ah,
dikenlere dolaşır dilim.
dilim keskin,
dilim bıçak.
can acıtan cümlelerin günahında,
kelimelerimin izi var.
bahane uykusuz geceler,
dilimde kurşun heceler..
ey sen!
adını hatmettiğim.
hatırına yazdığım şiirleri yırtıp her sabah,
sil baştan mısralar yazıyorum
usanmadan
gönlümün diviti kan,
gözümün dili gözyaşı oldu.
lal olsa dilim.
tarumar ettiğim her sayfada sen varsın.
pişmanım desem,
bir daha asla..
inanmam,
inanma sakın.
sus deme, ağır gelir nefsime
yaz! de
dili, kaleme teslim edip,
çekilip vicdanımın tenhalarına
razıyım
ne diyorsa şair.
dilimin ikrarına bakma
şiirler itirafımdır.
İtiraf
Değerlerimiz ve Değer Kırılmaları Üzerine(1)
Değerler çok kapsamlı bir kavram. Değerlerimiz nelerdir diye sorarsak, hemen vereceğimiz cevaplar aşağı yukarı bir birine yakın cevaplar olacaktır. Peşinden hemen değerlerimizin öneminden, değerlerimizden uzaklaştığımızı ve değerlerimizle ilgili sıkıntılarımızı ifade ettiklerinizi sanki duyuyor gibiyim.
Belki değerlerimizi üç başlık altında izah etmek daha iyi olacaktır. .1 Milli değerlerimiz. 2. Manevi değerlerimiz.3 Kültürel değerlerimiz. Tabii olarak kendi aralarında daha çok başlıklara ayrılabilir.
Değer; bir şeyin önemini belirtmek için kullanılan soyut bir ölçüdür. Değer eğer nesne ile ilişkilendirilirse öznel bir görüş açısıyla değerlendirilir. Bu bakımdan da göreceli bir kavramdır. Bir kişi için değerli olan diğeri için değersiz, bir diğeri içinde orta değerde, çok değerli gibi uzatabileceğimiz derecelerde değer ifadelerine yer verebiliriz.
Değer aslında nesnel, öznel, mantısal, ahlaksal, duygusal ve estetik alanında ortaya çıkar. Dolayısı ile toplumsal farklılıklar, bölgesel farklılıklar, yöresel farklılıklar içerir. Bu değerlerin bazıları bölgesel yakınlaşmalarla birlikte ortak değerler dönüşüp, dünyanın kabul görmüş evrensel değerlerine dönüşebiliyor.
Değişen, gelişen yep yeni dünya düzeni içinde hem iletişim, hem kullanılan araç ve gereçlerin değişimi, hem ulaşımdaki ve diğer değişikliklerle beraber ele alındığında yaşam biçimimizdeki değişiklikler ve değer kırılmaları kaçınılmazdır. Yurt içine giren her ürün unutulmamalıdır ki kendi kültürünü de beraber getirir. Alışkanlıklarımızda değerlerimizde değişikler gözlenmeye başlanır. Mevcut değerlerimizi oluşturan eylemlerden vazgeçtiğimizde ona bağlı oluşan değerleri de kaybederiz. Yerine yeni kullanılan veya kullanılmaya başlayan her türlü araç, gereç ve eylemlerin değerleri ister istemez kullanılmaya başlanır.
Yeni kullanımlar genellikle yeni kuşaklar tarafından rağbet görür. Eski kuşak eski eylemlerine devam ettiği için yetiştiği döneme uygun değer yargılarına göre yaşamlarını sürdürürler. Hızla değişen çağda eski kuşakla yeni kuşak arasındaki fark açılmaya başlar.
Yeni bir kavram olan X kuşağı ve Y kuşağı gibi dünyada yeni bir anlayış hakim. Bu konu üzerinde, ciddi olarak durulması gerekir. Ülkemizin oluşturduğu uygulanan uygulanmayan tüm değerlerini, kalıplarını yıkıp yerine farklı değerlerin, melezleşmiş değerlerin geçmesini sağlayacak kavramlar ve oluşumlar. Tüm dünyanın bu kavramlar üzerinde ciddi sosyolojik, ekonomik ve psikolojik çalışmalar yapıyor. Bizde de inşallah benzer çalışmalar yapılır
Bir çok değerimiz küreselleşme, bölgesel etkileşimle birlikte ciddi bir tehdit altındadır. Peki biz bu değerlerimizi muhafaza edebilecek miyiz? Eğer muhafaza etmek istiyorsak neler yapmalıyız.? Bizlere düşen sorumluluklar nelerdir? Gibi soruları uzatabiliriz. Eğer sadece değerlerimizin kaybolmasından yakınarak vakit geçiriyorsak, bu sıkıcı durumun çözümüne yönelik değil de tespitine yönelik söylemler geliştiriyorsak, kıymetli gördüğümüz bu değerleri nasıl diğer kuşaklara aktarabiliriz… bilemiyorum…
Kavak ve Alerji
1- GİRİŞ
Anadolu’da kavak ve kavakçılık, asırlardır önemli ve yaygın rastlanılan bir kültür alışkanlığıdır. Anadolu insanı, yaşamının her aşamasında kavakla özdeşleşmiştir. Özellikle karakavak yetiştiriciliği Anadolu insanının sevincini simgelemiş evlilik veya çocuk doğumu gibi özel günlerde dikimi gelenek haline almış ve yaşamı boyunca önemli bir gelir kaynağı olmuştur. Ancak son yıllarda olgunlaşma zamanı tohumlarının pamukçuklar halinde etrafa yayılmaları (7-10 gün) bahane edilerek kesilmeleri ve kent peyzajından çıkarılmaları artarak sürmektedir. Bu müdahale kavak ve söğüdün ön planda olduğu İç Anadolu kentlerinde de artarak sürmektedir.
Kavak cinsinin (Populus sp.), dünya üzerinde özellikle ılıman yörelerde doğal yayılış gösteren 100’den fazla türü, alt türü, varyeteleri ve sürekli yenileri elde edilen sayısız melezleri ve klonları bulunmaktadır.
Botanik sınıflandırmaya göre kavaklar (Populus L.) Salicales takımına ait Salicaceae familyası içinde yer alırlar. Bu ailede erkek ve dişi çiçekler ayrı ayrı salkım halinde birleşmişlerdir. Bir cinsli ve iki evciklidirler (Dioik). Yani dişi ve erkek çiçekler genelde farklı bireylerde yer alırlar. Doğada tohumdan gelen bir kavak bireyi, bazı istisnaların dışında ya erkektir ya da dişidir. Dişi kavaklar tohum, erkek kavaklar polen üretirler.
