13.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 519

FETÖ İle Mücadele…

 2009

·        Rize Milletvekili, eski Başbakan Mesut Yılmaz; “Emniyet kaynaklı bazı bilgilere göre, istihbarat tamamen F tipi. İşler bu raddeye gelmişse, bu belki Susurluk döneminden daha vahim gelişmedir.”(15.1.2009)

·        Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’tan şok iddia; “Fethullah AKP’ye çalıştı…(1 Mayıs 2009)

2012

·        Cemaatin her yıl düzenlediği Türkçe Olimpiyatları’nın finalinde kürsüye çıkan Erdoğan, Gülen’e hitaben; “Sıla hasreti bitmeli. Vatan hasreti çekenleri aramızda görmek istiyoruz” dedi. Gözyaşı sel olup aktı. (14.Haziran 2012)

·        Gülen, Erdoğan’ın çağrısını Pensilvanya’dan izledi, ertesi gün Ankara’ya teşekkür mesajı yolladı. (14 Haziran 2012)

·        NELER SÖYLEMİŞLERDİ?

Bülent Arınç; “1975’den beri Hoca Efendi’yi tanırım. Kendisine büyük saygım, sevgim var. O siyaset üstü bir insandır.

Bekir BOZDAĞ: “Gülen bu ülkenin yetiştirdiği değerli bir kıymettir. O’nu “çete” diye itham ederseniz haksızlık yaparsınız.

Ahmet DAVUTOĞLU:  “ Faydalı çalışmalar yapan Hoca Efendi’ye selam olsun. Bu kutlu yolculuğunda yeri başımızın üzerindedir.”

ÇELİK : “ Fetullah Gülen’in okullarında herkes canla başla çalışıyor. Yüreklerini ortaya koyuyorlar. Pırıl pırıl insanlar.”

2014

·        Yeni Şafak, Fethullah Gülen’in Cumhurbaşkanı Gül’e gönderdiği ve Başbakanın da görmesini istediği mektuba ulaştı. Kamudaki atama ve tayinler ile 17 Aralık operasyonuna karşı çıkan medya organlarındaki yayınların durdurulmasını isteyen Gülen, “Dost ve arkadaşlarımın da sükutu tercih edecekleri kanaatindeyim” diyerek teklifte bulundu.  (Mektubun tam metni Yeni Şafak:  ( 6 Ocak 2014 )

·        11 Yıllık AKP döneminde Yargı, Emniyet ve iş dünyasında Cemaat 15 kat büyüdü. Erdoğan, “Ne istediler de vermedik” dedi. Arınç’la Gülen’e açıkça selam yolladı. İktidara yakın gazeteciler de, cemaatin AKP döneminde büyüdüğünü itiraf etti. (11.1. 2014)

2015

·        Savcı ÖZ’ü keşfeden 3 isim; Gül, Erdoğan, Şahin… (13 Ağustos 2015)

·        Erdoğan, A Haber’de Cemaate operasyonu böyle açıkladı; “BANA İHANET ETTİLER.” (20 Kasım 2015)

·        Bekir Bozdağ, Gülen’i öve öve bitiremediği mesajları silmek zorunda kaldı! “Muhterem Fethullah Gülen hocaefendiye teşekkür ediyorum” (6 Haziran 2012), “Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendiye Antalya’dan selamlarımı iletiyorum.” (9 Haziran 2012)

2016

·        RABBİM DE MİLLETİM DE BİZİ AFFETSİN… Olağanüstü Din Şurası’nda konuşan Erdoğan, FETÖ elebaşı Gülen için “ŞARLATAN” dedi ve ekledi: “Ben de bunlara yardımcı oldum. Bu hain örgütün gerçek yüzünü önceden ortaya dökememiş olmanın üzüntüsü içindeyim. Rabbimize ve milletimize hesap vereceğiz.” (4 Ağustos 2016)

·        AKP’li Mehmet Ali Şahin, FETÖ için; “Altın nesil değil, hain nesil yetiştirdiler.Türkçe Olimpiyatları, dershaneler tiyatroydu. Biz de yıllardır saf saf inandık, alkışladık” dedi. ( 6 Ağustos 2016)

·        AKP’li BELEDİYE BAŞKANININ SAĞI SOLU FETÖ’cü ÇIKTI.. Düzce Belediye Başkanı Mehmet Keleş, iki yıl önce seçim zaferini kutlayan 8 iş adamıyla fotoğraf çektirdi. İşadamlarından 3’ü FETÖ üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklandı, 4’ü kaçtı. Sadece birinin örgütle bağı bulunamadı. ( 7 Eylül 2016)

·        Darbeden 3 ay önce, Kocaeli Belediyesi FETÖ’den tutuklanıp bırakılan işadamına imar rantı sağlamış! (29.Eylül 2016)

·        Jandarma eski Genel Komutanı Galip Mendi; “HER 100 KURMAY SUBAYDAN 70’NİN FETÖ İLE BAĞI VAR.” Ankara eski Valisi Mehmet Kılıçlar konuştu: “FETÖ’cü MÜDÜRLERİ İdris Naim Şahin atadı. (3 Kasım 2016)

·        BOZDAĞ’IN  HEYETİNDE FETÖ’cü ÇIKTI. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın ABD’de birlikte FETÖ’yü anlattığı Washington Büyükelçiliği Basın Müşaviri Fatih Öke, FETÖ’cü olduğu gerekçesiyle Kanın Hükmünde Kararname ile memuriyetten ihraç edildi. ( 17 Kasım 2016)

·        AKP’li vekil HÜLYA NERGİS, kurucusu olduğu FETÖ’cü derneği, TBMM’ndeki özgeçmişinden sildi. (21. Kasım 2016)

·        FETÖ’den tutuklu olan Kozmik Oda Savcısı Mustafa Bilgili, ifadesinde; dönemin Başbakanı Erdoğan’ın “uygun olacağını söylemesi” üzerine aramanın yapıldığını,  gizli bilgileri Muharrem Köse’nin teslim ettiğini açıkladı.  (10 Aralık 2016)

·        Abdüllatif Şener; “AKP’nin içinde FETÖ’ye bulaşmayan tek kişi benim.”       ( 27 Aralık 2016)

2017

·        DAVUTOĞLU; “Gülen’le, Erdoğan’ın izni ve talimatıyla görüştüm.”  ( 13. Ocak 2017 )

·        Dönemin Adli Müşaviri Hıfzı Çubuklu; “GÜL ve ERDOĞAN’ın KARARIYLA KOZMİK ODA ARAMASI YAPILDI.” ( 17 Ocak 2017)

·        FETÖ’nün kamu bankalarından beslendiğinin izi Bitlis’te bulundu. Vali, devletin kesesinden FETÖ’ye 2.2 milyon lira bağışlamış. Eski vali Veysel Yurdakul’un 15 yıl hapsi istendi. ( 22.3.2017)

·        FETO’yla fotoğraf çektiren adama benziyor diye Prof. Halit Canatan’ı KHK ile işten attılar. FETÖ’nün yanına gidip yan yana poz verenler hala görev başında! ( 2 Nisan 2017)

·        FETÖ SUÇLAMASI TÜGVA’YA SIÇRADI… ( 24. Nisan 2017 )

·        AKP’li eski vekil Abdullah Çetinkaya, Tokat Valisi’nin sırrını açıkladı; “Büyük oğlunun adı Fetullah, küçüğünün adı ise Gülen. Bu kişi 17/25 Aralık’tan sonra vali yapıldı.” ( 28 Nisan 2017 )

·        Bülent Arınç’ın eski ortağı ve 6 avukat FETÖ’den tutuklandı. ( 7 Mayıs 2017 )

·        FETÖ üyesi derneğin başkanı da hâkim oldu! Barış Yarkadaş; “Hâkim yapılanların tamamı AKP teşkilatında görev alan kişiler.” Dedi. İşte bazı örnekler.  Fahrettin Tuğrul; FETÖ’den kapatılan derneğin başkanı, AKP vekil adayı.  Kazım Sunar; AKP Nevşehir eski İl Başkanı, Abdullah Akbaş; AKP Zonguldak Gençlik Kolları Başkanı, Kasım Alpay; AKP milletvekili, bakan yardımcısı Şuay Alpay’ın kardeşi.  ( 11 Mayıs 2017)

·        FETÖ’den soruşturulan Bülent Karakuş,  AKP Merkez Karar ve Yönetim Kurulu üyesi oldu. ( 22 Mayıs 2017 )

·        Erdoğan’ın FETÖ tutuklusu eski başyaveri Ali yazıcı; “Darbeyi bir ay önce dillendirenler vardı.” (24. Mayıs 2017)

·        AKP’NİN kurmayı TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Mustafa Şentop kefil oldu, FETÖ’den gözaltına alınan askeri hakim serbest kaldı. ( 5 Haziran 2017 )

·        Genelkurmay Başsavcısı Mehmet Yüzbaşıoğlu; “TSK’daki FETÖ’cüleri darbeden 1 yıl önce hükümete bildirdik.” (12 Haziran 2017 )

·        AKP’li MEHMET METİNER da isyan etti; “FETÖ’cülükle tescilli isimler serbest bırakılıyor.” (13 Haziran 2017 )

·        Başbakanlık eski Müşaviri Birol Erdem; “Cemaatin hatalarını görmezden geldik.” Erdem, Ergenekon Kumpası için de ; “O zaman düşman ortaktı” dedi! ( 15 Haziran 2017)

·        AKP’li eski vekil Emin Şirin, zamanın İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’ya FETÖ’yü sormuştu. Aksu, “Emniyet içinde Fethullahçı örgüt yok” demişti. ( 25. Haziran 2017 )

·        Gülen’i ABD’de ziyaret eden 12 AKP’li vekilden biri olan Mustafa Hamarat, AKP Genel Sekreter Yardımcısı oldu. MHP’li Ordu eski milletvekili Cemal Enginyurt, hemşehrisi Kamarat’a ; “FETÖCÜ mücadeleniz hayırlı olsun” diyerek tepki gösterdi. ( 1 Ağustos 2017)

·        Firari FETÖ’cü eski Rektör Yardımcısı Prof. Osman Eğri, TRT Diyanet Kanalı’nda  3 Ağustos’ta yayınlanan  programa çıktı.  ( 6 Ağustos 2017)

·        Aralarında İstanbul eski valisi Hüseyin Avni Mutlu, İstanbul Emniyet Müdürü Hüzeyin Çapkın’ın da olduğu eski vali ve kaymakamlar, 2013’ün kudretli bürokratları sanık sandalyesine oturdu! ( 24 Ağustos 2017 )

·        Genelkurmay eski Adli Müşaviri Hıfzı Çubuklu’dan çarpıcı iddia; “FETÖ askeri yargıda Gül Cumhurbaşkanı olduktan sonra  yapılandı. (30 Ağustos 2017)

·        MHP Kayseri eski milletvekili Hasan Ali Kilci; “ÜST DÜZEY BİR AKP’Lİ FETÖ’cüleri kurtarıyor.” ( 7 Eylül 2017)

·        FETÖ’den 7.5 yıl hapis cezası alan eski vali Veysel Yurdakul sağlık sorunları nedeniyle tahliye edildi. Vali’nin,  11 Eylül 2014’den bu yana Bylock kullandığı tespit edilmişti.  (7. Eylül 2017)

·        Cihaner’e kumpas kuran FETÖ’cü savcıya tahliye! (28 Eylül 2017)

·        FETÖ’den 14 aydır tutuklu olan Yarbay’ın eşi Nazife Kayacı, Erdoğan’ın dikkatini çekmek için ağaca tırmandı.  Kayacı ile görüşen Erdoğan; “baktıralım” talimatını verdi! ( 2. Ekim 2017 )

·        Ergenekon kumpası belgelerini FETÖCÜ savcı Zekeriya Öz’e teslim eden FEHMİ KORU, SÖZCÜ’yü FETÖ’cülükle suçladı!  ( 6 Ekim 2017)

·        4 AYDIR FETÖ’den ARANAN AKP Sarıyer İlçe Başkanı ve Sarıyer Belediye Meclis Üyesi Abdullah Akşahin hala görevde! ( 15 Ekim 2017 )

Ahlak Gerekli mi?

Geçen yazımda, 1960-70’lerde Türkiye’de görevli CIA istasyon şefinin Arap, İran toplumlarının yalancılığı üstüne değerlendirmesini naklettim. Türkiye’de çalıştığı için olmalı, ayıp olmasın diye Türk toplumunu esirgemiş. Biz biliyoruz ki bizim toplumumuz, zinhar yalan söylemez! Sonra daha da ileri gitmiş ve İngiliz ve Amerikanlar hâriç, dünyanın tamamının aşağılık lığını anlatmıştı. Düşüş, hemen Manş Denizi’nin doğusundan başlıyormuş.

Batı’nın bizi aşağılaması yeni bir şey değil. Hele CIA gibi, misyonerler gibi kurumların… Onların kurguları bunun üzerine. Misyonerler ruhumuzu kurtarmaya çalışıyor. Emperyalistler de vatanımızı bizden kurtaracaklar.  Bizim içimizde olup da onlara katılanlar da var. KKTC Cumhurbaşkanı gibi.

