24.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1216

Türk Milliyetçileri son sözlerini söylemediler

AKP’nin, iktidar ömrünü uzatmak için, Atlantik ötesinden gelen dayatmalara boyun eğerek hazırladığı ve ilk ismi ile ‘Kürt Açılımı’ nın geldiği noktayı, dehşet içinde izliyoruz.

PKK’nın sivil uzantıları, bir tarafta ‘iki dilli yaşam’ projesini hayata geçireceklerini söylerken, diğer taraftan ‘Demokratik Özerklik Taslağı’ nı hazırladıklarını kamuoyuna deklare ettiler.

Diğer taraftan da Cumhurbaşkanı‘na sundukları raporla birlikte, bu üç ayaklı proje, aslında Türkiye‘yi bölme projesinin fiilen hayata geçirilmesine yönelik adımlardır.

Fiili bir durum yaratılmaya çalışılmaktadır.

Kendilerine ‘demokrat aydın’ denilen bir takım zevat da, televizyonlardaki programları adeta işgal ederek, bu konuda kamuoyunu ısındırmaya çalışıyorlar.

Onlara çanak tutan programlar yapan ‘televizyon programcıları’ da, bu ihanetin bir başka ayağını oluşturuyorlar.

Dikkat ettiyseniz, kanunlara ve Anayasaya, adeta meydan okuyan söylemleri kullanan bu sözde aydınlar, bir ayaklanma hazırlığının işaretlerini vermektedirler.

Söylemler, bunca yıldır kan döken PKK söylemleri ile bire bir örtüşmekte.

Türk Milleti‘nin dışında, ayrı bir Kürt Milleti‘nin kabulünü istediler önce.

Bunun da devletin kurucu unsuru olarak, Anayasa‘da tescil edilmesini istiyorlar.

Kürtçe‘nin kamuda statü kazanmasını ve eğititim dili olarak kullanılmasını istiyorlar.

Bu aşamada da, önce Baydemir, sonra Ahmet Türk, şimdi de, oluşturdukarı bir kurul ile birlikte, ‘demokratik özerklik’ adı altında, ayrı parlamentosu, ayrı bayrağı, ayrı savunma gücü olan, bir eyalet yapısına kavuşma talepleri geldi.

Bunda başarı sağlanabilirse, nihai hedef olan Irak, Türkiye, İran ve Suriye’yi de içine alan, Bağımsız Kürdistan Devleti aşamasına geçmek gibi, bir plan içindeler.

Takip ettikleri bu yol ile, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan 87 yıl sonra, ‘tek millet-tek devlet’ esasına dayanan üniter yapısı, yok olacaktır.

Üniter yapının yerine, etnik temelde ayrıştırılmış, çok milletli, çok kimlikli, çok dilli ve coğrafi temelde özerk bölgelere ayrılmış, parçalı, ucube devlet kurma hayalindeler.

Taleplerinin, masum birl kültürel hak talebi olmadığı gün gibi aşikar iken, içimizden bir takım hainler, bunu, meşru bir hak olarak gösterme çabalarından, bir an bile olsun vazgeçmemekteler.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin ifadesi ile; “Türkiye’nin milli birliğini, Cumhuriyetin kuruluş ilkelerini ve milli varlığını hedef alan hain bir suikast” ile karşı karşıyayız.

Bütün bu gelişmeler karşısında, Başbakan Erdoğan’ın sessiz kalmasını da yadırgamıyorum.

İmralı Canisiile yapıldığı iddia edilen pazarlıkların içinde, bütün bunlar konuşulmuş olmalı.

‘Kürt Açılımı’ bunlar için hazırlandı.

Her geçen gün adım adım takvim işlemeye başladı.

CHP‘nin çiçeği burnunda Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun bütün bunlar karşısında, aynı Başbakan Erdoğan‘da olduğu gibi sessizliğini muhafaza ediyor olmasını da, umuyorum milletimiz bir kenara not edecektir.

Hem bölücülerin, hem AKP’nin, hem de Kılıçdaroğlu‘nun unuttuğu bir gerçeği hatırlatmak istiyorum.

Bizler çaresiz değiliz.

Tarih, henüz nihai hükmünü vermemiştir.

Türk Milliyetçileri,henüz son sözlerini söylememiştir.

Aydınlığın en yakın olduğu an, karanlığın en kesif olduğu zaman dilimidir.

Orhun Irmağının Doğduğu Yere Gidiyoruz

Karakurum şehri tarihimiz için önemli. Bölgede ki gezimizin şimdi ki durağı Orhon ırmağının doğduğu Orhon vadisi ve Hangay dağları. 4×4 bir jiple Orhon ırmağının doğduğu bölgeye yolculuğa çıkıyoruz. Önce Karakurum şehrine hakim Şaman ve Budist mabedlerinin yanı başında Karakurum’da imparatorluk kuran Hunlar’dan Göktürkler’e Moğollardan Uygurlara bölgenin tarihini anlatan büyük bir anıtın bulunduğu tepeye çıkıyoruz. Bu tepeden hem Karakurum şehri ve hem de Orhon ırmağının vadisi muhteşem gözüküyor. Karakurum ve Orhon vdisini doya doya seyrettikten sonra vadiye doğru yolculuğa çıkıyoruz. Orhon  ırmağı bize geliyor, biz Orhon ırmağına doğru koşuyoruz. Zaman zaman aracımızdan inerek Orhon ırmağından elimizi yüzümüzü yıkayarak serinliyoruz. Orhon ırmağı nazlı nazlı akıyor. Orhon ırmağının kenarında birçok yaban hayvanına rastlıyoruz. Kartal’ın ördek yavrularına saldırması, küçücük ördek yavrularının Kartallardan kurtulmasının ölüm kalım mücadelelerinin belgesel görüntülerini çekiyoruz. Erkek ve ana ördeğin yavrularına nasılda kol kanat gerdiğinde şahitlik yapıyoruz. Orhon vadisinde ki yaşanan mücadele bu coğrafyada geçmişten bugüne yaşanan insanlık tarihinden hiç de farkı yok. Büyük ve küçükbaş hayvan sürüleri göçer çadırları, Ötüken yaylarına çıkan Moğolların oluşturduğu manzaralar görülmeye değer.
Karakurum bölgesi denizden 2414 metre yüksekliktedir. Bölgenin en yüksek noktası 3539 metre, en düşük 1290 metredir, %70’i el değmemiş boş alandır. Bölge  dağ keçileri, kar leoparları, yaban ayıları ve tilkilerin yaşam alanıdır. Tarihi kalıntıları en zengin bölge Karakurum bölgesidir. İlk taş devrinden kalan eserler ile Orhun yazıtları, Bilge Kağan ve Kültigin Anıtlarını bu bölgenin en zengin tarihi mekanları. Bu tarihi kalıntılar bölgenin ekonomik aktivitelerini de yönlendirmekte.
Karakurum UNESCO tarafından, saygıdeğer bir asaletle ve tabiatla uyumlu yaşamlarını asırlardır devam ettiren istikrarlı ve güçlü göçebe kültürünün liderliğinde gelişen ticaret ağı, yönetim, pazarlama, askeri ve dini merkez'” tanımlarıyla DÜNYA KÜLTÜR MİRASI LİSTESİ’ ne alınmıştır. Karakurum 140 yıl boyunca “İpek Yolu” üzerinde duraklama noktası olmuştur.
Orhun nehri Arkhangai yöresinde Khangai Dağlarından çıkarak, Rusya’da Baykal Gölü ne karışan Selenge Nehrine dökülmeden 1124 km kuzeye doğru yükselir. Orhun nehri ülkenin en uzun nehridir. Önemli iki ana kola ayrılır. Bunlar Tuul Nehri ve Tamir nehridir.
Orhon nehri yatağı boyunca iki önemli antik kent insanlık tarihi ile birlikte Türk ve Moğol tarihi için çok önemlidir. Kara Balgas, Uygur imparatorluğuna başkentlik yaparken, Moğol İmparatorluğunun en eski başkenti Karakurum Orhon bölgesindedir. Orhon vadisi boyunca Hun İmparatorluğuna ait mezar kalıntılarına rastlanır. Orhon ırmağında ki 20 metreden dökülen 10 metre genişliğinde şelale görülmeye değer güzelliktedir.
Göktürk İmparatorluğu Bu Coğrafya Da Kurulmuştu

Göktürkler veya Kök-Türkler Orta Asya ve Çin’de yaşamış Türk toplumu. Göktürkler inanç ve düşünce yapılarına göre Göktanrı (Tanrı veya Tengri) tarafından devlet kurma görevinin kendilerine verildiğine inanır ve bu doğrultuda hareket ederlerdi. Bu yüzden kendilerini Göktürk olarak tanımlamışlardır. Türk adı ilk kez Göktürkler dönemine ait Orhun Yazıtları’nda geçmektedir.
Orta Asya’da Karakurum yakınında Ötüken kentiydi. Devlet başkanlarına «kağan», hakan soyundan olanlara “tigin” derlerdi. Devletin kuruluşunda kağan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Tacikistan, Afganistan, Çin’in bir kısmı (Doğu Türkistan), Rusya ve Pakistan’ın bir kısmından oluşan bölge ve bölgeyi tanımlamak için kullanılan coğrafi terim.
Orhon bölgesi ve Ötüken diyarında gezimiz tüm hızıyla devam ederken heyecanlanıyoruz. Bu coğrafya Göktürk imparatorluğunun kurulduğu yerler. Belki ilk kez bu coğrafya da belgesel çekilip araştırma yapılıyor. Göktürk imparatorluğunun  kurulduğu coğrafya da araştırma yapıp belgesel çekmek bize heyecan veriyor. Göktürkler, saltanatı Avarların elinden alarak devletlerini kurmuşlardı. Bu iki kağan ve onların oğulları zamanında Göktürkler, doğuda Kingan Dağları’ndan batıda Demirkapı’ya kadar bütün Orta Asya’ya egemen oldular. İran Sasani hükümdarı Hüsrev Nuşirevan ile anlaşarak Çin ipek ticaret yollarım ellerine geçirdiler. Türk egemenliğinin batıda yayılmasında ve Batı Türkistan Türkmenleşmesinde önemli rol oynadılar.
VII. yüzyılın ilk çeyreğinde bir durgunluk geçiren Göktürkler, Kutluğ İlteriş Kağan zamanında yeniden canlılık gösterdiler. Ama bu sırada doğudaki Çin tehlikesine, batıdan gelen ve Sasani egemenliğine son veren bir de Arap tehlikesi eklendi.
VIII. yüzyılın başlarında, 706’da Kapağan Kağan komuta ettiği Türk ordusu Çinlileri yenerek Türk devletinin durumunu düzeltirken, batıda Kültigin Kağan ordusuyla Buhara yakınlarına kadar ilerledi (707). Böylece Türkler batıda Araplarla karşı karşıya” geldiler.
Kapağan Kağan 716’da ölünce oğullarıyla yeğenleri Bilge ve Kültigin arasında iktidar mücadelesi başladı. Yeğenler bu savaşı kazandılar ama, ayrılıkçı İstemi Kağan Göktürk Devleti hükümdarı. Göktürk Devletinin (552-745) kurucusu olan Bumin (Bumın) Kağan’ın kardeşidir. Bumin Kağan (552-553), Avarlara isyân ettiğinde İstemi, on boyun başında olarak ona yardım etti. Göktürk Devleti kurulunca Bumin, Doğu Göktürk Hakanı, İstemi de Batı Göktürk Yabgusu oldu. Bum in’in 553 yılında ölümüyle İstemi Büyük Göktürk Kağanı seçildi. 576 tarihinde ölümüne kadar kağanlık yaptı.
Bumin ülkenin doğu kesimini yönetiyordu. Batı kesiminde ise kardeşi İstemi Kağan vardı, ama geleneğe göre o, doğu kağanına bağlıydı.
Türk boyları ve Çinlilerle uzun uzun uğraşmak zorunda kaldılar. Kültigin 731’de, ağabeyi Bilge Kağan ise 734’te öldüler. Geniş bölgeyi elde tutmak iyice güçleşti. Arap baskısına doğuda Moğol baskısı eklenince iç ayrılıkların da etkisiyle Göktürk Devleti  745 yılında son bulmuş ama geride muhteşem izler bırakmıştı. Ne acıdır bu izleri bugüne kadar yeteri derecede araştırılmadığı için Türkiye üniversitelerinde Göktürk devleti ile ilgili ne bir araştırma enstitüsü ne de bir kürsü bulunmamaktadır. Bu yazımız ve belgesellerimiz Türk üniversitelerini harekete geçirir, araştırma merkezleri ve enstitüler kurulmasına vesile oluruz.

