19.4 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 524

Din – Felsefe İlişkisi (I)

     İnsanlık âlemi; Hz.Âdemle başladı. Bu güne geldi. Kıyamete kadar da devam edecek. Kıyamete değin sürüp gidecek.

     O günden bu güne iki büyük akım baş gösterdi.

     O günden bu güne iki fikir zinciri ortaya çıktı.

     Her iki fikir akımı her tarafta iki büyük ağaç gibi dal budak saldı.

     Her iki düşünce akımı insanlık tabakasında iki büyük ağaç gibi dal budak saldı.

     Hz. Âdem’den bu güne kadar akıp gelen iki büyük akımdan birini Din, Diyanet ve Peygamberlik zinciri oluşturmaktadır.

     Yani bu zincirin başını Peygamberler çekmekte. Bu grubu teşkil edenlere Din ve Diyanet rehberlik etmektedir.

     Hz. Âdemden bu güne değin akıp gelen iki büyük akımdan diğerini de Hikmet ve Felsefe silsilesi, Hikmet ve Felsefe zinciri meydana getirmektedir.

     Yani bu akım, bu silsile ve bu zincirin başını Hikmet ve Felsefe çekmekte. Bu zümreyi ortaya koyanlara Hikmet ve Felsefe yol göstericilik yapmış ve yapmaktadır.

     Kısaca Hz. Âdemden, bu güne ve bu günden Kıyamete kadar bu iki büyük akım birbirine paralel ve koşut olarak akıp gelmekte. Kıyamete doğru gitmektedir.

     Bu yolculuklarında, bu tarihî akışlarında bâzan biri bâzan diğeri öne geçecek; bu yarışları Kıyamete dek devam edecektir.

     Gerçi kemiyet ve nicelik olarak, sayıca birbirlerine oranı her asır ve çağda değişse de keyfiyet ve  nitelik olarak, fazilet bakımından üstünlük daima Din, Diyanet ve Peygamberler silsilesinde kalmaktadır.

     Her ne vakit o iki silsile, o iki zincir ve akım birbirine karışmış, o iki zincir bir ve bütün olmuşlarsa; yani felsefe zinciri din zincirine katılıp ona itaat edip boyun eğerek ona hizmet etmişse; yani akıl hâkim / hükmedici değil; hâdim / hizmetkâr olmuşsa; yani Felsefe Dinin hizmetine girerek, ona yardımcı olmuşsa; insanlık âlemi parlak bir saadete kavuşmuş mutlu, toplumsal bir hayat geçirmiştir.

     Ne vakit ayrı gitmişlerse; yani felsefe ve hikmet zinciri din silsilesine katılmayıp; ona itaat etmemiş. Ona boyun eğmemiş. Ona hizmet etmemişse; yani akıl hâdim / hizmet edici değil de, hâkim / hükmedici olmuşsa; yani felsefe dinin hizmetine girmeyerek; ona yardımcı olmamışsa; insanlık âlemi karanlığa gömülmüş, yollarını şaşırmış. Doğruyu bulamaz, güzeli göremez, iyiyi seçemez olmuştur.

     Çünkü Din ve Diyanet aklı hâdim / hizmetkâr bilmiş. Hikmet ve Felsefe ise aklı hâkim / hükmedici görmüştür.

     Çünkü Din ve Diyanet aklı yol olarak değil; yolu aydınlatıcı olarak bilmiş. Hikmet ve Felsefe ise  aklı yol olarak, yolun ta kendisi olarak görmüştür. Tâbi, uyan değil; metbu, kendisine uyulan olarak görmüş; yani aklı; tâbi olan, uyan; peşinde giden olarak değil; aklı peşinden gidilen olarak görmüştür.

     İşte bu aynı kökten çıkan iki ayrı dal; iki ayrı meyve, iki ayrı netice vermiş. Farklı iki çığır açmış. İki ayrı insan grubunun oluşmasına sebep  olmuştur.

     İşte tarih, bu güne kadar, aynı kaynaktan içen iki oluşumun serencamı, macerası olmuştur.

     Çünkü akıl; hâkim / hükmedici değil; hâdim / yardımcıdır.

     Akıl; yol buldurmaz; bulunan yolda görmeyi sağlar sadece.

     Çünkü akıl terazi gibidir. Terazi üretmez, tartar sadece. Akıl yol bulmak için değil, bilinen yolda yürümeyi sağlamak içindir.

     Akıl, göz gibidir. Nasıl ki gözün görmesi ışığa bağlıdır.

     Akıl gözü de; görmek için ışığa muhtaçdır.

     Akla görmeyi sağlayacak olan ışık ise, vahiy ışığıdır. İlahî ışıktır. Manevî nurdur. Kur’an nûrudur.

     “Allah göklerin ve yerin nurudur.” mealindeki ayetin manasını bir de bu açıdan düşünürsek, önümüzde aydınlık, geniş ufuklar açılır.

     Evet insanın gözü, badem gözlü de olsa; nasıl ki ışık olmayınca bir şeye yaramıyorsa; akıl gözü de vahiy ışığından mahrum ve yoksun kalırsa göremez olur. Karanlıkta kalır. Bu durumda akıl gözü bir işe yaramaz.

     Bütün bunlar, aklı hafife alıyoruz. Akla önem  vermiyoruz şeklinde sakın ola ki yorumlanmasın. Tersine verdiğimiz örneklerle akıl gibi çok kıymetli bir teraziyi; nasıl, nerde ve ne şekilde kullanmamız gerektiğine ışık tutmaya çalışıyoruz.

     Çünkü biliyoruz ki dinimiz akıl dinidir. Aklı olmayanın dini de yoktur. Tabii ki o akıl, gerçek akıl olmak şartıyla.

     Konudan fazla uzaklaşmayalım ve sadede dönelim:

     Evet Din-Diyanet ve Peygamberler silsilesi ile Hikmet ve Felsefe zinciri; yani bu iki büyük akım ve akış ne zaman ki aynı mecrada akmamıştır. Aynı akış tabanında birlikte yol almamışlar. Ne vakit ayrı gitmişlerse, bütün hayır, bütün iyilik, tüm aydınlık ve ışık; Din-Diyanet ve Peygamberlik zinciri etrafına toplanmış; olanca şer ve kötülükler, hak yoldan çıkışlar ve sapkınlıklar, inançsızlıklar hep felsefe zincirinin etrafında kümeleşmişler, toplanmışlar ve cem olmuşlardır.

Doğu Akdeniz Denklemi ve Kıbrıs Milli Davamız

     ‘’Kıbrıs Milli Davamız tarih sayfalarına kan ve can bedeli ödenerek yazılmıştır. Bu davayı ‘Satanlar’ değil, ‘Tarihe Yazanlar’ kazanacaktır.’’

      İnsanlar kuşaktan kuşağa aktarılan, atalarından emanet aldıkları miras zenginliklerinden, duygu birikimlerinden ‘’Vatanımız’’ diyerek ezberledikleri, kendi ceddini sarıp sarmalayan topraklarından kısacası vatanından vazgeçer mi?

     Vazgeçebilir mi?

    Bir halk düşünün ceddinin tarihinin yazıldığı Kıbrıs Adasında varolduğu günden buyana hür ve bağımsız yaşamanın özlemini çeksin. Bu uğurda binlerce evladını feda etmekten çekinmesin, Sonunda Anavatan Türkiye’nin de desteğiyle hedefine ulaşarak adına KKTC denilen kendi devletini kursun, 37 yıldır bu devletini, tüm kurumları ile yaşatsın,

     Egemenliğinin en önemli sembolü olan Şehitlerimizin kanıyla renklenen bayrağını göndere çeksin.

 Ama bugün birileri istiyor diye bu bedellerden, devletinden vazgeçsin!

     Hiç böyle bir şey olabilir mi?

     Hele, hele Yüce Türk Ulusunun ayrılmaz bir parçası olan Kıbrıs Türk Halkı böyle bir şey yapar mı?         

     Tabii ki hayır.

     Binlerce kez hayır…

      50’li yıllardan beri Türk Ulusunun milli davası olan Kıbrıs’tan ne Türk Milleti, ne de Kıbrıs Türk Halkı asla vazgeçmeyecektir. Bu tarihi gerçeği tüm milletler camiası, onların ada da ki işbirlikçileri iyice bellemelidirler.

     2004 Annan Planı sürecinden beri Kıbrıs Türk Halkını AB’ye gireceğiz, Avrupalı olacağız masalları ile uyutan,  Rum’ların KKTC’yi ortadan kaldırmak amacı ile kurdukları tuzaklara göz yuman, görmezden gelen kimi yöneticiler; Rum liderleri ve yoldaşları ile birlikte hiçbir eleştiriye, ikaza aldırış etmeden hala hedefledikleri ‘’ Birleşik Kıbrıs ‘’ istikametinde yoğun çalışmalarını sürdürmektedirler..!

     Ancak Kıbrıs Türk Halkı son dönemde Rum’larla yapılan görüşmelerden çok rahatsızdır. Özellikle Rum tarafının tek devlet, tek egemenlik, tek millet söylemleri,  Türk Askerinin adayı terk etmesi gerektiği, Türkiye’nin garantörlüğünün söz konusu bile olamayacağını sık, sık tekrarlanması ve gelecekte bir gün Rum’un insafına terk mi edileceğim korkusu? Kıbrıs Türk Halkını çok tedirgin etmiştir.

