16.8 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1393

İtalya Seyahati Notları – 2

0

İtalya seyahatimizin 3. gününde Napoli, Siena ve Pompei bölgesine yapmış olduğumuz geziyle devam ettik.

Napoli Campanai bölgesinin başşehri. Napoli deyince akla mafya, hırsızlık, fakirlik, kaos geliyor. Şimdi şu soru aklınıza gelebilir. Koskoca AB ülkesinde böyle bir tezat nasıl olur? Ben de bu soruyu Napoli sokaklarında gezerken düşündüm.

Sophia Loren filmlerinde gördüğümüz sardunyalı, panjurlu, sıvaları dökülmüş evler binaların arasına asılmış çamaşırlar, bağıra çağıra konuşan insanlar, siyahlar giymiş yaşlı şişman kadınlar, dar uzun merdivenler, yokuşlar görülüyor.

Trafik kuralları tamamen Napoli’de dumura uğramış. Sağlı sollu park etmiş, her tarafı vurulmuş arabalar bu kuralsız kenttedir. Trafik ışıkları var, bakan yok. Kırmızı ışık, yeşil ışık kavramı unutulmuş.

Kap – kaç olaylarının en yoğun olduğu bir kent. Çantanıza sahip olmalısınız. Tramvay durağında İtalyanca ve İngilizce 10 saniyede bir anons yapılıyor. “Lütfen değerli eşyalarınıza sahip çıkın.”

Napoli’nin dar sokaklarında dolaşırken İstanbullu bir dostumuzun “Burası bizim Tarlabaşı, Sulu kule biz ne biçim bir yere geldik?” sorusu kahkahalara neden oldu.

Buradan ayrıldıktan sonra, yolumuz tarihte Allah’ın gazabına uğramış, Vezüv yanardağının eteklerinde bulunan Pompei bölgesine geçtik.

Günümüzden 1928 yıl önce yani M.S.79 yılında “İbret Dağı” denilen Vezüv Dağının patlaması sonucu o bölgenin insanları tamamen yok olmuş.

Pompei eski Roma’da ahlaki dejenerasyonun sembolüydü. Bütün sapkınlıkların yaşandığı, köleliğin, vahşiliğin aklımıza gelebilecek her türlü kötülüğün hayata tatbik edildiği bir kavimmiş.

Hz.Lut (a.s.) kavmi olan Sodom ve Gomorre halkının hayat tarzlarının aynısı bu kavimde de geçerliydi. Livata dediğimiz erkek erkeğe cinsel ilişki, zina bu toplumun en kötü sapkınlığıydı. 16 bin nüfuslu Pompei’de kaynaklara göre 55 adet genelev bulunuyormuş. Allah’ı inkar ederek ortak koşmanın, O’nun yasaklarına uymamanın, O’na karşı meydan okumanın mutlaka felaketle sonuçlanacağını gösteren ibret tablosu Pompei’de yaşanmış.

“Onlara yalnızca bir tek çığlık yetti. Anında sönüverdiler” (Yasin Suresi-29) Ayetinin azameti bu topluma gösterilmişti. Vezüv’ün gürlemesiyle Pompei halkı kaçışmaya başladı. Ama ne kader bu felaketten kaçmak imkânsızdı. Üzerlerine dökülen lavların sertleşmesiyle hepsi taş olmuşlardı.

Olayın en ilginç yanı ise, kentin günlük yaşantısı içinde, Vezüv’ün korkunç patlamasına rağmen, kimsenin kaçamamış adeta büyülenerek felaketin farkına bile varamamış olmalarıydı.

Yemek yiyen, uyuyan, alışveriş yapan bağda tarlada çalışan, erkek erkeğe sapık ilişkide bulunan birçok Pompei halkı ne olduğunu anlamadan, adeta kendilerini ölümün yakalamasını beklemişlerdi.

Antik Pompei sokaklarında gezerken camekânların içine konulmuş taşlaşmış insan cesetlerini görürken, adeta şok olmuştuk. Bazılarının yüzü hiç bozulmamıştı. Ayağına giydikleri sandaletlerin izleri bile hala belliydi. Yüz ifadeleri şaşkınlıktı.

Bu felaketten 17 asır sonra yapılan kazılar sırasında ortaya çıkartılan Pompei şehrinin kalıntılarını görmek gerçekten ilginçti. Tapınaklar, Amfi tiyatrolar, caddeler, hamamlar bugün bile fark ediliyor. Tarihi kalıntılar, bize bu felaketlerden mutlaka dersler çıkarmamızı adeta haykırıyor.

Bu gezimiz bize birçok güzellikleri vermesi yanında, ibret almamıza da vesile oldu. Zaten bir gezinin bana göre en büyük kazancı bu olmalı.

“Seyahat edin, sıhhat bulun. “Hadisine mutlaka riayet edilmeli, hayatımızda ele geçen seyahat fırsatlarını değerlendirmeliyiz. Bu belki de memleketimizin kıymetini daha iyi anlamamıza vesile olur temennisiyle…

Sandığa Giderken

Vatandaş seçim sandığına giderken neden dükkanını kapatmak zorunda kaldığının, neden işsiz ve yoksullaştırıldığının farkında olabilecek mi? Acaba bunları vatandaş dört buçuk senedir uygulanan iktisadi ve siyasi politikalara bağlamıyor mu? Bunun altında siyasi iktidar gerçeği yok mu? Sandığa giderken seçmen işsizliğinin ve yoksullaştırılmasının farkında olmadan mı rey kullanacak?

Ülkeyi yönetenlerin ve onların yakınlarının sebep olduğu yolsuzlukların kendisini fakirleştirdiğini düşünmeyecek mi? Yoksa bunları yapanları becerikli görüp tebrik mi edecektir? Yolsuzluklara yeni yolsuzlukların katılmasının, yağmanın artmasının teşvikçisi mi olacaktır?

