17.5 C
Kocaeli
Salı, Haziran 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 526

Kara Sevda

0

Demokratikleşme sosyolojik bir sürecin sonunda gelişir. Bu sürecin sağlıklı şekilde işleyip bedene bürünebilmesi için de toplumun tabanında atılan adımlarla başlamış olması gerekir. Tabandan tutuşup tavanı sarmalayan değişim ateşinin karşısında buzullar da kutuplar da dayanmaz ve iklim değişmiş olur. Dünyada kendini gerçekleştirmeyi başarmış değişim rüzgârlarını incelediğiniz de hepsinin bu özelliği taşıdığını göreceksiniz. Fransız İhtilali, Bolşevik – Menşevik İhtilalleri yakın tarihten verebileceğimiz en canlı, en kanlı misallerdir. ”O kadar geriye gitmeyelim !” diyorsanız da, bugün kapitalizmin kalbi ABD’de iki büyük partinin birinde sosyal demokrat başkan adayı varsa ve anketlerde %40’larda oy desteği görünüyorsa bu, tabanda kıpırdanmaya başlayan değişim ateşininin kıvılcımlarıdır diyebiliriz. Tabii ki ABD’nin sosyal demokratik eksene kayacağını söylemek riyakârlıktır burada konu bir kesimin kapitalist düzenin giderek keskinleşmesine karşı duruyor oluşudur. Kesilen sağlık sigortalarına, artan eğitim ücretlerine, nakit parası olmayanların aç kalışına karşı duruyor oluşudur. Bu karşı duruşla beraber sosyal demokrat çizgide bir ismin önseçimlerde favori görülmesi dahi ABD için ciddi anlamlar taşır. Bu değişimi parti yönetimi bizdeki gibi genel merkezdeki odalarında 3-5 kişi beraber yazarak planlamadılar, seçmenin eğilimi değişimi beraberinde getirdi. Tabandaki arzu tavandaki yarışa yön verdi.

Bizdeki değişim hareketlerini incelediğiniz zaman liderin kurmaylarıyla beraber kurallar yazdığını ve bunları topluma tebliğ ettiğini görürsünüz. İnkılapçı yönüyle öne çıkan II.Mahmud Han da bunu yaptı, Ulu Önder Atatürk’te bunu yaptı. Bu kararlar alttan kopup gelmediği için, üstten alta yedirilmeye çalışıldığı için belli noktalarda anlatılamadılar, anlaşılamadılar ve havada kaldılar. Daha eskiye gidersek önceki padişahlardan daha fazla dil öğrenmek isteyen, önceki padişahların aksine Antik Yunan felsefesinden eserlerin tercüme edilmesini isteyen Fatih Sultan Mehmed de döneminde anlaşılamadı. Bu saydığım liderlerin hepsi bırakın kendi dönemlerini ölümlerinden seneler sonra bile belli başlı konularda sertçe eleştirildiler. Bırakın Atatürk’ü, bırakın Sultan Mahmud’u, Fatih için dahi İslam düşmanı olduğuna dair eleştiriler getirildi. Türk inkılaplarındaki yavanlık, yarım kalmışlık, arada sıkışmışlık tam da bu yüzdendir. Cumhuriyet inkılapların belki de en köklüsü olan hanedanlıktan ulus devletine geçiş bununla beraber gelen ulusal egemenlik ilkesi de aynı şekilde toplumun tabanından gelen istek doğrultusunda doğmadığından halen tam manasıyla defolarından arındırılıp anlamlandırılamadı. Demokrasimiz halen üzerinden flu çağı edalarını atamadı, olgunlaşamadı. 17 Nisan referandumuyla da zaten hazırda bulunan ve köklerini Tanzimat döneminden alarak günümüze gelen meclis figürü yerle yeksan edilerek, ne idüğü belirsiz facia bir sisteme geçildi. Alınan karınca kararınca ilerleyiş de heba edildi.

Hal vaziyet böyle olunca, memlekette demokratik olgunluğun varlığından söz etmek güç olunca Türk siyaseti her zaman ilginç olaylara sahne olmuş, her daim ibretlik manzaraları içinde barındırmıştır. Menderes’in ”Domates koysam seçilecek.” demesi, kendisine oy vermeyen illeri ilçe yapmaya kalkması, Ecevit’in hükumet kurabileyim diye 12 tane vekili partisinden bakanlık pazarlığı yaparak istifa ettirmeye kalkması, Erbakan’ın 28 Şubat sürecini tetikleyen Çankaya daveti, Demirel’in ‘‘Kim ne veriyorsa, ben üç katını veriyorum !” demesi ve daha saymakla bitmeyecek olan nice manzaralar…

Bugün işte bu ibretlik manzaralara bir yenisini daha ekledik, hayırlı olsun. 17 Kasım 2016’da Mardin Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevinden uzaklaştırılıp yerine kayyım atanan ve terörle ilişkili olduğu gerekçesiyle hapse gönderilen HDP’li Ahmet Türk, 3 Şubat 2017’de MHP lideri Devlet Bahçeli’nin önayak olmasıyla kötüleşen sağlığı gerekçesiyle hapishaneden tahliye edilmişti. Sıhhati yerinde olmadığı için tahliye edilen Ahmet Türk kayyımıyla yarışmak için HDP’den 31 Mart’ta aday oldu ve %57 oy oranıyla göreve seçildi. 19 Ağustos 2019 itibariyle de ikinci kez yerine kayyım atanarak görevinden uzaklaştırıldı. Bu hadise ibretliklerde ilk 10’a oynar gibi geliyor bana.

81 Vilayetin hiçbirinde, vatandaşımızın 1 kuruşunun dahi eli kanlı terör örgütüyle ilintili konularda kullanılmasını kabul etmeyiz; karşısında net şekilde de dururuz. Lakin bu beyin terörle bağlantısı resmiyete dökülüp kanıtlandıysa makama adaylığı nasıl olur da engellenmez? Eğer suçu netleştirilemediyse de niçin %57 oyla seçmenin teveccühüyle geldiği görevinde tutulmaz? Bu durumun izahı nasıl mümkündür?

Bugün yapılan kayyım atamaları zaten aksak olan demokrasimizin işleyişine zarar vermiştir. Bugün yapılan kayyım atamaları devleti idare edenlerin giderek daha laubali, daha ciddiyetsiz ve daha keyfekeder hareket etmeye başladığını bir kez daha gözler önüne sermiştir. Birini PKK’yla ilişkisi olduğu gerekçesiyle görevinden indirip içeri attıktan sonra tahliye edip aynı göreve adaylığına olur vermenin sonra da PKK’yla ilişkili diye ikinci kez görevden uzaklaştırmanın devlet ciddiyetine ve devlet silsilesine yakışır hiçbir açıklaması yoktur.

Eğer bu adam o bölücü, o alçak örgütle flörtleşiyorsa nasıl olur da yerel seçimlerde yarışabilir, bu adamın kabahati yoksa nasıl olur da seçildiği görevinden alaşağı edilir ?

Adaleti öldürürseniz devleti öldürürsünüz. Hakimleri yönlendirerek, yargıya müdahale ederek, hukukçularımızı siyasi organizasyonların parçası haline getirerek bu devleti öldürdüğünüzü göremiyormusunuz?

Göz göre göre nasıl bu kadar hata yapabiliyorsunuz, göz göre göre nasıl bu vatana kıyabiliyorsunuz?

Gelin vazgeçin bu kara sevdadan, olmadı; başaramadınız.

Tek adam rejimini kuramadınız, tek bir adamı her bucağa yettiremediniz. Ülkemiz geriliyor, her geçen gün istikbale giden yol kararıyor.

Ekonomi bitmiş, üretim bitmiş, istihdam bitmiş, huzur bitmiş, güven bitmiş, dirlik bitmiş, bereket bitmiş, aş bitmiş, para bitmiş en acısı da bu memleket için kurulan hayaller tükenmiş bitmiş.

Üreten ve düşünen beyinlerin hedefi yurtdışına kapağı atmak olmuş, memleketlerine olan inançları bitmiş, düşleri tükenmiş.

Daha fazla yıkmadan, daha fazla yakmadan, daha fazla kırıp dökmeden, daha derin yaralar açmadan lütfen kabul edin.

Kabul edin ve vazgeçin bu kara sevdadan…

 

 

Fifty Shades of Coup yahut Darbenin Elli Tonu

0

Tartışma programlarının bugünkü kadar yavan olmadığı, gerçekten son derece heyecanla izlendiği yıllarda her programda en az bir kere dile getirilen bir takım klişeler vardı. Bu klişelerden bir kısmı “yetmiş milyon bizi izliyor!”, “ispatlamazsan müfterisin!” gibi daha çok tartışılan muhatabı hedef alma özelliğine sahipti. Bir kısmı ise hem stüdyodaki konukları hem de ekran başındaki milyonları muhatap alıyordu. “Efendim, Türkiye muz cumhuriyeti değildir!” klişesi bunlardan biridir mesela. İlk defa 10-11 yaşlarında duyduğum bu son derece derin ve felsefi (!) sözün ne manaya geldiğini ilk başlarda anlamamış ve uzun süre hikmetini merak etmiştim. Türkiye yakın tarihine az çok vakıf olunca, Afrika kıtası hakkında da üç-beş malumat edinince taşlar kendiliğinden yerine oturmuş, “muz cumhuriyeti” klişesinin tırtlığı da su yüzüne çıkmıştı. Türkiye bal gibi de muz cumhuriyetiydi.

 

Türk Tarihi Darbeler Tarihidir

Uzun uzun darbeler kronolojisi yazacak değilim ancak kısa bir tarih yolculuğu yapmakta fayda var. Darbe, sadece Türkiye Cumhuriyeti’ne has bir gelenek değildir. Türk tarihindeki darbelerin izini sürmeye kalktığınızda o yol sizi “Kutlu Başkent” Ötüken’e kadar götürür. Türk tarihi darbeler tarihidir. Çünkü darbe, iktidara namzet olanın iktidarı elinde bulundurana karşı giriştiği “silahlı” bir iktidar mücadelesidir. Bu mücadele uğruna yeğen amcaya, kardeş kardeşe, hatta oğul babaya bile silah çekmiştir. Darbe, Türkler için hayatın ata binmek kımız içmek kadar olağan bir parçasıdır. Bu iddiamızı Osmanlı tarihinden örneklerle ispatlama yoluna gidelim.

1. Kosova Zaferi’nin sonunda Miloş Obiliç, Murad Hüdavendigar’ı şehit edince Osmanlı tahtı Yıldırım Bayazid’e kaldı. Çünkü Yıldırım Bayazid o sırada o ortamda hazır bulunuyordu ancak diğer kardeşi Yakup Çelebi kendi birlikleriyle Sırp askerlerini kovalamaya devam ediyordu. Yıldırım’ı padişah ilan eden rical-i devlet hemen alel acele bir karar vererek Yakup Çelebi’nin de idam fermanını Yıldırım’a imzalattılar. Çünkü Yakup Çelebi taht kavgasına girişebilir ve bu da “nizam-ı alem içün ve dahi devletin bekası içün” (!) bir tehdit oluşturabilirdi. Hiçbir şeyden haberi olmayan Yakup Çelebi babasına rapor sunmak için otağa girdiği anda katledildi. Böylece bir darbe girişimi ihtimali daha doğmadan engellenmişti.

Mazlum ve mağdur olan Yakup Çelebi’nin ahı tutmuş olacak ki, Yıldırım Bayazid Ankara Savaşı’nı kaybedip Timur’a esir düşer ve dört oğlu Anadolu’da kalıp birbirleriyle taht mücadelesine girişirler. (Fetret Devri)

 

II. Bayazid’e Karşı İki Darbe Girişimi ve Bir Darbe

Fetret Devri’nde yaşananların etkisiyle olsa gerek Fatih Sultan Mehmet tahta geçtiği zaman yaptığı ilk iş “devletin bekası içün karındaşın katli vaciptir” diyerek darbe teşebbüslerinin pek de İslami olmayan bir yolla önüne geçmek için ferman çıkarmak oldu. Ancak bu fermana rağmen O da dedesi Yıldırım’ın kaderini yaşadı. Oğlu Cem Sultan, II. Bayazid’e karşı darbe girişiminde bulundu. Başarısız olunca canını kurtarabilmek için önce Rodos Şövalyeleri’ne, oradan da Papalığa sığındı.

II. Bayazid’e karşı ikinci darbe girişimi bu defa oğlundan geldi. Yavuz Sultan Selim babasına karşı bir darbe girişiminde bulundu ama kaybederek canını kurtarabilmek için kayınpederi olan Kırım Hanı’na sığındı. Aradan bir buçuk-iki sene gibi bir zaman geçtikten sonra nasıl olduysa askerin desteğini tekrar aldı ve askerin baskısıyla ve bu defa “kansız” bir darbeyle babasını devirerek tahta geçti.