      Bunun sonucudur ki,  son dönemde ada genelinde yapılan anket sonuçları, Türkiye’nin garantörlük hakkının, Türk askerinin varlığının devamının ve iki ayrı devletli çözümün %80’nin üzerinde istendiğini ortaya koymuştur.

      Günümüz gelişmelerine bakıldığında; özellikle Doğu Akdeniz-Suriye ve Libya’da yaşanan güncel gelişmeler; Kıbrıs adasının çevresinde mevcut trilyonlarca metreküplük doğal gaz ve petrol yatakları, Kıbrıs konusunun çözümü ile ilgili daha da karmaşık bir süreç, adeta dört bilinmezli bir ‘’DOĞU AKDENİZ DENKLEMİ’’ yaratmıştır.

     Türkiye’nin Doğu Akdeniz denkleminde bugüne değin yürütmüş olduğu haklı, aktif ve cesaret dolu politikaları sayesinde; başta adanın yarı buçuğunu temsil eden GKRY ile enerji odaklı anlaşmalar yapan İsrail ve Mısır olmak üzere konuya taraf olan diğer ülkelerin şimdilik eli kolu bağlanmış, enerji paylaşımı yönünde tek bir adım dahi atamamışlardır.

      Özellikle Türkiye’nin Libya ile yapmış olduğu Doğu Akdeniz’deki münhasır bölgeleri kullanma anlaşması, bu denklemi kendi menfaatlerine kullanacak ülkelere önemli bir set çekmiştir.

      Önümüzdeki süreç Doğu Akdeniz’de mevcut bu denklemin çözümü yönünde atılacak stratejik adımların yaratacağı fırtınaları işaret etmektedir.

      Bu yönde atılacak adımlara bakıldığında Türkiye’nin eli güçlüdür. Bunun en önemli güç kaynağı da Kıbrıs’taki yasal varlığımızdır.

      Kıbrıs Türk Halkının milli direniş tarihinde yaşanan onca acılar tüm çarpıcılığı ile ortadayken, hala insanlık dışı Rum ambargoları devam ederken bunları görmezden gelmek mümkün müdür? Bir de Türk Askeri adadan ayrılacak olursa, aynı acıların yaşanmayacağını kim garanti edecektir?   

       GKRY’ne göre; Kıbrıslı Türkler ‘Sözde Kıbrıs Cumhuriyeti’ halkının bir parçasıdır! Rum’dan, Maronit’ten, Arap’tan bir farkı yoktur! Ama bir çözüm olacaksa eğer, Türk tarafının azınlık haklarından bir fazlası olamaz.

 Bu ne yaman bir çelişkidir?

      Türkiye’nin savunduğu çözüm şekli ise; adada eşit ve egemen iki halk, iki devlet, iki demokratik yapıdır. Türkiye’nin Garantörlüğü, Türk Askerinin ada da ki varlığı; Kıbrıs Türk Halkının güvenliği için kabul edilebilir, kalıcı çözümün vazgeçilmezleridir.

       Pekiyi birbiri ile taban, tabana zıt olan bu iki görüşe rağmen; bu süreçte nasıl olur da bir çözüm öngörülebilir?

     İki cümlesinden birİ, Türkiye’nin garantörlüğünün, Türk Askerinin adada var olamayacağını söyleyen Rum tarafıyla bir çözüm olabilir mi?

     Bu haklı milli davamızın son dönemi değerlendirildiğinde; Kıbrıs adası, hiçbir dönemde olmadığı kadar Hıristiyan âleminin tehdit’i, kuşatması altındadır..!

   Bu kuşatmanın, tehdit’in tek bir hedefi vardır!

   Bu stratejik adanın Türk Milleti’nin elinden çeke, çeke alınmasıdır. Tıpkı Girit’te olduğu gibi..!

    Rum tarafı ve ardında ki emperyalist güçler büyük bir sabırla ENOSİS’İN peşindedirler. Hiç acele etmeyeceklerdir!

    Onlar şunu ümit etmektedirler!

     Türk tarafı bugüne değin Kıbrıs konusunda pek çok tavizler verdiler! Bu tavizlere nasıl olsa bir yenisini daha eklerler.

      Ama unutulan çok önemli bir gerçek vardır!

       KKTC’de bir zamanlar ‘’Kurtar Bizi Annan’’, ‘’Yes Be Annem’’ diye bağıranlar, bağırtılanlar dahi Rum tarafının gerçek yüzünün ne olduğunu anlamışlardır. Çünkü Rum tarafı hiçbir zaman adanın sahibi benim demekten vazgeçmemiştir, vazgeçmeyecektir.

     Günümüze bakıldığında:

     Türkiye özellikle Doğu Akdeniz Denklemi içindeki dik duruşunu bozmayacak bir siyaset sergilemekte,  Kıbrıs adasında kazanılmış tarihi ve hukuki haklarını hiçbir neden uğruna feda etmeyeceğini göstermektedir.

     Kaldı ki, KKTC’de mevcut hükümetin siyasi uygulamalarına baktığımızda, Nisan 2020 de yapılacak KKTC Cumhurbaşkanlığı sürecini ve bu süreçte seçim şansı giderek artan hükümet başkanı, Başbakan Sn. Ersin Tatar’ın savunduğu milli davamızın kırmızıçizgilerine bakıldığında, T.C Hükümeti ile ne kadar iyi ilişkiler içinde olduğu da değerlendirildiğinde:

   Doğu Akdeniz Denklemi içindeki Kıbrıs adasında elde etmiş olduğumuz tüm kazanımlar bu denklemin çözümünün Türkiye ve KKTC’nin elinde olduğunu göstermektedir.

Türk Dil Bilgisi

Prof. Dr. Merhum Muharrem Ergin’in ilk baskısı 1958 yılında yapılan Türk Dil Bilgisi isimli eseri, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde okutulan Türk Dil Bilgisi dersleri müfredat programına göre hazırlanmış ise de, doğru ve güzel Türkçe ile konuşmak ve yazmak isteyenler için de faydalı bir kitaptır. Eserin 1967 yılında Sofya’da basılmış olması dikkat çekicidir. Bulgaristan’ın başşehri Sofya’nın, 1300 yıllık tarihinin 500 yılı Osmanlı Cihan Devleti’nin yönetiminde geçmiştir. Bu hakikat hatırlanırsa, hayret edilecek bir durum olmadığı anlaşılır. Diğer taraftan Bulgaristan halkının çoğunluğunu Orta Asya’dan göç edip gelen Hun Türkleri ile Bulgar Türkleri teşkil eder. Osmanlılar 1382 yılında Bulgaristan topraklarını fethettiklerinde Anadolu’dan çok sayıda aile için sevk ve iskân politikası uyguladılar. 1946 yılında kurulan Bulgaristan’da yönetim 1989 yılına kadar Komünistlerin elinde idi. Türkleri ve Türk eserlerini yok etmek maksadıyla vahşice katliam ve Vandalizm uyguladılar. Buna rağmen Türkler, millî ve dinî hüviyetlerini korudular. Muharrem Ergin’in Türk Dil Bilgisi kitabının alâka görmesinin sebebi bu hakikatlerdir.

Bu yazının konusuna dönersek Efendim, 16,5 X 23,5 santim ölçülerindeki 400 sayfalık eser, Batı Türkçesinin grameridir. Eser, gramer şekillerini bir sisteme bağlamak, Türkçeye kendi bünyesi içinde yanaşmak ve Türkçenin yapısının gerçek sistemini yakalamak maksadıyla hazırlanmıştır.

Eser ‘Dil Nedir’ sorusunu cevaplandırmakla başlıyor, yeryüzündeki diller ve yakınlıklarını inceledikten sonra Türkçenin dünya dilleri arasındaki yeri belirleniyor. Konuşma ve yazı dili ile Türk yazı dilinin gelişmesi başlıkları ile giriş bölümü tamamlanıyor.

Birinci bölümde ‘Sesler’, İkinci bölümde ‘Kelimeler’ hakkında bilgiler var.

Kelimeler, 1911 yılında Ömer Seyfettin ve Cenap Şahabettin’in başlattığı ‘dilde sadeleştirme’ hareketinin, ‘Dilde tasfiyecilik’ hareketine dönüştürülmesinden sonra Türkçenin en önemli konusu hâline gelmiştir. Kelimelerin yapısı, kelime türetilmesi, kökler, ekler, yapım ve çekim ekleri, isimden, fiilden, sıfattan yapılan yeni kelimeler hakkındaki bilgiler, eli kalem tutanlar tarafından bilinirse ve bilinenler tatbik edilirse, Türkçemiz itelenerek düşürüldüğü çukurdan kurtarılır. Aksi takdirde Türkçe diye bir şey kalmaz. Türkçemizi kaybettiğimiz takdirde, candan aziz vatan toprakları dâhil, kaybedecek hiçbir değerimiz kalmamış demektir.    

Ekim 2019’da yayınlanan eserden seçilmiş bölümler:

Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabiî bir vasıta, kendisine mahsus kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar sistemi, seslerden örülmüş İçtimaî bir müessesedir.

