10.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 518

Demokrasi ve Hukuk Devleti mi Dediniz?

Gezi davası ve Osman Kavala dosyasının düşündürdükleri!

Peşinen ifade etmek gerekirse, bu davada yargılananlar ve bilhassa Osman Kavala’nın siyasi görüşlerinin yapacağımız bu hukuki değerlendirmede hiç bir önemi bulunmamaktadır.

Tam aksine siyasilerin ve devleti temsil edenlerin bugünde bile yaptıkları gibi, derdest bir ceza yargılamasında mahkeme heyetinin etki altına alınması anlamında, tavsiye ve telkinlerden kaçınmak gerekirdi.

Şu ana kadar kimse Gezi Davasındaki “sürpriz beraat” kararlarının gerçek sebebi hakkında bir şey yazmadı…

Yazanlar ise; gerçeklerle uzaktan yakından hiç bir alakası olmayan “komplo senaryoları” ürettiler…

Dosyanın kapsamını ve bilhassa delilleri bilmediğimizden, bizim yapacağımız değerlendirme, sadece kamuoyunun da bildiği gelişmeler ve hukuki süreçlerden hareketle olacaktır.

Bilindiği üzere, bu dosyada bir hak ihlali olup olmadığı daha önce Anayasa Mahkemesi tarafından incelenmiş ve 5 “karşı oya” mukabil 10 üyenin çoğunluk kararına göre, dosyada “hak ihlâli” olmadığı yönünde sonuca varılmıştı…

Osman Kavala’nın avukatları AYM’nin bu kararından sonra, konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’nin önüne götürmüşlerdi.

Dosyayı inceleyen AİHM 10 Aralık 2019 tarihinde birden çok gerekçeyle, Osman Kavala lehine “hak ihlâli” kararı vermiş olmasına karşın, yerel Ağır Ceza Mahkemesi bir kaç duruşmadır, “kararın resmi tercümesinin ve kesinleşme şerhinin Adalet Bakanlığı’ndan beklenilmesi” şeklindeki usuli sebeplerle, AİHM kararının yerine getirilmesini geciktirmişlerdi…

Mahkeme üyesi hâkimlerin de çok iyi bilebileceği gibi, verdikleri bu ara karaların anayasaya aykırılık türünde bir hukuk ihlali teşkil ettiği kesindi.

Kanaatim odur ki, AİHM’nin kararına uymamanın muhtemel hukuki sonuçları gözetilmiş olmasaydı, sittin sene bu karar o mahkemeden çıkmazdı…

18 Subat 2020 tarihli duruşmada mahkeme heyeti daha fazla bu durumun devam edemeyeceğini bildiklerinden, kendi “hukuki geleceklerini” gözeterek, kamuoyunda sürpriz sayılan bu kararı verdiler.

Bu kısa değerlendirmeden sonra vurgulamak istediğimiz en önemli husus ise; bu durumda bulunan herkesin Osman KAVALA gibi mali imkânlara sahip değilse, şöhretli bir avukatlar ordusu yoksa 28 ay değil, 280 ay sonra bile hukuka ulaşmasının mümkün olmayacağıdır.

Yani, yaşadığı 28 aylık tutukluluk süresine rağmen yine de Osman Kavala, hukuka ulaşmak bakımından şanslı vatandaşlarımız kategorisindedir. Düşünün ki, bıraķın AİHM’e ulaşmayı ve karar almayı, 28 aylık bir sürede AYM’ne ulaşıp da sırası bekleyen ne kadar başvuru vardır acaba?

Özetle; daha önceki yüzyılları bir kenara koysak bile, ilanının üzerinden 97 yıl geçmiş olmasına karşın hâlâ “Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesi” olamamış, hukuk devletinin güvencelerinden de ayrımsız bir şekilde vatandaşlarımızın tamamı yararlanamamıştır…

Yani eski Yunan’dan itibaren “kanun; büyük sineklerin yırtıp geçtiği, küçük sineklerinse takılıp kaldığı örümcek ağı” olmaya devam etmektedir.

Üzgünüm!

Zihniyet Meselesi!

Türk Milleti yüz yıllardır karşı karşıya olduğu bir “zihniyet meselesi” dolayısıyla nesilden nesile aktarılan ve birbirine benzer acı olaylar yaşıyor.

Bu nedenle Türk Milletini bu acılardan kurtarmak ve istikbalde rahat etmesini sağlamak için binlerce yıllık bu probleme el atmak zorundayız

Ancak toplumun geneli tarafından henüz keşfedilmemiş olan bu “zihniyet meselesi” dış güçler ve ülkeyi yönetmek isteyenler tarafından çok iyi analiz edilmiştir. Adeta millet olarak atacağımız her adım öncesinden bunlar tarafından bilinmektedir.

Zihniyetimiz yanlışta olsa nerede ise karakterimiz haline gelmiştir. Bu nedenle eğer zihniyetimizde bir problem var ise bu karakterimize de önemli oranda yansımaktadır. Ancak kanaatimce karakter ve zihniyet arasında çok derin uçurumlar vardır. Yani zihniyet bozuk olsa bile karakter düzgün olabilir.

Türk Milleti unutkandır. Çoğumuza akşam ne yediğimiz sorulsa doğru cevaplar veremeyebiliriz. O sebeple 10 yıl veya 100 öncesini hatırlamak bile mümkün değildir. Acılar, başımıza gelenler ve ödediğimiz bedeller kolayca unutulur. Savaşlar ve depremler bunun en yakın örnekleridir.

Türk Milleti nerede ise aptallık derecesinde saf ve iyi niyetlidir. Olayları gerçeklik ekseninden ziyade duygusallık çerçevesinde değerlendirir. Buna son örnek ise varlığını tehdit eden Suriyeli sığınmacılar konusunda Ensar-Muhacir’in dayatması ile susturulmuş olmasıdır.

Allah, din, peygamber, kutsal kitap gibi konularda akılcılıktan uzak neden olduğu bilinmez bir biat anlayışı içindedir. Camilerde Arapça yapılan duaları bilmeden amin der…en azından kendi dilinde dua edilmesinde bile ısrarcı olmaz. Hurafeye inanmaya yatkındır. Ancak cehennemden çok korkar ve cehennemden kurtulsun diye uyduruk şeyhleri Allah ile arasına aracı koyar. Hatta uydurulmuş din ile din arasındaki farkı çok iyi bilir ama dünyevi nedenlerle buna göre yaşamak işine gelmez… Yaptıkları veya yapmadıkları ile cemiyetin zarar gördüğünü bilir de sesini kolay kolay çıkarmaz.

Eğitimden bir türlü hoşlanmaz. Cehalet rahatsız etmez. Kadercidir!

Çalışkan değildir! Kolaycıdır! Ekmeğini doğrulttuğu zaman şükür eder işi rölantiye alır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Milletine hitaben söylediği şeylerin çoğu aslında millette gördüğü değil görmeyi arzu ettiği şeylerdir. O kanunlarda yaptığı devrimler kadar aslında Türk Milletinin zihninde de bir devrim yaratmaya çalışmıştır.

Türk Milleti sorumluklarını hep başına gelmiş adamlara devretmiştir. Denetim görevinden kaçınmıştır. Hâlbuki “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü dillerden düşmez ama ona göre de yaşanmaz. Bu ona çeşitli mihraklar tarafından da telkin edilmiştir. O da işine geldiği için kabullenmiştir.

Aslında yanlışın ne olduğunu pek ala bilir. Ancak çoğunlukla işine gelmediğinden bu yanlışları yapmaktan da geri durmaz. Bu durumu veya benzerlerini anlatan Nasreddin Hoca Fıkraları, Karagöz-Hacivat atışmaları, hiciv dolu şiirler, deyimler ve atasözleri çok meşhurdur.

Futbol takımı gibi taraf tutar. Yani yanlışlarında bile tutucudur denilebilir. Bu nedenle özeleştiri yapmaktan kaçınır ve topu başkalarının üstüne gönderir. Menfaatleri birçok aile, evlat, vatan, bayrak gibi kutsal sayılabilecek şeylerden önce gelir fakat bu konularda uyarıldığında da hamaset dolu itirazlarda bulunur.

