27.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 19, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1255

Edille-i Şeriyye -1

0

Edile-i Şeriyye dini deliller anlamına gelir. 4 bölümden oluşur.

1- Kitap: Kuran-ı Kerim

2- Sünnet:  Peygamberimizin söz ve davranışları

3- İcma-i ümmet: İslam âlimlerinin bir konu üzerindeki olumlu ya da olumsuz görüş birliği

4- Kıyas-ı fukaha: Birbirine benzeyen iki meseleden birinin hükmünü diğerisi içinde geçerli kılmaktır.

Dinimizde ana kaynak K.Kerim’dir.

K.Kerim hakkında kısaca bilgi edinelim.

23 senede nazil olmuştur.

Peygamber efendimiz zamanında kitap haline getirilmemiştir.

İçerisinde 30 cüz, 114 sure, 6666 ayet vardır.

Yasin suresi K.Kerim’in kalbi olarak kabul edilir.

Kevser suresi ise mim’siz ve cim’siz suredir.

En uzun suresi 286 ayetle Bakara suresidir.

 En kısa suresi ise 3 ayetle Kevser suresidir.

Mekke’de inen ayetlere Mekki ayetler,

Medine’de inen ayetlere Medeni ayetler denir.

Mekki ayetler genellikle iman ve itikat konularından bahseder.

 Medine’de inen ayetler ibadet, ahlak ve muamelat (suç ve ceza) konularından bahseder.       İlk vahiy Alak suresinin ilk beş ayeti olup “Yaradan Rabbinin adıyla oku” diye başlar.

Bundan Müslüman’ın dini ve dünyevi konularda bilgili olması gerektiği anlaşılır.                İkinci inen vahiy temizlik ile ilgilidir.

 Bundan da Müslümanların maddi ve manevi olarak temiz olması gerektiği anlamı çıkar.         Peygamber(sav) Hud suresi beni ihtiyarlattı buyuruyor.

Buda “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” İfadesidir.

Bundan da Müslümanların dürüst ve güvenilir olması gerektiği anlaşılır.

Bu üç ayetten yola çıkarak Müslüman’ın tarifini şöyle yapabiliriz.                   Müslüman: Bilgili, temiz, dürüst ve güvenilir insandır.

Bu tarifin altını, üstünü, önünü ve arkasını çizip çerçeve içine almak gereklidir.                Bu izahtan sonra esas konumuza geçelim.

Dinimizde ana kaynak K.Kerim’dir. Bir sorunun cevabı, bir meselenin hükmü verileceği zaman müracaat edilecek ilk kaynaktır.

Ama her meselenin hükmü Kuran’da yer almaz.

 O zaman devreye sünnet dediğimiz husus girer. Sünnete ve hadislere müracaat edilir.

Peygamberimiz(sav) veda hutbesinde size iki kaynak bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldıkça delalete düşmezsiniz. Birisi Allah’ın kitabı K.Kerim diğeri ise benim sünnetimdir. 

K.Kerim evrensel bir kitaptır.

 Kıyamete kadar gelecek tüm nesillere hitap etmek, yol göstermek için gönderilmiştir.             Peygamberimiz(sav) zamanında gelen ayetler vahiy kâtiplerince yazılıyordu fakat toplu halde değillerdi.

Hz. Ebubekir(ra)’ın hilafeti zamanında Hz. Ömer(ra)’ın teklifi üzerine

Zeyd b. Sabit(ra) başkanlığında kurulan bir komisyon tarafından toplanarak kitap haline getirilmiştir.

Hz Osman(r.an) Hilafeti zamanında da çoğaltılarak büyük merkezlere gönderilmiştir.            Daha sonra İslam coğrafyası genişleyip Müslümanların sayısı çoğaldıkça Kuran’a vukufiyet azalır.

Harekesiz kuranlar okunamaz ya da yanlış okumalar çoğalır.

Bunun üzerine Kuran’ı Kerimi harekeleme ihtiyacı doğar.

Halil b. Ahmet vb Arap dil bilimciler tarafından kuran harekelenir.

Zamanın ihtiyaçları göz ardı edilmemiştir.

Eğer sahabe (r.anhum)  böyle davranmasa idi şuan elimizdeki Kuran’ın İncil’den farkı olmazdı.

Piyasada bir biri ile çelişen birçok kuran olurdu.

Sünnete gelince:

 Sünnet hadisi de içerisinde bulunduran geniş bir kavramdır.

Peygamber(sav)’in söz ve davranışlarını içerir ve üç bölüme ayrılır.

a -Kavli Sünnet: Peygamber(sav)’ın sözleridir. Hadis dediğimiz bölümdür.

b -Fiili Sünnet: Peygamber(sav)’ın hal hareket ve davranışlarıdır. Giyim kuşamı cemiyet içerisindeki davranışları vs.

c -Takriri Sünnet:  Sahabelerden herhangi birisinin yapmış olduğu işi peygamberimizin onaylamasıdır.

Bir yolculuk esnasında sahabeden biri su bulamadığı için teyemmümle namaz kılar vakit çıkmadan su bulunduğu halde namazı yeniden kılmaz dönüşte durum Peygamberimize anlatıldığında peygamberimiz yapılan işin doğru olduğunu söyler.

                                                                                                                     Devam edecek

Terörün 2010 Modeli

2002 sonrasında terör olaylarındaki büyük artış dikkati çekmektedir. Önemli olan terörü azdıran ortamın nasıl ortaya çıktığıdır. Terörle mücadele kararlılık ve istikrar arar. Terörle mücadele edenlerle, büyük fedakârlıklarla görevlerini yerine getiren güvenlik güçleri ile mücadele edildiği bir ortamda terörle mücadele başarıya ulaşamaz. Kurumlararası çekişmenin ve alan ihlâlinin olduğu, birbirini fonksiyonel olarak tamamlaması gereken kurumların kendilerini rakip gibi gördükleri bir ortamda terörle mücadele zorlaşır.

Terörün amacı daha fazla demokrasi ve daha fazla kültürel haklar olmadığına göre; daha fazla demokrasi ve hakların genişletilmesi ile terörle mücadele edilemez. Çünkü terörün amacı ne kültüreldir; ne de demokrasi talebi ile ilgilidir.  Sayın Başbakan’ın tabiri ile taşeronluk yapan örgüt; Türkiye’nin toprak bütünlüğünü milli ve üniter yapısını, demokratik rejimini hedef almıştır. Örgütün siyasi kanadı TBMM’ye kadar uzanmıştır.

