17.7 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 20, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1267

Deniz Baykal’ın Kutlu Doğum Haftası Konuşması

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın (14 Nisan 2010 günü) Kutlu Doğum Haftası Törenine katılması ve yaptığı konuşma çok önemliydi. Anayasa değişikliği tartışmaları, İşsizlik oranının tekrar yükselişe geçmesi, KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve nihayet Türkiye 1. Liginde kızışan şampiyonluk yarışı gibi gelişmelerin gölgesinde kalmaması gereken önemde ve güzellikte bir olaydı.

CHP Genel Merkezi bu konuşmanın yarattığı olumlu havanın hemen farkına vardı ve konuşmayı 10 bin CD ve 50 bin broşür bastırarak geniş kitlelere duyurmaya çalışıyor.

  • Baykal’ın konuşması gerçekten tarihi bir dönüm noktası olabilir. Cumhuriyet tarihimiz boyunca “laiklik” kavramı üzerinde yaşanan kavgalar ve mücadeleler bu konuşma ekseninde sağlanabilecek bir mutabakatla sona erebilir.

Baykal konuşmasında doğrudan hiç siyaset yapmadan, sadece İslam’ın zaman üstü evrensel kurallarını ortaya koyarak, geçmişte ve günümüzde yaşadığımız siyasi çekişmelerin çaresini gösterebildi. TBMM’nin açılışını dualarla, Kur’an-ı Kerim okutarak açan Cumhuriyeti kuran kadroyu dinsizlikle suçlayanların da; Batılılaşmayı kendi öz değerlerinden ve inançlarından vazgeçerek yapmaya çalışanlara karşı direnenleri gerici, yobaz suçlamalarıyla ötekileştirenlerin hatalarını da anlatabildi. Hem de bu olaylardan hiç bahsetmeden. “Türkleşmek- İslamlaşmak- Muasırlaşmak” formülüyle bu kavramların çatışma değil, bir mutabakat zemini olabileceğini gösterenlerin orta yolunu bulmuş bir bilge kişilik sergiledi.

Laik olmayı dinsiz olmakla eşdeğer gören” hem sol ve hem de sağ cenahtaki kişilere akıl – vahiy ilişkisini mükemmel bir sadelikte ortaya koydu. Bu konuda ortaya koyduğu şu tespitlere katılmamak mümkün mü? Vahiy, Akıl ile çelişki içinde değildir. Hazreti Muhammed şöyle der; “aklı olmayanın dini de yoktur.” Kur’an ısrarla insanların aklını kullanması, düşünmesi, ibret alması gerektiğini söyler. Yaklaşık 300 yerde Kur’an-ı Kerim’de ‘düşünmez misin, ibret almaz mısın’ şeklinde uyarılar vardır.” 

Dini hayatın dışına taşımak isteyenlerin nafile çabalarına, Baykal şu ifadelerle karşı çıktı: “Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in hayatı Kur’an-ı Kerim’in bizzat bir tefsiridir. Böylece Hazreti Peygamber Kuran-ı Kerim’in yaşanılabilir olduğunu ortaya koymuştur. Ulaşılmaz, hiçbir kimsenin tümünü gerçekleştiremeyeceği afakî, soyut talimatlardan ibaret bir anlayışı sergilemediği, hayata geçirilebilir, uygulanabilir, yaşama dönüştürülebilir bir anlayışla Kuran-ı Kerim’in bezenmiş olduğunu hepimize göstermiştir.”  

Ancak Baykal, Kuran’ın ve Hazreti Peygamberin bir siyasi rejim, bir devlet modeli teklif etmediğini, bütün rejimlerin uyması gereken adalet, istişare, şura, işlerin ehline verilmesi gibi kavramlarla ifade edilen evrensel ve zamanlar üstü mesaj verdiğini de yine İslam’ın kaynaklarına dayanarak ifade etti. 

Baykal’ın dikkati çektiği ve İslam’ı iyi bilen dinleyici kitlesinden bol alkış alan diğer husus da şöyle idi: İslam’ın tavsiyelerine uyarak kişisel gelişimini sağlamış, “iyi niyet, yani ihlâs, sonra tövbe ve daha sonra da dua; en son olarak da amel-i salih, iyi davranmak, iyi yaşamak” suretiyle her bireyin Allah’ın rızasını kazanması mümkündür. “Kimsenin sana aracılık yapmasına gerek yoktur. Cennete ancak hak eden girer. Cennette hiçbir cemaate toplu rezervasyon yapma imkânı yoktur.”

Baykal’ın İslami ve tasavvufi kavramlara hâkimiyeti dikkat çekiciydi. Sözlerindeki samimiyet adeta bütün cümlelerine sinmişti. Sadece şu sözlerindeki içtenlik bile O’nun inancını sorgulayanlara bir cevap olabilecek mahiyette olsa gerektir: “1400 yıl önce Hazreti Muhammed’in İslamiyet’in müjdesini vermeye başladığı günlerde, büyük bir içtenlikle Hazreti Muhammed’in yoluna girdiğini ifade eden, O’na iman ederek, çok büyük bir yolculuğa, cesaretle çıkan o ilk Müslümanların ruh halini, samimiyetini, içtenliğini, inancını ve imanını Allah’ın hiçbirinizden eksik etmemesini diliyorum.”

  • CHP Genel Başkanı Baykal Kutlu Doğum Haftası Kutlamalarına katılan ilk CHP Genel Başkanı oldu. “Kutlu Doğum Haftasının 23 Nisan’a alternatif oluşturma gayretinden doğduğunu” iddia eden 27 Nisan e-muhtırasının müellifi eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ve AKP’nin kapatılması davasının iddianamesini yazan Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın fikrinde olmadığını gösterdi. Bu iki zatın şahsında TSK ve Yüksek Yargı’ya karşı mütedeyyin insanların zihninde oluşan olumsuz izlenimin, CHP hakkında da yerleşmemesini sağlamış ve bu kurumları yönetenlerin hatalarını gözler önüne sermiş oldu.
  • CHP geleneğinde “dini siyasete alet etmeme endişesi” baskın bir özelliktir. İsmet İnönü’nün siyasi konuşmalarında Allah ismini telaffuz etmemek için gösterdiği aşırı özen hatırlardadır. CHP içinde namaz, oruç gibi ibadetleri yapanların oranı anketlere göre sağ partilerden düşüktür. Ancak bu ibadetleri yapan CHP’lilerin de “siyasete alet etme” endişesi içinde ibadetlerini çoğu zaman gizledikleri bilinir. Bu durum CHP içinde dini inançların cesaretle vurgulanmasını önleyen bir faktör olmuştur. Baykal, bu çok iyi hazırlanmış konuşmasındaki samimi üslupla, dini siyasete alet etmeden de inancın ortaya konulabileceğini göstermiştir. Bu tarzın diğer CHP’lilerce de benimsenmesi halinde mütedeyyin vatandaşlarımızla CHP arasındaki duvarlar yıkılacak, çözülemez zannettiğimiz başörtüsü ve katsayı gibi meselelerin çözümü söz konusu olabilecektir.
  • Konuşmanın derinliği ve samimiyeti sağ parti liderlerinden bile beklenmeyecek boyutta oldu. Aynı konuşmayı AKP lideri Erdoğan veya MHP lideri Bahçeli yapsaydı tesiri bu ölçüde olamazdı. (Hac ibadeti ve İslam Peygamberi hakkında yakışıksız sözleriyle hatırlanan) Önder Sav ve benzeri kişilerin olduğu bir partinin liderinin böylesine söz ve tavırları çok daha önemlidir.
  • Deniz Baykal’ın Türkiye’nin birlik, beraberliği ve özellikle dış ilişkilerde milli menfaatlerimizi koruma konusundaki hassasiyetini ve izlediği politikalarını genel olarak beğenirim. K.Irak’a tezkere, Kıbrıs, AB ve ABD ilişkileri, Ermeni konusu, terör vd konularda yaptığı politikaların Türkiye’ye çok şey kazandırdığının mütedeyyin vatandaşlarımızın çoğu da farkındadır. Ancak din ve dini simgelere karşı CHP’nin verdiği izlenim bu kitlelerin CHP’ye oy vermesine mani olmaktadır. Baykal’ın bu konuşmasında ortaya koyduğu samimiyet ve tavır, partisine yansırsa CHP bir türlü %25 i aşamayan oy oranın çok üstüne çıkabilir ve müzmin muhalefet olma kaderini değiştirebilir. Ancak bu süreç epey bir zaman alacaktır; samimi olmaları, buna halkı inandırmaları ve bu yüzden de sabırlı olmaları gerekir.

