21.8 C
Kocaeli
Salı, Haziran 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 522

Güzün ve Yüzün

 

Dilin dönmez anlatacaklarına
Göz baka baka susarsın
Şimdiye kadar anlattıkların
Anlatamadıklarının yanında hiç kalır
Kırılmış aynalardan yalandan gülümseyen
Yüzünün arkası hüzün
Öyle ya, bir sebebi olmalıydı
Kısa yollardan uzun dönüşlerinin

Bildim bu taş ilk vuruşta neden kırılmaz
Bildim hint bülbülünün dili neden yara
Bildim bir at neden koşmadan çatlar
Neden dağ yıkılır
Neden kapanır bu yollar
Neden solar, güneşi görmeyen menekşeler
Beşikteki bebek neden içli içli ağlar…
Avuntulu masal nasıl can çekişir

Kaç parçayım ben, kaç parçasın sen
Bu türküler neden yerden yere vurur seni
Neden şiirlerin kendi içinde koşar da düşer
Ah be yalan dünya, yok artık sana bir sitemim
Avuçlarımda yağmur suyu biriktiriyorum
Buğdayı biçilmiş topraklara serpmek için
Avuntu sever menekşeler pencerede solmasın
Dertli bülbül, güz gülüne konmasın

Kaç damlayım ben, kaç damlasın sen
Sırtında eylül, cam üstünde kışa yürüyorsun
Kar toplayan bulutlar kadar yorgun
Göçmen kuşlar kadar hırpalanmış
Dağ yolu kadar ıssız, lal gibi sessiz
Rüzgâr kadar iniltili
Her yaşanana şahit, sokak lambası kadar hüzünlü
Ağustostan kaçıp, ekime dört nala koşan eylül gibisin

Hadi serinliğe sür atını
Varsın, yaprak döksün ömrün
Ceviz ağacın gölgesini çeksin üstünden
Karıncalar kış uykusuna yatsın
Arap kızı yağmura camdan baksın
Yaz, güzü iğde kokusuyla boynuna taksın
Ekime koşan eylül, toprağın karnını doyurur
Üstüne bir bardak kar suyu, mart ayında olsun.

zeytin kelimeler

 

 

Kıbrıs Bahçeşehir Üniversitesi Deniz Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi Başkanı, Dr. Öğretim Üyesi Emete Gözügüzelli ile Türkiye-Yunanistan-GKRY Arasındaki Anlaşmazlıklar Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Türkiye ile Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) arasındaki petrol arama sahaları meselesinde, hak ihlalleri ve anlaşmazlıklar var. Bu durum, bölge barışını tehdit ediyor.  Bu problemle alakalı düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Dr. Emete Gözügüzelli: Esasen mesele deniz yetki alanları üzerine hâkimiyet hakkı meselesidir. Yani bu deniz alanları üzerinde hâkimiyet haklarının icra edilmesidir. Bu haklar içerisinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kıta sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) hakları vardır. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, 2004 yılında Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulu’na (BMGK) bir mektup göndererek problemin başlangıcı olan 2003 yılı sonunda Mısır ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) arasında olan sözde MEB anlaşmasını tanımadığını, bu anlaşmanın Türk deniz yetki alanları ihlaline sebep olduğu gibi Kıbrıslı Türklerin de görmezden gelinmesinden ötürü itirazını tebliğ etti.

Öncelikle deniz alanlarının sınırlandırılması konusunda Doğu Akdeniz ve Ege’de yaşanan ihtilafa istinaden Türkiye’nin özellikle de Güney Kıbrıs’ın MEB sınırlarının geçerliliği olmadığı yönünde ortaya koyduğu tavır Yunanistan ile var olan Ege ihtilafı için de geçerlidir. Bu sebeple Türkiye sınırların hakça ilkeler temelinde öncelikle belirlenmesi gerektiği yönünde uyarısı fevkalade yerinde ve Rumların deniz alanlarında gerçekleştirmeye çalıştığı sözde egemenlik iddialarına kesin cevap olması bakımından manidar olmuştur. Zira Yunanistan ve GKRY gerek Ege’de gerekse Doğu Akdeniz’de gerginliği tırmandırma yönünde hareket etmektedirler. Bu adımlarında ise adeta Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)’nin bölgedeki hâkimiyet hakkını görmezden gelerek, hâkimiyet alanlarına tecavüz etme teşebbüsleri söz konusu olmuş ve bunlar Türkiye’nin kararlı duruşu ve bölgedeki hamleleri ile tarumar edilmiştir.

Çetinoğlu: İtirazdan sonraki gelişmeler hakkında neler söylemek istersiniz?

Dr. Gözügüzelli: Dışişleri Bakanlığımızın Birleşmiş Milletler’e (BM) gönderdiği mektuba cevaben BM Güney Kıbrıs Dâimi Temsilcisi’nin BM Genel Sekreterine ‘Türkiye’nin milletlerarası hukuka ve BM kriterlerini uymadığını, yaşanan ihtilafın ise tek müsebbibinin Türkiye olduğunu‘ vurgulaması hiçbir surette işbirliği temelini öngören ve probleme çözüm bulma düşüncesi içerisinde olmadığını göstermiştir. Bu tutum mevut problemin hızlı bir şekilde tırmanacağının işaretidir.

Çetinoğlu: Türkiye’nin kendi MEB sahasına sondaj ve arama gemisi göndermesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dr. Gözügüzelli: Türkiye, yakın zamanlara kadar, Yunanistan’la aralarındaki problemi, diyalog yoluyla çözmek taraftarıydı. BM’e gönderdiği mektuplarında da milletlerarası hukuka saygılı bir şekilde bölgede hareket edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Ancak süreçte Rum tarafı iyi niyetle kendisine sağlanan tahammülü görmezden gelerek özellikle 2007’den sonra sözde hidrokarbon faaliyetlerini de ilerletmek isteyerek kendisine tanınan sınırları aşmıştır. Nihayetinde Türk devleti satın aldığı iki sondaj gemisi ve iki sismik araştırma gemisi ile Doğu Akdeniz’de fiili ve etkin varlık ve hâkimiyetini hem kendi haklarını Fatih sondaj gemisi ile ilerletme hem de Kıbrıs Türk hakları için Yavuz sondaj gemisi ve Barbaros sismik araştırma gemisi ile göstermiştir. Yani Türkiye kendi sahalarına sondaj gemisini göndermesi, burada benim haklarım var, korumakta kararlıyım mesajıdır, çok yerinde bir harekettir. Takdire şayandır. Nitekim aradan geçen zaman içerisinde sıkıntılı bir durum olmamış, böylece Türkiye hak ve menfaatlerini korumaya kararlı olduğunu göstermiştir. Bundan sonraki benzer durumlar için de bir ihtar mahiyetindedir. Sonrasını gayri hukûkî işler yapanlar düşünsün.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Efendim. Türkiye ile Yunanistan arasındaki Kıbrıs ve Ege problemleri hakkında okuyucularımızı bilgilendirir misiniz?

Dr. Gözügüzelli: Sözünü ettiğiniz problemler kısa zaman diliminde baş göstermiş değildir. Soğuk savaş döneminde yer alan ideolojik savaşların yerini bugün teknolojinin de gelişmesi ile enerji savaşlarına bırakmış ve özellikle de kıyı ülkesi devletler egemenlik alanı iddialarından dolayı zaman zaman savaşın eşiğine gelebilmişlerdir. Japonya Çin arasında devam eden MEB anlaşmazlığı, Kuzey Buz Denizi anlaşmazlıkları, Arjantin’in Falkland adalarında baş gösteren MEB ve kıta sahanlığı anlaşmazlıkları, Hazar Denizi ve daha pek çok kıyı devletinin bugün hâlen ihtilaflar içerisinde bulunduğu görülmektedir.

Ege ve Kıbrıs’ta deniz sınırlarının belirlenmesi konusundaki ihtilaflar ise her iki ülkeyi belli dönemlerde savaşın eşiğine getirebilecek ölçüde gerginliklere sebebiyet vermiştir. Gergin durum hâlen devam etmektedir.  Deniz yetki alanlarının belirlenmesi meselesi esasen bir egemenlik konusu olduğu için önem kazanmaktadır. Her ne kadar bugün devletler milletlerarası kuruluşlar bünyesinde mahallî ve milletlerarası ölçekli birliklere yönelse de millî devlet kavramı hâlen önemini korumakta ve özellikle komşu ülkeler ile ilişkilerde bunun önemi daha da ön plana çıkabilmektedir. Zaten Türkiye ile Yunanistan arasında var olan anlaşmazlıkların 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 1 Haziran 1995’te Yunan parlamentosunda onaylanması ve bunun ardından karasularını 12 mile çıkarma kararını uygulama talebi ile ihtilaflar zincirine bir yenisini de eklemiştir. Türkiye söz konusu sözleşmeyi kabul etmemiştir. Gerçi bu konuda adım atamazlar, zira bu bir savaş sebebi olarak 1995 yılından beri Türkiye için geçerlidir.

Çetinoğlu: Batı Trakya meselemize geçebilir miyiz?