Uygur İmparatorluğunun Başkenti Karabalgasa Gidiyoruz

Orhon vadisi ve Ötüken diyarında ki gezimizin şimdi ki durağı, Orhon ırmağının yakınında yemyeşil dağ eteği yamacında DURVULCUN Uygur anıt mezarı. Bu anıt mezardan çok önemli bulgular ortaya çıkmış. Çin ve Moğol üniversiteleri tarafından bu bölge de bilimsel kazılar yapılıyor. Kazı alanının bulunduğu yerde çekimler yapıyoruz. Bölge çok geniş bir alanı kapsıyor. Henüz araştırma ve açıklamalar yapılmamış. Bu bölge de çekimler yapıp yetkililerden bilgiler aldıktan sonra, Orhon ovasında kurulmuş, Uygur imparatorluğuna başkentlik yapmış, tarihi Karabalgas şehrine yöneliyoruz. Şehrin kalıntıları ve surları uzaktan saray gibi gözüküyor. Arapça şehirli anlamına gelen medeniyetin karşılığı olan Türkçe Uygar sözlüğüne adını veren Uygur Türklerinin başkenti Karabalgas’a yaklaştıkça heyecanımız artıyor. Surların büyüklüğü ve yüksekliği şehrin önemini gösteriyor. Surun üstüne çıkarak ilim, kültür ve medeniyete beşiklik etmiş Karabalgas’ın harabe ve perişan hali karşısında üzülüyorum. İhtişamlı Karabalgas şehrinde geriye sadece harabe şehir ve sur kalıntıları kalmış. Surlar etrafı ve şehir içinde araçla dolaşarak çekim yapıyor, Karabalgas şehrine el sallayıp veda ederken Karabalgas’ın Uygur Türk tarihinde ki ihtişamlı geçmişini düşünüyorum.
745-840 yılları arasında Orhun ve Selenge Vadileri’nin yerli kavimleri olan Uygur Türkleri üçüncü büyük Türk devletini kurarlar. Başkentleri ise Karabalgasun’du. Fuad Köprülü Uygurların; İskit, İrani ve Türk unsurlarında mürekkep, fakat Türkleşmiş bir ırkı karışım olduğunu, sekizinci yüzyılın ortalarına kadar Buda dinine mensup olup bundan sonra Hıristiyanlık, Zerdüstlük ve Gnostisizmin bağdaşmasından doğan Manihaizm dinini kabul ettiklerini ve dokuzuncu yüzyılda Kırgızlar tarafından yıkıldıklarını dile getirir.
 Uygurlar minyatürde, kağıt ve mum yapma tekniklerinde, altın, gümüş ve demir işletmeciliğinde, çömlek yapımında, marangozluk, halıcılık gibi sanatlarda oldukça gelişmişlerdi.
Türk dilinde ilk defa yazılı bir Türk edebiyatı meydana getirdiler. Uygurlar döneminde Türkçe, devletin bürokrasi dili haline gelmiş ve yazışmalar Uygur harfleriyle Türkçe olarak yapılmıştır. Yine Sanskritçeden, Çinceden Türkçeye kitaplar çevrilmiştir.
Uygurlar memleketin birçok yerinde Mani mabetleri kuruyorlar. Bu mabetler aynı zamanda bir kütüphane ve bu dine mensup olanlar beyaz elbise ve beyaz başlık giyiniyorlar.
Türk dilinin gelişmesinde bir dönüm noktası olan Uygur dili ve yazısı Karahanlılar döneminde altın devrini yaşadı ve Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig eserinde en olgun ifadesini buldu.
Bu tespitler Horasan coğrafyasında ciddi araştırmalar yapan ve Asya’nın kandilleri adlı kitabı ile kültür tarihimize önemli hizmeti olmuş Halime TOROS hanımefendiye ait. Karabalgas veya Kara Balgasun şehrini ilk kez belgeselleştiren ve burada araştırma yapan Türk Gazetecisi ve televizyon programcısı olmanın haklı gururu ile Orhon vadisi ve Ötüken diyarına veda ederek Moğolistan’ın başkenti Ulanbatur’a doğru sabah güneşinin ilk ışıkları ile yola çıkıyoruz. Güneşin altın sarısı ışıkları Karakurum şehri ve Ötüken diyarı ile Orhon vadisinde muhteşem güzellik sunuyor. 
Yolumuz üzerinde Ulanbatur yakınlarında ki bir başka kültür coğrafyamıza çıkıyoruz. Burası başkent Ulanbatur yakınlarında ki Göktürk imparatorluğuna ait kültür havzası, Burası aynı zamanda doğal bitkiler ve yaban hayvanları milli parkı. Toprak yoldan bir hayli ilerleyerek milli park merkezine gidip, buradan yerli bir rehber alarak, tuz ve Moğolların Tuul nehrinin bulunduğu bölgeye derin vadiden geçerek iniyoruz. Bu vadi çok önemli.
Göktürk Anıt Mezar Taşları

Bu vadi doğal flora ve faunasının yanında 1991 den bu yana türü yeniden ve yeni iklimde üretilmekte olan (TAKHİ) Przevvalski vahşi atları ile Türk mezarları ve heykellerinin bulunduğu arkeoloji bölgesi.
Tuz (Tuul) Nehri’nin kuzey batı kıtasında 88 km. batısındadır. 34 heykel 525 Balbal mezar taşının bulunduğu bu bölgede ki anıtlar Göktürk kahramanlarına adanmış. Mezar kompleksi görülmeye değer. Burada belgesel görüntüler çekip rehberimizden ve ekibimizde ki bilim adamlarından bilgiler alıyoruz. Rehberin verdiği bilgiye göre, Göktürk devleti bu civarda kurulmuş. Vadinin etrafı İngut dağları ile çevrili. Bulunduğumuz bu bölge dünyanın Büyük Sahra Çölünden sonra ikinci büyük çölü olan Gobi Çölü’nünde başlangıç noktası. Bu bölge de bulunan Türk Kahramanlarına adanmış mezar kompleksleri büyük bir kısmı müzelere taşınmış. Mevcut yerlerin ve taşların görüntülerini çekip, rehberimiz ve ekibimizle Türk ve Moğol şarkıları ile veda ediyoruz.
Artık Ulanbatur’a yaklaşıyoruz. Vadilerden, dağlardan ve bozkırlardan geçerken Türk tarihi yine gözlerimin önünde canlanıyor ve kendimi Türk Tarihinin muhteşem geçmişine doğru yola çıkıyorum. Türkler için bir dönüm noktası Göktürk Devleti yıkılınca Çinliler bütün Türk yurdunu ele geçirmek istedi. Emevi Devleti’nin ortadan kalkmasını da fırsat bilen Çin, batıya yöneldi. 751 yılında Araplarla Çinliler Talas Irmağı boylarında karşı karşıya geldi. Talas Savaşı’nda Çin Ordusu karşısında zorlanan Müslümanların yardımına Türk süvarileri yetişti. Türk süvarileri karşısında neye uğradığını şaşıran Çinliler Talaş Savaşı’nda ağır bir yenilgiye uğradı, sonra Müslümanlar, Türklerin yüksek ahlakını, idarecilik ve savaştaki üstün meziyetlerini yakından tanıma imkanı buldular. İki millet arasından kaynaşma oldu. İslam’ı kendilerine yakın gören Türkler kitleler halinde İslam dinine girdiler.
 Türkler İslam Ordularında…

Çok sayıda Türk, İslam ordusunda görev aldı. Zamanla Türk askerleri, ordu ve yönetimde söz sahibi oldu. Ve bin yıla yakın bir süre İslâmiyet’in bayraktarlığını yaptı. Cihana huzur, barış ve adalet dağıttı. Türkler, Asya steplerinden Avrupa içlerine kadar uzanan bölgelerde büyük ve uzun ömürlü devletler kurdu. Kurulan her devlette İslam dininin ortaya koyduğu ilkeler ile Türk töre ve yaşayışı birbirine uyduğu ve birbirini tamamladığı için Türkler milli kimliklerini hiçbir zaman kaybetmediler. Büyük devletler, muhteşem medeniyetler kurdular.
Uygur Devleti’nin yıkılmasından sonra Karahanlı Devleti kuruldu. Kararanlılar İslamiyeti benimseyen ilk Türk devletiydi. Orta Asya bozkırlarında ilahi sesin duyulduğu bu ilk Müslüman Türk devleti oldu. Türk kültür ve medeniyet tarihini anlayabilmek için Moğolistan’ı gezmek ve anlamak gerekiyor. Bugün Moğollarda birçok kültürleri ile Türklere benziyor. Moğol dili de Türk dili gibi Ural-Altay dil gurubundan. Moğolistan’ın genel kültürü ile araştırma yapıp bilgi sahibi olmaya çalışıyoruz.

 

Moğollarda Toplumsal Hayat

Moğol kültüründe Tibet Budizminden başka en etkili ikinci özellik göçebe yaşama olan bağdır. Zaman içinde küçük değişim göstermiş olsa da nefes kesen manzarasıyla bozkırın ayrılmaz eşidir. Göçebe yaşam tarzı, en sıcak misafirperverlik ve sıcak karşılamayla şekillenmiştir. Göçerler yabancıya sunulan hoş karşılamanın gelecekte kesinlikle dönüşü olacağına inanırlar. Cengiz Han’a duyulan saygı ve dillerden düşmeyen Cengiz Han söylemleri hayatın ayrılmaz parçasıdır.

Moğol Mutfağı

Moğollarda en büyük ve en önemli öğün sabah kahvaltısı ve akşam yemeğidir. Yiyecekler; yüzde yüz doğal ve ekolojik ürünlerden yapılır. Coğrafi özellikleri nedeniyle tarım imkânı çok kısıtlı olan Moğolistan da beslenme et ve süt ürünleri tüketilmesi esasına göre düzenlenmiştir. Khorkhog -keçi etinin semaver benzeri bir kapta sıcak taşlar üzerinde pişirilmesi, buuz (etli mantı), ve tsuvan -yağda kızartılmış et- en bilinenleridir.
Tipik göçer Moğol ailesi yetiştirdikleri hayvanlardan haftada ortalama 2 koyun tüketir. Ana yemekleri keçi-koyun-kuzu eti ile yapılır. Et nadiren ızgara yapılır. Genellikle haşlanıp yağı ile birlikte tüketilir. Buğday kıymetli olduğu için un nadiren ve özenli kullanılır. Soğuk hava ve zorlu yaşam şartlarına direnmek için beslenme minimum sebze, maksimum yağ ve daha da fazla et prensibine göredir ve yemekler çok doyurucudur.
Geleneksel Moğolistan barbeküsünü tatma şansınız sadece bu ülke sınırlarında gerçekleşebilir. Yemek, bire bir ölçüdeki su ve sütün içine atılan çay yapraklarının bir miktar tuz ile karıştırılarak kaynatılması prensibiyle elde edilen ” ÇAYLI SÜT ” ile birlikte yenir.
Dilerseniz çayınızı küçük taslarda tereyağı ya da kaymak ile de karıştırarak içebilirsiniz.
Çay dışında her yerde kesinlikle karşılaşacağınız bir başka içecek Türklerin
geleneksel içkisi KIMIZ’DIR. Moğolca ayrag denen Kımız, taze sağılmış at sütünün inek derisinden bir torbaya konup süzülmesi ve sık sık karıştırılması ile yapılır. Hafif ekşi ayran tadında bir içecek olan Kımız’da düşük oranda alkol oluşur. Öyle ki kımız içip sarhoş olabilmek pek mümkün değildir. 2 litre taze Kımızda ancak bir şişe biradaki kadar alkol oluşur. Kımız Şamanlar tarafından ayrıca ilaç olarak da kullanılır.
Turist kamplarında geleneksel kımız, yoğurt ve krema tatlarını da deneyebilirsiniz.
Moğolistan’da kurutulmuş peynir de et kadar çok tüketilir. Kurutulmuş peynir besleyici olması, kolayca yapılması, yaparken ve saklarken soğutma gerektirmemesi nedeniyle bölge için ideal bir yiyecektir. Bazı kurutulmuş peynir cinsleri kemik kadar sert olabilir. Moğollar kurutulmuş peynirleri kuru tüketmenin yanında bir süre süt içinde bekleterek de tüketirler.
Bildiğiniz üzere turumuza tüm yemekler dâhildir. Şehirdeki yemekler Avrupa, Asya ve Moğol mutfağına ait olacaktır. Ger kamplarımızda sunulan kahvaltı ve akşam yemekleri batı ve Moğol yemeklerinin bir karışımı olarak hazırlanacaktır. Kişi başı günlük 2X 0.5 Lt içme suyu acente tarafından temin edilecektir.