Ahlâki değerlerdeki bozulmanın sebebini hayali bir AB sürecinde meselâ zina yasasının değiştirilmesine bağlamayacak mıdır? Anadolu’ya yönelen haçlı saldırısının sebebini, kilise evlerinin açılmasına sebep olan yasa ve yönetmenlik değişikliklerinde görmeyecek midir? Kıbrıs’ta ülkesinin ve menfaatlerinin misafir konuma düşürüldüğünü, Irak politikasının iflas ettiğini, kırmızı çizgilerinin uçup gittiğini düşünmeyecek midir? “ABD’nin Orta Doğu’daki başarısı Türkiye’nin de başarısıdır” diyecek kadar gaflet içinde olan iktidar mensuplarını ödüllendirecek midir? Artan bölücü terörün ve azalan can ve mal güvenliğinin sebeplerini iktidarda aramayacak mıdır? Hırsızlık, gasp, kapkaç ve tehditle ilgili suçlarda %100’lere varan artışın sebebi muhalefet midir? Vatandaş Barzani’yi bu kadar niye şımarttın demeyecek midir? O’nun şirketlerine ve ekonomik çıkarlarına niye mani olmuyorsun diye sormayacak mıdır? Irak’ın Kuzeyine müdahale etmeni engelleyecek neler yaptın demeyecek mi? “Anadolu sadece bizim değildir”, “Türkiye sadece Türklerin değildir”, “Türk değil Türkiyeliyiz” saçmalamaları ve milli kimlik inkarına insanları sürükleyecek ölçüde bir ötekileştirme bu ülkenin vatandaşını hiç etkilememiş midir? Malûm petrol yasasını, bankaların ve bir daha yerine konması mümkün olmayan dev sanayi kuruluşlarının yabancılara peşkeş çekilmesine dur demeyecek midir? KOBİ’lerin geleceği ne olacak? Hrant Dink’in cenazesinin Ermeni militanlığına dönüşmesine neden müsaade ettin demeyecek midir?

Dış borç ve artan cari açığın dış politika dahil her şeye koyduğu ipoteği sormayacak mıdır? Yüksek yargı kuruluşları, milli kurumlar ve Ordunla neden kavgalısın demeyecek midir? Şehidine son görevini yapan vatandaşının haklı isyanına neden engel oluyorsun sorusunu sormayacak mıdır? Oyu benden, emri dışarıdan alıyorsun sorusunu yönetmeyecek midir? Dış ilişkilerde milli gurur ve haysiyetimi geri ver demeyecek midir? Yabancılara toprak satışı ve Yeni Vakıflar Yasası nedir diye sormayacak mıdır? Brüksel’e bu ölçüde sadakatin sebebini araştırmayacak mıdır? Ülke çıkarlarını korumak ne zamandan beri dünyadan kopma, statükoculuk ve Baasçılık oldu demeyecek midir? Ders kitaplarından yapılan çıkarmaların sebebini öğrenmek istemeyecek midir?

Yoksa, pehlivan tefrikasına dönen kısır bir Cumhurbaşkanlığı seçimi ve iktidarın TBMM’deki çoğunluğuna rağmen çözmek istemediği türban tartışmaları ile mazot fiyatına kilitlenmiş sözde seçim propagandasına mı esir olacaktır?

Türkiye’nin gündemi ne ise onlar tartışılmalıdır. Bu çizgiye siyaseti çekmek aslında muhalefetin işidir. Ancak, muhalefet partilerinden bazıları daha liberal mi, yoksa muhafazakar mı olduklarına karar verememişlerdir. Milletvekili aday listelerinin tepelerine yerleşen bazıları, sayısal loto zengini gibi şaşkın ve partilerine yabancıdırlar. Dahası kendilerini o partiden görmemektedirler.

Muhalefet partilerimizin bir kısmının AB ve ABD ile olan ilişkileri de açık ve belirli değildir. Anlaşılan sadece Barzani’den diğer bütün dış güçlere kadar iktidarı destekleyenlere bazı muhalefeti de ilâve edebiliriz.

AB’de ilgi çekici gelişmeler oluyor. İki yıl önce Fransa ve Hollanda’da yapılan halk oylamaları ile AB Anayasası reddedilmişti. Yeni AB Antlaşması eskisine benziyor. Üye ülkelerde birçok konunun referanduma götürülmeden milli hükümetlere bırakılması isteniyor. Polonya, Hollanda, Çek Cumhuriyeti, Fransa ve İngiltere gibi ülkeler milli çıkarlarını Avrupa çıkarlarının önüne koymaktadırlar. Bazıları ise, tersini düşünerek her şeyi Brüksel’e bırakmak niyetindedirler. Biz ise; gözü kapalı bir AB yolculuğuna devam ediyoruz. Mili çıkarlarımız bizi fazla ilgilendirmiyor. Yeter ki bizi bir an evvel içeri alıversinler.

Ekonomide Çıkmaz Sokak

Az gelişmiş ülkelerin çoğu sık sık ekonomik krizler yaşamakta, gelişmemişlik çemberini kıracak atılımları yapamamaktadır. Bunun sebebi genellikle hep yanlış işler yapmaları değil, artık geçerliliği kalmamış, miadı dolmuş doğruları tekrar edip durmalarıdır.

Bu ülkelerin vatandaşları için yeterli zenginliği yaratamamış olmalarının sebepleri üzerinde düşünmemiz gerekir. Az gelişmiş ülkeler genellikle tabii kaynaklarını ucuz fiyatlarla gelişmiş ülkelere satmak veya ucuz işgücünü bir rekabet avantajı olarak kullanıp, herkesin üretebileceği harcıâlem malzemeleri ucuza üreterek satmak suretiyle bir rekabet gücü elde etmeye çalışırlar.

Zaman içinde rekabet şartlarında değişiklikler görülür. Bu ülkeler yeni rekabet şartlarına ayak uyduramaz hale gelir. Sürekli olarak ucuz işgücüne ve doğal kaynaklara dayanarak rekabet etmeye çalışan bu ülkelerin sağladığı ekonomik canlılık geçici olmakta, rekabet gücü ise sürdürülebilir olmaktan uzak bulunmaktadır.

Araştırmalar, ülkelerin milli gelirleri içindeki doğal kaynak ihracatı oranı yükseldikçe gelişmişlik seviyelerinin düştüğünü ortaya koymaktadır. Turgut Özal’ın “Türkiye’nin iyi ki petrolü veya diğer zengin tabii kaynakları yok. Aksi taktirde bugünkü kadar dahi gelişmiş olamazdık” anlamındaki sözü bu gerçeği ifade ediyordu.

Türkiye’nin doğal kaynakları kısıtlı olduğu için şimdiye kadar edindiği önemli ekonomik değerleri, Cumhuriyet tarihi boyunca kurduğu önemli şirket ve kurumları yabancılara satmak suretiyle yaşadığımız ekonomik darboğazdan çıkma politikalarını da bu kapsamda değerlendirmek mümkündür.

Geçtiğimiz hafta içinde ülkemizin tek Petrokimya Kompleksinin yabancılara satıldığı ihale yapıldı. Ayrıca Mersin ve İzmir limanlarının yabancılara devri gerçekleşti.

