13.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 521

Hasbihaller

0

Hasbihaller

16,5 X 21,5 santim ölçülerinde 229 sayfalık eserin müellifi, 10 yıl önce Rahmet-i Rahman’a yolcu ettiğimiz değerli yazar Ergun Göze’nin kızı, Zeynep Uluant’tır.  Kendisini, hem babasına hem de dolaylı olarak kayınvalidesi olan, Türk fikir hayatının medar-ı iftiharı mütefekkiremiz merhume Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’ye lâyık olmak gayret ve şuuru ile yetiştirmiş, kemâle ermiş bir kalem erbabıdır.

Uluant Hanımefendi, arka kapak yazısında kitap hakkında şu bilgileri veriyor:  

Bu kitap, çoğu yaşı sekseni aşmış olan edebiyat, kültür, sanat ve musiki dalında isim yapmış şahıslarla yapılan konuşmalardan meydana gelmektedir. ‘Konuşmalar’ diyorum zira bir sistem dâhilinde veya herhangi bir kasıtla yola çıkılmamıştır. Yapılmak istenen, belki de nostaljik bir hassasiyetle kaybolmak üzere olan bâzı değerleri zabtedip muhafaza edebilmekti. Ama bunun hilâfına az da olsa konunun veya hedeflenen dışına çıkıldığı oldu. Fakat asıl mühim olan niyetti… Zira bâzı usta röportajcıların yaptığı gibi karşısındakini sıkıntıya düşürüp terletecek bir konumum yoktu, olmamalıydı da… Çünkü yola çıkış sebebim eski üniversite hocalarımla sohbet etmek, onların birikiminden faydalanmaktı. Takdir edersiniz ki topun bazen hedef şaşırdığı da olur. İşte bu tabii ve kendiliğinden vuku bulan sapmalar beni tamamen farklı bir altyapıya sâhip olan Attila İlhan’a kadar sürükledi. İyi ki de sürüklemiş, zira içine doğduğum doğruları O’nun ağzından ibretle dinlerken aslında tamamen zıt fikirlerde olduğumuzu gülerek fark ediyordum. Söylediği, ama benim asla iştirak etmediğim bâzı konularda yaşına hürmeten sustum ve sohbeti polemiğe çevirip tadını kaçırmamak için ya sözü değiştirmeyi veya gülümsemeyi tercih ettim. İyi ki tercihimi bu yönde kullanmışım.

Çok değil bir sene sonra kendisinin vefat haberini aldığımda duyduğum üzüntü bana anlattı ki cevap hakkımı kendisini anmak için yazacağım bir yazıda kullanmak daha doğru olacaktır.

Kısaca diyebilirim ki Hasbihaller benim için bir çalışma, tanışma ve sohbet mahsûlü olmuştur. Söz uçar yazı kalır fehvâsınca… Maksada erişebildimse ne mutlu…

Zeynep Uluant’ın, röportaj yapacağı kişilerle bir araya gelmeden önce, haklarında bilgi sâhibi olmak için çok çalıştığı, sorduğu soruların engin ve derin olmasından anlaşılıyor. Her biri kültür hayatımızın zirvelerinde bulunan şahısların verdikleri cevaplar da soruların paralelindedir. Bu hâliyle eser, gelecek nesillere gönderilmiş rahmet yüklü bilgi bulutlarıdır. Her bir röportaj, topraklarında zincirleme medeniyetler inşa edilmiş ecdat yâdigârı yurdumuzun âbide şahsiyetlerinden kültür buketleridir.

Rahmetli Ergun Göze bir yazısında; ‘Gazetecilik röportajla başlar’ diyordu. Kendisi de çok usta bir röportajcıydı. Uluant Hanımefendi’nin, röportaj alanındaki bu başarısına rağmen gazeteciliği meslek olarak seçmemiş olmasının, gazeteciliğimiz için bir kayıp olduğu şüphesizdir. Magazin bağımlısı hâline getirilen gazete okuyucularının bolluğuna bakıldığında ise tercihi, kendisi ve fikir dünyamız için kazanç hanesine kaydedilecek talihli bir gelişmedir. 

Eserde, Samiha Ayverdi’nin, güzel Türkçemizin doyumsuz hazzını yansıtan nezih ve zengin üslûbunun, Merhume İlhan Ayverdi’nin dilimize vukufiyetinin, Ergun Göze’nin kıvrak zekâsının, Zeynep Hanım’ın annesi Hicran Göze Hanımefendi’nin didaktik üslûbunun izlerini görmek mümkün. Böylesine donanımlı bir yazarın adının, sâdece iki kitabın kapağında bulunması ise ciddî bir kayıp olarak düşünülebilir. Eserin baş tarafında yer alan ‘Birkaç Söz’ başlıklı sunuş yazısını okuyanlar, kayıp hanesine kaydedilenlerin vüs’ati hakkında bilgi veriyor. Mamafih, önünde telaşsız geçecek daha uzun yıllar var. Telâfi edebilir. Diğer taraftan, Ayverdiler’in kurduğu Kubbealtı Vakfındaki hizmetleri sebebiyle hoş karşılanabilir de… 

Eserde kendileriyle röportaj yapılan isimlerin listesi de okuyucuyu kitabı edinip, sayfalarını çevirmeye dâvet ediyor:

İlhan Ayverdi, Ali Alparslan, Orhan Okay, Kemal Eraslan, Zeynep Kerman, Oktay Aslanapa, Semâvi Eyice, Mehmet Turgut, Sabahattin Zaim, Turan Yazgan, Rüştü Eriç, Nevzat Atlığ, Alâeddin Yavaşça, Fırat Kızıltuğ, Attila İlhan, Emine Işınsu Öksüz, Yaşar Tunagür, Amiran Kurtkan Bilgiseven. 

İsimleri verilen 18 kişiden (Aralık 2019 itibariyle) 6 kişi hayattadır. Onlara, sağlıklı, verimli ve huzurlu uzun bir ömür, vefat edenlere Cenâb-ı Allah’tan rahmet dilerim. 

***

Eserdeki röportajların hepsinde, röportaj yapılan şahsiyetin bilinen hususiyetlerini yansıtan, entel medyanın ‘flaş’ olarak isimlendirdiği dikkat çekici, parlak cümlelerle dolu. Onların hepsini okumak, okumakla da yetinmeyip, zaman zaman hâfıza tazelemek maksadıyla bazı satır ve paragrafları, başucu defterine istinsah etmek gerekir.  

Bir kişi var ki, bilinen hususiyetlerinin dışında kendisinden beklenmeyen cümleler söylüyor. O cümlelerden tadımlık iki bölüm:

Türkiye’de Genç Osmanlılardan başlayarak son zamanlara gelinceye kadar çok câlib-i dikkat bir tavır var. Türk aydını Türkiye’deki yönetimi beğenmeyip onu düzeltme kararını alınca batıya gider ve oradan destek alır. Genç Osmanlılar bunu yaptı, Jön Türkler bunu yaptı, solcular bunu yaptı hâlâ bunu yaparlar. Doğuya giden bir kişi var, Mustafa Kemal Paşa… Asıl gücün nerede olduğunu görüyor ve batıya gidip vakit kaybedeceğine doğuya gidip güç kazanıyor. Amerikalılar ise kendilerini tanımıyorlar. Savaşı, filmlerdeki gibi sandıkları için de nereye girdilerse dayağı yediler. Asya’yı hiç tanımıyorlar. Avrasya halkları farklıdır. Felsefeyle ilgili bir tarafı var işin. Asya daha köklü bir medeniyet… Batılılar o zaman neredeyse yamyamdı ve zenginlik doğudan batıya gidiyordu. İpek yolu onlar için çok önemliydi. Osmanlılara düşman olmalarının sebebi ipek yolunu kapatmalardır. O sâyede de keşifler başlamıştır. Tabîi aslında oraları daha önce Asyalılar tarafından keşfedilmişti. Biliyorsunuz oranın yerlileri aslında Kızılderili filan değil, binlerce yıl önce Bering Boğazı’nın oluşmadığı dönemlerde o topraklara geçmiş Asyalılardı. Aslında Çinliler. Türkler, Moğollar, Japonlar dünyadaki medeniyetin başlangıcı… Onun için düşünmeye başlıyorlar. Bu düşünmelerden sonra vardıkları ilk sonuç şu: Bir tek gerçek vardır, ölüm… Geri kalanı lâftır. Zaten bütün dinlerin menşei de budur. Asyalılar böylece şöyle bir meleke elde ediyorlar: Ölüm aslında iyi bir şeydir. Bu dünyadan kurtulur başka bir âleme gideriz. Bu bir batılının havsalasının alacağı şey değildir. Doğulularda ölebilme kabiliyeti var onlarda yok. Şimdi meselenin özü şudur: Orta Asya ve Ortadoğu’daki petrol denizini Müslümanlara bırakmamak… (s: 189, 190)

***

Bir yanlışı düzeltmek lâzım. Dil devrimi filan yoktur, Gazi ondan vazgeçmiştir. Bu yanlışı devam ettiren İsmet Paşa’dır. Fâlih Rıfkı’nın hâtıralarında bahsettiğine göre, Gazi ‘…bunun hesabını bizden sorarlar. Bu dil işini böyle bırakamayız.’ Der. Ondan sonra harekete geçilir. Buna göre üç kural vardır. Bir: halkın konuştuğu dil Türkçedir. İki: Ecnebi dillerden kural alınmaz. Yâni ‘Kuvâ-yı Milliye’ demeyeceksin. Eğer dile girmişse onu da atmayacak, klişe hâlinde kullanacaksın. Üç: Türkçe terminoloji yaratılacaktır. Gazi daha önce kullandığı Öztürkçe kelimelerden de sonra vazgeçmiştir. Yalnız Türk imlâsının kabulünde de büyük hatâlar yapılmıştır. İmlâ yoktur. (s: 192, 193)

Zeynep Uluant, entelektüellere has araştırması ile bir tesbitini kaynak göstererek, dipnot hâlinde okuyucunun dikkatine sunuyor: “Yavuz Bülent Bâkiler ‘Atatürk’ün üç ayrı Türkçe anlayışı’ başlıklı makalesinde aynı görüşleri seslendiriyor.” 

KUBBEALTI İKTİSÂDÎ İŞLETMESİ:

 Peykhâne Sokağı Nu: 3 Çemberlitaş, İstanbul. Telefon: 0.212-516 23 56, Belgegeçer: 0.212-638 02 72. E-posta: info@kubbealti.org.tr  //  www.kubbealti.org.tr  

 

ZEYNEP ULUANT: 

     1958 de İstanbul’da doğdu. Moda İlkokulu ve Kadıköy Kız Lisesi’ni bitirdi. 1979’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Lisans tezi ‘Cenap Şahabeddin’in Avrupa Mektupları’dır. 