İstanbul

akşam,
ufkunda segah bir gün batımı yaşıyor.
sen,
yedi tepeye kurulu ihtişamınla
bin kat daha güzelleşen
cezbeden kadın.
sanki hayran olduğumuzu bilircesine
“Endülüs’te raks
Bizans’ta entrika” oluyorsun.
….
gecenin siyahı
sana matem olabilmek hayalinde.
yırtıyorsun geceyi,
siyahı
işveli, neş’eli kahkahalar misali
yedi iklime hayal olan ben!
geceye mahkum,
gündüze muhtaç olur muyum der gibi.

duygular otağ kurmuş
rüzgarlarında.
boğazın,
suya akseden mehtabı ile
tamburun tellerinde nota,
bestelerin mahreminde güfte oluyorsun.

biliyorum.
mısralarımın aczinde mağdur,
hakikatlerin azametinde mağrursun.

İstanbul..
sen,varlığında hayat bulduğumuz
ilahi bir sürursun..  

Bulut Teknolojisi üzerine(4 s)

Biraz felsefik yaklaşırsak “Cloud Computing” Bulut Bilişim IT(Information Teknoloji)’deki değişimde oluşan sorunların çözümüdür. Dolayısı ile değişen iş ihtiyaçlarının hızlı karşılanmasıdır, IT de yapısallaşmanın hız kazanmasıdır. Dış kaynak kullanımının esnek kurallara bağlandığı ve ” Kullandığın kadar öde veya kullandıkça öde” mantığına göre oluşturulmuş işletmedeki IT maliyetlerinin düşmesine zemin hazırlayacak bir sistemler bütünüdür.

Kısaca tarif edersek eğer “Cloud Computing” Bulut Bilişim; her türlü IT kaynaklarını, uygulamalarını, veri saklama , yedeklilik, , uygulama geliştirme , netwoking, birlilikte çalışabilirlik ve diğer IT kabiliyetlerini servis olarak sunma kavramına denir.

Bulut Bilişim” konusunu, parametrelerini sınıflanmalarını biraz açmaya çalışalım. En önemlisi bu hizmeti sunarken Paylaşılan bir alt yapı kullanılıyor. Burada hizmeti sunan kurum, her türlü altyapıyı yapıyor ve bu yapıyı müşterileri arasında paylaştırıyor. Bu kullanma işini müşteri Self  servis olarak alabiliyor. İhtiyaç hissettiğinde müşteri kendisine yarayacak kaynak ve servisleri, kişiye bağlı kalmadan alabiliyor. Müşterinin taleplerini hızlı bir şekilde sunabildiği için ve de müşterinin kaynakları kullandıkça, kullanabildiği kadar ücret öder. O Kaynağa ihtiyacı olamadığı zamanda bırakabilir. Bu şekilde müşteriye Estetik ve ölçeklenebilir bir hizmet sunar. En önemli özelliği olan Müşteri kullandığı kadar ücret öder ve maliyetini düşürür. Bu kadar büyük bir operasyonu yürütmek için Dinamik ve Sanallaştırllmış bir ortam kullanılırlar. Ancak bu sayede esnek ve ölçeklenebilir hizmet sunabilirler..

Eğer servis ve uygulama modellerinden bahsedecek olursak;

Sevis odaklı yazılım SaaS (Software as a Service); Internet bağlantısı üzerinden erişilebilen uygulamalar. Nedir bunlar Microsoft, Adobe, Google, Thinkfree ve benzer yazılımlar.

Servis olarak altyapı IaaS (Infrastructure as a Service) Müşteriler hizmet nitelediğindeki altyapı hizmetlerini ( veri saklama, ağ kaynaklarını, işlemci güçlerini, v.b) bir çok müşteriye paylaştırarak sunuyor olması kaynakların verimli ve ekonomik kullanmasını sağlıyor. Aynı zamanda son teknolojileri de kullanma imkanı sağlıyor.

Platform olarak servis PaaS (Platform as a Service) Müşteriler uygulamalarını geliştirebilecekleri bir platform oluşturulur.

Bulut Bilişim sınıflanmasına bakacak olursak;

Public Cloud : Herkese açık İnternet üzerinden verilen servisler. Google, GoGrid, Amazon v.b

Private Cloud : Bulut yapısından faydalanmak isteyen müşterilerin müşteriye özel kurulmuş yapıdır.

Community Cloud : Belirli bir kullanıcı gurubu tarafından kontrol edilen servislerdir. Sadece topluluk üyeleri verilen hizmetlere erişebilir.

Hybrid Cloud : Tüm bu çeşitleri içine alan melez bir yapı. Bazı servisleri hususi alırken bazı servisleri farklı alabiliyorsun..Tüm çeşitleri elinde bulunduran bir yapı.

Her türlü hukuki ve denetlenme mekanizmalarını da içine alacak şekilde oluşturulacak yeni standartlarla bu yeni sistem “Bulut Bilişim” hayatımıza kısa zamanda gireceğe benziyor. Çünkü İnsan bu sistemle her zaman, her yerden interneti bulduğunda farklı platformlardan da bilgiye erişebilecek ve onu işleyebilecek hale gelmiş olacaktır. Kısaca tüm IT(Information Teknoloji) hizmetlerini dışarıdan aldığınız (IT outsourcing hizmeti) ekonomik, ölçeklenebilir, en son teknolojiyi kullanabildiğiniz, ekonomik ve esnek bir yapı.