İnsanlar duygularını, düşüncelerini, fikirlerini, hükümlerini birbirlerine nakletmek, meramlarını birbirlerine anlatmak için dil denilen vasıtaya başvururlar. Fakat dil insanların kullandığı her hangi bir vasıtaya benzemez. Onun vasıtalığı sadece anlaşmayı temin etmesi bakımındandır. Fertler ve nesiller arasında anlaşma vasıtası olarak iş görür. Fakat bu işi görürken daima müstakil bir hüviyete sâhiptir. İnsanlar ona istedikleri gibi hükmedemezler. Onu olduğu gibi kabul etmeğe, onu bir vasıta olarak kullanırken onun hususiyetlerine dikkat etmeğe, onun tabiatına uymağa mecburdurlar. Çünkü dil sun’î bir vasıta, maddî bir vasıta, bir âlet değildir. O tabiî bir vasıtadır. Vasıta vazifesi görür, fakat tabiî bir varlığı vardır. Dil bu bakımdan canlı bir vasıtaya benzer. Meselâ at da bir vasıtadır, otomobil de bir vasıtadır. Fakat insan otomobile istediği şekilde hükmedebilir, at karşısında ise ancak onun tabiatına uygun hareket etmek mecburiyetindedir. Otomobile istediği şekli verir, onun biçimini istediği şekle sokar, onu istediği gibi kullanır, isterse uçuruma sevk edebilir. Fakat atın biçimini değiştiremez, onu istediği gibi kullanamaz, istediği yere sevk edemez. Başını kesseniz ata korktuğu yerde bir adım artıramazsınız. İşte dilin vasıtalığı böyle bir vasıtalıktır, atın vasıtalığı gibidir. Anlaşmayı sağlamak bakımından bir vasıta gibi iş görür, fakat tabiî bir varlığa sâhiptir.

Prof. Dr. Muharrem Ergin sorumluluğunu müdrik bir ilim adamıdır. Türk dilini bozmaya çalışanlara karşı sert ve heyecanlı tavırlarını eserine yansıtmamıştır. O’nun bu yönünü diğer kitaplarında da görmek mümkündür. Aynı dalda, aynı düşünce ve hassasiyette olmalarına rağmen, Prof. Dr. Fâruk Kadri Timurtaş (1925-1983), Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu (1932-1996) ve Nihat Sami Banarlı (1907-1974) gibi dil bozguncularının üzerine yalınkılıç gitmemiş, ilmî olgunluk içerisinde mücadele etmiştir.

Prof. Ergin, uzun bir meslek ve ilim hayatının mahsulü olan bu eseri için birçok şive ve ağızları ile Canlı Türkçeden başka, basma ve yazma yüzlerce eserden; gramer, lügat, metin, inceleme ve araştırma olarak belli başlı bütün Türkoloji kaynaklarından faydalanmıştır.

İlmî yönü ağır basan böyle bir eserin, ne hazindir ki okuyucusu ticari beklentileri karşılayacak miktarda değildir. Boğaziçi Yayınları’nın Türkçemize ve dil ilmine hizmet maksadıyla bu abidevi eseri yayınlama fedakârlığını göstermiş olması, her türlü takdirin üzerinde bir davranıştır.

Ne kadar tebrik ve teşekkür edilse, minnettarlıklar sunulsa yine de azdır.

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:                                                                                                                                                 Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77 www.bogaziciyayinlari.com.tr  e-posta: yayin.bogazici@gmail.com

bogazici@bogaziciyayinlari.com

 

MUHARREM ERGİN:

     Günümüzde Gürcistan sınırları içerisinde kalan Ahıska bölgesindeki Ahılkelek ilçesine bağlı Gögye köyünde, 1923 yılında dünyaya geldi. Ahıska, 1516-1826 yılları arasında 310 yıl Osmanlı Cihan Devleti hâkimiyetinde kalmış kadim bir Türk Yurdudur. İnsanları Türk-İslâm kültürü ile donanmış pırlanta değerinde soydaşlarımızdır.

     Muharrem Ergin ilk tahsilini Muş’un Bulanık ilçesinde, ortaokulu Muş vilâyetinde, Liseyi, parasız yatılı olarak Balıkesir’de okudu. Çok çalışkan ve parlak bir öğrenciydi.

     İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne kaydolan Ergin, Reşid Rahmeti Arat (1900-1964), Ali Nihat Tarlan (1898-1978), Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962), Mehmet Kaplan (1915-1986)  gibi hocaların öğretiminde yüksek tahsil hayatını tamamlayıp 1947 yılında mezun oldu.  1950 yılında asistan olarak başladığı akademik hayatında 1954 yılında Dr., 1962 yılında Doç., 1971 yılında Prof. unvanını aldı. Pekçok kültür kuruluşunun üstün hizmet ve şeref armağanları ile taltif edildi. 1995 yılında İstanbul’da ebedî âleme intikal etti. 

     Kitap halinde yayınlanan eserleri *Azeri Türkçesi, *Dede Korkut Hikâyeleri-Dede Korkut kitabı, *(Ebülgazi Bahadır Han’dan tercüme ettiği) Türklerin Soy Kütüğü, *Kadı Burhaneddin Divanı, *Oğuz Kağan Destanı, *Orhun Abideleri, *Sovyet Emperyalizmi, Balkanlar ve Türkiye, Türkiye’nin Bu Günkü Meseleleri. Ayrıca Lise ve Üniversiteler için çok sayıda ders kitabı hazırlamıştır. 

 

SULTAN, GÜÇ VE HASSASİYET

Târihçi Dr. Ahmet Uçar, 13,5 X 21,5 santim ölçülerindeki 312 sayfalık eserinde Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ın bilinmeyen veya çok az kişi tarafından ancak bir kısmı bilinen hususiyetlerini anlatıyor. O’nun, ‘dinî ve millî konulardaki hassasiyeti ile tanınmış bir Osmanlı Sultanı’ olduğunu belirtiyor. Ve ilâve ediyor: ‘Sultan’ın bu konuda aldığı tedbirler, yakın yıllara kadar ‘sansür’ olarak çoğu kere de abartılarak kamuoyuna yansıtılmıştır.’  Dr. Uçar, Sultan, Güç ve Hassasiyet isimli bu eserinde Sultan’ın Kurân-ı Kerîm basımı ve Avrupa’da dinî ve millî hislerimizle alay eden, O’nu rencide eden tiyatro eserleri karşısındaki tavır, tepki ve tedbirlerin yanında, Avrupa sahnelerine Osmanlı’nın müdâhalelerini ele alıyor. Özetle, Sultan İkinci Abdülhâmid Han’a dâir her şeyi kitabına dâhil etmiş.

Eserde ele alınan mevzulardan bâzılarının başlıkları şöylece sıralanabilir:

*Osmanlı’nın Kur’ân-ı Kerîm’e Hürmeti, *Osmanlı’da İlk Matbaa Neden Geç Kuruldu? *Dünyada Kur’ân-ı Kerîm İlk Defa Ne Zaman ve Nerelerde Basıldı? *Osmanlı’da Kur’ân-ı Kerîm İlk Defa Ne Zaman ve Nasıl Basılmıştır? *Kur’ân-ı Kerîm Tedkîk Heyeti, *Kur’ân-ı Kerîm Basımı ile Alâkalı Bir Rapor, *Kur’ân-ı Kerîm Basımında Dikkatsiz Olanlara Karşı Alınan Tedbirler, *Dinî Kitapları Kimler Basabilir ve Satabilir? *Çarlık Rusya’sının Kur’ân-ı Kerîm’i Tahrif Etme Çabaları, *İngilizlerin Kur’ân-ı Kerîm’i Tahrif Çabaları, *Mushaf-ı Şerif’in Bir Harfini Bile Değiştirenlere Lânet Olsun! *Sultan İkinci Abdülhâmid Han Hangi Kitaplara Sansür Uygulamıştı? *Osmanlı’da Ehl-i Sünnet Hassasiyeti, *Osmanlı Mekteplerinde Akaidin Takviyesi, Osmanlının İmam-ı Rabbanî ve Evlatlarına Bakışı, *Muhammed Abduh’un Osmanlı Hududlarına Girmesi Yasak, *Osmanlı’da Ramazan-ı Şerif Faaliyetleri, *Ramazan-ı Şeriflerin İlanını Meşihat Yapardı, *Huzur Dersleri Saraya Huzur Verirdi *Üç Aylarda ‘Cerre Çıkmak’, *Medrese Talebelerinin Cerre Çıkmalarının Hakîki Veçhesi ve Mânâsı, *Osmanlı’da Darü’l-Kurralar ve Çocukların Hâfızlık Eğitimi, *Peygamberimizle İlgili Piyes Avrupa’da Nasıl Yasaklanmıştı? *Hassasiyetlerimiz Noktasında Nereden Nereye Geldik? *Osmanlı’dan ABD’ye Nota! *’Muhammed’ İsimli Piyes ve ABD’de Son Perde, *Osmanlı’nın Amerika’da Sahte Semâzenler Operasyonu, *Batı, Fâtih ve Sultan İkinci Abdülhâmid Han, *İngiltere’de Ermeni Meselesi ile İlgili Tiyatro Küstahlığına Osmanlı Tavrı, *Avrupa Sahneleri Osmanlı’nın Denetiminde, *Üç Perdelik Komedi Rezâleti, *Haçlı Tahriklerine Müdâhale, *Osmanlı Devlet Protokolüne Göre ‘Rum Patriği’ Değil; ‘İstanbul Rum Patriği’, *Avrupalıların Kaleminden Osmanlı’nın Yemek Kültürü.