“Terörle bir yere varılmaz” sözü  yetkililerce sürekli tekrar ediliyor. Ancak, Türkiye’de son yıllarda terörle bir yerlere varılacağı ümidi aşılandı. Vatandaşın değil; terör örgütünün ve yandaşlarının ön isteklerinden bir kısmını yerine getirdik. Ama bu terörün ortadan kalkmasını sağlamadı. Çünkü asıl istek bu ön talepler değildi.  Açılım açılım diye siyasi iktidarın bile açıklayamadığı dış patentli bir maceralı yolda yürüdükçe, hiçbir ciddi devletin veremeyeceği tavizleri verdikçe, bunun daha fazla can ve mal kaybına mal olduğunu göreceğiz. Yönetenler kabul etmeseler de terör konusunda bir siyasi irade zaafı vardır. Halkı teröristten ayırmanın yolu Anayasanın 10. Maddesini ihlâl ederek örgüte ve yandaşlara pozitif ayrımcılık yapmak ve imtiyazlar tanımak değildir.

Irkçı, bölücü terör Türkiye’yi kuşatmada ve pazarlık gücünü arttırmada dışarının kullandığı bir kozdur. ABD, İsrail’in bizzat kulağını çekmemiş, Türkiye’yi kullanmıştır. “One Minute” gösterisi ve siyasi amaçla gönderilen Mavi Marmara Gemisinin amacı budur. Türkiye PKK ile uğraşmıyor; bölgede sınırları değiştirmeyi amaçlayan emperyal güçlerle mücadele ediyor. Hedef emperyalizmin arzuladığı bir Türkiye’nin yaratılmasıdır. Anayasası, yasaları, yönetim şekli buna göre şekillendirilmek isteniyor. Onların istediği Türkiye 1919’ların Türkiye’sidir. 

Kimseyi suçlamayalım. Önce kendi yanlışlarımızı görelim. Asıl hedef Irak’ın toprak bütünlüğünü ortadan kaldırmak ve Irak’ın Kuzey’inde ABD jandarma devletçiği kurmaktı. Bu yolla Türkiye istenilen yörüngeye sokulacaktı. Biz ne yaptık. Barzani’yi destekledik. Elektrik, su başta olmak üzere Dünyayı para gören bazı özel sektörümüzü oraya gitmesi için teşvik ettik ve bölgeyi kalkındırmaya çalıştık. Barzani’nin ülkemizdeki şirketlerine dokunmadık. Terörü destekleyen değişik mafya tipi örgütlenmelere ses çıkarmadık. Süleymaniye’de başımıza çuval geçirilmesini gömemezlikten geldik. Bir devlet büyüğümüz “büyük devletler özür dilemez” dedi. Habur Kapısındaki çirkin gösteriye göz yumduk. Örgüte pirim verdik. Derin devlet hikâyeleri ile askeri darbeleri öne çıkardık. Sivil darbeleri unutturduk. Yabancı devletlerin derin devletlerine alan açtık. Ergenekonla PKK bağlantısı kurmaya çalıştık. Terörle mücadele yasasını delik-deşik ettik. İdamı kaldırdık. “Türkiye sadece Türklerin değildir” dedik. Etnik grupçuluğu ve etnik fitneyi demokratikleşme sandık. Teröre karşı birlik ve beraberliği dinamitledik. TBMM’den Kuzey Irak’a müdahale kararını bir türlü çıkaramadık. Çıkardıktan sonra da uzun süre uygulayamadık.

Teröre karşı toplumdaki direnci kırmak ve bastırmakla uğraştık. Vatandaşın şehit cenazelerine ilgisi bile çok görüldü. Ondan sonra neden İspanya’da olduğu gibi yüz binler toplanmıyor diye kendi kendimize soru sorduk. Şehit babalarını sorguladık. Gözaltına aldık. Şemdinli’de kitapçıdaki patlamadan hemen sonra asker ve kamu görevlilerini suçladık. Oysa orada birçok devletin derin devleti hazırdı ve faaldi. Jandarma düşmanlığı moda oldu. Sınırda jandarma yerine özel güvenlik düşündük. İstihbaratı sözde müttefikimizden bekler olduk. Askerin yetkilerini sınırlandırdık.  Milli ordusuz demokrasi düşündük. ABD ile bizi oyalayan koordinasyon toplantıları yaptık.

Yanlışları görelim, şehitlerimize saygılı olalım. Şehidini bağrına basan, “vatan sağ olsun” diyen asil insanlarımızın değerini bilelim.

31 Yıl Sonra Tarımcılar Buluştu

0

Erzincan Ziraat Meslek Lisesi 1979 mezunları ağırlığı ile 1978 – 1980 kısmı mezunları 31 yıl sonra ilk defa bir araya gelmenin mutluluğunu Osmanlının Başkenti Bursa da tattı.

Öncelikle, Bu organizasyonda Bursa da ikamet eden sınıf arkadaşlarımdan Turgut Genç, Yücel Erdoğan, Muhlis Köksal, Tarhan Erkıral, Zafer Soncan, Osman Yüce, Mehmet Turan, Bülent Polatcan, hepsine kusursuz organizasyonu gerçekleştirdikleri için hepsine ayrı ayrı teşekkür ederim. İçlerinde Yücel Erdoğan kardeşimiz ilimizde Kocaeli Tarım il Müdür Yardımcısı olarak bir müddet görev yapmış ve 2 yıl önce emekli olmuştur.

O yıllarda Ziraat Okulları bünyesine alacağı öğrencileri klasik usulü sınavla bünyesine katıyordu. Bizim dönemimizde 35 kişi paralı yatılı 15 kişi parasız yatılı öğrenci alıyordu. Anadolulun yoksul ama zeki çocukları amaçları kısa yoldan ekmeğini kazanıp hayata atılmak ailelerine yardımcı olmaktı.

Okulumuz yatılı ve uygulamalı eğitim vermekteydi. Devlet parasız yatılı bitirenlere mecburi iş veriyor, paralı yatılı bitirenlere ise sınav açıp yine bir kısmını alıyor. Geriye kalan mezunlar ise KİT’erde Özel sektörde rahatlıkla iş bulabiliyordu.

Okulumuzda çok iyi bir eğitim vardı. Uygulamalı eğitim verildiği için 4000-5000 dekar arazisi ve Hayvancılık, Tavukçuluk, Meyvecilik, Sebzecilik, Gıda Muhafaza, Tarım Alet makineleri birimleri vardı. Sonradan Fakülte, Yuksek okul, okuyan arkadaşlarımızdan hep duyardık işte yüksek okulda, fakültede Ziraat okulunda aldığım eğitimin şu kadarını alamadım diye;

Buluşmalar başlayınca işte falanca geldi. Filanca geliyor, birbirlerine sarılıp öpüşmeler, çok değişmişsin valla ben seni tanıyamadım. Ortalıkta herkesin değişik değişik ellerinde fotoğraflar ortalarda uçuşuyordu. Daha dün gibiydi bazı arkadaşlarımız birbirlerinin simalarını unutmuş olsalar bile o anıları unutmak isimleri unutmak mümkün değildi. Çünkü bizler; aynı yatakhaneyi, aynı yemekhaneyi, aynı sınıfı beraber paylaşmıştık. Gençliğimizin en deli yılları o okulda geçirmiştik.7 arkadaşımızı kaybetmiştik, kimi depremde, kimi eceliyle vefat etmişti. Onlara Allahtan rahmet diliyorum.

