Ağartır siyahı güneşin şavkı.
Tahayyül, edeple örter afakı.
Haletim tedirgin, zihnimde korku.
Bildiğim en taze günahsın Leyla..
………..
Ihlamur çiçeğim var ya o kokun.
Füsunkar tavrınla sineme dokun.
Nevasın, hazana aldanma sakın.
Haram senden uzak, mubahsın Leyla..
…………
Yaprağa düşen çiğ, güle can suyu.
Ülfettir yanağın, nigahın büyü.
Hissimin koynunda keyfince uyu.
Gördüğüm en güzel sabahsın Leyla…
…….
Ah! Leyla, yaz beni mecnun cüz’üne.
Varmaz ki muradım vuslat hazzına.
Suretim değmezse melek yüzüne.
Siyah iklimimde, eyvahsın Leyla..
Leyla
Değerlerimiz ve değer kırılmaları üzerine (5 s)
Ülkemizde yaşayan herkesin ama herkesin kafası karışık. Neyi nasıl yapacağını bilemiyor. Elinde bulunduğunu zannettiği tüm değerlerin aktığını görüyor bir şey yapamıyor. Buna karşı ne yapıyor dersiniz? Muhabbetini yapıyor. Kaygı duyuyor. Çaresizlik içinde bazı kişi ve guruplar hem çilesini hem de neler yapabilirizin peşinde koşuyor.. Akıntıya kürek mi çekiyor bu insanlar sizce?
Kaçınılmaz bir durumla karşı karşıyayız. İleri teknoloji, iletişimdeki ve etkileşimdeki bu baş döndürücü gelişmeler hakim kültürün diğer kültürlerin etkisi aldığını ve ciddi değişimlere neden olduğunu görmekteyiz. Dünyada her ülke ve toplum küreselleşme sürecinden nasibini almaktadır.
Eğer Küresel dünyada değerlerimizin, kültürümüzün, yok olmasını istemiyorsak yapılması gereken kendi yerel değerlerini iyi kavrayıp onu kaybetmeden dünya değeri haline dönüştürmesi veya diğer dünya değerleri ile bütünleşmesini ve buluşmasını sağlamak olmalıdır.
Misafirperverlik en övündüğümüz bir değerimizken. Misafir odası kavramı yerleşmişken sizce ne oldu da misafir sevmez olduk! Bir an önce gitmesi için misafirin gözünün içine bakar olduk. Eğer misafir ağırladığımız odada TV varsa dizi seyretme veya maç seyretme konumuna nasıl gelindi? Bu değer kırılmaları nerde başladı da yozlaşmalar başladı. Bunun psikolojik sosyal ve modernleşme ile ilgisi nedir? Bakmamız gerekiyor. Eğer kök nedenlerine inemesek. Sermayemiz olan değerlerimiz bir bir yok olacak yerine hiçbir değeri olmayan değerler yerini alacaktır. Bu da insanlıkla özdeşen değerlerin yok olması demektir.
Yine KAO yazarlarımızdan Banu GÜRER hanımefendinin “Samimiyet” başlıklı yazısından alıntı ile devan edeyim. Bu noktada dinimizin koyduğu bir prensibin önemi daha da fazla ortaya çıkmaktadır: “Ameller niyetlere göredir.” Bu prensip insanın iç ve dış dünyasında bütünlüğü sağlamasının onun kamil insan olmasındaki önemi vurgulaması açısından hayli önemlidir. Zira eğer insan halis ve samimi niyetlerle bir iyiliği yerine getirmiyorsa veya sebep olduğu bir kötülüğün gerçekleşmesinde kastı bulunuyorsa başkaları tarafından iyilik olarak görünse de davranışın hiçbir değeri yoktur. Veya tersine samimi ve halis niyetlerle yapılan bir davranış, başkaları onu takdir etmese de değerinden bir şey kaybetmez.
Bir insanın dış çevre baskısı altında kalmadan ve değerlerinden ödün vermeden idealist biçimde hareket etmesinde bu ilkenin rolü yadsınabilir mi?
Dolayısıyla insanların gittikçe samimiyetten uzaklaştığı, kalbinin ve ağzının başka başka konuşmaya başladığı bir ortamda değerlerimizin yeniden ve doğru biçimde aktarılmasına çalışılması, hem gelecek nesillerin karakterlerinin doğru oturmasında hem de kendi kendimize yabancılaşmaktan uzak kalmamamıza vesile olacaktır. Tabii bunu samimiyetle yapmak şartıyla… (http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazi.aspx?ID=651)
Veya insanın iç dünyasında dengeyi kaybetmemesinin esaslarından biri olan değerleriyle çatışmamayı ve onlara uygun yaşamayı başaramayan, bunu başaramadığı için vicdan azabından veya kendini haklı çıkarmaya çalıştığı için doğruyu görme yetisini gittikçe kaybetmekten kaynaklanan aşırı tepkilerle etrafına muamele eden insanların adaletli davranmasını beklemek çok zordur. (Adil olmak http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazi.aspx?ID=721 )
Bu değer yitirmelerimiz sadece günümüzün sorunu değil yıllardan beri var olan ve bu konularda şiirler, hikayeler, masallar, makaleler yazılan bir konu ancak günümüzde değer kayıplarımız daha çabuk olmaktadır. Bize düşen bu değerlerimizin günümüz insanının kavrayacağı algılayacağı önem verebileceği hale getirmek ve başta kendimiz olmak üzere değer kaybolması noktasında muzdarip olduğunu söyleyen her türlü organizasyonun kaybolduğunun farkına vardığı değerlerin yaşatılması konusunda çaba sarf edilmesiyle birlikte değerlerimiz yitirilmesi önlenebilir. Milli şairimiz Mehmet Akif ERSOY’un haya, vefa, ahit, yalan, hıyanet ve manevi değerlerimizi yaşadığı dönemde karşılaştığı durumlarla ilgili yazdığı şiiri ile bitiriyorum.
