20.8 C
Kocaeli
Salı, Haziran 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 525

Peygamberler Şehri Kudüs (3)

Bir saat istirahat ve kahvaltıya müteakiben 08.00’de tekrar otobüsümüzdeyiz. Zeytin dağına gidiyoruz.  Zeytin Dağı, doğu Kudüs’ü en güzel gören bir tepedir. Müslümanlarca 3. Harem Beytül  Makdis  denilen bu  kutsal yer 144 dönümlük bir alan olup bu tepeden tüm detayları ile görülebilmektedir. Bu kutsal alanın Etrafını çevreleyen ve Kanuni Sultan Süleyman zamanında yeniden yapılandırılan kale duvarları, ortasında bir inci misali duran Kubbetüs Sahra, onun hemen güneyinde mescidi aksa cami, daha güneyde ve surların dışındaki Davut şehrinin kalıntıları, kale surlarının bize bakan doğu tarafındaki Altın Kapı ve hemen önündeki müslüman mezarlığı… Durduğumuz yerin önünde ise hiçbir yeşilliğin olmadığı,  binlerce mezarı ile  yahudi mezarlığının bulunduğu zeytin dağı. Bu mezarlık Yahudi inancına göre cennete gidilecek en kısa yola sahip olduğundan dünyadaki en pahalı mezar yeri olduğu söylenir. Denildiğine göre burada bir mezar yeri milyon dolarlara satılmaktadır. Daha aşağıda ise iki kilise görülmektedir. Hz. İsa’nın hayatı ile ilgili önemli olayların olduğu noktalara kiliseler yapılmıştır. Altın kaplamalı soğan kubbeleri ile dikkat çekeni  Rus Ortodoks kilisesi( Mary Magdalena ). Yahudi mezarlığında hiç bir yeşillik ve çiçek yoktur. Onların inancına göre bunlar yasak ve mezarların üzerine konulmuş taşlar dikkat çekmektedir. Bu taşların sayısı mezar sahibinin ziyaretçisini göstermektedir. Mezarlık bölgesi bir vadi ile karşıdaki  tepeden ayrılmaktadır ve bu vadinin adı cehennem vadisidir. Yine Yahudi inancına göre sırat köprüsü burada kurulacak ve cennete geçiş buradan olacaktır.  Daha ileride, şehrin içinde dikkati çeken bir başka kubbe daha vardır, burası Kıyam kilisesidir. Bu kilise mukaddes tepenin kuzeybatı köşesinde başlayan Çile yolunun sonundadır. Hz. İsa’nın çarmıhtan indirilip defin edildiği yer olduğuna inanılmaktadır. M.S. 350 yılında,  Konstantin’in annesi Helena tarafından yaptırılmıştır.

Bu yapı Kudüs’ün önemli bir dini  yapısı olup Kubbetüs sahra yapılmadan önce bu şehrin en görkemli yapısıdır. Çile yolunun başlangıç noktası olan köşe ayrıca  2. Mabedi yapan Herod’un Antonio kale kalıntısı üzerine yapılan, mimarisi ile dikkat çekici  Gavanime minaresinin olduğu köşedir… Burası ayrıca Hıristiyan tarihinde önemli bir isim olan Aziz Pavlus’un son vaazını verdiği yer olarak biliniyor. İşte çarmıh olayı burada başlayıp kilisenin olduğu yerde bitiyor…  Zeytin dağındaki durduğumuz seyir noktasında, Kudüs ile ilgili bu bilgileri rehberimiz  Mehmet  Ekinci’ den öğreniyoruz. Kudüs rehberimiz burada okumuş ve eğitimine yüksek lisans ile devam eden Diyarbakır’lı bir Türk vatandaşımızdır. Anlatış şekli ve konulara hakimiyeti  bu şehri daha iyi tanımamızı  sağlamıştır.

Bu genel bilgilendirmeden sonra  bölgedeki üç yeri daha görüyoruz. Birisi Salmanı Farisi makamı, diğeri Rabiatül Adeviyye makamı olup bunlar islam tarihinde önemli isimlerdir. Bir diğer yer Osmanlı devletinin bölgedeki 4. Ordu Komutanı Cemal paşanın karargahıdır.

Daha sonra otobüsümüzle kutsal tepeye gidiyoruz. Bu sefer harem alanına aslanlı kapıdan giriyoruz. Bu kapının dış tarafının sol ve sağında müslüman mezarlığı vardır. Birisi Tika tarafında düzenlemeye tabi tutulmuş Yusufiye mezarlığıdır.

Cuma namazı için Mescidi Aksa Camiine geliyoruz. Burada Kudüs Müftüsü ile karşılaşmamız güzel bir tesadüf oluyor. Bu  ziyaretlerimizin  önemli, büyük mutluluk  verici olduğunu paylaşıyor ve bir hatıra fotoğrafı çekiyoruz. Bölge halkının akın akın camiye geldiğini görüyoruz. Çok kalabalık cemaat var. Bahçedeki avlu bile insanlarla dolu. Kadim mescid denilen alt katta bir yer bulup bu tarihi mekânda namazımızı kılıyoruz. Bayanlar ise Kubbetüs sahrada namazlarını kılıyorlar. Bu cuma namazı tıpkı Medine ve Mekkede kılınan namazlar gibi etkileyici özellikte idi…

Gurubumuz caminin ana girişinin önündeki şadırvanın bulunduğu yerde toplanıyor. Bu şadırvan Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapılan kase şadırvanıdır ve halen kullanılmaktadır. O dönemde Mimar Sinan tarafından yapılan ve Beytüllahim’den   getirilen su sisteminin kullanıldığı 10 çeşmeden  birisidir. Bu girişteki bahçe 12 bin şamdanlı avlu olarak biliniyor. Yavuz Sultan Selim bu şehre geldiğinde,  askerleri ile birlikte yatsı namazını 12 bin şamdanla aydınlatılan bu avluda kılmıştır.

Namazdan sonra tarihi yerleri göreceğiz. Önce Mervan Mescidine gidiyoruz. Alanın en güneydoğusunda, zeminden aşağıda bir yere giriyoruz. Burası doğu duvarına bitişik olan  yer altındaki tarihi bir yapı. Buradaki duvarın bir kısmının 2. mabedden  kalma  olduğu biliniyor. Mervan  burayı saray olarak kullanmıştır. Şehir 1099 da haçlıların kontrolüne geçtiği dönemde bu alanı şövalyeler at ahırı olarak kullanmıştır.  Selahattin Eyyubi’nin 1187 de şehri  geri alması ile yeniden müslümanların  ibadet ve eğitim alanı olarak  kullanılmaya başlanmıştır. Sonra Kadim Mescide giriyoruz. Burası Aksa caminin ana girişinin sol tarafından aşağıya inilerek giriliyor. Taş duvarları ve taş tavanları ile insanı geçmişe götüren bir mekan. En güney ve dipte büyük taşlarla yapılmış üç sütunun olduğu yerde duruyoruz. Bunların Süleyman mabedinden günümüze kala sütunlar olduğu bilgisini öğreniyoruz. Taşların büyüklüğü  (2/3/1.5 m ebatlı)  insana Mısır piramitlerinde kullanılan taşları hatırlatıyor.

Son Osmanlı askeri: Kadim mescidden çıkıp avludan geçerek Kubbetüs Sahraya çıkan merdivenleri kullanıp yaz mihrabı denilen yerden geçerek buradaki ilk Osmanlı eseri Kasımpaşa şadırvanına gidiyoruz. Burada  merdivenlerinlerin başında 1972 yılına kadar bir Osmanlı askerinin, sanki  nöbet tutar gibi durduğu bilgisini paylaşıyoruz.  İlhan Bardakçı’nın tespiti olan bu bilgiye göre 1917 yılında Osmanlı ordusu bölgeyi terk ederken asayişin bozulmaması için İngilizlerin gelişine kadar görev yapacak bir artçı birlik bırakmıştır. İşte bu birlikte görevli Iğdır’lı Hasan Onbaşı bu noktada 1972’ye kadar sanki görevi devam ediyormuşçasına durmaya devam etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin büyükelçilik görevlilerinin bu bilgi üzerine bu insanla görüşmeleri çok özellikli bir hatıradır. Bölgeyi 400 yıl yönetiminde tutan Türk milletinin sorumluluk bilincinin ne kadar  derin olduğunu gösteren, devlete bağlılığın ne kadar mükemmel olduğunu hatırlatan bu durum hepimizin  duygulu anlar yaşamasına sebep olmuştur.  

