31.6 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 29, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 518

Yanmakta Bul Derdinin Şifasını

Yeter taş olduğun, birazda toprak gibi ol diyor

Ötekiler, tusunami çamuru gibi oluyorlar

Ne olursan ol, yine gel diyor,
Ötekiler, sunni, alevi, kürt, türk diye ayırıyor.

Ya göründüğün gibi ol ya olduğun gibi görün diyor.
Ötekiler, yüzlerine maske takıp, hiç olmadıkları gibi görünüyor.

Düne dair ne varsa söylendi ,
Bu gün yeni şeyler söylemek lazım diyor,
Ötekiler, papağan gibi aynı şeyleri söylemekten bıkmıyor.

Ne kadar iyi bilirseniz bilin,
Karşınızdakinin anlayabileceği kadar anlatabilirsiniz diyor
Ötekiler, nasıl işlerine gelirse öyle anlıyorlar.

Hamdım, piştim, yandım diyor.
Ötekiler, yemek tarifi sanıyorlar.

Soruda bilgeden doğar, cevapta diyor
Ötekiler, kendileri sorup kendileri cevaplıyor.

Ayıpsız dost arayan dostsuz kalır diyor
Ötekiler, çıkar için dost arıyor, ayıplı, ayıpsız aramıyor.

Ne elbiseler gördüm içinde insan yok
Ne insanlar gördüm üzerinde elbise yok diyor
Herkes, urbasına göre ikram görüyor.

Küle döndüysen, yeniden güle dönmeyi bekle, diyor
Ötekiler, yandım diye diye ciyak ciyak bağırıyorlar

Kalbin bir gün seni sevgiliye götürecek, diyor
Ötekiler kolunda takılı saate bakıyor, sabır bilmiyor

Her şey neye layıksa ona dönüşür, diyor
ötekiler, bile bile üç maymunu oynuyorlar

Merhamette güneş gibi ol; diyor
Ötekiler, merhametlerine siyah sürerek dolaşıyorlar

Cömertlik te akarsu gibi ol; diyor
Ötekiler adeta, su çekilmiş çeşme oluyorlar

Tevazu da toprak gibi ol; ayıpları
Kusurları örtmekte gece gibi ol
Ötekiler, ayıbı görmede projektör gibi oluyorlar

Gönül sevgiyi bulmuşsa kuru dal bile çiçek açar, diyor
Ötekiler, ne sevgiyi, ne yeşili bilmiyor
Gönül ehli insanları deli sanıyorlar

Ötekiler benim
Ötekiler sensin
Ötekiler biziz
Kalbine elini koy da gel
Ayıplarım seni ey gönül; hal bilmeze hal sorarsın
Bülbül dururken kargadan gül sorarsın…

Kül ol ey gönül kül
Kül olmadan olunmaz ki gül
Ham ol, piş, yan işte
Yanmaktan bul derdinin şifasın
Kapı açılır, yeter ki sen vurmayı bil
Yeter ki sen sabırla durmayı bil..

(zeytinden kelimeler)

 

 

Eyy Kürk Milleti!

“Türk budun tokurkak sen. Açsar tosık ömez sen, bir todsar açsık ömez sen. Andağıngın üçün igidmiş kağanıngın sabın almatın yir sayu bardığ. Kop anda alkındığ arıltığ. Anda kalmışı yir sayu kop toru ölü yorıyur ertig.”

(Türk Milleti, tokluğun kıymetini bilmezsin. Acıksan tokluk düşünmezsin. Bir doysan açlığı düşünmezsin. Öyle olduğun için beslemiş olan kağanının sözünün almadan her yere gittin. Hep orda mahvoldun, yok edildin. Orda geri kalanınla her yere hep zayıflayarak ölerek yürüyordun.)

1285 yıllık Bilge Kağan Kitâbesinin kuzey cephesinin 6. ve 7. satırları bu sözler; Prof. Dr. Muharrem Ergin‘in çevirisiyle. Merhum Hocamıza dua kılarak biraz güncellemeye / meallendirmeye çalışalım:

Türk Toplumu tokluğu sever. Açsa tokluğu önemsemez, doysa açlığı düşünmez. Yani günü birlik yaşar. Misâl; BalkanCihan ve İstiklâl Harpleri gibi uzun savaşlar ve yokluk – kıtlıkla sınandığında sınavını vermek için her şeye katlanır. Ama hafızasında o darlığın – yokluğun yakıcılığını tuttuğu için tekrar o hale düşmemek için risk alır. Tıpkı Uygurlar döneminde, tıpkı II.Dünya Savaşı esnasında olduğu gibi. Savaşı yaşamamış gibi gözüksek de ızdırabını iliklerimize dek yaşadık. Ve o açlık – yokluk korkusu Sovyet tehdidi bahanesiyle bizi NATO’ya yani ekmek ambarına itti. Açtık, tokluk nedir düşünmedik. Para başkasınınmış, Gâvurun imkânlarıyla sağlanan bolluk ve bereketin karşılığını isterler diye dert etmedik. Kendi yağıyla kavrulan ve fakat özgür bir ülke bırakan Kurucu Liderinin sözünü tutmadık, Kapitalist Blok’a girdik. Zira orası en zenginler cemiyeti idi, biz de girince otomatikman zenginleşecektik. Borç para bulma şampiyonları olan Menderes‘e, Özal‘a, Erdoğan‘a alabildikleri para kadar oy verdik. Ancak musluklar kısılınca kıriz – miriz diyerek yeni para-bulurlar aradık. Şimdiki arayış gibi..

Bu arada iyiden iyiye kapitalistleştikdinimiz – imanımız para oldu. Ona sahip olduğumuzu göstermek için birbirimize hava attık, tatil yaptık, çocukları özel okula yolladık, AVM’lerden çıkmadık, afilli yerlerden konum salladık, el oyuncağımızın hem havalı hem sosyal medya kartalı olmasına çabaladık.  Sevdiklerimize oradaki sözlerle sevgimizi göstermeyi alışkanlık edindik, varmış gibi yaptığımız inanç ve ideolojilerimiz için hiçbir şey yapmadığımız halde karşılıklı klavye şahinliği üzerinden hesapta birbirimizi var yada fark ettik. Siyasetin zig-zaglarına cümbür – cemaat bi güzel teviller getirdik. Nadiren azaplanan vicdanımıza da beğeni – paylaş’tan rujlar sürdük. İşte geldik gidiyoruz azizim, üç günlük dünya (!)

Ha, nerden gelmiştik; Orta Asya‘dan mı? Hiç belli olmuyor.

Hatırla, ne kadar gülmüştük; Nasreddin Hoca‘ya: Hani Hoca “pejmürde” kıyafetle gitmiş ya ziyafete, kimse tanımamış ve ‘buyur ye‘ diyen olmamış. Sonuçta aç kalmış. Gitmiş kürkünü giyip endamını kuşanarak bir daha gelmiş; “Ooo sevgili Hocam, Hoca hazretleri, Nasreddin Beyefendi” diyerek başköşeye oturtmuşlar. O da n’apmış, Allah’ın Müslümcüsü; “Ye kürküm ye!” demiş.

O gün (1279) bu gündür (2019) ne yiyoruz ey Cemaat-i Müslimîn?

Ve Göktürklerden (8.yy) bu yana (21.yy) ne diyoruz ey Türk Milleti?

Parola; ziyafet, işareti; yemek..

 

 

Ak Partinin Eğitim Politikası

0

Bilindiği üzere, Memleketimizde hemen hemen herkesin umumiyetle üzerinde durduğu esaslı meselelerden birisi Milli Eğitim ve Öğretim hususudur. Zira bu mesele amiyane tabirle 7 den 70’e kadar herkesi alakadar etmekte olduğundan üzerinde yazmayan ve konuşmayan kimse yok gibidir. Bu cümleden olarak ben de âcizane olarak bu hususta birkaç defa yazdım. Mühim bir mesele olması itibariyle, bu husustaki düşünce ve kanaatlerimi bir defa daha ifade etmek istiyorum. Şöyle ki,

Malum olduğu üzere, Memleket olarak eğitimde, 1839 tarihinde kabul edilen Tanzimat Fermanından bu tarafa işler hiç bir zaman düzgün gitmemiştir. Çünkü bu tarihten itibaren, eğitim sisteminin Devletimize ve Milletimize yabancılaşmak adına milli ve manevi bütün değerlerimizin yerine, Batı Sisteminin konulması için batıdan ithal edilen eğitim metotlarının uygulanmasına ısrarla devam edilmiş ve üzülerek ifade edeyim ki, halen de devam edilmektedir.

