21.8 C
Kocaeli
Salı, Haziran 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 521

Manuel Kırkyaşaryan (1)

0

Her olay, özellikle tarihsel olanları.

Bir odak noktasıdır ki, etrafı başka olaylarla çevrilidir.

O çevrili dairede cereyan eden, olup biten olaylar da,

Onu saran başka bir çevresel olaylarla kuşatılmış, sarıp sarmalanmıştır.

Bu çevrili yerdeki olay, hâdise ve vukuatlar da, onu çevreleyen,

Onu saran diğer bir çevre ve daireyle kucaklanmıştır.

Böyle böyle her küçük olay, bir başka olayın çemberi içinde yer alır.

Merkezde yer alan tarihsel olaylar; en büyük dairenin odak noktası hükmündedir.

Bundan anlaşılıyor ki, tarihte yaşanmış tüm olaylar;

İç içe dairecikler hükmünde birbirlerini sarmalayıp durmakta.

Merkezdeki olay; son dairenin bir başlangıcı olarak kendisini göstermekte,

Kendisinde son dairedeki olup bitenlere işaretler bulunmaktadır.

Olaylar demek ister ki: “Beni anlamak isteyenler, benim sonuç olduğumu bilsinler.

Benden hareketle başlangıç noktasını bulsunlar. Sırf bana bakıp hükme varmasınlar.

Asıl sebebi, asıl sebebin de sebebini araştırsınlar.

“Hemen öyle son duruma bakıp, karar vermesinler. ‘Es sebebü ke’l- fâil.’

Yani sebep olan yapan gibidir sırrınca, sebebin sebebini keşfe çalışsınlar.

Yoksa aldanır ve istemeyerek aldatırlar.”

Çünkü bir şeyin zâtında doğru olması başka, muktezayı hâle binaen,

Yani zaman ve zemine göre doğru olması daha başka bir şey.

Çıplak olarak bir olayı değerlendirmek başka,

Onu çevresel etkiler altında ele almak daha başka bir şey.

Hani derler ya: “Ölende mi kabahat, yoksa öldürende mi?” diye.

Unutmıyalım, sebep olanlar, yapanlar gibi, meydana gelen olaylardan mes’ûl ve sorumludur.

Tarihî olaylarda, işin bu yönüne bakmadan hükme varmak, son derece yanlış sonuçlar doğurur.

Tarihi de aslî yolundan saptırır.

Bütün bu girizgâh ve girişleri bana,

Bir ilim adamımızın; neşir ve yayınlanmasına vesile olduğu bir kitabı yaptırdı.

Kitap; güncel olmadığı halde güncelleştirilen ve ısrarla gündemde tutulan,

Daha doğrusu tutturulmak istenen “Ermeni Sorunu”, “Tehcir Meselesi”, “Sözde Soykırım”

İddia ve savlarını işleyen türden bir kitap:

“M.K. (Manuel Kırkyaşaryan) Adlı Çocuğun Tehcîr Anıları”

Baskın Oran’ın baskıya hazırladığı bir eser / yapıt.

Elbette anlatılanlar doğrudur.

Şüphesiz küçük yaşta tehcir (göç ettirme) yüzünden başına gelmeyen kalmamıştır o çocuğun.

Muhakkak ki, o çocuk, çok çile çekmiştir. Hayatın türlü çeşit zorlukları karşısında kalmıştır.

Tabii ki, hayatın bin bir sille ve tokadını yemiştir.

Ama yazının başında belirttiğim gibi, sırf bu yaşanılanlara bakarak,

Toptancı bir hükme varamayız.

Toptancı bir karar veremeyiz.

Çünkü her olay, bir iplik yumağı gibidir.

Nasıl ki bir ip yumağı, başlanan noktanın üstüne iplerin binlerce defa sarılmasıyla meydana gelir.

Başlangıç noktasına nasıl ki yumağı çöze çöze ulaşılırsa;

Bir hadisenin de özüne; birbirini saran,

Birbirini -dıştan içe doğru- meydana getiren olayların iç yüzüne vâkıf olmakla erişilir ancak.

Yoksa çok yanılır, pek çok yanıltırız.

 

 

 

Din Dersleri Emekli Öğretmeni Ramazan Demir; ‘Vatansız Dünya Vatandaşı’ Kavramı Hakkında Konuştu.

Oğuz Çetinoğlu: Vatan duygusu‘ kavramı hakkındaki değerlendirmenizle röportajımıza başlayabilir miyiz?

Ramazan Demir: Dünyanın her yerinde vatan duygusu; barınılan, ekilen, biçilen anlamında tek tiptir. Buna seküler vatan anlayışı da diyebiliriz. Seküler vatan anlayışında, gerek vatanın elde edilmesinde, gerekse başka vatanlara müdahalede, iyi veya kötü her yol yürünebilir bir yoldur. Dünyada işgalci güçlerin, hiç yoktan nereleri nasıl işgal ettiğini düşünürsek, yok yere işgalin ne demek olduğu ve onların vatandan ne anladığı daha iyi anlaşılır.

İslâm inancında ‘vatan sevgisi imandandır.‘ İslâm’da vatan, vatanlardan bir vatan veya Dünyanın tamamı olmayıp; özel, olmazsa olmaz ve nev-i şahsına münhasırdır. Vatan kavramının sadece İslâm’da tasnifi vardır; dâru’l-İslâm, daru’l-harp… Bu kavramlar konumuza bakış açısı veriyor, ancak ayrı bir sohbet konusu olabilir.

Çetinoğlu: Afedersiniz… ‘Vatan sevgisi imandandır‘ sözü Kur’ân-ı Kerîm’de yer almıyor. Hadis olup olmadığı hususunda da ihtilâflar var. Bir kısım âlimler: ‘Bu ifâde, mevzu hâdis olmakla birlikte mantıken doğrudur‘ diyorlar. Bir kısım âlimler de mantıken de yanlış olduğunu iddia ediyorlar ve iddialarını şu hükümle temellendiriyorlar: ‘Kur’ân-Kerîm, vatan müdafaasını emretmekle birlikte, Îman’ın şartları arasında ‘vatan sevgisi’ olarak tercüme edilebilecek veya yorumlanacak bir ifade yer almamaktadır. İfâdenin mefhum-u muhalifinden, vatanını sevmeyen bir insanın imanının olmadığı veya hiç değilse zayıf olduğu manası çıkarılır. Ki bu düşünce yanlıştır.’  Şahsen bir Türk milliyetçisi olarak ‘Vatanı sevmenin en tabiî hak ve daha önemlisi, mukaddes bir vazife‘ olduğuna inanmakla birlikte fitneye sebebiyet vermemek maksadıyla bu ifadenin ‘hadis‘ olarak etiketlenmesinin doğru olmadığı kanaatindeyim. Peygamberimiz (sav) Efendimiz’in vatanını sevdiği, sünnetiyle vâriddir. Rivâyet edilir ki, ‘Medine’ye hicret etmek üzere Mekke’yi terk ederken, şehrin son görüntülerine bakmış ve mübarek gözlerinin yaşarmasına engel olamamıştır.’ O yaşları, vatan sevgisinden başka bir duygunun tezahürü olarak yorumlamak hata olur. İlâhiyatçı değilim. Bunlar benim şahsî düşüncelerimdir. Yanılmış olmaktan Allah’a (cc) sığınırım.

Siz de yorumlarınızı lütfeder misiniz?

Demir: Vatan sevgisini tartışmasız imandan saymazsak, şehit kavramının önemini, emrediciliğini gözden kaçırırız. İslâm’da ‘kahraman desinler‘ diye bir savaşma biçimi yoktur. Sadece şehit kavramının önemi, vatan sevgisinin gerçekten imandan olduğuna mutlak delildir. Ayrıca Kur’ân’da, mallarımızla, canlarımızla Allah yolunda gayret edip savaşmayı emreden ayetleri de dikkate aldığımızda, vatan sevgisiz bir imanın, Kur’ândaki gerçeklerle bağdaşmadığı görülür. Vatanı öne çıkaran her ayet imandan bir cüzdür. Vatan sevgisi şehitlik ve savaşmak gibi muhkem ayetlerle sabittir. Gelelim vatanın niçin sevildiğine… Güvenli bir vatan olmazsa, Cuma namazı kılınamayacağı, Allah’ın bilumum emirlerinin huzur içinde ve eksiksiz yerine getirilemeyeceği izahtan varestedir. İstiklal harbinde bazı âlimlerin, vatan güven altına alınmadan, cuma namazı kılınamayacağı fetvası ilelebet geçerlidir. Güvenli bir vatan, İslâm’ın yaşanmasına temel teşkil eder. Kim bir kavme benzemeye çalışırsa, o da onlardandır‘ hadisi şerifini de dikkate aldığımızda, İslâm inancında hem vatan, hem de kişinin fiillerinin neler olabileceği, İslâm’ın tâyin ettiği ölçüler doğrultusunda kayıt ve kontrol altındadır. Bunların ayrıcalığına sadakati olan,  ayrıntısını öğrenir ve riayet eder.

Günümüzde insanların neredeyse tamamının (yüzde takdiri sizin olsun) birbirine benzediği, doğumdan ölüme, anaokulundan üniversiteye, inanç ve amel konusunda tam bir dünyevîleşme, din dışılık (vakıaları), kimseye sır değil. Eğitim, insan ilişkileri, meslek edinme, futbol, sinema, tâtil, mefruşat, bağımlılıklar,  ithal kavramlar, moda, müzik, marka, medya ve onlarca konuda, besmeleyi dışlayan, besmele dışı süreçlerin hükümran olduğu biliniyor…

Çetinoğlu: Bunlar sizce ne manaya geliyor?

Demir: İnsanların kimliğinde tayin edici olan ve onları yöneten en temel amiller, bu saydığımız beğeni ve arzulardır. Besmele dışı beğeni ve arzular zinciri, insanları gönüllülük esası ile esir etmiştir; ancak bu esaret değil ‘hürriyet’ olarak algılanıyor. Bu beğeni ve arzular zincirine bağlananları, standart insan tipi diye tanımlayacağız. Yeryüzünün yegâne iktidarı insanların beğeni ve arzularını yönetenlerdir. Bundan ötesi lojistik yönetmendir. İaşe ve ibate taburudur; kolluk kuvvetlerine vaziyet etmektir. Dünya; beğeni ve arzuları yönetenlerin ellerinde dönüyor.

Çetinoğlu: Hocam biraz mübalağalı, yenilerin tabiri ile ‘abartılı’ bir ifade olmadı mı? En azından sizin gibi, benim gibi düşünen insanları -ki sayılarının az olduğunu söylemeye hakkımız yok. O halde- onları da ‘yok‘ sayamayız.

Demir: Doğru düşünen insanların olması başka şey; Dünyaya hükümran olan yaşama biçimi daha başka şeydir… Dünyaya damgasını vuran yaşama biçimini, Dünyaya egemen güçlerin zihniyetine uygun olan beğeni arzular zinciri tayin ediyor. Bunların, moda, finans, müzik, cihanşümul organize tuzaklar (besmeleyi dışlayan bilumum yarışmalar), sinema, imaj, marka, uyuşturucu, pazar payı silah sanayinden fazla olan cinsellik, mefruşat ve özetle tüketim olduğunu hatırlarsak, tespitimizin abartılı olmadığı, Anadolu’daki yaşama biçiminin (çok sınırlı bir miktar hariç), Avrupa’nın taklitçisi olduğu kimseye sır değil.  ‘Taklitçiler asıllarını yaşatır‘ sözünü hatırlayalım.

