13.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 520

Toplum Ahlaksızsa

Uzmanlar Türkiye’de yaşanan depremlerde kayıp ve hasarların temel sebebinin yönetmeliklere aykırı olarak yapılan binalar olduğunu anlatırlar.

Bu öldüren binaların yapılmasında cehaletin payı var. Ama daha da fazla olarak ahlaksızlık, aşırı kazanma hırsı ve rüşvet, iltimas gibi toplumun çürümüşlüğünü yansıtan unsurlar etkili oluyor.

1999 depreminden sonra yüksek tahsilli mülk sahiplerinin bile ağır ve orta hasarlı binalarının hasar raporunu torpil ve rüşvetle hafif hasarlıya çevirttiklerini gördük. Hasarlı binalarını (sıva ve boya yaptırıp) öğrencilere, fakirlere kiralayan vicdansızları duyduk.

Deprem sonrası güçlendirme yapılan binalarda sağlıklı iyileştirmeler yapıldığına kimse inanmıyorlar. Çünkü ne yapan teknik kişilerin, ne de yaptıran mülk sahiplerinin ahlakına güvenmiyorlar. İyi bir denetim mekanizması da olmadığı için böyle bir güvensizliği anlayabiliyoruz.

*************************************

Dürüstlük ve Güven Oluşturmak

Şirketlerde, kurumlarda ve toplumlarda doğruluk, dürüstlük ve evrensel ahlak ilkeleri ışığında kişisel ve kurumsal güven oluşturmak en temel meseledir.

Bunu başaran organizasyonların içindeki bireyler mutlu ve huzurlu olur, verimlilik artar.

Güven düşükse, ahlaki değerler yıpranmışsa yönetimler otokratlaşır, kurallar ve denetimler sertleşir, bireylere yetki devri yapılmaz, alt kademeler yetkisizleştirilir, herkesten sadece kurallara uyması istenir. Verim için tek usul benimsenir, havuç ve sopa. O da olmazsa yeterli miktarda korku salmak.

Sonuç daha verimsiz, daha mutsuz, daha güvensiz insanlar ve onların oluşturduğu organizasyon ve toplumlar.

Doğruluk, dürüstlük ve evrensel ahlak ilkeleri ışığında kişisel ve kurumsal güven oluşturmayı başarmış toplumlardan iki örnek vererek daha anlaşılır olmaya çalışacağım.

*************************************

Depremde Japonların Davranışı

Aşağıdaki yazıyı okuduğum zaman, bazı tarihi camilerimizde bugün bile varlığını koruyan sadaka taşları aklıma geldi. Cami avlularının en kuytu köşesine konulan iç oyuk sadaka taşları, imkânı olan insanların, taşın içine bıraktıkları sadakalarıyla yoksula, rencide etmeden el uzatmasını sağlıyordu.

Sadaka taşları şimdi işlevini tamamen kaybettiler. Çünkü camilerde din görevlilerinin topladığı yardımların bile yerine ulaştığına güvenmiyoruz.

Sosyal medyada yazarını bulamadığım paylaşım şöyle: “2011 yılında, Japonya’da 9 büyüklüğündeki depremde ölenlerin sayısı 15, tsunamide ölenlerin sayısı 16 bin 500, denizde kayıpların sayısı 2 bin 600 kişi oldu.

Devlet halkından 1 Yen bile bağış yardım dilenmedi. Japonlar kendi aralarında gruplar kurarak yardım sandıkları oluşturdu. Sandıklar cadde ve sokakların görünmeyeceği bir yere kondu.

Sandığa para atmaya giden yüzbinlerce Japon yüzlerini gizleyerek, zarfların üzerine isim ve rakam yazmadan içine paralar koyup sandıklara attı, gizlice çekilip gitti.

Biriken paralar her gün belli saatlerde alınıp, yardım merkezine getirildi. Şeffaf ve görüntülü olarak kayıt altına alındı.

Kampanya bittikten sonra depremzedeler bir bir tespit edildi. Hiç kimse görmeden reklam yapmadan tek tek dağıtılıp imza ve kayıt altına alındı. Ne Japon TV Kanallarında ne de Dünya medyasında gösterilmedi.

1 YEN bile KAYBOLMADI kılı kılına ihtiyaç sahiplerine dağıtıldı, Ne veren ne de alan görünmedi.”

Halen bu yüksek ahlaki davranışı gösteren Japon toplumuna imrenmemek mümkün değil. Üstelik, İslam’ın ve bütün evrensel dinlerin hedef gösterdiği, bu ahlak seviyesine ulaşan Japonların bir kutsal kitabı ve peygamberi de yok.

Böyle toplumlarda kişiler birbirine ve devlet ile bireyler karşılıklı olarak güven duyarlar. Bu toplumlarda müfettiş, teftiş, denetim, yolsuzluk, rüşvet, torpil, yargılama, ceza vb kavramların bizim toplumumuzda olduğu gibi bir ağırlığı olamaz.

Buna rağmen onlarda işler daha düzgün yürür, aynı nitelikteki depremlerde Japonlar Türklere nazaran daha az ölür.

*************************************

Üniversitede Gözetmensiz Sınav

Sosyal medyada birkaç senedir Prof. Dr. Necati Cemaloğlu imzasıyla bir paylaşım dolaşıyor. Paylaşımı yaymaya çalışanlara dâhil olmak, toplumumuzda doğruluk, dürüstlük ve evrensel ahlak ilkeleri ışığında kişisel ve kurumsal güvene susamış olan iyi insanlara katkı sunmak istiyorum:

“Amerika’da Stanford Üniversitesinde sınavlarda gözetmen bulunmaz. Öğrencilerden birisi gelir, öğretim üyesinden kâğıtları ve soruları alır, arkadaşlarına dağıtır ve hep birlikte sınav olurlar.

En son kalan öğrenci, arkadaşlarının kâğıtlarını toplar ve öğretim üyesinin odasına gidip kâğıtları ve diğer sınav dokümanlarını teslim eder.

Bu öğrenciler mezun olduktan sonra yüksek ücretle ve saygın şirketlerde iş bulabilirler. Bu öğrenciler içerisinde kopya çeken olmaz mı? Zaman zaman kopya çekmeye teşebbüs eden öğrenciler olur. Diğer öğrenciler ona şöyle seslenir:

“Hey sen… Kopya çekerek Stanford Üniversitesinin diplomasını almak için çaba sarf eden arkadaş. Bu dünyada seninle aynı diploma ile yaşamak istemiyorum.”

Sonuç, kopya çeken öğrenci üniversiteden atılır. Bizde bu işler nasıl mı olur?

40 öğrencinin başında 2 gözetmen bekler. Gözetmenler kopya çektirmemeye özen gösterirler. Bazen öğrenciler topluca kopya çeker ve öğretmen, mühendis, hemşire olurlar.

Sonra ne mi olur?

Kopya çekerek öğretmen olana kendi çocuğunu verip, onu eğitmesini, kopya çekerek mühendis olanın yaptığı binanın depremde yıkılmamasını bekler.”

Gelişmiş ülkeler ile geri kalmış ülkeler arasındaki en önemli farklardan birini daha tespit ediyoruz: Gelişmiş olanlarda yaygın ve etkili bir değerler eğitimi verilmektedir. Bu eğitim sayesinde toplum içinde dürüstlük ve güven duygusu geri kalmış toplumlardan çok daha güçlü ve yaygındır.

Dürüstlük ve güven duygusunun topluma sağladığı ekonomik kazançlar ise tahmin dahi edemeyeceğimiz kadar büyüktür.

“Baba”ya Ölüm, Yaşasın Özgürlük (!)

0

El, ayak, ağız, diş, damak, gırtlak; toplanırlar, “Hep biz çalışıyor, topluyor, öğütüyor, mideye gönderiyoruz. Akıllı midenin enayisi olmak istemiyoruz. Artık ona hizmet etmek yok,” derler. Protesto edilen mide bir süre boş kalır, beden bitkin düşer. Ayak yürümez, el tutmaz, ağız gevelemez, diş kesmez, damak tat almaz, gırtlak yutkunmaz olur; her biri canlılık özelliklerini kaybeder. Tekrar toplanırlar, “Eyvah, biz ne yaptık? Meğer biz yalnız mideye hizmet ettiğimizi düşünüyorduk, aslında kendimize hizmet ediyormuşuz.” derler. Ancak iş işten geçmiş olur; mideyi protesto, çoklu organ yetmezliğiyle sonuçlanır.

Başkasının enayisi olduğunu düşünenler, işin sosyolojisini bilmeyen idrak yoksunu kimselerdir. Hiçbir sosyal hadise ve iletişim yoktur ki sonunda bumerang gibi kendisine dönmemiş olsun. Yapılan iyilik ve kötülükler de böyle.

 Millet denen topluluk içinde yaşamak istiyorsanız devlete, bir işyerinde çalışıyorsanız patrona, sınıfta öğretmene, ailede babanıza değer vermek, hürmet ve hizmet etmek zorundasınız. Hizmet ve hürmet, sorumluluk taşıyanların hakkı, hizmet alanların görevidir.

Geleneksel aile yapımızda “baba” bir şey değil, çok şeydir: Evin direğidir, kendinden başka herkesi gölgesine alan çınardır, gözyaşlarını içine akıtan pınardır, kıymeti varlığında bilinmeyip yokluğunda anlaşılandır, dış kapının mandalıdır.

