21.8 C
Kocaeli
Salı, Haziran 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 523

Türk Dünyası Kültürü 2

0

Prof. Dr. Bayram Durbilmez‘in, Türk Dünyası Kültürü isimli üçlemesinin 1. cildi bu sayfada yayınlanan 288 numaralı bölümde tanıtılmıştı. Temmuz 2019’da yayınlanan 2. cilt, 16,5 X 23,5 santim ölçülerinde ve 244 sayfadır.

Prof. Durbilmez, ‘Söz Başı‘ başlıklı yazısında ‘Türk Dünyası‘ ve ‘Türk Dünyası Kültürü‘ kavramlarını şöyle açıklıyor: ‘Türk boylarının ve akraba toplulukların bütününe ‘Türk Dünyası‘ adı verilir. Türk Dünyasını oluşturan Türk boyları ve akraba topluluklarının ortak kültür mirasları ve sözlü edebiyat ürünleri ‘Türk Dünyası Kültürü‘nü oluşturur.’

1. cildi Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Kurucusu ve Mütevelli Heyeti Başkanı Prof. Dr. Merhum Turan Yazgan’ın aziz hatırasına, 2. cildi Türklük bilimine ve Türk Dünyası kültürüne öncü çalışmalarda bulunan Prof. Dr. Tuncer Gülensoy’a ithaf edilen eser, Kazakistan’da yapılan ‘Korkut Ata‘ konulu çalışmalar hakkında verilen bilgilerle başlıyor. Makalede Korkut Ata’nın hayatı, kopuzu, bineği, Azrail ile yaptığı mücadeleleri, bilgeliği, bestelediği küyler anlatılıyor.

Yazarın belirttiğine göre; ‘Kazakistanlı bazı bilginler Korkut Ata destanlarının 7. yüzyılda teşekkül ettiğini yazıyorlar. Aradan yedi yüzyıl geçtikten sonra, Kaf Dağı’nı aşarak Anadolu’ya yerleşen Türk nesli, ata yurduna duyduğu özlemden dolayı hafızalarda yer eden Korkut anlatılarını kâğıda geçirerek Dede Korkut Kitabı’nı meydana getirmiştir. Korkut Ata efsaneleri Kazak Türkleri arasında millî kültür mirasının birer incisi kabul edilmektedir.’

Durbilmez Hoca’nın eserinde ele aldığı, haklarında bilgiler verdiği bozkır tarihinin önemli kültür abideleriyle meydana getirdiği ‘Türk Dünyası Kültürü‘ isimli kitabı da bir ‘abide eser‘ hüviyeti kazanıyor.

Türk kültürü, hiçbir millette eşine benzerine rastlanmayacak ölçüde zengindir. Bu zenginliğin temelinde, Türk milletinin kimilerine göre 4000, kimilerine göre de 40.000 yıllık tarihi geçmişi ile dünya coğrafyasının çok geniş bölgelerine yayılmış olmasının sağladığı imkânlar vardır. Sadece at kültürü hakkında onlarca kitabı dolduracak kadar bilgi vardır. Destanlar, türküler, ağıtlar, masallar, bilmeceler, atasözleri, spor ve folklorla alâkalı oyunlar, doğum, kız isteme, nişan, evlenme, sünnet, ölüm merasimleri, askerî seferlere uğurlama, zafer dönüşünde karşılama törenleri ve saymakla bitirilemeyecek kadar zengin âdetler, bunların her birinin bölgelere göre az veya çok değişik şekilleri, millî bayramlar, dinî bayramlar, mahallî örf ve âdetlere dayalı kutlamalar, bağ bozumu eğlenceleri… öylesine zengindir ki hepsini incelemeye ömür yetmez. Yalnızca Manas destanı, başlı başına bir külliyattır.

Bu zenginliği, Türk Dünyası Kültürü isimli eserin kaynaklar bölümünde de görmek mümkündür. Müellifi, yalnızca bir bölümü yazmak için yazılı 89, sözlü 9 kaynaktan faydalanmış.

Türklerde ‘kültür‘ kelimesi bile deryalar kadar derin ve engin bir kavramdır. İnsan kalabalıklarını millet hâline getiren kültürdür. Bu sebeple ‘Türk‘ bir kavmin değil, bir kültürün adı olarak kabul edilir.

Eserin ikinci bölümünde Prof. Durbilmez,  Türk kültürünün önemli bir unsuru olan atasözlerini mercek altına alıyor. Atasözlerimiz; dünümüzle, yaşadığımız günlerle ve geleceğimizle alâkalı bilgiler, haberler ve tavsiyeler-öğütler ihtiva eder. Bu bölümde yer alan 581 adet atasözü Kazakistan ve Türkiye sahaları itibariyle karşılaştırmalı olarak veriliyor. Benzerlikler, Türk dünyasının bir bütün olduğunu gösteriyor. Sormaya gerek yok: Türk dünyasında herhangi bir atasözü, nereden çıkıp nereye gitmiş? Mademki Türk dünyası bir bütündür, gidip-gelmeler değil, yayılma söz konusudur.

Atasözlerindeki zenginliğin daha fazlasını bilmeceler bölümünde görüyoruz. Yazar, çakı bıçağı ile metro tüneli açarcasına çalışmış, bilmeceleri hece kalıplarına göre tasnif etmiş. Kitabın, 138-177. sayfalarını merakla okunur hâle getiriyor. Bâzıları düşündürüyor, bâzıları tebessüm ettiriyor.

Türk Dünyasında bayramların özel bir yeri vardır. Nevruz, Türk Dünyasının ortak bayramıdır. Prof. Dr. Bayram Durbilmez, Türk Dünyasının ortak ve en büyük bayramının kültür ve inanç kökleri hakkında şu bilgileri veriyor:

‘Yenigün Bayramı; Türk boylarının büyük bölümünde ve akraba topluluklarda değişik adlarla da olsa kutlanan / bilinen, ortak bir kültür zenginliğimizdir. Müslüman-Hıristiyan-Şaman, Alevî-Bektaşî- Sünnî ayırımı yapmadan, bütün Türk boylarında bu bayram ile ilgili inanışlar ve gelenekler yaşaya gelmiştir. Gece ile gündüzün birbirine eşit olduğu her yılın 21 Martında kutlanan bayram, Türk toplulukları arasında dinî bayram olmaktan çok, bir tabiat bayramı, bir kurtuluş bayramı olarak kabul edilmektedir.

Yenigün’ü Türklerin Milâttan yüzlerce yıl önce kutladıkları Çin kaynaklarında yazılıdır. Bu kaynaklarda belirtildiğine göre; Hun Türkleri, 21 Mart’ta türlü yemekler hazırlayarak kıra çıkar, kırlarda şenlikler tertip ederlermiş. Zaten Yenigün ile ilgili inanışlardan bazıları ateş ve su kültüne dayanmaktadır. Nevruz ateşi yakılarak üzerinden atlanır. Aynı gün sabahın erken vakitlerinde suyun üzerinden atlama geleneği de vardır. Çünkü Türk kültüründe ateş, arıtma / temizleme, aydınlatma, bolluk-bereket simgesi olarak kabul edilir. Su da arıtma / temizlik, bolluk-bereket, canlılık / dirilik simgesidir.

İslâmiyet’ten önce Yenigün’ün başlangıcı ile ilgili birtakım inanışlar hayat bulmuştu. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

1-Türklerin Ergenekon’dan çıkışı 21 Mart gününe rastlamakta olup, Türk boylan bu günü ‘kurtuluş bayramı‘ olarak kutlamaktadır.

2-On iki hayvanlı eski Türk takviminde, gece ile gündüzün eşit olduğu 21 Mart günü ‘yılbaşı’ olarak kabul edilmekte, bu günde yeni yıl kutlamaları yapılmaktaydı.

3-Kış mevsiminin sona erip baharın başladığı, tabiatın canlandığı / dirildiği 21 Mart’ta, Türkler kışlaklardan yaylaklara göçmeye başlamakta ve bu günü ‘Bahar Bayramı‘ olarak kutlanmaktaydı. (s: 182)

Âşık Edebiyatı Kültürü‘ denildiğinde; sâdece Türkiye’de değil, Türk Dünyası’nın her tarafında akla gelen ilk isim şüphesiz millî gururumuz Âşık Veysel’dir. Prof. Bayram Durbilmez, Âşık Veysel’imizi de ihmal etmemiş, kıymetli eserinin 193-206. sayfalarında O’nu anlatıyor. Âşık Veysel’in ‘Birlik Kavli‘ üzerine yazdığı şiir, doğulusuyla, batılısıyla; Akdenizlisi ve Karadenizlisi ile candan aziz vatanımızı seven bütün insanlarımızın millî âmentüsü olacak değerdedir.

Türk Dünyası Kültürü‘, tekrar birinci sayfaya dönme ihtiyacını pekiştirerek, Kıbrıs konulu âşık tarzı şiirlerle son buluyor. (s: 207-235)

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş. İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50                                                  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

 

Prof. Dr. BAYRAM DURBİLMEZ:

1968 yılında Yozgat’ın Sorgun ilçesine bağlı Taşpınar köyünde doğdu. İlk ve ortaokulu Sorgun’da, liseyi Yozgat’ta, yükseköğrenimini Kayseri Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı. 1991’de araştırma görevlisi, 1999’da öğretim görevlisi, 2009’da yardımcı doçent, 2010’da doçent, 2018’de Profesör oldu. Hâlen Türk Halk Bilimi öğretim üyesi olarak Niğde Üniversitesi’nde görev yapmaktadır.

 

Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nın desteğiyle Azerbaycan’ın başşehri Bakü’de bulunan Azerbaycan Nâzırlar Kabinenti Halk Tasarrufatını İdare Etme Enstitüsü’nde (1993-1994) ve Ahmet Yesevi Vakfı’nın desteğiyle Kazakistan’ın Türkistan, Kentav ve Çimkent şehirlerinde bulunan Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk- Kazak Üniversitesi’nde (1999- 2000) misâfir öğretim üyesi olarak çalıştı.

