29.2 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 19, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1257

Hüsn-i Hat Sanatı

0

Hüsn-i Hat

“Yazı; Cismâni âletlerle meydana çıkan ruhâni bir hendesedir”
İlhamını Kur’an-ı Kerim’den ve Hz. Peygamber’in tavsiyelerinden alan hat sanatkârları “Allah güzeldir güzelliği sever”  hadisini düstur edinmiş, bir ibadet heyecanıyla üzerine titredikleri güzel yazıyı, gittikçe geliştirerek başka kültürlerde benzeri olmayan ve giderek evrenselleşen bir sanat dalı haline getirmişlerdir.

Hat eserleri, estetiği  ile gözlere hitap ettiği kadar, ele aldığı konular ve işlediği   metinlerle  de  zihinlere ve gönüllere  etkileyici  mesajlar ulaştırmaktadır.  Asırlar  boyu  bu anlayışla hat  sanatkarları başta Mushaflar, ayetler olmak üzere, en fazla Hz. Muhammed (s.a.s.)’in örnek şahsiyeti ve hadisleri etrafında sayısız güzel eserler meydana getirmişler bu suretle Müslüman halkın dini, ahlaki, sosyal ve içtimai eğitimine de katkıda bulunmuşlardır.

Camiler, kütüphaneler, çeşmeler, türbeler ve birçok yerde görülür Hat eserleri. Doğrudan ya da dolaylı mesajlar verir insanlara.

Örneğin; Camilerin kubbesinde “Gökleri ve yeri altı günde yaratıp daha sonra da Arş’ına kurulan O’dur”, “Allah göklerin ve yerlerin nurudur” gibi ayetler, çeşmelerde “Canlı olan her şeyi sudan yarattık”, türbelerde  “Her can ölümü tadacaktır” ayetleri dikkati çekiyor.

Hat sanatı; yerli, yabancı birçok ressamın ilgisini çekmiştir. Ünlü ressam Picasso, bir gün usta bir hattatın eseri karşısında: “İşte gerçek resim bu!” demiştir.Yine büyük ressam Van Gogh’a sorulan. “Siz resimde istediğinizi yapabildiniz mi? Gönlünüzden geçeni resimde dile getirebildiniz mi?” şeklindeki bir soruya, O: “Anlatamadım.” cevabını vermiş. “Peki bu hangi sanatla olur?” denmesi karşısında ise: “Kaligrafi ile (Hat sanatı) olur,” demiştir.

Yazmak insanlara mahsus bir eylemdir. İnsanlık tarihinin en önemli gelişmelerinden biri yazının bulunmasıdır. Sürekli gelişen ve değişen insanoğlunun elinde yazı da gelişmiş, çok çeşitli hallerle zenginleşmiştir. Bizim kültürümüzde sanat “mutlak sanatkar” a ulaşmanın arayışıdır.

Sanat; düşünür Roger Garaudy’nin ifadesiyle “Görünen ve bilinen güzellikleri kopya etmek değil,  gözle görülemeyen “mutlak güzel’i arayış çabasıdır.”

 

“Postal Öpücü” Kurtarıcı Olmuş

0

Siyasi iktidarın ağzından düşürmediği “demokrasi-barış-kardeşlik” sözlerinden ibaret güya proje içeriği belli olmayan bir karışıma dönüşmüş durumda…

Ne ararsan, kimi ararsan var içinde…

Öyle bir karışım ki yiyenin midesine oturuyor…

Demokrasiymiş…

Bunu söyleyebilmek için önce demokrat olmak gerek…

Ne demek barış?

Savaşlar devletlerarasında olur, barış ta…

Devlete isyan etmiş terörle barış nasıl olur?

Bizim bildiğimiz, tarihin de yazdığı terör pes edene kadar savaş sürer… Elli yıl da sürse terörle savaş devam eder…

Teröre “taviz” verirseniz hiçbir zaman bitmez…

Terörle “barış” yaparsanız, emsal olur…

Kaldı ki tek taraflı barış da olmaz…

Devlete isyan eden, varlığına saldıran terör örgütüyle barış!?

İlginç olan; siyasi iradenin bu söylemleri ile terör örgütünün söylemleri aynı paralellikte; toplamının bir bütünü…

Dillendirilenlerin tamamı PKK’nın siyasi talepleridir…

Tüm bunlar “demokratik açılım” ile maskelenmiştir.

Açılım pazarlık demektir.

Açılımdan kasıt, üniter devleti-milli devleti-millet bütünlüğünü-kuruluş felsefesini yozlaştırmak için zemin hazırlamaktır…

Etnisiteye göre devlette kurucu ortaklık!

Yöresel muhtariyet!

Anadilde eğitim!

Tüm bunlara devlet “evet” derse terör bitecek mi?

Gaflet!!!

Bakınız 1900’lı yılların Balkanlarına, bakınız Anadolu’daki “Batı Ermenistan” hayaliyle olup biten isyanlara!!!

Terör “okşanmakla” uslanmaz!

Ne diyor Ziya Gökalp; “her ilin (ülkenin, yurdun) bir dili vardır, bundan başka işle uğraşanların başka gayesi vardır.”

Derken, tehlikeli farklılığın nelere mal olacağını vurgulamıştır.

Evet, işte istenen demokratik açılımın şifreleri bunlar…

Soran var mıdır ki; açılım denilen şey, fukara halkın mutfağına fazladan bir lokma getirdi mi?

Hayır!

**

Terör feodalitesi…

Güneydoğuda vatandaş terör örgütüne teslim edildi…

PKK 1978’de devlete değil, rakip örgütlere, aşiret ağalarına saldırıyordu…

Çünkü terörün çıkış kaynağı feodalizmdi, ağalıktı, şeyhlikti, seyitlikti...

Vatandaşı sömüren feodalizme karşı başkaldırıydı…

Şimdilerde feodalizmden bahseden yok!

Çünkü artık terör ağaları var…

Her türlü illegal faaliyetler için yeni ağalıklar-feodaliteler oluştu…

Bunlardan bahseden yok, bu konuda “açılım” yapan yok…

Dünün feodal güçleri, bugün, terör örgütünün “sözcüleri” “ağabaşkanları“!!!

 

Sonra ne oldu?

1979’de terörist başı “APO” Suriye’ye geçti, orada örgütü kontrol etti, teröristler Filistin’de eğitim aldılar…

Hani bugünlerde uğruna İsrail’le savaş eşiğine geldiğimiz, kurtarıcısı olmaya soyunduğumuz Filistin var ya, işte orada PKK yetişti, filizlendi, dal budak saldı…

Ne denmeli bu duruma?

Anadolu’da böyle durumlarda; “buyurun cenaze namazına” denilir…

**

Etnik kimliğe dayalı bir ayrıştırma yapılmaktadır…

Türkiye Cumhuriyeti Devletinde neredeyse Türk açılımı istenecek! Türkler Lozan’daki azınlık statüsüne sokulacak!

Açılım diye törenler yapılıyor.

Nevruz kutlamalarını gördünüz…

Açılan pankartlara bakılırsa, Türkiye üniter bir devlet mi? diye tereddütler oluşmaktadır; kuşkular var bu konuda…

Yasalar ülkenin her yerinde farklı mı uygulanıyor?

Anayasal bir devlet değil mi Türkiye?!

**

Anayasa mı dediniz?

Devletlerin tabi oldukları yasaların anası vardır…

Nedir bu?

Anayasa…

Anayasa demek, toplumun sözleşme metni demektir; bu yasaların anasına herkesin onay vermesi gerekir ki bir anlamı olsun, toplumu yönetebilirliği olsun…

Öyle mi oluyor?

Hayır; (X) partisi salt çoğunlukta vekile sahip, kendine göre bir anayasa değişikli yapıyor; tüm direnmelere rağmen “dediğim dedik öttüğüm düdük” tekerlemesine uygun olarak istediğini yapıyor…

Sonra, bunun adı milli irade oluyor!

