28.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 19, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1259

Şehitlerimiz ve Okullar Kamuflajı

TDAV’nın düzenlediği 16. Türk Dünyası Çocuk Şöleni yine çok  başarılı geçti. Bu şölenden nedense bir türlü haberdar olamayanlar, büyük bir fırsat kaçırdılar. Prof. Dr. Turan Yazgan Hocamızı ve ekibini tebrik ediyoruz.

Kürt ve Ermeni açılımlarının kimleri teşvik ettiği, cesaretlendirdiği görülmeye başlandı. Yöneticilerimiz sayesinde açıldıkça daha çok vurulmaya başladık. Terör daha fazla demokrasi ve taviz ile önlenemez.

Terör örgütünü eğiten İsrail ve İsrailli subaylar, yine işbaşındaydı. Filistinlilere yardım götüren Türk gemisine milletlerarası sularda saldırdılar ve elleri yine kana bulandı. İsrail’in terörist bir devlet olduğu, milletlerarası hukuku tanımadığı ama milletlerarası zeminde korunduğu ve kollandığı bilinmektedir. Buna rağmen; gemi saldırıya uğramayacakmış gibi plânlar yapanlar, saldırı ihtimalini göz ardı ederek alternatifini düşünmemişlerdir. Rusya ve İran’la ilişkilerin geliştirilmesi, ABD’nin Ortadoğu şubesi olan İsrail karşıtı politikalar bir jeopolitik eksen kaymasına işaret ediyordu. Davos’ta Sayın Başbakanın “One minute” çıkışı ile askeri tatbikatların ve ilişkilerin dondurulduğunu zannetmiştik. Oysa, biri iptal edilen askeri tatbikattan başka iki ayrı tatbikat daha varmış. İsrail’in OECD üyeliği ve diğer alanlarda sesini çıkartmayan Türkiye, yine geçici bir tepki gösterdi. Çelişkilerden kurtulmadıkça ne istikrar buluruz; ne de kendimize saygılı olunmasını sağlayabiliriz. Bir taraftan bölge ülkeleri ile yakınlaşan Türkiye; diğer taraftan Büyük Ortadoğu Projesi’nin bölgeye demokrasi getireceğini zanneden ve bunun asbaşkanlığına soyunmuş bir Türkiye… Bu anlaşılabilir bir şey değildir.

Filistinli dindaşlarımızı her zeminde koruyup kolluyoruz. Yardımlar yapıyoruz. Bütün bunlara rağmen; onların Güney Kıbrıs Rum Kesiminin kuyruğunda neden dolaştıklarını anlamakta da zorlanıyoruz. Bazıları gemi saldırıya uğramasaydı; kendilerine sözde dayatıldığını iddia ettikleri Türk kimliğinin de farkına varamayacaklardı. Yine farklılıklara dayalı bir taassubu sürdüreceklerdi. İslâmi görüntü altındaki bu grubun toplantılarında ay-yıldızlı bayrağımızın bulunmamasına dikkat edildiği de bir gerçektir. Irkçı bölücü teröre verdiğimiz şehitler konusunda gerekli tepkiyi göstermeyenlerin, bu olay karşısındaki hassasiyetleri dikkat çekicidir. Müslümanın vatanı, devleti ve milliyeti olur.

Korsan devlet İsrail’e karşı devlet zaafı sergiledik. Sözde kriz masası kurduk; ama saatlerce konan haber ambargosunu kıramadık. Zayiat ve yaralılar hakkında bilgi dahi alamadık. Bütün bunlara rağmen; bayrak yakma çirkinliğinden uzaklaşalım. Bu, klâsik bir Ortadoğu tedhişçiliğidir ve bize yakışmaz.

Gemiye saldırılacağı belliydi. Amaç; İsrail’le Türkiye’nin arasını daha fazla açmak, ileride çekilecek ABD gücünün bölgedeki kontrolünü İsrail’e vermek ve İsrail’i bölgesel güç yapmaktır. Biz istediğimiz kadar küresel ve bölgesel güç olduk diyelim. Bu saldırıyla maksat; terör örgütüne İsrail desteğini daha meşru, açık hale getirebilmektir.

Mavi Marmara’ya saldırı olduğu gün, İskenderun’da hain ve kahpeçe bir saldırı sonucu 6 askerimiz şehit düştü. Daha doğrusu ölümsüzleştiler. Hepsini rahmetle anıyor, Türk Milletinin  başı sağ olsun diyoruz.

Siyasi iktidarlar İslâmi görünüm altındaki bazı dernek ve vakıfların arkasındaki yabancı istihbarat örgütlerini iyi takip etmekle yükümlüdürler. Soğuk Harp döneminde Sovyetler Birliği’ne ve komünist yayılmacılığa karşı “Yeşil Kuşak” hareketi içinde kullanılan fert ve kuruluşlar; şimdi saptırılmamış İslâm’a karşı ABD tarafından kullanılıyor. Komünizm hedefinin yerini İslâm aldı. İslâm’ı tanınmaz hale getirmede ve Müslümanı devşirmede İslâmi söylemli kuruluşlar kullanılıyor. Bunun son örneklerinden birisi de; Mardin Artuklu Üniversitesi’nde düzenlenen cihat fetvalarının değiştirilmesiyle ilgili toplantıdır. Abant toplantıları da Devleti ele geçirme ve rövanş almada, Batının tezlerini kabul ettirmede kullanılan bir başka araçtır. Malum cemaatin Türkçe’nin seçimlik ders olduğu okullar kamuflajına aldanarak değerlendirme yapma cehaletinden kurtulalım.                

Mavi Marmara

0

İsrail katlediyor,

Dünya seyrediyor.

İsrail katletmesini iyi biliyor.

Dünyada seyretmesini biliyor.

Çok kızgınım.

Çok üzgünüm..

Haberleri bile seyretmeye içim dayanmıyor.

Öfke ve kızgınlıktan başka elimizden bir şey gelmiyor .

Birde mazlumlar için dua,

Allah (cc) başta Siyonistler olmak üzere bütün zalimlere lanet etsin..

İlk defe bir vahşete karşı her dinden insanlığın vicdanları birleşiyor.

Tıpkı Ebu Talip’deki gibi..

Bu boykot gayri Müslimlerinde vicdanını kanatıyor.

Ambargo delinmeye çalışılıyor.

Mekke müşrikleri bile bu kadar vahşi ve gaddar değillerdi..

Uluslar arası sularda,

Yardım gemilerinde, savunmasız insanların üzerlerine kurşunlar yağdırılıyordu.

Sahi biz Aden körfezine niçin gemileri gönderdik..

Somalili korsanların yaptığı,

Siyonistlerin yaptıklarından daha mı vahşice idi?

Nazileri soykırımcı derlerdi.

İsrail’in yaptığının Nazilerden ne farkı var?

Ben sizi savaşla bitiremiyorum.

Ambargo sayesinde hepiniz açlıktan öleceksiniz

Naziler bile öldürürken bu kadar acı çektirmemişlerdi

Artık van minitin içerisinin doldurulması zamanı gelmiştir.

Bu durum askeri tatbikatları iptal etmekle olmaz

Bu tatbikatlar daha önce iptal edilmemişmiydi?

Büyükelçiyi ve futbol takımını geri çağırmakla geçiştirilemez

Mavi Marmara’nın özellikle seçilmesi tesadüfî değildir

Başbakanımızın dış gezisini yarıda keserek dönmesi hassasiyetinin göstergesidir

Yapması gerekeni yaptı…

Ama yapması gereken başka işler daha var…

1 – İsrail Büyükelçisini ve başkonsolosluğunu sınır dışı etmek.

2 – Derhal askeri ve sivil tüm anlaşmaları fesh etmek

3 – Hava, kara ve deniz trafiğini İsrail’e kapamak

4 – A.B.D ile olan stratejik işbirliğini gözden geçirmek

Böyle dostluk olmaz.

Dostlarda böyle olmaz…

Bunlar yapılırsa van minitin içeriside doldurulmuş olur.

Dost ile düşmanın ayırt edilmesi zamanı gelmiştir.

Dost bildiklerimizden birisi başımıza çuval geçiriyor,

Diğeri vatandaşlarımızın üzerine kurşun yağdırıyor.

Devlet Enver Talat zihniyetiyle değil,

Abdülhamit basiretiyle yönetilir..

Evet, Siyonistler bu gemilerde insanlığa, adalete, merhamete,

Kurşun sıkmışlardır.

Unutmadan Yunanistan’ı tebrik ediyorum.

Yapılacak tatbikatı değil, 

Yapılmakta olan tatbikatı feshetti..

Gemilere yapılan baskınla,

İskenderun’daki askeri birliğe yapılan baskının aynı zamana gelmesi de,

Kesinlikle tesadüfî olamaz.

Olay her ne kadar uluslar arası olsa da, işin ağırlığı Türkiye’nin üzerindedir.

Hükümetimizden ve başbakanımızdan İsrail’e karşı,

Ciddi yaptırımlar bekliyor ve temenni ediyoruz.

