20.8 C
Kocaeli
Salı, Haziran 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 524

Peygamberler Şehri Kudüs (4)

İhanetin bedeli ölümdür:  Kayıtbay sebilinin bulunduğu yerden dışarı çıkılan kapının yanındaki pencerelerin birinin üzerinde kral arması ve Ürdün bayrağı mevcut. Bu pencerenin iç tarafında Şerif Hüseyin ve oğlu kral Abdullah’ın mezarlarının olduğunu öğreniyoruz. Şerif Hüseyin Osmanlı’nın son meclislerinde bölgesinin milletvekili olarak bulunmuş bir isimdir. Büyük Arap Devleti krallığı hayali ile İngilizlerle işbirliği yapmıştır. Bölgeden Osmanlı yönetimi kalkıp İngiliz hâkimiyeti oluşturulduktan sonra İngilizler ile anlaşamayınca Kıbrıs’ta ikamete mecbur tutuluyor ve Hicaz bölgesi Suudi ailesine veriliyor. Medine müdafii Fahrettin Paşamıza karşı kendine bağlı birlikleri ile savaşan oğlu Abdullah ise Ürdün ile yetinmekle kalıyor. Kral Abdullah daha sonraki süreçte Filistin’in bağımsızlığı yönünde çalışmadığı düşüncesiyle,  Mescidi Aksa camiinde cuma namazı girişinde Filistin davasına ihanet ettiği söylemi ile 1951 de bir Filistinli tarafından vurularak öldürülüyor. İşte bu pencerenin iç tarafında yatan kişiler bunlardır. Hemen bitişiğindeki pencerenin iç tarafında ise Kudüs’ün bağımsızlığı için çalışmış Hz. Hüseyin soyundan gelen Hüseyni ailesinden gelen bir zatın mezarı mevcut.

Ağlama duvarına gidiyoruz: Kasımpaşa şadırvanı ve Kayıtbay Sebilinin bulunduğu bölgedeki kapıdan çıkıp (silsile kapısı) Yahudilerin dua yaptığı ağlama duvarına çarşı içinden geçip varıyoruz. Kontrol noktasında rehberimiz gerekli izinleri alıp  içeriye giriyoruz. Buradaki tuvaletlerin bile daha temiz ve kontrollü olması insana ilgi ve bilgili çalışmanın farkını gösteriyor.Farklı, çeşitli ve dikkat çeken kıyafetleri ile aşırı dindar yahudiler bizim için ilginç idi. Alana  başı açık girilmiyor. Kadınların da başı örtülü, erkeklerin de tamamının  başlarında takke var.Girişte takkesi olmayanlar tek kullanımlık  kipaların olduğu kutudan ücretsiz alabiliyor. Fötr şapka benzeri değişik başlıklar dikkat çekici. Kadınlar ve erkekler ayrı alanlarda dua yapıyorlar.

Ağlama duvarı 2. Mabedin yapıldığı zaman yapılan bir avlu duvarı.  M.Ö. 35’li yıllarda yapılmış olan 2. Mabet, M.S. 70’li yıllarda Romalıların hakimiyeti zamanında, Titus tarafından tapınak yapıları yıkılıp yağmalanmış. Yalnız bu duvar kalmış. Romalılar bu bölgede daha sonra Hadrian tapınağını yapıyorlar. Bu pagan tapınağı da sonra yıkılıyor ve bu bölge 638’de Müslümanların yönetimine girinceye kadar unutulup çöplük alanı gibi kullanılıyor. Buradaki ilk mabet ise M.Ö. Hz. Davut tarafından başlanıp Hz Süleyman tarafından tamamlanan mabettir. Hz. Musa’nın 10 emrinin saklandığı sandığın saklandığı kabül edilen bu mabet M.Ö. 586’da Babil kralı Buhtunnasır zamanında yağmalanıp yıkılmış ve bölgedeki Yahudi nüfus o günkü coğrafyanın değişik yerlerine sürgün edilmişti.

Kudüs,  Romalıların hiristiyan olmasından sonra, özellikle Doğu Roma imparatoru Konstantin’in annesi Helena zamanında yeniden önemli bir imar faaliyeti görmüştür. Kutsal tepe çöplük gibi kalmakla beraber başta kıyam kilisesi, yeniden doğuş kilisesi gibi yapılar o dönemlerde yapılmıştır. Hz.Ömer’in M.S.638 de Kudüs’ün anahtarını alıp şehri gezmesi ve   kutsal tepeyi işaret etmesi sonrası burada küçük bir ahşap mescit yapılmıştır. Bölge önce çöplük olmaktan kurtulmuş ve daha sonra ise peyderpey  diğer islami eserler yapılmıştır. 1099’da haçlıların şehri ele geçirmesi sonrası bu yapılarda değişiklikler olmuştur. Selahattin Eyyubi’nin 1187 de bölgeyi fethinden sonra Kudüs 1917’ye kadar Müslümanların yönetiminde kalmıştır.1917’den 1948 yılına kadar İngiliz yönetiminde olan Kudüs 1967  deki Arap-İsrail savaşı ile  tamamen İsrail kontrolüne girmiştir.

İsrail yönetiminin buradaki Süleyman mabedi ile ilgili arayış ve çalışmaları olduğu biliniyor. Ağlama duvarı bölgesinden girilen bir tünel ile  bu mabedin temellerini bulma çalışmalarının devam ettiği iddiası mevcut. Rehberimizin bize verdiği bilgiye göre bu çalışmalar sonucunda mescidi aksa camiine doğru değil de daha kuzeye doğru giden bu tünel ile büyük taşların kullanıldığı böyle bir temel inşaat kalıntısına ulaşılmıştır. Buraya girişin özel müsaade gerektiği ama zamanımız kısıtlı olması sebebiyle giremeyeceğimiz bildirildi.

3. gün El Halil diğer adı ile Hebron’a gidiyoruz:

Kudüs’ün 40 km güneyinde 200 bin nüfuslu, 1000 kadar İsrailli dışında Filistinlilerin yaşadığı bir şehir. Resmi olarak Filistin yönetimine bağlıdır. Bir otobüsün zor geçtiği sokaklardan geçerek İbrahim camiinin olduğu yere geliyoruz.  Hz. İbrahim M.Ö. 1600 yıllarında Harran’dan gelip buralarda yaşamıştır. Buradan Mısır’a gidip geldiği,   Hz. Hacer ile Hz. İsmail’i alıp Mekke’ye de buradan gittiği söylenir. Buradaki atalar mağarasında oğlu Hz. İshak, torunu Hz. Yakup ve eşlerinin ve de Hz. Yusuf’un mezarlarının burada olduğu bilinir.


Bu camii Emeviler zamanında mağaranın olduğu alana yapılmıştır. Selahattin Eyyubi zamanında büyütülmüştür. Selçuklu devletinin Halep Emiri Nurettin Zengi’nin yaptırdığı, kundekari sanatının şahaserlerinden olan 3 minberden biriside bu camidedir. Fanatik bir yahudinin 1994 de burada yaptığı silahlı eylem sonrası cemaatten 29 kişi ölmüş, 300 kişi yaralanmıştır. Bu olaydan sonra camiinin 2/3 sinagoga çevrilmiştir. Hz. Yakup ve Hz. Yusuf sinagog bölümünde bulunmaktadır,  El Halil şehrinde de İsrail askerlerinin kontrolleri altında giriş ve çıkışlar yapılmaktadır.

Yolumuz Lut Gölü ve Eriha: Deniz seviyesinden 400 m. Aşağıda olan Lut Gölü’ne gidiyoruz. Yolda sıfır noktasında durup bir hatıra fotoğrafı çektiriyoruz. Çıplak, hiç yeşillik olmayan dağların arasından gayet güzel bir karayolu ile Şeria  ırmağı ve Eriha şehrinin olduğu ovaya giriyoruz . Dikkatimizi çeken bir detayda buralardaki duraklarda ve geçişlerde bile yol işaretlerinin varlığı ve kaldırımların engellilerin kullanımına uygunluğu dahil her detayın düşünülerek yapılmış olması idi . Düzlüğe inilince yolumuzun etrafında birçok hurma bahçesi  görüyoruz. Bu yol üzerinde Hz. İsa’nın ilk vaftiz olduğu nehir kenarını görmeye gidiyoruz. Şansımıza burada iki otobüs Afrika, Somali’den gelmiş olan turistler vardı ve biz bunların vaftiz törenlerini izledik.

Eriha antik bir şehir. 11 bin yıllık bir yerleşim yeri ve Filistinliler yaşıyor. Hıristiyanlık tarihinde önemli bir yer. Hz. İsa’nın ilk inzivaya çekildiği ve 40 gün şeytanla mücadele ettiği mağara buradadır. Mağaranın bulunduğu manastıra teleferik ile çıkılıyor.Mağaraları otobüsümüzden uzaktan görmekle yetindik. Burada Emevilerden kalma ve bitirilmeden depremde yıkılan Hişam sarayı kalıntılarını görmeye de yorgunluk sebebi ile gitmedik. Öğle yemeğimizi  güzel ve temiz bir lokantada yiyip şehrin bir camisinde namazımızı kılarak Lut gölüne hareket ettik. Burası çevreden gelenlerin ve turistlerin yoğun olduğu göl kenarına kurulmuş, yüzme havuzlarının da bulunduğu bir tesis. Göle girenler ve tesisteki havuzlardan istifade eden birçok insan var. Tıpkı bizim sahillerimizin yaz dönemlerindeki hareketliliğin, canlılığın yaşandığı plajlarımız gibi, otopark da otobüs ve otomobillerle dolu idi. Göl çamurundan yapılan ve çeşitli hastalıklara iyi geldiği iddia edilen sabun ve benzeri maddeler yanında Kudüs hurmaları da satılıyor.

 

 

Ölen Kadınların Öyküsü

0

Hayata başlarken göğüs kafesimizin içinde kocaman bir lunapark çalışıyor. Bilirsiniz onu, anımsarsınız! Pembeli, morlu, yeşilli, sarılı, mavili ve içinde bizi üzecek hiçbir renk olmayan lunaparkı… Biz o lunaparkta koşuşturup pamuk şeker yerken, atlıkarıncaların üstünde masallar söylerken beklemediğimiz bir anda elektrik kesiliyor. Işıklar sönüyor, sesler kesiliyor ve o zaman idrak ediyor insan; büyüyor olduğunu.