Tarımın öncüleri; Onlar Anadolu’nun bir ucundan bir ucuna her köşesinde görev aldılar ve bu ülkenin tarımına katkı sağladılar. Yâda özel sektörde görev alıp değişik hizmet verdiler.

Bu buluşmaya katılan arkadaşlarımı burada anmak istiyorum. Abuş Yıldırım Urfa’dan, Ahmet Küçüköner Merzifon, Abdülaziz Kırca Suşehri, Bülent Akçay, İrfan Kavlak, Ömer Özcan, Yusuf Karaçay, Bahattin Kesik Erzincan’dan, Ahmet Karadon, Cemal Bozdağ, Cengiz Erdem, Hasan Terzibali, Nuri Erence, Nihat Şanlıer, Saim Serttaş İstanbul’dan, Dursun Kılıç Osmaniye, M.Erdal Yıldırım Kayseri, İbrahim Demirci Artvin, Kıyas Ilgar, Yılmaz Baki Kars, Murat Kaya Zonguldak Ereğli, Nurhan İnanç Konya, Ünal Erkıral Gebze, Ziyattin Taşdemir Nazilli, Yavuz Tahmaz Fethiye, Bülent Aydın Çanakkale, Mehmet Sipahi Tokat, Seyfi Taş Ankara, Hepiniz hoş geldiniz.

Kimi emekli olmuş kimi çalışıyor, kimi torun sahibi olmuş vay be 31 yıl dile kolay böyle bir organizasyon olacağını duyduğumuzda inanın bir ay boyunca kafamızda bu vardı arkadaşların bulunmasında hep birbirimize yardımcı olduk hastası olan ve yurt dışında olan sekiz arkadaşımız bu buluşmaya katılamadı. Seneye Okulumuzun Bulunduğu Erzincan’a karar verildi.

Bursa da yapmış olduğumuz buluşma Cuma akşamı başladı. Pazar günü saat 4’e kadar sürdü. Ayrılık vakti geldiğinde kimi arkadaşlarımızın gözlerinden akan yaşlar bize okulumuzun verdiği vefa, arkadaşlık dostluk kardeşlik duygusunu gösteriyordu.aslında söylenecek çok şey vardı ama bu kadar yeter.

Yeniden Organizasyonda emeği geçen herkese teşekkür ederken Bana sitesinde yer açan ve bu duygu düşüncelerimi buradan aktarabilmemin hazını yaşatan Kocaeli Aydınlar Ocağına Teşekkür ederim. Erzincan’da  buluşmak ümidiyle; Hoşçakalın

 

Başbakan dediğin taş kalpli değil ki

Başbakan’ın bugün AKP Gurup Toplantısı’nda yaptığı konuşmayı başından sonuna izledim.

Mevzide çökmüş Başbakan’ın yüzündeki “çaresizlik”, yerini muhalefete yüklenen “Şahin” bir ifadeye bırakmıştı.

Başbakan’ın vuku bulan son olaylardan elem duymadığını söylemek yanlış olur.

Yüreği yanan babaların feryadı, O’nu etkilemez demek de gayri insani olur.

O da bir baba ve O da evlatlarını gözü gibi esirgiyor her baba gibi.

Her gün yurdun ayrı bir yerinden gelen kahpe saldırı haberlerinden en az bizim kadar onun da morali yerle yeksan oluyordur.

Hatta inanıyorum ki Başbakan’ın duçar olduğu durum, bizimkinden çok daha kötüdür.

Zira O, hem bir baba olmanın verdiği hassasiyetle üzülürken, hem de olayların bu noktaya gelmesinde sorumluluğu olan bir yönetici olma sıfatıyla, aldığı vebalin sıkıntısı içerisindedir.

Başbakan’ı kandırdılar, “sosyalist soslu liberal aydınlar”.

Devlet Bahçeli’nin kendilerine verdiği ad ile 12 Kötü Adam, bu milleti yönetmek için siyasete soyunan Kasımpaşalı bir genci, fena işlettiler.

Attığı her adımı, tezahüratlarla “Sen en büyüksün” şeklinde köşelerine, ekranlarına taşıyan bu 12 Kötü Adam,  geçmişten bugüne şecerelerini, ihanetlerini çabuk unutturdular Başbakan’a.

Onların verdiği yol haritası ile yol alırsa, zannetti ki Başbakan, her şey güllük gülistan olacak.

O, bütün dünyanın kendisine hayran olduğu Demokrat bir lider, Türkiye de, tüm komşuları ile sorunlarını halletmiş, 2023 hedefinde,  bölgesinde Lider Ülke olacak.

Oysa ne kendisi söylenildiği gibi bir Lider olabildi, ne de Türkiye, sorunlarını aşmış bir ülke.

Aksine düne kadar kapıların ardında kendisine Cesaret Madalyası verenler, Brother diyenler, kendisini miadı dolmuş akıtan bir pil gibi, ayrıcalıklı bir çöplüğe göndermek için tezgâh peşindeler.

Başbakan’ın fark edemediği en önemli mesele, bu 12 Kötü Adam’ın iplerinin, bu ülke üzerinde hesap yapan servislerin elinde olduğuydu.

Onların gerçek sahipleri bunlara ne derse, bunlar öyle konuştular, öyle yazdılar, öyle ikna ettiler.

Demokrat Lider havasından vazgeçmemek adına,  OHAL’in ne menem kötü bir şey olduğunu Devlet Bahçeli’ye hakaretamiz ifadeler yordamıyla anlatmaya çalışıyor Başbakan.

O Devlet Bahçeli ki; koalisyon ortağı olduğu 57. Hükümet zamanında OHAL’in kaldırılması konusunda imzası olan bir Siyaset Adamı.

Evet OHAL’i bu ülkede kaldıran, bugün kendisinin ifade ettiği gibi Başbakan Erdoğan değil, 57. Hükümettir.

Yani Bahçeli’nin Başbakan Yardımcısı olarak görev yaptığı Koalisyon Hükümeti’dir.

2002 Seçimleri’nin hemen  öncesinde  hazırlanan Bakanlar Kurulu kararı ile, sadece iki ilde, Tunceli ve Şırnak’ta kalmış olan  OHAL’i,  son kez, bir daha uzatılmamak kararı ile 30. Kasım.2002 ye kadar uzatan  Hükümet Tezkeresi’nin altında,  Başbakan Yardımcısı olarak Devlet Bahçeli’nin imzası var.

Yani OHAL’İ biz kaldırdık diyen Başbakan, bu konuda da doğruyu söylemiyor.

OHAL’i kaldıran Başbakan Erdoğan değil ama ülkeyi,  bölgede tekrar OHAL’e ihtiyaç duyulacak duruma getiren, bizzat Başbakan Erdoğan ve AKP Hükümeti’dir.

  

 

Babalar Günü

Çağımızın önemli kabullerinden biri de seçkin kişileri yılın belli bir gününde anmaktır. Konumuz olan babalar gününü ilk defa öneren kişi ise bir hanımdır. Bayan Sonora Smart Dodd. 

