29.2 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 19, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1256

Kırgızistan Ağlarken

Rusların İngilizlerle bir olup “Büyük Oyun” u sahneledikleri Türkistan coğrafyasında maalesef Kırgız, Özbek, Kazak, Türkmen, Uygur gibi adlarla sözde milletler türetilmiştir.

Oysa bunların hepsi soyu sopu bir, Türk Milletinin has evladıdır.

Kırgızistan Türkleri, Özbekistan Türkleri, Kazakistan Türkleri, Uygur Türkleri vardır. Orta Asya’da Türkistan coğrafyasında yaşayan Türkler ya üzerinde bulundukları coğrafyanın adını almışlar yada taşıdıkları boy ve soy adlarını üzerinde yaşadıkları topraklara vermişlerdir. Tıpkı Irak Türklerine Türkmen diyerek onlara başka bir millet olarak tanımlattıkları gibi şimdide bazı mihraklar Kırgızistan ve Özbekistan Türklerine, Kırgız ve Özbek diyerek onlara Türk Milletinin dışında görmeye daha doğrusu bize öyle göstermeye çalışıyor.

Bu sebeple son olaylar üzerine Kırgız, Özbek, Kazak, Türkmen, Uygur diyerek Orta Asya’da  sanki ayrı bir milleti tanımlıyormuş gibi çaba gösterenler Türk Milletine ihanet içersinde olanlardır.

Kırgızistan’da bir kardeş kavgası vardır. Türkler ister adına Kırgız ister Özbek densin dış güçlerin oyunu ile birbirine düşürülmüştür. Ben bunu daha önce Özbekistan Türkleri ile Ahıska Türkleri arasında yaşanan Fergana olaylarına benzetiyorum. Fergana olaylarından sonra bu olayların arkasında kimlerin olduğu çok iyi bir şekilde ortaya çıktı. Burada da bir müddet sonra oyuncular ortaya çıkacaktır ama olan yine Türk’e olacaktır.

Üzülerek ifade etmeliyim ki; Türk Milleti Çin Seddinden, Adriyatik kıyılarına kadar çok zengin ve stratejik önemi büyük topraklar üzerinde yaşamaktadır. Bu sebeple başına gelmeyen kalmamıştır. Kırgızistan’da yaşananlarda bunun küçük bir parçasıdır.

Türk Milletinin, ortak bir alfabeye geçişi engellenmiş, bir türlü ortak  tarih oluşturulamamış ve Türk Milleti arasına setler çekilmek suretiyle birbirinden uzak tutulmuş ve birbirinden habersiz bırakılmıştır. Bunu yapanların hedeflediği amaç ise 300 milyonluk Türk Dünyasını bir araya getirmemektir.

Küresel güçlerin Türkiye’deki sesi haline gelen Ulusal Medyamız; bu amaçlar doğrultusunda Kırgızistan’da, Kırgız Türkleri ve Özbek Türkleri arasında yaşanan kavgayı bir etnik çatışma olarak nitelemekte ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını da iki etnik grup arasında kalan Türkler olarak tanımlamaktadır.

Bu büyük bir bilgisizlik ve şuursuzluk değilse büyük bir ayıptır. Ya da Türk Milletine karşı sergilenen bir ihanet oyunudur.

Kırgızistan’da yaşanan olaylara anlattığımız çerçevede bakıldığında; Orta Asya’daki Türkistan coğrafyasında Türklere karşı uygulanan böl, parçala, birbirine düşür ve yönet yöntemlerinin uzunca bir süredir Türkiye’de de gerçekleştirilmeye çalışıldığını görürüz.

Türkiye’de Türk Milletinin bağrından farklı milletler çıkarma, bunları yabancılaştırma ve ötekileştirme sonrada çarpıştırma çabalarının artarak yoğunlaştığını izliyoruz. Aslında biraz tarih bilsek biraz Türk Dünyasını tanısak ve biraz da Türk coğrafyasında başımıza gelenlerin farkında olsak; emin olun Türkiye’de yaşanan olayların şifresini hemen çözeriz.

Türk Milleti gerçeği, Türk Dünyasının varlığı ve Türk tarihi bizlerden gizlenmektedir. Bunu Kırgızistan’da yaşanan olayların Türkiye’ye yansımasında da görmekteyiz. Gazze üzerine yapılan yorumların yüzde birini bile medyada göremiyor ve duyamıyoruz. Çünkü Türk Dünyası’nı konuşmak malum kişilerin, efendilerinin işine gelmiyor. Onlara göre etnik çatışma var deyip geçersin olur biter. Oysa bizler için Kırgızistan’ın; aynı Azerbaycan gibi “tek millet iki devlet” özelliği taşıdığını bir bilebilsek bir anlayabilsek!

Türkiye’nin gündeminde ön sırada daima milli meseleler ve milli menfaatler yer almalıdır. Ancak biz bunun tam aksi bir gündem ile boğuluyoruz. Bu bilerek ve kasten yapılmaktadır.

Buna rağmen, her ne kadar gündeme taşınmasa da ülkemizde Türk Dünyası ve Türk Milleti ile ilgili çok önemli çalışmalar yapılmaktadır.

28 Nisan 2010’da Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesinde yapılan 3. Uluslararası  Balkan Kongresi, 13 Mayıs 2010’da Manisa Celal Bayar Üniversitesinde yapılan 2. Balkanlarda Türk Varlığı Sempozyumu, 02 Haziran 2010’da İstanbul’da Türk Dünyası Araştırmaları Vakfınca yapılan 16. Türk Dünyası Çocuk Şöleni, 28 Mayıs 2010’da Malatya’da yapılan Aydınlar Ocağı 34. Büyük Şurası, 03 Haziran 2010’da İstanbul’da  İstanbul Barosu ve Kadir Has Üniversitesi işbirliği ile düzenlenen 1. Türk Dünyası Hukuk Kurultayı, Rumeli Balkan Federasyonunca 12 Haziran 2010’da düzenlenen Büyük Rumeli Buluşması gibi çalışmalar bunların örneklerini teşkil etmektedir.

Ancak bunları manşetlerde ve ulusal medyanın haberlerinde göremezsiniz. Varsa yoksa karamsarlık, başarısızlık ve ümitsizlik. Ondan sonrada gelir Kırgızistan’daki olaylara iki etnik grubun çatışması deyiverirler. Aslında Türkiye’deki sıkıntıya bir ad bulmaya çalışıyorlar ama Türkler bunun altından kalkar vesselam…

Artık Farketmez

Bu veda son kez artık ayrılık geldi,
Biz küstük severken el alem güldü.
Fal bakan çingene nasıl da bildi.
Kabul etmesen de artık fark etmez.

Aklımdan çıkmıyor bize gelişin,
Beni deli etmişti o ilk gülüşün.
Seni belki de bu son görüşüm,
Bu kez öpmesen de artık fark etmez.

Bana bir şey deme el salla yeter,
Kendin gelmesen de gül yolla yeter.
Kalbinden sevgimi al yolla yeter,
Beni unutsan da artık fark etmez.

Karanlık gecelerde beyaz olurum,
Sevdikçe coşarım bir saz olurum.
Mevsim kış olsa da ben yaz olurum,
Sen hazan olsan da artık fark etmez.

Ayrılığın bu kez ölümden beter.
Bana çok çektirdin susuver yeter.
Bir gün mezarımda sümbüller biter,
Gelip koklasan da artık fark etmez.

O gün yüreğinden bir şey koparsa,
Kanayan kalbinde bir gül açarsa,
Beyaz bir güvercin bizden uçarsa,
Öldüğümü sansan da artık fark etmez.

Türkiyenin Büyük Çatısı: “Demokratikleşme”ye Doğru-Hakkari Durağı

İnsanların ayrışmayı bu kadar körüklediği bir dönemde Ekopolitik’in Ortak gelecek tasavvurlarımızı artırıcı, ortak diyalog dilinin oluşturulması noktasındaki bu çok değerli girişimlerini daha önceki yazılarımda da bahsetmiştim. Bu toplantılar sorunu bizzat yaşayanlar tarafından dile getirildiği için ve onların bilgi ve tecrübelerinden istifade edilerek yapıldığı için çok önemli.