Aşağılık Irklar

1937’de, Sir Winston Churchill, Kraliyet Filistin Komisyonu’na şunları söylüyordu:

“Mesela Amerika’nın Kızıl Derilileri’ne veya Avustralya’nın siyahilerine büyük bir haksızlık yapıldığını kabul etmiyorum.  Daha güçlü bir ırk, daha üst düzeyde bir ırk, dünyayı daha iyi tanıyan bir ırk, geldi ve onların yerine geçti.” Churchill’in biyografisini yazan John Charmley (Churchill: The End of Glory), “Churchill, ırkların hiyerarşisine ve öjeniye (aşağılık jenlere sahip olanların temizlenmesi gerektiğine) kesinlikle inanıyordu. Ona göre beyaz Protestan Hiristiyanlar en tepedeydi, onların altında beyaz Katolikler vardı. Hintliler Afrikalılar’ın üstündeydi.” Charmley’e göre Churchill ve Britanya, sosyal Darvinist hiyerarşide kazanan taraftı.

Churchill’in İmparatorluğu kitabının yazarı Richard Toye, “Hafifletici sebep var”, diyor,  “Churchill bu görüşlerinde yalnız değildi.” Evet, 20. asrın ilk çeyreğinde dünyada, bilhassa Batı’da ırkçılık hâkim fikirdir.

Hitler, bir “üstün ırk” fikir zincirinin başlangıcı değil, çok şükür ki son halkasıdır.

Aslolan Merasim, Ahlâk Önemli Değil

E. Kırşehirlioğlu 1957’de yayımladığı Türkiye’de Misyoner Faaliyetleri kitabında Anglo-Sakson, Protestan misyonerlerin gözlemlerini naklediyor:

Hristiyan müellifleri, eski kiliselerin, İslam fetihleri dolayısıyla, hayatiyetini kaybetmesine sebep olarak, Hristiyanların Müslümanlarla olan mütemadi münasebetlerini gösterirler. Zira bu yüzden onların da kendilerine tamamen yanlış olan şu iki hususa, yani ahlakî karakterin kurtuluş için esas olmadığına, keza normların ve merasimlerin Tanrının inayetini temine kâfi geldiğine inandıkları kanaatindedirler.

Neymiş bizim tavrımız:

1) Güzel ahlak, kurtuluş için pek de önemli bir husus değildir. Az biraz kopya, birazcık usulüne uygun hırsızlık, yalan… Zaten yolsuzluk hırsızlık değildir. Yalandan kim ölmüş? 

2) Merasimleri, ibadetleri yeterince yerine getirirseniz bu yeterlidir.

E. Kırşehirlioğlu’nu tanımayabilirsiniz. Rahmetli dostum, müstesna bilim ve fikir adamı Erol Güngör!

Ne yapıyordu FETÖ? Sınav sorularını çalıyor, yani afiyetle kul hakkı yiyor, halen işleri başındaki subayları, diğer görevlileri taciz ediyor; uydurma davalarla hapsediyor, cinayetler işliyor, yerlerine kendi adamlarını yerleştiriyordu. Bütün bunlar olup biterken de, biliyorsunuz, Türkiye’yi Ugandalılar yönetiyordu. (Ümit Özdağ’ın esprisidir.)

Artık Her Yer Liyakat ve Adalet

Gitti de bu rezaletlerden kurtulduk mu? Üniversiteler bugün akraba çöplüklerine dönüşmüyor değil mi? Öğrenciler fırsat bulsalar da kopya çekmiyor, öğretim üyeleri asla ve kat’a intihal yapmıyor değil mi? Artık hiç adam kayırma, rüşvet, açıktan para alma kalmadı değil mi? Tayinler tamamen liyakat ve adalet esaslarına göre yapılıyor değil mi? Katiyen adamına göre kadro, adamına göre sınav, yapılmıyor değil mi? Türk Üniversiteleri, Türk Dış İşleri, velhasıl içerde ve dışarda devleti devlet yapan bütün noktalar layık olanlarla doldurulmuş, değil mi? (Diplomatlarımız nasıl bülbül gibi yabancı dil konuşuyorlar, videosunu seyretmişsinizdir!)

Aksi bir vaka duysak, Türkiye ayağa kalkar, o ahlaksızlığı lanet içinde boğar değil mi?

Kabul Ediniz

Şu gerçekleri kabul edelim: Batılı artık yukardaki ırkçı laflarını söylemez. Bunlar çok ayıptır. Fakat önemli bir kısmının ağzında değilse bile duygu ve düşüncesinde hâlâ bu fikirler yaşar. İşte Churchill’in 1937’de söylediklerinden tam 30 küsur yıl sonra CIA İstanbul istasyon şefinin naklettiği WOG hikâyesi… Ve buyurun, AB’nin on yıllardır bize karşı tutumu…

Ve ikinci gerçek: Biz bu aşağılamalara hak verdirecek bir çamurun içindeyiz. Irk sebebiyle değil ama bambaşka sebeplerle biz de dâhil Orta Doğu ciddî bir ahlak bunalımı içindedir. Hat Manş’tan mı başlar, Sicilya’dan mı, Polonya’dan mı bilemem. Ama Batı’da pek az rastlanan yalan, rüşvet, yolsuzluk bu taraflarda yaygındır. Daha vahimi, olağan karşılanır. Ahlaksızlık sayılmaz. Ayıplanmaz.

Bizde her gün okuduklarımızın onda biri Batı’da yaşansa yer yerinden oynar. Basın bundan başka bir şey yazmaz, söylemez, göstermez olur.

 

Ruhuma Kar Yağıyor

Geceler kâbus olup çöktü ülkem üstüne,
İşini bilen çoban, tekeden süt sağıyor.
Bilmem ki şu feleğin Türk oğluna kastı ne?
Yüreğim yangın yeri, ruhuma kar yağıyor.

Dertler gitmek bilmiyor, belâ üstüne belâ;
Belâ bizi yakıyor, kiminin keyfi âlâ;
Çileler nöbetleşe çekilmez mi meselâ,
Yüreğim yangın yeri, ruhuma kar yağıyor.

Dertleri sıralasam yol olur Kaf Dağına,
Beş on hırsız dadanmış milletimin bağına,
Çakallar çöreklenmiş bozkurtun otağına,
Yüreğim yangın yeri, ruhuma kar yağıyor.

Hiç iyilik gelmiyor vatanıma yabandan,
Ne bir müttefikimiz ne dostumuz var candan,
Bir şey beklemiyoruz bize yabancı kandan,
Yüreğim yangın yeri, ruhuma kar yağıyor.

Vatanın sahipleri derin uykuya dalmış,
Ayrımında değiliz, fitne hayli yol almış;
Herkes payını kapmış, bize şehitlik kalmış;
Yüreğim yangın yeri, ruhuma kar yağıyor.

Ey Türkoğlu, uyan da gör başına geleni;
Yakasından tut getir haklarını çalanı,
Karabudak ne yapsın hâlimize güleni?
Yüreğim yangın yeri, ruhuma kar yağıyor.

Bütün Hocalar Böyle Olsa…

Bazen çorak bir arazide, hiç ummadığınız bir anda, göz alıcı bir çiçek görüverirseniz ve içiniz tatlı bir sevinçle dolar ya.

Ben de “saçının bir teli göründü diye Müslüman kadınları Cehenneme gönderen, Kur’an kursuna bir tuğla koyanı da Cennette köşkle müjdeleyen” din adamlarının arasında İslam’ın özünü / ruhunu anlatan bir hoca/bilim adamı gördüğümde böyle oluyorum. (Belki ismimin “dinin ruhu” anlamına gelmesinin de bir tesiri vardır.)

“Allah’ın bize gönderdiği din ile bizim yaşadığımız din arasında yüzde bir bile bağlantı yok! / Allah Resulünün bize anlattığı, yaşadığı ve bize teklif ettiği din ile bizim yaşadığımız din arasında yüzde bir bile bağlantı yok!”

Bu acı hakikati söyleyebilen Hoca’nın Diyanet mensupları tarafından “dinden sapmışlardan” sayılacağından endişe edebilirsiniz. Fakat bu sözlerin sahibi de Diyanet camiasından. Osman Egin DİB’na bağlı bir eğitim merkezinin (HAGEM) müdürü. Bu ve aşağıda not aldığım sözleri ifade ettiği yer ise Habertürk’te Veyis Ateş’in sunduğu “Büyük Sorular” programı.

Osman Egin’i ilk defa dinledim. İslami bilimlere vakıf olduğu hemen anlaşılan ve meselelerin özünü akıcı, zarif ve naif bir üslupla anlatabilen bir hoca.

Canlı yayında tamamını izleyemediğim için, youtube’dan tamamını yeniden izledim. Ve “keşke bütün hocalar böyle olsa” dedim.

Osman Egin özeleştiriden hiç sakınmayan biri. Diyanetin müftü ve hocalarını da dahil ederek, özellikle “dini anlatarak maişetini temin edenlerin” ve “dindarların” sorumluluğunu vurguladı.

“Din adamlarının ve dindarların dini temsil etme noktasında ciddi problemleri var.”

“Oysaki Hazreti Peygamber dini tebliğ ederken eyleminin sesi söyleminden çok çıktı. Bizim söylemlerimiz var, boğazımızdan aşağı geçmeyen.”

“Diyanet mensupları kendileri model insan olabilmeli.”

“Biz İslam’ı yaşamadığımız gibi, söylemlerimize bile yansıtamıyoruz” dedi.

*************************************

Peygamberin Fakir Sevgisi, Cumhurbaşkanının Zengin Sevgisi

Programı izlerken birçok yeni bilgi de öğrendim. Şu ana kadar pek duymadığımız bir hadisteki Allah Resulünün duası benim için çarpıcı idi: “Gönlümdeki fakir sevgisini artır.”

Aklıma 80’li yıllarda, dönemin başbakanı ve sonra Cumhurbaşkanı olan Turgut Özal’ın söylediği “ben zenginleri severim” sözü geldi.

Bir de “Bütün Müslümanlar zengin olmalı, ben de bir Müslüman’ım, o halde ben de zengin olmalıyım” inancıyla “kul hakkı” yemeye doyamayanlar geldi.

*************************************

Komşunun İnancına Saygı

Osman Egin Almanya’da görev yaptığı sırada yaşadığı mahallede Müslümanların yarısı Sünni, yarısı alevi imiş. Kasaptan alışveriş yaparken, kasabın sorusu üzerine “İmam” olduğunu söylemiş. Kasap elindeki bıçağı bırakıp “ama ben Aleviyim” demiş. Hoca’nın cevabı çok hoş: “Kardeşim ne olursan ol, yeter ki iyi bir et ver” demiş. Alevi dedesi olan bu kasapla yıllardan beri dostluğunu devam ettiriyormuş.

Alevi esnafa bu insani davranış esasen program içinde anlatılan bir hadisteki peygamber tavrı ile ne kadar uyumlu:

Hazreti Peygamberin “en yakın komşularınızdan başlayarak sadaka verin” sözleri üzerine bir sahabi “ben çok fakirim, ancak bir tabak yemek paylaşabilirim. En yakın komşularımdan biri Yahudi diğeri Müslüman, hangisine vereyim” diye sorunca Şanlı Peygamberimizin cevabı “hangisinin kapısı sana yakınsa ona verirsin” olmuş. Sadakada din ayrımı yapılmasını istememiş.

Oysaki günümüzde sadaka verdiği kişinin namaz, oruç gibi ibadetlerini araştıran Müslümanların tavrı bu anlayışa uymuyor. Alevi komşusunun verdiği yemeği yemeyen Müslüman’ın davranışı da öyle.

Osman Egin Hoca “Allah’ın bize gönderdiği din ile bizim yaşadığımız din arasında yüzde bir bile bağlantı yok!” tespitini boşa yapmamış.

*************************************

Sayı Değil Nitelik Önemli

Bazen yaptığımız sosyal faaliyetler, yazdığım köşe yazılarımdan kaç kişi etkileniyor ki” diye ümitsiz bir merak içine girerim.  “Toplumu etkileyebilecek çapta bir faydası yoksa (herhangi bir maddi kazancı olamayan) bunca emek, bunca gayreti sarf etmeme değer mi?” diye düşünürüm.

Bu kaygımı kovmak için “bir kişi bile olumlu etkilenir, benden öğrendiği bilgiden maddi veya manevi olarak yararlanırsa benim için yeterli olmalı” diye kendimi teselli etmeye çalışırım.

Bu konuda Azerbaycanlı sanatçı dostum İftihar Piriyev’in sözü bana yardımcı olur.

Bundan birkaç sene önce Azerbaycan Devlet Tiyatrosunu Kocaeli’ye davet ettik. Tiyatronun Müdürü ve sanatçısı İftihar Bey’in yönettiği güzel tiyatro eserini izlemeye gelen seyirciler Sabancı Kültür Merkezi salonunu yeterince doldurmadı. Bütün salonu dolduramadığımız için üzüntümü ifade ettiğim İftihar Bey bana unutamadığım o sözü söyledi:

“Hiç üzülmeyiniz. Biz bütün salon doluyken de bazen salondaki bir kişi için oynarız. O bir kişi salonda varsa maksat hasıl olmuştur” dedi.

Bu bakış açısının ne kadar İslami olduğunu Osman Egin Hoca’nın TV programında örneklerle yaptığı değerlendirmeden öğrendim:

“5-6 sene peygamberlik görevinden sonra Hazreti Peygamberin etrafında sadece 15-20 inanan kişi olabilmişti. Bu duruma bakıp ‘acaba görevimi iyi yapmadım mı?’ endişesine kapılan Şanlı Peygamberimiz Yunus Suresinde yer alan bir ayetle uyarılmış.”