Özelleştirme politikalarının yabancılaştırma politikalarına döndüğünün son örnekleri bunlar. Ayrıca Oyakbank’ın bir Avrupalı dev bankaya satılması da bazılarınca sevinçle karşılandı. Bu gelişmeler üzerine yüzde 72’si yabancıların elinde olan Borsamız (!) rekor üstüne rekor kırıyor.

Bütün ekonomik değerlerimizin yabancılara satılması metodunun kalıcı ve sürekli bir ekonomik iyileştirme sağlayacağına, hiçbir aklı başında insanın inanması beklenemez.

Bırakın az gelişmiş ülkeleri, ABD, Almanya, Fransa gibi gelişmiş ülke devletleri bile önemli ekonomik varlıklarının (bunlar özel şirket olsa bile) yabancıların eline geçmemesi için özel yasal düzenlemeler yapıyor. Hatta yasal düzenleme olmasa bile toplum içinde yabancılara satış konusunda öyle ciddi tepkiler ortaya çıkıyor ki Çin ABD’den, Almanya Fransa’dan önemli bir şirket satın alamıyor.

Özellikle az gelişmiş ülkelerin liderleri, küresel ekonomi içinde rekabet edebilmek için yeni metotlar bulmak ve uygulamak zorundadır. Türkiye’nin borcu borçla döndürme anlayışı ve buna ilaveten ekonomik varlıklarımızı yabancılara satma politikasının sonu çıkmaz sokaktır.

Bütün topluma yayılmış bir ekonomik ve sosyal başarı hedeflenmeli, bunun için devlet ve özel sektör liderleri mevcut gidişatı değiştirmek için sorumluluk almalıdır. Bu değişiklik bir strateji üzerine kurulmalıdır.

Çoğu uygulama genellikle bir önceki uygulamaların sonuçlarının yarattığı baskı ve olumsuzluklara reaksiyon olarak yapılır. Bu defa uygulamamız doğru tercihlerin ve doğru stratejinin sonucu olmalıdır. Doğru strateji ise bilinçli seçimlerin zamanında uygulamaya konulmasıdır.

Bu defa Türkiye seçimini bu esasa uygun olarak yapmak zorunda. Zira “seçim yapmamak, seçim yapmaktır.”

Biz Niye Hayvanat Bahçesindeyiz?

0

Yavru deve, anne deveye, sırtlarında niçin iri iri yumrular(hörgüç) olduğunu sorar. Anne deve: “Biz çöl hayvanıyız; günlerce, aylarca su bulamadığımız olur. Oraya depoladığımız suyu kullanırız.” der. Yavru deve bu defa, ayaklarının diğer hayvanlardan niçin daha enli olduğunu sorar. Anne deve: “Biz çöl hayvanıyız; kuma batmamak için ayaklarımız enli ve geniş yaratılmıştır.” der. Yavru deve tekrar, kirpiklerinin niçin iki katlı olduğunu sorar anne deveye. Anne deve: “Biz çöl hayvanıyız; kum bulutlarının ve tozlarının gözlerimize girmemesi için kirpiklerimiz iki katlıdır.” der. Bu cevaplara dayanamayan yavru deve: “Peki anne, biz niçin hayvanat bahçesindeyiz?” demekten kendini alamaz.

Yavru deveyi hayrete düşüren fizyolojik ve biyolojik yapısındaki farklılık değil, bu özelliklerine göre olması gereken yerde olamamaktır. Her canlı farklı nedenlerden dolayı, farklı biyolojik ve fiziksel donanımla yaratılmıştır. Farklılıklar, doğada dengenin kurulması ve sürekliliği için gereklidir. Kurulan dengede canlıları konumları dışında kullanmak hem doğa dengesi hem fıtrata uygunluk açısından sorunlar oluşturmaktadır. Bekir Sıtkı Erdoğan, muhteşem ahengi bir dörtlükle ne güzel ifade etmiş: “Her canlıya Hak layık olan cevheri verdi / Tırtıl iki diş bulsa eğer, ormanı yerdi / Şayet kediler haftada bir gün uçabilse / Dünyada bütün serçelerin nesli biterdi.” Küresel bozulmayı bir de bu yönüyle değerlendirmek gerekir. İnsan, fıtratının dışında konumlandırıldığı için, halk ifadesi ile söylersek, “at izi, it izine karış”mıştır. Çiçeğin işlevi bellidir, otun işlevi bellidir, hayvanın işlevi bellidir, insanın varlık nedeni bellidir. Bu türler içinde yer alan diğer canlıların işlevleri de bellidir. İnek, inek olduğu için; koyun, koyun olduğu için; at, at olduğu için; köpek, köpek olduğu için; ayı, ayı olduğu için değerlidir. Canlılar, konumlarına göre evrende yer alır ve denge unsuru olurlar.

Bu bakış açısını, insan türü üzerinde özelleştirebiliriz. İnsan, evren bütünlüğü içinde denge unsuru aynı zamanda kendi türü içinde bir yapı taşıdır. İhtiyaçlarımız sonsuzdur. Bu sonsuzluğu bütünleme görevi herkesin omuzlarındadır. El, beş parmakla anlam kazanır. Farklı yetenekteki, liyakatteki insan, bu nitelikleriyle insanlık denen yapının tuğlası olur. Önemli olan, tuğlaları yerine, statiğine uygun şekilde koymaktır. Statik hesaplamasında kişinin cinsiyeti, aldığı kültür, yetişme ortamı, beklentileri, yetenekleri, ihtiyaçları temel etkenlerdir. Edebiyat fakültesini bitirip köftecilik yapan, hukuk fakültesini bitirip tekstil işiyle uğraşan kişileri tanıyorum. Yine üniversitenin fizik bölümünü üçüncü sınıfta bırakan, işletme fakültesini ikinci sınıfta bırakan öğrencilerimi hatırlıyorum. Hele, tıp fakültesini altıncı senenin sonunda terk edenleri biliyorum. Seçtiği meslekte başarılı olamayanlara ve bir süre sonra mesleklerini terk ettiklerine, yavru deve misali “Bizim burada ne işimiz var?” dediklerine şahidizdir.

Hitler’in güzel sanatlar okuluna gidemediği için asker olduğu bilinir. Kendi yeteneği doğrultusunda eğitim alsaydı belki iyi bir ressam olacaktı. Fıtratı dışındaki mesleği onu canavar yapar, insanlığın başına bela eder. Bunun benzerlerini, “Ben niçin olmam gereken yerde değilim?” diyenleri çevremizde görürüz. Bu, bir insan israfıdır. İnsanı kuşatan zamanın, mekânın israfıdır. Hayallerin yıkılması, ümitlerin sönmesidir, mutluluk kaynaklarının kurutulmasıdır. İnsanın, insana zulmüdür.