Çetinoğlu: İçimizde ve dışımızda ‘toplum mühendisliğine özenen, insanı yeniden şekillendirmeye çalışan beynelmilelcilere dikkat çekiyorsunuz. Mükemmel…

Demir: Beğeni ve arzular zincirine esir olan standart insan tipi, vatansız dünya vatandaşının temelini, mayasını oluşturuyor. Bunun devamında, ‘vatansız, dinsiz, milliyetsiz’ bir tek Dünya devleti, tek kutuplu bir Dünyanın kurulmasına zemin hazırlıyor. Tek kutuplu Dünyanın esasen küreselleşmeden (benim tanımımla küreselleşme çukurundan) başkası olmadığı ayrı bir konuşmaya konu olabilir.

Vatansız Dünya vatandaşı kavramını ben telaffuz ettim. Yeni kurbağa dilinde buna ‘kavramsallaştırma‘ diyorlar.  Vatansız Dünya vatandaşı olmayı veya yetiştirmeyi marifet sayan itiraf gibi deliller var. Nice kurumun duvarlarında okumuşsunuzdur: ‘Dünya vatandaşı yetiştiriyoruz.’ Ama cümlenin önüne bir kelime ekleyeceğiz: ‘Vatansız!’ Esasen ve zımnen şöyle demiş oluyorlar: ‘Vatansız Dünya vatandaşı yetiştiriyoruz.’

Çetinoğlu: Müsaadenizle bir ara sorum olacak: ‘Ekleyeceğiz‘ dediniz. Dördüncü çoğul şahıs kipi kullandığınıza göre… bir ekip çalışması mı söz konusu?

Demir: Onu ben ekledim. ‘Dünya vatandaşı yetiştiriyoruz‘ diyorlar ya! Evet, doğru, ancak bu ifadenin başına ‘vatansız‘ ifadesini eklediğimizde, denklem tamamlanıyor. Çünkü Anadolu değerlerinde vatan kırmızıçizgileri olan bir vakıa… Anadolu’da bir vatandaş yetiştireceksiniz; Dünya vatandaşı diye tanımlanacak. Değerler bütün Dünyaya hükümran değil ki, yetiştirilene Dünya vatandaşı denilebilsin!

Çetinoğlu: Dünyâ vatandaşı‘ kavramını nasıl yorumluyorsunuz?

Demir: Dünya vatandaşı ifadesinden, ‘Türkiye vatandaşı‘ anlamını çıkarmak imkânsız olduğuna göre, Dünya vatandaşı, küreselleşme denilen ve egemen Dünyâ değerlerini (saydığımız beğeni ve arzuları) yadırgamayan, alan kişi demektir… Çünkü Anadolu değerlerini kuşanmak, söylediğimiz gibi; kırmızıçizgileri olan bir şey… Dünyâ vatandaşı,  bir ülkeye has olmayıp, dünyânın her yerine ‘ayak uyduran‘, her ülkeye vatandaş olabilendir. Dünyânın her hangi bir yerinde, meslekte seçici davranıp, oturup kalkmak, ticâret vs. yapmak, bir kurumda çalışmak başka şey; her ülkeye vatandaş olacak kadar, her ülkeyi içine sindirmek, her ülkenin vatandaşlığına soyunmak daha başka şey! Tevfik Fikret; ‘vatanım rûyi zemin, milletim nev-i beşer‘ demiştir. Böyle başladı bu Dünyâ vatandaşlığı…

Çetinoğlu: Oğlu Halûk’u bile Dünyâ vatandaşı yapamadı. Ancak Amerikan vatandaşı yapabildi… Peki Efendim… Buyrunuz…

Demir: Bağlayıcı olan tek kişi örnekliği değil; zihniyet… Kaldı ki Halûk Hıristiyan din görevlisi oldu. Günümüzde bir ülkenin bağımsızlık göstergeleri, sembolü, marşı, camisi, kilisesi, havrası vs. olması, Dünyânın her yerinde vatansız Dünyâ vatandaşı miktarının, Dünyânın tamamını oluşturduğu gerçeğini değiştirmez. Paris’ten Türkiye’ye,  Türkiye’den Roma’ya, Roma’dan Prag’a bakıldığında;  Dünyânın tek düzeliği, standart insan tipi görünür. Göremeyen, gözden ve gönülden âmâdır. Yedi düvel; ne giydiğinin, yediğinin, seyrettiğinin, beğeni ve arzularının neler olduğunun farkında… Türkiye gibi ülkeler ise kendimizi batıya nasıl benzetsek diye çırpınıyor; aradaki fark bu! Türkiye’de, kendi binasının, işyerinin isminden tutun, her şeyinin adını yabancı kelimelerden seçiyorlar. Neden? Çünkü ‘mağluplar galipleri taklit eder.’ Frenk mukallitliğinin temeli dildir.

Çetinoğlu: Hassasiyetiniz her türlü takdirin üzerindedir. Teşekkür ederim. Dildeki bozulmalar çok kişinin yüreğini dağlıyor. İmanlı inançlı, vatansever insanlarımızın bir kısmı iyimser, bir kısmı da ikazlarına devam ediyor. ‘İkazlarını sürdürenlere‘ değil, ‘İkazlarına devam edenlere‘ yardımcı olmak hepimizin vazifesi.

İmanlı kişilere ümitsizlik haramdır. Teslimiyetçi zihniyet sâhipleri her zaman her yerde olmuştur. ‘Öldük, bittik mahvolduk‘ düşüncesi bizi tükenişe götürür.  İçeriden ve dışarıdan öldürmeye, bitirmeye, tüketmeye, mahvetmeye, yok etmeye çalışanlar var. Hep birlikte direneceğiz. Azınlıkta değiliz. Başaracağız. 1920’ler öncesindeki şartlardan daha kötü durumda değiliz. O zaman başardık, yine başarırız.

Derim ki Ramazan Bey; Türkiye’yi, Müslüman Türk milletini bitirmeye çalışanların başarılarına alkış tutmaktansa, onlarla mücâdele etmeye ve başarmaya azimli kardeşlerimize destek ve moral vermek daha faydalı olur. Bize yakışan budur.

Demir: Müktesebâtında, ‘felsefe-kültür-ideoloji’ teslisini, tevhidi filtreden geçiren bir metin bulunmayan Türkiye’nin ve her ülkenin, kaçınılmaz akıbeti vatansız Dünyâ vatandaşı yetiştirmektir. Halep orada ise Türkiye ve yedi düvel görüntüsü ‘ekranlarda’…Bizim dinimiz zâhire göre hükmeder.

Teslis dâhil, yaklaşık on kavramın, Türkiye’de düşünce Dünyâsını (henüz topraklarımızı değil) esir aldığını, kamuya hitâben konuşma fırsatı verilirse, izah değil ‘ispat’ edebilirim. Daniel De Foe’a atfedilen söz: ‘Bir insanın benden başka herkes yanılıyor demesi çok zordur; ama gerçekten yanılıyorsa o ne yapsın?’ Ne kimliğimizi, medeniyet ve de bilgi sistemlerimizi ithal kavramlarla tanımlayamayız. ‘Çünkü bir şey, nasıl tanımlarsa, o şey, tanımlayanı ifâde eder. Kavramlar başkalarından alınıyorsa, kendi gerçekliğimizi başkalarının kavramları üzerine ifâde ediyoruz demektir. O artık, bizim gerçekliğimiz değildir. Aslında kavramı ortaya koyan, gerçekliğe de sâhip olur.’  (Prof. İbrahim Kalın, Uluslararası Taşköprülü zade sempozyumu) Bu teslis, ‘küreselleşme‘ denilen tek Dünyâ devletinin dilidir.

Çetinoğlu: Efendim, Müsaadenizle başka bir konuya geçmek istiyorum: İslâm Dünyâsı ile alakalı, ilişkili ve bağları bulunan düşünce sâhiplerine, ilim erbabına sık sık soruyorum. Size de sorayım: ‘İslâm Dünyâsı‘ diye bir kavram var mı? Aynı arazide her biri yekdiğerinden daha besleyici ve daha leziz meyveler veren, aynı topraktan, aynı cevherden beslenmelerine rağmen birbirinden habersiz ağaçlar misâli Müslüman devletlerden mi bahsetmek durumundayız?

Demir:İslâm Dünyâsı‘ diyebileceğimiz, bütünlük arz eden, kendine has ölçüleri olan bir Dünyâ yok. Bu ifâde, muhtelif coğrafyalarda, adedi az veya çok olan Müslümanlar için ‘târif gereği‘ kullanılıyor.  İnsanlar tarafından sanki böyle bir Dünyâ varmış gibi algılanıyor. Kişinin bilgisi, basireti yoksa algı operasyonu, sâdece ‘karşı’ tarafın değil; insanın kendi kendine uyguladığı bir zorbalıktır.

Bunun tam tersine; kapitalist Dünyâ, Dünyâ düzeni, yedi düvel, emperyalist Dünyâ ve bunların tamamının küreselleşme çukuruna çakıldığı bir Dünyâ var.

Dünyânın muhtelif coğrafyalarında, insanlardan bâzıları, Allah’ın hükmü ile hükmedilmediğini dile getirirler. İşte buna yöntem meselesi denir. Nereden başlanacağını bilmeme meselesi… Usul bilmeyen vusul bilmez. Allah’ın hükmü ile hükmetmek, aklına geldiği bir yerde ve aklına geldiği zamanda uygulanabilecek bir uygulama değildir…

Günümüzde, Dünyânın her yerinde, duruma vaziyet etmek isteyenler, şu anda devam etmekte olan Dünyâdaki müesses nizam üzerinden, ‘ben daha iyisini yapacağım‘ diyerek varlık gösteriyorlar. Allah’ın hükmü konusunda beklentiye girmeyi gerektirecek bir pozisyon yok… İyi niyetli nice insanın, Allah’ın hükmü konusunu dile getirmesi, yöntem meselesi ile ilgili bir şey… Bir kişi hayra alâmet bir şey yapmak istiyorsa, sistem bâzında değil; kişi bâzında gayretlerde bulunabilir. Kişi bâzında Müslümanlığa ‘sadakat’ nasıl olur? Ekran başında, stadyumda, tüketim ve modada, finans ortamında, müzikte harcadığı saniye ve kuruşların hesabını nasıl vereceğinin tedbirini almayan için her yol mubahtır. Fatiha’ya nüfuz eden, hesabını bilir.

Allah’ın hükmünü dile getiren kişi belki de hiçbir tarafın taraftarı bile değil; olsa bile mutabakat olmayan bir konuda muamelat (beklenti) olmaz… Bir kişi Kur-ân’ı ve Peygamberimizin hayatını didik didik edercesine okur, notlar alır,  defterler tutar ve anlar; işte o kişi ne yapacağını, ne talep edeceğini biliyor demektir.