Bayan Sonora Smart Dodd 1910 yılı Mayıs ayının ikinci Pazar günü anneler günü nedeniyle Washington/ABD düzenlenen bir etkinlikte babasını hatırladı. Kendisini ve beş erkek kardeşini, babaları yetiştirmişti. Çünkü anneleri çok erken yaşta vefat etmişti. Babaları tek başına her türlü güçlüklerle, zorluklarla ve olumsuzluklarla kendini feda edercesine yılmadan mücadele etmiş, bütün çocuklarını büyütmüş, okutmuş, sağlıklı ve eğitimli kişiler olarak hayattaki yerlerini almalarını sağlamıştır.

Bayan Sonora Smart Dodd katıldığı anneler günü toplantısında babasının fedakârlıklarını anlatarak,  babalar için de özel bir günün kabul edilerek, kutlanmasını önermiştir. Katılımcılar konuyu aralarında değerlendirmişler ve müzakereler sonucunda haziran ayının ikinci Pazar gününün, babalar günü olarak kutlanmasına karar vermişlerdir. 

Babalar günü anneler günü gibi çabuk yaygınlaşamamıştır. Ticari açıdan da çok etkili olamamış ve popülarite açısından anneler gününün gerisinde kalmıştır. Babalar gününün resmen kabul edilmesi ancak 1972 yılında gerçekleşebilmiştir. 

Ülkemizde ise millî kültürümüz ve inancımız açısından babalarımızın aramızdan ayrılanlarını saygı ve sevgiyle anmak, sağ olanlara sevgimizi, ilgimizi göstermek ve iyi davranmak en başta gelen görevlerimizden olduğundan, babalar gününün kutlanması   kabul görmüş ve  sür’atle   yayılmıştır. 

 Hayırlı evlatlar, babalarının da, annelerinin de kendilerine olan sınırsız hoşgörü ve sevgilerini bilirler. Hangi yaşta ve hangi makamda olurlarsa olsunlar, insanlar her zaman ana ve babasının himâyesine ve hayır duasına muhtaçtırlar. 

Bu vesileyle, her yıl haziran ayının ikinci Pazar gününde gerçekleşmekte olan babalar gününün tüm ailelerimizde mutluluk, sağlık ve esenlik içerisinde kutlanmasını dileriz.

 

Üç Aylar

0

Halk arasındaki yaygın ismi bu.

Bunlara kameri aylarda denir.

Hicri takvimde kullanılır.

Birde şemsi aylar vardır.

Bunlarda miladi takvimde kullanılır.

Miladi takvim 365 gün olup Hz İsa(as)nın doğumunu başlangıç kabul eder.

Hicri takvim 354 gün olup Mekke’den Medine’ye hicretini başlangıç kabul eder.

İbadetlerimizin bir kısmi hicri takvime göre yapılır.

Ramazan orucu, bayram namazları..

Zekât, fitre – fidye ve kurban ibadeti bunlardandır.

Her sene üç ayların; dolayısıyla ramazanın 10 gün önce gelmesi

Hicri takvim ile miladi takvim arasındaki zaman farkından kaynaklanır.

Hicri takvimin ayları şunlardır:

1 – Muharrem                                7 – Recep

2 – Sefer                                       8 – Şaban

3 – Rebiül evvel                             9 – Ramazan

4 – Rebiül ahır                               10 – Şevval

5 – Cemaziyel evvel                       11 – Zilkade

6 – Cemaziyel ahir                         12 – Zilhicce

Üç aylar dediğimiz Recep -Şaban ve Ramazan aylarıdır.

Recep ve Şaban ayları ramazan ayından farklıdır.

Ramazan ayında ergenlik yaşına gelmiş her Müslüman’ın oruç tutması farzdır.

Recep ve Şaban aylarında ise oruç tutmak sünnettir.

Sünnet bir işi peygamberimizin yaptığı şekliyle yapmaktır.

Kafanıza göre yaparsanız sünnet olmaz.

Bunu niçin yazıyorum?

Günümüz Müslümanları Recep ve Şaban oruçlarını peygamberimizin uygulamasına göre değil de, daha çok sevap almak için kafalarına göre tutuyorlar.

Peygamberimiz Recep ve Şaban oruçlarını nasıl tutuyorlardı?

Bu sorunun cevabına döneceğiz.

Peygamberimiz bir hadisinde,

Mide bütün hastalıkların anasıdır buyuruyor.

Tıka basa yerseniz obez olursunuz.

Yâda çeşitli mide hastalıklarına yakalanırsınız.

Fazla kilolarınızdan kurtulmak için uğraşır durursunuz.

Bu esnada bazen insanlar canından bile olur.

Zayıflayayım derken ölenlerin haberleri artık medyaya yansır oldu.

Diyeceksiniz ki kardeşim üç aylar dedin,

Konuyu nereye getirdin.

Ne alaka…

Sabrederseniz alakayı görürsünüz.

Evet, fazla kilo ve obezite asrımızın hastalığı,

Bir yanda insanların açlıktan kemikleri sayılıyor,

Diğer tarafta insanlar zayıflamak için akla karayı seçiyorlar.

Sıhhatli olmanın reçetesini peygamberimiz 15 asır önce bildirmiş uygulamış ve göstermiş,

Sofraya oturduğunuz zaman tıka basa yemeyip,

Midenizin üçte birini boş bırakırsanız bu sıkıntılar olmaz.

Sonrada zayıflayayım diye üç ayları baştan sona kesintisiz,

Oruç tutmak zorunda kalmazsınız.

Bu konudaki peygamberimizin uygulaması şöyledir

Üç gün oruç tutup iki gün yemek, beş gün oruç tutup üç gün yemek,

Yanı ayın üçte ikisini oruçlu, üçte birini yiyerek geçirmek,

Bu ayların ramazandan farkıda budur.

Ramazan ayında olduğu gibi kesintisiz oruç tutmak sünnete aykırıdır.

Ne zararı var diye sivrilik yapmayın.

Yoksa peygamberimiz eksik bıraktıda siz mi? tamamlıyorsunuz

Bizim hacı babalar ve babaanneler tonton teyzeler zannederler ki Recep ve Şaban ayında bir gün oruç tutmazsan diğer günler havaya gitti.

Dikkat edilmesi gereken bir diğer hususta şudur,

Bu ayları zayıflamak için oruç tutarsanız ibadet yerine geçmez.

Siz ibadet niyetiyle oruç tutarsınızda bu esnada da zayıflayabilirsiniz,

Aslolan niyettir.

Niyetiniz; birinci önceliğiniz kilo vermek mi?

Yoksa ibadet yapmak mı?

Yukarıda zikrettiğim bir hadiste ‘Bütün hastalıkların anası midedir.’ Buyrulmuştu..

Niye üç aylar deyip obeziteye kadar geldiğimiz şimdi anlaşılmıştır zannederim.