     1995 yılından beri Kubbealtı Akademi Mecmuası, Türk Edebiyatı, Yeşilay, Türk Dünyası Tarih Mecmuası ve Orkun başta olmak üzere çeşitli dergilerde yazıları yayınlanmıştır. 

     Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı bünyesinde faaliyet gösteren Ayverdi Enstitüsü’nde çalışmaktadır. Evli ve üç çocuk annesidir. 

     Yayınlanmış kitapları: Hasbihaller, İlhan Ayverdi, Bir Hayat – Bir Lugat (Aysel Yüksel ile birlikte).    

 

KUŞBAKIŞI:

TÜRK DEMOKRASİSİNİN SIFIR NOKTASI                                                                                                   AMERİKAN DIŞİŞLERİ BELGELERİ IŞIĞINDA TÜRKİYE’DE ÇOK PARTLİ HAYATA GEÇİŞ

Eserin yazarı Dr. Öğretim Üyesi Efe Sıvış, 1986 yılında Kanada’da doğdu. 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 407 sayfalık kitabında; Türk-Amerikan ilişkilerinin 18. Yüzyılın sonlarında başladığını ve dâima inişli-çıkışlı bir seyir tâkip ettiğini belirtiyor. 

Türkiye’de çok partili siyâsî hayata geçiş süreci, pek çok makale ve kitaba konu olmuştur. Dr. Sıvış, ‘tekrar’ kolaylığına düşmemek için Amerikan belgelerinden faydalanmış, bununla yetinmemiş, aradan 75 yıl geçtiği için arşiv belgelerindeki bilgileri teyit edecek bir kişi bulunabilmiş ve onunla dostları vasıtası ile görüşebilmiştir. 

İlişkiler, Amerika’nın ticâret gemilerine Kuzey Afrika’daki korsanların saldırılarının önlenmesi talebi ile başlıyor. Söz konusu bölge, Osmanlı Devleti’nin tâyin ettiği beylerbeyi tarafından yönetiliyorsa da fiilî güç, ‘dayı’ denilen mahallî kabilelerin önderlerindeydi. Güçlükler sebebiyle bu talep kısmen karşılanabilmiştir. 

19. Yüzyılın ortalarından itibaren Amerikalılar, Osmanlı topraklarında, Protestan mezhebinin yaygınlaştırılması için çalışmaya başladılar. Bu faaliyetler, Bulgarlarda, Makedonlar, Arnavutlar ve Ermenilerde ayrılıkçı düşüncelerin gelişmesine sebebiyet verdi. Robert Kolej’in, Merzifon Amerikan Koleji’nin açılması, kritik bölgelere ajan vazifesi gören konsolosların tâyinleri sebebiyle Amerika’nın Türkler aleyhindeki çalışma alanları merkeze doğru genişletildi. Birinci Dünya Savaşı’nda Türk-ABD arasındaki diplomatik ilişkiler kesildi. Bir müddet sonra da devşirilmiş Türk (sözde) aydınları Amerikan Mandası lehindeki fikir beyanları başladı. Durumdan rahatsız olan Sovyetler Birliği, 1925 yılında imzalanan Türk-Sovyet Saldırmazlık Paktı&rs

Gidenin Elinden Dili (II)

     Dikkat edelim verilen cevap çok şahane, çok kapsamlı bir cevap.

     Sırf ana dili Arapça olan Arapları içine almakla kalmıyor.

     Arap olmayan fakat tüm Arapça konuşanları da içine alan çok şümullü bir cevap.

     Çünkü milliyet; konuşulan dille aynileşiyor.

     İnsanı; konuştuğu dilin sahibi millete mensup kılıyor, ona bağlıyor.

     İnsana, o milletin bir parçası olduğu hissini veriyor. Oysa:

     Dilimizi yozlaştırırken milliyetimizden uzaklaştığımızın; hiç mi hiç değiliz farkında!

     Dilimizi bozarken, millî benliğimizden de soyutlandığımızın -yazık ki- değiliz bilincinde!

     Hem:

     

     Unutulmasın ki, gidenin elinden dili,

     Bir gün de gider elinden, o güzelim ili!

 

     Bu hayatî hususu, İngiltere’nin Cambridge şehrinde yaşadığım bir anekdotla teyit etmek ve doğrulatmak istiyorum:

     2004 baharında Cambridge’de bir parkta oturmaktayım. Yanımdaki kanepede güleç yüzlü, sevecen tavırlı ve konuşkan bir Çinli genç vardı. Kız arkadaşıyla gayet güzel ve işlek bir İngilizceyle sohbet ediyordu.

     Azıcık İngilizcemle sormadan edemedim:

     “Hangi millettensiniz?”

     Hemen cevabı yapıştırdı:

     “İngilizim!”

     Şaşırdım kaldım! Gülmemek için zor tuttum kendimi. Bal gibi Çinliydi. Çıkık kemikleri, çekik gözleri, ufak tefek yapısı ile; velhasıl tüm fiziği; lisânı hâlle “Ben Çinliyim.” diyordu. Bu durum beni çok düşündürmüştü. Çünkü şüphesiz o da bir Çinli olduğunu gayet iyi biliyordu. Ama İngiltere’de yaşaması, İngilizce konuşması, o kültürle yoğrulması; pratikte kendisini İngiliz olarak görmeye; kendisini İngiliz olarak saymaya; kendisini İngiliz olarak hissetmeye yetmiş de artmıştı bile. Gelelim Türkiye’ye:

 

     “Dükkân” varken ne demek “The Shop” ?

     “Paşa” paşa gibi dururken, ne demek onu yapmak “Pasha” ?

     Ya “çivi”yi nedir öyle, yazmak “chivi” diye veya “vişne”yi “whisne” ?

     Neden TRT; Te-Re-Te olarak telâffuz edilirken; Türkçeye aykırı bir şekilde TRT’yi; Ti-Ar-Ti şeklinde söylemek?

     Sayın Feyza Hepçilingirler de yukarıdaki örnekleri ele alıp, haklı olarak bu durumdan yakınıyor. (Cumhuriyet, Kitap, 16. 9. 2004, s. 31)

     Türkçeyi; Türkçeye aykırı tarzda telâffuz edenlere ateş püskürüyor!

     Türkçe kelime deyiş ve söyleyişlerden eziklik duyanları hayretle karşılıyor.

     Çünkü aziz okur! Bize göre asıl  eziklik; bu gibilerin varlığıdır.

     Asıl eziklik, Türkçeyi çığırından çıkaranların mevcudiyetidir.

     Asıl eziklik, Türkçeyi yazılışta anlaşılmaz hâle getirenlerin aramızdan çıkmasıdır. Nitekim:

     Ne demek “efendi”yi “efendy” şeklinde yazmak!

     Ne demek “Marmara Oteli”ni “The Marmara” diye maskaraya çevirmek?

     İngiliz dilbilgisine ait bir unsuru Türkçeye yamamak?

 

     Vah benim o güzel, şirin Türkçem vah!

     Kimi Türkler dedirir bana eyvah!

 

     Çeksem de ömür boyu içten bir ah!

     Türkçe yükselmedikçe olmam iflah.

 

     Hani derler kılıç yarası geçer de,

     Dil yarası geçmez asla, kalır diye.

 

     Yediği darbelerden sonra ne kaldı geriye?

     Türkçemiz atalardan bize en güzel hediye.

 

     Velhasıl:

 

     Gidenin elinden dili;

 

     Gider o güzelim ili!

 

Yığınakta Yapılan Hatanın Sonuçları

Suriye’de iç savaş ve sonrasındaki vekâlet savaşlarının sonuna yaklaşıyoruz. Ancak İdlib’te Esad güçlerinin 8 Mehmetçik’i şehit eden bombalı saldırıları içimizi yaktı. 

Bu saldırılarla Rusya ve İran’la yaptığımız Soçi Mutabakatı artık uygulamadan kalktı. Kuzeye doğru süpürülen 1,5 milyona yakın Suriyeli de sınırlarımıza yaklaştı. 

İdlib’in yüzde 90’lık kesimini kontrol eden, El Kaide uzantısı HTŞ ve selefi cihatçı örgüt militanlarının sayısının 30 bin ile 100 bin arasında olduğu bildiriliyor. Suriye ve Rusya’nın hedefinin bölgedeki bu radikal militanları da Türkiye’ye göndermek veya bu pisliği Türkiye’ye temizletmek olduğu anlaşılıyor.

Türkiye, Rusya ve İran arasında yapılan Soçi Mutabakatında Türkiye kendisi için öngörülen şu misyonu kabul etmişti: “Türkiye HTŞ örgütünü bölerek ılımlıları radikallerden ayırdıktan sonra, radikal cihatçıları tasfiye edecekti. Ayrıca Türkiye, ülkenin orta kesimlerini kuzeye bağlayan ve stratejik açıdan önemli M4 ve M5 karayollarını da yeniden ulaşıma açmayı taahhüt etmişti. Geçen bir sene içinde Türkiye bu iki yükümlülüğünü de yerine getiremedi…”

Rusya (Putin), İran (Ruhani) ve Suriye (Esad) için bu iki hedef önemli ve öncelikli idi. İdlib’in mümkün olduğu kadar erken Esad rejiminin kontrolüne geçmesini istiyorlardı. Suriye ordusu Rusya’nın hava desteğiyle güneyden İdlib’e girdi.

E. Büyükelçi Şükrü Elekdağ’ın ifadesiyle “Türkiye’nin iki partneri, HTŞ’nin yok edilmesine yönelik ‘pis işi’ Mehmetçik’in üstüne yıkmakta ısrarlılar…”

*************************************

YIĞINAKTAKİ HATAMIZ

İsmet İnönü’ye atfedilen askeri bir deyim vardır: “Yığınakta yapılan hata savaş meydanında düzelmez.”

Bir başka ifadeyle, “gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince diğerlerini doğru iliklemek mümkün değildir.”

“Siyaset silahsız yapılan bir savaş” olarak da tanımlandığına göre, bu veciz sözler siyaset alanında da geçerlidir.

Türkiye’nin yığınakta yaptığı hata (ya da yanlış iliklenen ilk düğme) önce platonik aşk yaşadığı Beşar Esad’ı sonra “katil Esed” haline dönüştürüp düşman saflarda yer almamız oldu. 