Haya Sıyrılmış İnmiş
Haya sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük ki her yerde
Ne çirkin yüzleri örtermiş, meğer o incecik perde
Vefa yok, ahde hürmet hiç, lafe-i bi medlul
Yalan raiç, hiyanet mültezem, heryerde hak meçhul
Ne tüyler ürperir ya rab, ne korkunç inkılab olmuş
Ne din kalmış ne iman, din harab, iman türab olmuş
Ben Olsam
Her güneş batımında,
Her günün akşamında,
Pencerenin yanında.
Kara gözler hasretle,
Ufka bakıp, dikkatle.
Bekliyorsa birini,
Beklenense seveni.
O beklenen yar ben olsam.
Özlensem, aransam,
Uğruna ağlansam.
Sevsem sevilsem,
Kale alınsam.
Sevgiye kansam,
Kendimi mutlu sansam.
Çok şanslı O insan,
İstenen yar ben olsam.
Küçücük bir bahçede,
Sevgi dolu o evde.
Bir ıhlamur sularken,
Yahut bir gül dererken.
Bazense beş çayında,
Yalnızca yudumlarken.
Kapı zili çalınca,
Yürekler hoplayınca.
Kimdir diye sorulsam,
O gelen yar ben olsam.
Hasret duysa o güzel,
Haber salsa; çabuk gel.
Ayrılıklar olmasa,
Sevenler ağlamasa.
Bazen gelen gecikse,
Bekleyen yar özlese.
Hasretlik buram buram,
Kara gözde nemlense.
Bu halden mutlu olsam,
Nemlendiren yar ben olsam.
Yar beni unutmasa,
Ömrümce ağlatmasa.
Sevdamız destan olsa,
Dilden dile dolaşsa.
Canım feda denilsem,
Dünyalarca sevilsem.
Kıymetim çok bilinse,
Uğruma da ölünse.
Yar, canan, bir tanem denilen.
Ve, uğrunda ölünen yar,
Ben olsam…
“Namussuzluk Yapmaktan Bıkmadın mı Namus?”
Bir parti Genel Başkanının faka bastırılması sonrasında her vatandaşımız bir namusmetre kesilmiştir adeta. Madem Sezen Aksu‘nun söylediği noktaya bu kadar hızlı uyum sağlayacaktık o zaman bende Belediyenin bana verdiği yetkiye dayanarak soruyorum:
- Aşk-ı Memnu’yu veya diğer yatak sahnelerini ailece seyreden halkımız, evlilik dışı ilişki adıyla zinayı ve boşanmayı moda haline getiren halkımız uzaydan mı gelmiştir?
- Baykal için ‘hem kel hem fodul’ benzetmesini yapan Hüseyin Çelik Milli Eğitim Bakanı iken kelliğine rağmen Özel Kalem Müdürü ile ilişki yaşamış mıdır, bu ilişki Bakanlar Kurulu toplantısına bile gelmiş midir?
- Partide/pırtıda, sağcısı/solcusu, küçükşehirde/Büyükşehirde Kimin Eli Kimin Cebinde Yarışması’nın dereceye girenlerini açıklayalım mı yoksa bâtılı tasvir cihetinden kaçınalım mı?
Din ve dinî değerlerimiz, vatan ve millî değerlerimiz ortak namusumuz
değil miydi? Maraş’ta Türk kadınına, Antep’te Türk Bayrağına uzanan el savaş sebebi sayılmamış mıydı? Kıbrıs’ta bayrak direğimize tırmanan Rum’un sonunu hatırlayan kaldı mı?
- PKK’lılar incinmesin diye ay-yıldızımızı saklayacaksak biz bu Kurtuluş Savaşı’nı niye yaptık?
- Komşumuz Irak’ta dindaşımızın, soydaşımızın ırzına geçilirken ve yüzer yüzer öldürülürken neredeydi namus algımız?
- Ermeni’ye Soykırım hakkını, Patrikhane’ye Ekümenik sıfatını ve Ruhban Okulu’nu, tek bir Hıristiyanının yaşamadığı Akdamar ile Sümelâ’ya kilise ayinlerini hangi inançla verdik?
- Hz.İsa’yı Rabb bilenlerle, Yehuda’yı ulusal tanrı kabul edenlerle neyin diyaloğuna giriştik?
- Kendi işletmesinin Yunan Kilisesi’ne satılmasından rahatsız olmayan halkımız millî – manevî değerlerin pazarlanmasından rahatsız olur mu?
- Bunca cinnet, tecavüz ve dedikodu sahnesi toplumsal vicdanda şu kaset olayı kadar yer bulmuş mudur?
