19.4 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 527

Beynimdeki Girdap, Vicdanımdaki Kâbus; Memleket Meselesi

“Milli” kelimesinin, resmi kumar “piyango”nun nitelenmesinde kullanılmasından hep rahatsız olmuşumdur.  Buna rağmen, konunun anlaşılması için kullanmak zorundayım:

Bursa İnegöl’de yaşayan bir mobilya işçisi çocuğunun ısrarı üzerine bir “Milli Piyango” bileti alır. Aldığı andan itibaren huzursuzdur. Biletine 20.000 TL çıkar. Parayı almaz, “Bu, hak etmediğim paradır, haramdır.” der ve bileti yakar. Çalıştığı iş yerindeki patronu da onu bir maaş ile ödüllendirir. Haber, medyada biletin yakılış görüntüsüyle yer alır.

Aynı bülten içinde ikinci bir haber dikkatimi çekti: Babası savcı, annesi hâkim olan bir delikanlı, kız arkadaşıyla özel arabasının içinde tartışır. Bu öfkeyle, bindiği lüks arabayı kalabalığın üzerine sürer ve altı kişinin yaralanmasına yol açar. Olay, İstanbul Bakırköy’de yaşanır, mahkemeye intikal eder. Kamu davası açılır. Anne, oğlunu savunmak için hâkimlikten istifa eder, avukatlığa döner. Bir yıllık yargılamadan sonra mahkeme delikanlının tahliyesine karar verir. Delikanlının annesi, avukat sıfatıyla: “Çok sevinçliyiz; oğlumun, geçen süredeki tutukluluğu cezası için yeterli görüldü ve mahkeme tahliyesine karar verdi.” cümleleriyle yüce adaletin(!) tecellisini gazetecilerin mikrofonlarından dünyaya ilan eder.

Bu iki olaydaki kişilerin davranışlarını, tepkilerini, sosyal konumlarını, eğitim süreçlerini ve düzeylerini, yetiştikleri çevrelerini düşündüğümde beynim allak bullak oluyor. Hani, kelin biri berbere gider. Üç tel saçını kısalttırır. Berber, “Ne tarafa tarayayım?” diye sorar. “Fark etmez.” cevabını alan berber, önce sağa tarar, saçın bir teli kırılır, sonra sola tarar, diğeri kırılır. Bunun üzerine kel öfkelenir: “Bırak kardeşim dağınık kalsın.” der.

“Bırak dağınık kalsın, inceldiği yerden kopsun.” diyemeyiz. Devletin, kendi halkına kumar oynatması, mahkeme kararlarının adalet algısını kirletmesi ve vicdanları rahatsız etmesi, bir işçinin, piyangodan çıkan yirmi bin lirayı günah korkusuyla almaması aynı ülkede ve aynı zamanda yaşanıyor. Burası, Türkiye.

Milli Piyango, devletin ahmaklardan topladığı vergidir. Piyangodan gelecek paraya bu toplumun ihtiyacı yoktur. Piyangonun manevi götürüsü, maddi getirisinden çok çok fazladır. Devlet, kumar işinden derhal çekilmelidir. Bu ismi taşıyan bir spor tesisinde veya eğitim kurumunda kumarın kötülüğünü, aileleri ve toplumu yıktığını nasıl anlatacaksınız, anlatsanız bu ne kadar inandırıcı olur? Bir taraftan, ideal insan yetiştirmek, huzurlu toplum inşa etmek için içkinin, sigaranın, kumarın zararlarından bahsedeceksin, bir yandan da aslı kumar olan Milli Piyango’yu cezbedici törenler, reklamlar yapacaksın. Deveye, “Neden boynun eğri?” demişler. Deve, “Nerem doğru ki?” demiş.

“Bu kadar cehalet, eğitimle mümkündür.” sözünü duyar ve bu sözü hep incitici bulurdum. Şimdi “adaletin katledilmesi, vicdanların kirletilmesi ancak hukukla mümkündür.” diyorum. Avukat anne, istifa etmeden önceki gibi, hâkim olsaydı, karşısına her istediğini kolayca elde eden, öfke kontrolünden yoksun olduğu için lüks arabasını her birinin ölmesi muhtemel altı kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan insanların üzerine süren bir delikanlı gelseydi aynı kararı verir miydi, başka bir hâkimin vereceği böyle bir karara sevinebilir miydi? Vicdanları kanatan bu karar; ancak, birtakım kabullenilemez ilişkilerin, fıtratı bozan bir eğitim sisteminin, yoğun duygusal baskının, tefessüh etmiş bir ahlakın ürünü olabilir.

Halkımızın “Tahsilli adamdan zarar gelmez.” söylem ve inancı, maalesef, temenni düzeyine inmiş durumda. İlkokul üstünde tahsili olmayan mobilya işçisindeki hak edilmemiş kazançtan kaçınma hassasiyeti, günaha girme korkusu niçin kılavuz olması gereken insanlarda bulunmaz? Her insanın fıtratına işlenmiş, vicdanına kazınmış olan bu insani kıymetleri zamanla alıp yok eden nedir? Hücrelerimize kadar kirlendiğimiz, bozulduğumuz gerçeğini niçin görmüyoruz? Kâinatın yaratılma sebebi olan insan, gerçekten bu mudur? İnsan olarak doğduysak niçin insan olarak kalamıyoruz?

Rabb’im, insanı ve evreni belli bir ölçü ve güzellik üzerine yaratmış. İnsana, ayrıca bu ölçü ve güzelliğe müdahale iradesi ve yeteneği vermiş. Bir ayrıcalık ve imtihan sebebi olan bu gücü insan, nedense çok kere iyiden, güzelden yana kullanmamakta. İnsanın kendisiyle, yaratanıyla, türdaşlarıyla, doğayla olan ilişkilerinde olması gereken samimiyet gitmiş, yerine menfaat üzerine ticarileşen ilişki düzeni gelmiş.  Kazandırarak ve hizmet ederek büyüme anlayışının yerine çok kazanma ihtirası ve kaybetme korkusu yerleşince ticaret kirlenmiş,  insanoğlu yaşamı, kendisi için kâbusa dönüştürmüş.

Böyle gelmiş böyle gider, biz atalarımızdan böyle gördük, diyemeyiz. Şikâyetçi olduğumuz düzeni nasıl bir bozan varsa, düzelten biri de olmalıdır. Her iki durum da insan eseridir. Yanlış anlaşılma ihtimaline rağmen söylemek durumundayım: Eğitim sistemimiz, bozuktur, bozulmuştur. Sistemin ürünü insanların varlığı, bunun delilidir. Kişinin, kendisini yetiştiren coğrafyaya ihanet etmesi, bir geçinme aracı olan ticareti bozması, temel amacı hizmet etmek olan siyaseti ranta çevirmesi, sosyal düzeni sağlamak iddiasındaki adaleti kendi çıkarlarına yönelik kullanması, eğitim mecrasını ideolojik yapılanma alanı yapması birer bozukluk örneğidir. Zorunlu eğitim, okuma-yazma oranını artırsa da ideal insan yetiştirme adına bekleneni verememiştir, bir daha gözden geçirilmelidir. Bu şartlarda, insanın doğal hali, eğitimli halinden daha zararsızdır, dense yeridir.

Burası Türkiye; bozanların kahramanlaştırıldığı, güzellik yapanların unutulduğu ülke, diyebilirsiniz. Amacınız dünyada bilinmekse işiniz kolay, malzeme bol. Derim ki: “Yap bir iyilik, at denize; balık bilmezse Halik bilir.”

Öfke Kontrolü ve Motivasyon

Bir elinde neşter, bir elinde kalem bulunan Beyin Cerrahı Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın bir düzine kitap telif eden velût bir yazardır. 13,5 X 21 santim ölçülerindeki, 325 sayfalık Öfke Kontrolü ve Motivasyon isimli eserinde en nörotik bünyeli Karadenizlileri bile sükûnet denizi hâline getirebilecek tavsiyelerle öfkeyi kontrol altına almanın sihirli formüllerini veriyor.

Öfke, hayatımızın en tehlikeli duygusudur. Bir ucu içeni, diğer ucu birlikte olduğu kişiyi zehirleyen sigara gibi, hem sâhibini hem de onun muhatabının hayatını karartabilir, bâzen de söndürür. Mutlaka kontrol edilmesi gerekir.

Mümkün mü?

Aydın Hoca’nın kitabındaki bilgilere göre… Elbette…

Öfke, Asr-ı Saadet’te de varmış ki Peygamber (sav) Efendimiz, tavsiyelerde bulunuyor: ‘Öfkelendiğinizde ayakta iseniz, oturunuz; oturuyorsanız uzanın; yine öfkeniz geçmediyse, gidin abdest alın. Zira su, nasıl ateşi söndürürse, abdest de öfke ateşini söndürür.’ Buyuruyor. Teknoloji çağının insanları daha ilmî yöntemlere ihtiyaç duyabilir, su bulamayabilir (?!) öfkesine mağlûp olup cinâyet mi işlesin? Ne münasebet? Öfke gelmeden çok önce hazırlık yapabilir, ‘Öfke Kontrolü’ isimli kitabı okuyabilir.

Orada, Öfkenin ne olduğu; öfkeyi anlamanın yöntemleri, kolayca uygulanabilecek testlerle gösteriliyor.

Bilinmeli ki, öfke ile yapılan her iş, haklıyı suçlu durumuna düşürür.