HAMİDİYE KİTAPLIĞI / ÇAMLICA BASIM YAYIN VE TİCÂRET ANONİM ŞİRKETİ:                                              İncili Çavuş Sokağı Nu: 27/1 Sultanahmet, İstanbul. Telefon ve Belgegeçer: 0.212-512 41 01                            e-posta: bilgi@camlicabasim.com  // www.camlicabasim.com 

 

KAVGALARIM

Hüseyin Câhit Yalçın (1875-1957) siyâsî yönetime karşı çok sert tenkitleri sebebiyle hayatının önemli bir bölümünü sürgünlerde ve hapishânelerde yaşadı. Meslektaşları ile de sık polemiklere, kalem kavgalarına girdi. Öyle ki… muârızları O’nun hayatına kast etmişler, Lazkiye Mebusu Mehmed Arslan’ı O zannederek öldürmüşlerdi. Durumu öğrenince de Selânik’e kaçmak suretiyle canını kurtarabilmişti.

Yalçın’ın 1910 yılında kaleme aldığı ‘Kavgalarım’ isimli eseri, İsmail Alper Kumsar’ın yayına hazırladığı 12 X 19,5 santim ölçülerinde 390 sayfa hacimle Ekim 2019’da okuyucuya sunuldu.

Eserde yer alan kavgaların belli başlıları:

1-Muallim Nâci’nin ölümünden üç yıl sonra tâkipçileri ile giriştiği tartışma…                                            2-İkdam Gazetesi’nin Paris Muhabiri Ali Kemal ile…                                                                                    3-Mvlânâ Celâleddin-i Rûmî’nin soyundan gelen 1869-1953 yılları arasında yaşayan dil âlimi ve Mevlevî Şeyhi Veled Çelebi İzbudak ile…                                                                                             4-Servet-i Fünun ve karşı görüşte olanlar arasında yaşanan tartışma…                                                           5-İrtika ve Mâlûmat dergilerinde çıkan yazılar hakkındaki tenkitleri…                                                           6-Hüseyin Câhit Yalçın ile Ahmet Râsim arasındaki yazılı tartışmalar…                                                             7-İmlâ meselesi ile alakalı tartışmalar… Döneminde çok kişinin alâkasını çeken ve tâkip edilen tartışmalardır. Doktor Kanber Efendi ile Hüseyin Câhit arasındaki yazışmalaruzun zaman devam etmiştir. Kanber Efendi, Osmanlı Türkçesi’nin; Türkçe, Arapça ve Farsça’dan meydana gelen bir dil olduğunu iddia eder. Hüseyin Câhit ise, Osmanlı Türkçesini, Arapça ve Farsça’dan ayrı müstakil bir dil olduğunu ispat etmeye çalışır.

Hüseyin Câhit, döneminin dikkate şayan bir dil uzmanıdır. O’nun Türkçe Sarf* ve Nahiv*’ isimli eseri, Mercan Mekteb-i İ’dâdî-i Mülkîsi Müdürü iken 1909 yılında basılmıştır. Lise birinci sınıf müfredat programına göre hazırlanan eser, Prof. Dr. Leyla Karahan ve Dilek Ergönenç tarafından yayına hazırlanmış, Prof. Dr. Recep Toparlı tarafından incelendikten sonra 2000 yılında Türk Dil Kurumu tarafından 16,5 X 24 santim ölçülerinde 720 sayfa olarak yayımlanmıştır. Bu eser, günümüzde Edebiyat Fakülteleri’nin Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinde yardımcı ders kitabı olarak kabul edilmektedir.

Eserin ‘Ekler’ başlıklı bölümünde; Hüseyin Câhit Yalçın’ın bir makalesi, Ahmet Râsim Bey’e hitâben yazdığı mektup, Hâlil Edip’in ve Ali Kemal’in Hüseyin Cahit’e yazdığı mektuplar yer alıyor. Son bölümde ise ‘Dizin’ listesi var. 

*Sarf: Dilbilgisinin kelime yapım ve çekimi ile alâkalı mevzularını inceleyen ilim dalı.                                             *Nahiv: Dilbilgisinin söz dizimi, cümle bilgisi mevzularıyla alakalı bölümdür. ‘Sentaks’ olarak da anılır.   

 ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

 İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50                                                  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

ÜÇ BİN YILLIK BİRİKİM

İş İnsanı Ali Polat’ın hazırladığı 20 X 28 santim ölçülerinde lüks ciltli, 115 gram birinci hamur kâğıda basılı 540 sayfalık eser, 2001 yılından günümüze kadar 7 ayrı baskıda toplam 13.500 adet basılmış ve ücretsiz olarak; hapishânelere, kütüphânelere, yetiştirme yurtlarına ve talep edenlere takdim edilmiştir.  

Eserde yer alan özlü sözler; Adalet, Ahlâk, Aile, Akıl, Anne-Baba, Arzu, Aşk, Bahtiyarlık, Başarı, Cesâret, Çalışkanlık-Tembellik, Doğruluk, Düşünce, Erkek-Kadın, Evlilik, Fakirlik, Gençlik, Gurur, Güven, Güzellik, Hâfıza, Hayat, Hedef-Gaye, Hırs, Hürriyet, İletişim, İlim, İnanç, İnsan,  İrâde, İyimserlik-Kötümserlik,  Kanaatkârlık, Kıskançlık, Kitap, Misâfirlik, Müzik, Öfke, Para, Sevgi-Şefkat, Sevinç, Son Yolculuk, Şöhret, Târih, Tecrübe, Tevâzu, Ümit, Vatan-Millet, Vazife, Vefâ, Vicdan, Yalnızlak, Zaman, Zevk… gibi çok çeşitli konu başlıkları altında tasnif edilmiş.

Eserde ‘düzen-disiplin’ hakkında özlü-güzel yak ise de eserin kendisi, fevkalâde düzen ve disiplin içerisinde tertip edilmiş: eserin son sayfalarında, kendilerinden güzel sözle nakledilen şahısların doğum-ölüm târihleri ve çok kısa olarak meslekleri ve eserleri hakkındaki bilgiler, hangi şahsın cümlelerinin hangi sayfalarda yer aldığı alfabetik sıra ile veriliyor.

Sonraki çizelgede kitapta yer alan özlü güzel sözlerin hangi millete ait olduğu, milletlere göre ve sayısı ile sayfaları belirtilerek yer alıyor.

Bir başka listede; Hangi düşünürden kaç adet özlü-güzel söz alındığı; 1, 2, 3, … 25, 26 ve 29, 30 … 60, 70, 86, 96, 115, 126 ve 139 adet ‘Sözü Bulunan Düşünürler’ başlığı altında alfabetik olarak açıklanıyor. Bir cümlesi alınan 67 kişidir. En çok cümlesi alınan Napoleon

Amerika İstedi diye Türkçülük Yapmak!

 Türklerin yüzyıllardır kafası karışık. Kendilerini ne kabul etsinler bir türlü karar verememiş durumdalar! Türkler mi, Araplar mı, Ümmet’miler yoksa karıştıkları mikro etniklere mi mensuplar bir türlü karar veremiyorlar… Bu sadece teorik bir değerlendirme değil. Aynı zamanda saha da gördüğüm bir gerçeklik.

Türklüğün çok önemli hususiyetleri var. Tarihimiz, insanlık tarihine şekil vermiş. Hani diyorlar ya; Türk’ü tarihten çıkartırsan geriye bir şey kalmaz, bu çok doğru bir tespit.

Hep tekrar ettiğim bir gerçek var. Prof. Dr. Orhan Türkdoğan; Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti devletlerinin şüphesiz Türk devleti olduklarını ancak hiç bir zaman Türkler tarafından sevk ve idare edilmediklerini yazmıştır. Böyle olunca Türk devletlerine hâkim olan gayrı Türkler ancak Türklere ihtiyaç olunca Türkleri ve Türklüğü hatırlamışlardır. Nerede derseniz en basiti ile askerlik işlerinde diye cevap verebiliriz. O da erat düzeyinde! Komutanların Türklüğü de tartışmalıdır…

Konumuz ise ABD ve onun değişmez müttefiki İngiltere’nin Türk coğrafyasına ilişkin politikaları ve Türkiye üzerinden yürütmeye çalıştıkları Türkçülük hareketleridir.

Türkiye, Atatürk’ün ölümünden beri Türk Dünyası ile Türk topluluklarına karşı soğuktur. Ülkesinde bile Türkçülük hareketlerini bastırmış ve günümüze kadar kontrol altında tutmayı başarmıştır.

Türkiye’nin Türklükle ilgili hamlelerinin, ABD ve İngiltere’nin emperyalist planlarına göre şekillendiğini söylersek her halde yanlış yapmış olmayız…

Türkiye’de Türkçüler yıllarca Türk Dünyası ile ilgili uyarılar yapmış fakat devleti idare eden unsurlar bu seslere kulak tıkadıkları gibi aksine bastırma yoluna gitmişlerdir.

Türkiye’nin Türkçülüğü Ülkücülük adı altında hatırladığı dönem 1960’lı yıllardır. O dönem Sovyet tehditlinin azdığı bir dönemdir. Türkiye, NATO’nun Güneydoğu Avrupa noktasında ABD’nin sınır bekçiliğini yapan bir konumdadır. Muhtemel bir sıcak savaş için Türkçüler, Ülkücülük adı altında örgütlendirilir. Komünizmle mücadele için kurulmuş dernekleri kuran ve yönetenlere bakın nerede ise tamamı ABD ve İngiltere politikaları kapsamında çalışmış yada kullanılmışlardır. Sonrasında da Türkçüler iktidara yaklaşınca ABD destekli 12 Eylül yönetimince zindanlarda dumura uğratılmışlardır.