Moğolistan’da İslam Medeniyeti

Moğolistan’a gelipte İslam medeniyeti ile araştırma yapmadan dönmek olur mu? Biz de İslam medeniyeti ile ilgili burada araştırma yapıyoruz. 3 milyon nüfuslu Moğolistan’da 300 bine yakın Müslüman yaşıyor. Moğolistan’ da ki Müslümanlar ve İslam medeniyeti ile ilgili bilgiyi Moğolistan İslam Federasyonu Başkanı Batırberk Hadis beyden alıyoruz. Türkiye’den gönüllü bu bölgelere giden ve Müslümanlara dini bilgi veren Moğolistan İslam Kültürleri Merkezi Birliği 300 civarında yatılı talebe okutuyor. Batırberk Hadis beyin verdiği bilgiye göre Ulanbatur’da dört Camii var. Moğolistan genelinde 45 camii bulunuyor. Müslümanlar daha çok Çin’in Doğu Türkistan sınırında ki Bayan Ölgey şehrinde yaşıyor. Devlet dine müdahele etmiyor. Ayrıca Batırberk Hadis bey Moğolistan Cumhurbaşkanın da danışmanlığını yapıyor. Batırberk Hadis beyin ifadesine göre, Ulanbatur’da Cengiz Han’dan 800 yıl sonra büyük bir Camii yapılıyor. Camiinin Suudi Arabistan ve diğer Arap ülkelerinin desteği ile yapıldığını öğreniyoruz. Ve camiinin görüntülerini çekiyoruz.
Moğolistan İslam Federasyonu Genel Başkan danışmanı Muzaffer beyden bilgiler alıyor. Bölge de yapılan İslami hizmetler ve Kur’an eğitimi hakkında ki çalışmalar hakkında açıklamalar yapıyor. Moğolistan’daki Türk Kolejini de ziyaret edip, kolejin çalışmaları ve hizmetleri hakkında bilgiler alırken, bu bölgeye eğitim gönüllüsü olarak gelen ve trafik kazası sonucu vefat eden Tonyukuk anıtı yakınlarında ki mezara defnedilen Adem TAT hocaya hayırla yad ediyoruz. Moğolistan’da görevli Türkiye Başbakanı adına hizmet veren kısa adı TİKA olan Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı Moğolistan Koordinatörü Erol Çetin’den TİKA’nın bölge ile yaptıkları hizmetler hakkında bilgiler alıyoruz.
Moğolistan’a Veda Ederken…

Artık Moğolistan’a veda vakti geldi. 20 Haziran 2010 tarihinde Rusya hava yollarına ait Moskova üzerinden bizleri Türkiye’ye getirecek Rus uçağına binmek üzere Ulanbatur Cengiz Han havalimanından uçağa bindiğimde özellikle pencere kenarını tercih ediyorum. Uçağımız havalandığında Ulanbatur şehri, üzerinde Ulanbatur’a el sallayıp Moğolistan dağları bozkırlar, Orhon vadisi ve Ötüken diyarını geride bırakıp, Kuzey Kutbu üzerinden Rusya’nın başkenti Moskova’ya uçarken aklım Moğolistan’da kalıyor. Elveda Ulanbatur, elveda Cengiz Han, elveda Göktürkler, elveda Orhon vadisi ve Ötüken diyarı, elveda Orhun abideleri, elveda Karabalgas, elveda imparatorluklar şehri Karakurum, elveda Moğolistan elveda

Yazı serisinin tamamı için http://www.gebzegazetesi.com/yazar.asp?yaziID=4401 tıklayın

 

son

Bir “Akkurt”un İsyanı

Ülkücüler / Bozkurtlar, geçmişte Ülkücü sıfatını gururla taşımış, Ülkücü teşkilatlarda ve MHP’de görev yapmış fakat son dönemde AKP saflarında siyaset yapan arkadaşlarından bazılarına, “akkurt” sıfatıyla sesleniyorlar. Tabii hiç olmazsa duygu bazında eski ideallerini yaşadığına inandıklarına. Tamamen “asimile” olmuş ve eski ülküleri ile hiçbir bağı kalmamış olanlara, içinde “kurt” sıfatının yer aldığı bir tanımlamada bulunmaları söz konusu değil.

AKP‘nin, Haziran 2011 de yapılacak seçimlerde yeniden tek başına iktidar olması için hedefi, MHP‘yi barajın altına düşürerek seçimden sonra iki partinin TBMM’e girebileceği bir sonuç elde etmek. BDP‘nin yine bağımsız olarak girecek adayları, bir bölge partisi olduğundan, bir grup kuracak kadar seçilebilir. Bu durumda AKP’nin tek başına iktidar olabilmesini sağlayacak tek yol olarak, MHP’li Bozkurtlardan bir kısmının akkurtlaştırılması gözüküyor.

Anayasa referandumunda bu konuda çok özel bir çalışma uygulayan AKP’nin bazı illerde başarılı olduğu, Ülkücülerden bir kısmının AKP’lilerle birlikte “evet” oyunu verdiği anlaşılıyor. AKP’nin gayesi, Anayasa referandumunda birlikte hareket ettikleri MHP’li kitleyi AKP seçmeni haline getirebilmek.  Daha da ötesi MHP’den başka bloklar kopartmaya çalışarak, yeni Anayasa için gerekli 367 milletvekilliğini kazanmak ve böylece istedikleri düzenin kolayca kurulmasını sağlamak.

AKP, bir yandan kendini bağladığı “Kürt Açılımı” kapsamında İmralı ile “müzakere” yapmaya devam ederken, diğer taraftan vatanın ve milletin bölünmezliği konusunda hassasiyetleri ile tanınan Türk Milliyetçisi MHP‘li seçmenleri nasıl AKP‘li haline getirecek?

AKP bu çelişkili duruma formüller üretmekte iken, İmralı’dan teröristbaşının aylar önce bildirdiği talepleri, bu defa yine O’nun emriyle (gelecekteki Türkiye Kürdistan’ı(!) Meclisi olarak tasarlanarak) kurulan DTK ile yine O’nun emriyle hareket eden BDP dile getirdi.

“Demokratik özerklik”, “iki dilli hayat”, ayrı bayrak, “özsavunma gücü” gibi tamamen bağımsız devlete giden talepleri tekrarladılar. PKK ve yandaşlarının ara kademe olarak Irak’ın kuzeyinde kurulan ve başında Barzani’nin bulunduğu “Kürdistan” Bölgesinin benzerini kurmayı planladığı aşikâr. Bu taleplerini açıklayacak kadar cesaretlenmiş olmaları, milletimizin büyük kısmında ağır bir travma yarattı.

Medyada her gün (aynı kişilerle) bunların tartışılıyor ve zihinler bu fikre alıştırılıyor. Tek taraflı bir psikolojik taarruz altındayız. Buna rağmen, milletimizin çok büyük bir çoğunluğu, bırakın taleplerin kabulünü, vatanın ve milletin bütünlüğünün tartışma konusu yapılmasından son derece rahatsız. Özellikle de Ülkücü gelenekten gelenler.

AKP’de siyaset yapmakta olan bir “akkurt”un bana söylediklerinden bazılarını aktarmak istiyorum:

“Ben, bünyesinde uzun mücadeleler verdiğimiz MHP’nin tek başına iktidar olma şansını yakalayamayacağını düşünerek, iktidar partisinde hizmet etmeyi seçtim. MHP yöneticilerinden bazıları beklentilerimize uygun değildi. Ak Parti başlangıçta bizim savunduğumuz “Türk- İslam Sentezi” fikrine uzak değildi. Beslendiğimiz fikir ve sanat adamları arasında çok ortak isimler vardı. Bunlar Ak Parti’yi benimsememi sağladı.

Başbakan Erdoğan, kitleleri etkileyen konuşmalarıyla, duruşuyla, dış ilişkileri yürütürken çalışkanlığı ve görüştüğü yabancı devlet adamlarının yanında verdiği dik duruş görüntüsüyle gurur duymamızı sağlıyordu. Hele İsrail’e kafa tutuşu ve “one minute” çıkışı bizi de coşturdu.

Başbakan Erdoğan, siyaseti iyi biliyordu, ekibini koruyordu, teşkilata hâkimdi. Kitleleri etkileyen, teşkilatını motive edebilen karizmatik bir lider olması bizi bu partiye daha da çok bağladı.

Oy depoları oluşturmadaki başarısı, STK’lar, cemaat ve tarikatlarla yürüttüğü ilişkiler ve fakir kitleleri bağımlı hale getiren yardım sistemi ile sürekli iktidar olma ümidini veriyordu. Bu da bulunduğumuz konumda hizmet etme fırsatını kaybetmemek için, AKP’li olmaya devam etmemizi sağlıyordu.

Ancak önce “Kürt açılımı” diye başlayıp, adı birkaç defa değişen sürecin geldiği vahim noktaya bak. Hapisteki bir mahkûm terör örgütünü yönetebiliyor, dahası koca Türk devletini yönlendirebiliyor.

Oysaki AKP iktidar olduğunda, Öcalan yakalanmış, terörist eylemler bitmiş, örgüt dağılma noktasında idi. Tamam ABD’nin Irak’ı işgali sonrasında, Irak Kürtlerinin yanında PKK’yı da desteklediğini göz ardı etmemek lazım. Ama biz iktidar olarak ciddi hatalar yapmasak işler bu noktaya gelir miydi?

Ben evdeki okuma yazması olmayan annemin “AKP bu ayrılıkçıları şımarttı, beş bin silahlı adamı olan bir çete, bunların yüzünden neredeyse koskoca Türk Devletini dize getirecek” diye söylenmelerine cevap veremiyorum.

Medya neredeyse tamamen AKP’nin kontrolünde. AKP izin vermese PKK propagandası yapan 20-30 kişinin her gün beyin yıkaması mümkün olabilir miydi?

Karşısına çıkan her güce karşı meydan okuyan, kükreyen Başbakanımızın, ne “hastir” çeken Diyarbakır B.Şehir Belediye Başkanına, ne Türkiye’nin Barzani’si olmaya soyunan İmralı’daki caniye ve ne de son olarak Apo’nun emirlerini çalıştayda görüşüp Türkiye gündemine mal eden ayrılıkçı DTK ve BDP’ye bir çıkışı olmadı.

İçişleri Bakanı Beşir Atalay, BDP’li belediyelerde yaratılan fiili duruma, Anayasayı açıkça ihlal eden emrivakilerine müdahale edeceğine, Habur’daki rezaleti telafi edeceğine, MHP’ye laf yetiştirmeye çalışmakta, bu kadar sorumlu davranan MHP’yi terörden beslenmekle suçlamakta.

PKK yandaşları ülkenin bölünmesini tartışıyor, tartıştırıyorlar. İnisiyatif PKK tarafında. Hükümetten ve AKP’den sadece cılız itirazlar. Başbakan bu tartışmalar devam ederken susuyor.

Nihayet bütçe konuşmasında Başbakanın çıkışı: “Ben Kürtçülüğe de Türkçülüğe de karşıyım.” Sanki ayrılıkçı, bölücü bir Türkçülük hareketi varmış gibi. Bölücüleri, Türk milliyetçileri ile aynı kefeye koymaya çalışan bir zihin alt yapısını ortaya koydu.

Bu zihniyetin, seçimden güçlü çıkarsa, Türkiye’yi bölecek bir Anayasa yapmasından korkmaya başladım.

Artık tahammül edemiyorum. Bu partiyi desteklemenin manevi sorumluluğu vicdanımı çok rahatsız ediyor. Siyasi yol haritamı yeniden çizmeyi düşünüyorum.”

