16.4 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 20, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1268

İsraf, İsraf Bizi Yıkan İsraf

0

Bugün biraz farklı konuya değinmek istedim. Yukarıda başlığını attığım ve bu konunun birçok şeyle irtibatlandırılabileceğinden yola çıkarak, alış veriş yaparken ihtiyaçtan fazlasını almamak ve alınan sebze, meyve, bakliyat gibi ürünlerin raf ömrü ve bozulmalara karşı dayanıklılık durumuna göre alınmalıdır. Sebze ve meyveler yıkandıktan sonra mutlaka kurulanması gerekir. Çünkü üzerinde kalan ıslaklık rutubetin artmasına neden olacağından çürüme daha erken olacaktır. Buzdolabında günlerdir pişirmeyi beklediği için pörsüyüp çürüyen sebzeler iyi saklanmayan bakliyat çeşitleri buzdolabına koymayı unuttuğumuz yemeklerimiz, bayatlamış ekmekler sararmış yeşillikler plansız alış verişin sonucudur.

Günde 3 öğün soframıza gelen ekmeğin maalesef her gün sayılarla ifade edilemeyecek kadar çok oranda çöp tenekelerinde görmek bana ızdırap veriyor. Aylık ortalama 200 milyon civarında sadece ekmeği çöpe attığımız düşünülürse israfın boyutlarının ne olduğunu hemen anlayabiliriz. Oysa ekmek en büyük nimettir, yeri çöplük değildir.

Su israfında, elektrik israfından, boşa akıtılan sudan kamu kurum ve kuruluşlarında gündüz alenen yanan ışıklardan gereksiz kullanılan elektrik ocaklarından, yatılı okullar, yine çeşitli kamu kurum ve kuruluşlarında, askeri birliklerden çöpe giden yemekler ekmekler bilmiyorum hangisinden bahsetsem evimize aldığımız eşyayı bir müddet sonra miadı dolmadan atmaktan, yine en önemli gördüğüm israfların biride ilaç israfı her yıl milyonlarca insan yiyecek bulamadığı için ilaç alamadığı için hastalanır.

Sakat kalır veya ölürken milyonlarca insan gereksiz ilaç kullanımı sonucu milyonlarca dolar çöpe gitmektedir. Ayrıca ilaç firmalarının daha çok para kazanma satışını artırma uğruna Trilyonlarca parayı eğitim ve tanıtım adı altında doktorları yurt dışı gezilerinden tutunda her türlü reklâm, tanıtım ve çıkarılan bazı tıp dergilerinin reklâm vererek sponsorluklarını yaptıkları görülür.

Yukarıda sadece birkaçından bahsedebildiğimiz israf konusunda acaba yeterince ehem niyet verebiliyor muyuz? Eğitim kurumlarında israfla ilgili öğrencilerimize yeterli eğitimi verbiliyormuyuz. Aileler bu konuda acaba ne kadar duyarlılar. Sivil toplum örgütleri, basın bu konuda neler yapıyor.

Bu konu ile ilgili bir anektod sizlerle paylaşmak istiyorum. Çin Halk Cumhuriyetinden yüksek mertebede bir devlet yetkilisi ülkemize gelir. Yemek vakti gelince Ülkemizin görevlisi ile yemeğe çıkarlar. Yemekte Çinlilerin meşhur yemeği pilav vardır. Pilavı tahta kaşıklarla yemeğe başlar. Tabi pilavın sonu gelir, içerisinde 20-30 adet pilav danesi kalır, bunların hepsini tek, tek üşenmeden alırken bizim yetkili, bırakın neden bu kadar uğraşıyorsunuz der, Çinli yetkili cevap verir. Benim ülkem 1 milyar nüfusu var günde 2-3 defa pilav yendiğini düşünürsek yaklaşık 80-100 milyar pirinç danesi yapar ayda şu kadar, yılda şu kadar ve bununla da şu kadar insanlar doyar. Bilmiyorum başka bir şey anlatmağa gerek varmı? Cenabı Allah (CC) bütün nimetleri insanlık âlemi için yaratmıştır. Yoksa parasını verdim yerim içerim atarım değil yiyiniz içiniz ama israf etmeyiniz. İşte bu yüzdendir ki insanlığın bu ayıbı nedeniyle her yıl milyonlarca insan açlıktan yok olmakta, hastalanmakta, sakat kalmaktadır.

Öyle ise; buradan ana, babalara, öğretmenlere, öğrencilere, Belediyelere, siyasilere sivil toplum örgütlerine, basına ve bütün herkese sesleniyorum. Gelin bu illeti yok etme adına hepimiz elimizden geleni yapalım.

İlim – irfanı bir arada şahsında bulunduran insan ve İlim – irfanı bir arada buluşturan Ocak

0

İnsanlarımızın güzellikle donatılmasının en güzel örneklerinden olan Nevzat Yalçıntaş’a Vefa Gecesi, katılımcı gönül dostlarını mutlu eden bir program olmuştur. En önemlisi Kocaeli kamuoyuna İstanbul beyefendisi olgusunu tanıtmıştır. Bu tarihi güne kadar birçok insan tanıdığımı düşünüyordum. Böylesini ilk defa tanıma şansına sahip oldum. Şahsına nevi bir beyefendi ilim ve irfanı bir arada şahsında bulunduran örnek şahsiyet, değerli insan.

Organizasyonu düzgün ve başarılı kılan en önemli unsur, önceden gerekli hazırlıkların yapılmış olmasıdır. Emeği geçenleri takdir etmeden geçmek mümkün değildir.

Program Nevzat beyin salona teşrifleriyle başlamış olması izleyicileri memnun etmiştir. Programın şiir gibi akıcı olmasında katılımcıların hepsinin değerli ve yetişmiş insanlar olduğundan kaynaklandığı gözden kaçmadı.

Geceye Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın yanı sıra Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Kocaeli Valisi Gökhan Sözer, Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu, Saadet Partisi eski Genel Başkanı Recai Kutan, AK Parti Elazığ Milletvekili Necati Çetinkaya, İstanbul Milletvekili Ahmet Tan, İstanbul Ticaret Odası Başkanı Dr. Murat Yalçıntaş, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Sedat Murat ve Kocaeli Aydınlar Ocağı mensupları katıldılar.