2- Kavakların Kent Peyzajındaki Yeri
Kavakların kolay bulunup, kolay yetiştirilmelerinin yanı sıra, doğru tür ve klonlar seçildiği taktirde geniş bir iklim ve toprak toleransına sahip olmaları ve hava kirliliğine dayanıklı olmaları önemli bir husustur. Ancak kavaklar hızlı büyümeleri ve kısa zamanda gelişip boylu yeşil alanlar oluşturmalarına karşılık, kısa ömürlüdürler.
Kavak, diğer bitki türlerinin çoğu gibi istilacı köklere sahip bir türdür. Çevreye yayılan kökleri, lağım ve pis su borularının içlerine girerek onları çatlatır, parçalar veya ince kökleri ile tıkayabilir. Özellikle filitrasyon ve arıtma tesisleri civarında kullanılmaları büyük sakınca yaratır. Yüzeysel ve sık bir kök gelişimi oluşturana ağaçlar yollardaki asfalt ve beton kaplamalarını kaldırırlar. Bu yüzden caddeler boyunca, hat ve kanal yakınlarında kavak ve benzeri ağaçlar kullanılmaması önerilir.
Erkek kavak ağaçları henüz yapraklanmadan önce Nisan ayı içinde, 4-5 cm uzunluğunda ve 1-2 cm kalınlığında bordo renkli erkek çiçek salkımları oluşturmakta ve polenler olgunlaşan salkımlardan rüzgarın vasıtasıyla çevreye yayılmaktadır. Polenler sarı renkte ve toz halinde olup, görünüşleri toz kükürde benzer. Dağılan bu polenler, genelde kent halkı tarafından fark edilip şikayet konusu olmamaktadır. Dişi ağaçlarda ise mayıs ayı sonunda dişi çiçekler olgunlaşır ve açılan kapsüllerden pamukçuklara asılı küçük tohumlar uçuşup etrafa yayılmaya başlar. Bu pamukçukların görsel rahatsızlıktan başka hiçbir zararı yoktur.
Kavaklar, Yukarıda bahsedilen bazı olumsuz özelliklerin yanında birçok olumlu özelliklere de sahiptir:
- Bazı taksonları, kent içinde oluşabilecek gaz ve duman zararlarına, özellikle kükürtdioksite karşı dayanıklıdır.
- Budamaya karşı dayanıklıdırlar
- Tuza dayanıklıdırlar (özellikle akkavak, boz kavak)
- Park ve bahçelerde sonbaharda altın sarısı yaprak rengine sahip güzel görüntü oluştururlar.
- Bazı estetik değerlerinden dolayı tek olarak kullanılabilirler (gri yapraklı ve beyaz gövde ve dala sahip akkavak gibi)
- Kent ormanları veya parklar içinde (özellikle titrek kavaklar) estetik ve ekonomik katkı sağlarlar.
3- Polenler Ve Polen Sanılan Tohumlar
Kavak ağaçlarından erkek bireyler henüz yapraklanmadan önce İzmit şartlarında Nisan ayı başlarında erkek kavak ağaçlarından 4-5 cm uzunluğunda 1-2 cm çapında bordo renkli erkek çiçekler oluşmakta ve olgunlaştıktan sonra bunlardan rüzgar yardımıyla toz kükürde benzer polenler çevreye yayılmaktadır. Polenler alerjik etkiye sahip olmakla birlikte farkına varılmadığından şikayet konusu olmamaktadır.
Dişi kavak fertlerinden ise, Mayıs ayı başlarında çevreye pamuklu küçük tohumlar yayılmaktadır. Halk tarafından “Polen” zannedilen bu pamukçuklar ağacın çoğalmasına ve etrafa yayılmasını sağlayan tohumlardır. Bu pamukçukların alerjilere sebep olmadığı bilim adamlarınca belirtilmektedir.
Resim. Pamukcuklar olarak yayılan tohumlar (Üstte), Kavak polenleri
4- Polen Alerjisi Sorunları
Alerjinin, vücudun savunma sisteminin yabancı maddelere karşı kendini korumak maksadıyla aşırı tepki göstermesi olduğu kaydedilmiştir. Normal olarak bağışıklık sistemi, vücuda bakteri gibi bir mikroskobik zararlılar girdiğinde tepki gösterir. Alerjik insanların bağışıklık sistemi ise polen gibi nispeten zararsız maddelerin varlığına da tepki göstermektedir. Polenler, “çiçek tozu” da denilen ve boyutları mesela kayın ağacında 0.02 mm ile kabak’ta 0.2 mm arasında değişen erkek eşey hücreleridir. Alerjik reaksiyonun şiddeti, hafif bir rahatsızlıktan, yaşamı tehdit eder durumlara kadar değişebilmektedir. Alerjik maddeler nefes yoluyla, temasla, yiyecek ve içeceklerle veya alınan ilaçlarla bağışıklık sistemini uyarabilir. Aksırma, hapşırma, hırıltılı soluma, öksürme, mide ağrısı, gözlerde ve deride kaşınma gibi rahatsızlıkların biri veya birkaçı alerjik tepkimelerin genel belirtileridir.
Bazı Bitkiler ve Polenlerinin Alerjik Etkileri
Akçaağaç Bütün türleri alerjiye sebep olur
Ceviz Orta derecede allerjiktir.
Çam türleri Orta derecede allerjiktir.
Çınar Orta derecede alerjiktir.
Ihlamur Orta derecede alerjiktir.
Meşe Ortadan şiddetliye kadar alerjiktir.
Kavak Orta derecede alerjiktir.
Dişbudak Orta derecede alerjiktir.
Söğüt Alerjiktir
Çim bitkileri Alerjiktir ve 10 000 kadar türü vardır
Yukarıda görüldüğü gibi kent peyzajında kullanılan bütün ağaçların ve diğer tüm bitkilerin polenleri alerjiktir. Burada üzerinde özellikle durulmak istenen, polen alerjisine sadece kavakların sebep olmadığıdır. Kavakların tamamı kesilerek yok edilse dahi, polen alerjisi sorunları bitmeyecektir. Çünkü, doğal olarak Türkiye’de yetişen veya ithal edilerek belediyeler tarafından şehirlerimizin yeşillendirilmesinde kullanılan bir çok ağaç ve bitki türü, diğer bitkilerle birlikte alerjik etkilere sahiptir. Çözüm, polen kaynağı bitkileri yok etmek yerine, ABD’de olduğu gibi polen sayımlarına dayanan nokta tespitler yaparak halkı uyarmaktır.
5- Sonuç Ve Öneriler
Türkiye’de maalesef alerji kaynağı olarak sadece kavaklar kabul edilerek, kavakların kesilmesi yoluyla polen alerjisi sorununun çözüleceği gibi bir ön yargı işletilmektedir. Bu konuda basın ve yayın organlarından da sürekli olarak yanlış ve yanıltıcı bilgiler verilmektedir.
