28.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 19, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1258

Tasavvuf – 3

0

Tasavvuf  kendi içerisinde üç ana bölüme ayrılır.

1 – Tasavvufta züht ve takvanın hâkim olduğu dönem.

Bu dönemde dünyevilikten olabildiğine uzak durmak esastır.

İbadetler ihsan derecesinde yapılır.

İbadetlerde ihsan derecesi

Allah(cc)ı görüyormuş gibi ibadet etmektir.

Her ne kadar biz Allah’ı göremiyorsakta

O’nun kullarını görmesi yeterlidir.

Bu dönem aynı zamanda tasavvuf düşüncesinin yeni başladığı dönemdir

Her türlü dünyevilikten uzak durmaktır

Dünyevileşmeye tepkidir.

İslami yaşantıda öze dönüş harekâtıdır.

Sahabeden Ebu Zerril Gifari

Tabiinden Hasan El Basri bu dönemin öncülerindendir.

2 – Tasavvufta felsefenin hâkim olduğu dönem

Bu dönemde aklın ön plana çıktığı görülür.

Vahyin aklın ışığı doğrultusunda açıklanarak yorumlanması hâkimdir.

Bu dönen İslam düşüncesinin batı felsefinden

Hint mistizminden etkilendiği dönemdir.

Tercüme kitapların etkisiyle Müslümanların zihinleri karışmıştır.

Bazı Müslüman aydınlar tarafından ayet ve hadisler sorgulanır hale gelmiştir.

Ayet ve hadisler ilmi temeller ve düşünce derinliğinde açıklanmaya çalışılmıştır.

İslam’a saldırılar yoğunlaşmış

Bunlara karşı cevabi hazırlıklar yapılmıştır.

Bu dönem aynı zamanda İslam felsefesinin oluşmaya başladığı dönemdir.

Yani felsefeyle tasavvufun iç içe olduğu dönemdir

Böyle olmakla beraber her zaman tasavvufun içerisinde züht ve takva damarı mevcuttur.

Muhyittin İbnül Arabî ve İmamı Gazali bu dönemin öncülerindendir.

3 – Tasavvufun kurumlaştığı dönem

Bu dönemde tasavvuf kurumlaşarak tarikatlar haline dönüşmüştür.

Çeşitli kollara ayrılmıştır

Her kol kendi pirinin ismiyle anılmaya başlamıştır.

Kadiriliğin piri kabul edilen Abdulkadir Geylani

Nakşibendîliğin kurucusu olarak bilinen Bahaüddin Nakşî bent

Mevleviliğin kurucusu olarak bilinen Mevlana

Yeseviliğin kurucusu olarak bilinen Hoca Ahmet Yesevi

Osmanlının manevi mimari Şeyh Edibali

Arı ve duru ilahileriyle gönüllere taht kuran Yunus Ermenin hocası Taptuk Emre

Hacı bayram veli ve hacı Bektaşi veli

İslami ticaret ahlakının AHİLİK teşkilatlanması yoluyla

Anadolu’da kurumlaşmasını sağlayan Ahi Evran

Bu dönemin tanınmış isimlerindendir

(Kaddasallahu sırruhu ecmain)

Bu dönem aynı zamanda tasavvufun cemiyet hayatını etkilediği dönemdir.

Ahilik teşkilatı sayesinde ticaret belli kurallara göre düzenlenmiştir.

Dürüstlük kalite ve güven ön plana çıkmıştır.

Ne acıdır ki İsrailiyatta bu dönemde tasavvufun içerisine girmeye başlamıştır.

Görüldüğü gibi tasavvuf bazılarının zannettiği gibi bir lokma bir hırka zihniyetinden ibaret değildir

Sadece namaz kılıp tesbih çeken dünyayı tekkeden ibaret zanneden

Etliye sütlüye karışmayan

Çorba ile yetinen bir anlayış değil

Canlı dinamik hayatın içerisinde ve hayata yön veren bir anlayıştır.

Hayata yön verirken kul hakkı yemeyen helale harama dikkat eden bir anlayıştır

Tarikatlar genel olarak dünyayı doğru okuyup çağıda yakalamış durumdadırlar.

Medyada ticarette ve siyasette ağırlıklarını hissettirmektedirler.

Tekkeden çıkarak dünyaya açılmışlardır

Dostlara tavsiyem içerisinde olun olmayın

Sevin sevmeyin

Bir iki olumsuz örneği esas alıpta yeterince bilmediğiniz konularda olumsuz konuşmayınız.

Mevlana(ks) nın şu sözüyle bitirelim.

İyilikleri görme konusunda güneş ışığı gibi,

Kötülükleri görme konusunda gece karanlığı gibi olunuz..

Allaha emanet olunuz…

 

Dostum Yola Erken Çıktı

0

(Vahid) “Göçer Toprağa Düştü”

Evde bulunduğum günlerde sabah erken, gece geç saatlerde çalan telefonları hiç sevmem. Kulağıma koy­duğum ahizedeki sesi algılamak bana ürpertiyle bera­ber bir acı verir. Zihnimin ses tahlilini yaptığı o  kısacık zamanı yaşarken âdeta kalbim duracak gibi olur 509 10 00 olan ev numaramın 01 olarak karıştığı hastahane­yi arayanları anında tefrik ederim. Onlara kızmadan son numarayı 01 olarak çeviriniz der ve ürpertim acı­maya dönüşürken telefonu kapatırım. Bir gün bu kadar ürperten telefon sesleri bir mermi gibi kalbimi parçala­yarak beni hayattan koparacak. Çünkü bütün sevdikle­rimle ilgili acı haberlerin hepsini telefonda öğrendim de ondan.

5.3.2000 günü sabah erken çalan telefona uzandım. Yanlış numara  diyecektim ki …

 Abi ... (ses sevgili Orhan Hülagü’nün idi. Ancak o böyle erken saatlerde pek uyanmazdı. Fevkalâde bir durum olmalıydı. Kalbim daralırken ses tonundan ve­receği haberin tahlilini yapıyordum. Ancak sesindeki hüzün bütün benliğimi sardı..) .. saat 03.00 den beri Vahid Abinin evindeyim. Vahid Abi sizlere ömür,  göçtü.

innâ lillâhi ve innâ ileyhi râcin.” Dedim ve sustum.. dizlerimin üzerine oturmuş vaziyette kalakaldım. Ancak kördüğüm olan zihnime inat dilimde bir şiir vardı:

Rıhtımda

Bir beyaz gemiydi ayıran onları
Kadın güvertedeydi adam rıhtımda
Şimdi unuttum yüzünü  kadının
Adamın gözleri aklımda

Kana bulanmış bıçaklar gibi
Uzun kirpikleri  ıslaktı
Adam dertli adam darmadağın
Dokunsalar  ağlayacaktı

Adam bitkindi adam seviyordu
Kalan kederdi, giden gemiyse
Taş olduğu içindir dedim
Rıhtım taşları erimediyse

Derken bir düdük öttü ansızın
Bembeyaz gemi git gide ufaldı
Korkunç yalnızlığıyla başbaşa
Rıhtımda bir .adam kaldı.

Dostum bildin değil mi? Ümit Yaşar’dan. Bir gece­de elli defa okunur da, sabah – sabah da neyin nesi..? .. Vay bana yay, hem yetim hem öksüzdüm yıllarca. Şim­di de akran yetimi oldum. ( Vahid ) “Göçer Toprağa ş

“İyi arkadaş, dünya ve âhiret için saadettir.” buyu­ruyor Ahmed Namıkî Rahmetullahi aleyh. Vahid Ça­buk, merhum da benim bahtıma arkadaş olarak dâhil olmuştu. Ancak gönlümdeki dost koltuğuna ivazsız garazsız oturarak dostum olmuştu ..