Dr. Gözügüzelli: Güneyin de sondaj çalışmalarını başlatması, problemin karmaşıklığını daha da artırmıştır. Ancak artık Kıbrıs Türkleri de haklarının fiili ilerletilmesi safhasındadır. Bu çok önemlidir. Bu durumda müzakere sürecinde dahi ele alınmayan ve muhtemel anlaşmadan sonra gündeme alınması Rum tarafınca istenen yer altı kaynaklarının paylaşım problemi devam etmektedir. Türk tarafının ortak hidrokarbon komite önerisi dahi ret edilmiştir. Bu tutumları problemi daha da karmaşıklaştırmakta ve krizi yükseltme hamleleridir. Lakin her şartta Türkiye kararlıdır. Aktif olarak bölgededir. Deniz Kuvvetlerimize ait gemilerimiz su altı ve üstünde, hava kuvvetleri ile 24 saat devriyedir. Bakınız Türkiye blöf yapmıyor. Ama yine de işbirliği için uyarıyor, masaya dâvet ediyor. Ancak bu diyaloğun da sırf müzakere olsun diye değil sonuç odaklı olması için görüş ortaya koyuyor. Bu da olması gerekendir. Atılacak adımların sonunda hakkaniyet esas olmalıdır.  Hakkaniyet demek küçük bir kıyı uzunluğuna sahip bir ada devletinin kat be kat büyük kıyı uzunluğu olan bir ana kara devleti karşısında eşit paylaşım değil hakça paylaşım olmasıdır. Yani herkes sahip olduğu kıyıya göre deniz alanına hükmedebilir. Öte yandan Kıbrıs meselesine dair anlaşmazlık devam ediyor. Bunun adı egemenlik paylaşım problemidir. Ancak hâlen Kıbrıs’ta dönüşümlü başkanlık Rumlarca kabul görmemiş, AB öncelikli hukuk olmamız yönünde talebimiz dahi dikkate alınmamış ve hatta Kıbrıs Türkleri kadar Rumların da can ve mal güvenliğinin teminatı olan Garanti Antlaşmalarının mevcudiyetinin devam üzerine karşı talepler söz konusudur. Taraflar arasında bu konulardaki ihtilaflar hâlen devam etmektedir. Bütün bunların ötesinde federal devlet ve federe devlet oluşumunda dahi algı farklılıkları söz konusudur. Hem de KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Akıncı’nın ve Türkiye’nin iyi niyetle müzakerelerde çaba sarf etmesine rağmen bunlar olmaktadır. Sanırım adada en iyi çözüm sağlam sınırların belirlendiği iki komşu devletin varlığının milletlerarası toplum tarafından da kabul göreceği bir statü her iki toplum için de daha hayırlı olacağı kanaatindeyim.

Çetinoğlu: Birinci bölümde olduğu gibi Batı Trakya meselesine de kuşbakışı mâhiyetinde yorumunuzu lütfeder misiniz?

Dr. Gözügüzelli: Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 45. senesine geldik, ama sırf bu harekât yapıldı diye Yunanistan bünyesinde yaşayan Batı Trakya Türklerinin başına neler geldiği hiç söz konusu edilmedi. Oysa orada yaşayan Türkler de tıpkı Kıbrıs’ta olduğu gibi yüzyıllardır Türk varlıklarını devam ettiren insanlardır. Girit Türklerinin akıbeti ortadayken, bugün Rodos, İstanköy, Gümülcine veya Batı Trakya Türklüğünün yaşadığı dramı görmezden gelmek söz konusu olamaz. Pek tabi ki herkesin dilinde aman şu Kıbrıs meselesi artık çözülsün inancı ve beklentisi olsa da Rum-Yunan ikilisinin diğer unsurlarla birlikte uygulamamakta direndiği ana insan hakları meselelerini ortaya koymak gerekiyor.

Çetinoğlu: Lozan Antlaşması ile elde edilmiş haklarımız var.

Dr. Gözügüzelli: Evet var. Aynı zamanda Lozan Barış Antlaşması ile kazanılmış haklarını kullanamayan bir Türk azınlığının dramı da var. Onlar Yunanlılar gözünde ‘Yunanlı Müslümanlar‘ veya ‘Türkçe konuşan Yunanlılar‘dır. İşte bu kadar basit… Suriye’de Esad Rejiminin Türkmenlere uyguladığı siyaset de böyle… Türk adı her ülkenin ve hayatın her alanında yasak… Oysa Suriye bir otoriter rejim hâkimiyeti olan bir ülke, Yunanistan da demokrasinin beşiği olarak adlandırılan bir ülke… İkisinde de aynı zihniyet hâkim. Ne garip değil mi?

Çetinoğlu: Yunanistan, KKTC’nin kurulması sebebiyle Batı Trakya Türklerine baskılarını artırdı…

Dr. Gözügüzelli: Hellenizm ruhu, Türklerin her alanda çökertilmesi gayesine yöneliktir. Bu gayeye ulaşmak için Yunanlıların Türklerin yaşadıkları yerlerde toprak veya iş yerlerini almaları tavsiye edilmiştir. Türk bölgelerine nüfuz etmesi öngörülüp uygulanmıştır. Bugün Kıbrıs’ta 4 hürriyet kapsamında Kıbrıs Türklerinin bir sınırlama öngörülmemesi hâlinde ve Avrupa Birliği (AB) Hukuku hâline gelinmemesi neticesinde başımıza gelecek tablo böyle olacak… Bugün mesela Gümülcine’de Türklerin ana cadde üzerinde hiçbir dükkânı, yeri kalmamıştır. Hep kenar mahallelerde veya bataklık olarak bilinen Kalkanca gibi yolu sokağı kötü yerlerde hayat mücâdelesi veriyorlar.

Çetinoğlu: Neler yapıldığını kısaca hatırlatmanız mümkün mü?

Dr. Gözügüzelli: KKTC ilanından sonra Batı Trakya Türklüğüne,  Türk adını kullanmaları tamamen yasaklandı. Türklerle mücadeleyi gaye edinen Yunanlı örgütler arttırıldı. Türk adında dernek kurulması engellendi. Türklere ait dönüm dönüm tarlalar gasp edildi. Vakıf mallarına, müftülük makamına, eğitime her alanda Yunanlılar yerleştirildi. Bir anlamda Batı Trakya Türklüğü eğitimsizlik ve işsizlik karşısında yıkıma, göçe veya asimilasyona zorlandı.

Mesela Kalkanca anaokuluna 1984 yılında Türk öğretmenlerin tâyini yasaklandı. 1995’de azınlık okullarında da spor, müzik, İngilizce ve diğer dersler yapılacak dendi ama bunları Yunan öğretmenlerce yapılması kararı alınıp uygulandı.  Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği 1936’da kuruldu ama adı Türk diye kapatıldı. Bugün kanunen yok, illegal çalışıyorlar. Evet 21. yüzyıldayız. Kendi derneklerini dahi Türk adı ile açamayan ve alenî şekilde Türküm denmesini yasaklayan, Lozan’daki vakıflar, müftülük gibi haklarımızı da gasp eden bir AB üyesi Yunanistan ve buna göz yumanların dünyasında yaşıyoruz…

Çetinoğlu: Rahmetli Dr. Sâdık Ahmet büyük mücadeleler başlatmıştı…

Dr. Gözügüzelli: Batı Trakya Türklüğünün meşru mücadelesinde 1980’lerden sonra damga vuran büyük bir kahramandı.

Çetinoğlu: Hizmetlerini de anabilir miyiz?

Dr. Gözügüzelli: 1985 yılında, Gümülcüne müftüsünün seçimle iş başına gelmesi için harekete geçmiş ve 15.000 imza toplamıştı. Bunu yaptığı için tevkif edildi. Ardından okullarda Türk öğretmenlerin tayininin engellenmesi ve Türk adı ile sivil toplum derneklerinin kurulmasını yasaklayan ve hatta kurulu olup Türk adı taşıyan derneklerin kapatılmasını öngören kanuna karşı protesto yürüyüşü düzenledi. Gösterinin engellenmesi için Yunanlılarca barikatlar kurulup engellemeler olsa da on bin civarında Türk bir araya geldi ve sesini yükseltti. Sâdık Ahmet mücadelesi ile Batı Trakya Türklüğü davasında Yunanistan’a baş kaldırır noktaya ilerliyordu. Ancak hapishane ve mahkeme koridorları O’nun için normal hayat gibi olmuştu. Yine 1990 yılında batı Trakya Türklerine ‘Türk‘ dediği için iki ay hapis cezasına çarptırıldı. Para cezası ile serbest kaldı. Bağımsız milletvekili olarak iki defa seçilince 3 Eylül 1990’da siyasî parti kurdu. Partisi ile büyümesinin önünü kesmek için Yunanistan 1993’te yeni bir kanun yaparak seçilme barajını yükselterek Türklerin parlamentoya kendi partileri altında girmelerini engelledi. Dr. Sadık Ahmet’in akıbeti mi?  Lozan Antlaşmasının yıldönümünde 24 Temmuz 1995’te şüpheli bir trafik kazası neticesinde öldürüldü… Katledildi… Sonrasında ne mi oldu?

İşte bugünün 21. yüzyılın Batı Trakya problemleri Doç. Dr. Turgay Cin’in kalemi ile şöyle;

1981 yılında AB üyesi olan Yunanistan’da, Batı Trakya Müslüman Türklerinin doğup büyüdükleri bölgelerinde kamu hizmetlerinde istihdam edilmeme meselesi: Yunanistan uyruğundaki Batı Trakya Müslüman Türkleri memur, savcı, yargıç, polis gibi mesleklerde istihdam edilmiyor. Bunun sebebi sorulunca dil bilmeyle ilişkili meseleye atıfta bulunuluyor.

Çetinoğlu: Yunanistan vatandaşlığından çıkarılanlar oldu…

Dr. Gözügüzelli: Yunanistan yönetimi 1955’ten 1998 yılına kadar, 43 yıl boyunca ister Yunanistan sınırları içinde olsun, isterse Yunanistan sınırları dışında olsun, Yunan Vatandaşlık Kanunu’nun 19. maddesini gerekçe göstererek, Yunanistan uyruklu Müslüman Türkleri vatandaşlıktan çıkarttı. Bunların mağduriyetleri bugün de devam ediyor.

Taşınmaz mülk edinmede izin sistemi problemi: 1991 yılına kadar Batı Trakya Müslüman Türklerinin taşınmaz mülk edinmeleri yasaktı. 1991 yılında ilgili kanunda yapılan bir değişiklikle, gayrimenkul satın alma hakkı kazandılar. Ancak, illerdeki bir komisyondan izin alma sistemi getirildi.

