25.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1217

Hacivat – Karagöz Öyküsü

Hani, halk arasında bir deyim vardır; “Hacivat halt eder, ceremesini karagöz çeker!”

“Gazanfer Bilge Bulvarı” adı verilen “bilgi ve teknik özürlü” yolda kısa sürede üst üste kazalar yaşandı.

Daha bu yol yapılırken, “işin ehli”  olan teknik adamlar ve özellikle “Meslek Odaları” uyardılar; “Bu kadar yüksek eğimli bir yol tehlikelidir, yapmayın, etmeyin” dediler.

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi yetkilileri burun kıvırdılar, kulaklarını tıkadılar, hatta kimileri; “Bunlar ideolojik yaklaşıyor. Her şeye muhalefet ediyorlar” dediler!

Her kaza sonrası yerel gazetelerimiz “uyarı” görevlerini yaptılar.

Büyükşehir Belediyesi’nin yetkilileri yine duymadılar!

Yağmurlu havalarda yolu kamyonla kapatıp, güya önlem aldılar!

Nihayet, akılları başlarına geldi!

Şimdi, ilave önlemler alacaklarmış.

1200 metrelik iniş şeridine kesme taşlar döşenecek ve ağır vasıtaların bulvara girişine izin verilmeyecekmiş!

Bu iş için 23 Aralık’ta -bugün- ihaleye çıkılacak.

Bu iş kaça malolacak bilmiyorum. Ama, “bedelini BİZ ödeyeceğiz!”

Bu ihalenin ceremesi bu kentte yaşayan ve bu olayda hiçbir günahı, kusuru olmayan vatandaş ödeyecek!

Hak mı, adalet mi bu?

Bu, “KUL HAKKI YEMEK” değil mi?

Tıpkı, Hacivat-Karagöz öyküsü!

” Hacivat halt eder, Karagöz ceremesini çeker!”

Onca yeni harcama yapılmasına rağmen, “ağır tonajlı araçlar bu yola girmeyecek!”

Peki, Allah saklasın ama bu yol üzerinde bir yangın olsa, tonlarca su yüklü “İtfaiye araçları” da girmeyecek mi?

Bu kentin bir insanı olarak, ben kendi payıma hakkımı helal etmiyorum!

Birilerinin akılsızlığının, aklı, bilimi, tekniği hiçe sayan anlayışın bedelini neden BİZ ödüyoruz?

Kocaeli Barosu’nu, Büyükşehir Meclis üyelerini göreve çağırıyorum; Bu rezaletin sorumluları kimse, bu yeni ihalenin ve bu yolda meydana gelen kazalardan doğan tazminat taleplerini onlar ödemelidir.

Eğer “Adalet” bilinçleri varsa, eğer kul hakkından korkuyorlarsa, eğer “günah” kavramının ne olduğunu biliyorlarsa, başta Büyükşehir Belediye Başkanı Karaosmanoğlu olmak üzere, o çok bilen teknik adamları ve danışmanları bu bedeli ödemeli, zamanında uyarı görevini yapan kişi ve kurumlardan da özür dilemelidirler.

 

T e s p i t l e r ve Y o r u m l a r (Kitap, Millet vs.)

0

Her kitap; birer maden kaynağı gibidir. Fakat madenler, nasıl ki toprakta cüruf ile karışıktır; kitapların da bulaştığı cüruflar vardır. Kitapların da, az veya çok, cüruf denen bazı duyguların tesirinde kalınarak kaleme alınmış olanları vardır! Veya yazarın, bütün samimiyetine rağmen kitabında; yanlışlardan kaçamadığı bölümler bulunabilir. Yahut, kasıtlı bir şekilde, sırf cüruf olarak yazılan sözde eserler de, yazılmış ve yazılmaktadır. Yine de böyle kitaplardaki materyaller, bilgiler veya belgeler; birer maden hükmündedirler. Cüruf denen keyfi yorumlarından ayıklayarak, aynı materyal veya vesikayı, bizler de pekala kullanabiliriz.

Çünkü, yılan su içer zehir akıtır.  Arı su içer bal döker. Demek ki, aynı belge ve olguyu iyiye de, kötüye de yormak mümkün. Bize düşen iş; her kitabın maden ve cevheri diyebileceğimiz iyi, güzel ve doğru taraflarını almak olmalı. Her kitabın;  cüruf sayılan kötü, çirkin ve yanlış yönlerini bırakmalı. Zaten her beşeri kitap; bünyesinde az veya çok cüruf barındırmaktadır. Öyleyse, bir şey bütün bütün elde edilmezse, bütün bütün de terk edilmemeli. İçinden; istenen alınmalı, istenmeyen bırakılmalı.     

Tabii ki, Kur’an ve Hadis kitapları ve ilhama mazhar olmuş büyük alim ve veli zatların vehbi eserleri; böyle bir tahlilden azadedir. Çünkü, onlar; mahza  maden hükmündedirler. İçlerinde cüruftan eser yoktur. Zira, o tür kitaplar; sırf Hak kelam ve Hak sözlerdir. İçlerinde, her çeşit ilim madenini bulunduran; ilim ve din dışı cüruflardan soyutlanmış, halis birer kaynaklardır.

Millet, şahs-ı manevidir. Manevi bir şahıstır. Teferruat ve ayrıntılarda farklılıkları olan insanların; müşterek ve ortak mana ve anlamların toplayıcı hükmü altına girmelerinden meydana gelen, milli bir topluluktur. Rast gele bir araya gelmiş bir yığın değildir.

Zamanımızda yaşamayan büyük zatları; kim görmek istemez? Kim onların sohbetlerinde bulunmayı arzulamaz ki?

Oysa, “Onların zamanında yaşamadık!” diye üzülmeye hiç gerek yok. Eğer onların eserlerini okuyor, anlıyor ve benimseyip içselleştirebiliyorsak; onları hem görmüş sayılır, hem de onlarla sohbetlerde bulunmuş oluruz. Çünkü:

“Ehl-i hakikatin (hakikati arzulayan ve gerçeği bulup onun peşinden giden Allah Adamlarının) sohbetine; zaman, mekan mani (ve engel) olmaz. Manevi radyo hükmünde; biri şarkta (doğuda), biri garpta (batıda), biri dünyada, biri berzahta (yani ruhların kıyamete kadar bekleyeceği, dünya ile ahiret arasındaki yerde) olsa da, rabıta-i Kur’aniye ve imaniye (iman ve Kur’an bağı) onları birbiriyle konuşturur (ve görüştürür).”

İşte, böyle büyük zatların eserlerini okuyanlar; onların manen kapılarını çalıyor ve onlarla görüşüp konuşuyorlar demektir.

“Bu zaman cemaat zamanıdır. Ehemmiyet ve kıymet, şahs-ı maneviye göre olur. Maddi ve ferdi ve fani şahsın mahiyeti nazara alınmamalı.”

Tıpkı, kişiler fani ve geçici, müessese ve kurumlar baki ve devamlı oldukları gibi. Öyleyse yapılacak bütün işler ve gözetilecek tüm hedefler; istikbal ve geleceğe yönelik olmalı. O şeyin kalıcılık tarafına hizmet etmeli. Bu hususu sağlayıcı mahiyete bürünmelidir.

Bugün, hemen her şey fabrikalarca yapılıyor ve üretiliyor. Fabrikalarda tam bir iş bölümü var. Her bölüm; yapılacak ürünün, sadece kendinden istenen kısım ve parçasını imal ediyor. Ve tabii, sadece bir parça üstüne yoğunlaştığı için, yalnız onu yapıyor. Fakat kısa zamanda ve çok sayıda. Böylece, seri bir üretim yapılmış oluyor. Bu şekilde hazırlanan parçalar bir araya getirilip; birbirine monte edilerek, arka arkaya sayısız imalat gerçekleşmiş oluyor.

İşte bu, işe; ferdin değil cemaatin, yani bir grubun el atması demektir. Nitekim zaman

cemaat zamanıdır derken; sorunlara, kendi başımıza değil, herkesle bir ve beraber olarak, el birliğiyle el atmanın gereğine inanmak ve bunun icabını yerine getirmeyi kastediyorum. Nitekim, istisnalar dışında, mes’elelere, bir de bu açıdan bakmak lazım.

Şayet bir fabrikada üretilen bir alet veya edevatın her parçasını; bir kişi yaptığını, sonra da onları bizzat kendisi bir araya getirerek, üretimde bulunduğunu düşününüz. Fabrikanın bir saatte ortaya koyduğu sayısız imalata bedel; tek başına her şeyi kendisi yapmak zorunda kalan kimsenin; bir şeyi belki birkaç hafta veya birkaç ayda yapabileceği malumdur.

Zaman cemaat zamanı derken; insanların maddi – manevi ihtiyaçlarını karşılamanın yolu; ancak böyle mümkün olabileceğini söylemek istiyoruz. Keza, insanların  -özellikle-  hak aramak için, seslerini ilgili mercilere, işte bu metotla duyurmaları halinde; sonuç almaları imkan dahilindedir.

Nitekim çeşitli sahalarda çalışan insanlar; bir dernek çatısı altında toplanarak, yani bir bakıma cemaatler oluşturmak suretiyle; seslerini duyurmak ve kendilerini dinletmek fırsatını buluyorlar.

Kaldı ki, “Söz, kuvvetini nispetinden alır.” Çünkü “Bir elin nesi var? İki elin sesi var.”  Bir kişinin hak aramasının getireceği sesle, aynı hak peşinde koşan yüzlercesinin getireceği ses arasında dağlar kadar fark vardır. Zira, tek tek fertler bir karışım hali gösterirken, aynı gaye ve aynı hedef etrafında kenetlenenler, bir yumruk gibi olup, terkip teşkil ederler. Karışım; en hafif bir rüzgarla her an dağılmaya mahkum kum yığınlarını andırırken, Terkip; en büyük fırtınalar karşısında bile, hiç istifini bozmayan beton kolonlara benzer.

İşte cemaat / şuurlu topluluk; halkın, birbiriyle kenetlenerek, demir bir yumruk halini alması keyfiyetidir.

 

 

Orhun Müzesindeyiz

Nihayet, yıllardan beri görme hayalimiz gerçek oluyor. Artık abidelerinin orjinal kitabelerini göreceğiz. 1300 yıl önce Bilge Kaan’ın birlik ve beraberlik olun nasihatının yazdığı Bilge Kaan anıtı ve Kültigin anıtına dokunabileceğim. Orhun müzesi için Türkiye hiçbir fedakarlıktan kaçmamış, Çin ve Moğol mimarı stili ile muhteşem bir müze binası yapmış. Müze binası ile Kültigin ve Bilgi Kaan anıtlarının bulunduğu yer arasında 500 metrelik mesafe var. Kitabeler buradan müzeye taşınarak, yeni koruma altına alınarak, asırlardan beri süren vefasızlığımız son bulmuş. Müzenin içerisine giriyoruz. Elimde kameram, boynumda fotoğraf makinemle o muhteşem anıt ve abidelerin belgesel ve görüntülerini çekiyorum.

Müzenin giriş kapısının tam karşısında gerçek anlamda bir abide. Yan yerleştirilen. Kültigin ve Bilge Kaan anıtları hayalimizden de ihtişamlı. 1300 yıldan beri yazılar silinmemiş. Nihayet anıtın yanına varıp dokunabiliyoruz. Yıllardan beri görme hayaliyle yanıp tutuştuğumuz anıtı okşayabiliyoruz. Anıtın önünde ve çevresinde dolaşarak, hatıra fotoğrafları çekip, anıttaki yazıları kameramıza birbir kaydediyoruz. Anıtın içinde de başka bal bal mezarları ve kitabeler var. Fakat müzenin bom boş olması ve hiç bir bilginin yazılı olarak yer almaması üzücü.

Bu kadar büyük masrafla yapılan müze, Türk tarihi ile ilgili birçok yazı görsel malzeme ses ve görüntü efekleriyle Büyük Hun imparatorluğu, Göktürk İmparatorluğu, Uygur imparatorluğu, Oğuz Kaan destanı, Orhun ırmağı ve Ötüken ormanları ile Uygur imparatorluğunun başkenti Karablgas ve Göktürk imparatorluğuna başkentlik yapan Karakurum şehri ile ilgili ayrıntılı bilgiler yer alabilirdi. Müzenin bom boş olması sergi alanlarında hiç bir şeyin olmaması TİKA’nın çok büyük bir ayıbı.

Türk İş Birliği ve Kalkınma Ajansı TİKA’nın bu tavrı, TİKA’nin Moğolistan bölge koordinatörü Erol Çetin’e bizzat kendisine aktararak eleştirilerimi sıraladım. Acaba TİKA buralara kimse gelmez, buralar çok uzak diyerek, Müze yi oldu bittiye mi getirdi. TİKA’nın kuruluş amacı çok güzel ancak, hem geçmişte hem bugün TİKA’yı yönetenler amacına uygun hizmet vermediklerine inanıyorum. TİKA Başbakanlığın örtülü ödeneğinden bütçesini alıyor. TİKA’ya hesap soran yok. Hesapsız kitapsız harcamalar, yapılan işlerin oldu bittiye getirilmesi üzücü. Cumhurbaşkanı ve Başbakanlığı geniş çaplı soruşturma ve araştırma yapmaya çağırıyorum.