- Önüne gelenle Televole hayatı yaşayan Ali Adnan’ınız nasıl Yassıada evliyası oluyor?
Ne demiş Özdemir Asaf; “Bütün renkler aynı hızla kirleniyormuş,
birinciliği Ak’a vermişler.“
Zina Suçu ve R. T. Erdoğan
Bundan yaklaşık üç yıl önce 13 Mart 2007 tarihinde “GÜNDEMİ KOŞTURUYORLAR” adlı bir yazı kaleme almış ve şöyle yazmıştım. “Türkiye enteresan bir coğrafya üzerinde. Ülkemiz içinde ve çevresinde devamlı olarak değişik hadiseler cereyan ediyor. Bunları yakalamak ve analiz etmek sıradan vatandaşın harcı değil. Zaten amaçlanan da bu.”
Günümüzde Türkiye’yi içten ve dıştan etkileyen olaylara baktığımda üç yıl öncesinde belirttiğim şeylerin aynen artarak devam ettiğini görüyorum.
Vatandaş şaşkın bir şekilde her yönden tokat yer vaziyette.
Deniz Baykal’ın ortaya çıkan ve red etmediği görüntüleri büyük bir skandaldır. Bırakın Türk toplumunu dünyada hiç bir toplum evli bir kadınla, evlilik dışı bir ilişkiyi onaylamaz ve ahlâka uygun olarak kabul etmez.
Bu sebeple CHP eski lideri Deniz Baykal’ın yaptıkları hiçbir nedenle mazur gösterilemez. CHP’lilerin liderleri Deniz Baykal’a sahip çıkmasını anlıyor ama onun yaptıklarının sorgulanmamasını da yadırgıyorum.
Ayrıca AKP iktidarına karşı çok anlamlı bir muhalefet yapan Deniz Baykal’ın bu olay nedeniyle saf dışı kalması da ülkenin hayrına olmamıştır.
Başka bir açıdan bakılınca Deniz Baykal’ın başına gelenler özel hayatın ihlalidir ve kamuoyunun önüne bu şekilde getirilmesi bir alçaklıktır. Bu durum yani kişinin özel hayatının ihlali Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası anlaşmalar açısından koruma altına alınmış ve özel hayatı ihlal edenler ceza kanunları açısından suçlu görülerek cezalandırma yoluna gidilmiştir.
Bu nedenle Deniz Baykal’a ve Nesrin Baytok’a karşı işlenen bir suç vardır ve bu suçu işleyenler mutlaka bulunarak cezalandırılmalıdır. Bu konuda da görev, Başbakan Erdoğan’a ve hükümete düşmektedir.
R. T. Erdoğan; bir yandan Baykal’a ahlak dersi vermeye kalkışırken diğer yandan İslam dininin en büyük günahlar arasında saydığı zina yapmayı, Türk Ceza Kanununda suç olmaktan çıkardığını unutmuş gözükmektedir.
İster dindar, ister mütedeyyin diyebileceğiniz R. T. Erdoğan, AB’nin isteğiyle orijinalinde olmamasına rağmen eski TCK’nun ilgili maddesine Atatürk tarafından konulan, zina’yı suç olmaktan çıkarmıştır. Türkiye’de bazı kesimler tarafından dinsizlikle suçlanan Atatürk’ün, birde muhafazakar lider R. T. Erdoğan’ın yaptığına bakın. Sizce hangisi dindar acaba? Ve bu konu niçin cemaat ve tarikatlar tarafından gündeme getirilmemekte ve Erdoğan’dan bu konuda hesap sorulmamaktadır?
Sonra da aynı R. T. Erdoğan, Baykal’ı gidip belden aşağı vuruyor. Kim haklı dersiniz? Ben ikisini de yaptıkları itibarıyla, haksız ve yanlış bulmaktayım.
Başbakan Erdoğan sadece bu konuda değil bir çok konuda Türk halkının kafasını karıştırmaya çalışmaktadır. Yabancıların kontrolüne girmiş ve yandaş olmayı becermiş medya bu kafa karıştırıcılığının aracılığını yapmaktadır. Böylece Erdoğan hedef kitlesine rahatça ulaşmaktadır.
Yine Erdoğan’ın, Fener Rum Patrikhanesini ve başındaki papaza, ecdadının ekümenikliği tanıma konusunda gösterdiği toleransı, kendisinin de çok rahatça gösterebileceğini, son Yunanistan gezisinde ifade etmesi ise Türk Milleti açısından asla kabul edilebilecek bir husus değildir.
Erdoğan’ın bu açıklaması; benim ve onun ecdadının farklı olduğunu göstermesi bakımından çok ilginçtir.
Benim ecdadım geçmişi şan dolu Osmanlı – Türk İmparatorluğu’nun efsaneleşmiş isimleri ile Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarıdır. Onlar Türk Milletine inanılmaz tuzaklar kuran Patriği patrikhane kapısında asmış, patrikhaneyi “melanet yuvası” olarak nitelemiş ve başarabilseler patrikhaneyi sınırların dışına çıkarmaya çalışmış insanlardır. “Ekümeniklik” iddiası asla benim ecdadım tarafından kabul görmemiş ve hoş karşılanmamıştır. Peki Sayın Erdoğan’ın patrikhanenin ekümeniklik iddiasından rahatsız olmayan bu ecdadı acaba kimlerdir?