Çağımız insanları belki televizyon dizilerinden etkilenerek, belki de meramını, his ve düşüncelerini ifade edemedikleri için; konuşarak değil tartışarak anlaşmaya çalışıyorlar. Her tartışma, öfkeye çıkarılan bir davetiyedir. Öfke belâsı çok arsızdır; davetiyenin ucunu gördüğünde hemen geliverir.

Prof. Aydın’ın ‘Öfkesavar’ diyebileceğimiz eseri;

Öfke kontrolünün nasıl yapılacağını, öfkenin kontrolü ile elde edilecek kazançları, ‘önyargı’ denilen peşin hükümlerin zararları, hoşgörülü olmanın faydaları, kendini keşfetmenin yolları,  bilgili olduğunu zannetmenin doğuracağı tehlikeler, ‘sevgi’nin paha biçilemez değeri ve daha pek çok konuda bilgiler sunuyor.

Eserden tadımlık bölümler…

Başarmak için kararlılık gerekir. Kararlılık, genetik olmaktan ziyade, sonradan edinilen bir özelliktir. Kararlı insan yetiştirme konusunda anne ve baba, çok ama pek çok önemli bir faktördür.

***

Hayata şöyle bir baktığımızda ne kadar çok problemle karşılaştığımızı görürüz. Bazılarını çözdük, bazılarını çözemedik. Çözdüklerimize sevindik ve övündük; çözemediklerimizin altında ezildik. Oysa hepsini çözmek istedik. İnsan yaptıklarından mutluluk duyduğu gibi, pişmanlık da duyabilir. Kaldı ki, insan zaman zaman pişmanlık duymalıdır. Pişmanlık hep olacaktır.

Kendini tanıma konusundaki soruların soruluş maksadı, sadece bu kitapta cevaplandırılmak için değildir. Bu soruları çalışma hayatınız boyunca her gün kendinize sormalısınız. Ancak o zaman eksikliklerinizi görebilir ve kendinizi eğitebilirsiniz.

***

Öfke hayatımızın en güçlü eğitimcisidir.

Öfke; hayatımızın en tehlikeli duygusudur. 

Ancak bu tehlikeli duygunun farkında değiliz veya önemsemiyoruz.

Üstelik şiddet içeren bu duygunun neler yaptıracağını bilmiyoruz. 

Ne yaptıracağı belli olmayan bu tehlikeli duygu karşısında ne yapmamız gerektiğini hiç düşündünüz mü?

Araştırmalara göre cevaplar:

-Hayır. 

   -Peki neden? Öfke kontrolü konusunda neler yapmamız gerektiğini neden araştırmıyoruz?  

-….. 

Öfke kontrolünde başarılı olmak istiyorsanız doğru düşünüp doğru karar vermeniz gerek. 

Aslında hayatınızdaki yerinizi belirlemeniz için buna mecbursunuz. 

Ancak; karar yine de sizindir. 

Çünkü

Öfke kontrolündeki en önemli değer sizsiniz.

Bunu siz yapacaksınız. Başkaları sâdece bilinç aşılayabilir.

Eğer öfke kontrolü konusunda doğru karar verdiğinize inanıyorsanız kişisel gelişim ve farkındalık bilinciniz başta olmak üzere her şeye yeniden başlamanız gerekir. 

Ne zaman mı?

 Hemen.

 Şimdi.

*** 

Sayfalar arasına serpiştirilmiş özlü güzel sözler:

*Gönlüne kin koyan, karşısında bir düşman bulur. Aşk koyan ise sevgili…

*Allah’ın dünyada yarattığı en muhteşem varlık insandır. İnsan için yarattığı en mükemmel varlık da başka bir insandır.

 *Birisinin size anlatmaya çalıştıklarını anlayabilmek için sakın ölümünü beklemeyin.

 *Gönül kazanmanın en kolay yolu, ölçülü iltifatlardır

*Hayaller, gerçeklerden daha önemlidir. Çünkü hayal etmeyen hiçbir şey yapamaz, yaratamaz.

*Her şey olabilirsiniz, ancak ne olduğunuzu anlatamıyorsanız hiçbir şey değilsiniz.

 *Güzel konuşmak insanın dışına yansıyan sesli görüntüsüdür.

 *Çalışmada kaliteyi yakalamak istiyorsanız, planlı çalışmak mecburiyetindesiniz.

 *Soruyu anlamak, cevabın yarısıdır.

 *Bol bol hayal kurun fakat hayalci olmayın. 

GİRDAP KİTAP

Maltepe Mahallesi, Dâvutpaşa Caddesi, Yılanlı Ayazma Yolu Nu: 8 Kat: 2 Zeytinburnu, İstanbul.

Telefon: 0.212-438 19 81 e-posta. info@girdapkitap.com  //  www.girdapkitap.com 

 

Prof. Dr. İSMAİL HAKKI AYDIN

     1954 yılında Trabzon’da doğdu. İlkokulu Maçka’da, Orta ve Lise tahsilini Trabzon’da tamamladı. Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra, Beyin Cerrahisi Kürsüsünde Asistanlığa başladı. Bilâhare İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroşirurji Kürsüsü’nde ihtisasına devam ettikten sonra, Zürich Üniversitesi Nöroşirurji Kliniğinde,  Prof. Dr. Mahmut Gazi Yaşargil’in yanında mikronöroşirurji çalışmalarınI tamamladı. Zürich Mikronöroşirurji Araştırma Merkezinde, Instraktör Öğretim Üyesi olarak görev yaptı ve aynı zamanda, serebro-vasküler mikro-cerrahi alanlarında araştırmalarda bulundu.

     1984 yılı sonunda Türkiye’ye dönerek, Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroşirurji Anabilim Dalı Başkanlığı’na tâyin edildi. 1985 de, Türkiye’de ilk olarak, Üniversite’de Mikronöroşirurji Araştırma Laboratuvarını, kurdu. İsviçre’nin yanında, Almanya, Fransa, İngiltere, Avusturya, Belçika, Hollanda, İtalya, İspanya, Yugoslavya, Kanada, A.B.D. ve Japonya’da, değişik zamanlarda araştırmalarda bulundu.

     1988 de, Beyin-Damar tıkanıklıklarının operasyonlarında kullanılan ve Dünyada ilk defa kendi adı ile literatüre geçen yeni bir ameliyat tekniği geliştirmesi sebebi ile 1990 yılında TÜBİTAK ödülü aldı ve zamanın Cumhurbaşkanı tarafından taltif edildi.

      Beyin Kanamaları ve Anevrizmaların cerrahî tedavisinde yaptığı milletlerarası araştırma ve katkılarından dolayı, 1991 yılında, ABD’de, Congress of Neurological Surgeons’un Internatıonal Fellow’u ve F.C.N.S. unvanı ile ödüllendirildi. Aynı yıl, rektörlük ve dekanlık tarafından da ödüllendirilen Dr. Aydın, 1992 de Türk Nöroşirurji Araştırma Ödülü’nü kazandı. Yine aynı yıl, Avrupa Strok Bilim Konseyine seçildi. Amerika Strok Konseyince, kendisine Milletlerarası Bilim Adamı ve F.I.C.A. pâyesi verildi.

     1992, 1993, 1994 ve 1995 yıllarında ABD Nöroşirurjide Sürekli Tıp Eğitimi Kredi Ödülleri’ni aldı. Ayrıca 1993 de, ABD’deki, Beyin Tümörleri Konseyi, Cerebrovascular Surgery Section ve diğer birçok ilmî ve idârî kurul üyelikleri yanında, Congress of Neurological Surgeons’un Milletlararası Yönetim Kuruluna seçilerek, bu Kurula giren ilk Türk ve ilk Müslüman ilim adamı oldu.

     Dâvetli Konferansçı olarak, bir çok milletlerarası toplantıya katılan ve ilmî dergilerin yayın kurullarında yer alan Profesör Aydın, New York Bilimler Akademisi’nin Aktif, AANS’un International Üyesi ve 1994 yılı Milletlerarası Skull Base Cerrahisi Kongresinin Resmî Lecturer’i olup, ayrıca 1995 de CNS’in Milletlerarası İlim Konseyine seçilmiştir.

     1996 yılında ABD çok yüksek kredi ile Nöroşirurjide Sürekli Eğitim Ödülünü aldı. 1997 de yaptığı bir araştırması sebebiyle bir Milletlerarası Nöroşirurji Dergisine kapak oldu. 1999 ta Türk Nöroşirurji Ödülü aldı. ABD Beyin Cerrahisi Birliği (CNS) tarafından 2000 yılı Milletlerarası Konferansçısı seçildi. Yurtdışında ve Ülkemizde, değişik kurum ve kuruluşlarca ödüllendirildi.

     2001 yılında Hidistan’da, Düya ilmine katkıları sebebi ile, Kristal Küre ile taltif edildi. 2002 de Yemen’e dâvet edilerek, orada birçok dersler ve konferanslar verdi, eğitici ameliyatlar yaptı. 2004 yılında Pakistan Beyin Cerrahsi Kongresine şeref misâfiri olarak katıldı ve çeşitli konferanslar verdi. Burada Annual Awar 2004’ ile taltif edildi. Milletlerarası seviye, yerli ve yabancı 200’ü aşkın ilmî çalışması olan      Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın, bu güne kadar birçok Doktor, Beyin Cerrahı, Yrd. Doç., Doçent ve Profesör yetiştirmiş, dünyanın önde gelen bilim adamlarınca, yurt dışında gerek kitaplarda ve gerekse makalelerde bir çok defa, kaynak olarak gösterilmiş, geliştirdiği cerrahî teknikler klasik kitaplarda yer almıştır.