Biz ülke olarak dik durabilirse, İsrail geri adım atacak.

 İnsanlık cesaretlenecektir.

Aksi mazlumlar için hüsran olur.

Dualarımız mazlumlar içindir.

Allah(cc)’ın laneti zalimler üzerine olsun…

34 Oldu

Aydınlar Ocağı Dernekleri 34. Şurası münasebetiyle 29-30 Mayıs’ta Malatya’daydık. Her Şurada olduğu gibi Kocaelililer olarak büyük bir katılımcı ordusu ile Malatya’ya çıkarma yaptık.  Ülke gündemindeki önemli konularda sunumlar dinlemenin yanında gezmek, görmek ve Malatya mutfağının özgün örnekleri keşfetmek için de iyi bir fırsat oldu.

Malatya Şurası vesilesiyle yazılmış ama “Kocaeli Aydınlar Ocağı için Şura hangi anlamları taşır, nasıl bir süreç izlenir” gibi merak edilen bazı sorulara da cevap olması muhtemel bir yazı okuyorsunuz şu anda.  

Kocaeli Aydınlar Ocağı’mızın Genel Sekreteri Hasan Uzunhasanoğlu’nun marifetiyle bizim uçak biletlerimiz aylar öncesinden alındı.

Ne  yeyip ne içeceğimiz hususunda fizibilite çalışması yapılmıştı zaten. Başkan Vekilimiz Selçuk Arslan işi şansa bırakmadı, bizzat gidip yerinde inceledi, sonra kararını verdi.

Hangi mekânda vakit geçirilecek ve hangi tür müzik dinlenecek gibi mevzularda Denetim Kurulu Başkanımız Mustafa Toka ehildir. Denetim Kurulu Başkanı olması münasebetiyle de çok fazla itiraz edilmez.

Yapmayı planladığımız şeylerin hepsini yapabilmek için iki buçuk gün çok da yeterli değil aslında. O yüzden adil bir iş planı çerçevesinde Kocaeli ekibi iki gruba ayrılır. Cumartesi günü çoğunlukla erkeklerden oluşan bir grup sunumları izler, hazırlıklarını sunar, ülkemizin gündemini meşgul eden önemli konularda istişareler yaparlar. Çoğunlukla hanımlardan oluşan ikinci grup da şehrin gezilmesi gereken önemli yerlerini gezerler, alışverişler yaparlar. Bu bahsettiğim ikinci gruba Denetim Kurulu Başkanımız Mustafa Toka başkanlık eder. Bu amaçla önceden Malatya Aydınlar Ocağı ile irtibata geçildi, Cumartesi programımızın da ön çalışması yapıldı.

Her Şura öncesi, bir önceki Şurayı takip eden altı ayda yaptığımız etkinlikleri, bu etkinliklerin medyadaki yansımaları ve yazarlarımızın yazdığı yazılardan seçilmiş örnekleri içeren bir kitap hazırlıyoruz. Bu kitabı Şura’da diğer Ocakların temsilcilerine ve arzu edenlere veriyoruz.

Yıllardır bu kitapları Başkanımız Ahsen Okyar,  sınırlı imkânlara ve sınırlı zamana rağmen aksatmadan hazırlıyor. Şimdi bir geriye dönüş yapıp sloganı hatırlayalım. “Gönüllü, istikrarlı, kültür….”.  İstikrar kelimesinin oraya hoş seda olsun diye yazılmadığını anlıyoruz. Saygıyla eğiliyoruz.  

Son iki Şuranın kitaplarını Quark Xpress programında Eğitimci Emrah Porgalı ile birlikte diziyoruz. Daha afilli bir şeyler yapma isteğimizin bir tezahürü. Kendime pay çıkarmaya çalıştım ama aslında Emrah diziyor, ben asistanlık yapıyorum.  Görsellik namına ne varsa Eğitimci Göksu Özen çiziyor. Photoshop kullanıyor bu işler için. Galiba web işleri için bundan sonra Adobe Fireworks kullanacakmış, biz öyle duyduk. Hatta Emrah da artık Adobe inDesign diyordu. Bir Adobe modasıdır gidiyor. Kitap en geç 25 Nisan’da biter diyorduk ama ancak 26 Nisan öğle saatlerinde baskıya verdik.

28 Nisan’da Göksu ile birlikte Ankara’da olmamız icap ettiği için biz Malatya’ya Kocaeli kafilesi ile birlikte gidemedik. 28 Nisan akşamı Ankara’dan Malatya Zafer Turizm ile yola çıktı. Yaklaşık 10 saat süren bir yolcuğunu sonunda Şura’nın gerçekleşeceği Anemon Otel’e vardık. Alelacele kahvaltımızı yaptıktan sonra Göksu kendi grubuna katılıp Malatya’yı keşfetmek üzere otobüse geçti, ben de Şurayı takip edecek gruba katılıp toplantı salonuna geçtim.

Şura çok yararlı oldu. Bazen tekrarlar da oluyor ama sıra dışı güzellikte sunumlar da yapılıyor. Mesela www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr sitemizin de yazarı olan Prof. Dr. Hacı Duran, çok güzel bir sunum yaptı. Daha önce yazısında da okuduğumuz Mardin Fetvası konusundaki çalışmasını daha açıklayıcı ve interaktif olarak dinleme imkânı buldum.  Şura konusunda yazı yazmaya niyetli olanlar vardır, onlara da malzeme kalsın diye düşünüyorum. Bu amaçla Şuranın içeriğinden daha fazla bahsetmeyeceğim.  Zaten sonuç bildirisinde özetleri var.

Aydınlar Ocağı Şuralarında gelenekselleşen bir güzellik de Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın hediyeleridir. Sadece faaliyet kitabımız değil, başka hediyelerimiz de olur. Bizim bu geleneğimizi bilen ve Şuraların müdavimi olan dostlarımız dört gözle bizi beklerler, acaba bu Şurada nasıl bir hediye verecekler diye merak ederler. Bu sefer hanımlara Kocaeli Aydınlar Ocağı logolu tava, beylere de stres bardağı hediye ettik. Pişmaniye hediye ettiğimiz dostlarımız da oldu.

Cuma akşamı biz yoldayken yapılan açılış programına Malatya İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cemil Çelik de katılmış.

Geçen yıl asker öğretmen olarak vatani görevimi Gaziantep’in Nizip ilçesinde yaptım. Nizip’te de Ocağımız var. Nizip Aydınlar Ocağımızın Başkanı Dnt. Zeydan Çıkın ve eşleri ile de hasret giderdik. Bu vesile ile hanımlar da birbirlerini tanımış oldular. Zeydan Bey, geçenlerde emekli olup Mersin’e taşınmıştı. Ahsen Bey ona “Mersin’in Nizip Mahallesi’nden” diye latife yaptı. Biz de çok tuttuk bu yakıştırmayı.

Manisa Aydınlar Ocağı’mızın Başkanı Dnt. Mehmet Dilşen de Şurada görmeyi arzu ettiğim dostların başında geliyor. Bu sevgi, her Şurada bizim için özel olarak getirdiği mesir macunundan kaynaklanmıyor. Dostluğundan ve muhabbetinden ayrıca keyif alıyoruz.  Yanlış anlaşılmasın 🙂

Marmara Üniversitesi Öğretim üyelerinden Prof. Dr. Yümni Sezen Hoca Divan Başkanı oldu. Onunla da tanışmış olduk, birlikte resim çekilme fırsatı bile buldum.  Yümni Hoca’yı kitaplarından dolayı biliyordum ama görmek nasip olmamıştı.

Cumartesi akşamı, önceden planladığımız şekilde otelden ayrıldık ve Beşkonaklar adlı mekânda Malatya mutfağının çok çeşitli lezzetlerini test ettik. Analıkızlı, kiraz yaprağı dolması başta olmak üzere pek çok bulgur ağırlıklı yemek yedik. Beşkonaklar mekân olarak da çok hoş bir yer. Prof. Dr. Mehmet Karagöz Hoca, Malatya’nın geleneklerini, konaklar yapılırken nelere dikkat edildiğini, yemeklerin hangi ince düşünce ile servis edildiğini bir bir anlattı. Bol bol da alkış aldı. Hocamın eşi de, aralarda Hocamın unuttuğu detayları bize izah etti. Rahatsızlığı olmasına rağmen bizi bir an bile yalnız bırakmadı.

Pazar sabahı sonuç bildirisi okundu. Basın açıklaması yapıldı. Öğle yemeğinde yine güzel bir mekânda tekrar toplandık. Yemeğe Malatya İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cemil Çelik de iştirak etti. Kocaeli Aydınlar Ocağı’nı Aydınlar Ocakları içerisinde çok ayrı bir yeri olduğunu düşünüyormuş. Bu düşüncesini değişik örneklerle izah etti. Başka güzel şeyler de söyledi. Bu şekilde bir rektör tarafından methedilmekten dolayı çok mutlu olduk.