Çiçekteki renk, meyvedeki tat farklılığını toprak cinsiyle izah ederiz çok kez. Yasaları oluşturan da toplumların yaşantıları, hayat algıları, inançlarıdır. Nisa suresi 34. Ayette “Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılmasına bağlı olarak ve mallarından harcama yapmaları sebebiyle erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Saliha kadınlar Allah’a itaatkârdırlar…” buyrulur. Erkeğin üstünlüğü, taşıdığı yöneticilik ve koruyuculuk sorumluluğu gereğidir. Ayette erkekler bilinçli sorumluluğa, kadınlar ise hakkaniyet adına itaate, değerbilirliğe davet edilmektedir.

 Türk geleneğinde evin kadını, Ahmet Mithat’ın Yeniçeriler romanında tiplediği “eve girdiğinde duvarları titreten” erkeği, kocası olsun, ister. Bir erkek olarak hem koca hem baba, sevse de dövse de ona saygı duyulur, el kalkmaz, aşağılanmaz, değersizleştirilmez. Kadının değeri, kocasının saygınlığıyla paraleldir.  Yaprağı gür ağacın, gölgesi de koyudur, serindir. Yazılı olmayan yasalarımızı dillendiren atasözlerimizde bunun örneklerine rastlarız: “Arı kadar eri olanın, dağ kadar yeri olur.”

 Baba sıfatını kazanan erkek için kadın, namustur, emanettir; korunmalıdır, uğrunda ölünmelidir. Erkek tohumsa kadın topraktır; nesil onunla devam edecektir. Toprak, vatandır; uğruna sefere çıkılır, ordular çarpışır. Ayaklarının altına Cennet serilen kadına bizde “anne” denir. Evde erkek baştır, kadın boyun; başı boynun çevirdiğini inkâr etmeye gerek yok.

 Ata et, ite ot verirseniz ikisi de aç kalır. Doğrusu, fıtratlarına uygun besinleri vermektir. Sosyal yapımızın çekirdeği ailemizi bozmak isteyenler de kadın ve erkeğe fıtratının dışında görevler yükleyerek işe başladılar. Kadın, ekonomik özgürlük kazanmak adına sokağa çekilirken erkek, modern ve anlayışlı koca reklamıyla eve kapatılmak isteniyor. Kadın, hayatın yükünü kaldırmakta zorlandığı, erkek de çevresine, eşine, çocuklarına karşı saygınlığını yitirdiği için haklı olarak isyan ediyorlar.

 “Tavşan kaç, tazı tut” taktiğiyle son kalemiz aile düzenimizin bozulmak istendiğine şahit oluyoruz. Kadına muz, erkeğe Demokles’in kılıcı gösteriliyor. “Kadın ve erkek arasına şeytan bile girmez.” temel kabulümüze rağmen, devletin aile ilişkilerimize müdahil olduğunu görüyoruz. Her hanede tartışma olabilir, şikâyetlerde “kadının beyanı esastır” temel ilkesi, pek çok yuvanın yıkılmasına, kadınlara karşı ölümle sonuçlanan şiddete yol açmaktadır.  Erkekler, hakkaniyetle izah edilemeyecek bir nafakanın mahkûmu ve güvenilmeyen bir ilişkinin kurbanı olmak yerine, hiç evlenmemeyi tercih etmektedir.

 Siirt’te bir baba eve gece yarısı gelen 17 yaşındaki kızını sorgular ve aldığı cevap üzerine ona bir tokat atar. Anne ve kız babayı Emniyet’e şikâyet eder. Baba, evden uzaklaştırılır. Baba şimdi ne yapsın? Eve gidemiyor; çünkü yasak; sokağa çıkamıyor; işin içinde millete rezil olmak var. Bunalıma giriyor. Bir anlık bir öfke, çözümsüz sıkıntıya yol açıyor. Bundan ne anne ne kız ne baba memnun. Aile kurumunu yıkmak isteyenler ve buna karşı kulakları sağır eden sessizliğe bürünenler zil takıp oynayabilir.

 Devlet otoritesinin zayıfladığı, Osmanlının o son günlerinde Mehmet Akif, gördüğü manzarayı, “Bir de İstanbul’a geldim ki: bütün çarşı, Pazar / Naradan çalkanıyor, öyle ya… Hürriyet var! / Galeyan geldi mi, mantık savuşurmuş… doğru: / Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru. / Kimse farkında değil, anlaşılan, yaptığının; / Kafalar tütsülü hülya ile, gözler kızgın;” dizeleriyle dramatize eder.

 Devlet, ülkede; baba evde bir otoritedir. Otoritenin olmadığı yerde hâkimiyet, hâkimiyetin olmadığı yerde asayiş eksiktir. En kötü yönetim, yönetimsizlikten iyidir. Ekonomik ve bedensel özgürlük kazanmak adına erkek yönetimine başkaldıran kadın, farkında olmadan kaotik, anarşik bir ortama savrulmaktadır. Her gün bir özgürlük duvarına toslayan feminist kafalar, toplumsal fitneye odun taşıdıklarını bilmelidirler.

 

“Baba”ya ölüm, yaşasın özgürlük! Bu kış uykusu ne zaman bitecek?

Ermeni Sorunu (III)

0

     O zamanki Türk Tarih Kurumu Başkanı Sn. Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Sn. Hüseyin Akyüz’ün sorularına cevap verirken, Ermeni Sorununu en güzel şekilde özetlemiş bulunuyor:

     “1915’te Osmanlı topraklarını işgal eden Rus orduları içinde beş bine yakın Ermeni gönüllüsü de vardı. Osmanlılarla Rusların çatışmaları sırasında Ermeniler Ruslara rehber oldular ve özellikle 17 Nisan’dan hemen sonra Van’ın işgalinde Ermeni öncü kuvvetleri ve rehberleri çok önemli fonksiyon yerine getirdiler. Ruslar tarafından Van valiliğine de bir Ermeni getirildi.

     “Ardından isyanlar çıkarmaya başladılar. 17 Nisan’da Çatak’ta başlayan isyan, daha sonra Bitlis’te ve Elazığ’da devam etmiştir. Adana olaylarında Osmanlı Devleti Ermenileri uyarma ihtiyacı hissetmiştir. Ve Ermeni ileri gelenleri davet edilerek, isyan hareketlerinin devam etmesi durumunda kendileri hakkında sert tedbirlerin uygulanacağı bildirilmiştir.

     “Buna rağmen Ermeni çeteleri, isyan hareketlerine devam etmiştir. Çanakkale gibi bir ölüm kalım mücadelesi verdiğimiz sırada Anadolu’da arkadan vurulmak anlamına gelen isyan hareketleri olmuştur. Bunun üzerine 24 Nisan’da Osmanlı Devleti ileri gelen Ermenilerin tutuklanmasına karar vermiştir.

     “İngiliz arşivlerinde 1800 Ermeni’nin birden tutuklandığı belirtilir. Bunun dışında Prens Sabahattin taraftarı olan bir grup da tutuklanmıştır. Toplam 2400 kişi tutuklanmıştır. Bu 2400 kişinin tutuklandığı tarih 24 Nisan olduğu için Ermeniler tarafından soykırım günü olarak anılmaktadır.

     “Bizim Ermenistan ile alıp veremediğimiz bir şey yok. Onların bizimle problemleri var. Türkiye olarak 520 bin şehit vermiş olmamıza rağmen, tarihi günümüze taşıyıp düşmanlıkları devam ettirmede yarar görmeyen bir tutum içerisinde bulunduk. Problem Ermenistan’ın kendisinden kaynaklanıyor.

     “Ermeni Anayasası’nda Türkiye topraklarını kendi toprakları içerisinde göstermeleri, soykırım gibi kendilerince bile ciddiye alınmayan bir takım argümanlarla ortaya çıkıp, iddiada bulunmaları ve bunu Türkiye’den tazminat talep edecek şekle sokmaları, bunu siyaseten kullanmaları…

     “(Bütün bunlara rağmen) deprem sırasında da Türkiye oraya pek çok yardımda bulundu, hâlâ şu sırada 50 bine yakın Ermenistan vatandaşı Türkiye’de işçi olarak çalışıyor, buradan para kazanıyor, karnını doyuruyor.

     “Türkiye çok katı olsaydı, gerçekten Ermenilere kin beslemiş olsaydı, bu kadar Ermenistan vatandaşının bizim iş adamlarımızın yanında çalışması mümkün olmazdı.

     “(Toparlayacak olursak Türkiye’de) olmamış bir şeyi kabul etmek, hele hele insanlık ayıbı olacak bir şeyi kabul etmek, bizden gelecek çocuklarımız ve torunlarımıza bu ayıbı yüklemek hiç kimsenin haddine değildir.

     “Bilimsel araştırmalar ile üzerimize düşeni yapıyoruz. Ama medya da tanıtım görevini yapmalı. Bir ülkede bütün birimler üzerine düşen görevi yapmalı.” (Nokta, 22 Kasım 2004, s. 6-7)

 

BİTTİ

Gereğini Yapın Ziya Hocam!