Milli iradeyi temsil etmeyen “millı” yasalar…

**

Sıfır problemle komşuluk!

Ne kadar “sıfır” düzeyde olduğumuzu son olaylar gösterdi…

Göbeğinden bağlı olduğun 3 milyonluk terörist devlet sana kafa tutuyor, gemini basıyor, el koyuyor, 9 vatandaşını öldürüyor…

Hatırlatalım, 2. Dünya Savaşında Osmanlı pasaportlu oldukları için Hitlerin hışmından, soykırımından Türkler tarafından kurtarılan Yahudilerin torunlarıdır bunlar…

Dün acıyarak kurtardığımız, sırtınızda taşıdığımız Yahudilerin torunları, bugün vatandaşlarımızı öldürmekteler…

Sen ne yapıyorsun?

Siyasi kabadayılık nutukları…

Hamaset ifadeler…

Önce yüksek tondan tehditler…

Sonra “ağababa”dan papara…

Ve “..meli” ekiyle biten temenniler!

Sebebi kim? Yine kendiniz!!! Yanlış devlet yönetimi…

Bu kadar gülünç olmak…

Filistin’e yardıma evet, diplomatik desteğe evet…

Fakat ne Filistin ne de Gazze ülkemin bir parçası?

Arap’tan daha çok “Arapçılık”

Bu hamasetin nedeni?

Dindaşlık mı?

Yalan!!!

Eğer öyle olsaydı, Irakta ölen 3 milyon sivil, yetim kalan 1,5 milyon çocuk, ırzına geçilen 600 bin kadın var…

Bunlar dindaş değil mi?

Üstelik Irak’ın bu hale gelmesine sebep olan BOP eş başkanı olmakla övünmek ortada dururken!!!??

 

Anadolu’da kaç tane Gazze’nin var olduğunu bilen var mı?

Anadolu’nun fukara insanları nana muhtaç iken bu sözde yardım kuruluşları neredeydi?

İsrail terörist… İsrail katil… İsrail lanetli… Hepsi tamam da…

Bunu bizden başka diyen var mı?

Hani o gemide 36 devletin temsilcileri vardı; niye o devletlerden hiç ses çıkmıyor?!

Nerede onlar; ilk ismiyle hitap edilen, mahdumların nikâh şahitliğini dahi yapan o devler başkanları, başbakanları nerede?

Niye ölenlerin hepsi Türk vatandaşı?

Demek ki palavra, 36 ülkeden insanın varlığı…

Din düşmanlığına, İsrail düşmanlığına dayalı bir politika…

Süper bir yanlış!!!

Devletin onuru beş paralık edilmiş… Buna zemin hazırlanmış… Karşı tarafa koz verilmiş… Şimdilerde meydanlarda vatandaşın manevi inançlarına dayanarak, kışkırtmalar yaparak, lafla gürleyerek, esip savurarak…

Ajitasyon yaparak…

Oy avcılığı yapmak!!!

Bu millet kanar mı artık???

Devletin “kellesine” ağ örülmüş… Kimin umurunda!?

Minberde vaaz verir gibi hamaset nutukları sepetle…

Elin ayağına dolanmış…

Sonra, “terör örgütü” kurmakla suçladığınız, “Ergenekoncu” ilan ettiğiniz Deniz Kuvvetlerinden bir amirali çağırıp akıl danışıyorsunuz!

Hani düne kadar bu TSK mensuplarını “örgütçü” diye bir kısmını içeri tıkıyordunuz, bir kısmını tehdit ediyordunuz, bir kısmını da “yasa” kılıcıyla doğramaya hazırlanıyordunuz!

Ne oldu?

Siyasi getirim (rant) toplamak için yoksa TSK’yi mi kullanmak aklınıza geldi? Yanlış politikalarla sıkışınca yine TSK mi?!

Savaş mı!!!???

Bizim Harput’ta bir deyiş vardır; sıkışıp kıvrananlar için söylenen bir ifade; “ya nassı ya!..”

Laf… Laf… Çok laf hata getirir…

Çok laf enerji boşalması demektir…

Diplomaside çok konuşmak yoktur…

Eldeki kozların, kartların kaybı demektir…

“Gürlediğiniz kadar ya icraat yap, ya da sus” derler!..

Devleti idare edenlerin ağzından çıkan her kelime devleti bağlar…

Bunu bilmeyenler nasıl devleti idare eder?

**

Kimdir postal öpen?

1974 de Mardin Kızıltepe kazasında “Molla Mustafa Barzani’nin adamları” diye işaret edilen insan sayısı 3-4 kişi idi…

Gelinen şu hale bakınız…

Bugünkü siyasi iktidar sözcüsüne ait olduğu söylenen ve dünün Molla Barzani’nin zürriyetinden oğul Barzani içi “postal öpücüsü” dedikleri kişiyi kırmızı halı ile karşılıyorlar…

Mahdum Barzani, PKK terörüne son vermek için “kurtarıcı” olarak davet edilmiş!!!

Özel olarak tahsis edilmiş devletin uçağı gönderilerek PKK destekçisi, himayecisi, dünün “postal öpücüsü” özel olarak getirtilmiş!!!

Dün, “muhatabımız değil” diye görüşmeyi ret ettiğiniz bu zatı devletin en üst makamlarında “kabul” ediyorsunuz!!!

Devletin dış işleri bakanı; PKK destekçisi, Türk milletine her fırsatta hakaret eden dünün “postal yalayıcısı” zat için “kek” (ağabeyim, kardeşim) diye aile nüfusuna dahil ediyor!!!

Böylesine bol tutarsızlıkları hangi devletin idarecileri yapar?

Mesut Barzani’nin gelişi tek de değil, iç işlerinden sorumlu “bakan” sıfatlı ve PKK kampında “teftiş” yaptığı bilinen zat da birlikte Ankara’da!

Irak bayrağı arka fonda yok!!!

Bu hareketler bile başlı başına bir mesaj niteliğinde…

Alan olursa!

Bu ne gaflet???!!!

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin düşürüldüğü düzeye bakar mısınız???!!!

Tanrım sen aklıma mukayyet ol…

 

Malatya Gezim

0

Merhaba benim adım Ayşegül.  Kocaeli kafilesinin en genç üyesiyim. Benim Kocaeli Aydınlar Ocağı ile ikinci gezim.  Birinci gezimi yazmak nasip olmadı.

Hasan Amca yaz dediği için yazıyorum. İkinci gezim uçakla olduğu için heyecanlıydım. Yalnız uçağa 7 kere küçükken binmişim. Şimdiki ise sekizinci uçağa binişim. Havalimanında bazı aksaklıklar ortaya çıktığından, pek iyi geçmedi havalimanı. Ama uçak çok zevkliydi. Uçak da salamlı tost, yemiş ve limonata içmiştim. Tadını beğendim.

Her neyse sonra 5 yıldızlı Anemon Otele vardık. Otel çok güzeldi. Yalnız banyoları hariç.Sonra yemek yemeye aşağıya indik. Yemekten sonra biz gruptan ayrı olarak,  Emine Teyze, Gül Teyze, annem (Halime TOKA),Özge Abla, Selçuk Amca, babam (Mustafa TOKA) ile beraber Malatya’ya gittik. İlk başta taksiye bindik. Sonra “MALATYA  BEŞKONAKLAR’A’ ” gittik. Orada babam ile Selçuk Amca  ertesi günü burada yapılacak yemek için hazırlık yapıyorlardı. Sonra Malatya’nın meşhur vilayet turistler turistler parkına gittik. Orada dondurmalar, havuç suları, kahveler filan içtik.

Sonra taksi ile otelimize geri döndük. Ben çok yorulmuştum . O yüzden hemen odaya gidip yattım. Sabahleyin erken kalkmamız lazımdı. Çünkü kahvaltı erken başlayıp erken biticekti. Çünkü bayanlar Malatya’yı gezecektik.