Bu sözleri söyleyen akkurt’un ifadeleri, Haziran 2011 seçimlerinde AKP’nin planlarının aksine, akkurtların tekrar bozkurt olma ihtimalini de düşünmemiz gerektiğini ortaya koyuyor. Bu yuvaya dönüş oranı, MHP yönetiminin tavrına da bağlı olacak. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin bütün ülkücülere kucak açan daveti ve Prof. Dr. Ümit Özdağ, Koray Aydın gibi etkili kişilerle görüşmeleri de önemli. Bütün bunlar AKP’nin planlarının tutmasını engelleyecek ve akkurtları bozkurtların arasına, yuvaya dönmeye teşvik edici mühim gelişmeler.

 

Akepecilere Mersiye

“İnsanlarla yüz yüze konuşarak her sorunu halledebilirsin; ama bazı insanlar gelir önüne, hangi yüzüne konuşacağını bilemezsin…”

P. Neruda

Akepecilere Mersiye…

Türkiye’yi içinde bulunduğumuz noktaya getiren yalnızca bu iktidar değildir. Belki bu iktidar için, süreci hızlandırmıştır ya da her şeyin üstüne tüy dikmeyi başarmıştır diyebiliriz.

Ülkemiz bu gün bölünme noktasındadır. Hatta fiilen bölünmüştür demek daha doğru olur.

Sıra hukuki bölünmüşlüğe gelmiştir. Onu da Talabani “çözüm masada olmalı” diyerek, koskoca Türkiye Cumhuriyeti devletine yol göstermektedir.

“Özerklikte ısrarlıyız” diyen BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’la yaptıkları görüşme sonrasında AKP’li TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin “farklı düşünmüyoruz” cevabını vermektedir.

TBMM’nin AKP’li başkanı Mehmet Ali Şahin, Demirtaş’la yaptıkları toplantının bitiminde “Faydalı bir görüşme oldu. Türkiye’de her sorunun çözüm yerinin TBMM olduğunu ifade ediyorum. Sayın Demirtaş ve arkadaşlarına da söyledim. Onlar da farklı düşünmediklerini söylediler.” demektedir. Bu çözüm, çözülme midir?

Bu görüşmede TBMM’nin AKP’li başkanı Mehmet Ali Şahin BDP’li Selahattin Demirtaş’tan iki dil konusundaki düşüncelerini daha net ortaya koymalarını istemiş ve bundan sonra daha sık görüşelim arzusunu belirtmiştir.

Sayın Şahin, iki dil ve özerklik konusunda Demirtaş’ın daha net konuşmasını isterken umarım Türk Milleti ile alay etmeyi aklından geçirmemiştir. Adamlar daha neyi açıkça söyleyecekler?

AKP’nin bölünme konusunda ülkeyi getirdiği uçurum işte bu noktadadır.

Ekonomi açısından tablonun vahametini de eski AKP’li Abdüllatif  Şener “Türkiye’nin ekonomik tablosu, 1994 ve 2001 krizlerinden çok daha kötüdür. AKP yaptığı borçlanmayı kamuoyundan saklıyor. 80 küsur yılda yapılan borçlanmadan daha fazlasını yaptılar. Duble yolların dışında yapılan büyük tek bir yatırım yoktur ki duble yolun maliyeti yapılan borçlanmanın yüzde beşi bile değildir. O halde sormak lazım, nereye gitmiştir o yüz milyarlarca dolar” demektedir.

Yine eski AKP’li Abdüllatif Şener, Başbakan Erdoğan’ın devlete meydan okuyan ve iki dil ile iki bayrağı dayatan bölücülere karşı suskunluğunu da sorguluyor. Öyle değil mi? Al ananı da git, askerlik yan gelip yatma yeri değildir diye millete efelenen, hak arayan işçiyi, yumurta atan öğrenciyi insafsızca orantısız güçle darmadağın eden iktidar, bölücülerin talepleri karşısında süt dökmüş kedi gibidir.

İşte size Talabani, Mehmet Ali Şahin ve Abdüllatif Şener’in ağzından, AKP iktidarının Türkiye bilançosu.

Bu konularda çok yazıldı çizildi. Bunlara yeniden geri dönmek istemiyorum. Vurgu yapmak istediğim konu, Türk Milletinin yeniden bütünlüğünü korumak noktasında bir fırsatı değerlendirmesidir.

AKP iktidarı; yıllardır, Türk Milleti ve Türk Devleti ile amansız bir mücadelesi olanlar tarafından sinsi politikalarla; Türk Milleti ikna edilerek ve Türk Milletinin desteği alınarak sürdürüldü.

Müslüman Türk Millet, bir türlü gerçeği görmek ve kabullenmek istemedi. Ancak artık takke düşmüş ve kel görünmüştür.

AKP iktidarını art niyetle destekleyenler dışında halisane iyi niyetle; din, inanç, başörtüsü, özgürlükler, bundan önceki iktidarlara haklı olarak kızmak, devletin yanlışlarından dolayı gibi daha da sayılabilecek bir çok sebepten dolayı destekleyenleri bu işte kusurlu olarak görmüyorum.

Onlar demokrasinin gereğini yerine getirerek daha iyi bir hizmet almak için AKP’yi tercih etmişlerdir. Umarım içinde bulunduğumuz acı tablo, onların akıl ve gönül gözlerini açmaya yeterli olmuştur.

Ancak bir kısım art niyetli vardır ki; onlar yüzlerce yıllık hesaplarını, küresel güçlerden aldıkları destekle, AKP üzerinden görmeye kalkmışlardır. Yaşadıklarımızın en büyük sebebi budur.

Sadece kürtler değil bir çok etnik mikro milliyetçi, bölücü kürtlerden daha fazla zarar verici davranış içerisindedir. Bu etnik mikro milliyetçiler Türk devletini ve siyasetini ele geçirmiş, Türk Milletinin temsilini neredeyse ortadan kaldırmıştır.

Bu demokrasi, özgürlük, insan  hakları, sivil toplum, sanat, sinema, edebiyat, inançlar, medya, anadil vb. gibi kavramların altına sığınılarak yapılmıştır.

Kötü tablo, her gün bu art niyetliler tarafından daha da ağırlaştırılmaktadır. Bunların hiç birini Türk Milletinin lehine konuşurken göremiyoruz. Cemaat ve tarikatların tıpkı başbakan Erdoğan gibi suskunlaştığını izliyorsunuz. Bu günlerde konuşan adamlar Talabani, Barzani, Öcalan, Ahmet Türk, Selahattin Demirtaş, Gülten Kışanak, Aysel Tuğluk ve onların medya ile üniversitelerdeki destekçileri.

Nerede halkın oyunu alarak AKP’yi iktidar yapanlar? Vahim gidişat hakkında söyleyecekleri bir söz kalmadı mı?

Mersiye; bir ölünün ardından duyulan üzüntü ve acıyı anlatır. Ölen kişi, kaleme alınan düz yazı ya da şiirle övülür.

Ben tam tersini yaptım. AKP’yi kendi amaçlarını tahakkuk ettirmek için iktidar yapan ve Türk Milleti ve onun devleti ile hesaplaşan, bu adamlar işin sonuna geldiklerini düşünüyorlar.

Son zarlarını da Haziran 2011 seçimlerinde atacak ve “düşeş” getirdikleri takdirde yeni anayasa ile fiiliyata hukukilik kazandıracaklardır.

Türk milletini uyarmak için bir kez daha diyelim ki; söz ile uslanmayanın hakkı …

 

Anadili Talebi

0

Önceki gün Kürt kökenli bir aydınla sohbet ediyorduk. Çok ilginç bir şey söyledi: “Kürtlerin anadili konuşma talebi artık doğru bir talep değil. Çünkü Kürtçe artık anadili değil nene dili oldu.” dedi.

“Nene” derken  “nine”yi, “büyükanne”yi kastediyor. “Çünkü” dedi, “Artık anneler de çocuklar da Kürtçe konuşmuyor.”

Bölgedeki eğitim olanaklarının artması ve özellikle de özel televizyonların bölgede rahatça izlenebilir hale gelmesiyle birlikte  “Kürt coğrafyası” olarak adlandırılan Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da, geçmişteki söylemlerin artık geçerli olmadığını düşünüyor.

“Eskiden  ‘Türkçe bilmiyorum. Kürtçe biliyorum’ demek mümkündü. Bize bir dili dayatamazsınız demenin haklılığı vardı. Ama artık öyle değil. Dayatma falan yok. Türkçe kültürel olarak bölgeye girdi, egemen oldu. Devlet zoruyla değil, televizyonlarla, yayınlarla, Anadolu coğrafyasının linguafrancası oldu. Bugün artık anneler de, çocuklar da Türkçe’yi Kürtçe’den iyi konuşuyor.”

Bu tespit beni şaşırttı. Biraz daha deştim. “Bugün artık Kürtçe anadili değil, nene dili oldu. İki kuşak öncenin dili. Yeni nesiller artık Kürtçe bilmiyor, öğrenmiyor, öğrenme ihtiyacı hissetmemeye başlıyor. Bak PKK’nın televizyonunda bile Türkçe program sayısı Kürtçe program sayısından fazla. Çünkü daha geniş kitleye hitap ediyor.”…dedi.

Bu sözlerden benim anladığım şu: Türkiye’nin bölünme olasılığı siyasi olarak güçleniyor gibi görünse de, kültürel ve sosyolojik olarak giderek zorlaşıyor. Ve önümüzdeki dönemlerde bölünme tehdidi ve arzusu, Türkiye’nin başka bölgelerinden gelebilir. (Fatih Altaylı, Haber Türk, 24 Ekim 2010, s17)

(Nitekim) Messoud Fany, Kürtçe konusunda şu tespitlerde bulunmaktadır: “Kürt dili de, Kürt halkı gibi, Türkçe’nin özellikle Osmanlı Türkçesi’nin ilk sırayı teşkil ettiği bir karışım arzeder… Kürtçe grameri kolay olup, Farsça gramere çok benzemektedir. Bununla birlikte her iki dil arasında lexicologique (sözlük bilgisi), syntaxique (söz dizimi) ve morphologique (şekil bilgisi) bakımlarından birçok farklılıklar olup, Kürtçe telaffuzlar çok sert ve Farsça’dan daha az ahenklidir (Messoud Fany, La Nation Kurde…, s. 82.)…Kürtçe bir göçebe dili  sınırını aşamamış, bunun yanında azçok biri diğerinden farklı birçok lehçe meydana gelmiştir. (Messoud Fany, La Nation Kurde…,s. 84.) Özellikle Küçük Asya’da Kürtler şivelerini hep Türkçe kelimelerle zenginleştirmişlerdir… Kürtçe bugün halkının etnik karakteri kadar çeşitlilik arzeden özellikler taşımaktadır. (Messoud Fany, La Nation Kurde…,s. 85 – 86.)”

M. Fany’yi doğrulayan bir kabullenme de Mehrdad R. İzady’den gelmektedir: “Standart Kürt dili yaratılmak için gerekli devlet mekanizmasından yoksun olan ve standart milli bir dil yaratma çabaları başarısız olan Kürtler, çok sayıda diyalekt konuşmaya devam etmektedirler. (Mehrdad R. İzady; A Concise Handbook The Kurds, p. 167; A. M. Mentaşaşvili de lehçe, şive ve ağızlardaki farklılığa dikkat çekerek ortak bir edebiyat dilinin kurulamamasını buna bağlamaktadır. Bk. Dünden Bugüne Kürtler, Çev. Ayşe Hacıhasanoğlu, İstanbul 2004, s.82.)”