Başbakan yardımcısı Cemil Çiçek konuşmasında Nevzat Yalçıntaş’ı anlatırken “O bir ilim adamıdır, ilim, irfan adamıdır. Günümüzde ilim ve irfanı bir arada şahsında birleştiren insan sayısı çok azdır. Sayın Yalçıntaş bunu başarmış bir kişiliktir”” Prof. Dr. Yalçıntaş’ın aynı zamanda bir hizmet adamı” Bugün, Nevzat hocamızın üslubuna, sorunlara yaklaşımına ihtiyaç var”” Yalçıntaş’ın tedbirli, temkinli ve teenniyle hareket eden bir insan olduğu” “Sayın hocam bizlere kutup yıldızı oldu. Ufkumuzu ve yönümüzü şaşırmadık ve bu gün bu makamlara onların sayesinde geldik” ifadeleriyle anlatması salonda bulunan bizleri ayrı dünyalara götürmüştür. Hocamızın üslubunu ve hayat anlayışını;” Öfke gelir göz kızarır, öfke gider yüz kızarır diye güzel bir söz var. Ne gözümüz, ne de yüzümüz kızarsın. Bunu temin etmenin yolu da teenniyle hareket etmekten geçer. ‘Söylediğim doğrudur ama başkalarının da doğru söyleme ihtimali var'”  sözleri ile tamamladı.

Günün diğer protokol konuşmalarında Sayın Valimizin şiirimsi konuşmaları da her zaman olduğu gibi katılımcıları çok etkiledi. Büyükşehir belediye başkanımız Karaosmanoğlu Bey de sempatik öğretmen tavrı ile Nevzat hocanın talebesi olduğunu anlattı

Bence günün önemli konuşmacılarından Rusya Parlamentosu Duma’da Danışman olan Malik Kerimov‘un anlatımları ile Nevzat hocamızın dünya diplomasisindeki yerini ve etkisini görme fırsatını yakalamış olduk.

Açılış konuşmasını yapan Ahsen Okyar Bey, alışılmış üslubunun dışına çıkarak kendi görüş ve düşüncelerini ve gelişen olayları değerlendirmeden yaptığı konuşması çok yalındı. Hafta içinde köşesinde Nevzat Yalçıntaş bey ile alakalı duygularını yazan Aydınlar Ocağı üyesi Ruhittin beyin yazılarından alıntı yapması beklenen bir konuşma olmadı. Herhalde bir sebebi olmalıydı diye düşündürdü.

Prof. Dr. Sedat Murat Hocamızın yönetiminde yürütülen panel gerçekten çok seviyeliydi. Gerek yönetim gerek zamanın kullanılması gerekse katılımcıların Türkiye’nin yönetiminde sevk ve idaresinde düşünceleriyle ve yönetim anlayışlarıyla önde gelen kişilerden olması, hepsinin tevazu sahibi olmaları paneli beklenenden üstün kıldı. Zaten anlatımlarında birçoğunun hocamızın gerçek dost ve çalışma arkadaşları olmaları hocamızın üstünlüklerinin ortaya çıkmasını sözlerden önce sağlamıştı. Sayın Recai Kutan beyin tarihi anekdotları adeta ders anlatan hoca kıvamında dinleyicileri günümüzün gerilerine götürmeye yetti. 68 kuşağından önce 50 li kuşağın tarihteki yerini vurgulaması ilgi çekiciydi. Ali Çoşkun beyin anlatımındaki, akıcı üslup ve Hocamızın nüktedan ve akıl dolu pozitif düşünce sisteminde olduğunu çok güzel anlatmaya yetti. Necati Çetinkaya Milletvekilimizin düz, esprili konuşması dinleyicileri mest etti. Ahmet Tan vekilimizin AGİT ile olan notlarındaki ilgi çekici tespitler Nevzat Yalçıntaş hocamızın uluslar arası devlet adamlığındaki bilinmeyenleri ve tecrübelerini bize çok iyi anlattı.

Konuşmaların ardından yapımcılığını Ahmet Ünal’ın üstlendiği, Yalçıntaş’ın hayatını anlatan belgesel gösterildi. Sıkmadan bir ömrü anlatması etkili oldu.

İlimizde olup da Nevzat hocamız ile olan anılarını anlatan değerli gönül dostlarımızın (Gazeteci-Yazar Mustafa Yazgan, Prof. Dr. Recep Tarı, Kocaeli Büyükşehir Genel Sekreteri Ersin Yazıcı ile Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın iki eski Başkanı Nihat Gürer ve Dr.H. İbrahim Kahraman) anıları da hoş duyguların oluşmasına neden oldu.

Kurucusu olduğu Aydınlar Ocağı tarafından bu şekilde anılmanın kendisini çok mutlu ettiğini ve katılan emeği geçen herkese teşekkür eden Nevzat Yalçıntaş hocamız, kısa anlatımlarında gerçekten hocaların hocası olduğunu gösterdi.

Bazen tebessüm ederek, bazen şakalaşarak, Yalçıntaş’ı tanımlamaya çalıştıklarını ifade eden katılımcıların anlattıkları, İstanbul beyefendisi, İlim ve irfan sahibi, samimi sevgi ve saygı ifadeleriyle anılan, Türk milletine ve İslam Dünyasına hizmet etmiş milli kültürümüz ve milli davalarımıza sahip, çok yönlü bir ilim ve halk adamı  Nevzat Yalçıntaş’ı anmak ve anlatılanları dinlemek üzere küçük de gelse o salonda bulunmak çok önemliymiş. Bizlere bu imkânı sunan Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkan ve yöneticilerine teşekkürler.

İlim ve irfan sahibi hocaların hocası Nevzat Yalçıntaş hocama ve tüm ailesine sağlıklı uzun ömürler diliyorum.

Ziya Gökalp’ın İstemediği “Boşolar”

1960lı yıllarında, Diyarbakır’da, Ziya Gökalp ismi ile özdeşleşen bir üniversite kurma derneği vardı. O dönemde Diyarbakır’da görev yapan akademisyenler ve Diyarbakır’ın kadim halkı hatırlar; yeni açılacak bir üniversiteye “Ziya Gökalp Üniversitesi” adının verilmesi halkın genel istemi ve arzusu vardı. Üniversitenin çekirdek kuruluşu olarak ve sonraki fakültelerin devamı için, Ankara üniversitesine bağlı bir fakültenin açılması prensip olarak benimsenmişti ve ilk fakülte olarak da “Diyarbakır Tıp Fakültesi” açılmıştı. Daha sonra üniversiteye dönüşmek üzere yeni fakülteler açıldı, gelişti ve 1750 sayılı yasaya göre “üniversite” oldu. Bir süre “Diyarbakır Üniversitesi” olarak tabelada isim kaldı. Fakat her nedense “Ziya Gökalp” ismi bir türlü verilmedi bu üniversiteye! Acaba, Ziya Gökalp’ın milliyetçilik ile ilgili düşüncelerinden dolayı mı ismi verilmedi üniversiteye?! Bilemiyorum…

Daha sonra “Dicle Üniversitesi” olarak isimlendirildi.

