21.6 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 20, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1260

İç Siyaset Dengelerinde Dış Tesirler

Dünya düzenini yönetme gücü ve emeli olan (emperyal) büyük devletlerin uzun vadeli stratejik planları vardır. Bu stratejik hedef ve planlar hükümetlerin değişmesiyle değişmez, sadece üslup değişir.

Günümüzün tek süper gücü haline gelmiş olan ABD’nin de bu gücünü daha uzun yıllar sürdürebilmesi için böyle hedef ve planları var. Özellikle enerji ve para kaynaklarını kontrol etmek bu planın ana hedefidir. Rakip olma potansiyeli taşıyan bütün ülkeleri/ ülke gruplarını (AB, İslam Ülkeleri gibi) kontrol etmek, diğer ülkelerin kaynaklarını kullanmak suretiyle bugünkü asimetrik güç dengesini devam ettirmek istiyor.

ABD, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında çok geniş bir coğrafyada kendine yakın yönetimler oluşturmak, enerji açısından stratejik bölgelerde de askeri güç bulundurmak istiyor.

Bu uğurda yandaş iç siyasi hareketler oluşturma, iktidarda veya iktidar alternatifi olan partilerde istenilen türde lider seçtirme, terör hareketlerini destekleme, iç darbeler yaptırma ve nihayet askeri işgaller yaptırma gibi usuller uygulamaktadır.

“Eğer bir ülkenin iç dinamikleri uygun olmazsa bu yöntemlerin uygulanması mümkün olamaz, her olayın sebebini dışarıda arayan komplo teorilerine kulak asılmasın” diyen görüşün kısmi bir haklılığı olabilir. Sosyal olaylar karmaşıktır. Çok sayıda parametrenin etkisiyle olaylar yönlenir. Ancak bu parametrelerden dış tesirlerin belirleyicilik oranının çok yüksek olduğunu göz ardı etmek çok büyük yanılgılara yol açabilir.

CHP’de Deniz Baykal’ın Genel Başkanlıktan ayrılmasıyla sonuçlanan gelişmeler acaba sadece bir iç olay mıydı? “Ulusal konulardaki duyarlılığı” ve “açılımlara” karşı tavizsiz tutumuyla dikkat çeken, ABD’nin Irak’ı işgali için Türkiye’nin İstanbul, Trabzon dâhil çok sayıda havalimanı ile diğer limanlarını kullanmak, 80.000 ABD askerini Türkiye’de konuşlandırmak istemesine tepki göstererek tezkerenin reddinde önemli rol oynayan Baykal’ın gitmesi hangi dış mihrakların işine gelirdi?

CHP Genel Başkanlığına Kürt ve Alevi kimlikli bir kişinin gelmesini tercih eden dış güçlerin olmadığını söylemek ne kadar doğru olabilir?

Bugün Türkiye’de yapılmış darbelerin arkasında hangi devletlerin olduğu daha serbestçe tartışılabiliyor. Yapılmış ve planlanmış darbelerin başarı şanslarının aldıkları dış destekle orantılı olduğunu ispatlayan yüzlerce yazı okuyup, bir o kadar TV’lerde yorum dinlemedik mi?

Bu bakımdan iç politikadaki gelişmelerde de dış tesirlerin rolünü soğukkanlı bir şekilde düşünmek zorundayız. İçeride bambaşka duygularla ortaya koyduğumuz tepkilerle ortaya çıkacak gelişmelerin, dışarıda hangi ülkelerin çıkarına olabileceğini de hesaplamak durumundayız.

Türkiye’nin 27 Mayısında, 12 Martında, 12 Eylülünde Türk vatandaşlarının iç politik kaygılarıyla verdikleri tepkileri, ABD’nin, İngiltere’nin, Almanya’nın, İsrail’in, Rusya’nın derin devlet görevlilerinin hangi duygularla izlediklerini de düşünmek zorundayız. Kafkaslarda renkli devrimleri gerçekleştiren halkın coşkusunu, oyunu kurgulayanların okyanus ötesinden bilgisayar başında yönlendirdiğini dikkate alarak…

Bu satırların yazıldığı saatlerde Türkiye iki önemli haberle güne başladı:

  • Birincisi, İsrail donanması Gazze’ye yardım götüren başta Mavi Marmara olmak üzere 6 gemilik filoya saldırdı. Yapılan operasyonun ardından, 10 kişinin öldüğü bildirildi. Daha sonra İsrail ölü ve yaralılar hakkında haberleri yasakladığı için net haber alınamıyor. Yapılan saldırı İsrail karasularının dışında uluslararası sularda gerçekleşti.

Yaklaşık kırk senedir Ortadoğu’daki çatışmalara taraf olmadan Araplar ve İsrail arasında bir denge politikası yürüten Türkiye çatışma ortamına sürüklenmek isteniyor. Bu olaydan sonra Türkiye- İsrail ilişkileri yepyeni ve olumsuz bir mecraya girmiş bulunuyor. Dışişleri Bakanlığımızın ifadesiyle “uluslararası hukukun ağır bir ihlalini teşkil eden bu müessif olay ilişkilerimizde telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurabilecektir.” 

Bu olaydan sonra İsrail’in barbarlığına karşı gerekli bütün şiddetli tepkilerimizi ortaya koyalım. Ancak şu hususları da düşünelim: Belli çevrelerin Irak’ta 1,5 milyon Müslüman öldürülmüşken ve bunların önemli bir bölümü aynı zamanda soydaşımız olduğu halde hiçbir tepki göstermezken, sadece Filistin ve Gazzeli Müslümanların mağduriyetine yoğunlaşmaları herhalde tesadüf olmasa gerek.

Bu çevrelerin Filistin ve Gazze üzerindeki dikkat çekme eylemlerinin artışında, “one minute” olayından sonra ABD’nin Türkiye’ye karşı bir olumsuz tavrının söz konusu olmamasının bir tesiri olmuş mudur? Aynı çevreler neden Telafer’deki katliamlara dikkat çekmez, Telafer’e insani yardım teşebbüslerinde bulunmazlar?

Ve belki de en önemli soru: Beklenen sonuçlarından biri bu olan “insani yardım” teşebbüsünde, Türkiye Cumhuriyeti devleti meselenin neresindedir?

 

  • İkinci haber ise, İskenderun Deniz İkmal Komutanlığı’na roketli saldırı düzenlendi. Saldırıda 6 askerimiz şehit oldu 9 askerimiz yaralandı. Otoyoldan askeri birliğe önce roketatarlı, ardından uzun namlulu silahlarla ateş açıldı.

Bu olay PKK’nın bir eseri midir, yoksa İsrail’deki olayla bir bağlantısı var mıdır bilinmiyor. Bu olayın İsrail’in İnsani Yardım gemilerine saldırısından sadece 4 saat önce meydana gelmesi düşündürücüdür.

Bu iki vahim olayın Türkiye’nin dış siyasetinde olduğu kadar iç politikada da tesirleri olacağını söylemek kehanet olmaz.

 

 

Sütün Beslenmemizdeki Yeri ve Önemi (1)

0

Her yıl 21 Mayıs Dünya Süt Günü 21-27 Mayıs ise Süt haftası olarak kutlanmaktadır. Bu vesile ile sizlere sütün ve mamullerinin öneminden bahsetmek istiyorum.

Süt; Yüksek değerli her zaman her yerde bulunabilen ve organizmanın çok çeşitli besin ihtiyaçlarını uzun sure karşılayabilme yeteneğinde olan gıda maddesidir. Her yeni doğan yavrunun ilk gıdası süttür. İnsanlığın var olması ile başlayan süt ihtiyacı anne sütünden sonra yaşamın devamında da sütün temel gıda maddesi olarak kullanımını zaruri kılmaktadır.

Tarih boyunca insanlığı ilgilendiren en önemli sorunlar arasında beslenme önemini sürekli korumuştur. Yıllardır bu işin üzerinde durulmasına rağmen bugün gerek ülkemiz ve gerekse dış ülkeler kötü beslenen insanlarla doludur.

Toplumlar beslenme konularında yeterince eğitilmedikçe, aşırı beslenme, şişmanlık, kalp vb yaşam süresini kısaltan pek çok hastalık ortaya çıkmakta sağlık açısından problemler meydana gelmektedir. Bu nedenle besin üretimine bilimsel yönden modern teknolojinin bütün imkânları kullanılarak hız verilmelidir.

Ülkemiz Beslenme konusunda henüz şansını yitirmemiştir. Giderek dünyayı etkisi altına alan beslenme problemleri milli bir politika olarak benimsenmeli, gıda maddeleri üretiminde kaliteyi ve miktarı artırıcı önlemler alınmalıdır.

Hayatın sağlıklı devamı, dengeli ve yeterli beslenme ile mümkündür. Dolayısıyla sağlıklı toplum sağlıklı beslenmeden doğar. Sağlıklı bir toplum olabilmek için dengeli beslenmeliyiz.

Bu vesileyle diyorum ki daha sağlıklı olabilmenin nedenlerinden biride süt içmek ve içirmektir. Sütün besin öğelerinden bahsetmek istiyorum.