     Profesör Aydın, ABD’de CNS’in Milletlerarası Büyükelçisi ve Sinir Sistemi Cerrahisi Derneğinin Başkanı olarak da faaliyet göstermekte, evli, üç çocuk babası, üç torun dedesi olup, dört yabancı dil bilmektedir.

     Yayınlanmış Kitapları: *Beynin Sırları – Uzay ve Zaman, *Rabbim Beni Doktorlardan Koru, *Ah Bu Doktorlar, *Ya Hayy (Rubâiler), *Beyin Tanrısal Parçacık (Can H. Değirmenci ile), *Aforizmalar, *Düşünce Sizsiniz, *Bir Beyin Cerrahının Anıları, *Yapay Zekâ (Can. H Değirmenci ile), *Ah Bu İnsanlar, *Rubâiyat, *Beynin Şifresi (Can H. Değirmenci ile), *Beyin Fırtınası.

 

 

 

CAN HİKMET DEĞİRMENCİ                                                                                                                                        Uzun süre milletlerarası şirketlerde yöneticilik ve danışmanlık yapmıştır. ‘Eğitimcinin Eğitimcisi’ sıfatı ile şahsî gelişim alanına giren birçok konuda danışmanlık ve eğitmenlik yapan uzman bir araştırmacı yazardır. Aynı zamanda bu çalışmalarına devam etmektedir. Öfke yönetiminden stres yönetimine, güzel konuşma tekniklerinden beden diline kadar birçok konuda firmalara eğitim vermektedir. Radyo programcılığı da yapan Can Hikmet Değirmenci, uzun bir süre ‘radyonun romantik sesi’ olarak tanınmış ve çok geniş kitlelere ulaşmıştır.

Yayınlanmış kitapları: *Seretonin ile Mutlu Olma Sanatı, *Beden Dili ve Güzel Konuşma Sanatı, *Stresle *Başa Çıkmanın Yolları, *21. Yüzyılda Liderlik ve İş Dünyası, *İçimizdeki Dev, *Ben Hiç Sizsiz Kalmadım, *Hadi Bana Seni Anlat,* Mutluluk Üniversitesi, *Seni Seviyorum, *Pembe Kelebek, *Bir Psikologun Anıları, *Satış Teknikleri ve Maksimum Başarı, *Stres Empati Özgüven, *Bir Psikiyatrın Anıları, *Beyin *Tanrısal Parçacık (İsmail H. Aydın ile), *Yapay Zekâ (İsmail H. Aydın ile), *Beynin şifresi (İsmail H. Aydın ile).

“Üç B Projesi”

     Almanya “Üç B Projesi”ni hep canlı tutuyor. Hiç gündemden düşürmüyor.

     Berlin – Bosfor (İstanbul) – Bağdat güzergâhıyla Ortadoğu’ya inmek istedi ve istiyor.

     Petrolün merkezine konmanın plân ve programlarını yaptı ve yapıyor.

     Örtülü olarak uyguluyor. Kanlı Terör Örgütüne yan çıkması bundan.

     Çok iyi biliyor ki, kuvvetli Türkiye buna ilk engel. Türkiye bu tasavvuruna imkân vermez.

     Öyleyse nüfuzu altına alabileceği, etkisini yürütebileceği devletçikler oluşmalı Anadolu’da.

     Uydu, peyk, kukla devletçikler oluşsun ki, özellikle Güneydoğu’ya hâmi olarak ayak basabilsin.

     Yerleşebilsin. Ortadoğu’ya boynunu uzatabilsin. Ortadoğu’ya burnunu sokabilsin.

     Anadolu’da köprübaşı kurabilsin. Petrol alanında söz sahibi olabilsin.

     Ama bütün bunlar için önce Anadolu bölünmeli! Bölük pörçük olmalı!

     Eyalet, Federasyon, Ademi Merkeziyet / Özerklik / Otonomi / Yerinden Yönetim velhasıl;

     Her ne adla olursa olsun; yeter ki olsun! Ama Anadolu önce bölüm bölüm bölünsün.

     Anadolu parçalanmalı! Türkiye’de devletçikler oluşmalı!

     Klâsik tabirle Tavaif-i Mülûk! Yani her zaman onları birbiriyle kapıştırmak imkânını

     Doğuracak olan küçük küçük devletçiklere kapı açmalı!

     Bunları istenebildiğinde birbiriyle boğuşturmalı ki,

     Leş kargaları hükmünde olan Batılı devletler konacak yer bulabilsin.

     Akbabalar hükmünde olan emperyalist devletler pike yapabilsin.

     Didikleyecek parçalar görebilsin.

     Hem önlerinde tarihten örnek aldıkları olaylar da var:

     Büyük Selçuklu Devleti de, Şanlı Osmanlı Devleti de böyle böyle yıkılmamışlar mıydı?

     Tarih sahnesinden çekilmeden önce; evvelâ

     Küçük küçük Beyliklere / Devletçiklere ayrılmamışlar mıydı?

     Tarihte bunun örnekleri çoktu. Nitekim Abbasîler, Emevîler

     Ve muhteşem Endülüs Emevî Devleti de aynı yoldan, aynı şekilde yıkılmamışlar mıydı?

     İşte tarihi tekerrür ettirmenin, tekrarlatmanın tam sırasıydı.

     Türkiye engeli ortadan kaldırılmalıydı.

     En kolay, en ucuz yol ise kaleyi içten fethetmekti.

     İşte Türkiye’ye saldıkları teröristler; bu istek ve hayallerinin gerçekleşmesi yolunda

     Gönüllü taşeronlardan başka bir şey değiller.

     Onlara oradan üflüyorlar! Onlar burada oynuyor!

     Haksız davalarına haklı metot uyguluyorlar.

     İki kardeşi vuruşturarak bir taşla iki kuş vurmuş oluyorlar.

     Çünkü biliyorlar ki, iki pehlivan kavga ederken; bir çocuk ikisini de dövebilir!

     Nitekim iki kardeşi kızıştırdıklarına devam ettiklerini,

     Bu günlerde cürmü meşhut hâlde, suçüstü yakalamış bulunuyoruz:

     AB Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Günter Verheugen’in

     Türkiye’yi teftişe / kontrole gelişinde sarf ettiği ince anlamlı sözler;

     Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla kabîlinden ettiği lâflar;

     İddia ve savımızı doğrular mahiyet ve içeriktedir.

X

     Verheugen’in Kürtlere -sanki onlar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı değilmiş,

     Sanki vatandaşlar arasında ayrılık gayrılık varmış gibi-

     Daha fazla haklar verilmesi gerektiğini ifade etmesi.

     Kürt halkına -sanki aynı kültürü paylaşmıyor muşuz gibi-

     Kültürel ve sosyal hakların verilmesini söylemesi.

     Üstünde çok düşünülmesi gereken kasıtlı ve dolaylı sözlerdir.

     Günter Verheugen’in Sn. Haluk Koç’un da dediği gibi (8 Eylül 2004, Yeniçağ);

     Ayrımcılık yapması, bazı noktaları körüklemesi.

     Bu şekilde Türkiye’nin bütünlüğüne, Türkiyedeki Türklerin, Kürtlerin

     Ve bütün etnik kökenden gelen insanların arasına ayrımcılık sokması.

     Türkiye Cumhuriyeti’nin bir bütün olduğunu görmezden gelmesi.

     Yine üstünde ciddiyetle durulması gereken hususlardır.

     Sn. Hasan Demir’in değindiği gibi (8 Eylül 2004, Yeniçağ);

     Verheugen’in Diyarbakır Belediye Başkanına çok şeyler sorması.

     Hele hepsinin üzerine tüy diken: “Türk Devleti ve Hükümetinden bir şikayetin var mı?” sorusu.

     Mahut Belediye Başkanı’nın hemen: “Olmaz olur mu?” diye

     Böyle bir cevaba teşne olduğunu belirtmesi.

     Tekrar tekrar üzerinde kafa yorulması gereken; can alıcı noktalardır.

     Ki, Alman Devleti’nin Türkiye hakkında beslediği,

     Gizli ve sinsi emellerin ip uçlarını ele verir mahiyet ve niteliktedir.

     Yazımızı Sn. Hasan Demir’in yerinde tesbitiyle bitirelim:

     Verheugen Diyarbakır’dan özetle şöyle sesleniyor:

     “Kürt halkının taleplerinin takipçisi olacağız!”

     Yani resmen bölücülük yapıyor.

     Çünkü bu ifadeler üniter yapıya ters düşmektedir.

     Türk Milleti’ni, “Sen millet değilsin! Halklarsın!” diye Lozan’dan uzaklaştırıp;

     Sevr sürecine sokmaktır.

Türk Düşmanları!

