24.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1215

Kahvaltı

Zambak Deneme Sınavında 3. olmuştum. Okulumuzun müdürü Ayhan Erin bizlere “Bu deneme sınavında ilk 3 ‘e girenlere kahvaltı vereceğim” dedi.

Öğlen olmuştu okula gittim. Sıraya girdik. Müdür deneme sınavından ilk 3’e girenleri çağırıyordu. 3. olduğumu biliyordum. Beni çağıracağı için heyecanlandım. 2.3.4.sınıflar derken 5. Sınıflara sıra geldi. İlk 3.’üyü çağırıyorlardı. Bir anda ismimi duyacağım anda Alpcan Doğru  adını duydum şaşırdım. Sınıfa gelince öğretmenime durumu anlattım. Beni niye çağırmadılar dedim.

Öğretmenim “galiba iki sınıf beraber olduğu için olabilir” dedi. Bende sonra “Peki kahvaltıya gidecek miyim?” diye sordum.

Öğretmenim “bilmiyorum” dedi. Sonra diğer ders öğretmenim geleceksiniz dedi. Çok heyecanlandım. 31 Aralık günü Hereke Sosyal Tesislerde kahvaltı yapılacaktı.

O gün gelip çattı. Annemle birlikte saat 11:00’de sosyal tesislere gittik. Kapının önünde öğretmenim karşıladı. İçeri girdiğimde arkadaşım Remle Nur Sever ile karşılaştım. Masalar kurulmuştu. Arkadaşımla dolaşıp, konuşuyorduk. Sıra masaya geçmeye geldi. Çok kalabalıktı. Öğretmenimiz masaya oturmuştu, karşısına da bizlere yer tutmuştu. Öğretmenimizin karşısına oturduk.

Tabaklarda zeytin, peynir, yumurta, simit, tereyağı, bal ve çilek reçeli vardı. Tereyağı, bal ve çilek reçelleri ambalajlıydı. Bundan dolayı açmakta çok zorlanıyorduk.

Yanımızda da 4/B sınıfından Ömer Faruk Gündoğmuş ve Hakan Çoban vardı. Yemek yerken bizlere sazan yapıyorlardı. Arkadaşım Kerem hep sazan olarak patlıyordu. Bu arada sazanın ne olduğunu bilmezsiniz belki. Birisi yalan bir şey söylüyor, eğer o kişi kanarsa sazan yapan kişi o kişiye dokunarak sazan1 sazan 2 diye 10’a kadar hızlıca sayıyor. Sazan yapılan kişi eğer başka bir kişiye dokunamazsa sazan olan kişi patlıyor.

Sonra yumurtalarımızı açamıyorduk, arkadaşım Remle Nur ile kırmaya çalıştık. Birbirini çarptırdık. Remle Nur ‘un ki kırıldı. Yumurtasını yiyemeyeceğinden dolayı kırık olan tarafı tabağa doğru koydu (kimseye söylemeyin yoksa bana kızar).

Kahvaltımız bitmişti. Elimizi yıkamak için lavaboya gitmemiz gerekiyordu. Üst katta anasınıfı vardı. Oraya çıktık sorduğumuzda ileride dediler. Gittik gittik bulamadık. Aşağıya indiğimizde İngilizce kursuna gittiğim zamanlar aklıma geldi ve tuvaleti bulduk. Artık okula gitmemizin vakti geldi. Çantalarımızı alıp, öğretmenimizle yola koyulduk.

Bir daha ki yazımda görüşmek üzere…

Kahvaltıdayız

Kahvaltıdayız

Ben Türkçüyüm

Başbakan açıklama yaptıkça Türkçülük damarım daha da çoğalıyor.

Başbakan‘ın Türk lafından haz etmediğini, yalnız ben değil tüm Türkiye biliyor artık.

Türk lafını ne kadar bir süredir ağzına almadı hatırlamıyorum ancak, en son bütçe görüşmeleri esnasında, “Türkçülüğe de karşıyım” demiş.

Türkçü olmanın ne demek olduğunun, bir tarifini yapmasını bekliyorum Başbakan‘dan.

Türk Milleti’nin her bir ferdin, ırkına, boyuna, soyuna, sopuna, oymağına bakmadan sevmek biliriz biz Türkçülüğü.

O yüzden ben de, biz de Türkçüyüz.

Türk Milleti’nin kültürüne, diline, tarihine, inancına, örfüne, âdetine, geçmişine sahip çıkmak olarak biliriz Türkçülüğü.

O yüzden de Türkçüyüz biz.

Tük Milleti’nin güzel hasletlerine sahip olmak demek olarak biliriz biz Türkçülüğü.

O yüzden de Türkçüyüz.

Türk Milleti’nin bu dünyanın en güzel nimetlerinden sonuna kadar faydalanması için çalışmayı Türkçülük olarak biliriz.

O yüzden de Türkçüyüz.

Türk Milleti‘nin yaşadığı ve Ataları‘nın şehit kanları ile sulanmış toprak parçasını, vatan bilmek biliriz Türkçülüğü.

O yüzden de Türkçüyüz.

Türk Milleti’nin ekonomik değerlerini, sağa sola, eşe dosta, Hariri‘ye peşkeş çekmeyi, ihanet olarak görürüz biz.

O yüzden de Türkçüyüz.

Türk Milleti’nin bölünmez bütünlüğüne saygı göstermek biliriz biz Türkçülüğü.

O yüzden Türkçüyüz.

Tük Milleti‘nin âli menfaatlerini kapalı kapılar ardında ipotek vermeden, sonuna dek savunmayı, Türkçülük olarak biliriz biz.

O yüzden de Türkçüyüz.

Türk Milleti’ni inanç bağlamında bölmeden, Müslüman da olsa, Gayrimüslim de olsa, Alevi de olsa, Sünni de olsa, sevmek olarak biliriz biz Türkçülüğü.

O yüzden de Türkçüyüz.

Camiye gideni de, cem evine gideni de, kiliseye gideni de, havraya gideni de hazmedip, sevmek olarak biliriz biz Türkçülüğü.

O yüzden de Türkçüyüz.

Bu milletin, içenini de, içmeyenini de, alnı secdeden kalkmayanını da, alnı secdeye varmayanı da, sevmek olarak biliriz biz Türkçülüğü.

O yüzden Türkçüyüz biz.

Türk Milleti’ni Kürt, Çerkez, Laz, Gürcü, Boşnak, Arnavut, Arap diye ayrıştırmadan sevmek olarak biliriz biz Türkçülüğü.

O yüzden Türkçüyüz.

Başbakan gibi düşünenlerin, gündemi gizli olanların, bu milletin değerleri ile Suud-Arap değerleri arasındaki tercihte sıkıntıya düşenlerin, bizi sevmemeleri için bir sebep ise Türkçülük.

Biz hep Türkçü kalacağız.

Başbakan sevse de, sevmese de..

Yeni Ekonomik Yapılanmanın Dünya Ekonomisi Üzerine Etkileri

Dünyada tüm ekonomik sistemlerin buna bağlı her türlü kavram ve parametreler tartışıldığını görüyoruz. Özellikle Fütüristler geleneksel dünya modeli sarsacak ve yerine farklı modellerin geleceğine inanmaktadırlar. Dünyada her birkaç yüzyılda bir buna benzer hadiseler olmuş ve toplumlar kendi dönüşümlerini gerçekleştirmişlerdir. Günümüz yeni bir yapılanma dönemine girmiştir. Bu dönem ait Küreselleşme, Bilgi Toplumu, Üçüncü Dalga v.b kavramlarla anlatılmaya çalışılmaktadır.

Genellikle bilinen dönüşüm örnekleri ise 13. Yüzyılda köyden şehre göç ve şehirleşmenin vermiş olduğu yapısallıkla ticaret hayatının gelişmesi sürecinde ticaret devrimi. 15. Yüzyılda Gutenberg’in tipografi tekniğini bularak basım konusundaki gelişmeler. 16 yüzyılda Martin Luther Hiristiyanlıktaki değişim ve Rönesans tohumlarının atılması. 17. Yüzyılın ortalarında James Watt’ın Buhar Makinelerinde yaptığı değişiklikler. Adam Smith’in Ekonomiye dair geliştirdiklerini sıralayabiliriz.          

Günümüzde bu dönüşüm Enformasyon teknolojilerinin geldiği boyutla birlikte, diğer ulaşım araçlarındaki değişiklikler neticesinde geçmiş dönemlere nazaran her alanda ciddi bir hız kazanılmıştır. Dolayısı ile buna bağlı her türlü iş yapışları değişmiştir. Dönüşüm bundan sonra baş döndürücü şekilde olacaktır. Bunda en önemli faktörü de her alandaki paralel gelişen teknoloji değişiklikleridir.

1995-1996 yıllarında İnternet üzerine konferanslar (Derince Zübeyde Hanım Salonu 1000’er katılımcını katıldığı 2 büyük. 3 ayrı STK’da dar katılımcı) ve radyo programları yapmıştım. O dönemde beni dinleyen arkadaşlarımdan, sen bunları anlatırken biz anlattıklarının hayalden ibaret olduklarını sanıyorduk ancak şimdilerde İnternet üzerinden bankacılık işlemlerini yaparken veya Internet üzerinden alışveriş yaparken hep seni anıyoruz derler.

1996 Nisan Ayında Kocaeli Aydınlar Ocağında da İnternet konulu konferans vermiştim. İnternete uzak duran arkadaşlarımın da şimdilerde bir İnternet bağımlısı olduklarını görüyorum. Kısaca İnternetin ve e-ticaretin makro ekonomi üzerine ciddi etkileri vardır. Bir örnek verecek olursam. Ben Çin’den bir ürünü Kargo fiyatı firmaya ait olmak üzere en geç 8 gün içinde masamda bulabiliyorum. Dünyadaki e-ticaret hacmi inanılmaz büyüklüktedir. 2010 yılı Türkiye beklentisi 10 milyar dolardır.  Dünyada e-ticaret hacminin en çok olduğu bölgeler Kuzey Amerika, Avrupa (Batı ve Kuzey Avrupa) ve Uzakdoğu-Pasifik ülkeleri (Japonya, Çin, Singapur ve Avustralya-Yeni Zelanda bölgeleri) dir. Dünyadaki hacmi ise 4 trilyon doların çok üzerindedir.

İnternet kullanımındaki artış ve e-ticaretteki büyümenin bu aranda artmasının sebebi bunlar dijitalleşmedeki yaygınlık, networklerdeki gelişim geniş bantlar ve kişiselleştirmedir

İnternetteki her şey dijitaldir. Bilginin dijital biçime dönüşmesi ile birlikte Bir dijital devrim yaşanmıştır. Bu sayede bilgi, bilgisayarlar tarafından işlenmekte ve network ağlar aracılığıyla diğerlerine iletilmektedir. Bilgi teknoloji araçları kapasitelerini geliştirirken fiyatları artmamaktadır dolayısı ile bu teknolojinin kullanabilirliği fiyat performansı ve teknolojik gelişmeden dolayı topluma cazip gelmektedir.