Sorunları yok sayarak, tepeden inmeci yaklaşımlarla olayın insani, duygusal ve sosyal boyutların dışında sadece pariyatif tedbirlerle olmadığını yıllarca gördük. Bu bağlamda Çalıştaylara katkı koyan Bölücü değil birleştirici, yıkıcı değil onarıcı ve yapıcı, bizi parça parça edip yönetmek isteyenler karşı oyuna gelmeden kendi sorunlarım için sorunlarımın çözümleri noktasında kendim çözüm bulabilirim anlayışı çerçevesinde hareket ettiklerine, yeniden birlik içinde yaşama fikrinin önceliklendirildiği fikrine inandığım bu ekibi kutlarım.

Bir hikaye ile başlamak istiyorum. Psikoloji okuyanlar iyi bilir. Kısaca anlatayım. Doktora bir hasta gelir. Tavuktan çok korkmaktadır. Doktorlar incelemeye alırlar ve kök nedenine inerler. Hasta kendini darı tanesi olarak görmektedir. Tavuğun kendisini yiyeceğine inandığı için korktuğuna karar verirler. Uzun bir tedaviden sonra kendisinin darı tanesi olmadığına inanır. Doktorlar emin olduktan sonra taburcu ederler ancak gözlemeye devam ederler. Hastane çıkışı takip edilen hasta bir evin köşesini dönerken çığlık atar ve korkar bir şekilde geri kaçar. Hastaya sorarlar. Neden korktun! “Orda Tavuk vardı tavuktan korktum” der. Sen darı değilsin derler. Hasta derki “Ben darı olmadığımı biliyorum. Acaba tavuk benim darı olmadığımı biliyor mu? Bilmiyor mu? Onu bilmediğim için korktum” der.

Bizimde her türlü kaygı ve korkularımızı bırakarak, tedbirimizi elden bırakmadan; birlikten, beraberlikten yana Enerjimizi Türkiye Cumhuriyeti’nin Diğer milletler cemiyetinin en müreffeh, en demokratik, Halkının devletiyle barışık olduğu, mutlu olduğu, en adaletli ülkesi yapmak için çalışmamız gerektiğine inananlardanım.

Ekopolitik’in  “Demokratikleşme”ye Doğru-Hakkari Durağı hakkındaki notları yayımlıyorum.

Ekopolitik, Prof. Dr. Vamık Volkan’ın rehberliğinde 16-17 Kasım Mezkûr Meçhul Mesele toplantılarıyla başlattığı süreci çekirdek ekip çalışmalarıyla sürdürmüştü. 22-23 Şubat “Demokratikleşme“ye Doğru toplantılarıyla süreç Volkan Hocamızın yönetiminde tekrar değerlendirilmiş ve çekirdek ekibin temel sorunun ve ikincil sorunların çözümü noktasında stratejiler üretmesinin bağlamı geliştirilmiştir.

Ekopolitik, ülkesel çekirdek ekip çalışmalarının yerele yayılması noktasında ilk toplantısını Mersin’de 14-15 Mayıs tarihlerinde ülkesel çekirdek ekibi ile Mersin çekirdek ekibini bir araya getirecek bir formatta organize etmiş ve 27-28 Mayıs tarihlerinde Prof. Dr. Vamık Volkan’ın yönetiminde ülkesel ve yerel çalışmaların paralel planlanması ve genel yol haritasının organizasyonu noktasında İzmir-Dikili’de bir İç Eğitim Programı geliştirmişti.

Ekopolitik Hakkari’de daha önce ülkesel çaptaki faaliyetlerine iştirak eden Hakkarili kontakları ile geliştirdiği “çocuklar” projesinin oluştuğu zemin üzerinden ikinci toplantısını ülkemizin bu kritik şehrinde gerçekleştirdi. Bu bağlamda Ekopolitik 14 Haziran 2010 tarihinde Hakkari Şenler Otel’de Türkiye’nin Büyük Çatısı: “Demokratikleşme”ye Doğru – Hakkari Durağı başlıklı toplantısını Hakkari koordinatörleri Halit Yalçın ve Ati Gençlik Derneği yöneticilerinin destekleri ile gerçekleştirdi. Üç oturumdan oluşan toplantı Ekopolitik Koordinatörü A. Tarık Çelenk ve Ekopolitik Direktörü Murat Sofuoğlu’nun konuşmalarıyla başladı.

Üçüncü oturumun ardından çalıştayla aynı adlı kamuya ve medyaya açık panel gerçekleştirildi. Panele Ferhat Kentel moderatörlük yaparken Eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, Kandil geçmişine sahip aktivist Seydi Fırat, İstanbul Türk Ocakları Başkanı Cezmi Bayram ve yazar Muhsin Kızılkaya katıldı.