0

Bu ülkede, Kurtuluş Savaşı’nın tiyatro olduğunu söyleyenler var. Bu it oğlu itler Türk değiller, bunlar yurdumuz işgal edildiğinde gavurun ekmeğini yiyenlerin çocukları hepsi. Ninemin deyişi ile bildiğiniz gavur o hainler. Osmanlı topraklarında, Cumhuriyetin ilanına kadar refah içinde yaşamış bu gavurlar. Lozan Anlaşması imzalandığı an, evlerinin pencerelerinden, iş yerlerinden kendi bayraklarını hemen indirdiler. Bunların çoğu Türk ismi kullanıyor ama bu adiler dini de kullanan haramzadelerdir. Cumhuriyete bu yüzden düşmanlar ve Atatürk’ümüzün kurduğu Cumhuriyete zulüm diyorlar.
*
Çünkü Cumhuriyetle bu ülke Türkleşmiş, Türkçeleşmiştir. Atatürk’e, Cumhuriyete dil uzatanların, İngiliz’e, Yunan’a dil uzattığını gördünüz mü? Göremezsiniz, genlerinde soysuzluk Türk’e düşmanlık, Türk’e hainlik var! Eğer Atatürk bu hainlerle boğuşup Cumhuriyeti kurmasa idi, şimdi bu ülke Yunan, İngiliz veledi ile dolu olacaktı. O veletlerin yerine şimdi bu beyni veletleşmişler var ve Cumhuriyeti, Atatürk’ü, Türk Milliyetçiliğini silip atmanın mücadelesini veriyorlar. Allah önlerini tıkasın inş…
*
Sözde İslam Birliğini savunuyor birileri. Ama Müslüman ülkelerin hepsi de (Uçak hibe eden, neye karşılık etmişse, hariç )son Suriye savaşında da eski savaşlarda olduğu gibi, yine Türkiye’den yana olmadılar. Araplar geçmişte de şimdi de
hep Türk Milletine düşmanlar ve düşman olmaya devam ediyorlar. ABD ve onun gibilerinin uşağı oldular, her zaman olduğu gibi yine Emperyalistleri tuttular…
Kim oldu Türkiye’den yana ; (Hristiyan Türk olan )Macaristan ve Can Azerbaycan gibi ülkeler.

Hadi şimdi yeni kanal açın İstanbul’da, etrafını da zaten Araplara sattılar, savaşa gerek yok artık, toprakları sata sata ülkeyi düşmanla doldurdular. Zaten 7-8 milyon Suriyeliyi ki içleri hain dolu, bu milletin başına bela ettiler. Anadolu çocukları aç ve işsiz gezerken, açlıktan, sefillikten, parasızlıktan intihar ederken, bu ülkelerini savunmayan hainleri ( Kadın ve çocuklar hariç) bedavadan bakın bakalım! Bakalım dananın kuyruğu ne zaman kopacak!

Hani şu geberen Kadir M. demişti ya ”Kurtuluş Savaşı’nı keşke Yunan kazansa idi!” işte bugün Türk ve Atatürk, Cumhuriyet düşmanlarının hepsi bu geberen Kadir haininin müsveddeleridirler. Ve onların kuyruğuna yapışmış olan, ben Milliyetçiyim diyen, kafayı çalıştırmayanlara ne demeli, akıllanmayacaklar mı? Yazık!
Türk Milleti var olsun, Türk’e düşman kimler varsa kahrolsun!

Sağlığımız ve Aşılar

Son yıllarda aşılarla ilgili zıt fikirlerle çok karşılaşmaktayız.Aşıların faydalı olmayıp bazı kronik hastalıkların sebebi  olduğuna kadar giden iddialar bunlardandır.Bu sebeple koruyucu çocuk aşılarını bile reddeden insanların olduğunu basın-yayın kuruluşlarının haberlerinden okumaktayız.

                Günümüzde her bilginin kolayca yayılabilme özelliği sebebiyle doğru veya yanlış olduğuna bakılmaksızın kontrolsüz bir bilgilenme ile karşı karşıyayız. Temel bilgilerdeki yetersizlik durumunda, bu bilgilerin yanlış yorumlanması sebebiyle, bazı insanlar yanlış davranışlar gösterebilmektedir. İşte aşı konusu da bunlardan biridir.

                Aşıların bulunması ve uygulanması tıp tarihinde devrim özelliği taşıyan bir gelişmedir. .Aşılanmanın getirdiği bağışıklık, özellikle bulaşıcı bazı enfeksiyon hastalıklarına karşı, halk sağlığı alanında çok önemli ileri imkanlar sağlamıştır. Aşılar, çiçek, çocuk felci, kızamık gibi çok bulaşıcı olduğu için salgınları ile korkutucu olan,  ölüm ve sakatlıklar bırakan; kuduz, tetanos gibi dehşetli ıstırapları ve acılar içinde ölümlere sebep olan hastalıklarla mücadele ve korunmada önemli imkânlar sağlanmıştır. İnsanlar için tehlikeli,  tıp adamları ve tüm sağlık hizmeti çalışanları için korkutucu olan bu ve diğer bazı hastalıklar aşılar sayesinde günümüzde sorun olmaktan çıkmıştır.

                Sağlığımızla ilgili birçok konuda bilgi kirliliğinin sebep olduğu yanlışlar yaşanmaktadır. Aşıların faydasız, hatta zararlı olduğu yanlış bilgisi de bunlardan biridir. Bu sebeple  bulaşıcı çocuk hastalıkları aşılarında bile aşı retlerinin görülmesi üzüntü vericidir..Bunlar telafisi imkansız sağlık sorunları ile karşılaşılmasına sebep olabilir.Kızamık,Çocuk Felci gibi ülkemiz için sorun olmaktan çıkmış hastalıkların yeniden ortaya çıkma tehlikesi sağlıkçıları huzursuz eden,endişeye sokan ihtimallerdir.

                Aşı konusunda, grip aşısı dahil, doğru endikasyonlu aşı uygulaması insan ve toplum sağlığımız için lüzumludur. Her tıbbi müdahalenin tabiî ki riskleri vardır. Uygulamayı yapan hekim veya ilgili sağlık çalışanı bu konulardaki gereken uyarıları ve bilgilendirmeyi yapacaktır. Âmâ aşı preparatı içindeki bazı maddelerin, mesela ağır metallerin varlığı ve bunların zamanla zehirlenme yapacağı gibi veya aşıların etkisiz olduğu gibi bilgiler yanlıştır. Bunlar şu anki bilgilerimizle uyuşmayan ilim dış, ciddiye alınmaması gereken bilgiler olup bu iddialar sebebiyle aşı yaptırmamak doğru değildir. Gereksiz her şeyin zararlı olmasa bile yanlış olduğu gerçeğini unutmadan hekiminizin gerekli gördüğü aşılarınızı ihmal etmeden yaptırmalı ve sağlığımızı korumalıyız.

         Sağlıklı ve mutlu günler                                                                                                                                                                          

Mondros mu? Sevr mi?

Ülkede, bugüne kadar, ne vicdanî, ne hukukî, ne tarihî, ne millî hiç bir değeri olmayan bazı tartışmalar süre gelmiştir.

Bu tartışmaların en önemlilerinden birisi; Lozan Anlaşması’nın tartışılmasıdır. Bir diğer tartışma konusu; Sevr imzalandı mı, imzalanmadı mı? Vahdettin imzaladı mı?

Bir kere Lozan Türkiye Cumhuriyeti’nin TAPUSUDUR! Bu anlaşmadaki eksiklikler, fazlalıklar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kabul edip benimseyenler arasında yapılabilir. Lozan’da, İngiltere’yi, Fransa’yı, İtalya’yı ve Amerika Birleşik Devletleri’ni yenmiş bir ülke olarak masaya oturmadık. Kanımızın son damlasını kullanarak, onların maşası olan Yunanistan’ı yenerek oturduk. I. Dünya Savaşı’nın galip büyük devletleri, Türk Milleti’nin verdiği Millî Mücadelesi ile Sevr’i kabul etmeyeceğini anlatması yüzünden biraz yumuşatılmış bir Sevr uygulayabilmek için masaya oturdular. Bu gerçekleri ayrıntıları ile zamanı geldikçe anlatırız, anlatıyoruz. Millî Mücadele başladığı için galip devletler, 1921 ve 1922 Martlarında Sevr’i yeniden gözden geçirme girişiminde bulunmuşlar ve bu girişimlerini de İstanbul Hükümeti nezdinde yapmışlardır. Ama, bu girişimler, Ankara nezdinde ciddi bulunmamıştır ve oyunları bozulmuştur.

Sevr Anlaşması, bize sorularak, bizim fikrimiz alınarak, kabul edip etmeyeceğimiz merak edilerek hazırlanmış bir anlaşma değildir ki, senin imza edip etmemen onlar için önemli olsun! Almanya ile Versay, Avusturya ile Sen German, Macaristan ile Triyanon ve Bulgaristan ile Nöyi Anlaşmaları için o yenilen devletlerden izin  mi aldılar? Onlara, yahu bu maddeleri kabul eder misiniz diye sorarak bir incelikte mi bulundular?

Bırakın artık, bu Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Düşmanlığını!

Bırakın artık, Çanakkale’de sarsılan, Millî Mücadele ile dünya hakimliğinin sonu görünen İngiltere ağzı ile konuşmaları!

 Sevr anlaşmasını imzalasan ne olur, imzalamasan ne olur? Vahdettin imzalasa ne olur, imzalamasa ne olur?

Sevr, 433 madde olarak hazırlandı ve önümüze, UYGULANMAK üzere konuldu! Türk Milleti de, diğer yenilen devletler ve milletlerden daha büyük bir cesaret ve yiğitlik göstererek Lider Mustafa Kemal ATATÜRK ve silah arkadaşları sayesinde SEVR’i yırttı ve tarihin çöplüğüne attı. 

Lozan’ı tartışabilmek için önce Sevr’i bir masaya yatırmak gerektir. Gerçekten, iyi niyetli bir tarihçi için Lozan ile ilgili konuşmak, ancak, Sevr ile karşılaştırması yapılarak olmalıdır. Bu karşılaştırmayı yapmadan Lozan’ı kötüleyen tarihçi, İngiliz ağzı ile konuşuyor demektir, kimse kusura bakmasın.

Ben de bugüne kadar, Lozan – Sevr karşılaştırması anlayışıyla bakmıştım. Halbuki, Mondros’u da gayet iyi biliyorduk. Ancak, EZBER BOZMA DÜŞÜNCESİ HAKİM OLMAYA BAŞLAYINCA gördük ki, Lozan’ı, zaten bu anlaşmalarla karşılaştırmaya bile gerek yok.