TİKA’nın daha başarılı olması için mutlaka ciddi şekilde denetlenmeli. Tıpkı bizim gibi olumlu eleştirilerde bulunmalı. TİKA Moğolistan bölge koordinatörü bizim eleştirilerimizi sadece yapılacak, diyip geçiştirdi, ama biz bunun takipçisi olacağımızı bu satırlardan sizlerle paylaşmak istedim.
Bilge Kaan’ın Nasihatı Bugünde Geçerliliğini Koruyor
Bilge Kaan ve Kültigin anıtlarının bulunduğu müzeden ayrılırken, bir kez daha hatırama 1300 yıl önce yazdığı nasihatı bir kez daha düşünerek, Bilge Kaan anıtının bulunduğu müzenin yakınındaki yere gidiyorum.

“Tahta oturduğumda, şuraya buraya dağılmış olan milletim ölüp biterek, yaya ve çıplak olarak geri geldi. Milletimin adı yok olmasın, töre yok olmasın diye gündüz oturmadım, gece uyumadım. Gözden yaş gelse önleyerek, gönülden çığlık gelse geri çevirerek düşündüm. İyice düşündüm. Milletimi kalkındırayım, besleyeyim diye; kuzeye, güneye ve doğuya oniki büyük sefer yaptım, savaştım. Ondan sonra, Tanrı bağışlasın, talihim ve kısmetim var olduğu için, Ötüken’i il tuttum. Açları doyurdum, çıplakları giydirdim. Yoksul milleti zengin kıldım. Az milleti çoğalttım. Artık kötülük yok. Ve Türk Kağanı mukaddes Ötüken Ormanında oturdukça ülkede sıkıntı olmayacak, töre yaşayacak.
Türk, Oğuz Beyleri, Milletim, işitin!
Üstte mavi çökmese, altta yağız yer delinmese senin ilini ve töreni kim bozabilir?
EY TÜRK TİTRE VE KENDİNE DÖN!”

Elimde kamere ve fotoğraf makinemle müzeye 500 metre mesafedeki Bilge Kaan anıtının bulunduğu yere geliyorum. Burası da kalın ve yüksek duvarlarla çevrilmiş. Çin Mimarisi ile yapılmış kapının girişinde Moğolca, İngilizce ve Türkçe kitabe yer alıyor. Türk bayrağı ve TİKA amblemi sökülmüş, Anıt hakkında bilgiler yer alan yazıların Türk bölümü silinmiş. Anıtın bulunduğu alana gidiyoruz. Temsili bir kopya anıt, birebir yapılarak burada sergileniyor. Mezarlar ve mezar kalıntıları yer alıyor. Bölgeyi gezip, buralarda görüntüler çekiyoruz.
Buraya yaklaşık 1km mesafedeki Kültigen anıtının bulunduğu alana gidiyoruz. Aynı şekilde burası da tanzim edilmiş. Girişteki kitabeler anıtın bulunduğu yerde birebir kopyası yapılan Kültigin anıtı yer alıyor. Buraları gezerek anıtların ve müzenin gönüllü bekçiliğini yapan, Müzenin yanı başındaki Moğol çadırına misafir oluyoruz. Bizi Moğol misafirperverliği ile karşılıyor. Kameramızla içeri girip, Moğol çadırındaki yerleşik düzenin görüntülerini çekerken, bizlere ikram edilen yoğurt ve kaymağı afiyetle yiyoruz.

Hemen belirtelim. Milyonlarca büyük ve küçük baş hayvanın bulunduğu Moğolistan’da Peynir yoğurt ve süte hasret kaldık. Her nedense Moğollar, peynir ve yoğurdu farklı şekilde değerlendiriyor. Sadece Orhun abidelerinin bulunduğu bu yerde yoğurt ve sütü tatmış olduk.

Orhun Abidelerine Veda Ederken

Zamanın nasıl geçtiğini bilemiyorum. Kendimizi Orhun vadisi ve Göktürk kitabelerine kaptırmıştık. Vakit hızla geçti ve veda vakti geldi çattı. Orhun abidelerine veda ederken, tarihimizin şanlı sayfaları zaman tüneline girmişçesine bir daha gözümün önüne geldi. Türk tarihinin ihtişamlı geçmişi Orhun Vadisinde sanki yeniden dile geliyordu ve Orhun abidelerine veda ederken, bu bölgeler kendi haliyle bize çok şeyler söylüyordu.Buralarda neler yaşanmıştı neler.

O günlerde bir destan yazılmıştı. Kitaplara değil çocukların belleklerine, gelecek nesillerin kalplerine. İsimleri vardı. Tarih onları silinmeyen bir kalemle yazdı. Çeliğe su verdiler. Atları kıvılcım saçıyordu. Kısraklarında nakışlı eğerleri, yol tuttular. İz sürüp yurtlandılar. Başta Oğuz kağandı adları. Güneşi sırtlanıp yürüdüler. Birlik oldular, dirlik oldular.
Ve seslendi Bilge Kağan: “Sözlerimi iyice işitin. Önce siz kardeşlerim, oğullarım, birleşik boyum. Beylerde gün    ^ doğusuna, güneyde gün ortasına, geride gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar halkım. Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Kardeşim Kültegin’le ölesiye çalıştım, çabaladım. Hakkı, ateş ve su gibi birbirine düşman
etmedim. Çıplak halkı giyimli kıldım. Fakir halkı zengin kıldım. Türk milletini düşmansız kıldım. Ey Türk milleti işit. Üstteki mavi gök çökmedikçe, alttaki yağız yer delinmedikçe senin devletini ve yasalarını kim bozabilir?”

İlk kez Türk Adı bu vadide devlet ismi olarak bu vadide yazılmıştı

Türk adını ilk kez devletin resmi adı olarak benimseyen Göktürkler, tarih sahnesine çıktı. İki yüz yıldan fazla bir süre egemenliklerini sürdürdüler. Sınırları doğuda Kore, batıda Hazar Denizi’ne kadar uzanan geniş bir coğrafyaya yayıldılar. Çok hızlı  hareket  edebilen  süvariler, Göktürkleri zaferden zafere koşturdu. Göktürklerle ilk defa millet olma bilinci  yerleşti.  Kültür  ve medeniyette yüksek bir düzeye ulaştılar. Göktürkler, Orhun abidelerini diktiler. Bilgelikle yönettiler devleti. Türk milleti bahtiyar oldu.  Bütün Türk devletlerinde olduğu gibi ne zaman ki bilgisiz, tecrübesiz kağanlar tahta oturdu, onların kötü idaresi ve dış güçlerin hileleri yüzünden zengin ülkelerini yitirdiler. Cihanı tutan güçlerini kaybettiler.

Biz kendimize tarihin akışına o kadar kaptırmışız ki birden rehberimiz Orhun ırmağını görmeye gidiyoruz, diyerek asfalt yoldan bize bozkırlara yönetti. Heyecanlanmıştım. Evet Orhun ırmağını görecektim. Bir düzlükte durduk. Sarı çiçekler Mor yaban laleleri, kekik otlarının arzu endam ettiği bu ovada, fazla büyük olmayan ama kıvrım kıvrım ve nazlı nazlı akan küçük bir ırmağın kenarına geldik. İşte burası eski Orhun ırmağı dedi rehberimiz. Şaşırmıştım. Ben Orhun ırmağını daha büyük, daha geniş, daha canlı, daha heyecanlı bekliyordum. Fakat tam tersi Orhun burası olmasa gerek diyordum. Rehberimiz uyardı. Gerçek Orhun, yani yeni Orhun ırmağı biraz daha ileride Karakurum şehrinin hemen yanı başında, Ötüken ormanlarında doğarak Moğolistan içerisinde1400 km yol katettikten sonra, Rusya sınırlarında Baykal ırmağına dökülen nehir. Burası eski Orhun ırmağının küçük bir kolu olan eski Orhun diyince içim rahatladı.

Benim hayalimdeki Orhun ırmağını daha sonra görecektim. Ama bu Orhun ırmağının bu küçük koluda bize çok şeyler söylüyordu. Geçmişte çok daha geniş vadi ve sulu akan bu ırmak ekolojik dengenin ve iklimlerin değişmesi ile azalıyormuş. Burada kuşların ördeklerin, büyük ve küçük baş hayvan sürülerinin atların görüntülerini çekiyor, Eski Orhun vadisinde tarihe ve zamana not düşmeye devam ediyoruz
Yeniden yola koyulup, Türkiye Cumhuriyeti tarafından yapılan asfalt yoldan geçerek, Karakurum şehrine gidiyoruz. Karakurum şehri ile Orhun abidelerinin bulunduğu alan 50 km buraya Türkiye Cumhuriyeti devleti çok güzel bir asfalt yol yapmış. Asfalt yoldan geçerken, geçmişteki Türk atalarımız sanki bize eşlik ediyordu. Orhun ırmağı vadisindeki Karakurum şehri uzaktan bir tablo gibi bize hoş geldin dercesine kucağını açmış bekliyordu. Dağların eteğinde, ırmağın kenarında, yemyeşil düz bir alanda kurulan Karakurum şehri Göktürk, Uygur ve Moğol İmparatorluklarına başkentlik yapmıştı. İpek yolunun da birleşme noktasıydı. Bugün o ihtişamlı imparatorluk şehrinden geriye sadece, 7 bin nüfuslu kasaba kalmış.

Karakurum ile Ulanbatur arası yaklaşık 400 km sağlıklı yol olmadığı için 8-10 saatlik karayolu ile gelinebiliyor. Ancak uçaklarla buraya gelinebiliyor. Burası çok uzak olduğu için ve uçakta çok pahalı olduğu için Moğolistan’a gelen bir çok Türk Orhun Abidelerini ve müzelerini görmeden Türkiye’ye dönüyorlar . Karakurum Şehrinin hemen yanı başında, Ötüken ormanlarından doğan Orhun nehrinin kenarındaki çadır tesislere geliyoruz. Vadinin içerisinde yemyeşil ovada kurulu çadır, kampımız çağlayarak akan Orhun ırmağının sesi ile tam bir lüks otel konforunda.

Çadıra yerleşir yerleşmez, kararan havaya aldırış etmeden, kendimi Orhun ırmağının kenarına atıyorum. Karlı dağlardan doğarak gelen Orhun ırmağı, Köpük köpük akıyor, taş alıp, ırmağa doğru atarken, asırlar önce bu ırmak kenarındaki çocukları ve ihtişamlı tarihi düşünüyordum.
Irmağın kenarından ayrılmak istemiyorum ama günün farklı duygular içerisinde çadıra dönerek, Orhun ırmağının adeta ninni gibi gelen sesini dinlenerek, kendimi uykunun kollarına atıyorum.

Göktürk ve Moğol İmparatorluklarının Başkenti Karakurum’dayız

Göktürkler, Moğollar ve Uygur Türk İmparatorluğuna başkentlik yapmış tarihi Karakurum şehri üzerine güneş yeni doğarken, Orhon ırmağının  çağlayarak akan sesi bizi uykumuzun uyandırıyor. Güneş bütün kızıllığını altın sarısıyla çadırlarımıza, Orhon vadisi ve Karakurum şehri üzerine serperken, kuş sesi ve bülbül sesleri ile güneşin muhteşem manzarasını Karakurum şehrinde belgesel görüntüleri çektik. Kahvaltımızı Orhon ırmağı nehri kenarında yaptıktan sonra, önce tarihi Karakurum şehrini tepeden seyretmek üzere dağlara tırmandık.

İmparatorluklar şehrinden eser kalmamış. Şimdi küçücük bir kasaba. Tipik evleri ile güzel bir görünüm arz ediyor. Tarihi Karakurum şehrinden geriye kalan Erdenazu Budist tapınağı. Burası çok geniş bir alan. Bu tapınak bile Karakurum şehrinin ihtişamını yansıtmaya yetiyor. Çin ve Tibet kültür karışımı Budizm inancını yansıtan bu tapınak bir mabetten çok tipik görüntüsüyle adeta bir kale gibi. Tapınak tepeden bir tablo gibi Karakurum ovalarını süslüyor. Budist tapınağının içerinde birçok tapınak var.