1967 yılında, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakül­tesi, Tarih Bölümü’ne kaydoldum. Aslında Anka­ra’dan mecburî olarak İstanbul’a geçişim, üniversitemi de değiştiriyordu. Ankara’dan Kasım ayında kayıt ala­rak gelmiştim. Ancak mecburî ders Osmanlıca problemdi. Rahmetli Cengiz Orhonlu hoca ile Fahri Çetin Derin hoca bir türlü beni gruplarına kabul etmi­yorlardı. Kararımı verdim, Cengiz Hoca’yı zorlamayıp Çetin Derin Hocanın dersine girdim. Hocalar doğru söylemişler, işte ispatı. Herkes, benim için susan harflere hayat veriyor ve seslendiriyorlardı.

“Derviş Paşa dağ eşkiyasının … ” Aman Allah’ım, yarıyılı kaybedeceğim. Ders bitti kürsüde duran babacan tavırlı hocayı esir alarak, derhal psikolojik kuşatma uyguladım aklımca.

“Koçum gördüğün gibi iki ay geçti. Geriye döne­mem.” Dedi ve tepemin üstünden biraz daha dikele­rek;

-Vahid! Vahid! Diye sınıfa seslendi. Ben bu ismin sahibini tanımak için biraz geriye döndüm. Ancak kürsünün önünde hocaya aynı benim gibi derse ilk defa girdiğini söyleyen bir kız öğrenci de yalvar yakar idi. Kız öğrencinin hocayla konuşmasından yalnız olmadığım şeklinde ruhen güçlendiğimi hissettim. Ancak ben Vahid ile ilgileniyordum. Bu hoca ile, Vahid ne olacaktı?  Oldukça  kilolu, kalın kollarıyla hareketleri ölçülü orta boylu birisiydi bu Vahid. Yanımdaydı. Kız öğrenci ile konuşmasını kesen hoca:

Vahid bu iki arkadla ilgilenirsen sevinirim, dedi ve çıkıp gitti. Bize yaklaşan öğrenci ise kendinden son derece emin  tavırla: “Vahid Çabuk, sizler?

-Zehra Yılmaz, Emin Sezer, dedik. Elini uzattı. Sıktım elini. O anda ona hayranlık duymuştum. Hiçbir zaman da bu hayranlığım eksilmedi.

Mekân olarak da Kocamustafapaşa Sağlık Ocağı seçildi. Çünkü Zehra’nın ağabeyi orada doktor imiş. Cumartesi ve pazar günleri doktorun odasını kullandık. Vahid bize burada Osmanlıca çalıştırdı. Beşinci günü Zehra okumayı söktü. Yedinci günü ise ben satırlar üzerinde yürüyordum artık. Onun bu himmetini hayatım boyunca hiç mi hiç unutmadım, unutamadım ve unutmıyacağım. Hemen her ilmî konuda himmetine ihtiyacım oldu. Katiyen üşenmeden verdi de verdi aziz  arkadaşım.

“Kul bir dostunun yardımında bulunduğu müddetçe, Allah da o kulun yardımında bulunur.[1]  “Dostuna gıyabında yardım eden kimseye, Allah ü teâlâ dünya ve ahirette yardım eder. [2]  Hadis-i şerifleriyle müjdelenen  Allah’ın bu yardımına nail olasın, mağfiret bulasın.

“Allah için tevazu göstereni, Allah yüceltir; tekeb­bür edeni ise, Allah alçaltır” Hadis-i şerif’inde[3] bahse­dilen kibir onda asla yoktu. O günü ve onun heyecanımı kesmeden beni dinleyişini ve de sonunda aşkıma aşk katışını nasıl unuturum nasıl..? Lütfen bize katılır mısınız?

Cağaloğlu’ndan telefon ettim. Vahidim geliyorum.Çünkü dinleyip lezzetiyle mest olduğum bilgi ve notları elbette Vahid’le paylaşacaktım. Aslında dostum da adı gibi idi. Yanılmıyorsam benim gibi yalnız idi. İlmi irtifaı ve ihatası bunu alenî ifade etmeye mani idi. Çünkü hep söylerdi: “Eminciğim bunları şikâyet olarak de­ğil, hikâyet olarak dinliyorum. Benliğini sarmasın …. “

Nefes nefese vardığım makamında hemen notlarımla konuya girdim:

Çün rûh-ı  kemîn-i Nâbî der lücce-i âmed
Ez-tengî-i ten varest der-dâr-ı sürur  âmed
Tahkik şinâsân-ı  ma’ani-i  şühud u gayb
Goften pey-i tarih Nâbi be huzar âmed

“Nabi’nin hakir ruhu, nur denizine dalarak ten darlığından kurtuluverince, birden sevinç yurduna geldi, kavuştu. Görülen ve görülmeyenlerin asıl mânâ­sını bilenler, tarih olarak “Nabi huzura geldi” dediler.”

Buradaki “Nabi be-huzur âmed” ibaresinin ebced hesabıyla karşılığı hicri 1124’tür. Bu milâdi 1712 tarihi­ne tekâbül etmektedir. 12 Nisan’da İstanbul’da vefât eden Nabi’nin, vefatından önce yazdığı ve kendi ölüm tarihini belirttiği bu Farsça dörtlüğü bile tek başına benim için müthiş bir bilgi idi. Ancak peşinden gelen bilgilerle ruhumdaki basınç arttı da  arttı.

Sevgili İsmail Kapan‘ın o müthiş talâkatından ilk defa dinlediğim Nabi ile ilgili bombardumanını sürdürüyordu. Can kulağıyla dinliyordum. Çok – çok tesirinde  kaldığım bu bilgileri şimdi dostumla paylaşmaya devam ediyordum. Hem de ne bilgiç bir tavırla aldığımı satıyordum. Rivayet edilir ki meşhur divan şairimiz Nabi, hacca gittiği zaman, kervan Medine-i Münevvere’ye yakın  bir mevkide konaklar.

Şair Nabi merhum, İki Cihan Güneşi Efendimiz sallahü aleyhi vesellem’in huzuruna yaklaşmış olmanın heyecanıyla (malum ceddimiz Haydarpaşa – Hicaz demiryolunun son mesafelerinde Peygamber-i Ekber’i rahatsız etmesin diye tren raylarına keçeler döşenmişti ya .. )    Şairâne tefekkürlere dalmışken, kervanda bulunan devletlulardan                (Padişahın mektubla, ikaz ve isteği üzerine kendisine refakat eden Mısır Hidivi ) birinin, şuursuzca ayaklarını Ravza-i Mutahhara’ya doğru uzatıp yattığını görür. O  anda dudaklarından,

Sakın terk-i edebden, kûy-ı  mahbub-i Huda’dır bu!
Nazargâh-ı ilâhi’dir, makam-ı Mustafa’dır bu!

Beytiyle başlayan, gazel tarzındaki na’t dökülür (Hidiv’in aman aramızda kalsın diye de tembihde bulunmuş olmasına rağmen). Sabaha yakm kervan düzülüp de Medine’ye yaklaştıklarında, Ravza-i Mutahhara’nın bütün minarelerinden müezzinlerin bu na’tı okuduklarını duyarlar. Meğer o gece Efendiler Efendisi Resûlullah sallahü aleyhi vesellem’in, müezzinlerin her birinin rüyasına girip ezândan evvel bu neşideyi  savt-ı hazin ile okumalarını buyurmuş…

Benim bu dolu dizgin gevezeliğime her hâlde şu beyti okuması gerekirdi:

Skender-hâl isen de sedd-i nutk et piş-i kâmilde
Aristo’yu hakikat-bine nakl-i macera olmaz.

“İskender bile olsan, kâmil kişilerin önünde sesini kes. Zira hakikatleri görüp duran Aristo’ya, onun zaten bildiği maceraları anlatmak yakışık  olmaz.”

Ancak o bunu yapmadı, başka bir şiirle gönül yan­gınımı bilakis körüklemeye devam etti  Hatırasında kullanacağımı nereden bilirdim.

“Kimin yanında bir çocuk varsa, ona, onun aklına göre davransın.” [4]

Üç yaşındaki yeğenim Murat ile çok iyi anlaşırdı Bize gelişinden kalkışına kadar Murat’la usanmadan il­gilenirdi. Hatta zaman – zaman onu bunaltacak kadar sı­cak, müşfik bir şekilde ona sevgisini sınırsız verirdi.