 Hem konjonktivit, hem sinüzit hem de boğaz enfeksiyonuyla uğraştığım dar bir zamanda kaleme alıyorum bu haftaki yazımı. Tabii bu yazının tek özelliği antibiyotikleri yüklenmiş halde, sürünerek kalemimi kavrıyor oluşum değil. 20.Yaşımın ilk gününü doldururken, 20.yaşımın ilk yazısını da yazıyorum aynı zamanda. Zihnimin çekmecelerini karıştırıyorum da 7-8 yaşlarıma ait konuşmalar kulaklarımda yankılanıyor o zamanlar 20 yaş bana ne kadar uzak geliyordu! 20 yaşında olanlar bana ne kadar da büyük geliyordu! İşte tam da bu yüzden 20 olma sırası bana geldiğinde biraz tuhaf hissettiğimi itiraf etmeliyim, yaş alıyor olmak her ne kadar harika olmasa da hayatımın ilk 20 senesini iyi değerlendirdiğime inanıyorum ve bu inanç bana huzur veriyor. 20 Seneye epey faal bir lise hayatı, ulusal bir gazetede ve ulusal haber sitelerinde köşe yazarlığı, parti kuruculuğu, il başkan yardımcılığı, genel merkez yöneticiliği ve iki şiir kitabı sığdırdım; an itibariyle üniversite yaşantım da gayet keyifli devam ediyor. Umut ediyorum ki yaşadığım topluma faydalı bir birey olma idealimde, 20.yaş güzel gelişmelere gebe olur. Zira hayatta beni en çok mutlu eden hediye bana inanan insanları, bana dair umutları olan insanları yanıltmamak ve bu toplumdaki sorunların çözümüne bir kum tanesi kadar dahi olsa katkı sağlamak, inanın benim için bundan ala hediye yok.

 

Gözüm enfeksiyonlu olduğu için ortalıkta Garavel Usta gibi gezerken gündemi sıkı sıkıya takip edemedim. Ama ben gözüm fena olduğu için gündemden geri kalsam ne gam ola ki, benim havasını suyunu sevdiğim canım memleketimde insanı dumura uğratacak bir hadise yaşanmadan gün geçmiyor. Muhakkak duymuşsunuzdur Milli Eğitim Bakanı Sayın Ziya Selçuk’un ‘’Sen ağa, ben ağa, inekleri kim sağa ?’’ açıklamasını. Samimiyetle söylüyorum ben bu cümleyi ilk gördüğümde Zaytung haberi falan zannettim. Gerçek olduğunu öğrenince de dehşet içinde telefona bakakaldım. Yeri gelmişken yad edelim, ülkemizin yetiştirdiği en büyük komedyenlerden Levent Kırca’nın Olacak O Kadar’ı geldi hemen aklıma, tıpkı Zamcık skeci gibi eğitim ile alakalı bir skeçten alınmış repliği andırdı bu açıklama bana. Rahmetli hayatta olsaydı sanırım bu dokuda bir taşlama yapar sonra da programı ceza yerdi. İzahı olmayan işin mizahı olur diyerek eğleniyoruz ama şakayı bir kenara bırakırsak, vah benim ülkeme vah!

2018 Temmuz’u, 24 Haziran yeni neticelenmiş ve Erdoğan %52,59 ile seçilerek muhalefeti sağlamca sarsmış…

O günlerde herkesin ilgi odağında Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi usulü ile kurulacak ilk kabine vardı. Yandaş kanallarda bu sistem memleketin kurtuluşu gibi anlatılırken bu sistem sayesinde işinde ehil olanlar siyasi engellere takılmadan kabinede görev alabilecek diye umut tacirliği yapılıyordu. Kabinenin açıklanmasına az bir zaman kala kulislerde belli isimler dillendiriliyordu, ben de büyük heyecanla bu gelişmeleri takip ediyordum. Milli Eğitim Bakanlığı için Ziya Selçuk’un ismi geçtiğinde inanın sevinmiştim, Ziya hoca zaten önceden kamuoyunda tanınan ve bilinen bir figürdü. Her şeyden evvel eğitimciydi ve bu işin içinden geliyordu, kendi kurumlarında eğitim alan öğrenciler mutluydu, donanımlıydı. Ziya Selçuk hakkındaki yüzeysel bilgilerimin haricinde biraz da araştırma yapınca kendisine bu makamın emanet edilecek olmasına inanın saydığım sebeplerden ötürü sevinmiştim. Tek sıkıntıyı sistem gereği bakanın hiçbir yaptırım gücü olmamasında görüyor ama buna dair şüphelerimi de ‘’Kukla olacağı bir teklifi kabul edecek hali yoktur herhalde, ettiyse de kendi eliyle kendisini imha eder.’’ diye dillendiriyordum. Aradan hemen hemen 2 sene geçti ve hep birlikte gördük ki Ziya hoca kendini imha etti, hem kendisini hem de makamı yerlere serdi.

 Görevi ilk devraldığında nasıl kucaklayıcı, nasıl aydınca ve nasıl akıllıca konuşuyordu Sayın Bakan lakin dikkatinizi çekerim sadece ve sadece konuşuyordu. Kendisine dair ilk ciddi eleştiriler de hiçbir icraata imza atmadan sadece konuşuyor olmasıydı. Bu eleştiriyi yapanlar arasında ben de vardım Sayın Bakan, sanki bir muhalefet partisinin eğitim politikalarından sorumlu sözcüsü gibi sürekli mevcut eğitim sisteminin aksaklıklarını dillendiriyordu. Dillendiriyordu ama dillendirdiği sorunlara somut çözüm önerileri getiremiyor, öneriler getiremediği gibi kendisine emanet edilmiş olan eğitim politikaları hakkında yön verici bir görünüm de sergileyemiyordu. Daha sonra Sayın Bakan, İmam Hatipler konusunda kendisine yöneltilen sorularda daha büyük falsolar vermeye başladı. Bugün adım başı her yerde İmam Hatip neden açılıyor veyahut İmam Hatipler neden bu kadar çok ödenek alıyor diye sorgulamaya kalkanlara cevap olarak 28 Şubat’a uzanan laf cambazlıkları yapmaya çalışıyordu fakat gözden kaçırdığı bir ayrıntı vardı o da bir siyasetçi olmayışıydı. Sayın Bakan hem siyasetçi değildi hem de karşısında kendi okulunda pazartesi sabahı konuşmasını yaptığı minik öğrencileri yoktu. Sayın Bakan Türk gençlerine karşı sorumluydu, Sayın Bakan Türk ulusunun geleceğini şekillendirecek olan gençlere karşı sorumluydu, böyle yalapşap, yanardöner çıkışlarla işi götüremezdi.

 

Gelelim sen ağa, ben ağa muhabbetinin al metnine. Evet, hocam, bir ülkede tüm bireyler üniversite mezunu olmak zorunda değildir. Bir ülkede ara elamanlara da ihtiyaç vardır fakat siz AKP Genel Başkanının oluşturduğu kabinede bir bakan olduğunuzu sanıyorum ki unutmuşsunuz. Ben size bu eğitim sisteminin cenderesinden geçmiş bir genç olarak sizinkilerin eseri olan birkaç garabeti hatırlatayım. AB Müzakerelerinde ülkedeki eğitim standardını yüksek gösterebilmek için akla mantığa sığmayan, dünyada eşine benzerine rastlanmamış fıkra tadında hamlelerle her mahalleye üniversite götürmek sizin kabinedekilerin işiydi mesela. Üniversite mezunlarının oranını toplumun geneline oranla yüksek gösterebilmek ve bu sayede saçma sapan grafiklerle ülkede eğitimi artırdık nutku atabilmek için gençlere kurumsal gelişimini tamamlayamamış, niteliği tartışılan yüksek liselerden diploma dağıtarak onlara üniversite mezunu statüsü verenler de sizinkilerdi. Her ilde, mahallede adım başı üniversite olmaz, olamaz! Eğer bunu yaparsanız insanların yeteneklerine ve niteliklerine göre yönlendirilmesini imkânsız kılarsınız nitekim kıldınız da. Bugün üniversite diploması verdiğiniz gençlerin yarısından fazlası gerçek bir üniversiteden mezun olmadı, kayırmayla akademisyen yaptığınız, inşaatıyla birilerini zengin ettiğiniz, yeterliliği bulunmayan kurumlardan belgeler aldılar sadece. Ama sizinkiler onlara bu statüyü verdi, dolayısıyla iş var ama beğenmiyorlar çıkışlarıyla bu günahtan sıyrılamazsınız, gençlerin gelecek planlarını altüst ederken bunu hesap edecektiniz. Hayatını devam ettirebilecek kadar maaş dahi alamayacağı bölümler açıp gençleri oralara yönlendirmeden önce bunu hesap edecektiniz.

2 Sene gibi bir sürede ak da kara da belli olur, geride bıraktığımız 2 senede sizin de yapamadığınız belli oldu hocam. Siz bu işi beceremediniz, siz ne yazık ki AKP’nin vitrinine koymak için kullandığı ve sözcülükten öte ehemmiyet göstermediği bir figür haline geldiniz. Artık söylediklerinizle yaptıklarınız arasındaki yaman çelişkiyle insanları rahatsız etmeye başladınız. Bakanlığınıza bağlı bir yayından kadınlara büyük hakaretler eden bir kitap çıkıyor, başı açık kadınlara şeytan muamelesi yapan kitaplar basılıyor ve Milli Eğitim Bakanı olarak sizin bundan haberiniz dahi olmuyor. Eğitimde yaralar derinleşmeye devam ediyor, sizler gençlerle makara yapar gibi önlük dizaynını değiştirmeyi eğitimde devrim olarak servis etmeye kalkıyorsunuz. Ben tüm bu yaşananlara rağmen hala samimi olduğunuza, Türk gençliği hakkında kaygılar taşıdığınıza ve AKP’nin size özgür bir çalışma ortamı sağlamadığına inanmak istiyorum. Bu saatten sonra olacaklar sizin toplum nezdindeki tükenmiş kredinizin üstüne binen devasa borçlar gibi olacak ve insanlar sizden nefret etmeye başlayacak, insanlar sizi gördüğünde kanal değiştirmeye başlayacaklar.