Adaletin gerçekleşmesini ister ama adaletin bu dünyada tecelli etmeyeceğini düşünür. Bu nedenle hak arayışını genel de ahirete bırakır. Zulmü ve zalimi sevmez ama “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığı ile pek de sesini çıkarmaz. Hak, adalet ve hukuk arayışında olanları da Don Kişot olarak niteler! Bilmez dediğimiz bu insan tipi kalkar size durumu İspanyol edebiyatının başyapıtlarından biri olan roman kahramanı Don Kişot ile örnekler…

Günlük yaşar yarını düşünmez. Etraflı da düşünmez. Onun için Osmanlı zamanında “etrakı bi idrak” denilmişti. Yani aklı olanın idraki olmayabilirdi!

Ezan susmamışsa bayrak inmemişse sanki bir sorun yok gibi görür. Hâlbuki yıllardır ABD, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerin sömürgesi olan İslam ülkelerinin de, bayrağı inmemiş ve ezanı susmamıştı..

Mukayeseli değerlendirmelerden uzaktır. Belki de mukayese ne demek farkında bile değildir. Tarih, hukuk, teknoloji ve diğer mukayese etmesi gereken şeylerin önemini de kavramamış olabilir.

Dedim ya aslında bilimsel incelemelere konu olacak bir zihniyet meselemiz var. Hemen itirazlarda bulunabilirsiniz. Ben zaten itirazlarda bulunacak insanlar için bu konuyu gündeme getirmedim. Ben böyle bir zihniyete sahip değilim diyecek arkadaşları da saygıyla karşılıyorum. Lafım sözüm bu tür bir zihniyete sahip insanlarımızadır.

Eğri oturup doğru konuşalım deriz ama doğrular karşısında yanlış konuşmaya ve yapmaya da devam ederiz!

Başarmak ve böylece ülkemize ve de Türk Milletine faydamız olsun diyorsak zihniyetimizdeki arızaları gidermek ve kendimizi değiştirmek zorundayız. Bu konuda bilimsel çalışmalar yapanların topluma önderlik yapması gerekiyor. Haydi, bakalım çıkın öne!

Tecessüs

Her halini merak ediyorum,

Aldığın nefesi bile.

Nasılsın, nerde kiminlesin,

Ne olur anlat bana.

Anlat biraz yorgun kalbime.

Belki gençlik iksirim olursun

Belki de yıllar öncesine götürür,

Götürürsün çocukluğuma…

Nerden nereye mi geldik!

Anla çaresizliğimi,

Şaşkınlığımı anla…

Aslında sendin benim merakım

Tecessüsüm sendin.

Bilmek istiyorum başının ağrısını,

Keyifsiz oluşunu,

Konuşurken ne zaman ağlayacağını…

Merak bu ya,

Hoş gör ne olur,

Hoş gör tecessüsümü….

Derler

Türk’üm, Müslüman’ım diye haykırsam;
Karar hazır: Kâtip, hükmü yaz!.. derler.
Suçum nedir diye sorsam, pot kırsam;
Ceza idam, hemen mezar kaz derler.

Çağa göre Türklük günah, Kur’an suç;
Adalet yok; hükmü veren, hâkim güç!
Muhalif bir birey isen hükmün hiç!
Akla bu düğümü gel de çöz derler.

Oyun açık, kazanıyor zalimler,
Bizi yakar haksızlıklar, zulümler;
Bitmek bilmez işkenceler, ölümler;
Elimizde, değişmeyen koz derler.

Kıral çıplak, göz kapalı, gören yok;
Zalimlere bir tek hesap soran yok,
Mazlum güçsüz, başka yara saran yok;
Çaresize, bu oyunu boz derler.

Yürek pes etmiyor, vicdan sızlıyor;
Vampirler uzaydan bizi gözlüyor,
Boşboğaz söz ile yara tuzluyor,
Sorsak, tehlikeyi kendin sez derler.

Karabudak, böyle gider mi dersin,
Gönül hayır; nefis karışma der, sin!
Sen de bu gidişle alırsın dersin!
Konuşanlar, çeşit çeşit söz derler.

Türkiye otomobil yapabilir mi?

Biz falan şeyi üretebilir miyiz, 20. asrın sorusudur. Tasarlayabilir misiniz? Pazarlayabilir misiniz? Türkiye otomobil üretir mi? Üretir tabi. Üretmeli mi?

1968’de ODTÜ’de çalışmaya başladığımda Fizik Bölümü’ndeki arkadaşlar transistör yapma peşindeydi! Transistör o günlerin yenilikçi ve ileri teknolojisiydi. Türkiye’de transistör yapmak! Ne güzel! Sonra ODTÜ, transistör değil de devrim yapmaya karar verdi. Transistörden tekrar haber aldığımda aradan yıllar geçmişti. Bir devlet kuruluşu, transistör yapmıştı. Ancak küçük bir problem vardı. (Rakamlar tamamen farazidir) Bizim 5 TL’ye mal ettiğimiz transistörü Tayvan 25 kuruşa satıyordu!

O günlerle bu günler arasında dağlar var. Fakat temel problemler aynı.

Şimdi soruyoruz: Türkiye otomobil yapabilir mi? Yapar tabi de doğru soru bu değildir. Doğru soru, “Türkiye, devlet eliyle otomobil yapmalı mı?”dır.

Buhar makinesi yapalım mı?

2020’de otomobil, 1968’deki transistör kadar heyecanlı değil.  Dört endüstri devriminden bahsedilir. Birincisi buhar makinesinin üretime girişidir. İkincisi, kimya endüstrisi ve Henry Ford’un üretim bandı.

Otomobil bu ikinci devrimin göz bebeğiydi. Yüzyıl öncesinin, 1900’lerin yenilikçi ürünü. Sonra Endüstri 3.0 geliyor. Elektronik, bilgisayar. Transistör, 3.0’ın işi. Bugün Endüstri 4.0’deyiz. Yapay zekâ, yapay canlı, üç boyutlu baskı, nesnelerin İnterneti. Peki, Türkiye otomobil yapabilir mi? İsterseniz buhar makinesi de yapar, fayton da. Yapmalı mı?

Herhangi bir şey, mesela otomobil, üretecekseniz önce şu sorulara cevap vermelisiniz: Dünyada insanlar niçin benim otomobilimi tercih edecek? Rakiplerimin kalitesini katlayacak yepyeni bir buluşum mu var? Yok, kaliteyi ucuza mal ettiren bir avantajım? Olağanüstü servis mi veriyorum? Bunlardan birini yapıyor ve ilk defa yapıyorsanız … İşte bu yenilikçilik-inovasyondur. Bid’at yani.

Son bir soru: Benim markam, diğerlerinden daha mı meşhur? (Bu son sorunun da öncekilerle ilgisi var. O tanınmışlık, geçmişte ispat ettiğiniz avantajların hatırlanmasıdır aslında.)

Azıcık, 120 yıl kadar geç kaldınız

İlk etkili kanser ilacını, ilk kolay zayıflama ilacını, ilk yapay zekâlı şoförsüz otomobili yapan çok kazanacaktır. Bu sonuncusu, şu anda sahada deneniyor.

Bunları ilk yapan, rakibi olmadığı için kâr marjını geniş tutacaktır. Fakat bu ancak birkaç yıl sürer. Arkadan bir rakip çıkar ki o, “niçin beni tercih etsinler” sorusuna başka bir cevap bulmuştur. Sonra bir daha, bir daha… Sonuçta ekonominin ilkesi çalışır. Kâr marjı, mevduat faizi seviyesine hatta altına iner. Buna, fiyakalı bir laf olsun diye “konsolidasyon” deniyor. Ürünün yaşam döngüsüdür bu. Son safhada şirketler kapanır veya ayakta kalabilmek için birleşir.

Otomobil sektörü bu döngünün neresindedir? Elektrikli, hibrid de kurtarmıyor. Sektör konsolidasyonda. Bu markaları tanıyor musunuz: Seat, Skoda, Audi, Porche, Volkswagen? Bunlar artık tek firma. Citroen, Opel, Peugot? Bunlar da öyle. Renault, Nissan, Dacia da. Otomobilde konsolidasyon Ford’la başlamış. General Motors, GM, diye bir firma var. Onun Chevrolet, Oldsmobile, Cadillac ve daha bilmem ne markaları vardır. Bunların çoğunun bir zamanlar bağımsız, otomobil şirketleri olduğunu pek az insan bilir.  Ford, daha kaliteliyi daha ucuza yapmasını sağlayan inovasyonu, yani üretim bandını ve işçiye yüksek ücret vermeyi keşfedince bu eskiler sıkışıp birleşti.  Bir de batmışlar var: Packard, Rambler, Nash, ve niceleri…

Peki, ne yapmalı: Google ile rekabet edecekseniz nesnelerin İnterneti ve yapay zekâyı kullananını deneyin. Elektriklide Tesla Model 3 şu anda ikinci elde satılıyor. Galiba yakıt hücrelisi yok henüz.

