28.8 C
Kocaeli
Salı, Haziran 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 520

Başka İyi Yok

(Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler.-Özdemir Asaf)

Siyaset veya siyaset dışı yeni oluşan parti ve dernekler, büyük ümit ve beklentilerle kurulur. Mevcutlarından daha farklı olmalılar zira. Uzun zaman diliminde diğerlerinde gördükleri aksaklıkları, hataları demokratik kusurları gidermek için bir araya gelen insan toplulukları, kendi yandaş, fikirdaş ve yoldaşlarıyla toplumda farkındalık yaratmak için bir çatı altında birleşirler.

Bu hal, Türk demokrasi tarihi incelendiğinde hep aynı yolu takip etmiştir. Tek parti dönemindeki(CHP) uygulamaları antidemokratik bulan Menderes ve arkadaşları, daha demokratik bir yönetim biçimi kurmak için CHP den ayrılıp Demokrat Partiyi kurdular. Ama Menderes hükümeti işbaşına geldikten sonra on yıllık iktidarları döneminde uyguladıkları anti demokratik yönetim, gittikçe dozunu artırdı ve yaptıklarının bedelini 1960 darbesiyle ödediler. Ondan sonra gelen hükümetler de, çağdaş hukuk ve çağdaş demokrasiyi Parlamenter sisteme uygulayacakları yerde, anti demokratik ve hukuksuz yönetimlerinin sonucunda her on senede bir darbelere maruz kalarak hem kendileri bedel ödedi, hem de millete ödettiler.

En son AKP iktidarının işbaşına geliş şartlarını ve ileri sürdükleri geçmiş hükümetler dönemindeki uygulamaları az çok biliyoruz. AK Partinin kaza bela olmadan 18 yılını dolduruyor olması; hak hukuk, adalet ve demokrasiyi iyi uygulamasından değil, Türkiye’de kendisine engel çıkaracak zinde güçleri birbirine kırdırarak yollarına devam etmesini bildiler. 18 Yıllık uygulamaya bakıldığında ayakta kalmalarının nedeni ülkeyi iyi yönettiklerinden değil, mevcut muhalefet partilerinin millete güven vermemesinden kaynaklanıyor. Nitekim en büyük özelleştirmeyi kendilerinin yapmasına, kamuya ait arazi ve işletmeleri satmalarına rağmen ekonomik kalkınmada, Cumhuriyet kurulduğundan bu yana Türkiye ortalamasının üzerine bir türlü çıkamadılar.

Yukarıda sıraladığımız sebeplerden dolayı Türk siyasetinde aradığını bulamayan, özellikle aydın ve liyakat sahibi insanların siyasi yönden yeni buluşma adresi, İyi Parti oldu. Bu güne kadar çizgisinde kırığı olmayan, pırıl pırıl bir geçmişe sahip olan Sayın Meral Akşener, henüz parti kurulma aşamasında sayıları yüzde 20-25 bandı arasındaki gayri memnunların yeni umudu olmuştu. Kuruluş sürecinde birtakım olumsuzluklara maruz kalan İYİ Parti, üst üste bazı nedenlerden dolayı kısa aralıklarla olağanüstü kurultay yapma zorunluluğunda kalmıştı.

3 Ağustos 2019 Tarihinde Ankara Nazım Hikmet Kültür Merkezinde gerçekleşen 4. Olağanüstü kurultayı öncesinde, salonu dolduran heyecanlı kalabalığın içinde gözleri pırıl pırıl, yüreklerine ummanı sığdıracak kadar iddialı genç insanlar, İyi parti MYK’ya adaylık için delegelerden oy istiyorlardı. Yaşanılan o anı, o heyecanı ancak orada görüp şahit olanlar anlarlardı. Bu olayı gören herkesin içini büyük umutlar kaplıyordu. Demek ki maya tutmuş, gelecek aydınlık ve hiçbir endişenin duyulmaması gerekiyordu. Ayrıca kurultayda çarşaf liste kararının alınması da, demokrasi yolunda atılan en büyük adımlardan biriydi.

Ancak bu sevinç ve heyecan fazla sürmedi. Oy kullandıktan sonra geldikleri memleketin yolunu tutan delegeler, daha evlerine varmadan oynanan çirkin oyunun iç yüzünü öğrenmiş oluyorlardı. Seçim çarşaf liste usulüne göre olmasına rağmen, liste delinmiş, 110-160 arasına blok liste sokulmuştu…

İşte o an, kongre başlamadan önce delegelerin partililerin yaşadığı heyecan geldi gözlerimin önüne… Tek kelimeyle yazık olmuştu verilen emeklere. İyi Partililer terk edip geldikleri eski partilerinde gördükleri çirkinliklerin aynısını burada da yaşıyorlardı. Değişen bir şey olmamıştı yani. Bir bayrak gibi etrafında toplandıkları İyi Parti genel başkanı Meral Akşener’e rağmen yapılan bu çirkinlik, partilileri karamsarlığa düşürmüştü.

Dileğimiz, bu güne kadar bir takım yanlışlar yapıldı, hiç değilse bundan sonra demokrasi adına, Türk milletinin geleceği adına düzgün işler yapılsın. Çünkü bu gün için Türk siyasal hayatına bakıldığında başka iyi yok…

Kalın sağlıcakla.

 

 

Bir Cinnet Cenderesindeyiz Hayli Zamandır

(Tarihçiler geçmişi bugüne taşımayı severler. Devlet kuran milletlerin zamanla değişen sosyolojilerini devrin kaynaklarında da görmek mümkündür. O yüzden yazarken hep tarihe not düşüyormuş gibi hissederim. Sandıktan 4,5 yıl öncesine ait bir yazı buldum; belki günü okumaya yardımcı olur diye paylaşıyorum.)

2009’da Etiler’deki üniversiteye hazırlık öğrencisi Münevver Karabulut Cinayetiyle açığa çıkmaya başladı toplumsal yozlaşmamızın cinnet seansları. Cinayet ile cinnet sözcükleri aynı kökten doğmuş olsalar da bu olaydaki vahşete bakılırsa I.Dünya Savaşı’ndaki Taşnak ve Hınçak Çetelerinin katliamlarını aratmaz. Tek fark; ammenin katli değil ferdin katli yani toplu katliam değil tekil katliam.

2013 Gezi Olayları’nda 19 yaşındaki üniversite öğrencisi Ali İsmail Korkmaz’ın histerik gurupların darp seanslarıyla öldürülmesi ve güvenlik güçlerinin öldüresiye müdahaleleri toplumsal fay kırıklarının deprem habercisi gibiydiler.

Ardından 2014 Kobani Olayları’nda 16 yaşındaki lise öğrencisi Yasin Börü’nün PKK / KCK sempatizanlarınca defalarca öldürülmesi (işkence, balkondan atma, üzerinden arabayla geçme, başını taşla ezme ve yakma) toplumsal cinnetin örgütlenmiş haliydi.

İlk cinayette halk tabiriyle ‘manyamış’ bir aileyi, diğerlerinde ise karşıt gurupları suçlayarak işin içinden çıkmaya çalışırken 2015 yılı normal ve sıradan bireylerin de cinnet sınırlarında gezindiğini aleni göstererek toplumsal huzurumuzun yangın sirenlerini çaldı.

İzmit – Kandıra yolunda işkenceyle öldürüldükten sonra kesilerek poşetlenen ve yakılan 1 çocuk annesi Nuran Dutlu olayının şokunu Kocaelili biri atlatmaya çabalarken Tarsus’ta önce tecavüz, bıçak ve levye ile öldürülen sonra cesedi parçalanarak yakılan üniversite öğrencisi Özgecan Aslan vakasıyla karşılaştık. Bu sonuncusundaki ortak toplumsal sahiplenme bir hafifletici sebep gibi yaramızı biraz olsun hafifletti.

Ne şarkıcıların “Ne oldu bize?” şarkıları, ne şairlerin “Ne oldu bize böyle?” şiirleri açıklayabilir halimizi. Bir acayip toplum olduk master – doktora araştırmalarına konu olacak. Bir sosyal doku bozukluğu ve bireysel cinnet sapması toplumsal geleceğimiz adına tehlike çanlarını çalıyor. Dahası artık vaka-yı âdi’ye girmeye duran intihar vakaları.. Aldatmalar, boşanmalar, banka soymalar, şebeke vaziyetli dolandırmalar…

Necip Fazıl’ın bir “Cinnet Müstatili” adlı eseri vardı; Yılanlı Kuyu da denilen hapishane notlarını anlatan ve kuşak çatışmasındaki bunalımları işleyen. Yazar M. İdris Zengin’in bugünkü Türkçeye “Delirme Dikdörtgeni” olarak çevirisi aslında tam da halimizi anlatan bir durum. Coğrafî olarak da biraz dikdörtgenimsi olan Türkiyemiz – birileri cumhuriyet mi, başkanlık sistemi mi diye tartışa dursun – hızla cinnet cenderesine sürüklenmektedir.