 Bazen yeri geldiğinde vazgeçmeyi bilmek ve zamanında çekilmeyi bilmek en fakir olanı dünyanın en zengini kılar hocam. Bazen büyük galibiyetler küçük yenilgilerin gölgesinde saklıdır. Yıldızların mükemmelliğine bakıp onları okşayabilmek için gecenin karanlığı çökmek zorundadır. Demem o ki çekilin efendim, ne daha fazla zarar görün ne daha fazla zarar verin. Adınızı 18 senede ülkenin şirazesini kaydıran bu tiranın değirmenine su taşıyanlarının arasına yazdırmayın. Çekilin hocam sadece çekilin.

 

Emin olun şu anda şartların gereği budur.

Gereğini yapın Ziya hocam, gereğini yapın…

Ermeni Sorunu (II)

0

     Sn. Halil Berktay Venedik’teki tebliğine şu hükümlerle başlıyor.

     “Soykırım sözcüğünü kasıtlı olarak kullanmayacağım.”

     “Soykırımdı da demeyeceğim.”

     “Soykırım değildi de demeyeceğim.”

X

     Bir aydınımızın hem de tarihçi, üstelik profesör olan bir ilim adamımızın bu şekildeki ifadelerle tebliğine başlamasının dış basında, dış kamuoyunda ve yabancı devlet adamları nezdinde nasıl bir tutamak ve dayanak olduğunu düşünebiliyor musunuz?

     Bu tarz ifadelerin hem geçmişimizi karalamaya, hem de günümüz insanımızı Uluslararası arenada nasıl mahcup etmeye vesile olacağını hiç akıl edebiliyor muyuz?

X

     Daha önceki yazımızda belirttiğimiz gibi olaylardan hareketle bir sonuca varmak isabetli olmayabilir.

     Kişilerin kendi başlarına yaptıkları yanlışlardan hareketle yola çıkmak yine kimseyi asıl hakikate ulaştırmaz.

X

     Asırlarca içimizde yaşattık. Aramızda barındırdık.

     Çünkü Rum ve Ermeniler vatandaşımızdı.

     En güçlü zamanımızda burunlarını bile kanatmadık.

     En küçük fiske dahi vurmadık.

     El üstünde tuttuk.

     Ermeniler milleti sâdıkamız,

     Rumlar, Devleti temsil eden elçilerimizdi.

     En yüksek mevki ve yerlere getiriyor,

     Geleceğimizi onlara emanet ediyorduk.

     Çünkü:

     Ne zaman ki kavmin idik azîzi

     A’dâ / düşmanlar zelil kıldı bizi

 

     Koynumuzda beslediklerimiz

     Düşman oldu birden bire

     Arkamızdan hançerlemiştiler

     En güç haldeyken habire

X

     “ ‘Ermeni Meselesi’nin Türkçesinin ‘Soykırım Meselesi’ olduğunu cümle âlem biliyor.”

     (Nokta, 22 Kasım 2004, s. 5)

     Demek, bir bakıma, zımnen yani dolaylı olarak Osmanlı Devleti’nin Ermeni soykırımı yaptığını kabul etmek lâzım! İnkârın faydası yok! Geç te olsa artık bunu kabullenmek gerek vesselâm! Demekten ne farkı var?

     Bu şekilde bir yere varamayacağımız niçin düşünülmez?

     Oysa yapmadığımız şeyi yaptık demekle ne Ermenilere ne de Ermeni Diaspora’sına yaranmamız mümkün değil. Aksine onların Türkiye’ye karşı iştahlarını bir kat daha kabartmış olacağız!

     Çünkü aç canavara muhabbet; onu caydırmak şöyle dursun; bize karşı iştahının bir kat daha artmasına yol açar.

X

     “Derin Nokta” ekinde (Nokta, 22 Kasım 2004, s.5) Halil Berktay’ın vurguladığı gibi:

     “Ermeni Meselesi, aslında bir Türk, daha doğrusu bir Türkiye meselesi. AB üyeliği, sınır ticareti filan bir yana, bir vicdan meselesi; tarihimizle yüzleşme, yüzyıllarca birlikte yaşadığımız insanlarla barışma meselesi. Tarihsel düşmanlıklara rağmen, iki halk pekâlâ barışabilir. Devletler gölge etmesin yeter.”

     Sn. Hocamız bu düşünceleriyle bu konuda ne kadar samimi ve içten olduğunu kanıtlıyor. Gerçekten son derece iyi niyetler taşıdığını gösteriyor.

     Ama unutmayalım ki, “Bîtaraf olan bertaraf olur.” Yani tarafsız olan davayı kaybeder.

     Kaldı ki “En büyük hile, hilesizliktir.” Yani, olduğu gibi görünüp göründüğü gibi olmaktır.

     Osmanlı Devleti en büyük hileye yani hilesizliğe sarılmıştır.

     Demek istiyoruz ki Osmanlı Devleti soykırım yapmamıştır. Yapmadığı için resmen Osmanlı Devletini suçlayacak herhangi bir bulguya rastlayamazlar. Çünkü öyle bir şey yok ki bulsunlar.

     Nitekim bir Amerikalı tarihçi; “Osmanlı Devleti soykırım yapmadı.” dediği için Ermeniler tarafından ölümle tehdit edilmişti.

     Bırakın Osmanlı kaynaklarını; insafla kaleme alınmış hiçbir yabancı kaynakta, böyle bir itham yer almaz.

X

     Evet bîtaraf / tarafsız değiliz. Tarafız. Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden yanayız.

     Çünkü Türk Tarihi’nin hiçbir devresinde resmen tatbiki istenen herhangi bir soykırımdan eser yoktur.

     Türk Tarihi’nin hiçbir evresinde resmen gözetilen, yapılması istenen herhangi bir soykırım yoktur.

     Bundan dolayı ne kendimizi ne de başkalarını boşuna aldatmayalım. Yapmadığımızı yaptık demekle paçamızı kurtaramayız. Yapmadığımızı yaptık demekle onlara yaranamayız.

     Bu böyle biline.