  • Birinci oturumda ilk konuşmayı yapan Halit Yalçın sorunun asıl kaynağı ile ilgili olduklarını aşağılamayı ortadan kaldırmaya çalıştıklarını ifade etti. Kürtler ve Türkler olarak İsrail-Filistin, Rusya-Osetya gibi sorunlarımızın olmadığına değinen Yalçın, esas meselenin Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürtleri ezmeden, aşağılamadan, asimile etmeden Kürtlerin devleti olup olamayacağı ve Kürt hareketinin Türkiye Cumhuriyeti’ne entegrasyon sağlaması durumu olduğunu belirtti.
  • Halit Yalçın’dan sonra söz alan Hakkari Sanayi ve Ticaret Odası Başkanı Cemal Erip ise Hakkari’nin Kürt sorununun sonuçlarından en çok etkilenen il olduğunu, çatışma sürecinin uzamasının bir kırılmaya sebebiyet verebileceğini ve üreten düşünen insanların silahların önünde durması gerektiğini vurguladı.
  • Mali Müşavirler Derneği adına konuşan Tahirhan Taş sorunun Kürtlerden de Türklerden de kaynaklanmadığını sitemden kaynaklandığını, ancak Türklerin de bu soruna seyirci kalmaması gerektiğini ifade etti. Medya ve siyasetçilerin toplumu tahrik ettiğine değinen Taş, bölgenin potansiyel suçlu gibi gösterildiğine dikkat çekerken, sağduyunun korunması gerektiğini söyledi. Tahirhan Taş, iktidarların sorunu anlamadığını için teşhis koyamadıklarını ya da samimiyetsizlikten çözmek istemediğini belirtti. Taş, AKP döneminde beklentiye girildiğini ancak çözüm yapılmadığını ve sürecin 90’lardakine benzer hale gelmeye başladığını ifade etti.
  • Hakkari Üniversitesi Yüksekokul Müdürü Tahir Yaşar Hakkari’de birliktelik ve kardeşlik duygularının zayıfladığını ve ötekileşmenin bilinçli şekilde arttığını ifade ederek korkusunun artık bütünleşme isteyen insanların ne doğuda ne de batıda yaşayacak yer bulamaması olduğunu anlattı. Sorunun sadece ekonomik, sosyal ya da örgüt bazlı olmadığını, sorunla bağlantılı olan Ergenekon davasının acilen çözülmesi gerektiğini söyledi. Sorunu çözmek için Türkiye’nin en az Osmanlı kadar cesur ve açık olması gerektiğini ifade eden Yaşar en aklıselim kesimin halk olduğunu ve Türkiye’nin ileri gitmesinde en önemli desteğin Kürt ve Türk halkından geleceğini belirtti.
  • Hakkari Valisi Muammer Türker yaptığı değerlendirmede Türkiye’nin bütünüyle travmalar yaşadığını bugün yaşanan sıkıntıların sorumlusu olan 12 Eylül’ün herkese darbelere vurduğunu söyledi. Hakkari’nin en temel sorununun “normalleşme” olduğuna dikkat çeken Türker, 30 yılın travmatik etkileri diye tabir etiği OHAL, sıkı yönetim ve normalleşemeyen koşullar ile bölge halkının normali düşünemez, algılayamaz hale geldiğini söyledi. Silahların gölgesinde, hem gaz hem de taş atılan bir ortamda normalleşmenin mümkün olamayacağını ifade eden Türker, Hakkarililerden çözüme yönelik atılacak adımlar için destek istedi. Bölgede insanların hayrına yatırım ve faaliyetlerin engellendiğini ifade eden Vali, muhatap sorunu çektiklerini, çözüme yönelik adımların atılmadığını ve bölgede tek merkezden yönlendirilen bir yapı olduğunu sözlerine ekledi. Demokrasi, insan hakları, barış kavramları gibi ateşkes kavramının da içinin boşaltıldığını söyledi. Toplumsal olaylara da değinen Muammer Türker, çıkan olaylara müdahale edilmediği zaman faillerin daha da üstlerine geldiğini, toplumsal olayların insanların yaşamlarını ve geleceklerinin tahrip ettiği müddetçe ilerlemenin mümkün olmadığını belirtti. Toplumsal olaylarda çocukların öne sürüldüğünü ifade eden Türker, örgütün bunu propaganda malzemesi yaptığını, yereldeki insanların çocukların olaylara karışmasına ve kepenk kapatmaya karşı durması gerektiğini söyledi.
  • İHH Hakkari temsilcisi İdris Kaval halkların rejimle sorunu olduğunu ve dıştan gelen tehlikelere, sömürge denemelerine karşı Anadolu halklarının birleşmesi gerektiğini ifade etti. Çocukların olaylara karışmasına da değinen kaval, insanların yanlış olsa bile, muhatap bulabilmek için en değerli varlıkları olan çocukları ön plana çıkarttığını söyledi.
  • Şemdinli Belediye Başkanı Sedat Töre Türkiye’de sözde hukuki bir düzen olduğunu ifade etti. Sadece son 5 yıldır Kürtlerin varlığının tartışılmadığını, zımmi bir kabul ortaya çıktığını ifade eden Töre, açılımdan beri kamu otoritesinin Kürtlere yaklaşımında bir arpa boyu bile yol kat edilmediğini ve yeni perspektifin Kürt siyasal hareketini illegalize ettiğini söyledi. Yereldeki bir diğer değişikliğin “iyi” tepe yöneticiler göndermek olduğunu söyleyen Töre daha politize, insanlarla daha sıcak samimim yöneticilerin gönderildiğini ancak bu kişiler farklı olsa da sistemden ayrı düşünülemeyeceklerini belirtti. Çocuklara kimsenin taş atın demediğini söyleyen Töre Türkiye’deki en politize çocukların Hakkari’nin çocukları olduğunu, kolluk kuvvetlerini düşman olarak gördüklerini ve taşları bilinçle attıklarını ifade etti. Çocukların içinde kin olduğunu ifade eden Töre, insani değerlerin yitirildiğine vurgu yaptı.
  • İkinci oturum Hakkari Belediye Başkanı Fadıl Bedirhanoğlu’nun kounşmasıyla başladı. Bedirhanoğlu, ise Hakkari’nin Türkiye’nin bir parçası olduğunu, Hakkari’yi Türkiye’den ayrı düşünmenin Hakkari’ye yapılacak en büyük haksızlık olacağını ifade etti. Yıllardır sosyolojik dengenin bozulması için ne gerekiyorsa yapıldığını, bir halkın yok sayılarak fitnenin başlatıldığını söyleyen Bedirhanoğlu insanların başkalarının istediği gibi değil, olduğu gibi yaşamak istediğini söyledi. Eğer bir toplumun kendi dilini her alanda kullanma hakkı varsa diğer bir toplumunda aynı hakka sahip olacağını vurgulayan Bedirhanoğlu, Avrupa’nın bir çok ülkesinde birden fazla dil, birden fazla etnisite olduğunu ancak kimsenin birbirini boğazlamadığını ifade etti. İsteklerinin kendi dil ve kimlikleri ile yaşamak olduğunu ifade eden Bedirhanoğlu, ayrılma taleplerinin olmadığını zaten bu istekleri karşılanırsa ayrılma ihtiyacının ortaya çıkmayacağını söyledi. Son olarak silahların bırakılması gerektiğini ifade eden Belediye Başkanı silahla çözüm olmayacağını çözümün herkesin birbirinin insan olduğunu ve hakları olduğunu anlamasından ve realitelerin kabulünden geçtiğini söyledi.
  • Emekli İmam İzzettin Yalçın suçlama ile hiçbir yere varılamayacağını evvela herkesin kendi suçunu görmesi gerektiğini ifade etti. Hepimizin aynı gemide olduğunu belirten Yalçın selamete çıkılırsa hep birlikte çıkılacağını söyledi.
  • Yüksekova Belediye Başkanı Ruken Yetişkin, 12 Eylül’den daha kötü bir sürecin yaşandığını, BDP’nin resmiyette açık olmasına rağmen fiilen kapatıldığını, bölgede kelle koltukta siyaset yapıldığını ifade etti. Siyasetin önü kesilirse farklı yollar bulacaklarını ifade eden Yetişkin, toplumsal sorunlara değinerek bölgede tecavüz kültürünün geliştiğini, okulda çocuklara uyuşturucu verildiğini, gözaltındaki kadınların polisin sözlü ve fiziksel tacizine uğradığını söyledi.
  • Hakkari Ati Gençlik ve Spor Derneğinden Muhammed Çiftci ilkokulda her sabah okudukları “Andımız”da geçen “Türküm” kelimesini türkü & şarkı kabilinden anladığını, çok sonra babasının oradaki “Türküm”ün Türk manasına geldiğini söylemesiyle bir daha andımızı tekrar etmediği belirtti.
  • Eğitim-Sen temsilcisi Tarık Arslan basit örneklerle derinlikli yaklaşımlarda bulunulması gerektiğinden bahsetti ve kendi insan hikayesini anlatmak istediğini belirtti. İlkokulda hem Türkçe bilmediği için hem de kız olduğu için tuvalet ihtiyacını gidermek üzere sınıftan çıkamayan arkadaşının altına kaçırmasıyla öğretmeninin bunu kimin yaptığını sorduğunu kendisinin de tek bildiği Türkçe kelime olan “bu” dediğini ve bunun üzerine öğretmeninin kendisinin hayatında hiç yaşamadığı şekilde dövüldüğünü anlattı.
  • Katılımcılardan Salih Timur yaşanan sorunun sosyolojik psikolojik yanları olmasına rağmen sorunun etnik olduğunu ve sistemden kaynaklandığını ifade etti. Her gün bir cenazenin batıya giderken bir cenazenin de bölgeden kalktığını belirten Timur eğer sistem daha özgürlükçü, demokrat hale getirilmek isteniyorsa ideal olan olmasa da değişikliklere destek verilmesi gerektiğin ifade etti.
  • Kamer temsilci Zozan Selimoğlu şiddetten en çok etkilenen kesimin kadınlar olduğun ancak en az onların sorunlarının konuşulduğunu ifade etti. Kadınlar için düğün ve yastan başka sosyalleşme imkanı olmadığını belirten Selimoğlu, samimiyetle niyetlerimizi açıklayıp barıştan mı yoksa savaştan mı yana olduğumuzu ortaya koymamız gerektiğini söyledi.
  • Eski Milletvekili Macit Pirozbeyoğlu, Kürtlerin Türkleri kendilerinden daha çok sevdiklerini ve Türkiye’nin bölünmesini istemediklerini söyledi. Daha önce bir kardeşlik anlaşması yaptıklarını ve buna sadık kaldıklarını ancak anlaşmanın güçlü tarafca bozulduğunu ifade eden Pirozbeyoğlu valiye giderken ondan korktuklarını ve nasıl yaranacaklarını düşündüklerini, aynı şekilde BDP’ye giderken ondan da korktuklarını ve nasıl yaranacaklarını düşündüklerini, iki değirmen taşı arasında kalmış buğday tanesi gibi olduklarını belirtti. Karar vericilerin halkla yüzyüze görüşememesinden şikayet eden Pirozbeyoğlu toplantı sonuçlarının karar vericilere ulaştırılmasını istedi.
  • Üçüncü ve son oturum KESK sözcüsü Cahit Balıkesir’in konuşmasıyla başladı. Balıkesir, bölgede yeşil kart ve yardımlarla hegemonya kurulduğunu, insanların üretimden koparılıp siyaset yapmamalarının istendiğini söyledi ve bölgeye yönelik oyalama taktiklerinin uygulandığını belirtti.
  • Çözüm reçetelerinin tartışıldığı son oturumda Cemal Erip, KCK operasyonu ile radikallerin güçlenip alternatif seslerin kesildiğini söyledi. Kepenk kapatmanın dışarıya göçe sebep olduğunu ve esnafın kepenk kapatmak istemediğini, kepenk kapatma yerine başka makul eylemler yapılması gerektiğini ifade etti. Sosyal yardımların sorun çözmek yerine “profesyonel yoksullar” ürettiğini söyleyen Erip bu konunun düzene sokulması gerektiğini vurguladı.
  • Sabancı Üniversitesi Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Ayşe Betül Çelik, Türklerin Kürtlerin ne istediğini bilmediğini, diyalog kanallarının açılıp doğudaki insani hikayelerin batıya ulaştırılması gerektiğini vurguladı.
  • Tahirhan Taş dünyanın her tarafında savaşı başlatan tarafın muhatap alındığını dolayısıyla İmralı ile görüşülmesi gerektiğini söyledi. Operasyon ve PKK eylemlerinin durması gerektiğini belirten Taş, Kürt siyasetçilerin serbest bırakılmasının, yerel yönetimlerin ve temel hak ve özgürlüklerin güçlendirilmesinin gerekliliğini vurguladı.
  • Eğitim Bir-Sen temsilcisi İzzettin Seven, Kürt sorununu Kürtleri sorun olarak görenlerin ortaya çıkarttığını belirtti. Ortak değerlerin güçlendirilmesinin ve inanç değerlerinin anımsatılmasının önemine değinen Seven, her ölümün çözümsüzlüğü getirdiği söyledi.
  • Ruken Yetişkin, liste halinde sıraladığı çözüm önerilerinde TMK’da düzenleme yapılmasını, operasyonların durdurulmasını, linç kültürünün durdurulmasını, Yayla yasağının kalkmasını, köye dönüşlerin cazibe haline getirilmesini ve altyapısının hazırlanmasını, Tarımın desteklenmesini iş ve istihdamın sağlanmasını yerel yönetimlerin desteklenmesini ve çözüm eğer İmralı ise İmralı ile görüşülmesini istedi.
  • Çözüm önerilerini sunan Fadıl Bedirhanoğlu, devletin halkın değerlerine saygı duymasının, halkın devleti olmasının ve doğuda da batıda da aynı kanunların geçerli olması gerektiğini söyledi. Ayrıca devletin güvenlik anlayışının kendini vatandaştan korumak değil, vatandaşı korumak olması gerektiği ilave etti.
  • Ekopolitik’in ulusal çekirdek ekibi üyesi İstanbul Türk Ocakları Başkanı Cezmi Bayram şehirdeki anormal hayat şartlarının farklı bir psikoloji doğurduğunu belirterek Kürtler nasıl empati bekliyorlarsa aynı empatinin Türkiye’nin kurucularına da yapılması gerektiğini söyledi. Esas fedakarlığın bölgeden değil Ankara’dan beklenmesi gerektiğine vurgu yaptı.
  • Şemdinli Belediye Başkanı Sedat Töre ise Kürtlerin Kimliği tanınmadığı müddetçe bu savaşın süreceğini ifade ederken Türk-İş temsilcisi Mahmut Akdağ Edirne’deki vatandaşla Çukurca’daki arasında fark olmaması gerektiğini ifade etti.
  • Sabancı Üniversitesi yüksek lisans öğrencisi Zeynep Başer ise çocukların sesinin dikkate alınması gerektiğini, yetişkinlerin hep çocuklar adına konuştuğunu ifade etti.