Suriye’de yapılan vekâlet savaşlarının aktörleri, bu arada Türkiye de, süreç içinde ittifaklık ve düşmanlık içinde olduğu ülkelerle belli konularda anlaşırken, belli konularda karşı saftakilerle işbirliği yaptılar. Fakat Türkiye Esad’a düşmanca bakışını değiştirmedi. En azından tarafsız kalabilirdik, Esad’a karşı taraf olduk.

Oysaki Beşar Esad, insani özellikleri ne olursa olsun, Birleşmiş Miller tarafından Suriye devletinin meşru lideridir. Üstelik Esad sahada Rusya ve İran’ın güçlü desteğine de sahip.

Türkiye’nin Suriye içindeki belli bölgelere girme sebebi terör örgütlerine karşı kendi güvenliğimizi sağlamak gerekçesine dayanıyor.

Bizim ve Rusya/ Suriye/ İran’ın terörist örgütler olarak gördüğümüz selefi radikal gruplar Esad güçlerinin kontrolündeki diğer bölgelerden temizlendi. Şimdi onlar İdlib’i de temizlemekte kararlılar. Fakat Türkiye bu harekâta karşı çıktığında “terör örgütlerini destekleyen ülke” pozisyonuna düşürülüyor.

Türkiye, Rusya’nın yaptığı gibi, Esad rejimi ile savunma işbirliği anlaşması yapsa idi Suriye’deki varlığımız hukuken meşru olurdu. Üstelik yapılacak işbirliği ile ortak menfaatlere uygun bir çözüm planını birlikte yürütebilirdik.

Bir de bizim terör örgütü saydığımız ama bizden başka bölgedeki hiçbir aktörün terör örgütü saymadığı PKK/PYD güçleri var. 

PKK/PYD güçleri ABD desteğiyle Suriye topraklarının yüzde 30’u üzerinde bir hâkimiyet sağladı. Burada Irak’taki “Barzani Devleti” benzeri bir devlet yapılanması oluşturuluyor. 

Bu devlet yapılanması Türkiye için çok risklidir. “Bu devletin ABD tarafından eğitilmiş ve modern silahlarla donatılmış 60 bin mevcutlu ordusu, 30 bin kişilik polis gücü, 140 bin kişilik kamu personeli var. ABD eğiteceği 30 bin ilave kişiyle orduyu takviye edeceğini ilan etti.” 

ABD Suriye petrollerinin ekseriyetinin olduğu bölgede kurmaya çalıştığı devletin altyapısını hazırladığı için diğer bölgeleri Rusya ve Suriye’nin hâkimiyetine bıraktı.

Türkiye’nin PKK/PYD devletini çökertmek için yapması gereken şey, Esad rejimi ve müttefikleri Rusya ve İran’la birlikte hareket etmekti. 

Böyle yaparsak “Suriye, Türkiye, Irak ve İran dörtlüsü, siyaset ve diplomasi yoluyla PKK/PYD devletinin böl

Karlar Yağdı Kürek İster/Dayanmaya Yürek İster

0

Aralık ayının aralık kapısından başını uzatan ocak ayı… Kara kışın gece ayazında saçlarını döküyor yollara… Sabaha koşan saatin telaşına soba üstü çaydanlık homurtusu ekleniyor. Söylenerek yaşamak bir çaydanlığa bir bana mahsus… Çay bardağa, ben kaleme döküldükçe diniyor öfkemiz. ”Ey dünya adaletin yarı yarıya bile değil. Kiminin ekmeği yok, kiminin ekmeğine katık.” Şu bazılarına romantik yağan kar, neden bize otantik yağar ki! Bir Mart çocuğu olarak doğuma sevincim kadar, ölüme hüznüm var… Değil mi ki Mart yarı kış yarı bahar.

Kaç kırık merdiveni sürünerek çıktım da en üst basamaktan geri düştüm saymadım. Bu karlı, fırtınalı hava yerini güneşe bırakır mı bilmiyorum. Toprağın yumuşak başı bahara ne saklar onu da… Sırtı nakışlı heybemin gözü umut yüklü. O da olmazsa bir türkü… Yolu, en çok sırtında kendini taşıyan bilir. “Tel sarar kızım tel sarar/Tel bulamazsa ne sarar.” Eh işte, tel bulamazsa benim gibi geri geri sarar. “İnsan kendinden çalmamalı” diyor bilge. Durmadan kendimden çalıyorum, kendine hırsız en çok neyini çalar ki kendi ömründen başka.

İçeride yosun tutmayı istemeyen su, çatlağa doğru akar. Bu suyun söz halidir… Suyun söz hali. Bazen kar, bazen yağmur. Mevsime göre şekil alan bulutların yer çekimine yenilmesi. Zemheri ayazı kimi nasıl üşütür bilmiyorum. Bilenler bilir insanın eli şıp düşene yapışır kalır. Bıçak gibi kesen bir ayaz yapışır yüzüne. Her ne kadar mevsimler değiştiği için artık eski kışlar yok desek de.

Annemin deyimi ile ”KARLAR YAĞDI KÜREK İSTER, DAYANMAYA YÜREK İSTER.” Zor geçecek bu kış, ayvalar çok oldu bu sene diyordu. Ah be annem hangi kış kolay geçti ki. Ah o eski kışlar nerdeeeeeeee dedi annem. Nerede olacak, hâlâ aklımda. Gece başlayan kar sabaha kadar yağmıştı. Annem eve ve dedeme bakmamı tembihleyerek, kız kardeşimin doğumu için İlçe dışına gitmişti. Eşimin dedesine de ben bakıyordum. İki dede arasında mekik dokurken; sabaha kadar yağan karı kürümek de bana kalmıştı. Sabahleyin erkenden toprak damın karını kürümeye gittim. Çocuklar uyanmadan kürüyüp gelecektim. Tahta dam küreğini elime alıp çıktım dama.

İkiye böldüm damı. Bir tarafının karını yoldan tarafa. Bir tarafını da bahçeden tarafa kürümeye başladım. Kar hâlâ savura savura yağmaya devam ediyordu. Gıcıl gıcıl ayaz esiyordu. Alnımdan akan terler, anında buz kesiyordu. İki tarafı da kürüdüm tam evin ortasında geldim. Az kaldı hadi bir gayret diye kendime telkinlerde bulunurken, evin tam ortası göçtü. Gözlerimi sıkı sıkı yumdum. Bu olamaz dedim. Sanki gözlerimi açsam göçen damı göreceğim. Direndim gözlerimi açmamak için. Yapacak hiç bir şey yoktu. Kışın ortasında evin toprak damı bir minder büyüklüğünde göçmüştü. Bir adım attım. Başımı içeriye doğru uzattığımda, annemin emektar dikiş makinesinin üstündeki karları ve damdan düşen toprakları gördüm. İçim cız etti. Annem üzülecek şimdi dedim. Geriye kalan karları kürüdüm.

Aşağıya indim kilimleri topladım. Dikiş makinesinin üstündeki karları ve toprakları temizledim. Tandır evine gittim naylon buldum. Saç bir soba altı elime alıp tekrar dama çıktım. Önce naylon, sonra sacı üzerine kapayıp, kenarlarına taş koydum. Dam akmaya akacaktı da, hiç olmazsa içeriye kar yağmasın bari dedim. Dedemin kömürlerini tenekelere doldurup, yemeğini yaptım. Düştüm evime doğru yola. Kalbimdeki acı, damdaki açılan delikten daha büyüktü. Annem duymamalı dedim. Kış bir taraftan, kar bir taraftan, göçük bir taraftan. Ayağımın altında gıcırdayan karların sesine sesim ekleniyordu.

 

Söylene söylene yürüdüm. Dedim ya söylenerek yaşayan bir ben varım. Bir de soba üstündeki çaydanlık. Ah bilge ah. Sen de diyorsun ki ”insan kendinden çalmamalı.” Bu durumda insan ömründen çalmaz da ne çalar ki. Yıllar zaten potansiyel sabıkalı hırsız. Bir de üzerine insanın kendi dâhil olmadığı kader ve keder eklenince. Hayat şartları neyi gerektiriyorsa onu yaşayıp gidiyorsun. Yokluk, yoksulluk. Ucunda ölüm olmayan her göçükten sağ çıkmak boynumun borcuydu. İçimde yıkılıp duran dağların bir kenarının da yol olduğunu biliyordum.

Yürüdüm hep yürüdüm. Nazım‘ın dediği gibi ”tüm yürümeyenleri arkamda, arka sokaklar gibi bırakarak yürüdüm” Çaldıysam da kendi ömrümden çaldım. Bütün çaldıklarım heybemin gözünde. Arada uzatıyorum elimi heybeme. Hani içinden bir yumurta, bir yumrukluk soğan, bir yufka ekmekli azık çıkını çıkacak değil ya. Bazen de böyle kar, kor anılar çıkıp geliyor nakışlı heybemin gözünden.

Camiler, Vakıflar ve Kızılay’a Yardımlar

Yıllar önce, avukat olarak, Ağır Ceza Mahkemesi duruşma salonunun dışında duruşma sıramı bekliyordum. Yanımda kendi sırasını bekleyen beyaz sakallı bir “hacı amca” ile sohbete başladım. “Hayrola sizin Ağır Cezalık ne işiniz var?” soruma verdiği cevap çok şaşırtmıştı beni.

Meğer “hacı amca” mahallesindeki caminin derneğinde yönetim kurulu üyesi imiş. “Müezzinden şikâyetçi olduğumuz için geldim” dedi.

Her Cuma namazından sonra diğer camilerde olduğu gibi o camide de para toplanır ve toplanan para Müftülüğe aktarılırmış.

Fakat cami derneği yöneticileri toplanan paranın Müftülüğe aktarılmadığı veya eksik aktarıldığından şüphelenmiş. Parayı toplayan müezzinden ödemesinin makbuzunu getirmesini istemişler.

Müezzin toplanan onbin lira için Müftülüğe on liralık bağış makbuzu kestirip, makbuzda tahrifat yaparak, onlirayı onbin lira yaparak, dernek yöneticilerine vermiş. Fakat Müftülükten makbuzun kopyası kontrol edilince sahtecilik yapıldığı açığa çıkmış.

Yargılama sonucu ne oldu bilmiyorum. Ama ben o zamana kadar Cuma namazı çıkışlarında toplanan yardım paralarına katkıda bulunmaya özen gösteriyorken, bu olayı duyduktan sonra Camilerde toplanan yardımlar için para vermez oldum.