Diğer ağaç türleri gibi kavak da kent içi peyzajında kullanılabilir. Ancak, kent içi peyzajında kavağa yer verilirken şu konulara dikkat edilmelidir:
- Uzun ömürlü kavak türleri seçilmelidir. Örneğin Akkavak 200-300 yıl, karakavak 300 yıl yaşayabilmektedir.
- Dikim yerinin koşullarına (iklim toprak ve su gibi) uygun tür ve klonlar seçilmelidir.
- Ağaçlar alt yapıların geçtiği yerlerden uzağa dikilmeli, binalara fazla yaklaştırılmamalıdır.
- Periyodik kontrollerle yaşları ilerlemiş, gövde ve dallarda çürüklük oluşmuş bireyler zamanında uzaklaştırılmalıdır.
- Kavak polenleri Nisan ayında uçmaktadır. Kavak polenleri az zararlı sınıfa girmektedir. Polen allerjisi yönünden bütün bitkilerin az veya çok zararlı olduğu, bunların yanında kavakların masum kaldığı bilinmelidir.
- Kavakların pamukçuklarından rahatsızlık söz konusu ise erkek kavak klonları kullanılmalıdır.
Bunlar:
Samsun (Populus deltoides)
I-45/51 (Populus x euramerican),
Gazi (Populus nigra),
Anadolu (Poplus nigra) isimli klonlardır.
Kavak, iklim ve toprak koşullarının elverişli olduğu bölgelerde kırsal peyzajı şekillendiren önemli bir unsurdur. Kavak ağacı, her iklimde yetişebilen türlerinin bulunması, kolayca yetiştirilebilmesi, yazın gölgesi, sonbaharda sararan yaprakları ile özellikle yeşile hasret Anadolu kentlerimizde kent peyzajında önemli bir açığı kapatmaktadır. Batı ülkelerinde de Karakavak ve Akkavak şehir içlerinde sıklıkla kullanılmaktadır. Planlamalarda, yukarıdaki hususlara dikkat edilerek kavağın kullanılması, dezavantajlarını en aza indirgeyerek başarılı bir şekilde kullanımına olanak sağlayacaktır.
KAYNAKÇA
ANONYMOUS, 1994: Türkiye’de Kavakçılık. Kavak ve Hızlı Gelişen Tür Orman Ağaçları Araştırma Müdürlüğü, İzmit.
ASLANBOĞA, İ. 1986: Kentlerde Yol Ağaçlaması TÜBİTAK YAE, Yayın No. U3, Ankara.
ÇEPEL, N. 1994: Peyzaj Ekolojisi. İ.Ü. Orman Fakültesi, Yayın No:429 İstanbul.
DİRİK, H. 1991: Kent Ağaçları İ.Ü. Orman Fakültesi Dergisi, Seri:B, Cilt: 41/3-4, İstanbul
KOÇ, N.-ŞAHİN, Ş.1999: Kırsal Peyzaj Planlaması. A.Ü. Ziraat Fakültesi, Yayın No:1509,. Ankara
PAMAY, B., 1972: Park-Bahçe ve Peyzaj Mimarisi. İ.Ü. Orman Fakültesi Yayın No:264, İstanbul.
ÜRGENÇ, S. 1998: Ağaç ve Süs Bitkileri Fidanlık ve Yetiştirme Tekniği. İ.Ü. Orman Fakültesi, Fakülte No: 442,Yayınları, İstanbul.
YALTIRIK, F. 1993: Dendroloji Ders Kitabı II Angiospermae. İ.Ü. Orman Fakültesi Yayın No:420, İstanbul.
Altın Sükut
Susuyorsun aralanan kapıların arkasından,
Konuşuyorsun gevezeler gibi ama, sanki kime konuşuyorsun.
Söylediklerin mi, sustukların mı hangisi beni incitir.
Yoksa gözlerindeki ifademi, hüzünlü hallerin mi ruhları saran
Konuşuyorsun fısıltılı rüzgarlar gibi…
Esiyor kulaklarıma vızıltılar.
Başkada bir işe yaramıyor.
Senin ettiğin lakırdılar.
Her şeye yorum her şeye maydanoz…
İstemesek te duyuyoruz, hissediyoruz.
Yoğunlaşan, uğuldayan rüzgarlı fısıltılar.
Alçalan grileşen bulutlar.
Hem konuşmak, hem susmak,
Hangisiyle başın göğe erecek.
Gri bulutlar dağılacak, toz pembe mi olacak!
Sözler gümüş olacak, sükut altın mı olacak!
Mardin’deki Açılım!
Türkiye’nin asıl gündem maddelerini ve büyüyen sorunlarını örtmede bir perde rolü oynayan açılımlar ve açılım maceraları başımızı çok ağrıtacağa benzemektedir. Türkiye bu resmi beyanlarla devlet şeklinden Anayasasına kadar dış taleplere açık ve tavize hazır bir konuma sokulmuştur.
İnsanları birbirine soğutan, birbirinden uzaklaştıran ve ötekileştiren, demokrasiyle ilgisi olmayan, hiçbir ciddi devletin açılmaya cesaret edemediği konularda ortaya çıkan manzara, çok üzücü ve düşündürücüdür. Açılım macerası, Türkiye’yi tasfiye etmeyi aklına koymuş çevrelerin örtülü bir oyunudur. Hiçbir ciddi devlet bu tür maceralarla uğraşmaz ve kendini bunlara teslim etmez. Demek ki; demokrasinin uygulandığı birçok Batı Avrupa ülkesi bizdeki açılımlara benzer örnekleri sergileyemediklerinden demokrat sayılamayacaklardır.
Ülkenin huzur ve istikrarının bozulmasında açılımların rolü büyüktür. Ermeni açılımı fiyaskoyla neticelenmiştir. Diğerleri de aynı sonuca ulaşacaktır. Bir ülkede huzur ve istikrarı bozmak, insanlarını germenin ve tahrik etmenin demokrasi ile ne ilgisi var? Adeta insanlar çatıştırılmaya davet edilmiştir. Aşırı tahrik, tepki-etki ilişkisi içinde kötü örneklerini vermektedir. Samsun’da terör örgütünün davasını takibe giderek destek veren bir eski genel başkan, burnundan yumruk yemiştir. Kayseri’de de benzer bir olay bir bakanın başına gelmiştir. Bu hoş olmayan örneklerin artmaması için toplum daha fazla tahrik edilmemelidir.