 

Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, KKTC, Tataristan, Yakutistan, Altay Cumhuriyeti, Kırım, Romanya, Almanya, Polonya, Rusya gibi pek çok ülkede de araştırmalar, incelemeler yaptı. Yurt içinde ve yurt dışında 50’den fazla ilmî makalesi yayımlandı. Yurt içinde ve değişik ülkelerde yapılan millî ve milletlerarası kongrelerde 100’e yakın bildiri sundu. Âşık Edebiyatı, Tekke / Derviş Edebiyatı, Türk Dünyası Halk Bilimi ve Türk Dili konularında 12 araştırma-inceleme kitabı, 14 ortak kitap / kitap bölümü yayımlandı.

 

Kitap hâlinde yayınlanmış eserlerinden bâzıları:

*Gelenekli Türk Anlatıları, *Türk Dünyası Kültürü, *Âşık Edebiyatı ve Taşpınarlı Halk Şairleri, *Âşık Hasretî’nin Şiir Sanatı, *Âşık Hasretî’nin Atışma Sanatı Üzerine Bir İnceleme, *Karslı Âşık Murat Çobanoğlu / Hayatı, Sanatı ve Eserleri, *Âşık Türkmenoğlu / Hayatı ve Şiir Sanatı Üzerine Bir İnceleme, *Sorgunlu Sıdkı Baba Dîvânı: İnceleme – Metinler, *Kayserili Halk Şâirlerinin Şiirlerinde Kıbrıs, *Âşık Meydanî / Hayatı, Sanatı, Şiirlerinden Örnekler, *Vefatının 15. Yıldönümünde Yozgatlı Âşık Türkmenoğlu, *Ozan Gürbüz Değer, Hayatı, Sanatı, Şiirlerinden Örnekler, *Üniversiteler İçin Dil ve Anlatım: (H. Yeniçeri, U. Çakır, S. Koç ve K. Deniz ile) *Türk Dilinin ve Edebiyatının Yayılma Alanları / Bilgi Şöleni Bildirileri (N. Özkan ile) *Destanlarla Erzincan (B. S. Özsoy ve N. Aslan ile).

 

Evli ve iki evlat babası olan Prof. Dr. Bayram Durbilmez’in, akademik çalışmalarından başka kültür ve sanat ağırlıklı çeşitli kitapları ve makaleleri de mevcuttur. Araştırma-inceleme çalışmalarından dolayı pekçok ödüle lâyık görülmüştür.

 

KİME KULSUN?

Doç. Dr. Emin Işık Hoca, nev’i şahsına münhasır bir ilâhiyatçıdır. Kendisiyle olduğu kadar kendisi gibi düşünmeyenlerle de barışıktır. İlgi alanı kadar bilgi ve düşünce alanı da çok geniştir. Sohbetlerindeki zenginlikleri yazdığı kitaplarda da bulmak mümkündür.

13,5 X 21 santim ölçülerindeki 190 sayfalık şık görünümlü eserinde diyor ki: ‘Hepimiz Allah’a kulluk için yaratıldık. Fakat kimimiz kulluğa devam ederken kimimiz de yoldan çıktı. Halbuki kulluk; bizin yaratılış gayemizdir, kaderimizdir. Biliyoruz ki nefsimize kulluğumuz tam olursa Yaratan’a kulluğumuz yarım olur.  İçimizdeki nefsânî isteklerden kurtulmanın tek yolu sâdece O’na (cc) kul olmaktır. Öyleyse sâdece bize can veren Allah’a doğru koşmak gerek. Zira bizden tek istediği de yüzümüzü hep O’na çevirmemiz.’

Çok rahat ve zevkle okunan, okuyanı huzur deryâsında ağırlayan eserinde kulluğun mânâsını ve şartlarını, Peygamber (sas) Efendimiz’i, insan-ı kâmilin özelliklerini, imtihanların hikmetini, imanın şartlarını, nasıl hür olacağımızı, sohbet üslûbuyla anlatarak yolumuza ışık tutuyor.

Sayfalar arasına, mücevher kutusu gibi yerleştirilen çerçeve içerisinde; ‘yeşim‘ denilen kıymetli taşın, ‘jadeit‘ olarak anılan ve nâdir bulunan çeşidi gibi sözler var:

*-İbâdet nedir?  -Allah’ın râzı olduğu şeyi yapmaktır. -Kulluk nedir? -Allah’ın yaptığı şeye râzı olmaktır.

*İbâdet, ruhla ilgili bir faaliyettir, bedenle ilgili değildir. Jimnastik hiç değildir.

*İnsan olabilmemiz, kesinlikle bilgi sâhibi olmamıza bağlıdır.

*Ahlâk, hiçbir karşılık beklemeden yapılan iyiliktir.

*Yardım eden, yardım görmeye hak kazanır. İyilik eden iyilik görür.

Ve daha onlarcası… Bu kitap okuyana iyi gelecek.

TUTİ KİTAP:

Bağdat Caddesi Nu: 167/2 Çatırlı Apartmanı B Blok, Daire: 4 Göztepe, Kadıköy, İstanbul.

Telefon: 0.216-359 10 20 e-posta: tutikitap@tuti.com.tr www.tuti.com.tr

 

Not: 1-Emin Işık Hoca’mızın vefat haberi, 01 Ağustos 2019 Perşembe günü, tam da bu sayfayı bitirdiğim sırada geldi. Yazıyı değiştirmedim. Yazdıklarım, Hoca’mız hakkındaki samîmi düşüncelerimdi. Küçük bir ilâve yapmak isterim: O, Cenâb-ı Allah’ın sâlih kulu, iki cihan serveri (sav) Efendimizin sâdık ümmeti idi.    Mekânı cennet olsun, kabri nurlarla dolsun.

Not: 2-Rahatsızlığının ilk günlerinde Merhum Hocamızla yaptığım son röportaj 10 Ağustos 2019 Cuma günü yayımlanacaktır.

DİLİMİN UCUNDAKİLER

Türk Dili ve Edebiyatı sahâsında Dr. unvanıa sâhip Nevnihal Bayar, 13,8 x 19,5 santim ölçülerinde 238 sayfalık eserini; maddî ve mânevî büyükleri Sâmiha Ayverdi, İlhan Ayeverdi ve babacığı Hayri Bilecik’e ithaf ediyor.

Arka kapak yazısı, kitabın muhtevası hakkında bilgi veriyor:

Dil, bir milletin sınır bekçilerindendir. Onu yok ederseniz veya yaralarsanız vatanınızı, birliğinizi koruyan muhafızlarınızdan birini saf dışı etmiş olursunuz. Bu da düşmanlarınız için kaçırılmayacak bir fırsattır. Maalesef bugün Türkçenin içine düşürüldüğü durum, budur. Dil hainleri, şuurlu veya şuursuz, hiç ara vermeden gerek yapı gerekse anlam bakımından dilimizi yok etmeye, yok edemezlerse de yıpratmaya çalışıyorlar. Başarılı oluyorlar da…’

Erbâbı anlamıştır.

Anlayamayanlar için ÖN SÖZ başlıklı yazıdan birkaç cümle:

Gözünüzdeki gaflet perdesini aralayıp çevrenize bir bakın. Okuduğunuz gazete, dergi, kitap ve benzerlerine, alışveriş yaptığınız dükkânlara, yemek yediğiniz lokantalara, kullandığınız ürünlere, seyrettiğiniz televizyon kanallarına, dinlediğiniz radyo istasyonlarına, yolculuk yaptığınız seyahat şirketlerine, kaldığınız otellere, gittiğiniz hastahanelere, kısacası hayatınızın tümüne bir bakın.

Kullanılan dil sizi rahatsız etmiyor mu?

Bu dile Türkçe demek mümkün mü?

Bu dil, atalarımızın bizlere emanet ettiği dil mi?

Bu dil, kültür, sanat, tarih ve edebiyatımızı dünyaya tanıttığımız dil mi?

Kısacası bu dil, bizim ana dilimiz mi?

Gönül rahatlığıyla ‘evet‘ diyebiliyorsanız, mesele yok. Ancak eminim ki bu satırları okuyan hiç kimse bir çırpıda ‘evet‘ diyemiyordur. Diyorsa da kendisini kandırıyordur.

Günümüzde millî değerlerinden habersiz bir nesil yetişmektedir. Târihini bilmeyen, geleneklerine yabancı, dilini küçümseyen insanların sayısı gittikçe artmaktadır. İnsanı kalkındırmadan, onu değerlerine karşı şuurlandırmadan atılacak her adım, başarısızlığa mahkûmdur. Asıl olan, onu hem kendi benliğiyle hem de toplumla uzlaşmaya götüren bir terbiye ile beslemek, bu şekilde eğittikten sonra aktif hâle getirmektir. Eğer millî bir eğitim felsefesi oluşturmaz, insan yetiştirmeye verdiğimiz değeri tekrar canlandıramazsak geleceğimizden ümidimizi kesmek yerinde olacaktır.

Bizler, yaratmış olduğumuz büyük medeniyetin yüceliklerini dünyaya kabul ettirecek bir yolda yürümeli, mevcut değerlerimizin propagandasını yapmalı, gerek dil, gerek edebiyat, gerek mûsikî ve gerekse mimarîmizin üzerine dikkat çekmeliyiz. İlk önce eski medeniyetimizi restore edip onu, yabancı hayranı hâline gelmiş nesillerin önüne bütün ihtişâmı ile koymalı, böylece de işe kendi kendimizi uyandırmakla başlamalıyız. Ancak bu idrakle yetişmiş nesillerden vatanına, diline, dinine, târihine, sanatına, kısacası kendi değerlerine hizmet ve fayda beklenebilir…

İşte şimdi, taammüden Türkçe katliamı yapanların ve eblehlerin dışında anlamayan kalmamıştır.

Eli kalem tutanlar, mikrofonlarda, ekranlarda konuşanlar… Bu kitabı mutlaka edinmeli ve tekrar tekrar okumalısınız.

ZÂHİR YAYINLARI:

Atatürk Caddesi, Âdile Nâşit Sokağı Nu: 8/A Sahrayıcedit, Kadıköy, İstanbul Telefon: 0.216-357 20 90

e-posta: iletisim@akdem.org //  www.akdem.org

 

ŞAŞARIM ŞU KİMSELERE Kİ…

İmam Ebû Harife’ye Armağan‘ olarak hazırlanan ajanda, 14,1 x 23,5 santim ölçülerinde sert kapak muhafazalı, kaliteli ve 80 gr. kâğıt kullanılarak hazırlanmıştır. Fatih Köçer’in editörlüğünde, Bilal Oduncu’nun katkılarıyla, Fatih Erduran’ın sayfa düzenlenmesi ve kapak tasarım hizmetleriyle ihtiyaç sâhiplerine armağan edilmiştir.