Tapınağın içerisine özel izin alarak çekim yapıyoruz. Ancak tapınağın giriş kapısından sonra bizi bir sürpriz bekliyordu. 800 yıl önce Moğol İmparatorluğu dönemimden kalma Karakurum’da ki 17 camiden birine ait muhteşem bir taş kitabe adeta bize hoş geldin dercesine bizi karşılıyor. Kitabenin bir camiiye ait olduğunu söyleyen bir rehber, Karakurum’dan 17 ayrı etnik millet ile birçok dinin rahatça ve özgürce hayatını sürdürdüğünden söz ediyordu. Karakurum camisinden kalan bu kitabe Orhon vadisinde ki İslam medeniyetinden bir tapu senedi gibi dimdik ayakta duruyor. Kitabeyi elimizle okşuyor, 800 yıl önce Karakurum’un ihtaşımını düşünüyordum. Tarihi Karakurum şehrinin bulunduğu şehir ipekyolununda bulunduğu önemli bir kavşak noktasıydı. Bulunduğumuz Budist tapınağı Endenezu tarihi Karakurum şehrinden ayakta kalan tek eser. Camiler dahil bütün Karakurum şehri yıkılmış. Şehir harabelerinin bulunduğu yere Erdenezu müzesini gezdikten sonra gideceğiz.

Erdenezuu Müzesini Geziyoruz

 Budist tapınağı Erdenzuu müzei etrafı “tanrının evi” anlamına gelen kare planlı ve sivri surlarla çevrilmiş. Çok eski binalar bulunuyor. Budist tapınağını ateist Moğol rehber eşliğinde geziyoruz. Dev buda heykelleri, budanın yardımcıları, şeytan figürü, Budizm dinini sembolize eden resimler var. Budizm milattan önce 1500 yıllarında Tibet’te ortaya çıkan 90 yaşında ölen Buda’dan alıyor. Budizm’de cennet ve cehennem inancıda var. 108 Tanrı’ya inanılıyor. Şeytan figürünün Budizm’de de olduğu ve şeytanı kadın kılığına giren bir meleğin öldürdüğüne inanılıyor. Bu müzede çok sayıda manastırlar ve ibadethaneler olduğu söyleniyor. Bu yerlerin birçok yerini gezip figürlerin, heykellerin ve aletlerin görüntülerini çekiyoruz.

Erdene Zuu, 13.yy. da Büyük Moğol İmparatoru Cengiz Han’ın geliştiği Karakurum bölgesinde, yapımından sonra sosyal ve siyasi nedenlerle defalarca dağıtılan ve kapatılan fakat günümüzde halen yaşayan ilk ve en büyük Budist Manastırıdır. Manastır UNESCO DÜNYA MİRASI listesine alınmıştır.
Bu manastır 1585’te Moğolistan’da Tibet tarzı Budizm’in tanıtımında ABTAİ SAİN HAN tarafından yapılmış. Buda inancına göre Tanrı’nın evi olarak adlandırılan 102 kuleli duvar ile çevrili olup,1680’de de yıkılmış fakat 18.y.y.da yeniden yapılmıştır. Erdeneuu müzesinin içinde 52 Budist tapınağı bulunuyor. Bu tapınakları tek tek gezip, belgesel çekiyoruz. Bizim dışımızda birçok Avrupa ülkesinden Çin ve Kore’den turistler var. Türkiye’den çok az turist geliyor. Moğolistan’ı yılda 100 bin turistin ziyaret ettiğini öğreniyoruz.

Komünist Lider Budist Rahipleri Öldürdü

Moğolistan 1920’li yıllarda Komünist Rusya blokunda yer almıştı. 1939’da Moğol Komünist lider KHORLOGİİN CHOİBALSAN tarafından Budist tapınağı  tekrar yıkılmış ve yüz kadar manastırda 10 binden fazla Budist rahip öldürülmüştü. Budist rahiplerin öldürülmesine Stalin karşı çıkarak rahiplerin katliamını önlediğini de öğreniyoruz. Turistlerin büyük ilgi gösterdiği bu tapınakta ki üç küçük tapınak ve kuleli dış duvarlar 1947’de müzeye dönüştürülmüştür. Manastırın bu bölümlerinin Stalin’in baskısıyla Stalin ile Başkan yardımcısı HENRY A.VVALLACE “in 1944’teki Moğolistan delegasyonuna bağlı olarak dağıtılmadığı araştırmacılar tarafından kabul edilmektedir. Stalin’in Budistlere gösterdiği bu hoşgörü rehberimiz tarafından ilgi ile anlatılıyordu.

Karakurum’daki Budist tapınağından başka Moğolistan’da tek faal manastır başkent Ulaanbaatar’daki GANDANTEGCHİLEN KHİİD manastırıdır. Bu manastırda da zorda olsa çekimler yapıyoruz. Başkent Ulanbatur’un en görkemli binası olan Budist tapınağında ki Buda heykeli adeta yerden semaya doğru yükselmiş durumda. Tayland’ta ki oturan ve yatan Buda heykellerine inat Ulanbatur’da ki Budist tapınağında ki Buda heykeli adeta dünyaya hakim olma edasıyla fırlamış gibi. Bu tapınağın içinde ve çevresinde belgesel çekimleri yaparak tarihe not düşüyoruz. 

Gezip dolaştığımız zaman zaman da Budist rahiplerle de belgesel görüntüler çektiğimiz Karakurum’ da ki Erdenezuu Budist tapmağı, Komünizm süresince müze olarak kullanılmasına izin verilmiş olmasına rağmen 1990’da komünizmin yıkılmasıyla küçük faaliyetleri olmuştur. Günümüzde aktif manastır ve müze olarak hizmete açılmıştır. Tapınağın içerisinde Budist rahipler, turistler, yerel kıyafetle Moğol tarihini canlandıran insanlarla hatıra fotoğraf çektiriyoruz. Tapınaktaki belgesel çekimlerimizi tamamlayarak tapınağın dışında kartallarla poz verip, çekim yapıyoruz. Ardından Orhon ırmağı kenarında atlara binip, Orhon vadisinde sembolik olarak atalarımızın at sırtında ki hayatlarını da yaşamış oluyoruz.

Tarihi Karakurum Şehrinde Belgesel Çekiyoruz

Tarihi Karakurum şehrini gezmeye devam ediyoruz. Bir zamanlar imparatorluklara başkentlik yapan Karakurum’dan hiçbir eser kalmamış her yer dümdüz ovalar haline gelmiş. Alman ve diğer arkeologlar tarafından kazılar yapılmış. Bu muhteşem imparatorluk şehrinin ihtişamlı geçmişini başkent Ulanbaturda ki Moğol tarih müzesinde ki makette görmüştük. Bu şehrin maketi bile hoştu. Makette iki Camii minaresi ile birlikte çok net gözükürken, daha sonra yaptığımız araştırma da Moğol İmparatoru Cengiz Han döneminde 17 camii ve mescidin olduğunu öğrendik.

Bu muhteşem şehirden sadece Budistlere ait Erdenezuu müzesi ile şamanlara ait Şaman tapınağı bulunuyor. Şehrin yıkılıp yakıldığını kiremitlerin demir ve simsiyah taş haline geldiğinden anlıyoruz. Bu tarihi şehirde sadece turistlere satış yapan birkaç tezgah ve Moğol çadırından başka hiç bir şey yok.  Tarihi Karakurum şehrinin bulunduğu belgesel görüntüler çekerken bu şehrin ihtişamlı geçmişini gözümüzün önünde canlandırmaya çalışıyoruz. Tarihi Karakurum şehri Orhun vadisi Hiung-nu, Göktürk ve Uygur imparatorluklarına beşiklik etmişti. Göktürkler, Hangay Dağları yakınlarındaki Ötüken diyarına yerleşmişti, Uygur Türk İmparatorluğu ise Karakurum şehrine 50 km mesafede Orhon ovalarından kurulu Karabalgasun’u başkent yapmışlardı. Ancak daha sonra Uygurlar, ülkenin merkezini Karakurum’a taşımışlardı. Karakurum bölgesi, Moğolistan’ın en eski tarım alanı olup, halen Moğolistan’da buğday ekimi yapılan olma özelliğine sahip. Seralar ve sulama kanalları ile sulu tarım yapılıyor.
Karakurum, bir süre Harzemşahlar’a merkez olmuştu.1218/19 yıllarında Cengiz Han  Karakurum’u geçirdikten sonra Moğol Devleti 1220’de yeni bir başkent oluşturma isteğiyle Karakurum’u yeniden yapılandırmaya başlarlar. 1235 yılına kadar, Karakurum küçük bir kentti, Cengiz’den sonra Moğolların başına geçen Oktay Kağan’ın Çinlilere yenilmesinden sonra kentin çevresine surlar dikilmeye başlanmıştı. Oktay ve varisleri döneminde, Karakurum Ön Asya ve Orta Asya’nın önemli siyasi merkezlerinden oldu. 
Karakurum hoşgörünün merkezi

Bir Flemenk-Fransız misyoner ve Papalık elçisi olarak 1254’te Karakurum’a ulaşan Rubruck’lu William’a tespitine göre; Karakurum kozmopolit bir kentti. Bir çok inanç vardı ve hepsine saygı duyuluyordu. Kent surlarla çevriliydi ve dört kapının dört yönetim merkeziyle yönetiliyordu, kentte iki kışla vardı. Dini açıdan kentte Paganlar, Mani dini’ne inananlar ve İslam’ı kabul edenler çoğunluktaydı. Şehirde iki cami ve Nesturi kilise olduğundan söz eder.”
1260’ta Cengiz Han’ın oğlu Kubilay Han Moğol hanedanında kendini Moğol Hanı olarak duyurarak, başkenti Şangdu’ya taşır. Daha sonra ise başkent zamanın söyleyişi ile Hanbalık bugünkü adıyla Pekin oldu. Karakurum Avar hükümdarının 1271’de Çin’e girmesiyle yönetici kent özelliğini büyük ölçüde yitirdi. 1260’da, Kubilay Han kentin tüm tahıl ihtiyacını engelledi ve 1277’de Kaydu Han Karakurum’u işgal etti, Ancak, 14. yüzyılın ilk yarısında kent yeniden bir canlanma dönemine girdi. 1299’da kent doğuya doğru büyütüldü. 1311’de ve daha sonra 1342-1346 yılları arasında Budist ibadethaneleri onarıldı.
1368’de Yuan Hanedanlığı’nın yıkılmasıyla birlikte Biliktü Kağan Karakurum’a yerleşti. 1388’de, Ming Hanedanlığı’ndan kamutan Hu Da şehre girip, Karakurum’u yağmaladı. Saghang Sechen, Erdeni-yin Tob_i’de kentin 1415’te yeniden yapılandırılması için Kurultay’dan yetki alındığını iddia etti, ancak arkeolojik veriler bu iddiayı kanıtlayacak bulgulara ulaşamadı. Bununla birlikte, 16. yüzyılda Dayan Han kenti birkez daha başkent yaptı. Çeşitli zamanlarda kent Börçigin ve Oyrat kavimleri arasında el değiştirdi.

1585’te Abatay Han kent yakınlarında Halhalar için bir Tibet Budizmi merkezi olan Erdene Zuu Manastırı’nı inşa etti. Bu inşaat yapılırken çeşitli malzemeler kullanıldı. Karakurum’un gerçek konumu uzun itilaflara neden oldu. İlk ipuculardan Erdene Zuu’nun Karakurum’da olduğu 18. yüzyılda zaten biliniyordu. Ancak 20. yüzyıla kadar buranın Karabalgasun veya Ordu-Balık olabileceği düşünülüyordu. 1889’da, Nikolai Yadrintsev’in eski Moğol başkentini bulmak için yaptığı araştırmalar, Türk tarihinin ilk Türkçe yazılı belgeleri sayılan Orhun Yazıtları’nın bulunmasını sağladı. Yadrintsev’in yaptığı araştırmalardaki görüşleri Wilhelm Radloff tarafından da desteklendi.
Günümüzde de tarihi Karakurum şehri için girişimlerde bulunulmuştur. Başbakan Tsakhiagiin Elbegdorj 2004 yılında eski başkent Karakurum yerinde yeni bir şehir inşa etmek için bir proje geliştirmeye karar verdi. Uzmanlardan oluşan bir çalışma grubu atadı. Ona göre, yeni Karakurum örnek ve Moğolistan’ın başkenti olma vizyonuyla biçimlenecek bir tasarım olacaktı. Ancak Elbegdorj’un istifası ve Miyeegombiin Enkhbold’un başbakan olmasıyla birlikte tasarı rafa kaldırıldı.
 Evet tarihi Karakurum şehri ile ilgili anlatılıp söylenecek çok şey var. Ancak Karakurum Türk tarihinin önemli kilometre taşı ve Orhun abidelerinin bulunduğu bölge. Karakurum ile ilgili Türkiye’de yeterli ilmi çalışmaların bulunmayışı büyük bir eksiklik.