Derin toplumsal ayrışmalar, sosyal kutuplaşmalar, siyasal ötekileştirmeler ve birleştirici olan dinin tam tersine bir yüzdesel yarılamaya alet edilmesi sosyolojik kırılmaları an meselesi yapar. Baştan beri aktarılan bu kötü tasvirler bu içtimaî cinnet halinin ferdî bilinçaltını ortaya döken örneklerdir.

Sınırlarının dışında kaoslar yaşanan bir ülkenin insanlarının iç halinin de kaotik olması mukadderdir. Ve dışarıdan gelebilecek kıvılcımlar içimizde biriken bu benzini / gazı yakmaya adaydır tarihin genelinde. İnşallah yaşamayız.

Yukarıdan aşağıya eda ve uslûp olarak yayılan psikopatik eğilimler artık kılcallarımızda dolaşmakta. Anomaliyi normal gören bir millet hızla anormalleşmekte demektir.

Allah bu millete acısın ve onu tarihî misyonuna iade etsin.

 

 

Türkiye’de Yapılmak İstenen

0

Tarihsel sürecinde hatalar, yanlışlıklar ve eksiklikler olsa bile,

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, on asırlık / bin senelik temel üzerinde öz olarak,

Aslından kopmayan -zaten kopmaması gerekirdi- yeni bir oluşu,

Yeni bir yükselişi gerçekleştirmiştir.

Yeni bir varlık olarak, kaldığı yerden geleceğe doğru yürümeye başlamış,

Hâlen de yürüyüşünü sürdürmekte, kervan; engellemelere rağmen yoluna emin adımlarla,

Güvenle devam etmektedir.

İnşallah “ila yevmi’l-kıyam” / “kıyamete kadar” da tarihte yol almaya devam edecektir.

Tüm zorluk çıkaranlara rağmen, kim ne derse desin; bu devlet, bu vatan

Ve bu millet; tarihî rotasından / çizgisinden saptırılamayacak

Ve mukadder / plânlanmış hedefine doğru, Tanrının emanında ilerleyecektir.

Evet Atatürk’ün dediği gibi:

“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına ‘Türk Milleti’ denir.”

Nitekim Türk milleti; diliyle, vatanıyla, devletiyle bir ve bütündür.

Başta, başı çekmiş ve çekmekte olan Türkler olmak üzere;

Türkiye’de bulunan farklı menşe ve kökenlerden gelen tüm kavimler; terkip / sebtez hâlinde;

Ve hepsi birlikte “Türk Milleti”ni meydana getirmekte ve oluşturmaktadır.

Çünkü, doğuştaki farklılık değil; oluştaki aynîlik; bizleri aynı milletin fertleri yapmakta,

Aynı devletin mensûbu kılmakta, aynı bayrağın gölgesinde barındırmakta,

Aynı dille meramımızı anlatmakta ve birliğimizi temin etmekteyiz. Fakat ne hazindir ki,

Asırların birikimi olan, işte bu güzel netice torpillenmek isteniyor!

İşte bu dil birliğimiz parçalanmak isteniyor!

İşte bu millet oluş keyfiyeti, berhava edilmek isteniyor!

Aynı adları taşıyan erkekler, aynı isimleri olan kadınlar, aynı vasıf

Ve nitelikleri haiz çocuklar birbirine düşman edilmek isteniyor!

Birbirine yabancı olsun isteniyor!

Birbiriyle kanlı bıçaklı olarak birbirine düşsün isteniyor!

Millet olduğumuz halde, bundan geri adım atarak, parçalara bölünmemiz, ayrılmamız,

Aşiret ve kavimler olarak, kör döğüşe çekilmemiz isteniyor!

Birbirimizle kıran kırana boğuşmamız isteniyor!

İnsanda, onun bir parçası olarak varlık gösteren vücuttaki her organı,

Vücuttan ayırıp ayrı bir kimliğe büründürmek isteyiş -câzip gelse de- nasıl imkânsızı talep ise,

Olmayacak duaya “âmin” demek ise, millet bedeninin her uzvuna ayrı kişilikler;

Vermek isteyiş de câzip,

Fakat ölü doğuşa götürecek olan bir kuru hayalden başka bir şey değildir.

İşte Türkiye’de yapılmak istenen budur.

Tıpkı aile fertlerini aileden koparma operasyonu gibi bir şey.

Fakat aile dışına düşen çocukların âkıbeti ne olursa,

Millet oluştan çıkmaya çalışanların da, hazin hâli bu olacaktır.

 

Birliklerine toz kondurmayan dost kılıklı düşman devletler;

Seni beni ayrılığa gayrılığa düşürmekteler!

 

Öyle mahirler ki, onları dost sanıyor, birbirimizi ise düşman!

Onları insanlık havarisi görüyor, birbirimizi ise sırtlan!

 

Geçmişler de karşımıza gülüyorlar hepsi halimize doyasıya.

Hiç mi iz’an kalmadı behey uğraşan, kendi mezarını oyasıya.

 

 

Sivil Topluma Adanmış Yıllar Akkan Suver

0

Gazeteci Yazar Engin Köklüçınar eserinde, bağımsız bir sivil toplum kuruluşu olan Marmara Grubu Vakfı’nın hizmetlerini anlatıyor. Vakfın mütevelli Heyeti Başkanı Dr. Akkan Suver’in, geçmiş kalan yıllar içinde çeşitli gazete ve dergilerde yazdığı yazılardan ve Sayın Suver’le yapılan mülâkatlardan örnekler veriyor.

Editör Engin Köklüçınar; ‘Bir Başarının Hikâyesi‘ başlıklı giriş yazısına Akkan Suver hakkında verdiği bilgilerle başlıyor, eseri hakkında yazdıkları özetle şunlardır:

1998 yılından bugüne kadar Akkan Suver’e ait sayısız makale, konuşma ve mülâkat incelendi. Bu makalelerden ve onlarca mülâkattan her yıl için bir tanesi seçilerek kitaba alındı. Ayrıca tanınmış şahsiyetlerin Dr. Suver’e ait değerlendirmeleri, o yıla ait önemli bir veya birkaç faaliyete ait bilgiler, fotoğrafıyla birlikte okuyuculara sunuldu.’

Dr. Akkan Suver, mülâkat ve makalelerin sahibi, bir sivil toplum kuruluşunun başkanı olarak, otuz yıllık bir düşünce kuruluşunun son on sekiz yılına damgasını vurmuş ve aralarında kitabın editörünün de bulunduğu bir avuç inanmış arkadaşının özverisiyle bugün dünyada kabul gören bir sivil inisyatifin oluşumuna öncülük etmiştir.

Engin Köklüçınar kitabı hazırlarken, bir arkadaşının başarısını kalıcı kılmayı murad ettiğini belirtiyor.  Sözü edilen on sekiz yılda ortaya konan her eserin bir yerinde kendisi de vardır.

Marmara Grubu Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Vakfı’nın her sene düzenlediği ‘Avrasya Ekonomi Zirvesi‘ başlıklı milletlerarası toplantılar, katılımcı ülkelerin ekonomilerine ve daha büyük çapta da Türkiye ekonomisine katkılar sağlamıştır. Bunların kaybolup gitmesini önlemenin, aynı çizgide faaliyet gösteren diğer sivil toplum kuruluşlarına ufuk açmanın, vakfın faaliyetleri kadar faydalı olacağı muhakkaktır.

Eser sadece bir Akkan Suver biyografisi ve bibliyografyası değildir. Eserin tetkikinden Marmara Grubu Vakfı’nın, dost ve kardeş ülkeleri gerek ticari gerekse turizm sahasında başarı ile tanıttığı anlaşılıyor.

15 X 21 santim ölçülerinde parlak kuşe kâğıda basılı, 176 sayfalık eser; yüreği Himalayalar kadar yüksek bir avuç insanın, ‘ben ülkeme ne verebilirim‘ düşüncesinin oluşturduğu sorumluluklarla ulaşılan başarıların hikâyesidir.