Küba Üzerine

0

KÜBA ÜZERİNE Bu denemede “Komünizm” sözcüğü hiç geçmeyecektir. Bunu, kabaca, gizliyor değilim. Tersine, bunu, olası önyargıları engellemek için, bilerek, açıkça yapıyorum. Evet bu girişten sonra başlıyorum. İnsanın bir birey ve toplum olarak evrimi, araştırmacıların en büyük merakı olmuştur ve bu araştırmalar halen devam etmektedir. Bunların başında İbni Haldun (14.yy) gelmektedir. “Mukaddime” adlı eserinde, toplumların evrimini ele almış bundan öteye insanın biyolojik ve anatomik evrimine de değinmiştir. Bu yüzden, Darwin, Montesquieu ve Marx’ ın öncülü olarak görülmüştür. Toplumların evrimi konusunda ilk ve en büyük-en farklı önermeyi, Amerikalı Henry Lewis Morgan (19.yy) yapmıştır. Hukukçu, Senatör ve Sosyolog olan Morgan, Kızılderili kabilesi Irauka’ların kan kardeşi olarak otuz yıl onlarla birlikte yaşamış ve akrabalık ilişkilerini, gelişme yasalarını araştırmıştır Ancient Society (Eski Toplum) adlı eserinde, toplumsal evrimi, üretim araçlarındaki gelişmeye koşut olarak, birbirini izleyen üç aşamada – Vahşet, Barbarlık ve Uygarlık – ele almış ve evrimi insanın bilinçli olarak, doğayı değiştirme ve denetleme çabasının bir ürünü olarak görmüş olan Morgan, mesela, farklı teknik gelişme aşamasındaki üretim araçlarına, farklı aile tiplerinin denk geldiğini öne sürmüştür. Morgan, “Eski Toplum” eserindeki “Tarih Teziyle” kendinden sonraki bütün sosyal bilimcileri etkilemiş ve yol haritalarını çizmiştir. Bunlardan biri de dönemdaşı Friedrich Engels’tir. Engels, aslında, yüzde seksen “Eski Toplum” yapıtı üzerine, özellikle Almanya’ daki “gens” üzerindeki araştırma ve yorumlarını ekleyerek , “Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” isimli yapıtını yazmıştır. Bunlar Marxizmin “Tarih Tezini” oluşturur. Marx, özetle, “mademki eski toplumların gelişim yasaları bunlardır, o zaman toplumlar gelecekte bu biçimlere evrilecektir” demektedir. Bütün yapıtları bunun altını doldurmaya yönelik araştırmalardır. Bu tez, sadece doğrudur, yanlıştır, önemlidir, değerlidir, değildir vb diye ele alınabilir, “insanlık düşmanı bir tez” dir diye, ele alınamaz. Dr. Hikmet Kıvılcımlı, araştırmaları sonucunda, toplumların gelişiminde, “tarihin” de önemli bir üretici- etken bir güç olduğu tespitiyle, evrensel tarih tezine, dünya çapında bir katkı yapmıştır. Mesela benim, gazetemizde “Türk Ulusu’nun mayası” başlıklı denemem, aşağıdaki cümleyle bitmektedir. “Evet, Türk atalarımız, mala mülke değer vermeyen, özü sözü doğru, yalan dolan bilmeyen, eşitlikçi, adaletli, yani Barbar ve gözü pek, korku nedir bilmez, yılmaz savaşçılar idi. Bu topraklar daha çok şeye gebe” Bu tespitimi, tamamen Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ nın “Tarihin üretici gücü” önermesi doğrultusunda yapmıştım. Başta dediğim gibi bireyin ve toplumların gelişimi hakkında, herhalde binlerce araştırma ve eser yayınlanmıştır. Ben herhalde bir amatör olarak, öne çıkanları görebiliyorum. Bunların bence önemlilerinden birisi, günümüz araştırmacısı , “Desmond Morris” in , “Çıplak Maymun” adlı eseridir. Morris bu eserinde halen bir çok davranışımızın, maymunlara benzer olduğunu iddia ederek bunun göstergelerini sunar. Diğeri de, yine günümüz araştırmacısı “Daniel Coleman” ın “Duygusal Zeka “ adlı eseridir. Coleman bu eserinde, organik bilgisayar diye tanımladığı insan beyninin, toplumun gelişimiyle birlikte evrimini ele alır. Ve daha çok bu evrelerdeki psikolojik gelişimi ile ilgilenir. Yapıtında empati kavramını, insanlığa bir katkı olarak sunar, depresyon üzerinde çok durur. Sevgili dostlar, İnsanlık alemi olarak, tarihsel planda, nerelerden gelip nerelere gittiğimiz ve kim olduğumuz çok önemli. Bunları biraz bilebilirsek, karşı karşıya kaldığımız sosyal travmalarda, fazlaca şoka girmeden, “demek ki bunlar, bana özgü değil, biz insanlara özgü, hal ve durumlar imiş” deyip durumumuzu daha sakin karşılayabiliriz.. Örneğin “Coleman”, “Duygusal Zeka” eserinde, bir yerde şöyle der: “Depresyon hakkında ne kadar çok bilgi sahibi olursak, depresyon karşısında direncimiz o kadar çok artar” Bu nedenle, yukarıda adı geçen kitapları okumamızda, yakınlarımıza okutmamızda fayda var. Şimdi yavaş yavaş Küba’ya gelelim mi ? Yine Coleman’ın Duygusal Zeka” eserinde ve “Empati” kavramındayız. “Empati” yi, başkalarının ne hissedebileceğini anlama kapasitesi ve bu anlayıştan sonra kendini, başkasının yerine koyabilip, onun gibi sevinebilme ve üzülebilme yeteneği olarak tarif edebiliriz. Bir çok okurumuz bunu zaten biliyordur. Şimdi “Psikopati” rahatsızlığına gelelim. Coleman, bunu, bir örnekle, şöyle açıklıyor. (burada kitaba dönmediğim için aşağı yukarı demem gerekiyor) Yoksul bir hayat kadını, bir otelde müşteri ağırlıyor. Talihsiz bir bebe dünyaya getirmiş ve bebe evinde ve bir odada tek başına. Karnı aç ve susuz, altına yapmış, kaka tenini yakıyor. Çaresiz bebe, ağlıyor, ağlıyor, ağlıyor. Bu ağlama değil artık, yardım çığlığı. Anne, ancak üç beş saatte bir, kontrole geliyor. Bu günlerce, aylarca sürüyor. Bebe bir noktadan sonra artık ağlamıyor, bebe böylece büyüyor. Bebede şöyle bir kavram gelişiyor. “Beni kimse duymuyor, hiç kimse, çığlıklarıma yardımıma gelmiyor, demek ki insanların hepsi böyle imiş. Bebeğimiz hiçbir empati kırıntısı edinmeden büyüyor. Ve bir psikopat adayı oluyor, çaresiz. Artık, başkalarına kötülük ve işkence yapmaktan hiç çekinmeyecek. Hatta işkence yaptıklarının, hiçbir acı hissetmediğini bile farz edebilecek. Evet Küba’ya eski günlere gelelim artık.. 1959 yılına yakın bir süreçte, ABD İşbirlikçisi, Faşist Diktatör Batista yönetimindeki Küba’da tarım arazilerinin % 70i, şeker üreten toprakların ve şeker sanayinin tümü ABD nin elinde idi. Burada çalışan ve uyuşturucu müptelası yapılan köle erkekler, kazandıkları üç beş kuruş parayı Amerikalı uyuşturucu tacirlerine kaptırıyorlardı. Kadınları ise ABD li zengin piçlerinin seks kölesi idi. Küba tümüyle çok büyük bir batakhane idi. Hastalıklar kol geziyordu. Halk fakrü zaruret içinde idi. Ve 1959 yılında halk ayaklandı, Küba devrimi yapıldı. Küba o günden beri, başta ABD olmak üzere bütün kapitalist komşuları tarafından, hunharca bir ambargo altındadır. Gelelim ABD ye. Haberlerini hep okuyoruz. Biliyorsunuz. ABD de periyodik olarak diyelim ki altı ayda bir, psikopat bir lise öğrencisi, veya başka birisi, bir okuldaki bir sınıfa dalıp, onbeş, yirmi kişiyi pompalı tüfekle katletmektedir. Niye acaba? ABD de en az üç milyon evsiz, yarı aç, yarı tok yaşamaktadır. Ve ABD nin vahşi kapitalizmi, bunu önlemeyi istememektedir. Emekçi sınıf ve tabakalara, “bakın işte sonunuz böyle olur“ diye hep gözdağı vermek istemektedir. Ve kapitalizm, sahte demokrasisini, sahte özgürlük tacıyla yüceltirken, insanların tümüyle karnının doymasını, bunun hedeflenmesini, insanı hayvanlık düzeyine indirerek, küçümsemektedir. Ben burada kibarca “çüşünüz” demek zorundayım. Çünkü, bir insanın aç kalmaması, insan olabilmesinin ilk şartıdır. Açlık, insanın geldiği bu dünyada, en yüksek düzeyde aşağılanmasıdır. Çaresizliktir. Kişiliğin, benliğin tutsak edilmesidir, örselenmesidir. Açlık, köleliktir. Zulümdür. Bütün kötülüklerin anasıdır. Önce açlık yok edilecek arkadaş! Her şey ondan sonra gelebilir. Tekrar gelelim Küba’ya. Küba’ da açlık ve barınma sorunu yoktur. Her ailenin kira ödemediği bir evi vardır ve evine geçim için asgari bir para girer. Ve her Kübalı vatandaş için, sağlık ve eğitim hizmetleri parasızdır. Tabi ki Küba’da kapitalist frapan bir renk cümbüşü yoktur. Bunu doğuran sınıf farkları yoktur. Ama genel bir yoksulluk görüntüsü, dünyaya sürekli servis edilmektedir. Bu doğru mudur? Peki dünyada çapında gelişmiş tıp hizmetlerinden ücretsiz yararlanmanın, çok kaliteli ücretsiz bir eğitimin, dünyanın diğer ülkelerindeki ederi nedir acaba. Ferhan Şensoy’un Küba da çektiği “Şans Kapıyı Kırınca” filminden sonra gerek kendisinin gerekse ekibinin Küba hakkında izlenimlerini internette bulabilirsiniz. Örneğin ben, o zamana göre son iki yılda sadece bir cinayet işlendiğini, suçlunun da Küba yı ziyarete gelmiş ABD asıllı biri olduğunu bu izlenimlerden okumuştum. Kübalı bir bebe, dolardan, kürkten, mersedes arabadan anlamaz, bebenin anlayıp ta etkilendiği, soğukta üşümemesi, karnının doyması ve mutlu, güler yüzlü bir anne babadır. Tabi ki karnı tok, sırtı pek Kübalı anne baba mutludur. Bebelerine sevgiyle, şarkılarla bakmaktadırlar. Bu nedenle, belki de Dünyanın tek bu parçasında, depresyonsuz, psikopatik tohumlar edinmemiş, en sağlıklı bebeleri, çocukları, gençleri yetişmektedir. Ben, insan onurunun çiğnenmediği böyle bir toplumda yaşamaktan mutlu olurum, onur duyarım. Bunun için ne kadar usta bir avcı olursam olayım, avımı, o gün şansı yaver gitmemiş türdaşlarımla paylaşmak isterim. Çünkü kendi karnımın tıka basa doyması yerine, herkesin karnının eşit şekilde doymasını isterim. Hatta karnım tam olarak doymasa ne çıkar, yeter ki, bebelerin karnı tam doysun, karınları aç diye çaresiz ağlamasınlar, üşümesinler, mutlu büyüsünler, mutluluğu sevsinler,

Serçenin kanadını kırmasınlar,

Karıncaya hor bakmasınlar,

Karacanın yavrulusunu vurmasınlar,

İnsana kıymasınlar.

Sevgiyle ve mutlulukla kalın.

Halûk Levent mi, Acun Ilıcalı mı?

Bu da nerden çıktı veya niye bir tercihte bulunalım ki diyebilirsiniz. Ben de zaten kendime sormuştum.

Rahmetli Barış Manço “Cumhurbaşkanını halk seçerse ben de adayım” demişti ve fakat erken bir kalp kriziyle hayata veda ettiği için temennisinin gerçekleştiği o zemini görememişti.

Gene diyeceksiniz ki 2023’e çok var, bunların yeri mi; hem şehitlerimiz var. Zaten mevzunun özü de bu. NATO Konsepti gereği katılmak durumunda kaldığımız Irak’ın, Suriye’nin, Libya’nın parçalanması kararlarından son derece olumsuz etkilendik. En azından Suriye’de yolu hataen yarıladıktan sonra Rusya ekseni ile denge oluşturarak işi soğutmaya çabaladık. İdlip’te bizim 12, Rusların 10 Gözlem Noktasıyla Rejim’le Muhalefeti stabil hale getirmeyi başarmış idik.