Üç ayların vatanımıza, milletimize, İslam âlemine ve tüm insanlığa

hayır, ve bereket; huzur ve adalet getirmesi temennisiyle…

AKP’ye Oy Verenlerin Sorumluluğu

Türkiye bir babalar gününe 12 şehidin acısı ile girdi. Kim bilir bu toprakları korumak için daha nice şehitler vereceğiz. Onun için kimse bizi ölümle ürkütüp anaları babaları yıldırmaya kalkmasın. Herkes bilmelidir ki;can alarak bizi bir onursuzluğa itmeye ve pazarlık masasına oturtmaya kalkanların hevesi boşa çıkacaktır.

Hatırlayın bir bakalım; bu günlere nasıl geldik. 2002 yılında ülkeyi neredeyse sıfır terörle teslim alan AKP iktidarı, 2010 yılının Haziran ayında Türk Milletini nasıl bir tabloyla yüzyüze getirmiştir, hepimiz görüyoruz.

Türk hukuk sistemini çıkarttıkları yasalarla çökerten, adli yapı ile oynayan, anayasa değişiklikleri ile her tarafa göz kırpan, bölücübaşını susturamayan, bölücülüğü azdıran, Türk Milletini adı belirsiz bir “millet” haline getirmeye çalışan, etnik bölücülüğü bir kardeş kavgası olarak tanımlayan, Habur’da sözde açılımı taçlandıran, Türk devletinin bürokrasisini; Türk Milletine, Türk Devletine ve Türk Ordusuna düşman olanlarla dolduran, sahtekar cemaat ve tarikatlarla ülkeyi yönetmeye kalkan bunlar değil mi?

Doğrular karşısında hemen mazlum ve mağdur pozuna bürünen bunu da yandaş hale getirdiği medya ile halka yutturmaya çalışan bunlar değil mi?

Sanki ülkenin bu hale gelişinden başkası sorumluymuş gibi dert yanan bunlar değil mi?

Bu ülkenin birinci sorunu nedir? Çözülmesi, aşılması gereken öncelikli sorun hangisidir? Devlet olmanın gereği 2002-2010 yılları arasında AKP iktidarı tarafından yapılabilmişmidir?

Bu soruların anlaşılması ve doğru olarak cevaplanması ne yazık ki bu iktidar döneminde mümkün olmamıştır. Devlet ve millet tarihte emsali görülmemiş bir şekilde borçlandırılmış, yer altı ve yerüstü milli zenginlikler özelleştirme adı altında peşkeş çekilmiş ve en önemlisi de millet yapısı yani sosyolojik yapı bozulma sürecine sokulmuştur.

Türkiye halen kendisine “Türk”üm diyemeyen bir başbakan ve kadrolar tarafından yönetilmektedir. Onun için bu tablo Türk Milletince olağan olarak kabul edilmelidir.

Türk Milleti; daha ne kadar kendisini, Türk milletinin bir evladı olarak göremeyen ve her fırsatta Türklükle uğraşan ama ne yazık ki, Türk Milletini yöneten bu başbakana ve AKP kadrolarına tahammül edecektir. Bunu hala görmediniz ve anlamadınızsa daha çekeceğiniz çok şey var demektir.

Terörle ve yurt savunması ile canı pahasına uğraşan kahraman Türk Ordusunun moral motivasyonunu bozan ve komutanları hapse atan, kozmik odaları deşifre eden bu iktidar değil mi? Yine Hakkari’deki 11 şehitten sonra “Genelkurmay’dan tatmin edici bir açıklama bekliyorum” küstahlığına bürünen AKP iktidarının TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin değil mi? Türk Ordusunu “bunlar dinsiz” diyerek halka şikayet eden AKP iktidarının yılmaz destekçisi cemaat ve tarikatlar değil mi?

“İyi şeyler olacak” diye açılımı methederek Türk Milletinin aklını çelmeye çalışan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül AKP iktidarının içinden gelmedi mi?

Türk Milletini 36 etnik parçaya bölen ve Türk Milletini bu 36 parçadan biri olarak gören Başbakan RTE şimdi “her türlü bedeli ödemeye hazırız” diyor. Kimi kandırıyorsun sen? Bedeli ödeyen Türk Milletidir. Sen Türk Milletinin mensubumusun ki böyle bir bedel ödemeye kalkıyorsun? Sen git isimsiz milletinin başbakanı ol, bana Türk Milletinin başbakanı olacak bir adam lazım…

Türk Ordusunun askeri ile pkk teröristlerini aynı kefeye koyan AKP hükümetinin devlet bakanı Egemen Bağış, şehitleri ve pkk’lıları ayırmayarak “maalesef 20 eve ateş düştü” diyebiliyor. Aynı bakan “maalesef sekiz askerimiz şehit edildi, bu topraklarda doğmuş büyümüş 12 gencimizin de çatışmada hayatını kaybettiğini öğrendik. 20 eve ateş düştü, 20 ailenin acısını paylaşıyorum” demektedir. Bunlar nasıl sözlerdir? Türk Milletini böyle adamlar nasıl yönetebilir? Bu açıklama Türk Ceza Kanununa ve ilgili yasalara göre suçtur. Derhal Cumhuriyet Savcıları soruşturmaya geçmelidir. Tabii ortada Cumhuriyet Savcısı kaldıysa!!!

Ülkeyi yöneten AKP’nin kendi yaptığı yanlışlardan sorumluluğu vardır ve günü geldiğinde kasden yada yetersizlikleri sebebiyle bu ülkeye verdikleri zararlardan dolayı hesap verirler. Ancak AKP iktidarını bu ülkede iktidarda tutan Türk Milletinin de başımıza gelenlerden dolayı sorumluluğu vardır. Allah akıl fikir vermiş bunu da değerlendirmek lazım. Değerlendiremiyorsan daha çok üzülürsün.

İç ve dış kaynakların bilimsel verileri içeren çalışmalarında, Türk Milletinin homojen bir yapısı olduğu ve nüfusun %93’ünün kendisini Türk Milletinin bir ferdi olarak gördüğü zikredilir. Öyleyse kendini bir türlü Türk olarak göremeyen ve her türlü tasarrufunda Türk varlığı ile uğraşan AKP iktidarı; Türk Milleti tarafından niçin bu kadar desteklenmektedir? Bu sorunun cevabı bulunmalı ve Türk Milleti kendi varlığı ile uğraşan AKP iktidarına yapılacak ilk seçimde son vermelidir. Ancak yağmurdan kaçarken doluya da tutulmamalıdır.

Hangi fikrin adamı olduğu belli olmayan gazeteci Nazlı Ilıcak’ın ifadesine göre sözde kürt meselesi AKP ve CHP işbirliğine gidilmek sureti ile çözümlenmeliymiş. CHP’de Baykal’a yapılan operasyon maalesef bunun yolunu açmıştır. Türklükle problemi olduğu anlaşılan Kılıçdaroğlu, Şimşek ve Tekin gibi CHP’li yöneticilerin söylemlerinin satır aralarında bu konuda AKP ile frekansların uyum sağladığı anlaşılmaktadır.