Bir kişi kendi adına yapması gerekenleri henüz yapmazken, toplum bâzında uygulamalar beklemek boşuna… Demek ki önce aynaya bakacağız. Biraz sonra ölürsek, Allah bize ‘falan coğrafyayı neden kurtarmadın‘ demeyecek. Önce farzlar ve büyük günahlardan sorulacak. Bunu bilen; nefsinden başlayıp, yakından uzağa nasıl bir seyir çizgisi izleyeceğini bilir. Dediğimiz gibi; sadakati olan öğrenir… Allah’ın hükümlerini her Müslüman talep eder; ama İslâm Dünyâsı diye bir Dünyâ, veya bu konuda bir irâde, mutabakat yok! Dünyânın içine çakıldığı küreselleşme çukuru var. ‘Ekranlar, reklamlar, vitrinler, tabelalar’ dörtlüsüne biat eden için Allah’ın hükmü değil, küreselleşme çukurunun hükümleri geçerlidir… Bir zamanlar Allah’ın hükmünden bahsedenler artık bunu kendilerine bile itiraf edemiyorlar. Çünkü yedi düvele ait ne varsa (medya, müzik, moda, futbol, finans, sinema, imaj) hepsi ‘yeşile’ boyandı…

RAMAZAN DEMİR:

1956’da, Afyonkarahisar’in ilçesi Şuhut’a bağlı Karaadilli Beldesi’nde doğdu. İlköğrenimini kendi kasabasında, Orta öğrenimini Afyon’da, Yüksek öğrenimini, 1982 yılında Konya Yüksek İslâm Enstitüsü’nde tamamladı. 2006’da öğretmenlikten emekli oldu. Evli ve üç çocuk babasıdır…

Diyanet / Hakses, Özgün İrâde, Yeni Şafak, Kitap Dergisi, İktibas, Selam, Odak, Afyonhaber gazetesi gibi, çeşitli gazete ve dergilerde, şiir, deneme ve tenkit yazıları yayınlandı.

 

 

İkisi Bir Ancak Bir Sayılır (1)

0

Ailecek, devletin en yüksek kademelerinde görev almış bir ailenin; ileri gelen bir ferdiyle televizyon kanallarından birinde yapılan söyleşiyi hasbelkader dinlemiştim. Düşünülmesi istenen bir soru şuydu:

Resmî birinin -hem de avenesiyle- öldürülen bir teröristin ailesine taziye / baş sağlığı ziyaretinde bulunması doğru mudur?

Verdiği cevap çok şaşırtıcıydı. Aşağı yukarı şöyle diyordu o yüksek şahıs:

“Türkler ve Kürtler beraber yaşamaya mahkûmdurlar. Olayların üzerine zaptiye tedbirleriyle gidilmemeli! Taziyede bulunanın üzerine fazla gitmekle, halkın bir kesimini karşımıza almamalıyız.”

Saldırıyı yapan teröristlere bir kelimecik olsun lâf etmemiş, onları kınamamış! Bir bekçiyi şehit etmelerine ise hiç temas etmemişti!

Böylece, teröristleri zımnen / dolaylı yoldan desteklemiş. Teröristlere ve yaptıklarına hiç ama hiç değinmemiş, onlara dokunmamış, dokundurmamıştı. Sadece devleti ve güvenlik güçlerini tenkit edip eleştirmişti.

Bu davranış biçimi terörü desteklemek değil de ya neydi? Böyle destekçiler varken, terör sivrisineklerinin beslendiği, kök saldığı böyle bataklıklar oldukça, terör durur muydu hiç? Durmak bir yana, daha da azmaz mıydı? Adama demezler miydi “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?”

Ne demekti “Türkler ve Kürtler beraber yaşamaya mahkûm iki millettir!” deyişi?

Türklerle Kürtler; zaten beraber değiller mi?

Zaten asırlardır, anca beraber kanca beraber yaşamıyorlar mı?

İçtikleri su ayrı mı gidiyor?

Yedikleri farklı şeyler mi?

İnançları gayrı şeyler mi?

Müşterek konuştukları dilleri yani Türkçeleri yok mu?

Asırlardır kız alıp vermiyorlar mı?

Aynı vatanda yaşamıyorlar mı?

Aynı vatan uğrunda, omuz omuza çarpışmadılar mı?

Gerekirse yine çarpışmayacaklar mı?

Öyleyse ne demek oluyor?

“Türklerle Kürtler beraber yaşamaya mahkûmdurlar!” ifadesi.

Sanki istemiyorlar da beraber yaşamayı? İster istemez birbirlerine katlanmak zorunda kalıyorlar!

Öyle mi? Demek ki, ister istemez bu çileyi çekmek mecburiyetindeler! Öyle mi?

Ne demek Türklerle Kürtleri ayrı görmek?

Ayrı sanmak, farklı düşünmek, birbirlerini gayrı saymak?

Türklerle Kürtler; et ile tırnak gibidir. Biri birisiz asla olamazlar derken;

İkisi bir ancak bir sayılır.

Türkler ve Kürtler iki unsurun karışımı değildir.

Türkler, Kürtler ve diğer unsurlar karışım değil. Terkip halinde ve sentez durumundayız. Hemen ayrışacak şekilde birbirimizle iğreti bir şekilde tutuşturulmuş değiliz. Kopmaz, ayrılmaz surette birbirimizle kaynaşmış bir kitleyiz. Bizler millet olmuş bir haldeyiz. Ayrışmaz bir bütünü teşkil etmişiz.

Atom nasıl ki proton ve elektronlardan meydana gelmiş. Ayrılmaları imkânsız bir bütün oluşturmuştur. Ayrılmaları ancak berhava olmakla mümkündür ki, bu durumda ayrılık değil; iki tarafın da yok oluşu mukadderdir. Böyle bir mukadderatı kim ister, kim buna sebebiyet verir? Kim buna cesaret edebilir?

Böyle düşünenler; kim olursa olsun Türk milletini teşkil eden ve bu ortak şemsiye altında oluşta birleşen, bir olan ve bir olmuş bulunan millet fert ve bireylerinin tükürükleriyle boğulmaya mahkûmdur.

 

 

 

Yeni Eğitim Öğretim Yılı

Okullar özlem ve sevgiyle eğitim öğretime kapılarını açtı. Öğrenciler cıvıl cıvıl, özledikleri sınıf arkadaşları ile hasret giderdiler. Öğretmenler azimli ve arzulu. Öğrencilerine kavuşmanın mutluluğu içindeler.

Millî Eğitim Bakanı Sayın Ziya Selçuk, AA Editör Masası’nda konuştu. Bakan Selçuk, velilerin gündeminde yer alan kayıt parası, ara tatiller, lise ve ilköğretim tasarımı ile ilgili birçok konuda önemli açıklamalarda bulundu. İşte öne çıkanlar:

BAĞIŞ TALEBİ: “Velilerimiz ‘vermek istemiyorum’ dediğinde ‘kaydınızı yapmıyoruz’ durumu söz konusu değil, yasal olarak bu mümkün değil. Tek bir velimiz okula kayıt yaptıramıyorsa çözümü için ne gerekiyorsa yaparız. İlçe ve il millî eğitim müdürlükleri bu konuda masalar oluşturdu. Öğrencinin kaydı zaten o okulda önceden yapılmış. Nereye gideceği belli. Bu durumda veliler ücret konusunda kayıtla tehdit edilemez. Her bir okulun fiziksel, sosyal imkânlar, ücretli, kadrolu öğretmen oranı ve benzeri konularda imkânlarına bakıp ona göre öğrenci başına o okula katkı sağlama matrisi oluşturduk.”

ARA TATİLLER: Bu, kalıcı bir sistemdir. Yazın okullar tatil olduğunda veliler çalışırken çocuk nasıl boşta kalıyorsa dönem içinde de aynı. Veli için 180 iş günü değişmedikçe büyük bir değişim yok. Diyoruz ki çocuklarımız bu tatilde şunları şunları yapabilir. Çocuklarımızın akademik gelişimlerinin yanı sıra sosyal, duygusal gelişimlerinin de desteklenmesi için bu tatili fırsat bilmek istiyoruz. Bizim şu anda 180 günle ilgili değişiklik yapma planımız yok. Çünkü o tarihte çocuklarımız bir takım gençlik kamplarımızda, bazı akredite sivil toplum kuruluşlarıyla ilgili çalışmalarda, okullarımızın içerisindeki bazı kulüp çalışmalarında, bazı akademik destek çalışmalarında… Bununla ilgili 30’un üzerinde iş ve işlem basamağımız var. Çocuklarımızın akademik gelişimlerinin yanı sıra sosyal, duygusal gelişimlerinin de desteklenmesi için bu tatili fırsat bilmek istiyoruz. Bunun için de hazırlıklarımız sürüyor.”

REKLAMads by AdMaticSINIF GEÇME: Ortaöğretimde sınıf geçme yönetmeliğinde sınıfta kalmaya ilişkin, tüm düzenlemeler hazırlandı, 2020-2021 yılından itibaren uygulayacağız. 4+4+4 başladığı yıl ilkokula başlayan çocuklar, 2020-2021 eğitim yılında lise 1’e başlayacak. Bizim çağ nüfusumuz normalde 1 milyon 200 bin civarındayken o sene 1 milyon 800 bin küsur olacak.”

ÖĞRENME FARKLILIĞI: Okullar arasında öğrenme farklılıkları yüzde 40’a yakın. Bu yüzde 10’un altında olmalı. İmkân, öğrenme farklılıklarını azaltma hedefimiz var. Bu farklar azaldığında sadece belirli bir kesim okula yönelmek durumunda kalmayacak. Bir finansman problemi var burada.”

Kanaatimiz odur ki, Sayın Bakan eğitimi yakinen bilmekte ve çağın gerektirdiği güzel ve somut adımlar atmaktadır. Bu iyileştirmelerin devam edeceği kanaatindeyiz.

Verilere göre bu yıl; 18 milyon öğrenci ve 1 milyon öğretmen ders başı yaptı. 2019 2020 eğitim öğretim yılında ilk kez ara tatilli yeni çalışma takvimi uygulanacak. Teneffüs saatleri 10 dakikadan 15 dakikaya çıkarıldı. İşte tatil takvimi:

Birinci yıl ara tatil: 18-22 Kasım 2019

Yarıyıl tatili: 20-31 Ocak 2020

İkinci dönem başlangıcı: 03 Şubat 2020 Pazartesi

İkinci dönem ara tatili: 06-10 Nisan 2020

Eğitim öğretim yılı sonu: 19 Haziran 2020 Cuma

Sayın Bakan’ın eğitimin içinden gelmesi, uzun yıllar “Talim Terbiye Kurulu”  başkanlığı yapması ve istikrarlı, güvenilir dürüst bir çizgisinin olması tüm kesimler tarafından olumlu bulunmakta, getirdiği yeniliklere güven telkin etmektedir. O yüzden bu tatil sisteminin eğitime pozitif katkılarının olacağını umuyoruz.