Murat’ı bir türlü Vahid’den uzaklaştıramazdık. O yaklaştıkça Vahid, Murat’a bir çağlayan gibi akar, şef­katiyle adeta doyururdu.

Günün birinde bu şefkat çağlayanında boğulmak üzere olan Murat, Vahid’in elinden kurtularak kendisi­ni bir koltuğa attı. Vahid hızla onun yanında yerini almıştı. Ancak Murat ilk defa pes ederek, yalvaran müthiş bir eda  ile;

-Vahid amca öte git…dedi. Sevgili Vahid o anda bu isteğe uydu. Ancak on sekiz sene boyunca Murat’a hep “öte git” diye hitap etti.

Murat’ı 21 yaşında kaybettiğimizde:

-O bana’ öte git demişti. Öyle deyip geçilir mi? Diye onun hatırasıyla acımı paylaşmıştı.

Can dostum, ahiret kardeşim, önden giden yiğitler yiğidi, canımdan can alan civan Murat, can Murat’la buluştunuz değil mi? Ben artık acılarımı, gönül sızılarımı kiminle paylaşacağım dostum … ?

Galiba Konfüçyüs az bile söylemiş: “Elmas nasıl yontulmadan kusursuz olmazsa, insan da acı çekme­den olgunlaşamaz.”

Sevgili Vahid’in, ömrünün son yıllarında şekerle başı hep dertte idi. O gürbüz hâli bir gün kaybolmaya başladı. Organizmasında denge bozulmuştu. Hızla za­yıflaması devam etti. Dengesinin sağlanması uğruna uzun zaman büyük zahmetlere katlandı. Vücut organizmasının dengesi temin edilmişti, ancak dostuma şe­ker musibet olarak tebelleş olmuştu. Önceleri palyatif tedbirlerle vaziyeti idare etti. Ancak geçen zaman için­de “şeker” adındaki tatlılıktan uzaklaşıp, onun bünye­sini kemirmeğe başladı. Böbrekleri, ciğerleri vs. derken ayaklarında da yaralar açıldı. Ayak durumunun belir­diği ilk günlerin birinde eşimle sabahleyin evine uğra­dık. Üniversiteye gitmek için çıkmak üzereydi. Laleliye kadar götürdüm. Ön koltukta oturmuştu. İbret ve utancımdan ona yol boyunca hiç dönmemeye kendimi zorladım. Güya dikkatli bir sürücü rolü oynuyordum. Hâlbuki ben dostumu o hâlde görmek istemiyordum. Ne zaman ki Koska Helvacısı’nın önünde inip Edebiyat’a doğru[5] yürümeye başladı; işte o zaman göz pınar­larımın  bentleri yıkıldı. Âh!.. dostum, yaralı ayaklarına ayakkabı yerine tokyo terlikleri giymek zorunda kala­rak güçlükle yürüyordu. Rabbim..! Rabbi Rahimim…!

Şimdi düne dönüp düşünüyorum da onun bir baş­ka yönünü çok net görebiIiyorum. Lütfen Vahid’le ta­nışanlar ve onun tükeniş serüvenini uzak yakm müna­sebetlerle bilenler söyleyiniz; hiç, şikâyeti oldu mu? Ben bir kelimeyle dahi âh u enîni duymadım. Tabîi ki etmez. Niçin etsin, etse ne olacak? Elinden bir şey mi gelecek? Hayır – hayır hiç biri mümkün değil.    Bunu bile­cek kadar aklı, kavrayacak kadar da ilmi vardı. Takdi­rin tecelliyatına hiç şikâyet gözlüğü ile bakmadı. Ayrı­ca benim gibi hikâyesini de anlatmadı. Tahakkuk eden takdire rıza gösterdi o kadar.

Hep işine baktı. Sanki “zaman kısa ben yorgunum yol uzun” dercesine işiyle uğraştı. Aradı, araştırdı, bul­du. Yazdı, yazdı, yazdı. Hiçbir sıkıntısı yokmuş gibi yaşadı. Sanki tatlı diye bildiğimiz “şeker” onun bünyesi­ni kemiriyordu. Dedim ya telâşa gerek yok…

Dedim ya Vahid, ilim sahibi idi. Âlim adamdı. Adam gibi adamdı. Güzel bir adamdı. Akıllı olması se­bebiyle de ilmi ameline âmirdi. Olmayacaklarla, muk­tedir olamayacağı ile hiç uğraşmadı. Ha şunu hemen sorabilirsiniz: Bu adam musibetle başlayıp belâ bulut­larıyla kuşatıldığında hiç çırpınmadı mı? Ne münâse­bet… Çırpındı, çare aradı. Elbette o da kuldu. Ancak ac­ziyetine müdrik idi. Ayrıca;

“tedbir,

temkin

ve temyiz”

islâmî düsturuyIa derdine derman için hastahânelerde günlerce de kaldı. Benim burada anlatmak istediğim onun farklı bir yönünü ortaya koymak. O, bu duçâr olduğu vaziyet karşısında hiçbir şekilde avamî ve hoyratça ruhî sıkıntı çekmedi. Aynca diliyle de ifade eylediğini bir yakın dostu olarak en azından ben duymadım. Müfid Paşa merhum gibi:

“Ele geçmezse eğer sevdiğimiz,
Çare ne eldekini sevmeliyiz.”

Merhum imam Rabbanî Hazretleri bu noktada çok muhim bir tespit yapar:

“Kişinin bir mahrem yönü ve bir mahrum yönü vardır. Akıllı odur ki; mahrumu bırakıp, mahreme sarılır.”

Nice acıyı hissettirmeyecek “Âşık ve Mâşuk’un” menbâından beslenen pınarlardan kana – kana içecek gönül ve ilme sahipti. Diğer taraftan istersen,  “Haykır..! Kime lâkin.”

O, vaadinden dönmezlerin vaadine vefâkâr kaldı. Bu vaadin en büyük ‘Müjdeci’sinin mutisi, itaatkârı oldu. “Kondu, göçtü.”  Şimdi kısa bir dönemdeki “sabr-ı cemil”in: umut meyvelerini muhayyile üstü “ihsanı bol olan”dan alma yerinde. “Muhabbetin Menbaı”na burada, dünyada dostça dalacaksın, ebediyyet için huzura varınca sonra mahrum olacaksın. Bu mümkün değil. Asla inanamam. Çünkü; Kitab-ı Kerîm’inde belirttiği gibi Allah vaadinden asla dönmez ve dönmeyeceği gibi, bunları bize aktaran İki Cihanın Gülü ise insanlığa asla yanlış yol göstermedi. Allah Caddesi’nin en son aydınlatıcısı. Kur’an diliyle “Sırac-ı münir’ = nur saçan kandil”idir O. O’na salât ve  Selâm olsun…

Gül, kokusuyla hiçbir şekilde koklayanların burunlarında acı hissi meydana getirmez. Lütfen koklayıp deneyiniz. O koku; burun, zihin ve gönül üçgeninde insanın idrâkini zorlayan letâfetlere gark eder. Taklidi bu, aslına ise sadece talepkârız. O bize, bizden daha müşfik ve vefâkâr. Varınca göreceğiz … Dostum ebedî saadetin kutlu ve mutlu olsun. Muallim Cudi Efendi’ye rahmet dileklerimle; tıpkı seni anlatıyor şu dörtlüğü;

Yâdında mı doğduğun zamanlar
Sen ağlarken gülerdi âlem.
Öyle  bir ömür geçir ki;
Mevtin sana hande ellere mâtem.

Vahid’i tanıyanlar tanıdıklarına hiçbir zaman pişman olmadılar. O ülkemiz insanlarının çoklarına ilmiy­Ie yol göstericilik yaptı. Bunu hemen – hemen bilmeyen yoktur. O konuşurken öğretir ve eğitirdi. Görüşürken yöneltir ve yönetirdi. Teşviklerinde esirgemediği emeğiyle de nice kişileri iyiye, güzele ve mükemmele doğru iteklemiştir. Ancak sözün geldiği bu noktada bir hususi­yeti vardı ki korkarım onu pek az kişi biliyordur. Çünkü o yaptıklarını gizleyecek kadar “Rıza’ya” talip idi.