1-SÜT PROTEİNİ: Proteinin yap taşı aminoasitlerdir. İnsan organizması yağ ve karbonhidratı kendisi bizzat sentezleyebilmesine karşılık belli aminoasitleri gıdalardan mutlaka dışardan alması gerekmektedir. Esansiyel amino asit adı verilen bu maddeleri vucut bizzat kendisi yapamamaktadır. Hayvansal Proteinler, bitkisel proteinlerden daha kıymetlidir. Bundan dolayı günlük protein alımının asgari 1/3 ‘ünün hayvansal kaynaklı olması gerekir. Süt proteininin %95-98 gibi yüksek sindirilebilirlik oranı vardır.

2-KARBONHİDRATLAR(SÜT ŞEKERİ): Süt karbonhidratı süt şekeri olarak’

Ta isimlendirilen laktoz’dur. Nişasta ve şekerli gıdaların fazla miktarda alınmasında şişmanlık tehlikesi bulunmaktadır. Laktoz özellikle bağırsakta hızlı absorbe edilebilir. Şeker cinsleri fazla kalori sağlamaktadırlar. Buna karşılık süt şekeri beslenme fizyolojisi yönünden son derece uygun etkide bulunur. Çünkü vücutta çok yavaş parçalanmakta bağırsağın çalışmasını olumlu yönde etkilemektedir. Yavaş absorbisyon sayesinde laktozun bir kısmı bağırsağın alt bölümlerine geçmekte ve burada faydalı mikroorganizmaların gelişmesine olumlu katkılar yapmaktadır. Diğer müspet özellik laktoz kalsiyum ve magnezyum alımını teşvik etmektedir.      3-SÜT YAĞI: Süt yağı çok uygun kısa orta zincirli yağ asitleri oranının fazlalığı dolayısıyla kolay sindirilmektedir. Esansiyel yağ asitlerinden linoleik asit tereyağında %2,4 oranında bulunmaktadır. Bu yağ asidini vücut kendi yapamadığı için dışardan mutlaka alınması gerekir. 4-MİNERAL MADDELER: Potasyum litrede 1600 mg kadardır genel olarak halkın potasyum ihtiyacının %75’i karşılanabilmektedir. Magnezyum 1 litre süt yaklaşık 120 mg magnezyum ihtiva etmektedir. Magnezyum tüm metabolizma olayları için önemli ve hayati değerdedir. Günlük ihtiyaç 300-500 mg dolayında bulunmaktadır. 1 litre sütle ihtiyacı %40 ı karşılanmaktadır.

5-KALSİYUM VE FOSFOR: Süt ve süt ürünleri beslenmemizde kalsiyum ve fosfor ihtiyacının karşılanmasında önemli bir paya sahiptir.

Kalsiyum büyüme ve gelişme çağındakiler için çok büyük önem taşır. Kemik ve dişlerin yapısına girer. Aynı zamanda kemiklerin ve kasların çalışması kanın pıhtılaşma faktörünün oluşması için gereklidir. Kalsiyumun bu etkinlikleri yaşam için son derece önemli olduğundan besinlerle yeterince kalsiyum alınmazsa kemiklere yeterli kalsiyum yerleşemediği için geri çekilir. Bunun sonucunda kemikler yumuşar. Bu duruma “ostoemalacia ” denir. Çok doğum yapmış yeterli beslenememiş kadınlarda görülür.

Kemiklerdeki kalsiyum azalmasıyla özellikle kalça ve bel kemiklerinde ağrılar başlar ve zamanla kırıklar oluşur. “Osteoporozis” denilen bu durum yaşlıların, özellikle yaşlı kadınların en önemli sağlık sorunlarındandır. Yaşlılıkta kemik bozukluklarını önlemek için yaşlıların fazla kalsiyum almakla da sorun çözülmez. İnsan küçük yaştan itibaren yeterli miktarda süt alındığında kemikler daha güçlü olmakta ve yaşlılıkta kemiklerden kalsiyum çekilmesiyle yumuşama işi yavaşlamaktadır. Bu nedenle çocukları süt içmeye alıştırmak bir yandan iskeletin gelişiminin, dolayısıyla düzgün beden yapısının oluşmasında, diğer yandan yaşlılıkta kemik hastalıklarının önlenmesinde etkin olmaktadır.

Kalsiyum alımı ile büyüme arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır. Her gün süt içen böyle kalsiyum alımları yüksek olan çocuk ve gençler, sütü az içen ve kalsiyum alımları az olanlardan daha uzun boyludurlar. Günlük kalsiyum ihtiyacı normalde 800 mg kadar olup büyüme çağındaki çocuklarda 1000 mg. kadar çıkmaktadır. l litre süt 1200 mg kalsiyum 920 mg fosfor sağlamaktadır. Günlük fosfor ihtiyacı ise 800 mg kadardır.                                      6-VİTAMİNLER: Vitaminler mutlaka dışardan alınması ve hücrelerin normal metabolizmasını sağlayacak minimum miktarlarda alınması gerekli etki maddeleridir.

Süt, yağda ve suda çözünen vitaminleri ihtiva etmektedir. Bunlar ABDECK vitaminleridir.1 litre süt içildiği takdirde günlük ihtiyaçların %46’sı karşılanmaktadır. Örnek olarak yetişkinlerdeki D vitamini ihtiyacının %30 u sütten karşılanmaktadır. Sütte bulunan vitaminleri ayrı, ayrı inceleme yerine onların birer yapı taşı olduğunu eksikliğinde yaşamın sekteye uğrayacağını bilmek yeterlidir.

Özellikle sütteki B vitamini süt çocuklarında çok önemlidir. B6 vitamini 2 kat daha bebeklere lüzumludur. Kısaca hayvansal gıda olan sütte hemen, hemen vitaminlerin tümü mevcut olup, yaşamın devamı için, vitaminlerin bol ve kolay alınabildiği tek gıda süttür.

Demokratikleşme”ye Doğru-Mersin Durağı

“Ekopolitik, “demokratik açılım” süreci çerçevesinde geliştirmek istediği farklı perspektifleri bünyesinde barındıran bu çok-taraflı ve çok-sesli platformun ülkemizin birlik, dirlik, beraberlik ve bekası için önemli olduğuna; bu bağlamda sivil inisiyatifler arasında gelişecek ortak bir anlayışın çözümün gelişmesinde kritik bir rol oynayacağına ve siyasal sisteme de sorunun üzerine gitme noktasında manevra alanı kazandıracağına inanmaktadır.

  • Bu çerçevede Ekopolitik en kısa sürede 16-17 Kasım Çalıştay-Konferansı formatında süreci devam ettirecek yeni toplantılar organize etmeyi planlamaktadır. Bunun için Türkiye’nin doğusunda ya da batısında, kuzeyinde ya da güneyinde bütün il ve ilçelerinde karşılıklı anlayış ve toleransı geliştirecek toplantılar organize edilerek geniş bir ağ hareketinin başlatılması planlanmaktadır. Ekopolitik diğer sivil toplum kuruluşları ile koordinasyon halinde; Baroların, ticaret odalarının, belediyelerin ve bilumum örgütlenmelerin birbirlerini ziyaret ettikleri ve ortak toplantılar organize ettikleri geniş bir ağ örmeyi amaçlamaktadır.
  • Bu bağlamda siyasi sistemin geliştireceği programlara paralel sosyal sürecin, hazırlığın ve örgütlenmenin organize edilmesi; “demokratik açılım” olgusunun sağlıklı bir şekilde devam etmesi ve hakiki amaçlara ulaşması bakımından kaçınılmazdır. Ekopolitik bu minvalde tüm resmi makamlarla ve sivil toplum kuruluşlarıyla her türlü görüş alışverişinde bulunmaya ve işbirliği yapmaya hazırdır.

Ekopolitik “demokratik açılım” gibi ülkemizin önünün açılmasına ve tarihsel misyonunu yeniden keşfetmesine matuf bütün çalışmalarda elinden gelen her türlü mücadeleyi yapmayı kendisi için en önemli görev ve sorumluluk addetmektedir.” (Ekopolitik Murat Sofuoğlu

http://www.ekopolitik.org/public/news.aspx?id=4398&pid=11)

Demokratik açılım kavramının sağlıklı bir şekilde toplumda karşılık bulması ve devam etmesi için hazırlanan program çercevesinde Ekopolitik, Türkiye’nin Büyük Çatısı toplantılarının yerele inmesi noktasında İlk çalıştayı Mersinde yaptı. Türkiye’nin Büyük Çatısı: “Demokratikleşme”ye Doğru-Mersin Durağı çalıştay-toplantısını 14 Mayıs 2010 tarihinde Taksim International Mersin Otel‘de, aynı başlıklı konferansını ise, 15 Mayıs 2010 tarihinde, Mersin Ticaret ve Sanayi Odası Konferans Salonu’nda gerçekleştirdi. Her iki toplantıda da katılımcı memnuniyeti sağlandı, yerel ve Ulasal basında da karşılık buldu.