Bu yılki yeniliklerden birisi de “örnek öğretmen odaları” pilot uygulamasıdır. Yerinde ve olması gereken bir düzenlemeydi. Umarız tez zamanda bu uygulama tüm okullara yayılır.

Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Genel Müdürlüğü, geçen hafta yayınladığı 2019- 2020 Rehberlik Programında 26 hedef arasına; “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” ni de katmıştı. Fakat programın açıklanmasının ardından kamuoyunda “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” maddesi büyük tepki çekti.

Velilerden, bazı kadın sivil toplum kuruluşlarından,  sendikalardan ve sosyal medyadan gelen eleştiriler üzerine, 26. madde hedef listeden çıkarıldı. Ayrıca, Millî Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği’nin 7. maddesinde yer alan “toplumsal cinsiyet eşitliği” ibaresi de kaldırıldı.

Bu da Sayın Bakanın duyarlı ve sorumlu hareket ettiğinin bir işaretidir. Doğru ve isabetli bir karardır. Millî Eğitim Bakanı Sayın Ziya Selçuk’u, bu doğru ve isabetli uygulamalarından dolayı tebrik ediyoruz. Bilimsel, isabetli ve güzel kararlarının devamını diliyoruz.

Ancak okullarda yıllardır halı altına süpürülmüş, görmezden gelinen, “ivedilikle çözümlenmesi gereken” birçok sorun hala; yönetici, öğretmen, öğrenci ve velileri endişelendirmektedir.

Bunlar; okulların “rehberlik ve teftişi” başta olmak üzere, bağışlar, kaynak kitaplar, öğrenci servisleri, öğrenci kıyafetleri, okul giderlerinin temini, öğrencilerin beslenme sorunları ve kantinler vb. şeklinde akla ilk gelenlerdir.

Örneğin okul ihtiyaçlarını ele alacak olursak; Eğitim-Bir-Sen Stratejik Araştırmalar Merkezi, bir öğrencinin okul başlangıcında ve eğitimi boyunca yapılan harcamanın ne kadar olduğuna yönelik bir araştırma yapmıştır. Eğitim düzeylerine göre öğrencinin başlangıç masraflarına bakıldığında;

-Okul öncesi eğitime yeni kayıt yaptıran bir öğrencinin okula başlangıç masrafı: 785 TL

-İlkokul düzeyinde okula başlayan bir öğrenci için ortalama masraf: bin 190 TL

Ortaokul düzeyinde eğitime başlayan bir öğrenci için: bin 235 TL,

Ortaöğretim için ise: bin 245 TL. dir.

Araştırmaya göre; okul öncesi eğitimden başlayarak ilköğretimin sonuna kadar geçen sürede, bir öğrencinin ihtiyaçları için yapılan ortalama eğitim harcaması: 26 bin 710 TL

Ortaöğretime başladıktan sonra eğitimi boyunca harcaması: 12 bin 430 TL dir.

Yani bir öğrencinin aylık ortalama eğitim gideri: 259 TL dir.

Diğer konuları da sırasıyla ele alacağız.

Gözbebeğimiz öğrencilerimize, değerli öğretmenlerimize, saygı değer velilerimize ve ülkemize 2019-2020 eğitim öğretim yılı hayırlı olsun. Mutlu ve huzurlu bir ortamda verimli, kaliteli ve sorunsuz bir yıl olsun.

 

Sevgiyle kalın…

 

 

“Cahiliye’yi Farklı Okumak” Diye Bir Kitap

Mehmet Azimli diye bir ilahiyat profesörünün, Çorum Hitit Üniversitesi’nden.. “Siyeri Farklı Okumak” ve “Dört Halifeyi Farklı Okumak” gibi devamı da var. Herkese tavsiye etmem; okuma ve anlama, düşünme ve değerlendirme alışkanlığına sahip olanlar müstesna. Zira 174 Arapça, Türkçe ve İngilizce kaynağa; 918 dipnota sahip çok özel bir çalışmaya vâkıf olabilmek için Yüce Yaratıcı’nın “Oku!” dediği yerden ‘Vira Bismillah’ demek lazım, inatla ve ısrarla hâlâ demeyenleri zorlar.

İlerde belki başka yazılarda kitaptaki mevzulardan daha genişçe yazı bahsi yapma niyetlenmesiyle bu ilginç ve neredeyse her satırı ya kaynaklı ya dipnotlu eserden bazı kupleler düşürelim meraklı özlere / gözlere:

  • Cahillik, ilimsizlik değil hilimsizlik ve uygununu yapmamak. (sh. 13)
  • Ebu Cehil diye anılan Amr b. Hişam cahil biri olduğundan değil kaba ve zorba olduğundan bu sıfatı almıştır. (sh. 13)
  • Hz. Peygamber’den hemen önce Arabistan’da yaşayan Halid isimli bir Arap peygamberin kızı Hz. Muhammed’den İhlâs suresini dinleyince “Babam da bu sureyi okurdu” demiştir. (sh. 18)
  • Mekke’de “Haniflik” diye bir din olduğunu söyleyebilmek zordur. (sh. 72)
  • Mekke’deki nüfusun kahir ekseriyetinin Allah inancı vardı. (sh. 76)
  • Kur’an, o günkü Arapların en güzel gördüğü şeyler üzerinden mesajını ulaştırmıştır. Değilse Kur’an kutuplardaki bir insana nazil olsaydı elbette kullanılan enstrümanlar farklı olacaktı. (sh. 83)
  • Abdest ritüeli İslamiyet öncesi Araplarda da uygulanıyordu. Abdest öncesi misvak kullanmak,

mazmaza, istinşak Araplarca biliniyordu ve bu uygulamalar Hz. Peygamber tarafından devam ettirildi. (sh. 86)

  • Mekkeliler zaten namazın bütün rükunlarını yapıyor ve uyguluyorlardı. (sh. 90)
  • Yahudilerde namazın rükünleri ve secde vardı. Onlarda da namaza tekbirle başlanır; kıyam, rüku, secde, kade ve selam ile biter. (sh. 93)
  • Yahudilikte de ibadet esnasında setr-i avret’e riayet edilmez ise geçerli değildir (sh. 95)
  • Kureyş, Muharrem’in onuncu gününde oruç tutardı. (sh. 100)
  • Sadaka-i Fıtr da Yahudilikte bulunuyordu. (sh. 102)
  • Umre de hac gibi Müşriklerin yapageldikleri bir uygulama idi. (sh. 105)
  • Ayrıca Müşriklerde kesilen kurbanın Kıyamet günü binitli olarak haşrolacağı anlamında “Beliyye” İnancı Vardı. (SH. 109)
  • Cahiliye döneminde Akika Kurbanı kesilirdi. (sh. 110)
  • Arap örfüne göre lider kayd-ı hayat şartıyla başa geçerdi. (sh. 117)
  • Araplarda sosyal hayatta esas olan düşmanlıktı. (sh. 118)
  • Cahiliye dönemindeki evlilik törenleri ile İslam sonrası evlilik törenleri arasında fark yoktur. (sh. 122)
  • Araplar namus konusuna çok düşkün idiler. Hür kadınlar bu sebepten dolayı Cahiliye döneminde de başlarını örtüyorlardı. (sh. 128)
  • Mecusilikte sağ taraf önceliklidir. (sh. 145)
  • Cahiliye döneminde olduğu gibi İslam’da da içkinin belirlenmiş bir cezası yoktur, ceza örnekleri örfi uygulamaları göstermektedir. (sh. 132)
  • Maalesef günümüzde sünnet olma, Müslümanlığa giriş için en önemli aşama ve şart olarak algılanmaktadır. (sh. 142)
  • İslam, Cahiliye toplumundan ayrı bir giyim modeli önermedi. Hz. Peygamber’in giydiği elbise, sarık, cübbe ile Müşriklerin giydikleri elbise, sarık, cübbe arasında bir fark yoktu. Yani insanlar İslam’a girince giyim tarzlarını değiştirmediler. (sh. 139

 

 

Suriye ve Suriyeliler Meselesi

Suriye meselesi Türkiye’nin ABD ve Rusya ile belli alanlarda ortak hareket ettiği, belli alanlarda çatıştığı, çok sayıda devletin müdahil olduğu karmaşık bir problem haline geldi.

ABD Fırat’ın Doğusunda PKK uzantısı YPG’ye devlet kurdurmak için çabalarken, Rusya asırlardır hayalini kurduğu sıcak denizlere indi, Akdeniz’e yerleşti. Ve Esad rejimini tahkim ederek burada kalıcı olmanın zeminini oluşturmuş durumda.

İsmet İnönü‘nün “büyük devletlerle politik işbirliği yapmak ayıyla yatağa girmek gibidir” sözünü herkes bilir. Fakat İnönü gibi tecrübeli bir devlet adamının bu uyarısını görmezden gelen yeni Türkiye’nin yöneticileri iki ayı ile birlikte aynı yatağa girdiler.

Biz iki süper güç arasında “denge” politikaları izlerken onlar araziyi paylaşmış gibi.

ABD Türkiye’nin Suriye’de güvenlik sağladığı bölgedeki radikal dinci unsurları havadan vuruyor. YPG’yı ordulaştırıyor.

Rusya’nın desteklediği Suriye (Esad) güçleri ise İdlib’e iyice yaklaştı.

Yani iki süper güç de Suriye’deki kendi yerel müttefiklerini güçlendirip, egemenlik alanlarını genişletiyor.

Geçen hafta ABD Avrupa Kuvvetler Komutan (EUCOM) Yardımcısı Korgeneral Stephen M.Twitty ve ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutan Yardımcısı Korgeneral Thomas W. Bergeson başkanlığındaki ABD askeri heyeti Türkiye’de idi.

Odatv’de Müyesser Yıldız‘ın ifade ettiği gibi, EUCOM Şanlıurfa Akçakale’de kurulması kararlaştırılan “Müşterek Harekât Merkezi” konusunda Türkiye ile işbirliği yapan ABD’nin Avrupa kuvveti.  CENTCOM ise Suriye’deki teröristlere (YPG/SDG) her türlü yardımı yapan merkezdeki kuvveti.

Yani ABD’nin Türkiye’yle “işbirliği” yapan ile terör örgütünü destekleyen kuvvetlerinin komutanları birlikte Ankara’ya geldi!

ABD’li komutanlar çoğunluğunu YPG‘li teröristlerin oluşturduğu SDG‘nin ABD’nin “ortağı” olduğunu vurguladılar.

ABD’li generaller “SDG’nin ‘Himayelerinde’ olduğunu bildirmek ve Türkiye’yi de bu beraberliğe ortak etmek için geldiler… Beraberinde aba altından, ‘Bizimle koordinasyon ve işbirliği içinde bulunmazsanız bölgedeki güvenliğiniz tehlikeye girer’ sopasını gösterdiler!”

*************************************

Esad’sız Çözümün Maliyeti Ağır

Biz bu “Güvenli Bölge” filmini daha önce görmüştük. ABD Irak’ın kuzeyinde 1995’lerde çekiç gücün kontrolünde 36. ve 45. paraleller arası güvenli bölge ilan etmişti. Turgut Özal’ın yönetimindeki Türkiye bu kararı desteklemişti. Böylece bu bölgede bugün resmi adı “Kürdistan” olan, “Barzani Devleti” dediğimiz yapıyı oluşturmuştu.

