19.4 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 526

Dost ve Dostluk Üzerine

        Dostu kısaca, sevilen ve güven duyulan, çok yakın kişi veya iyi ilişki içinde olan, dürüstlüğü kendine şiar edinen, erdem sahibi kimse olarak tarif edebiliriz.

       Hayatta parayla, pulla, bir takım menfaatlerle satın alınamayacak en değerli şey; derdinizi kendi derdi gibi gören dosttur. Gerçek dost, yanlış yaptığınızda sizi uyaran ve sonrasında da sizi koruyan kişidir. Yaşadığımız hayatın hangi döneminde olursa olsun mutlaka bir dost ile karşılaşırsınız. Türkiye’nin pek çok yöresinde, insanlar muhtelif zamanlarda, diğer insanlarla değişik isimler altında kardeşlik bağları kurmuşlardır. Bu bağların en önemlilerinden birisi   “ahretlik “ bağıdır. Bu söz konusu bağ,  dost anlamında özellikle hanımlar arasında telaffuz edilmektedir. Günümüzde yok denecek kadar azalan ahretlik, ölüme kadar uzanan bir dostluk bağıdır.

       İnsanların; samimi, çalışkan, yüreği çağlayanlar kadar temiz ve berrak, fedakâr, yolunuza ışık tutabilen, güneş gibi ısıtan, ay gibi aydınlatan, kar fırtınası gibi havayı temizleyen, su gibi ferahlatan, insanları seven, yüreği vatan ve bayrak sevgisiyle dolu dostları olmalı.  Samimi bir dost bir takım küçük hesaplar içinde olmaz. Size kırgın bile olsa, ona ihtiyacınız olduğunda kırgınlığını arka plana atar ve sizin yanınızda olmaya çalışır.

       Dostlar; aralarında kan bağı olmadığı halde birbirlerine öz kardeş muamelesi yaparlar ve hatta kendilerini kardeşlerinden daha yakın ve üstün görürler. Dostluğa ve dostlara mutlaka sahip çıkmak gerekir. Çünkü insanların hayatına güç ve enerji kazandırır, kişiler mutlu olur. Dostluk hayatın çileli ve zor yönlerini aydınlatarak insanlara yaşama gücü ve sevinci kazandırır.

       Gerçek dostlar gökyüzündeki yıldızlara benzer, onları zaman zaman göremezsiniz. Fakat sizin için her vakit var olduklarını ve sizi düşündüklerini hissedersiniz. Bu bakımdan; dostluklar unutulmayacak kadar güzel ve insanlarla yaşanacak kadar özeldir.

       Dost kavramı arkadaşlıktan biraz daha farklıdır. Gerçek bir dost, sizin hakkınızda arkadaştan çok daha fazla şeyleri bilir ve bildiklerini sonuna kadar saklar. Dost bildiğiniz kişiler kötü günlerinizde sizin yanınızda olan kimselerdir. Arkadaşlar ise; çoğu zaman eğlence günlerinde sizinle beraber olan kişilerdir.

       Kendilerine dost edinemeyip yalnız yaşayan kişiler için Bayrak Şairi Arif Nihat Asya şunları söylüyor: “ Ben bir garibim anlatacak kıssam yok; Tattan, kokudan ve renkten hissem yok! Kaldım yarı çıplak, yarı aç yollarda; Dünya’da benim “ gel! “ diyecek kimsem yok…” Bu bakımdan; İnsanların bu olayları yaşamamaları için daima dostları olmalı.

       Hem yüzü gülen, hem de yüzümüzü güldüren ve Ahde Vefayı bilen gerçek dostlar hayatımızdan eksik olmasın. En büyük mutluluk nedir diye sorulursa; İnsanların dostlarıyla kederde, kıvançta ve tasada birlikte yaşamalarıdır.

Soğukkanlı ve Bilimin Işığında Dış Politika

Devlet aklına akademik çalışmaları ile destek verecek bilim adamları, bürokratları ve bu çalışmaları diplomaside tatbik edecek basiretli yöneticileri olan devletler dış politikada başarılı olurlar.

Bu açıdan, son dönemde çok az bulunan, olumlu bir örnek vermenin mutluluğunu yaşıyorum.

Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile yapılan deniz yetki sınırlandırma anlaşması Türkiye’nin son yıllarda yaptığı en akıllı diplomatik atak olarak değerlendiriliyor.

Cihat Yaycı’nın uzun yılların çalışmasıyla hazırladığı anlaşma metni ve sınırlandırma haritaları ilk olarak 10 yıl kadar önce Türkiye Başbakan’ının Libya ziyareti sırasında Kaddafi ile yapılan görüşmelerde gündeme gelmiş ama devamı getirilmemiş.

Şimdi Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı olan Tümamiral Cihat Yaycı’nın yıllar önce yaptığı teknik çalışması nihayet değerlendirildi. Siyasi iradenin projeyi uygulaması çok önemli sonuçlar verdi.

Tümamiral Cihat Yaycı’nın ifadesiyle, “Doğu Akdeniz’de Libya ile yapılan anlaşma, Yunanistan ve GKRY’nin savunduğu, AB’nin desteklediği Türkiye’yi 41 bin kilometrekarelik bir deniz alanına hapsetme gayesiyle yapılan siyasi oyunları bozdu. Bu anlaşma ile Türkiye’nin 4’te 1’i kadar bir denizalanı ülkemize katılmıştır… “

Tümamiral Yaycı’ya göre, bu anlaşma ile ayrıca şu kazançları elde ettik: “Siyasi üstünlük ele geçirilmiştir. Uluslararası kamuoyuna hukuk ve diplomasi araçlarını kullandığımız mesajı verilmiştir. Meşru haklarımızın hukuki alt yapısı daha sağlam hale getirilmiştir. Deniz yetki alanlarımızın batı sınırı uluslararası hukuka uygun belirlenmiştir. Türkiye ile Libya arasında sınırlandırılan deniz yetki alanı şeridi, Yunanistan ile GKRY-Mısır arasında bir kalkan şeklinde yer almıştır.”

Tümamiral Cihat Yaycı, “Şimdi bundan sonra atmamız gereken çok önemli bir adım daha var. Libya ile yaptığımız bu deniz anlaşmasının aynısını en kısa sürede İsrail ile de yapmalıyız…” diyor.

Birçok uzman bu anlaşmanın benzerinin Mısır ile de yapılması gerektiğini vurguluyor.

Bütün bunların yapılması için diplomaside ideolojik tutumlar yerine akılcı ve bilimin ışığında politikalar üretmek gerekiyor.

Tümamiral Cihat Yaycı’nın akademik çalışması gecikmeden doğru zamanda değerlendirilseydi, Libya’da dengeler şimdi farklı olacaktı.

“Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatleri, bu hakların hukuki temellerini” bilimin ışığında ortaya koyan bu çalışmanın tam olarak değerlendirilmesi çok çok önemli.

Mısır ve İsrail ile de gecikmeden deniz yetki sınırlandırma anlaşması yapma basireti gösterebilirsek Doğu Akdeniz’de dengeler tamamen lehimize oluşacak.

*******************************************

Asker Göndermek Başka

Türkiye Libya Ulusal Mutabakat Hükümetinin çağrısı ile Libya’ya asker göndermeye başladı. Bu stratejik kararın alınmasında deniz anlaşmasının yapılmasındaki gibi bilim temelli araştırmalar ve devlet aklının müzakerelerle olgunlaştırdığı fikirlerden yararlanılmadığını sanıyorum.

Esasen “Türkiye üniversitelerinin tamamında bugüne kadar Libya hakkında yapılan doktora tezinin sayısının sadece altı adet olması” bölge hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığımızın bir göstergesi olsa gerek.

Hele hele Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Libya’ya asker gönderme gerekçesini açıklarken söylediği “Hayır şimdi bizim buradaki hareket tarzımız şu; bir defa biz petrole, doğal gaza muhtaç mıyız? Muhtacız. Şu anda Libya’da bize böyle bir teklif var mı? Var, öyleyse gideriz” sözlerinden kararın stratejik bir arka planı olduğunu göremiyoruz.