15 Mayıs 2010 TRT Ana Haber:

http://www.beyazgazete.com/video/2010/05/15/ulkede-birlik-ve-beraberlik-trt1.html

16&17 Mayıs 2010 Milliyet Gazetesi – Kadri Gürsel

 Mersin’deki Kürt Sorunu : http://www.milliyet.com.tr/mersin-deki-kurt-sorunu-/kadri-gursel/dunya/yazardetay/18.01.2009/1238555/default.htm?ref=haberici

Mersin’e ve Tersine Giden Kürtler : http://www.milliyet.com.tr/mersin-e-ve-tersine-giden-kurtler/kadri-gursel/dunya/yazardetay/18.01.2009/1238889/default.htm?ref=haberici

Yerel Basın

 Aydınlar buluştu, Kürt sorununu tartıştı : http://www.mersinimece.com/detay.asp?hid=9853

Mersin’in Hoşgörü Hafızasını Canlandırmalıyız : http://www.bugunmersin.com/detay.asp?hid=8214

Demokratikleşmeye Doğru : http://ufukturu.net/haber/3283-demokratiklesmeye-dogru.html

Daha önce “Türkiyenin Büyük Çatısı” bağlamında Ekopolitik tarafından gerçekleştirilen çalıştay-konferanslarının daha önce Yayımlamış olduğum yazı dizilerinin devamı olarak düşündüğüm “Demokratikleşme”ye Doğru-Mersin Durağı çalıştay-notlarını “basın metnini” sizlerle paylaşıyorum

“Ekopolitik olarak 14 Mayıs 2010 tarihinde Taksim International Mersin Otel’de organize ettiğimiz Türkiye’nin Büyük Çatısı: “Demokratikleşme”ye Doğru – Mersin Durağı başlıklı toplantımız Ekopolitik Genel Koordinatörü A. Tarık Çelenk’in konuşmasıyla başladı.

Çelenk, konuşmasında reel gerçekliğin insanlar arasında ortak aidiyeti ortaya çıkarabileceğine vurgu yaptı. Ancak psişik gerçekliğin de manipule edilebileceğini ekledi.

Ekopolitik Direktörü Murat Sofuoğlu, biz Türkiye’nin konuşan bir ülke olmasını, kendi sorunlarını kendi öz iradesiyle çözebileceğine inanıyoruz ve herkesin kendini olduğu gibi hissedebilmesini arzu ediyoruz dedi. Toplantının akademik ya da politik olmadığına değinen Sofuoğlu, bu toplantıda herkesin iç dünyasını ifade etmesini istiyoruz diye ekledi. Burada farklı kimliklerimizle ortak bir çatı altında nasıl yaşıyabiliriz bunun yollarını araştıralım dedi.

Katılımcılardan ilk konuşmayı Yaşar Erjem yaptı. Erjem, demokrasinin erdemine inandığını belirtti. Demokrasi kültürünü kurup oluşturmamız ve bu kültürü ekonomi ve sosyal hayat ile desteklememiz lazım dedi. Erjem, Türkiye’deki kurumların katılaşmış olduğunu, artık sorun çözemediğini bu kurumları değiştirmemiz, dönüştürmemiz gerektiğini ifade etti. Türkiye değişiyor diyen Erjem toplumun buna yön vermesinin gerekliliğini vurguladı ve bunun için kurumlar değişim yaşamalı dedi.

Abdullah Ayan, Mersin canlı bir labaratuvar dedi. Mersin’de tüm siyasi partilerin belediye başkanlıkları olduğunu belirten Ayan, şehrin kaos içinde olduğunu ancak dengesini de bulduğunu belirtti. Dışarıdan provakasyon olmadığı takdirde şehrin iç barışını muhafaza edeceğini söyledi.

Mustafa Güler, göçün kenti geliştirmeye itici bir güç olduğunu belirtti. Güler, Mersin’in göçle oluşan dinamik bir kent olduğunu vurguladı. Mersin’in ulusal basında bir çatışma bölgesi olarak gösterildiğini söyleyen Güler, Mersin’in dinamik yapısıyla değişime, gelişime açık muhalif bir kültüre sahip olduğunu ekledi.

Mustafa Erim, öncelikle Mersin’i Mersin yapan üç olaydan bahsetti. Kırım Savaşı, Süveyş kanalının yapılması ve Amerikan iç savaşı. Erim, dünyada müslüman ve hıristiyan ortak bir mezarlığa sahip olan tek kent Mersin dedi. Erim, 2004’te Abdullah Öcalan’ın sözlerinin ve Mersin’i Kürdistan’da gösteren haritaların güvenlik kaygısını arttırdığını ve politik söylemlerde kaygıları arttırdığını belirtti.

Faik Burakgazi, 99 yılından sonra bir takım provokasyonlara muhatap kalındı, yine de çok rahatsız edici bir olay yaşanmadı dedi. Burakgazi sosyal ve ekonomik krizlerden bahsetti. Ekonomik krizlerin de etkisiyle oluşan kentleşme sorununun kendine özgü sonuçlar ürettiğini söyledi. Yaşanan zor yıllardan sonra çatışmasız bir şekilde 2010’a gelebilmek çok önmeli diye belirtti. Burakgazi, burada insanın kendini kente ait hissetmesini oluşturamayan şartlar var diyerek kentlilik bilincinin tam olarak oluşmadığını vurguladı.

Bedrettin Gündeş, Mersin’de kimsenin birbiriyle sorunu olmadığı söyleyerek bunun başkaları tarafından yapılmaya çalışıldığını belirtti. Mersin’e gelen göçlerden sonra bazı kenar mahalleler oluştuğunu ama bunun sebebinin de kentin buna hazır olmaması olduğunu dile getirdi. Gündeş, anayasa değişsin, demokratik olsun diyerek hukuk sisteminin demokratikleşmesi ve sosyal yaşama hazırlanması gerektiğini söyledi.

Yasmina Lokmanoğlu, bütün ülkede terör sorunu varken Mersin’de olmadığını, bunun da Mersin’in barışçı bir kent olmasından ileri geldiğini belirtti. Lokmanoğlu, Mersin’de temel sorunun yeterli farkındalığa sahip olamamak olduğunu söyledi.

Mehmet Reşat Ata, sevgisizliğimizden bahsetti. Ata, sevgi ve bilginin öğrenilebilir bir şey olduğunu söyleyerek bunu öğrenirsek bir çok şeyi beraber aşabiliriz dedi. Birbirimizi aşağılamaya devam ettiğimiz sürece ve birbirimizi tanımayı reddettiğimiz sürece sorunları çözmemizin güçleşeceğini ifade etti.

Mahmut Arslan, hiçbir ülkenin demokrasiye kolay ulaşmadığını vurguladı. Mersin’de Kürtler ve Türkler ile ilgili provakasyon olmadığını, yaşanan birkaç olayın da dışarıdan desteklendiğini belirtti. Bu destek verenlerin de ülke birlik ve beraberliğini bölmek isteyenler olduğunu söyledi.

Ferudun Gündüz, en büyük sorunun idari yapıdan kaynaklandığını bunun çok yönlü olarak tartışılması gerektiğini belirtti.

Nazan Turgut, Mersin’in göçlerden oluştuğunu ve göçlerden sonra sürekli alt kimlik üzerinden siyaset yapılan bir yer haline geldiğini söyledi. Ancak Mersin’indeki demokrasi kültürü sayesinde farklı kimliklerin Mersin’de barındığını ekledi. Aidiyet duygusunun hala hissedilememesine rağmen, aynı zamanda bunları konuşacak ortamın bulunduğunu ve bu nedenle Mersin’in geleceğini olumlu gördüğünü söyledi.

Hüseyin Atılgan, ülkede hakkaniyet olmazsa provakasyonların olacağını söyledi. Memlekette sevgi ortamının yaratılması gerektiğini söyleyen Atılgan, Sunni’nin Alevi’ye, Türk’ün Kürt’e bakış açısının değişmesi gerek dedi.

Mekin Merter Salt, göçmenlerin kente her zaman bir renk kattığını vurguladı. Mersin’de Kürtleri hiç tanımayan Türkler olduğunu ve insanın tanımadığından korkacağını belirtti. Salt, ifrat ve tefritten kaçınmak gerektiğini, orta yolu bulmak gerektiğini söyledi.

Mete Yarar, geçmişte yaşadığımız sıkıntıların geleceğimizi engellediğini, geçmiş yüzünden empati yapamadığımızı söyledi. Ben Güneydoğu’da bulunurken Murat Hoca’dan feyz almazdım ancak tanıyınca altına imzamı atacağım şeyler yazdığını gördüm. Yarar, siz kendinizi hastalıklı olarak görürseniz bunun içinden çıkılmaz. Olayları Türk, Kürt veya mezhepsel durumlara indirgemeyin dedi.