üretebilir miyiz değil

Ya daha kaliteli, yahut aynı kalitede ama daha ucuz. Bunun için de diğerlerinden daha iyi bir tasarım,  üretim ve pazarlama lazım. Üretim en kolayı. Siz üstün bir tasarım yapar, pazarlamada da rakiplere tur bindirirseniz, Çin’e verin, onlar üretir. Biz falan şeyi üretebilir miyiz, 20. asrın sorusudur. Tasarlayabilir misiniz? Pazarlayabilir misiniz?

Dünyada başa güreşen iPhone’un arkasında şöyle yazıyor: ABD’de tasarlanmış, Çin’de üretilmiştir!

Pazarlama gurusu Seth Godin, “Geçen asırda“, diyor, “İş yapmak ayakta duran bir adam gibiydi. Kafası üretim, sol kolu tasarım, sağ kolu pazarlamaydı. Önemli olan üretimdi. Ürettikten sonra elinizi öpene satardınız.” “Bugün“, diye devam ediyor Godin, “Adam iki elini havaya kaldırmış. Önemli olan tasarım ve pazarlama. Üretimi herkes yapar.” Biliyorsunuz, on yıllardır Türkiye’de yabancı otomotiv markalarının üretimini yapıyoruz. En büyük ihracat kalemimiz o. Fakat tasarım onların, pazarlama onların, başka kritik bileşenler de onların.

Tank? Uçak?

Türkiye otomobil üretir mi? Üretir tabi. Üretmeli mi?

Bu düşünce zincirinin bir istisnası var. Tank için, savaş uçağı için, hava savunma sistemleri için böyle düşünemezsiniz. İşte Altay Tankı’na sahip olmayasınız diye çelme üstüne çelme yiyorsunuz. Patriot ile S400 arasına sıkışıyorsunuz. F35 ile SU bilmem kaça da.

Üreteceksek bunlara bir göz atmalıyız. Uygun tank motoru ve jeneratörü, zırhı, imkânsız değil. Sadece bunu araştırıp becerecek malzeme bilimi, o bilime erişecek üniversite gerekiyor. Şimdi söyleyin bana: Siz bunları yapabilir misiniz? O üniversiteyi, o araştırma merkezini kurup liyakat sahiplerine teslim edebilir misiniz?

Yusuf Akçura Suriye’den Bildiriyor

“Önceden beri Suriye halkının ahlâkının kötü olduğunu işitiyordum. Bunlara aldatıcı, dolandırıcı, hilleci diyorlar. Seyahat Rehberi’nde bu konuda şöyle yazıyor: Kalabalık yerlerde cüzdanınıza sahip olunuz, bir şey satın alırken pazarlık yapın, geri verilen paranın doğru olduğuna, sahte olmadığına dikkat edin. Ve başka şeyler yazmakta.

Vak’a bu gibi aldatıcılar Suriye’ye has değil, İstanbul’da insanı az aldatmıyorlar, yolcuların cebine az girmiyorlar, para üstü verirken mutlaka beş-on kuruş eksik veriyorlar.”

“Ulema ve münevver sınıf kendi halkının talim ve terbiyesine hiç ehemmiyet vermiyor. Onlar, bilinmeyen büyük siyasî hayaller ya da temelsiz tasavvurların arkasından gidiyorlar. Geldiğim gün elime artık tedavülde olmayan sahte para verdiler. Sadece burada değil, bütün Türk memleketinde hangi akçenin geçmediğini, hangisinin geçtiğini anlamak mümkün değil.”

“Para ve ticaret tarafları şöyle: Parayı çok seviyorlar, hem çok iyi tüccarlar, eski Fenikelilerin kanları hâlâ damarlarından çıkmamış. Lâkin ticareti hâlâ Finikeliler zamanındaki şekilde yapmaya çalışıyorlar. Aradan geçen birkaç bin yılı hesaba alıp üzülmüyorlar.”

“Amerikalılar Avrupalılarla konuşurken bizim, Şarklıların en büyük eksikliklerini ahlâk ve terbiye olarak gösteriyorlar; öyle ki aldatıcılığı, hırsızlığı, hilekârlığı, müfsidliği hatıra getiriyorlar; hem bazıları gülerek: ‘Sizin dininizde ahlâk meselesinden çok bahsediliyor, neden halkınız bu dinî esasları tamamen unutmuş?’ diye soruyorlar.”

“Onlar memleketlerinden binlerce kilometre uzaktaki bir yerde bu nevi hayır işleri yapıp uğraşırken bu yerin kendi halkı, bu yerin resmî sahipleri parmaklarını kımıldatmaya üşenip yatsalar, onların acı söz söylemeye de, gülmeye de elbette hakları olur.”

Böyle aktarıyor Üstad, 28 Nisan 1913 tarihli ve o zamanki Vakit Gazetesinin 1187. sayısında yayınlanan “SURİYE’DEN III” başlıklı mektubunda; İslâm Dünyasının hâl-i pür melâlini. 100 yılı 7 geçiyor; değişen nedir?

“Müslüman dünyası ve bu dünya içinde yer alan Türkler, kısa zamanda âdettekinden fazla çalışıp Hristiyan dünyası ile aralarında kalan uzun arayı azaltamazlarsa sadece siyasî istiklâlleri değil, medenî istiklâlleri de tehlikeye girecek.”

Öngörüleri fazlasıyla çıktı. Demek ki o derin aymazlığı net bir vuzuhla ve uzak görüşlülükle gören, bir iç çekişle de ifade eden aydın dimağlar varmış; Akçura gibi. Çözüm ve çıkış yollarını bile söylemiş:

“Medenî ve millî varlıklarını korumak için ise; milliyetlerini kuvvetlendirmeye, Garp medeniyetini temsil etmeye, dinlerini ıslah etmeye, yani safvet ve hakikat-ı asliyesine döndürmeye, bid’atlardan kurtarmaya mecburdurlar.”

  “Garp medeniyetinin maddî ve manevî silahlarını eline alan kişi; tarih, edebiyat ve iktisadiyat sahalarında bu silahları istimâl edip milliyetini kuvvetlendirir. Dinî ıslahatın, kuvvetlenen milliyet ile birleşmesinden din-i millî çıkar.”

Muharririmiz Suriye’den bildirdi sayın seyirciler.

 

(Kaynak: Yusuf AKÇURA, Suriye ve Filistin Mektupları, (Hazırlayan: İsmail Türkoğlu),

               Ötüken Neşriyat, İstanbul 2016, sayfa 28 ilâ 36.)

İyi Gidiyor mu?

Türk siyasetine eğer biraz ilgiliyseniz Türkiye’deki havanın son 3 senede ciddi şekilde döndüğünü gözlemleyebilirsiniz. Bu değişime farklı farklı yönlerden yaklaşarak farklı açıklamalar getirmek mümkündür. Köhne bir iktidarın varlığı süregelirken değişen dünyanın ektisi altında büyüyen yeni bir gençliğin gelmesi önemli bir etkendir. Dünyanın genelinde özgürlük, eşitlik, adalet gibi belli başlı kavramların giderek daha derin anlamlar kazanması da göz ardı edilemezdir. Dünyanın teknolojik gelişmelerin neticesinde kocaman bir köy haline gelmesini de unutmamak gerekir. Bu değişim rüzgârının üzerine düşünürsek daha başka epey faktör sayabiliriz ama ben bu değişim ateşini yakan aktöre değinmek istiyorum bu yazımda. Uzun bir zaman sonra köşemde İYİ Parti’yi ağırlayalım diyorum…

3,5 senedir köşe yazarlığı yapıyorum ve 2,5 senedir de İYİ Parti hareketinin bir mensubuyum. Objektif olacağıma dair kendime söz verdiğim için kendi partime hiçbir zaman iltimas geçmedim. İYİ Parti’nin kalemşorluğunu da asla yapmadım, yazılması gerektiğinde partimi öven yazıları mutlulukla yazdım yeri geldiğinde de hataları çekinmeden dillendirdim. Düzenli olarak yazılarımı okuyanlar da bana bu konuda hakkımı teslim edeceklerdir. Bir insan iki farklı statüyü üstlenebilir ve bu çok da doğaldır, bir kimse aslında aynı anda hem köşe yazarı hem de bir partinin üyesi olabilir. Fakat maalesef ki son dönemde kimileri ona buna yaranabilmek için, onun bunun gönlünü hoş tutup bir partide veya devlette yağlı ballı makamlara konmak için bu işleri birbirine bulaştırıp rezil ettiler. Kalemlerini amaçlarından saptırıp altın detektörü olarak kullanmaktan utanmadılar. Söylemek isterim ki ben zinhar kalemimle altın aramıyorum, doğru bildiklerimi savunmaya gayret ediyorum. O yüzden yazdığım bir yazıdan veya yazacağım bir yazıdan zerre kaygı duymuyorum. Beni üzecek tek ama tek husus birilerinin kalbini istemeden kırmak, birileri hakkında istemeden yanlış değerlendirmelerde bulunmak olur ve bu olursa da özür dilemekten bir an bile tereddüt etmeyeceğimden emin olmanızı isterim.