Esas olan; Mondros ile Sevr’i karşılaştırmaktır.

30 Ekim 1918’de Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda imzalanan Ateşkes Anlaşması maddeleri nelerdir ona bakmalıyız. Bu Anlaşma, Agamemnon Zırhlısı’nda, İtilaf Devletleri adına İngiliz Amiral Caltrop ve bizim adımıza da Bahriye Bakanı Rauf Bey imzaladı. 25 maddelik bu Anlaşma’nın bazı maddelerine bakalım:

– Boğazlarımız, galip devletler için açılacak ve istihkamlarımız işgal edilecek

– Savaşta aldığımız esirler geri verilecek

– Sınırların korunması ve iç güvenliğin sağlanması için gerekli olandan fazla asker terhis edilecek

– Savaş Gemilerimiz Limanlarda göz hapsinde tutulacak

– Galip devletler, güvenliklerinin tehdit altında olduğunu gördükleri yerleri işgal edebilecekler

– Limanlar ve demiryolları bu devletlere açılacak, ancak, başka devletlere kapatılacak

– Bu devletler isterse, Kafkasları boşaltacağız, Toros Tünellerini işgal edebilecekler

– Telsiz ve telefon hatları denetlenecek

– Hicaz, Asir, Yemen, Suriye, Irak, Bingazi, Trablus’taki Türk birlikleri teslim olacak

– Almanya ve müttefikleri ile bütün ilgimizi keseceğiz

– Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Sivas’ta karışıklık çıkarsa bu devletler tarafından işgal edilebilecek

Silahlarımız zaten, asker terhis olacağı için gereği kadar kalacak ve gerisi teslim edilecek.

Şimdi herkes, Mondros mu, Sevr mi düşünmeye başlasın bakalım…

Gelecek hafta aynı konuya devam edeceğiz.

Selanik ve Kavala Seyahati (2 )

            Bundan önceki yazımda 30 Kasım Cumartesi günü Selanik’in gezilebilecek yerlerini gezdikten sonra saat 17.oo ye doğru kalacağımız Cabsis Hotele geldiğimizden bahsetmiştim. Gezi programına göre akşam saat 19.oo’da Yunanlıların meşhur tavernalarından birisine gitmemiz icap ediyordu.  Nitekim otelde biraz dinlendikten sonra Saat 19.oo’a doğru yürüyüş mesafesinde bulunan tavernaya hep beraber gittik. Buraya gelmeden önce ben tavernayı hayalimde daha başka bir şekilde tahayyül ediyordum. Tavernayı görünce hayretimi mucip oldu. Zira hiç bir hususiyeti olmayan sıradan bir lokanta görünümündeydi. Tek özelliği canlı müzik olmasıydı. Geldiğimiz sokak tamamen tavernalar ile dolu idi. Hani bizde barlar sokağı denen yerler vardır ya, işte onun gibi bir yer.

            Tavernaya girdikten sonra bize ayrılan yerlere oturduk. Biraz sonra yemek servisi yapılmaya başladı. Önden verilen bazı yiyeceklerden sonra ana yemek olarak tercihlerimiz soruldu. Muhtelif alternatifler olmakla beraber, arkadaşların umumiyetle tercihi balık oldu. Balıklardan da daha ziyade barbun balığı rağbet gördü diyebilirim. Barbunlar oldukça iri ve güzel pişirilmişti. Bize ikram edilen yemekleri afiyetle yerken bir taraftan da canlı müzik programı başlamıştı. Çalınan müzikler söylenen şarkılar bizim Anadolu müziğini çok andırıyordu. Bu arada, başta mastika ve Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur türküleri olmak üzere, birçok Türkçe oyun havası çaldılar. Kendimizi sanki Türkiye’de hissettik. Yunanlılar ve bizim ekiptekiler karışık olarak bir hayli oynadı. Bu arada şu hususu da ifade edelim ki, tavernalar da eskiden adet olan tabak kırmayı yasaklamışlar. Sadece Atina’da yasak değilmiş. İyi de yapmışlar Bunun yerine peçete kâğıdı atıyorlar. Tavernadan saat 12.oo’den sonra ayrıldık. Bu arada şahıs başına 25 €  hesap ödedik. Artık bunun Türk parası olarak karşılığını siz hesap edin. Bu vesile ile şu hususu ifade edeyim ki, tavernalar bize göre değil. Ne var ki,  bu suretle Yunanlıların taverna dedikleri yeri görmüş olduk.

        Otele geldikten sonra rehberimiz sabah saat 7.30’daki kahvaltıyı müteakip, saat 8.30’da otelden ayrılarak geziye kaldığımız yerden devam edeceğimizi söyledi. Bunun üzerine erkenden yatıp uyuduk. Zira bir önceki gecenin uykusuzluğu sebebiyle de bir hayli yorulmuştuk. Akşamdan yapılan tebligat mucibince sabah kahvaltısından sonra eşyalarımızı alarak saat tam 8.30’da otelin önünde hazır olduk. Arabaya binerek bir gün önceki kaldığımız yerden devam etmek üzere, yeni günün programına başladık. Bugünkü programda Kavala gezisi vardı. Ancak Kavala’ya gitmeden önce rehberimiz bize bir Selanik turu daha yaptırdı.

 Bu tur esnasında Osmanlı Döneminden kalma birçok eserleri daha görme imkânımız oldu. Bu cümleden olarak, önemli bir eser olan Selanik Valilik Binasını gördük. Verilen bilgiye göre bu bina İtalyan Mimar Vitollana Poselli tarafından 1891 yılında bitirilmiş. Padişah V. Mehmet Selanik’i ziyareti esnasında bu binada kalmış. 1953 yılında restore edilen bina, halen Makedonya ve Trakya Bakanlığı olarak kullanılıyormuş.

 Bir önemli Osmanlı eseri olarak da Alaca İmaret Camii’ni tanıttılar.  Bu camiyi  Fatih Sultan Mehmet dönemi Sadrazamların-dan İshak Paşa 1484 Yılında yaptırmış olup, ne acıdır ki  evvelce ibadete kapalı olan bu cami 1986 tarihinden itibaren de konser,sergi ve sergi ve birtakım kültürel faaliyetleri için kullanılmaya başlanmış. Osmanlı hiçbir zaman gayri Müslimlere ait dini bir yapıyı eğlence yeri olarak kullanmamıştır. Sadece birkaç kiliseyi camiye çevirmiş o kadar. Diğerleri ise, halen gayri Müslimlerin ibadetine açık bulunmaktadır. 500 yüz yıla yakın Osmanlının hükmettiği Selanik’te ise, camiler ya kiliseye çevrilmiş veyahut ta ibadete kapalıdır. Minarelerin tamamını ise, yıkmışlar, ayakta kalan bir tek minare bulunmamaktadır. Tabii ki, bu husus çok hüzün verici bir durum arz etmektedir.

Selanik’te bulunan Osmanlı eserlerinin hepsini yer darlığı sebebiyle tanıtma imkânı olmadığı için diğerlerinin sadece isimlerinden bahsetmekle yetineceğim. Yeni Hamam, Hamza Bey Cami, Bey Hamamı (Cennet Hamamı), Mehmet ve Ahmet Kapancı Köşkü.

 

Bunlar görme imkânı bulduklarımız.  Bir de göremediğimiz daha birçok Osmanlı eseri var ki, onların isimlerini yazmıyorum. Bu şekilde cadde ve sokakları gezerek Selanik sırtlarına çıktık. Burası şehrin en tepe noktası. Buradan şehrin ve Ege Denizinin görüntüsü çok güzel bir manzara teşkil ediyor.

 

Burada Osmanlı eseri olarak Yedi Kuleyi de görme imkânımız oldu.  Bu kule, 1431 Yılında Çavuş Bey tarafından yaptırılmış.

                                     

Bu arada saat bir hayli ilerlemiş olduğundan saat ona doğru Kavala’ya gitmek üzere, Selanik’ten ayrıldık. İki saate yakın bir yolculuktan sonra hayırlısı ile Kavala’ya vardık. Kavala, Ege Denizi Kıyısında bulunan bir koyun etrafında kurulmuş, 130 bin nüfuslu şirin bir kasaba. Burada, ilk göze çarpan Osmanlıdan kalma eser olarak Kavalalı Mehmet Ali Paşanın doğduğu şehre bağış olarak yaptırmış olduğu İmarettir.18 kubbesiyle dikkati çeken İmaret, Vakıf olarak kullanılmakta iken, 1970 yılından itibaren 5 yıldızlı otel olarak hizmet vermeye başlamış. Kavalalı Mehmet Ali Paşa Osmanlı’ya ihanet ettiği için Yunanlılar tarafından çok seviliyor. Yani düşmanımın düşmanı, benim dostumdur prensibini uyguluyorlar.  Paşayı çok seven Yunanlılar onun evini müze haline getirmişler. Giriş ücreti 3 €’dur. 1780’li yıllarda yapılmış olan konak, iki katlı olup, haremlik ve selamlık olmak üzere iki bölümden meydana gelmektedir. Bu konağın karşısındaki tepede ve deniz kenarında bir cami bulunmakta ise de, maalesef ibadete kapalıdır. Esasen. Kavala’da da Selanik’te olduğu gibi ibadete açık hiçbir cami yoktur.

 

 Kavala’da Osmanlı döneminden kalma bir de çok güzel İbrahim Paşa Camii bulunmaktadır.  1530 Yılında Sadrazam Pargalı İbrahim Paşa tarafından yaptırılan bu cami ne yazıktır ki, Yunanlıların eline geçtikten sonra Aziz Nikola Ortodoks Kilisesi yapılmış. Minaresi de kısaltılarak çan Kulesi haline getirilmiştir.