“İnsanları mümin olsunlar diye onları zorlayacak mısın?” Bu ayetle Allah “sen benim verdiğim görevi yapmaya yoğunlaş” diye uyarmış oluyor.

Günümüzde “biz dindarların sayısını artırmaya çalışıyoruz. Allah ise niteliğini artırmayı önemsiyor.”

Esasen nitelik artırılırsa sayı arkadan çoğalır.

Bir başka örnek de Nuh Aleyhisselam. “Hazreti Nuh 950 sene peygamberlik yaptı. Küçük bir gemiyi dolduracak kadar inananı olmadı. Hatta eşi ve oğlu bile O’na inanıp gemiye binenlerden olmadılar.”

O halde, kuru kalabalıkların olduğu yerde olmak yerine, nitelikli insanlarla yol arkadaşlığına talip olacağız. “Biz seferle sorumluyuz, zaferle değil” deyip yola devam edeceğiz.   

‘Kavram Kargaşasına Son!’ Entelektüel İlim Adamı Prof. Dr. Ahmed Güner Sayar ile Boşaltılan Kavramların İçini Doldurmaya Çalışıyoruz. (İkinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: ‘Aydın tenkit eder, etmelidir’ deniliyor.

Prof. Dr. Ahmed Güner Sayar: Evet.

Çetinoğlu: Bu, doğru bir tercih mi? Aydın, illa ve sâdece tenkit mi edecek? Yahut tenkit etmeyen aydın olmaz mı? Tabii, burada aydın, günümüzün tâbiri; kastettiğim, münevver kişi, bilgili kişi, malûmat ve şuur sâhibi kişi. ‘Çözüm üretmek’ kavramı unutuldu gibi, ‘münevver’ kavramı da unutuldu…  

Prof. Sayar: Ben münevver derim. Münevverde bir ışık görürüm. Zâten münevver tenvir eden anlamına gelir, biliyorsunuz. O nur kelimesi zaten Allah’ın isimlerinden biri. Şimdi biz onu devre dışı bıraktık, o nuru devre dışı bıraktık. Dolayısıyla, ben aydını biraz şey bulurum; fikir derinliği, yoğun kuram, özgün, özel, özgür bir yol kuruluşundan çok, böyle bir şeye yanaşmadan, Batı’dan imal-i fikir edinen, teorik çerçeveleri alıp piyasaya süren, bir nevi, üretmeyen fakat ambara mal yükleyip, Anadolu’daki bayilerine gönderen… Biz bayi durumundayız yâni, ben öyle görüyorum. Orada ciddi bir fakirlik var.

Çetinoğlu: Evet. Batı’nın da üstelik görüntüsünü taklit ediyoruz. Bu görüntüyü sağlayıncaya kadar Batı hangi merhalelerden geçmiş, bu günkü durumuna nasıl gelmiş? İşin o yönü le alakadar olan yok. 

Prof. Sayar: Evet. Bu kolay bir hikâye değil. Batı’nın dramını da bilmek lâzım. Bizimkiler Batınî tasavvufun etkisiyle öbür tarafa taşınmanın da rahatlığını yaşamışlar. Yâni çileci olmayan bir hayat… Batı, yine Max Weber’e dayanarak söylüyorum, dinine gösterdiği dikkati dünyaya taşımasını bilmiştir. Çünkü her mümin emir ve yasaklara uyar, her mümin çile çeker. Öyle kalkacak da 18 saat oruç tutacak, Allah aşkına, güneş tepende boza pişiriyor… Bu çile çekmektir, bu çileciliktir. Bunu Allah istiyor. Ama bir de rahatlığın peşinde olan insan var. İktisâdî hayatta da üretim çilecilik meselesi. Yâni en azından şu firmaya bakın, bir peçetenin eksikliği çok problem yaratır, bir malzemenin eksikliği çok problem yaratır. Bu bir çile, bunun tedâriki çile çekmektir.

Çetinoğlu: Efendim, özellikle öğrencilerinizin, genel olarak gençlerin kültür seviyeleri ve kelime zenginlikleri, anlatım kabiliyetleri hakkındaki kanaatleriniz nelerdir?

Prof. Sayar: Çok menfi. Üzgünüm…

Çetinoğlu: İnsanlarımız meselelerini konuşarak değil, tartışarak halletmeye çalışıyorlar.

Prof. Sayar: Kitapta bile görsel malzemeye daha çok iltifat ediyorlar. Çünkü bakıp, görüp geçecek. Yalnız, o şey bir soru, mayınlı bir soru bu, bastığınız yeri patlatırsınız.

Çetinoğlu: ‘Mahşerin dört atlısı’ kavramı çeşitli şekillerde yorumlanıyor. Genel kabul görmüş anlayışa göre, bir insanın, bir ülkenin, bir toplumun veya milletin, hatta bütün insanlığın felaketine sebep olacak dört hadise olarak kastediliyor. Bu târif muvâcehesinde, şahsınız, Türkiye, Türk dünyası, İslam âlemi ve bütün insanlık için mahşerin dört atlısı ne olabilir? Evvela şahsınız için başlayalım.

Prof. Sayar: Kurgulanmış olan o dört atlının ne olduğundan haberim yok, onu söyleyeyim. Ama mahşerden kastedilen, insanoğlunun dramı olsa gerektir. Ben şöyle görüyorum: Burada resme büyük bakmanın gerekliliğine inanıyorum. Yâni sadece Türkiye’nin târihi bize çok şey vermez. Ama Batı dünyasına baktığımız zaman, bence kırılma noktası 1595 senesinde Katolik İspanya ile Protestan İngiltere arasındaki deniz savaşıdır. O savaşı Katolikler kazanmış olsaydı, eski tas eski tarak eski hamam falan filan aşağı yukarı böyle devam edip giderdi. Elbette bir yerde o da ömrünü tüketecekti, ama ne zaman, ne şekilde, onu söyleyemem. Protestanların kazanmasıyla birlikte o rahat insan modeli bitti, o insan öbür dünyadan alındı, bu dünyaya iade edildi ve bu insana şu söylendi: ‘Çalışıp kazanan, biriktiren, Tanrının sevgilisidir.’ Bunu yapanlar Kalvinist papazlar. Bu insanın bugün ulaştığı formül şu: ‘Çalış, çalış, çalış; para, para, para…’

Çetinoğlu: Ve biriktir… İstifle… Yığ…

Prof. Sayar: Biriktir. Yığıyor zaten, korkusundan yığıyor. Bunun esiri bir model içerisinde insan kendisini unuttu. Şimdi tekrar 1595 öncesine döndüğümüz zaman, Buhari’de geçer, özellikle Peygamberin bir sözü vardır. Diyor ki ashabına, ‘Sizden evvelkiler dinde aşırılığa gittikleri için helâk oldular.’

Şimdi biz de maddeye, yâni ruhaniyetin sıfırlanıp da her şeyin maddeye inkılâp ettiği veyahut o gözlükle her şeye bakıldığı bir alanda, korkarım ki, o mahşerin atlılarından biri bu insanı cehenneme doğru sürüklüyor. Bunun bazı emâreleri var. İntiharlar vesaire. İkram yok, cömertlik yok, biriktiriyor; korkudan biriktiriyor, kendisini emniyete alabilmek için. Biz, evet, çok eleştiriyoruz da, bir yerde o insan aile bağları içerisinde olduğunu bize gösteriyor. Bu bağlar da kopmuş. Bunu da tehlike olarak görüyorum: Konu komşu münasebetlerinin de kopmuşluğunu, bitmişliğini bir tehlike olarak görüyorum. Bütün olarak bu cömertlik kavramı içerisinde, vermeyen insan… Veren insan vatanı için de verir. Canını vermek en üst seviyedir. Bu inanç sistemi gereği İslamiyet’te, Bakara Sûresinin 154. Âyeti gereği: ‘Allah yolunda öldürülenlere ölmüş demeyiniz, ölü demeyiniz’ diyor. Demek ki vatan, korumalı bir site değil. Korumalı bir sitede, işte parasını veriyorsun… Bu öyle değil. Buradaki askerler münavebeli olarak, bir nöbet değişimi hâlinde… İşte yaşı gelen askere gidiyor, 1 sene, 2 sene askerlik yapıyor, vatan için neyse vazifesi, yerine getiriyor. Korumalı bir sitede, dışarıdan bir hırsızın gelmesiyle, siteyi koruyanın çarpışması, ölmesi, öldürülmesiyle o ölen şehit değildir, iş kazasıdır. Ama vatanı için ölmek ayrı bir şey.

Çetinoğlu: Evet. Şehitlik kavramı bir hayli tartışmalı bir kavram.

Prof. Sayar: Ama inanç yolunda ölmek…

Çetinoğlu: Allah yolunda ölenler şehit. Bu arada, vatan için, kendi çoluk çocuğunun nafakası için, rızkı için ölenler de…

Prof. Sayar: Ben niyet okuyamam o mânâda. Okunamaz. Meselâ bir Amerikan askerine bu dediğiniz model birebir uyar. Ama askere davul zurnayla gidiyorsa, üç kuruş on para için gitmediği bence açık. Ben o noktada bir bütünü tamamen öyledir diyemem; ama ağırlıklı olarak hâkim olan bu unsurdur.

Çetinoğlu: Evet. Zaten şehitliğin mükâfatı da Cenab-ı Allah tarafından verilecek. Bizim düşüncelerimiz ve söylediklerimiz ancak duâ mâhiyetindedir.

Prof. Sayar: Doğrudur. Onun tayini, değeri, tespiti, Allah’a, Cenab-ı Hakk’a aittir. Biz hüküm verici konumunda değiliz.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim.

Türk milletinin daha fazla ihtiyacı olan şey sizce nedir, nelerdir? Demokrasi mi, refah mı, millî şuur mu veyahut bunların dışında olmak üzere herhangi bir şey mi? En fazla ihtiyacımız olan şey sizce nedir?

Prof. Sayar: İhtiyaçlar zaman içerisinde değişir. Bakış açısına göre de değişir. Rûhî, mânevî âmilleri mi alacaksınız; maddî, dünyevî âmilleri mi alacaksınız? Dengeye göre mi konuşacaksınız, karmaşaya göre mi konuşacaksınız? Biz hep bunlar arasında gider geliriz. Dolayısıyla, gerçekten tâyini zordur. Ben şimdi desem ki birinci dereceden maddî olarak ihtiyacımız olan şey fiyat istikrarıdır, bunu söylerim. Fiyat istikrarı. Olur mu, olmaz mı?

Çetinoğlu: Olur tabii. Başka bir soru: Millet olarak birbirimizi yeterli ölçüde seviyor muyuz?

Prof. Sayar:  Efendim, sosyal bir toplumdan asosyal bir topluma geçtiğimizi söyleyebilirim. Çünkü bu zâten görülüyor. Bayramda üç gün oradan beş gün buradan birleştirip, akrabalarının, yâni eğer içinde bir parça hasret varsa, telefonla bayramını tebrik edip, değil mi, sâhil şeridine inmek, bilmem ne falan filan… Durum ortada…

Çetinoğlu: Yılda bir defa anneler günü, bir defa babalar günü…

Prof. Sayar: Bunlar Batı işi. Ben annemi her gün görüyorsam niye anneler günü yapayım? Benim annemi görmediğim gün problem olabilir.

Bunlar o biraz evvel konuştuğumuz o içi kavrulan, kesinlikle maddîleşen… Bugün mânevî eğilimlerin yaptırım gücünü hissediyor, ama bunu bulamıyor. Onun için işte Hindistan’a gidiyor, Dalay Lama’ya, Tibet’e gidiyor; bizde de işte Konya’ya, Mevlana Hazretlerinin türbesine gidiyor falan.

Çetinoğlu: Yogadan, meditasyondan neden medet umuyor…

Prof. Sayar: Yoga, meditasyan… Bunlar hikâye. Bence din işleri ilâhiyatçılara bırakılamayacak kadar önemlidir. Çünkü evvela kendim halletmem lazım. Yâni benim evimdeki elektrik, birden kofra attı diyelim; dışarıdan birini çağırırsam yapar, ama bir tel sarmanın bedelini bana ağır ödettirebilir. Bunun nereye kadar gidebileceği belli değil. Ama ben teli saracak kadar bilgi sâhibiysem, tekrar ışığa kavuşuyorsam pek tufaya gelmem. Bunu söylemeye çalışıyorum.

Çetinoğlu: Devletleri güçlü kılan nedir; ordusu, nüfusu, ekonomisi, coğrafi konumu?

Prof. Sayar: Rasyonel ve irrasyonel faktörlerin birbirleriyle tartılıp terazide bir dengeyi tutturmasından kaynaklanır. Biri diğerinin hakkına tecavüz etmeden gidecek. Yâni senin elinde silah yok, vatan-millet-Sakarya bilmem ne, o hikâye; kalkarsın yerinden, başkaları oturur. O ayrı, onu demek istemiyorum.

Çetinoğlu: Küresel kültürü Türkiye için tehlike olarak görüyor musunuz?

