30.5 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 18, 2026
Ana SayfaGüncel17 Ağustos

17 Ağustos

İnsan yaşayabilmek için bazı acıları unutmak zorundadır. Peki toplumlar yaşayabilmek için bazı acıları unutmamak zorunda mıdır?

Bir toplum geçmişte yaşadığı felaketi hangi noktada gerçekten “hatırlamış” sayılır: yıldönümünde andığında mı, yoksa aynı felaketin yeniden yaşanmaması için davranışlarını değiştirdiğinde mi?

Birey açısından unutmak çoğu zaman hayatın yeniden kurulabilmesinin şartıdır. İnsan yaşadığı her acıyı, her kaybı, her korkuyu ilk günkü yoğunluğuyla taşımaya devam etse gündelik hayatını sürdüremez. Zamanın acıyı aşındırması, bazı ayrıntıların silinmesi, duygunun şiddetinin azalması bu nedenle yalnızca bir zayıflık değildir; kimi zaman insanın kendisini koruma biçimidir.

Toplum açısından ise mesele tersine döner. Çünkü toplumun geçmişte yaşadığı felaketi unutması, yalnızca acının azalması anlamına gelmez; o felaketin ürettiği bilginin, deneyimin ve sorumluluk duygusunun da silinmesi anlamına gelir.

Toplum aslında insan gibi “hatırlamaz”. Toplumun hafızası; yasalarında, yapı standartlarında, kurumlarında, eğitiminde, şehir planlamasında, arşivlerinde ve gündelik alışkanlıklarında yaşar. Yani bir toplumun gerçekten hatırlayıp hatırlamadığını törenlerinden çok davranışlarından anlayabiliriz.

Geçmişte yaşanan acının kendisini sonraki kuşaklara taşımak mümkün değildir; gerekli de değildir. Ama o acının öğrettiklerini kurumlara, kurallara ve gündelik davranışlara aktarabilmek mümkündür. Toplumsal hafıza dediğimiz şey de aslında budur.

Mesela 1999’u yaşamamış 20 yaşındaki bir genç bugün o gecenin korkusunu hissedemez. Hissetmesi de gerekmez. Ama 1999’un öğrettiği yapı güvenliği, kentleşme, denetim, afet hazırlığı ve bilimsel sorumluluk ilkelerinin onun yaşadığı şehirde somutlaşmış olması gerekir.

Eğer bunlar gerçekleşmediyse çok rahatsız edici bir durum ortaya çıkar:

Bir kuşak acıyı yaşar, sonraki kuşak hikâyeyi dinler, fakat üçüncü kuşak aynı bedeli yeniden öder.

Eğer her büyük depremden sonra yine binaların neden yıkıldığını tartışıyorsak, yine denetimden, imar sorunlarından, dayanıksız yapı stokundan ve hazırlıksızlıktan söz ediyorsak, üzerinde düşünmemiz gereken daha derin bir mesele var demektir.

Belki de sorun bilgi eksikliği değildir.

Bizler, Türkiye’nin bir deprem ülkesi olduğunu, fayların nerede olduğunu bilmiyor değiliz. Dayanıksız yapıların depremde neye dönüşebileceğini de ilk kez öğrenmiyoruz.

Belki de burada “öğrenmek” kelimesini yanlış kullanıyoruz. Çünkü öğrenmek, bir şeyi bilmekten daha fazlasıdır. Bilgi davranışı değiştirmiyorsa, gerçekten öğrenilmiş midir?

Bir çocuğa ateşin elini yakacağını anlatabilirsiniz. Çocuk bunu zihinsel olarak bilir. Fakat elini her defasında aynı ateşe uzatıyorsa, onun ateş hakkında bilgi sahibi olduğunu söyleyebiliriz; ama öğrendiğini söylemek daha zordur.

Toplumlar için de benzer bir ayrım yapılabilir. Bizler depremi biliyoruz. Ama depremden bir şeyler öğrenebildik mi?