Günümüzdeki birtakım politik çabalar  “Kürtçe”  adı altında, sınırları Türkiye – İran – Irak ve Suriye’de geniş bir bölgeyi ihtiva eden topraklar üzerinde yaşayan konglemera özelliğindeki toplulukları bir millet haline getirme amacıyla, bu toplulukların ortaklaşa konuşabildikleri, yazabildikleri, anlayabildikleri bir dil yaratma gayretlerinden başka bir şey ifade etmemektedir. Minorsky, B. Nikitine, Messoud Fany, Hassan Arfa, Martinus von

Bruinessen vb. konuyla ilgili çalışmalar yapan bilim adamlarının ortaya koydukları gerçekler bu politikalarla tezat teşkil etmektedir. “Tek bir Kürtçe” gayretlerine rağmen bölgede görülen çok sayıda diyalektler içinde en önemlilerini şu şekilde tespit edebiliyoruz:

  • 1. Kırmançi veya Kurmanci (Türkiye)
  • 2. Zazaca veya Dımli (Türkiye)
  • 3. Sorani (İran ve Irak)
  • 4. Gorani (İran)
  • 5. Badinani (Irak)

Yukarıda zikredilen diyalektlerin her biri kendi içlerinde yeniden daha küçük konuşma gruplarına ayrılmaktadırlar. Bir köyde konuşulan diyalekt ile komşu köyde konuşulan diyalekt arasında çoğu defa anlaşabilirlik yoktur. Bölgenin coğrafi şartları, konuşma çeşitlerini birbirlerinden büyük farklılıklar gösteren bir biçimde kesin sınırlarla ayırmıştır. Her bir konuşma çeşidi fonetik ve morfolojik bakımdan ancak kendi içlerinde ortak noktalar ihtiva eden dialektler grubudur. Her bir dialektin, bir bölgede veya komşu bölgelerde çok dar bir alanda kendi içinde anlaşabilirliği söz konusudur. (Her Yönüyle Kürt Dosyası, Prof. Dr. Abdulhaluk M. Çay, Genişletilmiş 8. Baskı, İstanbul – Temmuz 2010, s. 173 – 174.)

Anlayana sivrisinek saz…vesselam.

 

 

 

 

 

 

Dr. Nef’i DEMİRCİ; Irak’ta İşgal Devam Ediyor

Oğuz Çetinoğlu: Haber Ajansları, 20 Ağustos 2010 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nin, 7,5 yıllık işgalden sonra Irak’taki silahlı kuvvetlerini tamamen çektiğini duyurdu. Konu ile ilgilenenler, ajansların servis ettiği bu haberi şüphe ile karşılıyorlar. Meseleyi çok yakından tâkip eden biri olarak yorumunuzu alabilir miyim?

Dr. Nef’i Demirci: ABD, Silahlı kuvvetlerini Irak’tan tamamen çekmedi. Yaklaşık 50.000 askerini Kuveyt üzerinden tahliye ettiğini açıkladı. Sayısı belli olmayan çoğunluktaki bölümü, halen Irak’ın değişik bölgelerinde bulunmaktadır.
Bunun yanı sıra ABD’nin özel güvenlik kuvvetleri ve Bağdat’ta ki Büyükelçiliğinde ABD’nin İstanbul’un Sarıyer İlçesi’nin İstinye Mahallesi’ndeki elçiliğinden daha büyük binalar grubunda, bazı söylentilere göre pek çok sayıda sivil görünümlü ABD görevlisi bulunmaktadır. Unutulmamalı ki Barzani’nin ifâdesiyle; ‘Kürtler ABD’nin stratejik müttefikidir.’ Bir Mart Tezkeresinden sonra Türkiye o sahadan silindi ve Kürtler ön plana geçti.

Çetinoğlu: ABD’nin Irak’ta daha ne gibi işleri kaldı?
Dr. Nef’i Demirci: ABD Irak’tan hiçbir zaman çekilmez. İşgal devam etmektedir, edecektir.
Nasıl ki Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngilizler uzun süre Irak’ta anlaşmalar ile hükmümü sürdürdü ise, benzer yöntemlerle sömürü devam edecektir. İşgal, sömürü maksadıyla gerçekleştirilmiştir. Irak’ın sömürülecek değerleri bitinceye kadar devam edecektir.
Çetinoğlu: ABD’nin Irak’taki muharip gücünün az bir bölümünü çekmiş olması, basınımızda bütün detayları ile yorumlanmadı. Siz bir yorum yapar mısınız?

Dr. Nefi Demirci: Basın ne yazık ki bu olayların içyüzünü ve Türkmenlerin içinde bulundukları gerçekleri göremiyor veya görmezden geliyorlar. Olayları yerinde tâkip etmiyorlar. Bilgi sâhibi olmadan fikir sâhibi olmuş gibi ahkâm kesip yorum yapıyorlar. Kerkük’e, Erbil’e veya Musul gitseler dahi işgalin sebebiyet kan ve göz yaşı ile değil, magazin haberleri ile ilgileniyorlar. Veya seçimlerden sonra, Kürtlerin dışındaki partiler arasında derinlere inmeden; mezhep çatışmalarını veya makam-mevki paylaşımı tartışmalarını anlatıyorlar. Görülmesi, yazılması gereken gerçekler; mezhep, mevki ve çıkar çatışmaları değildir. ABD’nin hükümranlığı ve Kürt Devleti ve İsrail’in güvencesidir.
Çetinoğlu: Sekiz yıl süren ABD’nin Irak işgalinin sonuçlarını özetler misiniz?

Dr. Nefi Demirci: ABD 8 yıl içersinde Irak’ı fiilen ikiye hatta üçe böldü. Ölenlerin sayısı milyonu buldu. Yaralı ve sakatların sayısı belli değil. Asayiş yok, emniyet yok. Şehirlerin alt yapısı perişan, su yok elektrik yok. Sağlık Allah’a emânet, göç edenler, kaçanlar… Irak’ta bir insanlık faciası yaşandı. Bu insanlık faciası karşısında Birleşmiş Milletler Teşkilatı (BMT) suskun. Sözüm ona Irak’a demokrasi geldi. Diktatörün devrilmesine sevinenler, her gün onlarca insan ölmüş olmasını umursamıyorlar. Söylenecek daha çok şey var. Özet istediğiniz için bu kadarını söylüyorum. Kemiyet ve keyfiyet itibariyle işgalden ibret alınması gerek.

Çetinoğlu: Irak’ta, 7 Mart 2010 tarihinde milletvekili genel seçimleri yapılmıştı. 6 aydan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen seçim sonuçlarına göre hükümet kurulamadı. Sebebi ne olabilir?
Dr. Nefi Demirci: Irak’ta Hükümet kurulmadı. Bu gidişle hükümetin kurulması daha çoook beklenecek. Kürtlerin endişesi yok, nasıl olsa gayri meşru yollardan zenginleşmeye devam ediyorlar. Barzani ‘Ağabey’ oldu. İyi komşuluk ilişkileri ve sıfır problem ortamında ‘Kürdün kedisini bile teslim etmem’ diyenlerin isteyecekleri başka ne olabilir ki?  Bununla da yetinmiyorlar, Kerkük’ü göstererek Diyarbakır’ı işâret ediyor. Bizim de çok dikkatli olmamız gerekiyor. Çoook…

Çetinoğlu: Biraz eskilere dönelim: Irak’ta 7 Mart 2010 tarihinde milletvekili genel seçimleri yapıldı. Nüfus sayımı yapılmaması, seçmen listelerinin hazırlanması sırasında, usulsüzlükler yapıldığı iddiaları… ve benzeri seçim öncesi gelişmeleri değerlendirir misiniz?
Dr. Nefi Demirci: Evet! Nüfus sayımı yapılmadı. Yalnız sayım değil, belirttiğiniz gibi seçmen listeleri de dürüstçe yapılmadı. Yapılan itirazlar dikkate alınmadı ve 2009 yılında hazırlanmış listelerle seçime gidildi. Bilindiği gibi Kerkük ve diğer Türkmen şehirlerine, 2003 yılından sonra başta Kürtler olmak üzere yerli Nüfusun yarısına yakın sayıda insan yerleştirildi. Kerkük’te bulunan bütün resmî daireler Kürtlerin işgali altında. Seçim sandıkları, elinde kuvveti olanların kontrolünde. Telafer’de sandıklar biri birinden ve yerleşim yerlerinden çok uzaklara konuldu. Başka usulsüzlükler de yapıldı. Sandıkların denetimi ve korunması hakkaniyete uygun olarak yapılmadı. Kürtler tarafından yapılan baskı, yetkililer tarafından görmezlikten gelindi. Yüksek Seçim Kurulu’na ITC. tarafından belgelere dayanarak verilen kaide ve hukuk ihlallerine ait liste hâlindeki şikâyetler değerlendirilmedi.

Oğuz Çetinoğlu: Irak’ın seçim sistemi, Irak’taki etnik ve dinî grupların bâzılarına haksız kazanımlar sağlıyor mu?

Dr. Nefi Demirci: Irak’ta etnik grup denildiği zaman ilk önce Kürtler akla gelir. Bütün Kürtler hele 1990 yılından sonra doğanlar ‘Kürdistanlıyım’ demekten çekinmezler.
Tabii olarak Kürtler hâkim oldukları ve kendi kuvvetleri ile korudukları toprakların sınırları içinde ve hatta Kerkük ve diğer bâzı yerlerde, Tuz, Altunköprü gibi Türk yörelerinde sözüm ona Irak Millî Kuvvetleri’nin içinde olduklarından, yalnız seçim sonuçlarına değil bütün idarî, siyasî ve hatta askerî konularda ağırlıkları var. Ağırlıkların sağladığı avantajı son noktasına kadar kullanıyorlar. Yetmiyor, ağırlıklarını daha da artırmaya çalışıyorlar.
Kürtler adı ve ideolojisi Kürt olan, Kürtçü olan 4 değişik parti listesi ile seçime katıldılar. ‘Kürtler de bölündü…’ şeklinde yorumları yapıldı. Gerçekler öyle değil. Bütün Kürtler ve onların içimizdeki uzantıları; Türkiye Büyük Millet Meclisinde, ‘Türk vatanının ve milletinin bölünmez bütünlüğü’ üzerine yemin edenler dâhil, 2 şey istemektedirler ve onun için çalışmaktadırlar:
1- Büyük Kürdistan
2- Kerkük ve ondan sonra sırasıyla Mersin ve Diyarbakır.
Çetinoğlu: Irak Türkmen Cephesi (ITC)’nin seçime kendi listesi ile girmeyişini, eski başbakan Ayad Allavi’nin lideri olduğu Irakıye Koalisyonunu, 2 milletvekilliğine râzı olarak desteklemesini değerlendirir misiniz?
Dr. Nefi Demirci: ITC Türkmenlerin içte ve dışta, yâni Irak’taki ve Irak dışındaki Türk varlığını temsil eden siyasî bir partidir. Seçime, ancak tek milletvekilliği elde edebileceğini bilmiş olsa bile kendi kimliği ve bayrağı altında girmesi gerekirdi. Böyle bir hareket; kimliği ve Türkmenlerin siyasî geleceği bakımından daha doğru olurdu. Talabani seçime katılan koalisyon ve siyasî parti temsilcilerini Cumhurbaşkanlığı sarayına dâvet etti. El-Irakiye’ nin koalisyon temsilcileri içersinde Türkmenlere yer verilmedi. Bu yemekli dâvette Türkmenler yoktu. Türkmenler, neden bir temsilcilerinin toplantıya dâvet edilmediğini sorduklarında Mesut Barzani’nin sözcüsü ve Kürt milletvekili Mahmut Osman; ‘Çünkü Türkmenler kendi listeleri ile seçime katılmadılar…’ cevabını verdi. Bu cevap mânidardır ve üzerinde durulması gerekir. 2 milletvekilliğine razı olmanın yorumuna gelince; ‘Günü kurtarma gayretidir.’ denilebilir.

Çetinoğlu: Seçimlerin usul ve nizâma uygun yapıldığı, seçmenin oylarını serbest irâdesiyle kullandığı söylenebilir mi?
Dr. Nefi Demirci: Bu sorunuza verilebilecek kısa ve net cevap: ‘Hayır’dır. Fakat Kürtler, seçimlerde kazançlı çıktığı için itirazları olmadı. Türkiye seçim sonuçlarını uygun bulduğunu açıkladı. ABD sonuçları destekledi. Araplar her zaman olduğu gibi mezhep ve makam kavgası içine girdiler ve Türkmenler kaderlerine razı oldular. İşgal altında ve Kürtlerin ön planda görüldüğü bir ülkede usul ve nizam ancak bu kadar geçerli olur.
Çetinoğlu: Seçim sonuçlarını değerlendirir misiniz?