Orhun Irmağının Doğduğu Yere Gidiyoruz

Devam edecek

 

Din Eğitimi Gören Bestekâr ve Koro Şefi Âmir Ateş ile, Din ve Musiki Beraberliği Üzerine Sohbet

Oğuz Çetinoğlu: Musikîmizde İslâmiyet’in, İslâmiyet’te musikînin yerini belirlemekle söyleşimize başlayabilir miyiz?
Âmir Ateş: Musikinin tarihi insanın yaratılışına, kâinatın yaratılışına kadar gider.
Musiki, evrenin içindeki enstrümanların kâinatın yaratılışı ile birlikte çıkardıkları hoş nağmelerdir.
Musikinin özünde Allah’ın yüceliği vardır. Allah c.c. güzeldir, güzeli sever.
Yarattığı her canlıya farklı bir nağme, farklı ritm, farklı bir anlam, farklı bir güzellik yükleyen de O’dur.
Dolayısıyla musiki ve İslam’ı birbirinden ayrı düşünemeyiz.
Hem musikinin İslam’da ve hem de İslam’ın musikideki yeri çok yücedir.
İkrâ Sûresi ile başlayan bu vahy’de ve Cebrail a.s. ile Hazret-i Peygamber (sav) Efendimiz arasındaki bütün diyaloglarda bu mukaddes musikiyi görmek mümkün.
Bu bağlamda İslam’ın bütün prensipleri ve kurallarının gelişi ve işleyişinde musiki vardır.
Çünkü musikide O’nun, O Yüce kudretin nefesi vardır.
O nefesin insanın içinde sağladığı dolaşımda da musiki vardır.
İnsanın varlığı ile başlayan, kâinata ve insana Allah’ın verdiği nefes ile başlayan musiki, mahşere kadar, İsrafil a.s.’in üfleyeceği Sur’a kadar devam edecektir.
Çetinoğlu: Geçmiş dönemlerde; kâmil bir insan ve saygın bir din görevlisi, aynı zamanda müzikte üstad olan Râkım Elkutlu’muz vardı. Saadeddin Kaynak, Hâfız Burhaneddin Sesyılmaz, Kâni Karaca ve zât-ı âliniz… Âmir Ateş… ilk akla gelen isimler.
Diğer isimleri de hayra vesile olması niyazı ile analım mı?

Ateş: Elbette, onlar aradan asırlar da geçse bu kubbede hoş sadâ olarak kalmaya devam ediyorlar.
Şu hususu da ifade etmek isterim ki; Hafız Post’la başlayan bu unvan aslında ‘Ümmetimin en şereflileri hamele-i kuran olanlardır.’ Mübârek sözü çerçevesinde, bütün hâfızları ihtiva etmektedir.
Kur’an başlı başına en büyük mucize, en büyük sanat. Musiki sanatından Kur’anı ayrı düşünmek mümkün değildir.
Kur’anın kendisi en büyük ilahi musikidir. Onun her kelimesinde, her harfinde musikiyi görmek mümkündür.
Dünyada insanın en çok etkilendiği ses Kur’an sesidir.
Çünkü onun içinde Yüce Yaratıcının kendi musikisi vardır. Ondaki her şey ilahîdir.
O’na ait olmayan bir şey Kur’anda yoktur. Dolayısıyla her harfi, her kelimesi, yazılışı ile, okunuşu ile insanı etkilemekte, hatta duygulandırmaktadır.
Çetinoğlu: Din görevlisi olan veya dîni eğitim almış kişilerin müzikle ilgilenmeleri, biz Müslüman Türklere has bir gelenek olsa gerek. Bu geleneğinin tarihî süreci hakkında okuyucularımızı bilgilendirir misiniz?
Ateş:
Musiki tarihinin insanın ve kâinatın yaratılışı ile aynı döneme denk geldiğini söylemiştim.
Müslüman Türklerin sanat ve estetik yönü elbette diğer milletlerden çok farklıdır.
Diğer milletlerin sanatını küçük görüyorum anlamına gelmez bu söylediğim.
Ama bizim sanatımızın temelinde hep O vardır. O’nsuz sanat, sanat değildir.
O’nun aşkını ve sevgisini gelenek sanatlarımızda, hattımızda, ebrumuzda, tezhibimizde, resmimizde, minyatürümüzde ve musikimizde en detaylı bir şekilde görmek mümkündür.
Her dönemin kendine has çok ayrı bir güzelliği ve özelliği vardır. Bunlar da bizim kültürümüzün ilahî sanatla ne kadar iç içe olduğunu gösteriyor.
Din görevlisinin görevi musiki ile alakalıdır. Din görevlisi musikinin içindedir.
Musikiyi ve din grevlisini ayrı düşünmek olmaz.
Vahyin temelinde ve yayılışında musikinin ne kadar etkili olduğunu konuşmuştuk.
Hitabet sanatı, çağrı sanatı, irşad sanatı ve tebliğ sanatı hep musiki ile ve din adamı ile ilgilidir.
Din adamının görevini en güzel bir şekilde icra edebilmesi için en çok ihtiyaç duyduğu şey musikidir.
Musikisiz, insanlara ulaşmak mümkün değildir. Musiki olmadan insanları Allah’ın hoşnutluğuna götürmek mümkün değildir.
Musiki olmadan, insanın kendisi ile ve toplumla barışını sağlamak ta mümkün değildir.
Din adamının musikideki etkisinin en güzel görüldüğü yerlerden birisi şüphesiz ki İstanbul’dur.
İstanbul sanki açık hava müzesidir. Bu müzenin içindeki en güzel eserlerden biri de musikidir.
İstanbul’un kendisi başlı başına bir musikidir ama oradaki din adamlarının icra ettikleri musiki elbette daha etkileyicidir.
Çetinoğlu: Muhafazakârlıkta orta yoldan ayrılıp uçlara yönelenlerin, İslâmiyet’le müziğin bağdaşmayacağı yönünde kanaatleri olduğu biliniyor. Konu ile ilgili görüşlerinizi alabilir miyim?
Ateş: İslamiyet’le müziğin bağdaşmayacağını söylemek, Cenab-ı Hakk’ın insana monte ettiği ritmi ve nefes alış verişinde icra ettiği musikiyi inkâr etmek demektir.
Kısaca saygısızlıktır.
Musiki deyince, insanların ne anladığı önemlidir.
Bir cami musikisinden söz ettiğimizde, eğer muhatabımız dans ve şarkı anlıyorsa, söylenenlere hak vermek gerekir.
Ancak, cami musikisi deyince, Yüce Kur’an âyetlerinin farklı makam ve ritimlerde, okunmasını, yüce dâvetin minareden günün farklı saatlerinde semadaki coşkusunu ve insanı Allah’ın birliğine dâveti akla gelmelidir. Bu dâvetin musiki ile yapılması mahzurlu bulunuyorsa diyecek bir şeyim yok.
Müziğinİslam’la bağdaşmayacağını söylemek, bana göre aşırı gitmektir, haddi aşmaktır.
‘Allah aşırı gidenleri sevmez’ Âyet-i kerimesine ters düşmüş olurlar. Herkes haddini bilmelidir. Ben hafızım ve yıllarca musikinin içindeyim. Musiki olmadan benim sanatımı ve Kur’anımı okumam da mümkün değildir.
Bizim güzel dinimiz aşırı gitmeyi ve aşırı gidenleri hoş karşılamıyor. Çok dikkatli olmak gerekiyor.
Çetinoğlu: Müzikle ilginizin kapsamını okuyucularımız özgeçmişinizden öğrenecekler. Siz; müzikle ilginizin, şahsiyetinizin oluşması ve gelişmesi üzerindeki tesirlerini ve yönlendirmelerini değerlendirir misiniz?
Ateş: Küçük yaşta hafız olunca ve kısa zaman içinde de İstanbul içinde mevlidhanların arasına girince ister istemez her şeyiniz, Kur’an ve çevrenizdeki ağabeyleriniz tarafından şekillendiriliyor.
Önce olgunluk aşaması ve ardından pişmek.
Kendimi çok şanslı görüyorum bu sanatın içinde ve çok yönlü bulunduğum için.
Hafız olan arkadaşlarım var. Bestekar olan arkadaşlarım var. Mevlidhan olan arkadaşlarım var. Ne kadar şükretsem azdır.
Bunların hepsini Cenab-ı Hak bana lütfetti. Hepsinde musiki var. Hepsinin benim karakterimin ve kişiliğimin şekillenmesinde etkisi ve katkısı var.
Ne mutlu ki, yıllarca bunları arkadaşlarımla paylaştım ve hala paylaşmaya devam ediyorum.
Çetinoğlu: Müziğin insan karakterinin şekillenmesinde nasıl bir rolü var?
Ateş:
Müzik ruhun gıdasıdır denilir. Sadece ruhun terbiyesinde değil insan karakterinin de, gelişmesinde ve olgunlaşmasında da önemli rolü vardır.
Bu yönü ile bakıldığında önemli bir tedavi edici özelliğe sahiptir müzik.
Tedavi yöntemleri Osmanlı döneminde Edirne, Bursa, İstanbul, Amasya ve pek çok merkezde şifahanelerde uygulanmıştır.
Müzikle tedavi yöntemi, son dönemlerde yurt içinde ve yurt dışında da çok büyük ilgi görüyor.
Cemiyetimizin değişik koro ve sınıflarında müzik eğitimi alan arkadaşlarımızın bir kısmı bazı kurumlarda üst düzey yönetici olarak çalışıyorlar.
Derse geldikleri zaman bütün yorgunluğu ve günün bütün stresini attıklarını söylüyorlar.
Ruhu dinlendirici, karakteri ve kişiliği olgunlaştıran ve terbiye eden müthiş bir gücü var musikinin olumlu anlamda.
Çetinoğlu: Müzik eğitimi görmüş bir din görevlisinin; güzel olmasa bile iyi kullanılan bir ses ve üslupla ezan ve Kur’an-ı Kerim okumasının toplumumuza ve dinimize kazandıracakları hakkında bilgi verir misiniz?
Ateş: Bizim mesleğimizde asıl olan sevgidir. Kâinatın temelinde de sevgi vardır.
Kur’anın mesajı da sevgi üzerinedir. Sevgi olmadan hayatı düşünmek mümkün değildir.
Bu sebeple, din adamının görevi de bu sevgi mesajını, topluma iletmektir.
Din adamı, toplumla ve toplumun fertleri ile bire bir her an diyalog halindedir.
İnsan yeryüzünde Allah’ın halifesidir. O’nun güzel isimlerinin izlerini ve işaretlerini taşımaktadır.
Sevginin ve güzelliğin kaynağından insanlar güzel ve düzenli beslenirse mutlu ve huzurlu bir toplum meydana gelir.
İyi bir din eğitimi ve musiki bilgisi almış donanımlı bir din adamı, mesajını daha etkili olarak verir. Efendimiz (a.s.) da, Kur’anın ve ezanın güzel okunmasından çok büyük neşe duyardı.
Çetinoğlu: Din görevlisi yetiştiren okullarımızda müzik eğitimine gereği kadar önem veriliyor mu?
Ateş: Maalesef, sadece müzik adamı yetiştiren okullarda değil, ülkemizde Türk müziğine ve dinî musikiye gerekli önem verilmiyor.
Daha doğrusu iyi yetişmiş bir din adamının mesajının gücü henüz keşfedilmiş değil.
Yıllar önce Diyanet İşleri Başkanlığı vasıtası ile güzel ezan ve Kur’an okuma seminerleri organize ettik.
Bu sayede yetişen öğrenciler, bir zincir misali ülkenin her tarafına ışık saçmaya başladılar.
Son dönemlerde sanki okullarda ciddiyeti kavranmış gibi. Ancak yeterli değil.
İstanbul’da 200’ün üzerinde musiki derneği var. Pek çok din görevlisi bu imkânlardan ve belediyelerin kurslarından yeteri derecede yararlanmıyor.
Okulların açığını kapatacak pek çok imkân büyük şehirlerde var. Ancak çok ilgi gördüğü de söylenemez.
Çetinoğlu: Türklerin İslamiyet ile şereflenmelerinde Araplar vesile oldular. Buna rağmen dinî musiki Türklerde Araplardan daha fazla gelişti. Bu oluşumun sebebi ne olabilir?
Ateş:
Türklerin sanata ve estetiğe verdikleri önemden kaynaklanıyor diyebiliriz. Bu bariz farkı ve inceliği, müzikte de, mimaride de, sanatın diğer dallarında da görmek mümkündür.
Şu an Avrupalıların en çok ilgisini çeken bizim geleneksel sanatlarımızdır.
Çetinoğlu: Türklerle Araplar arasında, inanç kültürü zeminindeki birlik-berâberliği müzik kültüründe de görmek mümkün mü? Bu soruyu; ‘Türk müziği, Arap müziğinden etkilenmiştir.’ İddiasında bulunanlara cevap teşkil etmesi açısından soruyorum.
Ateş:
Araplarla Türkler arasında, inanç kültüründeki beraberliği, Arap ve Türk müziği arasında görmek mümkün değildir.
Her ne kadar müzik aletlerinin büyük kısmı aynı olsa da, ritimler, nağmeler ve makamlar farklıdır.
Türk müziği bu yönden gerçekten çok zengindir.
Türk sanat müziğinde kullanılan makamları dinî musikide de kullanabiliyoruz.
Özellikle, Kur’an konusunda Arapların sadece bir tavırları vardır. Bu, makam filan değildir. Sadece bir tavırdır.
Bizim müziğimiz bu yönden gerçekten çok zengindir.
‘Yahya kemal Beyatlı’nın dediği gibi; Çok insan anlayamaz bizim musikimizden, bizim musikimizden anlamayan bir şey anlamaz bizden.’
Çetinoğlu: İslamiyet ile Türk müziği arasındaki ilişkileri geliştirmek gerektiğine inanıyor musunuz, Niçin?
Ateş: İslamiyet’i Türk musikisinin, diğer bir ifade ile musikinin dışında düşünmek mümkün değildir.
İslamiyet ile Tük müziği arsındaki ilişkilerin ve irtibatın güçlendirilmesi verilecek mesajın tesirli ve kalıcı olması açısından ve toplum huzuru açısından çok büyük önem taşıyor.
Kültürlerin nesiller arasındaki devamlılığı da, bu bağın gücüne bağlıdır.
Barış ve huzurun sağlanması açısından bu köprü mutlaka güçlendirilmelidir.
Çetinoğlu: Musiki ile irtibat kurmak isteyen din görevlilerine ve dinî musiki ile ilgilenmek isteyen müzisyenlere tavsiyeleriniz nelerdir?
Ateş: Ülkemiz bu yönü ile çok zengindir. Eskiden televizyonlar yoktu. İletişim araçları bu kadar güçlü değildi.
Meşk sisteminin müziğimizde çok ayrı ve önemli bir yeri vardır.
Ancak, sanal ortamda, radyo ve televizyonlarda, yüzlerce müzik derneğinde kurslar çalışmalar yapılıyor.
Son dönemlerde ülkemizde hafızlarımız gerçekten güzel okuyorlar.
Yıllar önceki ektiklerimiz bugün olgunlaştı. Büyük şehirlerin, özellikle İstanbul’un ezanları ile diğer şehirlerin ezanları o kadar farklı ki.
Ve insan, güzel bir ezan dinleyince çok derunî duygulara dalıyor, duygulanıyor, büyük huzur duyuyor.
Bu sebeple, musiki ile irtibat kurmak isteyen arkadaşlarımız, meslektaşlarımız, mutlaka çok müzik dinlemeli. Mutlaka yakınlarındaki hafız müzik hocaları ile irtibat kurmalı.
Başkanlığını yaptığım Emin Ongan Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde 300’e yakın öğrenci var.
Bizim cemiyetimiz ve diğer kardeş cemiyetler profesyonel anlamda musiki eğitimi almak isteyenler için de temel teşkil ediyor.
Bizde eğitim görmüş arkadaşlarımız ve öğrencilerimiz, konservatuarlara ve üniversitelerin müzik bölümlerine çok daha kolay girebilmektedir.
Âmir Ateş
1942 yılında İzmit’in Kandıra ilçesinde dünyaya geldi. Eğitimini dinî yönde geliştirdikten sonra 14 yaşında İstanbul’a gelmesinin ardından 1959 yılında Üsküdar Musiki Cemiyeti’yle tanışarak başta Hacı Hâfız Hasan Akkuş, Kemâl Batanay, Sabahattin Volkan, Halil Can, Saadettin Kaynak gibi isimlerin eğitiminden geçerek Türk Sanat Müziği yönündeki eğitimine başlamıştır.
Mânevî babası olarak tanımladığı ve vefatına kadar Üsküdar Musiki Cemiyeti başkanlığını sürdüren Emin Ongan hocanın da desteğiyle başladığı müzik çalışmalarına şu an 2000’i aşmış sayıdaki Türk Sanat Müziği ve Türk Tasavvuf Müziği alanındaki besteleriyle devam etmektedir.
Hocası Bestekâr Emin Ongan ve Bestekâr Yesari Âsım Arsoy ile baba-oğul ve can dostu, ses sanatkârı ve bestekâr Yıldırım Gürses ile kardeşlik derecesine varan dostluklarını ailece de pekiştirerek her üç ismin de ömrünün son anlarına kadar yanlarında olarak devam ettirmiştir. Vefatlarının ardından hayatında doldurulamayacak boşluklar oluşmuştur.
Prof. Dr. Alâaddin Yavaşça, Avni Anıl, Selahattin İçli ve Erol Sayan, Bilge Özgen ve Ali Şenozan ile süren dostlukları da gerek şahsî gerek sanat hayatında etkilerini göstermiştir.
1980’li ve 1990’lı yıllarda pek çok televizyon kanalı için kendi adını taşıyan korosuyla beraber televizyon programları düzenlemiş olmasının yanı sıra, her yıl İstanbul ve ilçeleri başka olmak üzere, Kocaeli, Afyon, Eskişehir, Balıkesir, Denizli, Adana, Osmaniye, Trabzon, Manisa, Bursa gibi şehirlerde, ülkenin pek çok farklı bölgesindeki Musiki Cemiyetleri tarafından adına saygı konserleri düzenlenmektedir.
Emin Ongan Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde devam ettirdiği beste ve etüt hocalığının yanı sıra, Cemiyetin yönetim kurulu başkanlığını da sürdürmektedir. Anadolu Yakası Telefon Baş Müdürlüğü, Türkiye Denizcilik İşletmeleri, İstanbul Ehli Kur’ân ve Mevlidhânlar-Derneği Tasavvuf koroları gibi birçok topluluktan başka Diyanet İşleri Başkanlığı seminer ve kurslarında da hocalık yapmıştır. Kartal Musiki Cemiyeti’nin Kurucu Üyeleri arasında yer aldığı gibi Cemiyet’in Yönetim Kurulu üyeliğini sürdürmekte, TRT Repertuar Kurulu Denetleme Heyeti’nde de çalışmalarına devam etmektedir.