Ülkemizde 30 milyonun üstünde bir internet kullanımı Dünyada da 2,5 milyar insanın internet kullandığını düşündüğümüzde e-ticaret yapmak isteyenlerin iştahlarının kabarmış olduğunu görür ve e-ticaretin artma nedenlerini de anlamış oluruz.

Mektup

Her teneffüs zili çalışında, kalbi heyecanla atar, doğruca lisenin geniş bahçesine koşar, kendini bir hamlede bahçe duvarının üstünde bulurdu. Lise, geniş bir alana yayılmıştı. Dört bir yanı evlerle çevrili, doğu tarafı ise biraz meyilliydi. Cavit, işte bu taraftaki duvara çıkıyor, kırmızı damların üstünden; ufukta hayal meyal görülen dağlara dalıp dalıp gidiyordu.

Arkadaşları onu yine böyle bir durumda bulmuştu.

“Hey Cavit, zil çaldı.”

“Duymuyor!”

“Dağlara dalmış yine.”

“N’olacak bunun hali?”

İçlerinden en çok değer verdiği Fehmi, her zamanki gibi farklı konuştu:

“Keşke, benim de hasret çektiğim, düşünebileceğim bir yakınım olsa.”

Muzip Fikret bir kahkaha attı:

“Ay bir sen eksiktin! Cavit’i düşündüğümüz yetmezmiş gibi, bir de seninle mi uğraşalım?”

Bu konuşmalar, Cavit’i daldığı alemden çekip aldı. Düşünceli düşünceli duvardan indi:

“Teşekkür ederim arkadaşlar, sizler de olmasanız…”

“Dersi, hep kaçırırdın değil mi? Seni küçük mütefekkir seni.”

“Yahu! Nedir senden çektiğimiz?”

Biri, bu şekilde konuşana doğru ters ters bakarak:

“Başlama yine. Varma oğlanın üstüne!”

Edebiyat hocası sınıfa girmeden önce, hepsi yerlerini almıştı. Fatin Bey, en çok sevdiği ve örnek aldığı hocasıydı. Çünkü o da öğretmen olmak istiyordu. Tıpkı onun gibi.

“Çocuklar!”diye başladı söze. Bütün sınıf, çıt çıkarmadan kulak kesildi. Fatin Bey devam ediyordu:

“Bu dersimizin konusu mektup yazmak. Bilirsiniz, mektup; her fırsatta, eşe dosta gönderdiğimiz yazılı bir kağıt. Bir elçi adeta. Çünkü, bizi temsil eder. Uzaktaki ahbaplarımızla görüştürür. Teselli oluruz, aldığımız bir mektupla. Okurken, mesafe kalkar aradan. Gönüller birleşir, duygular katmerleşir. Mektup, sılayı buraya, burayı sılaya taşır durur. İşte bu ders; bir mektup yazmanızı istiyorum. Tenkitleri gelecek ders yapacağım. Hadi bakalım, hemen başlayın ve gösterin kendinizi.” Dedi ve zarif metal gözlüğünü yukarı doğru iterek kürsüye oturmasıyla beraber:

“Mutlaka birine göndermek üzere yazın ha!” diyerek, notlarıyla meşgul olmaya başladı.

Sınıfta bir kağıt hışırtısıdır koptu! Kalemler çıkarıldı. Sonra derin bir sessizlik!… Herkes kendi alemine dalmıştı ki, Muzip Fikret yine:

“Desenize, bizimkine gün doğdu yine!” Diyerek yavaşça seslendi arkadaşlarına. Ve sebep oldu, manalı gülümsemelere.

Cavit, kağıda doğru özenle eğildi. Bir an eli kaleminde, öylece düşündü. Sonra ağır ağır yazmaya başladı. Kalemin satırlarda ilerlemesi, onu aldı götürdü uzaklara. Ta memleketine. Şirin köyüne. Selam sabahtan sonra şöyle yazıyordu:

“Babacığım, işte yine karşındayım. Gülen yüzünü, manalı bakışlarını görür gibiyim. Her zaman sabır tavsiye eden, ‘Dayan, katlan, hayat budur işte oğlum.!’ Diyen sözlerini yeniden

duyuyorum sanki. Hani ne demiştin; orta okul için, amcamın yanına gitmek zorunda kaldığım

zaman; o sevgi dolu sesinle:

“Oğlum, insanların çoğu, hele başarılı olanlar, hep gurbette, baba ocağından ayrı, eş dosttan ırak düşmek bahasına; adam olmuşlardır. Senin, okuyup; vatana, millete hayırlı bir genç olmanı istiyorum. Bu dağ köyünde Orta Okul yok. Ben emekli bir memurum. Şehirde kalmaya da sıhhatim elvermiyor. Göreyim seni. Mahçup etme beni. Amcana hürmet et. Sözünden çıkma. Unutma ki, amca baba yarısıdır. O’na saygılı olman, bana olmuş gibidir. Hem, o da seni çok seviyor. Hadi yolun açık, Allah yardımcın olsun.’ “

Yazmaya ara verdi. Ayrılırken, şahit olduğu manzarayı hatırladı. Babası ne kadar saklamaya çalışsa da, gözlerinin dolu dolu olduğunu, otobüsün penceresinden görmüştü. Otobüs hareket ederken ise, gözyaşlarının yanaklarına doğru süzüldüğünü.

Ayrılış; o ayrılış. Sonraki görüşmeleri ancak birkaç yılda bir oldu. Ama babasından gelen ‘Gözümün nuru, ciğerparem sevgili oğlum Cavid’im!’ Diye başlayan ve kendisine daima dayanma gücü veren, mana yüklü mektupları hiç eksik olmadı.

Aradan seneler geçmiş, nihayet lise ikinci sınıfa kadar gelmişti. Tekrar eğildi kağıda.

“Babacığım, müjde! Haziran ayı sonunda  -inşallah-  yanında olacağım. Eskisi gibi, yine hergün bir göze başında oturacağız. Püfür püfür esen çamların eteklerinde. Cıvıl cıvıl öten bülbüllerin nağmeleri altında. Şırıl şırıl akan küçük orman dereciklerinin yanında, güzel vakitler geçireceğiz.

“Her zaman, bana ölçü olan sözlerini duyacak. Yine baş başa tabiatin sesini ve mahlukatın Allahı anışlarını; bir güzel dinleyeceğiz. Babacığım, seni ve köyümü öyle özledim ki, gözümde tütüyorsunuz.

“Sahi aklıma gelmişken sorayım. Koyunlar kuzulamış, inekler buzağılamış, kırat taylamıştır değil mi? Yine yaylaya göçülecek mi? Biz de gideriz değil mi? Hani göç sırasında, kağnıların gıcırtıları arasında, bir ağızdan ne diyorlardı köylüler:

‘Sabahın seheri

‘Esiyor yeller

‘Yayla vakti geldi

‘Göçüyor eller.’

“Tabi daha neler söylediklerini hatırlıyorsun değil mi? Öyle sabırsızlanıyorum ki, bir an önce köyde olmak istiyorum. Ama tatile daha iki ay var. Sen ‘Her gelecek yakındır.’ Demez miydin? İşte o söz bana bekleme gücü veriyor.

“Biliyorum bu kadar özleyişimin arkasından, yine şehirden şikayet kokusu geliyor diyeceksin. Ama ben de haklıyım.

“Unuttun mu? Hani ne demiştin bana bir defasında, Diriboğa gözesinin buz gibi suyu başında azığımızı yerken:

‘Bu ıssız yerlerin, bu koca dağların, bu yemyeşil çayırların öyle sessiz birer dili vardır ki, büyük insanlar en büyük öğüdü, bunların sessizliklerinden almışlardır. Çünkü sessizliğin sesi çok muhteşem ve çok işleyicidir.’

“O sesi, dinlemeye geliyorum baba. Eskisi gibi.

“Bu büyük şehirde sevgili babacığım, bir hay huy içinde geçiyor hayat. Vasıta derdi, onların gürültüsü; insana, kendisiyle baş başa kalmak fırsatını vermiyor bir türlü.

“Burada insanı gaflet sarıyor! Gün başlıyor bitiyor, farkına bile varmıyor insan! Ne Güneşin doğuşunu, ne de batışını görebiliyoruz! Bereket versin, saat diye bir şey icat edilmiş de, günün vaktini onunla anlayabiliyoruz.

“Keşke diyorum, caddelerde karınca gibi kaynaşan insanlar, bir an için dursalar da, akıl etseler: ‘Niçin yaratılmışlar ve ne için yaşıyorlar?’

 “Görüyorsun ya baba! Senden bu kadar uzaktayken bile, senin gibi düşünüyorum. Sana ne

kadar yakın olduğumu biliyorum. Ama görmenin, duymaktan üstünlüğüne de inandığım için

Haziran ayı sonunda seni görmeye geliyorum.

“Evet, nasip kısmetse, bu yaz yine oradayım. Eski güzel günleri birlikte yad etmek; ihtiyar Ömer Hoca’nın yanık ezan sesini dinlemek için.

” ‘Asıl olan, ap açık kainat sayfasını okumak gerek. Eserden ustaya, yaratılandan yaratana yol bulmak lazım. Bir göz için çok gözlerin sevilmesi icap eder. Yaratandan ötürü Yaratılmışlara muhabbetten sakın geri kalma.’ Diyen sözlerini yeniden duymak için, tekrar yanında olacağım.

“Bekle baba, az kaldı, hürmetle ellerinden öper, sana ve soranlara selamlar ederim.

Oğlun Cavit”

Masadan başını kaldırdığı zaman, zil çoktan çalmıştı. Sınıfta kendisini bekleyen hocasından başka kimse kalmamıştı. Aceleyle kalktı. Mahcup mahcup yürüdü. Kağıdı verdi.  Başıyla selamlayarak çıktı.