Cumhuriyet tarihi boyunca, muhtelif tarihlerde Milli Eğitim Bakanlığı vazifesine getirilen bütün bakanlar, ne yazık ki eğitim ve öğretim meselelerinde millileşme adına yapmak istediklerini gerçekleştirmeye muvaffak olamamışlardır. Ezcümle, Demokrat Parti iktidarı döneminde Milli Eğitim Bakanı olan Tevfik İleri, Anavatan Partisi döneminde Milli Eğitim Bakan olan Hasan Celal Güzel, Vehbi Dinçerler ve halen iktidarda olan AK PARTİ Milli Eğitim Bakanlarından Ömer Dinçer ve Nabi Avcı gibi yerli ve milli düşünceye sahip olan bakanlar hayırlı ve faydalı hizmetler yapmaya gayret etmişler ise de, bakanlık yaptıkları süreler, yapmak istedikleri hizmetleri tamamlamaya kâfi gelmemiştir. Bilhassa rahmetli Tevfik İleri’nin o günün şartlarında, Şehit Başbakan Merhum Adnan Menderes’in de destekleri ile İmam Hatip Liselerinin açılması hususunda göstermiş olduğu gayret ve çalışmaları takdire şayandır. Rahmetlinin bu husustaki gayetini ve hizmetlerini anlatmak için ayrı bir yazı yazılsa yeridir.

Şimdi ise, Başkanlık sistemine geçildikten sonra dışarıdan tarafsız bakan olarak tayin edilen Ziya Selçuk döneminde bazı medya yayın organlarında yer alan haberlere göre, orta öğretim tasarısı programı TED Koleji Bakalorya Sistemine, yani seküler düşünce tarzına uygun olarak hazırlanıyormuş. Yeni müfredat hazırlandıktan sonra, bu program liselere uygulandığında kolejde okutulan ders kitapları aynen bütün okullarda okutulacakmış. Ders kitaplarının hazır olduğu, dağıtılmak üzere bir yayın evinde bekletildiği ifade edilmektedir.

Yine alınan haberlere göre yeni sistemde tarih dersi, bilhassa da Osmanlı tarihi ile İslam tarihi seçmeli ders olacak, buna mukabil İnkılap Tarihi mecburi ders olarak okutulacakmış. İnkılap Tarihi mecburi ders olsun da, tarih dersi mecburi ders olmaktan niçin çıkarılıyor bunu anlamak mümkün değildir. Yoksa geçmişinden ve tarihinden ders almayan, tarihinden kopuk seküler düşünceye uygun bir gençlik mi yetiştirilmek isteniyor? Bu şekilde yetişen yeni nesilden, memlekete faydalı hizmet yapmasını beklemek her halde bir hayalden ibaret olacaktır. Sayın Milli Eğitim Bakanı, tarih şuurunun ortadan kaldırılmasına sebep olacak bu nevi uygulamalardan derhal vazgeçmelidir veya vazgeçirilmelidir.

Milli Eğitim Bakanı’nın, 14.Eylül.2019 tarihli gazetelerde yayımlanan bir beyanatında kullandığı bir cümlede aynen şu ifade yer almaktadır, “…60 BİN ÖZEL GEREKSİNİMLİ BİREY HİZMET ALABİLİRKEN…” Konuşmasında bu ifadeleri kullanan bir bakan, bazı hatalarına rağmen, benim gönül verdiğim bir partinin Bakanı olamaz. Belki başka bir yerde bakan olabilir ama AK PARTİ iktidarında Mili Eğitim Bakanı olamaz. Bakan olmasında benim vermiş olduğun oyun bir rolü varsa ki, mutlaka olduğuna inanıyorum. Ben hiçbir zaman hakkımı helal etmiyorum.

Bu sebeplerle, Değerli Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan Milli Eğitim Bakanlığında olanlara dur demelidir. Aksi takdirde, mevcutlara ilaveten üç tane köprü, üç tane daha hava alanı yapılsa bile yine büyük şehirlerde seçimleri kaybetmeye maruz kalacaktır. Hep söylüyorum CHP’nin bu memlekete herhangi bir hizmeti olmadığı gibi, AK PARTİ’nin yaptığı bütün faydalı hizmetlere şiddetle karşı çıkmış olmasına rağmen, başta Ankara, İstanbul gibi Büyükşehirlerin belediye başkanlıklarını kazanır hale gelmiştir. Nasıl bu hale gelmiştir. Çok kolay. Ellerine bir fırsat geçtiği anda, söz temsili, üç günde TRT’ye beş günde de Milli Eğitime hâkim olmaktadırlar. Bunun karşılığı olarak CHP seçmeni de partisine sahip çıkmak suretiyle, gidip gönül rahatlığı ile oyunu hiç firesiz CHP’ye vermektedir.

AK PARTİ 17 yıldır kesintisiz olarak iktidarda olmasına rağmen, maalesef halen, ne TRT’nin lisanına, ne de Mili Eğitim Bakanlığının müfredat programına hakim olamamıştır.

Bundan bir ay kadar önce birkaç köşe yazarı, yazılarında şöyle bir habere yer vermişlerdi. Bu haber tekzipte edilmedi. Verilen habere göre, İsmet İnönü’nün Milli Şef olarak CHP’nin başında bulunduğu 1949 yılında Türkiye’nin Eğitim sistemi ile alakalı olarak ABD ile bir protokol imzalanmış. Bu protokole göre, Türkiye’nin Eğim sisteminin 16 kişilik bir heyet tarafından idare edilmesine karar verilmiş. Bu 16 kişinin sekizi Türk, sekizi de ABD’li olacakmış. Ne gariptir ki, heyetin başkanlığı da ABD’lilere verilmiş. Yapılan oylamalarda oyların eşit olması halinde, başkanın bulunduğu tarafın kazanacağı esası dikkate alınarak bu suretle, bütün inisiyatif ABD’lilere verilmiş. Bu güne kadar bu protokolün iptal edildiğine veya değiştirildiğine dair herhangi bir bilgi de bulunmamaktadır. yoksa bu protokol halen geçerlimidir?

Böyle mühim bir haber, bir iki gazetede yer almasına rağmen, tekzip edilmediği gibi, her nedense birçok gazete tarafından da görmezlikten gelinmiştir. Şahsen ben, bu durumdan şüpheleniyorum. Türkiye’nin Eğitim sistemi ile çok yakından alakalı olan böyle mühim bir meselenin üzerine gidilip, enine boyuna konuşulması icap ederdi diye düşünüyorum. Şayet bu haber doğru ise vay halimize.Kuzuyu kurda teslim etmişiz de haberimiz yok demektir. Biz o zaman hiç de boşu boşuna ah vah edip, kendimizi üzmeyelim. Ayrıca, hiçbir kimse hakkında da haksız ithamda bulunup günaha girmeyelim bari.

Muhterem okuyucularımdan birçoğunun da, Milli Eğitim Bakanlığı’nın tutumu ve TRT’nin lisanı hususunda en az benim kadar hassas ve duyarlı olduklarını tahmin ediyorum. Fakat ben yine buna rağmen, şahsi ve samimimi duygu ve düşüncelerimi okuyucularım ile paylaşmak gayesi ile bunları yazıyorum. Başka bir maksadım yoktur.

Netice itibariye, kanaatime göre, milli ve manevi değerlere sahip bir neslin yetiştirilmesi maksadıyla, Milli Eğitime hâkim olup, muktedir olmak, köprü yapmak, tünel açmak, hava alanı yapmaktan daha önce gelmektedir. Zira, bunları yapacak elbette birileri bulunur. Kaldı ki, bunların her ikisini ayni anda yapmakta pek ala mümkündür.

Değerli okuyucularım, bundan önceki bir yazımda da ifade ettiğim üzere, benim bu yazdıklarım sadece emekli memur Musa Ordu’nun düşüncesi olarak görülmemelidir. Benim gibi düşünen daha milyonlarca insanın olduğunu tahmin ediyorum. Milli eğitimde muktedir olup, duruma hâkim olunmadığı takdirde, Memleketimizin kaderi ile çok yakından alakalı olan, 2023 yılında yapılacak olan Başkanlık seçimi ile Genel Seçimler AK PARTİ bakımından riskli olabilir. Bir dost olarak ben uyarı vazifemi yapıyorum.

 

 

Devletin Reorganizasyonu III

0

Kapsayıcı Kurumların İkamesi

Daron Acemoğlu (Kamer Daron Acemoğlu) bu toprakların yetiştirdiği dünya çapında bir akademisyendir. Galatasaray Lisesi mezunu olan Acemoğlu halen dünyanın en itibarlı teknik üniversitesi olan MIT’de ekonomi dersleri vermektedir. Dünyada ekonomi alanında en fazla atıf yapılan 10 ekonomistten biridir ve yakın zamanda Nobel ekonomi ödülü almasına kesin gözüyle bakılmaktadır.

Daron Acemoğlu’nun Harvard’dan James A. Robinson’la birlikte yazdığı Ulusların Düşüşü (Why Nations Fail) adlı kitabında dünya üzerindeki bazı ulusların neden ileri bazılarının ise neden geri olduğu olayların tarihi akışı içerisinde ve dünyanın farklı yerlerinden somut örneklerle anlatılmaktadır. Zaten yazılarımızı takip edenler Acemoğlu’nun bu kitabına sık sık atıfta bulunduğumuzu bilirler.