Pek çok kez yinelediğimi bir kez daha yineliyorum, İYİ Parti Türkiye’deki değişim ateşini yaktı. AKP’nin kendisini dev aynasında gördüğü günlerde, eline sopayı alıp konuşmaya kalkanların kafasına tak tak vurduğu dönemde gidişata dur demek için yola çıktı. İlerde o günlerden bahsedildiğine adımın İYİ Parti’yi kuranların arasında anılacak olması beni fevkalade mutlu ediyor. O günlere gidersek hatırlarsanız İYİ Parti kurulurken Atatürk ilkelerinin savunucusu, özgürlükçü, milliyetçi, ilerici ve herkesi kucaklayacak bir merkez partisi olma idealini taşıyordu ya da en azından bu niyetin hâsıl olduğu anlatılıyordu. İYİ Parti kurulana kadar CHP’nin organizasyonlarında gönüllü olarak yer almış, CHP’nin duruşunu takdir etmiş ve CHP’yi desteklemiş bir birey olarak İYİ Parti’ye kurucu üye olarak katılmamada işte bu ideal belirleyici olmuştu. Ülkede değişimin acilen gerçekleşmesi gerektiğini, AKP’nin acilen yolcu edilmesi gerektiğini savunuyordum ama bunu CHP’nin bazı nedenlerden dolayı başaramayacağını düşünüyordum. İYİ Parti’nin bu işi başaracağına dair umutluydum ama meğer Polyanna’da Çerkeslik varmış ve ben Polyanna ile uzaktan akrabaymışım…

 İYİ Parti kurulurken bambaşka siyasi geleneklerden çıkmış insanlar bir araya geldi ANAP’lılar, DYP’liler, DSP’liler, CHP’liler, AKP’liler ve tabii ki ülkücüler. Bu geleneklerin en baskın olanı ülkücü gelenekti, kendisini ülkücü olarak tanımlayan köklü bir kitle önce Meral Akşener’in MHP genel başkanlığı için sonra da yeni parti için önemli fedakârlıklar yaptı, bunu sanıyorum kimse inkâr edemez. Bunu nasıl inkâr edemiyorsak sadece ve sadece ülkücü kadroların çalışmalarıyla tam anlamıyla bir başarıya ulaşamayacağımızı da inkâr edemeyiz diye düşünüyorum. Eğer yalnızca ülkücü gelenek Türkiye’yi o kocaman bayram sofrasının etrafında birleştirmeye yetseydi MHP’nin tarihinde aldığı en yüksek oyu %18 olmazdı. Partide bulunduğum ilk günden beri bana partiye dair düşüncelerim sorulduğunda bu konuya dikkat çekmeye çalıştım. İYİ Parti’nin hedefi bir şekilde barajı geçip mecliste grup kurmak olmamalı, her zaman büyük oynamalı ve diğer partilere kıyasla daha kapsayıcı olmalı dedim. İYİ Parti asla güncelleme almış MHP olmamalı küçük olsun ama benim olsun minvalindeki hastalıklı düşüncelerden uzak durmalıyız dedim.

 

Bunu sadece ben söylemedim analistler ve anketörler benim söylediklerimi doğrular nitelikte değerlendirmeler koydular ortaya. Kıymetli İskender Öksüz hoca, 2018’deki Afyonkarahisar çalıştayında bu konuya uzun bir konuşmayla değindi. Üzülerek söylemeliyim ki bu söylenenleri ciddiye alan pek kimseler olmadı, olamadı. Bugün İYİ Parti tepedeki lüzumsuz tepişmelerin altında eziliyor, partinin başarısı ikinci plana atılıp şahısların koltuklarını koruması uğuruna yakışıksız adımlar atılıyor. İşin en şaşırtıcı kısmı ise garip iktidar kavgalarının doğurduğu sıkıntılar yüzünden MHP’den ayrılan, MHP’de düşündüklerini yüksek sesle söylemeye başladığı için düşmanlaştırılarak partiden ihraç edilen ülkücülerin bugün İYİ Parti’de başkalarına karşı aynı tavrı ortaya koyması oluyor. Parti içi demokrasi fukaralığı çekildiği için partilerinden ayrılanlar, bugün yeni kurulan sicili tertemiz İYİ Parti’de parti içi demokrasi kisvesi altında hiç de şık olmayan uygulamalara imza atıyor. Evet, bu parti müthiş zorluklarla kuruldu vaktinde miting yapmak için para lazım olduğunda cebindeki 20 liranın 15 lirasını düşünmeden ortaya koyan bir liseliydim ben. Yokluktan eldeki bayrakları teşkilatlar arasında paylaştığımız, saatlerce alanları süsleyip ekmek arası peynir yediğimiz günleri yaşamış bir İYİ Partiliyim ben. Bu imkânsızlıklar ilk başlarda kurumsal kimliğin oturtulmasını zorlaştırıyordu ve bütün partililer bunu anlayışla karşılıyordu ama bugünkü tabloda İYİ Parti ahbap çavuş ilişkilerinin örümcek ağı tarafından sarmalanmış durumda. Belli makamlarda bulunanlara yakın duranlar baş tacı ediliyor, ‘’Ne oluyoruz efendim, nereye gidiyor bu yolun sonu ?’’ demeye kalkanlar da hemen ötekileştiriliyor. İlk olağanüstü kurultayımızda neredeyse 40 bin kişiyi Ankara’da toplamışken bugün ilçe kongrelerini yaparken 500 kişilik salonları dolduramıyoruz sormak isterim bunun farkında mıyız?

İYİ Partili her üye bu partinin bu topraklara iyilik getirmek için kurulduğunu kulağına küpe etmeli, hiç kimsenin bu niyetten değerli olmadığını zinhar unutmamalı. Bu parti memlekete aydınlık getirmek için kuruldu ufak bir grubun al gülüm ver gülüm anlayışıyla partideki koltuklara çökmesi için doğmadı, bunca kavga 3-5 kişinin başkancılık oynaması için edilmedi. Gidişat iyi olmasa da memleketimizin halen İYİ Parti’ye ve onun çalışmalarına ihtiyacı var, İYİ Parti’nin ulusa hizmette üstleneceği hayati görevler var. İYİ Parti’nin sahip çıkılmaya, sahipsiz bırakılmamaya ihtiyacı var. Bu yüzden İYİ Partililer olarak her birimiz tutumlarımızı gözden geçirmekle mükellefiz. Mesela yolları ayırdığımız insanların arkasından ‘’bağırsakları temizliyoruz’’ gibi çirkin yorumlardan uzak durmalıyız. Hatta uzak durmakla kalmamalı bu hareketi nasıl daha da büyütebiliriz diye kafa yormalıyız. Bir kişinin gidişi 200 bin kişinin canını yakmaz deyip kendimizi gazlamak yerine tam büyümemiz gereken anda neden birilerini kaybediyoruz diye samimi muhasebeler yapmalıyız. Anketlerde %23 İle başlayan İYİ Parti’nin nasıl bugün bir partiyle ittifak kurmadan meclise dahi giremez vaziyete geldiğini aynaya bakıp sorgulamalıyız.

 

İYİ Parti başak kokulu emeğin, hasret yüklü alın terinin sarı saçlı asi çocuğudur. Türk siyasetine nefes aldıran, kara bulutlar arasından güneşin selamını taşıyan bahar kokulu yağmur damlasıdır. Tüm hatalara rağmen hala yaşıyorken, tüm bu olanlara rağmen hala şansımız varken payımıza düşeni yapmak zorundayız. Bunu bizleri umut bilip emekli maaşından artırdığı 100 lirayı Meral hanımın eline tutuştururken ‘’Memleketi kurtar kızım!’’ diyen şehit annelerine borçluyuz. Başımızı yastığa koyduğumuzda rahat uyuyabilmek için, ülkede yer yerinden oynarken ‘’Ben üzerime düşeni yaptım !’’ diyebilmek için vicdanımıza ve benliğimize borçluyuz bunu.