Yaş aldıkça değil, yara aldıkça piştiğimize inanıyorum. Büyümek esasında takvimleri peşi sıra devirmek değil, kopan yaprağı yerine koyamamak demek. Eskisi gibi olamamak ve bizlere huzur veren insanları, huzur veren oyunları, huzur veren şiirleri, huzur veren şehirleri zamanın tozlu avuçlarına emanet edip ince bir sızıyla yürümek demek. Hasreti gönlünde taşıyarak yaşayabilmeyi öğrenmek demek, dünün özlemiyle yarına sarılmak demek. Geçmişin özlemini sırtlarken, yeni heveslere kucak açabilmek demek.

Birey kendisini olgunlaştıracak ve yaşama yaklaşımını değiştirecek hadiselerle yüzleşmediyse hala toy demektir, az evvel sıraladıklarımı özümseyememiş demektir. Bu evirilişin kara bir yüzü olduğuna da şüphe yok. Bazen insan daha önce tanıklık etmediği hatta hayal etmediği vakalarla karşılaşınca istikameti meçhul bir rüzgarda oradan oraya savrulabiliyor. Nereye tutunacağını, nasıl tutunacağını bilmeden karanlıkların içinde kaybolup gidebiliyor. İşte bu yüzden karakterimizi yontan, bizi evvela yakıp sonra küllerimizden doğmamıza vesile olan olayları yaşarken doğru çıkarımları yapmamız çok önemli. Bu meseleleri yorumlarken elimizden tutan, kanayan dizlerimize pansuman yapıp bizleri iyiye sevk edenler olmalı. Aksi takdirde değişimi başaramayız, yanarız ama yeniden ”insan” olarak doğamayız. Öfke dolu, nefret dolu, kin dolu varlıklara dönüşürüz.

Maalesef bu dönüşümün örneklerini sürekli görüyoruz. En kötüsü de öyle cani manzaralarla karşılaşıyoruz ki artık yavaş yavaş daha az tepki verir hale geliyoruz, duyduklarımıza şaşırmamaya başlıyoruz. Farkındaysanız Emin Bulut’un gırtlağına giren o bıçaktan çok evladının ”Anne lütfen ölme!” yakarışı gündem oldu. Bu kez farklıydı çünkü vahşet sınırları zorlamıştı, evladının önünde bir annenin boğazına bıçak saplanmıştı. Vakanın sosyal medyadan hızlıca yayılması sayesinde ülkede azımsanamayacak bir kamuoyu oluştu. Sosyal medyanın gündelik yaşamı daha görünür hale getirmesinin faydasını burada gördük. Bu vahşete karşı toplumumuzun gösterdiği tepkiyi de memnuniyetle izliyorum ama diyorum ki halen konunun ne kadar ciddi olduğu anlaşılamamış.

2019’un 8.ayındayız ve kayıtlarda bu sene toplam 236 kadın katledilmiş görünüyor. Neredeyse her gün 1 kadın katlediliyor. Kadına şiddetle mücadele ve bu konuda söylenecekler zinhar saman alevine benzememeli. Belli aralıklarla toplum olarak yükseliyoruz, olan biteni lanetliyoruz deşarj olduktan sonra dönüp işimize bakıyoruz. Emine Bulut’tan önce katledilen 235 tane kadın için bu duruşu neden sergileyemedik? Neden sesimizi çıkaramadık, neden gündem olamadık ?  Son 3 senede katledilen 1,178 kadın için neden tepkimizi gösteremedik, neden sıra Emine Bulut’a gelene kadar sustuk ? Neden bir anne evladının gözü önünde katledilinceye kadar bekledik ?

Her şeyden evvel gerçekleri karşımıza alıp yüzleşmeliyiz. Kadına şiddet genç bir olgu değil ama günden güne kanserleşen bir olgu. Üzücüdür ki toplum olarak yalnızca fiziksel şiddeti ciddiye alabiliyoruz. Halbuki kadına şiddet sosyolojik ve psikolojik çözümlemeleri detaylıca yapılmış bir olgu. Kadına şiddet sözlü olarak başlıyor, psikolojik safhaya geçerek devam ediyor ve sonunda fiziksel boyuta ulaşıyor. Şiddet ilişki yaşanan bireyi sindirme ve tam kontrol altına alma içgüdüsüyle gerçekleşiyor. İlk önce küçük mesajlarla daha sonra güç kullanarak korku unsurları vasıtasıyla karşıdakinin denetimini tamamıyla ele almak hedefleniyor. Bu durum vaktinde engellenmezse sistemleşiyor ve bir döngü haline geliyor.

Önce balayı süreci yaşanıyor iki taraf da büyük keyifle ilişkiyi sürdürüyor. Daha sonra huzursuzluklar yaşanmaya başlayınca sırasıyla sözlü, psikolojik ve fiziksel şiddet birbirini takip ediyor. İlk patlamanın ardından suçluluk duyan erkek kendini affettirmek için şekilden şekle giriyor. Kadın da mahalle baskısı yüzünden, bağımsızlığını ele alıp kendi başına toplumda yer edinemeyeceğine olan inancı yüzünden ve erkeğin düzeleceğine olan umudu yüzünden gereken kararı alamıyor, affediyor. İlk patlamadan sonra gelen affın ardından zaten bu yaşananlar rutinleşiyor ve kadın kendisini bu çukurunun içinde debelenirken buluyor. Erkek, kadını şiddet yoluyla kumanda edebildiğini gördüğü için de giderek daha da sertleşiyor. Balayları kısalıyor, iş çığırından çıkıyor. Bu raddeden sonra olanları da gazeteden, sosyal medyadan okuyup öğreniyoruz.

Kadına şiddet dünyanın her yerinde yaşamış, yaşayan ve yaşayacak olan bir olgu. Kadına şiddeti tamamıyla engellemek, kökünü kazımak mümkün değil. Lakin minimuma indirilmesi için alınabilecek tedbirler var. İnsanlara sevgiyle yaklaşmak, çocuklarımızı sevgiyle yetiştirmek hayati önem taşıyor. Bunun yanında devletimizin kadına şiddete yönelik somut politikalar geliştirmesi gerekiyor, eğitim programlarında kadına şiddete kesinlikle yer verilmesi gerekiyor. Şiddetin hiçbir kılıfla meşrulaştırılamayacağının ve hoş görülemeyeceğinin kafalara yerleştirilmesi gerekiyor. Devletimizin toplumu bilinçlendirmeye dönük adımlar atması gerekiyor, kadına şiddete yönelik cezaların revize edilmesi gerekiyor. Şiddetin döngü haline gelmesi halinde hem aileyi hem de kadını korumak güçleşiyor bu durumlarda öncelikli hedefin aile birliğinin korunması değil kadının korunması olması gerekiyor. Şiddet gören kadınların hayatlarına sağlıklı şekilde devam edebilmeleri için desteklenmeleri ve korunmaları gerekiyor, şiddet görmüş kadınları normalleştirmeye yönelik mevcut çalışmalar kesinlikle yetersiz kalıyor. Bu konuda da akılcı, çağdaş, kadın – erkek eşitliğini merkeze alan güncellemelerin muhakkak yapılması gerekiyor.

Son zamanlarda insanların bam teline dokunan olayların ardından hemen idam cezası tartışmaya açılıyor. İdam cezasının uygulandığı ülkelere bakarsanız, bu cezanın ne suçları azalttığını ne de toplumsal gelişmeye katkı sağladığını göreceksiniz. İlk fırsatta idam cezasını gündeme getirmek kolaya kaçmaktır, sorunun kaynağını ortadan kaldırmaktan ziyade kamuoyu vicdanını rahatlatmaya yönelik bir söylemdir. Gayemiz suçların nasıl cereyan ettiğini tespit edip bu konuda iyileştirmeler yapmak olmalı, toplumun suç makineleri yetiştirmesine seyirci kalıp daha sonra bu bireylerin infazıyla vicdanlara su serpmeye kalkmak riyakârlık olacaktır. Hiçbir suçu idam cezasıyla yok edemeyiz, vatandaşa idam cezasını aranan devaymış gibi sunmak ‘‘Biz sorunu çözmekte yetkin değiliz, ancak kestirip atabiliriz.” demektir.

Emine Bulut ilk değildi, son da olmayacak.

Lakin umut ediyorum bu dünyadan gidişi, giderken söylediği o cümle, o son çığlığı, boynundan yerlere kan boşalırken, evladına bakışı ve ona son sarılışı anlatacak bizimkilere bir perdenin kısık yeri kadarı incelip ölen kadınların öyküsünü…

”Dünya, nedir onlardaki yansın
demir mi, ateş mi, belki cehennem
pervaneler işte, renkli camlara
çarpa çarpa hayal kanatlarını
tükenen kadınlar…

 

 

Konyalı Celalettin, Nam-ı Diğer Mevlâna

0

Belli zümrelerin menfaatlerini muhafazaya yarayan muhafazakârlığı ve birtakım mutat / geleneksel davranışları zaman zincirinde din zanneden Anadolu Müslümanlığı’nda Mevlânâ Celâleddin Rûmî eşsiz bir yer tutar. Ultra modern görünümüne rağmen hurafe ve ritüel bakımından Anadolu Müslümanlığından ayrılmayan Sosyete (Elitist) Müslümanlığı’nda da büyük yeri vardır. Bu yazıda onun hayatını ve eserlerini artılarıyla – eksileriyle ele alacak değiliz. Zira o da resmî Anayasamızdaki “değiştirilemez” maddeler gibi görünmeyen dinî anayasamızda “eleştirilemez” isimlerden biridir. Bir farkla; mevcut Anayasamızda ‘değiştirilemez’ kısmı üç + bir’dir, menkul anayasamızda ise ‘eleştirilemez’ler binbir.

Meselâ desem ki Şirkle Mücadele Derneği mensubu bir tevhidçi (muvahhid) mü’min olarak Kur’an-ı Kerim’de 16 yerde geçen Allah-u Tealâ’nın insanların mevlâsı olduğu mesajı gereğince ve yine O’na mahsus sıfatları isimlendiren Esmâ’ül-Hüsnâ’dan bir tanesiyle herhangi bir ‘kul’un adlandırılmasına karşıyım, Bakara 286’daki hitabı da masaya koysam; “Ente Mevlânâ : Ey Rabbimiz / Sen Mevlâmızsın / Sensin bizim Efendimiz / Sahibimiz Sensin” diye, acaba desinler hazretleri ne derler?