“Sizden biriniz, (yapığı) bir sâlih amelini tutmayı başa­rabilirse, onu gizli tutsun.[6]

Irak, Tunus, Azerbaycan, Dağıstan, Pakistan ve Bengaldeş uyruklu ülkemizde kariyer yapan insanların fırtınadaki limanı idi. Onlar mı onu bulurlar, bu mu on­ları bulurdu onu şimdi hatırlamıyorum. Ancak 10 sene 14 sene gibi bir zaman ülkemizde olmalarına rağmen bir türlü  toparlanamayanların, iki yakasını bir araya hep o getirirdi. Mâli kısmını da hep bana yöneltirdi. On yaşındaki çocuklarını tanımadıklarını, kalan 40 gün içinde sonuç alıp ülkelerine dönemezlerse; artık ülkele­rinde memur olmalarının mümkün olmadığını söyle­yen yaşlı gözlerin mendili Vahid’in elindeydi. Onları maksud ve menziline ulaştırmak için yorulmadan bık­madan emek harcadı.

Kıtaları farklı bu ülkelerin o çocukları farklı ırk-dil, din-mezhepten de olsalar eğer lügatlerinde “kadirşinas” kelimesi varsa “Dostum”u anlatacaklar ülkelerinin dağlarına taşlarına… Sonra dönüp kendi inançlarında “Dostum”a yakarış rüzgârlarının kanatlarıyla dua gönderecekler. Onlar “Dostum”un göçtüğünü ömürleri boyunca duymayacaklar belki. Ancak onlar “Vahid Bey” dedikçe onun iyi bir insan olduğunu terennüm edecekler. O zaman da sevgili Vahid, şu Hadis-i Şerif ‘teki tebşire mazhar olacak.

“Dünyada iyi bilinenler, ahirette de iyi bilinen kimseler­dir.”[7]

Onların hayır duaları yeter sana, yeter de artar sana… Şimdi de bu defa senin için okuyorum. Kimseler bizi anlamayacak. Dostum beni sen anlarsın bunu bili­yorum. .

“Âçılup dide-i dil seyr-i uruca daldım.
Şeb-i mehtâb mı  ya leyle-i mirâç mıdır…?”

Bilmem amma gubar – gubar gubaran gönlümle:

Gönül sâkisi destinde şuur peymânedir şimdi.
Gam ikliminde enkâz-ı sürûr meyhânedir şimdi.
Bulunmaz kuşe-i rahat saray-ı uzlet âsâ hiç.
Akıllar herc ü merc olmuş huzur divânedir şimdi.

Şeyhülislâm İbn-i Kemal merhumun sözleriyle;

Gitmesi var, gelmeyi bildik temam
Gitti gelmek” geldi gitmek” vesselâm.

Elli dört yıllık ömrünü dolu dolu ilmi hizmette kul­landı. Bana göre boşa geçen zamanı olmadı. İstanbul Silivrikapı’da medfûn Seyid Nizamoğlu Hazretlerinin şu şiirindeki gibi ömür geçiren bizler ne yapalım?

Geldi geçti benim ömrüm,
Ömrün kadrini bilmedim.
Bir kuş gibi uçtu ömrüm,
Ömrün kadrini bilmedim.

Satılmazsın alım seni
Nerelerde bulum seni
Eyvah beni, eyvah beni
Ömrün kadrini bilmedim.

Seyid Nizamoğlu ağlar.
Hasreti ciğerim dağlar.
Ele geçmez giden çağlar
Ömrün kadrini bilmedim.

Gayretleri ciltlere sığmadı. Hâlbuki ben onu birkaç sayfada satırlara sığdırarak birkaç hatırayla anlatmaya çalıştım. Zaten hayatımız birkaç hatıradan ibaret değil mi? O hatıraları hatırlanacak kadar dolu dolu bırakan­lara selâm olsun. Üsküdarlı Sâfi merhumun:

Diyemez âdem eyleyip tâyin
Bu da dârım; şu da diyârımdır.
Var ise mâlik olduğum şey,
Yeri meçhûl olan mezârımdır.

Dediği gibi meçhûl mekânlara defnedilmedi. İskenderun’a bağlı eski adı Cebike olan, ğün Yurdu köyüne defnedildi.

Dostum! Ayrı zaman ve mekânlardayız. Tek haberleşmemiz dua olacaktır. Anam ve babam gibi dualarımda hep seni anacağım. Yokluğunun acısını gönlümde hep duyacağım. Bana hakkını helâl et. Sana hakkım helâl olsun. Allah’ın rahmeti Peygamber’in siyâneti üzerine olsun.

Merhum Ömer bin Abdülaziz Hazretlerinin vakfe duası ile sana satırlarda elvedâ..!

Allah’ım! Ümmet-i Muhammed’e yağdırdığın nimetlerini daha da çoğalt.
Onların günahkârlarını tevbe edenlerden eyle.
Allah’ım, Ümmet-i Muhammedi her yandan rahmetinle ku
şat!

Âmin

 


[1] İmam Ahmed bin Hanbel, Müsned, 2, 252.

[2] Ebu Nuayrn, Hılyetü’l-Evliya, 3, 25.

[3] İmam Ahmed bin Hanbel, Müsned, 3, 76.

[4] Hadis-i Şerif Minhacü’s-Salihin,2/695.

[5] Günümüz insanı bunu ancak hayal eder.  Çünkü metro dolayısıyla basit gidiş-gelişli olan o yollar  artık sınırlı yerlerden  karşıya tarafa geçiş imkânına sahip.

[6] Hadis-i Şerif, el-Kuza’i, Şihab’ül-Ahbar, 305.

[7] Buhari, el-Edebü’l-Müfred, s.87, nu:221.

Süt ve Mamüllerinin Tüketimini Nasıl Artırabiliriz?

0

Ülkemiz diğer ülkelerle mukayese edildiğinde süt tüketimi en az olan besin gurubu içinde yer alır. Bazı ailelerin süt yerine yağ ve şekerli mamulleri tercih ettikleri görülmektedir. Oysa yağ ve şekerin lüzumundan fazlası vücutta depo edilmekte, Kullanılmayan kısmı yağlanmalara neden olmaktadır. Toplum sağlığı açısından yağ ve şekerin süte tercih edilmesi eğitim eksikliğini ortaya koymaktadır.

Dört ana besin gurubu içerisinde yer alan süt ve süt ürünleri, bebeklik döneminden yaşlılığa kadar geçen sure içerisinde, ayrıca kadınların gebelik ve emziklik dönemlerinde yeterli ve dengeli sağlıklı beslenmeyi sağlayan eşsiz bir besin gurubudur.

Büyüme ve gelişme çağındaki bebek ve çocukların gerek bedensel gerekse zihinsel gelişmelerinde önemli rol oynamaktadır. Süt mamullerinin insan beslenmesi ve dolayısıyla sağlığı üzerindeki etkileri kelimelerle izah etmek gerçekten çok zordur. O halde ne yapmalıyız neler yapabiliriz? Süt ve mamullerinin tüketimini artırmak için benim bir takım önerilerim var. Diyorum ki; gelin bu önerileri hep birlikte hep beraber yapalım. Milletlerin sadece fertlerle yakalayacağı başarılar sınırlı ve yetersizdir. Oysa Millet olarak, toplum olarak meselelere sahip çıkarsak, mutlaka çok başarılı olacağımıza inanıyorum. Bu vesile ile önerilerimi sıralıyorum.

ÖNERİLER:

1-Çocuklarımıza şekerli yiyecek içecek yerine süt verilmelidir.

2-Süt ve yoğurda şeker eklenmemelidir.

3-Tahıllı çorbalar süt ve yoğurt eklenerek yapılmalıdır.

4-Yuvalarda anaokullarında öğün aralarında diğer sıvılar yerine süt ve ayran verilmelidir.

5-Okullardaki yemeklerin yanına mutlaka süt ve yoğurtta konulmalıdır.