O zamana kadar imam ve müezzinlerin içinde siyasi görüşleri, bilgi seviyeleri gibi sebeplerle saygı duymakta zorlandığım kişiler olmuştu. Buna rağmen, din görevlilerinin kamu malını çalabileceklerini ve sahtecilik yapacaklarını hiç düşünmemiştim.

Bu olayı öğrendikten sonra, bütün din görevlilerinin dürüst/ ahlaklı/ güvenilir olduğuna dair önyargım yıkıldı.

*************************************

Cami Dernekleri Hakkında da İddialar Var

Camilerde toplanan “yardım paraları” kapsamında yolsuzluk ve hırsızlık olaylarının başka boyutu da varmış.

Konuyu araştırırken 06.12.2017 tarihinde Diyanet Bir-Sen Genel Başkan Yardımcısı Hamdullah Silindir’in yaptığı bir açıklamaya rastladım. Bunları ben yazsam “din düşmanı” bile ilan edilebilirim:

“Her Cuma günü cami görevlilerine para toplatılıyor. Cami görevlileri ile vatandaşlar arasında güvene dayalı hissiyat ortadan kaldırılmıştır. Toplanan paraların nerede, nasıl ve kimler tarafından harcandığı şüphelidir. Cami Derneklerinin toplanan paraları usulsüz harcadıklarına dair çok sayıda duyum alıyoruz. Bu konuda şikâyetler geliyor. Buna bir çözüm bulunmasını istiyoruz. Camilerde toplanan paralar ve Cami Derneklerinin topladığı paralar kayıt altına alınsın, nerelere harcandığı araştırılsın.”

Yapılması gereken camide yardım toplanmasına son vermektir. Camiler için bağış yapacakların resmi banka hesaplarına para yatırması, SMS vb usullerle kayıtlı bağış yapmasını sağlamak gerekir.

Ayrıca tamamen kayıtlı hale getirilecek bağışların, harcaması da kayıtlı ve denetlenebilir olmalıdır. Bunun için bağımsız denetim kuruluşlarına denetim yaptırılarak, kamuoyuna açıklanması uygun olur.

*************************************

Vakıflarda Yolsuzluk

İslam sonrası Türk devletlerinde vakıflar çok önemli ve değerli hizmetler üretmişler.

“Toplum yararına bir hizmetin gelecekte de yapılması için, maliki tarafından tahsis edilen mülk veya paraya ‘vakıf’ denir.”

Demek ki vakıflar yardım alan kurum değildir. Yardım etmek üzere özgülenen/ tahsis edilen malın adıdır.

Oysaki “İslami vakıf” denilen birçok vakfın AKP’li belediyeler ve devlet kurumları tarafından yapılan inanılmaz meblağlarda yardımlarla palazlandırıldığı ortaya çıktı.

Hatta iktidara yakın “birçok vakfın devletten ihale alan müteahhitlerden, alınan rüşvetler için araç olarak kullanıldığı” iddiaları var. Bazı ilahiyatçı profesörlerin buna uygun fetva vererek haramı meşrulaştırdığı defalarca yazıldı.

Vakıfların yardım eden değil, yardım alan kurumlar haline getirilip, gayrimeşru işlerde kullanıldığı haberlerinin vakıflara olan güveni tahrip ettiği açık. Vakıflar aracılığıyla yardım yapmak isteyen sade Müslümanlar artık bu kurumlara şüpheyle bakıyor.

*************************************

Bari Kızılay’a Kıymayın

Başkent Gaz adlı şirket, güya Ensar Vakfı’na 8 milyon dolar “bağış” yapmak istemiş. Ancak bu parayı Kızılay’a “şartlı bağış” kılıfı ile vermiş. Para Kızılay üzerinden Ensar’a, oradan da Ensar ile TÜRGEV’in ortak girişimleri TÜRKEN Vakfı’na transfer edilmiş.

Kızılay gibi zor zamanlar için her kesimin güvendiği bir kuruluş, bu transfere aracılık rolünü neden benimsedi?

Başkent Gaz niye direkt TÜRKEN Vakfı’na bağış yapmadı? Neden bu kadar dolambaçlı işlere girişti, neden parayı elden ele dolaştırdılar?

Vakıflar için iddia edilen, “gayrimeşru işler ve haram paraların meşrulaştırılması araçları” arasına Kızılay’da mı dâhil edildi?

“Kızılay paravan mı yapıldı; neye, niye alet edildi, arkada neler dönüyor sorularının” çok açık ve vicdanlarda kabul görecek açıklaması yapılmalı idi.

Bugüne kadar yapıl(a)madı.

Ayrıca Kızılay’da “akraba kadrolaşması” yapılmış. Üst yöneticiler yağlı maaşlar, lüks araç ve ballı lojmanlar ile “lüküs hayat” yaşamakta imiş. Bunlar ve yandaşlardan fahiş kira bedelleri ile kiralanan taşınmazlar… Kiralanan taşınmazların tadilat ve tefrişi için harcanan milyonlar… Milletin bağışları ile yapılmış israf ve haram işlere dair iddialar saymakla bitmiyor.

Bunların makul ve mantıklı bir açıklaması yapılmalı idi. Yapıl(a)madı.

Hepimizin ortak değeri olan bir kuruma daha güvenimiz yıkılıyor.

Hepimizin güveneceği ve bir gün ihtiyaç duyacağımız kurumlarımızı yıpratmayın. Hiç olmazsa Kızılay’a kıymayın.

Din – Felsefe İlişkisi (VII)

Felsefenin esasları bozuktur. Sonuçları vahîm ve tehlikelidir.

     Nitekim İslâm filozoflarından İbn-i Sina ve Farabî gibi zekâ ve deha sahibi dâhiler bile Felsefenin görünüşteki bu parlaklığına meftun olup, kapılmışlar.

     O mesleğe aldanmışlar. O yola girmişler. Bu yüzden sıradan bir mümin derecesini ancak kazanabilmişler.

     Hatta İmam-ı Gazalî gibi bir Hüccetü’l-İslâm onlara, o dereceyi de vermemiş.

     Hem inanç ve kelâmda derin bilgi sahibi bilginlerden olan Mutezile imamları / âlimleri Felsefenin süslü görünüşüne düşkünlük göstermişler. O mesleğe temas etmişler. O yola girmişler.

     Akla hâkim, akla hükmedici bir rol vermişler. Bu yüzden ancak günahkâr, ehl-i sünnet yolundan ayrılan sıradan bir mümin, bir müslüman derecesine çıkabilmişler.

     Hem İslâm ediplerinin, İslâm yazarlarının ünlülerinden kötümserliğiyle tanınan Ebu’l-Alâ-i Maarrî’yi hepimiz biliriz. Yine İslâm edebiyatçılarından olup da yetim gibi ağlayışıyla vasıflanan Ömer Hayyamı da biliriz.

     İşte o gibi şair ve yazarlar Felsefe mesleğinin, o inanç yolunun; kötülüğe sevkeden, nefsi okşayan zevkiyle zevklenmişler.

     Bu yüzden hakikat ehli ve mükemmellik sahibi kişilerden hakaret tokadı yemişler. Küfürle yani dinden çıkmakla itham edilmişler:

     “Edepsizlik ediyorsunuz, dinsizliğe giriyorsunuz, zındık ve dinsizleri yetiştiriyorsunuz!” diye sakındırıcı edeplendirme tokatlarını almışlar.

     Hem Felsefe yolunun bozuk esaslarındandır ki, Ben ve Benlik kendi zâtında, kendi başına hava gibi zayıf bir özelliği vardır.

     Böyle olduğu halde, Felsefenin uğursuz bakışıyla yani kendisine bakan yönü olan mana-yı ismiyle bakar.

     Böyle baktığı için sanki buhar gibi o Ben ve Benlik sıvı hâle dönüşür. Sonra alışkanlık ciheti ağır basar. Maddî şeylerle fazla meşguliyet ve uğraşma sebebiyle sanki katılaşıyor.

     Sonra gaflet ve inkârla o Benlik donar. Sonra isyanla bulanıklaşır. Saydamlığını kaybeder. Sonra gittikçe kalınlaşıp sahibini yutar. İnsanoğlunun fikirleriyle şişer.

     Sonra diğer insanları hatta sebepleri kendine ve nefsine kıyas eder. Onlara -kabul etmedikleri ve kaçındıkları halde- birer firavunluk verir.

     İşte o vakit büyüklük sahibi Yaratıcı Allahın emirlerine karşı savaş durumunu alır:

     “Men yuhyi’l-izame ve hiye remîm?” / “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” (Yasin: 78) der. Meydan okur gibi, sınırsız kudret sahibi olan Kadîr-i Mutlakı yani mutlak, tam bir güç ve kudret sahibi Yüce Allahı âcizlik ile itham eder. Töhmette bulunur. Damgalar.

     Öyle ki Büyük Yaratıcı’nın vasıf ve niteliklerine karışır. İşine gelmeyenleri ya ret veya inkâr eder. Yahut da değiştirir.

     Kötülüğe sevk eden nefsin firavunluğunun hoşuna gitmeyenleri yine ya ret ya inkâr eder. Ya da bozar.

     Meselâ Felsefecilerin bir grubu, Cenabı Hakka “Mucib-i Bizzat” yani “İradesiyle değil de, varlığı icabı her şeyi yapmaya mecbur olur!” demişler. İradesinin varlığını reddetmişler.

     Allah’ın tercih sahibi olduğunu ispat edip kanıtlayan bütün kâinatın sonsuz şahitliklerini yalanlamışlar.

     İnsanın “Ey onların bu yakıştırmasından son derece uzak olan Allah!” diyesi geliyor.

     Oysa şu kâinat ve evrende atomdan güneşe kadar tüm varlıklar; kendileri için tercih edilen şekil ve düzenleriyle Sanatkâr Yaratıcı’nın irade ve dileme sahibi olduğunu gösteriyor.

     Atomdan güneşe her şey intizam, hikmet ve ölçülü oluşlarıyla Allah’ın irade sahibi olduğunu gösteriyor.

     Gerçek böyleyken şu kör olası Felsefe’nin gözü görmüyor!

     Hem bir kısım Felsefeciler de şöyle demişler:

     “Küçük şeylere Allahın ilmi geçmiyor! Onlarla Allah ilgilenmiyor!”

     Böyle diyerek, İlahî ilmin büyük kuşatıcılığını inkâr etmişler. Bütün varlıkların doğru şahitliklerini reddetmişler.

     Hem Felsefe; sebeplere tesir verir. Tabiatın eline icat ve yaratıcılık bahşeder. Her şeyde, her şeyin yaratıcısına has, parlak mührü görmez!