Veya Konyalı Celalettin desem hakaret mi kabul edilir; şehri ve ismi bu olduğu halde? Yada saray sûfisiydi / meclis mutasavvıfıydı ve Alâeddin Keykubad, Gıyaseddin Keyhüsrev, Rükneddin Kılıçaslan, İzzeddin Keykavus, IV. Kılıç Arslan gibi sultanlarla; Gürcü Hatun, Gömeç Hatun gibi sultan eşleriyle; Celaleddin Karatay, Kemâleddin Kâbi, Atabek Mecdeddin, Celaleddin Mahmud, Emineddin Mikail, Bedreddin Yahya, Tabib Ekmeleddin gibi yüksek bürokratlarla; Sahib Fahreddin Ali, Bahâeddin Mehmed, Cacaoğlu Nureddin, Muineddin Süleyman Pervane gibi emirlerle hatta o zamanlar Rum Diyarı (Rûmî = Anadolulu) denilen Anadolu’yu işgal eden Moğol İdarecileriyle de (Baycu Noyan, Keyhatu, Taceddin Mu’tez, Emir Şerefüddin) pek iyiydi desek mala – davara bir zararı dokunur mu?

Meselâ; 1258 yılında Konya’ya varan Kadı Kemâleddin’in bir vesile ile Mevlâna namlı kimesneyi ziyaret edip onun müridi olmak için ikram etmek istediği şekerler az gelince Sultanın zevcesi Gömeç Hatun’un yardımıyla ancak bunun yerine getirilebildiği notunu düşsek kim, ne anlar?

Meselâ; çok sıkı dostluk kurduğu ve sarayında onuruna verilen ziyafetlere, ayinlere kusursuz katılım gösterdiği Vezir Muineddin Pervane’ye “Uluğ-Pervâne (Ulu Pervane)”, “Pervâ-yı A’zam (Koca İlgi)”, “Kutluğ Uluğ Pervâne” diye hitaplarda bulunduğunu ve dostlarından biri zarara uğrayarak 3000 altın dinar borçlanıp bunu ödeyemeyince Süleyman Pervane’ye yine yardım elini uzatmasını bildiren bir mektup yazdığını kaynak göstererek belirtsek kaç yazar? Muineddin Pervane’nin bu meblâğın Divân’a taallûk ettiği cevabı üzerine de Mevlâna nam şahsın Hazreti Süleyman ile devler arasındaki efsanevî münasebetleri örnekleyerek “Biz dîvânın (=devlerin) Süleyman’ın hükmünde olduğunu biliyorduk. Süleyman’ın dîvanın (=devlerin) emrinde bulunduğunu zannetmiyorduk” diye mukabelede bulunduğunu ve bu nükte akabinde Vezir Pervane’nin bu parayı ödemek zorunda kaldığını aktarsak mevzu nereye akar?

Şair burda ne demiş? “Biz hazinenin M.Pervane’nin emrinde olduğunu biliyorduk. Meğer M.Pervane hazinenin emrindeymiş” demiş. Ya ne olacaktı? Meşhur profesörlerimizden Osman Turan’ın Ötüken Neşriyat – 1971 baskılı SELÇUKLULAR ZAMANINDA TÜRKİYE kitabının 542’nci sayfasında geçen bu diyalogdaki rakamı (3 bin altın) müellif o yıl itibariyle 600.000 lira olarak değerlemiş. Şimdinin 305.000 yeni lirasına tekabül ediyor ama 6 sıfır (000.000) eksik olarak.. Düz yoldan 3.000 cumhuriyet altını deseniz bile 5.700.000 ytl ediyor.

Desem ki kamu malı, “maun”; diyacaksınız: “Gel, gel; ne olursan ol, yine gel.”

Desem ki Şikâyetkâr Fuzulî, ‘Yoh, yoh’çu Emrah; diyacahsınız: “Bizi bilen bilir, bilmeyen de kendi gibi bilir.”

Demiyorum, vazgeçtim.

 

 

Müesses Nizam, Derin Devlet

0

“Derin devlet, Cumhurbaşkanlığı Sistemine yönlendirerek Tayyip Erdoğan’ı kendisine mahkûm etti.”  “Devlet Bahçeli AKP’yi sınırlandırmak ve Milliyetçileri iktidardan uzak tutmak için müesses nizamın kullandığı bir ajandır.”

“Kemal Kılıçdaroğlu derin güçlerin CHP’yi iktidar alternatifi olmasın diye tuttuğu bir Genel Başkandır.” “Meral Akşener de müesses nizamın kontrolüne girdi.”

Bu cümleler ve benzerlerini hepimiz her gün birilerinden okuyoruz.

“Teröristbaşı Abdullah Öcalan‘ın eski bir MİT mensubu olduğu”, “HDP‘nin PKK’nın halk üzerindeki etkisini kontrol etmek için devlet tarafından kurdurulduğu” gibi yorumları da hatırlayalım.

Doğu Perinçek‘in meşru bir siyasi parti liderinden çok bir istihbarat görevlisi gibi görüldüğünü de biliyoruz.

Yüzde 1 civarında oy alan BBP’nin merhum Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu‘nun yakınları O’nun “müesses nizam” tarafından devlet içindeki belli bir mekanizma işletilerek “şehit edildiğine” inanıyor.

Adnan Kahveci’den, Turgut Özal’ın ölümüne kadar birçok kaza veya tabii ölüm gibi görünen vakanın aslında “derin güçler” tarafından işlenmiş cinayetler olduğu iddia edildi.

Toplumu sarsan siyasi suikastların hiçbirinin arka planını da öğrenemedik. Bunlar da iç veya dış derin güçlerin işi olduğuna dair yaygın kanaati besledi.

Şimdi bütün bunları peşpeşe sıralayınca “ayı izini kurt izine karıştırmamız” için bir zemin oluşacağı kanaatindeyim. Çünkü bunların hepsini aynı kategoride değerlendirmek mantıklı ve gerçekçi olamaz.

Siyasi cinayetler ve istihbarat savaşları kapsamında olanlar ile siyasi partiler ve liderlerinin aldığı kararlar, izlediği politikaları etkileyen faktörleri ayrı değerlendirmemiz gerekir.

*********************************

Derin Devlet

Dünyada bütün köklü ülkelerde ülkenin müesses nizamının (kurulu düzeninin) sorunsuz yürütülmesi için devletin resmen yapamayacağı işleri yapan kurumlar olduğu iddia edilir ve bunlara “derin devlet” denir.

“Devlet yetkisi resmen elinde olmayan kişilerin bu yetkiyi ellerinde bulundurarak çeşitli alanlarda faaliyet yürütmesidir derin devlet.” Veya FETÖ örneğinde olduğu gibi, devlet içinde fakat örgüt hiyerarşisi içinde hareket eden örgüt mensuplarının, devlet gücünü hukuka aykırı olarak kullanmasıdır.

Yapısı, çalışma yöntemi ve kimlerden oluştuğu bilinmediği için derin devlet hakkında farklı kanaatler oluşmuştur: Bir kesim“derin devlet hep zararlı işler yapar” derken, diğer bir kesim “ülkemizi hâlâ ayakta tutan derin devlet(ler) var”inancıyla mutlu olur.

“Devletin resmen yapamayacağı işler” sözünden kastedilen sadece kanunsuz işler değildir. Yasal zeminde kurulu düzenin devamını sağlamak için yapılabilecek çok önemli eylemler de olabilir.

Ancak gücünü yasalardan almadığı için derin devletler toplumsal hayatı felç de etse, tam tersine halk menfaatine de işler de yapsa meşru yapılar değildir.

“ABD’de Başkanlar değişir ama ‘müesses nizamın’ çizdiği politikalardan sapılmaz. Başkanlar kurulu düzenle çatışarak devleti yönetmenin güçlüğünü kavrar ve onlarla uzlaşıp orta yolu bulmaya çalışır” diye bir genel kabul vardır.

“Türkiye’de devleti ayakta tutan bir derin devlet var mı? sorusuna bu işi bilenlerin çoğu “keşke olsaydı ama yok”cevabını veriyor. (“Derin Devlet” kitabı yazarı Ömer Lütfü Mete ve Eski İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’dan bu cümleyi duydum.)

Türkiye’deki eskiden bir derin devlet varsa bile bu mekanizmalar ortadan kaldırılmış ya da yenisi kurulmuş olmalı. Belki de “orta yol bulunmuştur” diye düşünebiliriz.

“Kanun çerçevesindeki” bazı eylemlerin derin devletin yasal zemindeki uzantıları ile gerçekleştirdiği sıkça iddia edilmektedir.

Ülkeyi hiç olmaz bir zamanda seçime götürmek, toplumsal bir talep olmadan mevcut sistemde köklü değişiklik yapmak, terör politikasında esaslı değişimler, toplum kesimleri arasında nefret oluşturacak eylemler gibi.

Ama bütün bunları bir derin devletin/ kurulu düzenin yaptığını söylemek ne kadar doğru olur?

Bunların seçimle gelmiş siyasilerin normal tercihleri olması daha mantıklı değil mi?

Elbette siyasileri etkileyen bir takım güçler olduğunu ve bu güçlerin birbiriyle çoğu zaman uyuşmadığını ve çatıştığını düşünüyorum. Bunlardan bazılarının belli konularda sonucu daha belirleyici olabildiğini de görüyorum.

*********************************

Halk İradesi Hikâye mi?

Bütün demokrasilerde seçimle iktidara gelen kişi veya parti her aklına geleni yapamaz. Yani kanuna uysa ve yetki alanı içinde olsa bile, her istediğini uygulamaya koyamaz.

Çünkü iktidarı sınırlayan toplumsal tepkileri dikkate alması ve iktidar gücünü paylaşan baskı gruplarını da ikna etmesi gerekir.

İktidar gücünü paylaşan gruplar deyince aklımıza ilk olarak eskiden askeriye, yargı ve medya gelirdi. Bunlara büyük sermaye, sivil toplum kuruluşları, sendikalar, cemaat ve tarikat gibi inanç örgütleri vd ilave edilmeli.