Sanki Libya bizi “gelin petrolümüze, doğalgazımıza ortak olun” diye anlaşma yapmaya çağırmış gibi bir anlam çıkan bu sözler Suriye politikasındaki romantizme benziyor.

“Şam’da Cuma namazı kılma” hayali ile başlayan maceranın sonucunda üstlendiğimiz maliyetten ders çıkarılmamış gibi.

Bu aşamada asker gönderme işleminin boyutunun “BM tarafından tanınan hükümete diplomatik ve askeri eğitim desteği verilmesi” ile sınırlı kalması gerekir.

Muhalefetin vurguladığı gibi, “TSK alanda muharip güç olarak herhangi bir askeri angajman içinde olmamalı ve iç savaşın tarafı haline gelmemelidir.”

Ancak “Hükümetin yaptığı açıklamalardan, TSK’nın Libya’da askeri eğitim desteği ile sınırlı kalmayacağını, Suriye’deki bir yöntemle muharebelere destek vereceğini, hatta gerekirse doğrudan muharebeye gireceği” anlaşılıyor.

Bu çok tehlikeli.

Çünkü bugünlerde başımızda yeterince bela var. ABD İran’ın ikinci adamını öldürdü. İran, Irak’taki ABD üslerine füze saldırısı yaptı. İran ile ABD savaşın eşiğindeler. Irak ve Suriye’deki kaostan sonra yeni ve ciddi riskler bizi bekliyor.

En hafifinden başlarsak özerk Barzani devletinin bağımsızlık ilanı ilk muhtemel gelişmelerden biri. Çünkü Irak merkezi hükümeti ABD güçlerinin çıkmasını isteyen bir karar aldı. ABD güçlerini Barzani’nin kontrol ettiği bölgeye kaydırmak için bağımsızlık kararına destek verecektir.

Libya’da askeri çatışmaların içine girersek, savaş bölgesinin ülkemize uzaklığı sebebiyle askeri başarı kazanmamız çok güç. Ayrıca bizim desteklediğimiz Merkezi Hükümetin çok zayıf olması, arkasında bizden başka destekçisinin olmaması yüzünden diplomatik başarı şansı da düşük.

Vekalet savaşı yaptırabileceğimiz özel ordu veya paralı ordu arayışı varsa ve bunun için Özgür Suriye Ordusu (ÖSO)’na veya SADAT’a güveniliyorsa bu da ayrı sıkıntılar yaratacak birer seçenektir.

Türk ve İslam Dünyası Kan İçinde!

0

Batı, yıllarca din baronlarından kurtulmak için çok zorluklar yaşadı, kilisenin çıkarcı bağnaz tutumundan kurtulmak için çok kayıplar verdi ve sonunda kendilerine has kurdukları demokrasileri sayesinde tam olmasa da kurtuldular. Türkiye ve İslam Dünyası, batının da art niyetli olarak desteklediği, onlara el altından akıttığı para kaynakları sayesinde, İslam dünyasındaki mezhepleri ve tarikatları kaşıyarak birbirlerine düşman etti. Devletin içten çökmesi için Emperyaller dini art niyetleri için çok iyi kullandılar. İçteki kiralıklar sayesinde devletimiz çok zararlar gördü. Şeyh Said isyanları ve diğer bazı isyanlar, son kalkışma hareketleri gibi ihanetler çokça yaşanmış ve yaşanmaya devam etmektedir!
*
Ve bugün bakın; sahte din baronlarının liderleri sıkışınca ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya vb Türk ve İslam düşmanı ülkelerde ikamet edip, etmeyenleri ise el altından bu ülkelerden ve misyonerlerden büyük yardımlar görüp, ülkemizin temiz Müslümanlarını işleyip parçalara ayırmaktadırlar. Bugün ülkemizde 120 küsur tarikat faaliyettedir. Bunların birbirini tasvip etmemeleri, kendilerini diğerlerinden üstün görmeleri, emperyalist ülkelerin de tesiri ile birbirlerine ve özellikle Türk Devleti’ne düşmanca tavırları ülke bütünlüğümüze zarar vermekte, insanlarımız birbiri ile olan bağlarını koparmaktadırlar.
*

İslam Dünyasına saldırılar son hızı ile devam ediyor. Şeytan ABD ve Siyonizm hiç durmuyor. İran hava alanında ABD
tarafından İran’ ın en gözde komutanı ve yanındakilerinin
bir suikast girişimi ile öldürülmeleri ortalığı iyice karıştırmış, Ortadoğu’nun ve bu bölgelerin savaş içine girmesi iyice kaçınılmaz olmuştur! Rusya sıcak denizlere inme hedeflerini son Suriye Savaşı ile iyice perçinlemiştir!
ABD, Rusya ve PKK -PYD gibi örgütler Suriye Savaşı ile yeni mevziler kazanmışlar, ABD ve Rusya petrol akışı kazançlarını daha da çoğaltmışlardır. Suriye Savaşı ile milyonlarca Suriyelinin ülkemize gelmesi ve gelmeye devam etmesi, ülkemizi hayli bir zora sokmuştur! Türkiye görülen o ki bilinçli biçimde tamamen kıskanç altına  alınmıştır! Yetmezmiş gibi şimdi patlak veren ABD, İran restleşmeleri, Türkiye’nin Libya ya asker gönderme kararları, ileri ki günlerde  savaş  çığlıklarının   iyice görüne görüne gelmesini açıkça göstermektedir! Çin  mezalimi  Uygur  Türklerini  katlederken, Türk İslam Dünyası  Japonlar  kadar  dahi  tepkisini  koyamamıştır!  Türk ve  İslam Dünyası açık açık tehdit altında olmasına rağmen, İslam ülkelerinde bir  olma çabası görülmemektedir. Ve  kısaca   BOP projesi  adım  adım  hedefine  yürümektedir!
*
İslam Dünyası, geçmişte  olduğu  gibi  bugünde kan revan içindedir. Görülen o ki; din baronlarından, kendi çıkarları veya başka ülkelerin aramıza  soktuğu ajanlar ve dini kullanan sahte dindarlardan kurtulmak için,  galiba  bizim  akıllanmak ve gerçek bir demokrasi ile yönetilmek  için  daha bir  kaç  yüzyılımız  var gibi! Ülkemiz, daha da gelişmiş bir  demokrasi  ile  yönetilsin  beklerken, maalesef dünya da eşi ve  benzeri  olmayan  garip  bir  tek adamlık yani başkanlık sistemine girdi. Bakalım gelecek ne gösterecek!
*
Çünkü açıkça görülüyor ki, ülkemizin düşmanlarınca kullanılan, dini çıkarları için kullanan bir gruptan kurtulduk derken onun yerine başka bir grup devletin iç organlarına çörekleniyor. Bu ülkeyi ve Türk Milleti’ni, İslam Dünyası’nı Allah korusun İnş. İnsanımıza, Müslümanlara Allah zihin açıklığı ve idrak etme bilinci versin İnş…

Saygılarımla…

Beyin Erozyonu

“Öğretmenin emeklisi olmaz, rahmetlisi olur.” denir. Keza hekimler için de aynısını söyleyebiliriz.

Uzun yıllar severek yapmışsanız öğretmenliği, kendinizi toplumun namus bekçisi olmaktan kurtaramazsınız. Çevrenizdeki, toplumdaki her güzelliği sahiplenip takdir ettiğiniz gibi her yanlışlığa müdahale mecburiyeti duyar bütün kötülüklerden kendinizi sorumlu zannedersiniz. Bana ne, diyemezsiniz. Kurallara uymadığı için kazaya sebep olan sürücüden yanlış politikalar sebebiyle halkı birbirine düşman eden, memleket hizmetinde kusur yapan politikacıya veya yöneticiye kadar siz sorumlusunuzdur. Hakarete maruz kalma ihtimaline rağmen yola tüküren veya sigara atan kişiyi, vatandaşa kötü davranan güvenlik görevlisini uyarmaktan, belki de vicdanınızın dürtüsüyle, ona ders vermekten kendinizi alıkoyamazsınız.