Pazar gecesinden check-in işlemlerimiz yine Hasan Uzunhasanoğlu tarafından yapıldığı için havaalanında da çok rahat ettik. Uçakla Sabiha Gökçen havaalanına indikten sonra Başkan Vekilimiz Selçuk Arslan’ın organize ettiği otobüsle yine toplu halde, güle oynaya evlerimize döndük. İzmit’e kadar Sakarya Aydınlar Ocağı Başkanı Yrd. Doç. Dr. Mustafa Kemal Cerrahoğlu ve Yrd. Doç. Dr. Emin Sezer Hocalar da bizimle birlikte geldiler. Bizimle seyahat etmekten dolayı çok keyif aldıklarını söylemişler.  Yetmemiş ertesi gün telefon edip Ahsen Bey’e bunu bir daha söylemişler.

Şura boyunca canla başla çalışarak bizleri mutlu etmeye çalışan Malatyalı Hocalarımızı burada zikredip teşekkür etmek istiyorum. İnönü Ü. Rektörlük Danışmanı Prof. Dr. Mehmet Karagöz ve ailesi, Malatya Aydınlar Ocağı Başkanı Prof. Dr. Abdullah Korkmaz, İnönü Ü. Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyeleri Doç. Dr. Hüsniye Canbay Tatar ve Doç. Dr. Taner Tatar ile Doç. Dr. Yaşar Kaya. Fotoğraf çektirirken Başkanımıza değen Yaşar Hocam bir hafta sonra doçent oldu. Hayırlı olmasını diliyorum.

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Hoca, bir sivil toplum örgütünü başarıya götürecek prensipleri 4D olarak tespit ettiğini söylemişti. Dinamizm, Devamlılık, Disiplin, Düşüncede derinlik. Hoca; Kocaeli Aydınlar Ocağı üyelerinin; dinlenmeyi, gezmeyi, ziyaretleri ve kendilerine zaman ayırmayı da ihmal etmediklerini vurgulayarak bu prensiplere 1 madde daha ilave ettiğini söyledi.  5D Prensibi oldu.

  1. Dinamizm
  2. Devamlılık
  3. Disiplin
  4. Düşüncede derinlik
  5. Dinlenmek 🙂

Aydınlar Ocağı Dernekleri 34. Şurasının memleketimiz için hayırlara vesile olmasını dilerim. Güzel bir Şura oldu. Aynı zamanda dinlendik de…

“Kağıttan Dünyalar Keşfedildi” mi?

0

“Kağıttan Dünyaların Keşfi” tamlaması, bana ait değil. Bu tamlamayı, iki yıldır Kitap Fuarı düzenleyen Kocaeli Büyükşehir Belediyesi kullanıyor. Balığa “derya kuzusu” denmesi gibi, bu da güzel bir dolaylama. “Dünya, kağıt ve keşif” mükemmel bir çağrışım oluşturuyor. Keşfedilmesi gereken bir dünya ve kağıda sıkıştırılmış bir dünya.

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, Kitap Fuarı’nın bu yıl ikincisini düzenledi. Edindiğim bilgiye göre 210 bin kişi Fuar’ı ziyaret etmiş. Kitaplara dokunmuş, kitap almış, kitap sahiplerini dinlemiş, onlarla konuşmuş. Büyük bir kültürel hareketlilik bu. Kitaba yakın olmak; bilgiye, sanata, sevgiye, paylaşmaya kapı açmak demek. Bizi insan yapan değerlere selam durmak demek.

Bu yılki organizasyon daha düzenli, daha hareketli, daha katılımlı idi. Fuar, sekiz gün sürdü; iki hafta öncesinden konuşulmaya başlandı. Aradan bir hafta geçti, hala konuşuluyor. Kişiler birbirlerine kitap hediye ettiler, aldıkları kitapları gösterdiler, takas yaptılar. Fuar’a halkın ilgisini çekmek için yapılan tanıtım çalışmaları da ilginçti. Kentin muhtelif yerlerine asılan “Shakspeare Kocaeli’ne Geliyor, Necip Fazıl Kocaeli’ne Geliyor.”  cümleleri dikkat kesilmeleri oluşturdu Kocaelililerde. Çoğunun rahmetli olduğunu düşünmeyenler, sözü edilen sanatçıları göreceklerini sandılar hep. Öyle ya, mecaz sanatını herkes bilmek zorunda değil. Düşünmemize ve tebessüm etmemize yol açan böyle bir reklam çalışmasını yapan kişi ve kişileri tebrik ediyorum. Buluş güzel, uygulama da güzeldi.

Her organizasyon bir ekip işidir. Ali Yeşildal’ın kurduğu ekip, güzel iş çıkarmış. Açılışta getirdikleri konuklar da ilgiyi artırdı. Hemen her kesimden yayınevi ve yazar davet edilmiş Fuar’a. Her ziyaretçinin kendine özgü bir şeyler bulabildiğini sanıyorum burada. İmza günlerinin ve sanatçı konuşmalarının ilgi uyandırdığını gözledim. Bu konuşmaların, göle atılan bir taşın dalgalarının yayılması gibi, kentimizde entelektüel bir hareketlilik oluşturacağını sanıyorum.

2. Kitap Fuarı’na daha çok dışarıdan yayınevlerinin katıldığını fark ettim. Halbuki, kültürel etkinlik bakımından İstanbul, Ankara kadar zengin olmasa da, Kocaeli’nde de birtakım basım ve yayın faaliyetleri mevcuttur. Bir kültür merkezi olan, üniversite’nin, dershanelerin, okulların, ajansların Fuar alanında yer alması beklenirdi. Bu kurumlar ya davet edilmedi ya da bizim bilmediğimiz başka bir durum söz konusu. Unutmamak gerek, mükemmele, kusurların giderilmesiyle ulaşılır.

“Kitapsız yaşamak; kör, sağır, dilsiz yaşamaktır.” der bir bilge. Körleşen gözlerimiz, sağırlaşan kulaklarımız Fuar nedeniyle bir kez daha işlevsel hale geldi. Aldığımız kitaplarla, batmayan gemilere bindik, bitmeyen seyahatlere çıktık, ufkumuzu genişlettik, aklımızı keşfettik. Vücut için beden eğitimi ne ise, okumanın beyin için o kadar gerekli olduğunu anladık. Bedenlerin ölümlü, fikirlerin kitaplarla ölümsüz olduğunu bizzat müşahede ettik. Geldiğimiz uygarlık noktasına kadar nice terin, gözyaşının, kanın döküldüğünü gördük. Bu fuar vesilesiyle “Mümkün olsaydı, her karış toprağa, buğday eker gibi kitap ekerdim.” diyen Horace Mann’i, “Kitap, dersini her zaman tekrarlayan hazır bir öğretmendir.” diyen M.Proust’u,  ” Dünyada en gerçek ve en sadık dostumuz kitaptır.” diyen Prof. Dr. Süheyl Ünver’i, “Elime biraz para geçerse kitap alırım. Eğer birkaç kuruş artarsa onunla da yiyecek ve giyecek alırım.” diyen Emerson’ı,  “Kitaplarım, bana yetecek kadar büyük bir krallıktır.” diyen Shakspeare’i  “Okuma hevesimi dünyanın bütün hazinelerine değişmem.” diyen Gibbon’ı , ” İyi seçilmiş kitapları okumak, geçmiş yüzyılların seçkin zekalarıyla önceden düzenlenmiş bir konuşmaya katılmak gibidir.” diyen Descartes’ı “Yabani uluslar dışında her ülke kitaplar tarafından yönetilir.” diyen Voltaire’i daha iyi anladık, onların kağıda sıkıştırılmış geniş dünyalarını keşfettik. Onlar bizim konuğumuz oldu, biz onların konuğu olduk.  

Yaşamak, keşfetmektir. Okumak, bu keşfi hızlandırıyor, kolaylaştırıyor. Bir şeyler keşfederek insan olmanın ayrıcalığını, onurunu duymak isteyenler kitap alır ve okur.

 

Toplu Konutlarda Nelere Dikkat Edilmeli ve İdeal Bir Daire Nasıl Olmalıdır?

0

Günümüzde hem pahalı arsa fiyatları, hem de artan inşaat maliyetleri daha ekonomik olan çok katlı binaları yaygınlaştırmıştır. Çünkü alt ve orta gelir gurubuna mensup köylü, işçi, küçük esnaf, memur ve emekliler ile yoksulluk ve açlık sınırı altındaki muhtaç insanlar için müstakil evlerde oturmak veya mütahitlerce düzgün semtlere yapılan lüks daireleri satın almak hayal olmuştur. TOKİ ve Belediyeler tarafından bu insanların barınma ihtiyacını karşılamak için “sosyal devlet olmanın bir gereği olarak” üretilen toplu konutlar; birçok aileyi depreme dayanıklı olarak inşa edilen sıfır daire sahibi yapmış, o yerleşim birimindeki tüm evlerin satış ve kiralama değerlerini düşürmüş, kentleri güzelleştirmiş fakat toplumun beklentilerini tam olarak karşılayamamıştır.