Ayrıca büyük devletler, uluslararası kurumlar ve şirketlerin etkisini de dikkate almak zorundayız.

Tabii ki devlet tecrübesinin devamlılığını sağlayan bürokrasi de çok önemli.

Cumhurbaşkanı Turgut Özal‘ın Irak’ın ABD ile birlikte işgali arzusu, Genelkurmay Başkanının istifaya varan tepkisi yüzünden gerçekleşmedi.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bütün baskılarına rağmen Merkez Bankası’na faizleri istediği seviyeye indirtemedi.

Bunlar bilgi, tecrübe ve devlet aklının olumlu sonuçları olarak tezahür etti.

***

Bana göre müesses nizam bütün bu etkilerin dengelenmesiyle ortaya çıkan düzenin adıdır.

Herkes “müesses düzen” derken neyi kastettiğini açıkça ortaya koymalıdır. Demokrasilerde olağan iktidar paydaşları olan grupları mı kastediyoruz yoksa gücünü yasalardan almayan derin bir y Dünyada bütün köklü ülkelerde ülkenin müesses nizamının (kurulu düzeninin) sorunsuz yürütülmesi için devletin resmen yapamayacağı işleri yapan kurumlar olduğu iddia edilir ve bunlara “derin devlet” denir.

“Devlet yetkisi resmen elinde olmayan kişilerin bu yetkiyi ellerinde bulundurarak çeşitli alanlarda faaliyet yürütmesidir derin devlet.” Veya FETÖ örneğinde olduğu gibi, devlet içinde fakat örgüt hiyerarşisi içinde hareket eden örgüt mensuplarının, devlet gücünü hukuka aykırı olarak kullanmasıdır.

apıyı mı?

Ben içeriği ortaya konulmayan müphem güçlerle ilgili hiçbir iddiayı ciddiye almıyorum. Somut veriler üzerinden analiz yapmayı tercih ediyorum.

 

 

 

 

CHP ve İYİ Parti Üzerine

0

İyi Partiyle yollarını ayırmış birisi olan bana, “kardeşim sana ne İYİ Partiden, kendi işine baksana” denilebilir.

Ama ben kendimi, aktif siyasetten emekli ettim, artık hiçbir parti üyesi değilim ve bu eleştiriyi sade bir vatandaş olarak yapmaya hakkım olduğunu düşünüyorum.

Daha kuruluş aşamalarında, İYİ Partiye gönül ve düşünsel emek vermiş birisi olarak, çevreme şunları diyordum.

“Akşener’i derinliğine hiç tanımıyorum. Sosyal ve tarih bilinci ne düzeydedir, hiç bilmiyorum. Türkiye’mizin kaderi buna bağlı olacak.”

Belki de yaşının etkisiyle, gelinen noktada sağladığı konfor düzeyini sarsmamak için, artık sert mücadelelere girmek istemiyor da olabilir. Ancak ben, gelinen noktada, yapılan vahim yanlış işlere baktığımda, ister istemez, Akşener’in, bir siyasi parti lideri olarak, Türkiye’mizi düze çıkarabilecek düzeyde, bir sosyal ve tarih bilinci olamayabileceğini de, bir ihtimal olarak düşünmüyor değilim.

Ayrıca “bariz olarak görüldüğü gibi”, Akşener’ in matematiğinin de zayıf olması, yukarıda değindiğim konfor tercihini desteklemektedir. Yukarıda matematik konusunda, “bariz olarak görüldüğü gibi” ifademi açmak istiyorum.

* CHP nin içinden geliyorum. CHP üyelerinin, seçmenlerinin kahir çoğunluğu, partinin tepe dikta yönetiminin, oldu bitti dayattığı, kūrtçūlūk ve HDP (PKK) siyasetinden nefret ermekte ve kötü kaderin bir oyunu olarak, çaresiz bir şekilde, bu gidişata boyun eğmektedir.

Hâlbuki 24 Haziran seçimlerindeki modern, aydınlık seçim bildirgesi ile donanmış İYİ Parti, HDP ye karşı sürdüreceği kesin ve sapmaz bir siyaset ile bu kitlenin bariz desteğini alabilir ve kendi seçmeni yapabilirdi.

* Yine gelinen noktada, millet ittifakını koruma çabası, millet ittifakının gizli üyesi HDP ile zorunlu sempatik ilişkiler (organik değil) nedeniyle mevcut milliyetçi seçmenin, İYİ Partiden uzaklaşmasına neden olacağı da aşikardır..

” Belki ‘de Millet İttifakının İBB adayı olarak seçimi büyük bir farkla kazanan İmamoğlu’nun başarısı, Millet İttifakının bir başarısı olarak kafaları karıştırmış ve İYİ Parti de bundan nasibini almış olabilir.

Tarihsel determinizm ve diyalektiğin temel yasalarına, sonradan, istisnai bir durum-koşul daha eklenmiştir.

“Tarihte kişilerin rolü”

İBB Başkanlığı seçimi, İmamoğlu’nun orijinal kişiliği, siyasi iktidardan illallah demiş tüm İstanbul halkı ve siyasi iktidar arasında, bence partisiz yapılmış bir seçimdir.

Yoksa bütün istatistikleri altüst eden bu seçim sonucu, başka türlü izah edilemez.

İYİ Parti de, bu koyundan bir santim bile post çıkaramaz ve bana göre İYİ Parti yokuş aşağı inişe geçmiştir.

Önerilerime gelince;

İYİ Parti, artık çok uzun vadede bir seçim olamayacağına göre, gereksiz bir işlevi olan Millet İttifakından ve CHP nin MHP si olmaktan artık kurtulmalı ve rüştünü ispatlamaya doğru özgürleşmelidir.

Türkiye’mizin onlarca, yüzlerce hayati gündem maddelerine, en aydınlanmacı bir tavırla el koymalıdır.

Mesela PKK nın legal uzantısı olan ve güneydoğumuzda görev yapan Mehmetçiği, işgal gücü askeri olarak gören ve şehit edildiğinde de “olur böyle vakalar” hatta bence “oh olsun” diyen (bunu biliyorum) ve hiçbir taziyede bulunmayan HDP ile arasına, su bile sızmaz, aşılmaz bir duvar örüp, sonra da ona dokunur, buna dokunur demeden HDP yi alabildiğinde teşhir etmelidir. Çünkü HDP (PKK) ya hoş görü ile bakılmaya devam ettikçe, bunların dötü kalkmakta, bu savaş uzamakta ve Mehmetçiklerimiz kalleş pusularda katledilmeye devam edilmektedir.

Hâlbuki bu savaş, biran önce PKK nın imhasıyla bitmeli ve artık neredeyse birinci sayfa haberi bile olmayan Mehmetçiklerimizin ölümleri artık son bulmalıdır.

Çünkü Mehmetçiklerimizi de analar doğurmuş olup, onlar taş yarığından çıkmamışlardır.

Ben de 5.5 yaşında babasını yitirmiş bir yetim olduğum için mi nedir, bu bana fena dokunmaktadır.

Çünkü ölen sadece bir Mehmetçik değildir.

Onun, büyük anneleri ve dedeleri de, ana babaları da, eşi ve çocukları da, kardeşleri de, nişanlısı da,

ya da belki henüz elini tutmaya bile fırsat bulamadığı yavuklusu da, amca, dayı, hala, teyzeleri ve onların çocukları da, köyündeki ırmak ta birlikte çimlediği, çelikçomak, birdir bir, uzun eşek, meşe oynadığı çocukluk arkadaşları da, mahalle kahvesinde oyun oynadığı yetişkin arkadaşları da, evinin damında beslediği güvercinler de ve onların en taklacısı da, yolunu gözlediği köpeği Karabaş’ta, sedire oturur oturmaz kucağına atlayan Sarman da, hepsi ölmektedir. Bir ocak değil, birçok ocak sönmektedir.

Ben İYİ Partinin yerinde olsam; Anadolu’daki bütün şehit cenazelerimize, en az iki GİK üyesini gönderir ve yöredeki bütün İYİ Partililerin cenazeye katılımını sağlardım.

Akşener’in yerinde olsam, Ankara ve ilçelerindeki bütün şehit cenazelerimize en az bir GİK üyesi ile birlikte katılırdım. Bu çok mu zor, değil bence, sekreterine şu talimatı versin yeter.

Bir şehidimiz toprağa düştüğünde, kulağı haberlerde olduğu için hemen herkesten önce haberi olacak, arkasından şehidimizin nereli olduğu, cenazesinin nereden kalkacağı gerektiğinde Milli Savunma Bakanlığı iletişimiyle, hemen öğrenilecek ve otomatiğe bağlanmış bir şekilde, önceden hazırlanmış titiz bir organizasyon işlemeye başlayacak.

Yeter ki Mehmetçik hep dert edilsin, unutulmasın, unutturulmasın.

Sevgilerimle.

 

 

Rumeli’de Bizden Ne Kaldı?

0

Emekli Kurmay Albay, Doç. Dr. Hasip Saygılı’ın yazdığı 14 X 23 santim ölçülerinde 248 sayfalık eser;  Bosna’da vazifeli iken gönül gözü açık olan muhterem zevata yazdığı mektuplarla başlıyor. Mektuplar; ‘kızım, sana söylüyorum gelinim sen işit‘ hesabı Misak-ı Millî sınırlarımız dışındaki soydaşlarımıza, dindaşlarımıza gözünü kapatmış ve de gönlünü karartmış kişilere hakîkatleri anlatıyor.

Mektuplarda muhteşem tarihimizin, kadim kültürümüzün Avrupa’daki izleri var. Sıcacık, selis bir Türkçe ile gönüllere sesleniliyor. Bosna’da yaptırdığı câmide; Sâhibü’l-Hayrat vel hasenat Gazi Hüsrev Bey’in1 ruhu için okunan fâtihaları, Buhûrîzâde Mustafa Itrî Efendi’nin2 Segâh tekbirini3 kulaklarımızda değil, beynimizin derinliklerinde hissettiriyor.

Eseri okuyanlar, ‘Türk’ten daha Türk‘ Bosnalı Müslümanlara ısınıyor ve seviyor. Serebrenitsa katliamında4 şehit olanlar için dökülen gözyaşlarının yıkadığı ellerini Mevlâ’ya açıp fâtihalar gönderiyor.