Acemoğlu ve Robinson, Ulusların Düşüşü kitabında şu iki kavrama özellikle vurgu yaparlar; “sömürücü kurumlar” , “kapsayıcı kurumlar”.

Sömürücü kurumlar; gücü dar bir elitin elinde yoğunlaştıran ve bu gücün dar elit tarafından uygulanması konusunda çok az kısıtlama getiren kurumlardır. Bu durumda genellikle ekonomik kurumlar bu elit tarafından toplumun geri kalanının kaynaklarının sömürülmesi için yapılandırılır.(1)

Kapsayıcı kurumlar; çoğunluğun kaynaklarına el koyan, giriş engelleri getiren ve yalnızca dar bir kesim faydalansın diye piyasaların işleyişine baskı yapan sömürücü ekonomik kurumların kökünü kazıma eğilimindeki kurumlardır. (2) Daha fazla gelir elde edilip refahın artırılması, gelirin adil dağıtılması, ekonominin nimetlerinden toplumun daha geniş kesimlerinin faydalanması kapsayıcı kurumların ana işlevidir.

Sömürücü kurumlar ile kapsayıcı kurumların uygulamasının en iyi örneklerinden biri Kuzey Kore ve Güney Kore örneğidir. Kuzey Kore, sömürücü kurumların devreye sokulması nedeniyle dünyadan izole edilmiş, ekonomik kaynakları dar bir kesim tarafından sömürülen, halkı sefalet içinde yaşayan ve dünyaya kapalı bir ülkeyken, Güney Kore Samsung gibi Kia gibi dünya çapında markalar üreten, halkının refah seviyesi yüksek ve ekonomisi gün geçtikçe gelişen son derece modern bir ülkedir. Her iki ülkenin de ırki, tarihi, sosyal yapısı aynıyken bugün gelinen noktada aralarında neredeyse gece ve gündüz gibi bir fark olmasının nedeni Kuzey Kore’nin sömürücü kurumları, Güney Kore’nin ise kapsayıcı kurumları hâkim kılmasıdır.

Sömürücü kurumlar ile kapsayıcı kurumların ne olduklarını açıkladıktan sonra doğal olarak akla şu soru geliyor; madem kapsayıcı kurumlar refah seviyesini artırıyor, o halde neden ülkeler refahı yani kapsayıcı kurumları değil de sömürücü kurumları tercih ediyorlar? Acemoğlu, bu sorunun cevabını Kongo örneğiyle veriyor.

“Bağımsız bir devlet olarak Kongo, 1965-1997 yılları arasında Joseph Mobutu yönetiminde neredeyse aralıksız bir ekonomik gerileme ve artan yoksulluk yaşadı. Bu gerileme Mobutu’nun Laurent Kabila tarafından devrilmesinin ardından da devam etti. Mobutu son derece sömürücü bir dizi ekonomik kurumu hayata geçirdi. Halk yoksullaştı fakat Mobutu ve çevresindeki ‘Kodamanlar’ (Les Gross Legumes) olarak bilinen elitler müthiş bir zenginliğe kavuştular. Mobutu doğduğu yer olan ülkesinin kuzeyindeki Gbadolite’de büyük bir saray inşa ettirdi. Bu sarayın Avrupa seyahatlerinde kullanmak için sık sık Air France’dan kiraladığı süpersonik Concorde jetinin inebileceği büyüklükte bir de havaalanı vardı. Mobutu Avrupa’da şatolar satın aldı ve Belçika’nın başkenti Brüksel’de geniş araziler edindi. Kongoluların yoksulluğunu artırmak yerine onları zenginleştirecek ekonomik kurumlar tesis etmesi Mobutu için daha iyi olmaz mıydı? Mobutu ulusunun refah düzeyini artırmayı başarsaydı daha fazla parası olmaz mıydı? Kiralamak yerine bir Concorde’u satın alamaz mıydı? Ya da daha fazla şatoya, malikâneye ve muhtemelen daha büyük, daha güçlü bir orduya sahip olamaz mıydı? Dünyanın pek çok ülkesinin yurttaşları için üzülerek söylemek gerekir ki, yanıt hayır olacaktır. Ekonomik süreçler için teşvik sağlayan ekonomik kurumlar, eşzamanlı olarak, elde edilen geliri ve gücü yağmacı bir diktatörü ve çevresindeki politik güce sahip diğer kişileri yoksullaştıracak biçimde yeniden dağıtılabilir.”(3)

Buradan anlaşılacağı üzere her ülkede vatandaşın menfaatleriyle ülkeyi yönetenlerin menfaatleri daima bir çatışma içerisindedir. Vatandaşların faydasına olan hususlar yöneticilerin aleyhinedir çünkü menfaatlerine zarar verir. Ya da tam tersi, yöneticilerin ve etraflarındaki dar elitin menfaatine olan hususlar vatandaşın aleyhinedir. Çünkü vatandaşın refah seviyesini düşürür.

Türkiye’yi ele aldığımızda on katı fiyatına mal edilen, gizli ortaklarının kimler olduğu bilinmeyen (!)  ve devlet tarafından araç geçiş garantisi verilen köprüler, tüneller, otoyollar sömürücü kurumlara mı yoksa kapsayıcı kurumlara mı işaret etmektedir siz karar verin. Yine başkentte, Ahlat’ta ve Marmaris’te yapılan bilmem kaç yüz veya bin odalı saraylar, sayısı 17’yi bulan özel uçak filoları, tanesi milyonlarca liraya mal edilen zırhlı makam arabalarının hangi kurumlara benzediğinin yanıtını da size bırakıyorum.

Tek bir kişinin siyasi kariyeri için koca ülkede yönetim sisteminin değiştirilmesinin ve bu değişimin vatandaşın mı yoksa uğruna sistem değiştirilen kişinin mi faydasına olduğunun cevabını da size bırakıyorum.

Babası devlet yöneticisi olan genç girişimci bir armatörümüzün gemisinin Türk limanlarına yaklaştığında vergi kanununda değişiklik yapılıp gemideki malların vergisiz olarak yurda giriş yapması, hemen akabinde kanunun iptal edilerek bu vergisiz mal getirme nimetinden (!) başka girişimcilerin faydalanamaması gibi örneklerin ne anlama geldiğini de size bırakıyorum.

Kamunun bütün imkânlarının adeta bir piranha sürüsünü andıran dar bir elit (!) tarafından yağmalanıp, vatandaştan daha fazla vergi alabilmek adına her ürüne zam üstüne zam gelmesinin ne anlama geldiğini de sizlere bırakıyorum.

Yeterli olduğunu düşündüğüm tüm bu örnekler gösteriyor ki, devletin reorganizasyonu kapsamında zihniyet değişiminin kavramsal karşılığı olarak ele aldığımız “yeni bir anlayış” maddesinin son basamağı olarak, ülkedeki sömürücü kurumların ortadan kaldırılıp kapsayıcı kurumların ikame edilmesi olmazsa olmaz bir zorunluluktur.

Böylelikle devletin reorganizasyonu için gerekli olan zihniyet değişiminin (yeni bir anlayış) üç önemli ayağı olan ‘devlet algısının değişmesi’, ‘toplumsal sözleşme’ ve ‘kapsayıcı kurumların ikamesi’ hususları anlatılarak ilk bölüm tamamlanmıştır. Bundan sonraki kısımlarda devletin teşkilat yapısına dair değişiklik önerileri (yeni bir teşkilat) ve nihayet tüm bu değişikliklerin her vatandaş için bağlayıcı olmasını sağlayacak olan yeni bir anayasa ihtiyacı konularına değinilecektir.

 

 

(1) Acemoğlu, Daron & Robinson, James A., “Ulusların Düşüşü, Güç Zenginlik ve Yoksulluğun Kökenleri”, 34. Baskı, İstanbul, 2018, s. 81.

(2) a.g.e., s.81.

(3) a.g.e., s. 83-84.

 

 

Devletin Reorganizasyonu II –

0

Toplulukların “Biz” Olabilmesi yahut Toplumsal Sözleşme

Gerek siyasalda gerek hukukta okurken Jean Jacques Rousseau’nun “Devlet bir toplumsal sözleşmedir” (*) görüşünü çok defa duymuş ancak bu sözü kafamda tam olarak yerine oturtamamıştım. Çünkü bizim fikri genetiğimize göre devlet denilen organizasyon dar bir zümre tarafından kurulur ve toplumun geri kalanı da devleti kuranlara itaat eder. Toplumu oluşturan fertlerin bir araya gelip aralarında anlaşarak bir devlet kurdukları veya devleti toplumun ortak menfaatine göre şekillendirdikleri (en azından bizim tarihimizde) görülmüş şey değildir. O nedenle Rousseau’nun bu sözü benim için romantik bir söylemden öte bir anlam taşımadı. Ta ki az buçuk hayat tecrübesi ve siyasi tecrübe elde edinceye kadar.

Bir önceki yazımızda, “yeni bir anlayış” olarak adlandırdığımız zihniyet devriminin devlet algısının değişmesiyle başlaması gerektiğini ifade etmiştik. İşte bu zihniyet değişiminin bir diğer ve önemli basamağı toplumsal sözleşmenin gerçekleştirilmesidir.