http://www.ekopolitik.org/public/news.aspx?id=4821&pid=11

 

Katılımcılar toplantı odasında

Katılımcılar toplantı odasında

Toplantıya katılanlar bir arada

Toplantıya katılanlar bir arada

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararı ve Türkiye: Bir analiz…

0

09 Haziran 2010 tarihinde, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) İran’a yönelik bir “yaptırım” kararı aldı. Sebep; İran’ın nükleer programına yönelik engelleyici 4. tur yaptırım paketi… Yani bundan daha önce de az yoğunluklu yaptırımlar içeren paketler kabul edilmişti. Şimdiki en sert olanıdır.  

BMGK’nin 15 üyesi var; bunlardan 12 ülke sert yaptırımlara “evet” oyu verirken, Brezilya ve Türkiye “hayır” oyu kullandı. Lübnan ise “çekimser” kaldı. Böylece İran’a bundan böyle daha ağır “ambargolar” ve bunların kontrol yöntemleri uygulanacak…

**Başkan Obama’nın yaklaşımı…

Fransa-ABD-İngiltere tarafından hazırlanıp Çin ve Rusya’ya da kabul ettirilen bu yaptırım kararı, önceki kısıtlamalara göre son derece sert ve katı önlemler içerdiği anlaşılmaktadır. ABD’nin güneş yanığı tenli başkanın ifadesine göre, şimdiye kadar BMGK den çıkarılan “en sert ve en kapsamlı yaptırımlar” şeklinde nitelenmektedir. Ayrıca Başkan Barack Obama, yaptırımların İran’ın sadece nükleer faaliyetine yönelik değil, aynı zamanda, balistik füze programına ve konvansiyonel silahlarına da kısıtlamalar getireceğini belirtmiştir. Bu içerikle gerçekten sert yaptırımlar olacağa benziyor.

Başkan Obama, İranlı liderlerin sadece söylemlerin arkasına saklandıklarını, eylemlerinin ise “kaygı verici” olduğunu belirterek, uluslararası topluluğu ikna edemediklerini belirtti. Obama’nın, “Bugün kabul edilen bu güçlü karar, güçlü bir uluslararası destek aldığını, bu yaptırımlar uluslararası topluluğun Ortadoğu’da bir nükleer silah yarışının kimsenin çıkarına olmadığı ve silahların yayılmasını önleme rejimine meydan okuyan ülkelerin hesap vermesi gerektiği yönündeki ortak görüşünü ortaya koyuyor” ifadesi son derece çarpıcıdır. İlginçtir, Başkan Obama’nın Türkiye-Brezilya-İran arasında imzalanan anlaşmaya değinmemesi, akıllara bazı sorular da beraberinde getirmektedir.

Obama, neden Türkiye’nin gayetlerini es geçti?  Bu sorunun cevabı muhtelif olabilir; bize göre en güçlü sebep, başta Ortadoğu’da Türkiye’ye biçilen rolün sınırlarının AKP hükümeti tarafından aşıldığı noktasındaki varsayımlar olabilir.

Çünkü Obama, Ortadoğu’da nükleer silah yarışına kimsenin girmemesini vurgularken şunu kast ediyor olmalı; ‘Ortadoğu’da, Bizden ve İsrail’den başka kimseye nükleer silaha sahip olma hakkına sahip değildir, buna fırsat vermeyiz’ anlamında okumak gerektiğini düşünüyorum.  Bu ifadeleri okurken yüklenecek anlamın bundan başka olabileceğini sanmıyorum…

**

Türkiye’nin gayreti…

Bilindiği üzere Türkiye ve Brezilya’nın İran’la imzaladığı uranyum takas anlaşması vardı. Bu anlaşmanın da Viyana Grubu olarak bilinen ABD, Rusya ve Fransa tarafından onaylanması bekleniyordu ki buna hiç fırsat tanınmadı; BMGK toplantı günü olumsuz yanıt verildi. Tabii ki ABD ve yandaşları pek sıcak bakmadıkları bu anlaşmaya “hayır” demelerinin de pek çok sebebi olabilir; en önemlisi böyle bir olayda Türkiye’nin ABD’nin önüne geçme görüntüsünün verildiği yönündeki diplomatik davranış yanlışlıkları olabilir.

Aslında nükleer programın sınırlandırılması bağlamında Türkiye iyi bir hamle yapmıştır; fakat sonunu getirememiştir. Bu hamlenin ardında durması ve BMGK toplantısında “hayır” kararını vermesi de son derece doğru bir karardır. Tersini yapmış olsaydı, belki “ağababalara” yaranırdı fakat herkesin gözünde olan saygınlığını kaybederdi…

**

Türkiye’nin BM Daimi Temsilcisi Ertuğrul Apakan, BMGK’de söz alarak Türkiye’nin konu ile ilgili imzalarına bağlı kalacaklarını belirtmesi beklenen bir sonuçtur. Diplomatik yaklaşımla konuya açıklık getirilmiştir. Ertuğrul Apakan’ın şu ifadesi ise dikkat çekiciydi; Viyana grubu olarak bilinen ABD, Rusya ve Fransa’nın Tahran Bildirisi’ne oylama günü “ret” yanıt vermelerinin anlamlı olduğunu ifade etmesi, bazı ülke diplomatlarınca farklı yorumlara sebep olmuştur; Viyana grubunun olumsuz yaklaşımı, Türkiye’nin “ret” oyu verme yönünde etkili olduğu ifade edildiği alınan haberlerdir. Her şeye rağmen Türkiye öteden beri İran’a yönelik önerdiği “nükleer programı konusunda şeffaf olması ve uluslararası topluluğun kaygılarını gidermesi” noktasındaki çağırısını yinelemiştir. Bu, Türkiye’den beklenen ve kendisine yakışan bir durumdu. Apakan, bir noktanın altını çizerek belirtti; “İran’ın takas anlaşmasına bağlı kalmasını beklediklerini ve müzakerelere gelmeli” diye konuşmasını tamamladı.