Kişinin yaşamla bağını, yetenekleri ve ilgileri belirler. İlgiler yeteneklerden kaynaklansa da ilgilerin belirlenmesinde çevre, kolaycılık, popülerlik, para kazanma tutkusu, negatif arzular etkendir. İlgiler geçici, yetenekler kalıcıdır. İnsan israfının olmaması, kısa ömrün heba edilmemesi, toplumların az zamanda çok iş yapabilmesi için eğitimciler, ellerindeki taze nesillerin önce yeteneklerini doğru tespit etmeli, sonra onları bu doğrultuda eğitmelidir. Bir obje olarak kişiler de kendilerini yetenekleri dışındaki meşguliyetlere zorlamamalıdır. Her insanın yapabileceği mutlaka bir iş vardır, yeter ki o kendini doğru keşfetsin.

Olmaması gereken yerde bulunan yavru deve, haklı olarak: “Anne, öyleyse biz niçin hayvanat bahçesindeyiz?” diyor. Peki, siz kendiniz için ne diyorsunuz?

Gruplaşma Tehlikesi, Din ve Biz

0

Bu hafta temas etmek istediğim konu, aslında hepimizin bildiği bir gerçek olmasından ötürü ele alınması tekrara yol açacak olmasına rağmen, adeta “tarih tekerrrürden ibarettir” yargısını doğrularcasına konuya dair aynı hataların yapılması sebebiyle bu tekrarı göze aldıran bir konu.

Neyi mi kastediyorum? Gruplaşma tehlikesini.

Öyle bir tehlike ki, tarihte pek çok milletin başına bela olarak yıkılıp gitmelerine sebebiyet vermiş, insanlık adına yapılmaya çalışılan her türlü iyiliğin bir anda toz olmasına yol açabilmiştir.

Daha çok az bir zaman önce ülke olarak bu süreci ve acı sonuçlarını tecrübe etmiş, bir anlamda hala da etmekte olmamıza rağmen bugün ülkemiz yeni yeni gruplaşmaların kucağına, hem de kimi zaman “hoşgörü” kavramı (toplumsal bütünleşmeyi tehdit edici bölünmelere ve farklılaşmalara karşı insan hakları adı altında gösterilen hoşgörü) altında itilmektedir.

Konu hakkında farklı görüşler söz konusu olduğu için maksadımızı daha iyi anlatabilmek adına kastettiğimiz “gruplaşma”nın mahiyetine değinmekte fayda görmekteyim:

Her birimiz hayata dair farklı görüşlere sahip olabiliriz. Hatta aynı değer yargılarını taşıyanlar da kendi aralarında farklıllaşabilirler ve farklılaşmaktadırlar da.

Kanaatimce insanoğlunun ilerlemesinin bir ayağı bu faklılaşmada yatmaktadır. Yani doğal, olması gereken ve faydalı bir süreçtir.

Ancak bu süreç, eğer doğru kullanılabilirse verimli hale gelip bizlere ufuk verme anlamında faydalı olacaktır.

Peki, bu verimliliğin elde edilebilmesi için söz konusu farklılıklar nasıl doğru kullanılabilir?

Ülkemiz üzerinden gidersek örnek bulmakta maalesef zorlanmayacağımız için konu daha açık hale gelecektir.

Mesela ülkemiz son zamanlarda kimi sağduyulu insanlarımız tarafından da endişeyle ifade edildiği gibi, “din” üzerinden gerek siyasi gerekse sosyal hayatta, “kendi gibi düşünmeyeni”, aynı değerleri paylaşsa bile, yani aynı değerlere inanıp bunları siyasi ve sosyal alanda farklı yorumlayanı “ötekileştirmek” gibi ciddi ve tamiri hiçbir meseleye benzemeyecek kadar zor bir gruplaşmaya doğru gitmekte veya götürülmektedir.

Bu gruplaşma öyle bir hale gelmeye başlamaktadır ki aslında “siyasi” olan pek çok mesele “din” adı altında tartışılmakta, “dini” olan bazı meseleler ise “siyasi” çervede ele alınmaktadır. Bunun neticesinde ise insanlar yanlış kavramlar ve haksız usullerle birbirlerinin dindarlıkları hakkında hüküm vermekte, dolayısıyla “din” üzerinden düşmanlığa dayalı bir farklılaşmaya gidilmektedir.

Dinimizin bu konuda oldukça sert ve net bir tavrı olmasına rağmen insanlarımızın içine düştükleri ciddi yanlışı anlamak hakikaten zor görünüyor. Zira Kur’an-ı Kerim’de açıkça buyrulduğu üzere: “Dinlerini parça parça edip gruplara ayıranlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.” (En’am, 159)

Yani din üzerinden oluşturulan parçalanmanın sorumluluğu çok ağır olmaktadır. Zira İslam imanda olduğu gibi toplumsal hayatta da tevhidi, yani birliği emreder. Nitekim bu emri müslümanları birbirlerinin kardeşleri ilan ederek pekiştirmiş ve imanın bir ayrışma değil bütünleşme vesilesi olduğunu vurgulamıştır.

Bu kadar açık bir uyarıya rağmen nasıl oluyor da söz konusu gruplaşma ve parçalanma hatasına düşüyoruz?

İşte bu noktada yine “doğru din eğitimi”nin gerekliliği bir kez daha karşımıza çıkmaktadır. Hatta bunu sağlamak amacıyla din eğitiminin devlete verilerek, tarihi tecrübeden gelen sıkıntıların tekrarlanmasına mani olma gayreti de daha iyi anlaşılmaktadır ki zaman zaman tartışılan “din eğitimi laik devletin işi mi?” sorusunun cevabını burada aramak gerekir.

Dolayısıyla her alanda olduğu gibi din alanında da ne kadar doğru bilgi edinir, beynimizi başkalarına satmadan elde ettiğimiz bilgileri hazmedip geliştirerek ufkumuzu genişletebilirsek, bilgisizlikten kaynaklanan istismarların önüne geçmemiz, bunun neticesinde toplum olarak maddi – manevi değer ve müştereklerimizde birleşmemiz de o kadar çabuk ve kuvvetli olacaktır. Aksi halde ipleri başkalarının elinde olan kuklalardan veya “başlarındaki çobanın” komutuyla hareket edebilen sürülerden farkımız kalmayacaktır…

Milletin Vekili

Milletvekilliği bir hizmet aracıdır. Milletin vekilliğidir. Milletvekili, milletin adına milletin isteklerini milletin meclisinde dile getiren, savunan, kanunlaştıran kişidir. Millet gibi düşünür. Milletin onurunu milletin meclisinde temsil eder. Seçilmiş kişidir. Her hususta seçilmiş kişidir. Milletin yapısını onun şahsında görebilirsiniz. Milletin hasletleri onda özümlenir. Ona bakarsanız milleti görürsünüz.