Türkiye’de yaşayan farklı dinî, ırkî, kültürel toplulukların yüzlerce yıldır bir arada yaşamalarına rağmen hala birbirlerini bir kaşık suda boğacak seviyede birbirlerine düşman olmaları, bu coğrafyada yaşayan insanların artık kendi aralarındaki anlamsız mücadeleye son verip kendi toplumsal sözleşmelerini ortaya koymaları gereğini doğurmaktadır. Devletin reorganizasyonu zorunluluğunun bir realiteye dönüşebilmesi için Türkiye coğrafyasındaki bütün toplulukların kendilerinden olmayan herkesi artık kendileri gibi görmeye başlaması veya öyle görmese bile kendilerinden olmayanların da bir takım haklara sahip oldukları gerçeğini kabul etmesi toplumsal sözleşmenin ilk adımını oluşturacaktır.

 

ABD Anayasası Penceresinden Toplumsal Sözleşme

 

Yeryüzünde “toplumsal sözleşme” ifadesini tam anlamıyla karşılayan ülkelerin İngiltere ve ABD, Avustralya vb. gibi eski İngiliz kolonileri olduğunu söyleyebiliriz. Zaten dünya ekonomisini ve siyasetini birkaç yüzyıldır bu ülkelerin domine etmeleri tesadüfî değildir. İleride yeni bir anayasa ihtiyacı konusunda daha detaylı anlatılacak olmasına rağmen meseleye anayasa hukuku bağlamında açıklık getirilmelidir. Bu nedenle ABD Anayasası’nın başlangıç bölümünden kısaca bahsetmek faydalı olacaktır.

ABD Anayasası’nın başlangıç bölümü (Preamble) sadece dört satıra tekabül eden tek bir cümleden oluşmaktadır ve şu şekildedir; “We the people of the United States, in Order to form a more perfect Union, establish Justice, insure domestic Tranquality, provide for the common defence, promote the general Welfare, and secure the Blessing of Liberty to ourselves and our Posterity, do ordain and establish this Constitution for the United States of America” (Biz, Birleşik Devletler Halkı, daha mükemmel bir Birlik yaratmak, adaleti sağlamak, ülke içinde huzuru güvence altına almak, ortak savunmayı gerçekleştirmek, genel refahı artırmak ve özgürlüğün nimetlerini kendimize ve gelecek kuşaklara sağlamak için bu Amerika Birleşik Devletleri Anayasası’nı takdir ve tesis ediyoruz.)

Asıl konuya girmeden önce antrparantez bir hususa değinmek lazım. Biz hukukçuların kodifikasyon dediğimiz kanun metni oluşturma perspektifinden baktığımız zaman bu metin çok zengin ve çok derin bir hukuki içeriğe sahiptir. ABD Anayasası’nın geri kalan kısmını bir kenara bıraksak bile, bu başlangıç kısmı (Preamble) ABD vatandaşlarının haklarını, ABD’nin devlet ve yönetim anlayışını ve ABD’deki sivil teşebbüsün serbestîsini ve gücünü tek başına anlatmaktadır.

ABD Anayasası’nın bütün sihrinin ilk kelimenin içinde saklı olduğunu söylemeliyiz; We! (Biz!) ABD halkını oluşturan tüm milletler, dini gruplar, mezhep mensupları, kültürler işte bu “we”nin (biz) içinde mündemiçtir. ABD’yi kuran insanlar tek milletten, tek dinden, tek kültürden gelen insanlar değillerdi. O nedenle dinî, ırkî, kültürel, mezhepsel vb. bütün farklılıkları bir kenara bırakıp, birbirlerinin dünya görüşlerine saygı duyarak hatta birbirlerinin haklarını koruyarak hep birlikte yaşayacakları bir toplumsal sözleşme akdettiler. Bu akit ABD Anayasası’nın bizatihi kendisidir. Britanya Krallığı’na tabi onüç (13) koloni krallığa baş kaldırıp bağımsızlıklarını kazanmalarını müteakip birleşerek yeni bir devlet kurma iradesi gösterdiler. Zamanla bu birliğe başka eyaletler de katılarak bugünkü elli eyaletli ABD meydana geldi. Çok farklı topluluklar dinsel, ırksal, mezhepsel, kültürel vb. farklılıklarını bir kenara bırakıp aralarında bir anlaşma yaparak tek bir üst kimlikte, ABD vatandaşlığı üst kimliğinde birleştiler.

 

“Biz” Olamayan Türkiye

 

İşte Türkiye’nin kuruluşundan bu yana gerçekleştiremediği şey tam olarak bu oldu. Türkiye’de yaşayan topluluklar “BİZ” olma iradesini bugün bile ortaya koyamadılar. Bu coğrafyada dünyaya gelen her fert binlerce yıllık tarihi anlaşmazlıkları sırtına yük alarak dünyaya geldi. Bu coğrafyada doğan her kişi, birey olmadan önce inanan-inanmayan, Müslim-Gayri Müslim, Türk-Kürt, Sünni-Alevi, Sağcı-Solcu vs. vs. oldu. İktidar nimetine az çok sahip olan her grup ilk önce kendi adamlarını devlette kadrolaştırıp karşı tarafa savaş açma ve karşı tarafın yaşam alanına müdahale etme yolunu seçti. Hiçbir grup, karşı tarafın da insan olmaktan doğan bir takım hakları olduğunu, o haklara saygı gösterilmesi gerektiğini ve karşı tarafın yaşam alanına müdahale edilmemesi gerektiğini düşünmedi. Her bir grup kendisini karşı tarafla bir savaş içerisinde gördü ve savaşını sonuna kadar götürdü. Bu savaş hali idari ve hukuki alanda birçok saçmalıklar silsilesinin yaşanmasına sebep oldu. 27 Mayısçılar, 9 Martçılar, 12 Martçılar, 12 Eylülcüler, 28 Şubatçılar, Ergenekon-Balyozcular, 15 Temmuzcular ve akabinde 16 Temmuzcuların yaptıklarının birbirinden hiçbir farkı yoktur ve tüm bu tarihlerde yaşananlar birbirinin aynı saçmalıklar silsilesinden başka bir şey değildir. Türkiye’de yaşayan topluluklar artık hep birlikte yaşama iradesini ortaya koyup, karşı taraf olarak gördüğü kişilerin / toplulukların yaşam alanlarına müdahale etme kötü alışkanlığından vazgeçmediği sürece bu saçmalıklar silsileleri yaşanmaya devam edecektir. Saçmalıklar yaşanmaya devam ettikçe de, Türkiye bırakın dünyada veya kendi bölgesinde söz sahibi olmayı, kendi hükümranlık alanında bile ABD’nin, İngiltere’nin, Rusya’nın ağzına bakmaya devam edecektir.

Peki, bu bir arada yaşama nasıl gerçekleşir? Cevabı çok basit, uygulaması çok zor! Her topluluk diğer toplulukları kendisi gibi bilecek ve beraber yaşamak için gerekirse bir takım fedakârlıklar yapacak. Gerekirse Türk Türklüğünü unutacak, Kürt de Kürtlüğünü unutacak. Kabul etmek zor olsa da, işimize gelmese de “Türk milleti” ifadesinde ısrar etmek, Kürtlerin Türkiye Cumhuriyeti’ne aidiyet duymalarına mani olacaktır. Kürtlerin de dâhil olacağı renksiz bir yapı Türkiye Cumhuriyeti’nin beka sorunu yaşamaması adına son derece hayati bir önem taşımaktadır.

Bir diğer nokta Yavuz Selim Han’la Şah İsmail’den beri süregelen mezhepsel ayrılıkların meydana getirdiği derin uçurumlardır. Bu uçurumların aşılması adına tarikat şeyhiyle Alevi dedesini, tekkeyle cem evini barıştırmak olmazsa olmaz bir zorunluluktur. Tarikat şeyhiyle Alevi dedesi birlikte el ele insanlara hitap etmeli, cem evlerinin ibadethane statüsü devlet nezdinde kabul edilerek kamunun cem evlerine hak ettikleri finansal aktarımı gerçekleştirmesi sağlanmalıdır.

Siyasi partilerin ideolojik temellere dayalı olarak kurumsallaşması hususu sona ermelidir. Her siyasi partinin içinde toplumun her kesiminden insanlar yer almalıdır. Böylece siyasi partiler ülkenin gerçek problemlerine çözüm üreten organizasyonlar haline gelir.

Kamuya personel alımlarında mülakat kaldırılmalı, sınavda başarılı olan kişi kimliğine bakılmaksızın kadroya alınmalıdır. Bu liyakat sistemi sadece kamuya alımlarda değil, meslek içi atama ve terfilerde de kendini göstermelidir.

Kısacası, bu coğrafyadaki her insanın sırtına bindirilen binlerce yıllık problemler artık o sırtlardan indirilmelidir.