Seydi Fırat, eskiden de Mersin’e geldiğini bugün durumun çok iyi olduğunu söyledi. Mersinlilerin çıkış yolu bulduklarını, dengeyi kurduklarını söyledi. Fırat, Kürt sorununun metropolü etkilediğini ancak Kürt sorunundan kaynaklanmayan sorunlar da olduğunu söyledi. Seydi Fırat, buradaki sorunun Mersin’i aştığını, eğer devlet tarafından, hükümet tarafından ele alınmazsa böyle devam edebileceğini söyledi. Fırat, bu toplantıda moral bulduğunu ve Mersin’in iki üç yıl öncesine göre daha iyi durumda olduğunu belirtti.

Yaşar Erjem, Mersin’i özel kılan şeyin yoğun Kürt göçü olduğunu belirtti. Kentleşmenin getirdiği olumsuzluklara değinen Erjem, Kürt sorunun çözümünü demokraside gördüğünü ve demokrasiyi değerler ve kurumlar sistemi olarak gördüğünü belirtti.

Musa Serdar Çelebi, Mersin’in çatışma potansiyeli yüksek bir kent olarak tanıtıldığını, aslında Mersin’in böyle olmadığını söyledi ve keşke bunu bütün Türkiye’ye anlatabilsek diye ekledi. Çelebi, sıkıntının Mersin’den kaynaklanmadığını, Kürt sorunu üzerinden siyaset yapmaya çalışanların Mersin’i kullanmasından kaynaklandığını söyledi.

Hüseyin Atılgan, yaşanan sorunların hükümetin yanlış politikalarından dolayı olduğunu belirtti.

Murat Belge, Mersin’in uzun süredir aynı sorunlar ve aynı avantajlara sahip olduğunu belirtti ve sorunu aşacak potansiyele sahip bir şehir olduğunu söyledi. Belge, buradaki sorunların seyircisi mi olacaksınız yoksa bu sorunların çözümünün bir parçası mı olacaksınız, burada esas sorunun bu olduğunu vurguladı. Sorunların çözümünde herkesin ve her kurumun rolü olduğunu ancak nihai mercinin sivil toplum olduğunu vurgulayan Belge, sözlerini “şimdi değilse ne zaman?” diyerek bitirdi.

Necdet Yıldırım, bugün burada kouşuluyorsa tartışılıyorsa artık bundan sonra bu sorunları aşmak zaman içinde de olsa mümkündür dedi. Yıldırım, Mersin’de kim yaşıyorsa bu sorunu çözmek için dinlemek zorundayız dedi.

Mehmet Güngör, Mersin’de 1036 tane hemşehri derneği var, insanların geldikleri yerlerin isimlerini taşıyan siteler var, Mersin’de Mersinliler Derneği var diyerek “Hemşehrim nasılsın” sorusunun “Bizden misin değil misin“e dönüştüğünü vurguladı. Güngör, insanın tanımadığından bilmediğinden korktuğunu söyledi ve kentleşmeye inandığını ancak onun üstünde olan kentlileşmenin önemini vurguladı.

Cemal Altan, Mersin’de ayrımcılığın ve ırkçılığın ortaya çıkma ihtimalinin Türkiye’deki ile aynı seviyede olduğunu belirtti. Medyanın Mersin’e çok önem verdiğini ama Mersin’in çok farklı tutulmaması gerektiğini söyledi. Cemal Altan, Mersin’de insanların 30 yıldır kentlileşmediğini belirtti ve entegrasyon sürecindeki problemlere değindi, dolayısıyla ortak bir kültürün oluşamadığını söyledi.

Erdal Arslan, insanları ötekileştirmekten vazgeçmeliyiz dedi. Sıkıntıları Türklüğe, Kürtlüğe dayatanlar ülkeyi kaosa sürükleyenlerdir ifadesini kullandı. Arslan, herkesin birbirini hoşgörü içinde dinlemekle mükellef olduğunu belirtti.

Ali Doğan, kamil insan olmak için tüm toplumları kucaklamalıyız dedi. Mersin’in sorununu çözersek Türkiye’nin sorununu da çözeriz diyen Doğan, her ilden, her kültürden insanları barındıran Mersin’de bir Mersinlilik kültürünün oluşmaya başladığına değindi.

Son oturumda katılımcılar sorunlarla ilgili çözüm önerilerini dile getirdiler:

  • Toplumsal süreçlerin yönetiminde krizlerin ortaya çıkmasını engelleme noktasında devreye girecek erken uyarı mekanizmaları kurulmalıdır.
  • Sorunların çözümü konusunda toplumun her kesiminden kanaat önderleri cesaretle öne çıkmalıdırlar.
  • Sorunları çözme noktasında tedrici bir metot takip edilmelidir.
  • Her toplumsal kesim kutsallar üzerinden çıkabilecek çatışma alanları noktasında dikkatli olmalıdır.
  • Uygulanabilir, çalışabilecek ve insanların ihtiyaçlarını karşılayacak mekanizmalar kurgulanmalıdır. İşsizliğin yarattığı problemler üzerinde düşünmek bu konuyu kavramaya yeter.
  • Herhangi bir çözüm önerisinin bir kesim için “zafer“, diğer bir kesim için “mağlubiyet” olarak algılanmaması sorunların çözümü noktasında büyük önem taşımaktadır. Kürt sorununu çözeceğiz derken Türk sorunu yaratılmamalıdır; Alevi sorununu çözerken de Sünni sorunu yaratılmamalıdır.
  • Eğitim güçlendirilmeli, özellikle ana okulları yaygınlaştırılmalıdır.
  • Sorunların çözümüne girişte sivil toplum kuruluşlarıyla yerel medya işbirliği halinde olmalıdır.
  • Çukurova Bölgesinin ve Mersin’in tekrar Türkiye Coğrafyasında hak ettiği yeri ekonomik ve siyasi perspektifi almasını sağlayacak yollar araştırılmalıdır. Çukurova, Türkiye’nin kalkınma planlarında ön planda yer almalıdır.
  • Mersin’in geri kalmış mahalleleriyle zengin mahalleleri arasında, eski yerleşimcilerle yeni göç edenlerin yerleştiği mahalleler arasında entegrasyonu sağlayacak programlar geliştirilmelidir.
  • Şiddeti öne çıkartan metotlar protesto edilmeli ve buna karşı ortak cephe oluşturulmalıdır.
  • Alt kimliklerin, ortak bir üst kimliğin ve aidiyetin sağlanmasını engelleyecek formatta ortaya konmasının çatışma dinamiklerini tetikleyebileceği iyi anlaşılmalıdır. Bu bağlamda insan olma üst kimliğine yoğun bir şekilde vurgu yapılmalıdır. “

Ekopolik sitesinde yer alan açıklama (Ekopolitik http://www.ekopolitik.org/public/news.aspx?id=4765&pid=11

 

Mayıs Ayının Düşündürdükleri

İstanbul’un yüce Fatih Sultan Mehmet tarafından Fethinin daha doğrusu kurtuluşunun 557. Yıldönümünü kutluyoruz. Ayrıca, Bosna’da Fatih’in ulaştığı en Batı noktada Fransiskeler isimli dini azınlığa tanıdığı hak ve hürriyetler dolayısıyla her 28 Mayıs’ta düzenlenen önemli bir tören de var. Aydınlar Ocaklarının Malatya’da yapılmakta olan 34. Şurası dolayısıyla bu fermanın (Ahitname) yıldönümü törenlerine katılamadık. Buradan Osmanlı beşeri coğrafyasında yer alan Türk ve Türkiye sevgisiyle dolu olan bütün kardeşlerimize en iyi dileklerimi sunuyorum.

İstanbul’un Fethinin yıldönümlerinde törenler düzenleniyor. İslâm’ın ve Türklüğün bu önemli zaferi kutlanıyor. 2000’li yıllarda konuya biraz farklı bakma ihtiyacı doğuyor. Günümüzde 1071, 1453 ve 1923’lerin intikamı Cumhuriyet Türkiyesinden alınmak istenirken; bazılarının Bizans’ın bugünkü varisleriyle ve Anadolu’dan kovduklarımızla rahmetli Cemil Meriç’in “Batının yeniçerileri” olarak isimlendirdiklerinin çirkin bir işbirliği içine girdikleri görülüyor. Bu durumda bazılarının İstanbul’un Fethini kutlamaya hakları acaba var mı sorusu akla geliyor. Bu çelişkiyi ve ayıbı “Vatan sevgisi imandandır” hadisinin ışığında düşünmek gerekiyor.

Üniversitelerde bölücü ırkçı ve aşırı sol işbirliği dikkat çeker hale geldi. Olaylar tırmandırılıyor. Batıda aşırı sol, etnik ırkçılık ve benzerleriyle uğraşmaz. Bu gibi konular ideolojilerine terstir. Bizde ise; aşırı solun önemli bir bölümü Türk, Cumhuriyet ve milli devlet düşmanlığından, milli ve manevi değerlere karşı oluştan kaynaklandığı için farklı bir çizgi çiziyor. Bunlar, kendilerine karşı olan ve Türkiye’yi Türkiye yapan değerlere bağlı olanların afişlerini indiriyor; hatta bayrağa bile müsaade etmiyorlar. Terör örgütü ve elebaşısının afişleri ortada dolaşıyor. Yöneticilere ve Emniyete sorarsanız terör yok. Terörün olabilmesi için silâhların patlaması, sopalarla çatışılması mı gerekiyor? Bunlar hazmedilebilecek şeyler midir?