**

Türkiye’nin kararı…

Ankara’nın BMGK toplantısında verdiği karar doğrudur… Ankara yaptırıma “hayır” demekle doğru karar vermiştir. Çünkü Türkiye, İran’a yönelik yaptırımların diplomatik yöntemlerle çözülmesinden yana olmuştur ve bu konuda çok gayret de sarf etmiştir. Kaldı ki bir de üçlü bir anlaşma yapmışlardır; dolayısıyla yaptırımların kabul edildiği bu BMGK oturumda “hayır” oyu vermesinin sebebi bellidir, doğru ve yakışanı yapmıştır. Şayet “evet” deseydi, kendini inkâr demekti…

Türkiye bölgesinde nükleer silahların olmasını istemiyor. Buna karşın İsrail nükleer silahlara sahip. İran da buna alternatif olmak istiyor; ABD ve yandaşları hayır diyor, “bir çöplüğün bir horozu olmalı…” diyorlar!

 

Türkiye tehlikeyi görüyor ve istiyor ki şarkılar sevinç için çalınsın, savaşa hele nükleer savaşa dayalı gözyaşı akmasın… İyi de karşı taraf “iyi niyeti” dikkate almıyor ki… Türkiye, orantısız güç kullanımıyla haksız savaşlarla, saldırganlıklarla insanlar ölmesin istiyor… Yine de Türkiye arayı bulmaya çalışıyor, fakat çektiği kantarda ağırlığı yetmiyor! İşin aslı budur… Evet, iyi niyet ve amaç çok güzel; fakat emperyalistlere bir kez elini kaptırırsan kolunu hatta gövdeni bile isterler… Türkiye bunun ne kadar farkında, orası şüphelidir…

**

Türkiye’ye Diplomatik Uyarı…

Obama’nın, “Bu yaptırımlar diplomasiye kapı kapatmıyor” demesine karşın Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, İran’a yönelik süregelen diplomatik yardım çerçevesinde, Türkiye ve Brezilya’nın önemli bir rol oynamaya çalıştıklarını kaydetmekle birlikte başarılı olamadıklarını belirtmesi işin “püf” noktasını yansıtıyordu. Bu ifadelerle uranyum takas anlaşması konusunda Türkiye ve Brezilya’nın çabalarının çok önemsenmediğini, bunun sadece “iyi niyetin” ifadesi olarak takdir edilmesiyle yetinilmesi son derece anlamlıdır. 

Bakan Clinton, Türkiye ve Brezilya’nın aynı zamanda Güvenlik Konseyi üyeleri olduğunu belirterek, onların da bu BMGK kararına uymaları gerektiğini hatırlatması, ince diplomasinin bir uyarı niteliğini taşıdığını da kimsenin dikkatinden kaçmadı…

**

Viyana grubu ABD’ye paralel…

Viyana grubunu oluşturan 3 ülkenin, İran’ın uranyum takas taahhüdünü yeterli bulmamaları, aslında niyetlerinin ne olduğunu ortaya koymaktadır. Bu üçlünün Atom Enerjisi Kurumu’na (UAEK) sundukları raporlarında, İran-Türkiye-Brezilya mutabakatı hakkında “ciddi kaygılar başlığı ile çekincelerini belirtmeleri, İran’ın nükleer silah yapma yönündeki ısrarlı olduğu fikrini güçlendirmesi olarak ifade edilmiştir.

Nitekim bu üçlü raporun içeriği ile ABD Daimi Temsilcisi Büyükelçi Gıyn Davies’in, uranyum takasını öngören mutabakat hakkındaki şu ifadeleriyle (“Tahran bildirisi İran’ın yükümlülüklerini yerine getirmesini tam olarak karşılayacak nitelikte değil. Örneğin, İran elindeki uranyumu ülke dışına çıkarıp karşılığında yakıt (zenginleştirilmiş uranyum) almayı taahhüt ederken, bir yandan kendisi de uranyumu yüzde 20 oranında zenginleştirmek üzere faaliyette bulunuyor.”) aynı paralellik taşıması çok yadırgayıcı değildir… Çünkü aynı frekansın dalgalarıdırlar…

**

Bundan sonra ne olabilir?

Sorusunun cevabı açıktır. Bununla beraber şunlar beklenmelidir;

1- İran halkından baskı gelmedikçe İran hükümeti görüşmelerden çekilmeyecek, ilgili ülkelerle görüşmelere devam edecektir.

2- El altında nükleer programındaki gelişmeleri sürdürecektir, aralıklı duraklamalarla ve İran’ın meşhur ince diplomasi pazarlıklarıyla durumu idare edecektir.

3- Sıkı ambargolar karşısında şirketten-şirkete silah alışverişleri yine yapılacak veya üçüncü bir ülke aracı firma gibi görev alacak, ambargolar delik-deşik olacaktır.

4-Ne ABD ne de AB ülkelerinin hiç biri İran’la savaşı göze alamayacaklardır, olabildiğince taviz koparmaya çalışacaklardır. Batılıların canı tatlıdır, onlar için önemli olan silah satacak pazar bulmaktır!

5- İran’da rejim değişimi için büyük paralar harcanacak, muhalefet güçlendirilecek, reformist bir kimlikle rejim değişikliği ya da iktidar değişikliğine sürüklenecektir.

Bunların hepsi varsayımdır, fakat hepsinin olma ihtimali eşittir. Zaman içinde bunların hangisinin olabileceği görülecektir. Çünkü zaman en iyi hakemdir…

**

Türkiye şimdi ne yapmalı?

Türkiye meşru zeminde kalarak; UAEK’nin gözetiminde Viyana grubunun İran’la konuşması için çalışmalıdır… Türkiye bunu yaparken çok ince bir diploması uygulamalı; öne “flaş” isim olarak çıkmamalı,  taktik gereği Rusya ve ABD’yi önde tutarak yanında durmalıdır. Türkiye İran’ın, Tahran anlaşmasına ilişkin mutabakat mektubu, UAEK gözetiminde Viyana Grubu tarafından ciddiyetle ele alınabilmeyi sağlayabilir.  Rusya’yı ve AB ülkelerini İsrail’in nükleer güce sahip olma riskini dikkate sunabilir. Bu tehlikenin yeni tehlikelere “emsal” oluşturduğu noktasında gayret sarf edebilir, İsrail’in nükleer gücünün sınırlandırılmasının sağlanması, sorunu epeyce çözüme yaklaştırabilir.

Anayasa ve Halk Oylaması

Ülkenin gündemi sık sık değişiyor. Değişik olaylar en önemli gündem maddelerinin ikinci plâna atılmasına sebep olabiliyor. Aslında Dünya bize göre çok hızlı döndürülüyor. Dünyaya kendi çıkarlarına göre şekil vermeye çalışan egemen güç ve bloklar bu döndürme işini istediği gibi ayarlayabiliyor.

Anayasada yapılmak istenilen değişiklikler içinde ülke ihtiyaçlarına göre düşünülen maddeler var. Ancak, yapılmak istenen, ülkenin omurgasının değiştirilmesi ve Türkiye’ye yeni bir şekil verilmesidir. Türkiye’ye çok milletlilik, çokkültürlülük, egemenliğin paylaştırılması, milli ve üniter yapının değiştirtilmesi dayatılıyor. Sözde demokratikleşme ve sivilleşme adı altında 1919 ve 1920’lerde gerçekleştirilemeyenler savaşsız sözde barış ortamında gerçekleştirilmeye çalışılıyor.  Dış dayatmalar dolayısıyla ortaya çıkan bu durum ister istemez geniş bir mutabakata bizi götüremiyor. Oysa anayasa değişikliklerinde bilhassa TBMM içerisinde geniş bir mutabakat aranmalıdır. Milli çıkarlara göre hareket, geniş mutabakattan geçer. Anayasa üzerinde milli mutabakatın sağlanamadığı bir ortamda devletin değil; partilerin, dernek ve vakıfların ayrı ayrı anayasaları olur. Bu bir kargaşa ortamını ifade eder.