Zor Adam

Çevrende dürüst sen kalsan da,
Herkes şaşırdığında aldırmıyorsan.
Doğru bildiklerini söyleyip,
Bu yüzden on dokuz köyden kovuluyorsan.

İnsanlara itimadın azaldığı yerde,

Doğruluğun kitabını yazabiliyor,

Güvenini asla yitirmiyorsan.

İyi gün dostları zor gününde unutsa da,

O’nları hatırlayıp arayabiliyor,

Gördüğün iyilikleri unutmuyorsan.

 

Hayatın acıları seni ısırdığında,

Yalanın para ettiği zamanda.

Boyun eğmiyorsan on kuruşa,

Beş kuruş etmeyen bu dünyada.

Öfkeyle karşılık vermiyorsan nefrete,

Kin tutmuyorsan acı verenlere.

Nefretten donmuş yürekler,

Erisin diye damla damla.

Taş atanlara daha fazlasını atıyorsan.

En güzel sevgi çiçeklerinin.

 

Zenginken alçakgönüllü,

Fakirken onurlu olabiliyorsan.

Almayı değil vermeyi yeğleyip,

Bu uğurda mum gibi eriyebiliyorsan.

Karnın doyduğunda açları düşünüp,

Aç kaldığında kendine deva olup,

Kimseden bir şey beklemiyorsan.

En çıkmaz anlarda karamsar olmadan,

Bir ışık görebiliyorsan karanlıklarda,

İçini aydınlatacak.

Çoğu arayarak huzursuz olacağına,

Bazen az şeyle mutlu olabiliyorsan.

 

Hayalperest olmadan,

Gerçekçi düşler kurabiliyorsan,

Arzun herkesin huzur ve mutluluğuysa.

Servetin çok olsa da,

Tevazuun daha çoksa.

Ağzından dökülen sözcükler,

Kalplere merhem gibiyse.

İnsanların parası değil,

Yoksulların yarası kaygınsa eğer.

Kendi hüzünlerine sabredip,

Başkaları için ağlayabiliyorsan.

Herkesi engin bir sevgiyle kucaklayıp,

Kim olursan ol yine gel diyebiliyorsan.

 

Hayatın sürprizlerine hazır,

Dar günün sıkıntılarına dayanıklıysan.

Çıktığın zirveden düşsen de,

Tekrar yürüyebilmeye azimliysen.

Karanlıklara ışık tutabiliyor,

Yolunu yitirenlere rehberlik yapabiliyorsan.

Umutsuzluğun kol gezdiği günde,

Umut yine sen olabiliyorsan.

 

Hayat dediğin bir varmış bir yokmuş,

Ömür; dün bugün ve yarın.

Bir gün giderse bütün varın,

O gün bitecek tüm zamanların.

Bütün bunları biliyor,

Hayatının her anında,

Yaşıyorsan eğer adım adım.

Kirliliğin kol gezdiği dünyada,

Çağın çaresiz kaldığı yerde.

 Kirlenmemişse arzuların.

Yaşamaya değmez diyenlere aldırmadan,

Arzuyla iyi şeyler yapıp,

Yüreğin en derinden yıkıyorsa kötülükleri,

Huzurla müsterih olabiliyorsan.

 

Sözün, hoşgörünün bittiği yerde,

Yine de varsa yüzünde tebessüm.

Birilerinin pes doğrusu dediği anda,

Bulabiliyorsan dayanma gücü.

Herkesi gıpta ile baktırabiliyorsan kendine,

Bütün bunlardan kibir duymuyorsan.

Aklın zorlandığı yerde,

Güzel bir şeyler için deli olabiliyorsan.

Yüce duyguların ve değerlerin uğruna,

Feda olabilecek azmin ve kararlılığın varsa.

 

Hayatın her anında,

Her işinde her düşüncende.

Amacın insan yöntemin hoşgörü,

Evrene saçtığın hep sevgiyse.

Başkalarının ne yaptığı değil,

Ama dertleri umurundaysa.

Senin ne yaptığın neler yapabildiğin,

Kim olduğun niçin yaşadığın,

İnsanlık için çok önemliyse.

Kendince sıradan,

Başkalarınca önemliysen.

Bu yüzden sen sen olabilmişsen.

Adam olabilmişsen.

Adam gibi adam olabilmişsen.

İşte sen ZOR ADAMSIN.

Çocuklarınızı Ne İçin Yetiştiriyorsunuz?

Türk milletinin çekirdeğini aile yapımız oluşturur. Her ne kadar günümüz toplumu bireyi  ön  plana çıkarmayı hedef edinmiş olsa da ana, baba ve çocuklardan oluşan çekirdek aile yapımız,  kendine has bir millet olmamızın en önemli sebeplerinden biridir.

Anne ve babanın, geleneksel kültürden edindikleri  bilgi ve tecrübe ile uyguladıkları aile içi tedrisat, toplumsal yapımızın temelini oluşturur.

Böylece ebeveynler; aile içinde uyguladıkları metod ve verdikleri dini, milli ve kültürel eğitim ile hem çocuklarının hem de mensubu oldukları milletin geleceğini belirlemektedir.

Bu yüzden aile yapımız ile bu yapının mensubu olan çocuklarımızın gelişimi ve eğitimi, Türk milletinin ve devletinin istikbali açısından çok önemlidir.

Eğer ailelerin çocuklarını yetiştirmekte sorunları varsa ve bu sorunlar çocukları etkiliyorsa, dolaylı olarak millet yapımız ve geleceğimizde bundan etkileniyor demektir.

Günümüzde Türk milletinin içinde bulunduğu tabloya bakıldığında, aile yapımızda ve çocuklarımızın yetiştirilmesinde büyük sıkıntılarımızın olduğu anlaşılmaktadır.

Kanaatime göre insanların oluşturduğu topluluklarda  yozlaşma, ahlaksızlık, taassub, gericilik, yolsuzluk, gaflet ve ihanet gibi benzeri tutum ve davranışlar her daim görülmüştür.

Önemli olan bunların genele oranla hangi nispette bulunduğudur.  İçinde bulunduğumuz zaman diliminde şikayet ettiğimiz bu hususların Türk toplumunda ne yazık ki arttığını gözlemlemekteyiz.

Maalesef Türk  toplum yapısında önemli bir zaafiyet ve çözülme yaşanıyor. Bu da ailenin ve özellikle ebeveynlerin toplumu müspet yönde etkileme görevini yerine getiremediğini bizlere gösteriyor.

Haksızlıklar karşısında direnç, bireysel  ve toplumsal yanlışlara karşı eleştiri, kamunun haklarını koruma ve vatandaşlık görevlerini yerine getirme, yönetime katılma, doğruları söyleyerek doğru davranma, güçlü bir karakter sergileme vb. gibi hususlardan özellikle yeni yetişen neslin imtina ettiğini görüyoruz.

Kendi gemisini kurtaran kaptandır, sana dokunmayan yılan bin yaşasın, benim memurum işini bilir, köprüyü geçinceye kadar ayıya  dayı demek lazım, yavaş kuzu iki meme emer  gibi yanlış fikirler doğru imişcesine anne ve babalar tarafından çocuklara aktarılıyor.