Türk siyasi hayatında derin yaralar açan 27 Mayıs’ın bir yıldönümünü geride bıraktık. Darbeler hiçbir zaman bir çözüm olmamıştır. Bunlar, ülkeyi kamplaştırmış, insanları birbirine soğutmuş, sosyal bütünleşmeyi tahrip etmiş, yanlış bir geleneği doğurmuştur. Ancak, bunda siyasetçilerin hiç mi rolü yoktur? Sorumluluk, uzlaşma ve devlet adamlığı örneklerini sergileyemeyenler, darbelere gerekçe olmamışlar mıdır? Darbeleri alkışlayan çok geniş bir kesimin daha sonra darbe karşıtı olduğunu görüyoruz. Günümüzde ise; askeri darbeler TSK’ni yıpratmak için bir araç olarak kullanılıyor ve istismar ediliyor. 27 Mayıs sonrası idam edilen değerli devlet adamlarının akrabaları kullanılıyor. Bunlar işin farkında değil mi? Dün Taksim’de Ermeni tezlerini savunup oturma eylemi yapanlar, aynı zamanda sözde darbe karşıtı, Kürt olmamalarına rağmen Kürtçü ve ırkçı… Her konuda Türkiye ile kavgalı.

Askeri darbelerin dış destek olmadan gerçekleşmeyeceği anlaşılıyor. Ancak, dış destekli sivil darbeler (bazı AB uyum yasaları, yasa ve Anayasa değişiklikleri ve garip açılımlar) göz ardı ediliyor. Demek dış destekli oldu mu her şey mübah. İktidarların sandıktan gelip sandık yoluyla gitmesi idealdir. Ancak, bunun gerçekleşebilmesi için demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla işlemesi, fikir, düşünce ve basın hürriyetinin kısıtlanmaması ve siyasi ipotek altına alınmaması gerekir. Hür düşünce, fikir ve basının olmadığı yerde sandık neyi değiştirecektir? Türkiye’de demokrasinin basını genelde var mı? Küresel iktidar sandıktan çıkmıyor ama, sandıktan çıkanları yönlendiriyor. Demokrasinin küresel iktidara, bir vasiye ihtiyacı var mı?

İngiltere’de muhafazakâr ve liberal koalisyonu kuruldu. Başbakan Cameron, basına iktidar ortağıyla yaptığı ilk açıklamada “ülke çıkarlarını korumaktan, (national interest)”den bahsediyor. Bizde ise; yeni CHP’ye akıl vermeye çalışan eski tüfekler “Aman milliyetçilik ve millilikten uzak durun” tavsiyesinde bulunuyorlar. Zaman zaman da sosyalizm aşkı ve eski modası geçmiş ezberler canlanıyor. Oyun içinde oyun plânlanıyor. Sayın Kılıçdaroğlu kullanılıyor mu sorusu akla geliyor.

 

CHP Örgütü Demek Türk Milleti Demek Değildir

CHP’nin hafta sonu yapılan olağan kurultayı sonucunda Kemal Kılıçdaroğlu, Mustafa Kemal Atatürk’ün koltuğuna oturdu zannedilmesin.

CHP, 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran partidir. Yeni devletin yapılanmasında ve bu günlere gelinmesinde 1923 yıllarının CHP’si çok etkili olmuştur. Ancak bu günkü CHP; 1923’lerin CHP’si değildir.

Üzülerek ifade etmeliyim ki; Türkiye’de herkesçe bilinmesine rağmen ifade edilmekten ısrarla kaçınılan  mezheplerin ve etnisitelerin iktidar olma mücadelesi vardır.

Kendini Türk kimliğinin dışında görenlerin ve “Ne Mutlu Türküm Diyene” anlayışını bir türlü kabul edemeyenlerin, bin türlü takiye yapmak suretiyle bu koca millete ve büyük devlete hükmetme çabası vardır.

Nihayet bu bağlamda CHP’nin başına kürtmüsün denildiğinde sesini çıkarmayan Tuncelili alevi  bir vatandaşımız gelmiştir.

Artık Atatürk’ün CHP’si olmadığı su götürmez bir gerçek olan yeni CHP’nin başına Kılıçdaroğlu’nun gelişi ise  ibretlik siyasi bir öyküdür.

Baykal’ın kurultayın hemen öncesinde kimliği belirsiz güçlerce tasfiyesi çok manidardır. Yine gücünü halktan değil de CHP Genel Başkanı sıfatıyla Deniz Baykal’dan alan CHP kadrolarının 360 derece tornistan yaparak ” eski kral öldü yaşasın yeni kral” demeleri de CHP’de kimlerin siyaset yaptığını göstermesi bakımından çok ilginçtir. Nitekim CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Ankara Milletvekili Yılmaz Ateş’in kurultay anında Habertürk ekranlarında söylediği “Kurultay alçakça bir ortamda yapılıyor” cümlesi tezlerimizin doğruluğuna işaret etmektedir.

CHP örgütüne mezhepçi ve kürtçü kadroların hakim olduğu ancak Baykal’ın bastırması sonucu seslerini çıkarmadıkları siyasi çevrelerce yakından bilinen bir gerçektir. İşte bu parti örgütü;  kendinden gördüğü birini yani Kılıçdaroğlu’nu diğerlerinin sessiz kalışı sayesinde CHP’nin genel başkanlık koltuğuna taşımayı ve parti meclisini ele geçirmeyi başarmıştır.

Bu konuda en büyük destek, medyanın içinde bulunan kürtçü ve mezhepçi basın mensuplarından gelmiş ve Kılıçdaroğlu Türk Milletine ümit olarak lanse edilmiştir. Hatta bu basının taraftar! kesiminde Ahmet Altan “Zavallı Kemal Bey” adlı bir yazı kaleme alarak şimdiden Kılıçdaroğlu’nu “kürt sorununu teğet geçen, yargı reformuna karşı çıkan, dış politikayı ulusal çıkar klişesine hapseden, değişim sözü sözde kalan” diyerek baskı altına almaya başlamıştır.

CHP’nin dış güçlerce bir değişime ve dönüşüme uğratıldığı tartışmasız bir gerçektir. Türkiye’de buna yardımcı olacak argümanlarda devamlı hazır tutulduğundan dişliler birbirine “cuk” diye oturtulmuş ve CHP hizmete hazır hale getirilmiştir.

Oysa ki; MHP’nin 2009 yılının Kasım ayında aynı salonda yapılan kurultayı, CHP’nin bu kurultayından daha fazla ilgi görmesine ve kalabalık olmasına ve Bahçeli’nin kurultay konuşmasının içerik ve hitabet açısından, Kılıçdaroğlu ile mukayese edilmeyecek kadar güçlü bulunmasına rağmen; MHP ve Bahçeli, dış güçlerin kontrolündeki  mezhepçi ve Kürtçü basın tarafından kamuoyunun önüne getirilmekten ziyade adeta gizlenmeye çalışılmıştır. Bu kurultay böyle bir çabayı ortaya koyması bakımından da ayrıca önem taşımaktadır.

Bu gün Türkiye’nin TBMM’de bulunan iki siyasi partisinin başında farklı dini söylemleri olan ve Türküm demekte zorlanan iki genel başkan vardır. Kemal Kılıçdaroğlu’nun Dersim’le ilgili söylemlerine bakılırsa onunda Erdoğan gibi cumhuriyetle ilgili sıkıntıları olduğu anlaşılmaktadır.

Bu sebeple dinci ve kürtçü-mezhepçi basın kendi yandaşı olan genel başkanları överken, Türk Milletini kimseyi ayırt etmeden kucaklayan,tarikat ve cemaatların yanlışlarını yüzlerine vuran, bölücü teröre korkusuzca göğsünü açan, milletin hakkını kimseye yedirmem diyen bir MHP’yi ve Bahçeli’yi görmezden gelme çabası aşırı bir şekilde kendini göstermektedir.

Bunları yadırgamıyorum. Bu gayreti gösterenlerin kendi inanç ve ideolojileri çerçevesinde hareket etmeleri normaldir. Önemli olan bunların izlediği politikaları süzemeyerek bunlara kendini kullandıran insanlarımızın hiçte azımsanmayacak sayıda olmasıdır. Hedefimiz bunları gerçekler konusunda uyararak Türk Milletini muhtemel badirelerden korumaktır.

Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı ile neticelenen CHP olağan kurultayının hayatın doğal akışının dışında cereyan etmesi, bunun medyaca ustaca pazarlanması ve kendine yeni CHP’de yer bulmak için bizim anlattıklarımızı gören ama sessizliğe bürünen CHP’lilerin varlığı, Türk Milletince üzerinde düşünülmesi gereken önemli hususlardır.