Bu söylediklerim acaba hayal mi? Yoksa çok mu abarttım?

“Ah keşke bu söylediklerinin onda biri mevcut olsa.” dediğinizi duyar gibiyim.

Gerçekten hayalimdekileri söyledim. Arzuladıklarımı söyledim. Olmasını istediklerimi söyledim. Olması gerekenleri söyledim.

Maalesef gerçekler böyle değil. Milletvekilliği ulaşılması gereken bir ticari meslek haline gelmiş. Yetkileri bu kadar fazla olunca herkes bu yetkilere sahip olmak istiyor. Aslında maaşı hiç kimseyi ilgilendirmiyor. Zira yapılan masraf beş yılda alınacak maaşın kat kat üzerindedir.

Milletvekillerinin dokunulmazlığı sürdükçe, milletvekilleri birçok konuda müracaat edilen kişi olmaya devam ettikçe, bu uğurda daha çok mücadeleler verilir.

Anlamadığım bir husus daha var. İnsanlar etiket için, maaş için, gelecek garantisi için, vs için milletvekili ve daha ötesi olmak istiyor da, bunlara ulaşmış, oraları tanımış, istediğini elde etmiş kişilerin yıllar geçtikten sonra tekrar aday olmasının sebebi ne oluyor? Yoksa kendisinden başkaları işi iyi yapamıyor mu? Yoksa görevdeki avantajların özlemi mi çekiliyor?

Hele hele en yüksek mevkilere çıkmış olanların, emekli olması gerekenlerin tekrar siyasi hayata dönüş teşebbüslerini aklım almıyor. Bu siyaset ne kötü bir mikrop. Bir girdimi ölmeden vücudu terk etmiyor.

Bu makam uğruna ne arkadaşlıklar bozuluyor. Ne gönüller kırılıyor. İnsanların gerçek yüzleri bu yarışta gözüküyor. İnsan en yakınından darbe alıyor. En yakınında kinin ayağını kaydırıyor.

Böyle devam ederse daima gelen gideni aratacaktır. Yarın dünden kötü olacaktır. Yukarıdaki evsaflarını saydığım milletin temsilcilerini bulmak gitgide zorlaşacaktır. Böylece milletin her seçimden sonra “tuh ellerim kırılsaydı da bu partiye oy vermeseydim” serzenişleri giderek artacaktır. Ülkenin çıkarı yerine bazı kişilerin çıkarına zamanlamalı yasalar çıkmaya başlayacaktır. Her büyük şirketin temsilcisi vekiller çoğalacaktır. Milletin asili eziyet çekerken vekili giderek daha iyi şartlar yakalayacaktır. Ülke giderek onarılması daha güç hale gelecektir. Bağımlılık giderek artacaktır. Sınırlar daha çok tehditle karşılaşacaktır. Onurlu seslerin sayısı giderek azalacaktır. Parmakla gösterilir hale gelecektir. Uşaklık daha çok pirim yapacaktır. Ülkenin kimin ülkesi olduğu tartışılır hale gelecektir. Bu piramit alta doğru yayılarak daha kötü görüntüler sergileyecektir.

Felaket tellallığı yapmak istemiyorum. Seçmenin asıl uğraşması gerekenleri belirtmek istiyorum. Millete yanlış hedefler gösterildiğini söylemek istiyorum. Düşmanlıkların körüklendiğini, asıl yapılması gerekenlerin karambole getirildiğini anlatmak istiyorum. Bunun içinde yanlış adamların toplandığı bir millet meclisi oluşturulmak istendiğini vurgulamak istiyorum.

Kısa kısa cümlelerle milletin tek temsil makamının millete karşı kullandırıldığını anlatmaya çalışıyorum.

Çiçekten böcekten bahsedeceğime, günlük yaşantımı yazıya dökeceğime, onun bunun dedikodusunu yapacağıma, birilerinin işine gelmese de düşüncelerimi yazılı ifade ediyorum.

Belki dinleyen olur.

İtalya Seyahati Notları – 1

0

“Tebdil-i mekânda ferahlık vardır” diyen ataların sözüne riayet ederek geçtiğimiz hafta bir şirketin davetlisi olarak İtalya’da bulunduk.

Yıllarca çeşitli ülkelere seyahat yaptığımdan dolayı, yurt dışı tecrübesi olan bir kişi olarak, eşimle ilk defa böyle bir geziye beraberce katılmış olmak geziyi benim açımdan farklı bir hale getirdi.

İtalya turumuzda Roma ve Napoli şehirlerinde bulunduk. “Hakkında söylenebilecek her şeyin söylenmiş olduğuna” inanılan Roma; sanatın, dinin ve tarihin iç içe geçtiği 3 bin yıllık bir kent. Bilhassa tarihi bir kent anlayışını yudumlamak istiyorsanız, mutlaka Roma’yı görmenizi tavsiye ederim.

Roma denilince akla ilk önce Vatikan gelir.

M.S.64 yılında Roma Kralı Neron’un yüzlerce hristiyan’ı katlettiği Vatikan tepesinde kurulmuş olan, günümüzdeki adıyla Sen Pietro Kilisesi yükseliyor. Havarilerin lideri Aziz Pietro’nun Hz. İsa’ya tabi olduğu için yakıldığı yer, şimdi Katolik kilisesinin merkezi.

Buraya iki sefer gittim. Pazar ayinini gördük. Bana çok ilginç geldi. Kilisenin içi oldukça gösterişli. Tek Allah inancına sahip bir din olduğuna inanılan Hıristiyanlığın merkezinde puta tapma geleneğinin devamına şahit olduk. Kilisenin içi tamamen görkemli heykeller, resimler, ikonalar ile doluydu. Katolikler bunların önünde dua ediyorlardı.

Günah çıkarma yerlerinde her ülkenin ayrı ayrı bayrakları vardı. Türk bayrağını da görünce içimde bir burukluk hissettim. Acaba Türkiye’den gelip de, Katolik inancı gereği günah çıkartmaya gelen Türkler var mıydı?

St. Pietro Kilisesi’nin dev kubbesinin rengârenk bir sanat eseri olan süslemeleri ressam Michelengelo’ya aitmiş. Ayrıca Vatikan Kilisesi’nin muhafızlarının şatafatlı giysileri de onun tasarımıymış.