Şimdi de Suriye’nin kuzeyinde PKK/PYD güçlerine destek verilerek bir devlet kurdurmaya çalışıyor. Böylece bir yandan İsrail’in güvenliği için bir tampon devlet oluştururken, petrol ve gaz nakil hatları için bir “Kürt Koridoru” ile Akdeniz’e ulaşmayı hedefliyor.

Bu arada kurulmasına destek verdiği devlet için problem oluşturacak Kürt olmayan nüfusu Türkiye’ye yönlendiriyor. YPG için bir bakıma etnik temizlik yapıyor. Savaşın külfetini Türkiye’ye yükleyerek bizi siyasi alanda sıkıştırıyor.

Sayısı 5 milyonu geçen (4 milyonu kayıtlı, gerisi kayıtsız) Suriyelilerin ülkemizde yaşattığı sorunlar, eğer ülkelerine dönmezlerse, ileride yaşatacakların yanında çok hafif kalır.

Mesele “ensar/ muhacir kardeşliği” gibi sloganlarla geçiştirilemeyecek kadar önemli ve ağırdır. Sadece Türkiye’de doğan Suriyeli sayısı yarım milyona yaklaşmıştır. Suriyeliler sosyal, kültürel, siyasi ve güvenlik boyutları olan ve gittikçe ağırlaşacak çok yönlü sorunların kaynağıdır.

Bütün bu meselelerin büyümesinde Türkiye’yi yöneten R. Tayyip Erdoğan ve AKP hükümetlerinin (özellikle de Ahmet Davutoğlu‘nun) kötü yönetiminin etkisi oldu. Akılcı olmayan, ideolojik bir “stratejik derinlik” içine gömüldük.

Arada taktik başarılar olsa da, strateji yanlış kurgulanıp, yanlış devam ettiği için problem ağırlaşarak devam ediyor.

Zararın neresinden dönülürse kârdır. Bu safhadan sonra ancak Esad’la siyasi, diplomatik münasebet kurulursa bazı sıkıntıları defedebiliriz. Suriye meselesinin yarattığı güvenlik sorunlarının yarısından kurtulabiliriz. Suriyeli sığınmacıların çoğunun ülkelerine dönmesi sağlanarakSuriyeliler meselesinin de asgari seviyeye düşmesini bu yolla sağlayabiliriz.

Fakat en başta yapmamız gerekeni en sonda yapmanın bir bedeli vardır. Bu bedeli ödüyoruz ve ödemeye devam edeceğiz.

 

 

Serdengeçti Geldi Geçti

0

Okumak ve yazmak bahsinde hiç dur-durağım yoktur. Ancak, okumakta, mektup, hatıra, mülâkat ve hayat hikâyesi/özgeçmiş/hâl tercümesi/biyografi daima tercihim olmuştur. Bu türler, edebî şahsiyetlerin bir başka cephelerini hatta biraz da ‘sırlı’ taraflarını ortaya çıkarır, okuyucuya sunarlar.

Rahmetli Mehmet Çınarlı’dan sıkça duymuşumdur. Derdi ki: “İnsanların en az sır saklayabileni şairler ve yazarlardır”. Bu, bence de çok doğru bir sözdür!

Her fikirleriyle mutabık kalınmasa veya her söylenen ve yazılan tıpatıp hakikati aksettirmese bile, onlardan aldığım lezzet yanında, bu yolla kazandığım üslûp, fikir ve tecrübe, kanaatlerimin zıddına da olsa, bana istikamet tayin ederler.

Her dönemde, bir veya birçok nüktedan, hazırcevap, kafası dikine giden, giyiminden sözüne, arkadaş canlılığından pintiliğine, eliaçıklığından gözüpekliğine… tahsilsizinden tahsillisine, şâirinden siyâsetçisine, maarifçisine, askerine, tıpçısına kadar… onca adam gelip geçmiştir de, bütün bu yaptıkları, toplum nezdinde kâh bir kahkahayla, kâh bir vahvahla, kâh bir yazıklar olsunla, kâh bir aferinle… hatırlanır olmuştur.

İşte; kıymetli şair ve yazar Yavuz Bülent Bâkiler’in hazırlayıp okuyucuyla buluşturduğu “Serdengeçti Geldi Geçti”, saymaya çalıştığım bu hususiyetlerden bâzılarına sâhip, toplumda “iz bırakan” veya “renkli şahsiyet” diye anılan bir fikir adamı, şâir, yazar ve siyâsetçi olan Osman Yüksel Serdengeçti hakkındaki eseridir.

Eser; hem bir hâtıralar kümesi ve hem de bir biyografidir. Bâkiler; bir taraftan Osman Yüksel Serdengeçti’yle hâtıralarını naklederken, dîğer yandan da, O’nun, hususî hayatına varıncaya kadar en ince noktalarına nüfûz ederek, bizi/okuru, çepeçevre bir fikrî, fizikî ve p(i)sikolojik yapısıyla Osman Yüksel Serdengeçti ‘portresiyle buluşturur.

Bâkiler’in, “Haydi Bismillah” la yaptığı girişten bir bölümü naklederek başlamak isterim. Diyor ki:

“1955-1960 yılları arasında sabahtan öğlene kadar fakülteye gidiyor, öğleden sonraları hemen hemen her gün vaktimi Serdengeçti yazıhanesinde geçiriyordum. Oraya, çok çeşitli kişiler geliyordu. Bazen hiç bilmediğim, duymadığım, okumadığım konular konuşuluyor, tartışılıyordu. Osman Yüksel de çok nüktedan bir kimse idi. Nükteler, onda bir Akdeniz bereketiyle sıradaydı. Anlattıklarını yazıyordum. Doğrusu bu kitapta okuyacaklarınız ondan dinlediklerimdir.

Osman Yüksel, Türkçü-Turancı düşünceler içinde yaşayan bir kimse idi. Şiddetli ölçüler içinde antikomünistti.  Mücadaleci bir mizaca sahip olduğu için Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin son sınıfında okurken fakülteden kovulmuş, sıkıyönetim mahkemesine verilmiş, tabutluklarda büyük çileler çekmişti.

Osman Yüksel, Türk ve Türkçü olduğu için mezun olmasına sadece iki ders kaldığı halde Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nden kaydı silinmişti. İstanbul’da Sıkıyönetim Savcılığının tabutluklarında bin beş yüz mumluk ampuller altında bayılıncaya kadar bekletilmiş, sonra o daracık tabutluklardan çıkarılıp ağızsız dilsiz, kolsuz kanatsız kalıncaya kadar dövülmüş, kendisine Ankara’da “Hükûmet darbesini nasıl ve kimlerle yapacağı?” sorulmuştu.

Ne hükûmet darbesi? Bütün suçu, komünizme karşı olmak, Anafartalar’daki Adliye binası önünden Ulus Meydanı’na kadar komünizmi tel’in eden cümleler atarak yürümek, sonra Ulus Meydanı’nda İstiklâl Marşımızı söyleyerek dağılan fakülteli arkadaşlarıyla birlikte olmaktı.

Fakülteden kovulunca Serdengeçti isimli bir dergi çıkarmaya başlamıştı. Derginin hemen hemen her sayısı, savcılarımız tarafından çok sıkı bir kontrolden geçiriliyor; Osman Yüksel hakkında ikide bir tevkif müzekkereleri kesiliyordu.

En büyük suçu, CHP iktidarının bazı icraatlarını dikkate alarak yapılan yanlışlıkları tenkit etmesiydi. İktidarın tenkide kat’iyyen tahammülü yoktu. Osman Yüksel diyordu ki:

“Bir Cumhuriyet rejiminde iktidarı tenkit etmek bizim en tabiî hakkımızdır. İlmin temeli tenkittir. Tenkitsiz ilim, tenkitsiz medeniyet, tenkitsiz rejim, tenkitsiz insan olmaz. Batı’da tenkit, okuyan, araştıran, yazan, düşünen kimselerin en tabiî hakkıdır. Batı’da tenkit kınanmaz, cezalandırılmaz, susturulmaz. İktisaden ve fikren geri kalmış ülkelerde ise, tenkit, anlatılmaz bir öfke kaynağıdır. Okumayan, bilmeyen, öğrenmek istemeyen kafalar, tenkit karşısında isyandadırlar.” (Sf. 8-9)

“Serdengeçti Gelip Geçti”; bir ‘çile adamı”‘nezdinde, bir devrin ifade ve ifşâsı, masaya yatırılması, tahkiki, tenkidi veya sosyolojik bir tahlilinin edebî bir üslûpla takdîmidir.

Yavuz Bülent Bâkiler’in, bu tarz eserleri arasında Âşık Veysel, Elçibey, Ârif Nihat Asya İhtişamı gibi eserlerinin de bulunduğunu söylemekte fayda görürüm.

Yazar; 1955 yılında Hukuk Fakültesi’ne girişinden îtibâren tanıştığı Osman Yüksel Serdengeçti ile, vefât târihi olan 10 Kasım 1983 târihine kadar geçen 28 senelik ağabey-kardeşlik, gönüldeşlik-fikirdeşlik ve arkadaşlık dönemini kayda almıştır.

Osman Yüksel Serdengeçti ise, 1917’de Antalya/Akseki’de dünyaya gelip,  10 Kasım 1983 tarihinde Ankara’da Hacı Bayram Camisi’nde kılınan namazı müteakip bu âleme vedâ târihine kadar geçirdiği 66 senelik ömründe; 32 kitap yayınlamıştır.

Hakkında 53 kovuşturma açılmış, 80 defa mahkemeye verilmiş, 8 defa hapse düşmüş ve 4 yıl 2 ay hapis yatmıştır. Bir dönem Milletvekilliği yapmış ve Serdengeçti Dergisi’ni (1947-1962) sâdece 33 sayı çıkarabilmiştir.

Yakın Plan Yayınları arasında neşredilen 302 sayfalık eserde şu ana başlıklar bulunmaktadır: “Haydi Bismillah, Yıkıldılar Yazısıyla Başlayan Yıkılmayan Bir Dostluk, İlk Türkçe Dersim, Öz Türkçe Değil Yoz Türkçe Yoz Türkçe, Dergisinin İsmiyle Ünlenen Adam, 3 Mayıs 1944 Nümâyişlerine Katılınca, Serdengeçti Çok Nüktedan Bir Adamdı, Necip Fâzıl’a Takılmaları, İlk ve Son Kırgınlığımız, Atatürk’ün Ruhunu Çağırınca, Kaç Türlü Atatürk Kaç Türlü Atatürkçülük?, Bağrıyanık Gazetesi, CHP Fikriyatına Neden Şiddetle Muhalifti?, Osman Yüksel’in Mektupları, Bataklık Kurutur Gibi Pekmez Yemek, Topal Cemal’in Muhafızı, Hastalığının İlk Belirtileri, Evliliği Evlilikten Şikâyet Mektubu, Ayasofya, İki Ayaklı Öküzlerimiz, Mehmet Âkif Bana Osman Yüksel’i Sevdirdi, Alevîlik Konusunda İlk Dersim O. Yüksel’den, Said-i Nursî İçin Önce Şüphe Sonra Hayranlık Duydu, Ah Atatürk Türkiyesi, 27 Mayıs İhtilâl Değil Âdi Bir Hükûmet Darbesidir, Tavsiye Ettiği Bir Kitabı Okuduğum İçin Başıma Gelenler, Türkistan’ı Ağlayarak Anlattım Beni Ağlayarak Dinledi, Siyasete Atılınca Neler Yapmak İstedi, En Son Okuduğu Kitap: Atatürk’ün Uşağı İdim, Serdengeçti Orhan Şaik Gökyay’ı Anlatıyor, Zeki Velidi Togan Devleti Devirecekmiş!”