BDP milletvekilleri ve İmralı canisinin açıklamaları karşısında sesi fazla çıkmayan, 8 yıllık AKP iktidarında bölücülüğün geldiği noktayı görmezden gelen Erdoğan’ın şehit cenazelerinde yükselen anlamlı feryatları çarpıtmaya çalışması da anlaşılır olmaktan çok uzaktır.,
Canı yanan halk kimi protesto edecektir?
Başbakan Erdoğan,değişik konular hakkında işine geldiği gibi konuşup, medya aracılığıyla halkı yanıltırken, ülkenin gerçek sorunu olan işsizlik, Şubat ayı itibarı ile % 14.4 çıkarak, işsiz sayısı 3.564.000 kişiye ulaşmıştır. Türkiye’nin eli iş tutması gereken genç nüfusunda ise bu oran % 25.5 ‘tir. Mart ayında ortaya çıkan cari açık 4.3 milyar dolardır. Ocak – Mart 2010’da cari açık ise yıllık % 403 artışla 10 milyar dolara yükselmiştir. Ülkenin iç ve dış borç stokunun her gün arttığı ve cari açığın yükseldiği bir Türkiye’nin elbette sorunu R. T. Erdoğan’ın koşturduğu gündem olamaz.
Onun için satır aralarında Erdoğan’ın söylediği fakat Türk Milletine hiçbir fayda getirmeyecek hususları yakalamalı ve kendisine hak ettiği cevapları vermeliyiz.
Yine Kalkınma Ajansları ve Anayasa
Yaşadığımız dönem, küreselleştirmenin iktisat ve inanç dünyaları da dahil her alanda gelişmekte olan ülkeler üzerinde baskı ve yönlendirmelerini hissettiğimiz bir dönemdir. Küreselleştirme parçayı bütünün karşısına diken, parçayı ayrı düşünen, mahalli ile milliyi farklı ve çatışması gereken unsurlar olarak ele alan bir yaklaşıma sahiptir.
Genelde ülke çapında uygulanan iktisat politikalarını ve sonuçlarını bölgelerden ayrı düşünemeyiz. Bir ülkenin genel ekonomik sorunları bölge seviyesinde de kendisini hissettirir. Nitekim, Türkiye’deki işsizlik oranındaki artış, ülkenin az gelişmiş yörelerinde de artışa sebep olmuştur. Geleneksel olarak bölgelerarası eşitsizlikleri gidermek ve mümkün olduğu kadar dengeleyici politikalar uygulamak, milli ekonomik büyüme içine konuyu oturtmak esas alınır. Bölge plânları yapılsa dahi, bunlar milli plânları dışlayarak gerçekleştirilmez.
Ancak, son yıllarda küreselleştirmenin doğurduğu etkiler yeni modelleri gündeme getirmekte, bölgelerarası eşitlik ve dengeden çok; bölgelerarası rekabeti, milli ekonomik büyümeden ayrı bölgesel ekonomik büyümeyi öne çıkarmaktadır. Henüz ekonomik gelişmede mesafe kat etmemiş, kalkış sağlayamamış bir yöre veya bölgenin diğerleriyle nasıl rekabet edebileceği çok tartışmalıdır.
Son yıllarda AB’nin dayatması olarak gündemde tutulan, belki de demokratikleşmenin bir gereği olarak(!) pek de tartışılmadan benimsenen ve 14 Temmuz 2009’da yasalaştırılan bölge kalkınma ajansları, ABD, İngiltere, Almanya ve Polonya gibi bir çok ülkede kurulmuştur. Bizde de 3 veya 4 ili kapsayan 26 kalkınma ajansı gerçekleştirilmiştir. Henüz sonuçları ortaya çıkmamakla beraber, birçok soru işareti bulunmaktadır. DPT’nin eşgüdümünde faaliyet gösterirken, mahalli ve iç kaynakları harekete geçirirken, uluslararası fonlardan ve bilhassa AB fonlarından da istifade edileceği anlaşılmaktadır.
Yabancı fonların bir ülkeye hele o ülkenin sermaye-hasıla katsayısı düşük, az gelişmiş yörelerine gelmesinin bir beklentisi vardır. Bunların kâr amacı gütmemesi ve kamu yararını hesaba katması nasıl beklenebilir? Bu kadar aşırı iyimser olmak, ülke çıkarlarını göz ardı etme sonucunu doğurabilir. Ancak, bazılarına göre milli çıkarları korumak, milliyetçilik yapmak çağdaş bir suç haline sokulmuş; uysal ve evrenselci bir garip sömürge aydını tipi makbul bir nesne gibi takdim edilmiştir; edilmeye de devam etmektedir. Ülkeyi yönetenlerin bu yönde maalesef bazı beyanları vardır.