ABD bir yandan Türkiye’deki Türkçüleri hedefleri doğrultusunda kullanırken diğer yandan hem Türkiye Cumhuriyeti’nin hem de Türkçülerin Türk Dünyası ile ilgilenmesine izin vermemiştir.

Ayni dönemde Irak Türkleri Kerkük ve Musul’la tanınan Türkmeneli topraklarında çok büyük sıkıntılara duçar olmuştur. Suriye Türklerini ise Suriye’de iç savaş çıkana kadar Türkiye’de konuşmak adeta yasaktır. Hâlbuki 1920’li yılların sonunda Halep’te 30 civarında günlük Türkçe gazete çıkmaktadır. ABD ve ortağı İngiltere bu bölgelere kendi menfaatleri için gelip yerleşince bizde oradaki Türkleri daha duyar olduk…

Buna Balkan topraklarında yaşayan soydaşları, Kırım ve Kıbrıs Türklerini de, eklemek lazım… Şimdi de bizi Libya’ya yönlendiren güç; orada Kuloğlu ve Koloğlu Türklerinin olduğunu bunların nüfusunun da Libya nüfusunun %15’ni oluşturduğunu bize anlatıyor. Adama sormazlar mı; bugüne kadar bu bilgiden niye yoksunduk diye!

Keza Türkçüler, İran nüfusunun yarısının Türk olduğunu anlatıp dururdu. Herkes bunu bir hayal olarak niteler ve gülüp geçerdi. Milli eğitim sistemimiz ise “Dünya Türklüğü” açısından dişe dokunur tek bir laf etmezdi. Şimdi ABD ortakları İngiltere ve İsrail ile birlikte İran’ı dağıtmak ve parçalamak istiyor. Bunun içinde Güney Azerbaycan’daki Türkleri dürtüyor. Traktör futbol takımının oynadığı maçlardaki görüntüleri sosyal medya aracılığıyla yayarak Türkiye Türklüğünü de ajite ederek politik hedefleri kapsamında kullanmaya çalışıyor. Biz de duygusal bir ırkız ya hemen zokayı yutuyoruz.

Aynı politika Doğu Türkistan üzerinde oynanıyor. ABD ve küresel ortaklarının Çin’le bir kavgası var. Bu kavga birileri üzerinde diri tutulmaya çalışılıyor. Uygur Türkleri ABD’nin politikaları yüzünden Çin’in katmerlenen insanlık dışı uygulamalarına maruz kalıyor.

Türklük, Türkiye dâhil her yerde sıkıntı içindedir. Bu sıkıntıların ortadan kaldırılması için Türkler tarafından özgün politikalar ve stratejiler ortaya konulmalıdır. ABD ve ortaklarından bir medet umulmamalıdır. Eğer Türklerin yaşadığı insan hakları ihlalleri için ABD’den medet umulacaksa biliniz ki, Türklerin akıbeti bugünkünden daha feci olacaktır.

Türkiye’de Türkçülüğün kaderini bir CIA Ajanının inisiyatifine bırakan, Türk Dünyasına ABD’nin örgütlediği FETÖ’nün okulları ile girmeye çalışan ve işi düştüğü zaman Türklüğü hatırlayan bir devlet anlayışı ile Türk’ü rahata kavuşturmanın imkânı yoktur.

Doğu Türkistanlı, Güney Azerbaycanlı, Kırımlı başta olmak üzere Türk Dünyasına mensup kardeşlerime “niye ABD ile birlikte hareket ederek hakkınızı arıyorsunuz?” diye sorduğumda yapılanın doğru olmasa bile başka çarelerinin olmadığı cevabını alıyorum. Bu da bizim yani Türkiye Türklüğünün kendisini sorgulamasını gerektiren bir durum ortaya çıkarıyor.

Şahsen ABD ve onun ortağı İngiltere ile birlikte Türkçülük yapmam. Onlarla birlikte Türklüğün hakkını aramanın nerede ise imkânsız olduğunu bilirim. Günlük avuntuları da, Türklüğe faydaymış gibi değerlendirmem.

Türklerin bilmesi gereken en önemli şey; Türk’ün etrafında dönüp duran kavganın tek nedeninin Türklüğün dünya üzerinden silinmesine dönük bir mücadele olduğudur. Her Türk’ün ABD’nin tuzaklarına düşmeden adımlarını buna göre atması gerekmektedir… ABD’ye diklenenlerin de, samimi olmadıklarını bugüne kadar yaptıklarından dolayı görüyor ve düşünüyorum.

Tiyatro Siyaseti ve Siyasetin Tiyatrosu

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu‘nun eşi Selvi Kılıçdaroğlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun eşi Dilek İmamoğlu,  HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş‘ın eşi ile birlikte bir tiyatro izlediler. İzlenen oyun halen tutuklu olan Selahattin Demirtaş‘ın yazdığı ‘Devran’ adlı kitabından sahneye uyarlanmıştı. Bu olay ve üç önemli siyasetçinin eşlerinin verdiği resim çok tartışıldı.

Olayı hukuki açıdan değerlendirdiğinizde bir sıkıntı görünmüyor.

HDP Eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş halen tutuklu olsa da kesinleşmiş cezası olmayan bir siyasetçi. Bu siyasetçinin partisi HDP halen TBMM’de grubu bulunan, devletten para yardımı alan, çok sayıda belediye başkanı olan bir parti.

Demirtaş bu partinin eşbaşkanı iken Cumhurbaşkanı adayı olmuş, seçimlere girmesinde sakınca bulunmamıştı.

Yine bu partinin önemli adamlarından Ahmet Türk hükümlü olarak hapiste iken MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin talebi ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın affı ile hapisten çıkarıldı. 31 Mart 2019 yerel seçimlerine girmesine izin verildi ve HDP’den Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi. Daha sonra bu belediye ve başkaları kayyuma devredildi.

Ancak halen Ahmet Türk ve diğer belediye başkanları serbestçe siyaset yapmaya devam ediyor.

Hukuken sıkıntı olmasa da, “tiyatro izleme olayının” sıradan bir kültür faaliyeti kapsamında olmadığı ve verilen fotoğrafın siyasi mesaj içerdiği açık.

İşte bu aşamada tartışmaya katılan bütün siyasetçiler, birer tiyatro yazarı veya oyuncusu gibi davranıyorlar.

*************************************

Devlet Aklı HDP’yi Meşru Parti Sayıyor 

Siyaseten HDP diye bir partinin olması, bu partinin seçimlere girmesi doğru mu?

Bir kısım Kürt vatandaşlarımızın kendisini bu ülkenin parçası görmesi için, HDP gibi bir partinin olması, devletimiz tarafından, lüzumlu ve faydalı görülüyor.

İsterse, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve devlet kurumları HDP’nin kapatılmasını sağlayabilir, bu partide etkili olan siyasetçilere siyasi yasak koyabilir. Propaganda yapmalarına dahi engel olabilir.

Ama yapmıyor. Çünkü devlet aklı HDP taraftarlarını da, demokratik sistem içinde birer vatandaş olarak, meşru taleplerinin karşılanabileceğine inandırmak istiyor.

“Aksi halde bu vatandaşlarımızı PKK’nın kucağına itmiş oluruz” diye düşünüyor.

Peki, devletimiz HDP yöneticilerinin “PKK ile ilişkisini”, bu partinin “terör ile arasına mesafe koymadığını” bilmiyor mu?

Eminim ki aldıkları nefesin sayısını bile biliyordur.

AKP iktidarda olduğu süreçte HDP tabanından oy almak için her türlü politik eylemi denedi. Kısmen de başarılı oldu.

Ama AKP “çözüm süreci” denilen bir yola savruldu. Çözüm sürecinde terör örgütü elebaşı Öcalan ile PKK karargâhı Kandil arasında HDP milletvekilleri postacı olarak kullanıldı. PKK ile yürütülen müzakerelerde HDP yöneticileri aracı oldu. Hatta Öcalan’ın mektubunu Diyarbakır meydanında iki HDP milletvekili okudu. Dolmabahçe Sarayında Başbakan Yardımcısının başkanlığında yapılan toplantıda Öcalan’ın dikte ettirdiği “mutabakat metni”ni HDP milletvekilleri okudu.

Daha sonra AKP ile HDP arasında biraz soğuma oldu. HDP’liler kendilerine verilen sözlerin tutulmadığına ve aldatıldıklarına inanıyorlar.

*************************************

Ana Sorun: Cumhurbaşkanlığı Sistemi

Siyasi dengeler açısından esas kırılma noktası, AKP+MHP işbirliği ile getirilen, Cumhurbaşkanlığı Sisteminin kabulü oldu. Bu sistemin dayattığı yüzde 50+1 oy alma zorunluluğu ortaya çıktı.

HDP bu durumu fırsata çevirmek ve AKP’nin iktidarını zayıflatmak için yerel seçimlerde bir kısım CHP adaylarını destekledi.

AKP buna karşılık HDP seçmeninden oy alabilmek için direkt PKK terör örgütü elebaşından destek aradı. Abdullah Öcalan’ın mektubunu TV kanallarında okuttu ve Osman Öcalan’ı TRT’ye çıkardı.