Dr. Nefi Demirci: Bu seçimlerde Türkmenler gerçek anlamda başarı sağladı denilemez. Kürtler sonuçtan memnun. Araplar işgal ve parçalanmış ülkelerini düşünmek, tedbir almak; yerine ben-sen, Şii- Sünni ve makam kavgası içinde. Bugün sahnede olanların ve işgale destek verenlerin arzuladıkları düzen devam edecek. Biz Türkmenler, yıllar boyu her gün onlarca şehit verdik. Kan ve gözyaşı düktük. Ülke harâbeye döndü. Seçim sonuçları, bu tabloyu değiştirmeyecek.
Çetinoğlu: Irak Türkmenlerinin parlamentoda temsil oranı, nüfusları ile karşılaştırıldığında, âdil bir dengenin sağlandığı söylenebilir mi?
Dr. Nefi Demirci: Türkmenlerin nüfusları göz önünde bulundurulursa, Meclis’te en az 10-14 milletvekili ile temsil edilmeleri gerekir. Elinde kuvveti olan, arkasına ABD’yi alan, her konuda ve siyasî gelişmelerde kazançlı çıkıyor. Türkmenlerin ne yazık ki arkalarında destek veren ciddi bir güç yok. Türkmen bölgelerine kaydırılan, getirtilip yerleştirilen nüfus ile, sadece demografik yapı değil, yönetime hâkim unsur da değiştirilmiştir. Mahallî idâreler seçiminde de hak ettiğimiz sonuçları alabileceğimiz şüpheli.
Çetinoğlu: ITC, Türkmenlerin nüfus yoğunluğuna sâhip olduğu şehirlerde kendi listesiyle seçime girseydi, daha iyi bir sonuç alabilir miydi?
Dr. Nefi Demirci: ITC, Türklerin yoğun olduğu yerlerde tek başına seçime katılsaydı, evet daha iyi bir sonuç alabilirdi. Daha da önemlisi, halkının sarsılan güvenini, bugünlere kıyasla daha çok sağlardı. Şöyle ki; Kerkük’te, Tuz’da, Diyala ve Telafer’de kendi listesinden girmediği ve Türk olmayan listelere oy vermek istemedikleri için, Türkmenlerin seçime katılma oranı % 40- 60 civarında kalmıştır.

Çetinoğlu: Seçim sonucunun, Irak’taki Türk varlığına etkilerinin nasıl olabileceğini tahmin ediyorsunuz?
Dr. Nefi Demirci: Hükümet kurulmadan, icraatını görmeden seçim sonuçlarının Türk varlığına etkilerini değerlendirmek, bugün için erkendir. Daha Meclis açılmadı. Meclise giren Türkmenlerin birlik-berâberlik içerisinde olmaları gerekir. Türkiye’nin desteğine ihtiyaç var.
Çetinoğlu: Milletvekili seçimlerinin sonuçları, seçimden 20 gün sonra, 27 Mart’ta açıklandı. Oyların tasnifi ilkel metotlarla yapıldığı için mi gecikme yaşandı, yoksa bir takım pazarlıklar sebebiyle mi?

Dr. Nefi Demirci: Seçim sonuçlarının 20 gün sonra açıklanmasının, teknik sebeplere bağlanabileceğini sanmıyorum. Pek çok ülkede bulunan ileri teknoloji Irak’ta da kullanılıyor. Kasıtlı geciktirmeler ve bazı kesimlerin beklentileri ihtimâli olabilir, Yüksek Seçim Kurulu’na yapılan itirazlar ve Bağdat gibi, belli bölgelerde yeniden oyların sayılması, şüphelere sebep oldu ve oylar yeniden sayıldı ama sonuç değişmedi. Böylece seçim sonuçları Yüksek Seçim Kurulu tarafından onaylandı yürürlüğe girdi.

Çetinoğlu: Seçim sonuçlarının en çok ABD’ye yarar sağlayacağı iddialarını değerlendirir misiniz?

Dr. Nefi Demirci: İşgal altında olan Irak’ta ABD, kendi çıkarı yoksa, hiçbir siyasî, iktisadî ve askerî gelişmeye veya değişikliğe izin vermez. Irak, fiilen ABD’nin işgali altında.
ABD’nin tek hedefi, Irak halkını zâlim Saddam rejiminden kurtarmak değildi. İsteseydi, 1 milyon, bir milyar dolar verip; suikast düzenletmek, isyanlar çıkarttırmak, halk ayaklanmaları tertip etmek suretiyle Saddam’ı etkisiz hâle getirebilirdi. Böyle yapmadı.
ABD, iki amacını gerçekleştirmek için (BMT) kararlarını dinlemeden, uydurma bahanelerle ve Saddam rejimine karşı, Irak muhalefetinin yardımı ile, 1.000.000’dan fazla insanın ölümüne, milyonlarcasının göç etmek mecburiyetinde kalmasına ve Türkmenlerin Irak coğrafyasından silinmesine sebep olacak şekilde Irak’ı işgal etti.
İki amaçtan birincisi; yer altı ve yer üstü kaynaklarına sâhip olmaktı. Bu hedefi gerçekleşti.
İkinci hedefi, kurduğu sömürü düzenini devam ettirmektir. Şimdi onun hesaplarını yapıyor. Sömürü düzenini kullanılmaya müsait gruplarla yapmalıydı. Bu sebeple Kürtleri tercih etti.
Çetinoğlu: Genel olarak Irak’ta Türkmen varlığının geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Dr. Nefi Demirci: Irak’ta Türk varlığını iki başlık altında değerlendirebiliriz:
1- Türkiye’nin Irak politikası içinde Türk varlığı.
2- Bulundukları bölgede kendi varlıklarını, kimliklerini, topraklarını korumaya çalışan Türkmenler.
Türkiye’nin Irak politikasında geçmişten bu güne kadar değişik bakışlar ve yollar tâkip edilmiştir. Tâkip edilen siyaset daha çok günü birlik durumu ve vaziyeti idâre etme şeklinde olmuştur. 1959 soy kırımı ve 1980 lider kadronun idam edildikleri günlerindeki Türkiye’nin tutumu ortadadır. Bugüne baktığımızda Türkiye; kendi iç ve dış problemleri sebebiyle yeterli ölçüde ilgilenme, müdâhil olma imkânı bulamıyor.
Türkiye Irak politikasını, Kürtler ve hiçbir yaptırım gücü olmayan Irak’ın merkezî hükümeti üzerinden değil, Türkmenlerin, Türk kimliğini önde tutarak yürütmelidir. Uygulanagelmekte olan politika, yeniden düzenlenmeli, Barzani’ye kucak açmaktan vazgeçilmelidir.
Türkmenlere gelince: Uzun müddet baskı altında kalan Türkmenler siyaset yasağı içinde olduklarından Kültür ve sanatla ilgili alanlarda çalışmak mecburiyetinde bırakılmışlardır. Bu yöntem Rusların egemenliği altında kalan Azerbaycan gibi Türk cumhuriyetlerinde de uygulanmış, şairler, ressamlar, müzisyenler ordusu yetişmiştir. Bir milletin fertleri arasında elbette şairlere, müzisyenlere edebiyatçılara ihtiyaç vardır. Dilin geleneğin kalıcılığı, devamı bu sâyede olacaktır. Edebiyatçılarımıza millet olarak şükran borçluyuz. Fakat siyasete, ülke yönetimine hâkim olma ve siyasî hakları elde etmek şartıyla…
2003 yılına kadar profesyonel siyasetçinin yetişmediği ve bir anda Irak’ın kaos ortamına giren Türkmenler fiilî yalnızlık içersinde kaldılar. Onun içindir ki siyasî yönde bugüne kadar yapılan çalışmalar pek elde tutulur, gözle görülür bir sonuç vermedi.
Referandumdan geçen Irak Anayasasında Türkmenlere ve Türk varlığına, her ne kadar üçüncü unsur denildiği iddia edilse de, uygulamada diğer unsurlara verilen ve tanınan siyasî veya kültürel haklar verilmemiş, tanınmamıştır. Azınlık statüsünde olanların, Türkmenlerden daha önde oldukları bir gerçektir.
Irak’ta seçim yapıldı. Başka bayrağın gölgesi altında yapıldı. Ortaya çıkan sonuçtan memnun olmak mümkün değil. Buna rağmen kabullenmek mecburiyetindeyiz.

Çetinoğlu: Bundan sonra ne yapılmalı?
Dr. Nefi Demirci: Hamiyetli, inançlı, Türklüğünden, vatanseverliğinden ve millet sevgisinden güç alan Kerkük’ün, Telafer’in ve Türkmenlerin yurdu olan bütün topraklar uğruna canlarını verebilen seçilmiş milletvekilleri, siyasî parti yöneticileri ve yurt dışında ve içinde bulunan gerçek Türkmen kanaat önderleri başta ITC olmak üzere acilen toplanmalı.
Bu toplantıda;
1- Millî idealler belirlenmeli, hedef tâyin edilmeli ve açıklanmalı. Belirlenen ideallerin gerçekleştirilmesi, belirlenen hedefe ulaşılması için çalışılacağına, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda olduğu gibi Misak-ı Millî kabul edilmeli. Aksi takdirde ilgililer, çelişkiler içinde kalır, her kafadan çıkan ayrı sesler ve teklifler toplumu daha da ümitsizliğe götürür. Böyle bir gelişme, kesinlikle önlenmeli.
2- Seçilen milletvekilleri tek çatı altında toplanmalı, grup kurulmalı ve bir sözcü tâyin etmelidir. Bu şekilde değişik yorumlar önlenir ve birliğin oluşması sağlanır, oluşan birlik güçlenir.
3- Türkmenler kısa süre içinde belli özelliklere sahip bir lider bulmalıdırlar. Bu lider, âdil, yüreği ve cebi ile inancına, kimliğine bağlı, elini-avucunu kimseye açmayan, açtırmayan, sağ eliyle Türkiye’nin elini tutan, hakkını arayan ve onu elde edecek güçte olmalı.
4- Türkmenlerin diğer toplumlar gibi, Yahudi, Ermeni, Rum ve Kürtler gibi bir lobileri, Irak dışında birleştikleri bir grubu olmalı.
Çetinoğlu: Hıristiyan, Yezidi, Sabii ve Şebek gibi dini ve etnik gruplar için kotalar belirlenmesine rağmen Türkmenler için böyle bir uygulama yapılmamasını değerlendirir misiniz.

Dr. Nefi Demirci: Irak devleti suni olarak İngilizler tarafından kurulduğu zaman Hıristiyanlar, Yezidiler, Ermeniler, Sabiiler ve Şebekler azınlık olarak kabul edildiler. Azınlık haklarından yararlanmaları Anayasa ile sağlandı.
Irak Anayasasına dayanarak Türkmenlerin Kraliyet ve Cumhuriyet dönemlerinde kültürel hakları, okulları olmamış ve 1971 yılında verilen kültürel haklar kâğıt üzerinde kaldığı yetmemiş, arkasından da tutuklanmalar, sürgünler ve idamlar başlamış.
Ermenilere gelince, Ermenilerin okulları açıldı. Dillerinde ibâdetlerini yapabildiler. Seçimlerde bu haklardan yararlandıklar. ABD’nin azınlıklara yakınlığının etkisi de oldu.
Türkmenler Irak devleti kurulduğu tarihte, ilk yıllarda ve 1932 yılında Irak’ın BMT üyeliğine kabulünde yayınlanan deklarasyonda adları zikir edilmiş, Araplar ve Kürtler gibi aslî unsur sayılmışlarsa da ilerleyen yıllarda Irak’ta siyasî gelişmeler ve İngilizlerin hâkimiyet baskısı ile Kürtler, daha çok desteklenmiş, idarî ve siyasî alanlarda daha çok söz sâhibi olmuşlardır.
Bütün bunlar olurken Türkler, bir kenara itilmiş, yönetimden olduğu kadar siyasetten uzaklaştırılmışlardır. Daha çok edebiyat, şiire hoyrata yönelerek derdini, yalnızlığını, dilek ve şikâyetlerini dile getirerek teşkilatlanmalarını gerçekleştirememişlerdir. Irak adetâ Arap ve Kürtlerin bulunduğunu bir ülke hâline getirildi. 1959 yılından sonra Kürt isyanları başladı. Siyasî parti kurdular. ABD’nin desteği ile güçlendiler ve bugünkü konumlarına ulaştılar.
Bütün bu gelişmeler karşısında Türkmenler ancak, inanç içinde şanlı ordusunu beklemekte ve dua etmektedirler: Tanrım şanlı al bayrağımı, ordumun gözünü nefesini Türk dünyasından, Anavatanımdan ve Türkmenelinden eksik etme.
Dr. NEF’İ DEMİRCİ kimdir?