Anne ve babaların, bu gibi anlayışları çocuklarına empoze etmelerinin yegane sebebi, çocuklarının dünya hayatında sıkıntı çekmeden maddi bir rahatlık içinde yaşamalarını temin etmektir.

Türk millet yapısının içinde anne ve babalar, çocuklarını her şeyden sakınarak onlar için azami düzeyde fedakarlıkta bulunur. Onları en iyi yerde okutmak, evlendirip başgöz etmek, başını sokacak bir ev almak, arabasını kapının önüne çekmek yetmedi bir yazlık hediye etmek;  imkanı olan anne ve babalar için vazgeçilmez görevlerdir!!!

Anne ve babaların çocukları için bitmez ve tükenmez istekleri  sebebiyle değişik para kazandırıcı sektörler doğmuştur. Bunlara örnek olarak anaokullarını, özel okul ve üniversiteleri, dershaneleri, lisan okullarını, yaz kamplarını, mobilyacıları vs. gösterebiliriz.

Peki bu anne ve babaların çocuklarına iyi bir gelecek temin etmek için bu yaptıkları yeterlimidir? Bana göre bu sorunun cevabı çok kısa ve nettir: asla!!!

Siz çocuklarınıza milli ve dini hayatı öğretmezseniz, onları kültürlerinden ve tarihlerinden habersiz bırakırsanız, milli bir şuur veremezseniz; bütün yaptıklarınızın tek başına onların geleceğini kurtarmaya yetmeyeceği büyük bir ihtimaldir.

İnsanın ferdi olarak bir yaşama gayesi ve mensubu olduğu milletin sonsuzluğa kadar sürecek ortak bir hedefi yoksa,  siz çocuğunuza hangi fedakarlıkla ne yaparsanız yapın hepsi boşa gidecektir.

Vatan elden gitmişse toprağın üstüne diktiğiniz dört duvar evin bir değeri yoktur, düşman askeri çizmesi ile yurdun dört bir yanını ezerken çocuğunuzun tahsilinin bir hükmü olmaz, kendi öz yurdunda parya olanın arabasının ve yazlığının yerinde yeller  eser,  ezan susar bayrak inerse ana ve baba olarak çocuğunuza yaptığınız yatırımların hepsi uçar gider ve dahası mezar taşınızı bile kimse koruyamaz.

Bunların hepsi yakın sayılabilecek bir tarihte Anadolu topraklarında yaşanmış ve Türk devletinin çekildiği vatan topraklarında da halen yaşanmaya  devam etmektedir.

Rusların Ermenilerle işbirliği yaparak Erzurum ve Van’ da, Fransızların Antep, Urfa ve Çukurova’da, İtalyanların Antalya’da, Yunanlıların İzmir’den başlayıp Polatlı önlerine gelişlerinde, İngilizlerin piyonlarını kullanarak İstanbul ve Anadolu coğrafyasında neler yaptıklarını unutmayınız. Çok taze bir örnek olan Irak’ın Amerika tarafından işgali ile birlikte yaşananlar Hitler’e rahmet okutacak boyutlara ulaşmıştır. Onun için sakın ola bize bir şey olmaz demek gafletine düşmeyin.

Çocuklarınıza mutlaka yaşamın ana gayesini ve Türk milletinin büyüklüğünü en az onlara yaptığınız dünyevi  katkılar kadar anlatın ve hissettirin. Bu çocuklarınızı gelecekte her türlü tehlikeden koruyacaktır. Sizde öyle olsun istemiyormusunuz?

Türkiye’ye ve Türk milletine karşı yürütülen planlı oyunlara karşı duracak yegane ve en büyük güç; tuzağın farkına varmış olan anne ve babalar ile onların yetiştirdiği  çocuklardır. Bundan dolayı anne ve babalar, çocuklarını ne için yetiştirdiklerinin farkına varmalı ve bu sorunun cevabını doğru bir şekilde vermelidir.

Çocuklarını; Türk milletini ebediyen var etmek amacı uğrunda yaşamak için yetiştiremeyenler başımıza gelecek akıbetin başlıca hazırlayıcısı olacaktır. Bunu keşfedenler; küresel  güçlerin  planı, desteği ve parası ile Türk aile yapısını bozarak çocuklarımızı mankurtlaştırmaya çalışıyor.

Anne ve babalar yol yakın iken yanlışları var ise bundan dönmeli ve Türk milleti elbirliği ile düzlüğe çıkarılmalıdır. Aksi halde dünya nimetlerine boğduğunuz çocuklardan ne size ne de Türk milletine bir hayır gelecektir.

Kutlu Doğum 2010

Allah (cc) merhametine bakınız ki;

Bizi yoktan var etti.

Yaşamamız için dünyayı yarattı.

Hayatın devamı için gerekli olan alt ve üst yapıyı hazırladı.

Ömür verdi rızık verdi.

Kendini tanıttı.

Ahretten, Cennet ve Cehennemden onlara giden yollardan Şeytanın her türlü hile ve tuzaklarından insanları haberdar etti.

Sonra insanları kararlarında ve tercihlerinde serbest bıraktı

Ahirette önlerine çıkacak faturayı da bildirerek tercihini yap dedi

Bu haber verme işini Peygamberler aracılığıyla yaptı.

İşte o habercilerin yani peygamberlerin sonuncusuda Hz. Muhammed (sav)dır.

Bu yazı kutlu doğum münasebetiyle Peygamberimizi konu almaktadır.

Bunun için kısa hayat hikâyesinden bahsedip tanıtıcı bilgi vermekte fayda vardır.

Peygamberimiz 20 Nisan 571 yılında dünyaya geldi.

Doğumundan iki ay önce babası Abdullah vefat etmişti, yani yetim olarak doğdu

Dört yaşına kadar sütannesi Halime’nin yanında kaldı.

Sonra annesine verildi.

Altı yaşında iken annesi Amine’yi kaybetti.

Yetim olarak doğan peygamberimiz böylece öksüzde kalmış oldu

Dedesi Abdulmuttalip O’nu yanına aldı

Sekiz yaşına geldiğinde dedesi de vefat etti.

Çile bülbülüm çile

Hikmeti Hüda

Sonra amcası Ebu Talip kendisine kol kanat gerdi.

Ticaretle uğraşıyordu

Dürüstlüğü ve ticari ahlakıyla kısa zamanda göz doldurmaya başlamıştı

O’nun bu başarısı zamanın iş kadınlarından (Saygı için bundan sonra Hz. kullanacağız) Hz. Hatice’nin dikkatini çekti.

Bir müddet Hz. Hatice’nin ticari kervanlarında çalıştı

Sonra Hz. Hatice peygamberimize ortaklık teklif etti

Peygamberimiz 25 yaşına geldiğinde O’nun dürüst ve güvenilirliğine yakından şahit olduğu için Peygamberimize evlilik teklif etti.