 

Kavala’da görülecek daha başka Osmanlı eserleri de bulunmaktadır. Bunlar arasında Tütün Müzesi, Tarihi Su Kemerleri sayılabilir. Kısaca ifade etmek icap ederse, Kavala, Arnavut Kaldırım taşları ile döşenmiş sokakları ve cumbalı evleri ile halis muhlis tam bir Anadolu kasabası görünümündedir. Yegâne üzüntü veren husus ise, ibadete kapalı olan camileri, yıkılan minareleri ve susturulan ezan sesidir.

 

Verilen serbest saatte öğlen namazını kılmak için uygun bir yer aradık ise de bulamadık. Bunun Üzerine Aziz Nikola Kilisesi’nin bir köşesinde kılalım bari diyerek kiliseye gittik. Fakat o gün Pazar olduğu için içeride ayin yapıyorlardı. Biz de, ‘Yeryüzü bana mescit kılındı’ hadisi şerifi mucibince, tarihi Su Kemerlerinin altında bulunan çayırların geçen Yunanlılara aldırmadan, Allah’ın izniyle Öğle Namazını kıldık.

Kavala’daki, gezimiz saat 15.oo’e doğru tamamlandığı için arabaya binerek Kavala’ya elveda diyerek ayrıldık. Rehberimiz bizi Kavala’nın çıkışında bulunan meşhur Kavala Kurabiyesinin yapıldığı imalathaneye götürdü. Burada çalışanların Türkçe konuşmaları sebebiyle de hatırı sayılır bir alışveriş yapıldı. Alışverişler yapıldıktan sonra Memleketimize dönmek üzere yola çıktık. Dönüş yolumuzun üzerinde Gümülcine bulunuyordu.

Gümülcine’ye doğru yol alırken, biraz uzaktan olmakla beraber, karşıdan da olsa isimlerini çokça duyduğumuz Serez, İskeçe ve Drama gibi yerleşim yerlerini de görme imkânımız oldu. Bu şekilde saat 17.oo’ye doğru Gümülcine’ye geldik. Bu defa gündüz olduğu için şehri görebildik. Şehirde görünürde iki, minareli, ibadete açık cami olduğunu gördük. Tabii ki bu durum memnuniyet verici idi. Şehirde Türk nüfusun çoğunluğu teşkil etiği ifade edildi. Burada şehir içerisinde biraz dolaştıktan sonra saat 18.oo sıralarında Türkiye’ye müteveccihen hareket ettik. Bu arada rehberimiz Nesrin Haliloğlu bizden ayrıldı.

Rahat bir yolculuktan sonra hayırlısı ile saat 20.oo sıralarında İpsala Sınır Kapısına geldik. Bu defa kapı, biraz kalabalık idi. Bu sebeple burada bir saate yakın bekledik. Bu bekleme esnasında, arkadaşlar Yunanistan tarafında bulunan alışveriş yerinden bir hayli alışveriş yaptılar. Yunanistan tarafındaki pasaport kontrolleri tamamlandıktan sonra Türkiye tarafına geçtik. Burada da kontrollerin yapılmasını müteakip, yola devam ederek, 02.12. 2019 Pazartesi günü saat 02.oo’de İzmit’e geldik.. Allah’ın izniyle, çok güzel ve hiçbir sıkıntı ile karşılaşmadan faydalı bir seyahat yaptık diyebilirim.

 

Böylece, Selanik ve Kavala Seyahati tamamlanmış oldu..Bu vesileyle seyahati tertip eden ve seyahat boyunca bütün arkadaşlar ile yakından alakadar olan başta, Oktay Nas olmak üzere, Hakan Önerden’e, Hüseyin Akçay’a, bize iki gün boyunca güzel bir rehberlik yapan Nesrin Haliloğlu’na,  42 kişilik kafileyi çok rahat bir şekilde sağ salim Yunanistan’a götürüp, getiren kaptanlarımız Ramazan Taşkın, ve Hüseyin Ahcı’ya  hassaten ayrı ayrı teşekkür ederim.  12.12. 2019  ( B İ T T İ )

Osmanlı’nın İflası

Ülkemizde, toplumumuzda bitmeyen bazı tartışmalar var. Yazılarımda, konuşmalarımda, günlük hayatımda ezber bozma adına bu tartışmalara sık sık değiniyorum. Bu konuda çok da olumlu tepkiler aldığımı görüyorum.

Ezber bozma ne demek?

Buna cevap vermek için önce, ezber nedir ona bakmak gerektir. Kastettiğim ezber, bilerek, isteyerek bir konuyu öğrenmek adına ezberlemek demek değil elbette.

Kastettiğim ezber, bizim isteğimiz dışında, çeşitli yollar, yöntemler kullanılarak beynimizin doldurulmasıdır.

Ülkece, toplumca yaşadığımız bir çok bunalımın altında bu ezberlerimizden kaynaklanan farklılaşmaların olduğunu düşünüyorum. Diğer bir ifade ile, her kişi, ezberindeki olanları farklı şekil ve durumlarda dışa vurdukça bu farklılıklar, çatışmayı, itişmeyi ve sonunda ağır bunalımı getirmektedir.

Neyse, konumuza gelelim…

Neden, ezber bozma ile konuya girdik?

Şunun için: Osmanlı Devleti’nin ne zaman yıkıldığını, yüz yıldan fazla zamandan beri halledemedik. Bu konuda, her birimiz kendi ezberimizdekilerle değerlendirme yapıyor ve algılamalarımızı, zihnimizi, sorgulamamızı kullanmıyoruz.

Oysa, tarih dediğimiz bilge, felsefe yaparak, yani sorarak, sorgulayarak, merak ederek hareket ettiğimizde, her şeyi bize apaçık anlatıyor, gösteriyor.

Osmanlı Devletimiz, 1800’lerin başında soyunduğu Avrupai yenilik hareketlerini uygulamaya gayret ederken, esas yapması gereken, olağanüstü şatafatı, olağanüstü israfı kısıp da masrafları denetim altına almadığı için  bu yeniliklerin de İSTENEN SONUCU vermeyeceği hiç düşünülmemişti.

Devlet, bu şatafat ve  israfı durdurmayıp  bağzı zorunluluklar da bununla birleşince ilk defa 1854 yılında Dış İstikraz adı verilen, Dış Borçlanmaya gitmeye başladı. Yani, asırlardan beri alınan İç Borçlar, artık, ülkenin ekonomik hayatını sürdüremez hale gelmişti.

Diyelim, Dış Borç alındı. Peki, bu alınan Dış Borçlar, nerede ve nasıl kullanıldı? Sadece bir  kaç örnek vereyim. Dünyanın en masraflı saraylarından biri olan Dolmabahçe Sarayımız 1856 yılında yapılmıştır. Bu da yetmemiş, Topkapı Sarayımız dışındaki bütün saraylarımız 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yapılmıştır. Bir örnek daha verelim. Bugün, Dolmabahçe Sarayı’nın arkasında Deniz Müzemiz var. Lütfen yolu düşenler bu Müzeyi gezsinler. Kaç tane altın kaplama, kaç kişinin çektiği büyük saltanat-gezinti kayıkları var görsünler. Bu kayıkların hangi dönemde yapıldığını görsünler.

Peki, ülke, dışarıya muhtaç olup borç dilenecek durumda iken bunlar neden yapılır? Bu sorunun cevabını Kamuoyuna bırakıyorum.

1854’ten, 1875’e kadar, ülkemiz 15 defa daha dışarıdan borç alıyor. 1875 yılı gelince, ülke, Moratoryum ilan ediyor ve borçların yarısını ödeyemeyeceğini, kalanını da beş yılda ödeyeceğini söylüyor. Paniğe kapılan alacaklı Avrupa Devletleri, Rüsum-u Sitte adı ile kurulan bir komisyon aracılığı ile 6 temel ürünümüzün( Damga Vergisi, tütün, balık, tuz, ipek, alkol) gelirinin Devletimizin denetimi altında yönetilmesini sağlıyor. Araya giren meşhur 93 Harbi (1877-1878) de zaten çökmüş olan ekonomimiz üzerine binince ve olağanüstü şatafat, olağanüstü israf da durmayınca, 1881 yılının Muharren ayında alacaklı Avrupa Devletleri, Devletimize Ekonomik anlamda el koyuyor. Düyun-u Umumiye diye bir komisyon kuruluyor. Komisyon yedi kişilik ve altısı alacaklı devlet temsilcisi, sadece biri bizim temsilcimiz (Türk temsilci demiyorum).

YANİ, OSMANLI DEVLETİ 1881 YILINDA PADİŞAHIN İMZASI İLE YARI  SÖMÜRGE HALE GELİYOR. ESAS YANİ, OSMANLI DEVLETİ İFLAS EDİYOR.

Bu konuyu farklı şekillerde zaman zaman dile getirdim, ama, bugün, yeniden dile getirelim de, şu ezberlerimizde bulunan bilgileri sorgulayalım, soralım, araştıralım istedim.

Osmanlı Devletimiz, 1922’de yıkılmış değil. Tam tersi, Osmanlı Devletimiz, bu tarihte, Yarı Sömürgelikten kurtarılarak, Siyasî ve Ekonomik Bağımsızlığına kavuşturulup, çökmüş, iflas etmiş rejim değiştiriliyor, Türk Milleti’nin yeniden dirilişini sağlayan yeni bir rejime, CUMHURİYET’E kavuşturuluyor.