Ülkelerin politik gücü ve siyasi tesirliliği bu ajansların faaliyetlerini etkileyecektir. Meselâ; Almanya’da kurulan ajanslarda sınırlı sorumlu olan şirketler, diğer bazı ülkelerde ne ölçüde sınırlı sorumlu olabilecek ve kamu denetimi dışında düşünülebileceklerdir? Dünya kaynaklarını denetim altına alma iddiaları geçerliliğini korumaktadır. Türkiye gibi ülkelerde kamu kuruluşlarının özelleştirilmesinden sonra sıra bizzat Devletin özelleştirilmesine gelmiştir. Aslında Anayasa değişikliklerini diğer birçok uygulama ve konudan ayrı ve bağımsız düşünemeyiz. Türkiye’ye yeni bir rota çizilmeye çalışılmakta ve bu rotanın tayin edicileri de maalesef biz olmuyoruz. Başbakanlıkta Ergun Özbudun ekibine hazırlattırılan taslak unutulmamıştır. Acaba Devletle ve Türklükle kavgalı bu ekibe neden taslak hazırlattırılmıştır? Asıl hedef; Anayasanın temel giriş maddeleri ve bunlarla bağlantılı diğer bazı maddeler değil mi? Engel görülen Yargıyı ve askeri sindirme hedeflenmiyor mu?
Anayasa değişiklikleri mutabakat gerektirir. Her iktidara göre Anayasa hazırlanmaz ve değişiklik yapılmaz. Devletin Anayasası olur; partilerin değil… Bu bizde ters işletilmeye çalışılmaktadır. Liberal diktaya götürücü, demokrasiyi tanınmaz hale getirici bu yolda ısrarlı olunduğu anlaşılmaktadır.
Skandal mı Komplo mu?
Olaya ateş olmayan yerden duman çıkmaz mantığıyla yaklaşmayacağım.
Siyasi tarihimiz skandal ve komplolarla doludur.
Skandalda olsa, komplo da olsa hoş bir olay değil.
Baykal’a acımıyorum.
Kızdığım için değil.
Neden?
Baykal bizim merhametimize muhtaç değil.
Acımak onu mağdur ve mazlum konumuna sokmak demektir.
Mağdur olup olmadığı belli değildir.
Üzülüyor musun diye sorarsanız?
Skandalsa hayır.
Komplo ise evet .
Burada iki durum söz konusudur.
Bir gerçekse ki buna mahkeme karar verecek o zaman üzülmem ama ayıplarım.
Komplo ise,
Bu komployu kimler niçin yaptı?
Bu sıradan insanların yapabileceği iş değildir.
Bunun kökünü derinlerde aramak gereklidir.
Ben bu konuda suçludur veya suçsuzdur deme konumunda değilim.
Ama olayların gelişiminde mide bulandırıcı taraflar var.
Mesela yıllarca sekreterliğini yapan bir hanımı milletvekili yapması sizce etik mi?
10. Cumhurbaşkanımız sn A.N Sezer’in damadını bile seçilme garantisi olmayan bir yerden aday yaparken bu hanıma bu kıyak neyin nesi?
Bu olayı medya mensuplarının birçoğunun dediği gibi özel hayat kategorisinde değerlendirmek çok yanlış olur.
Neden?
1. Özel hayat meşru yanı yasaldır.
2. Özel hayatta suç unsuru bulunmaz, insanın utanması, kızarması, mahcup olmasını gerektiren bir durum olmaz.
3. Özel hayat bir insanın nikâhlı eşiyle yaşadıklarıdır.
4. Başkasının eşiyle yaşadıkları değildir
Toplumdan da saklanıp gizlenmez.
Başkalarını da ilgilendirmez.
Böyle bir hadiseyi özel hayata müdahale olarak görmek, gizli kalmak kaydıyla toplumda her türlü ahlaksızlığın işlenebileceğini, düşünmektir ki bu kanunen olmasa bile toplum değerleri açısından suçtur.
Bu olayın gerçek olması komplo olmasından çok daha fazla üzücüdür.
Hoş görmekle beraber komplo olmasını temenni ederim.
Çünkü böyle çirkin bir olayı sn. Baykal gibi deneyimli bir siyasetçiye yakıştıramam.
Hiç kimsede yakıştıramaz.
Komplo ise: bunu derinlerde aramak gerektiğini söylemiştim
Bu örgütsel bir derinlik midir?
Ulusal derinlik mi?
Uluslar arası derinlik mi?
Bunu kestirmek çok kolay değil
Bu komplo kimin işine yarar mutlaka birilerinin bu işte hesabı var.
CHP’yi yeniden tanzim ederek Ak Partiyle yarışır duruma getirmek isteyen güçler olmaz mı?
Bu iş Baykal’la olmuyor
Baykal’da ayrılmıyor
Öyleyse ver kaseti servise
Bu olayı Ak Parti yapmaz
Neden?
Ak parti CHP’ye yani Baykal’a karşı 2002’de, 2004’de, 2007’de, 2009’da yapılan seçimlerde açık üstünlük sağlamıştı.
Yani Baykal Erdoğan’ın tam istediği gibi bir ana muhalefet lideri idi
Kendine alternatif olacak birinin CHP’nin başında olmasını istemez.
Sn. Baykal’ın istifa kararı doğrudur.
Daha doğru olan ise kararın arkasında durabilmektir.
Baykal tekrar aday olur mu?
Onu CHP’nin yönetim kadrosu ve delegeleri bilir.
Bize düşen onların verdiği karara saygı duymaktır.
Benim şahsi görüşüm tekrar aday olması etik olmaz.