Site içinde yapılan toplu konutların alt yapı ve çevre düzenlenmesi genellikle güzel olmakta fakat sosyal donatıları eksik bırakılmakta, insanların oturacağı daireler ise çok küçük ve kullanışsız olduğundan, Türk Milleti’nin asırlardan beri alışageldiği geleneksel anlayışa uymamaktadır. Elbette sosyal konut olarak üretilen bu daireler lüks inşa edilmeyecektir. Ancak farklı konseptler kullanılarak ferahlık sağlanmalı ve insanlara sağlık ve mutluluk içinde yaşayacakları daha güzel mekanlar sunulmalıdır. En azından sıfır daire alan insanlar hemen inşaata başlayarak evin içini tekrar elden geçirmekten “mutfak dolapları ile iç ve dış kapıları değiştirmekten, seramikleri yenilemekten, vestiyer ve banyo dolabı yaptırmaktan, duşa kabin ve kombi taktırmaktan, halıfleksleri kaldırıp lamine parke koydurmaktan ve balkonla mutfağı birleştirmekten” ve ciddi bir masrafa girerek aylık taksitleri ödeme sıkıntısına düşmekten kurtarılmalıdır.

Valiler, Kaymakamlar, TOKİ Yöneticileri ve Belediye Başkanları ile toplu konutları inşa eden mütahit ve mimarlar; esnaf ve ticaret odaları, emlakçı dernekleri, sivil toplum kuruluşları ile kendi aile ve yakın çevrelerinin fikrini alsalar veya o yörede yaşayan insanların bir kısmıyla küçük anketler yapsalar; ilham alacaklar ve kendilerini yenileyerek daha iyi projeler üreteceklerdir.

Bayanlar “hayatlarının büyük bölümü evde geçtiğinden” küçük ve Amerikan Mutfaklı daireleri istememektedir. Yani mutfak ayrı ve büyük yapılarak insanlar balkonla-mutfağı birleştirmek zorunda bırakılmamalı, dolaplar kullanışlı-tezgah uzun olmalı, dört kişilik yemek masası sığmalı, buzdolabının konacağı yer ayrılmalıdır. Mümkünse “evler kaloriferli olduğundan” apartman boşluğu veya daire girişine küçük bir kiler düşünülmelidir. Salon “misafir ağırlamayı sevdiğimizden” koltuk ve yemek odası takımının sığacağı büyüklükte olmalı ve kapısı bulunmalıdır.

Mahremiyete önem verdiğimizden odalar-mutfak ve banyoya salon değil antreden geçilmeli, yaşam alanı olarak değerlendirilen antre-salon-mutfak-kiler ve tuvalet ile yatak odaları ve banyo ayrı bölümler olarak inşa edilmeli ve koridora bir kapı konularak tamamen ayrılmalıdır. Dairede banyonun dışında bir tuvalet mutlaka olmalı, mümkünse ebeveyn yatak odasına da küçük bir duş konulmalıdır. Banyo “kirlileri evde yıkadığımızdan” asgari çamaşır makinesi-klozet-lavoba ve duş teknesini alacak büyüklükte olmalı, duşa kabin konulmalı ve çamaşır makinesi ile lavoba üstüne mutlaka dolap yapılmalıdır. Balkonlar “küresel ısınma sonucu artan hava sıcaklığı nedeniyle insanlar bunaldığından” dört kişilik bir ailenin yemek yiyebileceği ve çamaşır asabileceği genişlikte planlanmalıdır.

Bodruma her daire için ayrı bir depo konulmalı, asansörler “çok katlı evlere eşya taşımanın zorluğu düşünülerek” geniş yapılmalı veya bir büyük-bir küçük iki asansör bulunmalıdır. Yapı sektöründe uygulanmaya başlayan teknolojik gelişmeler toplu konutlara yansıtılmalı, binalar depreme dayanıklı radye temel-tünel kalıp olarak inşa edilmeye ve PVC doğrama-çift cam kullanılmaya devam edilmeli, kat sayısı beşten az-ondan fazla olmamalı, dairelerin tamamının güneş alması ve rutubete maruz kalmaması sağlanmalı, enerji tasarrufu düşünülmeli, kaliteli malzeme ve işçilik kullanılmalı, girişe çelik-odalara Amerikan panel kapı yapılmalı, odaların tabanı sıhhi olmayan halıfleks değil lamine parke olmalı, ıslak zeminlere beyaz değil renkli seramik uygulanmalı, kartonpiyer ve kornişler ihmal edilmemeli, girişe vestiyer-bir odaya gömme dolap-balkona kombi konulmalı ve evlerde ısı-ses-su izolasyonu sağlanarak insanlar yüksek doğalgaz faturası-komşunun gürültüsü-akıtan çatıyla bunaltılmamalıdır. Yukarıda zikredilen hususlar maliyetleri biraz artırsa da; TOKİ veya belediyelerden sıfır daire alan bir insanın “hiçbir değişikliğe ihtiyaç duymadan ve ekstra masraf etmeden” gönül rahatlığıyla oturabilmesi hedeflenmeli, inşaat kalitesi ve uygulanan detaylarla özel sektöre örnek olunmalıdır.

İki çocuklu çekirdek aile yapısı yaygınlaştığından, hayatı boyunca bir ev alma gücü olan insanlar genellikle 3+1 daire istemektedir. Ancak daha ucuz olduğundan 2+1 daireleri tercih edenlerde vardır. Evlenme yaşının yükselmesi ve çalışan bekar insanların ev sahibi olmak istemeleri nedeniyle 1+1 dairelere de talep artmıştır. Ancak toplu konut yapmaktaki hedef; muhtaç insanlara yardımcı olmak, aile sahibi insanları ev sahibi yaparak geçim sıkıntılarını hafifletmek, evlilik müessesesini teşvik etmek olmalı ve 1+1 dairelerin yapımı lüks konutlarla beraber özel sektöre bırakılmalıdır. Çünkü 1+1 daireleri alan hak sahiplerinin büyük bölümü oturmamakta ve genellikle öğrencilere kiraya vermektedir.

Dairelerin net inşaat sahası en az “3+1: 99m2, 2+1: 75m2” olmalı ve standardizasyon sağlanarak hepsine odaların dışında ayrı mutfak, banyo ve tuvalet ile iki balkon konulmalıdır. Üretilen sosyal konutlar “18 yaşından büyük ve evli olan, o yerleşim biriminde ikamet eden, kendisi ve eşi üzerinde ev bulunmayan, dar ve orta gelir grubuna mensup kişiler ile muhtaç insanlara” kar amacı gütmeden-maliyetine-peşinatsız ve faizsiz olarak verilmeli, taksitleri sabit olmalı ve geri ödemesi teslimattan sonra başlatılmalıdır. Her daire için konumu ve katına göre-her kişi için ücreti ve gelirine göre farklı ödeme ve vade seçenekleri uygulanmalı, aylık taksitler “hem tek maaşlılar hem de karı-koca çalışanlar için” hane halkı gelirinin 1/3’ünü geçmemeli ve insanların “kira öder gibi” uygun koşullarla ödeyebileceği makul bir seviyede olmalıdır.

Daire almaya hak kazananlar özel bankalardan yüksek faizli konut kredisi almaya zorlanmamalı ve aylık ödemeler TOKİ ve Belediyeler ile onların anlaştığı devlet bankalarına yapılmalıdır. Aksi halde insanlar “ev sahibi olma hevesiyle” bilinçsizce konut kredisi kullanarak taşıyamayacakları bir yükün altına girecekler ve taksitleri ödeyemeyenlerin dairelerine bankalarca icra yoluyla el konulacaktır. Sosyal Devlet ilerde birçok mudi yaratacak bu tip uygulamalara izin vermemelidir. Dairelerin alınıp-satılması ve kiralanmasına müsaade edilmemeli, oturma zorunluluğu getirilmeli, tapuları hak sahiplerine taksit ödemeleri bitinceye kadar verilmemeli veya üzerine ipotek konulmalı, ancak “insanların gelir durumunun değişebileceği de göz önünde bulundurularak” teslimattan 5 yıl sonra isteyenlere “kalan borcu kapatmak kaydıyla” teslim edilmesi düşünülmelidir. Elbette borcunu bitiren alıp-satıp kiralayabilmelidir.

Vali ve Belediye Başkanlarınca tüm yerleşim birimlerinin sosyal güvenlik haritası çıkartılarak; açlık ve yoksulluk sınırı altında bulunan muhtaç insanlar ile şehit-gazi aileleri, maluller, dul ve yetimler tespit edilmeli ve toplu konut uygulamalarında bu kişilerde düşünülmelidir. İşi-geliri ve herhangi bir sosyal güvencesi olmayan fakat eli-ayağı tutan ve evli olan insanlara “taksitlerini işe girince ödemek kaydıyla ve tapusu verilmeden” konut tahsis edilmelidir. Böylece bu insanlar terör ve suç örgütlerinin ağına düşmekten kurtarılmalıdır. Elbette İŞKUR tarafından önerilen işe girmezse daire geri alınmalıdır.