Sonraki yazıda Dr. Suver, ‘geride bırakılan yılların değerlendirmesi‘ni yapıyor. Vakıf başkanlığındaki on sekiz yıl içerisinde yapılanlar, mütevazı ifadelerle belirtilmesine rağmen, ancak devlet imkânlarıyla yapılabilecek ve bir ömrü dolduracak, kemiyet ve keyfiyet itibariyle son derece yaygın ve zengindir. O’nun hizmetlerini takdir eden ülkelerden Sayın Suver’e onlarca nişan, madalya ve armağanlar verilmiştir. Takdir beyanında bulunan ülkeler arasında Türkiye’nin isminin bulunmayışı zuhûl eseri değilse, doğrusu affedilmesi mümkün olmayan bir kadirbilmezliktir. Biz ki, ‘marifet iltifata tâbidir‘ diyen bir kültürün mensuplarıyız. Bu sözün, bilinenin dışında derûnî bir manası daha vardır: ‘Marifet sahiplerinin artmasına vesile olur.’ Türkiye’nin daha onlarca, yüzlerce Akkan Suverlere ihtiyacı olduğunu düşünmemek, düşünememek ne büyük gaflet…

Eserin sayfaları Dr. Suver’in; Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev ve sonrasında İlham Aliev, Romanya Cumhurbaşkanları Ion Iliescu ve Emil Constantinescu, Kıbrıs kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş,  Papa 16. Benedictus, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Yunanistan’ın 182. Başbakanı George Papandreu ile birlikte görüntülendiği fotoğraflarla göz doyurucu zenginliğe kavuşturuluyor.

Karadağ Cumhuriyeti İstanbul Fahri Başkonsolosu, aynı zamanda basın şeref kartı sahibi tek konsolos unvanına sahip olan Akkan Suver’in birlikte görüntülendiği diğer üst düzey devlet adamlarından bir kısmı da şöyledir: Abdullah Gül, Bill Clinton, Mihail Şaakaşvili, Vaclav Klaus, Roza Otunbayeva, Shimon Peres, Derviş Eroğlu.

Türkiye’nin milletlerarası sahada faaliyet gösteren en tanınmış ve en aktif sivil toplum kuruluşu Marmara Grubu Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Dr. Akkan Suver’le yapılan röportajlardan seçme cümleler:

-Avrupa Birliği (AB) dayatmalarına uyarak kanun yapmak, başımıza büyük işler açtı: Polis işkence yapmasın, katılıyorum. Kanunlara uyulsun, beraberim… Bunlara bir itirazım yok. Fakat devlet de; asker, polis ve memur öldüren terörist cenazesinin törenle defnedilmesine izin vermesin.

Fahrî Profesör, hakkıyla Dr. unvanlı Akkan Suver, Müzisyen İlham Gencer gibi, ‘Bozkurt‘ ismini mahkeme kararı ile nüfus kütüğüne yazdırmadı. Fakat ‘Bozkurt‘ O’nun aslî sıfatıdır. Bir mülâkat sorusuna verdiği cevaplarla işte ispatı:

-Milliyetçilik; milletlerin kendi öz benliklerini ifadeden ibarettir. Kısaca milliyeti olmayanın medeniyeti de olamaz. Şöyle ki; biz Müslüman olalım, Hıristiyan olalım, Mûsevî olalım, din daha sonra geliyor. İlk önce millet geliyor. Ana rahminde Türk’sek, Türk’üz, İtalyan’sak, İtalyan’ız. Kulağımıza ezan okunarak Müslüman kılınıyoruz. Mûsevîler hahamın duâsından veya sünnetinden sonra Musevi, Hıristiyanlarsa vaftiz edildikten sonra Hıristiyan oluyor. Ama öncelikle bir milliyeti var. Milliyetçilik elbette yükselen değer. Çünkü dünya ne kadar globalleşirse globalleşsin, dünya ne kadar küçülürse küçülsün, bir gerçek var ki bu dünyanın içerisinde her millet kendi adıyla anılıyor. Özellikle de milletimizin bir değişik tarafı vardır. Meselâ Hac’da ümmet kültürü vardır. Bir tek Türklerde bu yoktur. Hac’ca giden Türk, arabaya bayrak asılarak uğurlanır ve bayrakla karşılanır. Ve Hac’da yalnız ve yalnız Türklerin kaldığı otel dairelerinin balkonlarında, çadırlarında Türk Bayrağı vardır. Daha da ileri giderek söylüyorum; hacılarımızın giydiği elbiselerin göğsünde bile ay yıldız vardır. Bunu, Katarlı’da, Suriyeli’de veya İranlı’da göremezsiniz. Millet şuuru Türklerde mevcuttur ve dünya durdukça da mevcut kalacaktır. Bundan ürkülürmü? Türklerdeki millet şuuru, şovenizm veya ırkçılık değildir. Bir mensubiyetten ibarettir ve Türk’ün geçmişinde insanlık suçu yoktur.

……………

AB’ne bakalım! Fransa, Fransız kimliğini muhafaza ediyor. O kadar ileri muhafaza ediyor ki son bir yıldan beri Paris’te her köşe başında bir bayrak direği ve direğin ucunda koca bir Fransız Bayrağı dalgalanıyor. Ben İstanbul’un çeşitli yerlerine böyle bayrak dikmiş olsam, çoğu insanın aklına bir şey düşer. ‘Ne demek istiyor bu?’ derler. Oysa bir ülkenin bayrağını sahiplenmesinden, bayrağını dalgalandırmasından daha tabiî ne olabilir! ‘Milliyetçilik bir tehlike olur mu?’ diyorsunuz. Milliyetçilik bir tehlike olmaz, tam tersine bu milleti ateşleyecek bir unsur olur. Neyi ateşleyecek? Çağın medeniyetini ateşleyecektir. Atatürk ‘Bir Türk cihana bedeldir‘ derken, Türk milliyetçiliğini bize aşılarken, bunların mânevî kavramlar olduğunu bilmiyor muydu? Elbette biliyordu! Ama bize bunları moral aşılayarak, yarınlara güvenmemiz maksadıyla söyledi. Büyük Atatürk’ün bize yüklediği yüksek değerler bir kısım insanlar tarafından son yıllarda unutturulmak isteniyor. Oysa milliyetçilik duygusunu, millî kavram ve değerler hiçbir şeyle bastırılamaz. (s: 63-68)

Sivil Topluma Adınmış Yıllar / AKKAN SUVER‘ isimli kitap, Türkiye’yi daha da yükseltmek isteyenler, özellikle seçilmiş veya tayin edilmiş yöneticiler olarak ülkesine-milletine hizmet etmeyi düşünen gençler tarafından okunması gereken bir eserdir.

MARMARA GURUBU STRATEJİK VE SOSYAL ARAŞTIRMALAR VAKFI:

Telefon: 0.212-213 05 56, Belgegeçer: 0.212-21305 59, e-posta: marmaravakfi@gmail.com // www.marmaragrubu.org

 

ENGİN KÖKLÜÇINAR: 1962 yılında Vatan Gazetesi’nde gazeteciliğe başladı. İstanbul Gazeteciler Derneği Başkanı, Marmara Grubu Genel Başkan Yardımcısı ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Sosyal Dayanışma Vakfı Genel Sekreteridir. 2014 yılında Burhan Felek Hizmet Armağanı’na lâyık görüldü. Basın Konseyi üyesidir.

Köklüçınar’ın çeşitli gazete ve dergilerdeki yazılarının yanı sıra yayınlanmış 5 kitabı bulunmaktadır.

 

KUŞBAKIŞI

SON ERMENİ / IN MEMORIAM THE LAST ARMENİAN

(SON ERMENİ isimli Romanın İngilizce Baskısı)

Fanatik Ermeniler, uydurdukları yalanlara, dünya kamuoyunu inandırmak daha doğrusu kandırmak için her dilden kitap yayınlıyorlar. Asılsız ve temelsiz iddialarını destekleyenlere büyük armağanlar veriyorlar. ‘Türkiye vatandaşı’ (?!) olduğunu söyleyenler arasında bu armağanlara tamah edip, Ermeni tezini desteklemek maksadıyla roman ve hikâye yazan, tiyatro eseri sahneleyen ve film çevirenler de maalesef var.

Son yıllarda Türk tezini destekleyen kitapların sayısında belli bir artış var ise de, Türkçe dışında bir dille yazılan veya yabancı dillere çevrilen eserlerin sayısının yetersiz olduğu, itiraz kabul etmez bir hakîkattir.