O akşam eve döndüğünde, amcası: “Mektubun var!” dedi. Sevinçle kaptı elinden zarfı. Çekildi bir köşeye, heyecanla açtı. Fakat okudukça durgunlaştı, bir şeyler düğümlendi boğazında. Daha fazla tutamadı gözyaşlarını. Çünkü, görüşmek Ahirete kalmıştı!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Dr. Mehmet Niyazi Özdemir Röportajı

Okuyucuyu tebessümlerden gözyaşına savuran gerçekler… Katran karası hakikatlerden ufkumuzu aydınlatan belirlemelere uzanan tahliller…
Mütefekkir Yazar Dr. MEHMET NİYAZİ ÖZDEMİR üstadımızın cevaplarında.
Öyle bir Türkiye tablosu ki… bakanlar; ‘Nasıl oldu da bu güne kadar göremedik’ diyecekler.
Oğuz Çetinoğlu: Târihî olaylarda, sebep-sonuç ilişkileri daima tartışma konusu olmuştur. Buna rağmen genel kabul görmesi mümkün değerlendirmeler de yapılmaktadır. Değerlendirmelerinizin isâbeti, hiç değilse, azımsanmayacak belli bir kütle tarafından dikkate alındığı biliniyor. Türkiye’nin içerisinden geçmekte olduğu sıkıntıların sebeplerini tahlil eder misiniz?
Dr. Mehmet Niyazi Özdemir: Dünyâda genellikle iki süper güç birbirini dengeler, diğer devletse onların gölgesinde hayat hakkı ararlar. Bazen teknik gelişmelerden, Ümit Burnu’nun keşfi, yeraltı kaynaklarının gün ışığına çıkması gibi sebeplerden dolayı birkaç güçlü devlet yeryüzünde oluşur. Birinci dünya savaşından önce İngiltere, Rusya, Fransa, Almanya, ABD, tarihi bir realite olarak Osmanlı. İkinci Dünya Savaşından önce de yine İngiltere, Rusya, Rusya, Fransa ABD, Japonya gibi. İnsanlara benzer şekilde devletler de güçlendikçe güçlenmek isterler. Fakat insanları hayâ, utanma, vicdan gibi iç dinamikleri frenler. Devletler kendilerini denetleyen böyle dinamiklerden mahrum olduğu için, güçlü devletler, daha güçlenmek tutkusuyla birbirlerine girerler. Birinci ve İkinci dünya savaşlarında olduğu üzere bazen de süper güçler tekleşir; Cezar zamanında Roma’nın, Kanuni zamanında Osmanlı’nın, şimdi de ABD’nin olduğu şekilde. O vakit de dünyada terör kendini gösterir; Çünkü alternatif gaye güdenlerin başka çaresi yoktur.
1774 Kartal Meydan Muharebesini kaybedince, Eflâk ve Boğdan’ı Avusturya’ya, Kırım ve havâlisini Rusya’ya bıraktık; dolayısı ile süper güç olma hürriyetimizi de kaybettik. Bizim yerimize İngiltere’nin karşısında Rusya süper güç oldu. Arkasında süper güç olmayan milletler, ümmetler, yetim milletler ümmetlerdir. 1774’ten beri iki süper güç devamlı Hıristiyan’lardan olduğu için dünyayı devamlı Türk Müslüman kanı sulamaktadır.
2200 yıldır dünya târihini kaba çizgileriyle biliyoruz. Hunlar, Göktürkler, Karahanlılar, Selçuklular, Cengizliler, Timuriler, Osmanlılar, Babürlüler gibi süper güç olan devletleri alt alta yazıp toplayınca, bu zaman diliminde Türklerin ne kadar süre güç oldukları ortaya çıkıyor. Bu da dünyânın güçlü devletlerinin dikkatlerini üzerimize çevirmelerine sebep oluyor. Zira İbn Haldun, “su nasıl suya benzerse, milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.” diyor. Unutmayalım ki büyük târihler, zayıf devletlere en büyük yük olurlar. Sıkıntılarımızın ana kaynağının buradan geldiği kanaatindeyim.
Çetinoğlu: İçerisinde bulunduğumuz durumda bir takım sıkıntılar var ki… çalıştaylar, görüşmeler, mutabakat arayışları içerisinde açılım hazırlıkları söz konusu: Ermeni açılımı, Alevi açılımı ve adı sonradan ‘Demokratik açılımı’ olarak değiştirilen Kürt açılımı… Birincisinden başlayalım: Dünya üzerinde birbirleriyle ilişkileri kopuk olan onlarca ülke var. Bu ülkelerle kimse ilgilenmez iken, Türkiye’nin ‘Ermenilerle ilişkilerinizi normalleştirin’ şeklinde bir yönlendirmeye muhatap edilmesini nasıl yorumlamak gerekir?
Dr. Mehmet Niyazi Özdemir: Ermeniler Hıristiyan’dır; Günümüzün dünyâsında da Hıristiyan devletlerin ağırlığı tartışılamaz. Aramızdaki ilişkinin kopukluğundan daha çok Ermeniler mağdur oluyor; bu da günümüzün güçlülerini rahatsız ediyor.
Çetinoğlu: Türkiye’nin Ermenistan’a ihtiyacı yok. Fakat Ermenistan’ın dünyaya açılabilmesi düşüncelerinin olmazsa olmazı Türkiye’dir. Türkiye bu avantajını, avantajlı sonuçlar elde edilmesi için kullanabilir mi, hangi şartlarla?