Yaşlı-hasta-engelli, çalışacak ve gelir elde edecek durumda olmayan ve hiçbir sosyal güvencesi bulunmayan evli insanlara da; durumu değişmediği sürece kalabileceği sosyal konutlar “tapusu belediyelerde kalmak kaydıyla” bedelsiz kiralanmalıdır. Kimsesizlerse huzur evleri, kadın-çocuk sığınma evleri vb. yerlere yerleştirilmelidir. Yani hiç kimse sokakta bırakılmayarak sosyal adalet sağlanmalıdır. Dolayısıyla devlet ve belediyeler tarafından geniş-ferah ve bahçeli evlerde oturmaya alışan bir toplumun daha ekonomik olan apartman dairelerinde oturmaya alışması ve gecekondulaşma önlenerek kentsel dönüşümün tamamlanması isteniyorsa; projelere önem verilmeli, geleneksel Türk Mimarisi toplu konutlara da yansıtılarak küçük ama kullanışlı evler yapılmalı ve uygulamada yukarıdaki hususlara dikkat edilmelidir.

TOKİ ve Belediyeler rant amaçlı ve üst gelir grubuna hitap eden villa ve lüks konut üretiminden vazgeçerek sadece ev ihtiyacı olan yerleşim birimlerinde sosyal konut inşa etmeli, yapılacak olan daireler Net: 100m2’yi geçmemeli, ekonomik kriz nedeniyle zaten bunalan piyasalarda haksız rekabete sebebiyet verilmemelidir. TOKİ ve Belediyeler de imar kanununa uymalı ve “hiç kimsenin devletle rekabet edemeyeceğini göz önünde bulundurarak” 10 kat inşaat yaptığı yerlerde “özellikle afet bölgesinde” insanlara 3 kat müsaadesi vererek çifte standart uygulamamalı veya herkese “denetimi sıkı tutarak” aynı kolaylıkları tanımalıdır.

Aksi halde ayakta kalmak için mücadele eden; mütahitlik, mühendislik, mimarlık, yapı denetim, zemin etüdü, harita, emlak, reklam, hukuk, tercüme, nalbur, nakliye, peyzaj, yapı dekorasyon, bakım-onarım, mobilya, kereste, doğrama, elektronik, elektrik ve su tesisatı firmaları ile inşaat sektörüne bağlı olarak çalışan 100’ün üstünde iş kolu daha ciddi sıkıntılara girecektir. Dolayısıyla TOKİ ve Belediyelerce toplu konutların inşaatı; o şehirde faaliyet gösteren ve sahipleri o kentte ikamet eden firmalara verilmeli, çalışacak işçiler o şehrin insanlarından seçilmeli ve ihtiyaç duyulan malzeme yine o şehrin esnafından alınmalıdır.

Yani konut üretilirken ciddi boyutlara gelen iç göçün önlenmesi, şehrin ticari hayatının canlanması ve istihdam sağlanması da hedeflenmelidir. Bu maksatla toplu konutların alışveriş ve ticaret merkezlerinde bulunan işyerleri; işi, geliri ve herhangi bir sosyal güvencesi olmayan fakat çalışmak isteyen insanlara uygun koşullarla verilmelidir. Toplu konut yapılacak arazi ve arsalar belirlenirken rant düşünülmemeli, maliyetleri düşürmek için mevcut hazine ve belediye arazileri tercih edilmeli, verimli tarım arazileri kullanılmamalı, imara uygun ve zemin etütleri yapılmış bölgelerde kentin dokusu bozulmadan üretilen arsalara deprem yönetmeliğine uygun ve en az 500 dairelik sosyal konutlar inşa edilmeli, dolayısıyla kentsel dönüşüm de sağlanmalı ve şehirler çarpık yapılaşma ile gecekondulaşmadan kurtarılmalıdır.

Toplu konutlar altyapısı ve sosyal donatıları ile yaşanabilir mekanlar haline getirilmeli, fiziki güvenliği sağlanmalı, ulaşım ve oto park imkanları bulunmalı, alışveriş merkezleri ile kapalı pazar yerleri olmalı, spor ve oyun sahaları ile parklar ve bahçeler yapılmalı, eğlenme-dinlenme mekanları ile piknik alanları düşünülmeli, sağlık ocağı ve ilköğretim okulu ile cami ve karakol planlanmalıdır.

Devlet insanların tamamını “karnı tok-sırtı pek olan, ailesinin geçimini sağlayacak bir işi ve başını sokacak bir evi bulunan, sosyal güvenlik şemsiyesi altına alınmış mutlu bireyler” haline getirmeye çalışmalı ve toplu konutları bu amaca hizmet etmek için yapmalıdır. Belediyelerin toplu konut yapmaktaki amacı ise; hemşerilerinin tamamını ev sahibi yapmak, kentsel dönüşümü sağlayarak çarpık yapılaşma-gecekondulaşma-altyapı ve trafik gibi ciddi meseleleri çözmek, şehri hava-görüntü ve gürültü kirliliğinden kurtararak sağlıklı ve kaliteli bir fiziksel çevre yaratmak, insanlara içinde sağlık-huzur ve güven içinde yaşayabilecekleri modern ve çağdaş bir kent sunmak olmalıdır.

Sansür, Siyaset ve Şehitler

Haftada bir yazdığım için konular birikiyor. Keşke zaman bulabilsem de her gün yazsam. Ama mümkün olmuyor…

Son yazımda “CHP örgütü demek, Türk Milleti demek değildir” başlığında gelişmeleri değerlendirmiştim. Ne yazık ki bu yazı kendini Atatürkçü ve sosyal demokrat olarak niteleyen bazı yayıncılar tarafından sansürlendi. Kimileride başlığı değiştirerek yayınladı. Oysa ki RTE, AKP ve cemaat ile tarikatlar için ne ağır yazılar yazdım hiçbiri sansürlenmedi. Bu nasıl bir demokratlık?

Ben CHP üzerine bir analiz yaptım. Bunu yapma ve düşüncemi özgürce ifade etme imkanım yok mu?

Siz nasıl Atatürkçüsünüz veya sosyal demokratsınız? Anlatın bir bilelim.

İpliğinizi biri pazara çıkarıyor diye mi sansür uyguladınız? Yoksa korktunuz mu?

Sadece Kemal Kılıçdaroğlu’nu bir umut görerek CHP’nin ipine sarılan arkadaşlara soruyorum. Sayın Kılıçdaroğlu; Dersim ve kürt meselesi hakkında bir fikirlerini açıklasında hep beraber öğrenelim.

Samimi olun arkadaşlar! Atatürkçülük ve sosyal demokratlık maskesi altına sığınarak bu ülkede yaptıklarınızdan dolayı siyasal İslamcı bir iktidarın başımıza musallat olduğunu itiraf edin.

Şimdi de aynı oyunu oynamak için dış destekli Doğan Medyasının Türkiye’nin kurtarıcısı olarak ilan ettiği Kılıçdaroğlu’nun etekleri altına gizleniyorsunuz. Ve biri bunları söylüyor diye hemen sansür uyguluyorsunuz. Biraz samimi olun…

Tatlı su Atatürkçüleri ve slogancı aslan sosyal demokratlar; yazılarımı cetvel koyarak dikkatle okuyun. Okuduktan sonra hala itirazlarınız varsa şöyle bir kendinizi sorgulayın. Ola ki doğruları görür ya da aslınıza rücu edersiniz.

Şehitler, şehitler, şehitler… kalbimizi dağlayan acılar ve buna dur diyemeyen bir halk. Doğruların ateş olduğu bir zamanda aman bu ateş beni yakmasın diyen dilsiz şeytanların kol gezdiği bir toprak parçası olmuş benim vatanım.

Alın ulan başınıza çalın…

Dersim’inizi,  bölücübaşınızı, patrikhane’nizi, Tayyib’inizi, Kılıçdaroğlu’nuzu, hocaefendinizi ve bilcümle putunuzu.

Yeter ki biraz adam olun adam!

Tasavvuf – 2

0

Ekonomik durumları iyileşen Müslümanlar lüks yaşamaya başlayınca

İster istemez bazı konularda İslam’ın özünden biraz uzaklaştılar.

Bu duruma tepki olarak sahabelerden başta Ebu Zer El-Gifari olmak üzere

Tabiinden bazı Müslümanlar dünya nimetlerine önem vermediler.

Sade bir hayat yaşamayı tercih ettiler.

Başlangıçta bunlar ferdi olaylardı.

Zamanla bu hayat tarzı, bu düşünce sistemli hale gelerek taraftar bulmaya başladı.

Böylece züht, takva, kanaat ve sade yaşamı esas alan tasavvuf anlayışı doğmaya başlamış oldu.

Tasavvuf genel anlamı itibari ile nefsi her türlü kötü duygulardan temizlemektir.