Tabii bayanlar gezerken bir rehber lazımdı . O yüzden babam da bizim ile beraber gelecekti. Ertesi gün ilk önce Malatya  Yeni Cami’ye gittik. Etrafındaki bakırcılar çarşısını gezdik. Sonra “DİBEK KAHVESİ”almak için kahveciye gittik.  Sonra ise Kernek denen yere gittik. Park içinde BBP nin toplantısı vardı. Başkanları konuşma yapıyordu. Orada şelale gibi bir yer vardı. Oraya gittiğimizde Gül Teyzeler “KÜÇÜK ESKİŞEHİR” adını vermişlerdi.

Tabii yorulunca dinlenmek lazım. O yüzden sakşam gittiğimiz  çay bahçesine gittik. Giderken hep bir derenin kenarından yürüdük. Orada biraz dinlendikten sonra Malatya’nın içme suyunun bulunduğu yere gittik.  Harika bir yerdi orası.  Girerken hastanelere girerken ayağımıza giydiğimiz mavi galoşlardan giydik.  Suyun kaynağına baktıktan ve fotoğraflar çekildikten sonra kiraz ağaçlarından kiraz toplamaya başladık. Kirazlar bir harikaydı.  Orada Turgut ÖZAL’ın gizlice gelip dinlendiği  yer de vardı. Sonra “SU SESİ” denilen yere geldik. Orada da çok güzel kirazlar yedik. Sonra otobüse binip otelimize gittik.

Erken çıkmamız lazımdı ki “BEŞ KONAKLAR’A” yemek yemeye gidelim. Sonra hazırlanıp otobüse bindik. Beş Konaklar’a vardık. Orada genellikle yöresel yemekler olduğundan pek yemekleri yiyemeceğime benziyordu. Çünkü yöresel yemekleri sevmezdim. Sonra her gelen yemeğin tadına baktım. Aralarından en çok “ANALI KIZLIYI”beğenmiştim. Yemekten sonra kayısılar için yemekten sonra alışverişe gittik.  Alışverişten sonra otele geri döndük.

Sabahleyin kahvaltıdan sonra “İNÖNÜ ÜNİVERSİTESİNE ” gittik. Üniversite içindeki  “TURGUT ÖZAL MÜZESİNİ” gezdik. Sonra “MALATYA HAVAALİMANİNA ” gittik. Ve tatlı yorgunluktan sonra sağ salim evlerimize ulaşdık. Annem babamla  ve onların  güzel dostlarıyla harika bir gezi oldu benim için. Bu geziyi düzenleyenlere sonsuz teşekkürler. Bu arada ben de ilk defa böyle bir siteye yazı yazmış bulunuyorum.

PKK Eylemleri ve Açılım

Sadece Güneydoğu ve Doğu Anadolu’nun bir kısmında değil, BTP’nin “Kürdistan sınırları” olarak ilan ettiği bu bölgemizin dışında da PKK, terör eylemlerini hem sayıca ve hem de nitelik olarak artırdı. Askeri birlikleri hedef alan saldırılar yanında, şehir merkezlerinde planlanıp, gerçekleşmeyen şok edici eylemler dikkate alındığında PKK’nın bu yaz çok kanlı eylemlerle gündemde kalacağı anlaşılıyor.

PKK terör örgütünü İmralı’dan yönetmeye devam eden Öcalan‘ın avukatları aracılığıyla şu mesajı verdiğinden beri bu olaylar zaten bekleniyordu: “31 Mayıstan sonra ben yokum. Olacakların muhatabı ben değilim.”

Fakat bu olayları yorumlayanlardan bir kesimin, “PKK, açılımları istemediği için terörü azdırdı” tarzı açıklamalarını anlamakta güçlük çekiyorum.

AÇILIM NEDEN DOĞMUŞTU? Şimdi bir hafızamızı tazeleyelim. “Kürt Açılımı” kavramını ilk duymaya başladığımız zaman ile Cumhurbaşkanı Gül’ün “iyi şeyler olacak” açıklaması aynı döneme rastlıyordu.

Obama yönetiminin iş başına gelmesinden sonra ABD, Irak’tan silahlı kuvvetlerini çekme planını açıklamıştı. ABD silahlı kuvvetlerini Irak’tan çekerken geride petrol kaynakları ile nakli sağlayan boru hatlarının güvenliğinin sağlandığı bir düzen kurmayı istiyordu.

İstenen güvenli bölge için PKK’nın tasfiye edilmesi veya uzun süre kuluçkaya yatırılması gerekiyordu. Bu noktada Türkiye ile ABD’nin menfaatlerinin örtüşüyor olması bir şans olarak telakki edildi.

Ancak bu operasyonun yapılmasının bir “siyasi çözüm” üzerine inşa edilmesine bağlı olduğu dayatılıyordu. Siyasi çözüm için bir yandan PKK ve yandaşı ayrılıkçı Kürtlerin, diğer taraftan Türk Milletinin (ayrılıkçı Kürtlerin dışındaki tüm Türkiye Halkının) ikna edilmesi gerekiyordu.

AÇILIMIN GELİŞİMİ: Açılımın adı bile şiddetli reaksiyona yol açtığı için “Kürt Açılımı” adından vazgeçilerek “demokrasi açılımı” denilmeye başlandı. Açılımın dışına da şık bir ambalaj sarıldı, “analar ağlamasın, evlatlarımız ölmesin, acılar son bulsun.”

İmralı ile yapılan görüşmelerden sonra ilk deneme yapıldı. Öcalan’ın talimatıyla “Habur‘dan giriş yapan PKK’lı gruba karşı DTP öncülüğünde yapılan karşılamada teröristlere kahraman muamelesi yapıldı. Türkiye Devleti hukuku ve devlet ciddiyetini sarsan komik bir yargılamadan sonra bunları serbest bıraktı.

Öcalan bu hamlesiyle PKK üzerindeki mutlak otoritesini ortaya koydu. “Eğer PKK’yı devreden çıkarmak istiyorsanız bunun bir tek yolu vardır, benimle pazarlık etmek” mesajını verdi.

Fakat ikna edilmesi gereken diğer tarafın, yani Türk Milletinin şiddetli reaksiyonu ve seçimlerin yaklaşmaya başlaması Öcalan’la pazarlığı imkânsız hale getirdi.

İşte bu noktada Türkiye Cumhuriyeti Devletini istediği noktaya getirmeye ramak kaldığını düşündüğü sırada, bütün kozların elden çıkma ihtimaline karşı, Öcalan terör örgütlerinin klasik tavrına geri döndü: Halkı ve devlet adamlarını yıldırmak, öfke ve çaresizlik içinde tavizkâr hale getirmek.

Öcalan’ın hayali: Öcalan’ın bir tek hedefi var: Irak’ın kuzeyinde Barzani’nin yaptığını yapmak. Yani hapisten çıkmak, siyaset yapma imkânı elde etmek. Ve bir federe devlet yapısı oluşturarak bu devletin başına geçmek. Sonraki aşamada Irak’ta bir bölünme olması halinde Büyük Kürdistan’ı oluşturmak üzere bu toprakları Türkiye’den koparmak.

İşte 31 Mayıstan itibaren büyük terör eylemlerini başlatacağını duyuran Öcalan, “bunları durdurmak sadece benim elimde. Gelin benimle masaya oturun” mesajını veriyor.

40 binden fazla vatan evladının kaybına ve milyarlarca dolarlık ülke kaynaklarının heder olmasına sebep olan adamın, Türkiye Cumhuriyetine kafa tutmasıdır bu.