Osmanlı tarihinin geri kalanını zaten biliyorsunuz. Sürekli saray entrikaları, sürekli bir iktidar ve güç mücadelesi. Bu iktidar ve güç mücadelesinde askeri kendi yanına çeken taraf mevcut padişahı tahttan indirip kendine yakın olanı tahta çıkardı. Böylelikle de eski padişahın “kadrosu” devletten tasfiye edilip yeni padişahın adamları devlette kadrolaştılar.

 

Cumhuriyette Döneminde Darbenin Farklı Tonları

 

Cumhuriyet tarihinde de değişen bir şey olmadı. Devlet yönetimine talip olan gruplar, cumhuriyete her on yılda bir “balans ayarı” çektiler. Cumhuriyet dönemindeki darbeler şekil ve muhteva yönünden farklılık göstermeleriyle dikkat çekiyorlar.

27 Mayıs Darbesi elli tane subayın organize ettiği bir cunta faaliyetiydi. Cunta, hükümete el koydu.

Albay Talat Aydemir, 27 Mayısçılara karşı kendi cuntasını kurarak iki defa darbe girişiminde bulundu. İlkinde affedildi, uslanmayacağı görülünce ikinci darbe girişimi sonrasında asıldı.

Cemal Madanoğlu’nun kurduğu sol ağırlıklı cunta 9 Mart 1971’de darbe yapmayı planladı. Planlarının deşifre olduğunu anlayınca darbe girişimini ertelediler. Bu defa 12 Mart 1971’de ordu muhtıra vererek hükümeti düşürdü. Madanoğlu cuntası ve cuntayla birlikte hareket edenler tasfiye edildi. Cuntanın hem asker hem sivil kanattan ileri gelenleri Ziverbey Köşkü’nde ağır işkencelere tabi tutuldular.

12 Eylül 1980’de askerin bir bütün halinde ve emir komuta zinciri içinde gerçekleştirdiği bir darbe gerçekleşti. Onbinlerce insan mağdur edildi. Türkiye hala bu darbenin izlerini taşıyor.

1993 senesinde faili meçhullerle, kalp krizi görünümlü cinayetlerle ve toplumda infial meydana getirecek olaylarla Türkiye’ye perde arkasından bir darbe yapıldı.

28 Şubat 1997’de nispeten daha nahif (!) bir darbe gerçekleştirildi. Hükümete MGK Kararı görünümlü muhtıra verildi.

27 Nisan 2007’de teknolojik olanaklar sonuna kadar kullanıldı. Türkiye e-muhtırayla tanıştı.

30 Nisan 2007’de Anayasa Mahkemesi eliyle bir darbe girişiminde bulunuldu. Anayasa Mahkemesi, 27 Nisan e-muhtırasının etkisi altında kalarak Cumhurbaşkanı seçimlerinde toplantı yeter sayısının sağlanması için 367 milletvekilinin bulunmasının şart olduğu yönünde -Anayasa’ya aykırı- bir karar verdi.

15 Temmuz 2016’da yaşananlar hepimizin malumu.

16 Temmuz 2016 ve sonrasında yaşananlar ise hükümet-yargı-asker üçlüsünün elbirliğiyle gerçekleştirdiği bir darbeye dönüştü.

7 Mayıs 2019’da Türk darbe tarihi ilk defa Yüksek Seçim Kurulu eliyle gerçekleştirilen bir darbeyle karşılaştı. YSK, muhalefetin adayının kazandığı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini -hukuka açıkça aykırı bir şekilde- iptal etti.

19 Ağustos 2019’da ise darbecilik sektörümüz yeni bir darbe metodunu tedavüle çıkardı. Van, Diyarbakır ve Mardin Büyükşehir Belediye Başkanları görevden alınarak yerlerine kayyım atandı.

 

Hukuk Devletten Daha Kıymetlidir

 

Yerel seçimlerde HDP’nin aldığı Van, Diyarbakır ve Mardin Büyükşehir Belediyelerine kayyım atanması açıkça hukuka aykırıdır bir darbedir. Bu belediye başkanlarının görevden alınma gerekçeleri açıkçası çok da inandırıcı gelmemektedir. Ortada elle tutulur delil olduğu kanaatinde de değilim. Çünkü bu belediye başkanlarının görevden alınmalarında “terör örgütüyle iltisaklı” olmaları gerekçe gösterilmektedir. O zaman akla direkt olarak şu soru gelmektedir; madem terör örgütüyle iltisaklılardı en baştan aday olmalarına neden müsaade ettiniz. Hatta bu belediye başkanlarından Ahmet Türk (Mardin) seçimlerden önce cezaevindeydi ve sağlık sorunları nedeniyle tahliye edilmesine bizzat Devlet Bahçeli ön ayak olmuştu. O zaman Devlet Bahçeli’ye sormak lazım, madem Ahmet Türk terör örgütüyle iltisaklıydı, neden cezaevinden tahliye edilmesine ön ayak oldun?

Bu olay ister istemez şu soruyu sormaya yarıyor? Devlet ne işe yarar? Cevabı basit. Devlet, vatandaşının hayatını kolaylaştırmaya yarar. Vatandaşının hayatını kolaylaştırmayıp, bilakis attığı her adımda vatandaşının kendisine olan güvenini sarsan bir organizasyona devlet denmez. Çünkü o organizasyon artık sahip olduğu gücü keyfi olarak kullanan mafyatik bir yapıya dönüşmüştür.

Buradan ikinci bir soruyu soralım; hukuk neye yarar? Hukuk da vatandaşı güçlüye, en önemlisi de devlete karşı korumaya yarar. Bu yönüyle hukuk çok kıymetli bir varlıktır. Hatta devletin kendisinden bile daha kıymetlidir. İnsan için namus neyse, devlet için de hukuk aynı şeydir. Hukuk, devletin namusudur. Bu nedenle hukuk, vatandaşı güçlüye karşı korurken vatandaşın kimliğine bakmaz. “Ama, fakat, ama onlar da vb..” gibi ifadeler kullanmaz.

Bugün eğer bu hukuksuz darbe karşısında hukuk gereğini yapmazsa, söz sahipleri de bu darbenin muhatabı HDP olduğu için susarsa, yarın Ankara da bu darbeden nasibini alır, İstanbul da alır, İzmir de alır.

Biz bugün bu haksızlığı dile getirerek HDP’ye değil hakka ve hukuka sahip çıkıyoruz. Eğer biz bugün hakka ve hukuka sahip çıkmazsak, yarın ortada sahip çıkacak hiçbir değer kalmaz. Devlet dâhil…

 

 

Medine Müdafaası ve Fahreddin Paşa

0

Yeniçağ Târihi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Süleyman Beyoğlu, şanlı tarihimizde önemli bir yeri olan Medîne Müdafaası‘nı ve Fahreddin Paşa‘yı anlatıyor.  Fahreddin Paşa, Mukaddes mekânı teslim etmemek için gösterdiği olağanüstü mücadele sebebiyle ‘Çöl Kaplanı‘ unvânı ile anılmıktadır.

Medîne’nin adı, câhiliyye döneminde ‘Yesrib‘ idi. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Efendimiz, 622 yılında buraya hicret edince ‘Medînet’n-Nebi / Peygamber Şehri‘ olarak anılmaya başlandı. Peygamberimizin türbesi Razva-i Mutahhara bu şehirde olduğu için Kâbenin bulunduğu Mekke’den sonraki en mukaddes İslâm şehridir. 622’den 656 yılına kadar 34 yıl, İslâm Devleti’nin başşehri idi. Hz. Ali (kav) döneminde başşehir Kûfe’ye1 nakledildi. Şehir değişik dönemlerde Fâtımîlerin2, Eyyûbîlerin3 ve Memlûklerin4 yönetiminde kaldı. Yavuz Sultan Selim Han’ın 22 Ocak 1517 târihindeki Ridâniye Savaşı5 zaferinden sonra 6 Temmuz 1517’den 13 Ocak 1919 târihine kadar 401 yıl, 6 ay, 8 gün Osmanlı Devleti yönetiminde oldu. 1916 yılının sonlarına doğru Osmanlı Devleti’nin emir olarak tâyin ettiği Şerif Hüseyin6 isyan edip Mekke’yi ele geçirdi ve Medîne’ye doğru harekete geçecekken, Medîne’yi, Ferik (Korgeneral) Fahreddin Paşa müdafaa etti. Birçok taarruzu, tesirsiz hâle getirdi.

Profesör Beyoğlu’nun eserinde Şerif Hüseyin’le işbirliği yapan İngilizlere karşı Fahreddin Paşa’nın askerî dehâsını kullanarak gerçekleştirdiği Medîne Savunması ele alınan asıl konudur.

Prof. Beyoğlu eserine; Osmanlı Devleti’nin Hicaz’ı7 hâkimiyeti altına alması hâdisesi ile başlıyor. İlk bölümünde; Fahreddin Paşa’nın hayat hikâyesi ve Hicaz Kuvve-i Seferiyesi Kumandanlığına tâyini, ikinci bölümde 1917-1918 yıllarında Medîne Müdafaası anlatılıyor.

Mondros Mütârekesi8 sonunda İstanbul hükümetinin9 Fahreddin Paşa’ya şehri terk emri vermesine rağmen Paşanın direnmeye devam edişi, üçüncü bölümde yer alıyor.  Dördüncü bölümde; Fahreddin Paşa’nın İngilizler tarafından esir alınması, Sakarya Meydan Savaşı’ndan10 sonra yurda dönüşü ve Afganistan’a sefir olarak tâyin edilmesi, sonraki bölümde vefatına kadar olan hayatı anlatılıyor.

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 416 sayfalık kitap, Ocak 2018’de yayımlandı.

1Kûfe: Güney Irak’da, Fırat Nehri’nin batı kıyısındadır. Bağdat’a uzaklığı 170 kilometredir. 635-640 yılları arasında kuruldu. Ticârî güzergâh üzerindedir, zengin tarım alanlarna sâhiptir.

2Fâtımîler: Kuzey Afrika’ya İran’dan gelmiş Arap kökenli, Şiî inancına mensup bir hânedandır. 910 yılında Tunus’a hâkim olduktan sonra Atlantik’ten Mısır’a kadar uzanan bütün Kuzey Afrika’yı ve Sicilya, Sardunya, Korsika adalarını, Fransa ve İtalya kıyılarını hâkimiyetleri altına aldılar. Fatımî Devleti’ni, 1171 yılında Selâhaddin Eyyübi sona erdirdi.

3Eyyübiler: Tanınmış Türk komutan ve siyâset adamı Selâhaddin Eyyübi tarafından 1171 yılında; Suriye, Filistin, Mısır ve Yemen toprakları üzerinde kuruldu. Selâhaddin Eyyübî, Kudüs’ü Haçlıların elinden aldı. Eyyübîler Türk Devleti; Moğolların, Timurluların, Akkoyunluların ve Mısır Memlüklerinin saldırıları ile 1252 yılında târih sahnesinden silindi. 4Memlükler: Kafkasya’dan gelen paralı askerlerin ordu komutanlığına yükselmesi ve devlet başkanlığına getirilmesi suretiyle Mısırda hüküm süren devlet. 1250 – 1517 yılları arasında Mısır ve Suriye’de hüküm sürdüler. En önemli komutanları: Birinci Baybars, Berkuk, Kutuz ve Yavuz Sultan Selim Han’ın emri ile idam edilen Tumanbay’dır. 5Ridâniye Savaşı: Osmanlı Devleti ile Mısır Türk Memlük Devleti arasında, 22 Ocak 1517  târihinde oldu. Yavuz Sultan Selim Han’ın zaferi ile sonuçlanan bu savaştan sonra Halifelik, Osmanlı pâdişahlarına geçti. Memlük Ordusu’nu Sultan Tomanbay yönetiyordu. Zaferi kazanan Sultan Selim Han, muhteşem bir törenle Kahire’ye girdi. Mukaddes Emânetler’i alarak Osmanlı Devleti’nin Halife unvanlı ilk pâdişahı oldu.

6Şerif Hüseyin: 1854’de İstanbul’da dünyaya geldi. İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra Sultan İkinci Abdülhâmid Han tarafından Mekke Şerifi olarak Arabistan’a gönderildi. İngilizlerle işbirliği yaparak Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklandı. 1916’da bağımsızlığını ilân etti. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İtilâf Devletleriyle arası açıldı. Kıbrıs’a sürgün edildi. Daha sonra Ürdün Kralı olan oğlu Birinci Abdullah’ın sarayına yerleşti. 1931 yılında öldü.                                     7Hicaz: Arap yarımadasında târihî bir bölgedir. Mekke, Medine ve Taif şehirleri bu bölgededir.