Kaldı ki burada bahsedilen hususlar bu coğrafyaya yabancı şeyler değildir. Esasında başka toplulukların yaşam tarzlarına saygı duyan, onları olduğu gibi kabul eden bir toplum olunabilmesi için ne ABD Anayasasına ne de başka bir batılı reçeteye ihtiyaç bulunmamaktadır. Yaklaşık bin sene önce bu coğrafyayı gönülleriyle yoğuran Mevlana Celaleddin Rumi’nin, Hacı Bektaşi Veli’nin, Yunus Emre’nin, Ahi Evran’ın beyanlarıyla şekillenen bu toplumun mayasında başkalarını olduğu gibi kabul etme anlayışı zaten vardır.

“Ne olursan ol yine gel”, “Yaratılanı sev, yaratılanı hoş gör Yaratan’dan ötürü”, “Kapını, gönlünü, sofranı herkese aç” gibi ifadeler bugün için sadece birer Facebook paylaşımı kıymetinde olsa da, bu coğrafyanın backgroundunda karşılığı ve uygulaması olan birer yaşam felsefesidirler. İşte bu sözlerin geçmişte olduğu gibi bugün de Türkiye topluluklarının ve devletinin yaşam felsefesi haline gelmesi gerekmektedir.

Devletin reorganizasyonu çerçevesinde ilk adım olan “yeni anlayış”ın önemli bir merhalesi dinsel, ırksal, mezhepsel, kültürel vs. ayrılıkların birer zenginlik olarak kabul edilip her topluluğun “şu an için” karşı taraf olarak gördüğü gruplarla bir arada yaşama iradesini göstermesi olacaktır. Her fert ve topluluk başka fertlerin ve toplulukların yaşam tarzlarına saygı göstermeyi ve onlarla birlikte yaşamayı öğrenmelidir. Bu ülkenin bütün Türkleri, Kürtleri, Lazları, Çerkezleri, Çingeneleri, inananları, inanmayanları, Müslümanları, Hristiyanları, Musevileri, Süryanileri, Sünnileri, Alevileri, Caferileri, dindarları, sekülerleri, kısaca bütün fertleri kendileri olarak birlikte yaşama iradesini ortaya koymalıdırlar. Gerçek anlamda bir “reorganizasyonun” gereği olan toplumsal sözleşme ancak böyle gerçekleştirilebilir.

 

 

Tesadüfler ve Ötesi

ZİYA GÖKALP Diyarbakır’da daha 18 yaşında iken intihara teşebbüs etti. Direkt yüreğine sıktığı kurşuna rağmen, doktorunun çabaları sayesinde ölmedi.

İntihar teşebbüsüne sebep okuduğu felsefe kitaplarının ruhunda ve zihninde yarattığı bunalım kadar, sevmediği bir kızla evlenmesi için ailesinin yaptığı baskılar olduğu söylenir.

İntihar teşebbüsü başarılı olsaydı, Ziya Gökalp Türk Milliyetçiliğinin fikir babası olamayacaktı. Ülkemizde sosyoloji biliminin kurulması için başka bir bilim adamı çıkmasını bekleyecektik.

Sadece bu “tesadüf” değil başka kırılma noktaları da Gökalp’in hayatının yönünü çizdi. İntihara teşebbüs olayından bir yıl sonra hiç istememesine rağmen İstanbul’a gitti, Baytar Mektebi’ne kaydını yaptırdı. Orada Jön Türklerden etkilenmese, İttihat ve Terakki hareketine katılmasa yine bildiğimiz Ziya Gökalp olmayacaktı.

Muhalif hareketlere katılması, akabinde hapis hayatı, Diyarbakır ve Malta sürgünleri ve sonrasında yaşadıkları kendi tercihlerinin belirlediği rotalar gibi gözükür.

Siyasete girişi, çıkardığı Küçük Mecmua’da yazılarıyla Kurtuluş Savaşı’nı desteklemesi, Meclis-i Mebusan’da ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde milletvekilliği, Sosyoloji bilimine alakası, Türk Ocağı‘nın kurucuları arasında yer alması ve muhteşem eseri “Türkçülüğün Esasları”nı yazması O’nun iradesinin eseridir.

Bu tercihleri, iradesi, azmi ve çalışması olmasaydı yine Ziya Gökalp diye abide bir şahsiyet olmayacaktı.

Dahası “fikirlerimin babası Ziya Gökalp’tir” diyen Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyeti” yerine başka yapıda bir devlet içinde doğacaktık.

******************************

Mustafa Kemal

İşadamı Şarık Tara anılarında anlatıyor: Selanik, Manastır ve Üsküp havalisinde Evrenoszade Rüstem Bey’in kızı Seniha’nın güzelliği dillere destandı. Kim bilir kaç genç ona âşık olmuştu. Bu gençlerden biri de Mustafa Kemal’di.

Şarık Tara şöyle diyor: Türkiye’nin en büyük şansı, Evrenoszade Rüstem Bey’in kızı Seniha’yı Kolağası Mustafa Kemal Bey’e vermemesidir.

Zira güzel Seniha’nın huyu çok kötüydü. Seniha Şarık’ın İstanbul’daki dayısıyla evlenecek, Şarık bu vesileyle Seniha’nın huyunu öğrenecekti. (Taha Akyol, Hayat Yolunda s. 152)

Mustafa Kemal’in iradesi dışında yaşanan bir başka olayı hatırlarsınız. Çanakkale Savaşında Conkbayırı cephesinde 9-10 Ağustos 1915’te göğsüne çarpan şarapnel parçası, cebinde bulunan saatine çarparak vücuduna nüfuz etmemişti.

Eğer bu “tesadüf” olmasa Mustafa Kemal hayatını kaybetse idi tarihin akışı başka türlü olacaktı.

Ancak O’nun hayatında daha 12 yaşında yaptığı bir tercih hem kendisinin ve hem de Türk Milletinin kader çizgisini belirleyecek önemdeydi. Modern eğitimden yana olan babası Ali Rıza Bey’in kaydettirdiği Şemsi Efendi İlk Okulunu tamamladığında babası vefat etmişti. Annesinin dayatmasıyla Selanik Mülkiye Rüştiyesi’ne yazılmıştı.

Kaymak Hafız denilen Arapça hocasının “eğitim için kötü örnek” olan tarzına karşı mahalle mektebine gitmemeye ve askeri okula gitmeye karar vermişti. Küçük Mustafa, annesinden habersiz, komşuları olan Binbaşı Kadri Bey’in yardımını istemiş. Bu yolla Selanik Askeri Rüştiyesi’ne yazılarak askerlik mesleğini seçmişti.

Mustafa Kemal’i Mustafa Kemal Atatürk yapan, sadece 12 yaşında bağımsız karakteri ile yaptığı bu tercih değildi.

Okuma ve öğrenme iştahını yazmak yeter. “Trablusgarp’ta, Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda, en kanlı çarpışmaların en kritik günlerinde bile elinden kitap düşürmezdi.” Sadece Türkçe değil, Fransızca ve Almanca kitaplar da okurdu. “Kırmızı ve mavi uçlu kalemlerle sayfaların kenarını işaretlerdi, satırların altını çizerdi. Ölüm döşeğinde bile okudu.”

Diğer bütün üstün liderlik yetenekleri ve dehası olduğu halde bu kadar okumamış olsaydı yine Mustafa Kemal Atatürk olamayabilirdi.

******************************

Turgut Özal

Turgut Özal, 1977 Türkiye genel seçimlerinde Milli Selamet Partisi’nden İzmir milletvekili adayı oldu, ancak seçilemedi. Seçilmiş olsaydı, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra, diğer milletvekilleri gibi siyasi yasaklı hale gelecekti. Dolayısıyla Başbakan ve Cumhurbaşkanı olması mümkün olmayacaktı.

Özal, İzmir milletvekili olarak seçilemeyince, 43. Hükümet döneminde, Başbakanlık Müsteşarı olarak yapısal dönüşümleri içeren, 24 Ocak 1980 Kararlarını hazırladı.

Mehmet Barlas’ın Özal’dan dinleyip yazdığına göre, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından da ekonomiden sorumlu başbakan yardımcılığına getiriliş hikâyesi şöyle: İhtilal olduktan sonra bir askeri araçla gelen askerlerin başındaki subay Özal’a “Konsey tarafından davet edildiğini” söyler. Turgut Özal her ihtimali düşünerek eşi Semra Hanım’la vedalaşarak Çankaya Köşküne çıkar.

Burada Kenan Evren başkanlığındaki Konsey üyeleri o zaman Meclisin en küçük partisinin lideri Turhan Feyzioğlu’nu Başbakan yapmak istediklerini, Turgut Özal’ı da dışarıdan borç para bulmakla görevli bakan yapmak istediklerini söylerler.

Özal Konsey üyelerini Başbakan olarak Bülent Ulusu‘yu atamaya ikna eder. Kendisinin de bütün ekonomik kurumların bağlı olduğu Başbakan Yardımcısı olması halinde görevi kabul edeceğini bildirerek bu talebini kabul ettirir. Böylece ekonomik kararları alan tek yetkili haline gelir.