Eser, kapaktaki ismini İmam Ebû Hanife’den almıştır. O’nun hayatı verildikten sonra her iki sayfada bir olmak üzere yine O’nun veciz cümlelerinden örnekler, Kur’ân-ı Kerîm’den ve âyetlerden seçmeler yer alıyor.  Son sayfada ise, Ebû Hanife’ye göre vazgeçilmez düstur olarak kabul edilmesi gereken 5 hadis var.

NUHBE YAYINLARI:

Çidemtepe Mahallesi, Değirmendere Caddesi, 1065. Sokak Nu: 1/A Yenimahalle, Ankara.

 

Telefon: 0.312-50422 93 e-posta: benlikitabevi@hotmail.com

 

KISA KISA…   KISA KISA…

1-GÖLGELERİMLE TEK BAŞINA: Merve Bağdatlı / Yakın Plan Yayınları.

2-TEKİR NOKTALAMA İŞÂRETLERİNİ ÖĞRENİYOR: Yalvaç Vural / Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık.

3- ŞERİF HÜSEYİN VE BÜYÜK OYUN’UN KÜÇÜK AKTÖRÜ: İsmail Köse / Kronik Kitap.

4- FRANSIZ BELGELERİNE GÖRE MİDHAT PAŞANIN SONU: Bilal N. Şimşir / Yeni Zamanlar Sahaf.

5-İBNÜLEMİN’İN RÜYÂLARI: İbrahim Öztürkçü / Dergâh Yayınları.

 

 

‘ Devlette Devamlılık ’ Hiç Bir Zaman Olmadı

Keşke olsaydı. Akif’in dediği “Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz? Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?” dediği yerdeydik hep. Atsız gibi tarihçiler sağolsun Türk Tarihinin tamamını bir bütün ve aradaki devletleri de o bütün içerisindeki hanedan devreleri olarak gördüler. Ama gerçekler acımasızdı ve bizim gibi romantik milliyetçilerin sırtında kırbaç gibi şakladı. Bkz: Han Duvarları.

Ne Mete (Motun) Han Teoman’ın (Tuman) yolundan gitti, ne de Kiok (Küyük) Mete’nin izinden.. Göktürklere en geniş sınırları kazandıran Mukan Kağan’dan sonra gelenlerin hiçbiri o stratejiyi sürdürmedi. Devamı ‘Tarihi Çevir’de “Uygurlar, Oğuzlar, Peçenekler / Türk’ün yüce tarihine binbir zafer ekler” diye geçer. Doğrudur lâkin zaferlerde de istikrar yoktur. 30 Ağustos Başkumandanlık Meydan Muharebesi’ndeki Komutanı anmadan Zafer kutlaması Devlet dersine devamsızlığın en güncel kanıtı.

4 bin yıllık yayvan bir tarihi dondurma yalar gibi dizilerden öğrenemezsin güzel kardeşim. Derinliğine nüfuz etmek için çift sürüp ecdat toprağında ırgat gibi çalışacaksın. Zoraki gol bulmuş galip takımlar gibi süreden çalmayacaksın. Dön başa, süreksize yüreksiz diyerek..

Süre deyince Osmanlı’nın 623 yılı (1299 – 11922) geldi aklıma, sonra da Roma’nın 1229 yılı (MÖ 753 – MS 476) ve Bizans’ın 1058 yılı (395 – 1453). Akdeniz Havzasının özeti bu 3 devlet de bizimkisi niye bin yıllık değil? Kurucu atalar (Ertuğrul, Osman, Orhan) sağolsunlar ama I.Murad’ın dahi sürdürdüğü o temel kurguyu oğlu Yıldırım Beyazıt değiştirmiş ve fasılalı bir şoka sebep olmuştur. Sonradan Fatih’le hem hayaline hem de kırmızı kaplı kitabına kavuşan Devletimiz II.Beyazıt nötralizasyonuyla gevişe, Yavuz ve Kanunî’yle de değişime uğramıştır.

Şöyle ki: Doğu Roma’yı alan ve Kayzer lâkabıyla kendini Batı Roma’nın da vârisi ilan ederek 1000 yıl önceki Batı Hunlu dedesi Attila’nın hayalini gerçekleştirme aşamasındaki Fatih Sultan Mehmet’in büyük oğlu, babası kılıklı küçük oğulun maceralarından ötürü mâzur. Torun Yavuz’un Batı’ya ömür yetirememesine de tamam diyelim de Muhteşem Süleyman niye büyük dedesinin yolundan gitmemiş? Namluyu İtalya yerine Avusturya’ya ve Roma yerine Viyana’ya çevirince kırmızı çizgilerimiz işlevsizleşmedi mi?

Roma, Cenova ve Venedik’e hâkim olarak Akdeniz’in tamamına erkenden hâkim olsaydı da kara seferlerinde boşuna enerji ve işgücü kaybetmeseydi daha iyi değil miydi? Hem Almanya’nın iki Dünya Savaşını da ‘kara devleti’ olma gerekçesiyle kaybettiğini yorumla hem de Kanunî’nin boş Batı Seferlerini öv. Hem dikey bir Akdeniz gibi duran İngiltere’nin limanlar ve deniz ticareti vasıtasıyla ‘Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk’ kurduğunu anlat hem de Sultan Süleyman’ın o fırsatı heba etmesine seyirci kal.

Hele hele veliaht seçimi.. Her şeye rağmen 46 yıllık padişahlığının çokça yılını ve ömrünün 72. yıldönümünü at sırtında geçir, oğlun bir defa bile sefere çıkmasın; akabinde de ‘Devlette devamlılık esastır’ de. Belki de bin yıl sürecek bir devlet imkânı önce süreksizliğimize sonra da yüreksizliğimize takılarak heba oldu gitti. Fatih Sultan Mehmet’e tartışmasız Osmanlı’nın en büyük padişahı, Devleti imparatorluk düzeniyle temellendiren kişi diyoruz ama yolundan gitmiyoruz, gitmeyenleri de ondan farklı anmıyoruz.

Aynısını Atatürk’e de yapıyoruz. Komutanlığı ve devlet inşa yeteneğiyle Fatih’in bir benzeri olan kişiyi anmadan kahramanlık anması vefasızlığına kalkışılması, onun ‘Çağdaş Uygarlık Düzeyine Ulaşmak ve Aşmak’ dediği hedeflerin artık yılan hikâyesine dönen yerli uçak, millî teknoloji mevzularında söz içkilerine meze edilmesi devamsızlığımızın aslında bizi nerelere götüreceğini de hatırlatıyor?

“Hatırla Ey Peri” çalarsa çalsın, hatırlamayacağım. Zaten ‘Bana Herşey’ bir şeyi ‘Hatırlatıyor’; Devlette devamsızlığı. Forsta kaç yıldız vardı; 17 mi, 18 mi?

 

 

Kıbrıs’ta Büyük Finale Doğru!

Kıbrıs konusuyla ilgili geçen yıl sona eren müzakereler sürecinin yeniden başlayabilmesi için ilk temas geçtiğimiz Ağustos ayında yapılmış, Rum ve Türk tarafını temsil eden liderler Lefkoşa’da yeniden bir araya gelmişlerdi…

Bu görüşmede her iki tarafı temsil eden liderler anlaşmış olacak ki, Eylül ayının sonuna doğru ama bu defa BM gözetiminde resmen görüşmeye başlayacaklar.

Anlaşılan o ki, Kıbrıs sorunu BM kazanında yeniden kaynayacak!

1968 yılından beri kaynayan bu kazandan her defasında Kıbrıs Türklerinin hakları buharlaşarak çıktığından bir sonuç alınamamıştı…

Bu defa Kıbrıs’ta büyük finale doğru giden yolda ne olacak bilinmez ama esas olan bu zeminde yapılacak görüşmelerden çıkacak kararlara Türkiye’nin bakışı/tavrı nasıl olacak? Önemli olan da budur.

Rum basınında yayınlanan haberlere göre ise:

” BM Genel Sekreteri Guterres tarafından tasarlanan rotada; Eylül ayında başlayacak görüşmeler sonrasında Kıbrıs sorunu 15 Kasım’da Referans Şartlarında Duraklayacak ve 10 Ocak’ta İki Kesimli İki Toplumlu Federasyonda Sona Erecek.” Başlığıyla ilk sayfadan haberler çıkmıştır.

Kıbrıs sorununun, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından belirlenmiş iki takvimle birlikte:

İlk durağın 15 Kasım 2019 olduğunu ve liderlerin bu tarihte, bir sonraki adımların atılmasına izin verecek olan referans şartlarında bir sonuca varmalarının gerektiğine,

İkinci belirleyici tarihin ise; BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in Kıbrıs sorunuyla ilgili raporunun yayımlanacağı 2020 yılının Ocak ayının ilk 10 günü içerisinde olduğuna dikkat çekilmiştir.

Güvenilir diplomatik çevrelerden gelen haberlere göre ise:

Kıbrıs sorununda şu an gerekli olan şeyin, özellikle tüm taraflarda siyasi irade bulunduğunu ancak yeni bir başarısızlık durumunda, “Kıbrıs sorunu gemisinin bilinmeyen sularda hareket edeceğini, liderlerin de bunun seyriyle ilgili ciddi bir söze veya role sahip olmayacakları” yönündedir.

“Diplomatik bir kaynağa” dayanarak, Rum basınına düşen haberde ise; BM’nin bu şartlar altında, New York’taki bir üçlü görüşmeden çok daha fazlasını istediğini belirtilmiştir. “Bazı diplomatik kaynakların”, Ekim ayı içerisinde iki kesimli iki toplumlu federasyonun akıbeti açısından son bir şans daha ortaya çıkabileceğine inandıkları aktarılmıştır.

Rum basınında çıkan haberlerin devamında:

İki tarafta yapılan “nabız yoklamalarına” göre;

“1. Birleşmiş Milletler (BM) Eylül ayı sonuna doğru New York’ta yapılacak üçlü görüşmeyi, Ekim ayı ortasında veya sonunda gayrı resmî bir beş taraflı toplantı yapılması açısından değerlendirmeyi hedeflemekte olup. Beşli toplantıda süreç ayrıntılı bir şekilde ele alınacak ve yapılandırılmış bir diyalog gerçekleştirilmesi için bütün gerekli ayrıntıların masaya konulması istenecektir.