8Mondros Mütârekesi: Ege Denizi’ndeki Limni Adası’nda bulunan Mondros Şehri’nde, 30 Ekim 1918 târihinde imzalandı. Anlaşma, 1914 – 1918 yılları arasında devam eden Birinci Dünya Savaşı sonunda, İttifak Devletleri ile birlikte mağlup olan Osmanlı Devleti ile İtilâf Devletleri’ni temsil edilen İngiltere arasında imzalandı. Yirmi beş maddelik ateşkes sözleşmesine göre Çanakkale ve İstanbul Boğazları’ndaki istihkâmlar, İtilâf Devletleri tarafından işgal edilecekti. İşgal kuvvetlerinin güvenliğini tehlikeye düşüren olaylar olursa, başka yerleri de işgal etme hakkına sâhiptiler. Osmanlı Ordusu terhis edilecek, limanlar ve demiryolları, İtilâf Devletleri’nin kontrolüne bırakılacaktı.

9İstanbul Hükümeti:  Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara’da yeni bir hükümet kurulduktan sonra İstanbul’daki hükümeti belirtmek için kullanılmaya başlanan isimlendirme. İstanbul Hükümeti 1919 ile 1922 yılları arasındaki Osmanlı hükûmetine verilen isimdir.

10Sakarya Meydan Savaşı: Kurtuluş Savaşı’mızın en önemli ve uzun süreli savaşıdır. 23 Ağustos 1921’den 13 Eylül 1921 târihine kadar devam etti. Savaşı Mustafa Kemal Paşa yönetti.  Bu savaştaki üstün başarıları sebebiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi kendisine ‘Gazi’ unvânı ve mareşal rütbesi verdi.

 

YEDİTEPE BASIM YAYIN DAĞITIM LİMİTED. ŞİRKETİ:

Çatalçeşme Sokağı Nu: 27 Defne Han Daire:12 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-528 47 53

Belgegeçer: 0212-512 33 78 www.yeditepeyayinevi.com e-posta bilgi@kitapadresi.com

 

FAHREDDİN PAŞA:

Tuna Vilâyeti Posta ve Telgraf Müdürü olan babasının vazifeli bulunduğu Rusçok şehrinde 1868 yılında dünyaya geldi. Tam adı Ömer Fahreddin’dir. Babasının yanındaki mühendislerden Fransızca ve matematik dersleri aldı.  93 Harbi olarak anılan 1876’daki Osmanlı Rus Savaşı’ndan sonra ailesi ile birlikte İstanbul’a gelmişti. 1888’de Harp Okulu’nu, 1891’de o dönemde Erkân-ı Harbiye olarak anılan Harp Akademisi’ni bitirip kurmay yüzbaşı olarak orduya katıldı.  Balkan Savaşı’nda vazife yaptığı Çatalca savunmasındaki başarısıyla Edirne’nin Bulgarlardan alınmasında önemli rol oynadı.  Birinci Dünya Savaşı’nda, Dördüncü Ordu’nun 12. Kolordu Komutanı olarak Musul’da vazife yaptı.  1914’te tuğgeneralliğe terfi etti. Hicaz bölgesinde isyan eden Şerif Hüseyin ile mücâdele etmek için 1916’da Medine’ye gönderilen Türkkan Paşa,  ilk iş olarak Medine’de bulunan Hazret-i Muhammed (sav) Efendimize ait mukaddes emânetleri İstanbul’a gönderdi.  Şehri kuşatan isyancılara karşı 1919’a kadar emrindeki birliklerle  Medine’yi  kahramanca müdâfaa etti.  Kendisi ve emrinde bulunan az sayıda asker, çok zor şartlar içerisinde görev yaptılar.  Gıda ihtiyaçlarını zaman zaman çekirge yiyerek karşıladılar. İstanbul hükümetinden gelen ‘Şehri teslim et’ emrine, ‘Kâbe, gayrimüslimlere teslim edilemez‘ diyerek müdafaadan vazgeçmedi.  Hiçbir kurtuluş imkânı kalmayınca,  teslim olmak mecburiyetinde kaldı. 27 Ocak 1919’da savaş esiri olarak Mısır’a götürüldü, sonra Malta’ya sürgün edildi.  Sürgün hayatı 2 yıl 33 gün sürdü. Bu süre içerisinde İngilizcesini geliştirdi. Sürgün sırasında, İstanbul’da vazife yapan ve savaş suçlularını yargılamak için işgalci kuvvetlerin kurdurup yönlendirdiği Nemrud Mustafa adındaki satılmış şahsın başkanı bulunduğu mahkeme tarafından ölüme mahkûm edildi.  Ankara hükümetinin gayretleriyle 8 Nisan 1921 târihinde serbest bırakılınca Berlin’e gitti. Burada karşılaştığı Enver Paşa’nın dâveti üzerine Moskova’ya geçti ve İslâm İhtilâl Cemiyetleri Kongresi’ne katıldı. Daha sonra Batum üzerinden Sarp sınır kapısını geçerek 2 Ağustos 1921’de Anadolu’ya girdi. Kâzım Karabekir Paşa tarafından merâsimle karşılandı. 24 Eylül 1921’de Ankara’ya geldi. Ankara Hükümeti kendisini Afganistan elçiliğine tâyin etti. 1926 yılında Türkiye’ye döndü. 31 Aralık 1929’da Askerî Yargıtay Divanı üyeliğinde göreve başladı. 1934 yılında soyadı kanunu çıkınca ‘Türkkan‘ soyadını aldı.  5 Şubat 1936’da emekli oldu.

23 Kasım 1948 târihinde tren yolculuğu sırasında, Eskişehir yakınlarında vefât etti.

Prof. Dr. SÜLEYMAN BEYOĞLU:

Çankırı’nın Kızılıbrık Köyü’nde doğdu. İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü’nden 1984’te mezun oldu. İÜ Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Yeniçağ Tarihi Anabilim Dalı’nda Yüksek Lisans, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Doktora programını tamamladı. Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde asistan oldu. Aynı üniversitenin Yakınçağ Târihi Anabilim Dalı’nda yardımcı doçentlik kadrosuna tâyin edildi. 1996’da MÜ Türkiye Cumhuriyeti Anabilim Dalı’nda doçentlik unvanını aldı. 1997-2000 yılları arasında Sosyoloji Bölüm başkanlığı yaptı. 2002 yılında Türkiye Cumhuriyeti târihi Anabilim Dalı’nda profesörlük unvanına hak kazandı. 2001-2002 yıllarında dekan yardımcılığı görevinde bulundu. Halen MÜ Tarih Bölümü Başkanlığı görevini yürüten Beyoğlu, Osmanlı Yakınçağ Târihi, Millî Mücadele, Cumhuriyet Târihi ve Kültür Târihi alanlarında çalışmalarına devam etmektedir. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Çok sayıda milletlerarası ve millî dergilerde yayımlanmış makalesi, bildirileri ve kitap bölümleri bulunan Beyoğlu’nun telif eserlerinden bâzıları:

Millî Mücadele Kahramanı Giresunlu Osman Ağa, İstanbul, 2009 (2 baskı); İki Devir Bir İnsan Ahmet Faik Günday ve Hâtıraları, İstanbul, 2011; Medine Müdafaası ve Fahreddin Paşa, İstanbul, 2018.

KUŞBAKIŞI:

HAYATINIZI FİŞEKLEYECEK 60+1 DAKİKA

Gazeteci Yazar Hüseyin Gökçe 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 155 sayfalık eserini ‘İyi birey, kaliteli eleman ve güzel insan ilişkileri anlayışını geliştirmek‘ maksadıyla yazdığını belirtiyor.

Kitapta yer alan 60 adet konunun başlıkları göz ucuyla okunduğunda bile, kitabın muhtevası ve önemi hakkında yeterli bilgiye sâhip olmak mümkün:

01-Sorunları Büyütmeyin, Küçültmeyin, Uzatmayın

02-Sorunları Zamana Yaymayı Öğrenin

03-Ağzınla Kuş Tutmak O Kadar Zor Değil. Zor Olan Ağzını Tutmak!

04-Peşin Hüküm veya Ön Yargıya Hazır Olmayın, Asil Olun…

05-Kişileri ve Olayları Etiketlerken Acele Etmeyin!

06-Ahlâkî Değerlerin Uzağına Düşmeyin, Kırmızı Kart Görmeyin!

07-En Yeni Ama En Önemli Etik: Cep Telefonu Etiği

08-Mutluluğu Bu Kadar Abartmayın, İlk Görevimiz Mutlu Olmak Değil!

09-Keser Döner, Sap Döner; Gün Gelir Hesap Döner!

10-Empati Kurun, ‘Ben Olsaydım‘ Deyin

11-Fazla Tamahkârlık veya Açıkgözlük Tehlikeli Sulardır…

12-Karşınızdakine Bir Şey Anlatırken, Ona Esir Muamelesi Yapmayın

13-Kültürümüze Sâhip Çıkmak, Namusumuza Sahip Çıkmaktır

14-Güzellikler Selâmlaşmayla Başlar

15-Şu Altın Kelimeler ya Dilinizde veya Cebinizde Bulunsun

16-Anahtar Cümleler, İş Bitiren Örnek Mesajlar

17-Hayat Yüksek Tempo İstiyor, Boş Durmak Yok!

18-Büyüklerin Tavsiyelerini Küçümsemeyin! Bazen Hayat Kurtarır

19-Şakalaşma Sanatı

20-Hayatınıza, İş Yerinize Zevk Katın… Enerjinizle Işık Saçın… Keyif Alın

21-Çevrenizi Gayretinize Ortak Edin!

22-Farklı Olmaktan, Yeni Renkler, Yeni Çizgiler Denemekten Korkmayın

23-İyi Gibi Görünmek Değil, İyi Olmak Lâzım!

24-Yazışma Kültürü

25-İş Sâhiplerinin Dünyası ve Bir Tutam Nezâket 26-Küçük Satıcıları Küçük Görmeyin ve Anlayın!

27-Verimli Toplantılar İçin

28-Stres: Azı Yarar, Çoğu Zarar.

29-Abartılmış Beden Dili

30-Algı Yönetimi

31-Ahmet Vefik Paşa’nın ‘15 M Kuralı‘ Nedir?

32-Kişisel Başarının 3 Atlısı: 1) Ziyâret 2) Ziyâfet 3) Kıyâfet

33-Tanışmak ve Kartvizit

34-Ego Yüzyılındayız… Ego Tuzağına Düşmeyelim!

35-Kişisel Bakım ve Giyim

36-Mesleklerine Göre Kim Ne Giymeli?

37-İyi Giyinmenin Temel Kuralları

38-Önemli Konu: Giyim Aksesuarları ve Kravatname

39-Bayanların Giyim Kuşamı

40-Susmak, Konuşmaktan Daha Çok Kazandırır Kimi Zaman….

41-Her Elini Sıkan Dost, Her Canını Sıkan Düşman Değildir! Dikkat!

42-İş Yerinde Yemekte, Yemekhanede

43-Çiçek Vermek, Sadece Çiçek Göndermek Değildir

44-Sosyal Akrabalık: Komşuluk

45-Hediye Almak, Hediye Vermek

46-Çalışın… Kazanın, Kazandırın… Yaşayın, Yaşatın

47-İnsana Yatırım En Önemlisidir!

48-Farketmenin ve Konsantre Olmanın Sihrine İnanın.

49-İşten Atılıyorsunuz Ama Panik Yok!

50-İş Almaya Giderken

51-İletişim, Hitabet, Sohbet

52-Soru Sormak, İlmin Yarısıdır

53-‘Vardır Bir Hayır‘ Deyin, Olandan Hayır Umun

54-Yolculuklarda ve Kalabalıkta Karakteriniz Ortaya Dökülür

55-Yeni Mâbetler Avm’lerde ve Toplu Yerlerde Siz

56-Güzel Alışkanlıklar Kazanın, Hayatı Kazanın

57-Birey Olarak İyi Yaşama Sanatı

58-İyi Yazarlar Beyninizi Cilâlar, Hayatınıza Güzellik Katar…

59-Toplu Seyahat, Birlikte Hareket

60-Spor İhtiyacı ve Nezâketi

60+1-Yavaş

52 ülkeyi ziyâret eden, uzun yıllar Fransa, Suudi Arabistan, Japonya, Moldova ve Özbekistan’da yaşayan ve iş yapan, incelemelerde bulunan, 14 adet eser telif eden Hüseyin Gökçe’nin 60 + 1’de verdiği ip uçlarının açıklamalarını okuyanlar ve okuduklarını tatbik edenlerin sağlıklı, huzurlu ve başarılı olmaları, bulundukları çevrenin sevilen, sayılan aranan insanları olmaları mümkün, hatta muhakkaktır.