Ancak  1982’de istifa eden Özal ANAP‘ı kurarak seçimlere girer ve Başbakan olur.

Turgut Özal mevcut bilgisi, tecrübesi, dış destekleri ve risk alma becerisi olmasaydı yine Başbakan ve Cumhurbaşkanı olamayacaktı.

Ancak Özal’ın tarih, hukuk, sosyoloji, edebiyat, felsefe, kültür ve sanat alanındaki eksikliğini, izlediği devlet ciddiyetine uymayan bazı davranışlarında ve ABD paralelinde izlediği dış politikasında hissettik.

Mesela Nutuk’u Cumhurbaşkanı iken okumuş ve hayretler içinde kalmıştı. “Atatürk’ün çok büyük deha olduğunu” anlamış, “değerlendirmeleri, kararları, öngörüleri ve reformistliğini görerek hayran olmuştu…”

SONUÇ: Hayatımızda bir takım kötü görünen tesadüfler ileride bambaşka fırsatların açılmasına sebep olabilir.

Ancak bu fırsatların değerlendirilmesi için kendimizi yetiştirmiş olmak, liderlik yeteneği, risk alma becerisi gibi tesadüfe bağlı olmayan özelliklerimiz olmak zorunda.

Bazı makamlara gelseniz bile yeterli bilgi ve kültüre sahip değilseniz olumsuz iç ve dış etkileri anlamanız ve direnç göstermeniz mümkün olmayabilir.

 

 

İngilizler Milli İnsanlar İse Biz Neyiz?

Rahmetli Bülent Ecevit eşi ile birlikte yaşadığı zorlu Londra günlerine ilişkin İngilizlerle ilgili yaptığı tespitleri hatıralarında anlatır. Hatta denilebilir ki, İngiltere’de gördükleri gelecekte Ecevit çiftinin yaşam biçimini şekillendirmiştir.

Ecevitler; İngiltere’de yaşadıkları süre içinde İkinci Dünya Savaşı’nda yerle bir olan İngiltere’nin nasıl ayağa kalktığına yakından tanıklık etmişlerdir.

Hâlbuki Türk toplumu, İngiltere’yi hep bir savaş galibi olarak görmüş ve yıkıma uğradığını pek düşünmemiştir. Ancak Ecevit’in hatıralarından anlıyoruz ki, İngiltere’de birçok ülke gibi savaş boyunca yıkıma uğramış ve savaş sonrasında değişen dengeler sonucu “süper güç” olma yeteneğini kaybetmiştir.

Bülent Ecevit eşiyle birlikte İngilizlerin toplum bilincinden çok etkilenmiştir. Bunu da şöyle anlatmıştır: “… İkinci Dünya Savaşı yeni bitmişti ve İngiltere’nin ekonomik sıkıntıları çok büyük ölçülerdeydi… Bir kaç yıldan beri her şey karne ile veriliyordu ve çok sınırlıydı. Orada İngilizlerin bütün sıkıntıları ortaklaşa yaşamaları, ikimizi de çok etkilemişti. Mesela bir iki karaborsa yiyecek dükkânı vardı, sadece yabancılar giderdi ama İngilizler gitmezdi. O toplum bilinci, sıkıntılara birlikte katlanma anlayışı mükemmeldi. Su kıtlığı vardı. Ama herkes bilirdi ki, İngiltere kralının ailesi de aynı kurallara uygun davranıyordu.”

Bülent Ecevit” Toplum bilinci ve dayanışmayı keşfetmiş bir halkın, savaş sonrası sıkıntılarını nasıl birlikte ve sosyal adalet anlayışı içinde göğüsleyebildiğini yakından gördüm. Darlığı olan bir ihtiyaç maddesinin sıkıntısına herkes şikâyetsiz katlanırdı. Çünkü herkes; bir köylü de, bir işçi de, bir küçük memur da bilirdi ki, kendisi ne kadar et, peynir ya da yağ yiyebiliyorsa, kraliçe de, başbakan da, lordlar da o kadarını yiyebilmektedir. İngilizler savaş yıllarının ve savaş sonrasının ağır sıkıntılarına ve koca bir imparatorluğu yitirmenin yoksunluklarına rağmen kendilerini böyle bir toplum dayanışması içinde kalkındırabilmiş ve yeni koşullara ayak uydurabilmişlerdi.” diye devam ediyor.

İşte bütün bunlara bana göre “İngiliz Milliği” denir. Şimdi bize dönüp bakacak olursak böyle bir millilikten söz edebilirmiyiz sorusunu sormak zorundayız.

Türkler ise yüzyıllardır hep savaştan çıkmış gibi yaşamakta ve sıkıntılar sadece fakir ve yoksul bırakılmış halkın üzerine yıkılmaktadır… Zengin ve yönetici sınıf keyif sürmekte ve halkla müreffeh yaşantısını paylaşmamaktadır.

Lafa gelince milliyiz ve milliyetçiyiz! Ne de olsa bu laflardan etkilenen bir halk var… Anlayacağınız başta ekonomi olmak üzere yaşadığımız sıkıntılardan kurtulabilmek için zihniyet devrimine ve “İngiliz Milliliği”ne ihtiyacımız var!

 

 

Devletin Reorganizasyonu – I

0

Yeni Bir Anlayış, Yeni Bir Teşkilat, Yeni Bir Anayasa

Reorganizasyon, Fransızca kökenli bir kavramdır. Bir kurum, kuruluş, örgüt vb. oluşumun yeniden düzenlenmesi anlamına gelmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti fiilen 23 Nisan 1920’de, hukuken ise 29 Ekim 1923’te kurulmuştur. Hem fiili hem de hukuki kuruluşunun 100. yılı yaklaşırken devlet mekanizması zihniyet olarak, teşkilat yapısı olarak, idari ve hukuki olarak ciddi bir değişim ve dönüşüme ihtiyaç duymaktadır.

100. yaşını kutlamaya hazırlanan devletin hala herhangi bir alanda dünya çapında bir marka değeri meydana getirememiş olması; savunma sanayi ve teknolojisi alanında dışa bağımlılığının devam etmesi; ekonomik anlamda sağlam temellere oturamamış olması; eğitim, adil ve bağımsız yargı sistemi, gelir dağılımında adalet, toplumun genel sosyal refahının yükseltilmesi gibi daha pek çok alanda dünya sıralamasının çok gerilerinde kalması; düşünce ve ifade hürriyeti, basın özgürlüğü gibi konulardaki kötü sicili ve bu yazının hacmini aşacak boyutta olan benzeri pek çok olumsuz durumun varlığı Türk devletinin son derece ciddi ve köklü bir değişime ihtiyaç duyduğunu göstermektedir.

Bir üst paragrafta saydığımız olumsuz vakıaların iktidarı elinde bulunduran siyasi partilerden ve/veya gruplardan bağımsız olarak ve birkaç asırlık kronik sorunlar halinde kendini göstermesi, siyasal iktidar değişikliğinden ziyade devletin bizatihi kendisinin kurumsal anlamda ciddi bir revizyona tabi tutulması gerektiğini ortaya koymaktadır.

“Devletin reorganizasyonu” ifadesinden, üç temel olgunun yenilenmesi gerektiği yani üç aşamalı bir yenilenme ihtiyacı anlaşılmalıdır; Yeni bir anlayış, yeni bir teşkilat ve tabi ki yeni bir anayasa.

“Yeni bir anlayış” kavramından toplumdaki ve bürokrasideki devlet algısı ile toplumun farklı kesimlerinin birbirine karşı takındığı düşmanca tavrın değişerek bir zihniyet devriminin gerçekleşmesi;

“Yeni bir teşkilat” kavramından bu zihniyet değişimine paralel olarak devletin ve siyasetin kurumsal yapılarının revize edilmesi;

“Yeni bir anayasa” kavramından ise ilk iki değişimin devlet karşısındaki pozisyonu ne olursa olsun her vatandaş için bağlayıcı bir hale getirilmesi anlaşılmalıdır.

 

Devlet Algısının Değişmesi

 

Kurumsal anlamda her devletin olduğu gibi Türk devletinin de bir varlık gayesi ve bu varlık gayesinden doğan bir takım temel yükümlülükleri vardır. Türk devletinin devlet olmasından doğan bu temel yükümlülüklerini gereği gibi yerine getirmediğini ve hatta bazı temel yükümlülüklerini hiç yerine getirmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunun sebebi, gerek devlet kurumunu oluşturan kişilerin yani kamu görevlilerinin gerekse devletin kendilerine karşı yükümlülük taşıdığı vatandaşların “devlet algısıdır”. Şöyle ki; Türk milletinin bakış açısında devlet denilen şey gözle görülmeyen, elle dokunulmayan, kulakla işitilmeyen, adeta metafizik özellikler taşıyan ruhani (!) bir varlıktır. Türk milletinin havsalasındaki “devlet” ilahi (!) bir takım vasıflara sahiptir. O nedenle ona saygı duyulur, itaat edilir ve hatta tapılır!