Tüm İYİ Partililerden özellikle de İYİ Partili yöneticilerden rica ediyorum lütfen hakkaniyetli olun ve sorun artık şu soruları kendinize!

Ne yapıyoruz efendim, nereye gidiyor bu yolun sonu?

Nedir bu saçma sapan işler?

İyiye gidiyor mu haller?

İYİ Parti iyi gidiyor mu?

Sorun artık şu soruları!

Yoksa korkarım bir daha kimse size soru falan sormayacak.

Yoksa korkarım bir daha kimseye cevap vermeniz gerekmeyecek.

Yoksa korkarım sessizlik ölüm gibi çökecek partiye…

Büyük Davalar ve Küçük Meseleleri Dert Edinmek

Tarihte iz bırakmış, kitlelerin gönlünde yer etmiş, uzun yıllar saygı ve sevgi ile anılan büyük insanların hep bir davaları, bir dertleri oldu.

Kur’an-ı Kerim’de adı geçen bütün peygamberlerin, ülkelerinin bağımsızlık mücadelesine önderlik etmiş liderlerin dertleri vardı.

Sadece bunların değil, çevresinde suç işlemeye yönelmiş kişilerin ıslahını, mahallesinde fakir ve aç insanları doyurmayı veya yoksul ailelerin çocuklarının eğitimini kendisine dert edinmiş yüksek ahlaklı kişilerin de vicdanlarda bıraktığı izler derindir.

Kendisini Türkiye’nin yeşil alanlarının çoğalıp gelişmesine adayan “Toprak Dede” Hayrettin Karaca’nın da, cüzzamla savaşa adayan Prof. Dr. Türkan Saylan’ın da, Türk Dünyasına gönül köprüleri kurmaya çalışan Prof. Dr. Turan Yazgan’ın da bir derdi vardı.

Önceki yazımda anlattığım İlahiyatçı Osman Egin “Kur’an’dan sapmalarımızı din görevlilerinin ve dindarların bir derdi olmamasına” bağlıyor.

Kendisi de Diyanet mensubu bir din görevlisi olan Osman Hoca özeleştiri yapıyor: “Karşıdan bize yani dini anlatanlara bakanlar bizim dertli olmadığımızı, zevk u safa içinde olduğumuzu görüyorlar. Sohbet bittikten sonra nerelere gittiğimizi görüyorlar. O zaman kitle ile bağlantımız kopmuş oluyor.”

Osman Egin TV programında o kadar güzel şeyler söyledi ki, O’nun sözlerini temel alarak aşağıdaki meseleleri de yazmadan edemedim.

********************************

Ücret İsteyenlere Tabi Olmayın

Osman Egin, TV’de “Gençler dinden soğuyor, Deizme kayıyor diye din görevlilerinin bir kaygıları var mı?” sorusuna olumlu cevap veremedi.

“Problem var ama bunu tam da dert edindiğimizi söyleyemem. Bunun dert edilmesi, uykularımızı kaçırması lazım ki etkili olalım.”

“Gençlik yoldan çıktı deniyor. Sümer kitabelerinde de aynı şeyi yazıyor. Gençliği yoldan çıkaran kim? Cevabı belli, ben. Çünkü bu işin derdini dert etmiyorum” dedi.

Böyle meseleleri dert edinenlerin, dava sahibi olanların maddi menfaat beklentisi olmaz. Zaten Yasin Suresinde “sizden bir ücret istemeyenlere tabi olun” deniyor.

“İslam’daki ‘tabi olmak’ körü körüne tabi olmak değildir. Bilinçle ve bilgi ile sorgulamakla tabi olmaktır.”

Ama bugün dini tebliğ ettiğini ifade edenler ister Diyanet camiasından, isterse tarikat ve cemaatlerden ve isterse İslamcı geçinen siyasiler olsun bizden sürekli para ve destek istiyorlar.

“Kuruma zekât verilmez, camiye zekât olmaz, Kur’an kursuna zekât olmaz, medreseye zekât olmaz. Kime olur? İnsana…”

Buna rağmen hep yardım topluyorlar. Ama camilerde, dernek ve vakıflarda veya belli fonlarda toplanan paraların akıbetinin, hatta devlet adına depremzedeler için toplanan fonların akıbetinin sorulmasını dahi istemiyorlar.

Aklını, iradesini, vicdanını kendilerine devretmiş, karşılarında “gassal karşısındaki meyyit gibi” yani ölü yıkayıcı karşısındaki ceset gibi davranan müritler/ şakirtler/ taraftarlar olmamızı istiyorlar.

İbnü’l Cezvi “Şeytanın Ayartmaları” kitabında, Şeytanın ayarttıkları arasında tam da böylelerini sayıyor: “Vakıflar, dernekler kurarlar, ‘insanlardan hayır yapacağız’ diye alırlar ama kendi menfaatleri için kullanırlar.”

Ayette de “Allah’ın yolunda infak edeceğiz deyip de infak etmeyenler, aldıklarını yerine ulaştırmayanlar azapla müjdelenmiştir.”

“Şeytanın ayarttıkları” arasına giren ve “azapla müjdelenenleri” desteklemeyenlerin ise sözde Müslümanlar tarafından “sapık” ilan edilmesi de garip bir tecelli olsa gerektir.

********************************

İslam’ı Anlatma Yöntemi

Mehmet Akif “asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” demişti. Yani çağdaş anlayışa uygun bir tebliğ yöntemi geliştirmeliyiz diyordu.

Acaba modern araç ve gereçleri kullanarak, sosyal medya, cep telefonu ve bilgisayarlar üzerinden anlatmak etkili bir tebliğ sonucu verebilir mi?

Hadis-i şerifte “olayları sonuçları ile değerlendirin” buyuruluyor. Diyanetin ve dini tebliğ ettiği iddiasında bulunan bütün kurumların, İmam Hatiplerin, Kur’an Kurslarının, camilerin, derneklerin, vakıfların ve cemaatlerin maddi imkanları ve devlet destekleri diğer bütün kurumlardan daha fazla. Her türlü çalışmalarına rağmen “İslam’dan soğuma” olayı bir gerçek.

Çünkü gerçek dindar insanların birinci vasfı özü sözü bir olması ve güzel ahlak örneği olmalarıdır. Bu faaliyetleri yapan “dindarların” örnek olma özelliği yok.

Bakın, onbin dolar değerinde (25 asgari ücrete eşdeğer fiyatlı) çanta ve ayakkabılar kullanmasıyla eleştirilen bir hanımefendi var. Bu hanımefendi, kadın il müftü yardımcıları ve baş vaizlerle yaptığı yemekli toplantıda onlara, “ağızlarınızdan dökülecek her bir kelimeye ve göstereceğiniz örnekliğe bütün toplumun ihtiyacı var. İslam der ki israftan kaçının, ölçülü yaşayın” dedi.

Diyanet İşleri Başkanı kendisi milyonluk makam araçları kullanıyor. Eşine vakıftan araç tahsis ediyor. Ama vatandaşa “ucuza almak için akşam pazarına çıkın” tavsiyesinde bulundu.

Örnek olmayanların din üzerinden tavsiyeleri ters etki yapıyor, din kisveli sözler öfke biriktiriyor.

“Adalet, hak ve hukukun üstünlüğü diyoruz. Hukuk asgari ahlaktır. Hukukun üstünlüğü yerine ahlakın üstünlüğünü koymamız lazım.” Ama hukuku bile mumla arıyoruz.

Sahabenin peygambere sorusu “hangi davranışı yaparsam daha güzel olur?” şeklinde idi.

Bize hangi sözü kaç sefer tekrarlarsak, maddi taleplerimize kavuşacağımız öğretiliyor. “Onlar yapmanın peşinde idi, biz söylemenin peşindeyiz.”

Demek ki, “Müslüman oldum demekle Müslüman olmak farklı şeylerdir.”

********************************

Osman Egin’den Son Söz Niyetine

·         Biz dindarlığı dini dar bir hale getirdik. Bu dini darlığı aşmamız lazım. Çünkü kimse sığmıyor, biz de sığmıyoruz.