Kasımpaşa Şadırvanı: Osmanlının buradaki ilk eseridir. Büyük avlunun batısında ve orta bölümünde bulunan bu eser Memlük sultanı Kayıtbayın yaptırdığı sebil ile yan yanadır. İstanbul’daki Kasımpaşa’ya adını veren zat tarafından 1527’de yaptırılmıştır. Burada rehberimiz bize ayrıca iki ayrı özellikli mezarların olduğu odaları göstermiştir.

 

 

Kadını Anlamak

Bütün kadınlardan ve gözü yaşlı çocuklardan özür dileyerek…

O, var olmanın şifresidir. Dünya kurulduğundan bu yana her sorunun, her engelin çözücüsü, dikenli tarlaların goncası, susuz çöllerin vahası, beceriksiz ellerin mahareti, başarılı erkeklerin sebebi, başarısız erkelerin kamuflajı olmuştur.

Fakat bir türlü hak ettiği yeri alamamış, “koruduğu kolladığı, dünyaya getirdiği” erkeğin yanına eşit şekilde oturamamıştır.

Buna da katlanmış, “nazik bedeninden, ince ruhundan katbekat meşakkatlere katlandığı gibi” yine de erkeklere yarenememiştir.

Tarlada ırgat, evde hizmetçi, fabrikada işçi, onca çocukların bakıcısı dadısı bekçisi, aşçısı, terapisti, öğretmeni “hatta babası” olmuştur. Erkek bununla da yetinmemiş, “daha” diye gürlemiştir.

Peki erkek ne ister kadından? İşte sorun burada galiba. Çünkü “bazı erkekler”(!) istemeye alıştırılmış bir kere. Hep almış, aldıkça “yine ver” demiş.

Almaya alışan bencil yürekler vermesini bilemez ki. İstesen de vermez, bu yüzden insanlık adına; sevgiden, değer vermeden, merhametten, şefkatten, acıma hissinden, koruma ve kollama duygusundan yoksundur. Bu duygulardan mahrum biri, zaten insan sayılamaz, dünyanın en tehlikeli varlığıdır adeta.

Böyle olduğunu gösteren sayısız örnekler var. Hiç hemcinsine saldıran hayvan gördünüz mü? Ama bir erkek(!) yıllarını paylaştığı, biricik çocuklarının annesi, hayat arkadaşını hunharca, gaddarca öldürebiliyor.

Sosyoloji ve psikoloji başta olmak üzere, insanı inceleyen bütün bilim dalları bu konuda aciz kalmaktadır adeta. Bir erkek “can” dediği birine neden ve nasıl kıyabilir? Açıklayabilen olsaydı zaten bu sorun da çözülmüş olurdu.

Akşam, “kadına şiddet” konusunu ele alan bütün TV kanallarını izledim. Hiç birinde; acımı dindirecek, kalbimi rahatlatacak bir izah bir teselli sözü bulamadım.

Sahi biz koşar adım nereye gidiyoruz? Ağaçların kesilmesine, karettalarının yuvasının bozulmasına, kıyıya vuran ölü balıklara, koparılan çiçeklere ağlayan, haklı ve cesurca höyküren bizler, kadınlarımıza neden gereken ihtimamı gösteremiyoruz?

Ya da en acısı, neden yeri geldiğinde koruyamıyoruz? İşte insanlık duygularımızın sınavı burada yatmaktadır.

Kadınlarımız hak ettikleri ilgi ve ihtimamı doya doya yaşadığı, gözlerinin içi gülerek mutluluğa doyduğu  gün, bu toplumun bayramı olacaktır. Bu da O’nu yeterince anlamaktan, anlayabilmekten ibarettir sanırım. Çünkü O eşsiz bir kıymet, korunması gereken gerçek ve eşsiz bir hazinedir.

O yüzden toplumda  en çok ihtimam gösterilmesi gereken kadındır. Bu yüzden muhataplarının O’na hitap ederken “kırmamak ve üzmemek adına” çok dikkatli ve titiz davranması gerekir. Çünkü kıymetlidir, çünkü hassas ve narindir.

Sözlerin, zarafetsiz ve uluorta söyleniş biçimi O’nu derinden yaralayabilir. O’nun ruhu has ipeklerden daha şeffaf, en nadide tüllerden daha müstesnadır. Söylenen sözcüklerin bile filtre edilmeden O’na sarf edilmesi haksızlıktır, kabalıktır.

Kadın her şeyin en iyisine, en güzeline, en seçilmişine layıktır. Böyle düşünmek, bir kadın için kesinlikle ayrıcalık değil, ihmal edilmemesi gereken bir vazifedir, vicdanlar için borçtur.

Kadın, erkekler için de bir aksesuar değildir. Eğlenilecek eşya, iş gördürülecek makine veya çocuk üreticisi hiç değildir. O’nu böyle görmek, bir maharet, erkeklik semeresi, güç gösterisi olamaz. Böyle bir hak veya ayrıcalık, hiç kimseye, hiçbir güç tarafından verilmiş değildir. Verilmesi de mümkün olamaz.

O, toplumun ve erkeğin; tamamlayıcısı, ekmeği, suyu, evi, canı, cananı, en sevgilisi, gözünün nuru, kalbinin sevinç kaynağı, yaşama sevinci, dostu, sırdaşı, biricik arkadaşı, ömrü, evinin direği, başının tacı, tesellisi, en kıymetlisidir. Kızı, kardeşi, eşi, anası ve var oluş sebebidir.

O’nsuz bir hayat düşünülemez. Olsa bile bu hayat yaşanamaz. Çünkü hayat O’nunla anlamlıdır. Maddi yer küresinin maneviyat kazanması, kıymetli olması, anlam kazanması da kadın sayesindedir.

Metafizik boyutumuzun içinde de O vardır. Ruhumuzun huzur bulması, sevinçlerimiz, mutluluğumuz, değer yargılarımız vb. hep kadının bize verdiği manevi kıymet sayesindedir.

Kadın aynı zamanda vatandır, bayraktır. Evlatları subaydır, erdir, vatanı için yere düşen MEHMET’tir. Vatana hizmet eden doktordur, mühendistir, öğretmendir.

Cennet O’nun sayesinde çok yakınımızda, ayaklarının altındadır. Bu ayakları laikiyle öpebilenlere ne mutlu.

Dualarında, başarılarımız, sağlığımız, mutluluğumuz, huzurumuz, kurtuluşumuz vardır. Bunları idrak eden kalplere, gönlüne yerleştirmiş yüreklere ne kadar gıpta edilse azdır…

Kadınlarımız,
Pırlantalarımız…
Kızımız, eşimiz, anamız, bacımız,

O’nlar bizim baş tacımız…

Sevgiyle kalın.

 

 

Harre-lenmek

0

“Filiz filiz harelendim dağlara uymak için

Kan gölünde kurulandım hayatı duymak için

Kavgalara kuyulandım sabaha varmak için” diye başlıyor şiirine Nihat Behram.

Ne zaman harelenmek duysam ben de Harre’lenirim kederden.

Harre Harbi veyahut Vakası, Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da yakınlarıyla birlikte feci şekilde katledilmesine (680) karşı Medinelilerin Abdullah bin Zübeyr öncülüğünde Yezit’in Halifeliğini tanımayarak Uhud Savaşı’nda şehid düşen Hanzala’nın oğlu Abdullah’ı Vali tayin ederek başlattığı bir isyan hareketidir. Buna mukabil Emevî Ordusu’nun şehri kırıp geçmesine, 3 gün boyunca yağma ile tecavüzlere ve – Allah’ın değil – “Yezid’in kulu ve kölesi olarak” biat alınması olayına HARRE diyoruz; 26-27 Ağustos 683 (Kaynak: Diyanet İslam Ansiklopedisi “Harre Savaşı” Maddesi, Prof. Mustafa Sabri Küçükaşçı, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Cilt 16, Sayfa 245-247, Ankara 1997).