6-Sabah kahvaltılarında çay yerine süt tercih edilmelidir.

7-İlkokullardaki beslenme saatlerinde süt ve ayran içimi teşvik edilmelidir.

8-Kitle iletişim araçları (medya) ile sütün kullanımı yoğun olarak işlenmelidir.

9-Sağlıklı nesillerin yetiştirilmesi için yurt içi talebi canlandırmak, süt içme alışkanlığı kazandırmak, amacıyla süt mamullerinin besin değeri konusunda özellikle medyada süt ve mamülerinin yararlarıyla ilgili olmak üzere her yaştaki insanlara yönelik tanıtım ve eğitim programlarına yer verilmelidir.

 

Anneler Günü ve Vâlide Hafsa Sultan

Geçen yüzyılın başlarında Amerikalı öğretmen Anna Jarvis  9 Mayıs 1905 tarihinde annesini kaybeder. Annesiz geçirdiği günler ona çok zor gelir. Vefat eden annelerini anmak, sağ olanlara da şükranlarını sunmak için, yakın arkadaşlarına yılda bir gün toplanmalarını önerir.

Öneriyi çok beğenen arkadaşları 9 Mayıs 1908 tarihinde ilk toplantıyı gerçekleştirirler. Bu faaliyeti yakından izleyen işadamı, tacir John Wanamaker konunun ticari açıdan önemli bir girişime neden olacağına inanır ve bu eylemi canlı tutmak için hanımların bu toplantılarına her türlü maddî manevî desteği verir.

Gerçekten de anneleri anma törenleri çok çabuk benimsenir ve ülkenin her köşesine ulaşır. Giderek katılımın yoğunlaştığı törenler artık politikacıların da gündeminde yer alır. Sonuçta Amerika Birleşik Devletleri Senatosu 1914 yılında her yıl Mayıs ayının ikinci Pazar gününü, anneler günü olarak kabul ve ilân eder.

Anneler günü büyük ticarî getirisinin cazibesiyle sür’atle bütün dünyaya yayılır. İnsanlarımızın dinî inançlarının ve aile içi geleneğinin, ana ve babaya derin sevgi ve saygıya dayalı olması bu konuya toplumumuzda sıcak bakılmasına neden olmuştur. Ve anneler günü ülkemizde de 1955 yılından itibaren kutlanmaya başlanmıştır.

Günümüzde de kitle iletişim araçlarının etkisi, reklamlar, vitrin süsleri ve çeşitli armağan önerileriyle çok yönlü bir alış veriş haftasına dönüşen anneler gününün bir özelliği de fedakâr, vefakâr, öncü ve tarihimizde iz bırakan kadınlar arasından “Yılın Annesi” seçiminin gerçekleştirilmesidir.

İşte bu nedenle Anneler günü vesilesi ile tarihimizde önemli bir yeri olan cihan padişahımız Kanunî (Muhteşem) Sultan Süleyman Han’ın annesi Hafsa Sultan’ı rahmetle yâd ederek gündeme getirmek istedim.

Hafsa Sultan, Kırım Han’ı Mengli Giray’ın kızıdır. Yavuz Sultan Selim Han’ın eşi ve Kanunî Sultan Süleyman’ın annesidir.

Muhteşem Süleyman, şehzadeliğinde Manisa Sancak Beyi olarak görevlendirilir. Hafsa Sultan da oğluyla beraber Manisa’ya yerleşir.

Hafsa Sultan bir gün hastalanır ve rahatsızlığı giderek artar. Hekimbaşı Merkez Efendi, hasta Hanım Sultan için kırk bir çeşit baharattan meşhur şifa macununu yapar.

Hafsa Sultan iyileşir. Ve bu macundan herkesin ücret ödemeden yararlanmasını ister ve bu dileğinin sürekli olarak uygulanmasını vasiyet ve irade eder. Manisa’nın sembolü meşhur Mesir macunu ve dağıtımı  böylece günümüze kadar ulaşan güzel bir gelenek halini alır.

Konunun uzmanları daha iyi bilirler, kayıtlardan edindiğimiz bilgilere göre mesir macunu; anason, çörek otu, dar- ı fül fül, hardal, kakule, havlıcan, hind cevizi, karabiber, karanfil, kimyon, kırım tartarı, kişniş, limon tuzu, meyan, bal, portakal kabuğu, revan kökü, safran, sakız, sarı halile, sinameki, Şamlı, şeker, rezene, tarçın, mersin, tiryak, ud-ül vahar, vanilya, yeni bahar, zerde, zulumba, zencefil, çöpcün, çivit, hıyarşenbe, tuz, kebabiye, ma-i leziz, Hindistan çiçeği ve  zerde çöpten meydana geliyormuş.

Hafsa Sultan, Kanuni Sultan Süleyman padişah olunca İstanbul’a gelerek Topkapı Sarayı’ndaki Valide Sultan Dairesi’ne yerleşir. Hayatı boyunca hayır işlerine önem veren Hafsa Sultan, Manisa’da cami, medrese, darüşşifa, Bimarhane (akıl hastanesi), hamamlardan oluşan külliye yaptırmıştır.

Hafsa Sultan’ı hayırla ve saygıyla anımsarken, değerli annelerimizin Anneler gününü yürekten kutlar, aramızdan ayrılmış olanlara rahmetler dileriz.

Hitler de mi Yahudiydi?

500 yıl önce İspanya’dan kaçarak Türkiye’ye sığınan Yahudiler, 20. Asrın en büyük katliamına maruz kaldılar aradan geçen beş asır sonra..

Tüm dünya lanetle anıyor hala bu katliamın Baş Aktörü Adolf Hitler’i.

Ama gelin görün ki; bunca mezalimi yaşayan kendileri değilmiş gibi, aynı Yahudiler, 21. Asrın en büyük insanlık ayıbını işlemekten bir an bile imtina etmiyorlar.

Hatırlayınız 1987 İntifada’sında ufacık çocukların ellerini ayaklarını bağlayarak kemiklerini kıran İsrail Askerleri ile dün sabaha karşı Türk Gemisi’nde bulunan savunmasız insanlara ağır silahlarla ateş eden İsrail Askerleri’nin, “Faşist Hitler” den ne farkı var?

“İnsani yardım ulaştırmayı” kabahat sayan bu zihniyet, Hitler’e rahmet okutturur.

İsrail, kahpe saldırıları ile hukuk tanımaz tavrı ile dünyanın gözü önünde işlediği insanlık ayıpları ile neredeyse bütün dünyaya, “Hitler de iyi yapmış bunlara” dedirtme çabası içinde.

Dünya, dün işlenen bu kahpe cinayetler karşısında imtihan verecek.

İyi bir imtihan vermezse dünya, biliniz ki İsrail, bu insanlık ayıplarına aralıksız devam edecektir.

Türkiye’den hareket eden insani yardım taşıyan konvoyun Türkiye Makamları’ndan habersiz yola çıktıkları iddiasına gelince; bu söylemde ısrar etmenin bir anlamı yok.

Israrcı olursak, kargalar bile bize güler.

Haberdar olmasında da bence bir beis yok.

Neticede bu bir insani yardım.

Ama ipin ucunu bu kadar serbest bırakmak da, ancak bize yakışan bir davranış olurdu nitekim.

Diplomatik kanalların her an devrede olması gerekirdi, bu geminin hareket etmesi ile birlikte.

Dünya’ya yönelik bir kamuoyu oluşturarak, İsrail’in bu tavrının önüne geçecek bir baskı oluşturulabilirdi Türkiye, daha geminin hareketinden önce.

Fakat dün gördük ki, onca insan, samimi, ihlâslı, yardımsever insan, “Saldık çayıra, Mevla’m kayıra” kabilinde bir anlayışın hâkim olduğu bir Devlet’in vatandaşları olarak yola çıkmışlar.

Yukarıda saydığım birçok şeyin yapılaması bir yana, gemide bulunan Türk vatandaşlarının bırakın isimlerini, sayılarını bile bilmeyen bir Başbakan Vekili vardı dün televizyon ekranlarında.