Zamanın karar verici mekanizmalarında etken olan güçler, üniversiteye Ziya Gökalp isminin verilmemesinde, “Türkçülüğün Esasları” adlı eserinde, temel felsefe ve ilke olarak önerdiği “Türkleşmek, İslamlaşmak, muasırlaşmak” hedefi ne kadar etkili oldu, sorusuna da yanıt veremem!

Şimdilerde, devlet karşıtı bazı hareketin neredeyse merkezi durumuna gelmiş Diyarbakır’da AB militanları kol gezmekte, medyaya poz vermekteler… Her nedense hiç Ziya Gökalp’ ten bahsedilmiyor. Tarihteki kuruluşu ve yaşam kültürü ile tam anlamıyla bir Türk kenti olan Diyarbakır’ın yetiştirdiği dünyaca tanınan Türkiye’nin ünlü sosyologu Gökalp’ı Diyarbakırlılar neden sahiplenmiyor sorusunun cevabı merak ediliyor.

Süleyman Nazif, Cahit Sıtkı, Ali Emiri’ den de ses yok! Acaba Ziya Gökalp siyasi bir “Kürtçü” olarak tanınsaydı, ya da “Kürtçülük” yapan bir “Kürt” olsaydı, bu üniversitenin adı “Dicle” mi, yoksa “Gökalp” üniversitesi mi olurdu? Gökalp’ı tanımak her Diyarbakırlının, her Türk gencin görevi olmalıdır. Öncelikle Diyarbakırlıların Gökalp’ e sahip çıkmaları gerekir…

Bazıları Ziya Gökalp’ın “Kürt” olduğunu yazar ve söylerler. Sebep, sırf Diyarbakır doğumlu olduğu için… Eyvah… “Kürt” olmak ne zamandan beri suç sayıldı ki? Kürt olmak ayrı şey, “Kürtçü” olmak ayrı şeydir; tıpkı dindar olmanın “dinci” olmaktan çok farklı olduğu gibi… Ayrıca Doğu illerinden herhangi birinde doğan memur çocuğu, ya da o yöre insanı olan kişiler mutlaka bir “etnisite” ile mi damgalanmalı? Bu, “açılımcıların” marifetiyle Türkiye’ ye kazandırılan “ayrışma” ideolojisi!

Araştırmacılar Ziya Gökalp’ın “Kürt” olmadığını belirtiyorlar! Moda deyişle “velev ki Kürt” olsa ne olur; Gökalp’ın düşünür olma kıymetinden bir parça mı eksilir!??

Gökalp’ın “Kürt” olması ya da olmaması, onun “Türkçülüğün Esasları” konusundaki düşüncelerini yok etmez; Atatürk’e rehberlik eden “ulus devlet” fikrinin babası olması gerçeğini de değiştirmez. Bu özellikler Gökalp’ın ne denli büyük bir sosyolog olduğunun kanıtıdır.

**

Anadolu’nun mayasını oluşturan Türkmen boylarının yaşam süreçleri pek çok detayla doludur. Anadolu hep göç merkezi olmuş Türk boyları için… Bilinen şeceresine göre Gökalp’in ataları da 17. yy da Horasan‘dan Anadolu’ya göç etmişler, Diyarbakır’a bağlı Çermik kazasına yerleşmişler. Diyarbakır’ın tarihteki yaşam kültürü, oluşturduğu eserleri, bıraktığı kültür mirasları özbeöz Türk kenti olduğunu gösterir. Cahit Sıtkı, Ali Emiri, Süleyman Nazif ilk akla gelen aydınlarıdır.

Tarihi açıdan konuya bakan ehil insanların Gökalp hakkındaki fikirleri son derece önemlidir; örneğin, Türkiye’nin yetiştirdiği örnek tarihçilerden Prof. Dr Halil İnalcık, Ziya Gökalp için şöyle demektedir: “Yaşamı kısa oldu ama düşüncesi yüzyıla damgasını vurdu. Müstesna kişiliği ona, savaşlar ve devrimler (içindeki) dramatik bir dünyada kılavuz rolü hazırladı… Etnik kökenini deşmek isteyenlere karşı cevabı açıktı. Diyordu ki: “Atalarım Türk olmayan bir bölgeden gelmiş olsalar bile kendimi Türk sayarım. Çünkü bir adamın milliyetini belirleyen (unsur) ırksal kökeni olmayıp (aldığı) terbiye ve (içindeki) duygulardır.” Ziya Gökalp’ın ulusal kimlik konusundaki bu görüşü, Atatürk Türkiye’sinin millet-vatandaş anlayışına esas olmuştur…”

Evet, Gökalp ve İlancık Hoca böyle diyor. Bu söylemin üzerine söylenecek başka söz fazlalık olur.

**

Etrafını aydınlatan ışık olarak anlam yüklenen “ziya” insan örneğinde en güzel şekilde Ziya Gökalp’ in şahsında anlam bulmuştur. Diyarbakır’ in Dağ Kapı semtindeki öğretmen okulunda geçen gençlik yıllarımda, milli değerleri anlama ve öğrenme esasına dayalı eğitimin verdiği yöntem olarak Gökalp’in şiirlerini ezberlemek, düşüncelerini benimsemek ve savunmak bir ayrıcalıktı. Gökalp’i anma günlerinde ezberden “Vatan” şiirini okumak heyecan vericiydi. Hatırlandığı kadarıyla ifade edelim: “Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur Köylü anlar manasını namazdaki duanın. Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın…”

**

Şiirin bir bölümünde de ulus devlet yolunda olan Türkiye Cumhuriyetini temsil edecek millet meclisinin adeta anatomisini tarif eder ve onu oluşturan milletvekillerinin ne kadar “Türk” olması gerektiğini hatırlatır. İşte o mısra: “…Mebusları temiz, orda Boşoların sözü yok!” der.

**

Ne demek “Boşo”?

Kimdir bu “Boşolar”

Neden mecliste bunların olmasını istemiyor Gökalp?

Bununla Gökalp neyi ifade etmek istemiş acaba?

Ziya Gökalp’ın milliyetçiliği, vatanperverliği dikkate alınarak bu şiiri yorumlayanlar, “Boşo”, “Boşolar” ifadesini “Bolşevikler” olarak ifade etmişlerdir. Belki de dönemin en dikkate değer olayın “Bolşevik ihtilali” olmasından kaynaklanan bir yorum…

Gerçekten Ziya Gökalp’ in “Boşolar” dedikleri kimlerdir?