Yavuz Bülent Bâkiler’e yazdığı mektuplarının birinde, dünya görüşünü hulâsa eden şu cümlelerini naklederken, O’nu rahmetle anıyorum.  Diyor ki:

Ben cemiyet adamı, ben toplantı adamı, ben Meclis adamı, ben seçim adamı değilim. Allah, kâinat, cemiyet, devlet, hükûmet karşısında görüşlerimi yazdığım içindir ki, ister istemez buralara kadar sürüklendim. İman ve fikir adamı olmak başka, cemiyet adamı, meclis adamı olmak yine başka. Bu sefer bunu daha iyi anladım. ” (Sf. 164)

YAKIN PLAN YAYINLARI:

Cumhuriyet Mahallesi, Halaskârgazi Caddesi, Nu: 97-7 Osmanbey, Şişli – İstanbul. Telefon: 0.212-458 20 22 / Belgegeçer: 0.212-458 20 77 e-posta: bilgi@yakinplan.com.trwww.yakinplan.com.tr

 

 

M. HALİSTİN KUKUL (Em. Öğretim Görevlisi- Şâir ve Yazar)

 

01 Ocak 1943 târihinde T(ı)rabzon’un Beşikdüzü ilçesinde doğdu. İlk ve ortaokulu orada okudu. 1961 yılında Erzincan Askerî Lisesi’ni bitirerek aynı yıl Kara Harp Okulu’na girdi. 21 Mayıs 1963 hâdiseleri sebebiyle oradan ayrıldı. Sonra, Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi F(ı)ransız Dili ve Edebiyâtı Bölümü’ne girdi ve fakülteden 1967’de mezun oldu. Kısa bir süre liselerde öğretmenlik yaptıktan sonra, Ocak 1972’den îtibâren Diyarbakır ve Samsun Eğitim Enstitüleri’nde ve bilâhare Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde Öğretim Görevlisi olarak çalıştı.

İlk şiirini, 1961 yılında ‘Harbiye’nin Sesi‘ dergisinde yayınladı. Bunu takiben: Türk Edebiyatı, Defne, Çağrı, Hisar, Millî Kültür, Erciyes, Töre, Sur, Ülkemiz, Zafer, Kültür ve Sanat, Güneysu, Çaba, Türk Yurdu, Seviye, Karınca, Bizim Ece, Bizim Külliye, Boğaziçi, Toker, Yeniden Diriliş, Öncüler, Uzun Sokak, Çınar Gençlik, Türkiye Çocuk, Sarmaşık Kültür, Somuncu Baba, Toşayad Kümbet, Türkmence, Aydın Efesi… dergileri ile; Bab-ı Âli’de Sabah, Tercüman, Ortadoğu, Türkiye, Hergün, Millet, Zaman, Yeni Düşünce, Büyük Kurultay, Millet, Türkeli, Gündüz… gazetelerinde şiirleri, hikâyeleri ve makaleleri yayınlandı.

 

Edebiyât ödülleri: Ülkemiz Dergisi şiir yarışması birinciliği (1968); Töre Dergisi şiir yarışması 2. Teşvik ödülü (1984); Tercüman Gazetesi şiir yarışması 3. Mansiyonu (1985); Türkiye Millî Kültür Vakfı Çocuklar İçin Şiir Yarışması 2. Mansiyonu (1987); Türk Edebiyâtı Vakfı Mehmet Âkif Şiir Tahlilleri Yarışması (Üniversite Öğretim Üyeleri G(u)rubunda) birinciliği (1987); Eskişehir Valiliği Yûnus Emre şiir yarışması 3. Lüğü (1992); Ortadoğu Gazetesi şiir yarışması 3. Lüğü (1992); Türkiye Millî Kültür Vakfı şiir yarışması 2.liği (1994).

 

Yayınlanmış Eserleri:

Şiir dalında: Türk’ün Ayak Sesleri (1974); Sonsuzluk Merdiveni (1987); Şiirlerle Nasreddin Hoca Fıkraları (1989-1990-1999-2006-2014); Uyanmak Zamanı (2017)

Resimli Nasreddin Hoca Çocuk Şiirleri Kitapları: Parayı Veren Düdüğü Çalar (1998); Ye Kürküm Ye (1998); Buyurun Cenaze Namazına (1998); Ya Tutarsa (1998); Biraz Da Biz Ölelim, (1998); Kuyudan Çıkardım Ya (2006); Hırsızın Hiç mi Suçu Yok (2006); İçinde Ben de Vardım (2006 ); Hepsinin Tadı Aynı ( 2006); Yorgan Gitti Kavga Bitti (2006), Ayçiçekle Nurdede (1989)

 

Manzûm Destanları: Kıbrıs Destanı (1975 – 1988); Dağıstanlı Arslan Şeyh Şâmil Destanı 1992-1995-1997); Kanije Destanı (1992-1997)

 

Tiyatro dalında: Gelincikler Narindir (1986); Havada Bulut Yok (1986 )

 

Hikâye dalında: Zincirli Tepe (1985); Sevgi Çemberi (1991); Yarınlar Daha Güzel (1998)

 

İnceleme dalında: Şeyh Şâmil ve Çeçenistan (2002); Mevlâna Eşiğinde (2007); Çilenin Sultanı (2013)

 

Mektup dalında: Post-Nişîn’e Mektuplar (2004 ).

 

Binin üzerinde makale ve denemesi bulunan M. Hâlistin Kukul hakkında, hazırlanmış dört lisans tezi de mevcuttur. Hâlen, yurdumuzun tanınmış edebiyât ve fikir dergilerinde şiir ve makaleleri yayınlanmaktadır.

 

Kukul’un iki çocuğu ve üç torunu vardır. 1997 yılında, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Görevlisi olarak emekli olmuştur.

 

 

 

DERKENAR:

TDK CUMHÛRİYETİ:

C. YAKUP ŞİMŞEK

 

“TDK’nın Cumhûriyeti” diye başlık atacaktım, değiştirip “-nın” ekini attım. Çünkü şimdi bâzı okurlar “Bak şu adama!” diyecekler.

“Adam dil hakkında yazılar yazıyor; fakat daha TDK kısaltmasına ince ek mi kalın ek mi gelir, bilmiyor…”

***

Ey Türkçe hocaları!

(Size “hoca” diye hitâb etmemden rahatsız olduysanız özür dileyip hitâbımı derhâl değiştiriyorum.)

Ey Türkçe muallimleri!

Farkındayım, yukarıda “fakat”tan önce noktalı virgül kullandım, bu da TDK kaaidelerine göre yanlış.

Sanırım, 2005’e kadar “fakat”tan önce noktalı virgül kullanıyordu, sonra ordan kaldırdı.

Haa, yukarıda çift “aa” ile yazdığım “kaaide” ve “ordan” kelimesinin imlâsı da TDK’ya aykırı, onları da biliyorum.

Hay Allah, bu sefer de “TDK’ye” diyeceğim yerde “TDK’ya” dedim!

Yok canım, ben bu Türkçeyi doğru “kullanamıyacağım.”

Eyvah, bu son kelimeyi de TDK gibi değil Yahya Kemal gibi kullandım: bitmiyen, zümrütliyen vs.

Kısaca, TDK’ya aykırıyım…

Demem o ki, TDK’ya uymayan bâzı imlâ ve noktalamalarım dolayısiyle (meselâ bu), zahmete girip de o “yorum” denen şeyleri yazmak için kendinizi hiç yormayın, istemiyorum…

Üstelik böyle “yavan yahşi” mevzûlar kafanızı tatmîn etmez.

Arzu ederseniz size doyurucu bir beyin gıdâsı ikrâm edeyim, buyrun:

TDK Türkçesiyle kemâle ermiş ve Türkçenin büyük ustaları arasına girmiş birini tanıyor musunuz?..

Ne oldu, beyninize ağır mı geldi?

E, ağır geldiyse, ayıp değil, bu sofradan kalkıp yine abur cubura devâm edebilirsiniz.

***

Peki, TDK mı daha çok aykırı, ben mi?

(Aklıevveller de istiyorlarsa bu cümleyi kurcalasınlar: Cümlenin sonuna “aykırıyım” kelimesini mi ilâve etmeliydim?)

TDK ile -bu hususta- farkım şu:

TDK, kendi yazdığına kendisi tam uyamıyor; bense TDK’nın bâzı kaaidelerini saçma bulduğum için ona aykırı yazıyor ve konuşuyorum.

İstesem uyarım; fakat kasden uymuyorum.

Kısaca, koca TDK Cumhûriyeti’ne kafa tutuyorum.

Ayrıca, şu medya veyâ edebiyat dünyâsında TDK’nın imlâ ve noktalama kaaidelerini,

A) Yüzde yüz benimseyen var mı?
B) Yazarken tam tatbîk eden bulunur mu?

Ben bilmiyorum, olduğunu da sanmıyorum.

Böyle birini bilen-bulan varsa lütfedip bize de söylesin, çok makbûle geçer…

***

Peki, şu “cumhûriyet” mi doğru, “cumuriyet” mi, yoksa “cumurluk” mu?

E, öz Türkçeciler bunu da tartışabilir meselâ.

Bakın, size TDK’nın ilk olarak 1935’te neşrettiği “Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzu”ndan birkaç madde sunayım da “cumurluk” neymiş, görün.

Görün de gözünüz açılsın:

Cumur = Cümhur = Public

Cumur Başkanı = Reisi Cümhur = Président de la Republique

Cumur Başkanlığı = Riyaseti Cümhur

Cumurcu, cumurcul = Cümhuriyetper = Republicain

Cumuriyetler, cumurluklar = Cemahir

Cumurluk, cumuriyet = Cümhuriyet = Republique

Cumursal = Cümhurî

(Bunları da Cumhûriyet Bayramı dolayısiyle Türkiye’nin öz Türkçecilerine hediye ediyorum.)

***

Bundan sonra “Cumhûriyet Bayramı”ndaki o Arapça kelimeyi de öz Türkçeye çevirip “Cumurluk Bayramı” yaparlar belki.

(Dil dediğin sürekli değişir, değil mi? Canlı bir şey, ne de olsa. Çevir dur; beğenmedin, yine değiştirirsin…)

1930’ların TDK’sı, bereket versin, milletin bu “cumurluk”u dişine vurduktan sonra yüzünü buruşturma -ve “çamurluk”la karıştırma- ihtimâline karşı yedekte bize bir “cumuriyet” sunmuş.