İsrail Askerleri sabaha karşı 04.40 ta Türk Gemisi’ne operasyon yapıyorlar. Sayın Bülent Arınç 13.40 ta televizyonların karşısında, önce 581 vatandaşımızın gemide bulunduğunu, sonra 400, sonra da 350-400 diyerek, gemideki vatandaşlarımızdan ne kadar haberdar olduklarını ifşa ediyor.

Akşamüzeri bile, henüz gemide katledilen vatandaşlarımızın bırakın isimlerini, sayılarını bile öğrenemedik Resmi Makamların ağzından.

Bu arada Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ve Nato’nun toplantıya çağrılması konusunu da çok olumlu bulduğumu söylemeliyim.

Mesele dünya gündemine taşınmak zorunda.

Türkiye’nin sıcak bir yaz yaşayacağı her haliyle belli olan bu günlerde İskenderun’dan gelen yedi şehidimizin haberiyle bir kez daha yüreğimiz acıdı.

Allah bu evlatların analarına babalarına sabır versin.

Türk Milleti’nin başı sağ olsun.

Genç Yiğitler kara toprağa verilirken, Adalet Bakanı da İmralı Canisi’nin koğuşuna rahat etmesi için pamuk yastıklar göndersin.

 

Samanyolu’nda Yıldız Olmak

0

Karadenizli hemşerilerimiz, rızık temin etmek için balıkçı tekneleri ile denize açılırlar. Hava birden döner, önce hafiften rüzgar, şimşek, yağmur ve şiddetli bir fırtına başlar. Karadeniz adeta kükremektedir. Durumu gören eşler, atarlar kendilerini sahile. Ağlamalar, feryatlar başlar. Kimi dua eder eşlerin, kimi çocuklarına sarılır. Öyle ya, elde avuçta bir kocaları vardır. Onu da deniz yutarsa, kadınlar kimden güç alacaklardır. Gece yarısı denizdeki balıkçılardan birinin evinde yangın başlar. Yanan evin sahibi kadın kahrolmuştur. Alevler içindeki evine mi haykırsın, denizde kalan kocasına mı? Sabah olmak bilmez. Gecenin son çeyreğinde gürültüler gelmeye başlar denizden. Bizim balıkçılar kefeni yırtmıştır. Bütün kadınlar sevinç çığlıkları atar. Biri hariç; çünkü onun evi yanmıştır. Kocasına: “Adam evimiz yandı, şimdi biz ne yapacağız?” der. Adamın verdiği cevap şudur: “İyi ki yandı, biz rotamızı kaybetmiştik, eğer biz yanan evin ışığını göremeseydik, hepimiz denizde kaybolacaktık. Evin alevleri sayesinde kıyıyı bulabildik ve işte kurtulduk.”

Geçen gün biriyle konuşuyorum. Konu, Gazze’deki mağdur ve muzlum insanlara yardım götüren barış gemisine İsrail’in yaptığı vahşi saldırı. “Yazık oldu.” diyor, Siyonist ahlakın temsilcisi İsrailli askerler tarafından öldürülen dokuz kişi için. “Neye yazık oldu?” dedim kendisine. Ona göre, ucunda ölüm riski olan bir yolculuğa çıkmak gerekmezdi. Kendisine şunu söyledim: “Sana göre yazık oldu, belki onlar hiç de böyle düşünmüyorlar. Nasıl olsa bir gün ölünecek, ha bugün ha yarın öleceksin. Fazla yaşayarak dünyanın kahrını çekmektense az yaşayıp rahat bir hayata kavuşmak belki daha doğru. Onlar bana göre şehit oldu. Kutlu bir dava için öldüler ve öldürüldüler. Şehitler için ölüm, hazların en güzeliymiş. Bu hazzı tatmak için her şehit tekrar tekrar dirilip ölmek istermiş. Senin, yazık dediğin bir durum onun için bir mutluluk sebebi olabilir. Sen onlara acıyorsun, belki onlar bize acıyorlar.”

Hiç kimsenin arkasından “İyi ki öldü.” denmez. Ölümün takdiri bize ait olmadığı gibi temennisi de bize yakışmaz. Ancak, şer görünen her işte bir hayır olduğuna inanlardanım. Ölenler, bana göre arkalarında acı bırakarak kurtulmuşlardır. Onların ölümleri, inancım odur ki, geride kalanlara rahmet olacaktır. Yanan evin, Karadenizli balıkçılara rahmet olması gibi. Yanan eve biri üzülürken diğerinin sevinmesi, bir çelişki olarak görülse de gerçekte o ev, bir kurtuluşa vesile olmuştur. Bu ölümler, başta kendilerinin olmak üzere, Gazze’nin, Filistin’in, Türkiye’nin, uyuşuk Arap, vicdansız Batı dünyasının kurtuluşuna sebep olacaktır, inancındayım.

İsrail askerleri tarafından saldırıya uğrayan gemide ben de olmak ve orada ölmek isterdim. İnanıyorum, siz de isterdiniz. Yahudilerin Gazze’de uyguladıkları vahşeti düşündükçe, gemide esir alınan barış gönüllülerine yapılan davranışı duydukça bu isteğim, inancım adına, daha da artıyor. Bir şey yapamamanın çaresizliğini ve utancını duyuyorum. Bir de İsrail Savuna Bakanı Ehud Barak’ın katliamı gerçekleştiren askerleri tebrik ederken söylediği “Ortadoğu’da zayıflara merhamet edilmez. Kendini savunamayanların ikinci şansı olmaz.” demesi beni iyice çileden çıkarıyor, bu söz ve mantık sahiplerine olan öfkemi artırıyor.

Görmek istemeyenler gözlerini kapatsalar da doğan güneş, ısıtmaya ve ışıtmaya başladı. Üzüntümüz, Samanyolu’nda bir yıldız olarak yer alamamak olsun. Elinizle, dilinizle, fikrinizle, duanızla, ümidinizle, söyleminizle bu kümede yıldız değilseniz, niçin yaşadınız ki?

Gazze Rotası

İsrail’in Gazze’ye insani yardım götüren gemilere saldırıp, 9 Türk’ü öldürmesi, bir kısmını yaralaması ve gemilere el koyması konusunda, bu hukuksuz ve korsanca davranışı sebebiyle İsrail’e karşı oluşan tepkiler haksız değildir. İsrail bu tepkilerden daha fazlasını hak etmektedir. Ancak tarihte az rastlanan böyle kritik olaylardan sonra sorulması gereken asıl soru şudur:

Bu olaydan sonra Türkiye siyasi ve/veya diplomatik alanda kazanç elde edecek mi?

Bu sorunun cevabı için vakit henüz erkendir. Siyasi satrancın sadece ilk hamleleri yapılmıştır. Oyunun sonucunu belirleyecek diğer hamleler için sadece tahmin yapabiliriz.

Oyunun bu safhasında olanlara bakınca Türkiye’nin ciddi kayıplar içinde olduğu görülüyor:

  • Çoğunluğu Türk olan, müteşebbisi bir Türkiye Sivil Toplum Kuruluşunun olduğu, insani yardım yükü ve 600 den fazla yolcusu olan gemiler, uluslar arası sularda askeri saldırıya uğradı. Türkiye’nin şeref ve itibarı sarsıldı. Bu olay “çuval” hadisesinden daha onur kırıcıdır.
  • 9 vatandaşımız şehit edildi, onlarcası yaralandı, gemilere el konuldu. İnsani yardım yerine ulaşmadı.
  • 40 yıldan bu yana İsrail ve ABD ile iyi ilişkilere dayanan Türkye’nin Ortadoğu politikasında eksen kayması söz konusu. İsrail ile savaşın eşiğine gelindi.
  • Başbakan ve Hükümet yetkililerimizin, sokaktaki insanımızın yüreğini soğutmaya matuf, İsrail aleyhine sözlerinin diplomatik manada bir faydası bulunmamaktadır.
  • ABD, İsrail’e karşı istediğimiz tarzda bir tepkiyi göstermedi.
  • Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinden bir İsrail’i kınama kararı dahi çıkartılamadı. Büyük devletlerin hepsi çekimser kaldı. Çıkarılan Başkanlık Kararı “bir araştırma komisyonu kurulması” yönünde olup, Güvenlik Konseyi Kararı değildir.
  • İsrail, Türkiye’nin özür dileme talebini reddetti.

