamu yararını gözetmekten geçer. Sadece kârın ençoklaştırması amacının güdülmesiyle bu gaye çelişir. Az gelişmiş yörelere yatırım yapacak özel sektörün de sadece kendi kârını değil, kamu yararını da bir ölçüde gözetme durumu vardır.

Ülkemizde bölgesel kalkınma konusunda DPT büyük görevler yerine getirmiş ve siyasi iktidarlara yol göstermiştir. Ancak bölgesel kalkınmayla ve dengesizlikleri gidermeyle ters düşen liberal politikaların 1980 sonrası gündeme oturması, DPT’yi bir ölçüde fonksiyonlarını yerine getiremez duruma sokmuştur.

Son yıllarda AB üyeliği gerçekleşmemesine rağmen, AB tarafından dayatılan bölge kalkınma ajansları ortaya çıkmıştır. Uygulanan iktisat politikalarında ciddi devletlerin hesaba kattığı milli ve iktisadi bağımsızlık, kamu yararı gibi hususların göz ardı edilmesi, dış dayatmalarla özelleştirme ve serbest piyasa yöntemlerinin öne çıkarılması, dengesizlikleri azaltıcı değil; daha da arttırıcı olmaktadır.

Bugüne kadar 8 bölgeye ayrılan Türkiye’de 26 kalkınma ajansının kurulduğu, bunların tam faaliyete geçtiğinde 1 milyar TL’ye ulaşacak kaynak kullanacakları ilgili Bakan tarafından açıklanmıştır. Ülkeyi eyaletlere ayırarak federal rüzgarların esmesine yardımcı olacak bir projeyle karşı karşıyayız. Ankara’yı devre dışı bırakarak her bir ajansın kalkınma kurulunu yabancı ülkelerle doğrudan temasa sokabilecek ve kamu denetimini, merkezi bütçeyi dışlayacak bir model; bölgesel kalkınmaya değil; proje veren çokuluslu şirketlere yarayabilir.

Bunlardan asgari ölçüde bile kamu yararı ve kamu hizmeti beklemek hayaldir. Hem kamudan kredi alacaklar; hem de dışarı kâr transferi sağlayarak güzel bir hortumlama gerçekleştireceklerdir. Bu arada kendilerine çeşitli vergi kolaylıkları ve imtiyazlar sağlayacaklardır. Yerli emsallerinden çok daha az vergi verecek olan bu firmalardan gerekli vergiyi alamayan kamu ise, orta ve küçük ölçekli yerli kuruluşlara ve sabit gelirlilere yüklenerek gelir dağılımını daha da bozacaktır. Bu arada dolaylı vergiler artacak ve genişleyecektir. Bu sürecin, bölgesel az gelişmişliği gidereceğini, yörelerarası gelir dağılımını iyileştireceğini zannetmek liberal körlüktür.

Küresel kapitalizme eklemlenmeden başka bir işe yaramayacak olan bu ajanslardan çok şey beklenmesi, anlaşılır gibi değildir. Ülkeyi yönetenler, demokratikleşmeyi ve ekonomik gelişmeyi yerli kaynaklarımızı ve imkânlarımızı açık arttırmaya çıkarma anlayışından uzaklaşmalı, kendini tüccar, vatandaşı ise müşteri konumuna sokan sosyal sorumsuzluk anlayışından uzaklaşmalıdır. Devletin sosyal sorumlulukları olduğu, işsizliğin ve yoksullaşmanın arttığı günümüzde unutulmamalıdır.

   

Âşinâ Olduğumuz Melodiler

Ninnilerin ne zamandan beri söylendiği bilinmiyor. Bebeğin doğumundan itibaren gevşemesine, rahatlamasına ve huzur içinde uyumasına yardımcı olması için söylendiği genel olarak kabul edilmektedir. 

Umûmiyetle hicaz, uşak ve hüseyni makamında söylenen ninnilerin monoton bir ezgisi vardır. Sözlerinin pek önemi yoktur. Ritmi ise bebekleri etkileyerek çabuk uyumalarını sağlamaktadır. 

Ninnilerin bir özelliği de, annelerin rahatlamasına yardımcı olmasıdır. Anneler ritmini değiştirmeden, o günkü ruh hallerine göre söyledikleri ninniler vasıtasıyla mutluluklarını, şikayetlerini ve isteklerini dile getirirler.  

Çabuk geçen yıllar içinde çocuklar okul çağına ulaşır. Bu aşamada en bilinen şarkı ” Daha dün annemizin kollarında yaşarken (Yaşasın Okulumuz)” dir. Bu şarkının sözleri Ankara Konservatuarı Musiki Tarihi hocası Ahmet Muhtar Ataman tarafından yazılmıştır. Melodisi ise ünlü Alman müzisyeni Wolfgang Amedeus Mozart’a aittir (K. 265/ 300 piano composition 1781-1782). Şarkının aslı “Ah! Vous dirai-je maman” isimli çocuk şarkısıdır. 