Hz. Hatice bu esnada 40 yaşında dul bir kadın olmasına rağmen Mekke’nin zenginlerinden ve kabile reislerin den çokça evlilik teklifi alıyordu.

 Bu evlilikten peygamberimizin Kasım ve Abdullah adında iki oğlu Fatma, Zeynep Rukiye, Ümmügülsüm adında dört kızı dünyaya gelmişti.

Hz Hatice’nin vefatından sonra Medine döneminde Mısırlı Maria’dan İbrahim isminde bir oğlu daha dünyaya gelmiştir.

Hikmet-i Hüda hiçbir erkek evladı uzun ömürlü olmamıştır.

Son oğlu İbrahim’de vefat edince çok üzülmüştü.

Onu mezara koyarken gözlerinden ip gibi yaş akmıştı.

Peygamberimizin soyu kızlarından Hz Fatma(r anha) ile evlenen Hz. Ali(ra) den olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’den devam etmiştir.

Hz. Hasan (ra) ın soyundan gelenlere Şerif Hz. Hüseyin (ra) in soyundan gelenlere seyit denir.

Hz Muhammet henüz peygamber olmadan önce,

Dürüstlüğü ve güvenilirliği ile Mekke’de ün salmış ve parmakla gösteriliyordu.

Bunun için ona Muhammed-ül Emin denilmişti.

Ümmeti olarak biz ne kadar güveniliriz o da başka bir mesele.

610 yılında 40 yaşına geldiğinde ilk vahiy geldi ve peygamberlik görevi verildi.

Durumu önce eşi Hz. Hatice’ye bildirdi.

Kendisine ilk inanan ve destek veren eşidir ve ilk müslümandır.

Sonra arkadaşı Hz. Ebubekir, azatlı kölesi Zeyd, çocuk olmasına rağmen Hz. Ali.

Bunlar ilk Müslümanlardır.

Herkesin takdir ettiği Hz Muhammed(sav) peygamberliğini ilan ettikten sonra başta amcası Ebu Lehep olmak üzere Mekke’nin kabile reisleri ve zenginleri tarafından hakarete uğradı tukaka edilmeye, aşağılanmaya, alay edilmeye başlandı.

Oysaki o insanların hemen hemen hepsi son bir peygamberin geleceğini biliyorlardı.

Peki, bu şiddet bu celal niye?

Kendileri gibi kabile reisi, zengin varlıklı insanlar dururken Muhammed gibi dürüstlüğünden başka bir şeyi olmayan birisi nasıl olur da peygamber olurdu?

Hz. Yusuf(as) kıssasında olduğu gibi haset, kıskançlık, çekememezlik işin temelini oluşturuyordu.

Bizim gibi zenginler dururken böyle önemli bir görev sıradan birine nasıl verilirdi?

Bize değil de niye ona peygamberlik verilmişti.

Burada şuna dikkat çekmek gerekir ki

O’na karşı çıkanlar Muhammet şimdiye kadar yalan söylememiştir ama artık yalan söylüyor demiyorlardı.

Doğru söylediğini biliyorlardı ama kabullenemiyorlardı

Bizden biri değilde niye O

Günümüzde de öyle değil mi?

Artık işler karışmış, her şey tersine dönmüştü.

Baskı zulüm ve işkencelerin bini bir paraydı.

Ne oldu bu Mekkelilere bunlar düne kadar dost ve ahbaptılar.

Bunlar aynı millet, aynı ırktan, aynı renkten, aynı dili konuşan insanlar değil miydi,?

 Ne oldu bunlara böyle?

Niye bu kadar çirkefleştiler?

                                                                            Devamı var

KKTC’deki Seçim ve Anayasa

Bugün KKTC’de Cumhurbaşkanlığı seçimi var. Seçim Kıbrıs Türk’ünün  geleceğini belirleyecek ve  Türkiye için  büyük önem taşımaktadır.  Seçim, Rum Kesiminin Kıbrıs üzerindeki haklarının genişleyip genişleyemeyeceği konusunda ölçü olacaktır. KKTC buharlaşıp uçacak mı? Türkler her an yine ölümle burun buruna gelecek bir azınlık mı olacak? Adadan sürülüp atılacaklar mı? Mallarına el mi konacak? Türkiye’nin antlaşmalardan doğan hakları rafa mı kaldırılacak? Örtülü tek Rum Devletine ve tek millete mi geçilecek? Bu seçim bunu belirleyecektir.

Annan Planının kabulünden bu tarafa köprünün altından çok sular aktı. Türk ve KKTC bayraklarının bulunmadığı, “Yes Be Annem” şamataları ile dolu mitinglerin, yoğun paralı propagandanın ve AB hayallerinin bugün hangi noktaya geldiğini daha iyi görüyoruz. Eğer Annan Planı Rum tarafından reddedilmeseydi; o zaman iş çoktan bitmişti. KKTC’yi yok sayan, fazla devlet tarafından tanınmadığını ileri süren, Kıbrıs’ın artık Türkiye için stratejik önem taşımadığı saçmalamalarını çok dinledik. Şimdi artık ayaklarımızın yere basması lazım. Kıbrıs Türk’ü topraklarının elinden gittiğini ve ileride gideceğini anlamıştır. Türk değil de “Kıbrıslılık” sözde kimliğini dayatanların nasıl bir emperyal amaç güttüklerini görmüş olması gerekir.

KKTC’yi Türkiye’nin AB üyeliği önünde engel görenler; aslında KKTC’nin ve Türkiye’nin önündeki gerçek engellerdir. KKTC’ye karşı dışarıyla utanmadan işbirliği yapanlara, Kıbrıs Türkü’nü her dönem satmaya hazır olanlara, pembe, romantik ve hayali tablo çizenlere oy verilmemelidir. “Efendim Derviş Eroğlu kazanırsa Rum tarafı masadan kalkarmış…” böyle saçma bir gerekçe uluslararası ilişkilerde hiçbir zaman geçerli olamaz. Ülkeler, menfaatlerini kişilere göre tayin etmezler. Şu bir gerçek ki Rum tarafı ve ada üzerinde emperyal amaçlar güdenler Sayın Eroğlu’nun kazanmasını tabii ki istemeyecektir.

KKTC ve Türkiye uygulayacağı politikayı Rum kesimi liderinin tavrına göre mi belirleyecek? Yoksa Rum tarafını masaya oturmaya mecbur bırakacak dış politika kozlarını mı kullanacak? Şimdi Cumhurbaşkanı olan ve “Zaten KKTC Bir Hayaldi” diyerek niyetini ortaya koyan Talat’tan memnun olmayan yabancı göremedik. Yer yer Türkiye’yi yönetenler bile kendisinden memnun olmak zorunda bırakıldı. Bu da çok tartışmalı bir konudur. Kıbrıs Türkü kendi kaderini kendi elleri ile çizecek. Geçmiş yanlışlardan ders alacak ve Sayın Eroğlu’nu destekleyecek. Bugün bunu ümit ediyoruz ve bekliyoruz.