Bu olayda öldürülen Medineliler ve sahabeler: Hâşimoğullarından Ebubekir Abdullah b. Cafer b. Ebî Talib, Abdullah b. Nevfel ve 3 kişi daha; El-Muttaliboğullarından Yahya b. Nâfi ve 2 kişi daha; Mansuroğullarından Süleym b. Safvan ve 5 kişi daha; Nevfeloğullarından Dâvud b. El-Velid ve 3 kişi daha; Ümeyyeoğullarından İsmail b. Halid ve 4 kişi daha; Süleymoğullarından Ca’fer b. Abdullah, Esedoğullarından Vehb b. Abdullah ve 10 kişi daha; Ezdoğullarından Üsâme b. El-Hayar ve 1 kişi daha; Abdududâroğullarından Abdullah b. Abdurrahman ve 5 kişi daha; Zühreoğullarından Zeyd b. Abdurrahman b. Avf ve Umeyr b. S’ad b. Ebî Vakkas ile 9 kişi daha; Sakîfoğullarından Osman b. el-‘Alâ ve 6 kişi daha; Mürreoğullarından Ya’kub b. Talha b. Ubeydullah ve 3 kişi daha; Devsoğullarından Hz. Aişe’nin torunu Musa b. el-Hâris ve 5 kişi daha; Mehzûmoğullarından Abdullah b. Ebî Amr ve 3 kişi daha; Adiyyoğullarından Ebubekr b. Ubeydullah b. Ömer el-Hattab ve 10 kişi daha; Leysoğullarından Yusuf b. Habib ve 2 kişi daha; Sehm b. Amroğullarından Züeyb b. Amr ve 2 kişi daha; Cümahoğullarından Abdülmelik b. Hattab ile 2 kişi ve müttefiklerinden de 2 kişi daha; Amir b. Lüeyoğullarından Abdurrahman b. Huveytıb ve 15 kişi daha; Huceyroğullarından Fedâle b. Halid ve 6 kişi daha; Fihroğullarından Şu’ayb b. Ebî Abdullah ve 3 kişi daha; Kays b. el-Hârisoğullarından Züfr b. el-Hâris ve 8 kişi daha; Muhariboğullarından Nüfeyl b. Abdullah ve 10 kişi daha; Evsî Avfoğullarından Abdullah b. Hanzala ile 7 oğlu ve 6 kişi daha; Haneşoğullarından Sehl b. Osman ve 3 kişi daha; Sa ‘lebeoğullarından Habîb ve Amr b. Havvat; Cahcabâoğullarından İyâz b. Amr ve 3 kişi daha; El-Aclanoğullarından Ammar b. Seeleme ve 1 kişi daha; Muaviye b. MÂlikoğullarından Muhammed b. Beşir ve 11 kişi daha; Abduleşheloğullarından Abdullah b. S’ad b. Mu’az ve 1 kişi daha; Ze’urâoğullarından Abbad b. Râşid ve 6 kişi daha; Nebîtoğullarından Sâ’id b. Cübeyr ve 4 kişi daha; Hâriseoğullarından Kinâne b. Selh ve 5 kişi daha; Züfroğullarından Amr b. Sâbit b. Kays ve 3 kişi daha; Hazrecî Neccâroğullarından Süleyman b. Zeyd b. Sâbit ve 37 kişi daha; Adiyy b. en-Neccâroğullarından Bekr b. Abdullah b. Kays ve 7 kişi daha; Mâzinoğullarından Amr b. Temim b. Guzziyye ve 11 kişi daha; El-Harsoğullarından Abdurrrahman b. Hubeyb ve 18 kişi daha; Sâlim b. Avfoğullarından Muhammed b. K’ab ve 3 kişi daha; Selimeoğullarından Mu’az b. es-Samme ve 6 kişi daha; Beyâzeoğullarından Abdullah b. Ziyad; Züraykoğullarından Urve b. Ebî Umâre ve 9 kişi daha; El-Mu’allâoğullarından Sehl b. Ebî Sa’id ve 4 kişi daha; artı boğularak öldürülen 3 kişi. (Kaynak; Tarihu Halife b. Hayyât, Çev: Prof. Abdulhalik Bakır, 2.Baskı, Sayfa 302-312, Ankara 2008)

Ağustos Türk’ün zafer ayı ama Emevîlerle doğan siyasal İslam’a karşı Peygamber takipçilerinin de kırım ayı. Ne zaman Ahmet Kaya’dan ‘Doruklara Sevdalandım’ı duysam bir hüzün kaplar içimi. Kimbilir geçmiş için mi, gelecek için mi?

“Şarkılar gelir geçer bir heceden bir heceye

Yüreğim yare yare yankılanır bin acıya

Gün olur ufalanır karanlıklar bin parçaya”

 

 

Peygamberler Şehri Kudüs (2)

Kudüs’e gidiyoruz:

Kudüs Yafa’ya 66 km. uzaktadır. Yolumuz 3 gidiş gelişli özellikte olup bu iki yer  arasında ilk karayolu 1860’larda Osmanlı döneminde yapılmıştır. 1890’da ise ilk demiryolu yapılıyor. 
Kudüs’ün 800 bin nüfusunun %40 arap %60 yahudidir. Doğu Kudüs tarihi mekânların olduğu bölüm olup 1967 den beri İsrail’in yönetimindedir. Burada Müslüman, Hıristiyan, Ermeni ve Yahudi mahalleleri vardır. Beytül makdis dediğimiz kutsal tepe, kale duvarları ile çevrili 144 dönümlük bir alandır. Buranın dış girişleri İsrail asker ve polislerince yapılmaktadır. İçeride ise Kudüs İslam Vakfının görevlilerinin kontrolü mevcuttur. Bu kontrollerde gurubumuz herhangi bir zorluk görmemiştir.

İlk ziyaretimiz bu bölgenin en önemli yeri olan mukaddes kayanın (muallak kaya) üzerini örten, altın kaplamalı kubbesi ile dikkat çeken kubbetüs sahra oldu. Bu eser, Emeviler döneminde, M.S.691 de Abdülmelik Bin Mervan  tarafından yaptırılmıştır. Sekizgen biçimindeki mimarisindeki dört ana kolonu dört mevsimi,  on iki tali kolonu ise on iki ayı temsil ettiği söylenir. İslam’ın buradaki ilk kubbeli eseridir. Bu kayanın altındaki mağara peygamberimizin miraca çıkmadan önce namaz kıldığı yer olarak biliniyor. Kayanın üzeri ise Hz. İbrahim’in,  Hz. Davud’un, Hz. Süleyman’ın kurban sunağı olarak kullandığı yer olarak kabul ediliyor. İlk altın kaplaması, daha sonra depremde yıkılan Aksa camiinin yeniden yapılması için ekonomik kaynak olarak kullanılmıştır. Bu kubbe ise kurşunla kaplanmıştır. 1993 yılında ise o günkü Ürdün kıralı Hüseyin tarafından yeniden Altın kaplama ile örtülerek o ilk zamanki muhteşem görüntüsüne kavuşturulmuştur. Arkadaşlarımızla gurup olarak namaz kılıp, mağarayı da görüyoruz.
Mescidi Aksa Cuma camii:  Müslümanlarca önemli olan diğer yapıya gidiyoruz. Bu camii ilk defa, Beytül Makdis denilen bu bölgenin en güneyinde, Mervan’ın oğlu Velid tarafından yaptırılmıştır. Hemen batısında Burak mescidi ve ağlama duvarı, doğusunda ise Mervan mescidi, altında ise kadim mescidi mevcuttur. Güney duvarı surla bitişik ve devamında antik Davut şehri vardır. İçeride Ömer mescidi , Zekeriya mihrabı  denen önemli bölümleri mevcutdur. Ömer mescidinin mihrap kenarları, mermer kolonların taban ve tavanları, duvarlardaki pencere ve tavanlarda kullanılan malzemeler muhtelif tamiratların yapıldığını ve değişik dönemlerin  işaretlerini taşımaktadır. Selçuklu Devleti’nin Halep Emiri Nurettin Zengi’nin yaptırdığı ve Kudüs fatihi Selahattin Eyyubi tarafından buraya konan tarihi kıymetteki ve bir ahşap sanat şahaseri olan minber 1969 da fanatik bir yahudinin cami içinde çıkardığı yangında yanmıştı. Türkiye’nin kündekari, Suriye’nin sedef ustaları ve Ürdün’ün para desteği ile yeniden yapılarak benzeri bir minber yerine konulmuştur. Bu camii tipik emevi mimarisi özellikli bir yapıdır.

Bu ziyaretleri müteakiben otelimizin bulunduğu Beytüllahim’e gidiyoruz. Burası Kudüs’e 10 km uzaklıkta ama Kudüs’e bitişik olan ve Filistinlilerin bölgesidir. Otelimizin balkonundan iki kilise ve bir caminin görülmesi hıristiyan arapların yoğun olduğu bir mahallede olduğumuzu gösteriyor.  Bu bölgenin giriş ve çıkışları İsrail askerlerince kontrol edilmektedir. Üç metre yüksekliğindeki duvarlarla açık hapishaneye dönüştürülmüş gibidir. Çıkış belgesi olmayanların bölgeden dışarı çıkamıyor bilgisi bunu anlatıyor.