İnsanlar zamanı gelince ayrılmayı bilmeli tekrar gelecekse neden istifa etti ki;
Zaten kendiside CHP’liler de bu işin komplo olduğunu düşünüyorlar.
Neresinden bakarsanız bakın bunlar hoş şeyler değil
İnsana üzüntü veriyor.
Ama ibret alıp ah almamak gerekir.
Sn. Baykal çok ah aldı
Katsayı mağdurlarının,
Başörtülülerin,
Sn. Sarıgül ve sevenlerinin,
Bunları derken oh oldu demiyorum.
Ah almamak gerekir diyorum
Çünkü bu ahların ne zaman nasıl çıkacağı belli olmaz.
Komplosuz ve temiz yarınlar temennisiyle…
Dünya Süt Günü ve Süt Haftası
Uluslar arası Sütçülük federasyonunun 1956 yılında aldığı bir kararla 21 Mayıs, bütün üye ülkelerde “Dünya Süt Günü ” olarak kutlanmaktadır. Ülkemizde Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nca yürütülmekte olan “Süt Tüketimini Artırma” kampanyası çerçevesince 21-28 Mayıs’ta süt haftası olarak kutlanmaktadır.
Süt haftası; sağlıklı nesilleri yetiştirilmesi için süt talebini canlandırmak, her yaştaki insanlara süt içme alışkanlığı kazandırılması, süt tüketiminin artırılması, süt ve süt ürünlerinin besin değeri konusunda kamuoyunu aydınlatmak, daha dinamik toplum yapısı oluşturmak amacıyla kutlanmaktadır. Ülkemizde sütün sağlığımız açısından son derece önemli olduğunun ve besleyici değerinin tam olarak bilinmesine karşılık, değişik nedenlerle süt içme alışkanlığının kazanılmamış olması süt tüketimini yetersiz kılmıştır.
Şahsım 11 yıl Ziraat Teknisyeni olarak görev yaptıktan sonra Trakya Üniversitesi Kırklareli MYO Gıda Süt Bölümünü 1993 yılında bitirip, 1994 yılında İlimiz İl Tarım Müdürlüğü Kontrol Şubesinde göreve başladığımda Şube Müdürümüz süt günü çalışmalarını bize verdi.
İlk konferansımı İl Tarım Müdürlüğü toplantı salonunda vermiştim. Herhalde beğenilmiş olacak ki daha sonra Dünya Gıda Günü çalışmaları ile de görevlendirildim. Ve yıllarca bu özel günlerde yerel TV erde yıllarca program yapmak ve okullarda çocuklara eğitim verme ve çeşitli etkinliklerin içerisinde naçizane bulunmam beni çok mutlu etmiştir.
İşte bu nedenledir ki; Mayıs ayını süt konusuna ayırdım. Dolayısıyla süt konusu ile ilgili 3 tane yazı gelecek. Değerli okuyucular umarım sıkılmazsınız.
Sağlıklı günler dilerim.
İnce Giyerim İnce, Pembe Yakışır Gence
Facebook‘ta vakit geçiriyoruz. Farmville, Fishville oynuyoruz. Resimler, komik videolar yüklüyoruz. Beğeniyoruz, paylaşıyoruz, yorum yapıyoruz. Bir takım ayarlar yaparak Türkiye’de erişimi yasak olan youtube‘dan video izliyoruz. Gülben Ergen, Ahmet Hakan kullanıyor diye twitter’i kenarından köşesinden inceliyoruz. Bu saydığım servislerin hepsine birden sosyal medya diyorlar.
Sosyal medyada içeriği tamamen kullanıcılar oluşturuyor. Eğlenceli, sade ve kullanımı kolay servisler. Rengini, görünümünü, yerleşimini kullanıcılar kendilerine göre belirliyorlar. Bu dünyanın da kendine göre in’leri var, out’ları var, hatta kendi ünlüleri bile var.
“Bu iş buraya kadar nasıl geldi? Adına sosyal medya dediklerine göre bir yolunu bulup bu medyada bir şekilde benim de yer almam lazım, bu işin raconu nedir?” gibi sorular sormaya başladıysanız ahkam kesmeye başlamanın tam sırası.
Buraya nasıl geldik, hangi yollardan geçtik? Bilgisayar kocamandı, bir odayı dolduracak büyüklükteydi 🙂 Elbette bu kadar geriye gitmeyeceğim. Hızlı internetin güncel yaşamda yerini almasıyla birlikte 2004 yılında hayatımıza web 2.0 kavramı da girdi. Statik ve kontrolcü bir dönem bitti; dinamik, katılımcı ve özgür bir dönem başladı. İlerleyen yıllarda teknolojinin sağladığı dönüşümle birlikte herşeyin bir de 2.0 sürümü olmaya başladı. Medya 2.0, siyaset 2.0, iletişim 2.0, iş 2.0…
Tek taraflı iletişim bu süreçte yerini karşılıklı diyaloğa bıraktı. İnternet servislerine sosyal özellikler eklendi. İçeriğini sadece kullanıcılarının oluşturduğu servisler çıktı. Youtube, Facebook, Twitter, … Sosyal medya kavramı çok konuşulur oldu. Nihayetinde üzerimize yakışanı giyebileceğimiz, tamamen kişiselleştirilebilir sosyal servisler günlük hayatımızın vazgeçilmezi olmaya başladı.