Mardin’de Artuklu Üniversitesi’nde ortaya çıkan bir olay da değişik tip bir açılım sayılabilir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın da tepki koyduğu bu olay, Müslümanı devşirme, uyuşturma ve ılımlı yapmanın yeni bir görüntüsüdür. Dünyayı küreselleştirme peşinde koşan süper güce bağlı denetim ve eşgüdümün sağlanması yolunda bir üniversitemizde yabancı istihbarat örgütlerinin faaliyetleri ortaya çıkmıştır. YÖK, gerekli dikkati göstermezse; benzer gelişmeler diğer bazı üniversitelerimizde de görülebilir.
Mardin Artuklu Üniversitesi’nde Londra merkezli “Küresel Yenilenme ve Rehberlik Merkezi” adlı bir kuruluşun “Cihat Fetvalarının Yeniden Yorumlanması” adıyla düzenlediği, sadece İngilizce’nin geçerli olduğu toplantıda, Batı tarafından yaratılan İslâmifobiyi destekleyici bir faaliyet yapılmıştır. İslâm âlemi ve Müslüman ülkeler, yabancı işgaller ve müdahaleler karşısında değiştirilmek istenen fetva ile kendilerini savunamaz, koruyamaz hale getirilmekte; emperyal amaçlar karşısında pasifleştirilmektedir.
Bir dönem Sovyet tehdidine karşı ABD kaynaklı İslâm merkezli Yeşil Kuşak yaratma araçları bu defa, Müslümanları ve İslâm ülkelerini sömürgeci güçlere karşı teslim olmaya, direnmemeye yöneltmektedir. Ilımlılaştırılan İslâm yoluyla Müslümanlar artık ülkelerini savunamaz hale getirileceklerdir. Toplantıya katılanlar arasında farklı dinlerin temsilcilerinin de olduğunu düşünürsek; dinlerarası diyalog ekseninin burada geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, sonuç bildirisi konusunda ihtilaf çıkmıştır. Demek ki; cihat fetvasının geçerliliğini yitirmesi konusunda toplantıya katılanlar tam anlaşamamıştır. Bu örnek de dinlerarası diyalogun Müslümanı bastırma, sindirme, tanınmaz hale getirme, direnme gücünü ortadan kaldırma ve küresel güce hizmet eder hale getirme olduğunu ortaya koymaktadır.
Irak’ın ABD tarafından işgal edildiği ilk günlerde kendilerine demokrasi getirdiklerini zannederek Amerikan askerlerinin ellerini öpen Iraklı sivillerin düşündürücü tavrı, cihat fetvasının değiştirilme gayretine bir örnektir. Böylece işgalci güçler ödüllendirilmiş olmaktadır.
Gerek devlet ve gerek vakıf üniversitelerimizde benzeri faaliyetlerin bulunmadığını söylemek mümkün değildir. Son yıllarda küreselleşmenin etkileriyle, ortak projelerin uygulanmaları iddialarıyla bir takım yabancı faaliyetlerin bilimsellik adı altında ortada dolaştıkları görülmektedir. Bazı fakültelerimizin değişik bölümlerinde sözde dost ve müttefik ülkelerin istihbarat örgütlerinin artan faaliyetleri herhalde takip ediliyordur.
NOT: Kazak Türklüğünün sembol isimlerinden Hasan Oraltay’a Allah’tan rahmet, yakınlarına ve sevenlerine de başsağlığı diliyorum.
Şeyh Sait, Dersim ve PKK; İsyan Üçlemesi
Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu “Tarih Gelecektir” adlı kitabında “Öyle bir coğrafyada bulunuyoruz ki; dünyanın hiçbir bölgesinde bu kadar çok medeniyet kurulmamıştır. Bu şu anlama gelmektedir. Yaşadığımız coğrafyada çok devlet kurulmuş ve çok devlet yıkılmıştır. Dolayısıyla bölgede ayakta kalabilmek için, tarihin engin tecrübesinden faydalanabilmek ve buna bağlı olarak hassas dengeleri gözetebilmek gerekir. Bunun için geçmişi iyi bilmek lâzımdır. Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün “TARİH İHTİYATSIZLAR İÇİN MERHAMETSİZDİR.” dir sözü, coğrafyamızın gerçeklerine tam olarak uyar.” demektedir.
“Tarih Gelecektir” sözü üzerinde çok düşünülmesi gereken ve bir çok şeyi ifade eden bir deyimdir. O sebeple bugün gelişen olayları dün meydana gelenlerle irtibatlandırarak yorumlamak, gelecek hakkında bizi doğru sonuçlara götürecektir.
Balkan Yarımadası tarih boyunca çoğu zaman dünya gündemini belirleyen olayların yaşandığı bir bölge olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun kaderi ve genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ortaya çıkışını hazırlayan şartlar bu coğrafyada saklıdır.
Bu nedenle Cumhuriyet Döneminde meydana gelen isyanları anlamak için Balkanlarda meydana gelen Sırp, Bulgar, Yunan ayaklanmalarını iyi bilmek ve başta İngiltere olmak üzere Avrupa devletlerinin ve Rusya’nın aldığı pozisyonları iyi belirlemek gerekir.
Örneğin Sırp Ayaklanması 19. yüzyılda Balkanların, Avrupa ve Osmanlı tarihinin en önemli siyasi olaylarından biridir. Berlin Antlaşması ile tamamlanmış gibi görünen bu bunalım Bulgar ayaklanması, Sırbistan ve Karadağ’la ve nihayet Rusya ile yapılan savaşlarla tamamlanır. Ayaklanma çıktığında bunun çok ciddi boyutlara ulaşacağını, Osmanlı İmparatorluğu ve Avrupa’nın geleceğini belirleyeceğini neredeyse hiç kimse tahmin edemiyordu. Tıpkı Turgut Özal’ın Eruh ve Şemdinli’yi basanları “bir avuç eşkiya” olarak nitelendirmesi gibi.
Bu gelişmeler ışığı altında bakılınca Şeyh Sait, Dersim ve günümüzde PKK isyanlarının mahiyet itibarı ile Sırp, Bulgar ve Yunan isyanlarından pek bir farklarının olmadığı görülür.
Balkanlarda meydana gelen isyanlar öncelikle Osmanlı İmparatorluğunu yıkmaya dönüktü. Balkanları Türklerden arındırmayı ve Balkanları Ortodoks hıristiyanlığına terketmeyi ve çoğunluğu Slavlaştırmak amacını güdüyordu. Nitekim Balkanlar, Rus yayılmasının planları için önemli bir coğrafya ve Slavların büyük koruyucusu da “Anne Rusya” idi.