Bana sorarsanız ne olduysa Kanal İstanbul açıklamalarından sonra oldu. Amerika’nın Lozan’ı ve Möntro’yu sevmediğini herkes bilir (Türkiye’deki anti-Lozancılar hariç). Bayram değil, seyran değil; ekonomik sıkıntılar zamanı biz enişteyi niye öpmeye çalışıyoruz? Hadi bunu geçelim ve 8 şehidimize Mevlâ’dan mağfiret dileyelim amma velâkin Türkiye, ABD’nin Karadeniz’e donanma çıkarma projesi görünümündeki Kanal İstanbul’u gündemden kaldırmazsa Rusya hem Esad Birliklerini İdlip’e saldırtarak bizi uluslararası arenada sıkıştırmaya devam edecek – Allah korusun, başka şehitler de gelebilir – hem de sınırımıza yığılanlar 1 milyona yaklaşıyor ve böyle giderse 2 milyonu da bulabilir. E bizde kaç milyon vardı? 2023’e kadar toplam kaç olur?

Her Türk gibi matematikle pek aramın iyi olduğu söylenemez. Fakat tarih, din, dil ve dış politika haricinde özellikle son zamanlarda sosyoloji, toplumsal psikoloji ve sosyal antropoloji de favori ilgi alanlarımdan.

Gelelim Haluk Levent ile Acun Ilıcalı konusuna. Bence ikisini de Cumhurbaşkanı Adayı olarak görebiliriz; malûm 100 bin imza toplamak yeterli. Haluk Levent aslında bizim mütedeyyin, milliyetçi – muhafazakâr diye 90’lardan beri büyük büyük İslami iddialarla kurulan ağlamalı ve sızlamalı ne kadar hayır (!) kurumumuz varsa hepsini solladı; üstüne deforme olmuş ilgili devlet kurumlarını da ekleyebilirsiniz.

81 ilde 300 bin kişilik ilkeli, çizgili, koordineli ve hiyerarşik bir organizasyonla (AHBAP) toplumsal çürümüşlükten nerdeyse kötürüm kalmak üzere olan vicdanlarımıza cansuyu serpiyor. Sadece iyiliğe odaklanan, ayrımı sıfırlayan ve çoktandır kaybettiğimiz güveni hem alçak gönüllülükle hem de hesap verilebilirlikle sınırlı – sorumlu da olsa tekrar tesis eden bir yapıyı ayakta alkışlıyoruz. Sebep olan ve zerre miskal katkısı olan kim varsa.

O düşünmese de kitleler bilhassa toplumsal tefessüh dip yaptığında ister istemez düşünecek ve de yakıştıracak.

Kendine yakıştırıyor mu bilemem ama düşündüğünü düşündüğüm bir başka isim daha var: Acun Ilıcalı. “Kes – yapıştır yarışmaları” ile iki kanal alan ve vergi listesinde iyi bir yer edinen Acun, her ülkede görebileceğimiz yarışmaları kendi tercihleriyle aslında olabildiğince millîleştirdi. Alttan alan ve halktan yana jüriler; seyircilere ve yarışmacılara müşteri memnuniyeti temelli kurumsal ilgi; futbol, deprem ve şehitler gibi sosyal prestijli konulardaki inisiyatif merakı, seçilen konu ve konuklar kim olursa olsun ortalama Türk vatandaşına seyir imkânı sunan, yüksek sosyeteyle aynı gelir gurubundan olmasına karşın Acun Medya’nın ekran yüzü olan isimlerin tevazuen halkla bir davranış sunumları; dahası arkadaşın siyasal ve ekonomik ilişkileri (hem 15 Temmuz öncesinde hem sonrasında) bana tüm bunları ihsas ettiriyor.

Ha, bana sormanıza gerek yok; Müslümcü Hareket partileşip 2023 Seçimleri’ne katılırsa adres belli. Yok, kar yağar da olmazsa yani iki şık arasında kalırsam Ajun değil Ahbab diyeceğim. Biliyorum bizim Bahçecik argo tabirle eski fırlama / fırlatmaları ve yardımı göze sokanları sever hatta hayli oy verir. Ben de bir ilki yapayım dedim. Yazdım gitti.

İhmallerimiz, Kaybettiklerimiz ve Sonuçları

“Söz uçar yazı kalır.” Türk Atasözü

Türk tarihinin tozlu sayfalarını karıştırdığımızda, aman bu kadar da olmaz ki, dedirtecek türden vakalarla karşı karşıya kalıyoruz. Hüzünleniyor, üzülüyor, kızıyoruz belki ama iş işten çoktan geçmiş oluyor.

Birde tarihin kayıt altına almadığı, ömürlerinde bir defa vekillik veya bakanlık yapmış hatta sıradan devlet memurlarının yaptığı hatalar var ki, ileride ne gibi sonuçlar doğurduğunu yaşayıp hep birlikte görüyoruz. Hâlbuki ne yapılırsa yapılsın özellikle devlet işlerinde hatır-gönül işi olmamalı mutlaka bir tutanak tanzim edilmelidir. Bunun ne kadar önemli olduğunu Kazım Karabekir Paşa şu sözleriyle vurgulamıştır: “Size bir kalem ve bir kâğıt yeter!”

Bu yazımda sizlere tarihin kaydettiği iki olaydan bahsetmek istiyorum.

Birinci olay; 1913 yılında Tanin gazetesinde çalışan Falih Rıfkı Atay ile İstanbul Muhafızı Cemal Paşa arasında Rumeli’ye giden bir tren yolculuğundaki konuşmada geçiyor:

Falih Rıfkı: “Rumeli’yi kaybedişimizin sebebi olarak, Cemal Paşa bir faslı tespit ettiğini gösterir ehemmiyetli bir tavırla kaşlarını çatarak: “Kabahat ve cürüm Kâmil Paşanındır, o bana: -“Devletler, Balkanlar’da statükoyu muhafaza edecekler” demişti; ben ona: – İngiliz elçisinden senet al, dedim ama o almadı.” Falih Rıfkı Atay(Zeytin Dağı)

İşte hepsi bu kadar, yani bu kadar basit.

Ecdadımızın 600 yıl hüküm sürdüğü O mümbit topraklar, belki de bir kişinin ihmali yüzünden ebediyen elimizden çıkıyordu.

O mübarek ecdat yadigârı toprakları ordularıyla en son terk eden Osman Paşa, yüksek bir tepeye çıkıp etrafını üzgün bakışlarla süzerek, gözlerinden süzülen yaşlarla son defa: “-Elveda Rumeli” diyerek oradan ayrılıyordu.

2. Olay tabi daha da enteresan bir şekilde gelişti.

Yunanistan’ın NATO’ya dönme hikâyesi:

Olayı yaşı 50 ile 60 arası olanlar iyi hatırlarlar. Sovyetlerin Afganistan’ı işgal edip İran’ı etkisiz duruma getirdiğini bahane eden ve her fırsatta bunu dile getiren ABD’li yetkililer, Yunanistan’ın NATO’ya geri dönmesi için Türk yetkililere müracaatta bulunuyor ve her defasında gerek Süleyman Demirel, gerek Bülent Ecevit tarafından reddediliyorlardı. Özellikle ABD başkanlarından Jimmy Carter, bu konuda başbakan Süleyman Demirel’in çok katı olmasından şikâyet ediyordu.

1980 12 Eylül darbesi yapıldıktan sonra, ABD, Yunanistan ve Bürüksel de olay sevinç çığlıklarıyla karşılanmıştı. Çünkü onların değimiyle “Bizim Çocuklar” iş başına gelmişti. Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönmesi artık kesin gibiydi ve dedikleri de oldu.

ABD Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Rogers, darbenin lideri Kenan Evren’le çok sıkı dostluk köprüsü kurmuştu. Atatürk’ün İngilizce çevirisi yapılmış NUTUK kitabını yanında getirir, ATA’nın Yunanistan hakkında yazdıklarından Evrenin hoşuna gidecek pasajlar okurdu. Kısaca hiçbir kayıta, antlaşma metnine dayanmadan sonradan Rogers’in Evrene verdiği erkek!!! sözüyle Yunanistan NATO’nun askeri kanadına dönmüş oluyordu. Peki, ne için oluyordu bütün bunlar? Sözde Yunanistan Türkiye’nin AET’ye girmesine itiraz etmeyecekti. O halde sözünü tuttu mu Yunanistan tabii ki tutmadı.

Olayın Brüksel’deki tek görgü şahidi Gazeteci Mehmet Ali Birand, operasyo­nun tamamlandığı gün NATO merkezinin barında genç bir meslektaşına olayı: “Ankara, Yunanistan’ı kontrol edebilecek en önemli baskı aleti olan veto hakkından feragat etmiştir. Bu fedakârlığın neye mal olacağını ileride hep birlikte göreceğiz.” sözleriyle yorumlamıştır.

Ermeni Sorunu (I)

     Venedik’te Giorgio Cini Vakfı 28 – 30 Ekim 2004’te “Tarih ve Tarihin Ötesi – Ermeniler ve Türkler: İlişkilerin Bin Yılı” adıyla bir sempozyum düzenledi.

     Bu sempozyumda tarihçi Prof. Dr. Halil Berktay “Söylem ve Gerçeklik: 1915 Trajedisi ve Çağdaş Türk Ulusal İmgelemi” başlıklı bir tebliğ sundu.

     “Ermeni Meselesi”ne bakışını haftalık “Nokta” dergisine anlattı. (Nokta, 22 Kasım 2004 ve Eki)

     Bu tebliğ vesilesiyle “Nokta” dergisinin Sn. Profesörle yaptığı karşılıklı konuşmalar; Türk insanını acı acı düşündürecek nitelikteydi.

     Sayılı da olsa Kimi Türk aydınının olaylara Hak ölçüler ve bilimsel metotlarla bağdaşmayan bakışları bizleri derinden yaraladı.

     Hele Nokta’nın Ermeni meselesi için özel olarak hazırladığı kitapçıkta yer alan resimlerin sırf bir Ermeni kaynağından alıntılardan ibaret oluşu ise ayrı bir yazı konusu.