Hızlı internetle başlayan bu dönüşüm iş yapış şekillerimizi de değiştirdi. İşler, meslekler yeniden tanımlandı. Teşkilat hiyerarşileri değişti. Bazı meslekler tarih olurken yeni meslekler ortaya çıktı. Hatta birçoğumuz öğrenci iken eğitimini almadığımız, o zaman var olmayan meslekleri şu anda icra ediyoruz. Çocuklarımızı, ne olacağını tahmin bile edemeyeceğimiz işler, meslekler için hazırlamaya çalışıyoruz.
Devletler de bu süreçte değişti. E-devlet çalışmaları devletin vatandaşla olan ilişkilerine, devlet kurumlarının birbirleriyle olan ilişkilerine, hatta devletlerin birbirleriyle olan ilişkilerine yeni bir boyut getirdi. Bürokrasinin azaltıldığı yeni devlet hiyerarşisi tanımlanıyor. Bizim ülkemizde de bu çalışmalar belirli bir noktaya geldi.
Sosyal medya diye adlandırmaya çalıştığımız paylaşım ortamlarını ana başlıklarıyla tanımaya çalışalım. Öncelikle bu servislerin tamamına yakını bedava. Ücretli olanların da bedava seçenekleri var. Yeterki paylaşmaya değer bir içeriğe sahip olun.
En başta blogları saymak gerekiyor. Web günlüğü anlamına gelse de pek çok çeşidi var. Günlük başınızdan geçenleri bir blogda paylaşabilirsiniz. Resimlerinizi, anasınıfına giden çocuğunuzun video görüntülerini paylaşabilirsiniz. Bildiği yemek tariflerini paylaşmak isteyen bir ev hanımı olabilirsiniz. Yaşadığı deneyimleri meslektaşları ile paylaşmak isteyen bir elektronik mühendisi olabilirsiniz. Aklınıza ne geldiyse, havadan sudan şeyleri, şiirleri ortaya karışık yapabilirsiniz. Google’da arayın, bu saydıklarımın hepsine karşılık gelen pek çok blog örneği göreceksiniz.
Birden çok yazarı olan bloglar var. Kurumsal bloglar var. Blogu blog yapan samimi olması, resmi bir dil kullanmaması, güncel olmasıdır. Bloglara yorumlarınızla katkıda bulunursunuz. Blogu takip edilesi kılan şey tabiki içeriğinin kalitesidir.
Blog yayınlama hizmetini bedava sunan servisler sayesinde 5-10 dakikada blog sahibi olabilir, içeriğini oluşturmaya başladığınız anda da pek çok kişi tarafından takip edilir olabilirsiniz. Mesela bir google hizmeti olan blogger en popüler servislerden biri. Blogcu gibi Türk girişimleri de var.
Bir SMS mesajı kadar kısa ve anlık paylaşımlar için mikro blog servisleri var. İnsanların anlık olarak ne yaptıklarını başkalarıyla paylaşmalarını sağlayan mikro bloglar, özellikle profesyoneller tarafından bilgi ve haber paylaşımı amaçlı kullanılıyor. Dünyanın herhangi bir yerinde olan bir gelişmeyi en hızlı duyuran platformlar mikro bloglardır. Bir iki cümleyle sınırlı içerikle güncellenebilmeleri, cep telefonu gibi mobil araçlar ile kolayca kullanılabilmeleri, içeriğin hızlı bir şekilde yayılmasına olanak sağlıyor. En ünlü mikro blog servisi twitter ülkemizde de yaygınlaşmaya başladı.
İlkokul arkadaşlarınızı bulabileceğiniz, 🙂 yeni arkadaşlıklar kurabileceğiniz, ilgi alanınıza giren gruplarda paylaşımlar yapabileceğiniz, arkadaş ağınızı oluşturup sürekli iletişim ve etkileşim içinde olabileceğiniz sosyal ağlar var. Ülkemizde yaygın olarak facebook kullanılıyor. Her sabah kalktığında elinizi yüzünü yıkamadan facebook hesabını açanların sayısı diğer normal insanlardan daha fazla galiba. Sadece iş amaçlı ilişkiler kurabileceğiniz Linkedin gibi sosyal ağ servisleri de var tabiki.
Video yükleyip paylaşabileceğiniz youtube, izlesene, vimeo gibi servisler var.Resim paylaşabileceğiniz, sunumlarını paylaşabileceğiniz, beğendiğiniz web adreslerini paylaşabileceğiniz saymakla bitmez servis var.
Friendfeed vb servisler sayesinde de bütün bu servsilerde yaptığınız paylaşımları bir arada toplu olarak sunabilir, arkadaşlarınızın yaptığı paylaşımlar hakkında tartışabilirsiniz.