Dr. Mehmet Niyazi Özdemir:  Evet bizim Ermenilere ihtiyacımız yok; onların bize ihtiyacı var; ama Ermenileri tek başına ele alırsak böyle; fakat Hıristiyan dünyâsıyla olayı değerlendirirsek durum değişiyor. Bilhassa ABD’deki ve Fransa’daki Ermeni lobileri sıkıntılara sebep oluyor. Rusya da Ermenileri Azerilerin üzerinde tehdit unsuru olarak kullanıyor; toprağının ciddî bir bölümünü işgal ettirdi. Yakın zamanda da silah gücüyle geri alınabileceğe pek benzemiyor. Anladığıma göre Türkiye, Ermenistan’la ilişkilerimizi normalleştirirken, Azerbaycan’ın toprağını kurtarmanın peşinde. Azerbaycan’ın işgal ettiği topraklarından bir santim bırakmadan çekilmesi şartıyla bir noktada buluşabilirse iyi olur. Aksi takdirde dişimizi sıkıp problemlere katlanmalıyız; arkasında Rusya, ABD, Avrupa var; ama taşıma suyla değirmen dönmez; Ermeniler daha büyük sıkıntılara girer. Ayrıca zaman lehimize işliyor; Türk dünyâsının ve İslâm âleminin nüfusu artıyor; yeraltı servetleriyle zenginleşiyorlar. Karşımızdakilerin nüfusu azalıyor; ekonomik sıkıntıları kendisini gösteriyor.
Çetinoğlu: Türkiye-Ermenistan sınırının açılması ile karşılaşılacak olumlu ve olumsuz gelişmeleri; a- Türkiye-Azerbaycan, b- Türkiye-Türk dünyası, c- Türkiye-ABD, ç- Türkiye Avrupa ülkeleri ilişkileri açısından değerlendirir misiniz?
Dr. Mehmet Niyazi Özdemir:
Türkiye’nin Azerbaycan’la anlaşmadan Ermenistan sınırını açacağına inanmıyorum; bunu ne bu, ne de oyla gelmiş bir başka iktidar yapabilir; ancak bir ara rejime, Yunanistan’ın NATO’ya dönmesinde olduğu gibi, yaptırabilirler. Azerbaycan’ın işgal altındaki toprağını düşünmeden Türkiye böyle bir şey yaparsa, Türk dünyâsındaki bütün ağırlığını kaybeder. Oralarda ağırlığını kaybeden Türkiye, batıda da şamar oğlanına döner. Tek taraflı Türkiye sınırını açarsa, ABD’den, Avrupa ülkelerinden ‘âferin’ alır; üç gün sonra bunu unutup yine Türkiye’ye dair klâsik politikalarına dönerler; tıpkı Kıbrıs’taki evet dediğimiz referandumda olduğu gibi.
Çetinoğlu: Alevi açılımı başladı fakat devam etmedi veya tavsadı-hızı yavaşladı… Önce; açılımın gerekli olup olmadığı konusundaki yorumunuzu alabilir miyim?
Dr. Mehmet Niyazi Özdemir:  Avrupalılar, emperyalist güçler sosyal bünyemizi derinliğine araştırıyorlar; nerede bir farklılık varsa, orayı dinamitlemeye başlıyorlar. Farklılık bulundukça istismar olacaktır. ‘Açılım’ ile bütünleşmemiz isteniyorsa ‘evet’; ama realist olmak da lâzım; bu iş nasıl gerçekleşecek?
Çetinoğlu: Alevilerin savunuculuğu konusunda, Alevi olmayan kişilerin daha fazla aktif olduğu gözlemleniyor. Sebeplerini tahlil eder misiniz?
Dr. Mehmet Niyazi Özdemir: Ayrılıklarımızı dinamitleme konusunda emperyalistlerin arasında işbirliği var. Meselâ ABD, PKK’nın arkasındayken Almanya’nın kimleri desteklediğine bakarsak, olup biteni gayet iyi görürüz. Tabii ABD’nin, Almanya’nın, diğer güçlerin adamları içimizde cirit atıyor; onların politikalarını bünyemizde uygulamaya çalışıyorlar.
Çetinoğlu: Alevilik Türkiye’nin bir gerçeği. İnkâr etmek faydasız, değiştirmek imkânsız, değiştirmeye teşebbüs etmek zararlı. Tarafların birbirlerini tanımaları ile problemlerin en aza indirilebileceği iddiaları var. Bu iddialar hakkındaki görüşlerinizi ve konu ile ilgili özgün düşüncelerinizi bizimle paylaşır mısınız?
Dr. Mehmet Niyazi Özdemir: Alevilerle Sünnîler arasında bir problem yok; hiç kimse kimseyi Alevi veya Sünnî olduğu için aşağılamıyor. Hatta komşumuzun Alevi mi, Sünnî mi olduğunun farkında bile değiliz. Problem herhalde devlet desteğinden yararlanmak hususunda ortaya çıkıyor.
Çetinoğlu: Aleviler mütecanis bir topluluk değil. Devlet desteğinden yararlanmaları, aralarındaki ilişkileri ve Türkiye’nin huzurunu olumsuz yönde etkiler mi?
Dr. Mehmet Niyazi Özdemir: Herhalde Alevi açılımıyla, Alevilerin Diyânet teşkilâtında yer, bütçeden pay almalarını anlamak lâzımdır; çünkü aramızda başka sıkıntı yok. Onlar da bu toprağın çocukları; vergi veriyorlar; diğerleri gibi devletin imkânlarından faydalanmaları gerekir. Ama açık oturumlarda Alevileri dinledikçe, yazılanları okudukça Aleviler, mütecanis olmadıkları gibi aralarında uçurum var. Kimileri Aleviliğin din olmadığını, Hz. Ali ile de ilgisi bulunmadığını, Aleviliğin ‘Alev’den geldiğini, bir yaşama biçimi, kültür olduğunu söylüyor. Kimileri de Sünnîlerin arasında pek fark yok. Her halde ‘Ben Aleviyim’ diyenler, kendi arzularıyla bir çatı altında toplanmak; farklı olanların arasında ciddî bir sayım yapılıp bütünleşmedeki payları, Diyânet’teki durumları belirlenmeli.
Yalnız her şeyden önce Türkiye’nin ciddî bir nüfus sayımı yapılmalıdır; Alevilerin sayısı şu kadar; Kürtlerin ki bu kadar; şu kadar Arap yaşıyor… Diğerlerinin verdikleri rakamları da alt alta yazıyor, topluyoruz; Ülkemizin nüfusu doksan iki milyon çıkıyor. Biz Sünnî Türkler de piyasada yokuz. Ülkemizin nüfusu yetmiş iki milyon olduğuna göre, biz Sünni Türkler yirmi milyon çocuk yapıp diğerlerine dağıtınca ancak sıfır olabiliyoruz; yâni biz Sünnî Türkler diğer guruplara nüfus borçluyuz.
Çetinoğlu: ‘Kürt açılımı’ yanlış bir isimlendirme idi. ‘Demokratik açılım’ ise bir ucu açık kalmış görüntüsü veriyor. Sınır çizilmesi konusunda mutabakat sağlanabilecek, sağlanan mutabakatla akan kanlar durdurulabilecek mi, ülke kalkınmasına tahsis edilmesi gereken kaynakların hebâ olması önlenebilecek mi? Özetle, beklenen sonuçlara ulaşılabilecek mi?
Dr. Mehmet Niyazi Özdemir: ‘Kürt Açılımı’, ‘Demokratik Açılım’, ‘Millî Birlik Açılımı’ ne dersek diyelim, yolumuz aynı kapıya çıkar. Farklı söylenmesi sâdece siyasî dikkat bakımından bir anlam ifade eder. Gaye akan kanı durdurmak, memleketin imkânlarını terör olayında değil de, kalkınmada kullanmak olduğu anlaşılıyor. Hangi idrak sâhibi buna karşı çıkabilir? Fakat bunu sosyal tedbirlerle gerçekleştirmek mümkün mü? Bunun açılımlarla sona ereceğine inanmak, bu tahrikin dışardan geldiğini görmemek anlamına gelir. Dağlarda 7.000 civârında terörist olduğundan söz ediliyor. Bu kadar insanın ihtiyaçlarını göz önüne getirelim. Arkalarında destekleyen bir güç olmasa yıllardan beri bu terörü sürdürebilirler mi? Kandan, gözyaşından hepimiz bıktık. Anneler, kardeşler ağlamasın; âmennâ. Bu uğurda çok şeyimizi verelim; tamam. Ne yazık ki sosyal tedbirlerle her gün içine odun atılan ateşi söndürmek mümkün mü?
Kültürümüzde etnisite yok; kabul var. Kim kendisini ne hissediyorsa odur. Sokullu Hırvat asıllıdır; ama bizim kadar Türk ve Müslüman olduğuna inanıyoruz; o da kendisini öyle kabul etmeli ki her gece bir saat Kur’an, bir saat de Türk tarihi okuduğu rivayeti kitaplarda yer almaktadır. Bu teşkilatın elebaşlarını mercek altına alıp derinleştirin, bakalım altından ne çıkacaktır?.. Emperyalistlerin kültüründe hem etnisite var; hem de bizi varlıkları için tehlike görmektedirler. Bu işin tahrip edicilerini niçin kullanmasınlar? O zaman biz terörle yaşamaya maalesef alışmaya mecburuz. Sosyal bünyemizi polisiye ve kültürel tedbirlerle güçlendirmenin yollarını aramalıyız. Evvelâ o bölgeyi iyi tanıyan, sadece terörle mücâdele eden, profesyonel bir birlik oluşturmalıyız. On aylık askerin tetik çekerken gözünü kapatması tabiidir. Sonra ciddî, tarafsız, bölücülüğü amaç edinmemiş, bir Kürt enstitüsü kurmalıyız. Bu enstitü, önce Kürtlerin kim olduklarını genel olarak, sonra aşiret aşiret ortaya koyarsa, bu yangının alevleri azalır. Hepten yok olmaz; çünkü içlerinde Kürt olmayan zümreler, ülkemize gaile açmak için Kürt görünmeye devam ederler. Ve sonra unutmayalım ki Kürtler bir sabah ‘Biz artık Türk olduk’ deseler, emperyalistler bize yeni bir dert icat etmezler mi? Ellerinde tuttukları kozlara dikkat edersek, devamlı yedekli çalıştıklarını görmüyor muyuz?
Kimileri ‘Biz çözmesek, başkaları karışır’ diye endişe ediyorlar. Emperyalist güçler bizi ufalamaya kafalarına koymuşlarsa bahâne bulmakta güçlük çekmezler; tavşana senin niçin şapkan yok diyerek hakkından geldikleri gibi.
Şunu da unutmayalım ki hiçbir beşerî güç sınırsız değildir. At gözlüğünü çıkarırsak, dünyâda çok alternatiflerin olduğunu görürüz. Zâten vatanını savunamıyorsan, onu bir gün elinden alırlar; lütufla vatan sahibi olunmaz.
Çetinoğlu: Osmanlı’dan tevârüs eden gelenekle; bâzı problemleri yok saymak veya önemsememek gibi zaaflarımız olduğu biliniyor. Açılımlarla, zaaflarımızı aşma irâdesinin belirdiği söylenebilir mi?
Dr. Mehmet Niyazi Özdemir: Açılımlarla hiçbir zaafımızın aşılacağına inanmıyorum. Elbette ki her günün dünyâsı farklıdır. Medeniyet üretmenin birkaç ana kaynağından biri hürriyettir ki insanımızdan bunu esirgememeliyiz. Ama kanun hâkimiyetinin olmadığı hürriyet anarşidir. O da çöküntünün en ağır mikrobudur. Devlet ne hukukun üstünlüğünden tâviz vermeli; ne de âcizlik göstermelidir. Âcizlik gösterdiği anda o tüzel kişi devlet olmaktan çıkar.
Çetinoğlu: Demokratik açılım hareketi Türkiye’yi Osmanlı’nın çözülüş sürecine benzer bir mâceraya sürükler mi?
Dr. Mehmet Niyazi Özdemir: İnsanın olduğu yerde problem olur. Ancak aptalların olduğu yerde problem olmaz. Osmanlı döneminde de pek çok problemimiz vardı. Osmanlının sosyal bünyesi tahribe çok daha müsaitti. Coğrafi olarak da Rusya ve güneş batmayan İngiliz İmparatorluğu’nun ateşten kıskacında yaşıyordu. Savaşsız, yenilgisiz tek santimetre kare toprak kaybedilmedi. Yenenlerin, yenilenlerin kaderinde söz sahibi olması tabiidir. Osmanlı çözülmedi; yenildi. En elemli döneminde bile Şeyh Sinusi, Seyit el Tunusi, Şekip Aslan gibi ayrı ırktan ve ayrı mezhepten milyonlarca insan yanındaydı. Demokratik açılım Türkiye’yi mâcerâya sürükler. Çünkü insanımızı birbirine bağlayan ortak payda çeşitli sebeplerden dolayı çok azaldı. Kültür ve millî eğitim politikamız böyle devam ederse, açılıma gerek kalmadan çözüleceğini söylemek kehânet değildir.
Çetinoğlu: Demokratik açılım; Türk kültürü potasında kaynaşmış olsa bile, kendi aralarındaki sosyal faaliyetlerinde mahallî kültürlerini diri tutan Abazaları, Çerkezleri, Gürcüleri, Lazları, Tatarları ve diğer grupları, daha fazla serbestiyet istemeye yönlendirir mi?
Dr. Mehmet Niyazi Özdemir: Demokratik açılım Abazaları, Çerkezleri, Gürcüleri, Lâzları, Tatarları ve diğer gurupları daha farklı imtiyazlar istemeye sevk etmez. Lâzlar hariç diğerleri vatanlarını kaybetmişlerdir. Milletler acılardan çok şey öğrenirler. Yakın dönem fikir ve kültür hayâtımıza bakınca, askerî târihimizi değerlendirince, bunların Türk milliyetçiliğini fişeklediklerini görürüz. Ahmed Midhad Efendi’den, Ömer Seyfeddin’e kadar pek çok kalem erbâbı, Ali İhsan Paşa’dan, Refet Paşa’ya, Eşref Sencer Kuşçubaşı’na kadar pek çok kahramanımız Çerkez’dir. Kim Ömer Seyfeddin’den daha çok Müslüman, daha çok Türk, hattâ daha çok Osmanlı olduğunu iddia edebilir. Onlar biliyorlar ki bizi var eden iksir, İslâm plâtformunda filizlenen Türk kültürüdür; varlığıdır. Hepimiz o kültürden besleniriz; bizler için başka hayat alanı yoktur. Bu bakımdan Lâzlar incelenmeye değer. Müslüman oluşlarından ve Rus düşmanlığından dolayı bizimle beraber oldukları zannedilir. Bunda hakikat payı vardır. Fakat olay bu kadar basit değildir. Derinliğine araştırınca Çerkezlerin, Lâzların, diğerlerinin de Tûrâni olduklarını görürüz. Lâzların üzerinde oynanan oyunu hepimiz biliyoruz. Ekilen fesat tohumlarını Kalmuk’un güçlü mantalitesi, İslâm şuuru boğup atmıştır ve atacaktır da. Bundan kesinlikle şüphe etmemeliyiz.
Çetinoğlu: İzniniz olursa, çok genel bir soru ile röportajı sonlandırmak istiyorum:
Cumhuriyet rejiminde siyasî yönetimin meşruiyet kazanması için, seçim veya bâzı hallerde referandum gereklidir. Meşruiyetin devamı için başkaca bir şarta gerek var mı?