ÇIRA YAYINLARI: Ali Kuşçu Mahallesi, Kıztaşı Caddesi, Nalbant Demir Sokağı Nu: 10/3 Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-635 99 19 Belgegeçer: 0.212-534 81 83 e-posta: cinaryayinlari@gmail.com //  www.cirayayinlari.com.tr

DERKENAR:

SORUNKELİMESİ…

OĞUZ ÇETİNOĞLU

Sorun‘ kelimesi, Türk diline müdâhaleleri ‘trajik başarı ‘ olarak kabul edilen Nurullah Ataç tarafından uydurulup ‘mesele‘, ‘problem‘, ‘sıkıntı‘, ‘güçlük‘ gibi kelimelerin yerine kullanılması istenilen bir ucubedir.

Türk dilbilgisi profesörü Tahsin Banguoğlu kelimenin yanlış ve zorlama bir türetme olduğunu belirtmiştir. İsmâil Hâmi Danişmend, tasfiyecilerin kelimenin yalnız Arapçası’na düşman olduğunu, batıdan gelen kelimelere Türkçenin kapılarını ardına kadar açtıklarını, dilbilgisi kaidelerine aykırı olarak türettikleri kelimeleri tercih ettiklerini, ‘sorun’ kelimesinin, bu zihniyetin ürünü olduğunu yazıyor.  Türk Dili ve Edebiyatı Profesörü Fâruk Kadri Timurtaş da kelimenin yanlış olduğu görüşündedir. Kelime hazinesinde 254.000 kelimenin bulunduğu güzel ve zengin Türkçemiz için ancak 3548 kelimelik bir ‘Öztürkçe ?!’ Sözlük hazırlayabilen Ali  Püsküllüoğlu da kelimenin başlangıçta yanlış kabul edildiğini, ancak zaman içerisinde benimsenip kullanıldığını dile getirmiştir. Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu “bizim, ‘mesele’ dediğimize uydurmacıların ‘sorun’ dediğini” ileri sürerek kelimeyi reddetmiştir. Adnan Ötüken ve Prof. Dr. Muharrem Ergin de kelimenin yanlış olduğunu, Türkçede -un diye işlek bir ekin bulunmadığı, ekin yanlış olduğu kanaatindedir. ‘Misalli Büyük Türkçe Sözlük’ isimli eseri hazırlayan İlhan Ayverdi ise ‘sorun‘ kelimesi için ‘yeni‘ demekle yetinmiştir. ‘Yeni‘den kasıt, Dil devriminden sonra Türkçemize giren kelimelerdir. Bilinmektedir ki ‘devrim‘ kelimesi ‘âni değişiklik‘ demektir. Dilde âni değişiklik olmaz. Rus Devrimi’nde A’dan Z’ye her şey değiştirilmiş fakat Rus diline dokunulmamıştır.

Sorun‘ kelimesini tercih edenler, dilimizden bu yazının ilk cümlesinde belirtilen dört kelimeyi sokağa atmak suretiyle dilimizi fakirleştiriyorlar. Onlar, kendilerinin fakirleşmesini kabullenebilirler mi?

KISA KISA / KISA KISA…

 

 

1- VAKIF ÜNİVERSİTELERİ HUKUKU: H. Fehim Üçışık / Ötüken Neşriyat. 

2- ÜSKÜPTEN KOSOVA’YA: Yavuz Bülent Bâkiler / Yakın Plan Yayınları.

3- HANGİ ORTADOĞU: Zachary Lockman-Burcu Birinci / Küre Yayınları.

4- MEDDAH KİTABI: Hazırlayan Ünver Oral / Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış

5- LÂ: Nazan Bekiroğlu / Timaş Yayınları.

 

 

 

Hayalet Şehre, Hayalperest Başkan Seçimi!

0

Kıbrıs adasında son zamanda adından çok söz ettiren bir bölge var, adı Maraş! 1974 yılından beri yasak bölge.

Çünkü 45 yıl önce adada yaşanan savaş nedeniyle Rumların terk ettiği bu bölgede hayat tamamen yok olmuş, şehir hayalet bir görüntüye bürünmüş durumda!

Evleri var insanları yok…

Böylesine bir bölge için adanın Rum tarafı 25 Ağustos 2019 tarihinde belediye başkanı seçecek! Böylesi bir haber için bu nasıl bir iş denebilir ama gerçek!

KKTC’nin yeni hükümeti Maraş bölgesinin yeniden hayata dönmesi için çalışmalara başlar başlamaz, GKRY bu bölgeye yeni bir belediye başkanı seçileceğini açıklayıverdi! Rum tarafının bu açıklaması ilk değildir. Bu seçim oyununu yıllardan beri oynamaktadırlar!

Amaçları; dünya kamuoyuna bu adanın hala sahibi biziz, bu nedenledir ki, hayalet bir bölge olsa da bu bölgenin belediye başkanını yine biz seçeriz, mesajını vermektir!

Pekiyi, böylesine hayali bir seçim sadece Maraş bölgesi için mi yapılıyor?

Tabii ki hayır! Yıllardan beribenzer bir seçim, KKTC’nin yönetiminde olan Güzelyurt bölgesi için de yapılır. Rumlar bu bölge için de belediye başkanı seçerler.

Verdikleri mesaj hiç değişmez:

Bu bölgeleri 45 yıl önce terk etsek de, oralara mutlaka yeniden döneceğiz… Bu nedendir onları böylesine akıl dışı eylemlere iten!

Şimdi 25 Ağustos’ta Maraş bölgesi sakinleri yeniden sandık başına giderek, bir önceki sözde belediye başkanları vefat ettiği için yeni bir hayalperesti belediye başkanı seçecekler!

Bu sözde seçime 5 Rum partisinin adayı katılıyor. Hangi aday seçilirse seçilsin, Rumların bu noktada yapacağı ilk şey; Maraş bölgesinin kendilerine ait olduğunu sağlamak yönünde siyasi yönden AB ve BM nezdinde yeni adımlar atmak olacak.

Aslında böylesi bir seçimin hiçbir hukuki karşılığı olmadığını GKRY de bilmektedir! Ancak her ne olursa olsun dünya kamuoyuna verilecek mesaj şudur:

”Bu bölgeyi savaş nedeniyle terk etmek zorunda kaldık. Bunun nedeni de Türklerdir. Ancak Maraş bölgesiyle olan bağımız hala devam ediyor. Bu seçim de bu nedenle yapılıyor…”

İşte tam da bu noktada sormak gerekir:

İngiltere’nin ada yönetiminde olduğu dönemde Maraş bölgesinin tapu kayıtlarıyla oynayarak, Osmanlıya ait vakıf mallarının tamamını haksız, hukuksuz bir şekilde Rumların üzerine geçirildiği tarihi belgelerle ispatlanmış iken, Maraş bölgesi üzerinde hala hak iddia etmek ne kadar gerçekçidir?

Varsayalım ki, bu hayali seçimle belediye başkanı seçilen hayalperest başkan, Maraş bölgesinin olmayan belediyesinde nasıl hizmet üretecektir? Maraş’ın yeniden hayata dönmesi için 10 milyar dolarlık bir bütçe gerektiğini hatırlatırsak, bu parayı nasıl bulacaktır?

Her şey bir yana bu süreçte türlü Bizans oyunları oynayarak hala Maraş bizimdir demeye devam eden, bu hayalet şehre hayalperest bir belediye başkanı seçmenin peşinde olan GKRY’ne hak ettiği yanıtı, bu bölgeyi yeniden hayata döndürme kararı alan KKTC hükümeti en yakın zamanda verecektir.

Ancak böylesine olmayacak hayaller peşinde koşan Rum yönetimi ile Eylül ayında yeniden müzakerelerin başlaması için bir araya gelmeyi planlayan KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Akıncı’nın bu tavrı nasıl yorumlanmalıdır?

Kaldı ki, adadan Türk askeri gitmelidir, Türkiye’nin ada üzerinde garantörlük hakkı olamaz, Türkiye Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarındaki araştırma faaliyetlerine derhal son vermelidir beyanlarıyla öne çıkan, Türkiye’yi AB ye şikâyet ederek, türlü yaptırımlarla köşeye sıkıştırmak isteyen Rum tarafı ile ne görüşülecektir?

1974 yılından sonra Maraş bölgesinin açılması, burada yaşamın yeniden canlanması için Kıbrıs Türk tarafı, Rum yönetimine tam 5 kez anlaşma teklifinde bulunmuş, bu teklifler her defasında Rum yönetimince ret edilmiştir!

Şimdi ama bu defa kesin olarak Maraş’ın KKTC’ce yönetiminin kontrolünde açılması çalışmalarının başlamasıyla birlikte Rumlar yeniden bu hayali seçimi gündeme getirerek dünya kamuoyunun dikkatini buraya çekmenin peşine düşmüşler, hayalet şehre hayalperest bir belediye başkanı seçmeye karar vermişlerdir.

GKRY benzer hayaller ile Kıbrıs adasının kendilerine ait olduğu mesajını ne kadar verirlerse versinler; adada hayaller değil, gerçekler yaşamaktadır.

Kıbrıs adasının gerçekleri bundan 45 yıl önce hayata geçmiş olup, adanın kuzeyinde ayrı, güneyinde ayrı bir devlet vardır. Adanın kuzeyinde 35 yıldan beri yaşayan devletin adı KKTC’dir. Bu devletin ve yurttaşlarının en büyük güvencesi Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Büyük Türk Milletidir.  Bu gerçek, hiçbir hayalin değiştiremeyeceği kadar açık ve nettir.

Bu nedenledir ki; Rumların hayalet şehir Maraş’a, yeniden hayalperest bir belediye başkanı seçmeleri, gerçeği yansıtmayan bir hayal olarak kalmaya mahkûmdur.

 

 

Sosyal Medyada Anlamak ve Anlatmak

0

Sosyal medyada yorum yapan herkes bir bakıma “yazar” sayılabilir. Buna WhatsApp gruplarının üyeleri de dâhil.

Ancak yazarlık riskli bir iştir. Yasal ve hatta sosyal açıdan sıkıntılara da yol açabilir.

Nitekim sosyal medyada bırakın farklı dünya görüşünden olanları, aynı görüşten olanlar arasında bile sert, incitici ve yaralayıcı klavye kavgalarına şahit oluyoruz.

Karşısındakine “ayar vermek, lafı gediğine oturtmak, hak ettiği cevabı vermek” gibi kaygıların yılların dostluklarını yıkabildiğini görebiliyoruz.

Günümüzde tamamen benzer görüşleri paylaşanların, bir dernek, siyasi parti veya bir menfaat grubuna dâhil olanların oluşturduğu WhatsApp grupları çok yaygın. Üyelerinin haberleşmek, duygu ve fikirlerini paylaşmak için kurduğu bu gruplarda bile dozu kaçmış tartışmaların çok sayıda örnekleri var.

Kalplerin kırıldığı, alınganlıkların, dargınlıkların ve hatta düşmanlıkların oluştuğu bu tartışmalar yüzünden bazen WhatsApp gruplarının kapatıldığı, iletişimsizliğin tercih edildiği görülüyor.

Facebook, Twitter gibi alanlarda arkadaşlıktan çıkarma, engelleme gibi önlemlere başvuruluyor.

Son derece faydalı ve olumlu birer araç olarak kullanılabilecekken, bu mecralar neden öfkelendiğimiz, kızdığımız, alındığımız veya kavga ettiğimiz birer alana dönüşüyor?

******************************

Demokrasi Zordur

Sosyal medya ve kapalı grup haberleşmesini sağlayan mecralar çok demokratik platformlardır. Herkesin eşit şartlarda olduğu, bilgisayar veya cep telefonunun klavyesinden yazarken sosyal ve psikolojik baskı hissetmediği ortamlar bunlar.

Fakat bu avantajlar bazen ölçünün kaçmasının sebebi olabiliyor. Öfkesine yenilen yorumcu küfür, hakaret, yalan ve iftira dolu beyanlar yazabiliyor. Bunların bir kısmı mahkemelerde çözülmek üzere dava konusu oluyor.

“Düşünce ve inanç özgürlüğü” ile “düşündüğünü ve inandığını açıklama hürriyetinin” sınırlarını aşmadan beyanda bulunmak bir özdenetimi gerektiriyor. Kimseye hakaret ve küfür etmeden, şahsiyetini küçümsemeden fikir ve inançlarımızı anlatmayı başarmak herkesin harcı değil.

Sizin için çok değersiz biri de olsa, paylaşımınızın altına yorum yapan birine cevap vermek istiyorsanız sabır ve teenni ile cümleler kurmanız gerekiyor. Mademki o sizin sosyal medya “arkadaşınız”, ya katlanacaksınız veya “arkadaşlıktan” çıkaracaksınız.

WhatsApp gruplarında bu daha da zor bir tercih olacaktır. Çünkü sizin o kapalı grup içinde bulunmanız bir mensubiyet duygusunun olmasını gerektirir. Bu duyguyu kaybettiğiniz için gruptan ayrılıyorsanız sonuçlarına da katlanacaksınız.

Grubu kuran “yönetici” iseniz, grubu kapatma kararı almanız, gruptan beklediğiniz bütün faydalara “elveda” demeniz anlamına gelir.