Sonuçta AKP, başta İstanbul olmak üzere, büyük şehirlerin tamamına yakınını CHP’ye kaptırdı.

Bu değişimde en çok İYİ Parti ile CHP’nin kurumsal işbirliği ve Millet İttifakı olarak seçime girmesi etkili oldu. Ama bıçaksırtı geçen İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimi gibi yerlerde HDP seçmeninin resmi olmayan desteği seçim sonucunu belirledi.

Türkiye’nin siyasi dengeleri artık bu gerçekler üzerinde oluşuyor. Hem HDP’lileri devletimize sadık vatandaşlar olarak tutmamız lazım. Ve hem de iktidar olmak isteyenler yüzde 50+1 oya ulaşmak için HDP oylarını almak zorunda.

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu eşleri vasıtasıyla HDP seçmeni ile bir gönül köprüsü kurmaya çalışıyor.

HDP seçmeni ile gönül köprüsü kurma çabaları siyaseten doğrudur. Bu çabanın, devletimizin kurucu irade tarafından belirlenmiş ilkelerine ve Anayasamızın ilk dört maddesinde çerçevelenen kurallarına aykırı bir yöne dönmedikçe, desteklenmesi gerekir.

Keşke CHP, İYİ Parti, AKP, MHP veya bir başka partimiz HDP oylarının kendi partilerine kaymalarını sağlayabilse. HDP de bir Türkiye partisi olmak zorunda kalsa.

Üç siyasetçi eşinin verdiği fotoğraf üzerinden, AKP ve MHP Genel Başkanları ile yandaş medya çığırtkanlarının yaptıkları polemikler ve CHP’nin bunlara verdiği cevaplar bir tiyatro oyununun parçalarından ibarettir.

Sonuç olarak, CHP’nin bu tavrı devlet aklının belirlediği temel politika kapsamındadır. Bize düşen bu politikanın, AKP’nin yaptığı “çözüm süreci” gibi, yanlış bir yola sapmaması için denetleme ve uyarı görevimizi yapmaktır.

KEŞKÜL

     Hemen her sahada Türkiye’de yayın organları var.

     Belli aralıklarla yani periyodik olarak neşredilmekte.

     Bir alan var ki, sessiz çığlıklar koparmakta!

     Etmekteydi sessizce feryad ü figan!

     Çünkü onun haykırışı, ancak böyle yapılırdı.

     Yani susarak haykırırdı.

     Hamuş bir hâlde söylenirdi.

     Sükûtuyla seslenirdi bizlere.

     Kendisini içten hissettirir,

     Alttan alta gösterirdi.

     Tâlip olmayı değil, matlûp olmayı,

     İstenmeyi yeğlerdi her zaman.

     İsteyen değil, istenir olması;

     Çünkü onun varlık sebebiydi.

     Çağıran değil, çağırılan olması;

     Onun mevcudiyetinin tek nedeniydi.

     Derken:

     Sessiz sedasız,

     Bir dergi katıldı aramıza.

     Bizi bize anlatan.

     Anlatacak olan bir dergi bu,

     Dış âlemden ziyade,

     İç âleme ettirecekti seyahat.

     Seni bende, beni sende;

     Gösterecek bir ayna olacaktı bu.

     Geçmişten geleceğe,

     Bu yolda olmuşlara,

     Her yerde, her şeyde

     Hakk’ı görmüşlere;

     Yol alarak içlerinde;

     İsteklerine ermişlere.

     Maziden uğrayıp hâle,

     Sonra istikbâle,

     Uzanan zaman diliminde;

     Olacak İlahî sırlar,

     Sabırla ancak,

     Bir bir elinde.

     Düşmeyecek elden bu dergi

     Söylenecek hem dillerde

     Dolaşacak elden ele

     Hiç şüphesiz biteviye

     Bilinecek herkesce

     Üstelik her ilde.

     Velhasıl:

     Düşmez olacak her elden

     Hem sevilecek gönülden

     Konmuş adı bu güzel derginin “KEŞKÜL”

     Okusun onu Hakk’ı arayan her kul

     X

     Bize bu mısra ve dizeleri söylettiren; tasavvufla ilgili; doyurucu güzel ve hacimli bir derginin -çok şükür ki- yayınlanmaya başlamış olmasıdır. Üç ayda bir çıkacak olan derginin ilk sayısı (ı Haziran 2004) -gecikmiş olarak- çıkarak; doğrusu yüzümüzü ağarttı. Çıkaranlara binlerce teşekkürler ediyor. Yayının kesintisiz devamını Yüce Allah’tan diliyor. Emeği geçenlere ve geçecek olanlara Allah’tan yardımlar niyaz ediyor. Yüzünüz ak, yolunuz açık olsun diyorum.

     Türkiyemizde özellikle son zamanlarda birbirinden güzel çok değerli tasavvufî eserler yayınlanmaktadır. İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri’nin; tasavvufî bir tefsir olan “Ruhü’l-Beyan”ından tutun da, başta Hz. Mevlânâ’nın eserleri olmak üzere, çeşit çeşit enfes baskılı tasavvufla ilgili eserler; kitapçı vitrinlerini süslemekte, haklı olarak dikkatleri üzerlerine çekmektedir. Tabii Türk halkının, bu tür eserlere karşı gösterdiği, yerinde teveccüh ve haklı düşkünlüğü de ayrıca sevindirici ve zikre değer bir husustur.

                                                               X

     Çünkü Tasavvuf; insanı anlama san’atıdır.

     Çünkü Tasavvuf; insanın kendi iç âleminde gezmesini sağlar.

     Çünkü Tasavvuf; insanda, kendinden kendine yol açar.

     Çünkü Tasavvuf; insanın kendisindeki meçhul / bilinmez İlâhî / mahrem âleme girmesini sağlar.

     Çünkü Tasavvuf; insana, kendine doğru ilk adımı attırır.

     Çünkü Tasavvuf; insanı tanıma san’atıdır.

X

     Sûretten geçmek isteyen sîrete

     Okusun bu dergiyi bir iyice

     Mânâyı görmek isteyen maddede

     Dokusun harflerden nice bin hece

     Neymiş acep o meçhul asıl bilmece

     Okusun her bir varlığı gündüz gece

     Anlasın ki bilinir nice hakikat ancak

     Gölgeden asla; kul ederse nazar görece

     Dokusun harflerden görsün neymiş o bilmece

Türkiye’nin Sonu mu?

     Hiç ama hiç merak etmeyin.

     Sakın endişeye düşmeyin.

     AB Türkiye’ye müzakere tarihi verecek.

     Ama şöyle ama böyle,

     Şartlı veya şartsız,

     Deli mi ki AB?

     Müzakere tarihi vermesin.

     Çünkü Türkiye;

     Koyun uysallığı içinde,

     AB’nin peşinde,

     Herşeyi çekmiş sineye,

     Sövülse de, dövülse de,

     Övülse de sözde,

     Sızlanıp mırıldanıyor

     Varsa da, yoksa da AB

     Türkiye gibi böyle bir uyduyu

     Türkiye gibi bir peyki;

     Bırakır mı hiç kendi başına?

     Bıraksın da,

     Kendine mi gelsin?

     Uyuyan dev.

     Deli mi kuzum AB?

     Elbette böyle bir koyunu;

     Kurt olarak AB;

     Bırakır mı hiç?

     Türkiye’yi kendi başına.

     Bırakmak hiç,

     Yakışır mı canım AB’ye?

     Hem yakışık alır mı?

     Çünkü, yolunan bir kaz misali;

     Her an elinin altında Türkiye!

     Böyle bir sömürgesinden,

     Vazgeçer mi hiç Avrupa?

     Hem vazgeçmeli mi?

     Aptal mı ki Avrupa?

     Böyle bir pazarı,

     Kendi ayağıyla tepsin.

     Kendini, böyle bir kaynaktan

     Mahrum etsin!

     Olacak şey mi bu Allah aşkına?

     Evet, hiç tereddüt ve kuşkuya mahal yok!

     Asla korkulmasın ki AB;

     Verecek Türkiye’ye müzakere tarihi.

     Hem niye vermesin ki,

     Tarih vermekle Türkiye’ye

     Vermiş olmuyor ki bir şey

     Aksine kazanıyor, kaybetmiyor.

     Kuyumuzu kazıyor!

     Fitne fesat saçıyor!

     Asla zarar etmiyor.

                        X

     Başımıza nice nice çorap örüyor.

     Türk insanı hiç durmadan serap görüyor!

     Batı, bu tatlı rüyadan uyandırmadan,

     İstediğini AB aldıkça alıyor!

     Türkiye buna ancak seyirci kalıyor!

     AB bu şekilde yol aldıkça alıyor.

     Türkiye kaybettiklerine yanamıyor.

     Çünkü AB, uyanmasına fırsat vermiyor.

     Uykusunu derinlettikçe derinletiyor.

     İşte bu gafletin gölgesinde,

     Serinliyor serinledikçe

     Ayol düşün, Avrupa deli mi?

     Vermesin müzakere tarihini

     Uzattığı havuçlar sayesinde

     Güdüyor Türkiye’yi yedeğinde

     Hem niye vermesin müzakere tarihini?

     Bir bir gerçekleşirken durmayan istekleri!

     Bitmedi henüz istekleri Rum’un!

     Ermeniler’in bilmem ne belânın!

     Henüz olmadığı için Türkiye; tekrar param parça!

     Müzakere tarihi gibi ihtiyaç var bir araca!