Evet, “cumhûriyet” değil “cumuriyet.”

Bülent Ecevit bir zamanlar “Cumhûriyet Halk Partisi” derken o kelimeyi “cumuriyet” gibi telâffuz ederdi, yanlış hatırlamıyorsam.

(Kendisi, uyduruk kelimelere düşkündü; fakat telâffuzu çok iyiydi.)

Yâhu, “cumhûriyet”ten vazgeçip “cumuriyet”i getirseniz bile Arapçadan kurtulamıyorsunuz.

Haa, Arapçadan gelme “siyâset” kelimesini taklîd ederek peydahladığınız “siyasa-siyasal” gibi ucûbelerinizi de unutmayız.

***

Sakın bunları “fantazi” filân zannetmeyin.

Netîce îtibâriyle böyle ‘lügat-ı müvellede’ler, Atatürk’ün sağlığında, onun tâlîmâtıyla, en azından onun bilgisi dâhilinde doğuruldu, yoğuruldu.

Üstüne de “Türkçe” diye resmî damga vuruldu, âlây-ı vâlâ ile millete duyuruldu.

Bu arada, unutmadan söyleyeyim (Bakın, bu sefer “söyliyeyim-söyliyim” gibi Türkçe hatâları işlemedim):

TDKmız bu meşhur “Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzu”nu  bu sene tekrar bastı.

Cumhûriyet Bayramı dolayısiyle öz Türkçecilere ben de bu müjdeyi vermiş olayım.

***

Üstelik bu “Kılavuz” sudan ucuz: Yalnızca dört (4) TL.

Sanırım 83 yıldır dört duvar arasında kalan bu mücevherler kralı öz Türkçe şâheserinin tekrar gün yüzüne çıkması dört gözle bekleniyordu.

“Yabancı” kelimeleri terk etmek için dört dönüp dört bucağı dolaşan; gelgelelim dört yanı deniz kesilen Öz Türkçeciler artık hiç yorulmasınlar.

“Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzu”nu kapışsınlar, dört elle yapışsınlar.

Yapışsınlar da dört üstü murat üstü ve zevkten dörtköşe olsunlar…

Bundan sonra dört dilekleri gerçek olur, hep dört ayak üstüne düşerler, kim bilir…

***

Doksan beş yıldan beri hiçbir Cumhûriyet Bayramı’nda kimse böyle dört dörtlük bir sürpriz yapmamıştır bence…

Bu müjdem karşılığında sizden istediğim, dört TL bile tutmayan, yâni bedâvâ bir şey:

Bundan sonra “cumhûriyet” gibi Arapça bir kelime yerine “cumurluk” deyin…

Meselâ bugün dörtçeker arabanızla bir dört yol ağzında durun, gelip geçenlere elinizdeki “Kılavuz“u sallayıp “Cumurluk Bayramı’nız kutlu olsun!” diye bağırın.

Ama bu sırada gözünüzü dört açın!

Eğer bu şekildeki bayramlaşma denemenizin maksat ve inceliğini anlamayan, bir de öfkelenerek size saldırmaya kalkan olursa derhâl gaza basıp arabayı dörtnala kaldırın.

Hem böylece diğer öz Türkçecilerden bir derece üstün olursunuz.

Bülent Ecevit ve Ahmet Necdet Sezer dâhil.

İki kere iki dört…

(Yazarının müsaadesiyle iktibas edilmiştir)

 

 

Yavuz Erkut ve Ekrem İmamoğlu’nun Dili

İstanbul Büyükşehir Belediyesi “araç israfı veya yolsuzluğu” ile ilgili beklenen açıklamayı yaptı. Açıklamayı İBB Genel Sekreteri Yavuz Erkut yaptı.

Yavuz Erkut ülkemizin en büyük sanayi kuruluşu olan Tüpraş’ta yetişmiş, 2000-2006 yılları arasında Opet’te Yönetim Kurulu Üyesi / Genel Müdürlük ve son olarak Tüpraş’ın özelleştirilmesini müteakip, yaklaşık on yıl Tüpraş Genel Müdürlüğünü yapmış tecrübeli bir yönetici.

Ben de kendisini, O’nun Genel Müdür olduğu Tüpraş’ta, Körfez Rafinerisi Ticaret ve İK Müdürü görevlerini yaptığım için tanıdım. O’nun yönettiği çok sayıda toplantıya müdür olarak katıldım, kendisine çok sayıda raporlar sundum.

Türkiye’de büyük kamu kurumları uzun yıllar devlet adamı yetiştirme ve özel sektöre yetişmiş insan gücü sağlamak yönünde de hizmet ettiler. Özellikle Tüpraş, Petkim, Petrol Ofisi, İgsaş, Seka gibi kurumlarda yetişen yöneticilerde ilk göze çarpan hususlardan biri devlet adamı ciddiyetinin yansıması olan zarif bir üsluba sahip olmalarıdır.

Ben İBB adına açıklama yapan bu değerli yöneticinin açıklamasındaki üsluba dikkat çekmek istedim.

Yavuz Erkut‘un açıklamaları şöyle:İhtiyaç fazlası araçlardan sık sık bahsedilmişti. Kamuoyunda da bu yönde bir beklenti ortaya çıktı. Bugün burada (Yenikapı’da) belirlemiş olduğumuz ihtiyaç dışı 730 hizmet aracını sizlere takdim ediyoruz. 730 araç yanı sıra nisan, mayıs ve haziran aylarında 517 binek aracının kiralanan şirketlere iade edildiğini gördük.

Bir evvelki yönetimin de tasarruf ihtiyacıyla binek araç sayısını azalttığını düşünüyoruz. 31 Mart araç sonrası 1247 araç sistemden çıkarılmıştır. Toplamda yaklaşık 50 milyon liralık yıllık tasarruf söz konusudur.”

*******************************

Siyasi Dil Kullansaydı

İBB‘nin açıklamasını “sıradan bir siyasetçi yapsaydı nasıl cümleler kurardı?” bir düşünelim: “Bizden önceki yönetim fakir fukaranın, garip gurabanın paralarını çarçur etmiş, milletin parasından 1247 tane araç kiralayarak, yandaşlara, partililere, eşlerine, çocuklarına, yakınlarına kullanmaları için tahsis etmiştir. Yenileme seçiminde kaybedeceklerini anlayınca hesap soracağımızdan korkup, bir kısmını kiralayan firmalara iade etmişler. Biz bu ‘hırsızlığa’ izin vermedik ve vermeyeceğiz” diyebilir ve halkımızdan alkışlar alabilirdi.

Ama İBB Genel Sekreteri Yavuz Erkut, kendisine yakışan zarif bir üslupla, araçlar için sadece “ihtiyaç fazlası” tabirini kullanmakla yetinmiş.

31 Mart 2019 yerel seçimleri ile 23 Haziran 2019 yenileme seçimi arasında İBB yönetimince iade edilen araçlarla ilgili olarak da, aynı zarafetle “bir evvelki yönetimin de tasarruf ihtiyacıyla binek araç sayısını azalttığını düşünüyoruz” şeklinde bir cümle kullanmış.

Yavuz Erkut’un açıklamasında çok önemli bir iddia da yer alıyor: “Araçlarda araç takip sistemleri vardır. 2 Haziran ile 23 Haziran arasında yalnızca 339 araçtan sinyal gelmiştir. 1700 aracın nerede görev yaptığı konusunda sorular dile getirilmektedir. Verilerle kayıtlar arasında uyumsuzluklar var. Bunlar ya sistemlerin kapatıldığını ya da var olan verilerin silindiğini gösteriyor.”

Bakın hiçbir siyasi yorum içermeyen bu sade cümlenin içinde çok ağır ithamlar var. (Bunu soruşturacak savcı bulmak mümkün mü? Takdir sizin.)

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu bu araçlar hakkında açıklamayı Yavuz Erkut’a değil, siyasi bir yardımcısına yaptırabilirdi veya kendisi siyasi polemik diliyle yapabilirdi. İmamoğlu Erkut’un üslubu ile açıklamayı tercih etmiş olmalı.

Kanaatimce, bu tercihi ile “ben sizin istediğiniz gibi sokak ağzıyla söz dalaşı yapmayacağım. Ama her türlü yanlışınızı halkımıza verilerle, rakamlarla anlatarak ve Yenikapı’daki görsel anlatış tarzını kullanarak mücadeleyi devam ettireceğim” mesajını verdi.

****************************

Bu Dili Özlemiştik

Araç israfı veya yolsuzluğu konusunda Ekrem İmamoğlu kendisi de benzer bir üslup kullanarak tartışmaya noktayı koydu: “Bunların hepsi fazlalık araçlardır. Büyük Şehir Belediyesi’nin lehine olmayan yerlerde kullanılıyordu. Hizmetler asla aksamamıştır. Araçlar kiralanan firmalara geri verilecek. İhtiyaca dönük araç kiralama ihalesine çıkacağız. İhale sürecinde bir devrime hazırlıyoruz. Açık ihale düzenleyeceğiz.”

Bazılarınız “Halk böyle zarif beyanlardan anlamaz. Erdoğan gibi meydanlarda kitleleri gaza getiren bir tarz olmalı” diye düşünebilirsiniz.

Ama ben polemikten uzak bu üslubu sevdim. Çünkü devlet adamı üslubu diyebileceğimiz bu dili çok özlemiştik.

****************************

Araç İsrafını Bile Savunan Yandaşlar

Rakip Tayyip Erdoğan olduğuna göre, İmamoğlu’nun seçtiği üslup siyasi açıdan da doğru bir üsluptur diye düşünüyorum.

Özellikle artık İçişleri Bakanlığının bir sekretarya olduğunu unutup bir siyasi figür imiş gibi beyanat vermeyi seven Süleyman Soylu’yu muhatap almamasını çok doğru buluyorum.

Atanmış bir görevli olan Soylu’nun, seçilmiş İmamoğlu’na yönelik “başka işlerle uğraşırsa pejmürde ederiz” tehdidine karşı, İmamoğlu’nun iki kelimelik “polemiklerden nemalanmıyorum” cevabı doğru ve yeterli olmuştur.

Hele, Soylu’nun “İstanbul ve Ankara’da kayyum söz konusu değil” demek zorunda kalmasından sonra, İmamoğlu’nun verdiği cevap özlediğimiz aynı üslubun yansıması oldu: “Devlet adamı çok düşünür, az konuşur.”

Ancak teknik açıklamaların halkın zihninde şekillenmesi için manşetlik haber başlıkları ve görsel yöntemlerle desteklenmiş başka bilgilendirmeler de yapılmalı.

Çünkü “Muaviye’nin, O ‘dişi deve erkektir’ dediğinde bunu tasdik edecek ve O ne derse evet diyen binlerce adamı vardı.” Bunun gibi AKP’nin araç israfını / yolsuzluğunu bile savunan TV’lerde yuvalanmış sözde uzmanları, sosyal medyada trolleri var.

 

 

Kıbrıs’ta Çözüm Olur mu?

Kıbrıs adasında 1968 yılından beri devam eden müzakereler sürecine bakıldığında taraflar arasında yapılan görüşmelerin hiçbirisinden bir sonuç alınamamıştır.