Abdullah Ayata’nın bu sayfada (Kitâbiyat 290 / 14 Şubat 2018) tanıtımı yapılan ‘SON ERMENİ’ isimli romanı İngilizceye çevrilerek yayınlandı. Değerli dost Emrak Bekçi’nin, bu sayfa için kaleme aldığı yazıyı okuyucularımın bilgisine sunuyorum.  O. Ç.

Abdullah Ayata’nın ‘The Last Armenian / Hâtırâlarda Son Ermeni‘ isimli eseri; Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde yaşanan ‘Sevk ve İskân Kanunu’nun uygulanması ve Cumhuriyet döneminde yaşanan ‘Ermeni Terörü Asala’ olaylarının milletlerarası kesimde nasıl cereyan ettiğini edebî bir şekilde ortaya koyan, o dönemlerde yaşanan gerçek olaylardan esinlenerek vücut bulmuştur.

The Last Armenian / Hâtırâlarda Son Ermeni‘ isimli eser; Türk-İslâm medeniyetinin hoşgörüsünü, ahlâkını, inancını, yardımseverliğini ön plâna çıkararak; farklı milletlerin, etnik ve dînî unsuruna saygı gösterip insanlık adına mazlûm kesime nasıl destek verdiğinin altını çizmektedir.

Kitap, günümüzde Türkiye dışında faaliyetleri bulunan Ermeni diasporası başta olmak üzere, Ermeni olaylarını bahâne edip, Türkiye’nin milletlerarası alanda diğer millet-devlet ve toplumlar karşısında yanlış tanınmasına ve böylelikle kendilerine hedef edindikleri ileriki asırlarda toprak talebinde bulunma çabalarına, insanlığın vicdan mekanizmasını kullanmasını sağlayıp; Ermeni diasporasının hedeflerini çürüten ve gerçekleri dillendiren bir eserdir.

Ermeniler, temelsiz tezlerini destekleyecek taraftarlar bulmak maksadıyla doğrusu çok çalışıyorlar. Kısmen başarılı oldukları da söylenebilir. Daha sonraki hedeflerinde toprak ve nakdî tazminat talebinde bulunabileceklerini hayâl ediyorlar. Türkiye’yi milletlerarası alanda diğer millet-devlet ve toplumlar karşısında yanlış tanıtmalarının hedefi budur. Abdullah Ayata’nın eserinde, insanlığın vicdan mekanizmasının kullanılması sağlanıp, diasporanın iddiaları çürütülüyor.

The Last Armenian isimli  romanın İngilizceye tercümesinin yapılıp, sadece ABD değil bütün dünya ülkelerinin okumasını sağlamanın maksadı, sadece Ermeni Diasporası ile mücadele etmek değildir. Aynı zamanda Türk Milletinin inanç, kültür ahlâk ve yaşayışı da tanıtılmaktadır.  Eser bu özelliği ile Türkiye dışında, ülkemizi ve milletimizi hakkıyla temsil edecek vasıf ve kapasitededir.

Ayrıca târihî konular belgelerle açıklanmakta, bu sahâdaki büyük bir boşluğu doldurmaktadır ve hattâ öncülük etmektedir.

Eserin temini için faydalanılacak iletişim kanalları: abdullahayata@hotmail.com 0.505-504 49 13 bekciemrah@gmail.com 0.505-154 32 00

EMRAH BEKÇİ

*  *   *   *   *   *   *  *   *   *   *   *   *  *   *   *   *   *   *  *   *

HOCA AHMED YESEVÎ’NİN SIRRI

Süel Vatanseven, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 256 sayfalık eserinin ‘Önsöz‘ başlıklı bölümünde Ahmed Yesevî’nin husûsiyetlerini kısaca anlattıktan sonra birinci bölümde Ahmed Yesevî’nin hayatı hakkında bilgi veriyor.

Sözlü edebiyat döneminde başlatılan Türk âdetine göre sevilen kişiler gerçek hayatlarından çok efsânelerle ve menkıbelerle topluma mal olmuştur. Yazar bu efsâne ve menkıbelerin bir kısmını naklettikten sonra sözü Yesevî tarikatına getiriyor. Ebedî Âleme intikal etmesinden bu yana asırlar geçmesine rağmen Hoca Ahmed Yesevî sevgisinin artarak devam etmesinin sırrını açıklıyor: ‘Kullanılan dil, Arapça değil Türkçedir. Büyük Pîr’in etrafında toplananlar resmî devlet görevlisi değil, halkın içinden çıkmış gönül erleridir. Bu sebeple dergâhtaki dervişler, halkın sığınağı, hastaların mürâcaat yeri, hattâ kaçakların barınağı olmuştur.’

Asıl sebep de şüphesiz İslâm’ın kucaklayıcı, zorlaştırmayan – kolaylaştıran, korkutmayan – sevdiren, tehdit ederek değil, müjdeler vererek insanları İslâm’a ısındıran bir üslûpla hareket edilmesidir. Bu üslûbun temeli hiç şüphe yok ki; Türk asıllı olduğu gizlenen İmam-ı Âzam Ebu Hanife, İmam Mâtürîdî ve Şemsü’l-Eimme Serahsî tarafından atılmış; Ahmed Yesevî, Yunus Emre, Mevlâna ve Hacı Bektaş Velî tarafından geliştirilerek devam etmiş, günümüze kadar ulaşmıştır. O üslûpta Şiâ’nın ve Vahhabiliğin sertliği yoktur.  Hatırlanacağı üzere Hoca Ahmed Yesevî tarafından irşad için Rumeli’ye gönderilen Sarı Saltuk’un efsâneleştirilen menkıbelerle nakışlanan kılıcı, gerektiğinde 3 metreye kadar uzanmaktadır ve tahtadandır. Kılıcının tahtadan oluşu, Sarı Saltuk’un ülkeler fethetmek için değil, gönüller fethetmek için vazifelendirildiğinin, Türk milletinin keskin olduğu kadar zarif bir zekâya sâhip olduğunun lirik bir üslupla anlatımıdır. Yine bizim kültürümüzde kahramanlar, yalnız silâhı mahâretle kullananlar, ülkeler fethedenler değil, kelâmını vekalemini; İslam inancını, ilmini ve irfânını anlatmak ve sevdirmek için kullananlar, gönüller fethedenler de kahramandırlar. Onlar ‘Alperen’ olarak anılır.

Süel Vatanseven’in şu tespiti, Müslümanlığı mahalle aralarındaki ‘şıh, şeyh veya hocaefendi’lerden öğrenmek isteyenler için bir uyanış vesilesi olmalıdır. (s: 67)

‘Hoca Ahmet Yesevî’nin faaliyetleri sâyesinde Türkler, İslâm dünyasında ve özellikle Orta Asya’da bulunan birtakım bâtıl mezhep ve düşüncelerin tesirinden korunarak Ehl-i Sünnet itikadına bağlı bir İslâmî geleneği benimsemişlerdir. Yeseviye tarikatını, Sünnî akideye, şer’i kurallara ve sünnet-i seniyyeye tam bir bağlılık esâsı üzerine bina etmiştir.

Dîvân-ı Hikmet’e bakıldığında, müridânını ve insanları dâima bu temel esaslara bağlı kalmaya çağırdığı görülür. Özellikle Yesevî ve O’nun yetiştirdiği insanların büyük gayreti sâyesinde Türk dünyası Şiî ve Bâtınî inanç sistemlerinin hâkimiyeti altına girmekten korunmuştur.’

Yazar, Yeseviyye tarikatının temel esaslarını açıkladıktan sonra (s: 80-102) Dîvân-ı Hikmet’in en seçkin bölümlerini renk cümbüşünün oluşturduğu râyihâlarla sunuyor. (s: 121-256)

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

*  *   *   *   *   *   *  *   *   *   *   *   *  *   *   *   *   *   *  *   *

ORUÇ VE MUTLULUK:

Yrd. Doç. Dr. Nurten Kımter, 16 X 23,5 santim ölçülerindeki, 250 sayfalık eserinde; Oruç ibâdeti ve Psikolojik iyi oluş üzerine, ilmî metotları kullanmaksızın tecrübeye dayalı usullerle yaptığı araştırmasının neticelerini açıklıyor.