Yılın en uzun günü:21/06/2019 yılın en uzun günü ve biz Kudüs’ü daha yakından görmek-bilmek için sabah 03.00’de otobüsümüzdeyiz. Mescidi Aksaya sabah namazına gidiyoruz. Yollar tenha olduğu için 10-12 dakikada doğu Kudüs’te, kale giriş kapısı önündeyiz.  Mukaddes bölgeye kuzeydeki Hıtta kapısından giriyoruz. Bu kapı bağış kapısı olarak biliniyor ve yapılan duaların kabul edildiğine inanılan bir giriş. Kapı ve çevresindeki yapıların çoğu memluklular döneminde  yapılmıştır. Birçoğu eğitim amaçlı medreselerdir. Birde buraya eğitim amaçlı gelenlerin barınma ihtiyaçlarını karşılamak için yapılan  yerlerdir. Kudüs’e hizmet etmiş  yöneticilerin adlarını taşıyan Kasimiye, Gadiriye, Evhadiye, Eminiyye, İsardiye medreseleri,,, Girdiğimiz kapının biraz ilerisinde Artuk beyin mezarını  görüp  bu Selçuklu beyini rahmetle  anıyoruz.  Bu yapılar, şehir 1917’de İngiliz’lerin hâkimiyeti dönemine geçtiği zaman, yerli halkın ileri gelenlerinin yerleştiği, çoğunluğu ev  olarak kullanılan mekanlar haline gelmiş. Bir kısmı ise idari olarak, bir kısmı da eğitim amaçlı kullanılmaktadır. Zamanında önemli güzelliklere ve hizmetlere vesile olan bu yapılar  insanı geçmişe götürmektedir.Sonra bahçeye geçip zeytin ağaçlarının arasından yürüyerek, Kubbetüs sahra yanından geçip camiye geliyoruz. Bayanlar kendi bölümlerinde, erkekler kendi bölümlerinde namazlarını kılıp dışarıda buluşarak  otobüsümüzle otelimize dönüyoruz.

 

 

Felsefe Anabilim Dalı Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay ile ‘Yeni İnsan’ Tipini ve Eğitim Sistemimizin Aksaklıklarını Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Dünya değişiyor. Değişen dünyaya ayak uydurabilmek için insanlar da isteyerek veya farkında olmadan, bilerek veya gayri ihtiyârî değişiyor. Böylece ‘Yeni insan’ tipi oluşuyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay: Batı’dan aldığımız değerlerle ve sadece eşyanın dış yüzüne dönük bilim verileriyle şimdiye kadar milletimizin, halkımızın seveceği, kendileriyle anlaşabileceği, kaynaşabileceği insan tipini yetiştirememişiz. İnsanlarımız garip kalmıştır. Yunus’un, Hacı Bektaş Veli’den buğday istemeye gitmesi gibi onlardan bazıları, Hacı Bektaş Veli gibi, bize ısrarla himmet teklif etse bile, biz ısrarla buğday istemekte devam ediyoruz. Yunus’un uyandığı gibi uyanabilmemiz ve himmete sahip olmamız lâzım değil midir? Himmetimiz kendimizdedir, onların hikmetinden de istifade ediyoruz. Ama Mehmet Âkif in dediği gibi ‘kendi mahiyet-i ruhiyemiz‘ kendimize kılavuz olmalıdır.  Mahiyet-i ruhiyemiz ve ruh-i millîmiz aynı zamanda amelî aklımızın kaynağı ve yönlendiricisidir. Ruh-i millî merhum Mehmet Âkif’in dediği gibi aynı zamanda ahlâk-ı millîdir.

Çetinoğlu: Buğday yerine himmet kazanabilmek için ne yapmalıyız?

Prof. Bolay: Herhalde çare eğitimde şahsiyet eğitimine önem vermektir. Ahlâk-ı millî aynı zamanda değerler kümesidir.

Mehmet Âkif Âsım diye bir idealin insan tipi getirdi. Ondan önce Tevfik Fikret ‘Halûk’un amentüsü’ ile Türk milleti için örnek insan getirdi.

Çetinoğlu: Fakat Halûk tahsil için gittiği İskoçya’da Hıristiyan oldu…

Dr. Bolay: Evet! Başpapaz oldu ve bir daha da Türkiye’ye dönmedi.

Çetinoğlu: Diğer fikir adamlarının da mevzu üzerinde kafa yordukları biliniyor…

Dr. Bolay: Mehmet Kaplan, yapılan bunca ihtilâl inkılâp, ıslâhât ve icraata rağmen Anadolu’nun şartlarına uygun ve Anadolu’yu değiştirecek bir ‘insan tipi‘ yaratamadığımızı söylüyor. Onun istediği, hayata tesir edecek bir insan tipi yaratmaktır. Bu zordur, ama mümkündür. Hayata dinamizmini kazandıramayan uydurma insan taslakları Anadolu’ya bir şey veremedi. Bu insan tipi Anadolu köy ve kasabalarından çıkan, mahrumiyet ve ıstırapları yaşayan, yılmayan, kültüre büyük önem veren, okuyan, üniversite bitirdikten sonra büyüdüğü yerlere dönen, orada millet ile çok iyi münasebetler kurabilen, kalbiye ve aklıyla çevresini değiştiren bir tiptir. Ülke ihtilallerle değil bu tip insanlarla kalkınacaktır. Bu tip ‘her köy ve kasabada etrafının büyük saygı duyduğu, sözünü dinlediği, gençlerin örnek aldığı modern velî tipidir.

Çetinoğlu: ‘Veli tipi insanın özelliklerinden bahseder misiniz?

Prof. Bolay: Bu tip, eski veli tipi gibi, içe dönük değil, dışa dönüktür. Tanrı’ya olan sevgisini insanlara hizmet şeklinde gösterir.

Çetinoğlu: Bu tip, nereden çıkacaktır?

Prof. Bolay: Kaplan’ın cevabı şöyle: ‘Avrupa’da bu tipin şahsiyet hâline gelmiş binlerce örneği vardır. Orada bu tip Hıristiyan çevrelerden çıkmıştır. Bizden de dinî çevrelerden yetişeceğine inanıyorum.’

Çetinoğlu: Eğitim sistemimiz bu tür bir gelişme için elverişli mi?

Prop Bolay: Eğitim târihimizi yakından incelediğimiz zaman millî eğitim hayatında bâzı kırılmalar olmuştur. Bu kırılmaların telâfisi yoluna gidilmiş olsa da başarı sağlandığını söylemek zor görünüyor.

Çetinoğlu: Ne tür kırılmalar?

Prof. Bolay: Meselâ Dil devrimi: Bu kırılmalardan belki en önemlisi dil devrimi neticesinde meydana gelmiştir. Çünkü dildeki ve yazıdaki ânî değişim ile aile fertleri ve toplumun genç nesli ile ileri yaşların iletişimi sıkıntıya girmiştir. Bin iki yüz yıllık ilim, fikir ve kültür hayatı bir anda faydalanılamaz hâle gelmiştir. Dolayısıyla Cumhuriyetten önceki ilim, kültür ve değerler hayatı ile bağlantı tamamen kopmuştur. Nerdeyse milletçe köksüz bir durumuna düşmüşüzdür.

Çetinoğlu: Bunun eğitim hayatına yansıması nasıl oldu?

Prof. Bolay: İletişimsizliği daha da derinleştirmiştir. Bu günkü nesiller Cumhuriyetten önceki yazıları ve eserleri değil, 1940’ların 1950lerin romanlarını ve yazılarını anlamakta zorlanıyorlar. Bizde yeni nesiller ne Yahya Kemal’i, ne Mehmet Âkif’i, ne de diğerlerini anlayabiliyorlar. Anadil ilkokulda ortaokulda lisede öğrenilir. Üniversitede ana dil öğrenilmez. Bir hâtıramı sizinle paylaşmak isterim.

Çetinoğlu: Lütfedersiniz Hocam…

Prof Bolay: Ben 1956 yılı Konya Lisesi mezunuyum. O zaman kompozisyon dersi barajdı. Yâni kompozisyondan beş alamayan kimse diğer derslerin imtihanına giremezdi. Fen şubesinde olduğum halde bütün sene boyunca kompozisyon çalıştım; ama Türkçeyi bir hayli öğrendim. Okudum, araştırdım, kendim yazmaya başladım. Şimdi bunların hiçbiri yok. Test usulü bunların hepsini ortadan kaldırdı. Onun için dilin öğretilmesine her şeyden önce önem verilmesi lâzım. Bugünün nesilleri 1950lerde veya daha önceki yıllardaki kitapları okumaktan acizdirler. Profesörleri dâhil yani siz doksan sene önce cumhuriyetin temeline gidemiyorsanız bütün kültür dünyamız yıkılmış demektir. Bir Fransız çocuğu 1882 de ölmüş olan Victor Hugo’nun bütün eserlerini aslından okur ve zevkine varır. 1650 de ölmüş olan Descartes’in eserlerini aslından okur. İngiliz çocuğu da 1616 da ölmüş olan Shakespeare’in eserlerini aslından okur ve anlar. Bizim öyle 1616lara gitmeyi lüzum yok. Mehmet Âkif 1936 da vefat etti. Bugün kaç yüksek lisans mezunu hatta bir kısım edebiyat hocaları Mehmet Âkif ve Yahya Kemal’in aslından doğru dürüst anlayabilir. Öyleyse buna bir çâre bulmak icap eder. Bunu yapamazsanız istediğiniz kadar insan tipi yaratın netice vermez. Çünkü genci yetiştirecek ve düşündürecek olan önce kendi dili ve kendi kültürü ve kendi kavramları yâni yapı taşlarıdır. Bu insanlar kendi kültüründen istifade edecekler. Diğer kültürlerden de istifade edecekler. Buna göre eğitim modeli çizmek lazım. Dayatmalı dil konusunda iki örnek vermek isterim.