·         Hz. Peygamberin bütün insanlığa son hutbesi olan “Veda Hutbesi” sadece bir sayfadır. Üstelik bu hutbe üç yerde (Arafat’ta, Müzdelife’de, Mina’da) okunan hutbelerin tamamıdır.

·         Mübarek bir insanın her anı mübarektir. Mübarek bir insanın oturduğu her mekân mübarektir. Biz mübarek olmadığımız için mübarek ay / gün ve mübarek mekanlar arıyoruz.

Safahat

0

Mehmet Âkif Ersoy’un şiirlerini topladığı, yedi kitaptan oluşan şiir külliyatının adı ‘Safahat’tır. Külliyatta toplam 11.240 mısralık 108 adet şiir bulunmaktadır. Mehmet Âkif Ersoy, İstiklal Marşı’nı Safahat’a koymamış, sebep olarak da; ‘Çünkü ben onu milletimin kalbine gömdüm’ demiştir.

 Külliyattaki birinci kitap ‘Safahat’ adını taşımaktadır. Safahat külliyatının içindeki kitapların her birinin ayrı ayrı isimleri vardır. Ciltler halinde birkaç basımı yapılmış olan Safahat, Latin harflerle tek cilt halinde basılmıştır.

 

 Safahat Külliyatı

 Bu yedi kitabın ilk altısının baskıları İstanbul’da, yedinci cilt ise Mısır’ın başşehri Kahire’de basılmıştır. Safahat’ı bir araya getiren kitaplarla ilgili bilgiler ise şöyledir;

 

 1. Kitap: Safahat: Siyâsî olaylar, mistik duygular ve dünyevî görevlerden bahsedilmektedir. İçerisinde 44 adet şiir bulunmakta ve 3084 mısradan oluşmaktadır. 1911, 1918 ve 1928 târihlerinde eski harflerle üç baskı yapmıştır.

 

 2. Kitap: Süleymaniye Câmii kürsüsünde: Süleymaniye Câmiine giden iki kişinin söyleşileriyle başlamaktadır. Kürsüde Seyyah Abdurreşit İbrahim’in konuşturulduğu, uzun bir bölümle devam etmektedir. İçerisinde bir şiir bulunmakta ve 1002 mısradan oluşmaktadır. 1912, 1914,1918 ve 1928 yıllarında, eski harflerle dört baskı yapılmıştır.

 

 3. Kitap: Hakkın Sesleri: Topluma İslâmî mesajı yaymaya çalışan on manzumeden oluşmaktadır. Ateizme, umutsuzluğa ve ırkçılığa çatmaktadır. İçerisinde on şiir bulunmakta ve 482 mısradan oluşmaktadır. Eski harflerle 1913, 1918 ve 1928 yıllarında üç baskı yapılmıştır.

 

 4. Kitap: Fâtih Câmii Kürsüsünde: Bu kitap da Fâtih Câmiine giden iki kişinin söyleşileriyle başlamaktadır. Vaizin uzunca bir konuşmasıyla da devam etmektedir. Tembellik, irtica ve Batı taklitçiliği eleştirilmektedir. İçerisinde bir şiir bulunmakta ve 1692 mısradan oluşmaktadır. Eski harflerle 1914 yılında iki, 1918 ve 1924 yıllarında da toplam iki olmak üzere dört baskı yapılmıştır.

 

 5. Kitap: Hâtıralar: Mehmet Akif’in gezdiği yerdeki izlenimleri ve sosyal felaketler karşısında, Allah’a olan yakarışını içermektedir. İçerisinde on şiir bulunmakta ve 1314 mısradan oluşmaktadır. Eski harflerle 1917, 1918 ve 1928 yıllarında toplam üç baskı yapılmıştır.

 

 6. Kitap: Âsım: Hocazâde ile köse İmam arasındaki konuşmalar biçiminde tasarlanmış tek parça bir eserdir. Eğitim, öğretim, ırkçılık, savaş vurgunculuğu, batı taklitçiliği gibi birçok konudan bahsedilmektedir. İçerisinde bir şiir bulunmakta ve 2292 mısradan oluşmaktadır. Eski harfler kullanılarak 1924 ve 1928 yıllarında toplam iki baskı yapılmıştır.

 

 7. Kitap: Gölgeler: Bu kitap 1918 ile 1933 yılları arasında yazılmış olan 41 manzumeyi barındırmaktadır. Her biri, yazıldığı dönemin izlerini taşımakta, üç tânesi âyet yorumları şeklindedir. İçerisinde 41 adet şiir bulunmakta ve 1374 mısradan oluşmaktadır. Eski harflerle 1933 yılında tek baskı yapılmıştır.

 

 Mehmet Âkif Ersoy

 1873 Yılında İstanbul’un Fâtih ilçesinde dünyaya geldi.

 İslâmiyet, vatan ve İstiklâl Marşı şairi. Yirminci asır Türk edebiyatının en büyük şâirlerinden biridir. Din, ahlâk ve kahramanlık üzerine şiirler yazdı. Babası, Fâtih Medresesi müderrislerinden Tâhir Efendi’dir.  (Müderris, günümüzün ‘Profesör’üdür. Annesi Buhâra asıllı bir ailenin kızı olan Emine Şerîfe Hanım’dır. İlk ve ortaokuldan sonra Halkalı Baytar Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. Özel derslerle Arapça, Farsça ve Fransızca’yı mükemmel bir şekilde öğrendi. Ailesinden gelen kuvvetli bir din (İslâmiyet) kültürü vardır. Okulu bitirdiği 1893’ten 1913’e kadar veteriner olarak çeşitli memuriyetlerde bulunmuş, ayrıca, Halkalı Ziraat Mektebi ile o dönemde ‘Dârülfünûn’ olarak anılan İstanbul Üniversitesi’nde edebiyat hocalığı yapmıştır. Evliliği 1898’dedir. Eşi, Tophâne-i Âmire Veznedârı Mehmcd Emin Bey’in kızı İsmet Hanım’dır. Bu evlilikten üç kızı, üç oğlu dünyaya geldi.  İsmet Hanım 1944’te vefat etti.

 Mehmet Âkif Ersoy, 1913’te memuriyetten ve üniversitedeki görevinden ayrıldı. Yalnızca Halkalı Ziraat Okulu’ndaki hocalığına devam etti.

 Basın ve yayın hayâtına girişi:

Fikir ve edebiyat çalışmaları 1908’den sonra kesâfet kazanmış ve bir bakıma asıl meşguliyetini teşkil etmiştir. Bu târihe kadar geçen devre, fikrî ve edebî şahsiyetinin hazırlık safhası sayılabilir. Eşref Edib’in çıkardığı Sırat-ı Müstakim dergisinin başyazarı idi. Şiirleri de bu dergide yayımlanıyordu. Dergi, 8. ciltten sonra Sebîlürreşâd ismiyle devam etti. Mısır’a, Arabistan’a (Necid, Medîne), Lübnan’a, Almanya’ya (Berlin) seyahatleri oldu. Bu seyahatlerin ilham ve intibâlarıyla yazılmış manzûmeleri vardır.

 Millî Mücâdele başlar başlamaz, Şubat 1920’daAnadolu’ya geçerek mücâdele saflarında yerini almış, Balıkesir, Konya ve Kastamonu’da vaaz ve hutbeleri ile, girişilen mücâdelenin mânâsını anlatmış ve milletin istiklâl Mücâdelesi saflarında bütünleşmesine büyük hizmetler etmiştir. Sevr Muahede’sini kabul etmenin Türklüğün mahvı demek olduğunu anlatan Kastamonu Nasrullah Câmii’ndeki konuşması, broşür hâlinde bastırılarak bütün memlekete ve cephelere dağıtılmıştır. Burdur mebusu olarak 23 Nisan 1920’de açılan Birinci Büyük Millet Meclisi’ne katıldı. Ankara’da ikametgâhı, Hamamönü’nde 1949’dan beri ‘Mehmet Âkif Ersoy Sokağı’ olarak anılan yerde bulunan İbrâhim Câmii’nin bitişiğindeki Tâceddin Dergâhı idi. ‘İstiklâl Marşı’, ‘Bülbül’, ‘Leylâ’, ‘Süleyman Nazîf‘e Cevap’ gibi şiirler burada yazıldı. (Günümüzde Hâcettepe Üniversitesi Külliyesi içinde kalmış olan bu binâ, yıktırılıp orijinal şekline uygun olarak yeniden yaptırılarak Mehmet Âkif Müzesi hâline getirilmiştir.) Şubat-1921’de yazdığı İstiklâl Marşı, 12 Mart 1921’de B.M.M. tarafından millî marş olarak kabul edildi. Zaferden sonra teşekkül eden İkinci Meclislin dışında bırakıldı. Türkiye’nin Batıcı istikametteki yeni yönelişleri ile Akif’in idealleri ve dünyâ görüşü birbirine uymuyordu, hattâ zıttı. Bir kaç yıl kışları Mısır’da, yazları İstanbul’da geçirdi. 1925’de Prens Abbas Halim Paşa’nın himâyesinde devamlı oturmak üzere Mısır’a gitti. 1926’da Kahire’de Câmiü’l-Ezher (Ezher Üniversitesi)’nde Türkçe hocalığı yaptı. Hastalandı. Tedâvîsi için alınan tedbirler etkili olmadı. Gurbette ölmek korkusuna düştü. Türkiye’ye döndü. Türkiye’de de tedâvî için gösterilen bütün dikkat ve ihtimâma rağmen iyileşemedi. ‘Ben de Peygamber’imin yaşında ölüyorum!’ diye seviniyordu. 26 Aralık 1936 Pazar günü 63 yaşında, istirahatine tahsis edilen İstiklal Caddesindeki Mısır Apartamının bir dâiresinde  vefât etti. Bir gün sonra Edirnekapı Şehitliği’nden, gençliğin ve halkın teşkil ettiği muazzam bir cemaat tarafından ebedî âleme yolcu edildi.