TERÖRLE MÜZAKERE: Terörü, teröristle müzakere ederek çözebileceğini sananların, verdikçe daha fazlasının isteneceğini görmeleri gerekiyor. Bugüne kadar “terörle bir yere varılmayacağı” hep ifade edilmekle beraber, uygulama “terörle bir yerlere gelindiğini gösteriyorsa” daha fazla terörle, daha ileri noktalara varılmak istenecektir.

Sonuçta vatan topraklarının bir bölümünü vermeden, müzakere ile terör durdurulamayacaktır. Vatan toprağından bir karışı dahi vermek konusunda ise hükümet te dâhil hiçbirimizin hakkı ve yetkisi yoktur.

PKK KÜRT HALKINI TEMSİL EDİYOR MU? Kürt halkının bir kısmının PKK hedeflerini benimsemesi söz konusudur. Ancak hâlâ büyük kısmı Devletimizin yanında, birlik ve kardeşlikten yanadır. Silahlı terör örgütünün bütün baskı ve dayatmalarına rağmen bu akımın siyasi kolu %6 oy mertebesini aşamamaktadır. Terörün baskısı azaltıldığı zaman bu oy oranının da düşeceği görülecektir.

Devlet teröre karşı tavizsiz bir mücadele (dış boyutlarını ve finans kaynaklarını da dikkate alarak) yapmak durumunda. Ancak halkı kucaklayıcı tedbirlerle, özellikle işsizlik ve fakirlikle mücadeleyi öne çıkaran ekonomik ve sosyal tedbirlere ağırlık vererek, çareler üretmemiz gerekiyor.

Sabırlı ve uzun soluklu bir mücadeleyi sürdürmek zorundayız. Başbakan’ın meşhur sloganını biraz değiştirerek ifade edelim: Yılmak yok, mücadeleye devam.

Bir İzmit Beyefendisi – 2

Yavuz Argıt Ağabey’i farklı kılan, sadece 30.000’lik kitap koleksiyonu değil. Onun kişiliği, mütevaziliği, insana bakış açısı, sıradan olmayışı. Her şeyden önemlisi Türk Milletine bıraktığı çok önemli mirası. Yavuz Argıt koleksiyonu..ve insani meziyetleri….

Yavuz Argıt’la zaman zaman mülakatlar yapılmıştır. Bu mülakatlardan bazen yazılar bazen de mülakatın kendisi yayımlanmış. Yavuz Argıt adına yazılan yazılardan kesitler sunmaya çalışacağım.

Aksiyon dergisi 114 sayısında, 1997 yılında daha kitaplarını İSAM’a bağışlamadan önce yaptığı mülakattan derlenen yazıyla başlayayım. Emin Koyuncu 08.02.1997 tarihinde “Bir okuma inatçısı” başlığı ile kaleme almıştır.

“Türkiye’de yaşayanların kitap okumak için boş vakti yoktur. Çünkü hafızamıza yer etmiştir ‘kitaplar boş zamanlarda okunur‘ diye.  Kahvehanelerde oturup etrafımızda gelişen olayları anlatmaktan veya otobüste giderken her gün gördüğümüz yerleri defalarca seyretmekten daha önemli ne olabilir ki? Belki yol kenarlarındaki çimler biraz daha büyümüştür. Hele televizyonların evin başköşesinde yer alması, kitapları evin vitrinindeki kullanılmayan fincanlar ile ebedi komşu yapmıştır. Kitap için ayrılacak para yoktur. Sadece gazetelerin promosyon olarak verdikleri veya vitrinin rengine uyacak kitaplar tercih edilir olmuştur. Ama okumayan topluma inat, ısrarla okuyan kişiler de var aramızda.

Yavuz Argıt Yavuz Argıt, kendi deyimiyle ‘selülozmani‘ olmadığını, ancak ısrarlı ve inatçı bir okuyucu olduğunu vurguluyor. Selülozmaninin, bibliyomaniden daha öte mantıksız bir kitap toplayıcılığı olduğunu açıklayan Argıt, bu kişilerin ellerine geçen lüzumlu lüzumsuz bütün kağıt artıklarını topladıklarını kaydediyor. Ailesinden kalan bütün malları satarak sermayesini kitaba bağlayan Argıt, okuduğu kitapları evinde biriktiriyor. Yaklaşık 30 binin üzerinde kitaba sahip olan Argıt, günde ortalama 2 bin sayfa kitap okuduğunu söylüyor. Bu sayının konulara ve kitabın içeriğine göre değiştiğini belirten Yavuz Argıt, astronomi ve felsefe kitaplarında bir günde okuduğu sayfa sayısının bine kadar düştüğünü kaydediyor.

Argıt, yeme, içme ve uyuma gibi zaruri ihtiyaçlarının dışındaki bütün zamanını kitap okumaya ayırmış. Acıktığında aparatif bir şeyler atıştırıyor. Uykusu geldiğinde uyuyor. Ancak uyuyabilmesi için bir şart daha var; eline aldığı kitabın bitmesi gerekli. Zaten günde en fazla 5 saat uyuyor. Uyandığı gibi yine kitaplarının sayfalarına dönüyor.

http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/detaylar.do?load=detay&link=2242

İSAM

İSAM

Bu mülakattan 2 yıl sonra kitaplarını İSAM(İslam Araştırmaları Merkesi) kütüphanesine bağışladı.

Bu kütüphaneden bahis edecek olursak eğer;

Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM) Kütüphanesi, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin hazırlanması sırasında ihtiyaç duyulacak kitap ve dergileri toplamak ve bunları ilim âleminin istifadesine sunmak amacı ile 1984 yılında kurulmuştur.

Mart 2007’de yapılan bir araştırma neticesinde Türkiye’nin en iyi on kütüphanesi içinde ikinci olan TDV İSAM Kütüphanesi, bünyesinde bulundurduğu eserlerin konusu itibariyle bir Sosyal Bilimler Kütüphanesi olma özelliğini taşımaktadır. Dinî ilimler, İslâm ve Türk tarihi kültürü ve medeniyeti başta olmak üzere sosyal bilimlerin birçok alanını kapsayan zengin bir koleksiyona sahip olan kütüphane, gerek TDV İslâm Ansiklopedisi’nin gerekse merkezin diğer araştırma ve yayın faaliyetlerinin sür’atli ve sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesi için yeni yayımlanan kitap ve süreli yayınları düzenli olarak takip etmek, satın alarak araştırmacıların hizmetine sunmak amacıyla kurulmuştur. Kütüphanede, satın alma dışında bağış ve mübadele yoluyla da eserler temin edilmektedir. Ayrıca aktif olarak yerli ve yabancı 120 kurumla mübadele bağlantısı olan kütüphane koleksiyonunda 215.000 cilt kitap, 777 adedi süreli takip edilen 3093 çeşit yerli-yabancı derginin 130.000 sayısı yer almaktadır. Bu kitapların 96.000 Türkçe, 50.000 Arapça, 28.000 İngilizce, 7.000 Fransızca, 4.000 Almanca, 700 yazma fotokopisi ve 4.700 tez mevcuttur.