Anayasa meselesi partiler üssü bir konudur. Türkiye’nin geleceği ile ilgilidir.  Dış dayatmalara göre düzenlenecek bir anayasa ne yerli, ne de sivil olabilir. Eğer bu dayatmalara bugün hak verecek olursak zaten milli mücadele yapmaya ve Cumhuriyeti kurmaya da gerek kalmazdı. Wilson Prensiplerini kabul eder, Anadolu coğrafyasında birkaç devletçik kurardık.

Bugün anayasa değişikliği bir başlangıç konumundadır. Asıl amaç; anayasa üzerinde değişikliklere toplumu alıştırmak, arkadan dolanıp sonunda işi anayasanın değiştirilemez, tartışılamaz ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş sebep ve amacını teşkil eden giriş maddelerine getirmektir. Türk devletini ve Türk milletini farklı milletlere götürmek, etnisiteleri milletleştirmek, egemenliği paylaştırmak için yerli müşteri aramaktır. Bugün bunun hazırlığı yapılıyor. Cumhuriyetten ve milli devletten intikam almak için anayasacılığa soyunulmaz. TRT 6, seçimlerde Kürtçe propagandaya izin, TBMM’de bekletilen mahalli idareler temel yasa tasarısı belirli bir alt yapıyı oluşturuyor.

“Biz TBMM’de çoğunluğu oluşturuyoruz;  basın, yargı, yasama ve diğer bütün önemli kurumlar bizim emrimize girmeli” şeklindeki bir anlayış ne mevcut Anayasaya; ne de demokrasiye uygundur. Her kurumda yandaş yaratmak, çoğulcu demokrasiyi dışlayıp çoğunlukçu bir dikta peşinde koşmanın demokrasi ile ilgisi yoktur.

Türkiye devamlı birbirinden rövanş almak isteyen iki kutup arasına sıkıştırılmıştır. Tepki anayasacılığı istikrar getirmez. Ne yıllar önce Başbakanlıkta kurulan anayasa komisyonu, ne de Abant Toplantıları unutulmuş değildir. Malûm komisyona seçilenlerle iktidara rey verenlerin fikir çizgileri taban tabana zıttır. Seçmen bu çelişkiyi görmelidir. Sayın Başbakan’ın son Paris gezisinde de ifade ettiği gibi, etnisiteleri Türk Milletinin ayrılmaz bir parçası ve zenginliği olarak görmeyip onları ayrı birer millet gibi ifade eden, milli kimliği bir türlü içlerine sindiremeyen Türküm diyemeyen bir siyasi kadroya anayasa değişiklikleri havale edilemez.

Polonya Polonya Olalı

Dış politika milletlerin tarihî geleneğidir. Maç – magazin kafasıyla ve ortalama zekâyla anlaşılmaz. Ülkelerin iç politik dengelerini okumak isteyenler dış dengeleri çözümlesinler, yeterli.

Meselâ; Kırgızistan. Asker Akayev‘in bağımsız ve kalkınma temelli politikası Amerikan destekli turuncu bir darbeyle devrildi. Yerine yolsuzluk ekonomisi eksenli Kurmanbek Bakiyev geldi. Sonrasında Rusya bir halk ihtilâliyle mevcut iktidarı kanlı bir biçimde devirdi ve kendine yakın Roza Otunbayeva‘yı başa geçirdi.

Meselâ; Polonya. ABD, o işin kontrasını NATO’cu ama Rusya‘yla yakınlaşma eğilimleri gösteren Polonya Devlet Başkanı Kaczynski‘yi ve üst düzey askeri-sivil bürokratların bulunduğu uçağı Rusya sınırları içinde düşürerek attı. Bir taşla çok kuş: 1-Kırgızistan‘ın rövanşı, 2-Sorumluluk ihalesi Rusya‘ya, 3-Rus Büyükelçisi de uçakta (Rusya’ya mesaj), 4-Diğer ülkelere ‘şakam yok‘ ihtarı.

Şu Polonya‘nın dış devletlerden çektiğini Süleyman Efendi nasırından, ‘Sivas Sivas olalı‘ Devlet operasından çekmemiştir. 1795‘te Rusya, Avusturya ve Almanya tarafından paylaşılan Lehistan tam 123 yıl sonra 1918‘de Polonya adıyla ancak kurulabilmiştir. Sonrasında Komünist Rusya‘nın kahrını çektiler onyıllar boyu, şimdilerde de Kapitalist Amerika‘nın.

Ne der bir Polonya atasözü; “Vistül Nehrinin sularına Türk atlarının nalları değmedikçe Polonya gerçek bağımsızlığına eremez“. Atatürk dönemi gibi millî dış politika uygulayamazsanız bırakın size umut bağlayanları, siz kendi bağımsızlığınıza bile dış devletleri ortak koşarsınız. Sonrada hem ‘lâ şerike lek‘ dersiniz hem de Allah’ın emirlerinden evvel Amerika’nın emirleriyle amel etmeye başlarsınız.

Sizi uyaran, ikaz eden ve eleştirenleri de bozgunculukla suçlarsınız. Bakara 11-12‘deki gibi; “Onlara yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın dendiğinde -Biz ancak ıslah edicileriz derler. Oysa onlar bozguncuların ta kendileridir.Sam Amca‘nız Irak ve Afganistan‘a Pakistan‘ı da eklemiş, doğraya doğraya gidiyor. Siz de zaten ‘tek‘ olan birliğimizin yapı taşlarını “Sen Kürt’sün“, “Sen Roman’sın“, “Sen Alevî’sin” diye ayırma bozgunculuğuyla ateşe benzin taşıyorsunuz.

Biz bu filmin senaristini, rejisörünü, sponsorunu biliyoruz da siz bu figüranlığı neyin karşılığında kabul ettiniz? Turuncu devrimlerin en sessiz ve derinden geçeni 28 Şubat‘tı. Şimdi Amerika’nın yatak arkadaşıyız. Demek ki ‘Our Boys’ dizisi 1980’den kesintisiz 2010’a 30 bölümdür reyting kralı.

Hüseyin Kıvrıkoğlu‘na sıkılan kurşunu, vurulan Muavenet‘in kumanda odasını, Süleymaniye‘de askerimize geçirilen çuvalı ve zamanlı otomobil helikopter kazalarını unutmadık. Rahmetli Özal, Türkeş ve Ecevit‘in ölümleri üzerine hala çokça spekülasyon var. Peki, size karşı ABD‘nin bu ihtiraslı sevgisi karakaşınız ve gözünüzden mi? Hiç mi ters düşmediniz şu adamlarla? Hiç mi ‘tık‘ yok 10 yıl boyunca?

Gölcük‘teki meşhur yöneticinin atamalarla ilgili tavrına benziyor ‘seviyeli ilişki‘niz. “Bir sorun var mı, abi? -Yok kardeşim, ne diyorlarsa yapıyorum.

Ne diyorduk; dış kurgulara bakın iç burguları anlarsınız.

Meselâ Türkiye!