Birinci örnek:  Ali Fuat Başgil’in Türkçemiz adlı 1946 çıkmış 30 sayfalık bir risalesi var. Başgil orada Türk Dil Kurumu’nun (TDK) tutumundan ve baskısından şikâyet eder: 1946 da TDK hukukçulara bir yazı göndererek hukuk terimlerinin Türkçeleştirileceğini bildirip hukukçuları Ankara’ya toplantıya çağırmış. Öğretim üyeleri Ankara’ya gelince ellerine birer kelime listesi tutuşturularak bunları eserlerinizde kullanacaksınız, kullanmazsanız eserleriniz basmayız, diyerek onlara söz hakkı vermeden toplantıyı kapatmış.

İkinci örnek: Mehmet Karasan’a göre 1947 de TDK felsefecileri çağırmış, onlara da kendi uydurdukları kelimeleri dayatmış. Kurum genel yazmanı zekâ kelimesi Arapça atılsın, akıl Arapça atılsın, fikir, mantık, kanun kelimeleri de öyle hemen atılsın, deyince Karasan merhum ‘Bunları atarsanız düşünemez olacağız.’ diye itiraz ettiyse de dinleyen olmamış. Dolayısıyla birçok kelime Arapçadır diye atılmış. Sıra namus kelimesine gelince de Arapçadır, atın denilmiş. Bunun üzerine Karasan bu kelimeyi atmayın, o kelime Yunanca ‘nomos’ kelimesinden gelmektedir, Arapça değildir, deyince itiraz kabul edilmiş ve ‘namus’ kelimesi atılmaktan kurtulmuş. Muzip bir kimse olan Karasan bunun üzerine ‘İşte biz Türk milletinin namusunu böyle kurtardık.‘ diye lâtife yapardı. Ben bu meseleyi Karasan’dan yirmi beş sene sonra Türk Dil Kurumu başkanlığını uzun süre yürütmüş olan Hasan Eren’e sordum, o da aynı hâdiseyi doğruladı.

Çetinoğlu: Yabancı dille eğitim de eğitim sistemimizin ayrı bir kanayan yarası…

Prof. Bolay: 1988’de Millî Eğitim Şurasında Prof. Dr. Şerif Mardin ile aynı komisyondaydık. Bir ara dedi ki, ‘Başımız şişti konuşmalardan, haydi bahçeye çıkıp biraz nefes alalım.’ Şura salonunun bahçesine çıktık. Dolaşırken bir ara Şerif Bey beni şaşırtan bir söz söyledi. Dedi ki: ‘Benim İngilizcem iyi değil.’ Ben hakikaten şaşırdım ve dedim ki: ‘Siz ABD de doktora yaptınız, oradaki muhtelif üniversitelerde yıllarca dersler verdiniz. Yüzlerce İngilizce makaleniz, onlarca kitabınız var. Nasıl oluyor bu, anlamadım.’ Cevap: ‘İyi İngilizce üç yaşından itibaren öğrenilir. İngilizler çocuklarına üç yaşından itibaren Tevrat’ın ve İncil’in belli başlı bütün kavramlarını ezberletirler. Çocuk onları evde, dışarıda, okulda, sokakta kullanmak mecburiyetindedir. Siyasetçi, esnaf, işadamı konuşmalarında ilim insanları yazılarında, kitaplarında ve derslerinde bu kavramları kullanarak konuşmaya mecburdur. Ben küçüklükten bu kavramları ezberlemediğim için bunları kullanarak yazamıyorum. Bu sebeple benim İngilizcem iyi değildir.’ Buyurun cenaze namazına! Biz de bunun aksine bir hareketle Kur’an’dan ve hadislerden gelenleri değil, tarihimizden ve kültürümüzden gelen bütün kavramları özellikle Agop Dilaçar ve hempaları gibi kişilerin gayretleriyle yakın ve uzak mazimizle bütün irtibatı kesdik. Bununla da hava atıyoruz!

Çetinoğlu: Köy Enstitüleri döneminde neler oldu?

Prof. Bolay: Köy Enstitüleri meselesi, Türkiye’de savâp/doğruları ve hatâları ile birlikte çok tartışıldı. Köy Enstitüleri belki iyi niyetle, köylüyü kalkındırmak ve o günkü tek parti iktidarına eleman yetiştirmek üzere açılmış. Şehir kültüründen uzak, daha çok eski Yunan ve Lâtin klasiklerine dayanan bir kültür ile beslenerek köy çocuklarının eğitilmesi esas alınmıştı. Bu okullarda askerde çavuş olanlar bile eğitmen adıyla öğretmen olarak görevlendirilmiştir. İşin ideolojik tarafı bir yana öğrenciler, köyden gelmişler, dağın başında şehirden uzak mekânlarda eğitilip köye gönderilmişlerdir. Bu gençler şehirde kültürü, sosyal hayattaki canlılığı nereden görüp öğreneceklerdir. Konu ile ilgili bir şahsî bir gözlemimi veya hatıramı sizinle paylaşmak isterim:

1962’de bir pazartesi sabahı Köy enstitüsünden tahvil edilen Pamukpınar Öğretmen Okulunda lise ikinci sınıftan bir şubeye derse girdim. Günaydın dedikten sonra oturmalarını söyledim. Oturmadılar. Meselenin ne olduğunu sordum. Bir kısım öğrenciler ağlamaya başladılar.  Niçin ağladıklarını sordum. ‘Niye ağlamayalım öğretmenim, dediler,  hafta sonunda Sivas’a akrabalarımızın yanına gittik; garajda otobüsten iner inmez esnaf bağırmaya başladı: ‘Pamukpınar’ın ayıları geldi!’  Neden öyle diyorlar dedim. ‘Biz köyden gelip dağın başında bir şeyler öğreniyoruz ama şehir hayatından haberimiz yok. Giyinmesini bilmeyiz, şehirde yürümesini bilmeyiz, konuşmasını, insanlarla münâsebet kurmanın inceliklerini bilmeyiz. Estetik zevkimiz yok veya gelişmemiş.’ Bunun üzerine okul müdürü bakanlıktan birkaç kadın öğretmen göndermesini istedi. Ertesi ders yılı üç kadın öğretmen geldi. Fakat değişen bir şey olmadı.

Çetinoğlu: Sonraki yıllarda öğretmenlik şartlarına sâhip olamamış kişiler öğretmen olarak tâyin edildi.

Prof. Bolay: 1977-78 senelerinde Millî Eğitim’e dışarıdan eğitimleri müsait olmayan veya yeterli bulunmayan 140.000 civarında öğretmenin tâyin edildi. Birçok ilkokul öğretmeni ortaokula, birçok ortaokul öğretmeni de liseye tâyin edilmiş, bir kısmı da ideolojik endişelerle kısa dönem kurslarla yetiştirilerek dışarıdan tâyin edilmiştir. Bu hareket, bir kıyım ve fecaat olmuştur. Ben ve benim gibi üniversite hocaları bu fecaatin acı neticelerini üniversitelerde 25 sene boyunca beraber yaşadık. Bunlardan ilkokuldan ortaokula tâyin edilen birkaç öğretmeni tanıma fırsatım oldu. Dört sene ortaokulda çalıştıktan sonra ‘Ben burayı yapamıyorum, beni ilkokula geri gönderin‘ diye Millî eğitim Müdürüne dilekçe veriyorlardı. Dilekçe yazmasını bile bilmiyorlar, dilekçelerindeki iki satırlık cümlelerin hepsi yanlış kurulmuştu. Dilekçe kâğıdını da iyi kullanamamışlardı. Satırlar, sayfanın sol köşesinde başlıyor. Sağ ortasına doğru bitiyordu. Bunlar haysiyetli oldukları için ilkokula iadelerini istediler. İstemeyen büyük çoğunluk, kıyıma ortak olmaya devam ediyor.