İnsanın varoluşuyla birlikte saadet arayışları da başlamıştır. İnanç sistemleri ve dinler, huzurlu ve mes’ud olabilmek için insanlara değişik reçeteler sunmuşlardır. Filozoflar ve psikologlar da gerçek saadetin ne olduğunu, insanı nelerin mes’ud edeceğini tartışmışlardır. Mûsevîlik ve Hıristiyanlık tecrübelerinden sonra Müslümanlık, tartışmaları sona erdirmiştir. On dokuzuncu yüzyılın başlarından itibâren batıdaki din-ilim ayrışması, yeni bir dönemini başlatmıştır. İnsan hayatının doğup yaşadığı dünyadan ibâret olduğunu zanneden eksik ve çarpık faraziyelerle batı dünyası, hâlen devam eden bunalıma girmiştir. Özellikle genç kuşaklarda görülen intiharlar, madde bağımlılığı, âile bağlarının zayıflaması ve boşanmalar, tabiat ve insan dâhil olmak üzere canlılara, üstelik okul, sinema, tiyatro ve ibâdethâneler gibi insanların topluca bulunduğu mekânlarda otomatik silahlarla yapılan katliamlar bu bunalımlı dönemin ortaya koyduğu trajik tablolardır.

Din psikolojisi ana bilim dalı öğretim üyesi Nurten Kımter, araştırmalarının neticesini açıklamakla yetinmiyor, ürettiği çözümleri (anlayabilenlerin) istifâdesine sunuyor.

KRİTER YAYINEVİ:

Ankara Caddesi Nu: 45/18-20 Eminönü, Fatih, İstanbul, Telefon ve Belgegeçer: 0.212-527 31 89

e-posta: info@kriteryayinevi.com // www.kriteryayinev.com

KISA KISA / KISA KISA…

1-SARAYDA İKTİDAR MÜCADELESİ: Arzu Terzi / Timaş Yayınları.

2- CENNETTEN MAHŞERE-ORTADOĞU’DA BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI: Nurettin Elhüseyni – Roger Ford / Yapı Kredi Yayınları.

3-ÇAĞDAŞ ESÂRET KAMPI: Kayahan Demir / Yakın Plan Yayınları.

4-ZEYTİNDAĞI: Fâlih Rıfkı Atay / Pozitif Yayınları.

5-DENEMELER: Michel de Montaigne -Temel Keşoğlu / Doruk Yayınları.

 

 

Yaşamak Ağrısı

 

 

Ağzı açık kalmış bir yara bu kanattım durdum

Tuzunu gözlerimden ekledim de durduramadım
En son annem eledi ciğerlerini üstüme, yandım
Acı patlıcanı kırağı çalmaz, kızım dedi
Donduk hepimiz hâlbuki haberi yok

İçimde yazı sırtında taşımış iğde ağacı
Saçlarını döküyor üstüme dallarından
Kaburga kemiklerimi kırıyor hüzünlü güz
Dökülen yaprak hışırtısında yürüyorum
Artık, susmaya daha yakın duruyor yorgun dilim

Masallardaki gibi
Lamba camından cin çıkmıyor
”Dile benden ne dilersen diyen”
Hani sorsa, diyecektim ki
Kırılmasın kanatları göçmen kuşların
Gülsün artık şu yetim çocuklar

Yaşamak ağrısı bu kadar tutmuşken elimden
Üçüncü dünya savaşından sağ çıktı kalbim
Yenilgiden değil, yanılgıdan değil, ölümden döndüm
Oysa ölüm de dâhil değil miydi ki hayata
Çocukluğumu çalan hırsızı, ellerimle gömdüm toprağa

Sen şimdi beni yarasını kendi sarmış, bir kuş say
Say ki göçmenim, dağları denizleri geçiyorum
Poyraz rüzgârı esiyor yorgun kanatlarımda
Dilimde suyu tükenmiş ırmak suskunluğu
Sözün bittiği yerde, şiir sarıyorum yaralarıma

Geçer bu hüzün, kapanır bu yara biliyorum
Sabır dağlarından yarı yaralı uça uça
Gözyaşını kana kana içe içe
Türkülerden sızlayarak geçe geçe
Yaşamak ağrısı nasıl olsa dilimizde kuşca

zeytin kelimeler

 

 

 

Tarihini Bilmeyen Nesil Yok Olmaya Mahkûm

0

25 Kasım 1978 Lice; PKK terör örgütünün kuruluşu. 15 Şubat 1999; PKK terör örgütü kurucusu Abdullah Öcalan’ın yakalanıp Türkiye’ye getiriliş tarihi. PKK’nın kuruluş amacı sözde hakları yenilen, sözde ezilen Kürt halkının haklarını korumak ve sahip çıkmaktı ama ne yazık ki öyle olmadı. Her ne kadar haklarını savunduklarını söyleseler de bu sözlerin adı altında katliamlar, dağa çocuk ve adam kaçırmalar, ardı arkası gelmedi.

Bir yandan Türk’ü Kürde kırdırma çabaları sarf edilirken Sağ ve Sol davası patlak verdi. Sağcılar ve Solcular birbirine girdi; bir onlardan bir bizden. Belki de hiç biri bilmiyordu ne amaç uğruna öldüğünü ya da öldürdüğünü. Ölen Solcular ne için öldü? Ölen Sağcılar ne için öldü? Yada tek bir soruya indirgeyelim: Bizi birbirimize kim kırdırıp vurdurttu?

Peki, tarihi biraz daha ileriye alıp ve FETO olayına bakıp tekrar tarihe gitmeye ne dersiniz? PKK terör örgütü kurucusu Öcalan’ın yakalanıp Türkiye’ye getirildiği dönemlerde birilerinin dikkatini bir başka örgüte çekmişti, kimdi o? Necip Hablemitoğlu. FETO terör örgütünü herkesten önce sezip Mehmet Ali Birand’ın sunduğu 32.Gün programında tüm Türkiye’ye anlatmıştı. O kadar öldürülen, suikaste kurban giden insanları gördüğü halde susmayıp memleketi büyük bir felaketten korumaya çalışmıştı ama kimse onu dinlemedi. Ya da dinlemek istemediler, sahi neden dinlemek istemediler? Devletin korktuğumu vardı? Ya da arkasını dayadığı birileri? Neden daha fazla büyümeden engel olmadı bu örgüte? Neden yaşadık 15 Temmuz’u?

Biraz daha ileriye gidelim yani tarihin tekrar tekerrür edeceği dönemlere, benim daha çok tanık olduğum 2000’lerden sonrasına. Sokaklarda eylemler, Molotoflar, yakılan arabalar, yanan insanlar, sönen hayatlar, evlerine gidemeyen polislerimiz, evlerinde bekleyen aileleri; bunlar hiç geliyor mu aklımıza? Peki ya Gezi Olayları? Ya Çözüm Süreci? O zaman haydi günümüze dönelim ve ülkemizin en büyük problemi olan Göç olaylarına bakalım. Ülkemiz sınırları içerisinde 6 milyon Suriyeli barınmakta.

Bazı il ve ilçelerde Türk nüfusundan çok Suriyeli nüfusu var ve bu durum bizi tehdit etmekte. Daha ne kadar barındıracağız, daha ne kadar göç alacağız? Neden Suriye’den gelen insanlara “Onlar zulümden kaçıyor ve bize sığınıyor; zulme uğrayanın yanında olmalıyız” derken Doğu Türkistan’da zulüm gören Türklere sessiz kalınmakta? Peki yıllardır ülkemizde yaşayan ve olay çıkarmayan Türkmenlere neden vatandaşlık verilmiyor?

Günün birinde belki özerklik ilan edip başkaldıracaklar ve biz kendi şehirlerimizde gezmekten korkar olacağız, çocuklarımız belki de yolda yürüyemeyecek. Şimdiden bile olay çıkarmaya başlamışken neden ilerde bunları yapmasınlar? Daha ülkeye girmeden sınırı karıştıranlar girdikten sonra neden ülkeyi karıştırmasınlar? Peki, çözümü yok mudur yaşananların? Elbette var, sınırda tutup yerleşke yapmak varken neden şehrimize sokalım ki. Hadi aldık, neden hala içimizde tutma çabasındayız? Ve bir şiir dolaşıyor kulaklarımda:

Size selam gönderdi kırk yiğidiyle Kürşat

Sizden haber bekliyor yüz milyon imdat, imdat

 

Hala, hala tevekkülde mi kararlısınız yoksa

Sukût neyi halleder yaram oyuk oyuksa

 

Dağdan dağa inenler yoluma kül döküyor

Benim ayak izlerim taşralı gözüküyor

 

Farkına yeni vardım, ben suçluymuşum meğer

Otağımda cellatlar, karşı maktul de gezer

 

Suçluyum, hainleri gözlerinden tanırım ben

Bir intizar dinledim bu toprağın kalbinden

 

O ses derki bana; ey oğul yazıklar olsun sana

Mezarımı kirleten şu mahlûka baksana

 

Baktım, baktım; düştük hainlerin, katillerin peşine

Benim bozkurt yurdumda çakalların işi ne!