Haramlardan, günahlardan hatta şüpheli (helal mi, haram mı olduğu belli olmayan) işlerden uzak durmaktır.

Dinin emirlerini ince ayrıntılarına dikkat ederek yerine getirmektir.

Kalbi cilalamak ve orada Allah sevgisini hâkim kılmaktır.

Hicri 2. asırdan itibaren bu anlayış sistemleşmeye başladı.

İslam dünyasında taraftarları çoğalmaya başladı.

Bu akım Dünyaca tanınmış mutasavvıflar yetiştirmiştir.

Bunlardan bazıları şunlardır:

İmam-ı Gazali, Muhyittin Arabî, İbrahim Ethem,

Hasan Basri, Cüneyt Bağdadi, Şeyh Edibali,

Yunus Emre, Mevlana, Kafkas Kartalı Şeyh Şamil vb.

Bu ekolde derinleşmiş, uzmanlaşmış mutasavvıflardır.

Bu kişilere halk tabiri ile şeyh denir.

Ekole yeni girenlere sufi ya da halk tabiri ile sofu denir.

Tasavvufi hayat “Bir lokma bir hırka” anlayışı ile dünyadan el etek çekmek değildir.

Helali, haramı ve kul hakkını gözeterek iş yapmaktır.

Tasavvuf halk arasındaki ifadesiyle tarikat Arapça kökenli bir kelime olup Tarık “Yol” anlamına gelir.

Tarikat ise bu kelimenin çoğulu olup “Yollar” anlamına gelir.

Dolayısı ile tarikat Müslüman’ı Allah’a (O’nun rızasına) ulaştıran yollar demektir.

Herhangi bir tasavvuf (tarikat) ekolüne dâhil olmak dinen zorunlu mudur diye soranlara

Dinen zorunlu olan dini kurallara uymaktır.

Bunun uygulanış biçimi ise tercih meselesidir.

Ehlisünnet (sırat-i müstakim) dairesi içerisinde olması şartıyla

Bütün tasavvufu ekoller bizler için muteber ve saygı değerdir.

Tarikatlarda zikir (Allah’ı anmak) cehri (açık) hafi (gizli) olmak üzere iki şekilde yapılır.

Elbette ki insanlar mizacına uygun olanı tercih ederler.

Hiçbir ekole bağlı olmadan zikir yapmakta mümkündür.

Tasavvuf büyük denizlerdeki gemicilere pusula

Yâda kılavuz kaptan konumundadır

Tasavvufu bir cümleyle özetleyecek olursak;

Tasavvuf Asr-i saadet dönemindeki

İslami yaşantıya yani “öze” dönüş harekâtıdır.

Allah’u Teâlâ kalbimizi iman

Ayaklarımızı sırat-i müstakim üzere sabit kılsın.

29 Mayısta yayın hayatına başlayan Semerkant TV ye başarılar diler

Hayırlı hizmetler yapmasını temenni ederim…

                                                                                                                Devam edecek

Günahların İktidarları

0

Ana Muhalefet Partisi’nin genel başkanı sayın Baykal’ın istifası ile sonuçlanan ve bu partide taşların yerinde oynamasına yol açan hadise, birçok yönden önemli bazı konuları yeniden tartışmaya açtı. Baykal’ın kendisi bu hadiseyi bir komplo olarak değerlendirdi. Bu komplonun siyasi olduğunu, siyasi hesaplar uğruna iffet, hayâ ve ahlak ilkelerinin çiğnendiğini söyledi. Komplo teknikleri ile yürütülen siyasetin, yasal düzeni içinden çıkılmaz hale getirdiğini belirtti. İktidar partisini suçladı ve uzun süredir genel başkanlığını yaptığı CHP’nin başkanlığından istifa etti.

CHP’nin genel başkan yardımcısı Yılmaz Ateş ise, malum kasetle gösterime konan gayrı ahlaki görüntüleri ve CHP’nin kurultayını aynı bağlama oturttu. CHP kurultayının alçakça bir ortamda gerçekleştiğini söyledi. Malum olduğu üzere kurultay kaset görüntülerinin aktörü olan Baykal ve yandaşlarının tasfiyesi ile sonuçlandı. Ateş’in açıklamalarından, Baykal’ın tersine konudan sorumlu olanların hükümet değil, kurultayı Baykal’ı devirme hareketine dönüştüren parti içi örgütlü güçler olduğu anlaşılmaktadır.

Kasetteki görüntüler hakkında siyasi yorumlar fazlasıyla yapıldı. Başbakan sayın Erdoğan ise görüntüleri eşlere ihanet ve saygısızlık olarak değerlendirdi. Kadın hakları savunucuları ise konuya bu bağlamda yaklaştı. Böylece konunun ahlaki ve dini yönü seküler bir değere dönüştü. Konu iki kişi arasında geçen gayrı meşru bir cinsel ilişki olmaktan çıktı. Türk siyasetinin belirleyicisi oldu.

Kayıtlı gayrı meşru cinsel ilişkilerin gösteriminden, CHP’nin genel başkanı olarak çıkan Kılıçdaroğlu’nun çevresinde inşa edilen söyleme ve oluşturulan imaja bakıldığında, bambaşka bir manzara ile karşılaşmaktayız. Sanki kaset komplosu, CHP için yeni bir soluğa dönüşmüş, AK Parti iktidarına karşı onlara taze bir kan vermiş.   Komplonun komplosu dene bilecek iddiaların arkası da kesilmiyor. Öte taraftan bazı yazar ve televizyon konuşmacıları ise, iğrenç görüntülerin iktidar partisini devirmek için gündeme getirildiğini söylemeye başladı.  Kılıçdaroğlu’nun ekibi ile birlikte CHP’nin başına getirilmesi ve Baykal’ın tasfiyesi için düzenlenmiş olan bu kurgu, ilerde mevcut iktidar partisini de tasfiye edecekmiş.

Yukarıda anlatılanların hepsi, iki kişi arasında geçtiği anlaşılan gayrı meşru bir cinsel münasebetin, medyatik gösterime konması ile başlamıştır. Gayrı meşru cinsel münasebetin gösterimi, yukarıda söylenenleri özetlersek, Ana muhalefet partisi genel başkanı ve yönetiminin değişmesi ile sonuçlanmıştır. Beklendiği söylenen değişmeler ise bu yeni yönetimin CHP’yi iktidara taşıyacağı yolundaki umutlardır. Gandi ve Ecevit kasketi benzetmeleri ise tarihi metaforları, sembolleri ve nostaljileri cinsel gösterimle inşa edilen bu yeni iktidar arayışlarını temellendirme çabalarıdır.

Benim asıl üzerinde durmak istediğim konu, mahrem ve gayrı meşru bir cinsel durumun, gösterimi ve dolaşımının bir ülkenin iktidar ilişkilerini etkilediğini ve belirlediğini ortaya koymaktır. Ulrich Beck,  Siyasallığın İcadı adlı eserinde, imgelerin ve metaforların iktidar sağladığından ve halkı yönetme fırsatları yarattığından bahseder. İktidar ilişkileri, siyasi çatışmalar ve mevki elde etme savaşları, düşman imgeler üzerinden yürütülür. Düşman gerçekten nesnel olarak var değildir. Kurgulanmıştır, muhayyeldir. Ancak medyatik gösterim ve propaganda aracılığı ile bilinçlerde somutlaşma etkisi gösterir. Don Kişot’un muhayyel düşmanlara saldırması kurgusu burada gerçek ve saldırılacak somut bir gruba dönüşmüştür.

Malum görüntüleri, karşılıklı suçlamaları, koltuk değişikliklerini ve yeni iktidar arayışlarını bu bağlamda değerlendirdiğimizde ilginç bir manzara ile karşı karşıya olduğumuz ortaya çıkmaktadır.

Olup bitenler, geleneksel dil ile ifade edilecek olursa, ortada işlenen bir cinsel günah vardır. Bu günahı işleyenlerin kim oldukları malum görüntülerle yeterince açıktır. Ancak geleneksel değerlere göre günah olan bir davranış, modern değerlere göre bilindiği gibi her zaman suç değildir. Hatta Türk Ceza Kanununa göre zinanın suç olmadığı da açıktır. Bu durumda laik olduklarını, modern olduklarını ve pozitif yasaların üstünlüğüne inandıklarını her zeminde savunan CHP’nin seçkinleri, genel başkanlarını geleneğe ve dini inançlara göre günah olan bir davranıştan dolayı cezalandırmış oluyorlar. Bu da onların laik ve çağdaş diye bilinen değerleri henüz tam olarak özümsemediklerine işaret etmektedir. Çünkü kanuna göre suç olmayan bir davranıştan dolayı bir insanı cezalandırmak ve linç etmek de suçtur. CHP delegeleri töreye göre genel başkanlarını ve ekibini linç etmişlerdir. Partiden tasfiye etmekle cezalandırmışlardır. Siyasi retoriklere göre kurgulanmış bir töre cinayeti işlemişlerdir.