“… Boşo Efendi, Manastır vilayetine bağlı Serfice’den Osmanlı Meclisi’ne giren Rum kökenli bir mebustur. Görevi süresince yalnız Patrikhane’nin, Rum okul ve kurumlarının çıkarı için gayret gösteren Boşo Efendi, sonuçta bir Osmanlı mebusu olduğunu, bu nedenle biraz da ülkenin sorunları için çalışması gerektiğini anımsatanlara şu cevabı vermesiyle ünlenmiştir; Osmanlı Bankası’nın sermayesi, yöneticileri ve bütün çalışanları yabancı olup yalnız adı Osmanlı’dır! Benim Osmanlılığım da Osmanlı Bankası’nınki kadardır.” (Orhan Karaveli: Ziya Gökalp’ı Tanımak, Doğan Kitap)

**

Ziya Gökalp’ın meclisinde istemediği “Boşolar”, acaba, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti B.M.M.’de var mı?

Bu sorunun cevabını herkes kendisi verebilir; bunun için günlük basın-yayın hizmetlerine bakmak yeterlidir. Bize göre, “Boşo Efendi” kendine nazire olsun diye ifade ettiği “Osmanlı Bankası” modeli, bugünkü Türkiye’nin bazı sektörlerine “uyarlanabilir” dense, hata mı yapılmış olur acaba? Örneğin yabancılara satılan KİT‘ler, TELEKOM, BANKALAR.. kadar “Türk”!??

Diğer yandan, Osmanlı mebuslar meclisindeki “Boşo Efendiler” gibi, acaba, bugün kaç “Boşo” var ülkemizde? Dahası, kaç tane “Boşo Efendi” var basın yayın hayatımızda; gazete köşe başlarında, TV ekranlarında…

Osmanlı mebuslar meclisi karışıkmış, doğru da, şimdilerde savunulan nedir peki? Farklı görünen, fakat aslı değişmeyen “Boşoların” çok olması istenmiyor mu? Evet!!! Peki, şimdilerde “Moşolar” ya da “ABoşlar”, “ABDoşlar” “Emperyaloşlar”, “Hainoşlar”, “Yalakoşlar” var mı?

Ulus Devlette “…oşolar” olur mu hiç!? Olmaz!

Anayasa Değişikliği Paketi Bölünmeli mi?

Anayasa değişiklik teklifi üzerindeki tartışmalar, iktidarın yeni güç alanları elde etme, muhalefetin ise mevcut güç alanını koruma niyetleri çerçevesinde devam ediyor. Halkın yüksek menfaatleri için getirildiği söylenen tekliflerin arka planında esasen halk yok.

CHP, paket olarak halkoyuna sunulmak istenen Anayasa değişikliklerinden “Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay ve HSYK’nun yapısını değiştirmeye ve parti kapatmaya yönelik değişiklikleri ayıralım, diğer 24 değişikliği birlikte TBMM’de kabul edip çıkaralım” şeklindeki manevrası AKP’nin gerçek niyetini ortaya çıkarmak için bir fırsat yarattı.

AKP, 8 yıllık iktidarı döneminde edindiği düşmanlarının intikam duyguları içinde olduğunu hissediyor ve genel seçim sonrası bir iktidar değişikliği olması halinde başına gelebilecekler konusunda, kendince gerekli tedbiri almaya çalışıyor. Esas çıkarmak istediği değişiklikler bu konudaki Yüksek Yargı ve parti kapatma ile ilgili 3 madde. Elma 3 madde, diğer 24 madde bu üç maddeye renk ve tat veren şeker. Bir de kazık çaktınız mı, oldu size elmalı şeker. Referandumda bu elmalı şekere evet mi, hayır mı diye sorulacak.

CHP ise şekeri ayrı tut, ben elmayı görmek istiyorum diyor. Daha doğrusu “vatandaşa tercihini yapmadan önce elmayı göstermek lazım. Elmanın cinsi ne, rengi ne, çürük mü, sağlam mı gördükten sonra da tercih yapılması doğru olur” demeye çalışıyor. (CHP bunu yaparken de aslında kendisine yakın bir yapıda olan Yüksek Yargı organlarındaki mevzilerini korumak istiyor.)

Böylece paketteki şeker olarak tanımladığımız 24 madde ayrılacak, bu maddeler Meclis’te 367 den de büyük bir çoğunlukla kabul edileceğinden paketin bu kısmı için referanduma gidilmeyecek. Geride kalan ihtilaflı 3 madde ise muhtemelen 330-367 oy arasında kalacağı için referandumda halka sorulacak.

Anayasaların topluma huzur vermesi ve kalıcı olmaları için olabildiğince büyük katılım ve mutabakat gerekir. Mademki 24 madde için bu mutabakat sağlanıyor, bu maddelerin doğrudan Meclis’te kabul edilmesi bu tanıma uyacaktır.

Böylece Yüksek Yargı’nın yapısı ile ilgili değişiklikleri düzenleyen 3 madde ile ilgili referandumda halka evet mi, hayır mı sorulması da Venedik Komisyonu Kararları‘na uygun olur. Mademki hükümet parti kapatmaları ile ilgili düzenlemelerin Venedik Kriterlerine uygun olmasını istiyor, herhalde referandum konusunda da Venedik Kriterlerine uygunluk araması gerekir.

(Not: Venedik Komisyonu demokrasiye geçmek isteyen eski Sosyalist Blok ülkelerinin Anayasa yapmalarına danışman olması için Avrupa Konseyi‘nin oluşturduğu bir organ. Venedik Kriterleri Madde 30: İçerik birliği, özgür oy iradesinin daha da önemli bir gerekliliğidir. Seçmenler, aralarında yapısal bir bağ olmayan farklı sorulara aynı anda oy vermek zorunda bırakılmamalıdır. Seçmenin sorulardan birini desteklerken bir başkasına karşı olabileceği dikkate alınmalıdır. Bir metinde yapılacak değişiklik çok sayıda farklı unsuru kapsıyorsa, halka bir dizi soru sorulmalıdır.”)

Anayasa değişiklik paketini bir bütün olarak referandumda götürmeye kararlı gözüken İktidar partisi ise “bu pakete evet derseniz kişi başına düşen milli gelirimiz 15.000 dolara çıkar” müjdesi veriyor.

Her ne kadar Yüksek Yargı organlarının seçim şekli değişip, TBMM bu seçimde daha etkin olduğunda ve parti kapatmalar zorlaştığında milli gelirin nasıl artacağını vatandaş olarak pek anladığımızı söyleyemeyiz. Ancak bir parça huzura susamış, gerilim ve kaostan bıkmış bir vatandaş olarak AKP yetkililerine diyeceğimiz şudur: Biz 12.000 dolara razıyız, yeter ki muhalefet ile mutabık kaldığınız düzenlemeleri hemen çıkartın. Yüksek yargı ile ilgili değişiklik tekliflerinizi de isterseniz referanduma götürün veya daha da iyisi bu konudaki heveslerinizi seçimden sonraya bırakın.