Türk milletinin devlete karşı beslediği bu abartılı saygı durumu, devlet kurumunun imkânlarını elinde bulunduran kamu görevlileri tarafından daima kötüye kullanılır ve bu kötüye kullanmayla birlikte milletin kafasındaki o devlet kavramı beslenip büyütülür.

Devletin asli fonksiyonu ve misyonu milletin yani vatandaşın hayatını kolaylaştırmak ve hayat standartlarını yükseltmektir. Devlet vatandaş için vardır. Bizde ise, temel düşünce ve bu düşüncenin tezahürü olan uygulama bunun tam tersidir. Bizde vatandaş için devlet değil, devlet için vatandaş anlayışı hâkimdir.

Bir vatandaş kazara kamuya ait bir varlığa zarar verdiği zaman devlet o zararı tazmin için son derece süratli bir şekilde o vatandaşın tepesine çökerken; devlet veya devleti temsil eden kamu görevlileri kasten veya hataen (taksirle) bir vatandaşa zarar verdikleri zaman devlet kurumlarının organize bir şekilde kulaklarının üzerine yattığı görülür. Yukarıda üçüncü paragrafta kısaca değindiğimiz tüm olumsuzluklar bu yaklaşımın birer sonucudur.

 

Makama Saygı (!)

 

Bu topraklarda yüzyıllardır gelenek haline gelmiş bir kavram vardır; makama saygı! Makama saygı şu anlama gelmektedir. Her vatandaş, hizmet almak için bir kamu kurumuna gittiği zaman, o kamu kurumunun şahs-ı manevisinin temsil ettiği yüce makama deruni bir saygı göstermeli ve hizmet alma işlemi sonuçlanana kadar o kamu kurumunun tüm yönlendirmelerini ve hatta “emir ve talimatlarını” eksiksiz olarak yerine getirmelidir!!  Hâlbuki hem vatandaşın hem de kamu kurumunda görev yapan bütün kamu görevlilerinin unuttuğu çok temel bir husus vardır. O kamu kurumunun varlık gayesi de, o kamu görevlilerinin orada istihdam edilme gayesi de vatandaşın hayatını kolaylaştırmaktan başka bir şey değildir. Ancak Türk milletinin DNA’larına işleyen yanlış bir uygulamanın sonucu olarak her kamu kurumu kendi içinde küçük bir saltanat membaı olarak görülür ve her kamu görevlisi oradaki varlık gayesini küçük küçük saltanatçıklar sürmek olarak algılar.

İşte devletin reorganizasyonu için değişmesi gereken ilk şey vatandaşın ve bürokrasinin kafasındaki devlet algısıdır. Devlet algısı değişimi, yukarıda bahsettiğimiz zihniyet değişiminin temel taşıdır. Devlet algısı değişip devletin varlık gayesinin vatandaşa hizmet sunma olduğu düşüncesi yerleştikten sonra diğer alt zihniyet değişimleri (eğitimde bakış açısı, güvenlik politikaları, vergi reformu vb.) ve bu zihniyet değişimlerine paralel olarak kurumsal revizyonlar gerçekleştirilebilecektir.

 

 

Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan Kitapları

0

İnanç Psikilojisi ve Bilim Ruh, Beyin ve Akıl Üçgeninde İnsanoğlu

Lise çağına gelmiş gençlerimizin önemli bir kısmı, kendilerine doğru hedeflerin doğru ve anlayabilecekleri bir lisanla söylenmemiş olması ve de arama yol ve yöntemi hakkında yeterli bilgi verilmemesi sebebiyle; deizm ve ateizme, beynine ve bedenine sığmayan zekâlarını müspet yönde kullanma imkânını bulamamış olanlar da anarşizme yöneliyorlar.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 288 sayfalık, ilk baskısı 2009’da; 15. baskısı Nisan 2019’da yayınlanan eseri ile yalnızca gençlere değil, yetişkinlere de -sonunda bulma garantisi olan- gerçekleri aramanın yollarını gösteriyor, yöntemlerini açıklıyor.

Neden yaratıldığı, bu dünyaya niçin -getirildiği değil- gönderildiği hususunda ilk, hatta anaokulunda bilgilendirilmeyen körpe zihinler, sorumluluklarını idrak etmekte gecikiyorlar. Geciktikçe de öğrenmekte zorlanıyorlar. Öylelerinin kurtuluşu artık tamamen tesadüflere kalmıştır.

İnsanoğlunun basite ve kolaya meyli vardır. Prof. Tarhan’ın ifadesiyle; ‘Beni inorganik maddeler yaptıysa ve bu maddeler bana hesap soramadığına göre, benim önceliğim, hukuktan ve toplumdan daha önemlidir‘ algısının yanlışlığını önlemek çoğu zaman mümkün olmuyor. Bilindiği gibi insanlara yeni bir şey öğretmek kolaydır, yanlış bildiğinin yerine doğrusunu koymak, zordur, bazen da mümkün değildir. İsteyenler deneyebilirler: ‘imeyıl‘ olarak telâffuz ettiği ‘e-mail‘ kelimesinin yerine ‘e-mektup‘ demesinin daha doğru olacağını, çevrelerindeki bir yetişkine kaç ayda, hatta kaç yılda öğretebilecekler…

Tarhan Hoca, nev’i şahsına münhasır üslûbu ile ve sohbet tadında kaleme aldığı eserinde, herkesi mutlaka ilgilendirecek, sorularına cevap bulabileceği konuları, efradını câmi – ağyarını mâni ölçüler içerisinde okuyucuya sunuyor. Kitaptaki yüzlerce konu başlığından birkaçı:

*Dinî Hayat Nedir? *Seküler Hümanizma ve Semâvî Öğreti Farkı. *İnsandaki Gençlik Algısı değişebilir mi? * Evrim Neyi Açıklar? *Tanrı Dünyayı Neden Yarattı? *Evrenin Bir Tasarımcısının Olduğuna İnanmanın Zekâyla İlişkisi *Gördüklerimiz, Mümkün Olduğunu Düşündüğümüz Şeylerden İbârettir *Psikiyatristlerin Dine Bakışı. *Beynin Ruhânî Yanı. *DNA’da Tanrıyı Görmek Mümkün mü? *Neden Tanrı’ya inanıyoruz? *Zihin Okuma Teorileri. *Beynin İşleyişi. *Dinlerin Şiddete Yaklaşımı *Psikiyatrik Hastalıklara İslâmiyet’in Bakışı *Ruh ve Beden İlişkisi *Bilinç Gelişir mi? *Nefsin Özellikleri ve İnsan Üzerindeki Belirleyiciliği  *Tevhid İnancı *İnancın Psikolojik Sağlığa Etkileri *İnsanın Gücüyle İstekleri Arasındaki Makas Çok Açıktır *Dinde Ödül ve Cezâ Kavramı ve diğerleri.

Eserden tadımlık bir bölüm:

Görünür Olandan Görünmeyene İman, İnsanlığın Tekâmülüdür

Görünmeyene inanmak, somutlaştırmanın bir ifadesidir. Meselâ bir çocuğun eline kırmızı bir ışık tutsanız, çocuk bunun ışık olduğunu fark edemeyebilir ve elinin boyandığını zannedip ağlayabilir. Zira çocuğun soyut ile somut farkını bilmesi zordur.

Görünür olana inanmak, arka planı görememek, kişinin soyut düşünce seviyesine erişememesinden kaynaklanmaktadır. Bu sebeple insanlardaki din ihtiyacı, insanların gelişmişlik düzeylerine göre artmaktadır. Soyut düşünceler yönünde ilerleyen bir insan, aslında din ihtiyacını ortaya koyuyor demektir. Ancak IQ seviyesi elli puan civarında seyreden veya otistik olan bir çocuğun temel ihtiyaçlarının ötesinde bir ihtiyacı kalmamaktadır.

Soyut düşünce, insanın varoluşla ilgili soruları yoğunlaştığında, kendisine ve hayata mana katmak için uğraştığında, zaman ve gelecek konusunda sorular sorduğunda ortaya çıkmaktadır. Görünmeyene inanmak, insanın gelişmişlik düzeyini gösterir.

İnsanlık tarihinde Tanrı arayışının ilk somut örneği olarak İbrahim Peygamber kıssasını görürüz. Hz. İbrahim zamanında, kâhinler babasına ‘Bu nesilden bir erkek çocuğu senin saltanatını yıkacak‘ dedikleri için babası, Hz. İbrahim’i mağarada büyütmüştür. Hz. İbrahim, soyut düşünce üretme yaşına gelinceye kadar, hayatın somut tapınmalarından uzak durmuş; bu durum, O’nda sorgulamayı oluşturmuş ve O’nu Tanrı ile ilgili yanlış öğrenmelerden uzak tutmuştur. Bu da Hz. İbrahim’in hayata ve kâinata farklı bir gözle bakmasına sebep olup, O’nun irâdesini kulluk ve inanma ihtiyacı yönünde kullanmasını sağlamıştır. Birkaç kişilik bir insan grubu ile temas içinde olan Hz. İbrahim, sorgulamaya başlamıştır. Sorgulamalarının sonunda itiraz etmesi, söylenenlere kafa tutması, hatta bir dönem inzivaya çekildikten sonra, güneşi, ayı ve yıldızları, doğada insanın büyük olarak kabul ettiği ne varsa, bunların insanın ihtiyaçlarını karşılayamayacağını fark etmesi, Hz. İbrahim’in soyut düşüncede ilerlediğini göstermektedir. Hz. İbrahim’in geldiği nokta, insanlığın soyut düşüncede ulaştığı seviyeyi göstermektedir. Artık insanlık, aklı ile Yaratıcı’yı bulma seviyesine gelmiştir.