Cumhuriyet Dönemindeki Şeyh Sait isyanının arkasında İngiltere’nin olduğu su götürmez bir gerçektir. Misakı Milli sınırları içinde yer alan Irak Türkmen bölgesinin Türkiye’ye bağlanması konusunda uluslararası çalışmalar sürerken, Türkiye’yi bu vatan parçasından mahrum etmek ve bir petrol ülkesi haline gelmesini önlemek için bazı kürt aşiretleri kullanılmak suretiyle Şeyh Sait isyanı çıkartılmıştır. Genç Türkiye Cumhuriyeti Şeyh Sait isyanını bastırmak için mücadele ederken, Musul ve petroller üzerindeki haklarından vazgeçmek zorunda kalmıştır. Bu ihanet günümüzde yaşayan 73 milyon insanımızın refahını ve güvenliğini etkilemiştir.
Günümüzde Irak’ın toplam nüfusunun % 16’sı kürt ve % 11 Irak Türklerinden oluşmaktadır. Ancak değişik propaganda yöntemleri ile Irak’ta yoğun bir kürt nüfusunun yaşadığı konusunda dünya kamuoyu üzerinde büyük bir ikna kampanyası yürütülmektedir. Tıpkı Türkiye’de yoğun bir kürt nüfus yaşadığı kampanyası gibi. Bu gün Irak, önemli ölçüde nüfus azlığına rağmen kürt kökenli idareciler tarafından yönetilmektedir. Aynı şekilde TBMM’de ve hükümette de kürtlüğünü ifade eden ve nüfusa göre çok büyük bir temsil imkanı yakalayan insanlarımız mevcuttur.
Aslında ülkemizdeki gerçek tarihçi Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun “araştırmalarımızda şunu gördüm ki; pek çok kürt dediğimiz insanlar Türk asıllı” sözlerinde saklıdır. Bu aslında planın ileri aşamalarında uygulanan “ötekileştirmek” kapsamında yer almaktadır. Sadece Şeyh Sait ve Musul’un kaybını ifade ederken bir not olarak belirtmek istedim.
Dersim İsyanının arkasında da Fransa vardır. İsyan döneminde Hatay ilimiz, Fransa Mandası altındaki Suriye’den Türkiye’ye bağlanmak üzeredir. Avrupa devletlerinin Osmanlı Devlet döneminde uyguladığı yöntemlerden birini Fransa Dersim’de işbirlikçileri ile sahneye koyar.
Amaç Türkiye Cumhuriyeti’ni zayıf düşürmek ve Hatay’ın anavatana ilhakını önlemektir.
Cumhuriyet Döneminde 1984 yılındaki Eruh ve Şemdinli baskınları ile başlayan isyanın temel amacı da, Türkiye Cumhuriyetinin kalkınmasının engellenmesi ile bölgede ekonomik ve siyasi güç olmasına set çekilmek istenmesidir.
Bilal Şimşir, Kürtçülük II adlı eserinde, PKK isyanının alt yapısının ABD, Almanya, Fransa, İsrail, İngiltere, Hollanda, İsveç ve daha bir çok ülke tarafından nasıl hazırlandığını çok güzel bir şekilde anlatmaktadır.
Şeyh Sait, Dersim ve PKK isyanlarının ileri hedefi “ötekileştirmek”, “yabancılaştırmak ve başkalaştırmak” ve nihayet “asimile” etmektir. Böylece Türkiye Cumhuriyeti topraklarında başka bir millet yaratılacak ve ülkenin bir bölümü bunların kontrolüne verilerek bölünecektir. Bu Türkleri böl, parçala ve yut hedefinin uygulamaya sokulmuş küçük bir kısmıdır. Esas plan bu coğrafyadan Türkün varlığına son vererek izini silmektir. Günümüzdeki PKK isyancıları ve siyasi yandaşları bu planın taşeronlarıdır.
Örneğin Amerikalılar “Vahşi Kürdistan’da” adlı bir film hazırlamışlar. Bunu 28 Ekim 1966 yani Cumhuriyet Bayramından bir gün önce Rüsselsheim Opel Fabrikasında çalışan ve adresleri önceden saptanmış olan ve özel davetiye ile çağrılan Türk işçilerine bir gece düzenleyerek izlettirmişlerdir. Bu gece için salonu Rüsselsheim Belediyesi sağlamıştır, Türk işçilerine “siz Türk değil Kürtsünüz, ülkeniz Türkiye değil Kürdistandır, Türkçe konuşmayın Kürtçe konuşun” denmiş ve bu çalışmalar günümüze kadar sürüp gitmiştir.
Yazdıklarımızdan anlaşılacağı üzere Şeyh Sait, Dersim ve PKK isyanları arasında birbirini silsile yolu ile takip eden kuvvetli bağlar vardır. En azından dış destekçileri aynıdır ve hedefleri benzerdir. Öyle anlatıldığı gibi bir halk ve hak arama hareketi değildir. Birinci önceliği Türkiye Cumhuriyeti Devletini yıkmak ve bu coğrafyada Türk Milletinin varlığına son vermek suretiyle izini silmek amacını taşıyan bu isyanlar ile bu isyanların siyasi ve fikri yandaşlarına, her türlü desteği vermek, onları medya eliyle baştacı etmek, kamuoyu oluşturmak, Türk milletini yanlış yönlendirmek, bunlara tavizler verilmesine yardımcı olmak gibi davranışlar içerisinde olanlar Türk Milletine karşı yapılan ihanetin ortağıdır.
Yazımızın sonunda bu isyanlara hümanist bir hava ve insan hakları boyutunda verilmek istenen görüntüyü Türk Milletine yedirmek isteyenleri buradan bir kez daha uyumadığımız konusunda uyaralım ve sizleri de tarihi olaylar arasında irtibat kurarak başımıza gelenler hakkında düşünmeye davet edelim. Biliniz ki bu isyanları hangi nedenle olursa olsun meşrulaştırmak isteyenler size kurulan tuzağın bir parçasıdır.
Eroğlu Sana Diyorum, Davutoğlu Sen İşit
Kıbrıs’ta Talât ve fon arkadaşları kaybettiler; Türkiye’nin savunma stratejisi kazandı. Sınırları ikide bir müdafaa mecburiyetine düşmemek için taarruzî simülasyonların haricinde 5.kol faaliyeti olarak işlev görecek sivil toplum mekanizmaları da kurgulanmalıdır.
‘Kıbrıs Girit Olmasın’ kitabının yazarı Denktaş’a Girit’le ilgili plan veya oluşumları olup olmadığını sormuştum. Cevaptan tatmin olmayan biri olarak Türkiye’nin jeopolitik anlamda elini kolaylaştırmak bâbında ve dahi ‘Stratejik Derinlik’in yazarı mevcut Dışişleri Bakanı’mıza hem ufuk hem de pazarlık payı olması bakımından muhtelif çap ve markada sivil oluşum hizmete sunulmuştur.