Şu haber beni çok rahatsız etti, üzdü: İstanbul Erkek Lisesinin 135 yıllık tarihinde bir ilk yaşanmış. Yurt dışına üniversite eğitimine gidenlerin oranı, Türkiye’de kalanları geçmiş. Tarihi lisenin, 2019 mezunlarının %52.6’sı Avrupa’ya gitmiş. Alman Lisesinde oran yüzde 94.7’ye çıkmış.

Mete Hanı’ın, “Benden eyerimi isteyin vereyim, atımı isteyin vereyim, çadırımı isteyin vereyim, fakat vatanımdan hiç kimse bir karış toprak istemesin vermem, veremem.” sözünü hatırladım.

Son yüzyıla kadar, milletler için en önemli büyüklük ölçüsü, topraktı. Artık, milletleri millet yapan, bilim, sanat gibi yeni ölçütler oluşmaya başladı. Toprak genişliği değil bir milleti büyük ve önemli yapan; yetişen beyinler, ortaya konan eseler, icat ya da keşifler milletlerin saygınlığında daha belirleyici olmaktadır.

Ter ve kan dökerek aldığı topraklarından “bir karış” vermeyen Mete Han, bu çağda yaşasaydı “beyin göçü” için ne derdi acaba? Kıymetli bir beynin yetişmesinde üç nesillik bir zaman, yirmi yıllık bir süreç, yüz binde bir ihtimal, yüzlerce kişinin verdiği emek, yoksul insanların tasarrufu, vatanseverlerin ümidi, yarınların mirasçısı ve sahibi çocukların kaliteli hayat, onurlu yaşam beklentisi var. Bu kadar ağır yüke rağmen, genç ve kıymetli beyinler, öğrenim için niçin yurt dışına gitmeyi tercih ederler?

Bizde eksik olan nedir, yurt dışında öğrenimi hangi nitelikteki öğrenciler tercih ediyor, gidenlerin ne kadarı geri dönüyor, sorularını sormalıyız.

Robert Lisesi, Alman Lisesi, Avusturya Lisesi gibi, farklı müfredatla eğitim-öğretim yapan liselerden mezun olan öğrencilerin hemen tamamına yakınının, yükseköğrenim için öncelikle yurt dışındaki üniversiteleri tercih ettiklerini istatistiklerden ve gözlemlerimizden biliyoruz. Maddi durumu iyi, seküler kültürle yetişen aileler, genellikle çocuklarını bu okullarda okutmaktalar. Sözü edilen liseler, ülkemizdeki zeki çocukları devşirip yurt dışına aktarmak amacıyla kurulduğu için, hakkıyla bu görevini eğitim yoluyla yerine getirmektedir. Ailelerin beklentisi de bu doğrultuda olduğundan alan da veren de memnundur. Her şeyiyle bu toprağa bağlılığından ödün vermeyen vatansever gençler, konforlu yükseköğrenimi tercih etmemenin bedelini severek ödemeye devam etmektedirler.

Dil öğrenmek, dünyadaki farklılıkları, icatları, yenilikleri görmek amacıyla yurt dışına çıkanları hem anlarım hem desteklerim. İlerlemek, yükselmek, lider olmak ve lider kalmak bunu gerektirir. Bilgi, güçtür. Ancak, yurt dışına öğrenim için gidip, içinden çıktığı coğrafyanın insanına hizmet idealinden yoksun bir ruhla,  orada kalanları hiç anlayamam, kabullenemem. Bunu, ülkemize haksızlık, Milli Eğitim’in gafleti, bu milletin zenginliğiyle ihya olmuş insanların hem vefasızlığı hem ihaneti olarak görürüm.

Bu, bir beyin erozyonudur. Toprak erozyonu için mücadele eden, kaynak aktaran devlet, beyin erozyonu için ne yapmaktadır? Yüksek puanla öğrenci alan ve yabancı müfredatla eğitim-öğretim yapan lise öğrencilerinin ne kadarının yükseköğrenim için Türkiye’deki üniversiteleri tercih ettikleri araştırılmış mıdır? Bu, bir özenti midir, küçüklük kompleksi midir, yanlış algı mıdır yoksa daha iyiyi arama çabası mıdır?

Eksiklik, liselerdeki eğitimde midir, üniversitelerimizin kadrolarında veya donanımında mıdır? Beyin erozyonunun sorumlusu; ailelerdeki egemen seküler dünya görüşü müdür, vahşi kapitalist ahlak mıdır, milyonlarca vatan evladını teslim ettiğimiz Milli Eğitim’in yönetimi ve öğretmenleri midir, yükseköğrenimdeki beklentileri tam karşılayamadığını düşündüğümüz Yükseköğretim Kurulu mudur yoksa hayatımızın her alanında kendini hissettiren siyaset baronları mıdır?

Sorun belli: Beyin erozyonu. Sorunun sahibini arayarak vakti israf edemeyiz. Bu, gevezelik olur. Çözüme yoğunlaşmalıyız.

Üniversiteler, zeki öğrencilerimizi cezbetmeli. Özel ve devlet ayrımı yapmaksızın, bütün dünyada tanınan, kabullenilen marka üniversiteler oluşturmalıyız, var olanları yaşatmalı ve güçlendirmeliyiz. Eğitim kurumlarını ayakta tutan, eğitim-öğretim kadrolarıdır. Ufku geniş, vicdanı hür, yüreği ve iradesi güçlü, aidiyeti, insan ve vatan sevgisi sağlam, maddi sorunlarını aşmış, tahakkümlere karşı dirençli, irfanı yüksek, kendi branşında donanımlı akademisyenleri istihdam etmeli, yetiştirmeliyiz.

Moda düşüncelerle, popüler kültürle bu iş olmaz. Kurumlarda, kalıcılık ve sürerlilik esastır. Âlimin, amirden daha itibarlı ve kıymetli olduğunu herkes bilmeli ve kabullenmelidir. Yoksa havanda su döveriz, beyin erozyonu sebebiyle tarihin karanlık sayfalarına gömülürüz.

Diyanet ve Cemaatler ile İslam’ın Güncellenmesi

Yaklaşık iki sene önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “İslam’ın güncellenmesi gerektiği”ne dair beyanatı tartışmalara yol açmıştı. Hatta ben de İSLAM’I BUNLAR GÜNCELLERSE başlığı ile bir yazı yazmıştım.

Diyanet İşleri Başkanlığı ile en tutucu cemaatlerden olan İsmailağa Cemaatinin “konut kredisi kullanırken ödenen faizin haram olmadığına” dair fetvaları peşpeşe açıklandı. Bunlar Cumhurbaşkanının “İslam’ın güncellenmesinden” kastının ne olduğunu anlamamız açısından önemli birer örnek sayılmalı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan o konuşmasında “İslam’ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar. Siz İslam’ı 14 asır öncesi hükümleri ile bugün uygulayamazsınız.“

“Birisi bakıyorsunuz sünneti, öbürü bakıyorsun icmaı tartışıyor. Ya bırak bu işleri, aslolan mukaddes kitabımız Kuran’dır. Kuran’a ters değilse mesele bitmiştir” demişti.

Erdoğan’ın ifadesinde kullandığı “İslam’ın güncellenmesi” ibaresini doğru bulmuyorum. Bunun yerine “İslam’ın yorumlarının güncellenmesi” denilmesi gerekiyordu.

“İslam’da güncelleme” kavramıyla kastedilenin tecdit (yenileme) olduğunu sanıyorum. Tecdit, Hıristiyanlıktaki reformdan tümüyle ayrı bir anlam taşır. İslami hükümlerin çeşitli görüş açılarıyla yorumlanması çeşitli içtihatların, dolayısıyla mezhep farklılıklarının ortaya çıkmasına yol açmıştır. İçtihadın (yorum) önü daima açıktır.

Yorumların kendisinin herhangi bir kutsallığı söz konusu değildir. Kutsal olan Kur’an’da mevcut olan kurallardır. Onların değiştirilmesi söz konusu olmaz. Onların yeniden yorumlanmasının önü ise açıktır…

Reform, dine karışmış olan bidatleri dinde içselleştirme maksadına yöneliktir.

Mesela dinde haram olan bir eylem yaygınlaşmışsa dinin kuralını değiştirip haram olmaktan çıkarmak reformdur. 