Prof. Sayar: Görürüm, görürüm. Çünkü ben köksüz değilim. Benim kökümde çok şey var, gerçekten çok şey var. Allah korkusu var, insanlara yöneliş var… Bak, bu Anadolu toprakları 4 milyon Suriyeliyi bile besliyor. İki tane adam göndersen karşı tarafa…

Çetinoğlu: Hemen yaygaraya başlıyorlar…

Prof. Sayar: Tabii. Çünkü rahatı kaçacak, bilmem ne falan filan. Burası başka bir toprak. Rum Sûresi var, Kur’an’da bile Rum Sûresi var. Midiland sûresi yok meselâ, Milano sûresi yok Kur’an-ı Kerim’de. Ama Rum Sûresi var. Hakikaten yâni, Arap topraklarında dahi böyle bir spesifik şey yok, alan yok. Beldetün tayyibetün, bunu anlıyorum yâni, kutsanmış şehirler var. Meselâ bunlardan biri nedir; Mekke’dir. Evliyalardan bir zat 1920 öncesinde diyor ki, ‘Mekke’ye gidin, Mekke’de bulunun, oturmayın.’

Çetinoğlu: Neden?

Prof. Sayar: Cümle bu kadar, bitti. Ben bunu ilk duyduğumda, Allah Allah dedim. Söyleyen insanın kemâline teslimiyetim tam; fakat sözü anlamada sıkıntı çekiyorum. Mânâ vermek hiç elimde değil. Fakat işte bundan kaç sene evvel bir Zemzem Tower yapıldı. Kâbe’den kat kat yüksek… Ecdadımın yaptığı bina hiçbir zaman Kâbeden yüksek değil. Böyle bir bina yapmıyor. Yüksek binada oturtup oradan Kâbe’yi seyretmeye kalkmıyor. Sen 300 küsur metre, 400 metre, bilmem ne kadar yükseklikte Zemzem Tower yapıyorsun. Bu gayretullaha dokunur. Ben âdileştiğini buradan anladım.

Çetinoğlu: Bu da mahşerin dört atlısından biri: Maddîleşmek…

Prof. Sayar: Maddîleşmek, dünyevîleşmek, ticârîleşmek. Hatta bir adım daha gideyim, biraz İsrail mantığına hükmediyor bu. Yâni Arap’ın da aklı oraya… ‘Yahu, buraya böyle bir şey yapalım, birileri gelecek, umreye nasıl olsa geliyorlar, hacılar rahat etsinler’ falan mantığıyla hareket ediyor bunlar. Yâni paranın hâkim olduğu… Kâbe’nin üzerine çıkmak demek, Hazret-i İbrâhim’in bıraktığı mirasın vasıtalı veya vasıtasız reddi anlamına geliyor. Üzgünüm. Bu, insan-ı kâmili de gölgeliyor. Çünkü şimdi bakın, bunun etrafında insanlar var. Bu Kâbe. Bunu Kâbe’nin yanında böyle kaldırdığınız zaman insanın insana secde ettiği bir görüntü olur. Sen şimdi bunu ne yapıyorsun; kaldırıyorsun. Olmaz bu. Yâni ben bu Arap aklını beğenmiyorum, İslâmî bulmuyorum, açık söyleyeyim.

Çetinoğlu: Araplara İslâmiyet’i bizim öğretmemiz gerekiyor.

Prof. Sayar: Türkiye’nin problemi başka. Türkiye’nin problemi, Cumhuriyetle birlikte, inanan ile inanmayanı eşitlemiş. İnanmayanın inananla eşitlenmesi hâlinde, eşit haklara sâhip olan insanların birbirlerine karşı husumeti, birbirlerini karalaması, birbirlerinin üzerinden prim yapması, hatta siyâsete geçmesi de kolaylaşıyor.

Çetinoğlu: Her şeyi dünyevileştirdik…

Prof. Sayar: Efendim, dünyevîleşmeye de ne kadar ihtiyacınız varsa o kadar dünyevîleşmek lâzım. Yâni insanın Allah’la olan münâsebetini sıfırlayanlar helâk olur…

Allah’sız, irrasyonel, imansız, inançsız bir dünyanın içinde yaşayanları, mahşerin dört atlısı alır dörtnala bir yere götürür. Benzer şekilde, insan-insan ilişkilerini rasyonelleştirmeyip, kendisini sâdece öbür tarafa endeksleyenler de yavaş yavaş merkez ekonomilerinin kontrolü altına girerler. Merkez ekonomisi o insanların ülkesini müstemleke hâline getirir. Bu iş değil…

Çetinoğlu: Peki, küresel kültür dedik, küresel kültür kavramını nasıl yorumluyorsunuz?

Prof. Sayar: Efendim, bu küreselleşme kavramının kültürle alâkasını herhalde herkes McDonalds üzerinden kuruyor; McDonalds sâdece bu fast food sistemi içerisinde yayılacak diye düşünülür. Hâlbuki mahallî ve millî olanlar vardır; ne bileyim, meselâ Antep’in kebabı vardır, Hatay’da künefe vardır falan filan. Bu sâdece gastronomi kültürünüzdeki hikâye. Yâni bu küreselleşme kavramının arkasını iyi yakalamak lazım. Bu işin piri, üstadı Adam Smith isimli İngiliz iktisatçısıdır. Adamın kitabının ismi, 1776’da çıkardığı kitabın ismi ‘Milletlerin Zenginliği.’ Bu zenginliğin kapıları açıcı anahtarı şahsî çıkarlar. Ben şahsî çıkarımı savunuyorum, o kendi çıkarını savunuyor. Kendi çıkarlarını savunan insanlar, bu yolla zenginlik, bu milletin zenginliği oluyor. Bu zenginlik de bir tıkanma içerisine girdiği zaman dış âleme kolonlar atar. Atığı kolonlar bu kendi ürettiği kültürü… Adam sana tarhana çorbasını küreselleştirmiyor, dikkat buyurun, tarhana çorbasını küreselleştirmiyor. Neyi küreselleştiriyor, kendi ürünlerini küreselleştiriyor. Adamın derdi çarkın dönmesi. Fast food’daki hareketliliğin bu kadar olmasının sebebi, yemeğin sizden aldığı, siz yemeği tüketirken yemeğin sizden t

‘Kavram Kargaşasına Son!’ Entelektüel İlim Adamı Prof. Dr. Ahmed Güner Sayar, İçi Boşaltılan Kavramları Anlattı…

(Birinci Bölüm)

 

Oğuz Çetinoğlu: Muhafazakâr, dindar, mütedeyyin, ılımlı Müslüman ve benzer sıfatların Müslümanlıkla bağlantısı var mıdır?

Prof. Dr. Ahmed Güner Sayar: Bu normun içini dolduracak olan Müslüman, Müslümanlık nedir, onu iyi tespit ettikten sonra, bu ileri sürdüğünüz kavramlarla alakalı çerçevelerin bu norma uygunluğu, yâni normalliğini veya anormalliğini daha iyi görebilme imkânına kavuşuruz. Evvela Müslüman’dan, Müslümanlıktan neyi anlıyoruz, onu tespit etmek lâzım. İslâmiyet, kendisinden evvel gelen vahye dayalı dinlerle örtüştüğü ve ayrıldığı yanlar bulunmaktadır. Örtüştüğü yan, tek tanrıya iman. Tek tanrıya imanda İslâmiyet’in, Musevilik ve Hıristiyanlıkla hiçbir ayrısı gayrısı, farkı yoktur. Meselâ Kur’ân-ı Kerîm’de geçen bir ayet vardır: ‘Ben, Musa’nın ve Harun’un Allah’ına inanıyorum.’ Evvela bunu bir tespit edelim. Demek ki, vahye müstenit dinlerde Allah’ inancında birlik vardır.  İnançta birdir. Yol ayrılıkları, hedefe varmada kullanılan, istihdam edilen vasıtaların farklılığından kaynaklanır. Bunun daha derinliğine kazınması bizi, İbn-i Arabî’nin  esmaü’l hüsna  yorumuna götürür. O ayrı bir hikâye. Ama meselâ şimdi hangisini esas alıyoruz?

Çetinoğlu: Müslüman’dan kast ettiğimiz, Peygamber Efendimizin bize tebliğ ettiği İslâmiyet’tir. Kur’ân’da yazılı olan İslâmiyet’tir. Esasen bunun dışında bir Müslümanlığı kabul etmemiz mümkün değil.

Prof. Sayar: Bu duruma göre, Müslüman’ın kapsama alanı, hangi çerçeve içerisinde bulunacağı veya buyurduğunuz esaslar özellikle belirlenmiştir. Bunun dışında yer aramak, yol aramak, bunu alıp başka yere götürmek, bu budur demek yanlış. Bu nedir? Ona geldiğimiz zaman, şunu söyleyebilirim ki, Kur’ân-ı Kerîm’de, Bakara Suresi’nin ilk ayetinde, mealen; ‘Bu kitap içinde şüphe bulunmayan bir kitaptır ve muttakilere hitap eder’ der. Muttaki, Müslüman’ın somutlaşmış hâlidir; onun yapacağı şeyler vardır, yapmayacağı şeyler vardır. Bunlar ‘muttaki’nin içeriğini oluşturur.  Şimdi buna göre, sorduğunuz soruda geçen kavramla alâkalı çerçevelere bir bakalım.

Çetinoğlu: Muhafazakâr…

Prof. Sayar: Muhafazakâr neyi muhafaza ediyor? Parasını muhafaza eden de bir muhafazakârdır.

Çetinoğlu: İnancını muhafaza eden… Millî ve manevi değerlerini muhafaza eden…

Prof. Sayar: Törelerini muhafaza eden de muhafazakârdır. İngiltere’de bir Muhafazakâr Parti var, neyi muhafaza ediyor? Onlara bakmak lâzım…

Çetinoğlu: Kültürünü muhafaza ediyor.

Prof. Sayar: Kültürünü muhafaza ediyor, tabii ki.

Çetinoğlu: 1950’li, 60’lı yıllarda mütedeyyin tabiri yoktu İnancını muhafaza edene de dilini, kültürünü muhafaza edene de muhafazakâr deniliyordu.

Prof. Sayar: Evet. Muhafazakârlığın içeriğinin doldurulması gerekmektedir. 

Çetinoğlu: Dindar, Türkçü, Turancı, milliyetçi… Bunlar hep sonradan çıktı. Vaktiyle bunların hepsi muhafazakâr şemsiyesi altında toplanıyordu.

Prof. Sayar: Evet.

Çetinoğlu: Dindar deniliyor…

Prof. Sayar: Zaten Müslüman dindar olmak mecburiyetinde. Muttakilik zâten dindarlığı içeren bir kelime. Müslümanı muttaki kılacak esaslar, yerine getirildiği zaman, Müslümansınız demektir

Çetinoğlu: Fakat bugün ‘dindar’ denilen insanların biraz farklı durumlar içerisinde olduğu görülüyor.

Prof. Sayar: İşte bu o ‘norm’un, somut hayatta anormalleşmesinden kaynaklanıyor. Bunun örneklerini çokça verebiliriz. Benim için en çarpıcı örnek, Müslüman’ın, mütedeyyinin, muhafazakârın, muttakinin parayla imtihanıdır. Bu ‘norm’un somut gerçekte normalizasyonun sağlanıp sağlanmamasıyla kendini gösterir. Parayla imtihan için de, mihenk taşı, Cuma Suresi’nin 11. Ayetidir: ‘Bir eğlence ve ticaret gördükleri zaman seni ayakta bıraktılar.’ Demek ki, parayı gördükleri zaman, Hz. Peygamber’i, cuma namazı hutbesini ayakta okurken, Müslümanlar mescidi terk ediyor. Bunu oradaki insanları ayıplamak mâniasında söylemiyorum. Siz veya ben orada olduğumuzda, Hz. Peygamberi dinlerken, ticaret kervanının gelmesi karşısındaki tavrımız ne olurdu, kulaklarımız evvelâ o tarafa, ticaret kervanının mescide gelişini belirleyen sese çekilir miydi?  Bunların cevabı, öyle basit olmasa gerektir.  

Çetinoğlu: Ona bakmak lâzım.

Prof. Sayar: Tabii. Mescit boşalıyor, ama Peygamberi terk etmeyenler de var. Ben on iki kişi tespit ettim. Birden ona kadar, Aşere-i mübeşşere, yerinden oynamıyor; on birincisi ezanı okuyan Bilal, on ikinci de Muaz bin Cebel. Diğerleri dışarıda. Bunlar peygamber görmüş adamlar yâni, ne diyeyim ben şimdi?

Çetinoğlu: O zaman bile öyleymiş…

Prof. Sayar: O zaman bile öyleydi, onu demek istiyorum.

Çetinoğlu: Bugün buyurduğunuz on iki kişi gibi insan bulmak…

Prof. Sayar: Zor. Üzgünüm. Yok diyemem, ama kolay olduğunu pek düşünmüyorum.