Yeni rejimde, insanın insana KUL olması yok. Yeni rejimde, NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE diyen kurucu irade var.

Bu anlattıklarımın nesini yüz yıldır tartışıyoruz?

Not: Bir ara, Devletin ekonomisine el koyan Düyun-u Umumiye’nin kuruluşu ve sonrası ile ilgili ayrıntılı bilgiler vereceğim.

İnanamadığımız Rakamlar ve Saklanan Gerçekler

Artık TÜİK’in, Hazine ve Maliye Bakanı’nın ve diğer kamu kurumlarının verdiği rakamlara inancımız kalmadı. Verdikleri rakamların “makyajlanmış, hesaplama yöntemi değiştirilmiş, oynanmış, kısmen örtülmüş” gibi sıfatlarla anılmasına alıştık. Rakamlarla o kadar çok oynadılar ki, en temel ekonomik göstergelerin gerçekten neyi ifade ettiğini anlamak için uzmanlar ciddi çabalar gösteriyor.

Gayri Safi Yurtiçi Hasıla, Kişi Başı Milli Gelir, Enflasyon, İşsizlik, İç ve Dış Borçlar gibi temel göstergelerin son 17 sene içinde nereden nereye geldiklerini mukayese için uzmanlık gerekiyor. Çünkü çıplak gerçeğe ulaşabilmek için öncelikle rakamların üstündeki ağır örtüleri kaldırmak zorunlu.

Halkımızın çıplak gerçeği öğrenmesi için bu örtüleri kaldırmayı görev edinmiş birkaç ekonomi yazarımız var. Ben bunların teknik açıklamalarını bir yana bırakıp sadece vardıkları sonuçları paylaşacağım.

Bazı rakamların ise Türk Milletinden gizlenmesine ve “ticari sır” gibi gerekçelerle vatandaşlarımızda saklanmasına da alıştık. Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) veya Yap-İşlet- Devret yatırımlarının gerçek maliyeti bu projelerin yükünü çeken vatandaşlarımıza açıklanmıyor.

Ancak çoğu zaman yorganın altından çıkan ayaklar gizlenenleri ele veriyor. Uzmanlar satır aralarına gizlenen bilgilerden, siyasetçilerin ağzından kaçırdıklarından ve diğer verilerle çapraz ilişkilerinden önemli gerçeklere ulaşıyor.

İşte bunlardan bazıları…

**********************************

Türk Vatandaşları Zenginleşti mi?

Türkiye’nin 17 yılda Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) hesabında AK Parti döneminde iki defa revizyon yapıldı. 2002 ile 2019’u aynı kriterler alınarak mukayese edildiğinde Türkiye’nin 17 yılda GSYH büyümesinin yüzde 50 olduğu görülmektedir.

Bu 17 senede aynı ligde yarıştığımız diğer ülkelerin büyümesi ise yüzde 300 ile yüzde 1000 arasıdır. En kötü performansı olan ülkeler, maalesef Türkiye ve Meksika’dır.

Karar Gazetesi’nden İbrahim Kahveci’nin hesaplarına göre, Kişi Başı Milli Gelir hesabında da revizyonlarda uygulanan artışlar dikkate alındığında kişi başına gelirlerin 2019 değerleri,

2003 yılında: 7.649 Dolar, 2004 yılında 9.425 Dolar, 2005 yılında 11.107 Dolar ve 2019 yılında 8.922 Dolar etmektedir.

Yani Kişi Başı Milli Gelirimiz halen 2004 yılı seviyesindedir.

*****************************************

Hani 3,5 Kat Büyümüştük?

Rubil Gökdemir’in Habererk’te daha somut iki veri üzerinden değerlendirme yaptı. Üretilen vergi ve istihdam kriterleri büyüme yönünden daha az tartışılabilir ölçütlerdir. Gökdemir’in, kapsamlı açıklamalarının sonucu şöyle:

“2001 yılı ağır krizinden çıkmış Türkiye ekonomisi 2003 yılında toplam olarak 58,4 milyar $ VERGİ üretebilmiş iken, 2019 yılına geldiğimizde üretebildiğimiz eş değer ABD doları cinsinden ancak 80,3 milyar $’lık toplam vergi üretebilmiştir.

Bu durumda Türk ekonomisi VERGİ ÜRETME kriterine göre 17 yılda nüfus artışına rağmen sadece mutlak anlamda %37 oranında büyüyebilmiştir.”

İSTİHDAM YARATMA kriterine göre ise ancak %38,5 oranında Türkiye ekonomisini büyütebilmişlerdir.

Rubil Gökdemir haklı olarak, “bir ekonominin gerçek anlamda büyümesi, o ülke insanlarının ‘iş ve ekmek’ sahibi olmasıyla ve o ekonomin ‘ürettiği vergi’ miktarıyla ölçülür” diyor.

“Çünkü çalışan sayısı da, toplanan vergi de hiç bir varsayıma dayanmayan, gerçekleşmiş rakamlardan oluşur.”

“Kaldı ki yukarıdaki verilerden anlaşılacağı üzere; AKP hükümetleri bu sınırlı büyümeyi de Türk ekonomisinin “kamu-özel” dahil olmak üzere toplam 2002 yıl sonundaki 128 milyar $’lık dış borcunu 456 milyar $’a çıkarmak pahasına gerçekleştirmişlerdir.”

Rakamların üstündeki örtüyü kaldırınca “IMF’ye borçlarımızı ödedik, biz IMF’ye borç veriyoruz” propagandasının gülünçlüğü ortaya çıkıyor:

“2002 yılında Türk ekonomisinin dış borçlarının GSYH’ya oranı %33,6 iken, bu oran şimdi %62’e çıkmış bulunmaktadır.”

*****************************************

Osmangazi Köprüsü ve Diğer KÖİ Yatırımları

Osmangazi Köprüsü’nden bugüne kadar sadece bir defa geçtim. Zaten ne zaman baksam üstü bomboş.

Önce yapım maliyetinin 7,9 milyar dolar olarak açıklanmıştı. Açılışta Cumhurbaşkanı Erdoğan, “11 milyar dolara mal oldu” dedi.

Garanti edilen geçiş ücreti 44,5 $ + KDV yani bugünkü kur ile 280 lira. Bu fiyat uygulansa kimse geçmeyecek. Hele bu köprüden geçerek İstanbul’dan İzmir’e gidecek olsanız sadece yol parası olarak 450 TL ödemek zorunda kalacaktınız. Bu yüzden devletimiz geçmeyen milletin vergilerinden karşılanmak üzere geçenlerin fiyatını 103 liraya indirdi. Bu da çok yüksek bir rakam.

Sonucu Ulaştırma Bakanı Cahit Turhan açıkladı: “Osmangazi Köprüsü’nün geliri verdiğimiz garantinin yüzde 25’ini toplayabiliyor. Kalan miktar vatandaşın vergileriyle ödeniyor.”

Geçsek de geçmesek de bu köprü ve otoyolları için ödeme yapmak biz vatandaşların artık kaderi oldu.

Çanakkale Köprüsü’nün de aynı şekilde verimsiz bir yatırım olacağını öngörmek için kâhin olmaya lüzum yok.

Şehir Hastaneleri de tam bir kara delik. CHP’nin raporuna göre, şehir hastanelerinin 25 yılda kamuya getireceği yük 142,4 milyar doları (870 milyar lira) bulacak. Bir şehir hastanesinin 25 yıllık maliyetiyle 1200 yatak kapasiteli yaklaşık 29 hastane yapılabiliyor. (Yıllardır Yuvacık Barajı eleştirisi yapanlar daha beter hataları niye yaparlar?)

Havaalanlarının çoğu verimsiz. Enerji yatırımları hesapsız kitapsız.

Hazine garantili bu yatırımlar için “kasadan hiç harcama yapmayacağız, hepsi kendisini ödeyecek” deniyordu. Garantiler için 2018’in ilk 8 ayında 4 milyar liranın üstünde bir ödeme yapıldı.

2019’da Hazine garantileri için öngörülen ödeme 7,8 milyar lira. 2019-2020-2021 için ise 37 milyar lira planlanmış. Yıllar geçtikçe yeni yatırımlar devreye girdikçe katlanarak artan hazine ödemelerine ihtiyaç oluyor.

Bu tablo ve diğer veriler ekonomimizin “pansuman tedbirlerle” düzelebilecek noktadan çok uzak olduğunu gösteriyor.

“650 milyar dolar borcu betona gömdüler.” Halkımızı üretimden uzaklaştırıp, tarımı öldürüp köylüleri şehirlere yığdılar. Üstüne KÖİ projelerinin ağır yükünü çocuklarımıza da aktararak gidecekler.

Parti Kursaydık Logosu Ne Olurdu?

Türkiye’nin hali hazırda devasa problemleri var ve elbette bu problemler dururken kurulacak olan yeni bir partinin logosunun ne olacağının hiçbir kıymeti bulunmuyor. Meclis’in önünde kendini yakan insanlar, ekonomik sorunlarından dolayı siyanür içip intihar eden aileler, ocaklara düşen şehit ateşleri ve bu yazının hacmini aşacak daha pek çok ciddi problemin varlığı logo konusunu son derece önemsiz bırakıyor. Ancak Türk siyaseti öyle bir tıkanma noktasına geldi ki mevcut durum ülkenin problemlerine çözüm üretmekten fersah fersah uzak. Bu şartlarda gözler sürekli yeni yüzler, yeni söylemler ve yeni enerjiler arıyor. Öte yandan siyaset sahnesine “yeni” olma iddiasıyla çıkan eski yüzlerin olumlu yönde bir umut vaad etmedikleri de ortada.