 

Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.)’İn Örnek Ahlakı

0

Allahu Teâlâ insanların her iki cihanda huzur ve mutluluğa erişmeleri için kitaplar ve peygamberler göndermiştir. Kutsal kitaplarda emredilen ibadetler ve güzel davranışlar peygamberlerin hayatında sembolleşmiş ve birer örnek halini almıştır.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen son peygamber Hz. Muhammed (S.A.V.)’in hayatı ve güzel ahlakı Kur’an-ı Kerim’de Müslümanlar için en mükemmel örnek olarak gösterilmiştir:  “Andolsun Allah’ın Rasûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için en güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb, 21)

Hz. Muhammed (S.A.V.) sadece Müslümanlara değil, bütün insanlık için bir rehberdir. Çünkü O, insanlığı şereflendirdiği günden bugüne ve hatta kıyamete kadar bu özelliğini ve güzelliğini muhafaza edecektir. O, vaaz ettiği kaide ve kurallarla kalpleri ve gönülleri yönlendirmeye ve aydınlatmaya devam edecektir.

Çünkü O’nu yetiştiren, âdâbı öğreten bizzat Allahu Teâlâ’dır. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte buyuruyor ki: “Beni Rabbim edeblendirdi (terbiye etti), edebimi de üstün ve güzel eyledi.”

Sevgili Peygamberimizin doğrudan doğruya Cenab-ı Hak tarafından terbiye edilmesi çok önemli bir özelliktir. Bu edep ve terbiyenin beşeriyetin huzur ve saadeti için ne kadar önemli olduğunun açık delilidir.  Gerçekten de edep, hayâ, terbiye ve güzel ahlak insanı eşref-i mahlûkat yapan, diğer bütün varlıklardan üstün bir mevkie çıkaran değerlerdir.

Kâinatın Efendisi bütün ahlaki özellikleri üzerinde toplamıştı. O, hayatı boyunca doğruluktan ayrılmamış, dost düşman herkesin güvenini kazanmış, daha peygamber olmadan insanlar O’ndan itimat edilir, güvenilir, kendisinden kötülük sudur etmez anlamına gelen “Muhammedü’l Emin” diye bahsetmişlerdi.

Yüce Allah’ın “Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik” (Sebe, 28) hitabının sahibi Hz. Muhammed (S.A.V.)’in bütün insanlığın örnek alacağı ve hayatına uygulayacağı kaide ve prensiplere karşı duyarsız kalmak iman sahibi insanlara yakışan bir vasıf asla olamaz.

Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.) örtüsüne bürünmüş bâkire bir genç kızdan daha edebli idi. Aşırı hayâsından, ömründe hiçbir adamı azarlamamış, yürürken sukûnetle yürümüş, hiçbir zaman kahkaha ile gülmemiştir. Hâlbuki O devirde Arabistan’da ve diğer memleketlerde edeb ve hayâya zerrece riayet edilmezdi. Böyle bir devirde dünyayı şereflendiren Efendimiz (S.A.V.), insanlık için bir kurtuluş lideri olarak Allah tarafından gönderilmiştir.

Hz. Peygamber (S.A.V.) edeb ve hayâsından halk içinde, kalabalık yerlerde, çarşı ve pazarlarda yüksek sesle konuşmaz, hoşa gitmeyecek sözler söylemezdi. Yine müstesna edeb ve hayâsından hiçbir kimsenin yüzüne dikkatlice bakmazdı. İnsanların görülmesini istemedikleri yerlerine ve kusurlarına bakmaz, görse bile görmezden gelirdi. O, insanları edeb ve hayâya teşvik eder, hayânın imanın bir parçası olduğunu ifade buyurur, onları harama gitmekten sakındırırdı. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’in ahlâkını Hz. Aişe Vâlidemize sordular. Kısa ama çok güzel bir cevap verdi: “O’nun ahlakı Kur’an’dı.”

Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.)  daima güler yüzlü ve tatlı dilli idi. İnsanların yüzüne bakarak, tane tane, az ve öz konuşurdu. Zengin-fakir, büyük-küçük, âlim-cahil ayırımı yapmaksızın bütün müminleri severdi. Önce kendisi selâm verir, herkesle musafaha ederdi. Davet edilirse, davete mutlaka icabet ederdi. Vefakârdı, kendisiyle uzaktan yakından ilişkisi olan her insanlara, ömrünün sonuna kadar ilgi ve alakasını devam ettirmiştir. Yetim, öksüz ve küçük çocuklara karşı çok şefkatli davranır; yaşlı, kimsesiz, yoksulları himaye ederdi. Çocukları çok sever, başlarını okşardı. Zayıf, yoksul ve yetimlere karşı çok merhametli idi. En mahrum durumlarda bile elindekini başkaları ile paylaştığı, bazen aylar geçtiği halde evinde ateş yanmadığı bilinen bir peygamberin ümmetiyiz.

Asla öfkelenmez, Allah’ın emri çiğnenmedikçe kimseye nefsi için kızmaz ve intikam almazdı.  İnsanların kusurlarını yüzlerine vurmaz, tenkitlerini isim vermeden topluma yapardı. Hayatı boyunca kimseyi incitmemiş, kimseyi kırmamıştır.

Peygamberimiz toplulukta yemek yemeyi severdi. Yemeğe besmele ile başlar, sağ elini kullanır, tıka basa doymadan sofradan kalkar, yemekten önce ve sonra ellerini yıkardı. Sağlığa zararlı ve dinen haram olan veya kokusuyla çevresindekileri rahatsız edecek şeyleri yemez; bunların dışında hiçbir yemek için “sevmiyorum” demez ve var olan nimete şükrederdi. Sofra kurallarına mutlaka uyar, bu konuda çevresindekileri de sabırla ve nezaketle eğitirdi.

Giyiminde temizliğe ve sadeliğe önem verir, pejmürdelikten hoşlanmazdı. Temizliği “imanın yarısı” sayardı. Bizzat kendisi temiz olduğu gibi bu alışkanlığı etrafındakilere de kazandırmaya çalışırdı. Lüks ve ihtişama önem vermez, geçici sıkıntıları tasa edinmezdi. Diğer müslümanlara da kanaatkâr olmayı, hayata daima iyimser bakmayı telkin ederdi.

Gönlü zengindi. Affetmeyi sever, kimseyi incitmez, düşmanlarının dahi iyiliğini isterdi. Kur’ân-ı Kerîm’de onun bu meziyetinden övgüyle bahsedilir ve şöyle buyurulur: “Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, muhakkak ki insanlar çevrenden dağılır giderlerdi…” (Âl-i İmrân,159). O,

Yeri gelince eşsiz bir yiğit, yeri gelince de son derece halim selim idi. Adaleti titizlikle korur; insanlara sırf mevki ve makamlarına göre muamele etmezdi. Aksine fakirlerin, kimsesizlerin, yetimlerin, hastaların, gariplerin, çocukların daha çok ilgi ve mutluluğa muhtaç olduklarını bilir ve bunu onlardan esirgemezdi. O, fakir, yetim ve öksüzlerin koruyucusu idi.