Çetinoğlu: Var olmasına vardır da… Biz göremiyoruz… Zaman zaman kırmızı çizgiyi aşanları görüyoruz…

Peki, efendim, ikinci soru: Cemil Meriç, ‘İdeolojiler idrakimize giydirilmiş deli gömleğidir’ diyordu. Necip Fazıl ise ‘İdeolojisi olmayan insan değildir’ iddiasındaydı. Siz ideoloji kavramını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Sayar: Yine bu mevzuda, tipik norm – reel çatışması içerisinde bir çözüme ulaştırılabilir. Kurgulanan ‘norm’un, reel karşısında normalizasyonunun sağlanabilmesi için mutlaka testten geçmesi lâzım. Test edilmekten imtina edilen ve testten geçmeyen ‘norm’ normal olmaz. İdeoloji, ters öncesi bir alana sıkışmıştır. İdeolojiler normal olmayan kurgulamalardır. Hatta onlar test edilmeye dahi ihtiyaç duymazlar. İdeoloji, bir mâniada kulüp tutmak gibidir. Bir insan meselâ Trabzonlu’dur ve haklı olarak Trabzonspor’u tutabilir; yâni onu değiştirmek mümkün değildir.

Çetinoğlu: Ona ideoloji demek mümkün mü?

Prof. Sayar: Hayır, bence değil. Ama ideolojilerin bu tür bir katılığı, dogmatizme açık yanı vardır, onun için misal verdim. Yâni bir insanın kurgulanmış bir ideolojiden sıyrılabilmesi alternatif modeller üzerinde çalışmasını gerektirir. Bir zihniyeti benimsemekle olmaz. Yâni birinin Beşiktaş  veya Galatasaray taraftarı olması gibi… Ne Galatasaray Lisesi’nde okumuştur, ne de Beşiktaş’tan otobüsle geçmiştir, Anadolu’nun bir köşesinde yaşıyordur. Bu onun gibi bir hikâye. Hâlbuki gitmeli, görmeli, ideolojileri kafamızın içerisinde iyice yoğurmalı, mantıkî dedüksiyon sürecine tâbi tutmalıyız. Yoksa dogmatizme düşme tuzağı vardır. Her dogmanın bir pratiği elbette vardır; dogma, pratikle dengelenebilir. Ama bu, ancak nass-ı ka’tiler için geçerlidir. İdeolojiler ise, nass-ı kat’i değil, aklın ürünü olduğu için mutlaka teorik olmalı ve pratikle yüzleşmelidir.  Aklın ürünü olan her şey,  teorik bir çerçeveye varmadan kabul edilirse, durum farklıdır. Diyeceğim şu ki, ideolojilerin de somut gerçekle rabıtalı olması lâzım. Yâni teorileşmesi ve mutlaka pratikle eşleşmesi lâzım; eşleşmediği müddetçe ideolojiler, teorik veya değil, daima ütopyaya kapı açar. Zaten yanlışlanmaması hâlinde dahi bir ütopya kendisini, metafizik bir düşünce kalıbında varlığı götürebileceği söylenebilir.. İdeolojilerden kurtulmak kolay değildir. Onun için rahmetli Cemil Meriç zannediyorum deli gömleği meselesini dile getiriyor. Deli gömleği giymeden ayakta durabilen, hakikat peşinde emekleyen insanlar pek azdır. Gençlik yıllarında hemen her insan, şu veya bu istikamete kırılmış ideolojileri zahmetsizce benimser. Çünkü kendisi imal-ı fikir yapamaz, yapamadığı için de kopyalar. Bir hâl, şeyin nüsha-ı sânisi olmak gibidir.

Çetinoğlu: Söylediğiniz mâniadaki ideoloji için Cemil Meriç’in ifadesi doğru. Necip Fâzıl ideolojiyi; millî, manevi ve insanî değerlere hizmet aşkı olarak düşünmüş olabilir.

 Gençlerimizin vatan sevgisi, millet aşkı, hak-hukuk-adâlet kavramı, nezâket kaideleri, sevgi-saygı konuları hakkındaki davranışlarını genel mahiyette değerlendirmeniz mümkün mü?

Prof. Sayar: Şöyle değerlendirebilirim: Anadolu’da bir laf vardır; ‘Kork, Allah’tan korkmazdan…’ Yâni insan evvela bir Allah korkusu içinde olursa, karşısındaki insana da nasıl davranacağını, en azından ona saygı duyacağını, onun hakkına tecavüz etmeyeceğini bilir. Biz bunu mümin için söylüyoruz. Biraz daha genişletelim, insan diyelim. Her mümin insandır, ama her insan mümin değildir. Ama şunu da söyleyelim ki, lâ-edri şairlerden biri söylüyor:

‘Çünkü bildin müminin kalbinde Allah vvar

Niçin izzet etmedin ol beyte kim Allah var.’

Dolayısıyla, bunu insana şamil kıldığımız için, yâni belki insanoğlunun yürüyüşünün de sonucu, her gelen Hızır, her gece de Kadir Gece’si olmalı.

Çetinoğlu: Dilimiz Türkçenin Ömer Seyfettin ve Ali Canip Yöntem’in Selanik’te çıkardığı ‘Genç Kalemler’ mecmuasında başlattığı dilde sadeleştirme çalışmalarından sonraki istihalelerini yorumlayabilir misiniz?

Prof. Sayar: Şunu söyleyeyim: 20. Yüzyılda dünyada iki büyük dil vardı. Bunlardan biri İngilizceydi, diğeri de Türkçe. İngilizce, 20. Yüzyıla emperyal dil olarak girdi, 20. Yüzyılı aştı, 21. Yüzyılda emperyalist bir dil olmaya niyetlendi ve bunu da başardı. Türkçe ise 20. Yüzyıla emperyal bir dil olarak girdi, sonra birtakım istihalelerden geçti, maalesef Ankara, dil reformuyla Türkçeyi klan dili hâline getirdi. Çok üzgünüm bunu söylediğim için. Çünkü kelimeleri tırpanladıktan sonra sizin düşünce ufkunuz da daralacağı muhakkaktır. Kelime hazineniz ne kadar zenginse, şiiri o kadar kolay yazarsınız, felsefeyi de daha iyi düşünür ve ifade edersiniz. Dahası, tabiatı da daha derinliğine tanımlama imkânına kavuşursunuz. Yâni altmış çeşit renk üzerinden konuşmak başka, beş tane renk üzerinden konuşmak başkadır. Tabiatta var olan renklerin de ton farklılıklarını isimlendirmek, sizin ufkunuzu genişletir, dünyayı algılamanızı kolaylaştırır. Bunu belirtmek için söyledim.

Çetinoğlu: ‘Türkçemizde bu özellik kalmadı’ Diyorsunuz.

Prof. Sayar: Kalmadı. Bu özelliğini kaybetti. Çünkü Türkçenin sentaksı (cümle yapısı) imrenilecek bir yapıya sâhiptir. İki şeyi aklım almaz dil meselesinde. Bir, Araplarda nasıl böyle zengin bir dilin geliştiği; yâni bu adam deve üzerinde bu kadar mükemmel bir dili nasıl üretebilmiş? Nihâyetinde, dil de bir mekân mahsulü. Bir de Türkler bu sentaksı nasıl kurmuşlar? Arapçada, mesela, deve kelimesi o kadar zengin ki… Yüz yetmiş küsur tane deveye ilişkin kelime var. Ama bunlardan her biri, devenin farklı konumunu dile getiriyor. Biz ise, bir tane deveyle yetinmeye çalışmışız. Burada sorun elbette deveye vurgu yaparaktan, zengin kelime haznesine sâhip bir dilin dünyayı kavramada ve anlatımındaki ufuk genişliğidir.

Çetinoğlu: Biz deveci olmadığımız için… At konusunda zengin bir kelime hazinemiz var. Çünkü biz deveci değil, atçıyız. Yeni doğmuş atın adı, üç yaşındakinin, beş yaşındakinin, on yaşındakinin, enenmiş olanların, damızlıkların, yarışta ve binek maksadıyla kullanılanların, yük çekmek için kullanılanların adı başka başkadır. Ayrıca tüylerinin rengine, beyazlarının bulunduğu yere göre ayrı isimler verilir.  

Prof. Sayar: Sonra yılkıya bırakıyoruz o atları.

Çetinoğlu: Evet. Peki, Efendim, Türkçemizin bugünkü durumu hakkında görüşleriniz nelerdir?

Prof. Sayar: Dediğim gibi sentaksı, cümle yapısı mükemmeldir. Kelime üretiminde çok ciddi sıkıntılar var. İşte eşleşemiyor. Bunu bilhassa Batı’da yükselen teknolojinin ürettiği yeni vasıtalar karşısında görüyoruz. Meselâ bilgisayar dilinde, ne bileyim, email diyoruz yahut elektronik posta diyoruz, e-posta diyoruz. Bunların hepsi yabancı kelimeler.

Çetinoğlu: Doğru. Türkçemize musallat olan problemlerden biri de bilgisayar Türkçesi. Sonra yabancı dille eğitim. Türkçe karşılığı varken veya Arapça-Farsça kökenli olmasına rağmen Türkçeleşmiş kelimeler varken batıdan kelime almak hastalığı…

Prof. Sayar: Tamam. Meselâ çok tenkit edilen Arapça, Farsça kelimeleri bıraktık, yerini Garp dillerinden alınan kelimelere bıraktık, neticede Türkçe, klan dili hâlini aldı. Bahsettiğimiz hususlardan dolayı dilimiz güzelliklerini, kendine özgü özelliklerini yitirme aşamasına geldi.

Çetinoğlu: Evet. Benim de yazılarımda en çok temas ettiğim husus bu. Batı’dan gelen her şey cici, Doğu’dan gelen her şey kaka düşüncesiyle hareket ediliyor. Bu, dilimizi büyük çıkmazlara sokuyor. Dilimize yerleşmiş, yediden yetmiş yediye kadar herkesin bildiği kelimeleri kullanım dışı bırakıyorlar. Bu gayretleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Sayar: Temel problem… Biraz önce bahsettiğim Osmanlıcanın zenginliğini besleyen Arapça ve Farsçaydı. Dili sadeleştirme sürecine geçilmesi haklı bir sebebe dayanır. Çünkü Türkiye Cumhuriyetinin Osmanlı’dan devraldığı okumuş yazmış yahut da münevver oranı yüzde 3 kadardı. Ama onların her biri de taş gibi münevverdi. Yüzde 97’si maalesef eçhel-i cühela dediğimiz cahil-cühelâ grubu. Böyle insanlardı. Yâni o zamanki maarif hizmetleri okuma ve okutmaya, bu oranı yükseltmeye dönüktü. Belki biz bugün bu oranı yüzde 90’ın üzerine çektik, ama fakirleşerek. Bu münevveri kaybettik, bu münevveri entel yaptık, entelektüel üretemedik. Bunu kastediyorum. Sıkıntımız bu.

Çetinoğlu: Haklısınız Efendim, Evlerimizi, sokaklarımızı aydınlattık, içimizdeki nur kayboldu. Başka bir soru: Öğretim-eğitim konusunda durumumuz nedir? Okullarımızda öğretim şöyle böyle var ise de eğitim yok deniliyor…

Prof. Sayar: Burada birinci ayak aile içinden gelir. Aile içi eğitim çok önemli. Belki bir çocuk, okula gitmeden, annesinin babasının gayretleriyle okumayı öğrenebilir; fakat çok daha önemlisi nasıl davranacağını bilmesi, bu çok daha önemlidir. Bunu artık okulda vermiyorlar; yâni eğitimi veriyorlar da bunu öğretmiyorlar. Belki öğretecek adamda da o birikim, bilgi ve özellik yok.

 

 

Prof. Dr. Ahmed Güner Sayar’ın Hocası Prof. Dr. Sabri Ülgener Hakkında Yazdıklarından…

Sabri ÜLgener’in Bıraktığı Miras

İktisat bilgisinin hemen yanıbaşmda Ülgener’in düşüncesini besliyen kanal din, hususiyle, İslamiyet olmuştur. Aslında Sabri Ülgener’in düşünce dünyasını kendi içersinde kemale, bir olgunluğa ve itminana götürmede, ‘din’in çok önemli bir payı, o nîsbette kendine has dikkatleri çekici bir hikâyesi vardır. Dinî konularla ilgilenmek herşeyden evvel ona içerisinde doğup büyüdüğü ailevî hayatın sunduğu bir nimetti. Dedesi İsmail Necati Efendi Nakşibendî meşayihinden idi. Babası Mehmet Fehmi Efendi (Ülgener) ise uzun yıllar Bab-ı Meşihat’ta görev almış son devir İslam bilginlerinden idi. Bu muhît içersinde dedesinden tasavvufa meyleden yanını geliştirdi. Baba Mehmed Fehmî Efendi’den şer’î ilimler ile hüsnü hat öğrendi. Tasavvufî eserlerin genç Ülgener’in kafasında bir dizi problemin doğmasına vesile oldularsa da bunlardan yola çıkılarak sosyal bilimler alanında başarılı tezlerin ortaya çıkması için kader, Hitler’den kaçıp İstanbul’a gelen Alman hocaları Ülgener’e yardımcı kılacaktı. Webergil başvuru sistemi ile Ülgener târih, edebiyat, tasavvuf, fıkıh kitaplarından kendi problemleri için sağlam bir zemine kavuşmuş oluyordu. Sabri Ülgener’in İktisat Fakültesi’ndeki Alman hocaları için ‘Aşere-i Mübeşşere’ tâbirini kullanması, mânidardır.

Esasen Webergil adresinin yokluğu, korkarım, bize bugünkü Ülgener’i vermiyecekti. Weber’in ileriye götürülerek Türk-İslâm toplumuna uygulanması Profesör Ülgener’le gerçekleşmiştir.