Yeni olma iddiasıyla ortaya çıkan siyasi partilerin parti teşkilatlarının dizaynında ve organizasyonunda, söylem ve sloganlarının belirlenmesinde, parti işleyişiyle alakalı diğer meselelerde ve tabi ki de logo seçiminde kolaya kaçtıklarına şahit oluyoruz. Böyle görünürde basit ama “marka değeri” bakımından önemli konularda baştan savma hareket eden partilerin ülkenin problemlerine çözüm üretme noktasında umut vaad edememeleri son derece normal. Zira aslan yattığı yerden belli olur.

            İki gün önce (13 Aralık) tarihinde Türk siyaset sahnesine yeni bir parti çıktı; Ahmet Davutoğlu’nun kurduğu Gelecek Partisi. Partinin logosu da yeşil bir çınar yaprağı olarak belirlenmiş. Çınarın Osmanlı Devleti için anlamını burada uzun uzun anlatmaya gerek yok. Osman Gazi’nin kutlu rüyasından, Geyikli Baba’nın Orhan Gazi’nin sarayının avlusuna diktiği çınar ağacına kadar (bugün Bursa İnkaya’da bulunan çınar olduğu rivayet edilir) bu sembolün önemi dilden dile anlatılır. Durum bu olmakla birlikte böyle tarihsel bir sembolün tercih edilmiş olması çok fazla kolaya kaçmanın ve somut çözümlerden ziyade bol miktarda hamasete dayalı bir siyaset anlayışının göstergesi. Logonun hafifmeşrep çağrışımlarına dair sosyal medyada dolanan mizahi yorumlara değinmiyorum bile. Benzer bir durumu daha önce Kayı Boyu’nun simgesini logo olarak seçen İYİ Parti’de de görmüştük. Hâlbuki “yeni” iddiasıyla ortaya çıkanların bugüne ve geleceğe bakan yeni şeyler ortaya koyması lazım. Adını “gelecek” koymak geleceğe bakıyor olmak için tek başına yeterli değil.

            Eleştirmek kolay ama ortaya yapıcı bir fikir koymak zordur. Hem Gelecek Partisi’ne hem de İYİ Parti’ye yukarıdaki eleştiriyi getirdikten sonra kendi kendime şu soruyu sordum; Sen parti kursan logosu ne olurdu? Elbette benim önerilerim mükemmel değil ve hatta belki de dalga geçilmeye müsait öneriler. Ama saçma bile olsa bir fikir önermek, kuru kuruya tenkit etmekten evladır.

 

Anadolu Kaplanının Yeniden Dirilişi: Pardus

 

            Pardus, Anadolu parsının veya Anadolu kaplanının özel bir türü olarak kabul edilir. Tam adı panthera pardus tulliana’dır. Nesli tükenmek üzere olan bu canlı Anadolu’da en son 2015 yılında görülmüştür.

            Bir parti kuracak olsaydım logosu mutlaka pardus olurdu. Bunun ilk sebebi pardusun bu coğrafyaya ait olmasıdır. Pardus ırk, din, dil, mezhep, kültürel fark gözetmeksizin Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün vatandaşlarını temsil kabiliyetini haizdir.

            İkincil sebep, pardus bir panter türü olması hasebiyle gücü, dinamizmi, çevikliği, canlılığı ve bir manada da gençliği temsil etmektedir. Siyasetin yaş ortalamasının hayli yüksek olduğunu hesaba kattığımızda güç ve dinamizmi temsil eden bir figürün, o figürü kullanan partinin marka algısına ve değerine son derece büyük bir katkı sağlayacağı aşikardır.

            Üçüncü sebep, pardusun ekonomik algısıyla alakalıdır. Türk ekonomisin en iyi dönemlerinin “Anadolu kaplanları” olarak adlandırılan sanayici ve iş adamlarının yatırımlarını artırıp yurt dışına açıldıkları ve hem kendilerinin hem de ülkenin iyi paralar kazandığı dönem olduğu açıktır. Bu bakımdan, pardusun ekonomik anlamda Anadolu kaplanı çağrışımı önemlidir. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik kriz ortamında, asırlık devasa firmaların bile konkordaro ilan ettiği ve hatta iflasına karar verildiği dönemde, başka bir ifadeyle Anadolu kaplanlarının neslinin tükenmeye yüz tuttuğu dönemde pardus figürü nesli tükenmek üzere olan Türk ekonomisinin tekrar ayağa kalkmasının hatta tekrar dirilmesinin sembolü haline gelecektir.

            Dördüncü olarak, Pardus, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin Linux tabanlı milli işletim sistemidir. 2013 yılında ise Debian tabanına geçilmiştir. Bu nedenle pardus figürünün teknolojik bir çağrışımı da bulunmaktadır. Pardus figürünü kullanan siyasi parti, Türkiye Cumhuriyeti’nin teknoloji hamlesine ve milli yazılım fikrine de selam çakmış olacaktır. Bu nedenle pardus figürünü kullanan parti lafın gelişi değil, gerçek anlamda Türkiye’nin geleceğine hitap eden bir parti olduğu algısını seçmenin bilinçaltına iletecektir.

            Yukarıda saydığımız tüm bu sebeplerden dolayı, pardus figürünün seçmenin bilinçaltına son derece olumlu mesajlar vereceği ve kullanan siyasi partiye avantaj sağlayacağı kanaatindeyim.

 

Yeşilin Katledilmesine İnat: Zeytin Ağacı

 

            Parti kuracak olsaydım, ikinci logo alternatifim dalları Türkiye haritasını andıran (bu hususta farklı alternatifler değerlendirilebilir) bir zeytin ağacı olurdu. Sebeplerine gelince;

            İlk sebep, zeytin Türkiye’nin Akdeniz ve Ege Bölgeleri başta olmak üzere Marmara Bölgesi’nde, Batı ve Doğu Karadeniz’de yine Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin Gaziantep’ten Mardin’e kadar uzanan hattında yetişen bir ağaçtır. Bu nedenle zeytinin de bu coğrafyadaki bütün vatandaşlarımızı kapsayan bir sembol olduğunu söyleyebiliriz.

            İkinci sebep, zeytin ağacı barışın sembolüdür, “Zeytin dalı uzatmak” deyimi bile buradan gelir. Bu bağlamda zeytin ağacı figürü toplumdaki Türk-Kürt, Alevi-Sünni, sağcı-solcu, seküler-dindar vs. vs. ayrımların ortadan kalkıp toplumsal barışın tesis edilmesi gibi bir sübliminal mesajı da içermektedir.

            Üçüncü sebep, zeytin ağacı, zeytinliklerin hükümetin yanlış politikaları doğrultusunda imha ve/veya tahrip edilmesi nedeniyle azalan bir ürün. Bu bağlamda zeytin ağacı mevcut hükümetin mahvettiği eğitim, yargı, güvenlik, savunma, sağlık sistemlerini, ekonomiyi, tarım ve hayvancılığı ve tüm diğer hususları temsil ediyor. Çünkü ülkede zeytinlikler azaldığı gibi, yeşil alanlar da azalıyor saydığımız konularda devletin vatandaşına sunduğu hizmetin nitelik ve niceliği de azalıyor. Bu bağlamda zeytin ağacı figürü mevcut hükümet eliyle tahrip edilen tüm kamusal hizmetlerin tekrar ihdası ve ihyası manalarını da taşımaktadır.

            Dördüncü sebep, yukarıdakilere nazaran daha sübjektif olarak nitelendirilebilecek olan dini sebeptir. Kur’an-ı Kerim’de Nur Suresi 35. ayette zeytin ağacı ve Tin Suresi 1. ayette zeytinin bizzat kendisi anılmaktadır. Nur Suresi 35. Ayette geçen “Mübarek bir ağaçtan, ne doğuya, ne de batıya ait olan zeytin ağacından tutuşturulur. Bu ağacın yağı, ateş dokunmasa bile neredeyse aydınlatacak (kadar berrak)tır.” ifadesinden dolayı zeytin ağacı figürünün Türk halkının dini yönüne dokunan bir yanı da bulunmaktadır.

            Öte yandan bugün batı dillerinin tamamında petrolün karşılığı olarak kullanılan “oil” kelimesi eski Yunancada zeytin ağacı anlamına gelen “eleia” kelimesinden türemiştir. Pek çok toplumun din anlayışında zeytin ağacı figürü önemli bir yer tutmaktadır. Bu manada zeytin ağacına ayrı bir değer verilmekte ve “zeytin bütün ağaçların ilkidir” (olea prima omnium arborum est..) denilmektedir. Gerek Eski Ahit’te gerek Antik Mısır kültüründe gerekse Yunan mitolojisinde zeytin bolluğun, bereketin, refahın ve yeniden doğuşun ve hatat ölümsüzlüğün simgesi olarak kabul edilmektedir. Eski Ahit’te Nuh Peygamber’in tufanın bittiğini bir güvercinin gagsında getirdiği zeytin dalı sayesinde anladığı ifade edilir. Buna göre zeytinin yeniden doğuşun sembolü olması buradan gelmektedir.

            İster Antik Mısır’ın ister Yunan mitolojisinin ister Eski Ahit’in ister Kur’an-ı Kerim’in gözünden bakın hiç fark etmez. Zeytin ağacı kapsayıcı olmasının yanında bolluk, bereket, yeniden doğuşun sembolüdür. Bu bağlamda 17-18 yıllık bir geriye gidişin ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin yeniden doğuşunun sembolü de elbette zeytin ağacı olmalıdır. Vesselam…