Kütüphane sadece  yüksek lisans ve doktora öğrencileri ile öğretim üyeleri ve öğretim görevlilerine açık…

İSAM

İSAM

İSAM kütüphanesinin araştırmacılara sunduğu önemli hizmetlerden birisinin her geçen gün zenginleşen Osmanlı mahkeme sicilleri koleksiyonu olduğuna dikkati çeken Yılmaz, “Kütüphanenin arşiv birimi içinde yer alan koleksiyonda, İstanbul Müftülüğü’ndeki yirmi yedi mahkemenin kadı sicilleri, Rumeli ve Anadolu kazaskerliği ruznamçeleri, nakibüleşraf defterleri ve kadı mühürleri olmak üzere toplam 10.367 defter ile Anadolu vilayetlerine ait 8.860 defterin mikrofilmleri araştırmacıları istifadesine sunulmuştur” dedi. Ödünç kitap hizmeti olmayan ve haftanın yedi gün sabah 9.00 akşam 23.00 saatleri arasında açık olan kütüphanede, açık raf sistemi uygulanmakta olup araştırmacılar ihtiyaç duydukları kadar kitap ve dergiyi raflardan alıp inceleyebilmektedir. Ayrıca kütüphane aralarında, Orhan Şaik Gökyay, Prof. Dr. Nejat Göyünç, Yavuz Argıt, A. Ragıp Akyavaş, Dr. Turgut Akpınar, Hidayet Nuhoğlu, Kasım Küfrevi, Prof. Dr. İlber Ortaylı, Prof. Dr. Kemal Beydilli, Kathleen R. F. Burrill, Dr. Tayyar Altıkulaç, Dr. Numan Külekçi gibi önemli şahsiyetlerden bağış yoluyla temin ettiği koleksiyonlarını bünyesinde bulundurmaktadır. (Bu kütüphanede Osmanlı hazinesi var! http://www.yeniasya.com.tr/2009/11/01/kultur/h1.htm Gülsevil Kahraman’ın 01.11.2009 )

Kütüphaneye ben gittim çok gururlandım ,umutlandım, hayıflandım, duygulandım. Hakikaten mükemmel bir kütüphane. Çalışanlarının güler yüzü, idarecileri çalışma ortamını en konforlu hale getirebilmek için oluşturdukları yapısal ortam takdire şayandı. Günde 400-450 kişinin kütüphaneden faydalandığını, talep artışını karşılamakta zorlandığını söylediler. Hakikaten ben gittiğimde de boş bir masa yoktu. Sessizlik, huşu hakimdi ve bir mabet havasındaydı. Bu kütüphaneyi ülkemize kazandıran yöneticilere, geçmişte ve şu an çalışanlara, kitaplarını bağışlayan şahısların vefat edenlerine Allah’tan rahmet, yaşanlara da teşekkür ve hayırlı ömürler diliyorum. Daha iyi ve güzellerini başta Kocaeli’mize ve diğer şehirlerimize yapılmasını da ayrıca arzu ediyorum..

İSAM

İSAM

Yoruluyor Türkiye

Yoruyorlar demek daha doğru.

Her biri, kuralları, sahaları, takımları farklı maçlar oynuyor Türkiye.

Sahaya çıkarken stadyumdan yükselen anonsa bakılırsa, bu maçın kesin galibi dediğimiz Türkiye, her oyunun sonunda farklı mağlubiyetlerle ayrılıyor sahadan.

İzlenen dış politika, Dışişleri Bakanı’nın öğretim üyesi olduğu yıllarda hayallerini süsleyen “Bölgesinde etkin bir Türkiye” projesine uygun.

Ancak,  ister siyasal, ,ister seküler romantizm deyin buna, romantizmin dış politikadaki izdüşümü olan bu siyaset, ülkeyi beklemediğimiz bir anda, Ortadoğu bataklığının tam ortasına götürür.

Ortadoğu politikalarını Türkiye’nin hamiliğinde oluşturma gayreti,  Amerika’nın çıkmaya çabaladığı bu bataklığa,  git gide Türkiye’nin hızla ilerlemesine yol açabilir.

Türkiye’nin esas oyuncu olma hayali,  ben de dâhil, bu ülkede yaşayan herkesin gururunu okşayan bir talep de olsa, romantizmin bir an önce terk edilerek, oluşturulan politikaların, olası sonuçları açısından irdelenmesi gerekmektedir.

Başbakan’ın,  “arkasında durmaya devam edeceğim” dediği, “Uranyum Takas Anlaşması” nı boşa çıkaran Viyana Gurubu kararından sonra, bu gün de bu takas anlaşmasını yok farz eden Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi‘nin aldığı,” İran’a yaptırımların daha da ağırlaştırılması” kararı karşısında, Türkiye, İran ve Brezilya ile git gide yalnızlığa doğru itilmektedir.

Amerika‘nın ilk açıklamalarına bakılırsa, İsrail’deki Hükümet’i götürmek için levye olarak kullandığı Türkiye’ye hakkında,  Birleşmiş Milletler Güvenli Konseyi’nde kullandığı “red” kararı karşısında, çok hoşnut olmayan düşüncelere sahip olduğunu söylemek yanlış olmaz.

İsrail konusunda bırakın dünyayı arkamıza almayı, gemide vatandaşları bulunan 32 ülkenin hiçbirinden en ufak bir ses çıkmadı bu güne dek.

Buna rağmen Türkiye, Gazze ısrarını tek başına sürdürmeye kararlı.

İsrail’in ablukayı gevşeteceği haberlerine güvenip de başarılı olduğu sanılmasın.

Bunu,  Yahudilerin, ısınan suyu soğumaya bırakma taktiği olarak değerlendiriyorum ben.

İran’a yaptırımlar konusunda alınan kararda, Rusya’nın da kendisi ile hareket edeceğini bekleyen Türkiye, bu tezinde de boşa çıkmıştır.

Rusya, silah ambargosunun kendisi için delinip,  İran’a silah satılması izni karşısında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde, Amerika ile birlikte hareket etmiştir.

 İran’ın da bu konudaki beklentisi boşa çıkmıştır.

Rusya, kopardığı bu tavizle ülkesine ekonomik bir kazanım sağlamakla birlikte, dünyadan kopmamıştır.

Ya Türkiye?

Türkiye’nin bu konudaki kazanımı nedir peki?

Davutoğlu Hoca’nın “Stratejik Derinlik” kitabındaki hayallerinin tatmininden öte bir şey görünmemektedir şu anda.

Daha önce belirtmiştim, Türkiye’nin AB’den çok daha önemli bir kozu var diye.

Bu da; İran, Türkiye ve Rusya ile oluşturulması mümkün olan güçlü bir ittifaktır demiştim.

Ama Rusya’nın içinde yer almadığı bu ittifakın iki parçalı hali, yani yalnızca İran ve Türkiye,  “yeşil” bir birliktelikten öteye geçemez.

Dünya’daki yeni ekseni Ön Asya olmasına rağmen, Türkiye’yi Ortadoğu ekseninde tutma gayreti de dünyayı iyi okuyamamanın işareti.

 Amerika’nın boşaltmak için çaba sarf ettiği Ortadoğu bataklığına doğru yol alırken, Yahudi Lobisi’nin finans çevrelerindeki etkinliğini göz önünde bulundurarak, yakın dönemde karşımıza çıkacak meçhul faturalara da hazır olmak lazım.

Bu ülkenin bu faturaları ödeyecek gücü yok!

Hükümetin de romantik duyguları için, ülkeyi bilinmezliğe doğru sürüklemeye hakkı yok!

 

Siz Hangi Uyuşturucuyu Kullanıyorsunuz?

Türk Milleti ve Türkiye’miz ucu karanlık bir tünele girmiş durumda. Bunun sebebi; ne halde olduğumuzu ve nereden kaynaklandığını bilmediğimiz akli ve ruhi bir sarhoşluk içinde oluşumuz. Bu kanıyı olumsuz ekonomik göstergeler itibariyle ifade etmediğimi de özellikle belirtmeliyim.

Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önce çekildiğimiz ve yanlış politikalarla hükümranlık haklarımızdan vazgeçtiğimiz coğrafyada yaşayan Türklük bakiyesi perişan bir halde olup bununla beraber ülkemiz yönetim olarak Türk Milletinin kontrolünden çıkmış ve Türk olmayanların ve Türk olsa bile kendini Türk olarak görmeyenlerin eline geçmiştir.

Bunları yazdıkça milliyetçi, ırkçı, şovenist vs. olduğumu söylüyorlar. Ben sadece Türk Milletinin bir evladı olduğum için bu tehlikelere işaret ediyorum. İstiyorlar ki; hiçbir Türk sesini çıkarmasın ve kaderine razı olsun. Bu oyunu deşifre ettiğimiz için birileri bizi oyunu bozan anlamında “virüs” olarak ilan etmiş durumda. Yok öyle yağma… Hiçbir şeyden korkmadan Türk Milletini uyandırmaya devam edeceğiz.