Bu arada doğum günlerinin “iyi ki doğdun” şarkısı melodisini de anımsamak gerekmektedir. Bu popüler melodi “happy birthday to you” dan çevirmedir. Beste,  Patty Smith Hill ve Mildred Hill adlı iki kardeşe aittir ve 1893 yılında bestelenmiştir. 

Okullarda genellikle marş formunda şarkılar ağırlık kazanmıştır. Örneğin; “Türk çocukları, Türk çocukları” (beste; Zeki Üngör, güfte; Aka Gündüz), “Ankara, Ankara güzel Ankara” (beste; Halil Bedi Yönetken, güfte; Aka Gündüz), “Atalarım Gökten Yere İndirmişler Ay Yıldızı” (beste; Halil Bedi Yönetken). 

Ulusalcı marşlarda genelde Mehter repertuarında bulunur, çalınır ve dinlenirdi. Örneklersek; “Ceddin Deden, Neslin Baban” (beste; Ali Rıza Bey), “Plevne Marşı Tuna Nehri Akmam Diyor” (beste; Mehmet Ali Bey), ” Sivastapol Önünde Yatan Gemiler” (beste; Miralay Rıfat Bey). 

Gençlik döneminin en önemli marşları ise “Çıktık Açık Alınla On Yılda Her Savaştan” (Onuncu Yıl Marşı) ile “Dağ Başını Duman Almış Gümüş Dere Durmaz Akar” (Gençlik Marşı) marşlarıdır. 

Her iki marşın Atatürk döneminin izlerini taşıması gençlik tarafından büyük bir ilgi ve sempatiyle karşılanmasının nedeni olmuştur. 

Onuncu Yıl Marşı’nın sözleri, Behçet Kemal Çağlar ve Faruk Nafiz Çamlıbel gibi iki şöhretli şairimize aittir. Bestesi ise gene çok sesli Türk müziğinin büyük ustası Cemal Reşit Rey beyefendiye aittir. 

Gençlik Marşı ise, İsveçli besteci Felix Korling’in “Tre Trallade Jantor” (Şarkı Söyleyen Üç Genç Kız) yapıtından uyarlanmıştır. Türkçe güftesi Ali Ulvi Elöve tarafından yazılmıştır. 

İstiklâl Marşımız, Birinci Büyük Millet Meclisimiz tarafından 12 Mart 1921 tarihinde büyük bir çoşkuyla kabul edilmiştir. Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy tarafından yazılmıştır. Şiir, Meclis üyelerinin tezahürat ve alkışlarıyla karşılanmış ve istekleri üzerine Hamdullah Suphi Bey tarafından defalarca okunmuştur. 

İstiklâl Marşımızın bugünkü şekliyle söylenmesi besteci Zeki Üngör beyin düzenlemesidir. 

SP Genel Başkanı Prof. Dr. Sn. Numan Kurtulmuş’a Açık Mektup

0

Saadet Partisinin sizin gibi genç ve dinamik bir Genel Başkana sahip olması ülke siyaseti açısından bir şanstır.

Siyaseti öğrencilik yıllarından itibaren takip eden olayları kendi mantık süzgecinden geçiren ve yorumlamaya çalışan bir eğitimciyim.

İktidar ve muhalefetiyle diğer siyasi partileri ve liderleri de takip ettiğim gibi sizi de takip ediyorum.

Sizin diğer siyasi partilerden bariz farkınız

İktidarın her icraatına toptan kötü demiyor olmanızdır.

Bir diğer önemli farkınızda, yanlış bulduğunuz ve eleştirdiğiniz hususların doğrularını da gösteriyor olmanızdır.

Yol gösteren ve çözüm üreten eleştiri elbette olmalıdır ve faydalıdır.

Elbette eleştiri ile karalama ve ‘çamur at izi kalsın’ düşüncesi aynı şeyler değildir.

Buna da dikkat edip siyaseti etik kurallara göre yapmanız, dikkati şayan bir husustur.

Konuşmalarınız muhteviyat bakımından dolgun akla ve mantığa uygundur.

İktidarı yanlışta uyarmak, doğrularda desteklemek elbette millet yararınadır.

Zaten millette dinlediği sözün, ne maksatla söylendiğini anlıyor.

Yol gösterenle çamur sıçratanı ayırt ediyor.

Birçok olumlu yönünüz olmasına rağmen siyasette neden olmanız gereken yerde değilsiniz?

Sorusu hiç zihninizi meşgul etti mi?

Bu konuyla ilgili doğru tespitler yapıp çözüm önerilerinizi hazırladınız mı?

Yâda teşkilatınızın bu durumla ilgili bir çalışması var mıdır?

Saygısızlık saymazsanız…

Bu konuda âcizane vede dostane benim tespitim şudur

Saadet Partisinin iktidar ya da meclis yolundaki en büyük engeli, kendi teşkilat mensuplarınızın siyasete fanatik yaklaşımıdır.

Zaferle değil, seferle görevliyiz mantığıyla hareket eden, vatandaşları dinlemeyen, SP oy vermeyen herkesi, yanlış suçlu ilan eden, itici ve kırıcı bir anlayış maalesef sizin meclis yâda iktidar yolundaki en büyük handikap’ınızdır.