Siyasî katılım ve temsildeki problem: Milletvekili seçimlerinde, bağımsız olarak seçime katılacaklar için yüzde 3 barajı getirilerek, Batı Trakyalı Türk bağımsız milletvekillerinin seçilmesi engellendi. Diğer taraftan, yerel yönetimlerde uygulanan ‘Kapodistrias Planı’ ile Müslüman Türklerin yaşadığı iller, nüfus yoğunluğu Yunanlılar lehine olacak şekilde, Ortodoks Hıristiyanların yaşadığı illerle birleştirilerek, Türklerin vali ve belediye başkanı seçilmeleri engellendi.

Eğitim ve öğrenim hürriyetindeki problemler: Batı Trakya’daki azınlık okulları Yunan devletinin mülkiyetinde değildi. Okullar azınlığın kendisi tarafından seçilen encümenler tarafından yönetiliyor,  öğretmenlerin maaşları yine veliler tarafından ödeniyordu. Bunların hepsine son verildi ve yavaş yavaş okullar Yunan devletinin mülkiyetine geçerken, eğitim kalitesi düşerek, öğrenciler Türkçe öğrenememe durumu ile karşı karşıya kaldılar.

Teşkilatlanma hürriyetinde yaşanan problemler: İsimlerinde ‘Türk’ ve ‘Batı’ kelimeleri bulunan derneklerin kurulmasına mahkeme tarafından izin verilmiyor.

Vakıflar meselesinde yaşanan problemler: Vakıf yöneticilerinin seçimle iş başına gelmeleri ve mülk edinme hakları engelleniyor ve doğrudan Yunan makamları tarafından tâyin ediliyor.

Din ve vicdan hürriyeti konularındaki problemler: Baş müftülük makamı hâlen boş. Müslüman Türklerin Müftüleri Ortodoks Vali tarafından tâyin ediliyor. Azınlığın çoğunluğu ise müftülerin kendileri tarafından serbest seçimle seçilmesi gerektiğini savunuyor. Yunanistan devleti ve şahıslar tarafından hukuk hileleri, baskılar ve keyfî kamulaştırmalar ile ele geçirilmiş olan vakıflara ait mülklerin iade edilmesi.

Yunanistan bir AB ülkesi ve başta en büyük problemleri kendilerini Türk azınlık olarak bile kabul edilemeyecek bir uygulamaya mâruz kalıyorlar. Bu Yunanlıların hâkim olduğu her toprakta böyle… Rodos’ta,  İstanköy’de, Batı Trakya’da ve hatta Güney Kıbrıs’ta…

Peki şimdi mi? Batı Trakya Müslüman Türk azınlığı dünya azınlık haklarından mahrumdur. Kültür ve kimliğini korumaktan, iktisadî ve siyasî haklardan mahrumdur. Yunanlı siyasî partilerin altında ancak seçimlere katılabilmekte ve kesinlikle Yunanistan aleyhine veya Batı Trakya Türklüğü hakları çerçevesinde faaliyet yürütememektedirler. Halk suskun… Haklarımız verilmiyor diyor ama en acısı da konuşmak ve mücâdele etmekten Yunanistan içinde korkuyor… AB’den beklenti içinde arayışlarda olsa da AB onlara ‘hassas azınlık‘ ismini koymuş durumda…

Anlatacak konu çok… Ama Kıbrıs’ta Türk ve Müslüman varlığımızın sâhip olduğumuz Devlet çatısı altında ne kadar büyük önemi olduğunu bu yaşanılan dramlara baktığımızda daha net anlamak mümkün. Bugünü şu Yunanlılar altında olan Türkleri ve 2003’ten beri ırkçılık temelinde Kıbrıs’ta Türklere saldırılar gerçekleştirerek Hellenizm ruhu diye siyaset yürüten Rum politikacıların resmî beyanlarına bakarak anlayabiliriz. Sahi dünden bugüne söylemlerde ne değişti? Yorum sizin…Anlayana!!!!

Çetinoğlu: Verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederim.

 

 

Dr. EMETE GÖZÜGÜZELLİ:

Lefkoşa doğumlu olan Emete Gözügüzelli, Yakın Doğu Üniversitesi İktisâdî ve İdârî Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. Yine aynı okulda ‘Etnik Çatışmalar ve Makedonya’nın Güvenliği‘ konusunda yüksek lisans tezi kabul edildi. Girne Amerikan Üniversitesinde Deniz Hukuku üzerine doktorasını yüksek şeref ile tamamladı.

2002 Ağustos ayında dönemin Bakanı tarafından Dışişleri Bakanlığına çağrılarak göreve başladı. Eylül 2005 yılından itibaren TBMM’de uzman/danışman olarak görev aldı.

Şuan Akdeniz Üniversitesi İİBF Uluslararası İlişkiler Devletler Hukuku Ana Bilim Başkanı ve öğretim üyesidir. Aynı zamanda Bahçeşehir Kıbrıs Üniversitesi’nde Deniz Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi Başkanıdır. Ankara Hukuk Fakültesi DEHUKAM Deniz Hukuku Master İngilizce programında da misafir öğretim üyesi olan Gözügüzelli, pek çok şehir ve ülkede konferanslar vererek akademik çalışmalarda bulunmuştur.

 

 

Bir Ben Vardır Bende…(2)

 

 

Kâinatın tılsımı, kâinatın sır ve gizleri bilinmiş, anlaşılmış olur.

Benliğin bilinip anlaşılması, ayrıca Vücûb Âlemi’nin, var olması zarurî ve zorunlu olan âlemin hazînelerini de açar.

Var olması zorunlu olan, olmazsa olmaz olan Vücub Âlemi ise, Allahın zâtını, sıfat ve isimlerini ifade eden, belirten âlemdir.

İşte bu âlemin kapısını açacak olan anahtar benliktir. Meçhul ve bilinmez olan benliğin iç yüzünün bilinir, anlaşılır hâle gelmesi keyfiyetidir.

Âlemin yani Evren ve Kâinatın anahtarı insanın elindedir.

Bu demektir ki, kâinatı anlayacak kapasitede yaratılmıştır insanoğlu.

Bu demektir ki, insan; fikredecek, düşünecek, zihnen kurgulayabilecek, hayal kurabilecek, geçmişe inebilecek, geleceğe uzanabilecek, tasavvur edebilecek, tasarımda bulunabilecek yeteneklerle donatılmıştır.

Bu demektir ki, insan; hem kendisini hem de dış âlemi algılayacak istidat ve kabiliyette yaratılmıştır.

Üstelik insan; ne ararsa kendinde bulabilecek maddî – mânevî zenginlikte yaratılmıştır.

Hz. Ali’nin dediği gibi, insanda âlemler dürülmüştür.

Maddî âlemler de özet olarak insanda mevcuttur. Yani şehadet âlemi yani görünür âlem. İnsanda mânevî âlemler de topluca vardır: Gayb âlemi, misal âlemi, tasavvur âlemi, hayâl âlemi, fikir ve düşünce âlemi gibi birçok mânevî âlemler; görünmez fakat vicdanen bildiğimiz bütün bu âlemler; insanın mânevî yapısına konmuştur.

İşte bu bakımdan insan zülcenaheyn, iki kanatlı; madde ve mânâyı bünyesinde bulunduran; tüm varlıkların üstünde ve onlardan çok daha değerli olarak yaratılmıştır.

Ve bütün bu maddî – mânevî potansiyeli açacak, emrine verecek, yetkisine âmâde kılacak, hazır hâle getirecek anahtar; insanın nefsine, insanın kendisine takılmıştır. İnsanın mahiyetine bu keyfiyetler; ustalıkla, büyük bir maharetle konulmuştur.

Çünkü kâinat kapıları görünürde açık gibidir. Fakat aslında kapalıdır.

Çünkü bakmak yetmez! Görmek de lâzım.

Çünkü duymak yetmez! İşitmek de lâzım.

Çünkü bilmek yetmez! Anlamak da gerekir.

Çünkü anlamak yetmez! İdrâk etmek, iyice anlamak, anlayışını sindirmek de icap eder.

Tıpkı tanımanın yetmediği; bilmenin de gerektiği gibi.

Tıpkı bilmenin yetmediği; anlamanın da gerektiği gibi.

Tıpkı anlamış olmanın da yetmediği; algılamak da gerektiği gibi.

İşte görünürde açık, fakat aslında kapalı olan kâinat kapılarını açması için, bakınız Allah insana nasıl bir anahtar vermiştir. Şimdi onu anlamaya, bilmeye, kavramaya çalışalım.

Yüce Allah, emanet olarak yani almak üzere, daha doğrusu işlevini bitirdikten sonra, insanın ona  sahiplenmemesi gereken “benlik” adında bir anahtar vermiştir.

Bu öyle bir anahtardır ki, tüm âlemlerin, bütün kâinatın, topyekûn varlık âleminin bütün kapılarını açar. Onların varlık sebeplerini gün ışığına çıkarır. Onları var edişten istenen amacı belirtir.

İşte bütün bunlar için Yüce Allah; insana tılsımlı, sır dolu enaniyet denilen bir benlik vermiştir. Bu öyle bir ilahî vergidir ki, onunla kâinatı ve içindeki her şeyi yaratan Allahın gizli hazinelerini keşfeder, açar, ortaya çıkarır.

Fakat işin tuhafı şu ki, benliğin kendisi de son derece kapalıdır. Benliğin kendisi de son derece anlaşılması zor bir tılsımdır. Benliğin kendisi de bir muammadır.

Çözülmesi güçtür. Açılması zordur.

Kısaca benliğin bizzat kendisi de bir tılsımdır.

Bir gizli gerçektir.