Herkes biliyor ki; Türkiye’yi PKK bölemez ve PKK’nin böyle bir gücü de yoktur. Buna karşılık Türkiye’nin millet yapısının 36 etnik parçadan ibaret olduğu iddiası en büyük bölücülüktür ve PKK’nın yapamadığını yapmaktır. Bu sebeple Türk Milletinin 36 etnik parçadan oluştuğu ve Türklerin bu 36 etnik parçadan sadece biri olduğunu iddia etmek; içinde bulunduğumuz ve çözüm üretmekte zorlandığımız durumun başlıca sebebidir. Bu iddianın sahipleri Türk Milletine karşı tarih önünde hesap verecektir.

Köşe başlarını tutmuş olan ihanet şebekeleri ve işbirlikçiler bu durum karşısında sevinçle el ovuşturuyor. İnşallah bu sevinçleri kursaklarında kalacak…

Niçin bunları yazıyorsun diyenlere son günlerde meydana gelen olayları ve bunların Türk halkı üzerinde yarattığı sarhoşluğu bir kez de bir Türk olarak cevaplamak istiyorum diye belirtmeliyim. Çünkü herkes meselelere kendi penceresinden bakıyor ve bırakın da bir Türk’te kendi penceresinden baksın.

Mavi Marmara gemisinin Türkiye’den hareketi, bildiğimize göre dokuz bilmediğimize göre on dokuz kişinin hayatını kaybedişi, yüzlerce yaralı, dünyanın ve ABD’nin İsrail’in yanında yer alışı, hükümetimizin ve RTE’nin her zaman olduğu gibi sorumlu sorumsuzluk moduna geçişi, müslüman Mısır’ın Gazze’ye yardım yolunu bir türlü açmaması, Türkiye’nin iki ayda bölücü teröre 38 şehit verişi ve hükümet ile tüm sorumluların bu konudaki aczi… İsterseniz saymaya devam ederiz ama bu kadar yeter sanırım.

Yaşananlar sebebiyle ülkemizde binlerce Filistin bayrağının stokta hazır tutulduğunu ve kendisini Filistinli hisseden binlerce insanın bulunduğunu bu vesile ile öğrenmiş olduk. Bu insanların bu olay karşısında duruşlarını ve tepkilerini hiçbir şehit cenazesinde gördüğümü  hatırlamıyorum. Yine Telafer bombalanırken, Kerkük-Erbil ve Musul Türkmenlerden temizlenirken bu Filistin bayraklarını sallayanlar ortada yoktu. Hocalı katliamı için bu Filistinciler sokağa dökülmemişlerdi. Ölen müslüman Türk olunca arada bul bunları. Oysa biz hiçbir Müslüman ve de yaradılmış insan yada canlı mahlukat için farklılık gözetmeyen bir milletiz ve adımız da “TÜRK”tür. Bu Filistinciler; vatansız ve milliyetsiz Müslümanlık anlayışının ortaya çıkardığı bir topluluktur ve bu anlayış Türk Milletinin varlığı için bir tehlikedir.

Türk Milleti uzunca bir zamandır kendisine karşı yürütülen politikaların ekonomi odaklı olduğunu düşünmektedir. Oysa ki; ekonomik saldırı tamamlanmış sıra sosyolojik yapıyı parçalayacak olan psikolojik saldırılara gelmiştir.

Bütün oyun “Türk”lük üzerinde sürmektedir. Yıllardır sağ ve sol ideolojilerde Türklük aleyhine sürdürülen fikri  çalışmalar meyve vermeye  ve neredeyse yüzde yüz homojen bir toplum olan Türk Milleti birbirine yabancılaşmaya, ötekileşmeye ve birbirini sorgular hale gelmeye başlamıştır. Bunda Türk Milletinin her sahada fakir bırakılmasının ve gerçeklerin perdelenmesinin önemli bir rolü vardır.

Şunu çok net olarak söyleyebiliriz ki; Türk Milleti, Türk olmayanlarca ve Türk olsa da bu duyguyu kaybetmiş olanlarca yönetilmektedir. Aynen Osmanlının son dönemlerinde olduğu gibi. Böyle olunca başımıza gelenleri pek fazla yadırgamamak gerekir.

Bazılarınca CHP Genel Başkanlığı koltuğuna oturmakla Atatürk’ün koltuğuna oturmuş olarak kabul edilen Kemal Kılıçdaroğlu; kendisine milli kimlikle ilgili sorulan sorulara kürt ya da Türk  veya annesinin ermeni olup olmamasının pek bir şey ifade etmediğini ve meseleye insan odaklı baktıklarını ifade etmesi Atatürk’ün söylemleri ile çelişmektedir. Atatürk aynı sorulara “Ne Mutlu Türküm Diyene” ve kendisinin en büyük zenginliğinin Türk Milletine mensubiyet olduğunu söyleyerek cevap vermektedir. Kılıçdaroğlu’nun cevapları Atatürk’ün cevapları ile karşılaştırıldığında aradaki sapmanın boyutu ve böylece Kılıçdaroğlu ile Filistincilerin millet anlayışı konusunda pek bir farklılıklarının olmadığı görülmektedir.

Teferruatların devlet yönetiminde veya insan yaşamında genel anlayışta bir sapma olmadığı takdirde pek fazla bir önemi yoktur. Ancak genel anlayışta makas değiştiren önemli bir yol değişikliği varsa teferruatlar çok önem kazanır. Bunun için satır aralarını doğru okumakta büyük fayda vardır.

Bu sebeple Türkiye ile İsrail arasında yaşananları, RTE ile hükümetin tavırlarını, Filistin bayrakları ile sokağa dökülenleri, Kemal Kılıçdaroğlu’nun tıpkı RTE gibi Türklüğü arka plana itici ifadelerini, sözde kürt ve ermeni açılımlarının geldiği noktayı, Barzani’ye gösterilen ilgiyi, BDP milletvekili Sabahat Tuncel’in PKK’yi terör örgütü olarak görmedikleri dair ifadesini ve de özellikle Gazze olayında ölen Furkan Doğan’ın akedemisyen babasının sözlerini ve aynı olayda yitirdiğimiz bir vatandaşımızın hanımı ve çocuğunun cenazedeki gülümseyen fotograflarını iyi okumamız gerekir diye düşünüyorum.

Yine iyi okumamız gereken bir teferruatta Türkiye’nin önde gelen işadamlarından ve sosyal demokrat görüşleriyle tanınan Musevi cematının önde gelen ismi İshak Alaton’nun Taraf Gazetesine verdiği röportajda söyledikleriydi: “AKP daha yüksek oyla iktidara gelir… Türkiye için çok umutluyum. AKP’nin 20002 yılından beri performansı çok pozitif. Neticeler ortada. Ekonomi yolunda… Doğru yoldayız.” . “…Yine o kemikleşmiş dinazorların teşebbüsü ile bu da (anayasa değişikliğini kast ediyor) Anayasa Mahkemesine götürüldü. Ve muhtemelen dinazorların baskısıyla Türkiye’nin aleyhine kemikleşmiş, donmuş bir karar çıkacak. Bence bunun da üstesinden geleceğiz. Bu durumda seçime gidecek AKP daha yüksek bir oyla ve tek başına iktidara gelmesi kaçınılmaz olacak. Dinazorlar bunu istemiyorlar ama tepkileri bu güne kadar olduğu gibi ters tepecek”.

Görüyorsunuz İshak Alaton tabloyu çizmiş. Yılların sosyal demokratı Musevi işadamı Türklük karşıtı bir politika izleyen AKP’nin hızlı bir taraftarı olmuş. Senelerdir benzer politikaları paylaştığı sosyal demokrat arkadaşlarını “dinazor”lukla suçluyor. AKP’nin 2002’den beri yaptıklarına imzasını atıyor.