Tam bu satırları yazdığım sırada Başbakan Erdoğan, CHP’nin Anayasa değişikliği paketinden sadece yüksek yargı ve parti kapatma ile ilgili 3 maddenin referanduma götürme teklifine “yasal zemini varsa biz varız. Millete götürülecekse biz çekinmeyiz. Ama gizli oylamada 330-367 aralığını nasıl bulacağız, nasıl güveneceğiz? Konuyu yetkili kurullarıma danışıp karar vereceğim” açıklamasını yaptı.

Dileriz makulde birleşilir ve bütün tarafların mutabık kalabileceği bir çözüm bulunur. Zira seçim havasında geçecek bir referandum ve bir yıl geçmeden yapılacak genel seçim ortamının ülke açısından faydalı olmayacağı muhakkaktır.

Kirli sakal

kirli sakal,
el sallayarak ayrıldı iskelemizden.
martı teleğinden çapara hoplardı denizden.
tezgahta canlı,
kıraça, mezgit ” derya kuzusu”
tütün yorgunu öksürük
ses verdi genizden.
..
o kedi yavrusu
ayrılmazdı kırık penceresinden.
misina kesiği parmakları,
nağme ararken cümbüş sesinden.
lokması helal,
sofrası helal, sözü doğru.
ne oldu?
vazgeçtik,
ona benzemek hevesimizden.

yumurta topuk kunduran
arkası basık.
kehribar tesbih’in püskülü kesik,
“ah ulan şu geçen gençliğe yazık”
nara’n bile silinmedi ezberimizden.
……
metruk iskelede bekler kedi yavrusu,
sahibinin dizinden ayrı düşer uykusu.
minarede vakitsiz gidişlerin çağrısı.
‘dört kolluya omuz verip dört adam.’
kirli sakal geçti gözlerimizden..  

Bulut Teknolojisi üzerine(3)

Küreselleşme ile birlikte yeni teknolojilerin çabuk yayılışı, değerlerin değişimine yol açmıştır. Bu durum tüm iş kollarını, tüm organizasyonları  kökünden değiştirmektedir. İnsan İnternet birde kullanabileceği bilgisayarı oldu mu. Bulunduğu yerden dünyanın tüm bölgelerine ulaşabiliyor. Aynı şekilde milyonlarca insan birbirleri ile iletişim kurabiliyor. Sadece Türkiye’de facebook kullanan 17 milyon civarında kullanıcı var. Nüfusa göre kullanma oranında 4. sırada.(1. ABD, 2. İngiltere, 3. Endonezya)

Küreselleşme hem bireyler için hem işletme kurum ve sivil ve kamu organizasyonları  için hem tehdit hem de fırsat sunuyor. Kamuoyunda mal ve hizmetlerin küresel bir pazarda serbest dolaşmasını isteyenlerle yerel pazarlarda dolaşmasını isteyenler var. Küreselleşme yanlıları olduğu kadar karşıtları da her ülkede var. Bu gelişmeleri normal kabul etmek gerekiyor. Her iki fikirde de aşırı olmak çok uygun bir tutum değil.

Dünyadaki bu değişimi sosyologların , psikologların iyi inceleyip toplumların yaş katmanları da dahil olmak üzere etkileri üzerinde araştırma yapılıp, bulunan sonuçları üzerinden iyileştirmeler yapılması gerekiyor.. Zamanla insan teknolojiyi yönetemiyor. Teknoloji insanı yönetmeye başlıyor. Bu da istenilen bir durum değil. Çünkü sonuçları çok açı oluyor..

Gün geçtikçe kurumların iş süreçleri BT(Bilgi teknolojileri) destekli bir yapıya doğru gidiyor. Bu durum bir çok sahada da kendini göstermeye başladı. Bu durum BT’lerin artan bu ihtiyaçları karşılamak için kurumlar, Donanım, yazılım ve insan gücünü artırmak zorunda kalıyorlar buda hem maliyet demek hem de iyi yönetilemezse risk dereceleri artar. Bu bütün olumsuzlukları çözebilecek olan aslında “Bulut Bilişim” kavramı ile hizmet verecek kurumsal yapıları olan entegratör firmalar tarafından karşılanacaktır.

Bulut Bilişim” hizmetleri aslında bireylerin kurumların, işletmelerin, organizasyonların ihtiyaçlarına göre ölçeklenebilen kaynak kullanımını esnek bir modelle sunacaktır. Nedir bu model. “Kullandığın kadar öde” Bu model şu anlamda önemli. Şimdi kullanmadığın birçok kaynağın da ücretini ödüyorsun. Burada sadece kullandığın kadarını ödüyorsun esnek bir yapısı olduğundan alacağın ilave hizmetler ve bırakacağın birçok hizmet olabilir. Proje bazlı çalışabilirsin. Test amaçlı çalışabilirsin. . Tamamen ihtiyaca uygun bir yapıda sana hizmet verilecek. IT’ciler bilir Servis Odaklı Sistem (SOA, Service Oriented Archtiecture) gibi bir kavram etrafında gelişecek. aslında

Bulut Bilişim” kavramında şunlar olacak siz her türlü IT Hizmetini servis olarak alacaksınız. Yapacağınız SLA(Servis Level Agreement, Hizmet Düzeyi Anlaşması) anlaşmaları ve onu destekleyici hukuksal bazı anlaşmalarla IT uygulamalarınızı yasal zeminlere oturtup daha esnek, daha ekonomik hizmet alacaksınız. Bu yapını artıları eksileri yok mu? var. Ancak bu yapı gelişmeye müsait bir yapı. Her türlü kaynak kullanımını dış kaynak kullanarak yapabilecek hale gelecek duruma doğru bir gidiş görülüyor.

Artık kişiler veya şirketler maliyetleri düşürmek ve daha verimli hizmet almak için aynı zamanda karmaşık IT operasyonlarını yönetmek için dış kaynak kullanımı, ASP (Application Service Providers) , bulundurma (hosting) servisleri gibi hizmetler zaten veriliyordu. “Bulut Bilişim” Bu kavramları da içine alan aynı zamanda da daha esnek ve daha çok imkan sunan bir çözüm.

Dış kaynak kullanımı yaygın bir yöntem. ancak şimdiye kadar “kullandıkça öde ” tarzı bir hizmet anlayışı olmadı. Dolayısı ile kullanmadığın kaynaklar için ücret ödemiyorsun. Kısaca birçok kişinin ve şirketin alması, kullanması, yedeklemesi, arşivlemesi çok masraflı oldukça pahalı olan yazılım, donanım, network v.b sistemleri daha ekonomik kullanmış oluyorlar.