“İslam, dinin hükmüne göre insanın kendini değiştirmesini öngörüyor, yoksa dinin hükmünü kendine göre değiştirmeyi değil…”

Şimdi bu bilgiler ışığında Diyanet’in ve İsmailağa Cemaatinin fetvalarının “reform” anlamına mı yoksa “tecdit” anlamına mı geldiğini anlamaya çalışalım.

*************************************

Bu Fetvalar Neden Şimdi Verildi?

Diyanet’in fetvasında Toplu Konut İdaresi’nin (TOKİ) sosyal konut projelerinde ev satmak için kredi kullandıran kamu bankalarının amacının “faiz getirisi elde etmek amacı taşımadığı”, söz konusu projeden yararlanmanın “caiz” olduğu ifade edildi.

İsmailağa cemaatinin fetvasında da “Bahsedilen iki kamu bankası kredi vermeyecekler. Bunlar sadece TOKİ’nin tahsildarlığını yapacak. Bu işlemi yaptıklarından dolayı sabit bir komisyon alacaklar. TOKİ “Bu vadeyi git falan banka üzerinde öde” diyor çünkü TOKİ’nin bir veznesi bulunmuyor. “Bu durumda fıkhen herhangi bir mahsur lazım gelmeyecektir. O kurumun faizli bir kurum olmasının bir önemi yok” denilmekte.

Bu fetvaların doğru olup olmadığından önce aklıma gelen ilk soru şu:

TOKİ bu tür sosyal konut projelerini de, lüks konut projelerini de uzun seneler öncesinden beri yapıyor. Bu konutların tamamına yakını banka kredisi kullanarak satıldı.

Bugüne kadar Diyanet veya CEMAATLER neden buna benzer bir fetva verip, kredi kullanan Müslümanları rahatlatmadı?

*************************************

Dinde Reform mu?

Bu fetvaların verilmesinin “zamanlaması manidar” bulunabilir. Diyanet teşkilatının artık AKP’nin arka bahçesi olarak kabul edildiği, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsmailağa cemaati önderlerini ziyaret ettiği bir zaman dilimine denk gelmesi tesadüf olabilir mi?

Erdoğan’ın ekonomik krizden çıkış için tek reçetesi yeniden konut sektörünü canlandırmak. Böylece bugüne kadar yandaş müteahhitlerle sürdürdüğü düzenin devamını sağlamak istiyor.

Toplu konut piyasasında doygunluğa erişildiğine göre, bugüne kadar faiz korkusuyla kredi kullanmaktan sakınan kesimlerden bir konut alım talebi yaratmak istenmiş olabilir.

Böyleyse, “dinin hükmünü bu maksada göre değiştirmek istediler” diyebilir miyiz?

Veya “dinde haram olan faiz toplumda çok yaygınlaşmış olduğundan, dinin kuralını değiştirip haram olmaktan çıkarmak” yani “fıkhi durumu fiili duruma uydurmak” istenmiş olabilir mi?

Böyleyse, bu tür güncellemenin adı “dinde reform”dur.

Bu fetvalar iktidar etkisinden bağımsız, günümüz meseleleri karşısında İslam’ın emirlerinin yorumlanması niyetiyle, bir başka deyişle “asrın idrakine İslam’ı söyletmek” amacıyla mı verildi? Amaç bu ve yorumlar İslam’a ve akla uygun ise reform değil, içtihat sayılabilir.

*************************************

Kur’an’daki Bir Hüküm Fetva ile Kalkmaz

Bugüne kadar Diyanet ve cemaatler, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “aslolan mukaddes kitabımız Kuran’dır. Kuran’a ters değilse mesele bitmiştir” sözünün aynısını ve benzerini söyleyenleri “reformcu” olarak suçladılar.

Ayrıca aynı kesimler, Kur’an’da riba olarak geçen kavramın faiz anlamına geldiğini söylediler. Faiz almayı Allah’ın açık hükmüne aykırı davranmak olarak nitelediler.

“Riba haram değildir” demek dinde reformdur.

Ancak “acaba faizin her türü riba kavramı içinde değerlendirilir mi?” diye düşünmek; “Riba olarak nitelendirilemeyecek faiz türleri haram değildir” diye yorum yapmak reform değil, içtihattır.

****

Şimdi anladılar ki, faizin her türlüsü riba değilmiş. Bu iki kavramı ayıran “Enflasyon oranını aşan kısmı” gibi, “zayıf olan tarafın sömürülmüş olması” gibi ölçütler ortaya konulmalı.

Diyanet’in ve İsmailağa cemaatinin fetvaları olayı bu yorum usulü çerçevesinde değerlendirmiyor. “Yolsuzluk hırsızlık değildir” diye yolsuzlukları sevimlileştiren, vakıflar üzerinden yürütülen rüşvet mekanizmasına kılıf olsun diye üretilen fetvaları hatırlatıyor.

Ben Diyanet’ten ve cemaatlerden mevduat karşılığı bankaların verdiği faizin haram olmadığına dair yeni fetvalar bekliyorum.

Böylece parasının değerini kaybetmeden muhafaza etmek isteyen vatandaşların, dövize ve altına yatırım yapacağına, ekonomiye katkı sağlayacak TL hesabına yatırmalarını teşvik edebilirler.

Garp Kurnazlığı

“Şark kurnazlığı” deyimini severiz… çok da kullanırız… “Garp kurnazlığı” henüz dilimize yerleşmedi. Oysa Garplılar, şarklılardan çok daha kurnazdır. Rahatça aka kara diyebilirler. Kendi çıkarlarına olanları bizim çıkarımıza imiş gibi göstermenin ustasıdırlar… Kardeşi kardeşe kırdırıp keyifle seyrederler. Zavallı şarklılar da kardeşlerini öldürerek vatanlarını kurtaracaklarını zannederler. Garplılar, önce kardeş kavgasını icat eder, kızıştırırlar. Sonra da kardeş kavgasını önlemek üzere, elde ettiklerine  “Müdahale için ortam olgunlaştı, yönetime el koyun” talimatı verirler. İstedikleri tavizleri ihtilalcilerden fazlasıyla alırlar. Kardeş kavgasını kızıştırmak için harcadıklarını misliyle götürürler.

 Tarih bunun örnekleri ile dolu. Merhum Mehmet Niyazi Özdemir’in 1915 yılında kaleme aldığı makalesinde rastladığım garp kurnazlığı örneğini bir kenara not ekmekte fayda var:

“Bundan yıllar önce bir Alman profesörü ile Filistin maslahatgüzarı televizyona çıkmışlardı. Alman profesör uzun uzun Arap milletini övdü, geçmişte ilimde büyük hamleler yaptıklarını,

Avrupalıların, bilhassa Almanların Araplarla çok yakın ilişkileri olduğunu, fakat Türklerin Arap coğrafyasını işgal etmesinden sonra onları sömürdüğünü, bu yüzden de Arapların geri kaldığı iddiasında bulundu.

Filistin maslahatgüzarı sıra kendisine gelince şunları söyledi: “Biz tarihte Almanlarla Arapların ilişkisinin sadece Şarlman’ın Harun Reşit’e hediye ettiği saatle sınırlı olduğunu biliyoruz, bundan başka da bir ilişkiye şahit değiliz. Türkler Arapları sömürdü diyorsunuz, onlar Arap dünyasındayken vatanımız çöllerle kaplıydı; ne bulup ne sömüreceklerdi. Türkler bize Sürre alaylarıyla yiyecek ve giyecek gönderiyor, biz de giyiyor ve yiyorduk.

Meğer bizde petrol ve gaz varmış; Batılıların yardımıyla Türkleri kovduk, ondan sonra sömürünün ne olduğunu anladık; fakat iş işten geçti.” Bunun üzerine Alman Profesör, “Biz konumuza dönelim.” dedi. İlk defa bir entelektüel Müslüman’ın veya Arap’ın Avrupalılara karşı Osmanlı’yı savunduğuna şahit olmuştum.”