Geleneksel medya tarafından hazırlanmış, bazıları öne çıkarılmış, bazıları gizlenmiş, gerekirse sansürlenmiş rafine (!) içeriklerin sadece alıcısı olabiliyorken, sosyal medya ile herkes kendi medyasını oluşturabilecek güce kavuştu, hem de bedavaya. Sosyal Medya, medyada oyunun kurallarını değiştirdi, değiştirmeye de devam ediyor. Sosyal Medya’da kral kullanıcının kendisi. İçeriği yazarlar, editörler, muhabirler değil kullanıcı oluşturuyor. Videoların tümünü kullanıcıların ürettiği yepyeni bir TV kanalı YouTube. Facebook’ta arkadaşlarımızın ürettiği içeriği okuyoruz. Twitter’da kimlerin yazdıklarını okuyacağımıza kendimiz karar veriyoruz.
Eskiden işler kolaydı. Gerçekler mutfakta pişirilip, tabakta süslenip, arzu edilen kıvamda sunulurdu müşteriye. Ne bir eksik ne bir fazla, şefin tam istediği kıvamda gelirdi mesajlar sofraya.
Sosyal medyanın bireye sağladığı gücün farkına varmak ve bu servisleri gerektiğinde kullanmak gerekiyor.
Daha yazacak çok şey vardı ama, neyse… Lafı bile var; önümüzdeki haftanın yazısını bugünden yazma 🙂
Teveccüh
Türkçe-Osmanlıca Lugat’ta “1. çevrilme, yönelme, doğrulma 2. bir yere doğru hareket etme 3. güler yüz gösterme, yakınlık duyma; hoşlanma, sevgi 4. nasip ve müyesser olma.” anlamlarıyla açıklanan “teveccüh” sözcüğü Arapça olup “vech” isminden türetilmiştir. Vech’te yön vardır, istikamet vardır.
Teveccühün kaynağı kalptir, kanalı gözlerdir. Teveccühümüz, tercihlerimizdir. Tercihlerimiz, karakterimizdir, inancımızdır. Bunların her ikisi, kimliğimizi oluşturur.
Ayçiçeğine, bazı bölgelerde “gündöndü”, “günebakan” dendiğini biliriz. Niçin? Ayçiçeği, gün boyu, hep güneşe bakar, güneşin dönüşüyle birlikte hareket eder. O, güneşten gıdalanır, teveccühün nedeni, budur.
Teveccühümüzü; ihtiyaçlarımız, ilgilerimiz, cibilliyetimiz, beklentilerimiz, dünya görüşümüz belirler. Yeni doğan bebeğin, annesine teveccühünün nedeni, maddi ve manevi açlıktır. Çocuğun, babasına: öğrencinin, öğretmenine; halkın, bir lidere, bitkinin, toprağa veya suya teveccühünün nedenleri hep farklıdır.
Teveccüh, canlılık belirtisidir. Kendisine teveccüh edilen varlıktan yararlanmak, samimiyet gerektirir. Sizin samimiyetiniz, teveccüh edilenin size teveccühünü sağlar. İçtenlik taşımayan yönelişler, iki taraf için de yüktür, ıstıraptır. Platonik aşkın sonucu, yorgunluktur, Fuzuli gibi yakınmadır. “Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge / Ne açar kimse kapım bâd–ı sâbâdan gayrı” (Bana gönül ateşinden başka yanan, sabah rüzgarından başka kapımı açan yoktur.) dizeleri bu yorgunluğun, yakınmamın samimi ifadesi değil midir? İçinde samimiyet bulunan yemek, lezzetlidir; iş verimlidir; ibadet, makbuldür.
“Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir…” diyen Necip Fazıl, teveccühteki adreslere dikkat çekiyor. Yöneliş, kaçınılmaz; peki bu, niçin, nereye, ne kadar olacak? İşin sırrı, sınav tarafı burada? Sizin tercihiniz hangi şartlarda ne oldu? Bulunduğunuz yer neresi, istikamet nereye? Kendinize hiç “Dur yolcu” veya “Titre ve kendine dön!” dediniz mi? Sonuç, yerinde saymak mı, bir arpa boyu da olsa, ilerleyebilmek mi? Yoksa çift kanatlılardan mı oldunuz?
Bir öğrencimin, getirdiği anı defterine şu cümleyi yazdığımı hatırlıyorum: “Hayatına öyle yön ver ki, herkesin “Eyvah!” dediği o anda, yaptıklarından pişman olmayan tek ama tek sen olasın!” İddialı bir öneri, ağır bir sorumluluk. Tercihlerimizden, teveccühümüzden dolayı pişmanlık duymayacağımızdan kaçımız eminiz? Şairin bahsettiği iki oluğun hangisinde yer alıyoruz?
İnsan tabiatı, iyiliğe, güzelliğe müteveccihtir. Kötülüğe yönelme, ancak fıtratı zorlamakla mümkündür. Burada irada devreye girer. İrade, ya dış baskılara direnecek ya da tabiatın gereğini yaparak güzelliğe yönelecektir. Şöyle kendinizi bir kontrol ediniz: Kendiniz ve başkaları için yaptığınız iyiliklerin ve kötülüklerin kaçı fıtri, kaçı zorlamaya dayalı? Fıtri olanlar sizi mutlu, diğerleri huzursuz eder.
İnsanız, bir daha dünyaya gelmeyeceğiz. “At ölür, meydan kalır; yiğit ölür, şan kalır.” Teveccühümüz, şanımız olacaktır. Halkımız tarafından “Demirkazık” diye nitelendirilen “Kutupyıldızı” hangi yöndeydi? Haydi bulalım, oraya teveccüh edelim.