Fazla değil; yakın bir geçmişe gözümüzü çevirirsek mevcut iktidarın Başbakanlıkta bir komisyon kurdurduğunu ve bu komisyonda malûm öğretim

üyelerinin yer aldığını gördük. 1982 Anayasası’nda nerede “Türk”, “Türk Milleti”, “ülkenin bölünmez bütünlüğü…”  gibi ifadeler geçiyorsa küreselci ve teslimiyetçi komisyonca değiştirilmişti. Hatta Anayasanın 41. Maddesinde yer alan “Türk toplumunun temeli ailedir” ifadesi Türksüz hale getirilmişti. Bu örnekler çoktur.

“Efendim Kenan Evren Anayasasına karşıyız, tamamen değişmeli” gibi değerlendirmelerin milliyetçi kanatta yer alan bazıları tarafından seslendirildiğini duyuyoruz. 12 Eylül öncesi ve bilhassa sonrası eza, cefa çeken, haksız yere eşitliği sağlamak amacıyla baskı ve zulüm gören, ülkesini sadece sevdiği için horlanan ve kendisine Milli Marş zorla okutturulan birçok insanımız unutulmamıştır. Haksız yere baskılara maruz kalanların çektikleri çileler o dönemin şartları içinde değerlendirilmelidir ve unutulmamalıdır. Ancak, bütün bunlar Kenan Evren ve 12 Eylül Anayasası kaldırılıyor diyerek referandumda bunlara “evet” demeyi gerektirmez. Kimse oyuna gelmemelidir. Buradaki değişikliklerde hedef  ne sadece 12 Eylüldür; ne de Kenan Evren Anayasası…

Bugün arkadan dolanarak değişikliklerle varılmak istenen hedef Türkiye’nin milli devlet  ve üniter yapısının tahrip edilmesidir. 12 Eylül’e karşı haklı tepkilerimizi bugün kimseye kullandırmayalım. Kaldı ki ülkücünün eskisi ve yenisi olmaz. İnsanlar fikirlerini ve fikri çizgilerini tesadüfle şekillendirmemektedirler. Bu gibi değerler pazarda satışa çıkmadı ki oralardan alınabilsin.  Bu bakımdan,  mevcut iktidar çevrelerinin eza, cefa çeken insanlarımıza dönerek “İşkence gördünüz, bu değişikliklere hayır mı diyeceksiniz?” şeklindeki tezgâhını fark edelim.

Ortadoğu ve Filistin üzerine olup bitenler adeta bir ders gibidir.  Müslüman kardeşlerimizi desteklerken ölçüyü fazla kaçırmayalım. Yakın bir geçmişin olaylarını hatırlayalım. Ortadoğu’da Müslüman topluluklar hep kullanılmıştır. Filistin terör kamplarında az komünist militan yetişmedi. Bunların bir kısmı da şimdi basında köşe yazarıdır. Ortadoğu’da barışı dinamitleyerek varlıklarını sürdürmek isteyen emperyal güçler, El-Fetih ve Hamas’ı çatıştırmadılar mı? Bugün Türkiye’nin büyük desteklerine rağmen; seçimle işbaşına gelen Hamas Türkiye yerine Mısır’ın arabuluculuğunu istemiyor mu? Eğer İran vurulursa bazı Arap ülkeleri hava sahalarını açmayacaklar mı? Asıl mesele istikrarlı, şahsiyetli ve milli davalarda kararlı olabilmektir. Dış politikada kimse kimseye bağış yapmıyor. Türkiye bugün Atlantik ötesine hesapsız açılmasının faturalarını ödüyor.  

Allahümme Ecirnâ Min Şerri’l – ABD

0

İsrail‘in şerri Amerika‘nın şerrinin yanında tüy siklet sayılır. Irak, Afganistan, Pakistan, Kırgızistan, Kore, Tayvan, Endonezya, Sudan, Somali, Kolombiya.. Dünyada hangi ülke karışıyor ve karışacaksa taşın altında Sam Emice vardır. Bkz: İran.

Davos‘ta Amerikan müsaadeli iç politik ‘One Minute Şovu‘nu teoriden pratiğe dökmek isteyen Hükümet, ABD tarafından satıldı. İran‘la yapılan Takas Anlaşması için de yol veren ABD, anlaşmanın daha mürekkebi kurumadan Türkiye ve Brezilya‘yı bir çırpıda satmıştı.

Amerika için çifte standart yoktur, üçyüzlülük beşyüzlülük vardır. Hatta çok yüzlülükte 7 Kocalı Hürmüz gibidir. Ve ABD‘nin bütün başkanları tarihte I.Makyavelli, II.Makyavelli, 44.Makyavelli diye geçer.

Bu bakımdan BM Güvenlik Konseyi‘nde İran’ın Nükleer Programı‘na yönelik ambargoya ‘evet‘ ve ‘çekimser‘ yerine ‘hayır‘ diyen tüm yetkilileri tebrik ediyorum. ABD‘nin talebi üzerine yapılan toplantıda Türkiye‘nin dik duruşu Dafos‘tan, Gaz’ze‘den çok daha önemlidir. Bir tezkere krizi sırasında, bir de şimdilerde canını yakabildik ABD‘nin. Onların düzineleri bulan çuval‘ları karşısında şeref sayılarımızdır.

Daha önce Suriye, Katar, Ürdün, Libya ve Irak’la vizelerin kaldırılmasını teberrüken ifade etmiştik. Son hafta itibariyle Lübnan, Ürdün ve Suriye ile sınırların kaldırılması anlamına gelecek bir sosyo – ekonomik işbirliğine imza atılması da şâyan-ı takdirdir. Bizi hinterlandımızla buluşturacak her çalışmaya şapka çıkarırız.

Bu da şu demektir. ‘Stratejik Derinlik‘e dayalı yanlışlarla dolu dış politik kurgumuz zaman zaman başarılı işlere imza atabiliyor. Biz de bozuk saat günde 2 defa doğruyu gösterir kabilinden alkışlıyoruz. Ha, 1-2 daha böyle güzel iş ve eylem yapılırsa bozuk saat yerine artılar/eksiler denklemine bile gireriz.

Birileri Barak Hüseyin Obama‘ya kurban kesip övgüler düzerken biz ‘al birini vur ötekine‘ deyimine o zâtı örnekliyorduk. Maçın sonlarına doğru da olsa ayan tüm Millî Takım oyuncularımızı kutlar, giderayak yaptıkları birkaç güzel hareketi de başka maçlarda da göstermelerini umarım.

Nedense bunları yazarken o Ege türküsü dilime takıldı durdu:

“Ah bir ataş ver, gâvur sinem ko yansın
 Arkadaşlar uykulardan uyansın

Karikatürist Necdet Kuru Vefat Etti!

0

Necdet ağabey “iyi” bir insandı.

Az önce internette gezinirken bir haber gözüme ilişti.
Haberin başlığında “Ünlü Karikatürist Necdet Kuru Vefat Etti!” yazıyordu.
Bu başlığı okuyunca belki 5 dakika haberin alt kısmını okuyamadım.
Daha doğrusu okumayı içime sindiremedim.
Bunun nedeni de sanırım içimdeki “pişmanlık” duygusuydu.
Pişmandım..
Çünkü hemen hemen her bayram sabahı cep telefonuma Necdet Kuru abimin tebrik mesajları gelirdi.

Bu tebrik mesajlarına ben de cevap yazardım.
Bu mesajları yazarken de içimden “Ya şu Necdet abimi çok özledim. Müsait olduğum bir zamanda telefon edeyim de uzun uzun konuşup hasret gidereyim” derdim..
Derdim ama sonradan da unuturdum.
Vefat haberini okuyunca bu “unutkanlığım” daha doğrusu “vefasızlığım” beni utandırdı.
Necdet Kuru benim “Necdet abimdi.”