 

Nevzat YALÇINTAŞ Vefa Gecesi Konuşması

Toplumların-milletlerin gelişmişliğinde-medeniyet kurmasında en önemli unsur “İNSAN” dır. Aydınlar Ocaklarımızın önemli misyonlarından biri de ERDEMLİ İNSAN sayısını arttırmak, erdemli insanların yetki ve sorumluluk sahibi olmaları yönünde gayret ortaya koymaktır.

Kocaeli Aydınlar Ocağımız da bu çerçevede hizmet üreten bir sivil toplum kuruluşudur. Prof. Dr.Nevzat Yalçıntaş hocamız bizlere yalnız tenkit etmeyi değil, ele alınan konuların çözüm yollarını da gösteren bir tarzda çalışmalar yapmamızı; sosyal meseleler dahil her problemin insanların vereceği müspet katkılarla ve çalışmalarla azalacağını öğütlemiş ve bizlerde böyle çalışmışızdır.

1995 yılındaki Aydınlar Ocağı Dernekleri 10. Şurası Kocaeli Aydınlar Ocağı ev sahipliğinde, başkanlığım döneminde icra edilmişti. O zaman kendilerinden 1.lik payesi almıştık. Değerli hocam ve misafirlerimiz Ocağımız Bir “inci “olma sorumluluk ve bilinci ile çalışmalarını sürdürmektedir. Başkan, yönetici ve üyelerine tebrik ve teşekkür ederken, çalışmalarımıza ilgi ve alaka gösteren Kocaeli’nin değerli yönetici ve halkına da şükranlarımızı arz ederiz.

Hocamın Türk ve İslam dünyasındaki yöneticilerin üzerindeki sevgi ve saygıya dayanarak kendilerinden iki hususta ilgilenilmesi talebini paylaşmak isterim. 1.cisi Hicaz demiryolunun hizmete sokulmasının hızlanması ve bu hatta Urfa-Mardin-Musul-Kerkük-Bağdat bağlantılarının eklenmesi; 2.cisi özellikle hicaz bölgesindeki Emevi-Abbasi-Osmanlı döneminden kalan tarihi eserlerin muhafazası ve buraların güncelleşmiş fonksiyonlarla hacılarımızın İslam tarihi bilinci kazandırılmasında vazife ifa eder hale getirilmesidir. Özellikle Mekke şehrindeki yeni imar faaliyetlerinin yeniden gözden geçirilmesi hususu da önemli bir konudur.

Bunlar, hac mevsiminde daha önceden çoğunlukla ziyan olan, hacıların kurban etlerinin değerlendirilmesi projesi gibi (ki bu projede hocamın emeği çoktur) önemli hususlardır. Bu konularda da kendilerinden zaman ayırmasını istirham ediyorum.

Kendilerine hayırlı ömürler, sağlık ve afiyetler diler, saygılar sunarım.

Adalette TSE standardı

Gün geçmiyor ki Adalet mekanizmasında yer alan kurumlar ile AKP İktidar’ı arasında bir kapışma olmasın.

Bunun sebebi bir gün “Laiklik”, bir başka gün “Parti Kapatma Davası” ise, ertesi gün bir başka konu.

Şimdilerde de bu kurumların yapılanmasına yönelik Anayasa’da yapılması planlanan değişiklikler.

Adeta bir inatlaşmadır gidiyor aylardır.

Daha önce Ordu ile yaşanan restleşmeler, Ordu’nun diz çöktürüldüğü görüntüsü verildikten sonra, Adalet ile yaşanmaya başladı.

Daha önce ne HSYK Başkanı’nı tanır mıydınız?

Ben hatırlamıyorum.

Ama şimdi, reklamlarda Şafak Sezer’in göründüğü kadar, HSYK Başkan Vekili’ni görüyoruz televizyonlarda.

Böyle olması mı gerekiyor?

– Asla!

Daha önce Başsavcının ismini bile bilmezken, size bir çırpıda en az on tane Özel Yetkili Savcı ismi sayabilir biraz televizyon izleyen herkes.

Bu kişilerin bu kadar medyada yer almasının altında yatan da Hükümet ile Kurumlar arasındaki restleşmeler.

Dün yaşananlara bakarsanız, durumun geldiği vahim noktayı daha iyi anlayabilirsiniz.

HSYK’daki toplantıda, yapılan bir teklifi gündeme almamak için, toplantıyı terk ediyor Adalet Bakanı ve Müsteşarı,

İş çığırından çıkmış anlayacağınız.

Bu noktaya gelirken, sadece Hükümet’i suçlamak yanlış olur tabii ki.

AKP Hükümeti’nin yargıyı siyasallaştırma çabalarını hoş görmek mümkün değil.

Ama bir dönem, bütün bu kurumları adeta etnik bir kamplaşmanın odağı haline getirenler de, en az AKP’liler kadar suçludur.

Bir ara, bu kurumlardaki atamalarda, birinci kıstas, atanacak hâkim veya savcının TSE Standardına uygun olup olmadığıydı.

Yani, Tunceli, Sivas, Erzincan Alevisi olan yargı mensuplarına senelerce öncelik tanındı.

Meslekteki bilgisi, becerisi. irşadı, baktığı davalarda verdiği doğru kararlar gibi asıl kıstaslar görmemezlikten gelinip, etnik mensubiyeti, yani mezhebi yeterli oluyordu.

Şimdi yapılan da bunun tam tersi.

Yani Alevi ise, kesin hüküm veriliyor.

– Yaramaz!

 Ya makbul olan hangisi?

– Cemaat mensubiyeti veya hanımının başörtülü olması.

Ne hukukçuluğunu tartışan var ne kıdemini.

Başından kestirip atıyorlar.

Kutuplaşmanın getirdiği nokta maalesef bu.

Buradan, bu çekişmeden, bu restleşmeden, doğru bir sonuca varmak mümkün mü?

Yanlışı, bir başka yanlışla halletmenin mümkün olmadığını, yapılanın kurumlara, adalet duygusuna zarar vermekten başka bir işe yaramadığını anlamamız gerekiyor.

Yoksa gerçekten bu kadar tahribatı ne bu kurumlar kaldırır, ne de Adalet’ten adalet bekleyen toplum.

Güvenmemiz gereken kurumları ayakta tutmak yolunda çaba sarf etmek yerine, onları rezil rüsva etmenin bedelini, Hükümet de dâhil herkes, hepimiz çok ağır ödeyeceğiz sonra.