1934 yılında Kerkük’ün Çay mahallesinde doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini Kerkük’te tamamladı. 1953 yılında İstanbul’a geldi. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni 1960 yılında bitirdi.
1961 yılında Kerkük’e döndü. Orada kendisine yaşama hakkı tanınmayacağını anlayınca, 1967 yılında tekrar İstanbul’a geldi. Kadın hastalıkları ve cerrahî dalında ihtisas yaptı. Sosyal Sigortalar Kurumu İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastânesi’nde eğitimci olarak 1996 yılına kadar çalıştı ve kendi isteği ile emekli oldu.
1968 – 1978 yılları arasında Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği’nin Genel başkanlığını yaptı. Kerkük dâvâsına hizmet amacıyla; ‘Bülten’ isimli dergiyi 7 sayı, 1997 – 1999 yılları arasında ‘Kerkük’ isimli dergiyi 14 sayı yayınladı. Dergiler, imkânsızlıklar sebebiyle kapandı.
Dr. Nef’i Demirci’nin yayınlanmış kitapları: Mum Kimin Yanan Kerkük: (1976), Kerkük’ün Siyasî Tarihi: (2003), Unutulmayan Türkmen Şairlerinden Ağababa Hıdır Lütfü: (2005), Sönmeyen Ateş, Dinmeyen Hasret / Kerkük: (2006). Musul’un Siyasî Tarihi (1. Baskı Aralık 2009, 2. Baskı: Ocak 2010)
Üçü doktor. Biri mühendis dört evlat, 8 torun sâhibi olan Demirci, bu röportajın yapıldığı günlerde, ‘Musul’un Siyasî Tarihi’ isimli kitabının üçüncü baskısı için son düzenlemeleri yapmakta idi.

 

Mustafa Kemal’in Günahları!

Mustafa Kemal’in günahları çok büyük çok!

Hangisini sayayım?

İslam Halifesi ve Osmanlı Sultanı’nın sömürgeci ülkelerle imzaladığı SEVR antlaşmasını yırtıp attığını mı?

Anadolu halkını kışkırtıp yurdu işgal güçlerinden temizlemesini mi?

Yok, yok, en büyük günahı Türkiye Cumhuriyeti’ni kurup, Padişah Efendimizin kullarından “vatandaş” yapmaya çalışmasını mı? O vatandaşlardan bir “ULUS” oluşturmasını mı?

Yoksa, yabancıların eline geçen Osmanlı mülk ve işletmelerini, bedelini ödeyerek geri almasını mı?

O’nun 15 yıllık döneminde işlenen günahlar için kanıt mı istiyorsunuz?  İşte kanıtları;

26 Ağustos 1924: İş Bankası’nı kuruldu,

10 Ekim 1924: Ankara-Sivas demiryolu inşaatı başladı,

1 Ocak 1925: Gümrük Vergileri uygulamaya kondu,

5 Mayıs 1925: Ankara’da örnek bir çiftliğin kuruluşunu başlattı,

15 Ağustos 1925: Kayseri’de Tayyare Fabrikası kurulması için Junkers firmasıyla anlaşma yapıldı,

13 Eylül 1925 : Avrupa’ya yüksek öğrenim için öğrenci gönderilmesine karar verildi,

26 Kasım 1926 : Alpullu Şeker Fabrikası açıldı,

28 Mayıs 1928 : Van Gölü’nde vapur işletilmesi kararı verildi,

5 Ocak 1929 : Anadolu-Bağdat , Adana-Mersin Demiryolları ve HAYDARPAŞA Limanı satın alındı!,

18 Haziran 1933 : İzmir Rıhtım Şirketi satın alındı!,

27 Nisan 1934 : Menemen-Manisa, Basmane-Afyon Demiryolları satın alındı!, 14 Ağustos 1934 : İzmit Kağıt Fabrikası ile Paşabahçe Şişe Cam Fabrikası temelleri atıldı,

19 Ekim 1934 : Turhal Şeker Fabrikası açıldı,

18 Aralık 1934 : İstanbul Rıhtım Dok ve Antrepo şirketi satın alındı!,

21 Şubat 1935 : İzmir Havagazı Şirketi satın alındı!,

9 Nisan 1935  İstanbul Telefon Şirketi satın alındı!,

16 Eylül 1935 : KAYSERİ Bez Fabrikası’nın bazı üniteleri üretime başladı,

23 Ekim 1935 : ETİBANK hizmete girdi,

29 Kasım 1935 : Paşabahçe Cam Fabrikası hizmete girdi,

6 Kasım 1936 : İzmit Kağıt Fabrikası hizmete girdi,

1 ocak 1937 : Sirkeci-Edirne demiryolu satın alındı!,

3 Nisan 1937 : KARABÜK DEMİR ÇELİK Fabrikası temeli atıldı,

9 Ekim 1937 : NAZİLLİ Bez Fabrikası Atatürk hizmete açtı, 1 Ocak 1938 : GEMLİK Suni İpek Fabrikası hizmete girdi,

2 Ocak 1938 : BURSA MERİNOS Fabrikası hizmete girdi,

24 Ocak 1938 : İZMİR Telefon Şirketi satın alındı!,

11 Nisan 1938 : Üsküdar ve Kadıköy Su Şirketi satın alındı!,

23 Mayıs 1938 : İstanbul Elektrik Şirketi satın alındı!,

11 Temmuz 1938 : Toprak Mahsulleri Ofisi kuruldu;

10 Kasım 1938 Mustafa Kemal öldü.

Ama, tohumunu attığı günahlar biraz daha sürdü!

10 Eylül 1939 : KARABÜK Demir Çelik Fabrikası hizmete girdi,

18 Şubat 1941 : PETROL OFİSİ kuruldu,

4 Haziran 1944 : DUYUN-U UMUMİYE tarihe karıştı!

15 Ocak 1945 : ŞİRKET-i Hayriye ( İstanbul Şehir Hatları Vapur İşletmesi) satın alındı!

Görüyor musunuz;

Osmanlı’nın iflası ile yabancı şirketlerin eline geçen demiryollarını, liman işletmelerini, telefon, havagazı, elektrik, su, vapur işletmelerini bir bir parasını ödeyerek geri almış! Yeni demiryolları, fabrikalar inşa etmiş.

Allah’tan, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonucu kurulan Ulusu Hükümetinde “Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcılığına” getirilen ve 1983 sonrası iki dönem bu ülkeyi Başbakan olarak yöneten, “Demiryolları Komünist İşidir” atasözü ile tarihe geçen  Turgut Özal’ın başlattığı Özelleştirme çabalarını, sonraki siyasal iktidarlar da sürdürdüler, “ulusun ortak malı” olan ne varsa “Babalar gibi sattılar” da, bu günahlardan kurtulduk!

Hatta bir zamanın Maliye Bakanı Unakıtan;  “Sata sata bitiremedik, ne komünist ülkeymişiz?” diye ne de güzel özetledi!

Çok şükür, limanları, telefon idarelerini, elektrik dağıtım işletmelerini ve diğerlerini sattık kurtulduk!

Şimdi, Borsamız, sigorta şirketlerimiz dahil, hemen her türlü sınai ve ticari işletmeler yabancı şirketlerin elinde.

Ne SEKA kaldı, ne SÜMERBANK, ne de satılmadık limanımız!  Tarım ve hayvancılık derdinden de kurtulduk! Alıyoruz Angus’ları, susturuyoruz Angutları!

Çok şükür, böylelikle, Mustafa Kemal’in bu ülkede işlediği tüm günahlardan bir bir kurtulduk!

Dış siyasette de dost ve müttefik ve de “stratejik ortağımız” ABD ne derse yapıyoruz, “sıfır sorun” ile gül gibi yaşıyoruz!

NATO Karargahlarında, Pentagon’da, CIA merkezinde, Almanya’da, Fransa’da “Bölünmüş Türkiye haritaları” üzerinde taktik ve strateji çalışmaları yapılıyormuş, ABD “Büyük Ortadoğu Projesi” BOP ile Ortadoğu’da haritaları değiştirmeye çalışıyormuş!

Bunlar, komünistlerle milliyetçilerin uydurmaları!

Hem artık dünyada komünizm mi kaldı, milliyetçilik mi?

Bakın Irak’ta, Afganistan’da demokrasi nasıl geldi? Geldi de fena mı oldu?

Biz de biraz daha “İleri Demokrasiye” geçsek fena mı olur?

Siz, “Son 50 yılda dünya barışı için çocuklarını en çok feda eden ülke Amerika’dır” diyen, koskoca Cumhurbaşkanımızdan daha mı iyi bileceksiniz?

“Amerika bizim canımız, feda olsun kanımız” diyen büyüklerimiz ne kadar haklıymışlar!

Bakın ne kadar özgür, onurlu, müreffeh bir ülke olduk!..

Oo, saat de gece yarısına gelmiş.

Haydi, iyi geceler Türkiye’m!

Her nerede, nasıl, hangi çobanların güdümünde uyutuluyorsanız!..

 

 

 

Bir Medeniyet Modeli: Karız Kanalları

0

Bir belgesel seyrettim; gündemim değişti: Dursun Özden – Su Karızları. Nazlı Ilıcak‘tan, Rıdvan Dilmen‘den, Acun Ilıcalı‘dan ve Selâhattin Demirtaş‘tan bıkanlara müjde..
Çin yalnızca yeni Süper Güç olma niyetini değil Türk Tarihinin Dünya Medeniyetine hediyeleri olan uygarlık harikalarını da gizliyor. Beyaz Türk Piramitleri‘yle ‘bismihi’ dedik, Karız Kanalları‘yla ‘subhanehu’ diyoruz.

 Turfan yani Doğu Türkistan‘daki olağanüstü yeraltı su şebekesi sisteminin adı olan KARIZ KANALLARI; Tanrı Dağları’ndan topladığı suyu 60 kilometrelik çölün altından geçirerek Turfan‘daki yerleşim yerlerine götürüyor, aralıklı olarak açılan kuyularla tarım alanları sulanıyor, Tanrı Dağları ile Turfan arasındaki bölge çöl olduğundan suyun aşırı sıcaktan buharlamaması için Karız su kanalları yeraltında inşa ediliyor.
Kanalın derinliği 110 metreden başlıyor. Kanallar çölün altından gibi örülmüş. Yeraltı su kanallarının toplam boyu 5000 km. Belli aralıklarla açılan kuyular 90, 80, 70, 60 en son Turfan‘da 10 metrenin altında. Sistem tamamıyla yer çekimi kuvveti ile çalışıyor.
 Çinliler bu kanalları ülkelerindeki 3 harikadan biri olarak gösteriyorlar. Bu kanallar M.Ö. 500‘lerde yapılmış yani bundan tam 2500 yıl önce. Eğim, açı, suyun akışının sağlanması, doğru yolda gidilip gidilmemesi; bunların yapılabilmesi için gelişmiş bir bilim şart. Bunu başarabilmeniz için matematiğin, fiziğin, mühendisliğin ileri bir düzeyde olması gerekli. Karız‘ı inşa eden yerleşik medeniyet çok iyi organize olmuş, başarıya ulaşmış, ileri derecede teknolojiye sahip büyük bir uygarlık.

 Doğu Türkistan‘lı bir Uygur Türkü olan Doç. Dr. Âlimcan İnayet diyor ki “Karız Türklerin yaratmış olduğu bir medeniyet mucizesidir. Karız, yüzlerce hatta binlerce kuyuyu yeraltından birbirine bağlamak suretiyle yeraltı sularını yerüstüne taşıyan olağan üstü nitelikte bir su kanalıdır. Bugün Doğu Türkistan’ın Turfan Bölgesi’nde bulunan Karızların toplam uzunluğu 5000 kilometreyi aşmaktadır. Dolayısıyla bazı bilim adamlarınca ‘Yeraltındaki Çin Seddi‘ olarak tanımlanmaktadır.”
 Hâlâ sorunsuz bir şekilde çalışan KARIZ KANALLARI, Turfan vahasına her yıl yaklaşık 200 milyon metreküp su taşıyor. Bundan dolayı kanallar, Turfan için hayat kaynağı olmaya devam ediyor.
Karız kanallarının her birinde dik kuyular, yeraltı kanalı, yer üstü kanalı ve barajlar bulunuyor. Yeraltı kanalları inşa edilirken işçiler havalandırma sağlamak ve kazılan çamurları boşaltmak için 20 – 30 metre aralıkla dik kuyular açmış. Barajlar ise su miktarını ayarlayan su deposu işlevini yerine getiriyor.
En çok 1,5 metre yüksekliğinde kazılan tünellerde işçilerin ancak oturarak çalıştığı biliniyor. Bugünlerde bölgeye ziyaret eden turistlere bu çalışma yöntemi orijinaline uygun olarak yapılan mankenlerle gösteriliyor.