Kendisini 1980’li yılların ortalarında ben lise de okurken tanımıştım.
Benden 9 yaş büyüktü.
Necdet abi o yıllar “Yeni Düşünce” gazetesinde “Gasteci Galip” tiplemesini çiziyordu.
Ben de bazı karikatürlerimi postayla “Yeni Düşünce” gazetesine göndermiştim.
Gazete çizgilerimi beğendiğini söyleyip benden bant karikatürler çizmemi isteyince “Politika-cı” başlıklı bant karikatürler çizmeye başlamıştım.
Bu vesileyle Necdet abi de gazeteden adresimi alıp bana mektup yazmıştı.
O mektuptan sonra yazışmalarımız ve telefonla görüşmelerimiz sıklaşmıştı.
Ankara’ya yolum düştüğünde de yanına uğrar evinde bir kaç gün misafir olurdum.
Uzun uzun karikatür üzerine sohbetler eder çalışma odasında çizimler yapardık.

Yeni Düşünce gazetesinden sonra 1990’lı yılların başında çıkan “Tırpan” Mizah dergisinde de beraber çalışma imkanımız olmuştu.
Özverili çalışmasıyla derginin sahipliğini, editörlüğünü ve dağıtımını kendi yapıyordu.
Çünkü çizerlerin ve yazarların çoğu çalışmalarını Ankara dışından gönderiyordu.

Tırpan dergisi bir kaç sene çıktıktan sonra kapandı.
Dergi kapandıktan 2 veya 3 sene sonra Necdet abi beni telefonla aradı.
Biraz da utangaç bir şekilde benden banka hesap numaramı istedi.
“Abi niye istiyorsun?” diye sorduğumda

“Ya Murat’cım kusura bakma. Tırpan dergisinde çizerken sana telif ücreti gönderemiyordum. Çünkü dergi para kazanmıyordu. Geçen gün elime biraz para geçti. Ben de bu parayla Tırpan dergisine çizdiğin karikatürler için sana geçte olsa para ödemesi yapmak istiyorum” demişti.

Ne yalan söyliyeyim o zamanlar evlenmek üzere olduğumdan bu para beni biraz rahatlatmıştı.

Sözü fazla uzatmaya gerek yok.

Necdet abi “iyi” bir insandı.

28 Mayıs 2010 günü vefat ettiğini öğrendiğim Necdet abiye Allah’tan rahmet yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı diliyorum.

Fetullah Hoca Konuştu mu, Konuşturuldu Mu?

0

Malum İsrail’in Mavi Marmara katliamı..

Her dinden insanlığın vicdanını derinden yaralamıştı.

Dünya ayağa kalkmış terörü yani İsrail’i lanetliyordu.

Elbette ki Amerika hariç.

Sn. Deniz Baykal’ın kaset konusu da dâhil olmak üzere

Birçok konuda görüş bildiren hoca efendinin bu konuda konuşup konuşmayacağını merak ediyordum.

Nihayet konuştu.

Konuştu ama,

Keşke konuşmasaydı.

Konuştu mu? konuşturuldu mu?

Bilemiyorum..

Hiç kimse minareye kılıf aradığımı düşünmesin.

Ben olaya değişik ihtimalleri de göz önünde bulundurarak,

Saplantısız bakmaya çalışacağım.

Bu konuyu yazmanın bir faydası var mı?

Bilemiyorum.

Yazmak mı doğru yazmamak mı?

Onu da bilemiyorum.

Bulmaca gibi oldu değil mi?

Ama ben tercihimi yazmaktan yana kullanıyorum.

Doğru yanlış buda benim tercihim.

Evet, hoca efendi konuştu mu konuşturuldu mu?

Burada iki şık var.

Bunları çok kısa izah edeyim.

1 – Diyelim ki kendi iradesiyle konuştu:

Hem dünyasına hem de ahretine zarar…

Dünyasına zarar

İtibar kaybetti.

Sadece Müslümanlar nezdinde mi?

Hayır, tüm insanlık nezdinde..

Ahretine zarar

Peygamberimiz bir hadisinde buyuruyor ki,

Bir yerde insanlık dışı bir olay gördüğünüzde elinizle o olaya engel olunuz

Eğer elinizle engel olmaya gücünüz yetmezse, dilinizle engel olunuz

Eğer dilinizle de engel olmaya gücünüz yetmezse kalbinizle buğz ediniz.

Buda imanın en zayıf derecesidir.

Bu insanlık dışı olay bölgesel olabilir ulusal olabilir,

Bu olayda olduğu gibi uluslar arası olabilir.

Muhaddisler bu hadisi izah ederken derler ki

El ile engel olma görevi yönetimi elinde bulunduran ümera yani idarecilerin işidir.

Dil ile engel olma görevi ulema yani âlimlerin hoca efendilerin işidir.

Kalp ile buğz etme işi ise,

Eli ile dili ile engel olma imkânına sahip olmayan halkın işidir.

Buda imanın en zayıf derecesidir.

Kimsenin imanını tartmak bizim görevimiz değil,

Kendimizi de bu hadise göre değerlendirmek durumundayız.

Evet, şimdi soru şu,

Kalp ile buğz etmek imanın en zayıf derecesi olursa,

Buğz etmemek, hatta onlardan yana olmanın durumu nedir?

Sonra haksızlık karşısında susmak Müslüman’ın izzetine yakışır mı?

Söyleyin yakışır mı?

Yakışır diyene sözüm yok..

Diyeceksiniz ki hoca efendinin bir bildiği vardır.

Bende öyle olmasını temenni ediyorum.

2 – Konuşturuldu

1997 Refah -Yol iktidarı döneminde

Her zaman dik duruşuyla hatırlanacak olan merhum YAZICIOĞLU’nun canı rahmet istedi.

Mekânı cennet olsun..

Muhterem Erbakan Hocanın Başbakanlığı zamanında da aynı yâda benzer konuşma yapmıştı.

Kanal D’de Yalçın Doğan’a verdiği bir canlı röportajını dinledim.

Siyasetle ilgilenenler o olayı çok net hatırlar

Çok üzülmüştüm.

İçim sıkılmış kalbim daralmıştı.

Askeriyenin hükümete müdahale etmesi gerektiğinden bahsediyordu.

Hatta müdahale isabetli olursa iki sevap, isabetsiz olursa bir sevap alacaklarını söylüyordu.

Olayı müçtehidin içtihadıyla kıyaslıyordu

Aynı soruyu o olay içinde soruyorum.

Fetullah hoca gönlünden geçenimi söylüyordu?

Yoksa destekçileri,

Onu öyle konuşmaya mecbur mu etmişlerdi?

Beklide konuşmak zorunda kalmışta,

Olamaz mı?

Olabilir..

Kimsenin kalbini bilemeyiz,

Zahire göre değerlendiririz.

Kendi açısından haklı olabilir,

Ama buda onu mazur göstermez.

İstemeyerek bile olsa zalimlerin ve katillerin yanında olmak,

Sıradan bir Müslüman’a yakışmazken,

Fetullah Hoca gibi birisine yakışır mı?

Evet, İsrail’i uluslar arası sularda,

Filistin’de ve Gazze’de otorite kabul etmek,

İşgali meşrulaştırmak değimlidir?

Allah korusun bizim ülkemizde işgale uğrasa bizimde işgalcileri otoritemi görmemiz gerekecek?

İsrail izin verdide, yardım konvoyu izni kabul etmedi mi?

Açlıktan ölüme terk edilen bir millete yardım götürenleri haksız yâda suçlu saymak,

Dünyanın neresinde var?

İster konuştu açısından bakalım

İster konuşturuldu açısından bakalım

Bu olayın benim kanaatime göre savunulacak bir tarafı yok.

Cemaat mensubu kardeşlerim lütfen bana alınıp gönül koymasınlar.

Dostluk, yanlışlara göz yummayı gerektirmez

Yanlışlara göz yumandan da, dost olmaz

Bu millet ne çektiyse kavuk sallayanlardan çekmiştir.

Hatalarımızda ısrar etmemek temennisiyle…

Dost olalım dost kalalım…

Mazlumdan yana olalım

Ölmek Bilinci

0

Türkiye gündeminin, içte ve dışta bu kadar yoğun olduğu bir zamanda “ölmek”ten bahsetmek neyin nesi, demeyin. Son yazımda “Gezze’ye yardım götüren ve İsrailli devlet eşkıyalarının baskınıyla dokuz kişinin şehit olduğu gemide ben de olmak isterdim.” cümlesiyle samimi duygularımı ifade ettiğim yazım üzerine birkaç kişinin “Gerçekten olmak ister miydiniz?” demesi, bu konu üzerinde biraz daha zihin jimnastiği yapmamı gerektirdi. 