Dr. Mehmet Niyazi Özdemir:  İlk defa devletin meşruiyetine dair hassasiyeti olan aydınla karşılaşmaktan sevinç duyduğumu belirtmek isterim. Devletin temeli tarlaya atılmaz; onun temeli milletin vicdânındadır. Vicdânı oluşturan en büyük unsur dindir. Türkiye’de bazı kesimler laiklik adına ‘Kahrolsun Şeriat’ diye bağırıyorlar; tabii bu milleti yaralıyor. Bağıranların şeriatın ne olduğunu bilmedikleri kesin; hiç düşünmüyorlar ki şeriatın hâkim olduğu Osmanlı döneminde de ayaklananlar ‘Şeriat isteriz’ diye bağırıyorlardı. Demek ki şeriatın hukuk sisteminden başka anlamı da var; adâlet gibi.
Şunu iyi bilelim ki İslâmiyet devlete şablon getirmemiştir. İslâm devleti veya Müslümanların devleti Pâdişahlık, Hâkanlık, Meşrûtiyet, Cumhûriyet olabilir. İslâmiyet sâdece despotizme kapalıdır. Cumhûriyet’le İslâmiyet’in çatışmayacağını millete anlatmak lâzımdır. Zâten milletin Cumhûriyet’ten duyduğu bir sıkıntı yok; millet, Cumhuriyet adına konuşanlardan rahatsız oluyor. Seçim ve bâzı hallerde referandumdan başka, şimdilik devletin meşruiyetini devam ettirmek için başka şeye ihtiyaç duymadığını düşünüyorum. Fakat Cumhuriyet adına konuşanların yıkıcılığına, milletin vicdânındaki devletimizin temellerini koparmak gayretini bilerek bilmeyerek yaptıkları tahribâta karşı, millî aydınların İslâm devletini öğrenmelerinin, Cumhuriyet içinde Müslümanca yaşamanın pek âlâ mümkün olduğunu geniş kitlelere sık sık anlatmalarının faydalı olabileceğine inanıyorum.
Mehmet Niyazi Özdemir kimdir?
İlk ve orta okulu Akyazı’da okudu. Liseyi İstanbul Haydarpaşa Lisesi’nde bitirdi. Sonra Hukuk Fakültesi’ne girdi; 1967’de oradan mezun oldu. O dönemde hukuk fakültesinde takıntısız olarak üçüncü sınıfa geçenler, dekanlığa müracaat edip, izin alarak Edebiyat Fakültesi’nin herhangi bir bölümüne devam edebiliyorlardı. Bu imkândan faydalanarak Edebiyat Fakültesi’nin Felsefe Bölümü’nden sertifika aldı. Mezuniyetini takiben devlet felsefesi sahasında doktora yapmak için Almanya’ya gitti.
Brilon’daki Goethe Enstitüsü’nde Almanca öğrendi. Marburg Üniversitesi’ne intisap ederek burada Prof. Dr. Ditrich Pirson’un yanında ‘Türk Devletlerinde Temel Hürriyetler’ konulu tez ile ‘Doktor’ unvânı aldı.
Uzun yıllar Almanya’da oturdu. 1988 yılından beri Türkiye’de ikamet etmektedir. Tercüman ve Zaman gazetelerinde yazdı. 1987’den beri başlangıçta haftada üç gün, sonraları haftada bir gün Zaman Gazetesi’nde yazmaktadır. Ayrıca; Genç Akademi, Nizâm-ı Âlem, Türk Yurdu, Ufuk Çizgisi gibi dergilerde makaleleri yayınlanıyor.
Mehmet Niyazi Özdemir, tezli romanlarıyla tanınan bir yazar ve düşünürdür. Eserlerinde millî konuları işlemeyi şiar edinmiştir. Fikrî eserlerinde ise Türkiye’nin sosyal yapısı üzerine görüşlerini açıklar.
Yayınlanmış Eserleri:
Edebî Eserler: Varolmak Kavgası: (1970), Bayram Hediyesi Hikâyeleri: (1971), İki Dünya Arasında: (1977), Ölüm Daha Güzeldi: (1982.Türkiye Millî Kültür Vakfı Ödülü kazandı.) Yazılamamış Destanlar: 1980), Çanakkale Mahşeri: (1998 Türkiye Yazarlar Birliği armağanını kazandı.) Dâhiler ve Deliler: (2001), Daha Dün Yaşadılar: (2006), Yemen Ah Yemen (2004), Doğunun Ölümsüz Çocuğu (2009).
Fikrî Eserleri: İslam Devlet Felsefesi: (1988), Millet ve Milliyetçilik (1979), Türk Devlet Felsefesi (1989), Türkiye’nin Meseleleri: (İki Cilt 1992), Medeniyet Ülkesini Arıyor: (1999), Medeniyetimizin Analizi ve Geleceği: (2000), Millet ve Türk Milliyetçiliği: (2000).

Kuşatmayı Yarmakta Kararlıyız!

2011 yılının Ülkemiz ve Türk Milleti için hayırlı, başarılı ve aydınlık günler getirmesini diliyorum. Bütün okurlarımın yeni yılını kutluyorum. Temennimiz; 2011’de Türkiye’yi Türkiye yapan değerlerin yıpratılmaması, sözde demokratikleşme ve açılım adı altında ülkenin olmadık maceralara açılmamasıdır. Türkiye’yi karmaşaya sokucu, ayrılıklara götürücü, kendi kimliğini inkâra zorlayıcı, etnik fitneyi ve taassubu zorlayıcı yanlışlardan uzaklaşılmalıdır.

Egemenlik haklarımızı adeta açık arttırmaya çıkarmak herhalde iktidar sorumluluğu ve devlet adamlığıyla bağdaşmaz. Milli egemenlik hakları paylaştırılamaz ve devredilemez. Dış ipoteklere rağmen; siyasi ve ekonomik çıkarlarımız korunabilmelidir. Devletin dili olan Türkçe ve Türk kimliği ile uğraşanları ve bütün bu olup bitenlere tepki göstermeyip seyreden sözde milliyetçi kuruluş ve şahısları ayıplıyor ve kınıyoruz. Yakınlarının namusu konusunda hassas olanlar, aynı şeyi vatanları için de düşünmelidirler.   

Ülke ne hale getirildi ki; MGK “tek devlet, tek millet, tek vatan” vurgulamalı bildiri yayınlıyor. Bunlara aykırı hiçbir girişimin kabul edilemeyeceği açıklanıyor. Aslında, MGK’nun çözülmenin aracı olan demokratik özerklik ve iki dilliliği gündemine bile alması doğru mudur? Bunları eğer gündeme alır, tartışılır kabul ediyorsanız; bu, ihanet cephesine acaba taviz olmaz mı?

Rey verelim vermeyelim; bizim demokrasi anlayışımıza göre rejimden yana, Türkiye Cumhuriyeti’nin var olmasıyla kendini özdeşleştirmiş her siyasi parti güçlü olmalı ve iktidar alternatifi bir özelliğe kavuşmalıdır. Bilhassa son kurultay sonrası CHP’nin nasıl değiştirildiğini ve dönüştürüldüğünü ibretle izliyoruz. Soroscusu, cemaatçisi, Habur Kapısı’ndan giren teröristlerin avukatı ve dünyada artık nesli tükenmiş, küreselleştirilmeye hizmet eden bir takım liberallerle beraber CHP bir yerlere götürülüyor ve bir yerlerin uygun bulduğu bir ana muhalefet partisi yapılıyor.

Geçenlerde Kosova’da genel seçimler yapıldı. Balkanlar ve diğer bazı bölgeler Türkiye’nin güvenlik çemberini teşkil eder. Buralarda kültürel ve siyasi etkinliğimizi korur ve geliştirirseniz; Anadolu üzerindeki talepleri ve saldırıları kırabilirsiniz. Bu seçimlerde Demokratik Türk Partisi’nin karşısına yeni bir parti çıkartıldı. Destekçisi az veya çok olsun fark etmiyor; önemli olan bu partinin milletvekili sayısını azaltabilmek. Tezgâh bu! Demokratik Türk Partisi böylece dört milletvekilliği yerine üç milletvekilliği çıkartabildi. Acaba, bu sonuçtan kimler kazançlı çıktı? Kimlere hizmet edildi? Eğer bir hizmet yarışı söz konusu ise; geliniz hep beraber Prizren’de bir Türk Kültür Merkezi açalım. Sadece Osmanlı-Türk eserlerini onarmakla iş bitmiyor. Türk kültürünü yaşatmak, Türkleri Kosova’daki demokratik hayatın tamamlayıcı ve anlamlı bir parçası yapmak uğruna gerekenler yapılmalıdır. Demokrasi çıtası böyle yükseltilebilir.

Son yayımlanan Wikileaks Belgeleri bazı gerçekleri ortaya çıkardı. Türkiye’de ABD diplomatlarına servis yapan sözde İslâmcı, eski komünist, sağ ve sol kesimden birçok kimse ortaya çıkıverdi. Bunların önemli bir bölümü sürekli TV ekranlarındadır. Aynı ekip ve kadro Türkiye’yi Brüksel ve Washington’un istediği gibi dönüştürmeye çabalıyor. Bu kadronun önemli bir bölümü iktidarın vazgeçemediği ve akıl aldığı isimlerdir.  Tahribat biraz var ama; yavaş yavaş tezgâh geri tepiyor. Ne de olsa burası basit bir Afrika veya Uzakdoğu ülkesi değil! Demokrasi yaralı da olsa, yine de biraz şeffaflık sürdürülebiliyor. 2011 Haziranında sandık milletin önüne konulacak. Hafıza kaybına uğramadan herhalde gereği yapılacaktır. Seçim sonuçlarını açıklayan ABD şirketi yine iş başında kalacak mı, bilemiyorum!

İngiltere’nin Cambridge Üniversitesi’nde okuyan ve doktora yapan bazı Türk öğrenciler, kendilerini Türkiyeli görmeyenler, geçenlerde beni aradılar. Türkiye’ye karşı yoğun bir propagandadan ve bunun değişik şekillerinden bahsettiler. Kıbrıs Rumları ve ırkçı Ermeniler başta olmak üzere Türkiye ile kavgalı ismen Türk olanlar da aynı cephede buluşmuşlardır. Hedef, milli devlet, üniter yapı, Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığıdır. TSK’ne karşı yürütülen psikolojik harekât ve Milli Mücadele’nin devamı olarak gördüğümüz MHP’ne karşı kurulan tezgâh, birlikte yürütülmektedir. Kısaca satılmışı ve ihanet edeni bol bir ülkeyiz.             

     

Lodos (Notos)

İnsanlara sıkıntı, ruhsal bunalım, huzursuzluk veren bu güney – batı rüzgarından, özellikle orta yaşın üstünde olanların büyük bir bölümü şikayetçidir. 

Romatizma, bel fıtığı, mafsal ve benzeri rahatsızlıkları olanlar, genelde rutubetli ve nemli bir hava getiren bu rüzgara çok duyarlı olurlar. Hatta çok zaman meteorolojik açıklamalardan daha önce, sızlamaya başlayan uzuvları nedeniyle, hava değişimini haber verirler. 

Eskiden lodostan mutlu olanlar da vardı. Bunlara lodoscu denilirdi. Ellerinde kepçeleri, tırmıkları ile deniz kenarlarında beklerler, lodos dalgalarının getirdiği ganimetleri sahillere çeker işe yarayanları toplar ve satarlardı. 

Efsaneye göre lodos, gül kurusu parmaklı şafak tanrıçası Eos’un, Sabah Yıldızı (Astros)’ndan olan üç çocuğundan biridir. Kardeşleri, Poyraz (Bora) ile Meltem (Zephyros) dir. 

Bizlere dinçlik, sağlık, huzur ve keyif veren, poyraz, bora, meltem rüzgarlarını sevmişiz, isimlerini çocuklarımıza vermişiz. 

Patladığı zaman kabına sığmayan, etrafını yıkıp geçen lodos hoşumuza gitmemiştir. 