Üstelik bu konuyu dosya konusu yaparak gündeme getiren Bilim ve Ütopya Dergisi. Hani şu Silivri‘deki Perinçek‘in tarih araştırmaları dergisi.. Hani şu oğlu Mehmet‘i Rusya ve Çin Üniversitelerine Eski Türk Tarihini araştırmak ve 1. el kaynaklara ulaşmak için yollayan adam.

Biz toptancı bir halkız ama perakende alışverişi severiz vesselâm. Bu hüküm başta olsaydı bu yazıyı okumayacaktınız. Pazar ola..

karız

karız

kariz

kariz

karız

karız

Obama’yı Okurken

Hürriyet Gazetesi, Tolga Tanış imzası ile ABD Başkanı Barack Obama’nın Türk basınında ilk demecini kendilerine verdiğini duyurarak, Obama ile yapılmış bir röportaj yayınladı.

Obama’nın bu röportajda söylediklerine bakınca sanki karşımda Recep Tayyip Erdoğan ve AKP hükümeti var gibi bir düşünceye kapıldım.

Obama benim hayalci olarak nitelendirdiğim AKP’nin dış politikasını “dinamik dış politika” diyerek takdir etmesi benim açımdan oldukça şaşırtıcıydı. Çünkü AKP’nin izlediği bu dış politika, temelde ABD’nin menfaatlerine ters düşen politikadır. ABD nasıl olurda AKP’nin dış politikasına olumlu bakar, anlamadım.

Obama devam ediyor “açılım sürerse PKK’nın cazibesi ve gücü kalmaz… Türkiye’deki  kürtler ve diğer  gruplar (!) için insan hakları ve ekonomik durumun iyileştirilmesi inisiyatifi “Milli Birlik Projesi” türü adımları memnuniyetle karşılıyoruz” ve Obama ABD’nin PKK’ya karşı Türkiye’nin yanında olduğunu söylüyor. Buna istediğiniz yeriniz ile gülebilirsiniz, her şey serbest… Muhterem Obama ayrıca “ABD, geçen yıl kürtçe  ve diğer dillerde, devlet ve özel tv yayıncılığının başlamasını, kürtçe ve diğer diller dahil üniversitelerde dil bölümlerinin açılmasını ve antiterör yasasında yapılan değişiklikleri de memnuniyetle karşıladı” diye ekliyor.

Obama sanırım bir sonraki röportajında Türkiye’de BDP ve PKK’nın ortak talebi olan ve yasalarda cevaz bulmayan iki dilli uygulamaya geçilmesine de destek verdiğini ve böyle bir gelişmeden duyacakları memnuniyeti açıklayacak. Zaten ABD ve AKP arasında güçlü temeli olan sağlam bağlar böyle bir gelişmeyi kolaylaştırmakta ve olası kılmaktadır.

Ayrıca tercüme yapan mı öyle yazdı yoksa Obama bilerek mi söyledi anlamadım ama Obama, kavram olarak Türk vatandaşlığından değil de Türkiye vatandaşlığından dem vuruyor. Anlaşılan o ki; ABD’de de Türk Milleti kavramından Türkiyelilik kavramına çoktan geçilmiş.

Ne diyelim, ülkemize nifak tohumlarının saçılmasını ve devlet gücünün terör  karşısında etkisizleştirilmesini üzüntü ile karşılayacak hali yoktu. Obama’nın ülkemize atadığı ve Türk halkına tasdik ettirdiği BOP eşbaşkanı  sıfatlı iktidar; elbette dostlarının yüzünü “AK” çıkaracaktı ve nitekim öyle de oldu.

Obama “Türk hükümeti ile sünni çoğunluk dahil resmi azınlıkların ve diğer grupların din özgürlüğü endişeleri hakkında bir çok konuyu görüşüyoruz… Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılması için Türk hükümetine açık çağrıda bulundum”. Emin olun ki; haksever ve inançlara saygılı ABD’nin milli şefi Obama’nın bu düşünceleri karşısında gözyaşlarına boğuldum. Herhalde okyanus ötesine postu sermiş efendi hoca bu Obama’yı hidayete erdirdi.

Obama “ABD  ve Türkiye, sadece ortak menfaatler için değil, demokrasi ve ortaklığa olan güçlü iradeyle de ikili olarak birbirine bağlıdır” demektedir. Bu cümle beni gerçekten kalbimin ortasından tam on iki den vurdu. Eğer biz bu kadar birbirimize bağlıysak ki; Obama’nın, RTE ve Abdullah Gül’e teşekkür etmesinden bağlı olduğumuzu da anladım, bu sebeple benim bu güne kadar düşündüklerim ve iddialarım iflas etmiştir.

Arkadaşlar bundan böyle kimse direnmesin. Biz ABD ile birbirimize o kadar sıkı bağlıymışız ki; en azından benim bundan haberim yokmuş. Obama’yı okuyunca bunu anladım. Bu bağ öyle, böyle kopacak bir bağ değil. Gelin o zaman bir düğümde biz atalım.

Kasımpaşa’lı başbakanımız boşuna, Kasımpaşa’lı misali dayılanmıyor. Bu kadar sıkı bağlı olduğunuz ABD’nin teşekkürüne ve alkışına mazhar olmak az bir güçmüdür?

Sayın Obama; bendeniz de alkışınıza ve teşekkürünüze talibim. Emin  olun ki; bazı şeyleri becermede bunlardan daha marifetli olduğumu zannediyorum.

Hem siz; RTE, Abdullah Gül ve hükümetimizi övdüğünüz tüm konularda haklısınız. Bunları yapmakta çok ama çok geç kaldık. Ah Atatürk olmasaydı, ah Türk Milliyetçileri olmasaydı, çok önce halledecektik biz bu işleri. Hep onlar engel oldu hem size hem bize…

Bana güvenip emaneti teslim ederseniz, aynı bu günkülere verdiğiniz destek gibi sizden ince taktikler isterim. Çünkü içeride desteğini almak istediğim bir sürü iki ayaklı var. Gerçi çoğunluk mankurt ama yine de benim karda yürüyüp izimi belli etmemem lazım.

Ondan sonra göreceksiniz ki; sizin ifadenizle sadece ortak menfaatler için değil, demokrasi ve ortaklığa olan güçlü iradeyle ABD ve Türkiye tek yürek ve hatta tek ülke olacak.

Ben Obama’nın söylediklerine ancak böyle cevap verebilirim. Bu güne kadar aldattıklarım ve kendilerini yanlış düşünmeye sevk ettiklerim beni affetsin.

Bu Ne Biçim Demokrasi?

CHP Kurultayı bizi 1970’lerin kabuslu günlerine götürdü. İdeolojik kamplaşmalar içinde birçok gencin hayatını kaybettiği bir döneme sanki hasretle bir dönüş gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Che Guavera’nın şapkası altındaki genel başkan görüntüsü dikkati çeken bir afişti. Bir de Lenin’in posteri toplantıda yer almış olsaydı devrimci geleneği sürdürmüş olacaklardı.

Türkiye nereye gidiyor veya götürülüyor? CHP ise, dünün çıkmaz sokaklarının arasına yine dalmak istiyor. Yeni izlenmesi düşünülen yol, Türkiye gerçekleriyle bağdaşmıyor. Türkiye’deki değişme; klasik ideolojik çatışma ekseninden etnik ve mezhep odaklı yan kültür veya kimlik eksenine kayıyor. Artık böyle bir siyasi ortamda hala sağ-sol ideolojik bloklaşmasından medet ummak ne derece gerçekçidir? Türkiye’de etnik ırkçılık hortlatılıyor.

CHP Genel Başkanının zannettiği gibi Kürt de Türk de demezsek sorunlar çözülmüyor. Ülkeyi yönetenlerin garip hoşgörüsüyle devlet, egemenlik hakları, ülkenin toprak bütünlüğü ve milli bağımsızlığı tartıştırılıyor. Demokratikleşme ve kardeşlik projesi adına… Anlaşılan açılımlar meyvesini veriyor. Buna iktidarın ve ana muhalefetin de doğru dürüst sesi çıkmıyor, ama Genel Kurmay Başkanı gerekli uyarıyı yapınca etraf toz duman oluyor. Genel Kurmay Başkanı için malum gazetede çöreklenmiş isimler suç duyurusunda bulunuyor.

Etnik ırkçılar, son Diyarbakır Toplantısında iki dillilik, iki bayraklılık, özerk Kürdistan, öz savunma birlikleri dile getiriliyor. Bunların yarısı Kürtçe bilmiyor. Devlete meydan okunuyor ve açıkça vatandaşlık reddediliyor. Bazı küstah belediye başkanlarını görevden bile alamayanlar, Irak’ın Kuzeyini destekleyerek terör örgütüne prim kazandıranlar, örgütü sanki vatandaşı temsil ediyor konumuna sokanlar, bu ülkeyi yönetmeye layık değillerdir. Türkiye bu kadar ucuz bir ülke değildir. Kürtleri değil; ama kendilerini düşünen bir grup siyasetçi ve sözde aydın geçinen bazıları ve terör örgütünün şehir uzantısı olan KCK, bazı şehirlerde asayişi teminle kendini görevli görüyor ve vergi toplayıp adalet dağıtır hale geliyorsa, Türkiye’de gayet tabii iktidar tartışılır.

Türkiye’de kullanılan bir malzeme olan PKK demokratikleşiyor, Sorosçular, bölücü ırkçılar ve diğer marjinal gruplar demokratikleşiyor. Ülkenin asıl sahibi olan büyük çoğunluk ise, psikolojik baskı altında tutuluyor. Teröre taviz verilen, mücadeleden çok müzakere yolu açılan bir ortamda demokrasiden ve demokratikleşmeden bahsedilemez. Marjinalleri esas alan, parçayı bütünden ayırarak değerlendiren, küreselleştirmeye, postmodern ve modern ötesi tezlere teslim olmuş bir anlayış; milli bütünlüğü esas almadığından demokrasiyi de işletemez.

Demokrasi, marjinalleri de korur ve dışlamaz ama; politikanın bütününün marjinaller üzerine bina edilmesini, sadece farklılıkların esas alınmasını ve kutsallaştırmasını da kabul edemez. Bugün ülkemizde demokrasiyle çelişen bir ortam vardır. İktidarın seçimle gelmesi fazla bir şey değiştirmez; Hitler de seçimle gelmişti.

Bazıları iki dilliliğe fena merak sarmışa benziyor. Türkiye’de büyük sermayenin önemli bir bölümü anlaşılan menfaat için her şeyi yapacak durumdadır. Şarışın bir büyük sermaye patronu, Diyarbakır’da Kürtçe konuşmaya çabalar. Diyarbakır’da 150 sene önce Türkçe’nin son derece yaygın olduğunun farkında bile değildir. Bir buçuk asırda ortaya çıkan bu etnik dönüşüm fark edilemez. Bu bir çeşit eritme (asimilasyon) değil mi?

Resmi dil ve onun tersi olan gayri resmi dil ayırımı yanlıştır. Devletin dili olur. Anayasada da bu böyledir. Dünya dili olan Türkçe, egemenlik haklarımızla ilgilidir. Osmanlı’da da devletin dili ve eğitim öğretim dili Türkçe idi. TÜSİAD anlaşılan Kürtçe kursu açacaktır. Bir de buna TBMM’de kurs açılırsa bazı iktidar milletvekilleri kürsüden daha iyi konuşurlar!

Bazılarının hayal bile edemediklerini hayal olmaktan çıkarıcı ortamı hazırlayan yöneticiler, bolca Anayasa suçu işlemişlerdir. Askeri darbeler şamatası altında sivil darbeler sürdürülüyor. Son sekiz senedir hiçbir ciddi askeri darbe teşebbüsü önlenmedi. Ama sivil darbeler ve Türkiye’yi rehin alan sıcak para egemenliği ve Cumhuriyet tarihinden fazla borçlanma son yıllarda sürüyor. Ümraniye davalarının gerekçesi şimdi daha iyi anlaşılıyor.