     Nokta soruyor: Venedik’te bir tebliğ sundunuz. Bianet’te, Raffi A. Hermonn imzalı haberde şöyle deniyor:

     “Halil Berktay, kendi ailesinden verdiği örneklerle, bir bireyin, günlerden bir gün, bazı aile fertlerinin katliamlara karışmış olduklarını öğrenmesinin, o bireyde nasıl bir şok yarattığını bildiğini, dolayısıyla Türkiye insanına birçok şeyi anlatmanın ne kadar zor olduğunu, ama bundan kaçınılamıyacağını, bunun bir zorunluluk olduğunu söyledi.” Verdiğiniz örnekler nelerdi?

     Buna verdiği cevapta Sn. Halil Berktay, ailesinin Girit muhaciri olduğunu söylüyor. 1896 ve 1900 yıllarında, iki dalga halinde İzmir’e göç etmişler. Aile büyüklerinden ikisi, henüz çok gençken yerel Türk-Müslüman milisine çağırıldıkça katılırlarmış.

     Sn. Halil Berktay bu işin aslını çok sonraları 2001’de amcasından öğrenmiş:

     1896 Girit ayaklanması patlak verdiğinde ve ardından Rumların adanın kuzeybatısındaki Sitia veya İştiya’da düzenledikleri büyük katliamın haberi yöreye ulaştığında, sözkonusu iki delikanlı Türk-Müslüman milisinin düzenlediği intikam veya misilleme eylemlerine katılmışlar. Civardaki bir Rum köyünü basmışlar..Önlerine çıkanı öldürmüşler, sonra da..kaçıp uzaklaşmışlar oradan…

     Yine Sn. Prof. Halil Berktay, halen yurt dışında profesör olan bir arkadaşının da, kendi çocukluğunda, yani 10-12 yaşlarına gelinceye kadar dedesinden dinlediklerini naklediyor:

     “Ama önce onlar başlatmış, onlar bizim analarımıza, kadınlarımıza kızlarımıza saldırmışlardı…” diyerek dedesi, kendi önüne elleri kolları bağlı olarak getirilen yüzlerce Ermeniyi boğazlamıştır.

X

     Evet Sn. Hocamız, olmuş hadise ve olaylardan hareketle âdeta her milletin sırasında yaptığı gibi kendi milletimizin de istenmeyen, nahoş olaylara karıştığını, yapılmaması gerekenlerin yapıldığını belirterek pekâlâ Ermeni katliamı da yaptığımızı söylüyor! Bunu inkâr etmemeliyiz diyor! Kabullenmemiz lâzım geldiğini nazara veriyor.

X

     Elbette Rum’un Ermeni’nin yaptığına ayniyle karşılık vermek bize yakışmaz. Onların yaptıkları gibi kadın, kız ve çoluk çocuğa dokunmak yanlış.

     Yapanlar varsa, ki tek tük olabilir. Fakat bu; Devletin, resmiyetin istediği, beklediği bir durum değildir. Resmî bir siyasetin icabı değildir.

     Osmanlı Devleti; vatandaşından asla böyle bir şey istemez ve istememiştir. Ama devlete rağmen galeyana gelen bazıları Rum ve Ermenilere karşı hissî hareket etmiş olabilirler.

     Bu Devlete rağmen olmuştur bir; çeşitli zaaflar içinde kıvranan Devletin o zamanlar bunları önleyecek imkânlardan mahrum oluşu bunlara sebebiyet vermiştir bu iki…

     Kaldı ki bu istenmeyen tepkilere sebebiyet verenler yine Rumlar ve Ermenilerdir. Çünkü “Es-sebebü ke’l-fâil.” Yani “Sebep olan yapan gibidir.” düstur ve prensibi genel bir kaide ve kuraldır.

     Bu hadiselerden hareketle Osmanlı Devleti suçlanamaz. Suçlanmamalı. Çünkü hadise ve olaylar yanıltır insanı. Hadiseyi değil; onun meydana gelmesini sağlayan asıl muharrik gücü, asıl harekete geçirici sebebi teşhis etmek esas olmalı.

     Zaten tarihçiye düşen de budur. Başıboş halkın yaptıkları, istenmeyen hareketler dayanak noktası olamaz.

X

     Devleti mes’ul ve sorumlu tutacak bir vesika ve belge var mı ona bakmalı.

     Kişilerden hareketle Devlete suçu yüklememeli. Resmiyeti itham etmeye kalkmamalı.

     Nitekim Sn. Necmeddin Şahiner’in bilvesile belirttiği gibi:

     “Fransız tarihçisi Fustel de Coulanges, talebelerinden biri karşısına gelip de en kuvvetli tahminleri serd ederek Fransa’nın eski hadiselerinden birine dair bir hüküm vermek temayülünü gösterince, Fustel de Coulanges, hemen elleriyle kulaklarını kaparmış: ‘Bir kağıt parçası var mı? Başka söz dinleyemem!’ dermiş.”

     Biz de “Bir kâğıt parçası var mı?” Yani elinizde Devleti resmen suçlayacak bir belgeniz var mı diyor ve olaylardan hareketle gerçek ve doğru neticeye varılamayacağını hatırlatıyoruz.

     Kaldı ki umumiyetle insanlar yaptıklarını, gördüklerini mübalâğa ve abartarak anlatmayı, nakletmeyi severler. Buna insanların karşı koyamadıkları fıtrî / yaratılıştan gelen bir abartma dürtüsüdür de diyebiliriz.

     Üstelik olmuş diye, yerli yersiz her şeyi nazara vermek doğru mudur?

     Çünkü her söylediğimiz doğru olmalı ama her doğruyu söylemek doğru mudur?

     Yine her söylediğimiz hak olmalı. Ama her hakkı söylemeye hakkımız var mı?

Tarihin İçinden, Konu: Kıbrıs.

                          (Tarihe mal olmuş bir önderin, Dr. Fazıl Küçük’ün görüşleri…)

    ( Kıbrıs Türkünün adada ki özgürlük ve varoluş mücadelesinin önderi, Sn. Dr. Fazıl Küçük’ün aziz hatırası önünde saygı ile eğilirken, o büyük devlet adamını sevgi, şükran ve minnet duyguları ile anıyorum. Vatan ona minnettardır.)

   KKTC’de 2 ay sonra Cumhurbaşkanlığı seçimi var…

   Kıbrıs Türk Halkı devletinin 5’nci cumhurbaşkanını seçecek…

   Ama Kıbrıs konusu hala uluslararası camianın gündeminde çözüm bekliyor!

   1968’den beri süregelen müzakerelerden bir sonuç çıkmış değil, çıkacağı da yok zaten. Çünkü Rum tarafının adayı Kıbrıs Türk tarafı ile paylaşmaya niyeti yok!

   Bu nedenle aşağıda okuyacağınız gerçekleri bir kez daha sizlerle ama en çok da 2020 Nisanında KKTC’de Cumhurbaşkanlığına adaylığını açıklayan siyasilerin dikkatine sunmak istedim.

  Aşağıda Türk ve Rum tezleri olarak okuyacağınız tarihi gerçekler; 

   Kıbrıs konusunu milli dava olarak görenlerin, uluslararası camiada bu gerçekleri savunanların, savaş meydanında bu uğurda hayatlarını feda edenlerin, sonucunda da KKTC devletini kuranların tarih sayfalarına yazdıklarıdır.

       Kıbrıs Türkünün adada ki var oluş mücadelesine önderlik yapan, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Yardımcısı Sn. Dr. Küçük’ün, bizzat kendi yazmış olduğu makalelerinden derlenmiş olan ‘’ Mücadelemizin Görkemli Günleri ‘’ isimli kitabından alınmıştır…

        Okuyacağınız bu tarihi belgenin, günümüzde öncelikle ata yadigârı o topraklarda yaşayan her yurttaşın ama özellikle tüm siyasetçilerin; o mücadele yıllarında yaşanan gerçekleri bir kez daha hatırlamaları, Kıbrıs Türk Genç’liğinin o vatan topraklarında yaşanan mücadelenin özünde neler olduğunu bilmeleri açısından önemli bir tarihi belge olduğuna inanıyorum. 

        1956 yılında yayınlanan ve aslı İngilizce olan kitabın önsözünün tamamını okuyacağınız bu yazı, bizzat Sn. Dr. Küçük tarafından kaleme alınmıştır. 

         Kitabın aşağıdaki özetini okurken; Kıbrıs’ta Türk’ün var oluş mücadelesinin önderliğini yapan bir liderin, halkının yüksek menfaatlerinin korunmasını, Yunanistan’ın ve Rum’ların hedeflerinin ne olduğunu anlatan uzak görüşüne; diğer ülkelerin ada üzerindeki emellerini irdeleyen analizine de tanıklık edeceksiniz. 

          Çok uzun demeyip sonuna kadar okumanızı önerdiğim bu gerçeklerle, ben sadece Kıbrıs mücadelesine önderlik yapan çok değerli liderin görüşlerini aktardım.  Kıbrıs adasında lider etiketi ile dolaşarak, Türk Milletinin, Kıbrıs Türk’ünün tüm kazanımlarını pazarlık masasına getirmekten çekinmeyenlere, bağımsızlığın ne demek olduğunu görmezden gelenlere, daha da önemlisi; Kıbrıs Türk’ünün bağımsızlığını kazandığı o gün ağlamış olanlara, örnek olsun diye!  