Emin Ongan Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde; Cemiyete üye olmasından birkaç yıl sonra yönetim kurulu üyesi olmuştur. Emin Ongan Hoca’nın 02.02.1985 tarihinde vefatının ardından göreve gelen Bestekar Şeref Çakar’ın da 2008 yılının son gününde vefat etmesi üzerine, Yönetim Kurulu Kararıyla 10 Ocak 2009 tarihinde Emin Ongan Üsküdar Musiki Cemiyeti Yönetim Kurulu Başkanlığı’na getirilmiştir.

Ben Seni Unutmak İçin Sevmedim, Seni Ben Unutmak İstemedim Ki, Masal Yağmuru, Eylül Akşamları, Bir Kızıl Goncaya Benzer Dudağın, Maziyi Kadehlerden İçip, Canım İstanbul, Hidiv Kasrı gibi besteleri, en çok tanınan eserlerinden bazılarıdır.

Yayınladığı son eserleri arasında 5 albümden oluşan kendi adını taşıyan ilahi korosuyla beraber hazırladığı seri; Eylül Akşamları,Yıllarca isimli Türk müziği albümü; Melihat Gülses, Doğan Dikmen, Sezen Cin ve Furkan Biçer’in yorumlarıyla zenginleştirilen ‘Hoş Geldin Ramazan’ isimli albüm ön planda yer almaktadır. 2008 yılı ramazan ayında ‘Welcome Ramadan’ adı ile Avrupa’da da yayınlanan albümünün ardından; Necip Fazıl Karadağ’ın seslendirdiği tasavvuf eserleri büyük ilgi görmüştür.

Üsküdar Musiki Cemiyeti ve Emin Ongan
Üsküdar Musiki Cemiyeti, 1918 yılında Birinci Ordu Baş Müfettişi Miralay Hacı Reşit Beyin oğlu Ata Bey tarafından Anadolu Musiki Cemiyeti adı altında kuruldu. 1919 yılında ise Darülfeyz-i Musiki Cemiyeti adını aldı. 1923 yılında Cumhuriyetin ilanı ile birlikte adı Üsküdar Musiki Cemiyeti olarak değiştirilmiş ve varlığını 1934 yılına kadar sürdürmüştür. Türlü imkânsızlıklar sebebiyle çalışmalarını topluluğu oluşturan üyelerin evlerinde devam ettirmiş, nihayet 1939 yılında Yeni Üsküdar Musiki Cemiyeti adını alarak hükmî şahsiyetine kavuşturulmuştur.

Merhum Üstad Emin Ongan, 1927 yılında Cemiyete dâhil oldu. Musiki çalışmaları Emin Ongan’ın Başkanlığı ve Hocalığında devam etti. Faaliyetlerini kiralık binalarda devam ettiren Cemiyet, 1967 yılında, günümüzde kullanılmakta olan binanın temelini atmaya muvaffak oldu. Bir müddet sonra tamamlanarak; dershaneleri, konser salonu ve yönetim odalarıyla mükemmelliğine kavuştu.

Cemiyetin adı; 19 Ekim1987 tarihinde yapılan Genel Kurul toplantısında ana tüzüğe sadık kalınmak şartı ile Emin Ongan Üsküdar Musiki Cemiyeti olarak değiştirildi.

Kuruluşundan bu güne kadar Musiki Cemiyeti’nin yükselmesine yardımcı olan isimlerin birkaçı şöylece zikredilebilir: Kadıköylü udi Sami Bey, Mızıkalı Celal Bey, Selimiyeli Bestenigâr Hoca Ziya Bey, Prens Ali Rıfat Bey ( Çağatay ), Hafız Arap Cemal Bey ve Hocaların Hocası Emin Ongan. Bunların dışında isimleri saygıyla anılacak, Rahmet-i Rahman’a kavuşmuş olan yüzlerce mümtaz şahsiyet bulunmaktadır.

Emin Ongan:
Türk müziği bestekârı Emin Ongan, 14 Eylül 1906 tarihinde Edirne’de doğdu. 02 Şubat 1985: tarihinde, 79 yaşında İstanbul’da vefat etti.

Edirne Sultânisi’nde son sınıfa kadar okudu. Bir ara ilkokul öğretmenliği yaptı. İlk müzik ve keman derslerini ağabeyinden aldı. 1920’lerin başında ailesi İstanbul’a yerleşti. 1927 yılında; Necati Tokyay, Selâhaddin Pınar ve Şükrü Tunar ile birlikte Üsküdar Musikî Cemiyeti’ni kurdu. Buradan, sonradan her biri çok ünlü olan pek çok sanatçının yetişmesine önderlik etti. Bir yandan da İstanbul Radyosu’nda ve Belediye Konservatuarı Türk Musikîsi İcra Heyeti’nde keman çaldı, radyoda fasıllar yönetti. Eserlerinden bâzıları: Sen benim gönlümde açan son gülsün (Nihavent), Bu gün yine gönlümün bahçesinde gezindim (Nihavent), Gittin de bıraktın beni gurbet ellerde ( Kürdili Hicazkâr), Hasretle yanan kalbime yetmez gibi derdim ( (Suzinak), Gönlümün bir hâli var ki, gam değil, kasvet değil (Uşşak).

Üsküdar Musiki Cemiyetinde Yetişen Sanatkârlardan Bazıları:
Ahmet Özhan, Aka Gündüz Kutbay, Ali Erköse, Ali Rıfat Çağatay, Âmir Ateş, Ârif Sami Toker, Avni Anıl, Burhanettin Ökte, Cahit Peksayar, Cinuçen Tanrıkorur, Hayri Pekşen, Hüsnü Anıl, İnci Çayırlı, Müzeyyen Senar, Niyazi Sayın, Recep Birgit, Sadi Hoşses, Sadun Aksüt, Selahattin Pınar, Şekip Ayhan Özışık, Şükran Ay, Şükrü Tunar, Tarkan, Yıldırım Bekçi Ve Zeki Arif Ataergin.

Bir Tek Devlet Bahçeli

Türkiye’ye bomba gibi düşen haber, BDP’nin Anayasa ve yasaları tanımadan ülkemizi iki dilli yaşama geçireceğini ilan etmesiydi.

Herkes bir şey söyleyebilir ve kafasına göre bunların uygulanmasını da isteyebilir. Ancak buna ülkeyi yöneten veya yönetmeye talip olanların ve de devletin ve milletin bölünmez bütünlüğünden dolayısıyla da bekasından sorumlu olanların bunlara hak ettiği cevabı  vermesi gerekir.

Cevap verme sırasında öncelik başbakana ve ana muhalefet liderine aittir. Sonra sıra diğerlerine gelir. Yasalara aykırı bu tutum karşısında gereğini yapmak sorumluluğu da başbakana düşer.

BDP’lilerin, iki dilli yaşama geçtik açıklamasına Başbakan Erdoğan ve CHP lideri Kılıçdaroğlu’ndan net bir açıklama gelmemiştir.

Medyanın bu konuda cevabını öne çıkardığı tek kişi MHP’nin lideri Devlet Bahçeli’dir.

Bahçeli bu konuda çok net konuşmuş ve tavır almıştır. Türk Milletinin ve Milliyetçi Hareket’in son sözünü henüz söylemediğini ifade etmesi, milletimiz için yeni bir ümit kaynağı olmuştur.

İki dilli bir Türkiye talebini açıklayanlara karşı Devlet Bahçeli’nin adeta tek başına duruşu çok anlamlıdır.