27 yıl sonra 17 Ağustos’un önümüze koyduğu asıl soru belki de budur.

Çünkü toplumsal hafıza yalnızca geçmişi hatırlama yeteneği değilse, aynı zamanda geçmişin bilgisini geleceğin davranışına dönüştürme kapasitesiyse, 17 Ağustos’u ne kadar hatırladığımızı her yıl düzenlediğimiz anma törenlerinden değil, içinde yaşadığımız şehirlerden anlamamız gerekir.

Bir bina güvenli hâle geldiyse 17 Ağustos orada hatırlanmıştır.

Bir yanlış imar kararından vazgeçilmişse 17 Ağustos orada hatırlanmıştır.

Bir okulda çocuklara yalnızca deprem anında ne yapacakları değil, güvenli kentlerde yaşamanın neden önemli olduğu da anlatılıyorsa 17 Ağustos orada hatırlanmıştır.

Aynı şekilde bilimsel bilginin karar vericinin masasındaki raporda kalmayıp kent planlarına ve uygulamaya girmesi de toplumsal hafızanın bir parçasıdır.

Peki neden bildiğimiz hâlde değiştiremiyoruz?

İnsan zihni sürekli bir tehlike bilinciyle yaşayamaz. Deprem olmadığı her gün, tehlikenin yokluğuna dair küçük bir kanıt gibi algılanmaya başlar. Oysa gerçekte değişen tehlikenin kendisi değil, bizim onunla aramızdaki psikolojik mesafedir.

Zaman geçtikçe risk soyutlaşır. Dün enkazın başında tartışılmaz görünen önlemler, birkaç yıl sonra pahalı, zahmetli veya ertelenebilir bulunmaya başlanır. Böylece kısa vadede rahatlık sağlayan tercihler, uzun vadeli güvenliğin önüne geçer. Oysa uzun süre deprem olmaması bizi daha güvenli hâle getirmez. Sadece zaman geçtikçe kendimizi daha güvende hissetmeye başlarız.

Bu noktada unutma yeniden karşımıza çıkar. Ancak artık bireyi iyileştiren masum unutma değildir bu. Toplumsal düzeyde unutma, zamanla bir normalleşme biçimine dönüşebilir. Risk bilinir, fakat gündelik hayatın içine öylesine karışır ki olağan kabul edilmeye başlanır. “Bu bina yıllardır ayakta”, “şimdiye kadar bir şey olmadı”, “her yeri dönüştürmek mümkün değil” gibi düşünceler tehlikeyi ortadan kaldırmaz; yalnızca onunla yaşamayı psikolojik olarak kolaylaştırır. Fakat psikolojik uyum, fiziksel güvenlik değildir.

Bir de sorumluluk meselesi var tabii ki. Bir binanın güvenliğinden kim sorumludur? Mal sahibi mi, müteahhit mi, mühendis mi, belediye mi, merkezi yönetim mi, denetleyen kurum mu, o binayı satın alan kişi mi? Sorumluluk ne kadar çok aktöre dağılıyorsa, paradoksal biçimde herkes kendisini o kadar az sorumlu hissedebilir.

Bu durumda toplumsal hafızanın en büyük düşmanının unutmak değil, sorumluluğun sahipsizleşmesi olduğunu söyleyebiliriz.

O halde 17 Ağustos’u gerçekten hatırlamak ne demektir?

Belki de bunun cevabı her yıl 17 Ağustos’ta ne söylediğimizden çok, yılın geri kalan 364 gününde ne yaptığımızda saklıdır. Çünkü geçmişte yaşanan acıyı değiştiremeyiz. Ama aynı bedelin yeniden ödenip ödenmeyeceğini belirleyebiliriz.

Nasıl mı? Bugün aldığımız ya da almadığımız kararlarla.

Seçtiklerimiz

spot_img