 San’atı, Fikirleri:

İlk denemeleri, dinî ve ferdî konulu şiirler olmakla berâber Mehmet Âkif, esas itibâriyle cemiyetçi bir şâirdir. San’atının kısa süren birinci döneminden sonra dâima “toplum için san’at” anlayışına bağlı kalmıştır. Ona göre, edebiyat, bir toplumun mânevi ve ahlâkî eğitiminde en çok tesiri olan bir kurumdur. Zamandaşı olan Servet-i Fünûncuları ve Fecr-i Âticileri memleketin bin bir dert ve ızdırâbma rağmen “san’at için san’at” ilkesinde israr ettikleri için kınar. San’atı gaye edinmiş değildir, ‘Ne tasannu* bilirim, çünkü, ne san’atkârım’ diye de tevâzu gösterir; fakat çok yüksek seviyeli bir san’atkârdır, hâlis şâirdir. San’atı gayesine vâsıta kılmış, ama gayesini san’atlı söylemiştir. Bâzı fikirlerin ve hislerin ifâdesinde sözün en yüksek seviyelerine ulaşmıştır.

 Çanakkale’de döğüşen Mehmetçik’i anlatırken ortaya koyduğu hayal gücünün ihtişâmı ve yüksekliği, en seçkin şâirleri imrendirecek seviyededir. Milletimizin ve bütün İslâm âleminin fakirliği, bilgisizlik, dar görüşlülük, ahlâksızlık, tenbellik, taklidcilik, köksüzlük, dinsizlik, ümitsizlik ve karamsarlık şâirin en çok üzerinde durduğu mes’elelerdir. Balkan Harbi, Birinci Dünyâ Harbi, İstiklâl Harbi gibi son devir Türk târihinin en mühim olayları, felâketli tarafları ve iftihar edilecek kahramanlıkları ile Âkif’i etkilemiştir. Eserlerinde bu olayların derin izleri vardır.

 Balkan Harbi’nin acıları, Çanakkale’deki Mehmetçik’in destânı, Millî Mücâdele’nin kaderi, yası ve ümidi, Türk’ün istiklâl aşkı, istiklâlin mânâsı onun mısralarında edebîleşmiştir.

 1908’den sonra belirginleşen fikir akımlarında ‘İslâmcıhk’ düşünce ve ülküsünün edebiyâtımızdaki yegâne temsilcisidir. Dünya görüşünün esâsını:

 

‘Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhâmı

Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı’

 mısralarında veciz bir şekilde ifâde edilmiş görürüz. Bunun mânâsı, çağdaş bir kafa, yâni ilim zihniyeti ile İslâmiyet’in Peygamberimiz zamânındaki en saf şeklini yeniden yorumlamak ve hayâta uygulamak demektir. Toplumu düzenleyecek fikir, İslâmiyet’ten kaynaklanacak, nizâmın özünde- merkezinde İslâm îmânı bulunacaktır. Âkif, İslâm dînini yükselmeye engel görmez, müspet ilimlerle din hükümleri arasında bir çatışma yoktur. Bu sebeple Müslümanlar hiç tereddüd etmeden ‘Garbın ilmini ve fennini (tekniğini) alacaklardır. Esâsen bunları almadan; ilimde, fende Batılılarla yarışabilecek, aynı imkân ve vâsıtalarla onlara karşı koyabilecek bir seviyeye gelmeden Batı’nın mahkûmu ve sömürgesi olmaktan kurtulmak mümkün değildir. Bu düşüncelerinde Cemâlettin Afganî, Mısırlı Abduh, Kazanlı Abdurreşid İbrâhim gibi fikir ve siyâset adamlarıyla birleşir. Siyâsî bakımdan da bütün Müslüman milletlerin Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde dağılmadan yaşamalarını ve birleşmelerini, siyâsî birliğin dışında kalan Müslümanların da halîfenin mânevî otoritesi altında bütünleşmeşini, karşılıklı yardım ve dayanışma içinde olmasını arzû ve temenni eder. Müslümanları kardeş sayan ve aralarında hiçbir fark gözetmeyen bir inanış ve düşüncenin sâhibi olmakla berâber, mensûbu olduğu Türk milletini, hem İslâm âleminin bir parçası ve lideri olduğu için, hem de kendi milleti olarak sever ve önde tutar. Hindli bir Müslümana Süleymâniye Kürsüsü’nde şunları söyletir:

 

 

‘Âh biz hayra yarar unsur îman değiliz..

Hind’in İslâm’ını pek Türk’e kıyâs etmeyiniz.

Onların ruh şehâmetle coşan kanları var;

Bizde yok öyle samîmi asabiyyet, o damar.

Bu ağır zillete ukbâya kadar mahkûmuz…

Duymuyor çektiği hüsranları zîrâ çocuğumuz!

Varsa ümîdimiz, Osmanlıların şevketidir.

Onu bir kerre işitsek… Bu saâdet yetişir.’

Akif’in gönlünde, bin yıl İslâm’ın cihad kılıcını elinde tutan Türk milleti, İslâm dünyâsının gelecekteki uyanış, silkiniş ve yükselişinde de öncü ve lider olacaktır. Bu bakımdan siyâsî ve fikrî bakımdan ümmetçi olmakla berâber hissen ve fiilen milliyetçidir. Türk İstiklâl Savaşı’nda ise tam bir milliyetçi mücâhiddir ve şâir olarak tam bir uygunlukla Türk milletinin rûhûnu ve vicdanını temsîl eder.

 Şiirimize, nazmımıza gerçek anlamıyla realizmi getiren şâir, Âkif’dir. Sözün, ‘isterse odun gibi olsun’ gerçek olmasına önem vermiş; hayal ile alış verişi olmadığını, ne söylemişse görüp de söylediğini belirtmiştir. Bilhassa manzum hikâyelerinde bu realizmin ne kadar ileri ölçülerde tatbik edildiğini görmek mümkündür. Manzum hikâyecilik, onun edebî şahsiyetinin ayrıca üzerinde durulması gereken mühim bir cephesini teşkil etmektedir.

 Manzum Hikâyeciliğinin Özellikleri:

Bütün manzum hikâyeleri sosyal konuludur. Bu hikâyelerde olaylar, tam bir realist görüşle ve daha çok şâirin kendi gözlemlerine dayanılarak anlatılmıştır. Hikâyeler karşılıklı konuşmalar hâlinde geliştirildiği için dramatizasyona- sahnede temsîle elverişlidir. Kullanılan dil, argosu, hattâ küfürleriyle sokakta, kahvede, meyhânede konuşulan, halkın ağzındaki dildir. Büyük bir tasvir ve hikâye etme gücü ile tam bir teknik mükemmellik göze çarpar. Hepsi aruz vezniyle yazılmıştır. Şâirin manzum hikâyecilikteki ustalığını, şâirliğinden daha üstün sayanlar vardır. Böyle bir kanaat doğru olmasa bile, bu husustaki başarısını belirtmek bakımından önemlidir. En meşhur manzum hikâyeleri: Seyfi Baba, Köse İmam, Hasta, Küfe, İstibdâd, Mahalle Kahvesi, Meyhâne, Bebek, ‘Koca Karı’ ile ‘Ömer’ başlıklı hikâyelerdir.