Halkımız arasında genelde baş ağrısı ve yağmur da getirdiğinden “lodosun gözü yaşlıdır” sözü deyim halini almıştır. 

Uzmanlar, lodosun verdiği rahatsızlığı, insanlar üzerinde yarattığı kötümser etkileri giderebilmek için çalışmalarına, deneylerine ve araştırmalarına devam ediyorlar. 

Oysa, Lodos’un mitologyadaki annesi, gül kurusu parmakları olan Eos ve babası Sabah Yıldızı soylu Astros ne kadar sakin ve güzel huyludurlar. 

Gül renkli şafak vakti ne kadar dingin, âsude ve hoştur.

Adalet İstiyorum

0

Kilimler serili ve yer minderleri döşeli basit fakat geniş bir odada, toplantı devam ediyordu. Gazilerden, yiğit mi yiğit, geniş omuzlu Samsa Çavuş saygılı bir şekilde:

-Benim de bir diyeceğim var beyim! Dedi.

Hilal kaşları merakla gerilen Osman Gazi, gözlerini ona doğru çevirerek:

-Söyle koca Gazi!

Samsa çavuş ağır ağır:

-Geçende bir Germiyanlı ile bir Bizanslı’nın mahkemesi olmuş.

Osman Gazi hemen ilgilendi:

-Yoksa bir aksilik mi oldu?

Çekingen bir hal alan Samsa Çavuş:

-Hayır ama, kararda bir isabetsizlik olduğu söyleniyor! Deyince, Osman Gazi, sağ elini kendisine yönelterek:

-Yani benim ülkemde, Söğüt’de adalet yok mu demek isteniyor?

Akıncılardan, kara yağız Konur Alp de, üzgün bir sesle:

-Ateş olmayan yerden duman çıkmaz beyim! der.

Osman Gazi dizleri üstüne doğruldu. Uçmaya hazır bir kartal gibiydi. Gittikçe yükselen bir sesle:

-Adaletin yerine getirilmediği bir Beyliğin başı olmaktansa, yerin dibine geçmeyi tercih ederim. Demek Osmanlı atının dolaştığı yerlerde adalet yok diyorlar ha?

Samsa Çavuş, başını önüne eğerek:

-Üzgünüm beyim! dedi.

Abdurrahman Gazi, heybetli haline yakışan bir serinkanlılıkla mes’eleye; farklı bir açıdan baktı. Sakinleştirici bir tonla:

-Beyim, kadıyı tanırım, bilerek adaletsizlik yapmaz. Bunda bir iş olmalı.

Osman Gazi, hala yatışmamıştı. Savaş meydanlarının usanmaz gazisi yine arslanlar gibi kükrüyor, gerginleşen elini dizlerine vurarak:

-Biz; bey olalım da, beyliğimizde adaletsizlik olsun ha! Hayır buna asla izin veremem. Küffara yenilerek alacağımız her yara geçer, fakat Osmanlı Beyliği’nde adalet olmazsa, Beyliğimiz er-geç yıkılır gider. Dedi ve güven veren bakışlarını her bir gazide, yeterince gezdirerek:

-Her ziyaretinden ayrılırken, aksakallı yol göstericimiz Şeyh Edebali, titrek kollarıyla omuzlarımı sıkı sıkı tutarak, ne der bilir misiniz? Hepsi birden dikkat kesildi:

-Osman oğlum! Eski devletler, zayıfı suç işlediğinde cezalandırdıkları halde, zengini cezalandırmadıkları için battılar. Sen sen ol, adaletten sakın ayrılma. Adalet hususunda, Müslüman-Hıristiyan ayrımı yapma. (Kaşları daha da çatıldı. Ellerini yumruk yaptı. Dizlerine dayayıp doğrularak devam ettirdi konuşmasını.) Hem bizim davamız, kuru bir dava mı ki, ülkemizde adalet yokken, diğer memleketlere adalet götürüyoruz diyebilelim. Desek de, bu ne kadar inandırıcı olur?

Gaziler, hafifçe başlarını eğip kaldırarak:

-Doğru söylersin beyim, dediler.

Osman Gazi’nin koç yiğitlerinden Saltuk Alp avuçlarıyla dizlerini tutup eğilerek:

-Beyim dedi, affınıza sığınarak bir noktayı belirtmek isterim.

Osman Gazi, ona döndü. Her zamanki hoşgörülü tavrıyla elini uzatarak:

 -Çekinme söyle, dedi.

Saltuk Alp, edepli bir eda ile:

-Bu davayı kurcalarsak, Germiyanlı başımıza bir iş açabilir!

Osman Gazi hayretle:

-Ne gibi?

Saltuk Alp ağır ağır:

-Nüfuzlu bir adam olduğu söyleniyor! Germiyan Beyini bize karşı kışkırtabilir.

Akıncı Turgut Ali de, uzun ve gür bıyıklarında sağ elini dolaştırdı. Biraz da heyecanlı bir ses tonuyla:

-Zengin ve nüfuzlu tacirin yeniden mahkeme edilmesinden Germiyan Beyi gücenebilir. Bizden çok kuvvetliler. Aramızın açılmasından endişe ederim diyerek, bu görüşe katıldı.

Böyle nazik bir durumun ortaya çıkacağını beklemeyen Osman Gazi’nin dudaklarından farkında olmadan:

-Yaaa! Kelimesi çıktı ve bakışları durgunlaştı. Bir süre başı önüne düştü. Turgut Ali, başını sallayarak:

-Evet beyim, on binlere varan atlı ve yaya birlikleri var.

Osman Gazi, yavaş yavaş başını kaldırdı. Bir önceki halinden hiçbir eser kalmamıştı. Doğruldu ve can yoldaşlarına sevgi ve güven dolu gözlerle bakarak:

-Gazilerim, bilirim hepiniz kelle koltukta, Allah yolunda savaşıyorsunuz. Endişelerinize de hak vermiyor değilim. Fakat hatırlatmak isterim ki, hak ve adalet ölçüsünü elinde tutan, Allah’tan başkasından korkmaz dedi ve yerine çöktü. Sonra yavaşça:

-Bugünlük bu kadar, toplantımız sona ermiştir, diye tamamladı sözlerini.

Herkes Osman Gazi’yi selamlayarak salondan çıktı. O ise; sağ el dirseği, dizinde; sol eli alnında, kıpırdamadan öylece duruyordu. Henüz odada bulunan genç akıncı beyi Aydoğdu’ya hitaben:

-Hemen Dilaveri çağır bana! Diye emretti.

Biraz sonra, kendi halinde, orta boylu, çelimsiz fakat zeki bakışlı bir Yörük, yanık çehresiyle içeri girdi. Saygıyla Osman Gaziyi selamladı ve:

-Buyur beyim beni emretmişsin, dedi.

Osman Gazi, samimi bir ifadeyle:

-Gel bre Dilaver, söyleyeceklerim var, diyerek ona yer gösterdi.

O Cuma sabahı, Osman Gazi, yüksekçe bir yer minderine bağdaş kurup oturmuş, sağında solunda ise gaziler yerlerini almıştı. Osman Gazi, davacıya sordu:

-Davacı sen misin?

Karşısında dikilen ve ürkek bakışlı mavi gözlerinde heyecan okunan Hıristiyan, titrek bir sesle:

-Evet..

-İsmin nedir?

-Hıristo.

-Nerelisin?

-Bizanslıyım, dedi endişeli bakışlarla.

-Ne iş yaparsın?

-Çobanım. Pejmürde kıyafetini göstererek:

-Onun bunun sürülerini güderim.

-Söğüt’de ileri geri söylenir olmuşsun! Adalet yok burada dermişsin!

Çoban Hıristo ürkek ürkek:

-Bağışla beyim ama, haksızlığa uğradım!

Osman Gazi elini uzatarak:

-Nasıl bir haksızlık? Diye sordu.

Eliyle Germiyanlı’yı göstererek:

-Bu Germiyanlı, sürümü elimden aldı! Yalvardım yakardım aldırmadı! Koyunlar benim

değil dedim, dudak büktü! Ne derim sahiplerine? Öldürürler beni! İsa aşkına geri verin dedim

Alaylı bir kahkaha koyverdi. (Sustu. Taşan sarı saçlarını şapkasına sıkıştırdıktan sonra.) bu sefer (diye sürdürdü konuşmasını:) üzengisine yüz sürdüm! Ayağını öpeyim dedim. Durmadı. Belki vazgeçerler diye, kadıya gideceğimi söyledim. Sen misin bunu diyen, adamları -ki üç kişiydiler- bir işaretle, sille tokat bana giriştiler. Sonra sürümü de alarak uzaklaştılar.

-Eeee, sonra?

Ağlamaklı bir sesle:

-Perişan bir şekilde doğru Söğüt’e geldim. Hemen kadıya çıktım. Olanı biteni anlattım. Onları bir güzel tarif ettim. Akşamleyin kadı çağırdı. Germiyanlı ve iki adamı da oradaydı. Halbuki üç kişiydiler. Germiyanlı bütün suçlamalarımı inkar etti. Beni ilk defa gördüğünü, oradan hiç geçmediğini söyledi. Tabii şahit gösteremediğim için, ispat edemedim. Adamları da doğrulayınca onu…

-Kadı’nın hükmü Germiyanlı’nın lehine oldu desene.

-E…evet beyim. Ben şimdi n’aparım? Ne derim sürü sahiplerine? Kimse inanmaz ki bana! İş de bulamam artık! Gidecek yerim bile yok. Kaç gündür sokaklardayım. Tabii haksızlığa uğradığım için, ileri geri konuşmadım değil! Ben adalet istiyorum. Hakkımı alın bu zalimden.

Osman Gazi güven veren bir sesle:

-Merak etme çorbacı, hak yerini bulur elbet.

Davalıya dönerek:

-Adın nedir? Diye sordu.

Kocaman kafalı, iri gövdeli Germiyanlı kendinden emin bir şekilde:

-Teymur, dedi ve ilave etti: Germiyan Beyliği’nde tanımayan yoktur beni.

-Ne arıyorsun, Söğüt’de?

Patlak gözlerini fıldır fıldır oynatarak:

-Tacirim, koyun almaya geldim.

-Çoban Hıristo’nun sürüsünü elinden almışsın.

Kırmızı yüzü daha da kızaran Teymur:

-İftira ediyor beyim. Koyunlarına ihtiyaç duymayacak kadar zenginim ben (sesini yükselterek) haddini bilsin! Bir müslümana iftira etmek ne demek? Asıl ben ondan davacıyım. İnanmazsanız adamlarıma sorun.

Osman Gazi, arkada duran iki adama baktı. Gerçeği söylemeleri gerektiğini hissettiren bir sertlikle:

-Doğru mu söylüyor beyiniz?