Çetinoğlu: Mektupla öğretim hakkında neler söylemek istersiniz?

Prof. Bolay: 1960lı ve 1970 yıllarda uygulanmaya çalışılan mektupla eğitim hareketidir. Konuya ilgili duyanlar, eğitim târihi ile ilgili metinlere bakabilirler. Yine burada bir hatıramı okuyucu ile paylaşmak isterim. Mektupla beden eğitimi öğretmeni olan bir öğretmen öğrencilerinin başında Erzurum’daki 12 Mart Erzurum’un kurtuluşu gününde yapılan resmigeçitte bandoya öğrenciler ayak uydurduğu halde öğretmen ayak uyduramıyor. Vali ve garnizon komutanı bunun sebebini sorunca millî eğitim müdürü, bunların mektupla öğretim neticesinde beden eğitimi öğretmeni olduklarını söylüyor. Mektupla öğretmen ve hele beden eğitimi öğretmeni olunca bu gibi hallerle karşılaşma gayet normaldir.

Çetinoğlu: Bir de ‘Kredili Sistem‘ vardı…

Prof. Bolay: 1990lı yılların başında kredili sistemin getirilmesiyle başlamıştır. 3-4 sene uygulandıktan sonra faydalı olmadığı görülerek kaldırılan bu sistemle resmen lise öğrencileri cehâlete sürüklenmişlerdir. Bilhassa bu sistemin yerleştirilmesinde ve kaldırılmasında öğrencilere eksikleri telâfi edileceği söylenirken daha sonra siz gidin evinizde oturun, biz dönem sonunda soruları ve cevaplarını size vereceğiz. Kolayca geçersiniz. Endişe etmeyin denilmiştir.

Çetinoğlu: Öğretmen Okullarımız ne durumda?

Prof. Bolay: Öğretmen okulları ve özelliklerinin kaybedilmesi diğer üzerinde durulması gereken bir husustur. Çünkü bu okullarda öğrencilere ‘öğretmenlik ruhu‘ aşılanırdı. Bu ruhun kaybolduğunu söyleyebiliriz. Her sene bir Temmuz günü ‘mesleğe giriş günü’ olarak kutlanır, yeni mezunlar bu kutlamanın heyecanını yaşarlardı. 1980li yılların sonuna doğru eğitim enstitüleri ve yüksek öğretmen okulları fakültelere tahvil edilince bu ‘öğretmenlik ruhu ve şuuru‘ yavaş yavaş kayboldu. Bu ruhun öğretmen olmak isteyen yeni nesillere yeniden kazandırılması isâbetli bir hareket olacaktır.

Çetinoğlu: Yüksek Öğretim Kurumu’nun eğitim sistemimiz üzerindeki tesirlerini de konuşabilir miyiz?

Prof. Bolay: Eğitim sistemimizde bir kırılma da Yüksek Öğretim Kurumu’nun faaliyete geçirilmesiyle yaşandı. Eğitim enstitülerinin ve diğer Yüksekokulların fakülte hâline getirilmesi, o yüksekokullardaki birçoğu doktora bile yapmamış elemanların tecrübelerine binaen fakülte hocası olarak bırakılması, öğretim ve eğitim seviyesinin düşmesine yol açtı. Eğitim enstitülerinden aktarılıp üniversite hocası yapılanların yetiştirdiği öğretmenler de ilmî zihniyetten mahrum, bilimin değerini kavrayamamış öğretmenler ordusu yetiştirdiler. Bugün o nesil emekli olup ayrıldılar ama onların yetiştirip yerlerine bıraktıkları gidenlerden çok ileri ve farklı değildirler. Bu cümleden olarak doçentlik tezinin kaldırılması, yeni açılan üniversitelerin doktora yapan asistanlarla ve yardımcı doçentlerle idâre edilir duruma düşmesi, doktora seviyesinin hızla düşmesi, doktora ve doçentlik imtihanlarında tarafsızlık yerine tarafgirliğin, adam kayırmacılığın hâkim olması, ilmî zihniyetin gittikçe zayıflaması neticesinde üniversitelerde tecelli etmiştir.

Bu durumda bize öyle geliyor ki, maarifimiz vasıflı öğretmen ve nitelikli insan yetiştirecek olan üniversitelerimiz aşağıdan yukarıya ve yukarıdan aşağıya bir kısır döngünün içine girmiş bulunmaktadır. Bunun çözümü her halde millî kültüre dayanan bir millî eğitim felsefesi ile birlikte medeniyet tasavvurumuza uygun bir eğitim sistemi modeli geliştirilmesinde görünmektedir.  Bunun da kaynağı ‘millî akıl‘ olmalıdır.

 

SÜLEYMAN HAYRİ BOLAY

1937 yılında, o dönemde Konya’nın, günümüzde ise Karaman’ın ilçesi olan Ermenek’te doğdu. İlkokulu Konya’nın Taşkent ilçesine bağlı Bolay kasabasında, ortaokulu ve liseyi Konya’da, üniversiteyi Ankara’da okudu.

Türkiye’de felsefe ilminin gelişimine önemli katkılar sağlamış isimlerden birisidir. Bugüne kadar çok sayıda eser sunan ve eserleri ile önemli çalışmalara imza atan Süleyman Hayri Bolay, dini konulara da farklı bir yaklaşım açısı ile bakmıştır. Başta İslam Felsefesi olmak üzere Batı Felsefesi, Osmanlı Düşünce Hayatı gibi konular üzerinde önemli eserler yazdı.

1961 – 1969 yılları arasında öğretmenlik yaptı. Askerlik vazifesini ifa ettikten sonra 1971’de Ankara Üniversitesi Felsefe Târihi bölümünde asistan oldu. 1975’te doktor, 1980’de doçent unvanlarını aldı.  Sorbon Üniversitesi’nde araştırma yaptı.

1982 yılında Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, 1984 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekan yardımcılığına tâyin edildi. 1987’de Hacettepe Üniversitesi’nde Felsefe Târihi profesörlüğünü getirildi. 1996 yılında Gazi Üniversitesi’nde bölüm başkanlığı yaptı.

Felsefeye Giriş, Türkiye’de Ruhçu ve Maddeci Görüşün Mücâdelesi, Felsefe Dünyasında Gezintiler, Felsefî Doktrinler Sözlüğü, Kur’an’da İman ve Siyasi, Ekonomik ve Kültürel Boyutlarıyla Küreselleşme, Tanzimat’tan Günümüze Türk Düşünürleri isimli eserleri yayımlandı.

 

 

Peygamberler Şehri Kudüs

Kutsal kitabımız Kur’an,  Hıristiyanlığın kutsal kitabı İncil ile Museviliğin kutsal kitabı Tevrat’taki birçok tarihi olayın geçtiği yer olan bir bölgede bulunan ve bu üç din için ayrı manevi değeri olan bir bölgeyi gezip görmek insana yeni ufuklar kazandırıyor.

Şehrimizin güvenilir bir kültür turizmi adresi olan Ercan Tur, 2019 Haziran ayında, benimde içinde olduğum 30 kişilik bir gurubu Kudüs’e götürmüştür. Grubumuzun uyumluluğu, rehberlerimizin ehil olması ve firmanın titizliği bu bölgeyi   yakından tanımamızı sağlamıştır. Oldukça yoğun ve yorucu bir seyahat olan bu gezi, görüp öğrendiklerimize değer bir hatıra olarak anılacaktır.

Gurubumuz 20-06-2019’da İzmit perşembe  pazarı alanında 03.30 buluşup, saat 07.45’te kalkacak olan uçağımıza binmek üzere, Sabiha Gökçen havaalanına hareket etti. Otobüsümüzdeki seyahatimiz hakkında Haluk Ercan’ın yaptığı bilgilendirme ile dikkat edeceğimiz hususları öğrendik. Bu bilgilendirme gideceğimiz yerle ilgili günlük haberlerin bizlerde sebep olduğu tedirginliğin giderilmesi bakımından önemli idi.