CHP örgütü demek Türk Milleti demek değildir. Medya pazarlamacıları Türk Milletini yanıltabilirler fakat gerçeği asla gizleyemezler. Bu nedenle Türk Milleti gecikmeye mahal vermeden  gelişmeleri yakından izleyerek gerçeği süzebilme becerisini göstermelidir.

Yaşananlara bakılınca Türk Milletinin kendini yönetemez hale geldiğini çok rahatlıkla söyleyebiliriz. Ülkemiz siyaset eliyle işgal edilmiştir. Türk Milleti onlarca yıldır demokrasi tezgahı altında aldatılmakta ve kandırılmaktadır. İmparatorluk bakiyesi olmak bizi ne yazık ki bu sonuca taşımıştır.

Dün AKP ile bu oyunu bu güne kadar oynayanların Kılıçdaroğlu’nun içi boş sloganlara dayalı siyaset anlayışı ile oyuna CHP ile devam edecekleri anlaşılmaktadır.

İsmet İnönü’nün namuslular namussuzlardan daha fazla cesur olmalıdır sözünden yola çıkarak Türk Milletine şöyle seslenmek istiyorum: Türk Milleti en az düşmanları kadar uyanık olmak ve çalışmak zorundadır… Siyaset zor bir iştir ve her türlü fedakarlık ister. Bu nedenle Türk Milletince her türlü fedakarlık gösterilerek siyasetteki işgal sona erdirilmelidir.

Eğer bu uyanıklık ve çalışkanlığı bu güne kadar olduğu gibi yerine getiremez ve menfaatlerimiz için gerçekleri Türk Milletinden gizlemeye devam edersek, Türk Milletinin çok daha ağır bedeller ödemek zorunda kalacağı gün gibi aşikardır.

Mevlana’nın Mesnevi’sinde av hayvanlarının arslana mücadeleyi terk edip tevekkül teklif etmeleri anlatılır. Av hayvanları her gün kendilerini avlayan arslana gidip “sen avlanmaya gitme, her gün birimiz senin lokman olsun, böylece bizde rahat edelim” dediler. Arslan “sözünüzde dursanız hile ve cefa olmasa bu çok hoş bir şeydir” diye cevap verdi. Av hayvanlarının hepsi “Ey değerli hakim! Sakınmak insanı kaderin hükmünden kurtaramaz. Var tevekkül kıl zira o güzeldir. Tanrının hükmüne karşı aciz ol ki, O seni korusun”. Arslan cevapladı “tevekkül iyidir güzeldir lakin sebebe riayette Peygamber sünnetidir. Çalışıp kazanmak, tevekküle tercih edilir”. Türk Milleti eğer arslan ise gereğini de arslan gibi yapmalıdır.

Son söz;Atatürk’ün CHP’si günümüzün MHP’sidir. Türk Milletinin tek güvencesi ve Kuvayı Milliye ruhu MHP’de yaşamaktadır. Bu CHP’nin son kurultayından sonra daha iyi anlaşılmıştır.

 

Tasavvuf Akımının Doğuşu – 1

0

İslam dünyasında tasavvuf akımının sebeplerini maddeler halinde özetleyecek olursak:

1-)İslam coğrafyasının genişlemesi

2-)Müslüman nüfusun çoğalması

3-)Müslümanların zenginleşmeleri

4-) Sade yaşantının yerini lüks yaşantının alması

5-) Asrı saadette olduğu gibi sade ve duru İslami yaşantı özlemi

Peygamber ( SAV) zamanında gerek Mekke, gerekse Medine dönemlerinde Müslümanlar sayıları az olduğu için günde 5 defa mescidde Peygamber (sav) ile görüşme imkânına sahiptiler.

 Zihinlerinde oluşan dini ya da dünyevi konulardaki soruları doğrudan peygamberimize sorarak çözüme kavuşturuyorlardı.

Nazil olan (İnen) Kur’an ayetlerine (emir yâda yasaklara) yorum yapmadan, tereddüt etmeden, eğilip bükülmeden tabi oluyorlardı.

Aynı durum Peygamber (Sav)’in hadis ve sünnetleri içinde geçerli idi.

Sahabe (radiyallahu anhum) her yönü ile Peygamber (sav) i örnek alıyor.

O’na benzemeye O’nun gibi yaşamaya çalışıyordu.

Nefis ve Şeytanın her türlü hile ve desiselerinden yani haram ve günahlardan uzak bir hayat yaşıyorlardı.

 Rad Süresi 28. ayetinde buyrulduğu gibi ‘…Biliniz ki Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle (anmakla, hatırlamakla) huzur bulur’ ayetinin gereğini yerine getiren hayat anlayışına sahiptirler.

Tasavvufta zaten Allah’ı zikretmek,

Kalbi temizlemek, cilalandırmak,

Haram ve günahlardan uzak,

Züht ve takvaya dayalı bir hayat anlayışı değil midir?

Peygamber (sav) in vefatından sonra, özelliklede Hz Ömer (ra) in hilafeti zamanında fetihler sebebiyle İslam coğrafyası çok genişledi,

Müslümanların sayısı oldukça arttı.

Sayı arttı, fakat kalite düştü.

Yeni Müslüman olanlar İslam dinini yeterince bilmiyorlardı,

Önceki inanç-kültür; örf ve adetlerini de tamamen terk etmemişler, edememişlerdi.

Önceki dinlerine ait inanç ve kültürün terk edilemeyen kısımlarını da yeni inançlarıyla harmanlamışlardı.

İsrailiyat dediğimiz olayın İslam’a girişi de böyle olmuştur.

Fetihler sebebiyle sınırlar genişleyince ganimet vs gelirler sebebiyle Müslümanlar çok zenginleştiler.

Böyle olunca da Asrı saadet dönemindeki sade giyim sade yaşantı geleneği yavaş yavaş terk edilmeğe, unutulmaya başlandı.

Müslümanlar artık paralarının fazlasını tasadduk etmiyorlar biriktiriyorlardı.

Mütevazılığın yerini şatafat,

Tasadduk’un yerini israf,

Sade ve tek katlı evlerin yerini gösterişli evler almıştı.

Kısacası lüks bir hayat Müslümanlar arasında yaygınlaşmaya başlamıştı.

Hasır yataklar terk edilip, yerini kuştüyü yataklar alınca teheççüt (gece) namazları da terk edilmeye başlandı.

Müslümanlar ipekli kumaşlardan oluşan süslü elbise ve kaftanlar giymeye başlamışlardı,

Emevi halifelerinden Memun zamanında Bağdat’ta kurulan Bey tül hikme (tercüme ve bilgelik evi) aracılığı ile Yunan Bizans vs yabancı dil ve dinlere ait eserler Arapçaya çevrilmeye başlandı.

Tercüme edilen bu eserlerin muhteviyatı İslam inancıyla bağdaşmıyor hatta ters düşüyordu.

Bu tercüme eserler Müslümanlar üzerinde inanç-itikat açısından olumsuz etki yapıyordu.

Adaleti ile dünyaya ün salan Hz Ömer (ra) Hilafeti zamanında yalnız başına hurma ağaçlarının gölgesinde uyuyor.

Korumasız olarak halk arasında gezip dolanıyor, ihtiyaç sahiplerine sırtında yiyecek taşırken,

Sonraki dönemlerdeki vali, kadı vs yöneticiler muhafızlarla dolanmaya köşklerde oturmaya saraylardan halkı yönetmeye başlamışlardı.

Zamanın ilerlemesi ve şartların değişmesiyle bazı farklılıkların olması kaçınılmazdır.

Ama asıl olan ipin ucunu kaçırmamaktır

Bilinen bir kıssadır;

İbrahim Ethem hazretleri hükümdarlığı sırasında sarayında kuştüyü yatağına uzanmış cennet hayali kurarken tavandan bir takım sesler işitir.

Kimdir o, ne arıyorsun orada diye de seslenir.

Tavandan gelen ses ben bir deve çobanıyım, develerimi kaybettim de onları arıyorum cevabını verir.

Bunun üzerine İbrahim Ethem ‘Bire şaşkın tavanda deve ne geze’ diye çıkışınca şu cevabı alır.

Sen sarayda bu lüks şatafat ve kuş tüyü yataklarda cenneti arıyorsun oluyor da benim tavanda deve arama mı niçin yadırgıyorsun?

Bunun üzerine İbrahim Ethem cennetin yolunun farklı olduğu düşüncesiyle hükümdarlıktan vazgeçer, kendisine yeni bir hayat tarzı belirler.                                                            Ekonomik durumları iyileşen Müslümanlar lüks yaşamaya başlayınca ister istemez bazı konularda İslam’ın özünden biraz uzaklaşmaya başladılar.

                                                                             DEVAMI VAR

Bursa Var Borsadan İçeru

Ben sporcunun Ertuğrul gibi Sağlam olanını severim” demiş Atatürk. Yeşil sahalardaki bu Beyaz devrim sosyal hayatı da bulaşıcı bir hastalık gibi etkileyecektir.