O Bosnalı Müslümanlar ki, Sayın Saygılı’nın ifâdesiye:

1736-1739 yıllarında Habsburglara karşı yapılan, Hekimoğlu Ali Paşa’nın5 sevk ve idaresindeki savaşta, Boşnak hanımlar âdetleri üzere; yiğitlere has bir heyecanla gayrete gelip, çabuk ve çevik yürümelerini sağlayacak poturlar6 giyerek, başlarına kalpaklar, keçe külahlarla erkekleriyle birlikte savaşa koşmuşlardır. Bu durum, son Bosna harbinde de aynen yaşanmıştır.

1780 yılında yapılan anlaşma gereği, Sultan Birinci Abdülhâmid Han, bir kasabanın Avusturya’ya terkini irâde edince, Bosna Paşası İstanbul’a ‘Baş veririm, bir taş vermem‘ cevabını verir. Dört nesil sonra 1906 yılında bir başka paşa Kosova’dan aynı mahiyette gelen bir fermana ‘hayır‘ cevabı verecektir. Boşnak/Arnavut bir aileden gelen Şemsi Paşa da Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ın Karadağ hududundaki Plava ve Gosina arasındaki küçük bir arazi kesimini terk emrini yerine getirmeyi reddedecek bir dirayet göstermiştir. Paşa, pâdişaha çektiği telgrafta; ‘Ben Beytullah huzurunda vatanımdan bir karış yeri düşmana teslim etmemeği ahdetmiş bir kulunuzum. İrâdenizin tatbikinde ısrar buyurduğunuz takdirde bunu yapacak başka bir kulunuzu gönderiniz‘ diyecektir. (s: 33-35)

Eser destansı satırlarla devam ediyor:

103 yıl önce bugünkü Kosova’nın Mitroviça şehrinde Müslüman eşrafın başta müftü ve diğer din hizmetlilerinin kiliselerde Sırp ordusunun zaferi için dua etmeye zorlandıkları hatta Müslümanlardan Sırp ordusuna gönüllü toplandığını biliyoruz. ‘Sırbistan gibi ecnebi bir hükümete muavenet etmek mugayir-i diyanettir‘ diyebilen Hafız Ârif Efendi’nin imam olduğu cami içinde süngülerle doğrandığını da arşiv evrakı söylüyor.7 (s: 39)

Rumeli’de Bizden Ne kaldı? İsimli kitapta günümüze ait bilgiler de yer alıyor. Her biri ‘beka meselesi‘dir. Çünkü Türkiye, Misak-ı Millî sınırlarımız dışında kalan soydaşlarımıza dindaşlarımıza insanca yaşama hakkı tanınmasını sağlayamaz ise, yarınlarda İzmir, Balıkesir, Bursa, Kahraman Maraş Adana, Trabzon ve diğer illerde yaşayan insanlarımızın durumu, asla bu günkü gibi olamayacaktır. Hasip Saygılı problemleri tespit etmekle kalmıyor, üstün bir dirâyet ve kurmay zekâsıyla çâreleri de belirtiyor. (s: 40, 41) Yazar soruyor: ‘Rumeli’de Bizden Ne Kaldı? Eseri okuyanlar da mutlaka soruyorlardır: ‘Bu satırları yetkisiz fakat kendisini sorumlu görenlerin milyonda biri kadar yetkili (fakat sorumsuz) insanlar okurlar mı?’

Türkiye’nin yarınları hakkında, toplu iğnenin sivri ucu kadar da olsa düşüncesi, endişesi olanlar… her türlü zarûrî işleri bir kenra bırakıp bu kitabı okumalılar ve döne döne düşünmeliler. Ve… incir çekirdeğini bile doldurmayan günlük meseleler hakkında dipsiz varilleri lafla doldurmaya çalışmaktan vazgeçip, çâre üretmeliler ve ürettikleri çâreleri derhal uygulamaya koymalılar. Bilmeliler ki merhum Galip Erdem (1930-1997) ‘Uyuyanlara Ağıt‘ başlıklı makalesini kendileri için yazmıştır. Doğu Türkistanlı şâir ve müzisyenin ‘Canan Uykuda‘ isimli eseri ve bestesi de onlar içindir.

Târih boyunca Türkiye’mizin ve milletimizin başına gelen musibetlerden hiçbirinin deprem ve yıldırım çarpması gibi anlık meseleler olmadığını, en ince tığ ile oya işler gibi hazırlandığını ortaya koyan kan dondurucu teşhis: ‘Yapılması elzem olup da yapılacak bir iş için; bilgi maksadıyla yazılan her resmî yazı sessizlikle geçiştiriliyor, aynı iş için izin verilmesi istenildiğinde, ‘ret’ cevabı veriliyor.’

Kosova’dan nakledilen iki cümle: ‘Türkiye’den para gelmezse biz de Türk değiliz!’ ve ‘Kosova’da Türk kültürünün etkisinin yok olduğu bir diğer sâha, dinî hayattır. Sâdece küçük bir câmide Türkçe konuşulmaktadır.’ (s: 57-58)

Elbette bu gelişmelerden Kosova’daki kan ve din kardeşlerimizi suçlayamayız. Çünkü oraya, Hıristiyan olmalarına rağmen Gagauz Türklerine Türklük ruh ve şuurunu aşılayan Hamdullah Suphi Tanrıöver8 kıratında büyükelçiler gönderememişiz. Daha da kötüsü o kırattaki büyük elçileri, yöneticileri, yeterli sayıda yetiştirememişiz.

Nörotik bünyeliler bu eseri okurken ellerini, boks eldiveni ile koruma altına almalılar. Ola ki, okudukları sebebiyle yakınlarında bulunan duvar, kapı ve pencere gibi yerleri yumruklamaya kalkışırlar, elleri zarar görür.

İLGİ KÜLTÜR SANAT:

Çatalçeşme Sokağı Nu: 27/7 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-526 39 75 Belgegeçer: 0.212-526 39 76 www.ilgikultur.com e-posta: info@ilgikultur.com

 

AÇIKLAMALAR:

1Gazi Hüsrev Bey: 1480-1541 yılları arasında yaşadı. Üç ayrı dönemde toplan 17 yıl süreyle Saraybosna Sancak Beyliği yaptı. Saraybosna’da büyük bir câmi, muazzam bir kütüphâne, çarşı, han ve hamam inşa etti. Pek çok zafer kazandığı gibi, bölge halkının Müslüman olmalarında çok başarılı katkıları oldu. Türbesi yaptırdığı caminin avlusundadır.

2Buhûrizâde Mustafa Itrî Efendi: 1640-1712 yılları arasında yaşadı. Klâsik Türk Musikisinin en büyük bestekârıdır.

Osmanlı pâdişahlarından Sultan 4. Mehmet Han’ın, Kırım hanlarından Hacı Gazi 1. Selim Giray Han’ın himâyelerine mazhar oldu. Günümüze 42 adet eseri intikal etmiştir. Dinî eserlerinin en muhteşemi Bayram Tekbîri‘dir. Bütün İslâm Âlemi’nde okunur. Şarkılarından bazıları: Bûselik: Her gördüğü periye gönül müptelâ olur. Segâh:  Tûti-i mûcize gûyem, ne desem lâf değil. (Söz: Nef’i).

3Segâh tekbir: Bayram tekbiri‘ olarak da anılır. ‘Allahüekber Allahüekber la ilahe illallahü vallahü ekber Allahüekber velillahi’l hamd.’ Kelimelerinden ibârettir. Mânâsı: ‘Allah herşeyden yücedir. Allah’tan başka ilâh yoktur. Hamd Allah’a mahsustur.’

4Serebzenitsa katliamı: 11 Temmuz 1995 târihinde ağır silahlı Sırp asker ve sivil saldırganlar, silahsız-savunmasız Müslümanlardan 8372 kişiyi katletti.

5Hekimoğlu Ali Paşa: 1689-1758 yılları arasında yaşadı. 3 defa sadrazamlık makamına getirildi. 1736-1740, 1743-1744 ve 1746-1754 yıllaı arasında Bosna valiliği yaptı. Üstün vasıflı bir asker ve devlet adamı, aynı zamanda şâir idi.

6Potur: Diz kapağına kadar geniş olarak inen, dizden aşağısı dar olan pantolon.

7Hâriciye Nezâreti Umur-ı Siyasiyye-i Müdüriyet-i Umûmiyesinin 2 Ağustos 1915 târihli yazısı. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, HR, SYS, 2413/2

8Hamdullah Suphi Tanrıöver: (1885-1966) Türk Ocakları eski genel başkanı, Milletvekilliği ve Millî Eğitim Bakanlığı yaptı. 1935-1943 yılları arasında Bükreş’te Büyükelçi idi. Türkiye’den öğretmen getirtti, Türkiye’ye gönderdiği öğrenciler öğretmen olup ülkelerine döndüler, Gagauz öğrencilerini eğittiler.

 

HASİP SAYGILI

1960 yılında Gaziantep’te doğdu. Kuleli Askeri Lisesi (1978), Kara Harp Okulu (1982), Kara Harp Akademisi (1992) ve Quetta Command and Staff College’dan (2010) mezun oldu. Kara Harp Akademisinde 2004-2008 yıllarında Harp Târihi Bölüm Başkanlığı ve Sınıf Başhocalığı, 2010-2013 arasında Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Müdürlüğü görevlerinde bulundu. Ayrıca İslâmâbad’da Kara ve Hava Ataşeliği (2002-2004), Kosova’da Türk Temsil Heyeti Başkanlığı (2009-2010) görevlerini yaptı. Kurmay Albay olarak emekliye ayrıldı.

2012 yılında İstanbul Üniversitesinde doktorasını tamamlayan Hasip Saygılı 2015 yılından beri Fâtih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi’nde Doç. Dr. olarak görev yapmaktadır. Rumeli, Türk harp tarihi, asker-siyaset ilişkileri gibi konular üzerinde çalışmaktadır. Evli ve üç evlât babasıdır.

Yayınlanmış diğer kitapları:

Balkan Harbinde Neden Mağlup Olduk? 2. Baskı, 2016, İlgi Kültür Sanat Yayınları

1905 Rus Devrimi ve Sultan Abdülhamid, 2 Baskı, 2017, Ötüken Neşriyat

Osmanlı’nın Son 40 Yılında Rumeli Türkleri ve Müslümanları, 2. Baskı, 2019, İlgi Kültür Sanat Yayınları.