     Âciz, donuk, bilinçsiz, kör ve iki eli tesadüf ve kuvvet gibi; iki körün elinde olan tabiat ve doğadan kaynaklık umar.

     Binlerce yüce hikmetleri ifade eden ve her biri birer Samedanî / İlahî mektup hükmünde olan varlıkların bir kısmını Tabiat ve Doğa’ya mal eder.

     Oysa Allahın bütün isimlerinin gösterdikleri ölümden sonra diriliş ve ahiret kapısını bulamamışlar.

     Kâinat ve Evren’in bütün gerçekleriyle gösterdikleri haşir ve ahiret kapısını bulamamışlar.

     Arka arkaya gelen Peygamberlerin bütün araştırmalarıyla gösterdikleri haşir ve âhiret kapısını bulamamışlar.

     Semavî / Göksel kutsal kitapların bütün âyet ve delilleriyle gösterdikleri haşir ve âhiret kapısını bulamamışlar.

     Bu yüzden haşri / yeniden dirilişi inkâr etmişler. Ruhlara bir ezeliyet vermişler. Varlıklarının başlangıcı yok demişler!

     İşte Felsefecilerin dayattıkları bu hurafe bâtıl, sapık inançlara diğer mesele ve sorunlarını kıyas edebilir. Karşılaştırabilirsin.

     Evet şeytanlar, sanki Ben ve Benliğin gaga ve pençesiyle; dinsiz filozoflarının akıllarını havaya kaldırmışlar. Dalâlet / sapkınlık derelerine atıp dağıtmışlar. Böylece küçük âlem hükmünde olan insanla Benlik; tapılan put halini almış. Büyük âlem hükmünde olan kâinat ve evrende ise Tabiat, Doğa; tapılan Tagut yani Put durumuna getirilmiş. Oysa:

     “Kim Tagutu / Putu reddeder de, Allaha iman ederse, Allaha inanırsa; işte o, kopmaz ve kırılmaz, sapa sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah ise her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Bakara: 256)

Türk Ulusunun Mayası

Kurban bayramlarında, biraz da organizasyonsuzluktan ya da ciddiyetsizlikten, ortalığı, abartılı olarak kan götürmesi üzerine, bazı dernekler vb, bu görüntüye haklı olarak itiraz ederken, bu arada, sokaklarda, çocukların, gözü önünde kurban kesilmesini, çocukların ruh sağlığı açısından son derece sakıncalı bulduklarını da, araya sokuşturuyorlar.

Acaba öylemi? Kırsal alanlarda kurban kesilirken, küçük çocukların alnına kan sürerler ve hatta kümes hayvanlarını küçük çocuklara kestirirler.

Peki, nereden geliyor bu?

Orta Asya’da, o zamanlar bir Türk obası düşünelim. Oba erkekleri ve kadınları topluca bir ava gitmiş, yaşlılar, çocuklar ve birkaç nöbetçi obada kalmış, çocuklar da yedek güç, boyuna uygun kılıçları kuşanmışlar.

 Kılıçlarla yapılan bir savaşın kanlı görüntülerini gözümüzün önüne getirelim. Bir haydut saldırısı oluyor. çocuklar da savaşıyor elinden geldiği kadar, ok atıyor, kılıç sallıyor. Ama küçük savaşçılar daha önce hiç kan görmemiş, kan tutuyor çocukları, donup kalıyorlar.

Olur mu hiç, olmuyor da çünkü kan tutmuyor küçük savaşçıları. Çünkü küçücükken alınlarına kan sürülmüş. İşte o günlerden, bu güne kadar gelen bir gelenek, bir töre.

 Şimdi denilecek ki, o günler çooook gerilerde kaldı.

 Acaba? medeniyet içinde bile halen süren savaşlar yok mu. Örneğin trafik savaşı.

 Eşinizle, özel aracınızla yoldasınız. Bir çarpışma oluyor, bayılıyorsunuz karı, koca. Siz ayılıyorsunuz ve bir bakıyorsunuz eşiniz kanlar içinde. Sizi kan tutuyor ve tekrar bayılıyorsunuz.

Eee, ne olacak şimdi. Keşke tutmasaydı değil mi?

Bizim memlekette, aileler, yakınları, mahallelileri, köylüleri, askere, belki de ölüme giden evlatlarını, garajdan davulla zurnayla uğurlarlar. Hem de, PKK’nın Türkiye ile kırk yıldır sürdürdüğü savaşta, verdiğimiz binlerce şehide rağmen.

 Demek ki şahadet, gazilik halen değerini sürdüren asil bir makammış.

PKK ve yandaşı liberaller, hasedinizden çatlayadurun.

 Bu da, taa o şanlı mazimizden, bu güne kadar gelen, bir gelenek, bir töre.

 Yapacak bir şeyiniz yok, çaresiz, kabulleneceksiniz, hesabınızı buna göre yapacaksınız.

 Bizim memlekette, halen “at, avrat, silah” kutsal değerlerimiz olarak yaşar durur.

Bizim memlekette, köy düğünlerinde, havaya silahla ateş edilir. Bu sırada insanlar yaralanır ve hatta ölür. Bizim memlekette, Galatasaray takımı, UEFA şampiyonu olduğunda, balkonlardan, havaya silahla ateş edilmiş olup, yaralananlar olmuştur.

 Bizim memlekette, sağda ve solda, militanlar, o dönemin en idealist gençleri, karşısındakinin, bir işgal kuvveti üniforması içindeki, gerçek bir düşman olmadığını bilmelerine rağmen, kıyasıya vuruşmuşlardır. Bunda, kaçakçılıkla ellerine tutuşturulan bol miktarda silaha ilaveten, tarihten gelen gelenekle, vuruşkan savaşçılar olmalarının payı yok mu idi?  

Yukarıdakilerin hepsi alt alta toplandığında neredeyse kötü bir manzara değil mi.

Ama bir de şuradan bakalım.

Yaklaşık 20 yıl önce, İzmir, 4. Sitedeki atölyeme, komşu, ortak iki kardeş gelmişti. Büyük olanı Almanya’dan yeni dönmüş olan bir döküm teknisyeni idi. Şunları anlatmıştı özetle, ilk zamanlarına ilişkin olarak. Alman, dazlak faşistler, Türklerin mekânlarını basıp taciz ettiğinde, Türklerin hepsi karşı saldırıya geçip bunların mekânlarını başlarının üzerine yıkıyorlarmış. Eninde sonunda korkmuşlar tırsmışlar, saldırıları bırakmışlar.

Şuraya gelebiliriz artık. Nazi Almanya’ sı döneminde, aşırı medenileşmiş, barbarlığını sıfırlamış Yahudiler, biner biner sıraya girerek gaz odalarında, fırınlarda, kuzu kuzu kendilerini katlettirmişlerdi. İşte Türkler, bunu kendilerine asla yaptırmazlardı.

Diyelim ki bir toplama kampında binlerce Türk esiri var.  Bir manga mitralyöz, vb. ne varsa üzerlerine yürür, belki yarısı ölür, ama ölüleriyle o Nazileri boğarlar ve bunu kendilerine asla yaptırmazlardı.

İşte şimdi burun kıvırdığımız barbar geleneklerimiz, o zaman neslimizi kurtarırdı.

Osmanlı adaletli, eşitlikçi Dirlik düzenini kurmuş bu topraklarda.

Avrupa’ nın çürümüş, zalim, sömürücü, derebeyliklerine yaşayan halkların çok ilgisini, özlemini çekiyor bu düzen.

 Dr. Hikmet Kıvılcımlı, “Fetih ve Medeniyet, Derleniş Yayınları sayfa 35-36” da neler diyor.

 “”Bizans’ın neden o kadar çabuk yıkıldığını merak edip soran Orhan Bey’ e, Bursa Tekfurunun akıllı veziri şu cevabı verdi: “Tekfur denilen Bizans derebeyleri, şahsi servet yığmak için halkı soyuyorlardı. O yüzden Osmanlı’yı gören köylü, yeni düzeni hemen benimsedi ve Hristiyan Bizans’ı bir daha ağzına almadı”

Servet delisi Tekfurlara karşı, Türk İlblerinin ne olduklarını en iyi gösteren misal, Osman Gazi’nin öldüğü gün bıraktığı servettir. Bu mirası tarih şöyle sıralıyor.

* Bir sarıklık bez,

* Bir yancuk (ata mahsus zırh)

* Bir kılıç, bir okluk, sadak, bir mızrak

* Kırmızı sancaklar.

 * Birkaç küheylan, birkaç çift yabani kısrak

* Ve üç sürü koyun

İşte Ali Osman Saltanatının kurucusunun bütün dünya malı. Kayıhan oymağının, ihtimal Altay’ lardan getirdiği üç koyun sürüsü bir tarafa bırakılırsa, Osmanlı İmparatorluğu’nun atası, bütün manasıyla.

“ Tigü teber Şahı merdan” dedikleri bir züğürt Şövalye (İlb) dir.”” ………………………………………………………………………………………………………………

Levent Ünsal’dan adı geçen kitaptan çok özet ek cümle: İznik’in fethinden yaklaşık 120 yıl sonra Fatih, Bizans’ı kuşattığında, üretici güçleri yok edildiği için İstanbul’da, fakirlik içinde, zulüm altında yaşayan Hristiyan halktan, hatta din adamlarından, yani içeriden büyük yardım almıştır. Bu yüzden Osmanlı nizamnamesine göre, İstanbul yağmalanmamıştır.

 Evet, Türk atalarımız, mala mülke değer vermeyen, özü sözü doğru, yalan dolan bilmeyen, eşitlikçi, adaletli, gözü pek, korku nedir bilmez, yani barbar, yılmaz savaşçılar idi.  Bu topraklar daha çok şeye gebe. Levent Ünsal

Not:   * Barbarlık, son derecede bir yanlış olarak, vandallıkla karıştırılmaktadır. Barbarlık, Toplum Bilim tanımlamalarına göre, insanlığın “Köleci Toplum” lardan önce yaşadığı bir konağın adıdır. İnsanlık bu konakta, henüz köleleşmemiş, köleleştirmemiş, kirlenmemiş ve kendine yabancılaşmamıştır.

Kimi toplumlar, köleci toplum konağında fazlaca oyalan

madan, ya da fazlaca benimseyip toplum yapısını, ruhunu, buna göre şekillendirmeden, bu konağı atlamışlardır. Türkler gibi Japonlar da böyledir.

Bizim Gazi’ lerimizin karşılığı onlarda Samuray’lardır.