     Böylelikle kesiyor Türkiyemizi AB; haraca!

     Emiyor amansız sülükler gibi, bu vatanı çokça!

                                    X

     Hem niye vermesin tarih kuzum AB?

     Bitmeyecek  ki bir türlü müzakere!

     Henüz bölünmemiş iken Türkiye dörde beşe!

     Avrupa’da ne gezer a kuzum sevinç ve neşe?

     Ne ortada eyalet var daha!

     Ne de Türkiye’de umursama!

     AB erişiyor emeline yavaş yavaş.

     Türkiye’de insan bulamazken ne iş ne aş.

     Evet, AB verecek beklenen bir tarih;

     Fakat bu, başka değil; olacak kör talih!

     Ver ver ödün; yok mu ey Avrupalı bu işlerin sonu?

     Olmasın bu gidişat canlar! Sakın Türkiye’nin sonu!

     Ey ehli vatan uyan! Yine mi uykudasın?

     Hâlâ elin kolun bağlı gibi durmakdasın!

     Kalk silkin, uyan daldığın derin fecî uykudan!

     Düşman çıkmak üzere, saklandığı gizli kuytudan.

     Seyirci Dünya, vurulurken hem dindaşın hem de soydaşın!

     Söyle Allah aşkına, sen hangi kıyıdaki bir koydasın?

     İster misin, düşmanların zil çalıp oynasın?

     Gerçi henüz, vatanın şefkatli koynundasın.

                                        X

     Ayıl da kendine gel artık.

     Bak, halini gör bir yol çabuk.

     Bugün 2004’den farkımız ne?

     İnsan düşünmeden edemiyor yine de.

Aydın, Kültür ve Toplumsal İlerleme

Dünyadaki her toplumun kendi öz benliğiyle özdeşleşmiş toplumsal yapıları ve kültürleri vardır. Felsefeyle Sosyoloji seneler boyunca bu yapıların ve kültürün ilerlemede toplumların önünde bir engel olup olmadığını tartışmış, önemli filozoflar ve bilim insanları konu hakkında çeşitli düşünceler ortaya atmıştır. Pragmatistler emele ulaşmak için her yol mubahtır diyerek faydalı sonuç dışındaki tüm ayrıntıları dolayısıyla kültürel öğretileri de bir kenara atarken, Çizgisel – İlerlemeciler ise kültürün ve toplumsal normların gelecekte varılacak yüksek insan ideasının olmazsa olmaz bir parçası olduğunu savunmuştur. Sosyolojik ve felsefi düşün faaliyetlerin yanı sıra aynı konu dünyanın her yerinde siyasi arenada da tartışma konusu olarak ele alınmış, meseleye farklı farklı bakış açıları geliştirilmiştir.

2020 Türkiye’sinde bu soru halen toplumumuzun önemli meselelerindendir diye düşünüyorum. Bugün kulak kesildiğimizde siyasilerin kullandığı dilde bu soru işaretinin yankılarını işitebiliriz. İktidarın muhalefeti vatan haini ilan etmesi, bazı grupların da iktidarı gerici olarak itham etmesi bu soru işaretinin beraberinde getirdiği ayrışmanın siyasetteki yansımasıdır. Sağ cenahtan çıkan iktidarlar genellikle işler sarpa sardığında ve toplumun önüne dişe dokunur vaatlerle çıkamadığında ahlakla, inançla ve vatanseverlikle vaziyeti toparlamaya çalışır. Buna simetrik olarak sol cenahta aynı durum yaşandığında da söylemler Atatürk, modernlik ve çağdaşlıkla etrafında dolanır durur. İşin üzücü kısmı da siyasilerin bu kavramları oraya buraya çekerken dozajı aşmaktan çekinmemesidir. Toplumumuzda belli kavramların kanalı harekete geçirici işlevi göründüğünden daha etkilidir ve belli kavramların dillere pelesenk edilmesi göründüğünden daha derin neticelere gebedir.

Toplumsal sınıflaşma olgusunun beraberinde getirdiği bir realite olarak her toplumun önde gelen rol modelleri vardır, her toplumun önde gelen aydınları vardır. Bugün dünyada devletlerin örgütlenmesinde ve toplumların yönlendirilmesinde bilim adamlarının, siyasetçilerin, gazetecilerin, yazarların arasındaki statü ayrımı önceki asırlara göre epeyce silikleşmiştir. Dolayısıyla bugün en genel çerçevede Aydın, toplum üzerinde nüfuza sahip, kitleleri etkileyebilen, düşünce ve strateji üretme becerisine sahip kafa emekçileri olarak tanımlanabilir. Toplumsal kodlar üzerinde sağlıklı değişiklikleri yapmak her ne kadar bir zümrenin çalışmalarıyla mümkün olmayıp doğal bir süreci gerektirse de ben, en başta belirttiğim soru işaretini hakiki Türk aydınlarının asgari ölçüde giderebileceğine inanıyorum.

Tabii bu önerme kimleri aydın olarak nitelendirebileceğimiz sorusunu da beraberinde getiriyor. Günümüz şartlarında, 20 Ocak 2020 itibariyle ülkemizde herkes için iyiyi isteyerek etik bilinçle hareket eden, her ne iş yapıyorsa yapsın bunu en iyi şekilde yapmaya gayret eden, entelektüel doygunluğa ulaşmış, ülkesi için hayal kuran ve bu hayallerini güce satmayanlar aydındır. Birilerinin bastığı gazla akil olduğunu zanneden ucube tipler, yaşadığı toplumda insanlar açlıktan intihar ederken gidişatta hiçbir olumsuz tablo görülmüyor diyen yazı otomatları ve işi gücü tarihi çarptırmak olan fesli soytarılar aydın değil, aydınlanmadan zerre nasiplenememiş; nasiplenemediği gibi siyasi kavgalarla kanayıp duran yaralarımızdan kan emip duran çıkarcılardır.

Peki aydınlarımız bizleri çatışmaya ve ayrılığa sürükleyen bu meseleye nasıl yaklaşmalıdır, bizleri ilerletecek nasıl bir perspektif geliştirmelidir?

 

 

 

 

Şüphesiz ki toplumu bir arada tutacak unsurların varlığı her daim zaruridir, bu unsurların varlığı çözülmenin gerçekleşmesini engeller. Tam burada ifade etmeliyim ki bu unsurlar tek başına uygar bir toplum için yeterli değildir. Hayat ve oluş değişimin ta kendisidir, değişmeyen tek şey değişimdir. Bu yüzden bu unsurların varoluş amaçlarından saparak dogmatikleşmesi normların yozlaşmasına kaçınılmaz olarak da toplumun yozlaşmasına sebebiyet verir. İşte bu unsurların en temeli ve köklüsü de kültür dediğimiz organizmadır. Kültür toplumu bir arada tutar ve dişlilerin uyumunu düzenler, kültürün ortadan kalkması halinde nesiller arası aktarım söz konusu olamaz neticede toplum has özelliklerini yitirmeye başlar. Kültürün varlığı toplum için ne kadar zaruriyse, kültürün değişen dünyanın anlayışına ve çağın şartlarına göre şekillendirilmesi de o kadar zaruridir. Hakiki aydınların hedefi yerinde sayan köhne dogmaların sığ takipçisi bir topum değil, özünü muhafaza ederken her alanda kendisini yenilemeyi başaran, çağdaşlığı anlamlandırıp içselleştirmeyi başarmış ilerici bir toplum olmalıdır.

İşte ancak o zaman vaktinde Atatürk’ün üzerinde ısrarla durduğu, devletimizin kuruluş hedeflerinden biri olan muasır medeniyetler seviyesini yakalayabiliriz. İşte ancak o zaman kadim milletimizin tarihine ve emanetçisi olduğumuz bu kıymetli mirasa icap eden muameleyi göstermiş oluruz. İşte ancak o zaman lüzumsuz kavgaları bir kenara bırakıp yekvücut halinde aydınlık ufuklara giden yolda birbirimize kenetleniriz.

Ve işte ancak o zaman başarırız, işte ancak o zaman üzerimize düşen ödevi hakkıyla yapmış oluruz.

Ben inanıyorum başaracağız, başaracağız, başaracağız!

Hep birlikte başaracağız…

Sıra Dışı Ölümler

Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın (A.Camus)

İnancım şudur ki bu ülkede ölmek, yaşamaktan çok daha kolay hale geldi. İnsanlar yaşamak için çalışır-çabalar, kendini ve yakın çevresini tehlikelerden korumak için düşünür, güzel bir hayata hayal kurar. Zaten hayatın ve insan olmanın manası da bu değil mi?

Ama günümüz Türkiye’sinde bu dediklerimizin hiç birisi maalesef gerçekleşmiyor. İnsanlar bırakın yakın çevresini korumayı aksine yalnızlaşıyor. Çünkü yaşam alanları o kadar daraldı ve zorlaştı ki, muktedirlerin haricinde ne yapsanız gidecek bir yeriniz, sığınacak bir yuvanız yok.

Bir işiniz var ve çalışıyorsanız ne ala, işiniz yok ama mesleğiniz var iş arıyorsunuz, ağzınızla kuş tutsanız iktidar partisine üye olmadan, kapısını aşındırmadan namusunuzla bir işe girip çalışmanız imkânsız. KPSS sınavına giriyorsunuz, 90 puan üzerinde not aldınız ama partili değilseniz, sizin yerinize 60 puan alan işe başlıyor.