 

 

 

6-7 ve 9 Eylülleri Destekliyorum! (9.9.2010)

( Bugün yine on yıl önce yazmış olduğum bir yazıyı sizlerle paylaşıyorum. İnşallah bu yıl 9 Eylül’ü, Türk Ordusunun İzmir’e girdiği Belkahve’de arkadaşlarımla birlikte kutlayacağız. Bu yazıdan dolayı Türk düşmanları tarafından az saldırıya uğramadım. Olsun, Türk’ün uyumadığını bilsinler yeter. Konu sadece 6-7 Eylül olayları ile ilgili değildir. Yunan’ın ve diğer Türk düşmanlarının neler yaptığını bilmekle ilgilidir. Eğer 1927’deki Elza Niyego olayını bilmiyorsanız, 1934’te İbrahim Tali Öngören’in yazdığı Trakya raporundaki acı gerçeklerden habersizseniz, İzmir’in işgalindeki Hrisostomos kimdir tanımıyorsanız, Kıbrıs’ı unuttu iseniz ben sizin için faşist ırkçı biri olabilirim. Ancak Türk’e karşı yapılanları anlattığım için Türkler açısından sadece bir Türksever olduğumu biliyorum. Bu nedenle Türk düşmanları en azından aptal olmadığımızı bilsinler benim için yeter…)

“Bir Yunan dostu, dört yıl önce yazdığım bu yazı için aklına gelip dün Cumhuriyet Savcılarını göreve çağırmış. Allah’ın işine bakın ki, dünkü gazetelerde 44 yıl önce soykırıma uğramış Kıbrıs Türklerinden bulunabilen ve kimliği tespit edilen 12 şehidin defin törenlerinin haberi vardı! Hem ben bu yazıyı yazdığımda fetö ihaneti yaşanmamış, fetöcü askerler Yunanistan’a kaçmamıştı. Fetöcü askerlerinde Yunanistan tarafından halen iade edilmediğini de, dikkatlerinize sunarım. İşgal altındaki 18 Adamız ve kayalıklar ise ayrı bir fasıl. Evvel Allah yazdıklarımın kapı gibi arkasındayım. Siz kendinizi akıllı Türk’ü aptal mı, sanırsınız”

Türkiye’de ihanetin epey mesafe aldığı ve yaratmaya çalıştığı algı ile de Türkleri mücadeleden düşürmek hedefi taşıdığı çok aşikardır.

Bunun en sonuncusu ise 6 – 7 Eylül 1955 tarihinde yaşanan olaylarla ilgilidir. 6 – 7 Eylül olayları, “Türkiyeli Medya” bile olmayı başaramayan ve bence adı “Kahpe Medya” olan oluşumlar tarafından; vahşet dolu karanlık günler olarak lanse edilmektedir.

Tıpkı Türk Milleti adına önemli görevler üstlenen ve kahramanlıklar yapan Muğlalı Mustafa Paşa, Nurettin Paşa, Engin Alan’ların akıl karıştırarak vicdanlarda mahkum edilmek istenmesi gibi… Bunlara heykel yıkma ve kışlalardan isim silmeyi de ekleyebilirsiniz.

Siz 6 – 7 Eylül’e laf söyleyenler, gelin isterseniz tarih ile bir yüzleşelim!

29 Ocak 1988’te Batı Trakya Türklerinin başına gelenleri bilmiyormusunuz? Yunanistan’da Türklerin mal ve mülklerinin bu tarihte talan edildiğinden haberiniz yok mu? Bartholomeos’un muadili ve Batı Trakya Türklerinin başındaki adam; rahmetli İskeçe Müftüsü Mehmet Emin Aga’nın öldüresiye dövüldüğü ve aylarca Türkiye’de tedavi gördüğü arşivlerinizde yok mu? Ya Dr. Sadık Ahmet’in düzmece bir trafik kazası ile şehit edilişi kitabınız da yazmıyormu?

Yunanistan’da Türk çocuklarının okuduğu okulların kapatıldığını, Müslüman Türklere ait gayrimenkullere ve vakıf mallarına uyduruk kamulaştırma kararları ile el konulduğunu, Türklerin Yunanistan’da traktör ve bisiklet ehliyeti bile alamadığını, evlerinin akan damlarını onaramadıklarını, Müslüman Türk kadınlarının başlarına bir şey gelir korkusu ile kolay kolay sokağa yalnız başına çıkamadıklarını, Rodoplardaki Türk köylerinin 30 yıl boyunca yaşamdan tecrit edildiğini hiç duymadınız mı?

Hastaneye düşen Türklere, hipokrat yemini etmiş doktorlar tarafından “pis Türkler halen defolup gitmediniz mi? Adınızı ve dininizi değiştirmediniz mi?” diye benzer sorular sorularak işkence edildiğini işitmediniz mi?

Rodos ve İstanköy başta olmak üzere Ege’deki Türk Adalarında katledilen, kaçırtılan ve asimile edilen Türkleri duymadınız mı? Bu adalarda Lozan gereği açık olması gereken Türk okulları 1974’ten beri kapalı…

Kıbrıs’taki “Kanlı Noel” bir vahşet gecesi değil mi? Bir otobüs Türk’ün kaçırılarak öldürüldüğü yeni ortaya çıktı, dünyayı ayağa kaldıracak bu katliamı haber yaptınız mı? Ya bütün erkekleri katledilen ve dede ile torunun toplu mezarda koyun koyuna yattığı “Dullar Köyü”nü gündeme getirdiniz ve belgeseller yaptınız mı? Bulgaristan’da anasının kucağında Bulgar mermisi ile katledilen “Türkan Bebek”e içiniz hiç kahroldumu?

Van Akdamar Adası’nda Ermenilerin gönlünü almak için açtığınız kilisenin etrafında Müslüman Türk kızlarının önce namuslarının kirletilerek ve sonrasında Van Gönlüne atılarak canlarından olduğunu yazdınız mı?

Irak ve Suriye’de Türkmenlerin başına gelenleri, Azerbaycan’ın topraklarının % 20’sinin Ermeni işgali altında olduğunu, Hocalı Soykırımını, Bulgarların yaptığını, Sırpların Türk olarak gördükleri Boşnakları soykırıma tabi tutmalarını; hakkıyla ne zaman anlattınız? Sözde Ermeni soykırımını adeta destanlaştırırken Balkanlardaki Türk soykırımına neden sessiz kaldınız? Daha çok soru sorar ve olaylar yazarım.

Sizde cevapları yoktur bu soruların! Eğer siz Türkleri bu olaylarla tartarsanız, Türklerin mağduriyeti ve mazlumiyeti terazinin kefesini yerden kaldırmaz.

6 – 7 Eylül’e vahşet gecesi derseniz, yazdıklarımızdan anlaşılacağı üzere Türklerin başına gelenler nedir o zaman?

1919’da Yunan’ın Anadolu’da ne işi var? Türk devletinin tebası olan Rum’un ve Ermeni’nin ihaneti neden?

İhaneti ve işgali haklı göstermek de neyin nesi? Sen Türk’ü aptal, kendini de çok akıllı mı zannedersin?

6 – 7 Eylül olayları diyerek Türk’e her cepheden vur ama 9 Eylül’de işgali sona erdiren ve Yunan’ı, İngiliz’i, Amerika’yı kovan Türk Ordusu’ndan ve Atatürk’ten bir kelime etme! Öylemi?

Ben 9 Eylül’de İzmir’e giren Türk Ordusu’na ve onun eşsiz kumandanı Büyük Atatürk’e, unutulmaz hizmetleri olan Nurettin Paşa, Muğlalı Mustafa Paşa, Kaymakam Kemal Bey ve Engin Alan gibi değerli insanlarımıza ve 6 – 7 Eylül’de, tehcirde, Trakya’da, Kıbrıs’ta ve nihayet bölücü terörde; Türk’e yapılan düşmanlık ve ihanete, devlet olmanın gereği olarak “misliyle mukabele edenlere” de sonsuz teşekkürlerimi ve saygılarımı sunuyor, verilen karşılıkları da, bir Türk olarak destekliyorum!

 

 

Yine Parçalama İlleti! (2)

Bir kısmının alt kimlikleri vardır. Kendine has dilleri vardır.

Bununla beraber aynı üst kimliği benimsemişlerdir.

Onlarla hem-hâl olmuşlardır.

Aynı sevinci, aynı kıvancı, aynı tasayı ve aynı kaderi paylaşmışlardır.

İç içe yaşayan milletler; zamanla başı çeken milletin üst kimliği, müşterek

Ve ortak çatısı altında aynîleşmişler, birleşmişler; o dili konuşarak bir ve bütün olmuşlardır.

Belli bir tarih sürecinde, başı çeken milletin adı, hepsini kapsamıştır.

Bu doğal bir sonuçtur. Bundan rahatsız olmamak gerekir.

Saydığımız ve sayamadığımız bütün milletler; böyle bir süreçten geçerek millet olmuşlardır.

Nitekim millet; doğuş değil oluştur.

Yoksa yapısında alt kimlikleri barındırmayan millet yok  gibidir.

Merhum hocam Prof. İbrahim Kafesoğlu’nun da dediği gibi:

“1500 yıl önceleri bir Alman, bir Fransız veya İngiliz milleti mevcut değildi.”

Meselâ Türkiye; Türklerin, Türkleşmiş Türklerin yani müslümanların yaşadıkları yerdir.

Türk milletini oluşturan çeşitli unsurların vatanıdır, yurdudur.

Beyler! “Türkiye Milleti” yoktur. “Türk Milleti” vardır.

Çünkü bu ortak isim altında, diğer bütün unsur ve kavimler toplanmış, yer almışlar.

Yep yeni bir hüviyet ve kimlikle, yüzyıllarca tarihe;

Yeni misyonlarının, görevlerinin mühürlerini vurmuşlardır.