2. Başarılı olunması durumunda, Kıbrıs sorununun Guterres çerçevesinin öngördüğü nihai ‘al-ver’le kapanması için, Kasım ayı içerisinde Crans Montana tipinde beş taraflı bir konferans toplanacaktır.

3. Beşli konferansın sonucu temelinde, referandumların gerçekleştirilmesi tarihi belirlenecektir.”

Yukarıdaki haberlerden anlaşıldığı gibi Kıbrıs konusuyla ilgili gelişmelere, güncel konu haberlerine ulaşmak ancak Rum basınını takip etmekle mümkün olabilmektedir.

Ne yazık ki, bizim basın haberlerinde Kıbrıs konusunun güncel gelişmelerini bulmak pek de mümkün olmamaktadır!

Ancak, Görünen odur ki, bu yılın sonuna doğru Kıbrıs konusunun çözümü için önemli bir süreç bizleri beklemektedir.

Hele ki, bu süreç sonunda müzakerelerden olumlu bir sonuç çıkarda bu sonuç; her iki taraf için referandum tarihini halkın önüne getirecek olursa, yarım asrı aşkın bir süreden beri devam eden Kıbrıs sorunu sona erecek midir?

Bu soruyu yanıtlamak çok da kolay değildir! Kaldı ki, Sürecin sonunda Kıbrıs Türk tarafının kazanabileceği pek bir şey de olmayacaktır!

Çünkü:

Hala Kıbrıs Türk tarafını siyasi eşitlik temelinde görmeyen, bugüne değin her müzakere döneminde Kıbrıs Türk tarafına azınlık hakları ötesinde bir şey vermeyi dahi düşünmeyen, Akdeniz ve ada çevresinde mevcut enerji kaynaklarının zenginliğini Türklerle paylaşmaya yanaşmayan, Türkiye’nin ada üzerindeki garantörlük hakkının olamayacağını, adadaki Türk askerinin derhal çekilmesini isteyen, AB ile müzakereleri sürecinde Kıbrıs konusunu her defasında Türkiye’nin önüne bir engel olarak koyan Yunan- Rum ikilisiyle nasıl bir anlaşma sağlanacaktır?

Kıbrıs’ta bir anlaşma olabilmesi için ya yukarıda sıraladıklarımdan Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafı vazgeçecektir! Ya da Yunan-Rum tarafı yukarıda sıraladığım hususları kabul edecektir!

Bunun dışında adada bir mutabakatın sağlanması mümkün değildir. Her defasında adada çözümü sağlamak temelinde yapılan müzakereler, zaman kaybından başka bir sonuç vermemiştir.

Kaldı ki Kıbrıs’ta 1974 yılından beri mevcut yapının varlığını her iki taraf da o kadar benimsemiştir ki,  yapılan müzakereler ada halkının umurunda bile değildir! Bu hususla ilgili yapılan anketlerin tamamı ada halkının bir arada yaşamayı istemediğini ortaya koymuştur. Adanın kuzeyinde de, güneyinde de yaşayan halk sadece geçim derdindedir.

Kıbrıs’ta 45 yıldan beri mevcut yapıyı değiştirerek, tarafların yeniden bir arada yaşaması temelinde çözüm peşinde olmak; emperyalist güçlerin kendi menfaatlerini ön planda tutan yeni bir ”Annan Planı” oyunundan başka bir şey olmayacaktır.

Unutulmasın ki, Rum tarafı bu plana dahi hayır demiştir! Çünkü onlar için çözüm, ancak adanın tamamı onların olursa gerçekleşecektir. Ama ne Türkiye, ne de KKTC böylesi bir sona asla evet demeyecektir.

 

 

Prof. Dr. Mustafa Kafalı’ya Rahmet ve Bir Kısır Döngü Üzerine…

30 Ağustos Zafer Bayramı’nı geride bıraktık. Başkomutanlık Meydan Muharebesi istilacı düşmana vurulan son ve en önemli bir darbedir. Bizzat büyük devlet adamı ve asker Mustafa Kemal Atatürk tarafından yönetildiği için muharebe O’nun adına anılmaktadır. Atatürk ve silah arkadaşlarını, büyük çoğunluğu ile Milli Mücadeleyi maddi ve manevi destekleyen nice mücahidi rahmet ve minnetle anarız. Onların sayesinde Anadolu haçlı sürülerinden kurtarılmış; yeniden vatan yapılmış ve Anadolu Dar-ül Harp’ten Dar-ül İslam’a dönüştürülmüştür.

Bu defa 30 Ağustos 2019 Zafer Bayramımızda çok değerli bir ağabey ve hocamızı da toprağa verdik. Türk milliyetçisi, Türklük için kalbi çarpan ve tarihçi olan bu ağabeyimiz Prof. Dr. Mustafa Kafalı idi. Birçok zeminde kendisiyle birlikte olmaktan şeref ve gurur duymuşumdur. Bunların içinde Ülkü-Bir İstanbul Şubesi önde gelir. Kendisi Aydınlar Ocağımızın kurucuları arasında da yer almıştır.

Prof. Dr. Kafalı’nın cemaati Kocatepe Camii’ne sığmadı. Yakınları, sevenleri ve Türklük gurur ve şuurunu taşıyan, İslam ahlak ve faziletine sahip vefalı dostlarımızın çoğu cenazedeydi. Dün de bugün de görüşlerinin doğruluğunu aklı başında olan, peşin hükümlü olmayan herkese kabul ettiren rahmetli Kafalı, fikir çizgisinden asla taviz vermeyen yiğit bir ilim adamı idi. Artık eserleriyle ve hizmetleriyle yaşatılacaktır. Her tarafa zaman zaman yalpalayan ve sırtını dayayacak yer arayan fırıldak tipler ona çok yabancı idi.

İlk tanışmamız 1968 sonbaharında İÜ Edebiyat Fakültesi’nde ağabeyimiz rahmetli Prof. Dr. Mehmet Eröz vasıtasıyla olmuştu. Rahmetli Kafalı‘nın yanında yine çok değerli bir ağabeyimiz olan rahmetli Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu vardı. Allah bütün kaybettiğimiz bu gibi örnek ve değerli insanlara rahmet etsin.

Cuma namazında Kocatepe tamamen dolu idi. Daha sonra cenaze namazı kılındı. Bayram ve günün önemi dolayısıyla hazırlanan hutbede Diyanete rağmen, Milli Mücadele ve başkomutan M.K. Atatürk’e de yer verilmesi çok isabetli olmuştur. Ancak daha sonra öğreniyoruz ki; Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hazırladığı hutbede Atatürk’e yasak konmuştu. Anlaşılır gibi değil… Diyanetin acaba görevi bu mudur? Vatandaşı bu gibi çirkin örneklerle Cumadan soğutmaya, birlik ve beraberliği bozmaya herhalde kimsenin hakkı yoktur.

Atatürk’e karşı düşmanlık; Milli Mücadeleye de karşı olmak, Sevr’cileri ve işgalcileri savunmak, Türk’e, ülkemizin milli bağımsızlığına ve egemenlik haklarına da karşı olmaktır. Türkiye’yi Türkiye yapan değerleri de dışlamaktır. Milli Mücadeleyle Cumhuriyeti kuran irade, 1299’da Osmanlı’yı da kuran iradedir. Atatürk ve Cumhuriyeti kuranlar Anadolu’yu Dar-ül İslam kıldıkları için Kocatepe gibi camilerimiz yapılabilmiş, eski eserlerimiz korunabilmiş ve bunlara yeni güzel eserler ilave edilebilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığını kuran da büyük Atatürk’tür.

Dün olduğu gibi bugün de Batının paralı askerleri ve uşakları arasından bolca Atatürk düşmanı çıkıyor. Bunlar Lozan ile Ege Adaları’nın kaybedildiğini de cahilce iddia ediyorlar. Bazıları işi çok ileri götürerek Milli Mücadele’de keşke Yunan kazansaydı diyebilecek kadar sapıklığa bulaşıyorlar.

Türkiye’nin bunlara rağmen kardeşliğe, birlik ve bütünlüğünü korumaya, birer kısır döngü halini alan parti kavgalarını ve siyasi polemikleri aşmaya ihtiyacı vardır. Türk tarihinde yer alan lider ve önderlerimizi ya yerin dibine batırır; ya da gökyüzüne çıkarırız. Milli tarihe bir bütün olarak bakamama ve dönemleri birbirine rakip gibi görme yanlışını sürdürmemeliyiz. Herkes durum muhakemesi yapabilmeli; kendine çeki düzen vermeli, hilale karşı haçın temsilcisi olan, bu uğurda mücadele eden Sevr’in peşindeki ülke ve çevrelere meze olunmamalıdır. Türkiye artık fark edilmesi gereken bir kuşatma altındadır.

 

 

Diyet…..

 

Hiç kullanılmamış bir dil var ağzımın kenarında
Mırıldansam da, bağırsam da anlaşılmıyor
Boşuna kör kuyudan su çekmeye çalışıyorum
Çölün sıcağına eklenen kum fırtınası dinmiyor
İçindeki ateşe, suya boyun eğen kaktüs 
Canı yana yana dikenini kendine batırıyor

Sebebine doğmanın diyetimi bu
Kurumuş ırmağın çatlamış toprağında
Yorgun ayaklarımın izini sürmek
Al işte bak, ağaçlar yaprağını, bulutlar gözlerini
Kıtmir tüylerini, anam saçlarını
Ben kelimelerle dişlerimi boğazıma döküyorum.

Bu diyet çok ağır çok
Kol değil, göz değil, dil değil
Ruhumu istiyor
Oysa ağır yaralıyım
Dedim, ilk önce ruhum hastalandı
Diğerleri işte gördüğün gibi yan etkileri

Dağ, taş, deniz gözümün içinde ağıt gibi avaz avaz
Dağ, kıyısı dinamitle patlatılmış yara bere içinde
Deniz, kucaklayıp kıyıya attığı göçmen çocuklarla dolu
Taş, gömülmüş toprağa üzerine isim, tarih yazılmış kıbleye doğru
Gidenin de, kalanın da boşluğu ağzımın eksik dişleri gibi sızlıyor
Ömrümü yollara, dağlara, denizlere dökerek gidiyorum…

zeytin kelimeler

 

 

At binen, yüzen, okuyan ve düşünen, hâline şükreden beden engelli; adının manası karakterine, şahsiyetine yansımış Alperen Alper Diyor ki: ‘Paralimpik Olimpiyatlarda altın madalya kazanmaya azimliyim’

Oğuz Çetinoğlu: Bedeninizle ilgili özrünüzün konuşulmasından rahatsız olur musunuz?