Saray tarafından korunan iş adamlarının haricinde kamuya ait iş yerlerinden iş alabilen bir işadamı tanıdığınız var mı, belki vardı ama çoktan iflas ettirildi öyle değil mi? Maalesef içinde yaşadığımız, son yirmi seneye yakın zaman diliminde gözlemlediklerimiz bunlar.

Konumuzun başına dönecek olursak, sıradan ölümler öylesine sıradanlaştı ki, her gün yeni bir ölüm vakasıyla şok oluyoruz, her ölümün arkasından belki son olur diye ümit ederken, ertesi gün daha beter kahredici bir vaka ile tekrar kâbus yaşıyoruz.

Yaşadığımız sıra dışı ölüm vakalarının hepsi bir birine rahmet okutur cinsten. Kırıkkale’de 10 yaşındaki kızının gözleri önünde eski eşi tarafından vahşice öldürülen Emine bulut: “Ben ölmek istemiyorum!!!” diyerek aldığı bıçak darbeleriyle can veriyor.

Ordu da Üniversite öğrencisi balerin Ceren Özdemir, mapushane kaçkını bir katil tarafından kapısının önünde vahşice öldürülüyor.

En son kahredici bir ölüm haberi de İstanbul Samatya’dan. İstanbul Üniversitesi 3. Sınıf öğrencisi Sibel Ünli, yokluk, yoksulluk ve çaresizliğin sonucunda kendisini suların koynuna bırakıyor. Sosyal medyaya düştüğü şu satırlarla hayata veda eden Sibel Ünli: “Gidecek yerim yok, yaşanmaya değer bir hayatım da
Yemekhane kartında sadece 1 Lira kalmış. Yeni yıldan tek dileğim iş bulabilmek.
”

Ümmetin liderliğine soyunanlar, saraylarında ejder meyveleriyle beslenenler, birazda mensubu oldukları milletin çocuklarının sorunlarıyla ilgilenselerdi belki bu gencecik ölümler olmayacaktı.

Çok şey istemiyoruz aslında;

Sadece diğer modern çağdaş milletlerin mensupları nasıl yaşıyorlarsa bizim de tek istediğimiz öyle yaşamaktı.

Sağlıcakla kalın.

Provokasyon mu, Pişman mı Oldu, Korktu mu?

Şimdi benim de içinde bulunduğum bir grup arkadaşıma sosyal medya üzerinden yapılan tehdit ve hakaretin hikâyesini anlatacağım.

İstanbul Belediye seçimlerinin hemen öncesiydi. Millet İttifakı’nın İstanbul adayı Ekrem İmamoğlu‘na destek veren bir grup arkadaşımız, ‘Demokrat Ülkücüler’ imzalı bir bildiri ile görüşlerini kamuoyu ile paylaştılar. Bu bildiriye Kocaeli’den kamuoyunun çok yakından tanıdığı üç saygın arkadaşımız, Ahsen Okyar, Zekai Kahyaoğlu, Halil Konuşkan ve ben imza verdik.

Bu bildirinin açıklanmasından sonra, Ahmet Yiğit Yıldırım adına kayıtlı Twitter hesabından, bizim isimlerimizin de bulunduğu, içinde çok sayıda değerli ismin yer aldığı bir liste “hainler listesi”  tanımlamasıyla yayımlandı.

Devamında da, bu listede bulunanlar şu ifadelerle tahkir ve tehdit edildi:

“Milliyetçi- Ülkücü hareketin ismini kullanarak pkk işbirlikçilerine destek arayan bu HAİNLERİ unutmayacağız. YA TAM SUSTURACAĞIZ, YA KAN KUSTURACAĞIZ.” 

Yetmedi.

Aynı şahıs, aynı hesaptan ve aynı tarihte ikinci bir tweet mesajında da hakaret ve tehditlerini sürdürdü:

Sözcü Gazetesinde yayımlanan bir haber resminin üzerine,  “Kendisini ülkücü olarak tanımlayarak PKK SEVİCİ EKREM PAPAZOĞLU’NA destek arayanlar er ya da geç ÜLKÜCÜ ADALETLE TANIŞACAKTIR. Demokrat Ülkücüler adı altında namussuzluğa imza atanların sonu bellidir. Çakallara haddini bildiren Bozkurtlara bin selam…” yazarak paylaştı.

Bu paylaşımın altında verilen resimde, “İYİ Parti’nin kurucularından Metin Bozkurt İstanbul’un Beylikdüzü ilçesinde 8 kişilik bir grubun saldırısına uğradı” metni ve saldırıya uğrayan Metin Bozkurt’un darp edilmiş, kan revan içindeki hali vardı.

Yani şahıs bu cümlelerle aynı zamanda işlenmiş olan suçu ve suçluları alenen övdü.

Bu hakaret, tehdit ile suçu ve suçluyu öven ifadelerin yayımlanmasından iki gün sonra da 22 Haziran 2019’da, şüphelinin “hainler listesi” diyerek tehdit ettiği listede yer alan isimlerden biri daha (Zihni Pamukçu) saldırıya uğradı.

**************************************

Ahmet Yiğit Yıldırım Kim?

Bu hakaret, tehdit, suçu ve suçluyu övmek suçlarının işleyen twitter hesabının sahibi kimdi?

Twitter hesabı Ahmet Yiğit Yıldırım  adına kayıtlı idi. Araştırınca öğrendik ki, Ahmet Yiğit Yıldırım,  Ülkü Ocakları İstanbul Şube Eski Başkanı ve Milliyetçi Hareket Partisinin halen MKYK üyesiydi.

Twitter hesabında profil resmi olarak MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile bir resmini tercih etmiş ve “mhp.org.tr” ye link koymuştu.

Kanaatimizce bu şahıs mensubu olduğu bu organizasyonların gücünden faydalanarak, korkutmaya yönelik tehdit ve hakaretler yapıyordu. Bizleri bu organizasyon üzerinden korkutma amacını taşıdığı ve kullandığı “ülkücü adaletle tanışacaklardır” ifadesi ile “korkutucu bir suç örgütü” gibi gösterdiği ülkücü organizasyonların gücünden yararlanarak tehdit suçunu işlediği kanaatine vardık.

Ve hukuk devletine inanan her vatandaşın yapması gerekeni yaptık. Haziranda Savcılığa suç duyurusunda bulunduk.

Dün de Savcılığın kararı bana tebliğ edildi.

**************************************

Ben Değilim Demiş!

Kocaeli C. Başsavcılığından gelen “Karar”da, hakkında suç duyurusunda bulunduğumuz Ahmet Yiğit Yıldırım “atılı suçu kabul etmediğini, adına kayıtlı twitter hesabının kendisi dışında birden fazla kişi tarafından kullanıldığı, yorumları kendisinin yapmadığını beyan ettiği” yazıyordu.

“Mevcut teknoloji ve imkânlar dâhilinde internet üzerinden yayın yapan sitelere kimin hangi IP numarasını kullanarak ulaştığının tam olarak takip edilemediği, Twitter şirketinin de, öldürme ve çocuk pornografisi gibi suçların dışında, bilgi paylaşımında bulunmadığı” gerekçeleriyle “Kovuşturma Yapılmasına Yer Olmadığına” karar verilmişti.

Öncelikle şüpheli şahsın dediklerinin doğru olmasını temenni ediyorum.

Çünkü MHP gibi köklü bir partinin MKYK üyeliğini yapmakta olan bir şahsın külhanbeyi ve hatta mafya tarzı bir üslupla siyaset yapması bana ancak üzüntü verir.

Çünkü siyasetçilerin mücadelesini hukuk ve ahlak normları içinde yapması gerekir.

**************************************

MHP’nin Görevi

Eğer şüphelinin ifadesi doğru ise, toplum kesimlerini birbirine düşürmek için yapılmış profesyonel bir provokasyon/ kışkırtma olayı söz konusu olmalıdır ki, bu şahsımıza yapılan hakaret ve tehditten daha önemlidir.

Bu olay “provokasyon” ise bunu yapanı bulmak her şeyden önce şüpheli şahsın ve MHP’nin görevi olmalıdır.

Bu konuda MHP yetkililerinin bir araştırma/ soruşturma yaptığına dair hiç bir duyum almış değilim.

Adı geçen “şüphelinin” hesabı kendi bilgisi dışında kullanılmış bile olsa, yapması gerekenler vardı:

Ya hesabından, ya basına bir açıklama yapar, bu çirkin paylaşımların bilgisi ve iradesi dışında yapılmış olduğunu kamuoyuna duyurabilirdi. Veya en azından bizleri arar, kendi adının böyle bir “provokasyona” karıştırılmış olmasında duyduğu üzüntüyü paylaşabilirdi.

Bunu yaptı mı? Hayır!

Peki, kullandığı ve ele geçirildiğini iddia ettiği Twitter hesabını kapattı mı? Twitter şirketine şikâyetini iletti mi? Hayır!

Bu hesaptan hala “MHP’nin ilkeli, sorumlu, ahlaklı siyasi duruşundan taviz vermediğinden” bahsediyor. Bu mu ilkeli olmak, bu mu sorumlu olmak, bu mu ahlaklı siyaset?

Acaba korkmuş olabilir mi? Bir “ülkücünün”, hele de adı “Yiğit” olan bir “ülkücünün” korkmuş olacağına da ben ihtimal vermek istemem.

Peki, size göre ne oldu?