Savunma hatlarımızı sınırlarımızın dışında kurmalıyız ve her çöplükte öten horozlar yetiştirmeliyiz. Alternatif dernek üreten herkesi bu yeni zihinsel konsepte davet ediyoruz:
1. Korsika Dayanışma Derneği
2. Giritliler Vakfı
3. Ortodoks Türkler Birliği
4. Selânik Göçmenleri Derneği
5. Makedonya İsmini Yaşatma Derneği
6. İrlanda Tarihî Dostluk Derneği
7. İsviçre Kantonlarını İzleme Komitesi
8. Teselya Sevenler Derneği
9. Avrupa’daki Kuzey Afrikalılar Derneği
10.İskoç Halkıyla Dayanışma Derneği
11.Kuzey İtalya Bağımsızlık Derneği
12.Katalon – Karadeniz Kardeşlik Komitesi
13.Bavyera Ülküsünü Yüceltme Derneği
14.Macaristanlı Hunlar Birliği
15.Dünya Pomak Konseyi
16.Britanya İnsan Hakları İhlâllerini İzleme Komitesi
17.17 Kasım Elele Derneği
18.Çingene Konfederasyonu
19.BASK Bölgesi Tanıma ve Tanıtma Derneği
20.Deliorman Spor ve Kardeşlik Kulübü
21.Epir İçin Mücadele Derneği
22.Endülüslüler Yardımlaşma Fonu
23.Sami ve Taterleri Koruma Derneği
24.Eskimo Kültür ve Dayanışma Derneği
25.Avrupa Kraliyetle Mücadele Komitesi
26.Valon Dostluk Derneği
27.Sicilyalılar ve Sicilya Sevenler Vakfı
28.Tuna Nehri Halkları Birliği
29.Breton Dayanışma Derneği
30.Leh – Türk Tarih ve Dostluk Derneği
31.Almanya Türk İşadamları Derneği (ATİAD)
32.Avrupa Türk Sporcuları Sendikası
33.Alp Dağları Erenleri Dağcılık Kulübü
34.Falaşa’larla İşbirliği Komitesi
35.Ukrayna Türk Soyadları Araştırma Kulübü
36.Ural – Altay Dilleri Konseyi
37.Meluncanlar Dayanışma Derneği
38.Afro – Amerikalılar Yardımlaşma Örgütü
39.Kızılderili – Türk Kardeşlik Komitesi
40.Ucuz Çin Mallarıyla Mücadele Derneği
41.Anti Nazi Kardeşlik Gurubu
42.Jirinovski’ye Tükürme Derneği
42.Lihşenştayn – Karabük Kardeşlik Antlaşması
43.Avusturya’da Irkçılığı Engelleme Komitesi
44.Avrupa’da Türk Adlı Köyler ve Beldeler Birliği
45.Andorra Parlamento Dostluk Gurubu
46.Malta Camilerini Koruma Derneği
47.Grönland’ın Bağımsızlığı İçin Mücadele Derneği
48.Atilla Kültür Platformu
49.Avrupa’daki Müslüman İşadamları Derneği (EUMWO)
50.Yeni 12 Ada Muhtariyeti Partisi
51.Slav Soykırımlarını Unutturmama Derneği
52.Ruhr – Zonguldak İşgücü Komitesi
53.Osmanlı İzlerini Yaşatma Derneği
54.Avrupalı Müslümanlar Federasyonu
55.Alsas – Loren Kültür ve Dayanışma Derneği
56.Bosna Katliamını Anma ve Anıtlaştırma Derneği
57.Sömürge Ülkelerinden Özür Dileme Platformu
58.Arap Asıllı Portekizliler Derneği
59.İngiliz Aristokrasisine Karşı İnsanlık Onuru Derneği
60.Avrupa Kökenli Müslümanlar Tanışma ve Kaynaşma Derneği
61.Flaman – Felemenk Birliğini Kurma Derneği
62.İspanya Müslümanlarının Katliamını Anma Derneği
63.ATAKA Partisiyle Mücadele Derneği
64.Yangın ve Kundakçılığa Karşı Tazminat Fonu
65.TURK Adaları Turizm ve Tanıtma Derneği
66.Dünya İnsan Haklarını Hukukî Takip Gurubu
67.Qubec İçin Bağımsızlık Destek Komitesi
68.SSCB Dönemi Mağdurlarının Haklarını İade Vakfı
69.Kölelik Utancını Amerikan Halkına Paylaştırma Derneği
70.Çok Uluslu Şirket Kapitalizmine Karşı Millileştirme Birliği
Kutlu Doğum – 2
Demek ki inanç renkten de, dilden de, ırktan da önce gelirmiş.
Her değişim başlangıç itibarıyla sancılı olur.
Mevcut düzeni kuran yâ da o düzenin kaymağını yiyenler elbette ki kendileri için içerisinde kaymak olmayan yeniliklere kapalı olacaktır.
Statüko yalnız bu gün değil tarihin her döneminde olmuştur.
Gelelim biz mevzuumuza
Kutlu doğumdan ne anlıyoruz
Peygamberi günümüze nasıl taşımalıyız.
O’nu günümüze taşımadan yapılan her iş yavan kuru ve anlamsız kalır
Zaten biz peygamber gibi olamayız
O’nu analım ama bildiğimizden de (hatalarımızdan da) vazgeçmeyelim
Sakal, sarık, cübbe zaten bunlar tarihte kalan şeyler.
Günümüzde de bazı cemaatler bunları yapıyor.
Bizde bir iki program düzenledik mi bu iş tamam.
Günümüz Müslümanlarının kahır ekseriyetinin peygamber ve kutlu doğum anlayışı budur.
Peygamberimizi doğru anlamak ve anmak nasıl olur.
Şöyle ki:
Her şeyden önce Peygamber bir eştir
O’nun hanımlarına karşı davranış tarzı bizler için ideal bir örnek olabilir.
Peygamber bir baba ve dededir.
O’nun çocuklarına ve torunlarına karşı davranış tarzı bizler için örnek alınamaz mı?
Peygamberimiz camide imam idi görevini hiç aksatmazdı
İmamlarımız ve diğer din görevlilerimiz için bu durum örnek alınamaz mı?
Peygamberimiz toplum içerisinde yaşayan biri idi. Beşeri münasebetleri ( insani ilişkileri) komşuluk anlayışı vardı.
O’nun bu özelliği bu gün uygulanamaz mı?
Sahi sizin komşularınızla çocuklarınızla çevrenizdeki insanlarla aranız nasıl?
Peygamberi sadece sakal, sarık cübbeden ibaret saymak çok eksik ve de yanlış sakat bir anlayıştır.
Peygamber hayatın her alanındadır.
Cami dedir, Bedir’de, Uhut’ta, Hendek’tedir.