İki saatlik bir uçak yolculuğu ile Tel-aviv havaalanına indik. Burası yılda  30 milyon insanın geldiği yoğun bir havaalanıdır. 2017 yılında 18 milyon Hristiyan turistin geldiği bilgisi yanında, islam dünyasından, o da yalnız Türkiye’den 32 bin kişinin geldiği bilgisi şaşırtıcı idi. Nitekim havaalanı çıkışındaki otobüs peronu 30 duraklı olup 10 otobüs dünyanın muhtelif ülkelerinden gelen turistleri beklemekteydi ve biz tek otobüstük. Girişte bir arkadaşımızı detaylı sorgulamaya aldıkları için yarım saat beklemenin dışında bir zorlukla karşılaşmadık.
İsrail 8 milyon nüfuslu bir ülke. 6 milyonu Yahudi olan bu ülkenin coğrafyası Türkiye’nin 20 kat küçüğü. Dünyaya yayılmış etkili 20 milyonluk Yahudi kökenli insanları ile güçlü bir ülke. Bunların etkisi ve desteği ile tarım dâhil birçok konuda çok ilerlemiş durumdalar. Her gün bir uçak dolusu kesme çiçeğin Avrupa’ya ihracı, süt ve süt ürünlerindeki üretim gücünün Hollanda ile yarışıyor bilgisi bu konuda sanırım yeterince aydınlatıcı. Bu bilgileri veren buradaki rehberimiz Oktay Bey,   tekstil için buraya gelip yerleşmiş İstanbullu bir Türk.

Yafa’yı geziyoruz: Burası Kudüs’ün denize açılan kapısıdır. Tarihi bir yer ve şu anda Tel-aviv’le birleşmiş durumdadır. Kudüs’ün kutsal mabetlerinde kullanılan malzemeler bu limandan şehre aktarılmış, haçlı seferlerinde ve bu bölgedeki yapılan savaşlarda  liman olarak kullanılmıştır.Yafa’nın sahili yol boyu plajlarla dolu.

Büyükelçiliğimiz merkezi bir yerde ve 4 katlı bir bina. Rehberimize göre İsrail ile siyasi ilişkilerimiz zaman zaman çok kötü olsa bile ticari ilişkilerimiz hep çok iyi olmuştur. Bu ülkenin birçok tüketim maddesi Türkiye’den gelmektedir. Otobüsümüzle bir şehir turu yaptık. Yemek yedğimiz tarihi lokantadan yaya olarak Mahmudiye Külliyesi’ni görmeye gittik. Yolda sahilde balıkçıların ihtiyacı için eskiden yapılmış, şu anda kapalı olan Bahriyeli mescidini gördük. Sonra Mahmudiye camiine geldik. Burası 2. Mahmut zamanında yapılmış  olan 4 mihraplı, güzel bir bahçesi olan ve fazla büyük olmayan bir camii. Hemen dış duvara bitişik çeşmesi oldukça güzel ve dikkat çekici bir eser. Öğle namazı sonrası buradaki görevlinin bahçedeki güneş saati üzerinde soğutulmuş karpuz ikramı bizlere ayrı bir neşe kaynağı olmuştur. Yafa, Hz.Yunus kıssasının geçtiği yer olarak biliniyor. Bir yoruma göre Hz. Yunus küçük bir kayıktan cezalandırılmak üzere denize atılmış ve büyük bir deniz  aracı olan daha büyük bir gemide kürek mahkûmu olarak çalıştırılmıştır. Bu dönem onun çile ve imtihan dönemidir. Bu kıssadaki büyük balık küçük balık tabirleri bu beldede deniz araçları için kullanılan kelimelerdir. Büyük bir balığın yutması ve onun karnında kalarak buna sabır göstermesi daha farklı bir yorumdur. Bu bölgedeki diğer bir tarihi eser olan 2. Abdülhamid’in 25. Cülus yılında yapılmış olan saat kulesi önünde bir hatıra fotoğrafı çektirip otobüsümüze geçerek Kudüs’e hareket ediyoruz.

Devam edecek

 

 

Teklif Sırrı (4)

0

Evet dünya kıyametten sonra,

Öteki dünya yani ahiret olarak yeniden düzenlenecektir.

Çünkü yüce Rab;

Peygamberlere gönderdiği bütün semavî buyruklarıyla bunu bildirmiştir.

Evet Cenabı Hak vahiy olarak gönderdiği tüm fermanlarında

Kıyameti koparacağını,

Haşir neşir olacağını vadetmiş.

Bunun sözünü vermiştir.

Madem söz vermiş; elbette yapacaktır.

Başta Arapların içinden çıkan

Peygamberimiz Hz. Muhammed’in bin mucizesi;

Bunun olacağını haber veriyor.

Bütün nebiler, bütün resuller aynı şeyi söylüyor.

Bütün veliler, sıddıklar;

Yani Allah’a ve Peygambere sadakatta çok ileri gidenler;

Bunun olacağına parmak basıyor.

Bütün bu kimseler aynı hususta birleşiyorlar.

Kâinat; oluşla, yaratılışla ilgili âyetleriyle…

Kâinat; varlıklarda görülen delilleriyle…

Mutlaka kıyametin kopacağından,

Yepyeni bir dünyanın kurulacağından haber veriyor.

Özetle:

Tüm delil ve kanıtlar;

Güneşin, sabahleyin yeniden doğacağı derecesinde

Bir kesinlikle gösteriyor ki,

Dünya hayatının batışından sonra,

Hakikat güneşi, ahiret hayatı şeklinde çıkacaktır.

x

İşte baştan buraya kadarki yansıtmaya çalıştığımız açıklamalar:

Allahın herşeyi hikmetle yaptığını bildiren isminden yardım almakla yapılabilmiştir.

Kur’an’ın verdiği ilhamla, bereketle ve ilimle yapılabilmiştir.

Ancak bu şekilde kalbi kabule hazır hâle getirebilmiş.

Ancak bu şekilde nefsi teslime hazır hâle getirebilmiş.

Ancak bu şekilde aklı iknaya hazır hale getirebilmiş.

Ancak daha önce söylediği sözlerle bunu sağlayabilmiş

Ve şu samimi temennide bulunmuştur:

Fakat biz neyiz ki buna dair söz söyleyeceğiz?

Asıl şu dünyanın sahibi, şu kâinatın yaratıcısı, şu varlıkların sahibi, maliki;

Ne söylüyor, onu dinlemeliyiz.

Asıl mülk sahibi söz söylerken başkalarının ne haddi var ki lüzumsuzcasına karışsın?

İşte o her şeyi hikmetle, sanatla yapan Allah, dünya mescidinde, yeryüzü okulunda;

Yüzyıllar arkasında oturan toplulukların bütün saflarına sesleniyor…

Sunduğu ezelî hutbesinde, ezelî seslenişinde

Yapacaklarını dile getiriyor.

Ezelden beri var olan Allah; İnsanlara ve cinlere,

Bir seslenişi olan Kur’anında,

Kâinatı sarsıntıya uğratacağını haber veriyor.

İşte  asıl bu âyetlerini iyice bir düşünmeliyz.

 

“Erdoğan’dan Sonrasını Düşünelim”

0

Başlıktaki sözü söyleyen bir Amerikalı. Hem de sıradan bir ABD vatandaşı değil. ABD’nin Avrupa Kuvvetleri Komutanlığı (EUCOM)’a bağlı, ABD’nin Avrupa ve 7’inci Ordusu olarak bilinen Kara Komutanlığı’nın önceki dönem (2014-2017) komutanı Ben Hodges.

Hodges Türkiye’ye yabancı değil. 2010 yılında NATO’nun tek Kara Kuvvetleri Komutanlığı Karargâhı haline getirilen İzmir Şirinyer’deki Müttefik Kara Komutanlığı’na atanan ilk isim.

Hodges’in, S-400 füzelerinin Türkiye’ye gelmesinin ardından yaptığı, açıklamasından benim en çok dikkatimi çeken kısmı şöyle:

“S-400 alımının Türkiye’nin kurumsal kararı değil, Erdoğan’ın kişisel siyasi tercihi olduğunu” öne süren Hodges,

“Erdoğan’dan sonrasını düşünerek hareket etmeliyiz.

Türk-ABD ilişkilerinin 1.0 versiyonu muhtemelen bu yaz ölecek. Türk-ABD ilişkilerinin 2.0 versiyonunu ve Erdoğan’dan sonraki hayatı düşünmeye başlamamız gerekiyor” dedi.

Hodges, “Peki ya Erdoğan yönetimde kalmaya devam ederse?” sorusu üzerine de şunu söyledi:

“Bu büyük bir zorluk ve ciddi bir risk. Ama umuyorum ki, iki taraf da yeni bir jeostratejik çerçeveden hareket eder. Türkiye’yi kaybetmeyi göze alamayız.”

Odatv’de Müyesser Yıldız‘ın yazdığı bu bilginin dikkatlerden kaçmaması lazım.

Çünkü bu türden adamların açıklaması resmi olarak ifade edilmesinde sakınca duyulan hallerde ABD’nin görüşünü yansıtan beyanlar olabiliyor.

***

Türkiye’de siyasi değerlendirmeler genellikle bilgi, analiz ve mantık yürütme üzerinden değil, daha çok duygular üzerinden yapılır.