Köpeğe sitem edilmez…

Sıkışınca pişkin pişkin “konumuza dönelim” derler. Tabii köpek köpekliğini yapacaktır. O ancak ısırır.  Fakat onların oyunlarını, senaryolarını yıllar sonra anlayan veya halâ anlamayan bizim aydın zannettiğimiz, istihbaratın başına geçirdiğimiz, ülkemizi yönetsin diye seçtiklerimize ne diyeceğiz?

Mesela komünizm ve faşizm diye tehlikeleri var mı imiş?

Mesela Celal Bayar’a “Bu kış Türkiye’ye komünizm gelebilir” diye kim söyletmiş?

Mesela eyaletlere bölünsün diye, “Türkiye, Ankara’dan yönetilemeyecek kadar büyük” dedirten hangi istihbarat kuruluşudur?

Mesela milliyetçilere “Komünizm görüldüğü yerde ezilmelidir” sloganını kimler söyletmiştir? Kimler bu sloganı saf saf Türk çocuklarına tekrar ettirmiştir?

Duvarlara  “kahrolsun faşizm” yazmak gerektiğini solcularımıza kim öğretmiştir?

Mesela Mehmet Ağar “12 Eylül’den önce, solu Sovyetlerin silahlandırıp kışkırttığını zannediyorduk, bir de gördük ki iki tarafın içinde de Batının ajanları cirit atıyormuş, iki tarafı da kışkırtan Batılı istihbarat kuruluşları imiş. Batılı kışkırtıcıların yanında Sovyetler çok masum kaldı. ” diye söyledi de kimse bunun üzerinde niye durmadı?

Hiç şüphe etmiyorum ki,  Irak’ta, Libya’da, Suriye’de bugün, 27 Mayıs 1960 öncesi, 12 Eylül 1980 öncesi Türkiye’de olup bitenlerin arkasında “Garp Kurnazlığı” vardır. 15 Temmuz Fetö darbesinin arkasında kimin olduğunu sağır sultan bile duydu… Çünkü stratejik (!) müttefikimiz olduğu rivayet edilen ABD bu sefer kabak gibi açıkta kaldı…

Görülüyor ki şark, kurnaz değil saf (daha ilerisini söylemeye terbiyem müsaade etmiyor), garp ise daima kurnaz…

Neden?

Israrla söylüyorum ve söylemeye devam edeceğim.

Tarihi bilmek, yaşanmışlığı tarihi seyri içinde öğrenmek ve bu öğrenileni de anlatmak ve yazmak yeterli değildir.

Yaşanmışlığı, sorular sorarak, sorgulayarak, yani, diğer bir ifade ile Felsefe yaparak, Tarih Felsefesi yaparak, tarihi öğrenmek, anlamak, anlatmak, yazmak şarttır. Aksi halde, herkesin okuyup öğrenebileceği konuları siz de öğrenmiş olursunuz, o kadar.

Bakınız!

Şimdi, bir takım sorular soralım ve cevabını hep beraber arayalım, araştıralım, düşünelim! Yani, sorgulayalım!

Hangi konuda?

Millî Mücadele’nin başlaması ve devamı konusunda.

30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Anlaşması imzalandı. Mustafa Kemal ATATÜRK, o tarihte nerede? Adana’da.

 Mondros Ateşkes Anlaşması’nın 7. Maddesi, galip devletlere, gerek gördüklerinde ülkemizin topraklarında istedikleri yeri işgal etme imkânı veriyordu.

Buna göre, İngilizler imzadan 3 gün sonra Musul’u işgal ettiler. Bu işgal, İngilizlerin Anadolu’yu işgale başlayacaklarının da habercisi idi.

Mustafa Kemal, bu gerçekleri, yerinde ve yaşayarak görmüştü. Bu nedenle de, işlerin daha da kötüye varacağını anlamış olduğundan, İstanbul Hükümetini telgraflarla uyarmaya başladı. Onlara: Silahları teslim etmeyin, işgalleri kabul etmeyin, askerin terhisinde acele etmeyin, kısaca, dik durun ve dik duracak bir Hükümeti kurun diye sürekli sıkıştırdı.

ATATÜRK, Adana’da işgalleri bizzat gördüğü için;

“Bende bu vekayiin ( Millî Mücadele) ilk hiss-i teşebbüsü (mücadeleye girişmenin gerekliliği), Adana’da, bu güzel şehirde vuku bulmuştur(meydana gelmiştir)” demiştir, 15 Mart 1923’te Adana’yı ziyaretinde.

Burada, bir takım hazırlıklar da yapmıştır. Bu hazırlıkların başında, bölgenin ileri gelenleri ile görüşmeler yapmış, halk ile temaslar kurmuş ve nabız yoklamıştır. Adana ve çevresinin işgalleri kabul etmeyeceğini anlamıştır. Öyle anlaşılıyor ki, İstanbul’a yaptığı uyarıların uygulamasını bu bölgede yapmıştır ve işgale karşı durma girişimlerinin temelini atmıştır.

Bu durumu açıkça gösteren bir konuyu ifade edebiliriz:

Anadolu’da işgalci güçlere karşı sıkılan İLK KURŞUN o zaman Adana’ya bağlı olan DÖRTYOL ilçemizde Kara Mehmet tarafından atılmıştır.

ATATÜRK, Adana’dan, 10 Kasım’da trenle İstanbul’a hareket etmiş ve 13 Kasım’da Sirkeci Garı’na indiğinde, İstanbul’un işgal edildiğini üzüntü içerisinde görmüştür.

Peki, yanındaki Salih BOZOK’a bu üzüntüsü içerisinde ne demiştir?

“Geldikleri, Gibi Giderler?”

Şimdi soralım; Adana’dan hangi güzel ve kendine güven veren duygularla gitmiştir ki, o gördüğü manzaranın üzgünlüğüne rağmen, bu ifadeyi kullanabilmiştir?

Yazdıklarımı birbirine bağlarsak cevap bulunur.

Gelelim, Nedenlere!

Dörtyol’da düşmana atılan kurşun, İzmir’in işgalinde düşmana atılan kurşun, NEDEN İstanbul’un işgalinde atılmamıştır.

Boğazda gemiler demirlemiş, toplarını Dolmabahçe Sarayı’na doğrultmuşken, NEDEN karşı konulmamıştır?

Fransız komutan Desperey, Fatih’ten, Türk Milleti’nden intikam almak için beyaz bir at üzerinde Fatih Sultan Mehmet edası ile Beyoğlu’nda gezerken, NEDEN, ölüm bile olsa karşı konulmamıştır?

Ülkenin PAY-İ TAHTI işgal edilip, düşman çizmeleri altında inim inim inlerken, NEDEN, süklüm püklüm oturulmuştur?

Yunan, Fransız, İngiliz Bayraklarına selam vermeden geçen Türkler, yaşlı, kadın demeden dayak yerken, NEDEN, feryatlar duyulmamıştır?

Uzun bir aradan sonra kurulan Meclis-i Mebusan basılıp, Mebuslar, bir suçlu gibi kamyonlara doldurulup Malta’ya sürülürken, NEDEN, göz yumulmuştur?

İstanbul Hükümetinin başına, Millî bakabilen bir tane eleman yokmuş gibi İngiliz Muhipleri Cemiyeti kurucusu Damat Ferit NEDEN getirilmiştir?

İstanbul Basını içerisinde işgali destekleyen çok sayıda yazarın olması NEDEN normal görülebilir?

EN ÖNEMLİSİ DE, TÜRK MİLLETİ, İZMİR’İN İŞGALİ ÜZERİNE  ÜLKENİN HER TARAFINDA OLAĞANÜSTÜ TEPKİ GÖSTERİRKEN, PAY-İ TAHTIN, YANİ DEVLETİN KALPGÂHI OLAN İSTANBUL’UN İŞGALİNE BÖYLE BİR TEPKİ GÖSTERMEMESİ NEDEN?

Bu NEDENLERİN cevabını herkes arayıp bulacaktır.

Kıbrıs’ın Efsane Komutanı ‘’ Kod Adı Bozkurt’’

   ‘’ Onlar tarih yazdılar ve tarih onları yazdı. Bu toprakların kahramanları bitmeyeceğine göre, daha yazılacak çok tarih, tarihin yazacağı çok kahraman vardı…’’

      Aslında efsaneler hala yaşayan gerçeklerdir, asla unutulmazlar… Bu efsaneleri anlatmak için o dönemi paylaşmak, o efsanenin bir parçası olmak gerekir.