Heyetleri kabul eder ihtilaflı mevzuları çözer.
Kamu menfaati için suçluları cezalandırır.
Bunu yaparken de kızım Fatma da aynı suçu işlese aynı cezayı veririm anlayışıyla hareket eder.
Sizde mazlumun yanında zalimin karşısında olup da aynı anlayışla hareket ederseniz Peygamberi anlamış yaşamış ve günümüze taşımış olursunuz.
Yoksa benim partimden, benim cemaatimden, benim memleketimden, eş-dost akrabayı talukat gibisinden adam kayırırsanız işiniz yoksa kutlu doğum kutlayınız.
Bu anlayışla biz peygamberimizi anlayamayız, anlasak ta yaşayamayız, yaşamayınca da günümüze taşıyamayız.
Geriye ne kalır lafı güzaf
Peygamberimiz henüz peygamber olmadan önce ticaretle uğraşıyordu, bir ticari ahlakı ve ticari anlayışı vardı.
O’nun ticari ahlakından esnafımızda, orta yâda büyük ölçekli işverenlerimizde ne kadar vardır yâda var mıdır?
Peki, bu imkânsız mı?
Peygamberimiz henüz Peygamber olmadan önce O’na ‘Muhammed’ül Emin’ diyorlardı.
Günümüz Müslümanları ne kadar güvenilirdir?
İmam cemaate, cemaat imama.
Aynı safta omuz omuza duran Müslümanlar birbirlerine; baba evlada kardeşler, eşler birbirlerine, ne kadar güvenebilir.
Parası olduğu halde borç vermeyen Müslüman, merhametinden dolayı borç verdiği için aylarca yıllarca parasının peşinden koşarak mağdur olan Müslüman, iyilik yapanı bin pişman eden cami cemaati, peygamberin hangi yönünü ne zaman örnek alacak?
Peki, dürüst ve güvenilir olmak imkânsız mı?
Peygamberimizin bu insani yönlerini biz Müslümanlar bugün örnek alamaz mıyız?
Eğer bunları yapamazsak yâ da yapmazsak kutlu doğum etkinlikleri düzenlemek düzenleyene de konuşana da dinleyene de bir fayda sağlamaz.
Bu kadar yeter daha fazla uzatarak sizi yormak istemiyorum.
Gerçek manada Peygamberi anlamak, yaşamak ve O’na layık ümmet olmak temennisiyle…
Yavuz’un Mektubu
Rahmetli kardeşim Yavuz’un 21.04.1980 tarihinde vefatında 40 dakika önce tamamladığı ancak postaya veremediği mektubunu, mektubun muhatabı olan değerli dostumun tavsiyesi üzerine sizlerle de paylaşmak istedim.
21.04.1980
Euzü Besmele ile Esselamü Aleyküm
Kıymetli kardeşim Aydın, mübarek mektubun geldi. Allah razı olsun, biz fakiri çok sevindirdin.
Allah-ü Teala, bize ve size başarılar versin! Dünya hayatı çok kısadır. Sonsuz azablar buna karşılıktır. Bu zamanı, lüzumsuz, boş şeylerle geçirmekte kullanmaktan ve böylece sonsuz acılara yakalanmaktan Allah (c.c) hepimizi korusun (Amin).
Allah-ü Teala’ya sonsuz hamd olsun ki, bizleri müslüman olmakla şereflendirdi. O doğru yolu göstermeseydi, kim bulabilirdi? Allah-ü Teala’nın, insanlara Peygamberleri “aleyhimüs salevatü vesselam” göndermesi en büyük nimettir. Bu iyiliğin şükrü, hangi ağız ile yapılabilir? Hangi kalp, onları göndermenin iyiliğini kavrayabilir? Cenab-ı Hakk Kur’an-ı Kerim’in Vel-Asr süresinde şöyle buyuruyor “Andolsun asra, ki, muhakkak insan kati bir ziyandadır. Ancak iman edenlerle, güzel amellerde bulunanlar, birde Hakkı tavsiye, sabrı tavsiye edenler böyle değil (onlar ziyandan müstesnadırlar).
Bu sureyi Elmalılı Hamdi Yazır’ın Kur’an tefsirine göre biraz açıklamaya çalışırsak; Allah-ü Teala;
“Hususiyle Ahir zamanda bulunan bütün insanlar hüsrandadırlar” buyuruyor. Burayı çok iyi tesbit etmeliyiz. Günümüzü gün etmek için dünya zevklerinin bataklığına dalmışların hüsran derecelerini ölçmek elbette zordur. Ömürden geçen her geçen saat her bir saniye, alınan nefes bir işe sarf edilmiştir. Eğer hayırlı işe sarf olunduysa bir taatdır. Ama şer işe sarf olunduysa hüsrandır. Bu ikisinin arası, yani mübah bir işe sarf olundu ise boşuna olur ki, müslüman için.
İnsanın Allah-u Teala hakkındaki ilmi ne kadar çok olursa haşyet ve taatı o nispette çok olur. Bunu yapamadığı zaman da elbette bir ziyandadır. Öyleyse bugünün insanı bu hüsrandan berimidir? Hiç de öyle olmasa gerek….. Hakiki saadet olan ahiret hayatı, dünya hayatına tercih edilmedikçe, hüsrandan beri olmak düşünülemez. Dünya muhabbetlerinin acı felaketleri kaplamıştır günümüz insanını. Bu hüsran ve felaketlerinden kurtulanları da Cenab-ı Hakk aynı sürede beyan buyuruyor.
“İmanları yalnız gönüllerinde ve dillerinde kalmamış, bütün hislerine, akıllarına, mevcudiyetlerine nüfus ederek iradelerine sahip olamamışlar da, yaptıklarını Allah’ın ahkamı ile tanzim edenler.”
Bütün gayretleri, Hakk’a yönelmiş, iman, amel ve kavilleri de Hakk’a yönelmiş olanlar. Hak ve hayır yolunda sabrı tavsiye edenler. Zamanın acaibliği, dünyanın iğfali, nefislerin temayülleri ve şeytanın taarruzuna rağmen, Hakk’a yönelip, Hakk’a tavsiyede bulunmak, birçok acıları, zorlukları sabırla göğüslemek, bu yolda mücadele etmek, maddi sıkıntı ve meşakkatlara katlanmak elbette ki hüsrandan beri olmak halleridir.
İşte bu müstesnalar, öyle zor günlere müşkil ahvale rağmen yılmadan, bıkmadan, zaaf göstermeden, gerek amelde ve gerek şehevata karşı açık bir kapı bırakmadan sabrı tavsiye edenler kurtulmuştur. Sabır bir nefis düşmanıdır. Çünkü, sabırla meşakkatlara katlanmak ashabın nail oldukları muvaffakiyetler olduğunu da unutmamalıyız. Lezzet ve şehevata karşı sabretmenin de haramdan, sonu fena olan aldatıcı, tehlikeli, maddeten veya manen başka hoş görünen muzır şeylerden korunmak demektir.