Galatasaray, Fatih Sultan Terim‘le UEFA kupasını aldığında sokaklara taşan özgüven duygusu İngilizler karşısındaki 8-0’lık rezaletlerinde bitiş düdüğüydü.

Atatürk‘ün Kurtuluş Savaşı‘nda yaptığı buydu. ‘Türk; öğün, çalış, güven!‘ Toplumsal olaylar ışık hızıyla davranışa dönüşürler. Korku da bulaşıcıdır, azim de..

Bursaspor’un gerçekleştirdiği Anadolu İhtilâli hiç hesap edemeyecekleri derecede siyasal ve ekonomik değişimlere de sebep olacak. Kelebek Etkisi teoremi gibi..

Nasıl ki dünyayı ABD, İsrail ve İngiltere adlı Şer Üçgeni yönetiyorsa Türkiye‘de de futbol/spor emperyalizmin 3’lü kıskacı altındadır: FB, GS, BJK.

Bu İstanbul takımları arasına girmek Birleşmiş Milletler‘de veto hakkını 6.ülke olarak alma anlamına gelir. Haziran‘daki Dünya Kupası‘nda da bir Afrika takımı şampiyon olursa ABD‘nin süpergüçlüğü de 3 vakte kadar düşer.

Bütün hadise bir sineğin bu zalimin burnuna girmesidir. Ve tüm sosyal olaylar birbirini tetikler. Özetle bu şu demektir: Biz de Amerika‘yı devirebiliriz.

 Amerika tıpkı Fenerbahçe gibi zihinlerimizde yaşattığımız tek güç/tek takım, süper devlet/süper takım ve yarışılmaz bir kudrettir. En büyüktür, en kalabalıktır, en ihtişamlıdır, en renklidir… Bu ‘en‘ler aklımızda karşılığı olmayan bilinçaltı algı oyunlarıdır.

Biz korktuğumuz içindir Amerika’nın korku imparatorluğu.. Biz gözümüzde büyüttüğümüz içindir ABD’nin küresel hegemonyası.. Ve bizim zûlme karşı suskunluğumuzun faturasıdır işgal coğrafyaları..

USA amblemini görünce dizlerinin bağları gevşeyen ve onlarla anlaşmadan, uzlaşmadan tuvalete bile gidilemeyeceğini düşünenler Osmanlı‘nın kurulduğu topraklardaki hareketlenmeye bir daha baksınlar.

Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez” sözü hepimizin aynı düşünceyi aynı anda hep beraber düşünebilme yeteneğimizdir.

Yenilemeyeceğimize inandığımız zaman yenilmeyiz. Yüzümüzden okunan tek ifade yenilgi ise günde 5 idman yapsan ne fayda?

Kolektif zihinsel odaklanma aynı zamanda bir kader dönüşüm programıdır. Ve dahi hilkat sırrıdır.

Tarihte her hareket bir kişinin ayağa kalkmasıyla başlamıştır“. Ve bizim tarihimiz o ‘bir kişi‘lerle doludur.

Yeni Lider’den eski hedef: Fukaralık

Baykal’ı koltuğundan eden  “Kaset Skandalı” sürecinin sonunda beklenen oldu ve Kemal Kılıçdaroğlu CHP’nin yeni Genel Başkan’ı oldu.

Öncelikle bu seçimin Ülkemiz Siyaseti’ne hayırlar getirmesini niyaz ediyorum Yüce Yaradan’dan.

Bu gün Kongre sonrası telefonla arayan CHP İstanbul Milletvekili Bihlun Tamaylıgil’e hayırlı olsun dileklerimi sunduktan sonra, “Şu kaset olayından 10 gün önce biri sana böyle bir şey yaşanacak ve bugün gelinen noktayı anlatacak olsa, adama deli derdin değil mi?” diye sordum.

Kesinlikle “Hayalperest bir adamın zırvaları diye cevap verirdik” sonucuna vardık her ikimiz de.

Bundan sonra bana her kim ki bu şekilde “Komplo Teorileri”nden bahsederse, mutlaka gerçeklik payını bir kenara not edeceğim.

Hani bir söz vardır, “Her an her şey olabilir” diye.

Bu Türkiye için söylenmiş bir söz sanki.

CHP’nin Kongresi’ni izlerken aklıma gelen bir şey de şuydu:

Aslında CHP’lilerin hemen hemen tamamı, Deniz Baykal’ı göndermek için bir bahane arıyorlarmış da, birileri bunlara fırsat sunmuş gibi. Baykal esaretinden kurtulmuşlar da, özgürlüğün tadını çıkarıyorlar sanki.

Umarım DYP’lilerin bugünlerde Tansu Çiller’den medet umdukları gibi, CHP’liler de bir gün Deniz Baykal’dan medet ummazlar.

Kılıçdaroğlu için bir şeyler söylemek için çok erken. Söylenecek söz çok ama nasıl olsa önümüzdeki günler de çok.

Yalnız bir şey var ki, soran herkes ile paylaştığım bu yorumumu sizlerle de  paylaşmak istiyorum.

Kılıçdaroğlu’nun adaylığını açıkladığı gün söylediği bir söze çok takıldım.

“Villa’da oturmayacağım hiçbir zaman” şeklinde bir ifade kullandı Kılıçdaroğlu.

– Nerede oturmak istiyormuş peki?

– Gecekonduda mı?

Hedefinde “fukaralık” olan bir Lider, bu Milletin hedefi olmamalı.

Türk Milleti fukaralıktan kurtulmak istiyor.

Zenginleşmek istiyor.

Müreffeh yaşamak ve dünyanın nimetlerinden Türk Milleti de sonuna kadar faydalanmak istiyor.

Türk Milleti zenginleşsin, ülkemiz zenginleşsin, yönetenler de en güzel yerlerde otursun.

Tabii ki, çalarak çırparak değil.

Her villada oturanın çalarak çırparak bu yaşam seviyesine ulaştığını söylemek gerçekçi bir yaklaşım olabilir mi?

Fukaralığı değil, zenginliği, konforu paylaşmak isteyen bir Lider’e ihtiyacı var toplumun.

Hedefi fukaralığı paylaşmak olan bir Lider de, “fukaralıkta eşitlik” olan 80 öncesi ideolojisine sürükler CHP’yi.

Bu kongrede öne çıkan iki isim vardı CHP’de.

Biri Önder Sav, diğeri de İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin.

İki isim, siyaset sahnesinde çok daha fazla çıkacaklar karşımıza bundan böyle.

Ama birlikte yürümeleri zor görünüyor.

Biri, diğerini mutlaka tard edecektir zaman içinde.

Sav’ı basından tanıyorum. Bir takım özelliklerini bilemeyebilirim.

Ama yıllarca dostluk yaptığım Gürsel Tekin’i iyi tanıyorum.

Özelliklerini, azmini, mücadeleciliğini, ilişkilerini iyi bildiğimi söyleyebilirim.

Kim kalır veya kim daha fazla etkin olur derseniz CHP’de, tartışmasız Gürsel Tekin derim.

Gürsel Tekin ismi, CHP’de çok uzun yıllar önemli konularda belirleyici olur.

Önder Sav, CHP Örgütü’nde şu anda daha etkin gibi görünse de, gerek enerjisi, gerek yaşı, gerekse donanımı, Gürsel Tekin ile boy ölçüşecek durumda değil.

  

 

İpliği(ni) Pazara Çık(ar)mak

0

Bugünlerde “ipliği pazara çıkmak” ya da “ipliğini pazara çıkarmak” deyimini sıkça hatırlıyorum veya bu deyimi bana sıkça kullandırtan olaylar yaşıyorum. Sanıyorum, siz de aynı durumdasınız.

Deyim, “herkese rezil olmak, yediği haltları, kötü nitelik ve suçları ortaya çıkmak” anlamına geliyor. Bir kez daha anlıyorum ki, Allah’ın sevmediği ve sevdiği hiçbir olay gizli kalmıyor.

İnsan yaşadıkça daha iyi idrak edebiliyor: Sosyal olayların ve psikolojinin, yazılı olmayan harika yasaları var. Bir fizik, bir kimya, bir biyoloji yasasından öte bir yasa bu. Bu yasaların kitabı yok, müeyyidesi var. Kendi hayatımızdan düşünelim: Gizli kalacağını düşündüğümüz halde gizleyemediğimiz, vicdani rahatsızlığını duyduğumuz işlerimizin huzursuzluğunu yaşamıyor muyuz?

Bu deyimi söylediğinizde “gözündeki merteği” görenlerdenseniz içinize bakıp kendinizi sorgulayacaksınız, “gözündeki merteği görmeyip başkasının gözündeki çöpü” görenlerdenseniz hep başkasıyla meşgul olacak ve onlara güleceksiniz. Buna çevrenizden bol miktarda örnek bulabilirsiniz. Özellikle, toplum tarafından bilinen, tanınan insanların yaptığı yanlışlıkları hatırlayacak, onlara belki acıyacak, belki de onları kınayacaksınız. Ancak, kınayanın da bir gün kınan durumuna düşebileceği yasasını unutmayınız.