İri kıyım ve kabadayı olan her ikisi de bir ağızdan:

-Evet, tamamen doğru. Çoban Hıristo iftira ediyor utanmadan.

Teymur, aniden söze girdi:

-Koyunlarını alsaydım. Ne işim vardı benim burada? Zaten koyun almaya geldim.

Osman Gazi başını sallayarak:

-Demek öyle?

Teymur, ima eden bir ses tonuyla:

-Bir şey daha var Osman bey, dedi.

İşaret parmağını ona doğru uzatan Osman Gazi, sert bir çıkış yaptı:

-Sen ne demek istiyorsun?

-Bu muameleden Bey’imin elbet haberi olacak!

Bu küstahlık mahkemede olduğu için aldırmadı. Çoban Hıristo’ya dönerek:

-Hala Germiyanlı’dan davacı mısın?

Boynunu bükerek:

-Elbette Beyim, sürümü alan adamı, neden şikayet etmeyeyim? Zaten neyim kaldı ki kaybedecek? Ben adalet istiyorum. Siz ise iddiamdan şüphe ediyorsunuz!

Osman Gazi, şehadet parmağını ileri doğru uzatarak:

-Bak Hıristo, şayet bu bir iftira ise,  -ki durum onu gösteriyor-  yol yakınken vazgeç bu iddiadan. Yoksa sonu; senin için, hiç de iyi olmaz.

Elini başına götürüp:

-Sizi nasıl inandırabilirim?

-Bir şahidin bile yok! Ne malum sürüyü satıp, sonra da iftira etmediğin?

Teymur, ağzı kulaklarına vararak:

-Beyim, hay ağzına salık, tam da dediğin gibi olsa gerek.

Osman Gazi, bu yersiz çıkışından dolayı:

-Sus bakayım sen, diye Teymur’u bir güzel payladı.

Teymur, deyip diyeceğine bin pişman olmuştu, yüzü kıpkırmızı kesildi. Çoban Hıristo ise ümitsiz ve üzgün bir şekilde önüne baktı. Osman Gazi, üstüne basa basa:

-Yine soruyorum Germiyanlı, koyunları sen mi aldın?

-Ne münasebet Osman Bey, bunu yapacak adam mıyım ben? İftira ettiği şundan belli ki, ispat edemiyor. Bırak bizi, işimiz gücümüz var! Hem bu iş fazla uzadı!

Osman Gazi kararsızdı. Zor bir durumla karşı karşıyaydı. “Ama dedi içinden, zavallı Hıristiyan bir çoban böyle bir iftiraya cesaret edebilir mi? Yüz ifadeleri de yalan söylemediğini belirtiyor gibi. Yoksa bütün bu çalışmalarımız boşuna mı? Yarabbi sen bana basiret ver. İki beylik arasında bir soğukluk doğmasın. Boş yere Müslüman kanı akmasın.”

Germiyanlı’nın yüzünde ise, zor zapt ettiği sinsi bir gülümseme vardı. Çoban Hıristo’ya kin dolu bakışlarla bakarken: “Ben sana gösteririm çorbacı. Hele şu mahkeme bir bitsin…” der gibiydi.

Osman Gazi, sebebini bilemediği bir iç sıkıntısı içindeydi. Kaşları çatık, bir çehre takınarak iki tarafın iç yüzünü tam olarak açığa çıkaracak bir üslupta konuşmaya başladı:

-Durum anlaşıldı. Davacı, davasını ispat edemedi. Davalı ise bütün suçlamaları reddederek, bunu şahitleriyle ispat etti. İşin doğrusunu ancak Allah bilir. Ben dış görünüşe göre hüküm vermek zorundayım, dedi ve belli etmeden fakat dikkatle Çoban Hıristo’yu ve Teymur’u göz hapsinde tuttu.

Bu açıklama üzerine Çoban Hıristo, üzgün bir durum aldı. Teymur ise sanki için için seviniyor gibi geldi Osman Gazi’ye. Tekrar bir çobana bir Teymur’a baktı. Sonra gazilere göz gezdirdi:

-Kararımı biraz sonra bildireceğim, dedi.

Herkes heyecanlandı. Mahkemenin Çoban Hıristo aleyhine sonuçlanacağı belli olmuştu ki, Osman Gazi kapıda duran Dilavere:

-Getir o adamı, emrini verdi.

Uzun boylu, kuru zayıf birini, sürüklercesine getirip Teymur’un karşısına dikti.

Osman Gazi:

-Bu adamı tanıyor musun?

Üstü başı toz toprak içinde olan adam, evet-hayır arasında bocaladı:

-O…O’nu mu şeyyy ben…

Osman Gazi, adamın gevşek davranmasını hoş karşılamadı:

-Eveleyip geveleyip durmasana be adam? Bu adamı tanıyor musun, tanımıyor musun?

-E…evet.

Teymur’a dönerek:

-Ya sen bunu tanıyor musun?

Zoraki bir söyleyişle:

-Şeyyy, evet hizmetkarımdır.

-İyi bak tekrar soruyorum, bu senin adamın mıdır?

Bundan bir şey çıkmayacağına inanan Teymur, “Herhalde şehirde dolaşırken alıp

getirdiler.” Diye düşündüğünden, biraz da dikleşerek:

-Evet adamımdır, ne var bunda?

Bu doğrulayış üzerine Osman Gazinin çehresi sevinçle dalgalandı. Yüzü güldü. Gözleri ışıdı. “Çok şükür korktuğuma uğramadım.” Diye içinden memnun oldu. Rahat bir nefes aldı. Kendi kendine: “Tahmin ediyordum zaten, inşallah hakikat ortaya çıkacak.” Diye gönlünden geçirdi. Sonra:

-Peki bu senin adamınsa, yanındaki sürü kimin?

-………….?

-Ve nerede bulundu dersin?

-………….?

-Konuşsana be adam, dilini mi yuttun?

Bir an öylece taş kesildi sanki. Artık inkar faydasızdı. Divandan çıt çıkmıyordu. Herkes heyecanlanmıştı. Teymur bir çıkış yolu bulamıyordu. Kızgınlığından yumruklarını sıkıyor. Dişlerini gıcırdatıyordu. Suratı kıpkırmızı bir halde, dudaklarından fısıltı halinde “Allah kahretsin!” Sözleri döküldü.

Osman Gazi, gayet sakin bir şekilde:

-Keşke fakir bir çobana zulüm ederek günahına girmeseydin?

Germiyanlı bu sefer, işi yüzsüzlüğe vurarak asıl çehresini takındı. Ellerini indirip kaldırarak:

-Zulüm etmedim. Etsem bile kafire zulüm günah değildir! Deyince Osman Gazi’nin kan beynine sıçradı. Yine de kendine hakim olarak:

-Ne dedin, ne dedin? Demek kafire zulüm günah değil ha? Bilmez misin ki, kafir de insandır. Mazlumun ahı; kafir bile olsa Allah’a erişir. Küfrü ise ancak kendisini ilgilendirir. Hem küfür devam eder, zulüm devam etmez. Kafir, yurdumuzda cizye yani vergi verse, vatanımız dışında, barış içinde bulunsa, hakkı korunur, gözetilir.

-Hani yine bir Cuma günü, Germiyan Bey’i Alişir’in uyruğundan bir Müslüman ile, Bilecik Rum komutanına bağlı bir Hıristiyan kavga etmişti de,  -haklı olduğu için-  Hıristiyandan yana hüküm vermiştim. Bunu duymadın mı? Bu ne cür’et?

-Var git karşımdan! Adamlarını da al. Ve bir daha ülkeme gelirsen bil ki, burada alın teri, göz nuru ile geçinen insanlarla, mevki makam sahibi olanlar arasında  -adalet nazarında-  en küçük bir fark yoktur. Adaletimiz, Müslüman-Hıristiyan, zengin-fakir ayrımı yapmaz. Kararıma gelince:

-Seni ve yalan yere şahitlik yapan adamlarını, bir daha görmek istemiyorum. Sizin gibilere ülkemde yer yok. Yeniden ülkeme ayak basarsanız, bu sefer cellada verileceksiniz! Unutmayın! dedi ve Subaşı’ya:

-Defedin bunları! Emrini verdi.

Teymur ve arkadaşları, süklüm püklüm huzurdan çıkarılırken, çoban göz yaşlarını tutamadı. Osman Gazi’nin ellerine sarıldı, ayaklarına kapandı. Bütün içtenliğiyle:

-Allah sana zeval ve yokluk vermesin. Her zaman kılıcın keskin, yolun açık olsun diye, dua üstüne dualar ediyordu.

 

Mahkemeden sonra gaziler, Dilaveri ortalarına aldılar. Kimi omuzunu sarsarak, kimi koluna dokunarak, onu soru yağmuruna tuttular:

-Nasıl oldu bu iş Dilaver?

-Anlat hele.

-Nerde buldun bu adamı?

-…………..?

Dilaver başını sallayarak:

-Önemli değil, önemli değil, diye geçiştirmek istedi ve Osman Gazi’ye bakarak, ondan izin

ister gibiydi. Osman Gazi durumu kavradı. Gülümseyerek:

-Anlat bre Dilaver, bizce sakıncası yok deyince, dili çözüldü yavaş yavaş:

-Hani geçende, Osman Gazi beni çağırmıştı ya…

-Evet evet, hatırladık.

Kendisinden bahsetmenin verdiği sıkıntı ile, istemeye istemeye devam etti:

-İşte o zaman Osman Gazi’nin emri üzere, davacı ve davalıyı yakın takibe aldım. Bir yolunu bularak davacıyla, sıradan biri gibi konuştum. İddiasının doğruluk derecesini araştırdım. Anlattıkları inandırıcı gibi gelmişti bana. Tabii, yine de emin değildim. Bir vesileyle koyunların sol kulak uçları çentik olduğunu da öğrendim. İşte o günden sonra, boş durmadım. Ora senin bura benim derken, Söğüt’ü köşe bucak aradım. Tam ümidimi kesmek üzereydim ki, dün akşam, şehrin batı ucunda, terk edilmiş bir samanlıkta sürüyü buldum. Başında Teymur’un adamı sandığım biri vardı. Adamı apar topar getirip hapsettim. Ya bu şahıs Germiyanlı’nın adamı değilse diye, bir taraftan da endişe ediyordum! İşin aslı ancak yüzleştirince anlaşılacaktı. Sonrasını biliyorsunuz…

Gaziler:

-İyi iş başardın aferin sana, dediler.

Büyük bir alçak gönüllülükle:

-Ben sadece görevimi yaptım o kadar, dedi ve başı önünde, mahçup mahçup divandan çıktı gitti.

 

         

 

 

 

Tinerci Çocuklar

Geçtiğimiz Perşembe akşamı, İstanbul-Kadıköy’deyim.  Vapur iskelesine doğru yürürken, ahşap bir paravana ile çevrili yolda, aniden karşıma cılız bir genç çıkıyor!