Kibirlenmekten nefret eder, kibirle imanın bir kalpte birleşemeyeceğini söyler; kimseye karşı ululuk taslamaz; fakat düşmanları karşısında da ezilip küçülmezdi. Mütekebbire tekebbür sadakadır düsturu ile hareket ederdi. Otoritesini sürdürmek için sunî ve zorlama tedbirlere başvurmaz; meclislerde boş bulduğu yere otururdu. Dalkavukluktan nefret ederdi. Kendisine bir ilâh gözüyle bakılmasına asla razı olmaz; kendisinin de bir insan olduğunu, sadece Allah’ın korumasıyla hata ve günahtan kurtulabileceğini hiçbir kaygıya kapılmadan samimiyetle ifade ederdi. Halkın arasına katılır; insanlarla olan ilişkilerini herhangi bir insan gibi sürdürür; hastaları, dostlarını, komşularını ziyaret eder; Müslümanların acı ve tatlı günlerini paylaşmaktan geri kalmazdı. Aile mensuplarına yardım etmekten büyük haz alırdı.

Mübarek yüzünden tebessüm eksik olmazdı. Bir şeye üzüldüğü zaman da somurtmazdı. Cömertlikte emsalsizdi. Kendisine ne gelirse, hepsini geldiği zaman akşama kadar dağıtırdı Akşam gelmişse sabaha kadar evde bekletmezdi, dağıtırdı.

İnsanların en merhametlisi ve en şefkatlisi olan Hz. Muhammed (S.A.V.)’e ümmet olma şerefini lütfeden Yüce Allah’a binlerce, yüz binlerce defa şükürler olsun. Allahu Teâlâ bizlere Peygamber (S.A.V.)  Efendimiz’in ahlâkıyla ahlâklanmayı, böylece rızasını kazanarak hem dünyada hem de ahiret hayatında mutlu olmayı nasip eylesin.

 

Girişimci, İstihdam, Devlet, Belediye vs.

0

İnsan bazı zorlukları yaşadıkça, bazı saçmalıkları gördükçe anlıyor. Son zamanlarda bazı iş adamlarının intiharları, medyada yer almaya başladı. Bu insanların kimilerini bizzat, kimilerini de gıyaben tanıyorum. İntiharın, inancıma göre hiçbir haklı sebebi yok; ancak intiharı bir kurtuluş yolu olarak seçenleri de anlamaya çalışıyorum.

“Bu ülkede insan olmak, zor.” cümlesini  hep söylerim. Hele istihdam oluşturmak arzusuyla yasalara uygun bir iş kurmak daha da zor. Destek olması gereken yasalar, girişimciyi kösteklemek düşüncesiyle yazılmış. İşin içinden çıkamayan müteşebbis bazen, bu nedenle intiharı bir yol olarak seçebiliyor.

Biri vergi denetmeni, diğeri mali müşavir iki arkadaşla sohbet ediyoruz. Sorum şu: “Bir iş adamının hiç vergi kaçırmadan ayakta durması mümkün mü?” Denetmen arkadaşıma göre bu mümkün. Müşavir arkadaşıma göre bu mümkün değil. Müşavir arkadaşım izah etmeye başlayınca, denetmen susmak zorunda kaldı. Benim gözlemim de o ki, yasalara uygun biçimde iş kurmak ve kurduğun işi yaşatmak mümkün değil. Yasalar tam bir Deli Dumrul. Bunu gören, yaşayan insanlar; ya girişimcilikten vazgeçiyor ya işi yarı yolda bırakıyor ya da istenmeyen sonuca başvuruyor.

Eğitim sektöründe iş yapan bir arkadaşla konuşuyorum. Önce şirket kurmuş, şirketi kurmak için notere, Ticaret Odası’na vb yerlere epey para harcamış. Bina kirası, stopaj, yayınlar, reklam vb nedenlerle bir hayli borçlanmış. Hiç beklemediği anda bir de belediye memurları gelmiş, binanın dışına takılan tabelayı santimine kadar ölçüp yüksek bir ücret çıkarınca arkadaşımız, artık çıldırmış. Her gittiği yerde yaşadıklarını anlatıp tabela vergisinin mantığını anlamaya çalışıyormuş ve “Belediyeler bize destek mi köstek mi?” diye soruyormuş.            

Tabela, bir iş yerinin adıdır. Kişinin isminden vergi alınmadığı gibi, bir tüzel kişilik olan işyerlerinden de tabela vergisi alınmasının bir mantığı yoktur. İşin reklam boyutu düşünülebilir; ancak reklam da kişinin kendisini tanıtması için gerekli değil midir? İsmi görünmeyen bir iş yerine kaç kişi gider, orayı kaç kişi bulabilir? Tabela, sadece hizmet üretenler için değil, bilhassa hizmet alanlar için gereklidir. Yüksek vergi almakla, belediyeler bir bakıma hizmet alanları cezalandırmış oluyor. Alıcı ile satıcının buluşamadığı yerde de pazar olmaz, pazar yoksa ticaret olmaz. Kazanan yok, kaybeden çok.

Garip milletiz, bir acayip ülkeyiz. Yabancıya gösterdiğimiz müsamahayı kendi insanıma göstermiyoruz. Fesatlık, kıskançlık; iliklerimize kadar sinmiş. “Çok laf yalansız, çok para haramsız olmaz.” diye bir laf uydurmuşuz; iş üreterek para kazananlara haram yiyici gözüyle bakıyoruz. Kişiler, kurumlar, kuruluşlar birbirine güvenmediği gibi, birbirinin sırtından geçinmeye çalışıyor. Devlet ve diğer kamu kuruluşları, müteşebbisin önünü açması, onları desteklemesi gerekirken yolunacak kaz gibi saldırıyor, sinekten yağ çıkarmaya çalışıyor. Doğmadan öldürülen çocuk, kimi sevindirecektir? Buna sevinen sadist ruhlar da mutlaka vardır.

Girişimciliği baltaladığına inandığım bazı kuruluşların, sosyal belediyecilik adına yaptığı yardımlarla tembelliği teşvik ettiğini de düşünmüyor değilim. Zamansız, yersiz, popülizm adına yardımların yapıldığı, maalesef, kamuoyunu meşgul etmekte. Belediyeler garsondur, gardiyan değildir; hizmet üretmelidir, hizmete engel olmamalıdır. Kendisi istihdam yaratmak zorunda değildir; ama istihdam yaratanların önünü açmalıdır. İstihdam yaratan bir devlet veya belediye Demirperde ülkelerin kokuşmuş sistemlerinin demode anlayışıdır. Nerede hür düşünce, nerede hür teşebbüs? “İstediğin teşebbüsü yapabilirsin; ama çıkardığım yasalarla ve denetim memurlarımla seni boğarım.” uygulaması, tam bir samimiyetsizlik!..

Kazanç, ticaretin dinamosudur. Kazanmayan ticaret, yapılmaz. Kazanç da emek sahibinin hakkıdır. Emek sahibinin kazancına el koymak, zulümdür, kul hakkıdır.

Ben görüp yaşadıklarımdan sonra düşündüklerimi yazdım. Gerisini sorumlular veya sorumsuzlar düşünsün.