Düşünün bir kere AKP, CHP, yandaş basın, kimin olduğu belli olmayan Doğan medyası ve satılmış tarikat ve cemaatların sözde kürt meselesinde aynı düdüğü çaldıklarını. Ne cümbüş ama değil mi?

Ey Türk Milleti!!! Aklını başına al. Sahibi olduğun vatanı kendisini senden görmeyenlere yönettirme. Seçimde sandığın başına gittiğinde vatanın tehlikede olduğunu unutma. Senin Allah ve Kuran aşkını ve Peygamber sevgini kullanarak, seni istismar eden ve bu yolla her türlü melaneti sergileyen cemaat ve tarikatlardan yakanı kurtar. Fakirleştirilerek iktidarın vereceği üç kuruşa, kömür ve erzağa mahkum edilenler gerçeği bir an önce görsün. Türk işadamları sermayenin kediye yüklendiğini artık ifşa etsin ve bu iktidar devam ederse başlarına daha nelerin geleceğini düşünsün. Türk aydınları üzerlerine düşen sorumluluğu korkmadan yerine getirsin. Bunlar kolay mı? Elbette değil. Ruhumuza ve aklımıza yapılan operasyonlar doğruyu bulmamızı ve kişisel menfaatler gereğini yapmamızı engelliyor olabilir ancak neleri kaybetme aşamasına taşındığımızı bir düşünün bu bile sizi kendinize getirmeye yeter.

Eğer AKP’nin iktidarından dolayı sorumluluğumuz yok diyorsanız başımıza gelenlerden dolayı göz yaşı dökme hakkınızda yoktur. Çünkü adamlar kendi inandıkları yolda sizin verdiğiniz destekle fütursuzca yürüyor. Ne diyelim teşbihte hata olmaz derler: nasihatla uslanmayanın hakkı…

Müslümanın Riyayla İmtihanı

0

ABD, Kırgızistan‘ın istikrar abidesi Askar Akayev‘i turuncu bir devrimle indirince başladı Fergane Vadisi‘nde karmaşa. Ruslar da Amerikancı Kurmanbek Bakiyev‘i halk ayaklanmasıyla indirtip kendilerine yakın Roza Otunbayeva‘yı başa getirdiler. Bu kez Amerikalılar, 80 öncesinde sağcı-solcu yada Alevî-Sünnî her Türkün bildiği kardeş kavgasına işi sürdüler. Bizi de sesli sesli düşündürttüler:

•1.     Ortadoğu’da ne kadar varız, Ort’aasyada ne kadar yokuz?

•2.     Gazze’ye İHH yerine Kızılay, Bişkek’e Kızılay yerine İHH gitse ne olurdu?

•3.     Kırgızlar, Özbekleri katlediyor derken Hutularla Tutsiler mi kastediliyor

yoksa Kırgız Türkleriyle Özbek Türkleri aynı silahtan çıkan mermilerle mi katlediliyor?

•4.     Kazakistan’a giden Dışişleri Bakanımız Özbek Lider İslâm Kerimov’dan

da randevu alabilecek mi?

•5.     El-Fetihçiler Hamas’lıları öldürmeye başlasaydı Taksim Meydanı’na kaç

bin kişi yığılırdı?

Bizim bazı Eş’arî Türkler, İslâmlaşmaAraplaşma zanneder durur. Bilmez

ki Türk, Türk olarak kalmazsa İslâmiyet de başsız kalır. Sanırsın Bedr’in arslanları ancak Mavi Marmara gemisindekiler kadar şanlı idi.

Biz niye Arabın bir uzvu (göz, kol) oluyoruz da o gövde oluyor? Niye eşit

mesafede eşit ilişki kuramıyoruz? Hıristiyan, Kıptî, Dürzî, Marûnî, Nusayrî, Yezdî Arapları ne yapacağız? Saudia America bayrağındaki cihad kılıncından ve kelime-i tevhidden utanmıyor mu?

Ya bizim riyayla imtihan olan mücâhitlerimiz, sandık müşâhitlerimiz, parti

hatiplerimiz ne durumdalşar…

•1.    PKK’yı kınamak ve terörü lânetlemek için yukarıdan yazılı emir mi

bekliyorsunuz?

•2.    Şehit cenazelerine katılırsanız içinizdeki Hükümet sevgisinin

azalacağından mı korkuyorsunuz?

•3.    Kendi vatanı için ölenler insanî yardıma gidenler kadar şehit

sayılmıyor mu?

•4.    Açılım denen meretin daha ilk günden milletin arasını açacağını

çevrenizde gördüğünüz halde neden hipnoz seanslarına gönüllü katıldınız?

•5.    ‘Cini şişeden çıkaran soksun’ dememek için hangi politikacının

kıvırtmaç zırhını giymek isterdiniz?

Sitem etsem de sana kızamıyorum. Onların kıyameti hızlandırmaya yeminli küresel korosu varsa bizim de ahlâk ve iz’anda dibi bulmuşluğumuz var. İnsan ruhu günaha battıkça ve karardıkça iyiliğin özlemi sineleri yakacaktır. Ne demiş şair:

“Riyakâr Müslümanım benim, pasaklı kontesim
Ne kadar rezil olursak o kadar iyi
Avanaklığım benim, etnik türkülerim
Ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi”

Şehitlere Saygımız Varsa

Hafta sonu Şemdinli’de PKK saldırısı sonucu şehit olan 11 kınalı kuzumuzun acısını kalbimize gömerek, olabildiğince sükûnetle değerlendirme yapmaya çalışalım.

Terör örgütü, liderinin 31 Mayıstan sonrası için işaretini verdiği gibi, şok eylemlerle Türkiye’yi sindirmek, yıldırmak ve taleplerini kabul ettirmek için kalleşçe saldırıyor.

Açılımın terör saldırılarını artırdığını herkes kabul ediyor. Hükümet ve yandaşları, “PKK, açılımın kendisinin istismar edeceği zemini kaybedeceğini görerek saldırılarını artırdı” teziyle bunu açıklıyor. Oysa olayların özü ve gelişmeler başka türlü oldu.

AÇILIM SÜRECİ ÖCALANI SİYASİ AKTÖR HALİNE GETİRDİ: Hükümetin “Kürt Açılımıprojesi, Öcalan’ı muhatap alınması gerektiği ifade edilen siyasi bir aktör haline getirdi. Hükümetin teröristle müzakere ederek, onları ikna ederek çözme arzusu, Öcalan’ın taleplerinin kabul edilmesinin imkânsızlığını görünceye kadar devam etti.

Taleplerin kabulü imkânsızdı, çünkü PKK bir hak ve özgürlükler hareketi değil, siyasi bir proje idi. Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in “PKK dış güçlerin maşasıdır” sözü bu gerçeğin kabulü olmalı.