Gruptakilerin aidiyet duygusu kazanması, ortak akıl ile kararların alınması, sinerji oluşması, içerideki farklı görüşlerin ortaya çıkmasıkişisel sorunu olanların belirlenmesi gibi faydalı sonuçlara ulaşma imkânını, kapatma kararı ile kaybedersiniz. Dahası bu kararınız gruptakilerin kendilerinin daha küçük gruplar oluşturmalarına yol açabileceğinden, muhalif grupların oluşması riskini de göze almanız demektir.

******************************

Sosyal Medyanın Faydaları

Sosyal medyanın huzurlu ve faydalı kullanımı mümkün.

Gerçekten bilgileri, yorumları ve paylaşımlarıyla hayatımıza büyük renk ve zenginlik katan sosyal medya arkadaşlarımızla mutlu oluyoruz.

Zengin tecrübeleri ve bilgilerinden istifade edilmesi bu değerlerin işe yaramasını sağlıyor. Paylaşımlarımızın beğenilmesi ve takdir edilmek hoşumuza gidiyor. Böylece yazanı da okuyanı da mutlu eden bir süreç yaşanıyor.

Diğer taraftan evinden dışarı çıkmayan bir emekli dostumuz bile yaptığı değerli paylaşımlarıyla faydalı olurken, kendisi de yalnızlık duygusundan uzaklaşabiliyor.

Değerli insanlarla arkadaş veya grupdaş olmanın verdiği haz ve heyecan, ortak bir hedefe erişmek için motivasyon sağlıyor.

******************************

Anlayamayan ve Anlatamayan Hakaret Eder

Millî Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı ABİDE (Akademik Becerilerin İzlenmesi ve Değerlendirilmesi) araştırması da PISA‘ya benzer bir sonuç vermiş:

“Türkçe’de 3 öğrenciden 2’si orta düzeyde ve bunun da altında. Bu öğrenciler deyimleri, atasözlerini, hiciv ve nüktelerdeki mesajları anlayamıyor.”

Yani insanlarımızın çoğu Türkçe yazılmış bir metni okuyup anlayamıyor yahut dinlediği bir konuşmayı anlayamamak gibi bir sorunu yaşıyor.

Taha Akyol, Karar Gazetesi’nde yazdığı yazıda, kısır tartışmalarımızın temel sebebi olarak bu sorunu değerlendiriyor:

“Fen bilimleri ve matematikte durum daha kötü. Türkçe metinde geçen olaylar ve anlamlar arasındaki bağlantıları anlamakta zorlanıyorsak, soyut sayısal veriler arasındaki bağlantıları anlamakta büsbütün zorlanırız tabii.

Önyargılarımızın çok güçlü olduğu, üstelik daha karmaşık siyasi ve ideolojik konuları nasıl anlarız?!

“Anlamak” yerine önyargılarımızı devreye sokarız. “Bizim taraf”ın söylediklerini kayıtsız şartsız doğru zannederiz. “Karşı taraf”ın eleştirilerinde doğru taraflar olabileceğini akıl edemeyiz, toptan suçlarız.

Politikacılar da taraftarlarını pekiştirmek için bunu körüklüyor.

En kolayı, icraat ve fikirleri tartışmak yerine, karşıtlarımızın kişiliklerine hakaret etmektir. Yüz elli yıllık tarihimize bakın, genelde böyle.”

******************************

En Temel Sorun: Cehalet

Sosyal medya kullanımında da en temel sorunumuzun “cahillik” olduğu anlaşılıyor.

Cahillik” kavramından kastımız “tahsil yapmamak” değildir. Çünkü okullarımızın diploma verip mezun ettiklerinin çoğu maalesef cahil.

Cehalet, sadece bilgisizlik veya bilgiye erişme yeteneği eksikliği değildir. Bunun yanında soyut veriler arasındaki bağlantıları anlama becerisinin olmamasıdır.

Bir de “anlamak istemediği için anlamayanlar” var. “Tahsil insanın cehlini alır, eşekliği baki kalır” sözü böyleleri için söylenmiştir.

Diplomasız veya “diplomalı cahiller” bu kadar çok iken, böyle bir sosyal malzeme ile kişiler yerine olayları, kuralları, siyaseti, inançları tartışmak çok zordur.

Ama yavaş yavaş da olsa gelişeceğiz. Cehaleti yeneceğiz. Birbirimizi anlamayı ve meramımızı efendice anlatmayı öğreneceğiz.

 

 

Teklif Sırrı (2)

0

Bütün bunlar, onun Rab oluşunun gereğidir. Her şeyi terbiye edici ve yetiştirici oluşunun ve her şeyi kıvamına getirici oluşunun icap ettirdiği şeylerdir.

Bu yüzden dünyayı tecrübe ve deneme yeri kılmıştır. Bu sebeple yer küreyi imtihan ve sınama yeri yapmıştır. Kâinatı, evreni ve içindekileri, kendi güzel isimlerini yansıtan birer ayna olarak yaratmıştır.

Allah; dünyada olacak olayları olmadan önce bilir. Takdir eder. Plânlar. Zamanı gelince de güç ve kudretiyle yaratır. İşte Allah dünyayı; güç ve kudretinin tecellî yeri, yansıma mahalli olsun diye yaratmıştır.

Yüce Allahın; insanı dünyada denemesi; insanı dünyada sınava tabi tutması ise, onun gelişmesi içindir. Evet deneme ve sınav; gelişmeye sebep olur. O gelişme ise, kabiliyet, beceri ve yeteneklerin açılıp gelişmesine yol açar.

O açılıp saçılma ise, yeteneklerin ortaya çıkmasına sebep ve neden olur. O yeteneklerin meydana gelmesi ise; nisbî, göreceli gerçeklerin yani başlı başına değil de bir diğerine göre hakikat olan şeylerin görünmelerini sağlar.

Nisbî, göreceli hakikatlerin görünmesi, ortaya çıkması ise, her şeyi sanatla yaratan sonsuz büyüklük ve görkem sahibi Allahın; güzel isimlerine ait nakışlarının yansımalar sonucu gösterilmesine, Allahın; kâinatı ilahî birer mektup, yani yazılmış şeyler şekline çevirmesine sebep  olur.

İşte bu imtihan ve sınav sırrı iledir ki, yüce ruhların elmas gibi cevherleri, kötü ruhların kömür gibi maddelerinden arınır, temizlenir. Cevher ve cürufun (dışık) birbirinden ayrıldıkları gibi.

İşte bu teklif sırrı; teklif gizi yani kulluk, daha doğrusu kullukla görevlendirilme sırrı iledir ki, temiz ruhların elmas gibi cevherleri, alçak ruhların kömür gibi maddelerinden ayrılır.

İşte bu anılan sırlar gibi, daha nice bilmediğimiz çok ince, yüksek gayeler için, Allah; âlemi bu şekilde dileyip tercih etmiştir. Bu yüzden şu âlemin başkalaşmasını, değişimini bile, ancak o gayeler için böyle diledi, böyle istedi.

Değişim ve başkalaşım için zıtları birbirine, bir gaye güderek karıştırdı. Karşı karşıya getirdi. Zararları faydalarla kaynaştırdı. Kötülükleri iyiliklerin içine koydu. Çirkinlikleri güzelliklerle bir araya getirdi. Hepsini hamur gibi yoğurdu.

Kâinatı; değişim ve başkalaşım kanununa bağladı. Kâinatı yine değişim ve ilerleme kuralına rabtetti. Nitekim hayır sandığımızdan şer, şer sandığımızdan hayır çıkabilir. Bu sırdan dolayı elden gelen yapıldıktan sonra beklemediğimiz sonuçları tabii ve doğal karşılamalı. Bize rağmen bizimle beraber olan şeyleri vâkide / olanda hayır vardır hükmüne bağlamalıyız. Çünkü fiilen ondan kurtulmak isterken, ancak bu bakış ve yorumla manen rahat ve huzur içinde olabiliriz.

Ne zaman ki imtihan ve sınav yeri olan dünya kapandı. Sınama vakti bitti. Allahın güzel isimleri hükmünü yerine getirdi. Kader kalemi yani Allahın; olacak olayları olmadan önce bilip yazan kalemi, mektuplarını; birer mektup sayılan varlıklarını tamamiyle yazdı.

Kudret; sanat, nakış ve işlemelerini tamamladı. Varlıklar, görevlerini yerine getirdi. Yaratıklar hizmetlerini bitirdi. Her şey anlamını ifade etti. Dünya, ahiret fidanlarını yetiştirdi. Yeryüzü; kudretli, sanatkâr yaratıcının tüm kudret mucizelerini bütün sanat harikalarını sergileyip gösterdi.

Şu ölümlü, gelip geçici dünya; sermedî / ebedî manzaraları teşkil eden yani sürekli görünümleri oluşturan levhaları zaman şeridine taktı. O kudretli, sanatla yaratıcı Allahın sonsuz hikmeti, gayesi, ezelden beri var olan inayeti; o sınav sonuçlarını o tecrübenin neticelerini gerektirdi.

Allahın hikmet ve inayeti, o güzel isimlerin yansımalarının hakikatlerini, o kader kaleminin mektuplarının hakikatlerini, o birer örnek olan sanat nakışlarının işlemelerinin asıllarını, o varlıkların görevlerinin faydalarını, gayelerini gerektirdi.

Allahın hikmet ve inayeti; o yaratıkların hizmetlerinin ücretlerinin verilmesini gerektirdi.

Allahın hikmet ve inayeti; o kâinat kitabının kelimelerinin ifade ettikleri manaların hakikatlerinin anlaşılmasını gerektirdi.

 

 

İstanbul – İzmir Otoyolu

0

Bu yazım, kamuoyu tarafından da çok iyi bilinen İstanbul – İzmir Otoyolu geçiş ücretleri ile alakalıdır. Malumlarınız olduğu üzere, İstanbul – İzmir arasındaki yolculuk süresini 8 saatten 3,5 saate indiren muhteşem otoyol tamamlanmak suretiyle geçtiğimiz günlerde çok Değerli Cumhur Başkanımız Recep Tayyip Erdoğan tarafından hizmete açılmış bulunmaktadır. Böyle rüya gibi bir otoyolu yapanlardan, yaptıranlardan ve emeği geçen bütün zevattan Allah bin kere razı olsun.

Ancak, üzülerek ifade edeyim ki, kamuoyu, otoyolun iki şehir arasında ki mesafeyi, 8 saatten 3,5 saate indirmesinden ziyade, gidiş dönüş ücretlerinin çok yüksek olduğundan bahsetmektedir. Bu suretle, yapılan böyle harika bir eser, adeta gölgelenmiş bulunmaktadır. Tespit edilen ücret tarifeleri aşağıda gösterilmektedir..

İstanbul- İzmir arası, Gazi Osman Paşa Köprüsü dâhil olmak üzere, sadece gidiş ücreti olarak,

1. sınıf araçlar için                     256,3 TL.

2. sınıf araçlar için                     410.-TL.

3. sınıf araçla için                       486.- TL.

4. sınıf araçlar için                     645,8 TL. (Bu küsurat da nereden çıkıyor bilmiyorum)

5. sınıf araçlar için                     815.- TL.  Tespit edilmiş bulunmaktadır.

Takdir edileceği üzere, tespit edilen bu ücretler çok yüksektir. Dünyanın birçok ülkesinde benzer otoyollardan da ciddi miktarda paralar alınmakta olduğu bilinmektedir Ancak, ehemmiyetine binaen şu hususu ifade edeyim ki, Bizim vatandaşlarımızın gelir durumları nazarı itibara alındığı takdirde, tahsil edilen paralar bütçelerine büyük bir külfet yükleyecektir Farzı muhal, her nasılsa araba sahibi olabilmiş, asgari ücretle çalışan bir vatandaşımız, yanılıp yenilip, ve de heves ederek şu otoyoldan birde ben geçeyim dediği takdirde, sadece bir defa gidiş geliş için otoyol ücreti olarak almakta olduğu asgari ücretin 4/1 ini ( 512,6 TL ) ödemek mecburiyetinde kalacaktır. Artık günümüzde, asgari ücretle çalışan bir insan da arabanın ne işi var diyecek halimiz yoktur herhalde.

Bu husus ile alakalı olarak, hayatın içinden bir misal vermek istiyorum. Ben memleketim olan Denizli’ye mevcut yollardan 600.- TL lık mazot ile gidip geliyorum. Şimdi bu durumda otobanı kullanarak ayrıca niye 512,6 TL daha vereyim ki. Bu otoyolun bana kazandıracağı bir iki saatlik zaman da, benim hiç bir işime yaramaz. Esasen, mevcut bölünmüş yollarda otobandan farksız bulunmaktadır. Bu durumda ben şahsen bu otoyoldan hiçbir zaman geçmem ve geçemem de. Zira, emekli bir memur olarak benim gelir durumum buna müsait değildir.