                                   İşte tarihe mal olmuş bir önderin görüşleri! İşte o gerçekler:

                                                           Yazan: Dr. Fazıl KÜÇÜK

                                                           ( Kıbrıs Türk’tür Partisi)

                                                                  (Genel Başkanı)

                                                                    (Kıbrıs – 1956)

       ‘’Rum vahşetini görüntüleyen resimlerden oluşmuş bu kitapçık, gerçeği ve yalnız gerçeği göstermektedir. Kitapçık suçlama amacıyla değil, karşı tarafın inkâr edemeyeceği Türk tezlerini ispat edecek canlı deliller içerdiği için yayınlanmıştır. (Kitabın içerisinde 1955 – 1964 yılları arasında; Rum’ların sadece Türk oldukları için acımasızca katletmiş oldukları kardeşlerimizin resimleri, köylerinin, evlerinin yakılıp yıkılma fotoğrafları vardır.) 

                                                                       ‘’RUM TEZİ’’

          Dünya kamuoyu, Kıbrıs’taki nüfusun bir bütün olarak Yunanistan’la birleşmesinden yana olduğunu düşünmektedir. Bu yanlış kanı Yunanistan tarafından yaygın bir propaganda olarak kullanılmaktadır. Kıbrıslı Rum davasının avukatı rolündeki propagandistler, son üç yıldır herkesi Kıbrıs’ta bir Rum davasının olduğuna inandırmaya çalışmaktadırlar. 

            Dünya çapında hisleriyle hareket eden Rumlar, bu kampanyanın devam etmesi için Ortodoks kilisesine bağışlarda bulunmaktadırlar. Fakat kötü bir dava, hesapsız para harcamasıyla iyi yapılamaz. 

           Bugün dünya kamuoyu, Kıbrıs sorununu gerçekte olduğu şekilde görmeye başlamıştır. Müttefiki Büyük Britanya’ya tüm bu olanlar için çok şey borçlu olan Yunanistan’ın, bu müttefikine ait bir adayı almak için pek çok masum İngiliz askerinin ölmesine sebep olan hain bir dost olduğu artık açığa çıkmıştır. 

           Kıbrıs’taki Rumların, bu verimli ada için Anavatanlarının sürekli artan taleplerini reddedemeyecek kadar duygusal ve bir avuç teröristin karşısına çıkıp ‘’cehenneme gidin’’ diyemeyecek kadar korkak oldukları ortaya çıkmıştır. 

          Bugün artık dünya, neden Büyük Britanya’nın kanunlarının gücünü kullanarak kurallara uymayan Başpiskoposu çok önceden görevden almadığını ve kışkırtmacılığa son vermediğini, sorgulamaya başlamıştır. Yine de hala Rum davasının elle tutulabilir yanı olduğuna inanan birkaç kişinin hatırı için söz konusu davanın tüm gerçekleri burada gözler önüne serilmiştir.

          Cevaplanması gereken ilk soru şudur: Kıbrıs Rum toplumunun tümü, gerçekten Yunanistan’a bağlanmak istiyor mu? Cevap Hayırdır. Kıbrıs’ta yaşayan 400.000 Rum değişik gruplara bölünmüştür ve hepsi de birbirleriyle çatışma halindedir. % 65’i komünist ya da komünist yanlısı, % 10’u tarafsız ve hiçbir partiye üye olmayan, geriye kalan % 25 ise kendi içinde 3 gruba ayrılmaktadır: 

  1. Dava yolundaki ‘Fanatikler’ (Başpiskopos ve teröristler bu gruba girer.) 

  2. Oldukları yerden memnun olan ‘Milliyetçiler’. 

3- Anayasal düzenlemelerdeki boşluklar var oldukça ne orada, ne burada olan ‘Liberaller’.

            Rum toplumunun bir bölümü sürekli olarak şu anki Kraliyetçi Faşist Yunan yönetimi ile değil de özgür Yunanistan’la yani komünist Yunanistan’la birleşmek olduğunu, çünkü komünist Yunanistan’ın hiçbir zaman batılı güçlere üs vermeyeceğini söyleyip durmaktadır.

          Yunan liderlerinin hepsinin de Rusya’nın aleti olduklarına ve ilk fırsatta cahil topluluğu tehlikeli yollara sevk edeceklerine hiç şüphe yoktur. Bu insanlar Yunanistan’da komünizmin yasaklandığını ve eğer Yunanistan adaya gelirse özgürlükleri şöyle dursun, hayatlarını kurtarabilirse şanslı sayılabileceklerini biliyorlar. Bu gerçekler karşısında insanları ( Rum’ca konuşanların % 75’ini ) Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmesini ikna edebilir misiniz?

          Yıllarca Yunan Ortodoks Kilisesi Enosis çorbasını pişirmiş ve tüm Rum dünyasına buna katılma çağrısı yapmıştır. Sonuç gayet açıktır. Kimse buna katılmamıştır. Başka bir değişle hükümette veya yönetimde sözü geçen hiç kimse buna itibar etmemiştir. Bugünün teröristleri olan okullu gençler, ( E.O.K.A çeteleri kastedilmektedir…) belli bir ücret karşılığı Yunanistan’dan ithal edilen birkaç komandonun liderliği altında toplanmışlardır. Kendi hayal dünyalarında yaşayan bu gençler, o yaşta futbol veya hokey takımlarına alınır gibi çete alınmaktadırlar. Kilise liderleri ve yine belli bir ücret karşılığı Yunanistan’dan ‘’ithal’’ edilen öğretmenleri, onlara özgürlüğe giden yolun fedakârlık gerektirdiğini, İngiliz ‘’Boyunduruğuna’’ karşı gelmenin haklı bir tepki olduğunu, anavatanlarının onlarla gurur duyduğunu ve isimlerinin tarih sayfalarında sonsuz dek yaşayacağını öğretmiş ve öğütlemişlerdir.

             Bugün işte bu gençler, bir avuç cahil ve düşüncesiz köylüyle birlik olup, çevredeki İngiliz askerlerini sırtlarından vurarak öldürmekte, sözüm ona vatan hainlerini yok etmekte ve tüm adayı teröre boğmaktadırlar. Sonuç olarak, Türk’lerden başka kimse bu zihniyeti anlatamaz.

            Bu yüzden eğer soru ‘’ Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmesini kim istiyor?’’ sorusuysa cevap da şudur: ‘’ Kötü tavsiyelere uymuş, yanlış yönlendirilmiş bir avuç çocuğa uyan kötü yoldaki bir avuç cahil köylüden başkası değil. ’’ Kilisenin bu terörden çok büyük çıkarları vardır ve ne yazık ki bu Hıristiyan organizasyonu, gençleri terörist ve katil yapma yoluna gitmektedir. İşte bu durum karşısında Yunanistan ve Kıbrıs’taki Enosis hareketi liderleri, Kıbrıs’ın Yunan olduğunu ve çoğunluğunun isteğinin gerçekleştirilmesi gerektiğini iddia etmektedirler. Enosis için kışkırtmacılık yapanlar ve açıkça terörizme arka çıkanlar, tüm nüfusun % 10’nu bile temsil etmemektedirler. Buna rağmen haklı olduklarını ve çoğunluğun hakkının verilmesi gerektiğini söylemektedirler.

            Rumca konuşan nüfusun tümü Yunanistan’a bağlanmak isteseydi bile, bu talepleri haklı çıkarılamazdı, çünkü Kıbrıs’taki çoğunluğu bu nüfustan çıkardığınız zaman Rum tezi çöker.

           Yunanistan Kıbrıs’ı yönetemez, koruyamaz ve buradan çıkar sağlayamaz. Yunan yönetimi adaya adımını attığı anda, anarşi ve iç savaş başlar, komünizm canlanır ve ada Doğu Akdeniz’de bir yangın yerine dönüşür. Yunanistan ekonomik açıdan Kıbrıs’ı destekleyemez. Değişik mezheplerden ve inançlardan gelen yarım milyondan fazla insan, açlık ve sefalete mahkûm olur. Stratejik olarak da Kıbrıs, Yunanistan için gerekli değil. 

            Tarihi açıdan ise Kıbrıs Yunanistan’a ait değil. Self-determinasyon ilkeleri Kıbrıs’a uygulanamaz, çünkü ada, Türkiye’nin ayrılmaz bir parçasıdır. Eğer bu ilkeler çoğunluğa göre yorumlanacaksa, o zaman da bu çoğunluk adada ki değil, Türkiye ve Kıbrıs’ta yaşayan 60 milyon çoğunluğun yorumu olacaktır.

           Eninde sonunda İngiltere’nin, gerek yanlış bilgilendirilmiş dünya kamuoyunun zorlamasıyla, gerek seçimi kazanan İşçi Partisi’nin pes etmesiyle veya teröristlere yeni hayat tarzı yaratıp, onlardan bıkıp usanan insanlar sayesinde, bunu açıkça lanetlemekten vazgeçeceği düşünülmektedir.

          Dünyanın herhangi bir yerindeki bir papaz veya herhangi bir kişi, Başpiskoposun ifadelerindeki kışkırtıcılığı dile getirseydi ve masum gençliği bu kadar açıkça ve cesurca şiddete teşvik etseydi, çoktan kendini hapishanede bulmuştu. 

          Fakat İngiliz yönetiminde, Rum kilisesinin liderleri tüm bunları yapma özgürlüğüne sahiptirler. Ancak zaman geçtikçe ve bu konuda bir şeyler yapıldıkça, İngiliz ve diğer kilise liderleri bunları protesto etmeye başladılar. Umarız ki dünyanın hiçbir yerinde dini liderler, kendi ülkelerinin gençliğini fesatlığa, şiddete, isyana, ayaklanmaya ve kanlı ihtilallere teşvik edecek kadar özgür olamazlar. 

1...519520521...1.4091.409 Sayfanın 520. Sayfası