Hükümet, Habur‘dan giriş yapanlara karşı, devleti küçük düşürmek pahasına gösterdiği hoşgörünün nasıl istismar edildiğini ve Türk Milletindeki tepkiyi müşahede ettikten sonra açılımlara devam etme cesaretini kaybetti. PKK’nın şehir örgütlenmesi KCK’ya karşı yapılan operasyonlar, tutuklamalar ve nihayet Habur’dan giriş yapanlarda 10 kişinin tutuklanması devletin tavrında bir değişme olduğu izlenimi verdi.

AÇILIM SÜRECİ PKK’YI CESARETLENDİRDİ: Hükümet yandaşları “açılımı” kabul ettirebilmek için iki hususu vurguladılar:

•1-     “Devlet Kürt vatandaşlarına karşı zulüm yapmıştır, terör örgütü bu haksızlığa karşı doğmuş ve serpilmiştir.” Bu tezle terörist örgüte bir nevi meşruiyet sağlama gayreti gösterildi.

•2-     Bu meselenin ne yaparsak yapalım çözülemeyeceği, ancak terör örgütü mensup ve sempatizanlarının dağdan indirilip, “düz ovada siyaset” yapmalarına imkân verilmesi halinde sona erdirilebileceğini anlattılar.

PKK’yı Kürt halkının temsilcisi gösteren ve devletin aczini ortaya koyan bu sözler, örgütün cesaretini artırdı. Ayrılıkçıların siyasi beklentilerini yükseltti. Zaten kuruluşundan beri ulaşmaya çalıştığı siyasi hedefe uygun taleplerini ilettiler. Taleplerin demokrasi ve insan hakları ile bir alakası yoktu. Siyasi projeye yani Türkiye topraklarında yeni bir devlet kurmaya yönelikti. Bu taleplere örgüt beklediği Hükümetin istese dahi veremeyeceği cevabı alamadı. Yapılan son eylemler de “söke söke alırız” meydan okumasıdır.

TSK’NIN MORALİ: Örgütü cesaretlendiren ikinci husus, Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı yürütülen asimetrik psikolojik savaş sebebiyle TSK’nın moralinin bozuk olmasıdır.

TSK bünyesinde, teröre karşı mücadele etmiş çok sayıda subayın, mücadele sırasında hukukun dışına çıktıkları, çete mensubu oldukları gibi gerekçelerle, haklarında davalar açıldı, tutuklamalar yapıldı ve medyada karalama kampanyaları yürütüldü. Bunların halen terörle mücadele edenlerin cesaretini kırdığı ve “yaptığımız bu fedakârlıklar ne için?” dedirttiğini görmezden gelemeyiz. Eski örgüt mensuplarının “faili meçhul cinayetler, ölüm kuyuları” gibi ihbar ve iddiaları ciddiye alındı. Bir tek ceset bulunamadı ama TSK’nın üzerinde karalamaların izi kaldı.

TSK’ DA TECRÜBE AKTARIMINDA KESİKLİK VAR: Yapılan mücadelede her iki taraf geçmiş tecrübelere göre yeni taktikler geliştiriyor. Terör örgütü kesintisiz bir bilgi aktarımı yapmakta iken, terör örgütüne karşı 90’lı yıllarda büyük başarı kazanmış subaylarımızın bilgi ve tecrübesinden yararlanılamamış olması bir eksiklik teşkil ediyor.

TSK’nın tecrübe aktarımı yapamamasının diğer sebebi mücadelenin profesyonel uzman askerlerle değil, kısa süreli askerlik yapan erlerle yapılmış olması. TSK’nın tamamen uzman er ve erbaşlarla mücadeleyi yürütme kararı henüz icraata konulamadı. Terörist 8 yıl dağda kalırken, bizim er ve erbaşlarımız bir yıldan daha kısa süre kaldığı için, arazi bilgisi ve tecrübe hususunda eksiklik olması kaçınılmaz.

İSTİHBARAT EKSİĞİ: İstihbarat terörle mücadelenin olmazsa olmazı. ABD ve İsrail’le istihbarat paylaşımı projesinin pek bir fayda sağlamadığı anlaşılıyor. İstihbaratın tamamen milli kaynaklarla yapılmasına özen gösterme mecburiyeti var.

Bir başka husus, kendi savcısını, hâkimini, generalini, siyasetçisini, her kademeden vatandaşının özel hayatını bile dinleyen, filme çeken devletimizin teröristleri izleme konusunda yeteneğini geliştiremediği açığa çıkmış oldu.

YAPILMAMASI GEREKENLER: Bu yaz bundan daha fazla canımı acıtacak, öfkelendirecek eylemlerin de olması örgütün hedefi. Morallerin bozulup, herkesin suçu başkasına atacağı psikolojik bir dağınıklık çok yanlış olur.

TBMM Başkanı M. Ali Şahin’in olayın ve şehitlerin sorumlusu TSK olduğunu ima eden “Genelkurmay tatmin edici bir açıklama yapmalıdır” beyanatı talihsiz ve faydasız bir ifadedir. Başbakan‘ın CHP ve MHP’yi PKK tarafında göstermeye çalışan ifadeleri de hem terörle mücadele açısından ve hem de siyaseten faydasızdır.

Açılım sürecinde yapılan hataların tekrarlanmaması öncelikli olmalı. Açılım, bölge insanımızın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmasından gurur duyabileceği politikalar geliştirmek, öncelikle işsizlik ve fakirlikle mücadele etmek olarak anlaşılmalı.

YAPILMASI GEREKEN BİR KAÇ HUSUS: İktidar, muhalefet ve TSK birlik ve bütünlük içinde olmalı. Açılım’da olduğu gibi Hükümet tek başına hareket etmemeli, alınacak tedbirler ortak bir irade ile alınmalı.

TSK’ya karşı yürütülen psikolojik harbe son verilmeli.

Mücadeleyi Kuzey Irak’ta başlatmak lazım. Barzani’ye “Mesut Abi” demek, ABD ile “stratejik müttefik” ve “BOP eşbaşkanı” olduğumuzu söylemek, maalesef ABD ve Barzani’nin oyalama ve kandırmacalarına çare olamadı.  Hükümet siyasi gücünü bu konuda mutlaka göstermeli.

Ve artık hiç olmazsa bundan sonra PKK lideri Öcalan’ın İmralı’dan örgütü yönetmesine artık izin verilmesin. Avukatları ile görüşme ve talimat gönderme imkânı elinden alınsın.

Hiç olmazsa bunları yapın. Eğer şehitlerimize ve gazilerimize bir nebze saygınız varsa.

 

Kocaeli Aydınlar Ocağı Mensuplarının Ankara Seyahati

0

Aydınlar Ocağının 34. şurası münasebetiyle 28 – 30 Mayıs 2010 tarihleri arasında Malatya’ya giden Kocaeli Aydınlar Ocağı mensupları bu defa 16 Haziran 2010 Çarşamba günü bazı ziyaretlerde bulunmak maksadıyla günü birlik Ankara’ya gitmişlerdir.