Yine merhum hocamız Prof. Erol Güngör’ün dediği gibi:

“Türkiye yüzlerce yıl her türlü dinî, hatta siyasî cemaatlerin sığındığı bir yer olmuştur.”

Bugün “Türk Milleti” adına katlanamayanların;

Yarın “Türkiye Milleti” adına da tahammül edemeyerek,

Yeni arayışlar peşinde koşmayacakları ne mâlûm?

Bunu kim temin edebilir? Bunu kim garanti edebilir? Bunu kim ve nasıl sağlayabilir?

Kaldı ki “Türkiye Milleti” bir karışımı ifade eder.

Zoraki birlikteliği gösterir. İğreti beraberliği vurgular. Sun’î ve yapay oluşu nazara verir.

“Türk Milleti” ise terkîbi, sentezi ifade eder. Gönüllü birlikteliği gösterir.

Sağlam, ayrılmaz, ayrışmaz, kaynaşmış beraberliği vurgular. Tabii ve doğal oluşu nazara verir.

“Türkiye Milleti” pamuk ipliğine bağlı unsurların sözde birliğini gösterirken;

“Türk Milleti” kopmaz bağlarla birbirine kenetlenmiş bir milleti simgeler.

Üstelik “Türk Milleti”ni oluşturan unsurların, Yahya Kemal Beyatlı’nın dediği gibi:

“Bizi ezelden ebede kadar bir millet hâlinde koruyan, birbirimize bağlayan;

Bu TÜRKÇEMİZ var. Bu bağ öyle metîn bir bağdır ki,

Vatanın hudutları koptuğu zaman bile kopmaz, hudutlar aşırı yine bizi birbirimize bağlı tutar:

TÜRKÇE’nin çekilmediği yerler vatandır. Ancak çekildiği yerler vatanlıktan çıkar. Vatanın kendi

Gövde ve ruhu Türkçedir.”

Çünkü dil, din bir ise millet birdir.

Din bir ise millet yine birdir.

Türkiye’mizde dil de birdir din de.

İşte bunun için millet birdir be dostlar!

Öyleyse:

Ne demek, ikide bir “Türkiye Milleti”?

Kimler verdi size, bu tuhaf hürriyeti?

Başka değil, bu olur bu vatanda ancak;

Türkiye’yi yine parçalama illeti!

Hz. Muhammed’in “Arapça konuşan Arap’tır.” dediği gibi,

“Türkçe konuşan Türk’tür.” vesselâm.

 

 

Yine Parçalama İlleti! (1)

İngiltere: Büyük Britanya’nın güney kısmının adı.

İngiliz: İngiltere halkından veya bu halkın soyundan olan kimse.

Almanya: Orta Avrupa’nın en önemli devleti. Orta Avrupa’da bir bölge.

Alman: Cermen soyundan olan halk veya kimse.

Amerika: Dünyanın altı kıt’asından biri.

Amerikan: ABD halkından olan kimse. Nitekim bir Amerikalı: “I am an American.” /

“Ben bir Amerikan’ım.” diyor. Demiyor: “I am an America!” / “Ben bir Amerika’yım!”

Fransa: Batı Avrupa’da bir devlet, bir ülke.

Fransız: Fransa halkından veya bu halkın soyundan olan kimse.

İtalya: Avrupa’da bir devlet, bir ülke.

İtalyan: İtalya halkından veya bu halkın soyundan gelen kimse.

Rusya: Doğu Avrupa platformunda coğrafî bölge.

Rus: Genellikle Rusya’da yaşayan Doğu Slav halkını

Veya bu halkın soyundan gelen kimseyi ifade eder.

Türkiye: Ortadoğu’da, iki kıt’a üzerindeki topraklarıyla bir Asya ve Avrupa devleti.

Bu devletin üstünde kurulduğu topraklar.

Türk adı ise; Türklerden ve Türkleşmiş olarak Türkiye’de yaşayan kimseler için kullanılır.

Merhum Prof. Erol Güngör hocamızın dediği gibi:

“Türk adı çeşitli Türk boylarından birinin adı idi. Bu kelimenin aslı ‘Türük’ olup kuvvetli

anlamına gelir. M.S. Altıncı Yüzyılda anadili Türkçe olan bütün boyların her biri

Değişik bir isimle anılmakla birlikte, bunların hepsine birden ‘TÜRK’ denilmeye başlanmıştır.”

Türkçe Sözlük’te belirtildiği gibi Türk: Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan

Millettir. Bu milletten olan ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan kimsedir.

x

Bütün bunlar gösteriyor ki:

İtalya milleti denmez, İtalyan milleti denir.

Amerika milleti denmez, Amerikan milleti denir.

Fransa milleti denmez, Fransız milleti denir.

İngiltere milleti denmez, İngiliz milleti denir.

Rusya milleti denmez, Rus milleti denir.

Almanya milleti denmez, Alman milleti denir.

Türkiye milleti de denmaz. Yani denmemeli. Türk milleti demek gerekir.

“Türkiye milleti” tamlaması, ne yazık ki, bizi acı acı düşündürüyor…

Çünkü İtalya milleti, Amerika milleti, Fransa milleti, İngiltere milleti, Rusya milleti,

Almanya milleti ve Türkiye milleti denmez ve denmemeli.

Çünkü İtalya, Amerika, Fransa, İngiltere, Rusya, Almanya ve Türkiye birer coğrafî isimdirler.

Yer adıdırlar.

İtalyanların, Amerikalıların, Fransızların, İngilizlerin, Rusların, Almanların

Ve Türklerin yurtlarını, vatanlarını ve topraklarını gösterirler.

Oysa taşın, toprağın milleti olmaz. Taşlar, topraklar; milletlere barınak olan yerlerdir.

Yaşadıkları bölgelerdir.

Kaldı ki bu topraklarda; başka kökenden farklı insan grupları da yaşamaktadır.

Ya ne demeli:

İtalyan milleti, Amerikan milleti, Fransız milleti, İngiliz milleti, Rus milleti, Alman milleti

Ve Türk milleti demek daha doğru olur.

Çünkü millet; yığın demek değildir. Aynı toprakta, aynîliklerin etrafında toplanmış insanlardır.

Ortak his ve duygularla birleşmiş insanlardır. Aynı dili konuşan,

Aynı dine inanan insanlar topluluğudur.

 

 

ABD’de 2020 Yarışı ve Demokratlarda Önseçimin Seyri

Dış politikada başarılı olmanın tartışılamaz şartlarından biri de küresel gündemi takip edebilmektir. Dünyaya Türkiye ve Ortadoğu penceresinden bakmaya kalkarsak, görüş açısını daraltırsak icap eden okumalardan noksan kalıp icap eden yorumlamaları yapamazsak giderek daha da sertleşen bu kurtlar sofrasında etkin aktör olma ideallerimizin gömülüp gittiğini hep birlikte seyrederiz. Bugün memleketimizin dış politikası maalesef belli ilkeler ve prensipler temeline değil günlük siyasi olayların üzerine kurulmuş durumda. Tabii ki dış politikada havayı koklayıp manevralar yapmak, kararında kıvraklığı başarabilmek elzemdir ama dış politikayı büsbütün ne şiş yansın ne kebap anlayışı üzerine oturtmak vizyonsuzluktur.

Siyasi arenada özellikle son yıllarda liberal – sol kanattan seçilmiş liderlerin beklenen performansı sergileyememesiyle birlikte muhafazakâr – sağ eğilimler güçlenmeye başladı. Alelhusus ekonomide ve dış politikada korumacı reflekslerin trend haline geldiğini pek çok ülkede gözlemliyoruz. Bu refleksin en popüler örneği de Brexit yani Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılması meselesi olarak söylenebilir. Bugün Birleşik Krallık bu trendle birlikte 2 kez Başbakan değişikliği yaşadı Cameron’un ardından  Theresa May ve şimdi de Boris Johnson. Hollanda’da tarihinin belki de tarihinin en milliyetçi Başbakanı göreve seçildi. Almanya’da Neo-Nazi olarak tasvir edilen aşırı sağcı Alternatif Parti %15’e yakın oyla meclise taşındı, son anketlerde de bu partinin ülkenin ikinci büyük partisi konumuna geldiği görülüyor. Bu trend etkisini yalnızca Avrupa’da hissettirmedi, ABD’de Barack Obama’nın belli konulardaki hataları, Hillary Clinton’ın keza belli alanlarda umut vermeyen başarısız kampanyaları ülkenin başına kimsenin tahmin edemeyeceği bir Başkanı getirdi.

Şimdi yalnızca ABD vatandaşları değil, tüm dünya 2020 ABD Başkanlık Seçimlerinde neler olacağını bekliyor.  ABD’de gelenekler hasebiyle hiçbir parti adayını genel merkezde belirleyip ”Bu benim adayımdır !” diye seçmene sunmuyor. Her isim seçime 1 – 1,5 sene kala partisinden aday adaylığını açıklıyor ve önseçimler boyunca bütün eyaletleri tek tek gezerek kendisini başkan adayı yapmaya yetecek delege sayısını yakalamaya çalışıyor. Her eyalet belirlenen tarihte başkan adayı olarak görmek istediği aday adayına oyunu veriyor ve böylece partilerin başkan adayları belirlenmiş oluyor.