Weber-Ülgener çizgisinin ehemmiyeti en azından 1774’ü günümüze bağlıyan zaman dilimi içersinde târihî ve aktüel olayların özüne nufûz edebilmede sosyal bilimcileri tek yanlılıktan kurtarmış olmasındadır. Bilhassa Osmanlı devlet geleneği içerisinde yoğrulan bizim insanımızın birçok bağlamlarda Batılı normlara ters düşmesinin en belirgin ifâdesini bizatihi 60 yıllık genç Cumhuriyetimizin târihinde gözlemlenen bazı olaylarda açık seçik görmek mümkündür.

Târihî bir muhasebeye başvurmadan bu düğümlenmelerin varlığını bazı sathî ve kısa soluklu açıklamaların güdümüne vermekle işin içinden çıkılamıycağı bir gerçektir. Ülgener hoca dikkatlerimizi iki asırlık çağdaşlaşma sürecinin yer yer tıkanması gerçeğinin dip köklerine çekti. Tanzimat’a kadar hep bir tutku halinde bir dizi olayın alevlenmesinde adetâ görünmez bir el olan özel mülkiyetçi eğilimler, dış dengelerin de verdiği şoklarla, kadîm Osmanlı ekonomik çerçevesini şirâzesinden çıkarmıştı. Tanzimat’ın ‘ekonomi politik’ine ise bir türlü ayak uydurulamamıştı. İktisadî rasyonelliği, bir hesap-kitap insanı olmanın mesuliyetini sistemleştiremiyen bizim insanımız, bir kuşaktan ötekine, bu mirasını kesintisiz devrederek, 1980’lere ulaşıyordu.

(Sabri Ülgener’e Armağan Kitabı. İstanbul 1987. Özetlenerek iktibas edilmiştir)

(BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU. İKİNCİ VE SON BÖLÜM YARIN VERİLECEKTİR.

 

İktidarlar ve Medya

“Trump- medya savaşının zayiatı: Gerçek ve güven” başlıklı bir makale okudum. Makale Trump’ın başkanlık kampanyasının başlangıcından beri medyaya karşı başlattığı açık savaşın son durumunu değerlendiriyordu.

Trump’ın hedef aldığı kuruluşlar arasında The New York Times, The Washington Post ve CNN gibi ABD’nin köklü medya kuruluşları vardı. Trump bu medyada çıkan haberleri, “sahte, iğrenç haberler”  ve bu haberleri yazan gazetecileri ise “korkunç insanlar” olarak nitelendiriyordu.

Buna karşılık mesela Washington Post gazetesi Trump’ın 558 günlük görev süresi boyunca 4 bin 229 yanlış bilgi verdiğini ve bunun günde 7,6 iddiaya tekabül ettiğini öne sürdü.

Trump basın kuruluşlarını “yalan haber” yapmak ve “demokrasiye zarar vermekle” suçlamasına devam etti. Fakat bugüne kadar karşısına aldığı basının yanlış haberler yapıldığına dair tek bir delil sunamadı.

Trump’ın, gazetecileri “Amerikan halkının düşmanları” olarak hedef göstermesine karşı başını Boston Globe’un çektiği 350 gazete, ‘Halk düşmanı değiliz’ sloganıyla kampanya başlattı.

Trump  basın toplantısı için muhalif gazeteleri dışlayarak kendisine yakın gazetecileri çağırdı. Bu davete ABD’de hiçbir gazeteci katılmadı.

ABD’de bağımsız medya ve devlet içindeki mekanizmalar çok güçlü. Trump bütün sıra dışı ve devlet geleneklerine aykırı davranışlarının karşısında bu kurumların sessiz direnişi ile karşılaşıyor.

Trump ile medya arasındaki çatışmanın tarafları yıprattığı aşikâr. Donald Trump taraftarlarının medyaya güveni azalırken, Trump’ın yalanlarına dair haberlerin yer aldığı medyanın takipçileri de ABD Başkanına iyice güvenmez oldu.

Bu durumu ifade eden cümle ilginç: Truth (Gerçek) ve Trump Arasında Kaybolup Giden Trust (Güven).

Bizde durum aynı mı?

Güvenin kaybolup gitmesi yönünden benzerlik var. Fakat bizde bağımsız medya ve kurumlar güçlü değil.

Türkiye’de gerçek haber ve bilgi verebilen medya o kadar az ki. Toplumsal vicdanda ne medyaya,  ne de Cumhurbaşkanına güven kalmadı.

İktidar, hala bağımsız veya muhalif kalabilen birkaç medya şirketini de kontrol altına alsa, güven daha da azalacak. Bunu görmemek için kör olmak lazım.

*************************************

Türkiye’de Basın Özgürlüğü

Son yıllarda Türkiye, basın özgürlüğü konusunda çalışan uluslararası kuruluşların raporlarında, “kısmen özgür” ülkeler kategorisinden “özgür olmayan ülkeler” kategorisine düştü. Türkiye’de basın özgürlüğü, Bangladeş, Endonezya, Uganda, Kenya’dan daha sınırlı. Türkiye’nin son 15 yılda basın özgürlüğü alanında en kötü performansını gösterdiği ve basın özgürlüğü konusunda en hızlı gerileyen ülkelerden biri olduğunu belirtiliyor.

Demokrasi devleti oluşturan yasama, yürütme ve yargı güçlerinin (erklerinin) ayrılığına dayanır. “Kuvvetler ayrılığı” bir fren ve denge mekanizmasının adıdır. Bu üç kuvvete bir de 4. kuvvet olarak bağımsız medya eklenmektedir. Çünkü doğru haber alma hakkı elinden alınmış ülkelerde sağlıklı seçim ve demokrasi olamaz.

AKP’nin ilk yıllarında iktidarı destekleyen medyanın yanında, yine AKP iktidarına destek veren, Cemaat (FETÖ) medyası ve kısmen bağımsız Doğan ve Ciner gruplarına bağlı ana akım medya grupları da vardı. Bunlara “havuz medyası” eklendi. Sonra Doğan Grubu da pes ettirilerek, Doğan Medya Demirören’e devredildi. Şimdi bunların hepsi kayıtsız şartsız AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın destekçileri oldu.

Türkiye’de şimdi yasama, yürütme ve yargıdan sonra DÖRDÜNCÜ KUVVET medya da partili cumhurbaşkanının kontrolünde.

Böyle oldu da iyi mi oldu? Yaygın ve yandaş medyaya güven kayboldu. Bu grupların gazetelerinin satışları ve TV’lerinin reytingleri düştü. Etkileri azaldı.

*************************************

CHP’nin CNN-TÜRK’ü Boykot Kararı

Cumhuriyet Halk Partisi CNN-Türk TV kanalını boykot kararı aldı. Gerekçeleri “tek taraflı yayın yaptığı, konuk kadrosu seçiminde denge gözetmediği, kendilerine adil ve düzgün ifade hakkı tanımadığı, iktidarın borazanına ve propaganda aygıtına dönüştüğü” şeklinde sıralanıyor.

CHP yetkilileri, bu TV kanalının “muhalefete göstermelik yer verip tarafgirliklerini maskelemelerine, yansızmış numarası yapmalarına alet olmayacaklarını” beyan ettiler. “Bu tiyatroyu, figüranlığını oynayarak meşrulaştırmayı reddettiklerini, kendilerini daha fazla kullandırtmayacaklarını” açıkladılar.

“Yandaş medya” CHP’nin bu tavrını şiddetle eleştirirken, bazı yazarlar da “dik âlâsını AK Parti yaptı bunun” diyerek Doğan Grubu medyaya karşı AKP iktidarlarının yaptıklarını hatırlattı.

Evet, AKP de 2008’de Doğan Medyaya karşı partililerine boykot çağrısı yapmıştı. Fakat yaptıkları bundan ibaret değildi. Çünkü iktidar gücünü kullanıyorlardı.

“İktidar gücüyle bürokratlara da Doğan Grubu’nun ekranlarını, gazetelerini yasakladı. Kamu kurumlarına da gazetelerini aldırmadı, televizyonlarını açtırmadı.”

AKP devlet gücünü o kadar hoyratça kullandı ki, anormal vergi cezalarıyla, siyasi baskılarla Aydın Doğan’ı bunalttı. Sonra Ziraat Bankası’ndan tedarik edilen (tarım ve hayvancılığımızın gelişmesi için kullanılması gereken) kredilerle Doğan Medya’nın (bu arada CNN-Türk’ün de) yandaş Demirören’e devri gerçekleşti.

AKP’nin Doğan Medyaya yaptığı ile CHP’nin CNN Türk TV’ye yaptığı boykot aynı değil. Çünkü iktidar gücünü kötüye kullanmaları söz konusu değil.

CHP’nin boykotu ile Gezi olayları eylemcilerinin boykotu arasında benzerlik kurulabilir. Gezi eylemcilerinin olaylar sırasında haber vermeyen, penguen belgeselleri gösteren TV kanalları ile bu grupların bankalarını boykotu çok etkili olmuştu. Derhal bu kanallarda da olaylar canlı verilmeye başlanmış ve eylemcilerin liderleri canlı yayınlarda konuşturulmuştu.

Bakalım CHP’nin boykotu ne kadar etkili olacak?

“Devrimci Türkler”

Türkiye’nin içte ve dışta birçok sorunu var. Size bunlardan bahsedecek değilim. Sizler zaten bunları biliyorsunuz…

Ancak benim bir felsefem var. Temel sorunları halletmeden günlük dediğim tali sorunları halletmenin mümkün olmadığına inanırım.

Onun için Türklerin ve Türkiye’nin uzun zamandır devam ede gelen müzminleşmiş sorunları var. Mevcut insan tipinden oluşmuş aydın veya idareci tipi ya da karakteri bu sorunları bırakın çözmeyi daha da ağırlaştırıyor.

Aydınların ve siyasetçilerin hatta devlet ve ordu bürokrasisinin ihmali, gafleti ve ihaneti var deyip durduk ama bir arpa boyu yol kat edemedik.

Yazdıklarımızı ve konuştuklarımızı üzerine alan da yok. Tabii bu işlerine de gelmez. Derler mi ki; “bu sorunlarda bizim de parmağımız var”…

Bunları aklıselim Türk Milleti de görüyor. Mevcut aydın ve onun oluşturduğunu zannettiğimiz siyaset ve devlet yapısından hayır yok!

Ne yapacağız o zaman?

“Devrimci Türkler”in tarih sahnesinde yer alışına zemin hazırlayacağız. Çünkü aynen Atatürk döneminde olduğu gibi Türklerin yeniden “devrim” niteliğindeki kararlara ve uygulamalara ihtiyacı var…

Buradaki “devrim” ve “Devrimci Türkler” tanımlamaları sizi 1980 öncesi günlere götürmesin çünkü o anlamda kullanılmamıştır.

Türklerin içinde bulunduğu hali aşmak açısından köklü değişikliklere ihtiyacı var diye anlatmak istiyoruz…

Yeniden Türklük bilincine kavuşmak, devleti ıslah ederek modernize etmek, adaleti düzenlemek, milli eğitimi yoluna koymak, fakirliği ve yoksulluğu ortadan kaldırmak, yer altı ve yer üstü zenginlikleri millileştirmek, ülkeyi çağdaş kapitülasyonlardan arındırmak, milli sanayiyi oluşturmak, gençleri yetiştirmek, inanç sistemini güçlendirmek, Türk Dünyası ile doğru iletişimi kurmak, ülkemizi küresel (emperyalist) saldırılardan kurtarmak ve “Türk için Türk’e göre” bir nizam oluşturmak hedefi ile “devrim”lere ve bunları gerçekleştirecek “Devrimci Türkler”e ihtiyacımız var.

Günümüzün milliyetçileri, solcuları, muhafazakârları, demokratları, liberalleri ve diğer iddia sahipleri başarılı olamadılar. Onun için yeni bir ruha ve silkinişe ihtiyacımız var.

Bunu “Devrimci Türkler” adını verdiğim ve benim gördüklerimi gören, hissettiklerimi hisseden insanlar başaracak. Türkiye’de böyle bir insan tipi ve karakteri var. Hem de hiç azımsanmayacak kadar çoklar. Türklerin tarihinde daima yenilenen bu dirilişin genetik kodları da mevcut…

Ülkenin milliyet ve vatansever insanları bu köklü değişim talebindeler. Yapılan yanlışları ve bu yanlışları yapanları görüyorlar. Bu sebeple yeniden bir Ergenekon için bir ses, bir nefes ve siyaseten bir bayrak bekliyorlar…

Benim adına “Devrimci Türkler” dediğim bu insanlar mutlaka gün gelecek ülkenin mukadderatına el koyacaktır… Böylece Türklerin makus talihi bir kez daha yenilecektir. Hedef Türklük bilinci ile refah içinde yaşayan, şuurlu, eğitimli, mutlu ve huzurlu bir millet ve güçlü Türkiye yaratmaktır. Allah yar ve yardımcımız olsun.