Öyle tahmin ediyorum ki, bu otoyolu kullananlar ancak, havadan sudan kolay para kazananlar ile parası çok olanlar olacaktır. Bu takdirde ise, otoyoldan geçen araç sayısı az olacağı için verilen geçiş garantisi sebebiyle Hazine büyük bir külfet altına girecek olup, bunun sıkıntısını da vatandaş olarak yine biz çekeceğiz demektir.

Parası çok olanlar geçecektir deyince aklıma   !. Boğaz Köprüsünün yapıldığı 1970 li yıllar da sol kesimin köprünün yapılmasına nasıl  muhalefet ettiği aklıma geldi..1970 yılların başında büyük bir heyecan ile köprü inşaatı devam ederken ,sol kesim köprünün yapılmasına şiddetle karşı çıkıyor, bu köprüden ancak zenginlerin geçeceğini iddia ediyorlardı Hatta öyle ki, bu köprü yerine Zap Suyu’nun üzerine köprü yapılmasını istiyorlardı.

Yaşım itibariyle,  o günleri çok iyi hatırlıyorum. 1970 li yıllarda İstanbul’da bir senatör  için Senato ara seçimi yapılacaktı. Bu seçimde Adalet Patisi’nin adayı, 12 Mart döneminin  meşhur Sıkı Yönetim Mahkemeleri Baş Savcısı  Faruk Türün, CHP.nin adayı ise, Besim Üstünel idi. Yapılan seçim çalışmalarında Faruk Türün, Memlekete kazandırılacak eserlerden, Köprünün faydalarından  bahsederken, Besim Üstünel ise, İstanbul Halkına sadece köprü karşıtı propaganda ile köprünün bir işe yaramayacağından, bu köprüden yalnız  zenginlerin geçeceğini anlatıyordu. Bu durumu o günleri yaşayanların çok iyi hatırlayacağını zannediyorum.  O günlerde bütün İstanbul sokakları Köprüye Hayır afişleri ile donatılmıştı. Yapılan seçim neticesinde, CHP nin adayı Besim Üstünel, AP. nin Adayı Faruk Türün den 600.000  oy fazla almak suretiyle İstanbul’dan senatör seçilmişti.

Köprü tamamlanıp hizmete açıldıktan sonra Sol kesimin iddia etiği gibi köprüden sadece zenginler değil, her sınıftan bütün insanlar geçmeye başlamıştır. Bilindiği üzere, daha sonra muhalif kesimin bütün itirazlarına rağmen, Allah’ın izniyle 2. Köprü, 3. Köprü, AVRASYA Tüneli ve MARMARAY da yapıldı.  İlk günlerde MARMARAY’dan asla geçmem diyenler ve açılış merasimine iştirak etmeyenler dahi, bugün sesiz sedasız geçmeye devam etmektedirler.

Yukarıda yazdıklarımı şunun için anlatma ihtiyacı duydum. 1970 li yıllarda muhalefetin, yapılan köprüden sadece zenginler geçecek iddiası Allah’a şükürler olsun ki, tutmadı.  Fakat şunu ifade edeyim ki, bu defa muhalefetin böyle bir iddiası olmamakla beraber, İstanbul – İzmir otoyolu geçiş ücretlerinin çok yüksek olduğu hususu daha ziyade iktidara yakın köşe yazarları tarafından gündeme getirilerek tenkit konusu yapılmaktadır. Öyle tahmin ediyorum ki, geçiş ücretlerinin çok yüksek tespit edilmesi muhalefet kesimini ziyadesiyle memnun etmiş bulunmaktadır. Nasıl memnun etmesin ki, AK PARTİ Hükümeti Memlekete muhteşem eserler kazandırırken,  oyunu artıracağı yerde, üzülerek ifade edeyim ki, oy kaybına uğramaktadır. Bunun en bariz örneği, geçtiğimiz aylarda yapılan Mahalli Seçimler de, İstanbul ve İzmir Seçimlerinin açık bir farkla kaybedilmiş olmasıdır.

Bu cümleden olarak, öyle tahmin ediyorum ki. tespit edilen yüksek ücretler sebebiyle, İstanbul – İzmir otolundan, milyonlarca asgari ücretle çalışanlar ile emekliler ve aldıkları aylık maaşlar ile kıt kanaat geçinen memurlar geçemeyeceklerdir. Bu durumda otoyoldan yalnız parası çok olup, zengin olanların geçme şansı bulunmaktadır. Çok enteresandır ki, bu iddia bu defa köprüde olduğu gibi muhalif kesimler değil, iktidar taraftarı olanlar tarafından da dile getirmektedir.

Bütün buların neticesi olarak, keyfiyet böyle olunca vatandaş da, kendisine kamu hizmeti sunulmadığını bilakis,  Kapitalist Sistem gereği, özel sektör zihniyetiyle hizmet satılmakta olduğu şeklinde bir kanaat meydana gelmektedir. Hakikaten, alınan ücretlere bakıldığı takdirde, vatandaşların böyle düşünmekte yerden göğe kadar haklı olduğu hususu izahtan varestedir.

Tespit edilen otoyol ücretinin yüksek olması sebebiyle, AK PARTİ Hükümeti yaptığı muhteşem eserler sebebiyle, övgü ve takdir alması icap ederken maalesef, büyük ölçüde tenkit almaktadır.

Netice itibariye, Memleket şartları nazarı itibara alınmadan tespit edilmiş olduğu tahmin edilen İstanbul – İzmir Otoyolu ücretinin, Kamu menfaati dikkate alınarak yeniden gözden geçirilmesinde mutlak bir zaruret bulunmaktadır.

Ben bu yazımda, halkın içinden, sade bir vatandaş olarak bildiklerimi gördüklerimi anlatmak istedim. Tabii ki, takdir yetkili makamlarındır.

 

The Başgan

0

TB       – Hayatım! En sevdiğim kravatımı bulamıyorum, nerede olduğunu biliyor musun?!!

E         – Nereye bıraktıysan ordadır!

TB       – Yok ama burada.

E         – Dur çekil bakayım oradan. Bak işte burada!

TB       – Hay Allah! Nasıl gözümden kaçmış öyle, heyecandan demek ki…

E         – Bütün gece sağa sola dönmekten ne uyudun ne de uyuttun! Bu kadar heyecanlanacak

ne var sanki?

TB       – Kolay mı hayatım, Beyefendi’yle aramı düzelttim, yıllardan sonra ilk defa adli yıl

açılış konuşması yapacağım. Makûs talihim tersine dönüyor artık.

E         – İyi peki tamam. Sen hazırlığını bitir ben de aşağı inip kahvaltıyı hazırlayım.

TB       – Peki hayatım. (Kendi kendine) Hanii kuşlar ağaçlaaar, binbir renkli çiçekleeer, nasıl

yakalaaamıştııık, saçlarından bahaaarıııı! Na na na na na naaaaa!…

E         – Metiiin, telefonun çalıyor!

TB       – Bi bakar mısın hayatım, kimmiş?!

E         – İzmir Barosu Başkanı! Açayım mı telefonu?!

TB       – Off ya, o gereksiz herifi hiç çekemem şimdi. Konuşup da modumu bozamam. Yok

de, çıktı de!! Telefonunu evde unutmuş de!!

E         – Peki tamam…. Efendim… Ben eşiyim… Teşekkür ederim Özkan Bey siz

nasılsınız?… Aaa Metin de az önce çıktı… Evet telefonunu evde unutmuş… Akşam

iletirim aradığınızı… Teşekkür ederim, size de iyi günler…

TB       – Ne diyor?

E         – Memleketten bal getirtecekmiş sen de ister misin diye soruyor. Sen arıdan da baldan

da iyi anlarmışsın…

TB       – Nasıl?!!..

E         – Ne diyecek Allah aşkına!! Seni sordu yok dedim işte. Hadi gel artık sen de kahvaltı

hazır!!,

TB       – Ooooh, yumurtayı da tam sevdiğim gibi yapmışsın, sarısını dağıtmadan… Şu

yumurtanın sarısına ekmek banıp dağıtmayı çok seviyorum…. Mmmmhhh…

Mmmhhh… Ellerine sağlık hayatım, harika olmuş.

E         – Senin yaptığın tostun yerine tutmaz ama…

TB       – Aaa bak orada dur şimdi. Tostta üstüme tanımam. Şööyle kaşarları ince ince

dilimleyeceksin, sonra sucuğa geçeceksin. Sucuğu öyle bir ayarlayacaksın ki, kalından

ince inceden kalın olacak. Buraya dikkat et, püf noktası burada, ekmeğin hem içine

hem de üstüne şöyle zeytin tanesi kadar tereyağı süreceksin. Tereyağı öyle fabrikasyon

olmayacak ama, halis muhlis ev yapımı olacak. Organik.

E         – Allah canını almasın! Kravatına yumurta döktün!

TB       – Tüüh!.. En sevdiğim kravatımdı ama yaa!…

E         – Çıkar şunu çıkar, sana yeni bir kravat getireyim.

TB       – Beyefendi bugün hangi renk kravat giyecek acaba? Nasıl da düşünemedim! Gördün

mü bak her işte bir hayır var. Dur sarayı arayıp Beyefendi’nin ne renk kravat

giyeceğini öğreneyim ona göre getirirsin.

E         – Ne alakası var?…

TB       – Şiiişşt… Alo, merhabalar Fahri Beyciğim nasılsınız?…… Teşekkür ederim ben de

iyiyim. Biliyorum yoğunsunuz çok kısa bir sorum olacak, kapatacağım sonra.

Beyefendi bugün ne renk bir takım elbise giyecek acaba?… Siyah takım, hı hı…..

Beyaz gömlek….. kırmızı kravat…. Tamam çok teşekkür ediyorum, selamlar,

saygılar….

E         – Takım ve gömlek tamam, onu denk getirmişiz. Ben hemen yukarıdan kırmızı kravat

getireyim sana.

TB       – Sana zahmet hayatım. Ben de yavaştan kalkayım. Ellerine sağlık.

E         – Afiyet olsun. Dur hemen geliyorum ben.

TB       – Gel de, şu konuşma metnini bir kere daha prova edelim.

E         – Hayatım, dün akşam sekiz yüz milyon kere prova ettik, yetmez mi?

TB       – Yahu heyecandan aklımda tek bir kelime bile kalmadı biliyor musun. Ne yapsam

acaba? Kağıda bakarak da okunmaz ki koskoca Cumhurbaşkanının huzurunda!..

E         – Sen de prompterdan oku! Nasıl olsa Cumhurbaşkanı da oradan okuyor.

TB       – Hay sen bin yaşa! Sen kravatı getirirken Fahri Bey’i bir daha arayım. Nerede bu

telefon?.. Hah!… Fahri Beyciğim tekrar merhabalar… Küçük bir icram olacak sizden

de…. Evet küçük… Sizin arkadaşlara rica etsek de benim konuşma metnimi de

promptera yükleseler…. Evet… Evet… Heee… Heeee…. Olmaz mı?… Peki o zaman

kağıttan okurum ben de… Kolay gelsin… Saygılar, selamlar. Bir yaralı parmağa

işeme zaten pis herif!!!

E         – Ne oldu ayol?

TB       – Olmaz diyor.

E         – Boşver canım, sen halledersin. Anneannemin öğrettiği bir dua var. Sınav günleri

evden çıkarken onu okurduk. İstersen sen de oku.

TB       – Öyle duayla muayla olur mu canım?!! Sen de!!..

E         – Sen bilirsin..

TB       – Şoförü arayım da evin önüne gelsin. Geç kalmadan çıkayım ben de.. Aloo… Oğlum

arabayı evin önüne çek… Evet iniyorum hemen.

E         – Hadi canım, işin gücün rast gelsin.

TB       – Sağol hayatım. Yaa.. Şu anneannenin öğrettiği dua nasıl bir şeydi söylesene.

E         – Rabbi yessir, vela tüassir!

TB       – Rabbi kesir, vela tesir! Gidene kadar şu duayı ezberleyim, konuşmamın arasına

iliştiririm. Sayesinde belki bakan bile olurum.

E         – ?!!!!

 

 

‘Uyanıklığın En Saf Hâlidir Yüzünüz’

0

“Siz ki tembelliği şiar edinmiş

Uyku-övücülere inat

Sabah mahmurluğunu bir nişan gibi taşırsınız üstünüzde.

Saçlarınızda uykunun kendine özgü şekilleri,

Gözleriniz de balon gibi.

Biri gelip yanaşsa yanınıza

Öyle her zaman binlercenizin olduğu yerlerde sokakta, vapurda, otobüste, işyerinde

O uykunun kendine has kokusunu duyabilir hemen.

Öyle tarif edemeyeceğim,

Bilir her insan işte nasıl bir koku olduğunu.