Her defasında yeniden başlayan bu süreç öncesine bakıldığında ise, Rum tarafının kabul edilmesi mümkün olmayan talepleri, Türk tarafının hak ve hukukunu gasp eden yaklaşımıyla karşılaşılmıştır.

Şurası öylesine açık ve nettir ki; Rumlar müzakereler döneminin hiç birisinde talep ettikleri parametrelerden bir adım dahi geri atmamıştır.

Pekiyi Rum tarafının çözüm adına ortaya koymuş oldukları bu parametreler nedir? Hangi konu başlıklarını içermektedir?

Rum tarafının çözüm adına ortaya koydukları, her müzakere döneminde hiçbir şekilde vazgeçmedikleri en önemli konu; Türkiye’nin ada üzerindeki garantörlük hakkının ortadan kaldırılması ve Türk askerinin adayı terk etmesidir.

Kıbrıs’ta 1974’te yaşanan savaş sonrasında adanın güneyine göç eden Rumların yeniden kuzeye dönmeleri çözüm olabilmesi için onlar adına ikinci öncelikli konudur.

Hiçbir müzakere sürecinde Kıbrıs Türk Halkının siyasi ve ekonomik yönden eşitliği, bağımsızlığı, ada üzerindeki yaşam hakları bu sürecin hiçbir döneminde adaletli bir şekilde görüşme masasında ele alınamamış, her defasında Rum tarafının türlü engellerine takılmıştır.

Adada her müzakere döneminde konu edilen kapalı Maraş bölgesi, Ercan havaalanının uluslararası uçuşlara, Gazimağosa derin limanının uluslararası kullanıma açılması da; çözüm sürecine damgasını vuran konular olmuş ama her defasında Rum tarafının olumsuz yaklaşımları nedeniyle bu konularda da bir sonuç alınamamıştır.

Günümüz dünyasına bakıldığında kendi vatanında yaşayan bir toplumun, ona komşu bir diğer toplum tarafından bu kadar izole edildiği, her türlü yaşam hakkının türlü tuzaklarla engellendiği bir coğrafya yoktur.

Kıbrıs Türk’ü halen doğup, büyüdüğü topraklarda izole bir hayat yaşamakta, anavatan Türkiye’nin tanıması, koruyup kollamasından başka bir güvencesi bulunmamaktadır.

Böylesi bir duruma çözüm bulunabilmesi için BM ve AB çatısı altında yapılan görüşmelerden de hiç bir sonuç alınamamış, bunun dışında bölge ve bölge dışındaki ülkelerin çözüm gayretlerinden de bir sonuç çıkmamıştır.

Adada yaşanan bu olumsuzluklara özellikle son iki yıldır eklenen Doğu Akdeniz ve ada çevresindeki enerji yataklarının kullanımı konusuyla ilgili anlaşmazlıklar, bu çözümsüzlüğü yeni bir zemine ama özellikle emperyalist güçlerin bölgeden enerji payı kopartmaları sürecine taşımıştır.

Artık Kıbrıs adasındaki çözüm, sadece ada üzerinde garantörlük hakları olan ülkeleri değil, bölgenin enerji yataklarının kullanımı nedeniyle Rumlarla anlaşmalar yapan diğer ülkeleri de ilgilendirmektedir.

2 yıl önce Kıbrıs konusuna çözüm bulmak amacıyla Crans Montana’da yapılan son müzakerelerden de bir sonuç çıkmayınca; bu defa da özellikle Doğu Akdeniz’de yaşanan enerji sorunuyla ilgili gergin bir sürece girilmiştir.

Bu süreç devam ederken, taraflar arasında çözüme odaklı görüşmelerin yeniden başlayabilmesi için geçtiğimiz ayın 9’unda her iki tarafı temsilen liderler seviyesinde bir toplantı yapılmış, daha sonra bu görüşmelere BM geçici özel temsilcisi de katılarak resmi görüşmelerin başlayabilmesi için zemin hazırlıklarına başlanmıştır.

Kıbrıs konusuyla ilgili 60 yıldan bu yana süren anlaşmazlıkların temelinde Rum tarafının kendi isteklerinin dışında hiçbir konuda çözüme yanaşmaması vardır.

Aslında Rum tarafı AB’ye üye yapılmakla, yıllardan beri uluslararası camia tarafından Kıbrıs’ın yasal hükümeti gibi muamele görmekle adada istedikleri her şeyi elde etmişlerdir.

Onlar için bir tek şey kalmıştır! O da yeniden adanın kuzeyine dönmek, Türkiye ve Türk askerinden kurtulmaktır. Bu nedenle adanın kuzeyinde yaşayan Türklerin neler çektikleri, onların izolasyonu, tanınıp tanınmamaları, gelecekleri, adadaki yasal hak ve hukukları onlar için bir şey ifade etmemektedir.

Zaman; Rum tarafı için adada yaşanan süreci kendi lehlerine kullanmak amacıyla kullandıkları en önemli silah, Türk tarafı içinse geleceğin bilinmezlerini içeren problemler karmaşası olmuştur.

Kıbrıs’ta yarım asrı çoktan aşan bu süreçte yaşananlara bakıldığında taraflar arasında mutabakat sağlayan bir çözüm olabilmesi çok zor, hatta imkânsızdır.

Artık Kıbrıs konusuyla ilgili çözüm olacak diye bir 60 yıl daha beklemeye ne Türkiye’nin, ne de KKTC yönetiminin bir sabrı kalmamıştır.

Bu yılın Eylül ayında başlaması planlanan yeniden müzakere sürecinden de çözümsüzlükle çıkılması, böylesi bir son olması; Türkiye ve Kıbrıs Türk Halkı için zamanı problemler karmaşasından çıkaracak açık ve net yepyeni adımların atılmasını gündeme getirmelidir.

Özellikle Türkiye’nin atacağı yeni/öncelikli adımların en başında adanın kuzeyinde kurulu, 35 yıldır dimdik ayakta duran KKTC devletinin uluslararası camiada tanıtılması olmalıdır.  Bu adım; yıllardan beri Rumların Kıbrıs Türk’üne uyguladığı her türlü insanlık dışı ambargolara son vereceği gibi, yıllardır çözüm sürecini engelleyen Rum tarafına da hak ettiği yanıt olacaktır.

Böylesi bir adım, aynı zamanda Türkiye’nin Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’deki varlığına, bölgesel enerji kaynakları üzerindeki hak ve hukukuna ayrı bir güç katacak ama en önemlisi Kıbrıs konusunda aranan çözüm de böylece sağlanmış olacaktır.

 

 

Bir Ben Vardır Bende…(3)

Eğer benliğin; hakîkî, gerçek ve doğru olan mahiyeti bilinse; özelliği anlaşılsa, yaratılış sırrı kavransa; kendisi yani benlik açıldığı gibi kâinat dahi açılır. Hem benliğin kendisi, hem de kâinat anlaşılmış olur. Her ikisi de bilinmezlik ve meçhuliyet karanlığından kurtulur.

Çünkü Allah her şeyi bir amaca, bir hedefe bir faydaya yönelik olarak; kısaca hikmetle yaratmıştır.

Yüce Allah yaratırken aynı zamanda varlıklar üstünde sanatını da icra etmiş. Yaratıkları üstünde, san’atını da tecellî ettirmiş. San’atını da varlıklar üstünde sergilemiştir.

İşte böyle hem hikmetle, hem de san’atla yaratan Yüce Allah; insanın eline emanet olarak; geri almak üzere, bir benlik vermiştir.

Verdiği bu benlikle, istemiştir ki Yüce Allah:

Kul; Allahın Rububiyetini, Rablığını; kendi şahsında görsün, anlasın ve bilsin.

Allahın her bir varlığa; yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri nasıl verdiğinin bilincine ersin.

Allahın; yaratıklarını nasıl terbiye edip, idaresi altına aldığını kavrasın. Onları egemenliği altında nasıl tuttuğunun şuurunda olsun.

Kula; Allahın yüce sıfatlarının içyüzleri mâlûm olsun.

Kula; Allahın; sıfat ve isimlerini, varlıklarda nasıl tecellî ettirdiği görünür hâle gelsin.

Kul; Allahın zâtına ait kutsal özelliklerin ve niteliklerin hakikatlerini görsün.

Kul; Yüce Allahı ancak zâtiyle değil, isim ve sıfatlarının tecellileriyle bilmesi gerektiğini anlasın.

İşte kuldan, bütün bu durumları kavraması istenmektedir.

İşte bütün bunlar için; kula benlik verilmiştir.

O verilen benlikte; Allahın sıfatlarını ve onları görünmeye sevk eden içyüzlerinin, hakikatlerini gösterecek, işaretler vardır.

O verilen benlikte; Allahın işlerinin ve onları görünmeye sevk eden özellik ve niteliklerinin gerçeklerini tanıttıracak örnekler mevcuttur.

Ta ki o benlik; ölçü birimi olsun. Ölçek olsun. Bununla Rablık vasıf ve nitelikleri bilinsin. Bununla ilâhlığının kutsal özellikleri anlaşılsın. Fakat “vahîd-i kıyasî” denen  ölçü biriminin, ölçeğin gerçek bir varlığı olması lâzım değil. Gerçekte var olması şart değil.

Bu ölçü birimini, bu ölçeği geometrideki farazî, hayalî, yok ama var sayılan hatlar gibi düşünebiliriz. Nasıl ki geometrideki hatlar, çizgiler farz edilir. Var sayılır. Varsayımla varlığı kabul edilir. Varlığı vehmîdir. Varlığı sanıştan öteye gitmez. Varlığı sanıştan ibarettir.

İşte, öyle bir şeydir benlik dediğimiz. Bu bakımdan ilim ve tahakkukla hakikî / gerçek varlığı lâzım değildir.

Tıpkı yeryüzünde enlem ve boylamları var saydığımız gibi. Çünkü var saydığımız bu yoklar sayesinde, gemiler denizlerde yolunu bulur.

Uçaklar, havada nasıl bir rota takip etmesi gerektiğini bilir.

Böylece farazî; düşüncemizdeki varlıklarından yararlanır. Yolculukları kolaylaştırırız.

İşte eneyi, benliği de böyle bir varsayımla kabul etmeli. Artık gerçek varlığının olmayışıyla değil; geçici olarak varlığını kabul edişin hikmetine kafamızı yormamız gerektiğinin bilincine varmalıyız.

Gerçek varlığının, var oluş inanç ve kabulünün çıkmaz bir yol olduğunu bilmeliyiz. Böyle sanışın bizi mânen düşüşe götüreceğini de iyice anlamalıyız.

Unutmayalım ki ene; bazı gerçekleri idrâke götüren; sanal bir köprü hükmündedir.

Köprüyü her geçişte, onu yok bilmeli. Varlığı varmış gibi bir yanlışa düşmemeli.

Konuyu, şimdilik Hacı Bektaş Veli Hazretleri’nin; insanın ene, ben ve benliğine işaret eden; şu özlü ve güzel sözleriyle noktalıyalım:

“Okunacak en büyük kitap insandır.

“Her ne arar isen, kendinde ara. (Kendinde bul.)”