Devlette Yeni Bir Hesaplaşmanın Ayak Sesleri

0

Fitili İlker Başbuğ’un “2009’da askerlerin özel yetkili mahkemelerde yargılanma teklifini getirenler araştırılsın” çıkışı ateşledi. Bu sözün ne anlama geldiğini çok iyi bilen Ak Parti cephesi de hemen İlker Başbuğ hakkında suç duyurusunda bulunarak karşı hamlesini yaptı. CHP tarafı ise konuyu sahiplendi ve o günden bugüne kadar gündemde kalmasını sağladı. Bugün (11 Şubat) Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin grup toplantısında “Devleti Fetö’ye teslim eden kişi Recep Tayyip Erdoğan’dır” diyerek bu tartışmayı belli bir noktaya taşıdı. Peki, bütün bu tartışmalar ne anlama geliyor? Ak Parti, bugün terör örgütü olarak ilan ettiği ve ölümüne mücadele verdiği bir yapıyla neden bağdaştırılmak isteniyor? Bu tartışmanın perde arkasında neler var? Şimdi olayların tarihsel gelişimine bakarak bu sorulara cevap aramaya çalışalım.

Girizgâh kabilinden şu açıklamayı yapmakta fayda var; Türkiye Cumhuriyeti Devleti dâhil dünyadaki bütün devletler belli menfaat gruplarının bir araya gelmesiyle teşekkül ederler. Bu menfaat grupları zaman zaman birbirleriyle ortak hareket ederler zaman zaman da bir güç ve kontrol (iktidar) mücadelesine girerler. İktidar mücadelesine girdikleri zaman da mücadeleyi kazanan(lar) kaybeden(ler)i sert bir şekilde tasfiye eder. Bu tasfiye sürecinde de mantık, vicdan ve adalet duygusu genelde askıya alınır. Tarihimizde Vaka-i Hayriye olarak adlandırılan Yeniçeri ocağının lağvedilmesinden (!) hemen sonra Anadolu ve Rumeli’deki Bektaşi tekkelerinin kapatılması, yönetici ve mensuplarının sürülmesi, pek çok yöneticisinin idam edilmesi bunun örneklerindendir.

Cumhuriyet tarihine baktığımızda İzmir Suikastının (teşebbüsünün) gerekçe gösterilerek Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kapatıldığını, aralarında Kazım Karabekir Paşa gibi İstiklal Harbi’nin önde gelen Paşalarının da bulunduğu pek çok ismin İstiklal Mahkemelerinde yargılandığını ve yine pek çoğunun idama mahkûm edilip bu kararların infaz edildiğini görürüz. İzmir Suikastı yargılamaları gerçekte iktidar mücadelesinin sonucu olarak bir grubun diğer bir grubu tasfiye etmesinden başka bir şey değildi! Menemen İsyanı patlak verdikten sonra Serbest Cumhuriyet Fırkasının kapatılması da benzer bir durumdur.

Bugün “kumpas” davaları olarak adlandırılan Ergenekon ve Balyoz soruşturmaları da köşe kapma oyunu misali bir iktidar mücadelesinden başka bir şey değildi. Ergenekon ve Balyoz soruşturmaları ne tam anlamıyla bir darbe girişimi soruşturmasıydı ne de tam olarak kumpastı. Bir parça gerçek bir parça da kumpastı ancak gerçek olan kısmı mı daha büyük yoksa kumpas olan kısmı mı bunu şu an bilemiyorum. Devlet içinde bir grup gerçekten Ak Parti’yi iktidardan indirmek için bir takım planlar yapıyordu ancak bu planlar başka bir grup tarafından hükümetle birlikte hareket edip devlet içinde belli köşeleri kapma adına bu soruşturmaların başlatılmasına olanak sağladı. Ancak bunu yaparken de suçlu-suçsuz ayrımı yapmayan bir tasfiye hareketine dönüştü.

            Bir üst paragrafta ne demek istediğimizi daha açık ifade edelim. Bu açıklamaları da Ruşen Çakır’ın (yanlış hatırlamıyorsam) 2012’de yazdığı bir köşe yazısından istifade ederek yapmaya çalışalım. Bugün Fetö o dönemde de Gülenciler olarak adlandırılan grup kendisine bir iktidar alanı açabilmek adına 2006 yılında Şemdinli Soruşturmasını başlatır. Ancak, Ak Parti hükümeti o dönemde “kurulu düzenle” ilişkilerini bozmamak adına bu soruşturmaya sahip çıkmaz ve hatta soruşturmayı başlatıp iddianame düzenleyen savcı Ferhat Sarıkaya’yı meslekten ihraç eder. 2007 yılında Cumhurbaşkanı seçimi gelip çattığında ortalık karışır. 367 tartışmaları, 27 Nisan e-muhtırası, Anayasa Mahkemesinin hukuka aykırı “Cumhurbaşkanı seçiminin gerçekleştirilmesi için 367 milletvekilinin genel kurulda hazır olması (toplantı yeter sayısı) şart” kararı ülkeyi bir erken seçime götürür. Erken seçimden Ak Parti güçlenerek çıkar ve MHP’nin de Meclis’te oylamaya katılarak zımni destek vermesiyle Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı olarak Köşk’e gönderir. Fakat bu defa da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı irticai faaliyetlerin odağı olduğu gerekçesiyle Ak Parti’nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’nde dava açar. (Bütün bu gelişmelerin devlet içinde gruplar arası bir iktidar mücadelesinin parçası olduğunu bir kez daha vurgulayalım) Kapatma davasının açılması Ak Parti’de daha doğrusu Ak Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın düşüncelerinde bir değişim meydana getirir. Erdoğan, ne yaparsa yapsın “kurulu düzenin” kendisini bir şekilde tasfiye edeceğini görür ve o güne kadar mesafeli durduğu Gülencilere yaklaşır. O koşullar altında Gülencilere yaklaşmanın Ak Parti ve Erdoğan için bir meşru müdafaa sayılabileceğini söylemek yanlış olmaz.

            Ak Parti’ye kapatma davasının açıldığı günlerde Ergenekon soruşturmaları başlar. Erdoğan, kendi siyasi hayatını müdafaa adına bu soruşturmalara canla başla destek verir. “Ben bu davanın savcısıyım” sözü bu desteği ifade eder. Kapatma davası ve Ergenekon soruşturmaları ile birlikte artık bir Erdoğan & Gülen ittifakı kurulmuştur. Devlette önemli köşe noktalarını ele geçirme amacıyla Ergenekon ve Balyoz soruşturmaları karşı grubu tasfiye aracına dönüştürülür.

            Ak Parti & Gülenciler ittifakı sorunsuz bir şekilde devam eder. Ta ki 2012 yılı Şubat ayına kadar. KCK operasyonlarının yapıldığı günlerde MİT yöneticilerinin Oslo’da PKK yöneticileri ile yaptıkları görüşmelere ait bir ses kaydı gündeme bomba gibi düşer. Bu ses kaydından dolayı KCK soruşturmalarını yürüten savcı ifadelerini almak için MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı ve Oslo görüşmesine katılan diğer MİT yöneticilerini savcılığa çağırır. Erdoğan bu olayı kendisine yönelik bir girişim olarak görür ve Gülencilere karşı fikirleri değişir. Gülenciler artık Erdoğan için güvenilir bir iktidar ortağı değildir. Erdoğan Gülencileri devlet kadrolarından tasfiye etme kararını o günlerde alır. Erdoğan’ın dershanelerin kapatılması kararını açıklamasıyla ayyuka çıkan Erdoğan vs. Gülenciler çatışması Gülencileri tasfiye etme planının bir parçasıdır. Erdoğan vs. Gülenciler çatışmasının 17-25 Aralık süreciyle artık her iki taraf için de geri dönülemez bir savaşa dönmesi ve bu savaşın 15 Temmuz ve sonrasında yaşanan sürece evrilmesi herkesin malumu zaten.

            7 Şubat 2012’de başlayıp günümüze kadar devam eden Erdoğan-Gülenciler savaşı ve Gülencilerin tasfiyesi sürecinde Erdoğan daha önce Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarıyla mücadele ettiği grupla bu defa birlikte hareket etti. Bugün gelinen noktada bu yeni ittifakın ortakları bu ittifakı ne kadar sürdürecekler bilmiyoruz. Ancak yazının ilk paragrafında bahsettiğimiz “Fetö’nün siyasi ayağı” tartışmaları ve bu tartışmanın dile getiriliş şekli ittifakın iki ortağının ayrılma ve güçlü olanın diğerini tasfiye etme zamanının yaklaştığı intibaını uyandırıyor. Daha açık bir ifadeyle devlet içinde yeni bir iktidar savaşını göreceğimizi düşünüyorum.

            Geçenlerde bir dostum Ali Babacan’ın partisini neden hala kurmadığını sormuştu. Ben de şu cevabı vermiştim; “Ali Babacan ve Abdullah Gül ikilisi riske girmeyi sevmeyen sağlamcı kişiler. Partiyi hala resmen kurmadılar çünkü bir şey bekliyorlar ancak neyi beklediklerini bilmiyorum.” Geçen hafta yaşanan gelişmeleri görünce, parti kuracaklarını ilan eden Abdullah Gül ve Ali Babacan ikilisinin yukarıda bahsettiğim iktidar savaşını beklediklerinden emin olduğumu söyleyebilirim.

            İktidar savaşlarını kimin kazandığının kimin kaybettiğinin ise benim için hiçbir kıymeti yok. Yukarıda bahsettiğim gerçekleşmiş ve/veya gerçekleşecek iktidar mücadelelerinin hiçbirinde taraf değilim. Hiçbir iktidar mücadelesinin ne şahsıma ne de ülkeye hiçbir faydası yok bilakis zararı var. Günün sonunda birileri kamu imkânlarıyla saltanat sürdükten sonra, vatandaş geçim sıkıntısından kendisini yaktıktan sonra, ekonomi mahvolduktan ve işsizlik arttıktan sonra, hukuk ve demokrasi ayaklar altına alındıktan sonra ülkeyi hangi oligarşinin yönettiğinin hiçbir kıymeti yok! Allah, insanlarımızı birilerinin iktidar mücadelesi uğruna ülkeyi yangın yerine çevirmesinden korusun.

A l i Ş î r N e v â î Hayatı, Sanatı Eserleri

0

Ali Şir Nevâî (1441-1501) Orhun abideleri ile kemâle eren, Kutadgu Bilig ve Divan Lugati’t-Türk ile gelişen Türkçeyi, yüksek bir sanat dili hâlinde işlemeye çalışan, bu görüşü savunan, Doğu Türk Çağatay edebiyatının en büyük şairi ve edibidir.  Türk diline değer kazandıran üstün bir bilgin ve devlet adamıdır. Emir Timur’un torunu Herat hükümdarı; ilim, sanat ve edebiyat dostu Hüseyin Baykara’nın çocukluk ve mektep arkadaşı idi. Hükümdarın merkezden ayrıldığı dönemlerde devletin idaresini üstlendi. Her yönüyle mükemmel bir insandı. Ailesi çok zengindi. Devletten hiç maaş almadığı gibi devlete yardım da etti. Ali Şîr Nevâî topluma ve insanlığa hizmet etmekten büyük bahtiyarlık duyardı. Bu düşünceden hareketle çeşitli vakıflar kurdu. Edebiyat ve sanatla daha yakından alakadar olabilmek için devlet görevinden ayrıldıktan sonra, 500 yıl sonra bile değerini kaybetmeyen eserler telif etti. Beş mesnevisinden meydana gelen Hamse’si ile Türk edebiyatının ilk hamse yazarı Ali Şîr Nevâî’nin divanlarından hariç 18 ayrı eseri daha vardır. (Hamse: 5 adet Mesnevîyi içine alan eserdir.)

O’nun hepsi doruklarda yer alan eserlerinin bercestesi olan ‘Muhâkemet-ül-Lugateyn’ isimli eseri hacim bakımından küçük olmakla birlikte, muhtevasının değeri ile deryalar kadar engin ve derindir. Kitabın adı: ‘İki dilin yargılanması, karşılaştırılması, muhakeme edilmesi’ m^$anasında bir terkiptir.  demektir. Türkçenin Çağatayca şivesi ile yazılmıştır. Nevâî bu eserinde edebî dil olarak Çağatayca’nın Farsçaya nazaran üstün olduğunu ispat etmiştir. O dönemde ‘batı dillerinin esamisi okunmadığından İngilizceden bahis yoktur. Fakat eseri inceleyenler, Türkçe ile ilim yapılamayacağını iddia edenlere verilecek cevapları, Ali Şîr Nevâî’nin bu eserinde bulabilirler.  

Edebiyat Öğretmeni Sâmi Bülbül, 13 X 21 santim ölçülerindeki 336 sayfalık eserinde Ali Şîr Nevâî’yi; Hayatı, San’atı ve Şahsiyeti ile ve derinlemesine incelemek suretiyle büyük bir hizmet gerçekleştiriyor.

Eserde ele alınan bahis başlıkları şöylece sıralanabilir:

*Çağatay Edebiyatı, *Ali Şîr Nevâî’nin Hayat Hikâyesi, Ali Şîr Nevâî’nin Yaşadığı Yer ve Çağ   , *Yetiştiği Sanat ve Edebiyat Çevresi      , *Ali Şîr Nevâî’nin Dil Bilinci, *Türkçeciliği ve Muhâkemetü’l Lugateyn, *Nevâî’nin Eserleri, *Ali Şîr Nevâî’den Tezkireler, *Hal Tercümeleri, Hatıralar, *Dil ve Edebiyat Eserleri, *Dinî Eserleri, *Târihî Eserleri, *Belge Niteliğindeki Eserleri       , *Eserlerinden Metin Örnekleri, *Şiirlerinde Söz Sanatları, *Çağatay Türkçesinin Dil Özellikleri, *Nevâî’nin Osmanlı Sahası Şâirlerine Etkileri, *Çağatay Türkçesini Öğreten Sözlükler…

Denilebilir ki Sâmi Bülbül’ün eseri, tıpkı Nevâî’nin ‘Muhâkemet-ül-Lugateyn’i gibi, muhtevâsı hacmini kat be kat aşan bir kitaptır.