***************

Türkiye Devletinin bir STK (sivil toplum kuruluşunun) inisiyatifi ile savaşın eşiğine geldiğini sanmıyorum. İsrail, 27 Mayısta bu gemilere müdahale edeceğini hem kendisi ve hem de ABD aracılığıyla Türkiye’ye bildirdi.

İsrail gibi sicili karanlık bir devletin bu kararının bir blöf olmama ihtimali %50 den fazladır. 27 Mayıs ile 31 Mayıs arasında Türk devlet yetkilileri kimlerle ne konuştu, vatandaşlarının canını riske atan bu girişime neden göz yumdu?

Türkiye, Osmanlı Devletinin mirasçısı ve bölgesel güç olma iddiasında olan bir devlet olarak, eski vatandaşlarımızın hukuklarını korumak ve bölgenin siyasi yapılanmasında söz sahibi olmak istiyor.

Gazze’de bir insanlık trajedisi yaşanıyor. Türkiye’nin Filistin Meselesinin çözümü için bu trajediye müdahil olma isteği anlaşılabilir bir hedeftir.

Ancak siyaset sonuç alma sanatıdır. Enver Paşa’nın donanımsız, postalsız askerlerle Asya’nın karlı dağlarında cihada çıkması, niyet olarak takdir edilse bile, sonuç olarak felaket olmuştur. Eğer Gazze’ye yardım projesi olayların bundan sonraki safhaları hesaplanmış ve Türkiye’nin lehine olacak gelişmelerin başlangıcı olmasını sağlayabilecek hamlelerin ilk adımı ise, Hükümeti tebrik etmek gerekecektir. Değilse bir felaketin başlangıcına sebep olduğu için lanetlenecektir.

************

İHH Başkanının ve diğer yolcuların açıklamaları “Milli Görüş” çizgisi dışındaki Türk vatandaşlarını radikal İslamcı çizgiye kayma endişesi ile bu olayda İHH’ya destek olmaktan uzak tuttu. Türkiye Cumhuriyeti Devleti resmen yapamadığı bir eylemi bir STK’ya yaptırmak suretiyle bazı sonuçlar almaya çalışmış olmalı. Ancak seçilen STK, radikal kesimleri temsil ediyor ve “Türkiye’nin S. Arabistan, Mısır, Ürdün. B. Arap Emirlikleri vb. gibi ABD’nin müttefiklerine değil, İran, Suriye, Hamas, Hizbullah gibi ABD’nin hasmı ülkelere/kuruluşlara yanaştığı” izlenimine sebep oluyor.

ABD’den açıklama yapan Fethullah Gülen‘in “İsrail’den izin alınsa iyi olurdu” ve “”İHH’nin politik bir amaç güdüp gütmediğini söylemek kolay değil” sözleriyle, İHH gibi kuruluşlarla arasına mesafe koymak ve Hükümeti “ABD çizgisinden uzaklaşmamak” yönünde uyarmak gayesini güttüğü söylenebilir.

****************

Mademki olayın başarısı sonuçlarıyla değerlendirilecek, teenni ve basiretle hareket eden devlet aklına ihtiyacımız var. Sokakları heyecanlandırıp, halkta elde edilmesi imkânsız beklentiler yaratmadan sürdürülecek bir dizi diplomatik teşebbüsün, istenen neticeyi almak üzere “bir gergef işler gibi”  yürütülmesi gerekiyor.

 

Süt ve Mamüllerinin Hastalık Durumlarında Kullanımı

0

Ülkemizde büyüme ve gelişme dönemindeki çocuklar ile emzikli annelerin süt ve yoğurt tüketimi çok yetersizdir. Beyin gelişimi ana rahminde başlar ve doğumdan sonra iki yaşına kadar devam eder. Beyin gelişimini en çok etkileyen faktörler aminoasitler olup yetersizliğinde zihinsel özürler ortaya çıkar. Ve iki yaşından sonra dengeli beslenme sağlansa da düzeltilemez.

Süt ve yoğurt birçok hastalık durumunda da uygun besinlerdir. Vücut için zararlı olduğu bilinen doymuş yağlar sütte azdır. Yoğurtta kolesterol sentezini azaltan maddelerin bulunduğu bilinmektedir. Ayrıca sütte bol miktarda bulunan kalsiyum kan basıncını düzenleyici etkisi olduğu ileri sürülmektedir.

Süt ve yoğurt karaciğer, sarılık, siroz ve safra gibi hastalıklarda en uygun besindir. Gastrit ve ülser rahatsızlıklarında, mide tümörlerinde süt proteini son derece uygun gelmektedir.

Yoğurt bağırsak enfeksiyonları ve bunların neden olduğu ishallerde vazgeçilmez besindir. İshalde su ve tuz kaybının yerine getirilmesinde ve ishalden dolayı besin depolarının boşalmasının önlenmesinde ayran ve yoğurt en uygun yiyecek ve içeceklerdir. Diş çürümelerinin önlenmesine yardımcı olmaktadır.

Yoğurdun antimikrobiyal özellikler taşıdığı eskiden beri bilinmektedir. Bu özelliği başlıca laktik aside bağlanmaktadır. Fakat diğer görüşlerde belirli laktobacil sujlarının antibiyotik benzeri öğeler üretme kabiliyetinde olduklarından patojen mikroorganizmaların gelişmesini engelledikleri ileri sürülmektedir. Bu öğelerin özellikle ince bağırsaktaki gram(-) bakterilere karşı etkili olduğu bilinmektedir.

Süt yağı organizmayı nispi olarak az yormaktadır. Çünkü çok iyi bir hazmolabilirlik göstermekte ve çok kolay parçalanmaktadır. Tereyağı diyetik tedbirler için çok uygun olan ideal bulunan kısa ve orta zincirli yağ asitlerini ihtiva etmektedir. Bu nedenle mide, bağırsak,

Karaciğer, safra rahatsızlıklarında yararlıdır. Ayrıca vücut sıcaklığında eriyebilen sindirimi kolay bir gıda maddesidir. Kullanım kolaylığı bakımından kolesterol yaptığı şeklindeki spekülasyonların aksine vücut tarafından sindirimi diğer nebati yağlara oranla çok kolay olan bir gıda maddesidir.

Yine süt mamullerinden peynirde yüksek değerde protein, yağ, mineral maddeler, fosfor, potas, vitaminlerden A D E K ve B kompleksi vitaminlerince zengin olduğu için beslenme değeri yüksektir.

Bunların yanında süt mamulleri olarak krema, peynir altı suyu, lor, koyulaştırılmış süt gibi gıdaları saymak mümkündür. Bütün bu gıdalar ise farmakoloji’den tutunuz içeceklere katkı maddesi olarak bile girmiş bulunmaktadır.

Süt ve süt ürünlerinin yeri dia bet tedavisi ve nıkris için tartışma götürmez. Ürik asidin ön maddesi olan nükleoprateitler ve nükleotidlerin, miktarı süt proteininde düşük olması hastalıklarda kullanılmasında büyük avantaj sağlar.

Besin öğelerinin daha kolay sindirilmesinde dolayı diyetik ve terapatik etkisi bulunmaktadır.

Bir İzmit Beyefendisi – 1

Kimden mi bahsediyorum?

Kocaeli’ye geldiğim 1986 yılından beri birçok değer verdiğim insanlarla tanıştım. Arkadaş oldum, dost oldum. Hepsi benim için ayrı ayrı önem verdiğim değer verdiğim kişiler. Onların arasında tanımaktan dolayı çok mutlu olduğum birisi vardı ki Yavuz Argıt Ağabey, 07.05.2009 yılında Hakka yürüdü.