Roma ‘da “Aşk Çeşmesi” denilen Fontana Del Trevi İtalyan çeşme mimarisine güzel bir örnek. Çağıl çağıl suların aktığı gece gündüz tıklım tıklım dolu bir meydan.

Colossseum tarihi 2 bin yıl gerilere uzanan bir arena meydanı. Antik Roma’nın sapkınlığını gösteren bir ibret tablosu…

Eski Roma’nın zengin tabakası burada çeşit çeşit hayvanları dövüştürüyormuş.

Filmlere konu olan Gladyatörler savaştırılıyor, Roma ahalisi Colosseumdaki bu kan deryasından, insan ve hayvanların çığlıklarından büyük bir haz alıyormuş. Günümüz Batı insanının ataları bu tür alışkanlıklarıyla ünlüydü. Atalarından kalan en büyük mirasları; kan, gözyaşı ve işkence…

St. Miguel Kalesi Teber Nehri’nin kıyısında. Bu kale de Sultan Fatih’in oğlu Cem Sultan yaşamış. Tapınak Şövalyeleri dediğimiz Rodos Şövalyeleri tarafından o dönemin Papasına teslim edilmiş. Cem Sultan o çile ve gurbet döneminin bir kısmını burada çekmişti. Onun o dayanılmaz acısını kaleyi gezerken bütün hücrelerimde hissettim.

Toranto şehri kıyılarına yaklaştığımızda Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinden sonra, “Kızıl Elma” olarak gördüğü Roma’yı fethetmek için düzenlemiş olduğu Otoranto Seferi aklıma geldi. Gedik Ahmet Paşa’nın 1480 yılında İtalya kıyıklarına yaptığı bu seferde birçok kale alınmıştı. Fatih vefat edince bu sefer iptal edilmişti. Bu fetih başarıya ulaşsaydı, acaba tarihin seyri değişir miydi? Sorusu beynimi sızlattı. Toranto kıyılarından Osmanlı’nın Leventlerinin sesleri kulaklarımda yankılandı.

Fatih’in ölümüyle Roma’da büyük kutlamalar yapılmış, kilise çanları üç gün boyunca çalınmış. Bugün bu adet hala Yüce Fatih’in ölüm yıldönümünde tekrarlanıyormuş.

İtalya seyahatimizin her anı dolu dolu geçti. Özellikle Piazza Novana Meydanında yediğimiz pizza ve makarnaları unutamam. Pagan (çok tanrılı) döneminde tapınak olarak kullanılan Panteon, İspanyol merdivenleri ve Venedik meydanı görünmeye değerdi.

Napoli ve tarihte Allah’ın gazabına uğramış Pompei halkında bu yazımızın satırlarının uzunluğundan dolayı bahsedemiyorum. Gelecek hafta görüşmek üzere…

Pazarlama Açısından Seçim Çalışmaları

Seçim propagandaları bir nevi pazarlama faaliyetidir. Seçimlerde oy alma derdindeki siyasi partilerin, şimdiye kadar yaptıkları veya bundan sonra yapacakları hizmet ve fikirlerini, pazarlama faaliyetinde satılmak istenen ürünler, seçmenleri de bu pazarlama faaliyetinin hedefi olan tüketiciler olarak tanımlayabiliriz.

Klasik pazarlamanın aksine modern pazarlamada sadece uzmanlarının görevi olmaktan çıkıp, tüm kuruluşun bir kültürel anlayış ve uygulaması haline gelir. Bu nedenle kuruluşun bütün birimleri aynı anlayışla harekete geçirilmeye çalışılır. Siyasi Partilerin sadece adaylarının şahsi çalışmaları ve partinin tanıtımını üstlenen reklâm ajansının kullandığı araçlar siyasi rekabette yeterli olmamaktadır. Başarı için parti teşkilatlarının topyekûn, ahenkli ve organize bir şekilde, aynı hedefe doğru, aynı usullerle ve aynı yüksek motivasyonla çalışması gerekli olmaktadır.

Bu alanda AKP örgütlerinin oldukça etkili çalışmalar yaptığı biliniyor. Ancak bu seçimde, özellikle içinde bulunduğumuz günlerde muhalefet partilerinin teşkilatlarının da canlı bir çalışma temposu yakaladıkları izlenmekte. Özellikle CHP ve MHP teşkilatlarının 2002 seçimleri ile kıyaslanamayacak bir canlılık içinde olduğu görülüyor.

Öncelikle ürünün marka değeri yani siyasi partinin geçmişte seçmen zihninde genel algılaması çok önemli. Tüketici ürün satın alırken, ürünle yaşayacağı duygusal ilişki, ürünle ulaşacağı statü, yaşama tarzı ve bunların iletişimi önem kazanıyor. Seçmen de oy verdiği partinin ismini söylerken gururlanabilmek, partiyi sevmek ve parti faaliyetlerine fiili olmasa bile duygusal olarak katılmak istiyor.

Buna karşılık bu seçimde, seçmen kitleleri içinde partinin çekirdek oy kitlesi diyebileceğimiz çok sınırlı bir kitle ile partiler arasında bu duygusal bağ kurulabilmiş iken, böyle bir bağı olmayan kitle yani yüzergezer oyların sayısı büyümüştür.

Diğer yandan izlenen metotta da “ürün odaklı” olmaktan “çözümlere odaklı” olmaya geçmek şarttır. Sadece rakiplere yüklenmek yerine ülkenin belli başlı meselelerinin nasıl çözüleceğine dair akılda kalıcı net ifadeler etkili olmaktadır.

“Pazarlamada önemli olan; daha iyi düşünmekten çok, daha farklı düşünebilmektir.” Bu anlayışın sloganları ise, “Ya Farklılaş Ya da Yok Ol” , “Başkalarının Gitmediği Yerlere Gidin.”

“Rakibin var, bende de olsun” anlayışı eskidi. Yeni pazarlama anlayışında “Fark edilmemek en büyük ve en güçlü rakip” olarak kabul ediliyor. Buna rağmen eski anlayışı takip eden partiler benzer vaatlerle benzer ürünleri satmaya çalışıyor.

Tüketicinin (seçmenin) zihninde farklılaşmak rekabette öne çıkmak için belki de ilk şart. Ortaya konacak farklılıklarla seçmenin ihtiyaçlarına ve duygularına yönelmek ve böylece zihinlerinde yer etmek gereklidir.