Bu vecize şeklinde günümüze kadar gelen “İlmin başı sabırdır. Sabrın sonu selamettir” terimleri sabrın ehemmiyetini ifadede yeterlidir.
İzahına çalıştığım sabır, Hak yolundaki sabırdır. Yoksa bir zillet ve meskenet ifadesi olarak, küfre karşı, batıla ve fenalığa karşı boyun eğmek, atalete ve sukuta gömülmek duygusuzluktur. Bu sabır olamaz. Burada ölçümüz “Sizden her kim bir münker, bir biçimsizlik görürse onu eliyle değiştirsin. Ona gücü yetmeyen diliyle, ona da gücü yetmeyen kalbiyle buğzetsin ki bu imanın en zayıfıdır. Emr-i Nebevisidir. Ama bu hallerde telaş ve çılgınlıkla hareketten öte basiret ve şuurla hareket edilmesi gerektiği de yine emr-i Nebevi’dendir.
Ve Hakk’a iman etmekle beraber,,Salih amellerde bulunup, hakkı ve sabrı tavsiye edenlerin saadetlerini müjdelemek, Ayet-i kerimeye göre yerinde olacaktır. Babamın, Annemin, Yılmaz Abimin, Cahit Abimin çok çok selamları var. Bende muhabbetle kucaklar, Allah’a emanet ederim. Esselamu Aleyküm verahmetullahi ve berekatuhü…
Duana muhtaç kardeşin,
Yavuz.
Mektubun orijinal el yazılı metni için link http://www.box.net/shared/r8ba0mx441
Suya Sabuna Dokunmak
“Suya sabuna dokunun; hastalıklardan korunun.”, reklam cümlesi dikkatimi çekti. Eskiden, “suya sabuna dokunmak”, kişilere önerilmez ve insanlardan suya sabuna dokunmadan yaşamaları istenirdi. Bu, iyi vatandaş olma özelliğiydi. Ne oldu da bu anlayış değişti?
Deyim, hem gerçek hem mecaz anlama sahip. Biz, buna “kinaye” diyoruz. Reklamda sözcüklerin gerçek anlamı öne çıkarılmış; ancak deyim anlamı da hissettirilmiş. Tam bir laf ustalığı ya da cambazlığı.
El temizliği için, suya sabuna dokunmak gerekiyor, yoksa temizlik olmuyor. Sosyal olaylarda da durum bundan farklı değil. Suya sabuna dokunmayan, fincancı katırlarını ürkütmekten korkan insanlar; toplumların gelişmesi, ilerlemesi adına hiçbir eser ortaya koyamıyor. “Onu söyleme; yanlış anlaşılır, buna dokunma kırılır.” anlayışı, ne kişiye ne insanlığa katkı sağlayabiliyor. Hastalıklardan korunmak için nasıl, suya sabuna dokunmak gerekiyorsa sosyal gelişme için lafın doğrusunu söylemek, yanlış iş yapanları uyarmak ya da uzaklaştırmak gerekiyor. Toplum olarak bu konuda iyi bir sicile sahip olduğumuzu söyleyemem.
Biz bir çelişki kültürü içinde yetiştik, gençlerimizi de bu kültürle yetiştiriyoruz. Bir yandan “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır.” diyen dine mensup olduğumuzu söylüyoruz, bir yandan da “Minareli köye aptessiz girilmez.” atasözümüzün mesajı doğrultusunda, girdiğimiz toplumlara ayak uydurmayı insanımıza öğütlüyoruz. Bir yandan, çocuklarımıza tarihi yönlendiren kahramanları, liderleri örnek gösteriyoruz, bir yandan da “Öne geçme; ezilirsin.” ya da “Erken öten horozun boğazı kesilir.” telkininde bulunuyoruz. Birileri bu toplumu uyuturken, farkında değiliz, atı alan, Üsküdar’ı geçiyor.
Çelişki örneklerine ekonomide, eğitimde, siyasette bolca rastlayabiliriz. “Eski komünistlerin kapitalist, eski mücahitlerin müteahhit olması”nı esprilerimize konu ediyoruz. Dün idam ettiklerimizi bugünlerde kahraman yapabiliyoruz. Bunu yaparken de yüzümüz hiç kızarmıyor. Düne kadar dışladığımız yasaların, bugün en sadık bekçisi olabiliyoruz. Bunu yaparken de insanları salak yerine koymaktan hiç utanmıyoruz. İnsanlara bir dönem dışkı yediriyoruz, köylerinden kovuyoruz sonra da onlardan özür diliyor, köylerine geri dönmeleri için para veriyoruz. İnsanları önce hapsediyoruz, sonra başbakan yapıyoruz. Yaptığımız şeylerden yarınlarda pişman olacağımızı bildiklerimizi, bugünlerde ısrarla yapmaktan hiç ama hiç yüksünmüyoruz. Statükocu olmayı erdem, ayrıcalık kabul ediyoruz, bir taraftan da çağdaşlıktan, yenilikçi olmaktan dem vuruyoruz. “Önce öldür, sonra yargıla, daha sonra yaşat.” ters mantığına en güzel örnekler, yalnız bizim gibi toplumlarda görülebilir.
Sosyal olaylar, matematik gibi değildir ve sonuçları açısından, bunların tek yüzü yoktur; ancak değişmeyen özelliği, olayların, insan merkezli olmasıdır. İnsan fıtratı, olayları kurgulamada ve uygulamada, samimi olarak, merkez kabul edilse bu çelişkilerin hiçbiri yaşanmaz. İnsan, hürdür ve onun değişmeyen evrensel nitelikleri, ihtiyaçları vardır. Yemek, içmek, inancını yaşamak, özgür olmak, kendini ifade etmek, neslini devam ettirmek gibi…
Dünyanın ve ülkemizin geldiği nokta, “kral çıplak” demeyi, “suya sabuna dokunmayı” gerektiriyor. Fincancı katırları ürksün artık. Ürken katırların ne yapacağını, ürkütenler değil, fincancılar düşünsün. Tarihimizde özgürlüğün sembolü olan “Ergenekon”un, niçin milletimize vurulmak istenen esaret zincirine isim olarak konduğu, “balyoz”un kimin kafasına indirileceği, “kafes”e kimin konacağı sorulmalı. Sorulmalı ki, bu toprağın insanı biraz nefes alsın, kendine gelsin.
Bugünden tezi yok, “Suya sabuna dokunalım, hastalıklardan korunalım.”