Alperen Alper: Fizikî engelim ile ilgili hiç bir sorudan rahatsız olmam.

Çetinoğlu: O halde sohbetimize özürlü oluşunuzun hikâyesi ile başlayalım. Doğuştan mı sonradan mı oldu? Anlatır mısınız?

Alper: Doğumum 15 gün gecikmeli olmuş. Doktor sezaryenle almamakta ısrar edince, tıbbî hata yüzünden serabral palsi* hastası olarak dünyaya gelmişim.

Çetinoğlu: Görebildiğim, anlayabildiğim kadarıyla aklî melekelerinizde, hafızanızla ve hislerinizde bir noksanlık yok. Hatta normalin hayli üstünde bir zekâya sahip olduğunuz söylenebilir. Bu hususlarda siz kendiniz hakkında neler söyleyeceksiniz?

Alper: Evet’ Allah’ın bana verdiği en büyük nimet akıldır. Aklımı kullanmakta hiç bir engelim yok çok şükür. O yüzden de bedenime ait engelimi hiç problem etmedim. Aklım ve zekâm benim en büyük gücüm ve zenginliğim.

Çetinoğlu: Bu vesile ile ve sizin üzerinizden, resmî kurumlara, sivil toplum kuruluşlarına, sokakta ve sair yerlerde, bir arada bulunduğunuz, bulunacağınız kişilere, beden engellilerle alakalı mesajlarınızı buradan iletir misiniz?

Alper: Beden engelliler için Devletimiz gereken kanunları yürürlüğe koyuyor. Fakat uygulama konusunda çok zayıfız maalesef. Hele de engelli bir birey olarak derdinize çözüm bulmak bazen çok zor oluyor. Sivil toplum kuruluşları engellileri para toplama aracı olarak kullanıyorlar. İnsanların merhamet duyguları istismar ediliyor. Beden engellilerle alakalı sivil toplum kuruluşlarının vazifesi, engellileri topluma kazandırmak, faydalanılacak yönlerini bulmak, kabiliyetlerini geliştirmek ve engellileri hem kendine yeter duruma getirmek hem de mal ve hizmet üretebilir konuma eriştirmek olmalı. Bunlar yapılırsa engelliler daha iyi şartlara sahip olabilirler

Çetinoğlu: Türkiye’de engelli olmak nasıl bir şey? Duygularınızı okuyucularımızla paylaşır mısınız?

Alper: Türkiye’de engelli olmak şahsım için söylüyorum berbat bir şey. Bir mağazaya yalnız alışveriş için girdiğimde dilenci muamelesi görüyorum. Bir otobüs durağında ben her vatandaş gibi araç beklerken gelip kucağıma para bırakılıyor. Yine dilenci muamelesi görüyorum. Otobüse binerken bazı şoförler rampa açmıyor inerken güvenli bir şekilde yanaşmıyorlar ve beni zor durumda bırakıyorlar. Keza asansörlerde vatandaşlar aynı rahatsız edici tavırlar, hareketler sergiliyorlar. Özetle Türkiye’de beden engelliler, ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyorlar. Engelliler, acınacak kişi olarak görülüyor ve kabul ediliyor. Bu durum, sıkça yaşanıyor.  Her yıl 3 Aralık engelliler gününde sadece sosyal medyada kullanılan cümlelerle insanların duyarlılıkları dile getiriliyor. 4 Aralık’ta eski düzene dönülüyor. Engelliler, hür iradeyle yapmak istediği işi veya sporu yapamıyorlar. Gerekli şart ve tesisler yok. Sıradan bir kaç spor dalı dışında özellikle de benim ilgi duyduğum sâhada hiçbir fırsat ve imkân verilmiyor. ‘Sen engellisin ne işin var at üstünde, sen engellisin ne işin var sokakta‘ denilmiyorsa da bakışlardan bu ifâdeleri okumak mümkün olabiliyor.  Okul hayatımda bile okul yönetimi ve öğretmenlere kendimi zor kabul ettirebildim. Daha ne diyeyim? Diyorum ya eğitimli insanlar şart. Kanun ve hakları uygulamada bunlar saymakla bitmez. Yolculuk problemleri çözüm beklemektedir.  Devletimiz her kanunu en iyi şekilde çıkarsa da iş bilmez insanlar iş başında oldukça sıkıntı bitmez. Neyse ki aralarında duyarlı insanlarda var. ‘Bu da durum ve vaziyetlerin bonusu oluyor‘ diyeyim.

Çetinoğlu: Dış etkileri, insanların davranışlarını bir tarafa bırakırsak… Engelli olmak başlangıçta sizi rahatsız etti mi? Durumunuzu ne zaman ve nasıl kabullendiniz?

Alper: Ben hayatımın hiç bir döneminde hiç bir şekilde durumumdan rahatsız olmadım. Dünyaya tekrar gelsem yine bu durumla yine mücadeleci karakterimle gelmeyi isterim. Allah’tan şartlar tam olduğunda başarı elde edilmez. Şartların tam olmadığı bir durumda insan başarının ne olduğunu yaşar kendimi bildiğimden günden beri durumumdan memnunum herkese ve her şeye rağmen…

Çetinoğlu: Engelli oluşunuz sebebiyle hayata, Allah’a karşı düşünce ve duygularınızdan, inancınızdan bahseder misiniz?

Alper: Allah’a hep şükrettim. Engelli oluşum Allah’a hamd ve şükür görevimi yerine getirmeme engel olmadı. Elde ettiğim neticelere, yaşadığım her kolaylıkta nasıl şükrediyorsam her sıkıntı sebebiyle de şükrettim. Allah kuluna zulüm etmez. Ben Kur’ân-ı Kerîm’de Allahın hiç bir kuluna bu dünyada mutluluk huzur garantisi verdiğini görmedim, okumadım. Çalışan, gayret eden istediklerini elde eder. Allah’a şükreden, emir ve yasaklarına riâyet eden mükâfatını alır. Bu dünya imtihan dünyasıdır. Allah’ın emirleriyle nefsin istekleri arasında tercih hakkı insana bırakılmıştır. İmtihanın neticesi, mükâfat veya ceza bu tercilere göre tâyin edilmektedir. Hiç kimsenin neticeden şikâyet etmeye hakkı yoktur. Ben seçimimden memnunum çok şükür.

Çetinoğlu: Durum belli oluyor. Yine de sorayım: İbâdet ve duâ ile aranız nasıl?

Alper: Elimden geldiğince ibâdetimi yapar, duâmı ederim.

Çetinoğlu: Dünyanızda, hayatınızda önemli yer tutan neler var? Okumak, müzik dinlemek, spor, şiir-hikâye yazmak, televizyon seyretmek, dostlarınızla sohbet etmek, dertleşmek gibi…

Alper: Hayatımda en önemli varlığım annemdir. Sonra bir kaç sevdiğim insan ve atlar gelir. ‘Hayvan‘ olarak anılan bütün canlıları severim. Kitap okumak alışkanlığım vardır. Bunların dışında yüzmek, gezmek, tabiatı doya doya solumak ne güzel… Allah’ın yarattığı her şey güzeldir. Onlara bakmak bana huzur verir.  Yüzmek, gezmek yeni bilgiler edinmek, değerli insanlarla tanışmak ve konuşmak… fırsat buldukça yaptığım diğer işlerdir.

Çetinoğlu: Resmî kurumlardan, sivil toplum kuruluşlarından ve genel olarak insanlardan beklentileriniz nelerdir?

Alper: Resmî kurumlar, engellilere daha geniş imkânlar tanımalılar. İnsanlar ve sivil toplum kuruluşları engellilerle alakalı olarak empati yapsınlar. Aldığımız nefesi bile geri veriyoruz. Sâhibi olduğumuzu zannettiğimiz hiçbir şey kalıcı olarak bizim değil. Allah korusun, herkes her zaman, engelli konumuna düşmek tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Çetinoğlu: Engellilere hoşgörülü davranmak, öncelik tanımak, kolaylıklar ve yeni imkânlar sağlamak sizce vicdan meselesi midir vatandaşlık borcu mu?

Alper: Şöyle bir eklemede bulunmak isterim. Öncelikle merhamet ve acıma duygularını karıştırmamak gerekir. Çünkü merhamet sevgiden gelir. Vicdanı olan kişilerde bulunur. Acıma duygusu ise kibirden gelir. Kendini yüksekte gören, vicdan sahibi olmayanlarda bulunur.

Vicdan merhamet sahibi olmayan bir bireyden insan olmasını bekleyemezsiniz ki… Vatandaşlık görevi bekleyesiniz.  Bizim gibi insanlar nasıl ki engelli olmayan kişiler her hakka sahipse bizi de aynı insanî haklara sahip olduğumuzu öğrenmeleri gerekir. Bu da eğitimle ve engelli arkadaşlarımızın artık sosyal hayatın daha fazla içinde olarak yapılacak bir şey. İçe kapanmaktan kurtulup her sektörde biz de varız, her sâhada varız… diyerek alışılmış düzeni değiştirmesiyle olur. Yoksa hiç bir şey değişmez!

Çetinoğlu: Her şeyi insanlardan, kurum ve kuruluşlardan beklememeliyiz.  Biz de kendimizi kabul ettirmek için gayret göstermeliyiz diyorsunuz. Sizin gibi olanlara önemli bir mesaj verdiniz.

Teşekkür ederim. Peki, durumunuz sebebiyle devlet size nakdî yardımda bulunuyor mu?

Alper: Hayır bulunmuyor.

Çetinoğlu: At binmeye ne zaman hangi vesileyle başladınız?

Alper: Daha önce söylediğim gibi kendimi bildim bileli hayvanları severim. Atlarlarla tanışmam, 3 yıl önce at sahibi olan bir yakınım sâyesinde oldu. Fakat bazı kişiler yüzünden bir dönem binmeyi bıraktım. Bu sene bir ağabeyimin kulübünde tekrar başladım.

Çetinoğlu: Bir topluluk önünde, at hakkında konuşmanız istenilse… Neler söylerdiniz?