Siz farkında olmazsınız size yanaştıklarında

Çünkü o an uykuyla uyanıklığı, rüya ile gerçeği

İç dünya ile dış dünyayı ayırt edemez beyinleriniz;

Siz gece gördüğünüz rüyayı “Acaba gerçek miydi lan?” diye düşünürsünüz anca.

“Abeit Macht Frei”1 diyen sömürünün kandırdığı insanlarsınız;

Aşk acısı çekenler, terkedilenler..

O aklınızdan çıkmayan kişi var ya uykunun acaba kaçıncı evresinde,

Sizin kafanızda bin tilki etinizden ziyafet çekiyor.

Ama hakikatli insanlarsınız, üzülüyorum,

Hafıza denilen şeyin yok olduğu bi zamanda siz unutmamayı seçmişsiniz.

Öğrenciler; çalışan büyüklerinizin halini görüp

Hala nasıl bi şevkle her sabah uyanıyorsunuz, saygı duyuyorum sizlere.

Olmayan bi gelecek için bu kadar çabayı

Nehri geçerken timsahın ağzına düşmüş antilop bile gösteremiyor.

Herşeye rağmen, sizler o sabah uykusunu öven tembellere inat,

O sahte zevk düşkünü sözlere;

“Sabah kahvemi yudumlamadan uyanamıyorum”lara inat,

Prim peşinde koşup popülist entryler girenlere,

Çalışanları çalışmama yönünde telkin edenlere inat çabanın birer neferisiniz.

‘Uyanıklığın’ en güzel, en saf hali sizin yüzünüzdedir.”

Ebu Van Kenobi’nin Ekşi Sözlük’ün ‘Sabah Mahmurluğu’ bahsine 11.05.2011 ve 11.06.2016 tarihlerinde 2 kez girdiği harika yazıdan alıntılanmıştır. Şimdilerde ‘entry’ yada ‘entri’ denilen girizgâh’a sokulmuş haldeydi. Eskilerin müstear, mahlas dediğine medyatik sosyaller ‘nick’ diyor; her ne kadar Baba Van Kenobi ismi Star Wars / Yıldız Savaşları karakteri Obi-Wan Kenobi çivisinin düzeltilmiş hali gibi dursa da eskilerin Lâ Edrî (Bilinmeyen) sıfatlandırmasına daha çok benziyor. Ve yine eskilerden İdris Özyol2 tadı veriyor (Hem şiir, hem deneme, hem analiz lezzeti). Selam olsun!

1 ‘Çalışmak Özgürleştirir’ (Nazi Kampları giriş yazısı)

2 Bkz: Lanetli Sınıf – I (Ne Mutlu Bana ki Lahmacun Yiyebiliyorum) ve LANETLİ SINIF – II (Bir Overlokçu Kıza İlan-ı Aşk)

 

 

Türkistan Türkistan

0

Şâir, edip ve hatip Yavuz Bülent Bâkiler, 250 yıl önce Azerbaycan toprağı Karabağ’dan Anadolu’ya göç eden bir ailenin ferdidir. Ata-ecdat toprağı olan Türkistan sevdalısıdır. Bu sebeple Türkistan coğrafyası ve insanı hakkında yazdıkları, okuyanın göz pınarlarına ısrarlı davetiyeler gönderir. Mutlaka kendisi de o yazılarını yazarken yanında mendil bulunduruyordur. Türkistan’la bağlantısı, hissî değil, derûnunda millî ve insanîdir. Türkistanlı soydaşlarımızın tarih boyunca çektiği -hafiflemiş olsa bile günümüzde de devam eden- çileler, beyninde paslı bir çivi, gönlünde zehirli bir hançerdir.

Bâkiler, 23. baskısı Şubat 2018’de okuyucuya sunulan Türkistan Türkistan isimli eseri için ‘Önsöz Niyetine‘ kaleme aldığı ‘Akşam Oldu Hüzünlendin Ben Yine1‘ başlıklı giriş yazısı, başlı başına bir kitap, başlı başına bir destandır. Ne yazık ki trajik bir destan… Türkiye’de ve Türk diyarlarında yaşadığı hâdiseler sebebiyle bedbinliğini, bir şarkının2 nakaratındaki ‘Sabret gönül bir gün olur bu hasret biter. Çekilen acılar canım gün olur geçer‘ sözleriyle teselli bulmaya çalışıyor.

O’nun, ‘Türkistan‘ başlıklı şiiri de bir destandır:

Baykal Gölü yatağından kopup gelen canlarla

Belki bin yıldan beri söylenen destanlarla

Kağanlarla, hanlarla, kamlarla, ozanlarla…

Yine Türkistan’ı andım.

Öz yurdumu çarmıha germişler kırk yerinden

Unutmam bin yıl geçse acımın üzerinden

Vurulan bir ceylana yanar gibi derinden

Ulu Türkistan’a yandım.

Geldi kuruldu gönlüme, Ahmed Yesevî Pirimiz

Osman Batur’a kadar; anlattı birer birer…

Ben de, bütün Horasan Erleri’yle beraber

Yeni baştan Türkistan’a inandım

Rüzgârlarla savrularak sessiz sedasız

Irmaklarla akarak…

Uçup giden güzelim kırlangıçlara bakarak

Türkistan’ı hür sandım.

Görmeden, göstermeden Taşkent’i, Buhara’yı

Urumçi’ye varmadan atsız-pusatsız…

Bir başıma yorgun-argın, kolsuz-kanatsız

Türkistan’da dost gönüller kazandım

Tanrım, birgün acaba diyebilecek miyim;

-Vuslatın yüzüme nakışladığı nurla-

Bir kardeş bahçesine uzanır gibi huzurla

Türkistan’ın toprağına uzandım.

Yavuz Bülent Bâkiler’in Türkistan’la alakalı bütün şiirlerinde ecdat toprakları, bin yıllık hasretin hüzünlü çiçekleriyle donatılmıştır. Onun için huzurla Türkistan toprağına uzanır. Bu, işin şiir yönüdür, hissî yönüdür. Bununla birlikte, rahmetli pederi de, kendisi de bilir ki millî meseleler, sâdece his bazında ele alınırsa, beklenen neticeler sağlanamaz. Mutlaka akılla, mantıkla hareket edilmelidir.

Kitabı, babasının vasiyeti üzerine yazdığını söylüyor. Babası Cezmi Bey, Ata yurdunun genç nesillere tanıtılmasını murad etmektedir. Haklıdır. ‘Gençler, geleceğimizin teminatıdır‘ sözü sır sık söylenir. Söylenir de geçmişimizi unutturanların, geleceğimizi inşa etme vazifesini gençlerin sırtına yüklemeye ne kadar hakları vardır? Hem böyle bir şey mümkün de değildir. Bizler; târihimizle, dilimizle, örf ve âdetlerimizle, topyekûn kültürümüzle ata yurttan anayurda geldik. Târihsiz bir toplum, temelsiz bir zemindir. Temelsiz bir topluma, gelecek inşa edilemez.

O halde geçmişimizi bilmeliyiz, ecdâdımızı tanımalıyız. Yavuz Bülent  Bâkiler, eserinde bunu yapmaya çalışıyor.

Geçmiş dönemlerde bâzı yöneticilerimiz, ata yurdumuzda yaşayan soydaşlarımızla alâkadar olmayı, onlarla alâkalı şiirler yazmayı, sözler söylemeyi yasaklamışlar, yasaklara uymayanları Sansaryan Han tabutluklarında işkencelere tâbi tutmuşlardı. Yavuz Bülent Bâkiler’in yazıp yayımlattığı 30’a yakın eserinin en hacimlisi, bu mevzu hakkındadır: ‘1944-1945 Irkçılık-Turancılık Dâvâsında Sorgular, Savunmalar‘ isimli, 592 sayfalık kitabında, duruşma safâhatında yaşanan hâdiseleri, mahkeme zabıtlarından elde ettiği bilgilerle yazmıştır. Aynı zihniyet, 1980 askerî darbesinden sonra Bâkiler’i mağdur etmiş, ‘Irkçı ve Turancı‘ olduğu iddia edilerek memuriyet hayatında kızağa çekilmiştir.

Yazarımız, kendisine ‘Türkistan’da yaşayan Türkler, Türk olduklarının farkında mı?’ diye soranlara cevabını, Ankara-İstanbul-Taşkent uçağında tanıştığı Canbul’da yaşayan bir Türk’le sohbetini naklederek, Mehmet Ali Kley’in, rakibini nakavt eden yumruğunun şiddetiyle veriyor:

-Kinoyla (sinemayla) başım o gader hoş degüldür. Ben çoluğu çocuğu bir maşine (otomobile) dolduruyerim, Taşkent’e hasret öldürmeye götüriyerim. Orda, direklerde Türk bayrağı görüyerih se- viniyerih! Türk kinosunda Türkçe dinliyerih seviniyerih! Göğsümüz gabariyer, başımız göğe değiyer.

-Demek bir Türk bayrağı görebilmek, Türkiye Türkçesini duyabilmek için, yüzlerce kilometrelik yolu göze alıyor, Canbul’dan kalkıp Taşkent’e gidiyorsunuz?

-Heee! Bayrağa can gurban Yağuz ağa, Türkçeye can gurban! Bizim bayrağımız gibi, bizim dilimiz gibi gözel var mı? İkisi de türkü gibi. İkisine de canım gurban!..

-Allah’a inanıyor musun Cuma Efendi?

-O nasıl söz Yağuz Ağa! Allah’a da inanıyerim, Peygambere de Kıtab’a da! Elhamdülillah hepimiz Müslümanıh! Başımız gıbleye bağlı.

-Peki çocuklarınıza mekteplerde İslâmiyet’i öğretiyorlar mı? Din dersleri var mı?

Başını sağa sola sallayarak göğsünün bütün nefesini birden boşalttı: ‘Yohh…’

-Câmileriniz açık mı? Cemaatle namaz kılabiliyor musunuz?

-İstalin (Stalin) zamanında bütün câmileri kitlediler, yıhdılar. Simde bir câmimiz var! Ona da şükür diyerih! Vallah billah o İstalin çok zâlim bir gavur idi. Bizden de çoh öldürdi. Urus’dan da! Urus da sevmiyer o gâvuri. Her tarafda daşdan, demirden putlarını yere vurdular. Diyerler ki tek putu, yalağuz Gürcistan’da galmiş. O da, gendi torpağı olduğu için. Gorbegor olsun! Gorunda tik otursun!

-Peki, memleketinizde bir Kur’ân-ı Kerîm’in, bir otomobil kadar kıymetli olduğunu söylüyorlar, doğru mu?

-Doğrudür! Ben Türkiye’den gendime bir Kelâm-ı Gadim aldım. Bir de ağabeyime aldım. Sardım sarmaladım bavuluma goydum. Allah vere de bir şey demiyeler. Bizim gomşulardan biri bıldır Türkiye’ye geldiğinde gendine bir Gur’ân almış. Bir naylon torbanın içine goyup küçük bir tenekenin dibine bırahmış. Üstünü petek balı ile doldurmiş. Canbul’a getirmiş. Gur’ân-ı naylon torbasından tertemiz çıhardi. Gonu gomşu o eve tökildih (toplandık). Kitab’ı, yüzümüze-gözümüze süriyer öpüyerdik.

Sonra kulağıma yaklaşarak kısık bir sesle devam etti:

-Vallah billah elimden gelse, elli bin Kitab götürür idim. Bir gün içinde gapışılır idi. Bir teki bile galmaz idi.”

-Peki namazı kim öğretiyor size?

-Atadan, babadan göriyerih! İhtiyarlarımız da evlerde ögretiyerler cahallara (gençlere).

-Namaz kılan çok mu Canbul’da?

-Gocalar (yaşlılar) eyidür. Cahallara gulah asma. Tarlayı sürmesen, tohum atmasan mahsul verir mi? Orucu otuz gün tutiyerler. Ayahlarından biri çuhura girende, namaza duriyerler. Bizim orda câmilerde gocalar (yaşlılar) çoh, cahallar (gençler) az! Gördüm ki, sizde de cahallar çoh, gocalar az. Maşallah dedim, Müslümanlıh Türkiye’de! Ne gözel iş! Cahallıhda nefis, pençesi guvvetli bir aslana benzer! İhtiyarlıhta nefis, sıçandan (fareden) bile gaçan bir pişik (kedi). İşte yiğit odur ki, pençesi guvvetli aslana gem vursun! Tüyü tökülmüş, gözi kor (kör) olmuş pişiğe gem vursan ne olacah; vurmasan ne olacah, değil mi?

Elimi birkaç defa omuzuna vurarak, ‘Doğru söylüyorsun.’ Dedim. Cuma, ârif bir insan sâdeliği içerisinde anlatmaya devam etti… (Türkistan Türkistan, s: 58-60)

………………………..