İshak Alaton; AKP’nin ekonomik olarak Türkiye’yi diz çöktürdüğünü ve günümüzü geçici tedbirlerle kurtardığımızı, halkın yoksulluk sınırı içinde yüzdüğünü buna karşılık Türkiye’ye borç verenlerin servetlerini katladığını ve işsizliğin tarihi rekorlar kırdığını anlaşılan görmüyor. Zaten onun durduğu yer Türk Milletinin durduğu yer değil. Onun için Alaton’un anlattığımız şeyler çerçevesinde AKP’yi başarılı bulması doğal. Ayrıca AKP’nin Türk Milletinin sosyal dokusuna verdiği zarar onun endişe edeceği bir husus değil. Bilakis bundan memnuniyette duyuyor olabilir. Çünkü herkes gibi o da bilmektedir ki; vaad edilmiş toprakların İsrail’ce yeniden vatanlaştırılmasının önündeki en büyük engel Türk Milletidir. Bu sebeple aklını Türklükle bozmuş olan bir AKP’nin Alaton’ca desteklenmesi hiç şaşırtıcı değildir.

Aslında İshak Alaton’un sosyal demokratlığının altında yatan  “halkların kardeşliği” felsefesinin, Filistincilerin “vatansız ve milliyetsiz Müslümanlık” anlayışının, Kemal Kılıçdaroğlu’nun “önce insan” söyleminin ve Recep Tayyib Erdoğan’ın “36 etnik parça” vurgusunun bir kavşakta kesiştiğini söylemek hiçte yanlış olmaz. Sapla saman birbirine ne kadar karışmış görüyorsunuz değil mi?

Evet! Türk Milleti; teferruatlara boğularak genel sapmadan bihaber hale getirilmek suretiyle tarihte pek çok örneğini gördüğümüz gibi yine yok edilmek ve vatanına el koyulmak isteniyor. Tıpkı Balkanlarda, Orta Asya’da, Kafkaslarda ve nerede Türk varsa orada uygulanan politikalarda olduğu gibi…

Bu politikalar uyuşturucu benzeri yöntemlerle Türklerin aklına ve ruhuna zikrediliyor. Medya, üniversite, din adamı, siyasetçi, işadamı, şair, romancı, tiyatrocu, simitçi, mısırcı, araba yıkayıcısı ve bil cümle eleman bu uyuşturucunun tedarikçisi durumunda…

Onun için etrafınıza şöyle bir bakın hangi uyuşturucudan etkileniyorum diye. Yoksa bu tatlı sarhoşluk size çok şey kaybettirecek.

 

“Dikkat! Bölünmüş Yol”

0

Mavi Marmara gemisine yapılan İsrail operasyonundan daha acı bir şey gördüm. Toplum 80 öncesinin sağ-sol‘u gibi cart diye ortadan ikiye bölünmüş. Bir yanda AK + SP‘li siyasal İslâm cenahı var, öbür yanda onların ‘Allah bir‘ dediğinden başkasına inanmamaya azimli diğer kesim.

Eskiden Afganistan, Bosna, Çeçenistan dendi mi ortak bir ulusal tepki oluşurdu tıpkı Millî Takım maçları gibi.. Gel gör bugün millet birbirinin imanından bile şüphe ediyor. Baştakilere kızıp namazı bırakan bile var.

El ele verdik, bu hale geldik‘ diye bir kamyon arkası yazısı var. Bu ayrışmada birinci dereceden mevcut iktidar, ikinci dereceden de biz üçüncü şahıslar sorumluyuz.

Davos‘taki ‘One minute‘ şovunun ardından insansız uçak ihalesi İsrail’e verildi. Akabinde OECD‘ye İsrail‘in katılımı Türkiye‘nin özel izniyle gerçekleşti. GAP‘ta ve özelleştirmede baş parsayı kaptıkları yetmiyor gibi içimizden birileriyle de ortaklar.

Parti tüzüğünün CFR memorandumuyla yazıldığı iddiasındaki Arslan Bulut‘a 7 senedir, Başbakan‘a hastir çeken Baydemir‘e 6 aydır cevap verilmedi. Yahudî olmayan tek kişiye verilen ‘Cesaret‘ ödülü JİNSA‘ya iade edilmedi. Heybeliada, Sümelâ, Akdamar izinleri, Ermeni ve Kıbrıs tavizleri, askerdeki ‘Aç – aç‘a dönen Açılım nöbetlerinde bile ayda Filistin’de ölenden daha fazla asker kaybettiğimiz bir garabetler yığını.. Üstüne üstlük İsrail sorgusundan farklı olmayan Hergenekon kuyusu..

8 sene sonra birgün; Afganistan‘da İngiltere‘nin öldürdüğü sivilleri görmeyen, Pakistan‘da insansız Amerikan uçaklarının cami cemaatlerini bile hedef alan toplu katliamlarını duymayan ve yanıbaşında 2 milyonu aşkın Müslüman’ın kaybıyla devam eden Haçlı Soykırımı hakkında tek gram konuşmayan yöneticilerimiz vahiy gelmiş gibi birden Gazze’ci oldular. Batı Şeria’cı olamadılar. Zira orda Hamas yok, El Fetih var. İşin doğrusu ne Başbakan Mahmud Abas ne de radikal Hamas ablukadan fazlaca şikâyetçi değil. Hatta Mısır ve Ürdün hiç değil..

Arap’tan daha Arap görüntü vererek bir taşla 3 kuş indirme babında; hem ablukayı kaldırtacaklar hem İsrail’de Hükümet darbesi yapacaklar hem de içerde 2 haftadır Gandi Kemâl‘den dolayı girmedikleri manşetlere dalacaklardı. Olmadı, 2’inci kez ‘çuval’landık.

Amerika vizesiyle Osmanlıcılık buraya kadar. Sağolsun Davutoğlu, 11 Eylül‘ümüzü de ilân etti. Bu da komple kurgu demektir. Peşinden Kak Barzani (Mesut Abi) bayraksız devlet töreniyle karşılandı. Biz Kuzey Kıbrıs yada Nahcivan‘la entegre olmayı beklerken Irak Kürdistanı’yla entegrasyon anlaşması imzaladık. Hayırlı işler Türkiye’m, her nerede ‘sıfır sorun’la yaşatılıyor ve yaşıyor isen..

Benim korkum dış baskılar veya işbirlikçi iktidarlar değildir. Halkın ikiye ayrılmasıdır. Siyasal İslâm cenahı PKK‘yı kınamayı ve İskenderun‘daki şehitleri bile ağzına almamaya azmetmişken diğer tarafta neredeyse gemilerde ölen masum sivillere bile sövme modunda.. İnsanımıza yazık oluyor.

Yazık vicdanlarımıza..

Büyük Tatil

Yaşamın en önemli dönemlerinden biridir okul çağı. Bu süreç genç kuşakların kimliklerinin şekillendiği bir zaman kesitidir. Okullarımız, çocuklarımıza ve gençlerimize sağlıklı, güvenli, doğru ve erdemli olmalarını öğrettiğimiz ve onları yönlendirdiğimiz  kurumlarımızdır.

 Çocuklarımızın büyürken eğitilmeleri ve çağdaş bilgilerle geliştirilmeleri, geleceğe faydalı gençler olarak yetiştirilmeleri öğretmenlerimizin önderliğinde gerçekleşmektedir.

 Büyük tatil, okul dönemi boyunca öğrencilerin rutin günlük ders programlarını gerçekleştirip bir sonraki günün derslerini hazırlama görevlerinin sona ermesidir.  Okulun son günü karne günüdür. Karne okul süreci sonunda öğrencinin başarısının bildirimidir.