Alper: Toplulukta bu konu açıldığında kendimden geçiyorum. Çünkü bu canlı çok farklıdır. Atlar benim için tutku ve aşk demektir.  Beni hisseden, bana fizikî engellime rağmen gelişimim için en faydalı olan terapisttir. Bana paylaşmayı, sabrı öğreten bir öğretmendir. Farkındaysanız ‘hayvan‘ demiyorum. Bana hayatımda yeni hedef ve gayeler edindiren bir dosttur.  Atlar cidden çok farklı canlılar. Gerçekten duyguları insanlardan bile fazla gelişmiş canlılar. Çünkü bir atın saygısını kazanmadan asla o atla iletişim kuramaz ve ondan saygı göremezsiniz. Yanına bile yaklaşamazsınız. Size bakmaz bile. Fakat size güvenirse, sizinle ölüme bile gelecek kadar gözü kara canlılardır.

Çetinoğlu: Atlı sporun hangi dalı ile ilgileniyorsunuz?

Alper: Dresaj (At terbiyesi) dalı ile ilgileniyorum.

Çetinoğlu: Atlı spor ile alakalı eğitim aldınız mı?

Alper: Maalesef eğitim alamadım. Çünkü Türkiye’de fizikî engelliler için eğitilmiş at ve hoca yok.

Çetinoğlu: Herhangi bir yarışmaya katıldınız mı?

Alper: Katılamadım. Uygulamada buna imkân sağlayacak hüküm yok. Bir başka ifâde ile mevzuat müsâit değil! Benimle yaptığınız bu sohbetin – röportajın, yeni bir düzenleme yapılmasına vesile olmasını diliyorum.

Çetinoğlu: Atlı sporla ilgili olarak yakın ve uzak gelecekteki hedeflerinizde neler var?

Alper: Ben yeteneğime güveniyorum. Temel binicilik eğitimi almaya devam ediyorum. Hedefim ülkemi engelliler olimpiyatlarında temsil etmek. Fakat ülkemde ilk ve tek olduğum için bunu devletin desteği olmadan maalesef başaramamaktayım.

Çalışmalarıma, olimpiyatlara katılmak için devam ediyorum. Sonuna kadar da edeceğim. Kendime yol haritası hazırladım. İlerlemek ve başarıya ulaşmak için her şeyimle hazırım.  Sesimi duyacak bir muhatap arıyorum. İster devlet büyüklerimiz olsun ister iş adamlarımız olsun…onların bu konuda bana lütfen destek olmalarını talep ediyorum. At bizim kültürümüzün önde gelen bir unsurudur. Tarihimizin en önemli parçasıdır. Aynı zamanda asırlar boyunca aile yapımızın da bir parçası olmuştur. Atlı sporu Avrupa bizim ihmalimiz sonucu elimizden aldı ve ilerletti. Millî sporumuza sâhip çıkılmasını istiyorum. Çok iddialıyım. Destek bulursam, eğitimimi tamamlayıp yarışları kazanıp altın madalyayı ülkeme getirmeye, milletime kazandırmaya azimliyim.  Bunu yürekten söylüyorum. İnanıyorum ki bu konuda desteği hak ediyorum. Çünkü ben, atın kıymetini bilen onunla tarihte şanlı sayfalar yazan ecdâdıma lâyık olmaya azimliyim.

Çetinoğlu: Neler yapıyorsunuz?

Alper: Hafta içi her gün, akülü engelli aracımla tek başıma 2 saat gidiş, 2 saat dönüş olmak üzere 4 saat yol giderek çalışma yerine ulaşıyorum.. Atlarla ilgileniyorum, onlarla iletişim kuruyorum. Dostluklar oluşturdum. Yanıma geliyorlar, konuşuyor anlaşıyoruz. Sonra at biniyorum. Gidip gelirken toplu taşıma araçlarında kış ve yaz, soğuk-sıcak demeden, kar ve yağmura aldırmadan ve hiç aksatmadan, yardım almadan ‘manej’ denilen at eğitim sâhasına gidiyorum. Kimseden şahsım adına bir kuruş bile istemiyorum. Tek düşüncem ülkeme faydalı olmak… Ülkem için, milletim için bir şeyler yapmak istiyorum. Milletlerarası paralimpik olimpiyatlara* katılmak dereceler ve hatta altın madalya kazanıp bayrağımı hak ettiği yerde görmek ve dünyaya göstermek istiyorum.  Sadece devlet büyüklerinin veya iş adamlarının değil,  aziz milletimin her ferdinin bu konuda tam desteğine ihtiyacım var. Diyorum ki bana bir şans verin… Altın madalyayı ülkeme kazandıracağım. Bu benim şeref sözümdür.

Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için söyleyemedikleriniz varsa, kime ne söylemek istiyorsunuz, beklentileriniz, olması gerekenler hakkındaki görüşleriniz, sizi memnun edenlere teşekkürleriniz, sizi üzenlere sitemleriniz hakkında dilediklerinizi rahatça söyleyebilirsiniz. Söz sizin…

Alper: ÖNCELLİKLE CUMHURBAŞKANIMIZDAN, SPOR BAKANIMIZDAN, ENGELLİLER FEDERASYON VE VAKIFLARINDAN, ŞAMPİYON MİLLETVEKİLİMİZ KENAN SOFUOĞLUNDAN, BÜYÜKŞEHİR BELEDİYEMİZ VE İLÇE BELEDİYELERİMİZDEN, TÜRKİYE BİNİCİLİK FEDARASYONU VE TÜRKİYE PARALİMPİK OLİMPİYAT KOMİTESİNDEN, İŞ ADAMLARIMIZDAN VE ÖZELLİKLE; ATÇILIĞA NE KADAR ÖNEM VERDİĞİNİ BİLDİĞİM GÜLER SABANCI HANIMEFENDİ’DEN, 4 BÜYÜK VE DİĞER SPOR KULÜPLERİMİZDEN, AÇIKCASI HERKESDEN, 80 MİLYON NÜFUSLU BÜYÜK MİLLETİMDEN, ÇIĞLIĞIMA KULAK VERMELERİNİ VE BANA BİR ŞANS TANIMALARINI İSTİRHAM EDİYORUM.

ÜMİT EDERİM Kİ SESİMİ DUYAN OLUR.

BU VESİLE İLE: TEŞEKKÜR BORÇLARIMI BURADAN ÖDEMEK İSTERİM. TEŞEKKÜR EDECEĞİM KİŞİLER: BENİM ATLARLA TANIŞMAMA VESİLE OLAN ÖMER FARUK ALBAYRAK AĞABEYİME, BANA TEK KURUŞ ÜCET TALEP ETMEDEN KULÜBÜNÜN KAPILARINI AÇAN, EĞİTİMİMDE HER KONUDA SONUNA KADAR DESTEK OLAN OLMAYA DA DEVAM EDEN HEM İYİ KÖTÜ GÜN DOSTUMUZ OLAN HALİT İPEK AĞABEYİME, BENİ ÇOK KISA ZAMANDA TEMEL BİNİCİLİK EĞİTİMİMDE EN İYİ SEVİYEYE GETİREN, BENİM, BU İŞİ YAPABİLECEĞİME İNANAN, BİR DEFACIK BİLE ÖF DEMEYEN DEĞERLİ HOCAM MEHMET ARDA’YA, OĞUZHAN CENGİZ AĞABEYİME DESTEĞİNİ HİÇ ESİRGEMEDİĞİ İÇİN TULYA KURTULAN HOCAMA, OLİMPİYATLARA GİDECEK YOLDA BANA REHBERLİK ETTİĞİ İÇİN AİLEME BANA İNANAN DOSTLARIMA ARKADAŞLARIMA, GÜZEL TEMENNİLERİNİ EKSİK ETMEYEN İNSANLARA, ÖZELLİKLE DE MİSAFİRPERVERLİKLERİ VE DESTEKLERİ SEBEBİYLE CUMAKÖY HALKINA ÇOK TEŞEKKÜR EDİYORUM.

VE SİZE, AYRICA ŞAHSINIZDA BU RÖPORTAJI YAYINLAYAN İNTERNET SİTELERİNE, ÇALIŞANLARINA ÇOK TEŞEKKÜR EDİYORUM. SESİMİ DUYURMAMDA YARDIMCI OLDUNUZ.

 

ALPEREN ALPER:

1985 yılında İstanbul’un Üsküdar ilçesinde doğuşum. Hâlen Pendik’te annemle birlikte yaşıyorum. Annem, noter kâtipliğinden emeklidir. Beni büyüttü okuttu yetiştirdi.

İlk ve ortaokulu Pendik Süreyya Paşa ilköğretim okulunda okuduktan sonra, açık öğretimden lise diploması aldım.

Tarih, edebiyat ve atlar üzerine yazılmış kitaplar okurum.

Özel merakım atlar… atlar   yine atlar…

 

Serebral Palsi: Bu terim Türkçeye ‘beyin felci‘ olarak tercüme edilebilir.  Duruşu ve hareketleri etkileyen fizikî engellilik türüdür. Bebeklikte veya çocukluk çağının başlarında ortaya çıkan ve vücut hareketlerini ve kas koordinasyonunu kalıcı şekilde etkileyen fakat zaman içinde kötüleşme sergilemeyen bir dizi nörolojik bozukluktan herhangi birini anlatmak için kullanılan bir terimdir.

Paralimpik Oyunlar: Engellilerden oluşan sporcu gruplarının kişi veya takım olarak yaptıkları yarışmalara verilen isimdir. Bu oyunlar olimpiyat statüsünde olup olimpiyatlardan hemen sonra gerçekleştirilir.

Engel insanın yalnızca aklında, beyninde bulunur‘ sözü, gerçekten engelli kişilerin hayatî rolleri açısından özet niteliğinde bir sözdür. Hayatın her yerinde ve hemen her iş kolunda bulunan engelliler, ‘paralimpik oyunlar‘ adı ile düzenlenen spor yarışmalarında da önemli başarılar elde ederek varlığını göstermektedirler.

 

 

Şeyh Mesnevî

 

 

 

Kitap sahibi mürşidin ilhamî kitabını;

Ara bul.

Ebediyyen varol.

Böyle bir kitabı olan zat;

Ölmüş bile olsa,

Olmuş sayılmaz vefat.