Bahçeli ve MHP’ye her nedense yayın organlarında yer vermeyen medyanın bu tavrı anında birinci haber olarak yansıtması çok ilgi çekicidir. Her halde korku onlarında bacasını sarmıştır.

Gönül aynı tavırları başbakan Erdoğan ile Kılıçdaroğlu’ndan da beklerdi. Ancak onlar; herhalde Türk Milletinden değil bölücülüğü şiar edinmiş olanlardan medet umdukları için klasik siyasetlerini izlediler.

Ülkemizdeki bölücülerin, PKK ve BDP’nin ağabeyi olan Barzani’nin partisi KDP’nin kongresine; Abdulkadir Aksu ve Hüseyin Çelik gibi AKP’nin önemli adamlarını gönderen RTE’nin ve CHP Genel Başkanı Yardımcısı Mesut Değer’i gönderen Kılıçdaroğlu’nun, bu kongrede açıklanan “Birleşik Kürdistan” rüyasına ses çıkartmayışları, bize göre Selahattin Demirtaş’ın iki dilli uygulamaya geçtiklerine dair sözleri karşısında, çok daha ağır bir vebal taşır.

Bu olayın hemen ardından Mersin’de kürtçe türkü söyleyemediği için öldürülen alevi inançlı sanatçı kardeşimizin dramı çok manidardır. Yine Mardin Dargeçit’te uzun menzilli bir silahla uzman çavuşun şehit edilme yöntemi de hem vatandaşlarımızı hem de devletimizin asker – polis ve istihbarat yetkililerini iyi düşündürtmelidir.

Bu durum karşısında, “Ne Mutlu Türküm Diyene”  anlayışında Türkün, Kürdün, Çerkezin, Gürcünün, Arnavutun, Arabın, Boşnakın, alevinin, sünninin velhasıl bayrak, vatan, millet diyenlerin sesi olmayı başarabilen tek insan MHP’nin lideri Devlet Bahçeli’dir.

Dileğimiz onun henüz son sözünü henüz söylemeyen Türk Milletinin sesi olmaya devam etmesidir. Çözüm her zaman olduğu gibi Türk Milletinin sevdalılarına, Ayyıldızlı sancakla coşanlara, Hak yolunun aşıklarına düşüyor. Anlaşılan o ki bu işinde tek lideri Devlet Bahçeli’dir.

Davutoğlu’nun, “Osmanlı Milletler Topluluğu” Hayali

Büyük devletlerin büyük idealleri ile uzun zamana yayılmış stratejik hedefleri ve planları olur.

Ancak devlet adamları bu stratejik hedeflere ulaşmak için yerinde, zamanında, gerçekçi politikalar uygulamak yerine, romantik duyguların hâkimiyetinde “fincancı katırlarını ürkütecek” çıkışlar yaparlarsa, ülkelerine fayda yerine felaketlere sebep olurlar. Hitler’in Almanya‘sı, 1. Dünya Savaşının Japonya‘sı ve İttihat-Terakki’nin Osmanlı‘sı bu tür romantik devlet adamlarının ağır bedelini ödemiş ülkelerden sadece bir kaçı.

Demek ki,  büyük devlet olmak için hem milletçe büyük ideallere/ ülkülere sahip olmak lâzım, hem de bu ideallerin gerçekleşmesi için idealist ama akıllı, basiretli, ülke ve dünya gerçeklerini bilen usta devlet adamlarına ihtiyaç var.

Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi“, rahmetli Prof. Dr. Osman Turan‘ın büyük eserinin adı. Aynı zamanda mevcut Türk devletinin dünyadaki diğer devlet ve milletleri hâkimiyeti altına alarak yönetmesi fikridir. Sözlü edebiyattan sonra ilk defa “Oğuzname” ile yazılı kaynaklara geçmiştir. Oğuz Destanı ve Göktürk Kitabeleri’nde de değinilen Kut geleneği gereği, Türk Kağanının sadece Türklerin değil, bütün dünyanın Kağanı olduğuna, Tanrı’nın cihan hâkimiyetini Türklere emanet ettiğine inanırlardı.

Türk’ün çağlardan süzülüp gelen bu inancı, Osmanlı Devletini de dünyanın bir numaralı devleti yapan ülkünün ifadesidir. Osmanlı, bu ülküye bir İslami libas giydirmiş. Kendisinin, “İlay-ı Kelimetullah için nizam-ı âlemi tesis etmek” ile (yani Allah’ın adını bütün dünyaya yaymak için, dünyaya düzen vermekle) görevlendirilmiş olduğuna inanmıştır.

20. yy. da Osmanlı Devleti yıkılırken, Türk vatan toprakları Sakarya’nın doğusuna sıkıştırıldı. Savaşlarla kırılmış yaşlı ve yorgun nüfus, muhacirler dâhil on milyona düştü. Ekonomik açıdan şartlar tam bir facia idi. Yaşanan bu büyük travmadan sonra, cihan hâkimiyeti fikrinin yerine, sadece varolma kaygısının geçmesi yadırganacak bir gelişme değildi. Hele hele Osmanlı Devletinin son dönemlerinde İttihat Terakki yöneticilerinin mevcut gücünü ve dünya dengelerini hesap etmeden yaptıkları romantik tercihlerin çöküşü hızlandıran rolünü gördükten sonra.

Yaşadığımız bu travmadan yüzyıl bile geçmeden, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı’nın, bir ABD’li gazeteciye verdiği beyanatta  “Osmanlı Milletler Topluluğuhayalini ortaya koyması bizi de en az yabancılar kadar heyecanlandırdı.

Ahmet Davutoğlu, demecinde şu cümleyi kurmuş: “İngiltere eski sömürgeleriyle bir milletler topluluğu halinde, neden Türkiye eski Osmanlı topraklarında, Balkanlarda, Ortadoğu ve Orta Asya’da yeniden liderlik kurmasın?”

Heyecanımızı bastırıp, olabildiğince salim bir düşünce tarzıyla böyle bir hayali deşifre etmenin ne kadar doğru olacağını değerlendirmeye çalışalım.

  • 1- ABD‘nin “dünyayı yönetme”, Yunanistan‘ın “megalo ideası”, Rusya‘nın “sıcak denizlere inme” ve ulaşım yollarını, dünyanın stratejik kaynaklarını kontrol etme”, Ermenistan‘ın Anadolu topraklarının önemli bir kesimini de içine alan “Büyük Ermenistan” hayali, çok bilinen büyük hayallerden bazıları. Diğer devletlerin ve bu arada kışkırtılan etnisitelerin de (mesela Barzani‘nin, PKK‘nın da) kendilerine göre büyük hayalleri var. Türkiye’nin de böyle büyük hayallerinin olması normaldir, hatta olmalıdır. 
  • 2- Bir millete mal olmuş büyük ülküler, genelde siyasetçi ve devlet adamları tarafından değil, düşünür ve bilim adamları tarafından dile getirilir. Milletin ortak vicdanındaki telleri titreştiren bu fikir cereyanları, sokaktaki adamdan, devlet yöneticilerine kadar herkesi etkiler. Ancak basiretli devlet adamları bir yandan bu idealleri canlı tutarken, diğer taraftan başka devletlerin düşmanlığına sebep olacak çıkışlar yapmadan, mevcut dünya dengelerini gözeterek fırsatları değerlendirmeye çalışır. 
  • 3- Devlet adamı, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Hocanın 3T formülünü uygulamak, yani Temkin- Tedbir – Teenni ile hareket etmek zorundadır. Çünkü söz konusu olan şahsi ikbali değil, bir milletin kaderidir.
  • 4- Osmanlı İmparatorluğu’nun hâkimiyeti altındaki topraklarda bugün 45 ülke bulunmaktadır. Bu ülkelerle sosyal- kültürel bağlarımızın, ekonomik ve siyasi alanda da kuvvetli bağlara sebep olması için çalışmalar yapılması elzemdir. Ancak rakiplerimiz, geçmişte aynı devlet çatısı altında bulunduğumuz devletlerin yöneticileri ve halkların bir kısmında, Türkiye ve Türklere sempati ile bakılmamasını sağlayıcı ciddi çalışmalar yapmıştır. Bu konuda epeyce başarılı da olmuşlardır.  

“Topluluk” aşamasından önce, bu devletlerle ikili münasebetlerin geliştirilmesi daha gerçekçidir. Ayrıca bu metot, fincancı katırlarını ürkütmez. 

  • 5- Osmanlı Devleti ile Türkiye Cumhuriyetinin Devlet yapısı da, rejimi de farklıdır. İngilizlerin sömürgeleri olan devletleri kontrol ediş yöntemi ve sömürgelerini terk edişi ile Osmanlı Devletinin çekilmek zorunda kaldığı topraklarda sağladığı hâkimiyet ve kurulan devletlerin oluşumu birbirine benzemez. İngiliz’in hedefi sömürmek, Nizam-ı âlem fikrinin temeli ise adaletle hükmetmektir. İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth of Nations) bir benzerinin, Osmanlı Milletler Topluluğu olarak kurulmasının şartları çok farklıdır.  
  • 6- Türkiye’nin güneyinde ve doğusunda bulunan devletlerle ilişkilerin geliştirilmesinin önünde en önemli engel “Büyük Kürdistan” projesidir. Nitekim Irak’ın kuzeyinde palazlandırılan Barzani, daha geçen hafta şunları söyledi: “Kerkük Kürdistanındır, bunu tartışmaya dahi açmıyoruz. Birleşik Kürdistan‘ı oluşturmak istiyoruz. Kürtler parça parça olamazlar artık. Kürtler tek vücuttur ve dil ekseninde bölünemezler. Çok farklı lehçeler olsa bile, Kürtçe tek dildir” dedi.  

Bu sözlerin sahibi Barzani’ye, Kürtçe “kak Mesut / Mesut Abi” diye hitap eden Davutoğlu’nun “Osmanlı Milletler Topluluğu” kurup, bu milletlere liderlik etmek istemesi gerçekçi olmamaktadır. 

  • 7- ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında, bölgemizdeki çok sayıda devletin sınırlarının ve rejimlerinin değiştirileceğini bizzat ABD Dışişleri Bakanı açıklamıştı. ABD’nin Irak’ın kuzeyinde devletleştirdiği Barzani yönetimine ilaveten, PKK/ BDP marifetiyle Türkiye’de benzeri bir oluşumu gerçekleştirmeye çalıştığı aşikâr. ABD’nin, su ve enerji kaynaklarımızın yoğunlaştığı bölgemizde, kendisine çok daha muhtaç ve bağımlı bir devletçik olmasını tercih ettiği anlaşılıyor. 

Devletimizi yönetenlerden beklentimiz, Arapları Osmanlı’ya isyan ettiren Lawrence’in, “Bir Kürt devleti kurabilseydim, Türkler’i tarihten silecektim, başaramadım” sözünü hatırlaması, Kürt Devleti kurulmasına yol açacak açılımlar konusunda dikkatli olmalarıdır. 

  • 8- “ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Pearson, Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusu dâhil, Bağdat’a kadar uzanan toprakların tek bir ekonomik bölge olması gerektiğini söylemişti.” “Mezopotamya Havzası projesini” sadece ABD’li yetkililerin değil, Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Barzani ve İmralı’daki teröristin de ifade etmesi tesadüf olmasa gerek. 
  • 9- PKK/ BDP’liler Kürt halkından önemli bir kısmının zihninde ayrışma fikrini yeterince geliştirdiklerini düşünerek, bu ayrışma sonucunda oluşacak devletin alt yapısını teşkil edecek kurumları inşa ediyorlar. Bu kapsamda kendi paralel devlet yapısını kurmaya çalıştıkları ve nihayet ayrıştırmayı tamamlamak için “iki dilli hayat” çıkışlarının olduğu bir ortamda, “Osmanlı Milletler Topluluğuna liderlik” iddiası, milletimizin çoğunluğunu acı acı gülümsetmiştir. 
  • 10- Yeniçağ Gazetesinde Arslan Bulut, “Yeni Osmanlıcılık, Büyük İsrail’dir” tezini işleyen yazılar yazıyor. Acaba ABD, Büyük Ortadoğu Projesinde varmaya çalıştığı hedefleri için, “yeni Osmanlı haritaları” veya “Osmanlı Milletler Topluluğu” hayalleri ile Türk Milletini kandırmaya mı çalışıyor? 
  • 11- Yenişafak yazarı Akif Emre, “Ismarlama Osmanlı Haritası” başlıklı yazısında, “Daha düne kadar Türkiye’yi parça parça gösteren haritalar yayımlayan Amerikalılar, bugün ‘Yeni Osmanlı haritası’ diye büyük imparatorluk haritalarını niçin gündeme getirsin?” tespitinden sonra AKP tabanı hakkındaki şu yorumda bulunuyor: “Özellikle muhafazakâr ve İslâmcı geçmişiyle bilinen kesimin, bu sahte gerçekliğe ram olma riski çok yüksek!”  
  • 12- Ben bir Türk olarak, “Türk cihan hâkimiyeti fikrine” hizmet edecek bir “Osmanlı Milletler Topluluğu” hayalimiz olmasını istiyorum. Ancak yöneticilerimizin bu hayallerimizi kullanıp, -bilerek veya bilmeyerek- bu ideale varacak politikaların tersini yaparak, başkalarının projelerine hizmet etmelerinden endişe ediyorum.