ABD’de Başkanlık Seçimi 3 Kasım 2020’de yapılacak, yani seçime hemen hemen 1 sene kaldı. Trump ikinci döneme adaylığını koyduğu için Trump’ın 2.kez Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı olacağı kesin görünüyor ama rakip partide kıran kırana bir yarış yaşanıyor. 2016’da Partinin en ağır toplarından biri olan eski first lady, eski senatör ve eski dışişleri bakanı Hillary Clinton’ı aday gösterip; Donald Trump gibi hiçbir siyasi geçmişi olmayan, ilk siyasi macerasında başkanlığa aday olan bir figüre yenilen Demokrat Parti’de 2020 raundu kesinlikle kazanılması gereken bir seçim olarak görülüyor. Demokrat Partililer, Trump’ın ikinci döneme seçilmesinin ülkeleri için bir felaket senaryosu olacağını söylüyorlar. Ekonomideki düzelmenin geçici olduğunu, sağlık sigortasındaki kesintilerin, giderek artan eğitim ücretlerinin, dış politikadaki laubaliliğin, ırkçı yaklaşımların ve sosyal politikalardaki dengesizliğin ülkeyi toplumsal bir yıkıma itebileceğini savunuyorlar. Trump’a karşı duruş böylesine net olunca ve 2020 bileti böyle kıymete binince Demokrat Parti’de adaylık rekoru kırıldı. 20’ye yakın popüler isim ülkedeki değişimin öncüsü olma arzusuyla yola koyuldu.

Bugünkü durumda eski başkan yardımcısı, partinin bir diğer ağır topu Joe Biden %29’lara yaklaşan desteğiyle yarışın lideri olarak görünüyor. Hemen ardından da ABD siyasetinin en aykırı, en şahsına münhasır ismi, senatodaki tek sosyalist olan Bernie Sanders %18 oyla ikinci geliyor. 2016’da aday olup olmayacağı aylarca tartışılan hukuk profesörü Massachusetts Senatörü Elizabeth Warren %16 oyla üçüncü görünüyor. Hem siyahi hem de kadın oluşuyla, göçmen bir ailenin evladı oluşuyla ve politik duruşuyla ”Kadın Obama” ve ”Siyahi Clinton” benzetmeleriyle gündeme gelen California Senatörü Kamala Harris %7 oyla dördüncü görünüyor. İlk gay başkan adayı olmasıyla adaylığı haftalarca konuşulan South Bend Belediye Başkanı Pete Buttigieg ise %5 oyla beşinci sırada görünüyor.

Joe Biden’ın 1973-2009 arasında 36 sene senatoda dış ilişkiler konusunda önemli işlere imza atmış olması, merkezde konumlanıyor olması, başkan yardımcılığı yaparak ülkede ikinci adamlığı üstlenmiş olması onu avantajlı kılıyor. Joe Biden söylemlerinde halen başkan yardımcısıyken kullandığı dili sürdürüyor. Tüm Amerika’yı kapsayarak adım atmaya dikkat ediyor. Kampanyasını parti içindeki yarıştan ziyade ülke genelinde Trump’a karşı duran, her partilinin az veya çok desteklediği bir cephe haline getirmeyi amaçlıyor. Tabanını hoş tutacak popülist hamleler yerine 2016’da Trump’a oy vererek Wisconsin, Michigan, Pennsylvania gibi kritik eyaletlerde seçimi kaybettiren kararsız seçmenlere oynamaya çalışıyor. Bu etmenler bir araya geldiğinde de Joe Biden’ın şimdilik ipi göğüslediğini görüyoruz, tabii yaşı başta olmak üzere pek çok dezavantajı var; partinin değişim isteyen genç kanadından gerekli desteği göremiyor. Bu seçmenler gidip Trump’a oy vermez ama 2016’da olduğu gibi sandığa gitmeyerek seçimin kaderini değiştirebilir. ABD’de seçim öncesinde yapılan ulusal münazaralarda adayların performansları kader değiştirici sonuçlar doğurabiliyor. Joe Biden %35 oyla girdiği parti münazarasından %29 oyla çıktı, sönük performansı ona %6 oy kaybettirdi. Trump bir münazara canavarı olduğundan Biden karşısında daha da devleşebilir, Biden adaylığı kazansa dahi ilerleyen dönemde kampanyası sallantıya girebilir.

Bernie ! Ülkede yüksek makamlara seçilebilmiş tek sosyalist olması onu yalnızca ülkesinin değil dünyanın özel figürlerinden biri yaptı. 2016 kampanyasında önseçimlerin sonunda %44 gibi muazzam bir oya ulaşsa da daha merkezde konumlanan Clinton’a yenilmişti. Bernie Sanders, Joe Biden ismi netleşene dek anketlerde adeta şov yapıyordu lakin aynı Clinton gibi merkezde konumlanan Biden’ın çalışmalarına başlamasıyla ikinciliğe geriledi. Televizyondaki münazaralardan önce %12’lere kadar inmişken canlı yayın performansıyla yeniden %20 bandına yaklaştı. Bernie Sanders’ın kampanyası seçimin kaderi için kilit çünkü Sanders – Trump yarışı 2016 senaryosunun rövanşını oynamak değil, yeni bir senaryoyu yazmak olur. Tecrübeli klasik Demokrat Parti adayı karşısında Trump senaryosu değil de radikal ve alışılmışın dışında başkanın karşısına, radikal ve alışılmışın dışında başkan adayı senaryosu yaşanmış olur. Sanders’ın da Güneydoğu ve iç bölgelerdeki daha muhafazakâr partilileri etkilemek ve oylarını almak konusunda problemleri olduğu biliniyor. Partinin klasik tabanına yeterli ölçüde kendini anlatamadığı ve o kitleden yok denecek kadar az oy alabildiği biliniyor. Bu durum adaylığı kazansa dahi Trump karşısındaki at başı o yarışta kendisine kötü sürprizler hazırlayabilir.

2016’daki Clinton rüzgârının aksine bu kez kadın adayların anketlerde çakıldığını görüyoruz. Kamala Harris gibi, Tulsi Gabbard gibi, Kirsten Gillibrand  gibi, Amy Klobuchar gibi popülaritesi son derece yüksek olan isimlerin anketlerde döküldüğünü görüyoruz. Gillibrand geçtiğimiz günlerde %1’in altına inince yarıştan çekildi. Gabbard ve Klobuchar ise %1 – 1,5 dolaylarında gidip geliyor; senatörlüğe büyük destekle seçilen başkan adaylığı da büyük ses getiren Kamala Harris ancak %7 destek alabiliyor. 2016’da Clinton’la yarışa girmesi beklenen ama bunu yapmayan partinin sol – ilerici tarafından olan Elizabeth Warren ise %16 oyla üçüncü olarak ve tek iddialı kadın olarak yarışı sürdürüyor. İlk parti münazarasından sonra %11 oyu olan Warren münazaradan sonra %15’in üzerine çıkarak maçta uzun ömürlü olacağını ve ciddiye alınacak bir rakip olduğunu gösterdi.

Önseçimlere 4 ay kala durum bu şekilde olsa bile ABD’de önseçimlerde sürprizler eksik olmaz. Yarışta Biden, Sanders, Warren ve ucundan kıyısından Harris’ın iddialı olduğunu görüyoruz. Lakin %0,4 oyla başlayıp bugün %5’leri gören Pete Buttigieg’i ve Texas valilik seçiminde sınırları zorlayan Beto O’Rourke’un izlenmesi gerektiği kanaatindeyim, ilerleyen dönemde şaşırtabilirler.

Bakalım Demokratlar bu kez doğru adayı tespit edip, doğru stratejiyi uygulayabilecekler mi yoksa Trump karşısında ikinci hezimeti mi tadacaklar? İnanın henüz tahmin edemiyorum lakin biliyorum ki seçim oldukça yakın geçecek ve eğer Demokratlar doğru planı çizemezlerse hatalarına ve aşırılıklarına rağmen halen ciddi oy potansiyeli olan Başkan Trump’a 2.dönemini altın tepside hediye edecekler…

 

 

AKP’nin Boyası Döküldü

AKP’nin bir çözülme sürecine girdiği açık. Sadece kurulacağı söylenen iki yeni partiye gidecek olanları kastetmiyorum. AKP’ye destek veren yazar ve yorumcular ile halkın görmezden geldiği çürüme ve kokuşmanın daha çok dile getirilmesinden bahsediyorum.

Muhalefetin gördüğü olumsuzlukları, içeriden olanlar yani AKP yöneticileri, seçmenleri ve Tayyip Erdoğan hayranları da görmüyor muydu? İçeriden olanların dışarıdan bakanlardan daha çok pis kokuları aldığından şüphe yok. Ama yeni yeni gördükleri çirkinlikleri ve duydukları pis kokuları ifade etmeye başlamalarının sebebi ne olabilir?

***

Karar Gazetesinde Yusuf Ziya Cömert eskiden AKP’yi “göğsünü gere gere savunan” bir yazar.

Şimdi AKP teşkilatlarını yönetenler için kullandığı sıfatlara bakın: “Hayli nobran, hayli mütekebbir.”  Yani AKP yöneticilerinin “davranışı kaba, sert, gönül kırıcı ve kibirli” olduklarını söylüyor.

Ve AKP kitlesi için yaptığı şu tespitlere katılmamak mümkün değil:

Bunu biliyordu AK Partililer, biliyor ama susuyorlardı.

Sadece kendi içlerinde fiskosla konuşuyorlardı, dışarıdan duyulmayacak şekilde. Seçimden sonra biraz aşikâre konuştular.

En klasikleşmiş özeleştiri: Mücahitler müteahhit oldu. Yönetenlerimizde kibir, gösteriş, israf had safhada.

Eskiden göğsümüzü gere gere savunuyorduk, şimdi de savunduğumuz tarafları var. Ama insanlar yolsuzluk deyince, torpil deyince, damat deyince, yeğen deyince sesimiz kesiliyor.

Seçim öncesinde Öcalan’ın mektubunu açıklatmak, kimin fikriyse yanlıştı, bak nasıl ters tepti.

Bazen öyle haksızlıklar yapıyoruz ki, yaptığımız haksızlıkla kendimiz baş edemiyoruz.

Yolsuzluk? Sadece kısık sesle konuşabiliyoruz.