DERKENAR:

Bosna Hersek ve Boşnaklar

OĞUZ ÇETİNOĞLU

Bosna – Hersek halkı, ‘Boşnak olarak adlandırılır. Boşnaklar; Avar Türkleri ile Slav ve Hırvatların karışımından oluşan bir etnik gruptur. Onuncu yüzyılda, Hıristiyanlığın Bogomil mezhebine mensup bir grup olarak yaşıyorlardı. İnançları gereği, Hazret-i İsa’nın, Allah (cc)’ın oğlu olduğunu kabul etmiyorlardı. Bu sebeple bölgedeki diğer Hıristiyanların baskı ve zulmü altında çileli bir hayatları vardı. Oturdukları topraklar, 1386 yılında, Osmanlı Devleti tarafından fethedilip, 1463’te Fatih Sultan Mehmed Han tarafından resmen Osmanlı idâresine bağlanınca,  kendi istekleriyle Müslüman oldular. Osmanlı’nın Bosna Eyâleti, 1878 yılına kadar 415 yıl huzur ve barış havuzu idi. Bu tarihte, Avusturya – Macaristan İmparatorluğu yönetimine bırakıldı.  1918’de Birinci Dünya Savaşı bittiğinde, Bosna, Sırbistan’a, 1946’da ise yeni kurulan Yugoslavya Devleti’ne bağlandı.  Yugoslavya’nın 1992’de dağılmasından sonra 01 Mart 1992 târihinde Bağımsız Bosna – Hersek Cumhuriyeti kuruldu. 51.197 Km2‘lik ülkenin nüfusu 2011 yılı tahminlerine göre 4.600.000’dir. %50,11’i Boşnak, %30,78’i Sırp, % 15,43’ü Hırvat’tır. %3,68 ise azınlık olan Romanlar ile Yahudilerdir.

KUŞBAKIŞI:

KADRANSIZ SAAT

Carsın McCullers tarafından telif edilen, Can Moralı tarafından Türkçeye çevrilen romanda yazar; Amerika’da 1950’li yıllardaki güney-kuzey anlaşmazlığına ait çalkantıların devam etmekte olduğu zaman diliminde geçen olayları ele alıyor.  Irk, sınıf ve adâlet konularındaki keskin ve hazin düşüncelerini anlatıyor. Kasabada yaşayan farklı dört karakter, bir yandan geçmişlerini sorgularken, diğer yandan kadransız bir saate bakarak yarının onlara neler getireceğini düşünmektedirler.

McCullers 1961’de yazıp yayımlattığı bu son romanında iç içe geçmiş hikâyeler aracılığıyla peşin hükümleri, sırları ve bağışlanma gibi temalardan faydalanıyor.

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI:

İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat: 4 Beyoğlu, İstanbul. Telefon: 0.212 252 39 91

Belgegeçer: 0.212-243 56 00 bilgi@iskultur.com.tr İnternet: www.iskultur.com.tr

İÇİMDEKİ SAZLAR BAŞKA SÖZ BAŞKA

Sözlerini Fethi Dinçer’in yazdığı, merhum bestekâr Avni Anıl’ın Nihavent makamında bestelediği, ‘Kaderimde hep güzeli aradım‘ mısraıyla başlayan şarkının ikinci mısraı, kitap adı olmuş. Çok da güzel olmuş. Fatma Barbarosoğlu, ‘İçimdeki Sazlar Başka Söz Başka‘ adını verdiği kitabında, 1970’lerden günümüze akan hâtırâlar yer alıyor. Yalnızlıkta ve evlilikte aradıklarını bulamayanlar, Araf’taki insanların yalnızlığına refakat eden ekran dostluğu, sayfalar arasında herkesin kendisinden bir şeyler bulabileceği, nakışlanmış satırlar…

13 X 21 santim ölçülerinde 132 sayfalık kitap, uzunca bir süre, ‘çok satanlar‘ listesinde kalmaya adaydır.

PROFİL YAYINLARI:

Çatalçeşme Sokağı Nu: 15 Meriçli Apartmanı Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-514 45 11

Belgegeçer: 0.212-514 45 12 www.profilkitap.com e-posta: bilgi@profilkitap.com

 

‘HOCAM’                                                                                                                                                      DOSTLARI NEVZAT YALÇINTAŞ‘I ANLATIYOR

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş (Ankara, 1933-İstanbul,15.07.2016) kendisini bilen ve tanıyan herkes tarafından sevilen, sayılan bir kâmil insandı. Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nde İktisat Uzmanı, Yedek Subay olarak askerlik görevini îfa ederken Genel Kurmay Başkanlığı Araştırma ve Geliştirme Kurulu Uzmanı, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde Öğretim Üyesi, Devlet Planlama Teşkilatı’nda Sosyal Plânlama Dâiresi Başkanı, İstisâdî Planlama Dâire Başkanı, TRT Genel Müdürü, İslam Kalkınma Bankası Araştırma ve Eğitim Enstitüsü Başkanı, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başmüşâvir ve Yüksek İstişâre Kurulu Başkanı, Özel Sektör Kuruluşlarında Üst Düzey Danışmanlık, Aydınlar Ocağı Genel Başkanlığı, Fazilet Partisi ile Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekili, Türkiye ve Tercüman Gazetelerinin Başyazarı olarak, Türkiye’nin hâl-i hazır durumunu geliştirip iyileştiren, geleceğini tanzim eden mevkilerde çok önemli vazifeler icra etti. Türkiye’nin en önemli siyâsî ve idârî mevkilerde en üst kademelerde, seçilmiş veya tâyin edilmiş yöneticiler olarak vazife gören devlet adamları, millî, mânevî ve insânî değerleri korumayı ve geliştirmeyi başlıca gaye olarak benimseyen gençler yetiştirdi.

Bedenlerin fânî olduğu, hizmetlerin bâkî kaldığı geçici dünyamızda bir değil, milyarlarca hoş sadâ bırakan Yalçıntaş Hocamız, ardında yeri doldurulamaz boşluklar bırakarak gitmiş olmakla karşılaşacağımız kayıpları, zor dönemlerdeki tavsiye ve nasihatlerinden mahrum kalacağımızı düşünmek bile elem verici. O, hayrü’l-halefler yetiştirerek çok sevdiği Mevlâ’sına kavuştu. Kayıpta olanlar geride bıraktığı yakınları, dostları ve sevenleridir.

Her toplumun kırmadan, dökmeden dâima doğruları söyleyen; dost-düşman herkesi iyiye, doğruya ve güzele yönlendiren doğruları gösteren fâzıl kişilere her zaman ihtiyacı vardır ve sonsuzdur. Eserleriyle, yazdıklarıyla, sohbetleriyle belirlediği istikamette belli bir müddet yürümek mümkün olabilecektir. Sonrasında rahle-i tedrisinden feyz alanlar devreye girmek için hazırlıklı olmalılar.

16 X 24 santim ölçülerinde, 608 sayfalık dev esere sığmayan faziletlerini ve üstün vasıflarını benimseyip, özümseyip akıllarına ve gönüllerine sığdırabilenler dâima, huzurlu ve başarılı olacaklardır. Mevzu bahis kitabın arasında verilen 14 X 20 santim ölçülerindeki armağan kartpostalda, O; dünya ve ahret saadetinin anahtarlarını sunuyor. 18 Temmuz 2015 Cumartesi günü Ramazan Bayramı Sohbetinin müfit ve muhtasar özeti, okuyanlara ve okuduklarını hayatına rehber edinenler bilmeliler ki her hareketleri her sözleriyle ‘Hocam’ dedikleri Nevzat Yalçıntaş’a fâtihalar göndermiş olacaklardır.

Aziz ‘Hoca’mız diyor ki.

Sosyal İlişkiler Kurulacak Kişilerde aranılacak Vasıflar: 1-İman, 2-Dürüstlük, 3-Merhamet ve Şevkat, 4-Vefa, 5-İyilik Severlik.

Hayatta Bağlı Olacağımız 5İ Prensibi: 1-İman, 2-İlim,  (mezara kadar öğrenme), 3-İbâdet, 4-İş (amel, uygulama), 5-İttihat (Birlik)

Her söylediğin doğru olsun.

Her doğruyu her yerde söyleme.

Câhillerden uzak dur. Kibirli olma.

***

O, çevresinde bulunan, sözünü dinletebileceği her insanın Ahsen-i Takvim (en mükemmel insan) olması için gayretli olmayı, kızıl elma olarak benimsemiş bir mübârek zat idi. Adına tertib edilen hacimli eserde, hakkında görüş beyan eden muhterem zevatın iki hususta ortak zemin oluşturdukları görülüyor: Birincisi ‘Hocam‘ hitabı, İkincisi ‘örnek insan‘ olma vasfı…

Hocam’ızdan bir mısra-ı berceste: ‘Biz, insan olarak neticeden sorumlu değiliz. Bizim sorumluluğumuz doğru olanı yapmakla sınırlıdır. Neticenin ne olacağına ise Allah (cc) karar verir.’

Eseri hazırlayan ekipte; Yayın Koordinatörü olarak vazife üstlenen Doç. Dr. Murat Yalçıntaş, Yayın Danışmanı Dr. Şefik Memiş, Editör Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, Fotoğraf ve Danışma hizmetlerini üstlenen Nevzat Gökalp, Tasarımcı Murat Arslan, Teknik Yapım monad ve eseri yayınlayan Hayat Yayın Grubu, tebrikleri hak ediyor.

İLETİŞİM KANALLARI:

Telefon: 0.212-612 11 00 / 0.532-376 50 59 // hayat@hayatyayinlari.com nalp@mynet.com

 

KISA KISA / KISA KISA…

 

 

1- NAR AĞACI: Nazan Bekiroğlu / Timaş Yayınları.

2-ÇAĞDAŞ ESÂRET KAMPI: Kayahan Demir. Yakın Plan Yayınları.

3- GÜNÜMÜZDEN KARAGÖZ – HACİVAT SÖYLEŞMELERİ: Ünver Oral / Kitabevi Yayınları.

4-ALTIN IŞIK: Ziya Gökalp / Bilgeoğuz Yayınları.

5-GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE KANGLI TÜRKLERİ: Osman Yorulmaz / Ötüken Neşriyat.