Öte taraftan geleneğe göre cinsel günahların ifşası, gösterime konması ve açıkça konuşulması da günahtır. Bir mümin cinsel bir günah işlese bile bunu saklamalıdır. İfşa etmemelidir. Başka insanlar da insanların bu tür günahlarını araştırmamalıdır, konuşmamalıdır. Çünkü cinsel kabahatlerin açıklanması, iffetsizliktir, hayâsızlıktır.  Zina kendi başına bir suç olmakla birlikte, zinanın ifşası ve gösterime konması daha büyük bir suçtur. Dolayısı ile genel başkanlarının cinsel bir kabahatini kayıt altına alarak gösterime koyan ve bu gösterimi kendi iktidarları için araçsal bir değere dönüştüren gruplar, iktidarlarını başkalarının günahlarına bağlı olarak inşa etmiş oluyorlar. Baykal olup biteni iffetsizlik ve hayâsızlık olarak tanımlamakla kendisine atfedilen kabahati saklamaya ve örtmeye çalışıyor. Onun bu tutumu İmam-ı Gazzali’nin haya ile ilgili olarak yazdıklarına da uygundur. 

Ancak Baykal’ın işlediği günahı gösterime koyarak parti içi dengeleri değiştirenler ve iktidar hazırlığı yaptıklarını söyleyenler, geleneğe göre iffetsizliği ve hayâsızlığı kendileri için bir umuda dönüştürmüş oluyorlar. Yılmaz Ateş, CHP kurultayının alçakça kurgulanmış bir ortamda gerçekleştiğini söylemekle bu duruma işaret etmiş olmaktadır.

Cinsel bir günahın, bir partinin yapısını bu kadar etkilemesi, beraberinde başka sorunları da gündeme getirmektedir. Bilindiği gibi, cinsel günahlar yapıları itibarıyla bireyseldir. Günahı işleyen iki karşı cinsle ilintilidir. Bu durum en azında geleneksel toplumlarda ve adaletin kişisel sorumluluklara bağlı olarak uygulandığı zihniyet dünyasında böyledir. Fakat son zamanlarda medyatik gösterime konan cinsel günahların kamuoyunca, tamamen siyasal ve ideolojik bağlamlarla ele alındıklarını ve konuşulduklarını müşahede etmekteyiz. Bundan dolayı bireysel günahlar, siyasal birer değere dönüşmektedir. Araçsallaşmaktadır. CHP’nin bir cinsel günahın gösteriminden dolayı bu kadar çok değişmesi, yeni sloganlarla kendini ifade etmesi ve Ecevit’in şapkası gibi tarihi metaforları propaganda malzemesi yapması bu etkinin boyutlarını gösteren somut örneklerdir.

Geleneksel değerler, yani cinsel günahlar, bir taraftan çağdışı olarak görülürken, diğer taraftan çağın siyasal ilişkilerini belirleyen aktörlere dönüşmektedir. Cinsel özgürlükleri savunanlar ve cinsel gösterimleri kendileri için kazanç kapısı olarak gören kapitalist medya patronları da ilginçtir, bu kayıtlı görüntüleri dolaşımda tutmaktan hoşlanıyorlar. Bu görüntüleri onlarda kendileri için bir kazanç kapısı olarak görebiliyorlar. Cinsel günah birileri için, medyatik ve siyasi linç olurken, birileri için iktidar kapılarının açılması açısından önemli olmaktadır. Öte taraftan pornografi sektörü için şehvetin yayılması ve azamileştirilmesi işlevi görmektedir.

Cinsel günahların iffet ve hayâ bağlamında ele alınmasının önemi de burada ortaya çıkmaktadır. Çünkü cinsel günahların aleniyet kazanması, onları siyasallaştırmaktadır, meşrulaştırmaktadır, araçsallaştırmaktadır. Birilerine yeni iktidar kapıları açarken, birilerini iktidardan etmektedir.   

 

 

Tarihe Yürüyüş

Boğum boğum kuşatılmış ışığı,
Bir taşına yekpâre Acem mülkü feda bir şehir
Ve ruhuna iliştirdiği gençliğini
Vuslata kilitlemiş âşığı..

Gönül gözü elâ mı görür?
Köz köz iman Leylâ mı görür?
Geçeceksin.. geceden günden,
Geçeceksin Peygamber’in önünden

Avuçların,
Avuçların Kevser serinliğinde sanki
Ey yüreğini sancak deyu sura asanım !
Hasan’ım..

Sen söyle dinin ak güneşi..
Hangi körükle dindirmeli bu ateşi ki sönsün?
Ve sensin alev almış altı asrın itfaiye eri..

Yüreğim yetmiş iki parça geminin işgali altında şimdi..
Güya o güzel Emir’i methediyorum..
Aslında kendimi fethediyorum..

Ve elindeki
İrem bağlarının tebşir anahtarı mıdır?
Soruyorum ey gül devşiren asil âşık;
Tomurcuğun al mı, ak mı, sarı mıdır?

Deseydim
Bir çınarın göğsündendir bu misk-i amber..
Yine de beyaz bir deniz boyunca
Toprağın düğününe gelir miydi Kamber?

Şefkat çeşmesi..
Gül kapısı..
Muhabbet ordusu..

Bengisudur, içilir..
Bir cennete açılır..
İçeri gir !
Bundan öte sevgi seferidir..

Hâlâ yüreğimin atışını duymuyorsan güm güm..
Ve bir Şâhî gülle gibi bakışını saymıyorsan kusura..
Ey gönlüm,
Kulağını daya sura..

 

“Numaracı” Cumhuriyetçiler

0

Türkiye’de cumhuriyet kurulduğu günden beri bir evrim sürecini yaşıyor. Çağın ve olayların şartlarına göre de farklı evrelerden geçiyor cumhuriyet; bu evreleri şöyle ifade etmek mümkündür:

Birinci evre: 1923-1950 arasındaki yılları kapsar.

Bu dönem, zorluklarla mücadele etmekle geçti; her türlü yokluk ve yoksulluk yaşandı; cumhuriyetin temel ilkelerinin anlatılmasına çalışıldı ve süresini tamamlandı. Cumhuriyetin bu ilk evresindeki gelişmeler ve değişmelerde temel fikir, kurucu felsefe esasına dayalıydı. Her şey millik esasına dayandırılıyordu. Osmanlıdan geriye kalan ihmal edilmiş Anadolu’da bir milli (ulus) devlet kuruldu.

Millik, milliyetçilik, yurttaşlık, evrensel değerlere bağlılık bu dönemde girdi toplumun yaşamına. Bu millilik düşüncenin yaygınlaşması ve kökleşmesi için olağanüstü gayretler sarf edildi.

“Devlet” gücü ve otoritesi her alanda kendini gösterdi. Öyle olmak zorundaydı; yeniden inşa edilen bir devlet yapısı, bu ilkeli davranış refleksini göstermeye mecburdu.

Vatandaş=birey olma esasına dayanan bir ferdiyetçilik anlatılmaya çalışıldı. Ferdin kul olmadığı, vatandaş, yurttaş olduğu anlatıldı. Bu düşünce son derece önemliydi kişilik oluşumunda… Ferdiyetçilik bağlamında özel mülkiyet fikri, menfaat kapılarının eğitimin parçası haline gelmesi bu dönemde gerçekleşti. Aynı zamanda yurttaşın da sorumlulukları ve görevlerinin var olduğu anlatıldı…

İkinci evre: 1950-1960 yılları arasında yaşandı.

Cumhuriyetin bu dönemi demokrasi denemeleriyle geçti.

İlk kez çok partili bir sistem oldu, seçim yapıldı, vatandaşın önüne sandık konuldu. Kendini idare edecek kişileri seçme hakkını kullandı. Halkın iradesine başvuruldu. Vatandaş, seçme ve seçilme hakkının olduğunu öğrendi ve bu hakkı kullandı.

Hürriyetin anlamını, serbestliğin anlamını, ticaretin anlamını, yabancı sermayenin ne olduğunu öğrendi bu dönemde… Bu dönemde milli olan değerlerin yerine yabancı değerler cazip hale getirildi…

Üniversitede özerklik konuları konuşuldu.

Üçüncü evre: 1960-1980 yılları arası dönemleri kapsar.

Bu evrede hem devlet yapısında, hem de vatandaşın yaşamında olağan üstü gelişmeler, değişimler, farklılıklar yaşandı. Bu değişimlere ve gelişmelere uyum gösterdi.

Sendikalaşma, örgütlenme, ana gaye seçildi; “…izmler” rekabeti başladı; örneğin kapitalizm ile sosyalizmkominizim – faşizm – nasyonal sosyalizm çatışmaları yaşandı. Egemen güç olan sermayeye işçi emekçisi, fikir emekçisi öğretmen örgütlendi. Her iki tarafa uşaklık yapanlar çoğunluktaydı.

Sonuçta kazanan yine kapitalizm ve emperyal güçler oldu.