Boğuk, ürkütücü bir ses tonu ile sesleniyor;
–         Bir milyonun var mı abi?
Bir anda, bazı olaylar geliyor aklıma ve; “Var kardeşim, al”  diye uzatıyorum 1 lirayı!

Korku mu? Evet!

Parayı verdikten sonra vapur iskelesi turnikelerinden geçip vapura biniyorum.

Düşünüyor ve kendi kendimle hesaplaşıyorum;

–         Niye verdim o parayı? “Yok kardeşim” desem ne olurdu?

–         Ya elinde bıçak ya da başka bir kesici varsa? O karanlıkta saplayıp kaçarsa? Bir lira için bu riske girmeye değer mi?

–         Güneydoğu’da teröristlerle savaşıp sağ dönen komando askeri de bir tinerci çocuk öldürmedi mi?

–         Peki, bu çocuklar birer canavar mı?

–         Öyleyse, nasıl ürüyor bu canavarlar?

–         Bu çocuklar da analarından doğdukları zaman günahsız birer insan yavrusu değil miydiler?

Daha bir çok soru ard arda geliyor aklıma.

“Ne kadar güvensiz bir ülkede yaşıyoruz! Güya, en kutsal hak YAŞAMA HAKKI! Ama bu hakkımız bile güvencede değil. Yazıklar olsun…”

Perşembe gecesi İstanbul’da kalıyorum.

“Siyaset Meydanı” programı sonrası konuk olduğumuz otele geliyor, odalarımıza çıkıyoruz. Saat 03.15.

Programda tartışılan konular değil ama yine o tinerci çocuk takılıyor kafama!

Düşün babam düşün!

Bir ara saate bakıyorum, 05.30 olmuş ve ben hala uyuyamıyorum!

Sonra, gözlerimi kapıyorum. Uyuyamasam da gözlerim dinlensin diye. Bir süre sonra uykuya yenik düşmeliyim ki, yeniden gözlerimi açtığımda gün aydınlanmıştı.

Saate baktım, 08.35. Yüzümü yıkayıp, giyiniyor ve kahvaltıya iniyorum.

Kahvaltıda bile kafamda o tinerci çocuk!

“Takıntı mı bu?” diye soruyorum kendi kendime.

Otelim, Tepebaşı ile Şişhane arasında. Yürüyerek ilerliyor ve alt geçitten geçerek Şişhane’de tekrar yeryüzüne çıkıyorum. Eski THY ofisi önünden Tünel’e doğru tırmanırken, üç dört çocukla karşılaşıyorum! Birinin elinde gazete kağıdına sarılı ince uzun bir şey var. İşte o çocuk, geçerken tehditkar bir ifadeyle soruyor; “Hacı abi, bir milyonun var mı?”

Gündüz, sabahın ilk saatleri ve “Kültür başkenti İstanbul’dayım!”

Bu kez; “Yok kardeşim” diye hızla yürüyorum.

Az ötede, “Okul Servisi” yazan iki minibüsün şoförleri var. Biri, ben geçerken konuşuyor;

 “Vereceksin beyim, yoksa şişi yersin!”

Bir anda geri dönüyorum, çocuklar yürüyor!

Ters ters bakıyorum adama, daha da hızlanarak yürüyorum.

Nasıl hızlı yürüdüysem, Tünel binasına adımımı atarken nefessiz kaldığımı hissediyor ve bir süre durup soluklarımı normale döndürmeye çalışıyorum!

İzmit’e döndükten sonra, Cumartesi günkü yerel gazetelerde bir haber okuyorum;

“Tinercilerin öldürdüğü Mustafa Atılgan’ın adı bu parkta yaşayacak!”

Düşünüyorum; Bu park, Mustafa Atılgan’ın anısını yaşatır mı?

–         Bir süre belki.

–         Ya sonra?

Unutulur. Ama, Türkiye bu adaletsiz düzen içinde toplumun temeli olan aileye ve yoksul ailelerin çocuklarına “SOSYAL DEVLET” olmanın gereği sahip çıkamazsa, sokaktaki tinerci çocuklar çığ gibi çoğalır! Sonra, “Tinerci Terörü nasıl çözülür?” diye programlar yaparız!

Tabi, yolda tinerci kurbanı olmazsak!..

Sinek, pislik ortamında ürer!

Düzen adaletsizse, insanı hiçe sayıyorsa, SOSYAL DEVLET fiilen yok edilmiş, insanları sadece besleyen “KÖLE DÜZENİ” oluşturulmuşsa, ne tinerciler biter ne de kurbanları!..

 

 

Kur’an da Muhkem ve Müteşabih

‘Sana kitabı indiren O’dur.
O’nun bazı ayetleri muhkemdir ki bunlar kitabın anasıdır.
Diğer bir kısmı da müteşabih ayetlerdir.
Kalplerinde eğrilik bulunanlar fitne çıkarmak için muteşabih ayetleri tevil ederler.

Hâlbuki onun gerçek tevilini ancak Allah(cc) bilir…’ Ali İmran Ayet 7

Muhkem ve müteşabih konusunu anlamak için sahabenin ve selefi ulemanın görüşlerine müracaat etmek gerekir.

Muhkem ve müteşabih konusunda selefi ulema arasında da farklı görüşler vardır.

Abdullah İbni Abbas’ın rivayetine göre muhkem ayetler Kur’andaki nasih ayetlerdir.

Müteşabih ayetler ise mensuh ayetlerdir.

Muhkem ayetlerin özelliği: emir yasak -haram helal – suç ve ceza bildirir.

Bir işi emreder yâ da yasaklar.

Gereğinin yapılmasını ister.

Muhkem ayetlerin delaletleri açık olup anlaşılması kolay ve nettir.

Acaba Allah (cc) bu ayetle neyi murat etmiştir diye hiç kimsenin aklına bir soru gelmez.

Muhkem ayetleri üç başlık altında toplamak mümkündür.

1 – İman ile ilgili ayetler

Allah(cc) varlığı ve birliği ile ilgili ayetler. De ki Allah(cc) birdir

Neye nasıl inanılması ile ilgili ayetler

Kıyamet – Ahiret – Cennet- Cehennem-  Melek- Kitap -Peygamber vb

2 – İbadetlerle ilgili ayetler:

Emirlerle ilgili ayetler

Namaz – oruç – zekât – hac-tesettür vb konular ile ilgili ayetler.

Yasaklarla ilgili ayetler

İçki, kumar, faiz, fuhuş, şirk, gıybet, iftira vb konularla ilgili ayetler.

Bu ayetleri okuyan her insan Allah(cc) bu ayetlerle neyi kast ettiğini rahatlıkla anlar.

Müteşabih ayetler: İbni Abbas’tan gelen rivayete göre

a)      Hurufu Mukataalardır

b)      İman edilip de amel edilmeyen ayetlerdir

c)      Müteşabih Muhkemin karşıtı olup anlaşılmasında zorluk olan ayetlerdir.

Müteşabih ayetler insanları imtihan etmek içindir.

Zira kalplerinde eğrilik olanlar müteşabih ayetlere yönelmek suretiyle Müslümanlar arasında fitne çıkarmak isterler.

Müteşabih ayetlere örnek:

Ayetlerde geçen vechullah (Allahın yüzü)  yedullah (Allahın eli) ifadeleri

Buradaki el ve yüz ifadeleri bizim bildiğimiz manadaki el ve yüz şeklinde midir?

Böyle olması ehli  sünnete göre imkânsızdır.

Yoksa Allah bu ayetlerdeki el ve yüz ifadelerinden başka bir şey mi murat etmektedir.

Bizim bildiğimiz manadaki el ve yüz ifadesi ehli sünnet inancına aykırıdır.

Böyle düşünmek insanları mücessimeye götürür.

Allah bununla neyi kast etmiştir?

En doğrusunu kendisi bilir.

İlimde rusuh sahibi olan ulema tam olmasa bile onu hakikatine yakın olarak anlarlar.

Yine ulemanın bildirdiğine göre yüzden maksat

Allah(cc) kendisidir.

Çünkü yüz bütünlüğü temsil eder.

La teşbih dünyevi meselelerde resmi işlemler için vesikalık fotoğraf kullanılması bu konuyu daha iyi anlamamıza yardımcı olur

Vesikalık fotoğraf o canlının bütününü temsil eder.

‘…Küllü şeyin halikun illa vecheh…’  Kasas  A – 88

Allahın yüzünden başka her şey yok olucudur

Ayetinde geçen yüz Allahın zatını temsilen söylenmiştir.

‘EL’ güç ve kuvvetin simgesidir.

‘Yedullahi fevge eydihim’ ayetinde

Allahın eli onların eli üzerindedir buyrulmaktadır.

Burada ‘el’ ifadesini güç kuvvet ve yârdim olarak anlamak maksada en uygun ifade olsa gerek.

Ehlisünnet üleması da bunu böyle anlamıştır.

En doğrusunu Allah bilir.

Dikkat edilirse müteşabih ayetlerin sadece inanç ile ilgileri vardır.

İbadet ile ilgileri yoktur.

Cenabı hak ‘Kalplerinde eğrilik olanlar müteşabih olanlara uyarlar’ buyurarak

Fitne çıkarmak isteyen insanlara karşı dikkatli olmaya çağırmıştır.

Kim ki; adı sanı ünvanı ne olursa olsun

Bu ve benzeri ayetleri ehlisünnet çizgisinin dışında tevil etmeye kalkarsa onlara itibar edilmemeli.

Aksi takdirde iyi niyetli Müslümanlarda bilmeyerekte olsa batıla hizmet etmiş olurlar.

Kalplerinde eğrilik olanların hoşuna giden bir yönde müteşabih ayetlerin ameli yönünün olmayışıdır.

Konuş yorulana kadar.

Muhkem ayetlerden konuşmayı sevmezler

Çünkü onlar tesettürü namazı orucu zekâtı haccı vb konuları hatırlatır.

İçki kumar faiz fuhuş yalan gıybet iftiranın haramlığından bahseder.

 Bunları anlatmayı da dinlemeyi de sevmezler

Çünkü yasaklar onların hayat tarzı

Emirler ise yaşam felsefesine uymaz

Kur’an da rusuh, yanı köklü bilgi sahibi olmadan tevile yeltenmek

İnsanların dünyasını olmasa bile ahretini berbat eder.

İlimde derinleşmek

İlmiyle amelini ameliyle de ihlâsını birleştirmeyi gerektirir.

Aksi takdirde BELAM zihniyetli insanların her devirde bulunabileceğini unutmamak gerekir

Allah(cc) Müslümanları ve tüm insanları çağdaş belamların şerrinden muhafaza etsin.

                                                                                                                                           ÂMİN