Çünkü Hz. Pîr buyurdu:

“Ba’d’ez mâ Mesnevî şeyhî mî koned.”

“Bizden sonra Mesnevî şeyhlik eder.”

Zira kitabı olan Ârif; yaşar eserinde, konuşur eseriyle.

Okumakla kitabını;

Her zaman seninle, senin olduğun yerde;

Berabersin vakitli vakitsiz.

Ne sen usanırsın ondan, ne o bıkar senden.

Sağ olsaydı;

Böyle teklifsizce, hem-hâl olabilir miydin?

Her an, her yerde, her şekilde rahatsız edebilir miydin?

Oysa açtığında kitabını; sorarsın, konuşursun çekinmeden.

İstediğin zaman, istediğin kadar, istediğin yerde.

Onunlasın fikirde, zikirde.

Farkında olursan eğer, o senin yanında.

Seni duyup görmekte, takdir etmekte.

Yeter ki farkında ol, teslimiyet göster.

Gönül kapılarını sonuna kadar aç;

“Dünyayı kesben değil, kalben terk et.”

Diyen gibi, dünyadan kaç.

Öyleyse bir mürşit ara;

Olmasın yüzün kara!

Düşmeyesin manen dara.

Görünür işte o zaman;

Peşinde koştuğun kara.

Ne âlâ ne âlâ.

Olursun mes’ûd ebedâ.

Mesnevî Mürşittir sana.

İç o kaynaktan kana kana.

Lüzum kalmaz artık,

Demeye “Hel min mezid?”

Çünkü kahrolur, nefis denen Yezid.

Olma yolundasın artık, Bistamlı Bayezid.

Tez elden düş bu ize.

Dal artık ma’rifet denen denize

“Yol varsa budur; bilmiyorum başka çıkar yol.”

Cennet de geri kalır isteğinde;

“Bana seni gerek seni.”

Dedirir, ilâhî yolun eteğinde.

Çünkü:

O’nu bulan, neyi kaybeder sanki,

O’nsuz kişi neyi kazanmış olur ki.

 

 

 

 

Mustafa Kafalı anısına: Doçentler Cuntası

0

Mustafa Kafalı Hocamız’ı, ağabeyimizi her birimiz başka bir dönemde, başka bir zamanda tanımış olabiliriz. Ben, doktoramı bitirip Türkiye’ye döndükten sonra tanıdım. 1968’de. O yıllarda Türkçü olup da Mustafa Kafalı’yı tanımamak mümkün değildi.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, Türkiye’de iktidara kendilerine “Dost bir hükümet” getirebilmek için depara kalkmıştı. Bu da, Türkiye’de sık sık vukua gelen ihtilaller yoluyla yapılacaktı. Ama ihtilal politik bir kelime değildi, “devrim” denilecekti ki aptallar ihtilalcilerin şapka, kıyafet ve benzeri şeylerle uğraştığını sansın, muhalifleri de gerici bellesin.

Bir önceki ihtilal üniversitelerde başlamıştı. Bu sefer de öyle olacaktı. Üniversite genç deposuydu, o depoyu sokaklara boşaltmak, hocalar tutsak alınınca “ilim konuşuyor” diye onlardan maksada uygun beyanlar almak mümkündü. Üstelik devlet üniversiteye giremezdi. Velhasıl ideal ihtilal karargâhlarıydı oralar.

Basın uygundu. İstenildiği gibi yayın yapıyordu. TRT uygundu. İstenildiği gibi yayındaydı. Üniversite de düşürülünce dost hükümete kısa bir yol kalıyordu.  Artık belden ateş ederek son taarruza kalkılabilirdi. Fakat o ne! Kendilerine Türkçü diyen, ta Milliyetçiler Derneği’nin, Atsızların, 1944’lerin, Gökalp ve Akçuralar’ın devamı bir avuç insan önlerini kesmişti. Onlar mutlaka imha edilmeliydi…

İnternet’te kolayca bulabileceğiniz bir belge, Meral Hacıeminoğlu, Sevgi ve Mustafa Kafalı, Oytun Hacıeminoğlu Şahin’le yapılan bir röportaj o günlerden bir kesit sunuyor[i]:

  • Yusuf İmamoğlu’nun şehit edilmesi de o senelerde miydi?

S. Kafalı: …Çocukları aşağıdan kovalamışlar; bir öğrenci geldi, aşağıda Yusuf İmamoğlu’nu dövüyorlar dedi. Bunun üzerine benim odamdakiler kalkıp aşağıya indiler. Okullar tatil olmuştu, Ertuğrul’u da alıp gelmişiz. Haziran başı. Ortalık karışacak, Ertuğrul babasının yanında. Ben hemen Kafalı’nın odasına gittim, dedim ki, “Kafalı, aşağıda olaylar karışık, çocuk da yanımızda, ben çocuğu alıp gideyim”. Biz Tarih koridorundan çıktık, solcular karşı merdivenlerden grup hâlinde koşarak çıkıyorlar. Önlerinde de İmamoğlu. İmamoğlu “Hocam, beni öldürecekler!” deyince, Kafalı “Sen dur bakayım oğlum”, dedi. Bana döndü, “Siz çabuk gidin” dedi. Orada bir tabure varmış, tabureyi aldı, çevirerek fırlattı. Merdivenlerden koşarak gelenler tabureyi yiyince, iki kişi devrildi. Biz Ertuğrul’la koşar adım Türkoloji’ye girdik, İmamoğlu da girdi. Arkamızdan Kafalı da Türkoloji’ye geldi. Onlar Necmettin Ağabeylerin odasına girdiler. Biz Ertuğrul ile genel kitaplığa girdik ve silâhlar başladı. O zaman polis rektörlük çağırmazsa üniversiteye giremiyordu. Öğrencilerden iki tanesi Faruk Kadri Timurtaş’ın odasında, ikisi de Necmettin Ağabey’in kapısının yanındalar. Bir müddet sonra silâh sesleri kesildi. Rahmetli Âmil Çelebioğlu da o odadaydı. O pencereyi açtı, bizim Edebiyat Fakültesi’nin iç avlusuna bağırıyor, “Koridora kimse çıkamıyor, yaralı var, ambulans çağırın” diye.

M. Kafalı: Orayı ben anlatayım, çünkü ben Yusuf’un yanındaydım. Silâh sesleri kesilince, “Hocam ben bir bakayım” dedi. “Dur oğlum” demeye kalmadı. Kafayı uzattı, mermi kafasından girdi.

S. Kafalı: Üç defa ambulans geldi, içeriye almadılar. Biz de Edebiyat Fakültesinin Genel Kitaplığının balkonuna çıktık. Ben, “Yaralı kim?” diye bağırıyorum, fakat sesimi Âmil’e duyuramıyorum. Hatta bir ara “Yaralı da var, ölü de var” diye anladım. Dekanlıktan “Bir şey yapamıyoruz, ambulans geliyor, Dev-Gençli öğrenciler fakültenin kapısını kapattı, içeriye sokmuyorlar” diyorlar. İmamoğlu böylece şehit edildi.

*  *  *

Röportajın başka bir yerinde eve vardıklarında bir birlerini arayıp sağ salim vardıklarını bildirdiklerini, diğerlerinin de varıp varmadığını kontrol ettiklerini söylüyorlar.

Bizim de Işınsu ile birlikte, ruhsatlı Kırıkkalelerimizin namlularına mermi sürülmüş halde, buzdolabını evin kapısının arkasına dayayıp zorlayacakları beklediğimiz birden fazla gece olmuştur.

Bir avuç dedim, o tarihlerde üniversitelerde, tıpkı basın gibi Türkçü hoca bulmak kolay değildi. İstanbul’da sağdan saydığınızda da, soldan saydığınızda da dört rakamını bulurdunuz. Dört doçent. Biz onlara doçentler cuntası diyorduk:

Mehmet Eröz

Necmettin Hacıeminoğlu

Mustafa Kafalı

Erol Güngör

İstanbul’da muhakkak başka hocalarımız da vardı ama bir Yusuf İmamoğlu’nun “Beni öldürecekler hocam!” diyerek sığınabileceği bunlardan ibaretti.

Tabure fırlatarak birkaç “devrimci” eşkıyayı devirebilecek de belki bir tek Mustafa Kafalı vardı.

* * *

Işınsu Töre Dergisi’ni İstanbul’da çıkarmaya başlamıştı. Töre Dergisi, 1970-1980 arasının fikir-sanat destanıdır. Bunun ayrıntısına girmeyeyim. Ancak şurası açıktır ki Töre’yi Töre yapan unsurlar arasında en önemlisi İstanbul’daki o Doçentler Cuntasıdır. Eröz’süz, Hacıeminoğlu’suz, Kafalı ve Güngör’süz Töre düşünülemez. Kafalı Hocamız’dan yazı almak zordu ama konuyu yazdı mı bitirirdi… Adım adım çevre Türklüğü’nü bize anlatan, öğreten odur. Irak, Suriye… Keşke iktidarlar da onun kadar bilseler, bilemeseler de onu okusalar…dı.

* * *

Atsız Bey’in ona Yamtar lakabını taktığını biliyoruz. Eşi Sevgi Kafalı Hoca da Almıla olmuştu tabiatıyla… O da Atsız gibi berrak ve saftır; söyleyeceğini dos-doğru söyler. Kendisi ile hedefi arasındaki en kısa yolun bir doğru olduğuna inanır Kafalı Hoca.

Rahmetli Celal Bayar’dan hesap soruşu bu özelliğini ve bu özelliğin üstünlüğünü ortaya koyar.

CHP, Türk Ocakları’nı kapatarak Halkevi’ne çevirmişti. 1950’de iktidar değişti ve Demokrat Parti geldi. Türk Milliyetçileri bu dönemde Milliyetçiler Derneği’ni kurdu. Dernek olağanüstü bir hızla Türkiye sathına yayıldı ve adı demokrat olduğu halde demokratlıkla ilişkisi CHP’den pek de farklı olmayan DP, bu derneği de kapattı. Kendilerine rakip olmasından endişelenmişler. Türk Milliyetçisi DP milletvekillerinin de içinde bulunduğu bir grup Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a gider ve bu davranışın, 1944 Irkçılık-Turancılık davasının “savcısı” İsmet İnönü’den beklenebileceğini, DP’nin böyle yapmaması gerektiğini söylerler. Celal Bayar’ın cevabı kesindir, “Bu hususta ben de İsmet Paşa gibi düşünüyorum.”