 

 

 

30 Ağustos, Bağımsızlığımızın İlk Günüdür

0

Bugün bağımsızlığımıza kavuştuğumuz o mutlu günün, 30 Ağustos zaferimizin 97’nci yıldönümüdür, hepimize kutlu olsun.

Bundan neredeyse bir asır önce; Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve dava arkadaşlarının güzel Samsun’umuzdan, sadece Büyük Türk Milletine güvenerek, ”Bağımsızlık benim karakterimdir” diyerek başlattığı o kutlu yürüyüş, 30 Ağustos 1922’de vatanımızı işgal eden düşmanın, Egenin serin sularına dökülmesiyle sonuçlanmış devletimizin kuruluş temelleri daha o günden atılmıştır.

30 Ağustos; şanlı bayrağımızın indirildiği yere, İzmir’de yeniden göndere çekildiği, Türk Milletinin Gazi Paşasına, Gazi Mustafa Kemal Paşanın da Türk milletine minnettar olduğu gündür.

Büyük Türk Milletinin tarihi nice zaferlerle doludur. Mohaç’ta bizimdir, Malazgirt’te bizim. Bizans’ın diz çöktüğü İstanbul’un fethi de bizimdir, Çanakkale’de bizim. Sakarya’da bizimdir, Dumlupınar da, Büyük Taarruzda bizim. Böylesine önemli zaferlere imza atan ceddimizi, bu büyük zaferlerimizi kim göz ardı edebilir ki?

Tarih, vicdanımıza kazınan olayların hafızasıdır. Tarihi gerçekleri yok sayanlara, görmezden gelenlere en çarpıcı yanıtı, yine tarihin şaşmaz adaleti verir.

O nedenle bugün dahi bulunduğu görevleri, böylesine büyük bir devlette yaşamayı o büyük insana borçlu olduğunu unutan kimilerinin, o büyük insana ve eserlerine saldıranların; bu gerçekleri görmeleri, okumaları, hiçbir şekilde siyasi malzeme yapmamalarını bir kez daha hatırlamaları gerekir.

Unutulmasın ki Atatürk; mükemmeliyeti arayan bir dünya lideri, Atatürkçülük ise Türk toplumunu o hedefe ulaştıracak zihniyet ve eylemin kavramsal ifadesidir.

O; emperyalizme karşı ilk kurtuluş savaşını veren, bunu başaran, bütün mazlum halklara ilham kaynağı olan bir komutan, ulusal bir kahraman, büyük bir devlet adamıdır.

O; kimliği, inancı ne olursa olsun, bu son vatanımızda, Türkiye Cumhuriyetini kuran halka ”Türk Milleti” denir nitelendirmesiyle, bizleri ümmet olmaktan millet olma vasfına taşıyandır.

O; 4000 yıllık tarihimiz boyunca, hiçbir zaman esarete boyun eğmeyen Türk Milletinin vatanına, bayrağına, ulvi değerlerine, örf ve geleneğine olan sadakatine güvenen, bu değerler manzumesinin öz kaynağını öne çıkararak, bu özelliklerimizi tarih sayfalarına bir kez daha not düşendir.

O; her karışı işgal edilen, çöken bir imparatorluktan, paramparça olan vatan coğrafyamızda; halk egemenliğine, hukukun üstünlüğüne dayanan çağdaş, laik ve demokratik bir devlet kuran, tarihin ender kaydettiği büyük bir devrimcidir.

O; yaşamı boyunca: ”Rapla çiftliğinin korucusu küçük Mustafa; duvar gazetesi çıkarttığı için zindanlara atıldığında, Mustafa Kemal Efendi; Trablus’ta, Derne’de, Bingazi’de Bnb. Mustafa Kemal Bey, Çanakkale geçilmez destanı yazıldığında önce Yb. , sonra Alb. Mustafa Kemal Bey, Filistin Cephesi’nde Mustafa Kemal Paşa, Ankara’da T.B.M.M. Başkanı Mustafa Kemal, Sakarya’da Gazi Mustafa Kemal Paşa, Dumlupınar’da Mareşal Mustafa Kemal ve nihayetinde devletimizin kurucu Cumhurbaşkanı Atatürk olarak anıldı.

Dünya devletleri arasında yaşadıkları dönemleri inceleyerek ardında iz bırakan liderlerine baktığımızda; kısacık yaşamına böylesine büyük ve önemli başarıları sığdırarak devlet kurmuş bir dünya liderine rastlamak mümkün müdür?

30 Ağustos tarihi; her yanı düşmanlarımız tarafından işgal edilmiş vatan topraklarımızın, yüzbinlerce vatan evladımızın canı ve kanı pahasına yeniden kazanıldığı, muzaffer ordularımızın Ay Yıldızlı Al Bayraklarımızı göndere çektikleri, istiklalimizi kazandığımız dönemin başladığı tarihtir.

Bu uğurda hayatlarını seve seve feda eyleyen şehitlerimizi, canlarını hiçe sayan gazilerimizi minnetle anıyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.

Bu gerçek hiçbir zaman değişmeyecek, böylesine önemli bir günü görmezden gelenlere, türlü gayretlerle bu zaferimize dudak bükmeye çalışanlara tarihi gerçekler, Atatürkçü düşünceye ve Atatürk’ümüze sahip çıkan milyonlarca yurtsever her 30 Ağustos’ta gereken cevabı verecektir.

Vatan onlara minnettardır.

 

 

Sahi Biz Neden Böyle Olduk?

0

Bu gün acı sözlerle karşınızdayım. Ne yazık ki bir haftadır ülkemizde gündem olan orman yangınları ciğerimizi yakarken, bir yandan da şehit haberleri yüreğimizi dağlarken yeni ve çok daha içler acısı bir durumla haberdarız.

Henüz 10 yaşındaki kızının gözü önünde bıçaklanan, kızının “Anne lütfen ölme!” çığlıkları karşısında “Ölmek istemiyorum” diyen bir annenin feryadının hesabını kim verecek; yargı mı, devlet mi, insanlar mı yoksa Özgecan Aslan’ın katilini öldüren bir yiğit daha mı?

Hayır, hiç biri değil. Bir önceki yazımda da belirttiğim gibi “Ona 4 duvar ödüldür, ceza değil.” Lakin ben Allah’ın adaletine güveniyorum, cezasız kalmayacak.

İnsanların şuuru kaybettiriliyor; saçma sapan diziler, tekerlekle yuvarlanıp ateş etmeler, bir kız – bir erkek evli olmadan aynı evde yatıp kalkmalar. Dizilerde tecavüzler, hey yavrum hey oturup ailecek izliyoruz. İşimize gelince namus – edep – ar denen şey evimizin içinde televizyonda, telefonda, her yerde beynimizi yıkıyor.

Biri dışarda çoluğumuza çocuğumuza laf etse linç ediyoruz. Ama gel gör ki televizyonda bunlar olunca hayretle ve heyecanla izleniyor. Ne oldu namus? Ne oldu ar?

Ne olacak; film oldu, dizi oldu.

Nerede yanlış yapıldı, anlamadım; insanlık nerede öldü, göremedim. Ama bence insanlık hiç olmadı. Her geçen gün biraz daha varlıktan yokluğa koşuyoruz. Saygıdeğer bir hocamın da dediği gibi “Türkiye sürprizlerle dolu bir ülkedir.” Yani ne olacağı belli olmaz. Belki ilerki nesiller durumu daha iyiye götürecek. Yine bu ülkeye karşı umutlar yeşerecek. İşte o zaman diner bu yangınlar ama acısı hiç bir zaman unutulmaz. Tarih yine tekerrür eder ve bu seferki dersi geri dönülemez olur.

“Tarih tarihçilere bırakılmayacak kadar önemli bir derstir.”

Bu gün tarihimize baktığımızda şunu görürüz: Saygı, Sevgi, Hoş görü.

Peki bu güne baktığımızda ne görüyoruz: Nefret, Kin, Ahlaksızlık.

Bizde mi yanlış yoksa yönetimde mi?

Yoksa haram mı yiyoruz ülkecek, nedir? Biraz kafamızı kaldırıp etrafa bakalım. Bırakın rahata düşkünlüğü, bırakın paraya düşkünlüğü, bu zalim düzende ne biz güleceğiz nede yarınlarımız.

Rahmetli Başkan Muhsin Yazıcıoğlu’nun dediği gibi: “İki saniye sonrasına garantimiz olmayan şu dünyada fırıldak olmaya gerek yok!” Toplum benim sayemde mi düzelecek? düşüncesine kapılmayın sakın. Bir çiviyi küçümseme; bir çivi bir nalı, nal bir atı, at bir komutanı, komutan bir orduyu, ordu koca bir ülkeyi kurtarır.

Bir sonra ki yazımda iyi olaylarla veya fikir alış verişi yapabileceğimiz konularla görüşmek üzere sağlıcakla kalın, esen kalın.

 

 

Siyaset Niçin Yapılır?

Hollanda’da yaşayan gazeteci İlhan Karaçay geçenlerde sosyal medya hesabında bir fotoğraf yayınladı. Bu fotoğrafta yer alanlar Hollanda bakanlar kurulu üyeleri ile devlet müsteşarları idi. Hepsi günlük kıyafetleri ile toplantıya katılmışlardı. O da sorduğu sorularla; bu fotoğrafı nasıl okumak gerektiğinin cevaplarını bulmaya çalışıyordu.

Bizim ülkeden bakınca bu fotoğraf üzerine “siyaset niçin yapılır?” sorusunu sormak ve onun cevabını vermek gerekir.

Bu gün çok özendiğimiz ve standartlarına ulaşmaya çalıştığımız Avrupa’nın birçok ülkesinde siyaset; siyaset yapanlar için bir angaryadır ve sadece ülkeye hizmet odaklıdır.

Siyasetçilerin çoğunluğu meslek sahibi ve liyakatlidir. Yani siyaset yapmasalar da, geçimlerini temin edecek ve şahsi istikballerini güvence altına alacak bir işleri vardır.

Avrupa’da siyasetçiler ve bürokratların çoğunun makam arabası ve lojmanı yoktur. Kendi evlerinde oturur, görevlerine şahsi araçları veya toplu taşıma araçları ile gelip giderler. Harcamak için kendilerine verilmiş bütçeyi şahısları için kullanmaları veya görevlerini suistimal etmeleri hemen istifa etmelerini gerektirir. Aksi olursa ülke ayağa kalkar, o siyasetçiyi veya bürokratı doğduğuna pişman eder ve tabiri caizse toplumdan dışlarlar.