Çok değerli dostum, ağabeyim Ahmet Nezih Galitekin’le 1981 yılında Petkim’de stajımı Polietilen Fabrikasında (Petkim içersinde 16 tane farklı fabrika vardı) yaparken tanıştım. Tanıştığımda Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Şerafettin Gölcük’ün doçentlik tezi olan “Kelam Açısından İnsan ve Fiilleri” tezini okuyordu. Şaşırmıştım. Bende kendimi 12 Eylül öncesi çok okuyan Rahmetli babamın kütüphanesi ile birlikte ciddi bir kütüphanesi olan, biri olarak görüyordum, tabi ki Ahmet ağabeyi tanıyıncaya kadar. Çay saatlerinde ve özel görüşmelerimde dostluğumuz ilerledi benim ona olan hayranlığım artmıştı.

Aradan seneler geçtikten sonra ben 1986 Yılında Tüpraş’ta işe başladım. 1991-1992 yıllarında tekrar Ahmet ağabey ile irtibat kurdum. Ahmet ağabey ile dostluğumuz devam ederken Yavuz Argıt ağabey ile tanışma bahtiyarlığına eriştim. Kafkas kökenli oluşu o tarihlerde benim ona olan hayranlığımı, ilgimi ikiye katladı diyebilirim. Kendisi Dünyada nesli tükenmekte olan bir halkın (Ubıh) mensubu idi “UBIH” Dünyada çok az kalmış nadirattan bir halktır. 88 yıl Ruslarla savaşmışlardır.  Plevne savaşında 5000 Ubıh’ın şehit olduğunu tarihçiler bildirmiştir.

İzmit; aslında böyle naif, insancıl, çevreci, hayvansever, kitapsever, felsefe, tasavvuf, Vahdeti Vücut, Quantum fiziği gibi disiplinlere bu derece hakim, birçok insani duyguları üzerinde taşıyan nadirattan bir kişiyi yetiştirdiği için bence onur duymalı, gurur duymalı ve sahip çıkmalıdır…

Yavuz Argıt 1934 senesinde İzmit’te dünyaya geldi. Deniz astsubayı olarak eğitim aldı ve 1955-1957 yılları arasında donamada görev yaptı. Askeriyeden ayrıldıktan sonra Deniz Ticaret Filosu’nda B sınıfı çarkçıbaşılığına kadar yükseldi.

1969 yılında Petkim’de işe başladı ve 1980 yılında da emekli oldu. 1982 -1994 yılları arasında açık deniz gemilerinde çarkçıbaşı olarak görev yaptı. Seyahatleri sırasında dünyanın farklı bölgelerindeki bir çok ülkeyi gezme fırsatı buldu.

Denizcilik mesleği, Yavuz Argıt’ın on altı yaşında kendisine hediye edilen bir kitapla uyanan okuma merakını geliştirmesine fırsat tanıdı. Her sefere çıkışında yanına yüzlerce kitap alan Argıt, konu ve tür açısından kitaplar arasında bir ayırım yapmamış, tıptan, arkeolojiye kadar hemen her bilim dalı  onun ilgi sahası içinde yer almıştır. (ISAM Bülteni Yıl 1 sayı 3 mart 2004)

1999 senesinde İSAM (İslam Araştırmaları Merkezi) kütüphanesine 30000 kitabını bağışladı. 1997-1999 yılları arasına da Sefa Sirmen’in ve Sabancı gurubu Yavuz Argıt’ın kütüphanesine talip olmuştu.

Yavuz Argıt kütüphanesi bana göre o yıllarda Kocaeli’ye yakışırdı diye düşünmüştüm….

Bir taraftan bakıldığında okunurluk ve kadir kıymet bilme açısından geri baktığımda İSAM Kütüphanesine kitaplarını bağışlamasının ne kadar isabetli olduğunu görmedim değil aslında.

Kocaeli’de belki nice bir çok değerler var. Bizler onların çoğunu bilemiyoruz., bildiklerimizin de kıymetlerini bilmiyoruz….

İSAM Kütüphanesi Yavuz Argıt koleksiyonu önünde

İSAM Kütüphanesi Yavuz Argıt koleksiyonu önünde

Cahit Büyükkanber, Yavuz Argıt ile birlikte

Cahit Büyükkanber, Yavuz Argıt ile birlikte

Örçün Köyü Sultan Baba türbesi önünde

Örçün Köyü Sultan Baba türbesi önünde

Halıdere Balıklı Baba'da tarihi su yolunu incelerken

Halıdere Balıklı Baba’da tarihi su yolunu incelerken

Halıdere Balıklı Baba'da

Halıdere Balıklı Baba’da

Bir grup arkadaşıyla Ahmet Nezih Galıtekin'in evinde

Bir grup arkadaşıyla Ahmet Nezih Galıtekin’in evinde

İSAM Kütüphanesi Yavuz Argıt koleksiyonu önünde

İSAM Kütüphanesi Yavuz Argıt koleksiyonu önünde

Halıdere Balıklı Baba'da dostlarıyla birlikte

Halıdere Balıklı Baba’da dostlarıyla birlikte

İsrail – PKK; Kanguru ve Yavrusu

Son zamanlarda artan terör olayları ve günbegün verdiğimiz şehitler milletçe canımızı yakar olmuştur. Mevcut İktidarın etnik açılım oyunları cini şişeden çıkarmış ve ‘sıfır terör‘le devralınan ortam günde 6 – 7 şehidin verildiği bir hale dönüşmüştür.

 Devlet yönetmek şirket yönetmeye benzemez. Amerikanvari açılımlarla teröristlerin kahraman gibi karşılanmasına çanak tutar, terörle mücadeleye ömrünü adayları Silivri‘ye kapatırsanız; yani taşları bağlayıp köpekleri serbest bırakırsanız olacağı budur.

Türk Ordusu‘yla ilgili mahrem bilgiler artık işportaya düşmüştür. Terörün Giresun‘da yada Hatay‘da bile askerî birliklerimizi vurabilmesi nasıl mümkün olabilmiştir? Tüm kötülüklerin odağıymış gibi gösterilen ordumuzun savunma kanatları kırılırken neredeydiniz? Bu coğrafyanın en etkin Savaş Gücünü törpülerken hep “komşularla 0 problem” ütopyasında mı gideceğini zannettiniz Ortadoğu‘da işlerin?

İsrail‘in alçakça saldırısını tüm benliğimizle lânetliyoruz. Mavi Marmara gemisinde ve İskenderun‘da verdiğimiz tüm şehitlerimize milletçe sahip çıkıyoruz ve soruyoruz: İsrail‘in her zaman yaptığı manyakça saldırılardan birini yapması ihtimaline karşı onca gemiyi ve sivil insanı korumasız Akdeniz‘de nasıl bir başına bıraktınız? Deniz ve hava kuvvetlerimizde içeriye alınmayan subay kalmadığından mı eskort gemileri verilmedi ve destek uçuşları yapılmadı?

Davos‘ta “One Minute” şovu yapanlar 19 masum insanı kaderine nasıl terk etti? Bu da tedbirsiz kader ve ‘güzel ölüm‘ türünden bir iş midir? Hükümeti derhal ciddiyete ve gerçekleri görmeye davet ediyoruz. İşinizi ya adam gibi yapın ya da bırakın.

Son olarak; dünyayı Emperyalizmin Şer Üçgeni dediğiniz Amerika, İngiltere ve İsrail şiddet üzre yönetiyor. Yalnızca Filistin odaklı İsrail terörünü kınamıyoruz. ABD‘nin Irak ve Pakistan‘daki, İngiltere‘nin de Afganistan‘daki kıyımlarını da aynı ölçüde kınıyoruz. Halkımızı sadece İsrail düşmanlığına yönlendirip asıl ekip başlarını görmezden gelenleri de unutmuyoruz. Bunca olay ve zulümden sonra bu ülkelerin mallarına boykot düşünenlere de “günaydın” diyoruz.

Hayatımızın 24 saati bir duruş ve mücadele çizgisi üzere olmalı, maç-magazin ekseni üzerinde değil. Bize çevrili namluların şarjöründeki mermileri yine bizim paramızla alıyorlar. Uyan Türkiyem!