     Ben o dönemi yaşamadım ama 45 yıl önce Kıbrıs’ta; vatan ve vazife uğruna, o efsanevi dönemi yaşayanlarla, yaratanlarla birlikte omuz, omuza savaştım.

      Bu savaş, Rumlar tarafından tutsak edilemeyen, diz çöktürülemeyen, Kıbrıs Türk Halkının 50’li yıllardan beri süren adada ki var oluş mücadelesinden, 1974’e kadar yaşanan o efsane direnişidir.

      20 Temmuz 1974 Kıbrıs ‘Barış’ Harekâtı diye adlandırılan bu savaşta yaşadıklarımı, okuyucu ile pek çok kez paylaştım, kitaplarımda anlattım…

      Bu sunumumda ise 1974 öncesini, ‘Kıbrıs Türk Tarihine’ altın harflerle yazılan o efsaneler döneminin bir komutanını, ‘Efsane Teşkilat TMT’ye’ uzun bir dönem Bayraktarlık’’ yapan bir Türk subayını, büyük bir vatanseveri anlatmaya çalışacağım…

   Bu ‘Değerli Komutan; Kod Adı Bozkurt olan TMT’nin ikinci Bayraktarı Kenan Çoygun Paşa’dır.

    O; adada görev yaptığı o çok önemli dönemi hiç anlatmadı, o süreçte yaşanan efsaneler içerisinde hep vardı ama yokmuşçasına davrandı. Kıbrıs’ta verilen o şanlı direnişin yazılması, tarihin bu çarpıcı gerçeğini bizzat anlatması için yalvaranlara, o tok ve gür sesiyle hep şu yanıtı verdi:

  ‘’Mukavemetçi sırları ile ölür. Beni böyle anınız…’’ Ve öyle de oldu… ‘Efsanenin Başkahramanıydı’ ama ölünceye kadar hep mütevazı kaldı. O hep sustu. Onu, onun yarattığı efsaneleri sadece tarih sayfaları yazdı, silah arkadaşları anlattı! O Çılgın Bir Türk’tü tarih sayfalarında da öyle yer aldı…

   İşte tarih sayfalarının anlattıkları ile ‘’Kod Adı Bozkurt’’ olan O Efsane Komutanla birlikte anılan efsanelerden yalnızca birkaçı:

 ‘’Kenan Çoygun’un ailesi, Kafkasya’nın Dağıstanlı bölgesinden, 1917 Bolşevik Devrimi sonrasında ülkemize göç etmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan 1 yıl sonra, 1924 Yılında Bursa’da doğmuştur. Babasını 6 yaşında kaybetmiştir. 1930’lu yıllarda, bazı günler Bursa Ulu Cami’den gelen çağrıyla namaza koşanlar, dikkat kesilip ezanı dinleyenler, bu güzel sesli müezzinin kim olduğunu merak ederlerdi. Ezanı okuyan bir çocuktu, ama usulüne uygunluğu ve sesi, insanları huşu içerisinde dinlemeye teşvik ederdi. Bursa Ulu Cami’de ezan okuyan bu çocuk Kenan Çoygun’dan başkası değildi.

         Harp okulundan 1942 yılında, dönem 5’ncisi olarak mezun oldu ve T.S.K’de göreve başladı. 1948 yılında Erzurum’da görevli iken Sn. Behice Çoygun ile evlendi, iki oğlu ve bir kız evladı oldu…

       Kenan Çoygun henüz Yarbay iken, 1962 yılında, TMT lideri olarak Kıbrıs’ta görev alıp almayacağı sorulduğunda, yaşamını tehlikeye atacak bu vatan görevini, tereddütsüz kabul etti…

        Kenan Çoygun, Kıbrıs’a ilk gelişinde durumu bütün çıplaklığıyla gözlemleyebilmek için, ailesini getirmedi. Rum kesiminde bir ev tutarak yaklaşık 6 ay boyunca burada yaşadı. Bu süre içerisinde sonraki yıllarda çok işine yarayacak irtibatlar oluşturdu, Rumlar hakkında bilgi sahibi oldu. Hatta günlerce EOKA’nın başı Grivas’ı adım, adım bizzat kendisi izledi. Daha sonra eşi ve küçük oğlu Gültekin’i Kıbrıs’a getirdi. Kıbrıs’a gelişinden 5 yıl süreyle hiç Türkiye’ye gitmedi, büyük oğlu İskender’i ve kızı Lale’yi 5 yıl boyunca hiç görmedi.’’

        Rumlarla ilk tanışması, sanki bundan sonra yaşanacak sürecin de habercisi olur:

        ‘’O günler Türk ve Rumların karışık olarak yaşadığı dönemlerdi. Kenan Çoygun eşiyle lokantaya gitmişti. Yemeklerini yedikleri sırada, Rumlar tarafından ailesine saygısızlık yapıldı. Rumlar karşılarındakinin Türk ordusunun şerefli subaylarından Kenan Çoygun, TMT’nin Bayraktarı  ‘’Bozkurt’’ olduğundan habersizdirler. Ama bu habersizlik onlara pahalıya mal olmuştu. Hemen oracıkta Rumlar için can yakıcı bir tanışma faslı gerçekleşti, hırpalanan Rumlar kaçarak lokantayı terk ettiler. Kenan Çoygun, Rumların arkadaşlarını da alarak geriye dönebileceklerini düşünerek, önce eşini eve bırakır, sonra tekrar lokantaya geri döner. Amacı buradayım mesajını vermektir. Kim olduğunu bilmedikleri bir Türk’ün, Rumlara haddini bildirdiğini duyan Kıbrıs Türk’leri lokantaya geri dönen bu adamı yalnız bırakmak istemezler. Hızla etrafa yayılan bu haber üzerine, birbirlerinden habersiz Türkler lokantaya müşteri gibi doluşmuşlar, farklı masalara müşteri gibi oturarak, bu yiğit adama gelebilecek saldırıya karşı destek vermek istemişlerdi…’’

          Rumlar o gün gelmediler. Ama 21 Aralık 1963 günü, bütün ağır silahlarıyla, Türklerden onlarca kat fazla savaşçılarıyla geldiklerinde de, tam tamına 24 saat içerisinde Ada’nın tamamını ele geçireceklerini umuyorlardı!

      21 Aralıkta Rum çetelerinin başlatmış olduğu Kanlı Noel saldırıları tüm acımasızlığıyla devam etmekte; kadın-erkek, genç-ihtiyar demeden Türkler vahşice katledilmektedir. Rum silahlı güçleri 24 Aralık günü Lefkoşa ve diğer Türk bölgelerine saldırıya devam etti. O gün Kumsal bölgesine saldıran Rumlar, Kıbrıs’taki Türk Alayı’nda görev yapmakta olan Binbaşı Nihat İlhan’ın eşi ile üç çocuğunu da vahşice katlettiler.

       Saldırılar sonucunda 18.667 Kıbrıs Türk’ü yaşadığı 103 köyü terk etmek zorunda kalmıştı. İşte Kanlı Noel saldırılarının başladığı ve Türklere yönelik katliam girişimlerinin bütün Kıbrıs’a yöneldiği ve Türkler her yandan sarıldığında, Bayraktar Kenan Çoygun:

       ‘’ Ölmek var, teslim olmak yok. Rumlar benim cesedimi çiğnemeden Türk kesimine giremezler. Eğer her taraftan yarılırsak, herkesin toplanacağı yer Lefkoşa’daki Atatürk Heykelinin altıdır. Son kurşunlarımızı burada atacağız. Rumlar gelince, cesetlerimizi Atatürk Heykelinin dibinde bulacaklar’’ emrini verir.

      Saldırılar, 5 gün 5 gece sürer, Türkler inanılmaz bir direniş gösterirler. Rumlar büyük bir şaşkınlık içerisindedirler. Saldırılarını şiddetle sürdürdükleri 25 Aralık günü artık bütün cephelerde Türklerin mühimmatları bitmek üzeredir. Rumlar Türk mahallelerine hoparlörle ‘’ Türk kuvvetleri her taraftan sarıldılar, teslim olun çağrısını durmadan tekrar ediyorlardı. İnsanüstü direnişe, bütün yokluklara rağmen devam eden kahramanca mücadeleye rağmen Lefkoşa artık düşmek üzeredir.