Bunun sorumlularını da, toplumun, kendi yöntemleriyle cezalandıracağını akıllarından çıkarmamalı, birbirine rest çeken her iki taraf.

069 Bayburt

“Sökülmüş çadırların göç etmiş Leyla
Vardım ki boş kalmış yar otakları”
Bayburtlu Zihni.

Bu sitede 69. yazım olması sebebiyle başlıktan da anlaşılacağı üzere Bayburt’tan bahsetmeye, bir Bayburtlu olarak da Bayburt’u tanıtmaya çalışacağım.

1071’den sonra Selçuklu şehri olan Bayburt birkaç sefer el değiştirdikten sonra Yavuz Sultan Selim zamanında 1514 yılında Mehmet Paşa tarafından fetih edilmiştir.

Bayburt 1887 de Erzurum’a 1927 de Gümüşhane ye bağlanmış 15 Haziran 1989 tarihinde vilayet olmuştur.

Şu anda 40 çeşmesi, Dede Korkut’u, kalesi ve şehit Osman’ı ile ünlüdür.

Bir iki tane Bayburt fıkrası ile başlayalım.

Bayburt vilayet olmadan önce saat kulesinin önünde ayakkabı boyacıları bulunurdu. Yabancı bir vatandaş gelerek boyacılardan birisine; kardeşim Çoruh lokantası nerededir, diye sorar. Boyacı geriye dönünüz az ileride solda diye cevap verir.

Bir başka vatandaş vilayet olduktan sonra saat kulesi önünde ki boyacılardan birine Çoruh lokantası nerede diye sorar.

Boyacı ne bileyim kardeşim koca vilayet ara ki bulasın diye cevap verir.

Bayburtlu bir vatandaş İstanbul’a giderek çamlıca tepesine çıkar. Etrafa bir göz attıktan sonra hey gözünü sevdiğim İstanbul büyüdükçe Bayburt’a benziyorsun. der

İnönü zamanında Cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrası konser vermek için Bayburt’a gelir ve Mozart müziğinden oluşan bir konser verir

Konserin sonunda yaşlı bir amcaya konseri nasıl bulduğunu sorarlar

Amca Bayburt tarihte çok zulüm gördü ama Bayburt olalı böyle zulüm görmedi diye karşılık verir

Bayburt iklimi sert, insanı mert olan bir ilimizdir.

Bayburt Aydıntepe ve Demirözü olmak üzere iki tane ilçesi, 180 civarında köyü, 100 bine yakın toplam nüfusu olan küçük ve şirin bir ilimizdir.

Bayburt Doğu Karadeniz iklimi ile Doğu Anadolu ikliminin kesişme noktası olmasına karşın daha ziyade kara iklimi egemendir. Yazlar sıcak ve kurak, kışlar ise soğuk ve yağışlı geçer.

Bayburt Türkiye genelinde yaylası fazla olan illerden birisidir. Yaylalar daha çok Kop ve Soğanlı dağlarında yoğunlaşmıştır.

Belli başlı birkaç yaylası şunlardır:

Aydıntepe, Akbulut, Otlukbeli, Menge, Seydiyakup, Balahor, Gökçedere, Çençül ve Kop yaylaları.

Bayburt yüzölçümü ve nüfusu itibariyle Türkiye’nin en küçük illerinden biridir. Kuzey’de Trabzon ve Rize ile Doğu da Erzurum Güney’de Erzincan ve Batı da Gümüşhane illeri ile komşudur. Yüzölçümü ise; 3652 km²’dir.

Çoruh nehri Erzurum dahilinde bulunan Kop mescit dağlarından doğup Bayburt’un ortasından geçerek Batu’ma dolayısıyla Karadeniz’e dökülen en meşhur nehridir. 

Bayburt’un imarı ile yeni kurum ve kuruluşlara kavuşması ancak 1989 yılında vilayet statüsünü kazandıktan sonra gerçekleşebilmiştir.

Bayburt’un vilayet olmasında rahmetli Özal’ı milletvekilimiz Ülkü Güney’i ve tüm emeği geçenleri rahmet ve hayırla yâd ediyoruz.

İş alanlarının yetersizliği, tarım ve hayvancılığın para kazandırmaması vb.  sebeplerden dolayı Bayburt çok sayıda göç vermiş illerimizin başında yer alır.

Bugün Türkiye’nin birçok vilayetinde Bayburt’tan çok Bayburtlu vardır.

Kurdukları derneklerle hem Bayburt’la ilişkilerini koparmamakta hem de Bayburtlu ruhunu yaşatmaya çalışmaktadırlar.

Bayburt’ta yetişmiş önemli şahsiyetler de vardır. Bunların başında; Zihni Baba, İrşadi Baba, Celali Baba, Hicrani Baba, Ağlar Baba, Oslu Baba, Ahmet Baba Hacı Şaban veli (Allah(cc) hepsinden razı olsun) vb gibi Türkiye’de tanınmış ünlü mutasavvıflar gelir.

Benim okumamda katkısı olması sebebiyle Ahmet Baba’yı rahmetle yâd ediyorum. Ruhları şad makamları cennet olsun.

Ayrıca Ülkü Güney, Namık Kemal Zeybek gibi tanınmış siyasetçiler, Yahya Akengin gibi edebiyatçılar bulunmaktadır.

Bayburt’un merkezinde ticaret, kırsal alanlarında tarım ve hayvancılık yapılmaktadır.

Bayburt’ta istikrarlı ve huzurlu bir ortam göze çarpar. İlde suç oranı son derece düşüktür. Terör ve kan davası gibi sosyal sorunlara rastlanmaz.

Adi (yüz kızartıcı) suçlardan dolayı cezaevinde mahkûm bulunmayan tek vilayettir.

Bayburt’un oldukça zengin bir folkloru vardır. Bar tarzında oynanan halk oyunları bunun en güzel örneğini teşkil eder. Erkek barları davul zurna eşliğinde, kadın barları ise saz eşliğinde ve türkü söylenerek oynanır.  Halk hikâyeleri, âşıklık ve destan geleneği Dede Korkut’a kadar dayanır.

Geleneksel Bayburt giysilerini bugün sadece halk oyunları ekiplerinde, bazen de düğünlerde görmek mümkündür.

Kadınlara mahsus olan ihram geleneği yeni nesilce pek kullanılmamaktadır.

Ata sporu olarak cirit oynanır. Sürekli cirit takımı bulunduran birkaç ilimizden biridir.

Bayburt’un en güzel geleneklerinden birisi de mahalle odalarıdır. Bunlar; Bayram, sünnet düğünü gibi sevinçli günlerde, cenaze gibi üzüntülü günlerde hizmet vermeye devam etmektedirler.