Umarım atalarımızın bizler için savaşıp verdikleri geleceği bir sonraki nesillerin omuzlarına yük olarak bırakıp gitmeyiz. Biraz maçlardan kafamızı kaldırıp tarihe bakmalıyız yoksa “mahkûmdur.”

 

 

Urla, Trakya, Iğdır, Harran, Bodrum, Konya

Arslan Bulut köşe yazısında, CHP Muğla Milletvekili Tolga Çandar‘ın 2013’de verdiği bir beyanatı hatırlattı:

“Iğdır Ovasının tamamını İsrailliler aldı. Harran Ovasının yarıdan fazlasını da İsrailliler satın aldı. Türkiye’deki ekili alanlarımızın önemli bir bölümünü İsrailliler satın alıyor.

Karacahisar Köyünün o termik santralin yapılacağı yerden Bodrum’a kadar olan arazinin birileri tarafından satın alındığını öğrendik” sözlerini okuyunca dehşete kapıldım.

Çünkü bu sözleri okumadan az önce dostumuz Özcan Pehlivanoğlu‘nun “Dünden Bugüne Ayna Tutmak” yazısını okumuş ve ürpermiştim.

********************************

Tarihten Ders Çıkarmak

Özcan Pehlivanoğlu vatan kaybetmenin ne olduğunu bilen, bu kayıpların sebeplerini araştırıp günümüz için dersler çıkarmaya çalışan bir aydın. Rumeli Balkan Dernekleri Federasyonu’nun kurucusu ve ilk başkanı.

Rumeli Balkan Stratejik Araştırmalar Merkezi (RUBASAM)’nin de kurucusu olup başkanlığını yapan Pehlivanoğlu, Balkanlar konusunda binin üzerinde makale yazan, birçok uluslararası kongrede tebliğler sunan bir vatan sevdalısı. “Balkan Savaşları” ile kaybedilen vatan parçamızın acısını yüreğinde yaşayan bir Türk aydını. Balkan Savaşlarının yüzüncü yılında yurt içinde ve dışında 300’ün üzerinde konferanslar vererek “uykudaki Canan’ı” uyandırmaya çalışan, (kendi deyimiyle) “garip bir Türk.”

Güncel siyaseti yorumlamada bazı farklılıklarımız olsa da, çok sevdiğim bu dostumun halen yaşadığı Urla’dan verdiği örnek dilerim ki tarihten ders çıkarmamıza vesile olabilsin.

***

Özcan Pehlivanoğlu’nun eline Urla’dan Yunanistan’a göç etmiş Nikos Miloris‘in Yunanca yazılmış “Bir Zamanlar Urla” adlı kitabının Türkçe tercümesi geçmiş.

Bu kitapta Urla’da Yunanistan tebaası olan Rumların yaşadığı bir dönem anlatılmış. Bu Rumlar Osmanlı’nın yıkılışından önce Urla’ya gelmişler, mal ve mülkler edinmişler, sosyal ve ticari üstünlük kazanmışlar. Yunanlı Rumlar, Urla’da ciddi ve zengin bir koloni oluşturunca buranın sahibi gibi davranmışlar.

“Kitapta Yunanlıların Osmanlı Devleti ve Türkler tarafından kabul gördükleri, benimsendikleri, zengin olmalarına izin verildiği hatta teşvik edildikleri… Osmanlı’nın hükümran olduğu bu topraklarda Yunan kralı için doğum günü kutlamaları yaptıkları ve Türklerin bu şımarıklığın küstahlığa dönüşmesine sessiz kalmaları… Ve ahmaklık hali içeren bu büyük hoşgörünün ne derece istismar edildiği de, anlatılmaktadır.”

Osmanlı İmparatorluğu vatandaşlığına kabul edilmiş Rum gençler Urla’dan kaçarak Yunan Ordusunda savaşmışlar. Urla’daki Rumlar Yunan ordusunun İzmir’i işgalinde coşku ile kutlama yapıp, Yunan askerlerinin Urla’ya gelişinde sevgi gösterilerinde bulunmuşlar.

“Yunanistan’dan ve Ege’deki adalardan gelip Urla’ya yerleşen Rumlar; Urla’yı sanki bir Yunan toprağı gibi algılamışlar ve Yunan ordusu İzmir’i işgale başlayınca önceden hazırlanmış Yunan bayrakları sandıklardan çıkarılmış ve binlercesi her yere asılmıştır.”

“Yunanlı Rumların bu hale gelebilmesi için en az yüzyıllık bir hazırlık dönemi geçirilmiştir. Bu süre zarfında Türklerle iyi geçinmişler ve Türk ağalarını topraklarını da satın almak suretiyle kendi işçileri haline getirebilmeyi başarmışlardır.”

“Türk toplumu yavaş yavaş eriyerek Yunanlılara çalışan bir azınlık haline düşmüş. Bu arada Yunanlı Rum nüfusun sayısı 30.000 binin üzerine çıkarken Türklerin sayısı ise 7500’ün altına gerilemiştir.”

Bu tarihi örneği veren Pehlivanoğlu haklı olarak günümüz uygulamaları ile paralellik kurup endişelerini paylaşıyor:

“Yüz yıl önce Urla’da ve tüm Osmanlı’da yaşananların günümüz Türkiye’sinde yaşanmadığını söyleyebilir misiniz?”

*************************************

Topraklarımız Tehlikede

Türkiye günümüzde kontrolsüz göçlerin ülkesi durumunda. Nüfusumuzun yüzde 7’si kadar sığınmacı/ göçmen kitlelerle demografik yapımız bozuluyor. Gündemde sığınmacıların geri dönüşü değil, muhtemel yeni göç dalgaları var.

Yabancıların tarım arazilerimizi satın almaları kolaylaştırılmış, hatta Türkiye’den mülk edinenlere vatandaşlık verme kolaylıkları ile teşvik ediliyor. Sadece 250 bin dolar karşılığında konut veya gayrimenkul satın alan yabancılar Türk vatandaşı olabiliyor.

Yanlış tarım politikaları sonucunda, çiftçilerimiz ihtiyaçlarını büyük ölçüde kredi kullanarak karşılamak zorunda bırakıldı. Kredi borçlarını ödeyemeyen çiftçilerin bir kısmı, topraklarını bankalara devretmek zorunda kalıyor. Özellikle Trakya’da birçok çiftçinin toprağı yabancı sermayeli bankaların eline geçmektedir.

Ürünlerinden gelir elde edemeyen köylüler tarımdan uzaklaşıp, şehirlere göçüyor. Bir süre sonra da dışarıdan gelen kim olduğunu bilmedikleri tüccarlara topraklarını satıyorlar.

Ve yazımın başında belirtildiği gibi, Iğdır ve Harran ovaları, Bodrum ve Konya civarındaki büyük araziler İsraillilerin eline geçiyor.

İsrailliler, “Güneydoğu Anadolu’da, Urfa‘da toprak alıyor. Konya ovasından 40 bin dekar en verimli tarım arazilerini aldılar. Bütün bunları, ‘Tarımsal İşbirliği ve Kalkınma Projesi’ adı altında yapıyorlar. Yine Mersin Erdemli ilçesinde bulunan ‘Alata Tarımsal Araştırma ve Geliştirme Çiftliği’ni de aldılar.”

Buna karşılık “İsrail, kendi ülkesinde bir karış arazi satışına ne kendi halkına ve ne de yabancılara izin vermemektedir.”

Kimse yabancılara satılan arazilerin Türkiye’nin yüzölçümü yanında çok küçük kaldığını söylemesin.

Filistin toprakları 28 milyon dönümdür. 1948’de İsrail devleti kurulduğunda Yahudilerin sahip oldukları arazi miktarı 2 milyon dönümdü. Yani tüm Filistin topraklarının % 7’si Yahudilerin elinde idi. Bir de şimdiki güncel haritaya bakın. Ortada neredeyse Filistin kalmadı.

 

 

‘’Gerçekleri mi İstiyorsunuz? İşte Size Gerçekler.’’