Ölüm üzerine bugüne kadar söylenmedik söz kalmamıştır, denebilir. Kimine göre “asude bahar ülkesidir”, kimine göre “yok oluştur”, kimine göre “bir düğündür” ve sonrası yeni fakat gerçek hayattır; kimine göre yaşamaktan kaçamayacağımız kabustur, kimine göre sadece nefes alışverişinin son bulmasıdır. Kim ne derse desin, ölüm, gerçektir.

Ölüm, yaşamayı, bir bakış açısına göre anlamlı, bir bakış açısına göre anlamsız kılar. Bana göre yaşamak, ölümle anlam kazanır. Ölüme anlam kazandıran da bilinç sahibi olmaktır. Bilinçle, seyahate çıktıysanız bu seyahatten çok şey öğrenirsiniz, değilse gördükleriniz bir hiçtir. İştahla, yemek yediyseniz, su içtiyseniz yediklerinizden içtiklerinizden lezzet alırsınız. Belli bir amaçla kitap okuduysanız öğrendiklerinizden mutluluk duyar, ufkunuzu genişletirsiniz. Bilinçtir her eylemin sonunda bize haz, mutluk, sevinç, derinlik, rahatlık veren. Ölüm için de aynı şey söz konusudur. Bilinçle yaşayanlar, bilinçle ölürler; ölüm, onlar için bir hazdır, “asude bahar ülkesi”nin eşiğidir.

Her uzuv, işlevi kadar değerlidir. Göze, kulağa, dile, ele, ayağa anlam kazandıran, görmesi, duyması, tatması, tutması, yürümesi değil midir? İşlevini yerine getirmeyen bir uzuv, yok hükmündedir. O halde, varlığımızı yok hükmünden çıkaran nedir? Yaşamaktaki, ölmekteki bilinçtir.

Bilinçli yaşamak, ölmeyi ve ölüm sonrasını anlamlı kılmakla başlar. Bir gün nasıl olsa öleceğiz, bundan kaçışımız yok. Ölmeyi göze alamayanlar ve ölüm gerçeğini çok büyütenler, aslında her gün ölürler; ancak onların ölümü bir işkencedir. Ölüm hazzı, ölmeyi kutsal bir eylem olarak görmekle başlar. İnanıyorum ki, Gazze’ye gidenler, kutsal ölümün lezzetli şerbetinin tadına vardılar. İnanıyorum ki, o şerbetteki tadı duymak için, yüzlerce kez dirilip ölmeyi arzuladılar.

Alimlerin ve şehitlerin ölümü diğer ölümlerden çok farklıdır. Birisi ölümüyle büyük bir boşluk bırakmıştır, diğeri büyük bir fetih yapmıştır. “Alimin ölümü, alemin ölümü” denir bunun için. Şehitler, ölümüyle geride kalanlara yol açar, yeni dünyalar kurar. Geride kalanlar, onların fetih rüzgarıyla serinler. O şehitler olmasaydı, kaçımız vatan bildiğimiz bu topraklarda özgürce yaşabilecektik? Hepimiz, şehitlerin mirasını tüketen birer mirasyedi değil miyiz?

Gazze, dünyanın gündemi olmaya devam ediyor. Gazze’yi dünya gündemine oturtan, şehitlerin mübarek kanları oldu. Orada akan kanın, zalimin zulmünü durdurduğunu, mazlumun ahını sonlandırdığını  göreceğimiz günler uzak değil. Çoktandır gitmeyen yardımlar gitmeye başladı. Duvarların yıkıldığını, zalim İsrail’in dize geldiğini hep beraber göreceğiz. Bir yardım seferberliği, bir direniş hareketi, yüksek bir duyarlılık başladı dünyada. İnsanım diyenler, insanlığından uzaklaşmayanlar insanlık onurunun ölmediğini gösterecekler, birer kahraman olarak tarihteki yerlerini alacaklardır. Bunun öncü ismi olmak ne güzel!

Uzun yaşarak ölen dokuz yüz doksan dokuzdan biri olmaktansa, kısa yaşayıp ölen dokuzdan biri olmayı her zaman tercih ederim. “Dokuzlar” yolunuz açık, mekanınız cennet olsun!

Kapitülasyon

Kapitülasyon (Capitulation), aslında Latinceden gelen bir sözcük. Capitulum ve capitulare kelimelerinden türeyerek 15. yüzyılda yeni bir anlam yüklenmişti. Galibin mağluba, güçlü devletin güçsüz devlete verdiği koruma amaçlı müsaadelerin ve imtiyazların tümüne bu isim veriliyordu.

Muhteşem Süleyman 1532 yılında Avusturya’yı çökertince, İspanya Kralı Şarlken (Charles Quint), kardeşi Ferdinant için duyduğu endişeyle özel elçilerini İstanbul’a gönderir. Osmanlılar o tarihte  Şarlken’i ve Ferdinant’ı veziriazam seviyesinde gördüklerinden, elçiler sadrazam tarafından kabul edilirler. Huzura çıkınca vezirîâzam İbrahim Paşa’dan barış dilerler.

Barış yapılır. Sultan Süleyman’ın lütfen kabul ettiği barışa göre her yıl Osmanlı İmparatorluğu’na otuz bin altın, sadrazama üç bin altın, vezirlere de bin altın haraç ödenecekti. Bu sözleşme ile Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’daki üstünlüğü adamakıllı pekişiyordu.

Şarlken savaştığı ve esir ettiği Fransa Kralı I. Fransuva (François)’yı Madrit Kalesi’ne kapatmıştı. Esir kralın annesinin yakarması ve yalvarması üzerine, Kanuni Sultan Süleyman’ın, Şarlken’e  baskısıyla I. Fransuva ülkesine gönderilmişti. Fransa’daki karmaşa, savaş ve siyasi bunalımlar Fransa’yı ekonomik yönden çok zayıflatmıştı.

1536 yılında Fransa büyük elçisi Jan de la Fore (Jean de la Forest), Veziriazam İbrahim Paşa’nın önünde hürmetle eğilerek, Fransa Kralı’nın saygılarını ve bağlılık duygularını bir kez daha dile getirir. İçinde bulundukları çok zor durumu ve sıkıntıları arz ederek manevi desteğin yanı sıra maddi desteğe de çok fazla ihtiyaçları olduğunu anlatır.

Sadrazam İbrahim Paşa, Kanuni Sultan Süleyman’ın bu konudaki iradesini biliyordu. Zayıf ve muhtaç Fransa’ya yardım edilmesine izin verilir. 8 maddelik sözleşme imzalanır.

Veziriazam, sözleşmeden sonra büyük elçi Jan de la Fore’ye bir uyarıda bulunur. Türk limanlarına getirilecek mallar, dünya piyasalarının en kaliteli ve en iyileri olacaktı. Bu konuda çok dikkatli olunmasını ve azami titizliğin gösterilmesini ister.

Bu ciddi uyarı göz önünde tutularak yüklenen gemiler Marsilya’dan, İstanbul’a gelir ve Galata’ya yanaşırlar.

Fransa’nın güney bölgesindeki Tulle nehri kenarında aynı ismi taşıyan kasabada üretilen ince bir pamuklu dokuma da gelen mallar arasındadır. Üretildiği kasabanın adını taşır. Bu kumaş tül adıyla piyasaya sunulur. İstanbullular bu ürüne tülbent adını verirler ve çok beğenirler. Saçlarındaki nemi alan, terlerini kurulayan bu yumuşak ve hafif kumaşın temizlenmesi ve arınması da çok kolaydır. Bu özellikler tülün halk arasında kullanılmasını sür’atle yaygınlaştırır.

Tül’ün daha sonra türbana dönüşmesi de ayrı bir konudur. Belki bir gün değiniriz.

Bir başka dokuma ürünü de satendeliyon (Satin de Lyon) dur. Bu da Lyon şehrinin adını taşır. Daha sonraları adı atlas olarak anılmaya başlanmıştır.

Halkın krepdamur dediği (Crepe d’Amour) ince yazlık kumaşlar,  gene sıcak havalarda üstlük olarak kullanılan kaşpusiyer (Cache Poussiere) toz önleyici kumaşlar bu gemilerle İstanbul’a ve İstanbullulara sunulmuştur.

Başkan Nicolas Sarkozy’nin ülkesiyle olan ilişkilerimizin bazı bölümlerini tarih işte böyle kayıt altına almıştır.