 

Türküm

1999 yılı, aklımızda onbinlerce insanın enkaz altında kaldığı ‘Marmara Depremi’ ile ayrı bir yer tutar.

Bizim ailemiz için, depremle birlikte, hayatımızın çok önemli varlığının dünyaya da gelişi olarak belleklerimizde 1999 yılı.

Evimiz, depremin en yoğun hissedildiği bölgelerden birindeydi.

Deprem gecesini hatırlıyorum.

Eşim beş aylık hamile.

İkiz kızlarım, annelerinin hamile olduğunu bilmiyorlar.

Söylemekten imtina ediyoruz. Zira, “Biz artık büyüdük, kardeş istemiyoruz” diyorlar.

Hatta o zaman 12 yaşında olan ikizlerimizden Nihan, “Ben bavulumu alıp dışarı giderim” diye de ufak yollu tehdit ediyor bizi.🙂

1999 yılında, bir taraftan yaşadığımız o deprem korkusu, diğer taraftan hanemize gelecek ufaklığın sevinci vardı.

Önceki doğan üç çocuğumuzun da doktoru olan. Doç. Dr. Ahmet Gülkılık, “Oğlunuz olacak” demişti, eşimin hamileliği sekizinci ayına girene dek.

Son kez gittiğimizde ise; “Arkadaşlar, biz bir yanlışlık yapmışız, bu kız” dediğinde, eşimin gözyaşlarını hatırlıyorum.

Oysa iki kızımızla birlikte, bir de oğlumuz vardı.

Eşim, benim erkek çocuğu ile daha mutlu olacağımı düşünmüş. Kız olduğunu öğrenince doğacak bebeğimizin, hayal kırıklığı yaşamış.

Ama ben..?

Ben hiç öyle düşünmemiştim..

Aksine çok da mutlu olmuştum.

O’nu teselli etmek bana düştü.

Kırkından sonra kız babası olmak fikri, beni çok daha fazla heyecanlandırmış, çok daha fazla mutlu etmişti.

Eşime; “Hiç üzülme. Bu bizim türkümüz olacak. Bununla, yaşlılığımızın türküsünü söyleyeceğiz” demiştim.

O gün doktordan çıkarken, kızımızın ismini, ‘Türkü’ koymaya karar vermiştim.

İkiz kızlarımız Nihan ve Dilara ile oğlumuz Mehmet Nezir‘e, artık yeni bir kardeşlerinin olacağını söylememiz gerekiyordu.

Akşam onları bir araya getirip, yeni bir kardeşlerinin dünyaya geleceğinden bahsettiğimizde, beklediğimiz tepki yerine, bir sevinç gördük gözlerinde.

Sevinmişlerdi onlar da…

1999 yılının 16 Aralığını, 17 sine bağlayan gece yarısı, kızımız bizi uyandırıp; “Hadi hastahaneye gidelim, ben artık dünyaya gelmek istiyorum” diyordu.

Sabaha karşı 03.00 suları, kızımızı gördüm hemşirenin kucağında.

Akça pakça bir Üsküp kızıydı.

İnsanlar yaşları olgunlaştıkça, daha farklı, daha hoş duygular yaşıyorlar mutlu olduklarında.

Belki de duygusal boyuta daha yakın duruyorlar yıllar geçince.

En küçük kızımızda da, ben bunu fazlası ile hissettim.

Örneğin, hiçbir çocuğumun doğumunda gözlerim yaşarmamıştı ama küçük kızımın doğumunda, sanki biriken tüm gözyaşlarım, o günü beklemişti.

Çok fazla bir duygu yoğunluğu yaşadım.

Hayatımızın en önemli varlıklarından biri olan dördüncü bebeğimizin doğumu, ailemize de şans getirdi.

Evimizin bereketinde de artış oldu.

İşlerimizin gelişmesi de bu dönemden sonra hız kazandı.

Bebeğimiz henüz bir aylık iken, hemşehrim, dostum, eski Bakan Lütfullah Kayalar  ile bir yemekte sohbet ederken, kızıma ne isim taktığımı sordu.

Ben de ‘Türkü’ koyacağımı söyledim kendisine.

O ‘Türkü’ isminde birini tanıdığını, pek de hoşlanmadığını söyleyince, birlikte ‘Türküm’ isminde karar kıldık.

Evet, bu benim ‘Türküm’ olacaktı.

Allah nefes verdiği sürece, dilimden düşmeyecek Türküm.

Can kızım..

Bugün Türküm kızımın doğum günü.

11 yaşına girdi Türküm kızım.

Allah‘a binlerce kez hamd ediyorum, beni, Türküm gibi, sağlıklı, güzel, akıllı ve şansı ile birlikte gelen bir evlatla ödüllendirdiği için.

Bugün bu yazımı da, kızım Türküm’e armağan etmek istiyorum müsaadenizle.

İyi ki doğdun Türküm kızım.

Doğum günün kutlu olsun.

“Demokratikleşme”ye doğru Türkiye’nin Ağacı

2009 yılından beri takip ettiğim ve Yazılarımla da sizleri bilgilendirdiğim Ekopolitik (Ekonomi ve Sosyal Araştırmalar Derneği) tarafından organize edilen (“Türkiye’nin Büyük Çatısı” üst başlığı altında yapılan Toplantıların yenisi 11 Aralık 2010 Tarihinde “Demokratikleşme”ye doğru Türkiye’nin Ağacı  İstanbul  Maslak-Sheraton Otel’inde yapıldı.

Toplantının teması “Demokratikleşme”ye doğru Türkiye’nin Ağacı  idi. Bu toplantıların kısa bir tarihçesine bakacak olursak eğer.

27 Ocak 2009 tarihinde İstanbul Dedeman Otel’de ;

“Türkiye’nin Büyük Çatısı ve Ortak Aidiyet”

4 -5  Haziran 2009 tarihlerinde Kıbrıs’ta Yakın Doğu Üniversitesi ile işbirliği çerçevesinde “Gizli Kuşatılmışlık”

16-17 Kasım 2009 tarihlerinde İstanbul Dedeman Otel’de;

 “Türkiye’nin Büyük Çatısı: Mezkûr Meçhul Mesele”

22-23 Şubat 2010 tarihinde İstanbul Beykoz Halk Bankası Sosyal Tesisinde

 “Ekopolitik-Türkiye’nin Büyük Çatısı Demokratikleşmeye Doğru – Beykoz”

14-15 Mayıs 2010 tarihinde Mersin’de organize ettiği ilk yerel toplantı Ekopolitik, Türkiye’nin Büyük Çatısı: “Demokratikleşme”ye Doğru & Mersin Durağı

14 Haziran 2010 tarihinde Hakkari Toplantısı Ekopolitik, Türkiye’nin Büyük Çatısı: “Demokratikleşme”ye Doğru & Hakkari Durağı

28-29 Temmuz 2010 tarihlerinde Beykoz Halk Bankası Sosyal Tesisinde Türkiye’nin Büyük Çatısı: “Demokratikleşme”ye Doğru & Türkiye’nin Çekirdek Ekipleri”

26 Ağustos 2010 Türkiye’nin Çekirdek Ekipleri Cumhurbaşkanlığı Ziyareti

30-31 Ekim 2010 Malatya Toplantıları Ekopolitik, Türkiye’nin Büyük Çatısı: “Demokratikleşme”ye Doğru & Malatya Durağı

11 Aralık 2010 Tarihinde İstanbul Maslak- Sheraton Otel’inde yapıldı

“Demokratikleşme’ye doğru Türkiye’nin Ağacı

Ekopolitik Genel Koordinatörü Tarık Çelenk, ülkemizde yaşanan sorunların, konuşmak ve uzlaşmacı bir tavır sergilemek suretiyle bizzat kendi tarafımızdan çözülmesi gerektiği noktasındaki görüşlerini bu toplantıda bir defa daha vurguladı.

Bu arada Çekirdek ekip müteaddit defalar kendi arsında toplantılar yaptı. Görüldüğü gibi zor meşakkatli geniş bir katılımlı bir o kadarda önemli bir organizasyon.

Ekopolitik, ülkesel “çekirdek ekip” katılımcılarının Türkiye’nin gerçeklerine karşı hissettikleri hassasiyetle bir araya gelerek ülkenin sorunlarını tartışması ve meselelerin çözümüne ilişkin ortak çözüm arama çabalarına destek vermektedirler.

Biraz çekirdek ekip de kimler var bakalım; Altan Tan, Avni Özgürel, Cezmi Bayram, Gültan Kışanak, Mete Yarar, Murat Belge, Musa Serdar Çelebi, Özdem Sanberk, Raif Türk, Seydi Fırat, Ümit Fırat, Vedat Bilgin

Gelelim 11 Aralık 2010 Tarihinde İstanbul Maslak- Sheraton Otel’inde yapılan,

“Demokratikleşme”ye doğru Türkiye’nin Ağacı toplantına Burada Toplantıya isim olarak da damgasını vuran Ağaç modeli ve metedoloji üzerine;

Toplantılar Ağaç Modeli’ne uygun bir şekilde merkezde gövdeyi temsil eden Ülkesel Çekirdek Ekip’in ve çevrede dalları temsil eden Mersin, Hakkari ve Malatya yerel çekirdek ekiplerinin yer alacağı şekilde gerçekleştirildi.

Ağaç modeli; Ekopolitik sözkonusu toplantıların gelişimini bir “süreç” düşünce ve duygusunu esas alarak Vamık Volkan’ın 1999 yılında kendi kurduğu enstitünün aynı isimli dergisinde kaleme aldığı “Ağaç Modeli” (Vamık Volkan, The Tree Model: A Comprehensive Psychopolitical Approach to Unofficial Diplomacy and the Reduction of Ethnic Tension, Mind & Human Interaction, Windows Between History, Culture, Politics, and Psychoanalysis, Volume 10, Number 3 1999 University of Virginia, Chorlottesville, VA USA)   başlıklı makalesi ve diğer çalışmaları temelinde planlamaktadır. Volkan toplumsal süreçlerde yaşanan birtakım girift ilişkilerin garip ancak anlamlı bir takım psikolojik süreçlere dayandığını düşünmektedir. Bu çerçevede travma yaşayan ve kimlik sorgulamaları içinde olan bir toplumda grup kimlikleri arasında baş gösterebilecek çatışma ihtimalleri ve süreçleri karşısında ortak bir ‘çadır‘ (aidiyet)ın mümkün olup olmadığı arayışına denk düşmek üzere kendisinin Ağaç Modeli olarak isimlendirdiği bir yapı geliştirmiştir.

Ağaç Modeli“nin köklerinde çatışma dinamiklerine işaret eden sorunlara dönük teşhisler yer almaktadır. Gövde bu teşhisler bağlamında sorunların taraflarını bir araya getiren çekirdek ekiplerin diyalog süreçlerini temsil etmektedir. Ağacın dalları ise ana gövdedeki diyalog & çekirdek gruplarının toplumsal zemine yayılmasını temsil eden yerel çekirdek ekip çalışmalarını temsil etmektedir.

Ağaç Modeli gayri resmi sivil bir toplumsal sürecin herhangi bir ülkede yaşanan toplumsal kimlik temelli (büyük grup kimliği) problemler karşısında geliştirebileceği barışçıl süreçlerin yol haritasını ortaya koymaktadır. Bu bakımdan sözkonusu gayri resmi sivil inisiyatif ağacın gelişimi ve büyümesine parelel olarak göğe bakan dalları yeterli olgunluğa ulaştığında resmi & politik kanallarla gelinen noktayı paylaşım yoluna gitmektedir. Bu noktada resmi & politik kanallar gayri resmi sivil inisiyatifin geliştirdiği çözüme dönük teklifleri ve yapıları siyasi çözüm formüllerine dönüştürebilmekte ya da bilinen yolları kullanmaya devam etmektedir. Dünya literatüründe bu iki yolun ortaklaşması (Track I & Track II terimleri sözkonusu durumu ifade etmek üzere uluslar arası literatürde yaygın olarak kullanılmaktadır. ) durumlarına ana yol diplomasisi ile tali yol diplomasilerinin birleşmesi denmektedir. (Ekopolitik)

 

Toplantıları Ağaç Modeli’ni üreten ve geliştiren Prof. Vamık Volkan tarafından yönetildi.