Değerli Okurlar;  Kıbrıs’la ilgili güncel gelişmeleri kaleme alarak, ülkemizin en önemli dış sorunlarının başında gelen bu konuyu zaman, zaman Rum tarafının bakış açısıyla da sizlere aktarıyorum.

Bu çerçevede geçtiğimiz günlerde Rum basınında çıkan bir yazıyı sizlere sunacağım. Kathimerini gazetesinin genel yayın yönetmeni Andreas Paraschos’un kaleme almış olduğu bu yazı, Kıbrıs anlaşmazlığına neden olan gerçeklerini bir Rum gazetecinin tespitleri ve tüm çıplaklığı ile o kadar net anlatıyor ki…

Aynı hususları bizler kaleme aldığımızda; ”Birleşik Kıbrıs” hayalperestleri tarafından bizlere ”statükocu” deniyor!

1968 yılından beri müzakere sürecinde olan bu konunun özellikle 1993 yılında yaşanan en önemli gelişmesinin ne olduğunu, 2004 yılında adada yapılan Annan Planı referandumunu da kapsayan süreçte çözümün kıyısına kadar gelip de GKRY’nin (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) uzlaşmaz tutumu nedeniyle kaçan fırsatın nedenlerini analiz eden Yunan/Rum basınının önde gelen gazetesi Kathimerini’de yayınlanan aşağıdaki yazıyı okuduğunuzda; Kıbrıs Türk’ünün adadaki hakkını, hukukunu savunan yazıları kaleme alanların statükocu değil, tam tersine adanın gerçeklerini anlatanlar olduğunu daha iyi anlayacaksınız.

Son dönemde Rum basınında çıkan benzer yazıların artmış olması da; Kıbrıs konusunda hangi tarafın uzlaşmacı, hangi tarafın çözümden kaçtığını net bir şekilde ortaya koymaktadır.

İşte Kıbrıslı Rum gazeteci Andreas Paraschos’un kaleme aldığı:  ”Gerçekleri mi İstiyorsunuz? İşte size gerçekler” başlıklı o yazısı:

2004 referandumundan kısa bir süre sonra bir makalemde “kaçırdığın trene binmen olanaksızdır” diye yazmıştım.  O zaman Bürgenstok treninde herkes vardı. İki taraf, başbakanlar, BM, hatta üyelik anlaşması “çözüm-üyelik” koşulu içerdiği için -tabii biz bu koşula uymadık- üye olacağımız AB’nin temsilcisi bile. Faniler dünyasının kurnazının kurnazı olan biz Kıbrıslı Rumlar sözlerimizi yerine getirmemenin yanı sıra, Tasos, müzakerelerin ortasında görüşme masasını terk etmiş ve geri döndüğünde de müzakere etmemişti bile. Türk tarafı 11 maddelik bir talep listesi sunmuş, tarafımız ise hiçbir şey sunmamıştı. Kâğıtlarını toplayıp oradan ayrılmıştı!

Ardından Cumhurbaşkanı Papadopulos, müzakere bile etmediği halde bize Mağusa’yı, Omorfo’yu ve tampon bölgenin öteki tarafındaki 51 köyü iade eden ve 2019’da en son 650 Türk askerinin sonuncusunun da adadan ayrılmasını öngören bir plana, (Annan Planı) Kıbrıs Rum halkını “hayır” demeye çağırdı. Bütün bunlar Tasos’un eseriydi.

Ama 2004 treni kaçırılan ikinci trendi.

İlk tren ne zaman kaçtı?

İlk tren 1993’te geçmişti. Gali fikirler demetini taşıyordu. Vasiliu – Denktaş müzakerelerinin öze ulaştığı noktada Vasiliu, Kliridis’in karşısında Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kaybedince Glafkos olayı çözüme kadar götürme işini çöpe attı. Zira Papadopulos’a Gali fikirlerini gömeceği konusunda söz vermişti. Nitekim de gömdü ve barut yerine para kokan silahlanma hareketleriyle “faaliyet halindeki yanardağ” politikası uyguladı.

S-300 füzeleri balonu patladığı zaman Kranidiotis ile Simitis mantık ve akıl temelinde hareket ederek bizi çözüm – üyelik yoluna soktu.

Referandumdan sonra vatansever sivri zekâlılar, Tassos’un alamadığı toprakları Avrupa Mahkemelerine temyiz yoluyla, geri alacağımızı söylüyordu.

Nitekim binlerce Kıbrıslı Rum göçmen Avrupa Mahkemesine başvuru yaptı. Kurnazlığımızdan zaten yanmış olan AB, onları, birinci kademe yargı organı olarak işlev gören -ve tabi ki davaları uygun gördüğü gibi ele alan- Türk Tazminat Komitesine sevk etti. Ankara zamanın hukuk olarak da işlev gördüğünü görünce/ -bakınız Dimopulos davası-/ BM kararlarına rağmen Varoşa’yı açmaya karar verdi.  Özersay vasıtasıyla ve Türk yatırımların da paralarıyla, Kıbrıs Rum otellerini, altın getiren “casino oteller”e dönüştürecekler. Kapalı bölgede yavaş yavaş Türkiye’den taşıyacakları iş gücünü yerleştirecekleri evler inşa edecekler, eski ve yeni BM kararlarını ise gece gündüz görebilmemiz için, Beşparmaklara, bayrağın yanına asacaklar.

Nikos’a gelince: Nikos Anastasiadis’e ve onun 2017’den bu yana, pek çoğumuza esrarengiz gelen davranış biçimine gelince, şahsi değerlendirmem şudur ki -hatta geçen hafta elde edebildiğim bilgiler de bunu doğruluyor- Anastasiadis Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafı artık iyi komşuluk ilişkileri talep ettiği gerekçesiyle statükonun, bundan böyle, federasyon çözümüyle değişemeyeceği kanaatinde. Hatta nihai Konferansın, Nisan ayında Akıncı’nın Özersay’ı ikinci turda yeneceği mantığı çerçevesinde, Kıbrıs Türk liderliği seçimlerinden sonra devam etmesini tercih ediyor. Ama Türk yatırımcıların parası ve güçlendirilmiş bir yerleşikler partisinin oylarıyla Özersay’ın birinci turdan lider seçilmeyeceğini kim garanti edebilir?

Eroğlu – Talat çekişmesinde, Hristofyas’ın yakınlaşma noktalarına imza atma önerisine hayır dedikten sonra Talat’ın başına gelenin, Akıncı’nın başına gelmeyeceğini kim garanti edebilir?  Güvenlik Konseyinin iki bölgeli iki toplumlu federasyon çözümü öngören 2483 sayılı son kararı ışığında “şimdi ne oluyor” diye kendi kendine soran okuyuculara işte dönüm noktalarıyla cevap.

Gerisini artık eksi ve artı işlemlerini yaparak siz bulun”

Yunanlı yazarın dediği gibi Kıbrıs konusunun çözümü için geride kalan eksi ve artıların neler olacağını kestirmek şimdiden mümkün değildir.

Ancak konunun gerçekleri ortadayken, bugüne değin atılan her yanlış adıma bu gerçekler cevap vermiş, bundan sonrada bu gerçekler cevap verecektir.

Rum yazarın kaleme almış olduğu gerçeklerin yanı sıra adada önemli bir gerçek daha vardır:

Bu gerçeğin adı, adanın kuzeyinde kurulan KKTC Devletidir. Bu devletin dili Türkçe, dini İslam’dır. Gönderinde şanla dalgalanan Bayrağı ay yıldızlı, yönetimi ayrı, uğruna binlerce şehit verdiğimiz toprakları ayrı, burada yaşayan insanların tamamı öz be öz Kıbrıs Türk’ü olup, gelenek ve görenekleri de farklıdır. Bu gerçek 1974 yılında adanın her karış toprağına yazılmış, 45 yıldan beri de her geçen gün biraz daha kök salmaktadır.

Rum yazarın kaleme aldığı yazıda belirttiği gibi geride kalan yıllar içinde her çözüm önerisine ”hayır” diyen, aslında adanın yarı buçuğunu temsil eden GKRY için artık adanın bu önemli gerçeğini kabul etmekten başka bir çare kalmamıştır.  Çünkü ”Kaçırılan trenlere binmek olanaksızdır!”

Unutulmasın ki, bundan sonra da içi türlü tavizlerle dolu o trenlerin bir yenisi, çözüm istasyonuna bir daha gelmeyecektir.