Tüketici, cebindeki parasına göz dikilen bir müşteri, Seçmen ise, “seçimden seçime hatırlanan ve manası oy olan bir varlık” olmak istemiyor. “Önce insanım, sonra tüketiciyim (seçmenim). Hem akılcıyım ve hem de duygusalım.” sözüne inanıyor ve bunu yaşamaya çalışıyor.

Pazarlamacıların (siyasi parti temsilcilerinin) kontrol ettiği mesajlardan daha çok, kontrol etmedikleri, edemedikleri mesajlara güveniliyor. Partilerin kontrol edemedikleri mesajlar seçmenin kanaatinin asıl belirleyicisi. Bu bakımdan “Ananı al da git”, “Sayın öcalan”, “kelle” , “erkek olsalardı meclise girerlerdi” ifadeleri “icraatın içinden” programlarından daha kalıcı etki bırakıyor.

Bazı siyasi partiler müşteri odaklı strateji uygulamak yerine herkesten oy alma politikası izliyor. Mevcut seçmen kitlesinden ziyade, vitrine karşıt siyasi görüşten transfer ettikleri adayları koymak suretiyle yeni seçmen kitlesi kazanma arayışına girdiler.

Müşteri odaklı strateji uygulanmazsa yani “yeni müşteriler bulmaya önem vererek satın alabilecek herkese ürünlerinizi satmak yerine, var olan her müşterinizin satın alma paylarının arttırılmasına odaklanılmalıdır” anlayışından uzaklaşılması, mevcut seçmen kitlesinden başka partilere kaymalara yol açabilecektir. (Mesela Sn. Mehmet Ağar’ın “dağdakiler, düz ovada siyaset yapsınlar” açılımının kendi seçmen kitlesinden, diğer partilere kaymalara yol açtığını düşünüyorum.)

Siyasi partilerimize bazı pazarlama kurallarını hatırlatmak istiyorum:

Pazarda kalıcı olmak için,

  • “Müşterilerle (seçmenlerle) uzun dönemli ilişkilere önem verin, hayat boyu değer oluşturun.”
  • “Müşterilerle (seçmenlerle) diyalog başlatın ve sürdürün. Kitle pazarlara yönelik monolog biçimdeki reklâmlardan kaçının.”
  • “Pazar payı oluşturma yerine, müşteri payı oluşturmaya çalışın.”

“Sizin nasıl algıladığınızın bilinmesi değil, seçmenlerin (müşterinizin) sizi nasıl algıladığını bilmek önem kazanıyor.”

“Zaman; anlayış, esneklik ve seçmen (müşteri) gibi düşünebilme zamanıdır.”

Seçim çalışmalarında partiler seçmenleri, yönlendirilmiş anketler, düzmece haberler gibi araçlarla kontrol etme ve yönetme alışkanlığından, hızla şeffaflık ve açıklığa doğru yönelmelidir.

Menfaat, Tuluat, İcraat Siyaseti

0

Demokrasiyi yaşatan eylemin genel adı, siyaset. Siyaset niçin yapılır? Bizim vekillerimiz siyaseti niçin yaparlar ve buna niçin pek hevesliler? Milletvekili aday adaylarımızın, adaya dönüştüğü bugünlerde bunun üzerinde düşünmemiz gerekiyor? Aynı gün, yedi vatan evladının teröristler tarafından şehit edilmesi haberinin, siyaset haberlerinden daha az yankı bulması, siyasetin medya ve toplum tarafından ne kadar önemsendiğinin ifadesi değil mi?

Siyaset üç şey için yapılır: 1. Menfaat, 2.Tuluat, 3. İcraat

Siyaseti menfaat için yapanların tek kıblesi yoktur. Onlara göre dün dündür, bugün bugündür. Dün söylenen bugünü bağlamaz, bugün söyledikleri yarının işareti olamaz. Bugün doğu, yarın batı olabilir. Aldığının ve sattığının hesabı ona sorulmaz. Almışsa o almıştır, satmışsa o satmıştır. Hiçbir değer, kutsallık içermez; kutsallar, menfaat sürecinde değerlidir. Makyavel, onların üstadıdır. Ne demişti üstat: “Gayeye varmak için her yol, mubahtır.” Doymak bilmeyen iştahları vardır onların. Devlet malı deniz, yemeyen kerizdir. Yalan söylerler, iftira atarlar, tükürdüklerini yalarlar. Siz onları gördüğünüzde, onlarla aynı gök kubbenin altında olmaktan hayıflanır, aynı toprakta yatacak olmaktan yakınırsınız.

Tuluat, bir metne bağlı olmadan yapılan gösteri, oynanan oyundur. Bu oyuncuların temel gıdası, alkıştır. Şöhret, bir tutkudur onlar için. Kişileri güldürerek meşgul etmeyi, görevleri sayarlar. Beğenilmezlerse kahırlarından ölürler. Tuluat siyasetçilerinin de beklentileri, tutkuları, gıdaları bu oyunculardan farklı değildir. “Sayın vekilim”, “Saygıdeğer bakanım” hitapları, onlar için ab-ı hayattır. Markalı giyinmek, yüksek modelli, mümkünse, kırmızı plakalı otomobillere binmek, büyük bir keyif verir. Bir de gidecekleri yola kırmızı halılar döşenmişse, dünyanın en bahtiyar insanları onlardır. Bunların, oturdukları koltuğa bir değer katma gibi amaçları yoktur; değerlerini oturdukları koltuklardan alırlar. Balolarla, mezelerle, şuh kahkahalarla günlerini doldururlar, bunu da yapılan en büyük hizmet olarak lanse ederler. Tek amaçları görüntüdür. Bunların elbiseleri, taşıdıkları bedenden daha değerlidir.

İcraat; “bir kararı, bir fikri, bir tasavvuru, bir düşünceyi gerçekleştirme, kuvveden fiile geçirme” işinin çoğulu. İcraat, varlık sebebimiz, yaşamanın görsel ifadesi. Üretmeyen bir yaşam, bitkisel hayat. “İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır.” Bunun için de icraat gerekiyor. Siyaseti bir icra aracı olarak görenler, yaşam sınavından geçmişlerdir. Bu insanlar, bir iddianın, bir davanın peşindedirler. Siyasette bıraktıkları iz, davaları kadar yücedir. Bir misyon sahibidir bu insanlar. “Bal tutan, parmağını yalar.” demezler, parmaklarına bulaşan bal, davalarına zarar veriyorsa, onu yıkarlar. Misyonsuz bir siyaset, şeytan işidir onlara göre. Bu insanlar için siyaset, araçtır, binittir. Onlar, siyaseti, alma değil, verme vasıtası olarak görürler. Değerli insan, alan değil, verendir. Siyasetin gardiyanı değil, garsonu olmak, haz verir bu insanlara. Siyasette amaç, bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek ve yetiştirmektir.