Bir gün İsveç’in Malmö kentinde gezerken bir evi gösterdiler. Üç katlı bir apartmandı. İkinci katında eski İsveç Başbakanı oturuyormuş. Başbakanken de, bisikletine biner halk arasında dolaşır ya da köpeklerini gezdirmek için tek başına dışarı çıkarmış. Ne rahatsız eden var ne de onun halktan bir çekincesi!

Çünkü standardımızı ulaştırmaya çalıştığımız Avrupa’da durum bu! Örnekleri çoktur…

Türkiye’de ise siyaset ve bürokrasi ise bir geçim ve zenginleşme kapısıdır. O sebeple siyasetçi veya bürokratlar “kürk”e yani kıyafete, arabaya, lükse, oturulan konuta önem verirler. Yoksul bırakılmış halk ise onların bu şatafatına bakarak onlara önem verir. Böylece bir kısır döngü oluşur. Siyasetin ve bürokrasinin gücüne süreklilik kazandırması kamu bütçesini ve devlet gücünü suistimal etmesi ile eş oranlıdır. Ne kadar lüks bir arabaya binerse, ne kadar pahalı bir kıyafet giyerse, ne kadar güzel bir sarayda oturursa siyasetçi ve bürokrat yoksul ve fakir halktan o kadar çok itibar görür. Bu ülke de cumhurbaşkanlığı yapmış olan biri “benim memurum akıllıdır işini bilir” ölçüsünü de, devletin başı olarak koymamışmıydı?

Bugün gazetelerde bir haber var. DW Türkçe’nin iddiasına göre bir kayyum vali, kamu yararına kullanmak üzere kendisine bırakılan bütçeden hükümet üyelerine 600.000 TL’lik hediyeler almış. İşte bize siyasetin niçin yapıldığını anlatan somut bir örnek…

Şimdi biz ülkemizde siyaset yapmayı ya da bürokrasi de bulunmayı sadece halka hizmet odaklı bir noktaya getirmediğimiz sürece burnumuz pislikten kurtulmayacaktır. Ülkenin binlerce yıllık makûs talihini yenmek siyasette ve bürokrasi de bulunmayı sadece halka hizmet hadisesine dönüştürmekten geçiyor…

 

 

Diyanet ve Faiz Meselesi

0

Diyanetin bu Cuma okutulan hutbesine göre, Hz. Peygamber “Veda Hutbesinde” “İyi bilin ki faizin her çeşidi kesinlikle haramdır, kaldırılmıştır” demiştir. Ayette de “Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz” denildiği ifade edilmiştir.

Bu ayet ve hadiste faiz olarak tercüme edilen kavramın aslı “riba“dır. Birçok meal ve tefsirde riba‘nın karşılığı “faiz” olarak verilmektedir.

Benim incelediğim kaynaklardan edindiğim kanaatime görefaiz uygulamalarının bir kısmı riba kavramı içine girmektedir. Fakat bir kısım faizi riba olarak adlandırmak yanlıştır.

Kur’an’da yasaklanmış olan riba veya faiz (hutbede tarif edildiği gibi) “borç verilen bir parayı veya malı belli bir süre sonunda FAZLASIYLA geri almaktır. Borçlunun alacaklısına ödemek zorunda bırakıldığı meşrû olmayan, karşılıksız ve hak edilmeyen fazlalıktır. Alın teri dökmeden, emek sarf etmeden, haksız yoldan kazanç elde etmektir. Dara düşmüş, zorda kalmış kişilerin bu hallerini istismar etmektir, fırsata çevirmektir.”

Faiz “fazlalık” demek olup, riba ise “katlanmış, katlamalı fazlalık” demektir. Buradan tefeciliğin kesinlikle haram olduğu anlaşılmaktadır.

Ödünç verilen şey bir mal ise, fazlasıyla geri alınmasının haram olduğunda tereddüt yok. Yani 100 kg buğday, fındık, demir, kömür gibi bir malın 110 kg olarak geri alınması haram olan faiz sınıfına girer.

Paranın altın ve gümüş gibi madenlerden yapıldığı dönemlerde de, haklı olarak, paranın fazlasının alınması hükmü mal fazlası gibi değerlendirilmiştir.

Ancak günümüzde paranın değeri değişken, izafi olduğundan, değeri günlük hatta anlık değişen kâğıt veya kaydi paradan enflasyon değeri kadar fazlalık alınması faiz/riba değildir.

Enflasyonun yüzde 10 olduğu bir ülkede bir yıl vadeli 100 TL ödünç para için vade sonunda 110 TL alınması riba değil, fazlası ribadır ve haramdır.

********************************

Enflasyon Oranını Aşmayan Fark Faiz Değil

Bankacılık sistemi parayı alırken ayrı, satarken ayrı faiz uygulamaktadır.

Parasını muhafaza etmek ve değerini korumak için bankaya yatıranlara yani mevduata verdikleri faiz daima enflasyonun altında kalmaktadır. Enflasyonun altında faiz alan mevduat sahipleri parasını fazlasıyla geri almamakta, haksız yoldan bir kazanç elde etmemektedir. Dara düşmüş, zorda kalmış kişilerin istismarı da söz konusu değildir. Hatta mevduat faizi alan parasının değerini bile koruyamamaktadır.

Diyanet‘in daha önce verdiği fetvalarda “enflasyon üzerinde olmayan faizin alınmasının haram olmadığı” belirtilmişti.

Hatta “borçların ödenmesinde alınan değer ile verilen değer arasındaki denkliğin sağlanması gerektiği belirtilerek, “Bu amaçla paranın, enflasyon sebebiyle kaybettiği değer farkının ödenmesi faiz değildir. Aksine olarak, paranın satın alma gücü düştüğü halde, borcun eski değeri üzerinden ödenmesi, alacaklıya zarar vermektedir. Hâlbuki zarar vermek de dinimizce yasaklanmıştır” denilmekte idi.

Ancak Cuma günü okunan hutbede enflasyondan ve enflasyon oranını aşmayan faizden bahsedilmemiş olması ciddi bir eksiklik olarak dikkatimi çekti.

Bankalar kredi verirken enflasyonun üzerinde faiz uygular. Enflasyon oranını aşan faizin dini kaynaklarda haram kabul edildiği kesin.

Ancak günümüzde bankacılık sistemi olmayan bir ekonomi tasavvur dahi edilemediğine göre, “el kesme ve recm cezaları, çok eşlilik ve cariyelik” ile düzenlemeler gibi faizle ilgili kurallar da uygulanmamalı mıdır?

********************************

Enflasyon Oranını Aşan Faiz

Fiilen dünyanın her yerinde ekonomilerin parasız ve bankasız yürümesi söz konusu bile değil. “İslami Bankacılık” denilen kurumların da mevcut sistemden çok farklı olmadığını biliyoruz. Müslüman ekonomistlerin ribasız (faizsiz) bir sistem bulmaları ve uygulamaları görevidir.

Ama mademki böyle bir sistem içindeyiz ve bu sistem bankasız olamaz. O halde faiz konusuna Osmanlı Devleti gibi pratik şartlara göre bir çözüm üretmeye zorlanacağız.

Avrupa’da faizin yüzde 3-4 arasında olduğu Kanuni döneminde, Osmanlı devletinde faiz yüzde 12 olarak uygulanıyordu. Hem de klasik Osmanlı düzeninin en büyük hukukçusu Ebussuud Efendi’nin fetvası ile.

Çünkü o zaman da Avrupa’da sermaye birikimi Osmanlı’dan daha fazla idi. Sermaye birikimi yetersiz olan Osmanlı’da sermaye pahalı yani faiz yüksekti.

“Daha önce Şeyhülislam Çivizade Muhyiddin Efendi, para vakıflarının faizle kredi vermesini Kanuni’ye yasaklattırmış, bu yüzden para vakıfları çökmüş, kriz çıkmıştı. Kanuni’nin yeni Şeyhülislamı Ebussuud Efendi ise ‘nizam-ı âlem’ (kamu düzeni) gerekçesiyle yüzde 12’ye kadar faize onay (cevaz) vermiş, işler düzelmişti.” (Taha Akyol)

Şimdi de Türkiye’de sermaye birikimi yetersiz. Türkiye başkalarının tasarruflarını borç alarak ekonomisini ayakta tutmaya çalışan bir devlet.

Üreten, ihraç eden yani cari fazla veren ülkelerin faizleri sıfıra yakındır. (Almanya, İsviçre, Japonya gibi.)

Fakat üretmeyen, ihracatı yetersiz, cari açık veren Türkiye’de faizler yüzde 20’nin üzerinde. Üstelik dini ve ekonomik inancı gereği faizi indirmek için sürekli baskılayan birCumhurbaşkanı yönetiminde.

Kredibilitesi yüksek belli bankaların birbirine verdiği borç verme işlemlerinde uyguladıkları bir referans faiz oranı (Libor gibi) vardır.

Diğer bankalar ve devletler dolarla borçlanırken buna bir de kredi risk primi (CDS) ilave edilmektedir. Türkiye’nin risk primi yüksek olduğundan yüksek faizle borçlanıyoruz.Bankalarımız da dışarıdan aldıkları pahalı kredilerin faizine bir de kâr payı ekleyerek kredi verdikleri için yüksek banka faizleri söz konusu oluyor.

Yani direktifle faiz oranı belirlenemez, faizi ekonominizin gücü ve piyasa şartları belirler. (Keşke mümkün olsa da faizleri bir emirle sıfırlayabilsek.)

Bu durumda Diyanet‘in “faiz almayın” demesi “bankaya para yatırmayın, dövize, altına yatırın” demektir. Bu ise ekonomimiz açısından bir felaket olur.

İlahiyatçı Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı “Banka muamelesinin faize girip girmediğini tartışmalıyız. Dünya Müslüman konseyi bir araya gelmeli, iktisatçılarla beraber bu faiz midir, değil midir buna karar vermeli” demişti.

Diyanet’in böyle bir çaba yerine basmakalıp eski fetvaları tekrarlamasının faydadan çok zarara yol açtığı kanaatindeyim.