         İşte bu şartlar altında, Kenan Çoygun Anavatan’a son bir mesaj gönderilmesine karar verir. Mesaj en yüksek ivedilik derecesi ile gönderilir ve aynen şöyledir:

          ‘’Her taraftan sarıldık. Eğer yardım gelmezse, bunun farklı bir nedeni olduğunu düşüneceğiz, VATAN SAĞOLSUN.’’ Saat 14.00 civarında Türkiye’den mesaja cevap gelir. ‘’Milletçe sizlerle beraberiz. Dayanın. Jetlerimiz yoldadır’’ Biraz sonra Girne kapısı tarafından iki Türk savaş uçağı, evlerin çatısını yalarcasına, bir mızrak gibi Lefkoşa semalarında görünür. Bu Türk uçakları, tek mermi atmadan Kanlı Noel saldırılarını durdurmaya yetmiştir.

          Kenan Çoygun inanç, karar ve cesaret ile en şiddetli saldırılara yardım gelene kadar karşı koyabilmesinin yanında, en zorlu anlarda bile kararlılığını yitirmemesi kadar, Türkiye’ye çektiği mesajdaki onurlu duruşu da dikkate değerdir.

         TMT Efsanesinin ve Efsane Lideri Kenan Çoygun’un bu şanlı direnişte, Lefkoşa’da, Küçük Kaymaklı’da, Arpalık’ta, Yenişehir Bölgesinde, Erenköy’de, Baf’ta, Beşparmak dağlarında yazdıkları destanlar, Mücahitlerin kahramanlıkları, Kenan Çoygun’un savaş dehası, bizzat katıldığı çatışmalarda gösterdiği kahramanlıklar bu yazı ile anlatılamayacak kadar muhteşemdir. Bilinmesi gereken en önemli şey, o günlerde o direniş gösterilmemiş olsaydı, bu gün Kıbrıs’tan, en fazla Girit kadar söz edebileceğimiz gerçeğidir.

       Yıllar, yılları kovalamıştır. 1967 yılının başında Türk Hükümeti tarafından Kenan Çoygun’un adadan geri çekilmesi kararı alınmıştır.

       Şimdide o günleri, çok değerli vatansever, KKTC eski bakanlardan rahmetli Sn. İsmet Kotak’tan dinleyelim:

      ‘’TMT’nin bu efsane komutanının başarıları emperyalizmin temsilcilerini rahatsız etmişti, o yıllarda başlayacak BM görüşmeleri zemininde alınmış olan bu kararı Kıbrıs Türk’ü bir türlü kabul edemiyordu. Haber adada bomba etkisi yapmıştı. Ve o günlerde yayınlanan ‘’Zafer Gazetesinde’’ ilk kez komutanın resminin basılması kararı alınmıştı. Oysa TMT yeraltı örgütü olarak yer üstüne çıkmış da olsa ‘’Komutan’’ her zaman gizli kalırdı. Zafer gazetesi sorumluları olarak herkes boynunu alta koymuştu. Resim basılacak ve TMT’nin Efsane Komutanına karşı son görev yerine getirilecekti.

      Zafer yayınlanıp dağıtıldı. Ve çakmak, çakmak gözleri, tarihin içinden çıkıp gelen Komutanların bir eşi olan Kenan Paşa, bir anda fark edilen bıyıkları, çatık kaşları ile Kıbrıs Türk Halkının karşısına çıktı.  Zafer gazetesi kapışıldı. Kenan Paşasına veda eden halk büyük üzüntü duydu…’’

      O yıllarda adada görev yapanlar ise; Kenan Çoygun’un adadan ayrılışını şöyle anlatıyor:

     ‘’ Adadan ayrılırken BM Barış Gücü, Kıbrıs Rum kesiminde bulunan Lefkoşa Hava Alanına kadar silahsız seyahat etmesini istediğinde, Kenan Çoygun:

    ‘’ Bir Türk subayı silahını asla vermez. Rum polisi veya askerleri herhangi bir barikatta beni durdurup yoklamaya kalkışırsa, hiç tereddüt etmez çeker vururum’’ diyerek bu talebi reddetmiştir.   

        Onun bu kararlı tutumu karşısında BM Barış Gücü; Kenan Çoygun’u Rumlarla muhatap etmeden havaalanına kadar götürmüştür.’’

      Aynı zamanda Kenan Çoygun Rumlara da el altından haber gönderdi. Havaalanında çıkacak en ufak bir terbiyesizlikte ortalığı dağıtacaktı. Sözünü tuttuğunu karşı taraf iyi biliyordu. O gece, Onun başına ödül bile koymuş olan Rum Milli Muhafız Ordusu’nun, O’nu korumakla görevlendirilmiş olması, ibret alınacak bir olaydır…

      TMT’nin efsane lideri Türkiye’ye döndükten sonra 1969 yılında, Tuğgeneralliğe terfi etti, 1973 yılında da Tuğgeneral rütbesi ile emekli oldu.

     Aslında bu rütbe, O Büyük Komutana, o şanlı direniş yıllarında, bizzat Kıbrıs Türkleri tarafından çoktan verilmişti…

       ‘’Kenan Çoygun TMT’ye liderlik yaptığı dönemde, sadece askeri görevleri yerine getirmediği, açıkta kalanlara yatacak yer, aç kalanlara aş temini için didindiği, yokluklar içinde, bir nizam tesis ettiği bilinen hususlardır. Öte yandan, komutanlık yaptığı her yerde, askerlerini kendisine emanet olarak görmüş, onlara her zaman evlat, oğul diye sevgiyle hitap etmiş ve buna uygun davranmıştır. Kıbrıs’ın en zor günlerinde tiyatro açılmasına öncülük yapacak kadar sanatçı dostudur. Saz çalan, resim yapan, Türk sanat müziği eserlerini usulüyle icra eden, zeybek oynayan sanatçı ruhlu bir kişidir. Çocuklarına iyi bir baba, karısına iyi bir eş olmuştur.

      Ömrü boyunca, kendisini kahraman olarak sunma gereği hissetmemiş, medyatik olma gayretine girmemiştir. Gazete, televizyonlarda görünmemiş, anılarını yazmamış, hatta anlatmamıştır. Yaptıklarından rant elde etme peşine düşmemiş, asla maddiyata değer vermemiş, ihtiyaç sahipleri için harcama yapmaktan çekinmemiştir. Kıbrıs yıllarında kendisine emanet edilmiş örtülü yardımları adaletle sarf etmiş, ömrü boyunca çalışarak biriktirdiği 30.000 liranın üzerine, Ordu Yardımlaşma Kurumundan 50.000 lira kredi çekerek, 80.000 liraya, giriş katta bir apartman dairesine sahip olabilmiştir.’’

        Kıbrıs Türklerinin şanlı direnişine damgasını vuran ‘’O Kahraman Bozkurt’’ Anlatılan ve anlatılmayan neleri yaptıysa, inandığı bir dava, yüz binlerce Kıbrıs Türk’ünün onurlu bir gelecek sahibi olması uğruna, şerefli bir Türk Subayına yakışanları yapmıştır.

        O kendisine emanet edilen bayrağı yere düşürmemiş, ‘’Mustafa Kemal’in Trablusgarp’ta taşıdığı meşaleyi söndürmeyerek, Çılgın Türklerin asla bitmeyeceğini göstermiştir…’’

       12 Ekim 2005 tarihinde hayata veda eden bu efsanevi komutanı en derin sevgi ve saygı duyguları ile anar, aziz hatırası önünde saygı ile eğilirken;

       Hala kamp ateşlerinin yanmaya devam ettiği, Türklük ateşinin daima var olacağı vatan topraklarımız Kıbrıs’ta; eminim ki, sadece her 12 Ekim geldiğinde değil, Kıbrıs Türk Halkı her dara düştüğü dönemde; O Büyük insanın, O Efsane Komutanımızın ruhu daima Kıbrıs adasında bizlerle birlikte olacak, önderliğini yaptığı tüm silah arkadaşları ile birlikte yarattıkları kahramanlık destanları, o efsaneler nesillerden, nesillere anlatılarak; bizlere daima güç verecektir.