 

 

Manuel Kırkyaşaryan (2)

0

Manuel Kırkyaşaryan’ın yaşadıklarını;

En az onun kadar, hattâ daha fecîlerini, daha korkunçlarını;

Türkler de, Kürtler de, öteki müslüman unsurlar da,

Hem de daha fazlasıyla yaşadılar.

Ama bizim milletimizin yazmazlık kusûru var!

Kolay kolay kalemi eline almaz!

Yoksa, resmiyette kalan vesikalara akseden gerçeklerin,

Halka yansıyan tarafları,

Anlatılacak gibi değil!

Evlere, camilere doldurulup

Yakılanlar mı dersiniz?

Kadın kız çoluk çocuk demeyip,

Kıyıma uğrayanlar mı dersiniz?

Kayıklarla Van gölünde boğulanlar mı dersiniz?

Bu milletin anlatacak, o kadar çok şeyi var ki;

Ama neylersiniz ki, bunları lâyıkı veçhile,

Bu şekilde not eden, kayda geçen olmamış.

Ancak “Ermeni Sorunu” her fırsatta yeniden

Ve kasıtlı olarak gündeme getirildiği için,

O günleri yaşayan ve hâlen hayatta olanlarla konuşarak,

Görüşerek, seslerini teype alarak; canlı görgü şahitleri tesbit edilmiş;

Haklarında kitaplar yazılmıştır.

Hani derler ya:

“Kötü komşu, insanı hacet sahibi yaparmış!” diye.

İşte bu yüzden son zamanlarda, hem canlı şahitler konuşturularak,

Hem resmî kayıtlar incelenerek.

Bilhassa Başbakanlık Arşiv Yetkilileri’nin takdire şayan çalışmalarıyla,

Çok değerli ilmî eserler hazırlatılarak; gerçekler âyân – beyân ortaya konmuştur.

Bunun gibi Türk Tarih Kurumu’nun ciddî gayretleri de ayrıca zikre değer.

Aslında “Sözde Soykırım” hakkında,

Her şey apaçık ortadadır.

Resmen teyit edilebilecek / doğrulanabilecek bir soykırım moykırım diye bir şey yok.

Mazi, istikbalin / geleceğin aynasıdır.

Bu millet, tarihin hiçbir döneminde, hiçbir millete karşı soykırım yapmamıştır.

Bunun böyle olduğunu geçmişimiz, asırlarca süren dünya hâkimiyetimiz,

İspat edip kanıtlamaktadır.

Batı’nın bu konudaki tutumu: “Amaç üzüm yemek değil bağcıyı dövmektir!”

Deyiminde, tam olarak ifadesini bulmaktadır.

Gayeleri, soykırım masallarıyla Türkiye’yi meşgul etmek, uğraştırmak,

İlerlemesine engel olmak, onun uymaktan çıkarak,

Uyulan ülke hâline gelmesini önlemektir.

Başka bir şey değil.

 

Ama ne yapsalar, ne etseler, dönecek elleri boş

Kim ne derse desin, bu hususta da, gönlümüz hoş mu hoş

 

İnşâllah, onların rağmına, yükselecek bu ülke

Boyun eğecek dünya inan, yakında muzaffer Türk’e

 

 

Dünden Bugüne Ayna Tutmak!

Ahmet Besim Uyal (1931-2017) Urla’nın eski belediye başkanlarından biri. Eline bir vesile ile Urla’dan Yunanistan’a göç etmiş Nıkos Miloris‘in Yunanca yazılmış “Bir Zamanlar Urla” adlı kitabı geçmiş ve cebinden para harcayarak bu kitabı tercüme ettirmiş ve 2003 yılında yayınlatmış… Bu kitabı kaç adet bastırmış ve nerelere dağıtmış bilgim yok. Ancak tercüme eden arkadaş kendinde bulunan bir nüshayı bana hediye edince kitabın varlığından haberim oldu.

Bana göre çok önemli bir kitap çünkü dün yaşananları anlatarak bugünümüze ayna tutuyor. Bende sizlere bunları anlatmak istedim. Keşke sizlerde bulup okuyabilseniz ve dün yaşadıklarımızla bugün yaşadıklarımız arasındaki benzerliklere şaşırıp kalsanız. Ama bir toplumu bilgiden mahrum bırakırsanız o toplumu benzer oyunlarla kolayca tuzağa düşürmeniz mümkün oluyor. Bugün bizim yaşadıklarımızda bundan ibaret… Bunun için bunlar bize anlatılmamış ve halen de anlatılmıyor.

Bu kitapta Urla’da Yunanlıların yaşadığı bir devir anlatılıyor. Bunlar elbette Rum’dur ama Yunan dememizdeki maksat Yunanistan tebasına mensup Rum oluşlarıdır. Osmanlı’nın yıkılışından önce Urla’ya nasıl ve hangi amaçla gelmişlerdir, mal ve mülklerini nasıl edinmişlerdir, sosyal ve ticari üstünlüklerinin nedenleri nelerdir kitapta geniş olarak üzerinde durulmuştur.

Hali ile gün geçip semirdikçe memleketin asil sahibi Türklerle lokal olarak çatışmalar yaşamaya başlamışlardır. Yunanlı Rumlar, Urla’da ciddi ve zengin bir koloni oluşturunca buranın sahibi gibi davranmışlar. Hatta Türklerin, İstiklal Harbi ile vatanlarına sahip çıkışlarını da, çok gereksiz görerek “Urla’da ne işiniz vardı, biz burada rahattık, zengindik ve Urla bizimdi…” demeye getirmişlerdi.

Kitapta Yunanlıların Osmanlı Devleti ve Türkler tarafından kabul gördükleri, benimsendikleri, zengin olmalarına izin verildiği hatta teşvik edildikleri, Osmanlı’nın hükümran olduğu bu topraklarda Yunan Kralı için doğum günü kutlamaları yaptıkları ve Türklerin bu şımarıklığın küstahlığa dönüşmesine sessiz kalmaları ve ahmaklık hali içeren bu büyük hoşgörünün ne derece istismar edildiği de, anlatılmaktadır.

Ya Osmanlı İmparatorluğu vatandaşlığına kabul edilmiş gençlerin Urla’dan kaçarak Yunan Ordusunda savaşmalarına, Yunan ordusunun İzmir’i işgalinde gösterdikleri coşkuya ve Yunan askerlerinin Urla’ya gelişinde gösterdikleri sevgiye ne diyelim?

Yunanistan’dan ve Ege’deki adalardan gelip Urla’ya yerleşen Rumlar; Urla’yı sanki bir Yunan toprağı gibi algılamışlar ve Yunan ordusu İzmir’i işgale başlayınca önceden hazırlanmış bayraklar sandıklardan çıkarılmış ve binlercesi her yere asılmıştır.

Yunanlı Rumların bu hale gelebilmesi için en az yüzyıllık bir hazırlık dönemi geçirilmiştir. Bu süre zarfında Türklerle iyi geçinmişler ve Türk ağalarını topraklarını da satın almak suretiyle kendi işçileri haline getirebilmeyi başarmışlardır.

Türkler dört bir cephede savaşıp genç ve üretken nüfusunu yitirirken bu Yunanlı Rumlar; zora düşmüş Türklerin malını, bağını ve tarlalarını yok pahasına ellerine geçirmişlerdir. Askere gitmeyen çocuk ve yaşlı erkekler ile kadınlar çalışıp üretebildiklerini Rum tüccarlara satarak geçinebilirken, Türk toplumu yavaş yavaş eriyerek Yunanlılara çalışan bir azınlık haline düşmüş ve tevekkül içinde gününü gün etmeye başlamıştır. Bu arada Yunanlı Rum nüfusun sayısı 30.000 binin üzerine çıkarken Türklerin sayısı ise 7500’ün altına gerilemiştir.

Yazar Nıkos Miloris‘in yazdıklarından anlıyoruz ki; Türklerin “Kurtuluş Mücadelesi” bile Urlalı Rumların “Yunanlılık” hevesine gölge düşürmemiştir.

Yunanistan’ın ve Ege adalarındaki sefaletten kaçıp, Urla’da ırgatlık yapanlar, İzmir’e gidip evlerde hizmetçilik yapan Rum kadınları zaman içinde ihya olmuşlar ve kendilerine vatandaşlık veren Osmanlı Devletinin yıkımı ve asli unsur olan Türklerin yok oluşu için ellerinden geleni yapmışlardır.

Şimdi gelelim günümüze!