Müzakere Konuları

  • Türkiye’de farklı etnik gruplardan gelen insanların yaşamında birlik ve beraberliği sağlayan elementler nelerdir? Ortak bir aidiyetten bahsedilebilir mi?
  • Birlik ve beraberlik oluşturabilecek bir terkibin sağlanmasında tarihin yeri nedir?
  • Kimlikleri ayıran ve etnik gruplar için kimlik sembolü olarak algılanan tarihi olaylar var mıdır?
  • Uzun senelerden beri kimlik adına birçok insan kaybı oluştuktan ve güvenlik sorunu yaşandıktan sonra kimlik kavramı ile bağlantılı ne gibi sorunlar ortaya çıktı? Bu sorunları örneklendiren olaylar var mı? Böyle sorunların ortaya çıkmadığını veya önlendiğini gösteren misaller keza var mıdır?
  • Ülkemizde ayrımcılığın ve ırkçılığın ortaya çıkması ve yayılması tehlikesi var mıdır?
  • Yas tutan onbinlerce, yüzbinlerce ve belki milyonlarca insanı rahatlatmak için neler yapılmalıdır?
  • Türkiye’de herkesin eşit vatandaşlar olduğunu gösteren ve bunun karşıtı, bu eşitliği bozabilen olayların geliştiğini gösteren örnekler var mıdır?
  • Halk içinde kimlik ve ortak yaşama güveni ve iradesi geliştirmek ve bilhassa aşağılanma duygusunu azaltmak, yumuşatmak veya yok etmek için nasıl “reçeteler” düşünülebilir?

(Ekopolitik)

Bu toplantının en büyük özelliği sadece sorunların tartışıldığı değil çözüm reçetelerinin de katılımcılar tarafından ifade edildiği bir oturum oldu. Ayrıca Oturuma Eski İstanbul Valisi, şimdiki görevi Kamu Güvenliği Müstaşarı olan Muammer GÜLER’in  katılmasıydı.

 

Ekonomi ve Sosyal Araştırmalar Derneği Ekopolitik adına, Ekopolitik Genel Koordinatörü A. Tarık Çelenk ve Ekopolitik Danışmanı Prof. Dr. Vamık Volkan, Türkiye’nin Büyük Çatısı kapsamında gerçekleştirilen konferans ve çalıştayların şu an için son halkasını teşkil eden Türkiye’nin Büyük Çatısı: “Demokratikleşme”ye Doğru Türkiye’nin Ağacı isimli çalıştay başta olmak üzere gelişen süreci arz etmek üzere 15 Aralık Çarşamba günü Çankaya Köşkü’nde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından kabul edildiler. (Ekopolitik)

http://www.ekopolitik.org/public/news.aspx?id=5161&pid=11

Ayrıca bu toplantıya ait Ekopolitik sitesinde detaylı bilgileri görebilirsiniz.

http://www.ekopolitik.org/public/news.aspx?id=5157&pid=4985

Ayrıca benim Türkiye’nin Büyük Çatısı üzerine yazdığım yazılara da Kocaeli Aydınlar Ocağı sitesinden ulaşabilirsiniz.

http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/

Kürtçe Üzerine

0

Herkesin okuması gereken ve bilhassa Kürt kardeşlerimizin; sadece okumakla yetinmeyip,  üzerinde derin derin düşünmeleri gerektiğine de inandığım bazı alıntılar: 

“Ana dilde eğitim”, “mahkemede Kürtçe savunma hakkı” ve “özerklik” isteniyor. TBMM çatısı altında Kürtçe grup toplantısı yapılıyor!

İşin tuhafı, bu hengamede kimse “Bu Kürtçe nedir, eğitim yapılır mı, özelikleri ve tarihçesi nedir, yazı dili var mıdır, bir kültür ve medeniyet dili midir?” diye sormuyor…

Osmanlıcanın Arapça, Farsça kelimelerden oluşması gibi, batı ile ilişkileri zayıf kalan Kürtlerin Arap-Fars etkisi altında dillerinin de değişim geçirdiği, Arapça-Farsça-Türkçe kelime dil bilgisi kurallarından oluşan Kürtçe’nin tarihi bir kökü bulunmadığı, yapay olarak yakın zamanlarda Avrupalı dilciler tarafından yazıya geçirildiği ve böylece ortaya çıktığı gerçeği karşımıza çıkıyor.

Bugün Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüne aykırı siyasi amaçlara “alet” edilen Kürtçe, dil bilimciler tarafından bir “dil” olarak kabul edilmiyor. Bırakın dilcileri, aklı başında Kürt aydınları bile gerçeği başka türlü anlatıyorlar: (Mustafa Önder, Yeniçağ, 21 Kasım 2010, s.12)

(Nitekim,) 1881-Ergani doğumlu, Dr. Şükrü Mehmet Sekban, Ankara Hükümeti’ne karşıydı ve Kürtçenin resmi lisan olmasını istiyordu. Fransızca yazdığı “Kürt Sorunu” adlı metinde, “Ben bilhassa öğretimde Kürt dilinin tanınması üzerinde durmuştum. Bu, hepimiz için bir idealdi. Mütarekeden beri Irak Süleymaniye’de, sekiz seneden beri de Kürtçe konuşan sancaklarda eğitim dili Kürtçedir. Okul öğretmenlerinin mükemmel, okul kitaplarının kusursuz olduğunu farz edelim. İyi ama, bu okullardan mezun olanlar, okul bitince ne okuyacaklar? Hiç!” itirafında bulunuyor.

Çünkü vernaküler bir dil olan Kürtçe, yapısı uygun olmadığı için üretemiyor. İngilizlerin Irak’taki Süleymaniye Kırmançasını bir yazı dili haline getirip, diğer üç dili de (Goranice, Lurca ve Kalhurca) kapsayacak şekilde mekteplerde okutma hilesi işe yaramıyor!

Süreç içinde Mustafa Kemal ve Türkiye Cumhuriyeti hayranı olan Dr. Sekban: “Bugünden başlamak suretiyle, bir asırlık sürede, en iyi şartlarla gelişecek bir Kürt dili bile kültürlü devletlerin seviyesine ulaşmaya yeterli olmayacaktır. Namuslu insanlar olarak itiraf edelim ki, Kürt halkının kendi diliyle eğitim zarureti hususundaki inancımız artık iflas etmiştir.” Demek zorunda kalıyor!

Prof. Dr. Mehlika Aktok Kaşgarlı, “Sınır toplumları” diye nitelediği Erzurum, Kars, Ağrı, Erzincan, Van, Muş, Bitlis, Siirt, Diyarbakır, Urfa, Adıyaman, Tunceli, Bingöl ve Malatya’da çalışmalar yapmış. “Türko-Kürtler’de Uygarlık ve Ağızlar Hakkında Düşünceler” adlı kitapta şöyle diyor. “Sınır toplumları, merkezi yönetime geçebilmiş toplumların siyasi sınırlarında oluşur. Ancak bu siyasi sınırlar tarih akışı içerisinde durağan değildir. Bu nedenle sınır toplumları aynı coğrafi yörelerde değişik devletlere tabi olurlar. Çeşitli etnik gruplara mensup klan, aşiret, boy halinde kalırlar. Devlet yapısına geçemezler. Hangi ülke sınırında oluşmuşlarsa, o ülkenin genetik yapısıyla kaynaşırlar ve erirler. Sınır toplumları, oluştukları yörede sorun çıkarırlar; “mensubiyet”, “kimlik”, özdeşleşme” hissinden yoksun olmaları, siyasi oyunlara kurban edilmelerine de neden olur, bir yöresel vernaküler dil kullanırlar. Kendilerine özgü bir alfabeleri olmadığı gibi, edebiyat dilleri de gelişmemiştir. Mahalli gelenek ve törelerle yetinirler.”

Kaşgarlı, “Gothe Peşye Kurda” (Kürt Atasözleri) adlı risaleyi şöyle eleştiriyor: “Kürt

atasözü olarak derlediklerini ne ilmi bir süzgeçten geçirmişler, ne de yüzyılların ötesinden gelen Türk atasözleri ile karşılaştırmışlar. Bu kitapçıktaki atasözlerinin pek çoğu Türkçeden tercümedir.”

Bir Kırmanca atasözü örneği veriyor: “Agır bı erde dıkeve hışk u ter hıhevra dışewıtin.” Bu, “Yer tutuşur, yaşla birlikte kuru da yanar.” Şeklinde Türkçeye çevriliyor ama gerçek karşılığı, “Kurunun yanında yaş da yanar.”

Kırmança ve özellikle de Zazaca’da, bugünkü Türkçe’de kullanılmayan eski Türkçe kelimelerin varlığının ortaya çıkarılması, onların Turanilik bağlantısını gösterir ve bu halkın kullandığı dilin yöresel bir vernaküler “ağız” olduğunun ispatıdır! (Mustafa Önder, Yeniçağ, 28 Kasım 2010, s. 12)       

Niyetimiz kardeşlerimizi incitmek değil…Tarih süzgecinden gelen “kardeşliği” bozmaya yeltenenlere, art niyetini “özgürlük” kavramının arkasına saklayan ve kendi ülkesindeki vernaküler dillere ana dil hürriyeti vermeyip bize dayatan AB’ye gerçeği göstermektir. Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dili ve eğitim dili Türkçedir ve Kürtler de bu memlekette “azınlık” değil, “asıl unsur”dur.

Şimdi “ana dilde eğitim ve savunma hakkı” isteyenlere soruyoruz:

Kürtçe kursları neden kapandı?

Yazar Mehmet Uzun’u yatağa düşüren de bu çıkmazdı herhalde (değil mi?)…(Mustafa Önder, Yeniçağ, 5 Aralık 2010, s.12)

Buhûrîzâde Mustafa Itrî Efendi

Bestekâr-Hânende-Neyzen-Şair-Hattat-Musâhib-Çiçekçi-Meyvacı-Esir Pazarı Kethüdâsı  Türk musikîsinin en önemli ve en büyük bestekârlarından biridir. Asıl adı Mustafa’dır. 1640 yılında İstanbul’da doğmuştur. Çok iyi bir öğrenim görmüştür. Dinî ilimlerin yanı sıra Arapça, Farsça dillerini de öğrenmiştir.

Çağının büyük ustalarının eğitim verdiği Yenikapı mevlevihânesine kapılanmış ve  Mustafa Ömer Efendi gibi büyük üstâdlardan feyz alarak olgunlaşmıştır. Dergâhtan iyi yetişmiş bir musikîşinas ve mevlevi olarak Hâfız Post’tan icâzet almıştır.

Ailesinden gelen Buhûrîzâde sıfatıyla, ismi Buhûrîzâde Mustafa Efendi olarak anılmaya başlanmıştır. Bu arada Siyâhi Ahmet Efendi’den de hat dersi alarak tâlik yazıyı öğrenmiştir.

İlk önce davet aldığı Kırım Han’ı I. Selim Giray’ın sarayında musikî hocalığı görevine başlamıştır. Kırım sarayındaki görevinden artan zamanlarda meyvacılık ve çiçekçilik  yapılan bahçelerdeki çalışmaları izlemek, ona hem dinlenme hem de yeni bir konuda bilgi sahibi olma fırsatı vermiştir.

Buhûrîzâde Mustafa Efendi, padişah Sultan IV.  Mehmet Han’ın davetiyle İstanbul’a dönmüştür. Topkapı sarayındaki Enderûn mektebinin, musikî müderrisliğine tayin edilmiştir. Aynı zamanda padişahın hânendesi ve musâhibi olmuştur. Buhûrîzâde Mustafa Efendi, İstanbul’da satın aldığı bahçelerde Kırım da edindiği bilgilerle  çiçekçilik ve meyvacılık üretimi işleri ile ilgilenmiştir.

Yetiştirdiği güzel kokulu çiçekler nedeniyle kendisine Itrî lâkabı verilmiştir.

Sanatının en verimli çağına ulaşan Mustafa Itrî Efendi, çok önemli iki dinî eser bestelemiştir. Üçyüz yılı aşkın bir süreden beri bütün müslüman aleminde, milyonlarca müslümanın hûşû içinde söylediği segâh beste, kurban bayramı tekbiri ve gene kutsal emanetlerin ziyaretinde okunan segah sal-ât-ı ümmiye onun en önemli besteleridir.

Itrî, dini eserlerinin yanı sıra Türk klâsik müziğine öncülük eden büyük besteler de vermiştir. Tutî-i Mucize Guyem ve Nevâ-kâr gibi bini aşkın eser vermiştir. Ancak üzüntüyle karşıladığımız, bu eserlerin ancak kırk kadarının günümüze ulaşabilmiş olmasıdır.

Mustafa Itrî Efendinin meyvacılıktaki başarısı da yetiştirdiği ve kendi adını taşıyan Mustabey Armudu’dur.

Itrî’nin  az bilinen bir yönü de İstanbul esir pazarı kethüdâlığıdır. Bu görevi vefatına kadar (1712) sürdürmüştür.

Beş padişah döneminde yaşamış olan Türk musikîsinin büyük ustasının kabri, Yenikapı mevlevihanesinin bahçesindedir. Ancak baş ve ayak şahideleri kaybolduğundan mezarının yeri  bilinememektedir.