Hayatın Dinamiği: İyilik ve Kötülük Çatışması

0

Böyle bir kötü tarafımız var: Her değişikliğe tepki veriyor, olaylara olumsuz yönde yaklaşıyor, beynimizi buna göre kurguluyoruz. Düşüncelerimizdeki olumsuzluk, davranışlarımıza yansıyor, alışkanlığımız ve karakterimiz oluyor. Tam tersi de mümkün: İyi düşünmek, iyi görmek, iyilerden olmak…

Şu bir gerçek: İnsanlar, olaylar, şartlar eskisinden daha iyi ya da daha kötü değil. Her iyi ve kötünün kendi içinde bir tutarlılığı ve mantığı var. Hiçbir yeni kötü eskisinden, hiçbir eski iyi yenisinden farklı değil. İyi ve kötü, önceden vardı, yine var, hep olacak. Hayat, iyi ve kötü çarpışmasından, dengesinden ibaret. Sizin neye, nereden baktığınız ve kendinizi nerede konumlandırdığınız önemli.

Şükretmek varken küfretmek, takdir etmek varken aşağılamak, sevmek varken dövmek, kucaklamak varken ötekileştirmek; sizin insan sevginiz, olaylara yaklaşımınız, hayat algınızla ilgili.

Elimde bir karikatür, iki farklı sahne. Birinci bölümde iki kardeş, genç annelerinin ellerinden çekiyor, “Benim annem, benim annem…” haykırışlarıyla… Anne gayet mutlu görünüyor. İkinci bölümde, yılların yorgunluğunu taşıyan, bir elinde bastonuyla, ayakta durmakta zorlanan anne…  Büyümüş, irileşmiş, yıllar önce “Benim annem” diyen dünün çocukları, bugünün değerbilmez, vefasız adamlardan her biri ortalarına aldıkları annelerini “Senin annen, senin annen…” diye sağdan ve soldan birbirlerine itiyor.

Ne oldu da dün “benim” denen anne veya baba bugün “senin” oluyor? Dün kendisine ihtiyaç hissedilen annenin biyolojisi çöküyor, anne vericiyken alıcı, tüketici oluyor. Çocuklar, dün kendisine muhtaç oldukları annelerini bugün fazlalık olarak görüyor. Faydacı ve maddeci zihnin eseri olarak büyükler toplumun kamburu diye değerlendiriliyor. Anne ve babaya “Öf!” demenin bile yasaklandığı, sevginin, vefanın, değerbilirliğin güçlü olduğu bir inanca sahip iklim olsaydı bu sahneler yaşanır mıydı? Hele, “yaşlıların tuğlada gördüğünü, gençlerin aynada göremediği” hakikati idrak edilseydi, yılların güngörmüşlüğünü yaşamış bu insan, sağdan ve soldan itilir miydi? Bu konudaki karnemiz nasıl, iyi mi, kötü mü? Yaratan’ın tecelligâhı olan vicdanınız sizi iyiler ve kötüler cephesinden hangisine yerleştiriyor? Zor soru değil mi?

Elinizde cep telefonuyla özçekim yaparak sahilde yürüyorsunuz, denizden gelen “İmdat!” çığlıkları kulağınızda yankılanıyor. Bakıyorsunuz, biri,  eli dışarıda boğulmak üzere ve yardım istiyor. Yüzmeyi biliyorsunuz. “Az rastlanacak, ilginç bir sahne.” deyip haberleştirmek üzere fotoğrafını mı çekersiniz, kişiyi kurtarmak üzere denize mi atlarsınız? Yoksa özçekiminize devam mı edersiniz?

Savaş muhabirisiniz, elinizde kamera ile bombaların düştüğü, yaralananların feryat ettiği alanda geziniyorsunuz. Ölmek üzereyken sizden yardım isteyen bir savaş mağduruna yardım mı edersiniz, yoksa “meslek aşkı” deyip son görüntüleri almak için çekim mi yaparsınız?

Bir doğrusu olmayanın, hiç doğrusu yoktur veya pek çok yanlışı vardır. Zaman, mekân, dönem, çağdaşlık, arkadaş, teknoloji düşkünlüğü gibi olgular; bizim iyi ve kötü olmamız için birer sebep değil. “Zaman kötüydü, mekân yanlıştı, çağdaş değerler bozuktu” gibi gerekçelerle kendimizi savunamayız. İyilik ve kötülük ilk insanla beraber vardı, son insanla beraber var olacaktır. Rol modelimiz Habil mi Kabil mi olsun?

Gök kubbe altında söylenmemiş söz, sosyolojik olarak yaşanmamış olay yoktur, söylenen her yeni söz, yaşanan her yeni olay öncekinin tekrarıdır. Sözler ve olaylar, su moleküllerinin birbirine benzerliği kadardır. Firavunlar, Nemrutlar, Cengiz Han, Hülagu, Hitler, Trump; hep vardı, gene var olacaktır. Yusuf da, Musa da, İsa da, Aliya da, Gandi de olmuştur ve olacaktır. Bunlara kızarak teselli bulmanın veya bunları severek övünç duymanın bize bir katkısı olmayacaktır. Sorumluluk ve hesap bireyseldir, vicdan kişiseldir. Biz neredeyiz?

Nasrettin Hoca’ya “Kışı mı seversin, yazı mı?” diye sormuşlar. Hoca “Bahar’a ne oldu?” diye cevap vermiş. Hayat, Hoca’nın dediği gibi “bahar” değil. Ya iniş ya çıkış; düz değil. Ya siyah ya beyaz; gri değil. Hayat, bunların çatışma arenası. Aliya İzzet Begoviç, “Her şey bittiğinde hatırlayacağımız şey, düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır.” diye sitem eder. Zulüm karşısında suskun, kötülük karşısında tarafsız olunamaz. Pasif iyilik, insan fıtratıyla uyuşmaz, kişinin kendini inkârdır. “Herkesle iyi olacak kadar kötü olamam.” hayat ilkesini çok onurlu bulurum.

Hangi yolun yolcusuyuz? Anne babasını son güne kadar, ilk günkü gibi sevenlerden misiniz yoksa itenlerden misiniz? Yardım isteyen çaresiz birinin görüntüsünü alma derdinde misiniz, ona yardıma koşanlardan mısınız? İnkâr, zulüm, şirk, kötülük karşısında susanlardan mısınız, iyilik yolunda sefere çıkanlardan mısınız?

Yüce Yaratan, doğru hayatın sihrini Nur suresi 26. ayette bize ne güzel dillendirmiş: “Kötü kadınlar, kötü erkeklere; kötü erkekler de kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara lâyıktır. O temiz olanlar, iftiracıların söyledikleri şeylerden uzaktırlar. Onlar için bir bağışlanma ve bolca verilmiş iyi bir rızık vardır.”

İyi ve temiz olmak için karar verdik, anlaştık mı?

Mevlana’da Aşk ve Akıl Mevlânâ Uzmanı Senail Özkan Anlatıyor.

 Oğuz Çetinoğlu: Mevlânâ Hazretleri, ‘sevgi’yi ‘aşk’ kıvamını özümseyen bir insandı. Dünya görüşü nasıldı?

Senail Özkan: Mevlânâ nezdinde birbirinden farklı iki dünya vardır. Bunlardan biri zâhirî* dünya ki bu duyularla algıladığımız fenomenler*dünyasıdır. Bu dünya hayâl ve vehimden ibârettir. Zaman ve mekânla kayıtlı bu fenomenler dünyası fânidir ve insan bu dünyayı bir gün terk etmek durumundadır. Zâhirî dünya geçici olduğu için ancak itibârî bir değere sâhiptir. Görünür dünya aklın ve zekânın dünyasıdır. Bir de batınî* âlem vardır ki bu kalbin dünyasıdır; aklın batınî âlemi anlaması imkânsız görünüyor. Daha çok kalbin iç mekânlarına akseden bu transandantal* âlemi duyularla algılamamız mümkün değildir. Onu ancak gönül gözüyle ve mükâşefe* yoluyla idrak edebiliriz.

Çetinoğlu: ‘Zâhirî âlem’ kavramını nasıl yorumluyorsunuz?

Özkan: Zâhirî âlem aklın dünyasıdır; akıl, gün boyu bu renkli dünya ile oyalanır, fakat akşam olunca bütün bu görüntüleri renkli ve korkutucu maskeler gibi çıkarıp bir tarafa bırakmak ve kendi hakîkatine dönmek durumundadır. Eğlence esnasında maskeler işe yarar yahut satranç oyununda figürler gereklidir; fakat oyun sonunda bu maskeler, bu figürler, bu renkli görüntüler yâni kozalitenin* dünyası zaman ve mekân işe yaramaz olur.

Çetinoğlu: Neden?

Özkan: İşe yaramaz olur, çünkü transandantal bir çekirdeğe sâhip olan insan, ruh dünyasıyla zaman ve mekânın ötesindedir. İnsan özü, cevheri itibâriyle batınî dünyaya aittir. Felsefî terminolojiyle söyleyecek olursak, insan cevheri itibâriyle transandantal âleme ait bir existenz’e* sâhiptir. Transandantal âlem bir senfonidir; onu ancak bütünüyle varlığımıza doldurduğumuzda, bütün mevcudiyetimizle hissettiğimizde daha doğrusu varlığımızı onun içinde erittiğimizde duyabiliriz. Transandantal dünyayı algılamak isteyen insanın bütün duyularından sıyrılması ve saf soyut bir varlık hâline gelmesi gerekmektedir.  Meister Eckhart*, ‘Allah’ı temaşa etmek isteyenin kör olması şarttır’ der.

Mevlânâ fâni dünyayı geçici bir hayâl olarak görür. Bu dünyanın bütün gerçekliği bir gölge mesâbesindedir. Mevlânâ, ‘Biz bir hiçiz, tıpkı gölgeler gibi’ diyor. Bu gölgelere kimin sebep olduğu ortadadır. Mesnevî’nin başka bir yerinde Mevlânâ aslî ve fâni varlık arasındaki tezadı ve bu arada bizim pozisyonumuzu şöyle bir metaforla* ortaya koymaktadır:

Denizi gören göz başka, köpüğü gören göz başka. Köpüğü bırak da denizin gözüyle bak sen.