Dördüncü evre: 1980 – 2010 dönemi siyasi çalkantıların olduğu, terörle mücadelenin sürdüğü yıllardır; görünüşte halkın egemenliği öne çıktı, fakat ülkenin tehlikeye düştüğü andan itibaren yine askerin kurtarıcı olma beklentisi toplumda egemen kanaat olarak sürdü. Bürokrasi ikinci plana atıldıysa da devletin ruhuna işlenmiş bürokratik engeller tümüyle aşılamadı.

Hayatın her alanına bilişim sistemlerinin girmesiyle resmi işlemler daha hızlı yapılır oldu, ancak en ufak bir elektrik arızasında, ya da uydu aracılığıyla yapılan iletişimdeki aksamadan dolayı hayatın her alanındaki faaliyetlerin felç olmasına neden oldu.

Ekonomik olarak Anadolu insanının yükselen sesi var bu dönemde… ‘Anadolu kaplanları’ denilecek derecede bir dinamik öz sermaye fışkırdı. Merkezi idarenin tartışılmaya başlandığı bir dönemdir. Birçok sorunun mahallinde çözülebileceği varsayıldı. Mahalli idareler güçlendirildi. Merkez egemenliği ikinci dereceye itildi, fakat merkeziyetçi siyasi erkin direnci devam etti.

1982 anayasasına karşı bir mücadele başladı.

Zamanında haklın %92 oranında olumlu oyuyla kabul edilen yasaların anası olan metin artık “tu kaka” olmaya başladı. Herkes kusuru onda aradı. Kimisi “bedene dar gelen gömlek” dedi, kimisi “darbe-cunta anayasası“, kimisi “çağdışı” anayasa dedi…  Ve tamı tamına 17 kez değiştirildi.  Yine de yetmedi…

Çirkin politikacı, başarısızlıklarının sebebini 82 anayasasına yüklemeye başladı; kapasitesizliğini, ehliyetsizliğini sakladılar… Anayasa “vurun abalıya” konumuna sokuldu…

Son olarak 2010 yılında siyasi erk kendine uygun maddeler ihdas ederek, sadece bir partinin oylarıyla -muhalefetle uyuşmadan- üç temel değişiklik yapıldı; partilerin kapatılmasının TBMM kararına bağlanması, Anayasa Mahkemesi ve Yüksek Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun siyasi iradenin tasarrufuna tabi olmasını sağlayan madde değişiklikleri…

Bu dönemde Devletin kurumları arasında giderek büyüyen tartışma ve çekişme su yüzüne çıktı. Kurumlar arasında güvensizlik oluştu… Bu durum, 85 yaşındaki Türkiye Cumhuriyetinin düşürüldüğü en vahim durumdur. Kurumlar arası çatışma-tartışma günlük hayatın önüne çıkarıldı.

Yasama ve yürütme tek siyasi gücün egemenliğine girince cumhuriyetin koruyucu ve kollayıcı temel kurumlarından olan yargı ve orduya planlı ve sistemli bir saldırı başladı. Çünkü yıllardan beri rejime karşı kinle bilenen, hazırlanan, eğitilen kadrolar güç haline geldi. Rejim karşıtı zihniyet rejimi idare etmeye başladı.

Bunun adı güya milli irade oldu!

Geçmişten gelen yanlışlar arasında şaşkın ve kamanmış halkın önüne çıkarılan tercihi çaresizce oyladı. Çünkü alternatifi kalmamıştı, alternatif olabilecek tüm “çağdaş güçler” darbe psikolojisiyle budanmıştı… Sandıktan çıkan ne olursa olsun milli irade olarak anıldı. Hâlbuki milli irade denilen şey, değil ki çoğulculuğu çoğunluğu bile temsil etmiyordu; %45lik oya sahibi iktidar, TBMM de %65 (yaklaşık) oranında güce sahipti. Yani bir milli irade gaspı vardı; hiç kimse bu gasptan bahsetmiyordu…

Cumhuriyetimizin bu dördüncü dönemi çok zor aşılacağa benziyor. Cumhuriyetin temel ilkelerini değiştirmeye, din ağırlıklı umdelerin egemen olduğu bir toplum yaratma amacına yönelik yeni rejimler tasarlanma riski yaşanabilir. Bunlar da yapılırken kullanılan “havuç” ise “herkese daha çok demokrasi, daha çok hürriyet” sloganı kullanılmaktadır.

Gerçekte ne demokrasi ne de hürriyet amaçlanmakta!

Amaçlanan (her ne ise) hedefe ulaşmak için, daha önce açıktan söylendiği gibi, demokrasi de hürriyet de “araç” olarak kullanılmaktadır; vatandaş da buna aldanmaktadır maalesef…

Yıllardan beri Türkiye Cumhuriyetine yakıştırılmak istenen numaralar bugün güç kazanarak sürmektedir. Bu seferki “numaracılar” Roman Rakamıyla işaretli “numaracılardan” farklılar; onları da yanlarına alarak aldatıcı “numaracılar” grubunu oluşturmaktalar…

İşte bunlar “numaracı” cumhuriyetçilerdir.

Onlara dikkat etmek her seçmenin esas görevidir.

Havucun asıldığı ipin kenarında “bubi” tuzakları yerleştirilmiştir. Havuca uzananın elin de, patlamaya hazır bombanın olma ihtimali hatırlanmalıdır…

Cumhuriyet rejimin gelişmesine katkı yapan bu dördüncü evrede, Türkiye cumhuriyetinin ikinci ayağı olan gerçek demokrasinin tam anlam bulduğu yeni bir anayasa yaparak bitirebilirdi de bitirmeyebilir de…

Nasıl mı?

İktidar ve muhalefetin uyumuyla oluşan bir “kurucu meclis” aracıyla, çoğunluğun “evet” diyebileceği bir çağdaş anayasa yapabilirdi.

Aklın gerektirdiği yol buydu…

Fakat mevcut siyasi erk buna asla yanaşmadı…

Şu anda freni boşalmış bir araba örneğidir Türkiye…

Eğer kaptan ki öyle biri yok henüz, el frenini ve debriyaj-vites kontrollü hız düşürmeyi becerirse uçurumun kenarında yarı sarkık durabilir…

Aksi takdirde…

Çok akıllıca bir strateji uygulanmaktadır; siyasi iradenin açılım-saçılım-kaçınım paketleri tutmayınca, iktidardan düşme riskine karşı kendini koruma refleksine yönelik olan anayasa değişiklik paketini gündeme getirdi!

Çok akıllıca bir politika; hakkını teslim etmek gerek…

Ne zaman ki bir konuda köşeye sıkıştı ise, hemen servise yeni bir meşguliyet oyuncağı sürülüyor…

Kamuoyunun ızdırap çektiği esas gündeminin üzeri süslü ambalaj kâğıdıyla örtülüyor, ortaya atılan meşguliyet oyuncağını alın oynayın’ dercesine milletle alay ediyorlar…

Bu anayasa değişiklik paketi de siyasi iradenin ihtiyaçlarını karşılamak için hazırlanmış bir paket olduğu herkesçe bilinmektedir…

Kabul edilmelidir ki akıl hocaları çok güçlü…

Doğanın kuralına ters de olsa başarılılar!

Aferin onlara…

Politika olarak çok başarılılar fakat politika “siyaset” demek değildir…

Bunun farkındalar mı?

Hiç sanmıyorum…

Din toplumun vicdanıdır; vicdan duygu ve düşüncelerin ayar merkezidir, yani ölçümleme (kalibrasyon) merkezi…

Din, toplumun ceketi olarak anlaşılmalıdır; dinsiz toplum olmaz; fertler arasında, toplumda adeta yapıştırıcı “harç” niteliğindedir din…

Kışın zemheride kişinin sağlığı için ceketi ne kadar önemliyse, toplumun din ceketi de o denli önemlidir.

Eğer birileri ceketi eline alıp sallarsa yanlış yapar…

Şimdilerde birileri bunu pervasızca yapıyor…

Onun için bu cumhur, sırtındaki din ceketini söküp alan ve elinde sallayan çok yüzlülere (poli (y) = çok; tik = yüz; politik = çok yüzlü) yanlışların hesabını demokrasi silahı olan “oy” ile vermelidir; vermelidir ki bundan böyle iktidara namzet kim varsa haddini bilsin ve ders alsın…

Cumhuriyet ecdadımın kurduğu yegâne kutsal değerdir, güçtür… Uğruna dede, dayı, amca şehit vermiş bir neslin temsilcisiyiz…

Hepimiz cumhuriyetin ecdadıyız, Onu korumak ve kollamak yine bizlerin, yani halkın, yani cumhurun görevidir…

Elimizdeki tek silah oyumuzdur…

Oy silahını çok isabetli kullanmalıyız…

Bu işin tekrarı, denemesi yoktur…

Aksi takdirde şu tekerlemeyi mırıldanırız;

“Biz batağa köprü olduk, başkaları geçti nehri,

İşte geldik gidiyoruz, şen olsun Halep şehri”

Kalın sağlıcakla…