Çocuklarımız genelde güzel notlarla bezenmiş karneler alırlar. Az da olsa bazı derslerde başarısız olan öğrenciler de olacaktır. Kırık notların sorumlusu yalnız çocuklarımız değildir. Eğer öğrencinin özel bir sağlık sorunu yoksa, anneler, babalar, öğretmenler ve okul sorumluları da belli oranlarda bu durumda pay sahibidirler. Tatilden yararlanarak, elbirliğiyle çocuklarımıza yardımcı olmamız gereklidir.

 Karne gününden sonra çocuklarımız büyük tatile girerler. Her gün aynı şeyleri yapmaktan yorulan ve  sıkılan öğrenciler için yeni bir dönem başlar. Çocuklarımız olanakları içinde yeni farklı faaliyetlere yönelirler.

Çocukların sokak oyunları artık hemen hemen yok gibidir. Yoğun trafik, araçlar ve inşaatlar boş alanları hızla kapatmış, yabancılaşan ve kalabalıklaşan çevre insanları beraberinde güvenlik sorunlarını da getirmişlerdir.

Günümüzde çocukların oyunları evin içinde yoğunlaşmıştır. Arabalar, bebekler, askerler, Lego’lar vs. gibi oyuncaklar giderek çoğalmıştır.  Ayrıca,  giderek gelişen bilgisayar teknolojisi çok çeşitli oyun CD’leri ve Playstation gibi oyun konsülleriyle her yaştaki gençleri monitör/ekran başına toplamaktadır. Hiç şüphe yok ki, yararları sayılamayacak kadar çok olan bu teknolojinin, denetimine de önem vermek gerekmektedir. Gençlerin dünyasını, bilgisayarın olumsuz etkilerinden korumak  gerekmektedir.

Bu yönden yaklaşık üç ay sürecek büyük tatil günlerinde deniz, güneş, kumsal ve temiz havanın etkin olduğu yörelerde bir süre kalmak olanağı araştırılmalıdır. Gene tatilden istifade ederek, akrabalarımıza, dostlarımıza vakit ayırmak, yakın çevremize ziyaretler yapmak yararlı olacaktır.

 Eğer olanak varsa çocuklarımıza kültür varlıklarımızı tanıtmak, ecdadımızla ilgili bilgi edineceği kitapları okutmak, elektronik bilişim desteğini kullanarak değişik ve renkli bir geçmişe ulaşmalarını ve bilgilenmelerini sağlamak güzel bir girişim olacaktır.

Çocuklarımızı tatil dönemlerinde özgür bırakmak spor, müzik, resim ve oyunlarına destek vermek gerekiyor. Ancak sağlıklarına ve gelişimlerine zarar verebilecek durumlarda onları incitmeden ve kırmadan uyararak ve bizlere güvenlerini kazanarak, tehlikeli aktivitelerden uzaklaştırmaya özen göstermemiz gerekmektedir.

Eğitim ve öğretimin son günü çocuklar okula neşe, coşku içinde ve biraz da sabırsızlıkla gidecekler. Öğretmenlerin elleri öpülecek, karneler alınacak ve büyük yaz tatiline sevinçle, keyifle başlanacaktır.

Büyük tatilde  tüm çocuklarımıza ve öğretmenlerimize mutluluklar ve esenlikler dilerim.

 

Şuralar ve Türkçe

Aydınlar Ocaklarının 34. Büyük Şurası 28- 30 Mayıs 2010 tarihlerinde Malatya Aydınlar Ocağının ev sahipliğinde Malatya’da Anemon Otel’inde yapıldı. Dünya ve ülke sorunları ile ilgili tebliğlerin verildiği ve tartışıldığı toplantılara 30 Ocağımız katıldı.  Ev sahipliği yapan Ocağımızın yöneticilerine, başta Prof. Dr. Abdullah Korkmaz ve Doç. Dr. Yaşar Kaya olmak üzere teşekkür ve tebriklerimizi sunarız. Özellikle sonuç bildirisini okuyucularımıza tavsiye ederiz (www.aydinlarocagi.org).

Kosova’da yine Türklere ve Türkçeye yeni bir tuzak kuruluyor. Kosova Anayasa Mahkemesi’nin Prizren Belediye Logosunda Türkçe ve Boşnakçanın da yer almasına karar vermesine rağmen, Prizren LDK Şubesi buna şiddetle karşı çıkmıştır. Türkçeye bu kadar nefret ve kinin nereden kaynaklandığı incelenmeye değer.

İnsanları daha yakından, gerçek yüzleri ile tanıma fırsatı veren bir dönem yaşıyoruz. Sağ olarak isimlendirilen geniş yelpazede milliyetçi olmayan sağın netleştiği bir dönemden geçiyoruz. Günümüzde dengecilik ve birbirini idare etme alışkanlık haline geldi. Tabii bu yapılırken nelerden tavizler veriliyor ve acaba kimlerin önü açılıyor?

Bir olimpiyat hikâyesidir gidiyor. Türkçenin seçimlik ders olduğu “İslami” değil; “insanî” eğitim yapıldığı yetkilileri tarafından 2005 Aralığında CNN-TÜRK’ de açıklanan sözde Türk okulları üzerine bilen de bilmeyen de yorum yapıyor. Aslında İslami eğitim söz konusu olduğunda hangi İslam’ın tebliğ edileceği sorusu akla geliyor. Bu okullarda çalışan idealist gençlere bir sözümüz yok. Bir ara dergilerinde Erivan’da Türk okulunun açıldığı haberi kapak yapılmıştı. Erivan’da bir Türk Okulu… Bu bilmeceyi çözmek çok mu zor?

Bilhassa Türk Dünyasında Türkçe eğitim-öğretim yapılmalı ve Anadolu Liseleri programı uygulanmalıdır. Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı bunu yapıyor. İstanbul’da Fransız, Alman, İngiliz ve Avusturya okulları ne yapıyorsa biz de Türk okulu olabilmek için yurtdışında onu yapmalıyız. İngilizce de öğretelim. İngilizcenin evrensel bir dil olduğunu kimse inkâr etmiyor. Ancak sadece İngilizce eğitim ve öğretimi dost ve müttefiklerimize bırakalım. Eğer bırakamıyorsak Türk Okulu kamuflajına sığınmayalım.

Türk Cumhuriyetlerinde Türk Üniversitesi adı altındaki bazı kuruluşları ziyaret etme fırsatı bulmuştuk. Burada da Dünya ve ilim dili olan Türkçe adeta dışlanmıştı. Sadece bu okullarda değil; Türkiye’nin büyük bir mali yükü karşıladığı Ahmet Yesevi Üniversitesi’nde acaba Türkçe’nin yeri neydi? Bu üniversite düzeltilmeye çalışılıyor.

Okullar, dini örtülü bir siyasi hareketin sadece bir parçasıdır. Okulları bu hareketin bütününden soyutlamak mümkün değildir. Bu hareketi, milli kimlik düşmanlığının yapıldığı, Kürtçülüğe selam verildiği, bugün liberalleşen dünün hızlı komünistlerinin ağırlık taşıdığı Abant Toplantılarından ayrı düşünemeyiz.  Bu toplantılarda yönlendirici olan dünün aşırı sol isimlerini bir ay önce Taksim’de yapılan Ermeni tezlerini savunan “özürcü” oturma eyleminde de görmüştük.

Kıbrıs’tan Ermeni ve Kürtçülük meselesine kadar bütün milli davalarda Türk tezleri ile çelişen çizgi bu toplantılarda boy gösteriyor. Bu toplantıların birinin de Irak’ın Kuzeyinde Barzani’nin önünü açmak için yapıldığını unutmadık. ABD’de de bir toplantı yapılmıştı. Ayrıca tek taraflı Vatikan patentli diyalog toplantıları ile dinlerarası sentez çalışmalarını da bütünden ayrı tutamayız.