Sünnetullah gereği kurallarına uygun çalışan herkese Allah başarıyı nasip eder.

Bir yerde başarı yoksa insan başkalarını değil, önce nerede hata yaptık diye bir kendini gözden geçirmelidir.

Oysa bahane hazır millet gerçekleri anlamıyor.

Teşkilatlarınız milleti anlamaya çalışsa, ona göre siyaset geliştirse daha doğru olmaz mı?

Yıllarca milli görüşe hizmet etmiş oy vermiş insanları bir iki kez tamamen vatan millet düşüncesiyle, farklı tercih yapmış olmaları sebebiyle suçlu ilan etmek dışlamak siyasi mantık açısından son derece yanlıştır.

Maalesef alt kademedeki hâkim zihniyet budur.

 Gelecek oylarında gelmemesine sebep olmaktadır.

Bu durumun düzelmesi için ya teşkilat mensuplarınızı eğitmeli ya da yanlış yapanı değiştirmelisiniz.

 Doğru teşhis, doğru tedavi ve beklenen başarı için çok önemlidir.

Bu konuyla ilgili hassasiyetiniz ülke ve millet menfaatine olacaktır.

Bir diğer husus, fark var sloganı içerisini doldurmanızdır.

Refah-yol iktidarı döneminde fark ortaya çıktı, millette bunu gördü.

Emekli ve memur bu gün hala ayakta durabiliyorsa Muhterem Erbakan hocanın verdiği zammın bereketiyledir.

Belki oy vermez ama bunu da takdir eder.

Bir parti belki her zaman ülke yönetiminde olmaz ama yönetiminde bulunduğu kurum ve kuruluşlar vardır.

Farklılıklarını ve farklarını oralarda ortaya koyabilirler.

Tamamen iyi niyetle merak edip ve soruyorum

Şimdi bu gün 2010 tarihi itibarıyla,

Kendi işyerlerinizdeki ücret politikanızda bu farkı ortaya koyuyor musunuz?

Daha açık söyleyecek olursak Genel Merkezinizle, teşkilatlarınızda çalışan personele milli görüş anlayışına göre mi ücret veriyorsunuz?

Yönetim kadronuzdaki işverenlerin uyguladıkları ücret politikası ilkelerinize göre midir?

Yoksa bugün ülkemizde ve dünyada hâkim olan kapitalist zihniyete göre mi?

Mevcut kapitalist düzenin işçiye bakış açısıyla sizin ve mensuplarınızın işçiye bakış açısı arasında bir fark var mı?

Fark var sloganı burada belli olur.

Lütfen eleştiri olarak anlamayınız ama sormak ve sorgulamakta bizim hakkımız..

Artık milletimiz sözden ziyade icraata bakıyor.

Şayet fark varsa, geçerli ise ilkeli ve tutarlı davranıyorsunuz demektir.

 Buna saygı duyar hürmet ederim.

 Başarılı olmanız içinde en azından duacınız olurum.

Siyaseti; kendinizi partinizi ve ilkelerinizi, somut olarak farkınızı ortaya koyarak yapmanız doğru bir yaklaşımdır.

 Başkalarının yanlışlarını anlatmakla bir yere varılamıyor.

Sizin siyaset etiğinizde, mevcut siyasi partilerden farklı olarak pozitif siyaset yapmanızı gerektirir

Pozitif siyaset başkalarının yanlışlarını değil, kendi doğrularınızı anlatmaktır.

Genel Başkan olarak Siz bunu hakkıyla yapıyorsunuz.

Ama maalesef teşkilatınızda bu anlayış hâkim değildir.

Unutmayınız ki;

Sn. Obama, Buşh’u kötüleyerek değil kendini anlatarak iktidar oldu.

Mensuplarınızın birçoğu demeyeyim de en azından önemli bir bölümü bütün enerjilerini Ak Partiyi kötülemek için harcıyor, buda seçmene itici geliyor.

Bu eleştiriler birçok zaman ahlakı sınırları da zorluyor.

Elbette muhalefet yapılacak, ama Sizin yaptığınız gibi olumlu, tutarlı ve yol gösterici yapılmalıdır.

Ak Partiyi eleştirin ama ekonomik açıdan eleştirin.

Bu eleştiri millet menfaatine olduğu için dikkat çeker.

Şu an eleştiri için en elverişli zeminde bu alandır.

Mesela sn. başbakanımıza 2002 seçimleri öncesi söylediği ‘üç yıl sabredin sonra mideniz doyacak yüzünüz gülecek’ sözünü hatırlatabilirsiniz.

Bu söz hala geçerlimidir?

Bunu millet adına bir soru veriniz.

 Kırıp döken bir anlayış fayda yerine zarar getirir.

Siyasetin geri dönüşüm kutusu sandıktır.

Emeklerinizin zayi olmaması temennisiyle…

Size, camianıza siyasi hayatınızda başarılar diliyorum.