Kimse “ipliği pazara çıkan”lardan olmak istemez. İpliği pazara çıkan insan, insanların da Allah’ın da hoşlanmadığı, kendi vicdanın da kabullenemediği bir şey yapmıştır. Yapılan iş, kişinin hem kendine hem çevresine zarardır, belki de kötü örnektir. Hiçbir zaman savunulamayacak bir davranıştır bir düşüncedir bu. Ben, birilerinin “ipliğini pazara çıkaran”lardan olmak istemem. Bazıları için zevk de olsa, bu tecessüs iki tarafa da yarar sağlamaz. Ayıplar karşısında gece karanlığı gibi olmak, daha erdemli bir davranıştır. “Zaman”ın ve “mekan”ın, bütün pislikleri ortaya dökmek veya içinde eritmek gibi bir yasası vardır. Bu yasaya müdahale etmek, kendimizi yormaktan başka bir işe yaramaz. Zaman denen yasa “imhal eder” (mehil verir); fakat hiçbir zaman ihmal etmez. Bu yasayı ancak sabredenler okuyabilir.

“Haddini bilmeyene haddini bildirmek, sadaka hükmündedir.” derler. Haddini bilmemek, densizliktir. Bir densizi terbiye etmek, onun çevreye zarar vermesini önlemek için, ipliğini pazara çıkarmak gerekiyorsa, bu yapılabilir, yapılmalıdır. Kişinin ipliğini pazara çıkarmakta, hiçbir zaman ölçüler aşılmamalı, yıpratılmamalıdır. Ölçüler yıkılır, değerler yıpranırsa; yenen haltlar, hoş görülmeyecek fiiller, meşruluk kazanabilir. Ölçüyü kaçırmak, ölçüsüzlük doğurur, bunu kalıcı kılar.

Birilerinin ipliğini pazara çıkarmakla övünenlerin ve bununla mutlu olacağını sananların mutluluğu, uzun sürmüyor, kalıcı olmuyor. Çirkinlikten, güzellik, doğmuyor; bataklıktan bal elde edilmiyor. İki yanlış, bir doğru etmiyor.

Nedense, başkasının ipliğini pazara çıkaranların, zaman içinde kendi iplikleri pazara çıkıyor. Türk siyasetinde, medyasında, bunun örneklerini bolca görebiliyoruz. “Tencere dibin kara, seninki benimkinden kara.” misali, kendi ipliklerinin pazara düşeceğini görenler, başkalarının kusurlarını, ayıplarını, art niyetlerini deşifre etme yoluna gidiyorlar. “En güzel savunma, saldırıdır.” taktiğini uyguluyorlar. Samimiyetsiz bir deşifre de hiçbir zaman, beklenen yankıyı oluşturmuyor. Söyleyenin kimliği, söylenenin inandırıcılığını azaltıyor. Türk aydınlarının ve siyasetinin, bu konuda temiz bir sicile sahip olmasını çok arzu ederdim. Bildiklerim, bu arzumu öldürüyor.

Herkesin ipliği bir gün pazara çıkacak; er veya geç. Ne birilerinin ipliğini pazara çıkarmak ne de ipliği pazara çıkarılsın diye beklenen olmak isterim. İnsan olan, haddini bilir.

 

Türkiyedeki Kavga Paylaşım Savaşı mı? (2)

Yazımızın birinci bölümünde Cüneyt Ülsever’in Hürriyet Gazetesinde yayınlanmış olan “Türkiye’ye Ne Oluyor?” başlıklı yazısında dile getirdiği tezi üzerinden düşünmeye başlamıştık. Ülsever’in, Cumhuriyet dönemi boyunca devlet aygıtı, ekonomik, sosyal ve siyasal hayattan uzaklaştırılan “muhafazakâr hayat tarzını benimseyen” kitlenin, bu gücü kullanmakta olan “laiklik hassasiyeti yüksek” “modern hayat tarzını benimseyen” elitlere karşı bir “paylaşım savaşı verdiği” tezini değerlendirmeye devam edelim.

  • Ø Devlet, siyaset ve ekonomik hayatta “muhafazakâr hayat tarzını benimseyenlerindaha etkili hale gelmesi demokrasi ve sermayenin tabana yayılmasının tabii bir sonucudur. Ancak gücün kullanılmaya başlamasıyla hayat tarzının muhafaza edilip edilemeyeceği ayrı bir konudur.
  • Ø Muhafazakâr sermaye tabanında içki ve kapalı giyim konusunda hassasiyet oranı hâlâ yüksekse de, “modern hayat tarzına” özenen, “lüküs hayat” ve israfta modern hayatı yaşayan sosyeteyi aratmayan, “kuaföre ciple giden” muhafazakâr sosyete oluşmaya başladı.
  • Ø “Ne zaman ki, paylaşım savaşı sona erer, taraflar aldıkları paya rıza gösterirler, işte o zaman optimum noktada ‘bir arada yaşamak’ için demokrasi aranır” tezi bu kesim için şimdiden gerçekleşmek yolunda. Bu yeni sosyetede ikinci, üçüncü nesilin mevcut şeklî hassasiyetlerden de uzaklaşıp, eski sosyete ile aynı mekânları, değerleri ve hayat tarzını paylaşmaya başlaması da sürpriz olmayacak. Başlangıçta aldığı reklamlara ve spikerlerin kıyafetlerine bile özen gösteren bazı muhafazakâr nitelikli medya gruplarının yaşadığı dramatik değişim düşündürücüdür. Bu durumu ise güç dengesinin oluşması ile değil, değerler erozyonu veya kültürel asimilasyonla açıklamak daha doğru olacaktır.
  • Ø Demokrat Parti ve Adalet Partisi tabanı da aynı muhafazakâr hayat tarzını benimseyen kitle idi. Hatta eski MSP adayı olan Turgut Özal’ın ANAP’ ı da aynı kitleden beslenmişti.

Menderes’in, Demirel’in, Özal’ın hayat tarzı ne kadar muhafazakârdı?

İsmet İnönü, Erdal İnönü, Bülent Ecevit’in “modern hayat tarzını” benimsediğini kabul edersek, bu sağ liderlerin hayat tarzı nasıl muhafazakâr sayılabilir?

Yeterli sermaye gücüne kavuşamamış bir kitleye dayanınca değerler erozyonu veya kültürel asimilasyon mu söz konusu oluyor? Yoksa büyük sermaye gücü bizatihi yozlaşmanın sebebi mi olacak? Bir paylaşım savaşı değil de, değerler mücadelesi söz konusu ise dejenerasyon/ yozlaşma yakın zamanda gerçekleşmez. Bunu zaman gösterecek.

  • Ø Demokrasi ve sermayenin tabana yaygınlaşması devam ettikçe, Muhafazakâr hayat tarzını, değerleri ve inançları sebebiyle benimsemiş ana kitlenin siyasi ve ekonomik gücü artacaktır.
  • Ø Bu arada her iki hayat tarzını benimseyen kitleler arasında siyasi tercihlerde de, hayat tarzını seçmede de geçişler olacaktır.
  • Ø Her iki kitleden de paylaşımdan pay alanlar olduğu gibi alamayanlar da olacağına göre karşılıklı rızanın oluşacağı bir denge hali hiçbir zaman oluşmayacak demektir. O halde kavganın durulması mutabakatların artması yani çoğunluğun ortak değerler üzerinde anlaşmaları ile mümkün olabilecektir.
  • Ø AKP’nin yasama, yürütme ile YÖK gibi özerk kuruluşlarda kazandığı mevzilerden sonra, güç alanını sınırlandıran Yargı, TSK gibi kurumlarla giriştiği mücadele, gücünün kalıcı olmasını sağlamaya yöneliktir. “Kendi zenginini yaratma” yönünde uyguladığı politikaları ise zannederim AP, CHP, ANAP gibi partilerin uyguladığından nitelik olarak farksızdır. Ancak nicelik olarak yani yaratılan zengin ve aktarılan kaynak olarak çok daha ileri boyutta olduğu kanaatindeyim. Kendi zenginini yaratırken gözetilen hususun muhafazakâr hayat tarzının varlığı değil, “bizden” olması ölçütü olduğunu düşünüyorum.
  • Ø Kavganın sebebi, ferdi menfaatlerin maksimize edilmesini öngören liberal bir bakış açısıyla açıklanınca, sadece güç paylaşımıyla izah edilmeye çalışılıyor. İç kavganın şekillenmesinde dış politikanın, “Kürt Açılımı” gibi kitleleri sarsan politikaların etkisini görmezden gelemeyiz. Önümüzdeki seçimlerde sırf “Kürt ve Ermeni açılımlarına” karşı olduğu için AKP’den diğer partilere kayacak kitlelerin paylaşımdan anladığı, ülkenin bölünmesine ve paylaştırılmasına isyandan ibarettir.

Ekonomik sıkıntılar içinde olan, işsiz kalan ve fakirleşen geniş muhafazakâr kitlelerin iktidar partisi AKP’den tamamen desteğini çekmeyişini de “paylaşım teorisi” açıklamamaktadır.