Nepotizm? (Eş, dost, akraba kayırma; adam kayırmacılığı) Yapıyoruz. Ama o konunun dokunulmazlığı var. Açılacak gibi olduğunda, hemen kapatılıyor.

*************************************

DİLİPAK’ın Özeleştirileri

Yeni Akit Gazetesinde yazan Abdurrahman Dilipak’ın aynasına yansıyan Ak Partililerin görüntüsüne bakalım:

Biz, Hz. Ömer’in, “kamuya ait kandili söndürüp, kendi kandilini yaktığı” misali üzerinden kendimizi anlatırdık.

“Devletin malı deniz, yemeyen domuz” noktasına geldi işler. “Selam verdim rüşvet değildur deyu almadılar” günlerini yaşadı ümmet.

Biz inandığımız gibi yaşamayı bırakınca, yaşadığımız gibi inanmaya başlamak da yetmedi, sanki fetvalarla halimize uygun bir din icad etme noktasına mı geldik yoksa!

Mesela fetva almaktansa, kendinize uygun bir fetvacı bulun, fetva kolay! Bir çözüm yolu bulurlar. “Cihad” deriz, bir yol bulunur. Cinayete de bir yol bulunur, zimmet’e, gasb’a, yalan’a da, yeter ki isteyin ve kılıfını bulun!

Siyaseti yalan söyleme sanatı olarak görenler, yapanlar var. “Harp hiledir” diye başlıyor ve siyaseti örtülü bir savaş olarak görüyor ve o zaman da haramlar onun için mubaha dönüşüyor!

Biz ülkeyi, toplumu kurtarmak için iktidar olmayı kafamıza koymuştuk!

İşte geldiğimiz yer. Ne cemaat kaldı, ne STK dediğimiz yapılar, ne de media.. Artık gazeteler dibe vuran tirajları ile daha fazla yol alamayacaklarını görüp, teker teker yayın hayatlarına son veriyorlar.

Siyaset, ahlaki ve hukuki zeminini kaybederse mafyalaşır. Ana belirleyici, güç ve çıkar! Hele güç ve çıkar ilişkisi ahlaki zeminden uzaklaşırsa işler daha da sarpa saracak demektir.

Kibirli, inatçı, zalim, cahil, la yüs’el (hesap sorulamaz) insanlardan uzak durmak gerek..

*********************************

Şatafatlı Mağlubiyetin Tescili

Yukarıda bahsedilen bozulmaları çok önceden uyaranlar da vardı. Bizim gibi farklı mahalleden olanlar yanında, eski mahalleden taşınan bazı İslamcı yazarlar da çok daha önceden uyarılar yapıyordu.

Mesela “ortaokul yıllarından beri İslamcı hareketin içinde” olan Levent Gültekin‘in yazdığı “ŞATAFATLI MAĞLUBİYET / “İslamcıların İktidarla İmtihanı” kitabında önemli değerlendirmeler vardı:

***

“Hazırlıksız ve önyargılarla yüklü İslamcılar iktidar gücüne eriştiler. Hem de demokrasi tarihimizde hiçbir iktidara nasip olmayan bir güçle muktedir oldular.

Bu aslında din üzerinden bir iktidar mücadelesiymiş.

Manevi değerleri öncelemiş gözüken İslamcıların değerler üzerinden yapılan eleştirilere verdikleri cevaplar da değişti.

Mesela ‘dürüstlük’‘özgürlük’‘iç barış’‘eşitlik’ dediğimizde ‘ama yol yaptık’ diyorlar.

‘Tamam, ama yıllardır savunduğumuz değerler yok oldu’ dediğimizde ‘sen ekonomiye bak’ diyorlar.

Hak yiyorlar. Adam kayırıyorlar. Yalan söylüyorlar. Gene de kendilerini ne suçlu, ne hatalı, ne de günahkâr hissediyorlar.

İslamcılık için İslam’ı bile gözden çıkarıyorlar.

İslamcılık şatafatlı bir iktidarla beraber ağır bir mağlubiyet yaşıyor.”

*********************************

Ekonomik Başarı ve İslam’a Hizmet Boyası Döküldü

Bütün uyarılara rağmen AKP kitlesinde bir çözülme veya yeni bir arayış başlamamıştı. Şimdi neden başladı?

Çünkü “ama yol yaptık”, “sen ekonomiye bak” demenin bir inandırıcılığı yok. Ekonomiyi iyi yönetmedikleri, ülkeyi soktukları büyük borç batağına rağmen, ekonomik büyümenin kendilerinden önceki yönetimlerden geride kaldığı anlaşıldı. Türkiye’yi ekonomik alanda (GSYİH büyüklüğü) dünyada 17’nci sırada iken 18’nci sıraya düşürdüler. IMF’nin tahminleri gerçekleşirse 2019 yılı sonunda 20’nci sıraya düşeceğiz.

“İslam’a hizmet ettik” sözlerinin de gerçeği yansıtmadığı anlaşıldı. İslam diye hizmet ettikleri cemaat,  tarikat, dernek ve vakıfların içyüzleri ortaya çıktı.

Eskiden “Yüzde 99’u Müslüman olan” dediğimiz Türkiye’de, 17 yıllık İslamcı AKP yönetimindesonra geldiğimiz nokta şu:

“% 14 Allah’a inanmıyor. % 25 Meleklere inanmıyor. % 24 Kur’an-ı Kerim’in vahiyle geldiğine yani Kur’an’a inanmıyor. % 37 Peygambere, Hz. Muhammed (S.A.V.)’e inanmıyor. % 43 Hiç camiye gitmemiş. % 55 Ramazan ayında oruç tutmuyor. % 78 Beş vakit namaz kılmıyor. (Çok önem verdikleri İmam Hatip Liselerinde okuyan öğrencilerde de namaz kılma oranı aynı). % 35 Gusül abdesti almıyor veya bilmiyor…”

 

 

Sağ Duyuya Davet veya Akıllı Olmaya İhtiyaç Var

0

Dinamik toplumuz, her şeye maydanoz olmaya bayılıyoruz, koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi denir misali, çok zaman haddimizi bilmezlik yapıyoruz. Ufacık bir siyasi hareketlenmede her birimiz klavye silahşoru oluyoruz.

Ölümlü olduğu kesin inancımıza rağmen, bir siyasi figür veya düşünce uğruna insanların kavgalaşmasını hiç anlamamışımdır. Hele, aynı şeyi söyledikleri halde üslup ve değerlendirme farklılığından dolayı insanların birbirleriyle zıtlaşmalarını pek tuhaflarım, uzaktan onlara istihzai tebessümle bakar yoluma devam ederim.

Yurt dışı seyahatlerine arzulu değilim; inanırım ki tarih, sanat, kültür hariç, oralarda göreceğim pek çok güzellik ülkemizde var. On dört günlük Kazakistan ve Özbekistan seyahatim oldu, gidip gördüğüme değdi. Bu süre içinde sosyal medyadan uzak kaldım. İstanbul Havalimanına indiğimde “Özgürlükler ülkesi Türkiye seni çok seviyorum.” diye haykırdığım ülkeme dönüp sosyal medya platformlarına göz attığımda hem üzüldüm hem tebessüm ettim. Biz bu kadar saf, basiretsiz, birbirini anlamaktan aciz, olay ve olgulara at gözlüğüyle bakan insanlar olamayız, dedim. Takibinde olduğum ve grubunda bulunduğum platformlar tam bir arenaya dönmüş. Birbirini yanlış anlayanlar, anlamak istemeyenler, trollere malzeme olanlar, gaz verenler ve gazını giderenler, farkında olmadan profillerini ortaya koyanlar…

Hep söylerim: Telefon ve sosyal medya iyi bir anlaşma, iletişim aracı değil. Bu araçları medeni seviyede kullanabilme düzeyinden yoksunuz. Ben bu araçlarla ciddi bir sorunumu hallettiğimi hatırlamıyorum. Zaten iletişim ve üslup özürlü bir toplumuz, sosyal medya aracılığı ile birbirimizi daha fazla kırıyoruz. Duygularımızı çok kere kontrol edemiyoruz, maksadını aşan kelimelerle birbirimizi incitiyoruz. Bu mecralar sadece haberleşme amacıyla kullanılmalı. Fazlası bize zarar veriyor. Bazen, bir üst akıl, insanları birbirine düşürmek için mi bu araçları icat etti, diye düşündüğüm oluyor. Cambaza bak misali, biz kavga ederken birilerinin kendince kutlu hedefine ulaştığı kesin.

Yahudi asıllı bir Rus, İsrail’e göçme iznini alır. Gümrük çıkışında, Ruslar, bagajını denetlerken elbiselerin arasında Lenin’in büstünü bulurlar…  Görevlinin, “Bu nedir?” sorusuna Yahudi: “Bu nedir, sorusu yanlıştır yoldaş; bu kimdir, demeniz gerekirdi! Bu, Lenin’dir; sosyalizmin temellerini atan, Rus halkına iyilikler getirendir. Ben de bunu bereketli günlerin anısı diye yanıma aldım… ” diye cevap verir. Rus görevli etkilenmiştir, kolayca geçirir Yahudi’yi. İsrail, Tel Aviv Havaalanında gümrük memuru büstü görür ve “Bu nedir?” diye sorar.  Yahudi bu defa: “Bu nedir, sorusu yanlıştır paşam; bu kimdir, demeniz gerekirdi. Bu Lenin’dir. Bu deli cani yüzünden Rusya’yı terk etmek zorunda kaldım. Yanıma aldım ki, her gün bakıp bakıp ona lanet okuyayım! Etkilenmiştir İsrailli görevli. “Tamam, geçebilirsiniz.” der ve Yahudi’nin girişine izin verir. Adam evine gelir, büstü büfenin üstüne koyar, gelişi nedeniyle de akrabalarına davet verir. Yeğenlerden biri, “Bu kimdir?” diye sorar. Yahudi, “Bu kimdir, sorusu yanlıştır kuzum; bu nedir, demen gerekirdi. Bu, on kilogram, yirmi dört ayar altın; vergisiz, gümrüksüz, üstelik KDV’siz!!!”