Yıllar geçer. DP darbe ile devrilir. Bayar hapsolunur. Serbest kaldıktan sonra konferanslar vermektedir. Bir konferansta sorusu olan var mı diye sorar. Salondaki genç öğretim üyesi var der ve sorar:

– Milliyetçiler Derneği’ni niçin kapattınız?

Kısa, net, dosdoğru bu soruya bu sefer aynı kısa ve netlikte cevap alır; Bayar, yanına gelir, Kafalı Hoca’nın elini tutar ve eli elinde salona seslenir,

-Bir hata ettik. Affoluna.

Bir değil de beş-on Mustafa Kafalı, dört değil de kırk-elli doçentler cuntası çıkarabilseydik, daha açık, daha ahlâklı günlerimiz olurdu muhakkak…

 

 

Vermek İstemeseydi…

0

İnsan, ölecek ama ölmek istemiyor.

İnsan, yaşlanacak ama yaşlanmak istemiyor.

İnsan, etrafında ölenleri görüyor; sıranın bir gün kendisine geleceğini biliyor

Ama sıranın sanki kendisine gelmeyeceğini sanıyor.

İnsan, vücudunun her gün biraz daha eskidiğini, çöktüğünü, yıprandığını görüyor;

Ama keşke diyor, böyle olmasa, hep dinç ve zinde kalsam diye düşünüyor.

İnsan, yeni elbise giyse; tedirgin oluyor! Rahatsız oluyor! İstediği şekilde oturup kalkamıyor!

Çünkü elbisesi yenidir. İstiyor ki, hep yeni kalsın. Eskimesin, buruşmasın!

İnsan, pantolonunu ütülese istiyor ki, ütüsü bozulmasın!

İnsan, doyunca acıkmayacağını sanıyor. Acıkınca da doymayacağını…

İşte bu gerçeği halkımız veciz bir şekilde söyler durur:

“Aç doymam, tok acıkmam sanır!”

Memur, bütün bir hafta çalışır, çabalar ve yorulur. Hafta sonunu iple çeker.

Fakat pazartesi gününü, yani tekrar işbaşı yapacağını hatırlayınca, sevinci kursağında kalır.

Çünkü, lezzetin zeval bulacağı, biteceği düşüncesi, sevinci hüzne boğar.

Memur, senelik iznine çıkmayı da kurar kafasında. O günü heyecanla bekler.

Fakat onun sayılı günler olduğunu hatırlayınca, yine tam olarak sevinemez.

Çünkü, sayılı gün çabuk geçmektedir. Hem zaten durup dururken denmemiştir:

“Küllü âtin karibün.” Yani tüm gelecekler yakındır.

İnsan, biraz da şekline, şemailine bakarak beğenip evlendiği hanımının;

Yıldan yıla eski tazeliğini, eski güzelliğini ve eski kıvraklığını giderek kaybettiğini görerek

Üzülür. Bütün bunların büsbütün yok olacağını düşününce de,

Bir burukluk duyar içinde…Bir huzursuzluk hisseder benliğinde…

O günler gelmeden, gelmiş gibi sanır! Tüm huzuru kaçar.

Hayattan tad almaz, alamaz olur.

x

Bütün bunlar gösteriyor ki, sevgili okur!

İnsan, geçici şeyleri sevmiyor.

İnsan; fıtratı, yaratılışı gereği; sürekli olana talip olucu…

İnsan yaratılışı; bitmeyen, tükenmeyen ve eskimeyen şeylere karşı arzulu…

Kısacası insan; kalıcı, devamlı ve ebedî olanı seviyor, istiyor.

Bu istek onun ruhunda, kalbinde, içinde; artan bir iştiyak ve arzu ile dolup taşıyor.

İnsanın içine konulan ebed duygusu, devam arzusu, süreklilik hissi vb. gibi

Yerinde ve doğal istekler; şu veciz ifade ile kalıcı olacağının, kalıcı olması lâzım geldiğinin;

Hem varlığını gösteriyor, hem de isteğinin muhakkak karşılanacağı müjdesini taşıyor:

“Vermek istemeseydi; istemek vermezdi.”

Evet, Yüce Allah, eğer kuluna her şeyiyle birlikte kalıcılığı vermek istemeseydi;

Ona bu kalıcı olmayı istemek hislerini de asla vermezdi.

Nitekim şu dua, şu çağrı; tüm insanların, asıl ve yerinde isteklerine ışık tutuyor.

Onların duygularına tam bir tercüman oluyor:

“Ey bizi nimetleriyle perverde eden (besleyen) Sultanımız! (Ey bizim Yüce Rabbimiz!) Bize gösterdiğin nümûnelerin (örneklerin) ve gölgelerin asıllarını, menbalarını (kaynaklarını) göster. Ve bizi makarr-ı saltanatına (saltanat merkezine) celp et (çek). Bizi bu çöllerde (cennete göre çöl sayılan bu dünyada) mahvettirme (yok etme). Bizi huzuruna (bizi katına) al. Bize merhamet et (bize acı). Burada bize tattırdığın leziz (çok lezzetli) nimetlerini orada (da) yedir. Bizi zeval (yok olma) ve teb’îd (huzurundan uzaklaştırma) ile tazib etme (azaplandırma). Sana müştak (çok düşkün) ve müteşekkir (teşekkür edici) şu mûti (emre uyan) raiyyetini (kullarını) başıboş bırakıp idam (ve yok) etme.”

 

 

Peygamberler Şehri Kudüs (5)

Yolumuz üzerinde Hz. Musa’nın mezarının olduğu yere uğruyoruz. Anayola 3-5 km mesafede yamaçta bir yer. Bitişiğinde eski bir mezarlık var. Bir vakıf tarafından görevlendirilmiş insanlar buranın bakım ve hizmetini yapmaktadırlar. Camisi ve  müştemilatı ile bir peygamber kabrini barındıran bu yer daha çok bakım ve ilgiye muhtaç. Burasının ilk olarak Selahattin Eyyübi zamanında tespit edildiğini ve ilk yapıların o zaman yapıldığını öğreniyoruz. Yahudilerce bu bilgiye inanılmıyor.  Kudüs’e akşam namazına Mescidi Aksaya yetişmek üzere yeniden otobüsümüzdeyiz.

23.06.2019 ve buradaki son günümüz: Sabah namazı için 03.00’de kalkıp Mescidi Aksaya gidiyoruz. Çıkış kontrol noktasında yoğun bir insan gurubu ve servis araçlarını görüyoruz. Bunların Kudüs ve çevresinde muhtelif işlerde çalışmaya giden Beytullahim’de yaşayan Filistinliler olduğu bilgisini alıyoruz. Cuma müslümanların ve cumartesi yahudilerin tatili olduğu böyle bir kalabalık yok iken Pazar işbaşı olduğu için böyle olurmuş . Bizim otobüsümüz tur otobüsü olduğudan kontrol noktasından rahatça geçiyoruz. Dışarıda da onlarca servis aracı ve yüzlerce insanı görüyoruz. 
Namaz sonrası otele dönüş: İsteyen arkadaşlar otelimize yakın bir mesafedeki yeniden doğuş kilisesine gittiler. Bu kilise Hz. Meryem’in Hz. İsa’yı doğurduğu yere M.S. 370 de İmparator Konstantin’in annesi Helena tarafından yaptırılmıştır. Hıristiyan aleminden yoğun bir ziyaretçisi mevcuttur.

Sabah kahvaltısını müteakiben 08.00 de bu sefer bavullarımızı da alarak otelden ayrılıyoruz. Hz. Davut’un mezarının olduğu Siyon dağına gidiyoruz. Burası Kudüs şehri içindeki din ve tarih kokan diğer bir adres. Kilise, Havra ve camii iç içe bulunuyor. Ayrıca Hz. Davud’un mezarının olduğu bölüm var. Hz. Meryem’in vefat ettiği yer de burasıdır ve bir kilisesi vardır. Camii maalesef kapalı ve müzeye çevrilmiştir. Hz. Davud’un mezarının olduğu yerde küçük bir kütüphane ve gelen ziyaretçilerin oturacağı sıralar vardır. Buradan yürüyerek Mescidi Aksa alanına gidiyoruz. Yolumuz üzerindeki Ermeni mahallesi, Yahudi mahallesi ve Müslüman mahallelerinden geçiyoruz. Mukaddes tepeye giden bu yol üzerinde tarihi bir çarşının izlerini görüyoruz. O dönemi tasvir eden resimler insanı hayrete düşürüyor.

Mescidi Aksa’yı son defa ziyaret edip Burak mescidini göreceğiz. Burak mescidi Peygamberimizin miraç hadisesinde binitini bağlayıp mukaddes kayaya gittiği yer. Alanın en güneybatısında olup dışarısı ağlama duvardır. Yapıda kullanılan taşlar, merdivenler, tavan yapısındaki taş unsurları ile özellikler taşıyan bir yapıdır. Burak mescidinde bir şükür namazı kılıp yapılan duadan sonra ayrılıyoruz.

Dinlerin, peygamberlerin ve tarihin iç içe olduğu bir şehir olan Kudüs turumuzun sonuna geldik. Otobüsümüze gelip yine mukaddes tepenin güneyindeki surların dibinden, tarihi Davud şehrinin kalıntılarını görerek ve tepedeki kutsalları son olarak seyrederek şehirden ayrılıyoruz. Tel Aviv havaalanına rahat bir yolculukla geliyoruz. Yapılan kontrollerden sorunsuz geçerek uçağa geçiş ve planlanan bir şekilde ülkemize, Sabiha Gökçen havaalanına geliyoruz.

Ercan Turun İzmitliler için güzel bir hizmeti de gurubunu yeniden İzmit’e getirmesidir. Dopdolu, güzel bir seyahat, kültür ve tarihe meraklı olanlar için doyurucu, ibadet maksatlı gidenler için peygamberimizin bir hadisini yerine getirmiş olarak Kudüs gezimizi tamamlayıp İzmit Perşembe pazarı alanına (Milli İrade Meydanı) geliyoruz.

Yeni yerler, yeni tatlar ve yeni insanları görmek tanımak ve bilmek amaçlı  nice geziler yapmak dileğiyle… Emeği geçen, uyum içindeki  bir gurupla bu güzel seyahate katkı sunan ve katılan herkese selam ve dualar… SON