Bayburt’un meşhur yemekleri şunlardır:

Lavaş, açma kete, çörek, bulgur çorbası, bulgur sütlüsü, borani, ekşi lahana, erişte, galacoş, gavut ufalaması, gavut haşlaması, tel helvası, lor dolması, kuşburnundan yapılan kokoç, dağ armudundan yapılan fırıç, hamur işi olan ziron, yoğurttan yapılan kurut ayrıca tatlı çorbası, tavası ve döneri de meşhurdur.

Bayburt’ta her yıl temmuz ayının 3. haftasında 1 hafta boyunca süren Dede Korkut şenlikleri yapılmaktadır. Şölenin son günü mutlaka Pazar gününe denk getirilir, o gün yayla günüdür. Sabahın erken saatlerinden itibaren Soğanlı Dağına tırmanan Bayburtlular ile komşu Rize ve Trabzon illerinden gelen yaylacılar buluşur, açık artırma usulü ile bir sonraki Dede Korkut şenliklerinin ağalığını üstlenecek yayla beyi seçilerek şenlikler sonlandırılır.

Açılımlar ve “Kararsız Toplum”

Geçenlerde kaybettiğimiz vefalı dostumuz ve kardeşimiz, aynı zamanda Aydınlar Ocağımızın üyesi Doç. Dr. Hüseyin Kalkan’ı rahmetle anıyorum. Ailesine, yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı diliyorum.

Bundan 91 yıl önce Beyazıt Meydanı çok acı, üzücü ve düşündürücü bir olaya şahit olmuştu. 10 Nisan 1919 tarihinde değerli bir Türk evlâdı, Boğazlıyan Kaymakamı milli şehit Kemal Bey, Ermenilere kötü muamele yapılmasını engelleyemediği gerekçesiyle haksız bir şekilde işgal kuvvetlerinin, İngiliz ve Fransızların baskısı ile idam edilmişti. Daha önce beraat eden Kemal Bey, işgal kuvvetlerinin baskı ve dayatmalarıyla ipe götürülmüştü. Aslında, ipi çekilen Kemal Bey değil; Osmanlıydı. Kemal Bey’i Urfa, Adana ve diğer illerde idam edilenler takip etti. Kemal Bey ve Türke yapılan iftiralar ve bize yapılan gerçek soykırımlar unutturulmadığı ve devamlı canlı tutulduğu takdirde, dünden ders alıp geleceğe akabiliriz.  

Büyük Atatürk’ün teklifiyle TBMM’nce milli şehit unvanı verilen şehit kaymakamımızı rahmetle ve saygıyla anıyoruz. Kemal Bey adeta zaman tünelinde bizi düne götürüyor. Ve bugün dış baskılarla yapılanlar arasında bağlantı kurmamızı sağlıyor. Dün bugünden pek farklı değil. Bugün de dış baskılarla milli kurumlarımızı yıpratıyor, itibar kaybettirmeye çalışıyoruz. Ermeni ve Kürt açılımlarıyla uğraştırılıyoruz. Çözülmeyi, ufalanmayı demokratikleşme zannediyoruz. Farklılıkları kutsallaştırıyoruz. İnsanlarımızı birbirine soğutuyoruz. Etnik taassubu ayağa kaldırıyoruz; milletleşme sürecini gözden uzak tutuyoruz.

Eğer bugün tarih çarpıtılıyor, işgalci güçler değil de; Türkler İzmir’i yaktı diye propaganda yapılabiliyorsa; demek ki bizim de tören milliyetçiliğini ve tören Atatürkçülüğünü aşmamız gerekir. Biz tersini yaparak mütekabiliyeti hesaba katmadan ders kitaplarını yumuşatmaya ve hatta bazı sapıkların iddialarından esinlenerek neredeyse tarihimizle hesaplaşmaya çalışıyoruz. 

Diğer taraftan, milletleşmeyi tahrip edip etnik ırkçılığı tahrik ederken demokrasi ve demokratikleşmeden bahsediyoruz. Bu çelişkiyi herkes düşünmelidir. Demokrasinin temeli ve tabanı milletleşme ile ortak mutabakatlara dayanır. Boy, kabile, aşiret, mezhep ve etnik taassubu aşamayan toplumlar; etnik ırkçılık hastalığından kendilerini kurtaramazlar. Bu toplumlar, demokrasiyi sadece tartışırlar; ama uygulayamazlar.  

Geçenlerde İstanbul Barosunun bir ödül töreni vardı. Eski Adalet Bakanlarından Mahmut Esat Bozkurt adını taşıyan bu ödül töreninde bir Yargıtay mensubuna ödül verildi. Yaklaşık 30 kişilik bir grup bunu protesto etti ve dışarıda da bir açıklama yaptı. Açıklamada Mahmut Esat Bozkurt, Türkü övdüğü, öne çıkardığı ve etnisiteleri dışladığı ileri sürüldü. Açıklamayı yapan, ağzı köpüre köpüre etnik grupları saydı. Türkiye’yi böyle bir etnik yobazlığa sürükleyenler, bu ortamı yaratanlar, bu açılım macerasını ve Türkiye’nin nerelere götürülebileceğini daha iyi düşünmelidirler.

Atatürk sonrası dönemde genelde devleti ele geçirme mücadelesi devam ettiğinden siyasi istikrar, mutabakat ve huzur ortamını yakalayamıyoruz. Bu olmayınca; iktisadi bakımdan gerekli atılımları yapamıyoruz. Türkiye her şeyden önce farklı iki kutbun üzerinde at oynattığı bir kobay olmaktan kurtarılmalıdır. Aksi takdirde, birbirinden rövanş almayla zaman tüketecek olan taraflar, bu ülkeye krizden başka hiçbir şey veremezler. Hukuk herkese lâzımsa; hukuk devleti korunmalı, parti devletine dönüştürülüp demokrasi özlenir hale getirilmemelidir. Bütün bunlar olurken, malı küçük bir azınlık ve yabancılar götürmektedir. Bütün bu kısır çekişmeler içinde gerçek gündem maddeleri ve tuzaklar basına bile yansıyamamaktadır. Zaten basının önemli bir bölümü sıcak havada efendisine yelpaze sallayan köle konumundan uzaklaşamamaktadır.

Bütün bunlara ve demokrasinin önemli kan kaybına rağmen; biz Türkiye’de demokratikleşme adı altında olmadık şeyleri tartışıyor, tartıştırılıyoruz. Z. Brzezinski’nin Büyük Satranç Tahtası isimli eserinde Türkiye’den “kararsız toplum” olarak bahsetmesi herhalde bundandır.