 *Tasannu: Bir şeyi olduğundan daha güzel gösterme sanatı.  

 Kaynak: Yeni Türk Ansiklopedisi, C: 3, s: 831-833, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1985

 

 

 

 

 

KUŞBAKIŞI 

AŞKIN MİHRABI YUSUF:

Hazret-i Yusuf, Kur’ân-ı Kerîm’de ‘Yûsuf Sûresi’nde, hakkında geniş bilgi verilen bir peygamberdir.  

‘Ahsenü’l-kasas / kıssaların en güzeli’ diye ifadelendirilir. Kur’ân’da dürüstlük ve güvenilirlik bakımından övülür. Yusuf Aleyhisselam güzelliği ile meşhurdur ve darbımesel hâline gelmiştir.

 Babası Hz. Yakup’un sevgisinden dolayı kardeşleri kendisini kıskandılar ve sinsi bir plan kurarak O’nu kuyuya atıp ölüme terk ettiler. Oradan geçen bir kervan Hz. Yusuf’u kuyuda buldu ve O’nu köle olarak sattı. Hz. Yusuf, hizmetinde bulunduğu Züleyha ile nefis imtihanı geçirdi. Bu imtihanı kazanan Hz. Yusuf, Züleyha’nın iftirası ile zindana atıldı. Kendisine rüyaları yorumlama kâbiliyeti verilen Hz. Yusuf bu yeteneği sâyesinde zindandan çıkarıldı ve Mısır’a yönetici oldu. Kendisini kuyuya atan kardeşleriyle karşılaştı ve onları affetti. 

 Mısır Meliki Reyyân bin Velid bütün devlet işlerini Hz. Yusuf’a bıraktı ve Müslüman oldu. Hz. Yusuf’a iftira atan Züleyha yine onun duâsı hürmetine yeniden gençlik ve güzelliğine kavuştu ve onunla evlendi.

 *Güller Kırmızı Açar, *Bir Ulu Destan 1915 Çanakkale, *Fâtih 1453, *Ebû Zer, *Geçmişten Geleceğe Türkler… be benzeri daha pek çok eser telif eden, Türkçenin eşsiz nesir dilini gayet akıcı ve tesirli bir üslupla kullanan lise edebiyat hocası Hasan Basri Bilgin, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 260 sayfalık eserinde, pek çok romana mevzu olan Hz. Yusuf’u, okuyucunun seveceği bir uslûpla anlatıyor.

 MİHRÂBAD YAYINLARI:

Prof. Kâzım İsmail Gürkan Caddesi Nu: 8 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-514 28 28                    

Belgegeçer: 0.212-528 24 01 bilgi@mihrabadyayinlari.com  www.mihrabadyayinları.com

 

 

 

TÜRK DÜNYASI GÜNCESİ:

 Yozgat; Ötüken’in, Selenge Irmağı’nın, Tanrıdağları’nın ve kadim Türk yurtlarının Türklük kokan havasını insanına bol bol teneffüs ettiren bir vilâyetimizdir. Türklük bilgisinin Bilge Kağanlarını, Kürşad yürekli kahramanlarının destanını yansıtan kitapların yazarı Yozgat’ta yetişir ve yaşar.

Büyülü Yol

0

     Bir gün fakülte odamın kapısı çekingen vuruşlarla çalındı. Gir dedim. Mahçup tavırlı, saygılı bir talebem izin isteyerek girdi içeri. Otur dedim oturdu. Çay söyledim.

     Çayını yudumlarken önüne bakıyor. Bir türlü konuşmaya cesaret edemiyordu. Hal hatırdan sonra hayırdır inşâllah dedim. Söyle çekinme, her halde bir diyeceğin var.

     Nereden başlayacağını bilmez bir durumda. Daha çok heyecanlı bir şekilde: “Hocam” dedi. “Söyle çekinme!” “Ben dedi yazarım. Biliyorum siz de yazıyorsunuz. Bunun için size danışmak istiyorum. Her fırsatta kaleme sarılıyor. Özellikle millî meseleleri kaleme alıyorum.”

     “Eee güzel devam et.” dedim. Mahçup bir şekilde “İyi ama hocam dedi, ben meşhur olmak, tanınmak, bilinmek, okunmak ve sevilmek ve tabii sayılmak da istiyorum. Arka arkaya kitaplar hazırlamak iştiyakındayım. Kitaplarım -kimi ünlü yazarların isimlerini ve eserlerini sayarak- değil sadece Türkiye’de yurt dışında bile ses getirsin arzusundayım.”

     Sonra nasılsa gözlerini gözlerime dikerek: “Hocam bunu nasıl gerçekleştirebilirim?” demez mi? “Çok kolay” der demez de hemen gözleri parladı. “Sahi mi hocam?” derken gözleri ışıl ışıldı. “Tabii sahi, ama şarta bağlı!” “Lütfen söyleyin hocam, her şartı yerine getirmeye hazırım!” deyince:

     “Dinle öyleyse dedim. Dünyaca ünlenmek istiyor, hatırı sayılır bir yazar olmak istiyorsan; içimizdeki bazı yazarların yaptığı gibi yapacaksın! Onlar gibi yazacaksın! Yazarken Türkçenin başını gözünü yarmaktan da çekinmeyeceksin! Çalakalem, kalem oynatacaksın!

     “Geçmişe iyi gözle bakmayacaksın! Her fırsatta tarihimizi kötüleyecek! Ecdadı yerden yere vuracaksın! Onlar hakkında iğneli sözler sarfedeceksin! Onları vasfederken alaycı ifadeler kullanacaksın! Kutsal ne varsa canı cehenneme diyeceksin!

     “Meselâ yeri gelecek Anadolu anasını; oğlunu komşu kadına kışkırtıcı olarak göstereceksin!

     “Sırasında Anadolu gencini; yengesine göz koyucu olarak sunacaksın!

     “Denk düşürüp Devlete karşı başkaldırmış eşkıyayı kahraman olarak niteliyeceksin!

     “Bir bahanesini bulup, ne kadar manevî değerler varsa, hepsini hafife alacaksın!

     “Sun’î ve yapay ortamlar hazırlayarak; tarihî şahsiyetlere ta’n edecek, onlara lânet okuyacaksın!

     “Kişilerin hasbelkader yaptıkları yanlışları tüm millete mal edeceksin!

     “İşte bu minval üzere, işte bu şekilde yazmaya kalkışırsan; yerli yabancılar ile dışımızdaki yabancı yayıncılar; seni mal bulmuş mağribi gibi baş tacı eder! Göğüslerine basar! Yeni bir kabiliyet bulduklarını, yeni bir istidat keşfettiklerini dünya âleme yayar! Seni yere göğe koymazlar! Eserlerin her dile çevrilir.

     “Bu çeşit yayınlar asıl Türkiye’de mâkes bulacak! Yankılanacak! Herkes yazdıklarını bir çırpıda okumak isteyecek!

     “Böylece millî kültürden mahrum gençler; ister istemez etkilenecekler.

     “Sonuç olarak kendi bindiğimiz dalı kendimize kestirecekler. Kendi ellerimizle kendi gençlerimizin körpe dimağlarını bozacak; kısaca kendi ellerimizle gençlerin beyinlerini yıkamış olacağız.

     “Bu şekilde sen ünlü olacak! Yerli ve Batılı yabancılar da muratlarına erecek!”

X

     Ben bunları sıralarken öğrencim; sanki kendisi böyleymiş, böyle olmak istiyormuş gibi renkten renge giriyordu.

     Hemen gönlünü aldım: “Elbette sen böyle olmak istemiyorsun. Sen ancak doğru ve emin adımlarla ilerleyeceksin. Vatana, millete, devlete yararlı olmaya çalışacaksın. Öyleyse kalemini tarihî, millî ve dinî gerçekler için kullan.

     “İşi zamana havale et. Kendini zamanın âdil ellerine bırak. Hadi yolun açık olsun!” deyince mesajı almış olmanın memnuniyeti içinde yavaşça kalktı yerinden. Teşekkürler ederek ayrıldı yanımdan.

     Hoşnut bir hâlde.

 

     Yazar olmak için çok ünlü

     Bırak çıkmaz yolu büyülü

     Sen sen ol sarıl

     Kendi öp öz millî benliğine

     Kapılma sakın

     Şunun bunun yersiz denliğine