Hemen hemen her yıl yapılması bir gelenek haline gelmiş bulunan bu yılki Ankara ziyaretine; Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Ahsen Okyar başta olmak üzere, Ocak Genel Sekreteri Ziraat Mühendisi Hasan Uzunhasanoğlu, Kuruçeşme’nin son belediye başkanı Harita Mühendisi Ali Kahraman, Avukat Ruhittin Sönmez, Endüstri Mühendisi Mustafa Toka, Bilgisayar Öğretmeni Yunus Özen, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Protokol Sorumlusu Yüksel Özdemir, Diş Hekimi Ömer Erdal, Yeminli Tercüman Cemal Barış, Şirket Müdürü Recep Yıldız, Kimya Mühendisi Cahit Büyükkanber, Mali Müşavir Hamit Akbulut, Teknik Öğretmen Nizamettin Şahin, Avukat Necdet Kozan ve SEKA’dan emekli İSKİ Eski Yönetim Kurulu Üyesi Musa Ordu ile Ankara’dan heyete dahil olan KBB Mütehassısı Dr. M.Şefik Postalcıoğlu iştirak etmiştir.

Bu nevi seyahatlerin müdavimlerinden olan Dr. H. İbrahim Kahraman ile Eczacı Selçuk Arslan başka programlarının olması sebebiyle bu seyahate katılamamışlardır. Ancak seyahat boyunca bu iki arkadaşımızın eksikliği hissedilmiştir.

16 Haziran Çarşamba günü sabah saat: 06.30 da Perşembe Pazarından Ankara’ya müteveccihen hareket eden Ocak Mensuplarının ilk durağı Düzce’ye bağlı Gümüşova yakınlarında otoban üzerinde bulunan ve üç gün önce açılmış olan Berceste Dinlenme Tesisleri olmuştur. Burada açık büfe kahvaltı yapan Ocak üyeleri yeni açılan tesisin sunmuş olduğu leziz kahvaltılıklardan ve personelin güler yüzlü hizmetlerinden memnun bir şekilde ayrılarak yola devam etmişlerdir.

Ocak Üyeleri 11.00 sıralarında Ankara’ya vasıl olmuştur. Heyetimizi, Gölbaşı civarında Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın Ankara Temsilcisi olan ve halen bir inşaat şirketinin Genel Müdürü olan Haydar Çiftçi karşılaşmıştır.

İlk ziyaret yeri Kocaeli Emniyet Müdürlüğü bünyesinde 13 yıl 3 ay hizmet yaptıktan sonra Emniyet İstihbaratta Müdür görevinde çalışmakta iken bundan 6 ay kadar önce Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkan Yardımcılığı görevine naklen ve terfien tayin edilmiş olan Hüseyin Özbilgin’in makamı olmuştur. Kocaeli’de büyük bir kesim tarafından da tanınan ve efendiliği ile bilinen Sayın Hüseyin Özbilgin heyetimizi binanın dışına kadar çıkarak, çok candan ve içten gelen samimi bir duygu ile karşılayıp mensuplarımızın her birisi ile teker teker kucaklaşmıştır.

Daha sonra makamına geçilerek yeni görevinin hayırlı ve uğurlu olması dileklerinden sonra çay ve meşrubat ikramında bulunulmuş, bu arada da İzmit hatıraları yad edilmiştir. Ayrılış esnasında da her birimize Emniyet Genel Müdürlüğü’nün yaptırmış olduğu bir yüzünde Emniyet Genel Müdürlüğü’nün arması, diğer tarafında da Ayyıldız bulunan birer anahtarlık hediye edilmiştir. Karşılamada olduğu gibi yine ayrılış esnasında da arabaya kadar gelmek suretiyle yapılan vedalaşmadan sonra Ankara Seyahatinin birinci bölümü tamamlanmıştır. Buradan ayrıldıktan sonra bir arkadaşımız hediye olarak verilen anahtarlıklar ile alakalı olarak çok güzel bir espri yapmış ise de yanlış anlaşılır düşüncesiyle bu espriden bahsetmekten imtina ediyorum.

Heyetimizin ikinci durağı Kocaeli Büyükşehir Belediyesi İSU Genel Müdürlüğü’nde 2004 – 2005 yıllarında 1.5 yıl kadar Genel Müdürlük yaptıktan sonra, kendi isteği ile Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne geçen ve halen Genel Sekreter Yardımcısı olarak görev yapan Mustafa Sarıgül’ün makamı olmuştur.

Heyet üyelerinin hepsinin evvelden tanışık olduğu ve aslen İzmitli olan Sayın Mustafa Sarıgül’de Ocak Mensuplarını çok samimi duygularla karşılamıştır. Makamında yapılan görüşmede hal hatır sorulduktan sonra, başta hurma olmak üzere, çikolata, çay ve meşrubat gibi içecekler ikram edilmiştir. İkramlar yapılırken bir taraftan da İzmit İSU Genel Müdürlüğü’nde yapmış olduğu ve Ankara’da yapmakta olduğu hizmetler konuşulmuştur.

Buradan Mustafa Beyin teklifi üzerine EGO Genel Müdürü Ömer Ulu’nun makamına geçilmiştir. Sayın Ömer Ulu Bey ile ilk defa karşılaşmamıza rağmen kendileri ile çok samimi konuşmalar yapılmıştır. Körfez İlçemizin ikinci kaymakamı olan ve Derince’den evli çok beyefendi ve mütevazi bir kimse olarak gördüğümüz Ömer Bey, kartvizitini bizzat üyelerimize tek tek vermek nezaketinde bulunmuş, kapısının her zaman mensuplarımıza açık olduğunu samimi duygularla ifade etmiştir.

Saat:13.30 a kadar süren bu ziyaretten sonra heyetimize Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin yemekhanesinde öğle yemeği ikram edilmiştir. Genel Sekreter Yardımcısı Mustafa Sarıgül tarafından özel olarak hazırlatılmış olan öğle yemeği çok beğenilmiştir.

Buradan ayrılan heyetimiz DİYANET – SEN Genel Başkanı Mehmet Bayraktutar’ı Genel Başkanlık Merkez binasında bulunan makamında ziyaret etmiştir. Evvelce İzmit’te de 25 yıl Petrol Ofisi Camiinde imam hatip olarak vazife yapan Sayın Mehmet Bayraktutar  Ocak Mensuplarını çok samimi ve candan bir şekilde karşılamıştır. Bütün sendika çalışanları ile birlikte misafirlerini memnun edebilmek için canla başla gayret edip, hiçbir hizmette kusur etmemişlerdir. Başta Başkan Mehmet Bey olmak üzere bütün personelin göstermiş olduğu samimi gayret ve davranışları takdire şayan görülmüştür. Başkanın her birimize hediye etmiş olduğu 4 aylık ilmi dergi olan Din ve Toplum Dergisini aldıktan sonra memnun bir şekilde DİYANET – SEN’den ayrılınmıştır.

Böylece Ankara Seyahati’nin ziyaret bölümü tamamlanmıştır.