Türkistan Türkistan kitabı Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) tarafından bütün üniversitelerimize tavsiye edildi. Bâzı üniversitelerimizde kaynak kitap olarak okutuldu. Bâzıralırda yardımcı ders kitabı olarak öğrencilere verildi.

Buna rağmen okumayan varsa, mutlaka okumalılar. Orada bizi biz yapan değerlerimiz var. O değerler bilinmeden geleceğimizi tanzim edersek, temelsiz bina yapmış oluruz.

Yavuz Bülent Bâkiler, elinde kalem, önünde mikrofon, -Canbul yolcusunun ifâdesiyle- onlarca yıl devam ettirdiği çalışmalarıyla, verimli topraklara tohum serper, fidan diker gibi insanlarımızın idrâkine bilgiler sunuyor.

13,5 X 21 santim ölçülerindeki eser 272 sayfadır.

YAKIN PLAN YAYINLARI: Cumhuriyet Mahallesi, Halaskârgazi Caddesi, Nu: 97-7 Osmanbey, Şişli – İstanbul. Telefon: 0.212-458 20 22 / Belgegeçer: 0.212-458 20 77 e-posta: bilgi@yakinplan.com.trwww.yakinplan.com.tr

…………………………..

1Sözleri Ahmet Cengizoğlu’na ait, Semahat Özdenses’in (1913-2008) Uşşak makamındaki şarkısı.

2Sözleri Karacaoğlan’a (1606-1679) ait, Sâdi Hoşses’in (1912-1994) Mâhur bestesi: ‘Hicran açmıştır sînede yara / Zavallı günlümün neş’esi kara‘… mısralarıyla başlar.

 

YAVUZ BÜLENT BÂKİLER:

23 Nisan 1936 târihinde Sivas’ta doğdu, ilk ve orta öğrenimini Sivas, Gaziantep ve Malatya’da tamamladı. 1960’ta Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Dört yıl Ankara Radyosunda çalıştı.

1969-1973 yılları arasında Sivas’ta avukatlık mesleğini icra etti. Bir süre Başbakanlık Toprak-Tarım Reformu Müsteşarlığı’nda Hukuk Müşavirliği görevinde bulundu.

1976-1979 yılları arasında Ankara televizyonunda görev aldı. TRT Kurumu’ndan Kültür Bakanlığı’na Müsteşar Yardımcısı olarak naklen tâyin edildi.

12 Eylül 1980 darbesinden bir süre sonra Bakanlık Müşavirliği’ne alındı. Kültür Bakanlığı’ndan Başbakanlık Müşavirliği’ne nakledildi. Oradan kendi arzusuyla emekliye ayrıldı.

Televizyon kanallarında birçok kültür ve gezi programı hazırlayıp sundu. Çeşitli gazete ve dergilerde fıkralar-makaleler yazdı. Kitapları ve televizyon programları dolayısıyla kendisine yirmi sekiz armağan verildi.

Şiir Kitapları: *Yalnızlık, *Duvak, *Seninle, *Harman. Antolojileri: *Şiirimizde Ana, *Sivas’a Şiir.                           Nesir Kitapları: *Üsküpten Kosova’ya, *Türkistan Türkistan, *Âşık Veysel, *Elçibey, *Mehmet Akif’te Çağdaş Türkiye İdeali, *Sözün Doğrusu 1 -2, *Sevgi Mektupları, *Gidenlerin Ardından, *Ârif Nihat Asya İhtişamı, *Tabuları Yıkmak, *Muhsin Başkan, *Unutamadıklarım, *Gönlümdekiler ve Ötekiler, *Kılıçlar ve Kalemler, *Sorgular Savunmalar, *Azerbaycan Yüreğimde Bir Şahdamardır.

Ayrıca Azerbaycan edebiyatından Hasan Hasanov’un *Brüksel Mektupları ile Bahtiyar Vahabzade’nin *Feryat, *İkinci Ses, *Nereye Gidiyor Bu Dünya, *Özümüzü Kesen Kılıç (Göktürkler) adlı eserlerini Azerbaycan Türkçesinden Türkiye Türkçesine çevirdi.

Hakkında yazılar kitaplar: Selçuk Karakılıç: *Yavuz Bülent Bâkiler’e Armağan: Size Derisi Yayınları, İstanbul 2006, Oğuz Çetinoğlu-Mehmet Şâdi Polat: Yavuz Bülent Bâkiler Kitabı. Yakın Plan Yayınları, İstanbul 2016.

 

KUŞBAKIŞI

TÜRK HALKLARI TARİHİNE GİRİŞ:

Prof. Dr. Peter B. Golden tarafından telif edilen, Prof. Dr. Osman Karatay tarafından tercüme edilen eserin ilk baskısı 2002 yılında, ikinci baskısı 2018 yılında yayımlandı. 16,5 x 23,5 santim ölçülerindeki eser 505 sayfadır.

Eser, Amerika’da ilk defa 1992 yılında yayımlanmıştır. Bâzılarına göre beklenmedik bir anda, Sovyetler Birliği’nin iç yüzünü bilenler tarafından ise gecikmeli olarak meydana gelen gelişmelerle 5 ayrı Türk Cumhuriyeti’nin ortaya çıkmasıyla, esâsen ‘dünyanın merkezi‘ denilebilecek bir coğrafya diliminde bulunan Türkiye’nin önemi artmış, Türkiye ile alakalı çalışmalar kıymetlenmiştir. Ne yazık ki neticenin, Türkiye açısından parlak olacağı ümit edilirken, beklenen olmadı. Rusya Federasyonu, Sovyetler Birliği’nden daha güçlü bir konuma geldi. Beklenmeyen ikinci gelişme ise Çin’de yaşanmış, ABD ve Rusya’dan sonra üçüncü süper güç olarak dünya sahnesinde görünür olmuştur.

Türk Halkları Tarihine Giriş, isim olarak Prof. Dr. Zeki Velidi Togan’ın Genel Türk Târihine Giriş ve Lev Nikolayeviçen Gumilöv’un Eski Türkler isimli eserlerini hatırlatıyorsa da muhteva itibâriyle farklıdır. 

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

 

DOSTOYEVSKİ OKUMALARI:

Prof. Dr. Birsen Karaca, Dostoyevski Okumaları adlı bu çalışmasında Dostoyevski’nin sürgüne gitmeden önce yazdığı eserleri metne bağlı analiz yöntemiyle inceliyor. Elde ettiği verileri ise, yazarın biyografisini, aile ortamını, çevresini ve yaşadığı dönemin şartlarını dikkate alarak değerlendiriyor.

13 X 21 santim ölçülerindeki 304 sayfalık eser, 2018 yılında yayınlandı.

HECE YAYINLARI: Konur Sokağı Nu:  39/1 Kızılay, Ankara.  Posta Kutusu: 79 Yenişehir, Ankara. Telefon: 0.312-419 69 13 Belgegeçer: 0.312-419 69 14 e-posta: hece@hece.com.tr // www.hece.com.tr

 

 

KİTAPLARLA SÖYLEŞİ 2:

Oğuzhan Saygılı’nın ‘Kitaplarla Söyleşi 2‘ isimli 13,5 X 21,5 santim ölçülerinde 220 sayfalık eserinin ilk baskısı Ocak 2019, ikinci baskısı ise Şubat 2019’da okuyucuya sunuldu.

Eser, gazete ve dergilerde sıkça görülen ‘kitap tanıtım yazıları‘ndan oluşuyor. Gazetelerin ömrü bir günlük, dergilerin ise bir aylık, nâdiren de 3 aylıktır. Kitapta yayınlanan tanıtım yazılarının ömrü, ‘dünya durdukça‘ devam edecektir. Eserin ilk cildinden sonra ikinci cildinin; ikinci cildinin de 1. baskısından kısa bir süre sonra 2. baskısının yapılmış olması, çalışmanın ciddî bir boşluğu doldurduğunun açık bir göstergesidir. Tanıtımı yapılan kitapların özelliği ve tanıtım yazılarının objektif kıstaslarla yapılmış olması, bu başarının başlıca âmili olsa gerek.

Eser; ‘Sunuş‘ başlıklı, ‘Himmet Kayıhan‘ imzalı yazı ile başlıyor. Tanıtımı yapılan 32 adet kitap; ‘Savaş‘, ‘İmparatorluktan Cumhuriyete‘ ve ‘Sanatkârlar‘ başlığı altında 3 gruba ayrılmış. Son bölümde Elif Yavaş’ın Oğuzhan Saygılı ile gerçekleştirdiği Söyleşi yer alıyor. Söyleşide Oğuzhan Saygılı’nın kitap yorumları, okuma projeleri, hediye kitap kampanyaları hakkındaki bilgileri yer alıyor.

POST YAYIN DAĞITIM:

Alemdar Mahallesi, Ticârethâne Sokağı Nu: 11 Tevfik Kuşoğlu Han, Oda: 310 Sultanahmet, Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-512 70 20 e-posta: info@postkitap.com //  www.postkitap.com

 

KISA KISA / KISA KISA…

 

1-KARAGÖZ KİTABI: Hazırlayan: Sevengül Sönmez. Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış.

2-ZAMANI SÜZERKEN: Haluk Kırcı / Bilgeoğuz Yayınları.

3-BÜLBÜL: Kristin Hannah – Fazilet Mıstıkoğlu / Pegasus Yayınları.

4- YUSUF İLE ZÜLEYHA: Nazan Bekiroğlu / Timaş Yayınları.

5-ABDÜLHÂMİD HAN GERÇEĞİ: Orhan Koloğlu / Pozitif Yayınları.

 

DERKENAR:

KİTAP TANITIM YAZILARI…

OĞUZ ÇETİNOĞLU

 

Kitap tanıtım yazıları yazmak, zannedildiği kadar kolay değildir. Önce yazı kuralları ve Türk dilini bilmek gerekir. Kitaptaki yanlışlıkları ve eksiklikleri belirleyebilmek için kitabın konusu hakkında, yeterli ölçüde bilgi sahibi olmak faydalıdır. Haksızlık yapmamak için âdil olmak, dostların ve/veya fikirdaşların kitabı hakkında yazarken tarafsız olmak gerekir. Tanıtım yazısını okuyarak satın aldığı kitabı beğenmeyenlerin ‘kul hakkı‘ söz konusudur. Aksi de olabilir. Yazar yönünden de ‘kul hakkı‘ vardır. Kitap tanıtım yazısı yazanın beğenmediği kitabın yazarının, tarafsız olmamakla, bu işi bilmemekle ve sair konulardaki târizlerine muhatap olmak vardır.

 

Tanıtım yazıları emek ürünüdür. Tanıtılan kitap, daha değerli emeklerin ürünüdür. Öyledir diye de hoşgörüde ölçü kaçırılmamalıdır.

 

Ve daha nice olumsuzluklar, sorumluluklar vardır.

 

Kitap tanıtım yazıları yazan kişi, her tür kitap için yazı yazmaya kalkışmamalıdır. Daima aynı tür kitaplar hakkında yazması da uygun karşılanmaz.

 

Hatıra yazıları gibi, kitap tanıtım yazıları da sübjektiflikle mâluldür. Renkler gibi zevkler de tartışılmaz.

 

Eskiler, kitap tanıtım yazıları yazarken dil ve imlâ ile noktalama işâretlerine dikkat ederlerdi. Günümüzde bu husus ön plana çıkartılırsa, geçer not alamayacak kitapların sayısı çok fazladır.

 

Bütün bu sebeplerle de kitap tanıtım yazıları yazanların sayısı da çok fazla değildir. Birçoğu, yayınevlerinin kataloglarındaki veya arka kapaktaki metinleri kullanırlar.

 

Geniş kapsamlı bir tanıtım yapılacaksa, kitap yazarının özgeçmişi ve daha önce yazdığı kitaplar hakkında bilgi vermek gerekir. Son birkaç yıldan bu yana, kitaplarda, yazarı hakkında bilgiler veriliyor. Bu iyi bir gelişmedir ve tanıtım yazarları için kolaylıktır.

 

Kitaptan, ‘tadımlık‘ alıntılar yapılması uygun olur. Bu konuda hem dikkatli, hem de ölçülü olmak gerekir. Alıntılanan bölümün, kitabın geneli hakkında yanıltıcı olmayan örnek olması şarttır.

 

Tanıtım yazıları söz konusu olduğunda genelde ‘kitap tenkidi‘ anlaşılır. Bu düşünce ile yazılan yazılarda, kusurlar ön plana çıkartılır. Okuyucuya ‘sakın ha… bu kitabı okumayın…’ dercesine tanıtım yazısı yazmaktansa, hiç yazmamak daha uygun olur. Kitabın okunmaya lâyık olup olmadığı hükmü, okuyucuya bırakılmalıdır. Özetle; yazılacak yazı, bütünüyle tenkit veya övgü olmamalıdır.

 

Kusursuz kitap olmadığı gibi, iyi tarafı bulunmayan kitap da yoktur. Tıpkı insanlar gibi…