Menfaat, tuluat, icraat; siyaseti körükleyen güçler. Ülkemizde siyaset niçin yapılıyor? Şimdi bunu sorgulamanın zamanı. Beklentimiz neyse, siyasi tercihlerimizi buna göre belirleriz. Layık olduğumuz gibi de yönetiliriz. Siyasette beklentimiz, icraat olmalı. Bu da misyon sahibi insanlarla mümkün. Unutma, biz neysek, aynada o görünecektir. Artık, boyalı medyanın siyaseti, midemizi bulandırıyor; çünkü misyonu yok.

Genel Seçim ve Yol Ayrımı

22 Temmuz 2007 Erken Genel Seçimi oldukça yaklaştı. Bu seçimlerin bir özelliği de; iktidar ve ana muhalefet liderlerinin oldukça sert bir seçim kampanyası sürdürmeleridir. İktidar zaten toplumu gererek ve sözde mağdur konumda kendisini göstererek oy peşine düşmüştür. Bu o kadar şiddetli bir noktaya varmıştır ki; TOKİ’nin Niğde’deki töreni diğerleri gibi seçim mitingine dönüşmüştür. Başbakanın hırçın tavrı, Başbakanlık korumalarına da sirayet etmiş; tören öncesi bir üsteğmene yumruk atılmış ve gazetecilerin aracı bir koruma tarafından silahla tehdit edilmiştir. Bunlar üzücü şeylerdir.

Mevcut iktidar ondan nasiplenen ve karartma yapan bir takım basın ve yayın kuruluşları tarafından fazlaca şımartılmıştır. Uydurma ve iktidara hoş görünmek maksadıyla açıklanan rey oranları inanılır gibi değildir. Bir sözde araştırma kuruluşu iktidarın oyunu %40–45 arasında, bazıları ise; %50–60 arasında göstermektedir. İktidar, iktidar sarhoşluğuna sürüklenmiştir. Oysa 23 Temmuz tarihinde her şey belli olacak ve iktidarın oy oranının ne kadar gerilediği görülecektir. Dışarıdan bu ölçüde yönlendirilen bir iktidarın Kıbrıs’tan Irak’a kadar, Ermeni Sorunundan Petrol Yasasına kadar kendi iradesini kullanamayacağı açıktır.

Türkiye bir yol ayrımına getirilmiştir. Bu yol ayrımında ya teslimiyetçi ve küreselleştirici anlayış galip çıkacaktır, ya da milliyetçi çizgi galip gelecektir. Ancak, Türkiye’nin gündemi türban ve rayından çıkarılan Cumhurbaşkanlığı seçimi gibi konulara çekildiği için; seçmen henüz bunu tam fark edememiştir. Toplum göreceli olarak yoksullaştırıldığından, işsizlik sorunu büyüdüğünden, orta ve küçük işletmeler devre dışı bırakıldığından, üretmeyen ithal eden bir anlayış öne çıkarıldığından ve tarım perişan edildiğinden, Türk Milleti 36 etnik gruba ayrılmaya zorlandığından insanlar başlarını kaldırıp milli meselelerle ilgilenecek gücü kendilerinde bulamamaktadırlar. Belki de sandığa gidecek seçmen işsizliğinin ve yoksullaştırılmasının farkında bile olmadan rey kullanacaktır. Çünkü 2007 Genel Seçimi medyatik bir seçimdir.

İktidar ülke gündeminde olan ve kendisinin de zaman zaman şikâyetçi olduğu konulardan kaçmış ve seçim beyannamesine bunları almamıştır. Meselâ, YÖK, Yüksek Yargı Kuruluşları, türban ve milletvekili dokunulmazlığı bunlardan sadece bazılarıdır.

1995 ve 1999 Genel Seçimleriyle bugünkü ortamı karşılaştırırsak, dün olduğu gibi bugün de kitle haberleşme araçlarının etkili olduğu görülmektedir. Sonuçları şüphe uyandıran anketler yine ortada dolaşmaktadır. 1995 Genel Seçimlerinde sağ ve sol ayrımı, farklı kimlik arayışları ve etnik ayrımcılık dikkatleri çekmişti. Bugün de bunlar görülmekte ise de, sağ ve sol ayrımı 1995’ten ve 1999’dan çok farklıdır. Listelere bazı sürpriz isimlerin sokulması bunu göstermektedir. Mevcut iktidarın kazanmasını Barzani’den Brüksel’e kadar birçok çevre arzulamaktadır. DTP, bağımsız adayların bulunmadığı yerlerde AKP’nin desteklenmesini istemektedir. Yapay bir gündem olarak laik – antilaik çatışması körüklenerek iktidar ve ana muhalefet bundan çok şey beklemektedir.

Bu seçim öncesi bir değişik tartışma alanı da; “Demokrasiye mi yoksa Cumhuriyete mi bağlıyız” şeklindedir. Aslında, Cumhuriyet, demokrasi ve milliyetçilik birbirinden bağımsız düşünülemeyecek bir bütünün temel parçalarıdır. Ancak, ülkenin her alanda ufalanabilmesi için her ayrım tahrik edilmektedir. İnsanlarımız büyük şehirlerde güvenli olarak dolaşamamaktadır. Ahlâki değerler, çıkarılan veya değiştirilen yasalarla deprem geçirmektedir. Türkiye’nin Ankara’dan yönetilip yönetilmemesi konusunda kararsızlık vardır. Türk Dünyası ile ilgisizlik sürmekte ve bundan aslan payını Ruslar kapmaktadır.

3 Kasım 2002’de alternatifsizlik ve üç partili Ecevit hükümetine olan tepki, oyları AKP’ye yöneltmişti. Bugün ise; aksi bir yöneliş vardır. MHP’den, Saadet’ten AKP’ye giden reylerin önemli bir bölümü geri dönmektedir. MHP’den GP’ye giden reylerde de benzer bir eğilim vardır. MHP’den CHP’ye kayma ihtimali olan oylar bulunmasına rağmen, TBMM’nin üç parti + bağımsızlar şeklinde olacağı görülmektedir. Bir dördüncü parti sürprizi her an beklenebilir. Böyle bir gelişme, Türkiye’den alacaklıların menfaatine çalışan, ülkeyi açık arttırmaya çıkaran ve Türkiye’nin Brüksel’den yönetilmesinden şikâyetçi olmayanları oldukça rahatsız edecektir.