Bu bakımdan Tayyip Erdoğan hayranlarının çoğu “O’nun adeta ölümsüz olduğuna, yorulmaz, yanılmaz, yenilmezliğine” inanmıştır.

Erdoğan karşıtlarının bir kısmı dahi O’nun “yanılan, yanlış yapan bir insan olduğunu” bilir. Ama öğrenilmiş çaresizlik içerisinde olduklarından onlar da Erdoğan’ın “yenilmez ve ölümsüz” olduğu kanaati içindedir.

Buna karşılık ABD’li yetkililer duygusal değildir. Bir takım bilgilere dayanarak veya bazı projeler tasarlayarak geleceğe dair planlar yapıyor olabilirler.

Hadi iyimser olalım, belki de Anayasa ve demokrasi kurallarına göre meşru görev süresinin bitmesine göre plan yapıyorlardır diyelim.

*******************************

Anayasaya Göre Erdoğan Dönemi Nasıl Sona Erer?

Erdoğan’ın sağlığı üzerinden yapılan spekülasyonları ve “dış güçlerin” planlarına dair üretilen “komplo teorilerini” bir yana bırakalım.

Hastalık veya ölüm gibi olağanüstü bir sebep olmazsa, normal olarak Erdoğan sonrası ne zaman başlayabilir?

T.C. Anayasasının 101. Maddesine göre, “Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.”

R. Tayyip Erdoğan 10 Ağustos 2014 ve 24 Haziran 2018 iki defa seçildi. Normal şartlarda 2023 yılında görev süresi dolacak. Bir daha aday da olamayacak.

Fakat erken seçim olursa iş değişiyor.

Bu durumda Anayasa’nın 116. Maddesi’nde yer alan “Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde, cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir” hükmü devreye giriyor.

Cumhurbaşkanının ikinci döneminde, TBMM erken seçime karar verirse, Cumhurbaşkanı bir daha aday olabilir! Bunun için 360 milletvekilinin erken seçime “evet” demesi gerekiyor. Şu anda AKP+MHP milletvekili toplamı 340 olduğu için, muhalefet destek vermeden TBMM erken seçim kararı alamaz.

Fakat Cumhurbaşkanının ikinci döneminde, erken seçime Cumhurbaşkanı tarafından karar verilirse, mevcut Cumhurbaşkanı (Erdoğan) bir daha aday olamaz!

Ben mevcut ekonomik kriz şartlarında iki sene içinde erken seçim beklemiyorum. İktidar bu şartlarda seçime girmek istemez. Muhalefet de ekonomide düze çıkmak için gerekli acı reçeteyi mevcut iktidarın vermesini bekleyeceğinden erken seçim istemez.

Eğer iki yıl içerisinde ekonomide bir toparlanma sağlanabilirse hem iktidar ve hem de muhalefet erken seçim isteyebilir.

İktidar yani Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığı süresinin bir kere daha uzaması için, muhalefet ise iktidarı (AKP/Erdoğan’ı) devirmek için erken seçim isteyecektir.

Bu durumda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olarak görev yapabileceği süre için matematik olarak 3 ihtimal var:

Erken seçim olmazsa: 4 yıl,

İki yıl sonra erken seçim olur ve Erdoğan aday olamaz veya aday olur da seçilemezse: 2 yıl,

İki yıl sonra erken seçim olur ve Erdoğan aday olur ve seçilirse: 7 yıl.

Bence sadece ABD değil, içeride de siyasi hesap yapanların gözettiği en önemli husus bu.

Yeni kurulacağı söylenen iki partinin de zamanlamasını bu hesaplara göre yaptığından kimse kuşku duymasın.

 

 

Ömrümü Çiğneyerek Geçiyorum

0

 

Yokuş işte
yukarıya, aşağıya
Çıkmaktan yana
İnmekten yana yol

Uğundum kaldım yarı yollarda
Bu göğsümde hırlayan nefes
Bu can çekişen kelimeler
Bu pes etmeyen katır inadım

Sırtımda yumurta sepeti var gibi yaşamak
Herkesten yana bir burun sızlaması
Senden sonra fırtına ortası gemi bata, çıka
Duru bir deniz hayalinde, dibe vurmak

Düz duvara tırmanıyormuşum gibi
Tırmandıkça, geri düşmek ne kolay
Ayaklarımın üstüne düştüm oysa
Neden sırtım acıyor ki

Korkunun ecele faydası yok
Gerektiğinde ölmeyi de bileceksin, yaşamayı da
Kimse gidip bıraktığın gibi kalmaz
Zaman aşımı hırsızdır biraz da

Hadi çıktım yokuşu
Hadi indim
Bir kara, bir deniz, bir yokuş
Ömrümü çiğneyerek geçiyorum!

 

 

Teklif Sırrı (3)

0

Allahın hikmet ve inayeti; kabiliyet çekirdeklerinin sümbüllenmesini gerektirdi.

Allahın hikmet ve inayeti bir büyük mahkeme açılmasını gerektirdi.

Dünyadan alınmış görüntülere ait manzaraların gösterilmesini gerektirdi.

Allahın hikmet ve inayeti; görünür sebeplerin perdesinin yırtılmasını gerektirdi.

Her şeyin doğrudan doğruya yüce yaratıcısına teslim edilmesi gibi hakikatleri gerektirdi.

Evet Allahın ebedî hikmeti ve Allahın ezelî inayeti; bütün bu zikredilen,

Sözü geçen hakikatlerin ortaya çıkmasını gerektirdi.

Bunun için kâinatı; değişimlerin çalkantı ve gürültüsünden kurtarmak ve ebedileştirmek istedi.

Bunun için kâinatı; gelip geçicilikten yani fânilikten kurtarmak ve ebedileştirmek istedi.

Bunun için kâinatı; kaybolup yok olmaktan kurtarmak ve ebedileştirmek istedi.

Bütün bunların gerçekleşmesi için ise, o zıtların tasfiyesini istedi.

Bütün bunların gerçekleşmesi için ise, başkalaşmanın sebeplerini,

İhtilâf ve farklılıkların maddelerini ayırmak istedi.

Öyleyse kıyameti koparacak o neticeler için;

İçinde bulunduğumuz kâinatı tasfiye edecek.

Ayrıştırmaya tabi tutacak.

İşte şu tasfiyenin, arındırmanın sonunda Cehennem;

Ebedî ve dehşetli bir suret alacak.

Oraya lâyık topluluklar:

“Sizler ayrılın ey suçlular!” (Yasin: 59) âyetinin tehdidine mazhar olacak.

Ayetin korkutmasıyla karşılaşacaklar.

Cennet; ebedî, gösterişli bir sûrete bürünecek. Cennetlikler:

“Size selâm olsun. Buraya ter temiz geldiniz. Ebediyyen kalmak üzere girin cennete.”

(Zümer: 73) hitabına, seslenişine mazhar olacaklar. Bu seslenişi duyacaklar.

Ezelden hikmet sahibi olan Allah; şu iki evin yani cennet ile cehennemin sakinlerine,

Orada oturanlarına, orada oturacaklarına, orada yerleşeceklere tam ve mükemmel kudretiyle;

Kalıcı, değişmez bir beden verir ki, artık orada, onlar için hiçbir şekilde dağılma,

Değişme başkalaşma yoktur.

İhtiyarlama olmaz. Dağılıp yok olmaya uğramazlar.

Çünkü yok olmaya sebebiyet veren, neden olan başkalaşmanın sebep ve nedenleri

Artık orada asla bulunmaz.

Evet Kıyametten sonra dünyanın; mümkün olan onarımı

Ve yeniden ihyası ve düzenlenmesi kesinkes gerçekleşecektir.

Bu mesele imkân dahilindedir.

Olucu ve olasıdır.

Mutlaka tahakkuk edecek, meydana gelecektir.

Evet, dünya öldükten sonra, yani kıyamet koptuktan sonra, öteki dünya;

Öldükten sonraki hayat olarak diriltilecektir.

Dünya harap edildikten sonra, o dünyayı yapan zât;

Yine daha güzel bir surette onu tamir edip onaracak;

Öteki âleme ait bir yer yapacaktır.

Bunun kanıtı; başta Kur’anı Kerimdir.

Aklın kabul edeceği binlerce kanıtı içeren tüm âyetleridir.

Vahye dayanan tüm kutsal kitaplardır.

Nitekim Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’anı Kerim

Bu konuda söz birliği etmişlerdir.

Yüce Allahın görkemli vasıfları, güzel nitelikleri ve güzel isimleri;

Hepsi birden bunun olacağını kesin şekilde belirtiyor.