Bu ülkelerde kahraman olursun, bu millet içinde sahip-kıran olursun diyen 15. yüzyıl Türkistan coğrafyasındaki yazılı edebiyatımızın kahramanı Türkçenin sahipkıranı (söz ve mânâlar sultânı) Ali Şîr Nevâî’nin şiirleri edebî söz ve ses sanatları bakımından çok zengindir. Bunu sağlayan Nevâî’nin dili dikkatle işlemesi; Türk milletinin söylemek istediklerini belli bir usule göre söyleyerek sözün daha iyi anlaşılmasını istemesi, sözü gediğine koymaya çalışması, ahenkli söyleyişi yeğ tutması, Türkçenin ezgili bir dil olması ve en önemlisi Türkçemizin tabîi yapısıdır. Nevâî, devrinin ağız ve şivelerine hâkim olduğu gibi çadırdaki Türk’ün Türkçesinden saraydaki Türk’ün Türkçesine kadar her kesimin diline hâkimdir. Hatta Türkçenin o döneme kadar oluşmuş yazılı kaynaklarına vâkıf olan Nevâî, Türkçedeki bütün söyleyiş inceliklerine yüksek zekâsını da katarak dilimizi işlemiş; hitap ettiği kesimlere göre kimi zaman ağır kimi zaman sâde bir dille ama her zaman akıcı bir üslupla yazmıştır.

Nevâi, söz sanatlarını çok ustalıklı kullanmıştır. O’nun şiirlerini okuyanlar, sanatkârın herhangi bir mecaz, tenâsüp veya istiâre yapmak için asla zaman harcamadığını, yapmacıklığa düşmediğini ve Nevâî’nin böyle hünerli bir ifâdeyi sözün Eserden tadımlık bir bölüm:

tabîi akışı içerisinde söyleyiverdiğini, okuduklarından da zevk alarak anlarlar.

Nevâî’nin şiirleri sehl-i mümteni* örnekleriyle doludur. Aruz, kafiye, redif ve ses tekrarlarını dengeli bir şekilde kullanan şâirin şiirleri ahenklidir; sözden çok mûsıkîye yakındır. Nevâî’nin şiirlerinde son derece güçlü bir ses vardır. O’nu bu anlamda farklı ve yaratıcı kılan çok değişik ve özgün redifler bulabilmesidir. Nevâî, Türkçenin sesine uygun aruz kalıplarını da kolayca kullanmıştır.

Sâmi Bülbül, Nevâî’nin şiirlerinde faydalandığı söz sanatlarını; ‘Teşbih / benzetme’, ‘Tenâsüp sanatı / Uygunluk sanatı’*, ‘Telmih / hatırlatma sanatı’, ‘istihfam sanatı / şüpheye düşürme sanatı’, ‘Hüsn-i talil sanatı / Güzel sebep bulma sanatı’*: Herhangi bir olayı gerçek sebebinin dışında daha güzel ve hayâlî bir sebebe bağlayarak açıklama sanatı’dır. ‘Ses sanatı / bir kökten türemiş kelimelerin bir cümle veya beyitte kullanılması sanatı.’ ‘İştikak sanatı / Türetme): Aynı kökten türeyen sözcükleri bir arada kullanma sanatıdır. Örnek: Dünyada sevilmiş ve seven nâfile bekler. Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.

Ali Şîr Nevâî / Hayatı, Sanatı Eserleri isimli kitap, Türk edebiyatının inceliklerine, san’atına, zarâfetine ve derinliklerine doyumsuz hazlarla dolu seyâhat  etmek isteyenlerin başucu kitabı mesâbesindedir.                                                                                                      

*Sehl-i mümteni:  Söylenmesi kolay görülen fakat benzeri yapılmak istendiğinde güçlüğü ortaya çıkan söz. Bu tür sözler sâdedir fakat ve derin mânâları vardır. Örnekler: 1-Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm  (Yunus Emre), 2-Belâ dildendir ol dildâr elinden dâdımız yoktur. (Gönüldendir şikâyet kimseden feryâdımız yoktur.                                                                                                                                              *Tenâsüp sanatı / Uygunluk sanatı: Mânâ itibariyle birbiriyle bağlantılı kelimelerin bir arada kullanılması sanatıdır. Zıt mânâlı kelimelerin bir arada kullanılması tenasüp değildir. Dîvân şâirleri, tenâsüp sanatında, türlü ilim terimlerini, mitoloji, târih ve mesnevi kahramanlarını, hayvan, bitki ve çiçek adlarını bol bol kullanmışlardır. Şiirimizin vazgeçilmez sanatlarındandır.                                                                                                                                                                           *Hüsn-i talil sanatı / Güzel sebep bulma sanatı’: Herhangi bir olayı gerçek sebebinin dışında daha güzel ve hayalİ bir sebebe bağlayarak açıklama sanatıdır. 

 

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr  www.bilgeoguz.com.tr

 

SÂMİ BÜLBÜL:

     1 Nisan 1965 tarihinde Burdur ili Bucak ilçesi Karacaören köyünde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokul ve liseyi Bucak İmam Hatip Lisesinde, fakülteyi Balıkesir Necatibey Eğitim Fakültesi Edebiyat Öğretmenliği Bölümünde okudu. Lisans bitirme tezini Bağdatlı Ruhi Divanından bir bölümü inceleyerek yaptı. 1987 senesinde mezun oldu, aynı yıl yapılan yeterlilik ve yarışma imtihanı sonucunda Afyonkarahisar’da öğretmenliğe başladı. Sonrasında tâyin edildiği Çorum Osmancık Lisesinde görev yaparken askerliğe çağrıldı ve askerliğini yedek subay öğretmen olarak tamamladı.

     1994 senesinden beri Burdur’da çeşitli okullarda öğretmenlik ve yöneticilik yapan Sami Bülbül, evli ve üç çocuk babasıdır.

     Lise yıllarından beri memleket meselelerine kafa yoran, ‘Biraz okur-yazarımdır.’ diyen yazarımız gençlik liderliği, sivil kuruluşlarında yöneticilik, il temsilciliği ve başkanlık görevleri üstlendi.

     Basılmış ‘Ah’ ve ‘Felâh’ isimli iki şiir kitabı bulunan, şiir yazmaya devam eden şair ve yazarımızın sanat, edebiyat ve meslek dergilerinde; bâzı gazetelerde yönetim, eğitim, toplum ve sanat konularında yazıları yayınlandı. ‘Özgürlük Bar’ isimli bir kısa oyun ile ‘Kimliğimiz Türkçe’, ‘Esenlik Eğitimi’, ‘Yazıcıklar’ ve ‘Türkiye Konuşuyor’ isimli çalışmalarına devam ediyor.

     Sâmi Bülbül: ‘İstanbul’dan Kazan’a, Kaşgar’a Türkçenin bir alfabesi olmalı; bütün Türk yurtlarında Ahmet Yesevî, Yunus Emre, Ali Şîr Nevâî ve Fuzulî ortak ders olarak okutulmalı.’ diyor.

Özenli bir araştırma çalışması olan Ali Şîr Nevâî incelemesiyle karşımıza çıkan yazarımız, Türk dünyasının kutup yıldızlarından birini işâret ediyor.

 

 

KUŞBAKIŞI

Kılıcın Efendileri: SAMURAY

Târihçi Erdal Küçükyalçın Osmanlı-Japon münâsebetleri hakkındaki çalışmaları ve konferanslarıyla tanınan bir isimdir. Her türlü târih okuyucusunun alâka ile okuyacağı 13,5 X 21 santim ölçülerinde, Ekim 2019’da yayınlanan 272 sayfalık ‘Kılıcın Efendileri Samuray’ isimli eser, bu seriden hazırlanacak kitapların birincisidir. Yazarın eserinde Japon târihini şekillendiren savaşçı sınıf samuraylar ön plânda görülüyor. Giyimleri-kuşamları, hayat tarzları ve hayat felsefeleriyle insanlarımız tarafından merak edilen samuraylar gerçekten alaka çekicidir. Kitap, samurayların kuruluş felsefesini, inançlarını ve kendi toplumları içerisindeki durumlarını inceliyor.

TİMAŞ YAYINLARI:

Alayköşkü Caddesi Nu: 11 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-511 24 24 Belgegeçer: 0.212-512 40 00

e-posta: timas@timas.com.tr /  www.timas.com.tr

 

 

BAY ATAÇ GOCUNMASIN HİÇ

Türk Edebiyatında Unutulmayan Kavgalar

Emin Karaca 13,6 x 21 santim ölçülerindeki 376 sayfalık eserinde Türk edebiyat târihinde 1950’den günümüze kadar yaşanan kavgalardan bir demet sunuyor. 

Aralık 2019’da yayınlanan eserde; Fethi Naci – Vedat Günyol, Nurullah Ataç – Yaşar Nâbi Nâyır, Peyâmi Safâ Mehmet Fuat, Tahsin Yücel – Kemal Tahir, Vedat Türkali – Enis Batur… ve diğer ikililerin kavgaları yer alıyor.  

DOĞAN KİTAP:

19 Mayıs Caddesi Nu: 1, Golden Plaza Nu:1 Kat:10 Şişli 34360 İstanbul. Telefon: 0.212-373 77 00

Belgegeçer: 0.212-355 83 16  www.dogankitap.com.tr  e-posta: satis@dogankitap.com.tr 

 

 

OSMANLI SARAY DÜĞÜNLERİ VE ŞENLİKLERİ

Prof. Dr. Mehmet Arslan tarafından hazırlanan eser, 16 X 23 santim ölçülerinde, her biri 400-800 civarında sayfadan oluşan 8 ciltlik bir külliyattır.

800 sayfalık birinci ciltte, Manzum Surnâmeler bulunmaktadır.

Osmanlı saray düğünleri ve şenliklerini anlatan, Osmanlı devrinde yazılmış eserlere ‘Surnâme’ adı verilmektedir. Sûrnâmeler; şehzâdelerin sünnet düğünlerini, padişah kızlarının veya kız kardeşlerinin evlenme merâsimlerini, padişah çocuklarının doğumları vesilesiyle yapılan şenlikleri teferruatlı bir biçimde anlatan eserlerdir.

Külliyatın Birinci cildinde; Âlî, Nâbî, Rif’at, Es’ad, Hızır ve Tahsîn sûrnâmeleri vardır. 6 ayrı kitabın metinleri verilmiş ve bu orijinal metinlere dayanılarak yapılan incelemeler eklenmiştir. Her sûrnâmenin sonuna bir indeks bulunmaktadır. 

640 sayfalık ikinci cilt; ‘İntizâmî Surnâmesi’dir. ‘Surnâme-i Hümâyûn’ olarak da anılmaktadır. Sultan Üçüncü Murad Han’ın şehzâdesi Mehmed (Sultan Üçüncü Mehmed) için 1582 yılında yaptırdığı, Osmanlı târihinin gelmiş geçmiş en muhteşem sünnet düğünü, bu eserde mensur olarak anlatılmaktadır.

16. asrın pek bilinmeyen şâirlerinden İntizâmî tarafından kaleme alınan eser; târih, edebiyat, edebiyat târihi, folklor, sosyoloji, iktisat, devlet yönetimi, gelenek ve görenekler, Osmanlı kültür hayatı vs. açısından çok zengin bir kaynak durumundadır. Bu eserde, İntizâmî Surnâmesi’nin bilinen dört nüshasına ve bu konuda yazılan diğer muhtelif eserlere dayanılarak bu muhteşem sünnet düğününün geniş bir incelemesi yapılmıştır. Daha sonra ise eserin en mühim nüshaları olan Topkapı Sarayı ve Süleymaniye Kütüphanesi nüshalarının transkripsiyonlu metinleri verilmiştir.

Osmanlı Saray Düğünleri ve Şenlikleri serisinin üçüncü kitabı olan ‘Vehbî Surnâmesi’nde, Sultan Üçüncü Ahmed’in şehzadeleri Süleyman, Mustafa, Mehmed ve Bâyezid için 1720 yılında yapılan ve 15 gün devam eden sünnet düğününü konu edinmektedir.

Seyyid Hüseyin Vehbî tarafından mensur olarak kaleme alınan eserin, diğer surnâmeler arasında hususî bir yeri ve emsallerinden ayrı bir önemi vardır. Bu eser, o devirdeki kıyafetler, muhteşem gösteriler, esnaf alayları, verilen hediyeler açısından olduğu kadar günümüze en fazla nüshası kalan surnâme olması bakımından da mühimdir. Ayrıca Lâle Devri’nin bu muazzam düğünle başladığı da söylenmektedir. Eserin önce geniş bir incelemesi yapılmış, daha sonra bilinen en eski nüshası olan İstanbul Üniversitesi’ndeki nüshanın transkripsiyonlu metni verilmiştir.

Sarayburnu kitaplığı tarafından hazırlanan serinin dördüncüsü asıl seride ise 4. ve 5. ciltlerdir.

1...518519520...1.4091.409 Sayfanın 519. Sayfası