 

“At binenin, kılıç kuşananın.” demiş atalarımız. “Gemisini yürüten, kaptan” diye bir deyimimiz var. Sosyal medya platformlarında bir arpa boyu yol almadığımız halde,  birbirimizle didişirken, zamanımızı israf ederken birileri atını alıp Üsküdar’ı geçiyor.

 

Sosyal medya uzmanı bir dostum, bir sohbetimizde bana, dijital ortamda yazılan hiçbir yazının kaybolmadığını, sildiğimizi zannettiğimiz bilgi ve belgelerin aslında silinmeyip depolandığını, birkaç yazışma ile insanların dünya görüşlerinin, hassasiyetlerinin belirlendiğini, kişiyi kendisinden daha iyi ifade eden mahrem bilgilerin istenildiğinde rahatça pazarlanıp kullanılabileceğini, bu bilgilerle insanlara şantaj yapılabileceğini, bir reklam ve tehdit aracı olan insanoğlunun geleceğinin karanlık olduğunu söyleyince dehşete düştüm. Evet, hepimiz, birilerinin kendisine akort verdiği birer enstrümanız.

 

Bizde “ipin ucu puştun elinde” diye bir tabir var. Adamlar, DNA ve beyin sinyallerimizi elde ederek yazacakları bir programla üretecekleri suyu dilaltından enjekte etmek suretiyle kişileri yönetmek için e-water projeleri üzerinde çalışırken biz hala birbirimizi yemekle, şu veya bu siyasi figürün dedikodusunu yapmakla, bir türlü sahibi olamadığımız vatanı kurtarmakla meşgulüz. Vatan, millet burada ama kaybedilen zaman hiç geri gelmeyecek, kalpler hep kırık kalacak. Akıllı olmaya ihtiyaç var.

 

İçe kapanalım, demiyorum. İnsanlığa söyleyecek sözümüzün olduğu iddiasında ısrarlıyım. Ruh ve beden sağlığımız, neslimiz, zaman ve mekân; hepsi bize emanet. Bir daha elde edemeyeceğimiz emanetleri iyi korumalıyız. Zaman, dostluk, akraba ilişkileri, temel değerlerimiz; bizi biz yapan ve bizi bize kazandıran kutsallarımızdır.

 

Akıllı olma vaktidir. Sağduyu her zamankinden daha çok lazım.

 

 

Cumhurbaşkanı ve Bakanlara Hediye Verilmesi

Kayyum olarak Mardin Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini de üstlenen Vali Mustafa Yaman‘ın, önceki dönem kayyumluğu sırasında dağıttığı hediyeler gündem oluşturdu. Hediyelerin toplamı 600 bin lirayı buluyordu. “Bu boyutta hediye Mardin için çok değil mi?” sorusuna, Kayyum Başkan “başka belediyelerin tören temsil giderlerinin daha fazla olduğu”cevabını verdi.

Mardin Belediyesi bu dönemde gümüşçüden Cumhurbaşkanı Erdoğan için 3 Mayıs 2017’de 136 bin 946 liralık hediye almış. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu içinse aynı firmadan alınan hediyenin bedeli 39 bin 883 lira. Yaman’ın görevde olduğu yıllarda Mardin Belediye Başkanlığı, dönemin Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz için 23 bin 772 lira, Milli Savunma Bakanı Fikri Işık için 21 bin 792 lira, Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu için 74 bin 886 lira ve Gençlik ve Spor Bakanı Osman Aşkın Bak için de 83 bin 207 lira değerinde hediye almış.

Vali ve Kayyum Belediye Başkanı bu hediyelerin faturalarında yer alan rakamların gelen heyetlere verilen toplam meblağlar olduğunu söylüyor.

Bir devlet yetkilisinin kendisinin üstü durumundaki kişilere ve yanındakilere devlet kesesinden yüksek meblağlı hediye vermesini “hukuki ama etik değil” diye yorumluyor. Kişilere verilen hediyelerin “yüksek meblağlı olmadığını” savunuyor.

“Kayyum Yaman’ın daha önce de bakanların karşılanması sırasında ikram edilen kuruyemişler için iki ay içerisinde 235 bin liralık alım yaptığı ortaya çıkmıştı. Belgelere göre kayyum Yaman yönetimindeki belediyenin 620 milyon lira borcu, kasasındaysa yalnızca 93 milyon lira nakit parası bulunuyor.”

Meblağı ne olursa olsun görevi ülkeye hizmet etmek olan kişilere Belediye Başkanlığı bütçesinden hediye verilmesi demokratik ülkelerde hukuka ve etik kurallara aykırıdır.

Sadece hediyeler değil, Belediye bütçesinden partililere verilen binlerce kişilik ziyafet giderleri, gelen heyetlere kiralanan lüks araç filoları masrafları Mardin Belediyesi kayyuma devredilmiş olmasaydı belki de ortaya çıkmayacaktı.

Devlet kesesinden yapılan bu hovardalık Mardin Belediyesine mahsus bir şey değil, yaygın bir uygulama gibi görünüyor.

Önceki yıllarda yazdığım iki yazıdan alıntılarla, hukuka ve ahlaka aykırı bu kötü uygulamaların yaygınlaşmasının tesadüf olmadığını anlatmaya çalışacağım.

*********************************

SUUDİ KRALININ HEDİYELERİ

Hürriyet Gazetesinde Mehmet Y. Yılmaz, 2008 yılından başlayarak, o zaman Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül‘e ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan‘a yüzlerce defa (20082016 yılları arasında her pazartesi) aynı konuyu sordu:

“2007 yılı Kasım ayında ülkemize gelen Suudi Arabistan Kralı size ve eşlerinize hangi hediyeleri verdi, hediyelerin değeri nedir, bu hediyeler için kanun ve yönetmelik çerçevesinde bir işlem yapıldı mı?”

Bu soruya ve aynı konuda TBMM’de verilmiş çok sayıdaki soru önergelerine bu güne kadar cevap verilmedi.

Bu durumda ne yapılacağı esasında kanun ve yönetmelikle düzenlenmişti: “Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu”, kamu görevlilerinin, yabancılardan aldıkları değeri asgari ücretin 10 katını aşan hediye niteliğindeki eşyayı, alındıkları tarihten itibaren bir ay içinde, kurumlarına teslim etmek zorunda olduklarını belirtiyor.

İlgili Yönetmelik ise, seçimle iş başına gelen kamu görevlileri ve eşlerine verilen hediye niteliğindeki eşyanın 10 gün içinde değer tespiti yapılmak üzere Defterdarlıklara gönderilmesini emrediyor.

Bunun aksine davrananlar hakkında 3 yıldan 5 yıla varan hapis cezası söz konusu.

11 seneyi geçen bir zaman diliminde yüzlerce defa aynı konuyu gündemine taşıyan yazara neden cevap verilmedi? (Sonunda Mehmet Y. Yılmaz Hürriyet’ten kovuldu.) Kamuoyuna neden bir açıklama yapılmadı? Ben anlayabilmiş değilim.

Devlet büyüklerimiz neden bu basit sorulara doyurucu bir cevap vermezler?

Bu makamların töhmet altında kalmış olması canımı yakıyor.

*********************************

ABD Başkanı Devletinin Parasını Keyfince Harcayamaz

Bu Amerikalılar bir tuhaf. Dünyanın bir numaralı devleti olacaksınız. Bu devleti yönetmek için 4 veya 8 seneliğine bir Başkan seçeceksiniz. Başkanlık süresi bittiğinde ise zenginleşeceği yerde başkan ve ailesi borç içinde kalacak.

Başkan yıllık ortalama 500 bin dolar maaş (Cumhurbaşkanımızın maaşının 4 katı)  alıyor.  Ancak ABD Başkanları değeri250 dolardan yüksek hediye alamazlar. Çocuklarının düğününde takılan hediyelerle zengin olamazlar.

Yüksek maaşına rağmen Başkan ve ailesi Beyaz Saray’dan beş parasız ayrılır.

Çünkü “ABD Başkanları Beyaz Saray için kira ödemez ama bunun dışındaki her şey maaşlarından kesilir. Kendisinin, ailesinin ve kişisel misafirlerinin bütün masraflarını Başkan karşılamak durumundadır. Sadece resmi devlet konuklarının ağırlanma masrafını Amerikan vergi mükellefleri öder.

Geri kalan kişisel mutfak giderleri, hizmet ve malzemelerin ücreti Başkan ve ailesine aittir. Başkan elbiselerinin kuru temizleme ücretini kendisi ödemek zorundadır. Ayakkabılarının boya ve cilasının da… Konutun başkan ve ailesinin kaldıkları kısmındaki temizlikçi, garson ve hizmetçilerin ücretini de başkan öder. ABD Başkanı, şehir dışı tatil masraflarını, eşinin kuaför ve elbise masraflarını da kendi cebinden karşılamak zorundadır.

Kısacası, Başkan kira ve elektrik faturası dışında kendisi ve ailesi için harcanan her kuruşu devlete ödemek zorundadır.

ABD’ye devlet başkanı seçildi diye kimse, devletin parasını keyfince harcayamaz.

Beyaz Ev, başkanlar için kalıcı bir ihtişam ve keyif sarayı değil, geçici bir barınma ve hizmet yeridir. Nitekim Michelle Obama, ‘çok iyi dekore edilmiş bir hapishane’ olarak nitelemişti.

Adamlar bizi nasıl kıskanmasın? Bizim belediye başkanlarımız bile, devletin parasını harcama konusunda, ABD Başkanından daha yetkili.