Köpükler, gece gündüz denizden meydana gelir, onları deniz harekete getirir. Fakat sen ne şaşılacak şey, köpüğü görüyorsun da denizi görmüyorsun!…

Biz, gemilere benziyoruz. Aydın denizin içindeyiz de gözlerimiz görmüyor, birbirimize çarpıp duruyoruz

Asıl varlık zaman ve mekânın ardında tecelli etmektedir. Bizim âli varlığımız, cevherimiz batınî dünyadadır. Bu dünyadaki varlığımız zayıf bir gölgedir.

Haddi, hududu olmayanın yanında mahdut olan şey, yok demektir. Tanrı’dan başka her şey fânidir.

Onun bulunduğu yerde ne küfür var, ne iman. Çünkü o içtir, küfürle imansa deri.

Bu yokluklar, yüze perdedir. O, leğen altında gizli ışığa benzer.

 İmdi güneşe karşı gölgenin bir varlık iddiasında bulunması mümkün müdür? Gerçek ve ebedî olan güneştir, gölge ise bir illüzyon. Dolaysıyla, aslında iki varlıktan söz etmek bile doğru değildir. Çünkü varolan güneştir, gölgelerse güneşin sebep olduğu soluk görüntüler.

Çetinoğlu: Mevlânâ, akıl ile aşkın varoluş gerçekliklerini ve mertebelerini nasıl kıyaslıyor?

 

Özkan: Akıl ve zekâyı sat da hayranlığı satın al; akıl ve zekâ zandır; hayranlıksa bakış ve görüştür.

Akıl, Tanrı gölgesidir; Tanrı ise, güneş. Hiç gölge güneşe dayanabilir mi?

Çetinoğlu: Bu sözlerden, Mevlânâ’nın aklı hafife aldığı mâniası çıkaranlar olabilir mi?

Özkan: Mevlânâ’nın akıl konusunda yukarıda söyledikleri okuyan, O’nun akıl düşmanı olduğunu ve aklı hiçbir işe yaramaz bir şey, hatta bir düşman olarak gördüğünü zannedebilir. Bu yanıltıcı bir düşüncedir. O, hiçbir zaman aklın işe yaramadığını söylemiyor; tam aksine akılla metafiziğin kavranamayacağını vurguluyor. Mevlânâ diyor ki: Bu bahisler buraya kadar söylenebilir. Bundan sonra ne zuhura gelirse gizlenmesi gerektir.

Söylersen de faydasız. Yüz binlerce cehdetsen* de anlatmaya çalışsan yine açığa çıkmaz.

At ve üzengi, deniz kıyısına kadar gider. Ondan sonra sana tahtadan bir at gerek.

Demek oluyor ki akıl, dünyayı anlama ve yorumlama konusunda iyi bir enstrümandır; ancak aşk bahsine gelince işi zorlaşmaktadır

Çetinoğlu: Mevlânâ aşk için ne diyor?

Özkan: Aşkı şerh etmek ve anlatmak için ne söylersem söyleyeyim, asıl aşka gelince o sözlerden mahcup olurum.

Dilin tefsiri gerçi pek aydınlatıcıdır, fakat dile düşmeyen aşk daha aydındır.

Çünkü kalem, yazmada koşup durmaktadır ama aşk bahsine gelince; çatlar, âciz kalır!

Aşkın şerhinde akıl, çamura saplanmış eşek gibi yattı kaldı. Aşkı, âşıklığı yine aşk şerh etti.

Akıl, zaman ve mekânın ötesine geçemiyor; çünkü orada sır başlıyor. Akıl bu sırra eremiyor; oysa transandantal varlığımızın kökleri o âleme uzanmaktadır. Mevlânâ, Mesnevi’nin birçok yerinde akıl ile aşkı karşı karşıya getirir ve aklın metafizik sırları çözmede gösterdiği aczi vurgular. Her defasında akla yeni dersler verir, önündeki tehlikelere işaret eder ve onu sürekli aşkla karşılaştırır.

Çetinoğlu: Ne der?

Özkan: Şöyle der:

-Aşk kasırgasına karşı akıl, bir sivrisinekcik; orda mecal mi var akıllara? 

-Aşk, geceleri gönüllerde tek başına gezen bir hırsızdır. Yalnız aklı çalar, tek olarak onu yağmalar gider. 

-Akıl ve zekâ denizde yüzgeç olmaya benzer; bundan az insan kurtulur; en sonunda bir gün gelir, yüzgeç batar gider.

Çetinoğlu:  Peki, Mevlânâ’ya göre aşk nedir?

Özkan: Bu soruyu defaatle soran Mevlânâ, şaşırtıcı bir şekilde existansiyalist* filozoflara has bir cevap verir:

Yokluk deryası! Aklın ayağı, orada kırıktır!

Çetinoğlu: Neden yokluk deryası?

Özkan: Evet, Mevlânâ’ya göre aşk bir yokluk deryasıdır, bir ateş denizidir; çünkü sevgiliden başka ne varsa hepsini yakar, yok eder. Aşk; negasyonun* negasyonu, nefyin* nefyidir. Bütün varlık âlemi aşkın yakıp kül ettiği bir cüruftur; hatta cüruf bile değildir. Geriye kalan sadece ‘yokluk deryası’dır; zamandan ve mekândan münezzeh olan ve ‘İllâ’ ile varlığı mutlaklık kazanan Tanrı’dır. Gelgelelim, negasyonun negasyonu marifetiyle Hiç’ in Küllî Varlık kesp ettiği bu alana

aklın girmesi mümkün görünmüyor.

Çetinoğlu: Neden görünmüyor?

Özkan: Görünmüyor çünkü aklın ayağı, orada kırıktır! Aklın nüfuz edemediği bu transandantal alanın sırlarını ancak aşk bilir; çünkü Aşk, Tanrı sırlarının usturlabıdır*. 

-Âlem evi, karanlıksa aşk, tam altmış tane pencere açar o eve. 

-Aşk, engel tanımayan bir güçtür; sevgiliyle arasında perde olsun istemez.

-Aşk, denizi bir çömlek gibi kaynatır.

-Aşk, dağı kum gibi ezer, eritir.

-Aşk, gökyüzünü çatlatır, yüzlerce yarık açar.

-Aşk, sebepsiz yeryüzünü titretir. 

Ve nihayet

-Aşk, ayı gizleyen bulutu yakan bir yıldırım değil midir?   Ebedî güzellikle arasına giren bütün perdeleri yakan bir yıldırım…

 

 

AÇIKLAMALAR:

Zahirî: Görünen

fenomenler: Somut, beş duyu ile varlığı anlaşılabilir varlıklar.

batınî: Görünmeyen, içe ait, sır ve gizlilikle alâkalı.

transandantal: Deneyüstü, deneme yolu ile bulunamayan.

mükâşefe: Perdeyi kaldırmak, meydana çıkarmak, açık ve görünür hâle getirmek.

kozalite: Etkileşim, sonuç-sebep ilişkisi.

existenz: Mevcudiyet

metafor: Bir şeyi başka şey ile benzetmeye, kıyaslamaya, anlatmaya yarayan mecazlar.

Meister Eckhart: 1260-1328 yılları arasında yaşamış Alman ilâhiyatçı ve filozoftur. Hayatının sonlarına doğru Papa 22. Yuhannes tarafından sapkınlıkla suçlandı. Eckhart ya hatâ ettiğini kabul ettiği veya yazılarının arkasındaki mantığı açıkladığı için yakılmamış ancak mahkemesi sonuçlanmadan ölmüştür.

cehdetmek: Olanca gücüyle, bütün gücüyle çalışmak ve gayret etmek.

existansiyalist: Varoluşçuluk. Fertlerin tecrübesini ve bu tecrübenin insan tabiatını anlamanın temeli olarak gören bir felsefe akımıdır.

negasyon: Olumsuzluk.

nefy: ‘Nefiy’ olarak da kullanılır. İnkâr etme, olumsuzluk.

usturlab: 800’lü 900’lü yıllarda astronomi problemlerini çözmek, gök cisimlerini veya herhangi bir dağın-tepenin yüksekliğini ölçmek, gündüz ve gece saatlerini belirlemek, şehirlerin enlem ve boylamlarına göre kıble yönünü belirlemek, tablolar çıkarmak gibi teorik ve pratik birçok maksatla kullanılan astronomi âleti. Mucidi; Abbasi dönemi astronomi âlimlerinden Ebu’l- İshak el Fezârî’dir. 

 

 

 

MEVLÂNÂ CELÂLEDDİN-İ RÛMÎ HAZRETLERİ (1207-1273)

Bütün dünyada aşkın, sabrın ve hoşgörünün sembolü olan Mevlânâ, tasavvufu ileri bir noktaya götürmüş, dansı, müziği, şiiri dinî törenlere dâhil ederek İslâm rönesansını gerçekleştirmiştir.

 

Günümüzde Afganistan sınırları içerisinde bulunan Belh şehrinde dünyaya geldi. Yaşadığı dönemde Anadolu’ya Diyârı-ı Rum denildiği için Rûmî mahlası, zaman içinde de kendisine duyulan büyük saygının ifadesi olarak ‘Efendimiz’ mânâsına gelen ‘Mevlânâ’ adı ile anıldı.

 

Dönemin kültür merkezlerinden Belh kentinde hocalık yapan, Sultan-ül Ulema (Bilginler Sultanı) lakabıyla anılan din bilgini ve hukukçu Bahaeddin Veled‘in oğluydu.

 

Bahaeddin Veled, ailesi ve müritleriyle birlikte şehirden 1212-1213’de ayrıldıktan sonra Hacca gitmeye niyet ederek Nişabur’a sonra Bağdat’a,  ve Kûfe yoluyla Mekke’ye gitti. Hac dönüşü, Şam üzerinden Anadolu’ya geçerek Erzincan, Akşehir, Larende’de (günümüzde Karaman) konakladı.

 

3 Mayıs 1228 târihinde Selçuklu sultanı Alaeddin Keykubat’ın ısrarlarıyla Bahaeddin Veled ve Mevlânâ Selçukluların başkenti Konya’ya yerleştiler.  Bahaeddin Veled, 24 Şubat 1231 târihinde ardında ona yürekten bağlı binlerce müridini ve ‘Maarif’ adlı eserini bırakarak hayata gözlerini yumdu. Müritlerinin ısrarlı ricaları ve sultanın emri üzerine Mevlânâ, ölümünden sonra Bahaeddin Veled’in yerine geçti.

Mevlevilerin bir toplantısında kendilerine ait bir kitap bulunması ihtiyacı otaya çıkınca, Mesnevî’yi yazmaya başladı. İlk 18 beytini yazdığı kağıtları Çelebi’ye uzattı ve şunları söyledi: ‘Ben başladım, gerisini sen yazarsan ben söylerim.’