      ( Yazımın içeriğinde tırnak içerisine aldığım paragraflar; Değerli Cüneyt Öztürk’ün çalışmasından alınmıştır. Bu çalışma için kendisine teşekkür ediyor, sevgiyle selamlıyorum…)

İstanbul Kanalı

Çılgın projeler çılgın isimlerle anılır ama biz yine de “Kanal İstanbul” yanlışına Türkçemize hürmeten “İstanbul Kanalı” diyelim. Gömleğinizin düğmesini bir defa yanlış iliklediniz mi, o yanlış son düğmeğe kadar devam eder.

İşte, İstanbul kanalı projesi de neresinden bakarsanız bakın yanlış bir proje. Gerek ilim adamlarının konuşmalarından gerek sosyolojik açıdan bakıldığında öğreniyoruz ki, bu proje akla, mantığa ve Türkiye gerçeklerine aykırı bir projedir.

Yeniçağ Gazetesinden araştırmacı yazar Arslan Bulut, yıllardır yazıyor. ABD, 1936 Montrö anlaşmasını anlaşmaya karşı olduğu için imzalamadı. Karşı olmasının en büyük sebebi, bu anlaşmaya göre ABD savaş gemilerinin Karadeniz’e boğazlardan geçememesi. Gene rahmetli araştırmacı yazar Aytunç Altındal’ın açıklamalarına göre, ABD deniz kuvvetleri Karadeniz’e çıkmak istiyor fakat Montrö anlaşmasının 16 ve 17. Maddeleri bu geçişe engel olduğu için, maddelerin kaldırılmasını istiyor.

Dünyanın doğusundan batısına kadar birçok eserde imzası bulunan Prof. Doktor Ahmet Vefik Alp, Projenin yanlışlığından bahsederken, Trakya’nın tamamen susuz kalacağını ve onca suyun telafisinin mümkün olmayacak derecede kanala boşalacağından bahseder. Ayrıca deprem açısından da büyük sakıncalarının olduğunu, risk taşıdığını söyler.

Ama bütün bunlara inat, televizyon kanallarında ne kadar ilim ve irfandan yoksun yandaş gazeteci varsa saatlerce İstanbul Kanalını tartışıyorlar.  

Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Belediye Başkanlığına geldiğinde: “İstanbul’un nüfusu çok kalabalık, buraya göçü durdurmak için vize koymayı düşünüyoruz” demişken, bu gün ne oldu da nüfusun 20 binleri zorladığı bir zamanda İstanbul kanalının etrafına 3-5 milyon daha göç yığılmasına yol açmaya çalışıyor. Bu olay gerek sosyolojik açıdan ve gerekse kültürel açıdan İstanbul yaşantısını daha büyük risklere taşıyacak.

İşin bir de rantiye kısmı var ki, hayretler içinde kalmamak mümkün değil. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun açıklamalarına göre: “tam otuz milyon metre kare arsa 2011 yılından sonra el değiştirmiş. 3 Tane Arap şirketi büyük ölçüde bu alanda toprak sahibi olmuş.” Katar’lısından tutun, Kuveyt, Alman, İngiliz ve yandaşlara kadar bu bölgeyi parsellemişler. İster istemez insanın aklına pis kokular geliyor.

Konu bu kadar açık ve net iken hatada ısrar etmenin mantığını anlamak gerçekten çok güç görünüyor. Ayrıca bu kanala harcanacak para 50 ile 75 milyar lira arasında bir maliyet hesaplanıyor ki, Türkiye’nin bu günkü ekonomik şartlarında bu parayı oraya gömmesi akıl kârı değil. 8 milyon işçi toplu sözleşme görüşmelerinde hükümetten bir cevap beklerken, yüzde ondörde dayanan işsizler ordusunun aileleri aç, sefil ve perişan haldeyken, üniversitelerden mezunların işsizlik oranı yüzde 27 ye çıkmışken böyle bir projeye bu kadar yatırımı gömmek gerçekten kelimenin tam manasıyla büyük çılgınlık. Düşünün bir kere siyanürle toplu intiharlar, sizlere bir şeyler hatırlatmıyor mu, vicdanlarımız bu kadar mı köreldi?

Belki de Türkiye bu projeye 5 kuruş harcamayacak diyecekler. İyi ama daha evvel de yap işlet devret modeliyle yollar, köprüler, şehir hastaneleri yapıldı ancak kendi kendisini çevirmiyor, her gün yapılan köprüden, yoldan geçmeyen, şehir hastanelerinde yatmayan vatandaş buralara para ödüyor. Bütün bu yanlışlara tekrar tekrar düşmekteki ısrarın sebebi ne ola ki?

Kalın sağlıcakla

“Ki Aldatmadır Dinleri / ve Gurrehum fî Dînihim”

 – “Mâ Kânu Yefterûn / Uydurdukları İftiralarla” (Âl-i İmran 24)

 

“Ve örttüler dinlerinin üzerini” (En’am 137)

“Dinlerini parça parça edip her biri bir şeyin taraftarı oldular” (En’am 159)

“İnsan şeytanları her Nebiye düşman” (En’am 112)

“Halka riyakârdırlar” (Nisâ 142)

“Âyetlerimi azıcık menfaat karşılığı pazarlamayın!” (Mâide 44)

“Uyar onları; O’ndan başka veli ve şefaatçi yok!” (En’am 51)

“Oysa iyiliğe nail olamazsınız, sevdiğiniz şeyleri paylaşmadıkça..” (Âl-i İmran 92)

“Kuşkusuz benim velim Allah” (A’raf 196)

“Allah’la aranıza koyup yardım istediklerinize kul olmam bana yasaklanmıştır.” (En’am 56)

“Allah’tan başkasına dualanma; ne fayda verebilir, ne zarar verebilir.” (En’am 71)

“Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah’tan gayrısını mı veli ittihaz edeyim? Bana, barışçıl olanların öncüsü olmam ve ortaklar koşanlar arasında olmamam emredildi.” (En’am 14)

“Hayır, sizin mevlânız / koruyucunuz Allah’tır.” (Âl-i İmran 150)

“Göklerin, yerin ve içindekilerin mülkiyeti Allah’ındır” (Mâide 120)

“Muhammed, bir elçiden başkası değildir.” (Âl-i İmran 144)

“Bir Nebinin kamu malından çalması olacak şey değildir. Ki kim çalarsa Kıyamet Gününde çaldığı şeyle birlikte getirilir.” (Âl-i İmran 161)

“Şüphesiz Allah, sorumlulukları yetkin olanlara vermenizi ve insanlar arasında yargıda bulunduğunuzda adaletle davranmanızı buyruk veriyor.” (Mâide 58)

“Kuran’ı derinlemesine düşünmüyorlar mı?” (Mâide 82)

“Ey iman edenler! Öz benliğiniz, anne-babanız, yakınlarınız aleyhine de olsa adaleti dimdik ayakta tutarak Allah için tanıklık edenler olun.” (Mâide 135)

“Allah’ın aydınlattıkları; aydınlanmayla yürüyün” (En’am 90)

“Ey inananlar, siz kendinize bakın; aydınlanma yolundaysanız saptıranlar size zarar veremez.” (Mâide 105)

“Ve kim birini yaşatırsa / ihya ederse bütün insanlığı yaşatmış gibi sayılır” (Mâide 32)

“Ve onları yeryüzünde topluluklara ayırdık; içlerinde erdemli kimseler de var ve alçaklar da..” (A’raf 168)

“Toplumda benim yerimi al ve barışçı ol. Sakın bozgunculuk modasına tâbi olma!” (A’raf 142)

“Ve yılgınlığa kapılmayın, ve kederlenmeyin. Ki mutlaka üstün gelirsiniz, eğer inanıyorsanız” (Âl-i İmran 139)

“Yenilendiler Allah’tan nimetle ve erdemle, kötülük dokunmaksızın” (Âl-i İmran 174)