 

Mesnevi’nin yazılması çalışmaları yıllar boyu sürecek ve Mesnevi, İslam âleminde Kur’an ve Hadis’ten sonra üzerinde en çok durulan eser olacaktı. Eser, 25.700 beyitin oluşturduğu 6 ciltlik bir çalışmayı kapsıyordu.

 

Tasavvuf öğretisini alâka çekici hik^Ğayeler aracılığıyla anlatan, olayları yorumlarken tasavvuf ilkelerini açıklayan Mesnevi tamamlandığında Mevlânâ, oldukça yaşlanmış ve yorgun düşmüştü. Cenazesine sadece Müslümanların değil, Hıristiyan ve Yahudilerin de katıldığı bilinmektedir.

 

Mevlânâ ölüm gününü kötü, ümitsizlik verici bir şey değil de yeniden doğuş olarak kabul etmekteydi, Çünkü öldüğünde sevdiğine yani Allah’ına kavuşacaktı. Bu yüzden Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi mânâsına gelen ‘Şeb-i Arûs’ demişti. Konya’da her 17 Aralık gecesi ‘Şeb-i Arus / Düğün Gecesi’ törenleri yapılmaktadır.  olarak kutlanmaktadır.

 

 

ESERLERİ:

1-Mesnevi; 2-Divan-ı Kebir, 3-Fih-i Ma Fih, 4-Mektubat, 5-Mecalis-i Seb’a

 

SÖZLERİNDEN SEÇMELER:

*Suyun susuzu kandırması gibi, doğru söz de kalbe temizlik getirir.

*Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşır.

*İyi dostu olanın aynaya ihtiyacı yoktur.

*Bir mum diğer mumu tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez.

*Bütün cihanı araştırdım, iyi huydan daha iyi bir liyakat görmedim.

*İçteki kiri su değil ancak gözyaşı temizler.

* Fikir ona derler ki bir yol açsın, ona derler ki bir gerçeğe ulaşsın. .

*Duâ ve ibâdet Allah ile olmaktır, Allah ile olan kimse için ölüm de ömür de hoştur.

*Sopayla kilime vuran kilimi dövmez, tozlarını silkeler.

*Başkalarına imrenme, çok kimseler vardır ki senin hayatına imrenirler.

*Cahil olanların merhameti ve lütfu azdır.

*Gülün dikene katlanması onu güzel kokulu yaptı.

*Her kanat denizi aşamaz.

*Hiç kimsenin bakmadığı yönden bak dünyaya.

*İnsana aradığı şeye bakılarak değer biçilir.

*İnsanın kanadı, gayretidir.

*Kargalar ötmeye başlayınca bülbüller susar.

*Kimseden sana kötülük gelmesini istemiyorsan fena söyleyici, fena öğretici, fena düşünceli olma.

*Körler çarşısında ayna satma, sağırlar çarşısında gazel atma.

*Muhabbet ve merhamet insanlığın, hiddet ve şehvet de hayvanların sıfatlarıdır.

*Su ateşe galiptir, ancak bir kaba girerse ateş suyu kaynatır, yok eder.

 

 

 

    SENAİL ÖZKAN:

1955 yılında Gümüşhane’de doğdu. 1974 yılında başladığı Hacettepe Üniversitesi Elektronik Mühendisliği bölümünden 1978’de ayrılarak Almanya’ya gitti. 1979-1985 yıllarında Bonn Üniversitesinde Felsefe, Alman Edebiyatı ve Sosyoloji okudu. Almanya’da ticâret ve tercümanlık yaptı. 1998 yılında Türkiye’ye döndü. Hâlen İstanbul’da ikamet etmekte, mütercim ve yazar olarak çalışmalarına devam etmektedir.

Eserleri genel olarak Türk ve Alman felsefesini sentezlemektedir.

   Senail Özkan’ın Tamamı Ötüken Neşriyat A.Ş. tarafından yayınlanan eserlerinden bâzıları:

Aşk ve Akıl / Doğu ve Batı: (Felsefe) 2006, Schopenhauer Paradokslar Üzerinde Raks: 2006, Mevlana ve Goethe: (Felsefe) (2006),  Nietzsche Kaplan Sırtında Felsefe: (Felsefe) 2004, Söz Bir Yelpazedir: (Felsefe-Edebiyat) 2010.

Bir devletin bir müfredatı olur

Her devletin bir temel eğitim müfredatı olur. Müfredatsız devlet ya yoktur, varsa da yakında yok olacaktır.

Devleti millet kurar… Devlet, milletin teşkilatından ibarettir. Fakat milletin kurduğu devlet, o milletin çocuklarına ilk eğitimlerini verir ve hem milletin hem de devletin sürekliliğini sağlar. Nedir bu eğitim? O milleti o millet yapan değerlerdir. Bu temel eğitimdedir ki çocuk, mensubiyetinin şuuruna varır. Ben bu milletin insanıyım der.

Modern toplumun, bürokrasinin kan dolaşımını sağlayan standart Türkçe de bu ilköğretimde verilir. Bu eğitim olmasa, dil dil olmaz, lehçeler hâlinde kalırdı. Temel eğitim, temel müfredat yokluğunda Denizlili, Gaziantepli’yi anlayamazdı. Ne devlet daireleri arasında, ne de özel sektörde iletişim sağlanabilirdi. Özetle devlet çalışamazdı. Sosyolog Gellner’in “bağlamdan bağımsız dil” dediği standart lisan budur. Yani el kol hareketi yapılmadan, yazanın ne demek istediğini anlatabildiği; daha de önemlisi okuyanın onun kastini tıpkı onun kastettiği gibi anladığı dil: “Lisan, ordusu ve donanması olan bir lehçedir!” İsterseniz devleti olan deyiniz. …

Ve devletin şekli

Nihayet ülkenin rejimine bağlılık da temel eğitimde öğrenilir. Türk çocukları cumhuriyeti, demokrasiyi, kanunlara niçin itaat edilmesi gerektiğini, hangi hareketlerin meşru, hangilerinin gayrı meşru olduğunu da ilköğretimde öğrenirler.

Geçen Cumartesi, 21. Yüz Yıl Türkiye Enstitüsü’nün tertiplediği “Türkiye’de Tarikat- Cemaat Yapılanması ve Tehditler” panelinde dinleyiciydim. Panelde iki ilahiyatçı, Prof. Dr. Nusret Çam ve Prof. Dr. Sönmez Kutlu vardı. İki de yazar: Rıza Zelyut ve Saygı Öztürk. Keşke orada olabilseydiniz. Ben yukarıda anlattıklarımın ışığında bir başka panelistin, Prof. Dr. Esergül Balcı’nın anlattıklarını nakletmek istiyorum. Prof. Balcı, Türkiye’de eğitim sektöründe mevzilenmiş tarikat ve cemaat yapılarını incelemiş. Onların özel okullarını, yurtlarını, Kur’an kurslarını. Bir de kanun dışı, fakat herkesin görüp de görmezden geldiği medreseler ve gayrı resmî yurtlar ve kurslar var. Prof. Balcı, bunlar, bir milyondan fazla öğrenciyi kapsıyor diyor.

Sizin toplum hangisi?

Birinci sorum şu: Bu tarikat ve cemaatlerin bu çocuklara aktardığı değerler, telkin ettiği rejim ve devlet sistemi Türk milletinin, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve demokrasinin değerleri midir? Onların öğrettiği meşru ve gayrı meşru, Türkiye Cumhuriyeti’nin meşru ve gayrı meşrusu ile aynı mıdır? O çocuklar bu ilk basamağın sonunda kendilerini Türkiye Cumhuriyeti’ne mi, yoksa falan şıha, falanca gavsa mı bağlı hisseder?

Hiç kimse, hele bugünkü iktidarımız bu sorulara, “Ne önemi, ne anlamı var?” diyemez. Niçin diyemez? Çünkü başlarından bir FETÖ geçti.

“Ne telkin ederlerse etsinler, çocukları kime mensup kılarlarsa kılsınlar, beni sokmayan yılan bin yaşasın; hatta onlarla menzilimiz birdir… Ama beni sokmaya kalkarlarsa, işte o saldırdıkları güne ‘milat’ der ve ondan sonra hesaplarını görürüm.” diyemezler. Bir ülkenin sınırları içinde iki egemenlik yan yana yaşayamaz. Aksi takdirde… Aksi takdirde yepyeni FETÖ’ler çıkar ortaya.

Belli bir yaşa kadar!

Peki, fikir hürriyeti? İnsanlar tek tip olmak zorunda mı? Hayır. Tek tip olmak zorunda değil. Ama iş devletse, belli bir yaşa kadar, siz tek tip değerleri vermeğe, tek tip müfredat uygulamaya mecbursunuz. Tevhidi tedrisat tam budur işte. Modern devletin temelinde bu vardır. Bir devletin bir müfredatı olur.

Belli bir yaşa kadar. Lütfen cevap veriniz: Televizyonda hangi yaşa hangi filmin, görüntünün, konuşmanın yayımlanacağını belirlemiyor musunuz? Alkol, sigara almaya yaş sınırı getiriyor musunuz? Fikir hürriyeti var. Tek tipçi olmayın, bırakın altı yaşındakiler şiddet, dokuz yaşındakiler cinsellik seyretsin, sekiz yaşında alkol, yedi yaşında sigara çeksin diyor musunuz? Buluğa ermemiş çocukları şıha, gavsa, FETÖ’ye mi yoksa Türkiye Cumhuriyeti’ne mi mensup olacakları seçiminde hür bırakmak çıplaklık veya alkolde serbest bırakmaktan daha mı tehlikesiz?

Bir cemiyete mensubiyet insanın genetiğinde var. Fakat genetiğimizde bir şey daha var. Harvard’ın emekli psikoloji Profesörü Robert Kegan’ın “Sosyal Safha”sı var.  Bu gencin sorgulamadan, sırf mensup olma şehvetiyle mensup olduğu, bağlanacak bir cemaat, bir cemiyet, bir kimlik aradığı safha. Hani stadyumlarda seyrettiğiniz “Ölmeğe, ölmeğe, ölmeğe geldik!” safhası. İşte bu safhada çocuklarımızı tarikata, şeyhe, gavsa bırakamazsınız. Bırakırsanız, onlar Türkiye’nin değil onların adamı olurlar. “Varlığım şeyhin, seydanın, gavsın varlığına armağan olsun” diyen nesiller çıkar karşınıza. Menziliniz aynı değilse, yol yakınken durdurmak zorundasınız. Bu defa milat alarmı gecikebilir.