İnsanlar, daha evvelden bu seviyeye ulaşmışlarsa da kolaylıkla sapmalar olmuştur. İlk çağ veya taş devri gibi dönemler, insanlığın çocukluk devresidir. O dönemde yaşayan insanlar, kullukla ne kadar mükellefse, Hz. İbrahim de o kadar mükelleftir. Ancak kişinin sorumluluğu, bilgi kendisine duyurulduğu vakit başlamaktadır.

Kendinden sonraki kuşaklara hakikati anlatan bir elçi vardır ve bu elçiye uyup uymamak, ders anlatan öğretmeni dinleyip dinlememek kişinin kendi iradesindedir. Peygamberlerle de insanlara dersler anlatılmıştır ve bu dersler insanların soyut düşünce konusunda ilerlemelerini sağlamıştır.  (s: 197-198)

Prof. Dr. Nevzat Tarhan tarafından geliştirilen ‘Ailede ve Eğitim Ortamında Din Eğitimi Tutum Farkındalığı Çalışması‘ başlıklı Anket formu, Anne-baba veya eğitim veren kişiler için istikamet belirleyicidir. (s: 231-239)

Kitabın sonundaki KAYNAKÇA bölümünde %90’ı yabancı olmak üzere 1351 kaynaktan istifade edildiği belirtiliyor. (s: 239-288)

Bu satırları yazan ve bu satırların yazılı olduğu kitaba henüz ulaşamayanlara duyuran, neticeden sorumlu değildir. Bizim sorumluluğumuz doğru olanı yazmakla ve duyurmakla sınırlıdır. Neticenin ne olacağına Allah (cc) karar verir.

*SCI (Science Citation Index): Amerika Birleşik Devletleri’nin eyâleti Pensilvanya’nın en büyük şehri olan Philadelphia’da faaliyet gösteren ve binlerce ilmî dergiyi tarayarak, içeriğini okuyucularına duyuran ISI (Institute for Scientific Information) isimli kuruluşun uyguladığı bir sistemdir ISI kuruluşunun baz aldığı akademik yazım indekslerden biridir. İlmî makaleleri inceleyerek özetlerini çıkarmakta, bu makalelerin yazarına / yazarlarına kimler tarafından ve kaç defa atıfta bulunulduğunu tespit etmektedir. Başka bir ifadeyle; yayınlanan makalelerin ilim dünyasında nasıl yankılandığını göstermektedir. Dünya çapında çok fazla ilmî dergi bulunmaktadır. SCI kriteri sayesinde bilimsel dergiler incelenerek okuyucuya en kaliteli ve faydalı olanları iletilmektedir.

 

 

Prof. Dr. K. NEVZAT TARHAN

1952 yılında Merzifon’da doğdu. 1969 yılında Kuleli Askerî Lisesini, 1975 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesini bitirdi. GATA stajı, Kıbrıs ve Bursa kıta hizmetinden sonra 1982 yılında Gülhane Askerî Tıp Akademisi (GATA)’da Psikiyatri uzmanı oldu. Erzincan ve Çorlu’da hastane hekimliği sonunda GATA Haydarpaşa’da yardımcı Doçent (1988) ve Doçent (1990) oldu. Klinik direktörlüğü yaptı. Albaylığa (1993) ve Profesörlüğe (1996) yükseldi. 1996-1999 yılları arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesinde öğretim üyeliği ve Adlî Tıp Kurumunda bilirkişilik yaptı. Kendi isteğiyle emekli oldu. 1998 yılında Memory Center of America’nın Türkiye temsilciliğini aldı.

Uzun yıllar büyük emekle ve araştırmalara dayanarak devam ettirdiği psikiyatrik uzmanlığındaki bilgilerini, 40’ın üzerinde SCI* sınıfı dergilerde olmak üzere millî ve milletlerarası hakemli dergilerde yayımlanmış 100’ün üzerinde araştırma makalesine aktarmıştır.

İlmî çalışmalarını dünya ile sınırlı olmayan, hem dünya hem de âhireti kapsayan hayat görüşü ve Allah’ın evrene yansıyan özellikleriyle bağlantısını kurarak okuyucularına sunmaktadır. Eserlerinde, kâinat ile Kur’ân’ı birbirini destekler şekilde anlatmayı prensip edinmiştir.

Bu farklı bakış açısının temellerinin kaynağı, gençlik yıllarından beri okuduğu ve hayatına rehber ettiği Kur’ân-ı Kerîm’dir. Hayatın mânâsını ve varoluşu sorgulayan genç insanlar gibi o da üniversite yıllarında *Tesâdüfî varoluş, *Hayatın anlamı, *Darwinizm, *Kötülükler neden var?, *Din ihtiyacı, *İnanmanın Psikolojisi, *Ölümden sonra hayat var mı?, *İnsanın akıl ve ruhu nasıl doyum sağlar? gibi sorulara, Kur’an’dan açıklamalarla ve ilmî araştırmalarıyla da ispatlayarak okuyucularına intikal ettirmiştir.

Halen; Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörlüğü ve Türkiye’nin ilk nöropsikiyatri hastanesi olan NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Yönetim Kurulu Başkanlığı görevlerini yürütmektedir.

Kitapları 1 milyondan fazla satan, İngilizce ve Almanca bilen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, iki evlât babasıdır.

Bu sayfada adı geçen eserlerinin dışında kalan yayınlanmış diğer kitaplarından bazılarının isimleri:

*Psikolojik Savaş: Gri Propaganda (2002), *Aile Okulu (2004), *Kadın Psikolojisi (2005), *Hayata Dâir (2007; (Dr. Elif İlgaz Aydınlar ile birlikte) *Bilinçli Genç Olmak (2009), *Toplum Psikolojisi ve Empati (2009), *İnanç Psikolojisi ve Bilim (2009), *Asimetrik Savaş, Politik Psikoloji (2010), *Son Sığınak Aile (2010), *Değerler Psikolojisi ve İnsan (2011), *Sen-Ben ve Çocuklarımız (2012), *Çağın Vicdanı Bediüzzaman (2012), *Mesnevi Terapi (2012), *Yunus Terapi (2013), *Aşk Terapi (2014), *Bilinçli Aile Olmak (2014), *Anne ‘Darbe’ Ne Demek? (2017)

(Yazar, bütün kitaplarının telif hakkını İDER Vakfı’na bağışlamıştır.)

 

 

KUŞBAKIŞI

KENDİNİZLE BARIŞIK OLMAK / DUYGULARIN EĞİTİMİ /                                                             Kendinizle ve Çevrenizle Uyum İçinde Yaşamak

Ana bölümdeki kitapla aynı ölçülerde, 190 sayfalık eserin 28. Baskısı, Nisan 2019’da okuyucuya sunuldu. Prof. Dr. Nevzat Tarhan bu eserinde; ruh sağlığını korumanın yolunun, insanın kendisiyle ve çevresiyle barışık olmasından geçtiğini belirtiyor. Kendimizle barışmayı; ‘duygularımızı denetim altına almayı başarmak ve hayatımızı hedeflerimiz doğrultusunda yönlendirmek yönlendirebilmek’ şeklinde tarif ediyor. Duygularımızı eğitmek için de nasıl bir eğitim uygulanacağını açıklıyor.

Eser, ‘Ön Söz’ hâriç, yedi bölümden oluşuyor: *Beyin Hazinesini Yönlendirmek *Ruh Sağlığını Koruma Yolları, *İçimizdeki Güç *Ahlâk Eğitimi *Toplum Hayatı, Problemler ve Çözümler *Sağlıklı İletişim, İyi Diyalog *Röportajlar.

Prof. Tarhan, bu eserini yazmaktaki maksadını: ‘Kişiler arası ilişkileri düzeltmek; çocuğuna daha iyi davranan, eşinin duygularını anlayan, kendini tanıyan bireyleri çoğaltmak…’ cümlesiyle açıklıyor.

Röportajlar bölümünde: Spor kulübü taraftarlığı, genci-yaşlısı, erkek veya kadın toplumun her kesimin ortak problemi olan ‘Unutkanlık!’ Buradaki tespiti son derece ilgi çekici: ‘Zekânın % 50’si kişinin kromozomlarında yazılı olan potansiyel zekâ; % 50’si eğitim ve tecrübeyle kazanılmış pratik zekâdır. Bu sebeple zekâ sâbit bir büyüklük değildir.’ Anlaşılıyor ki zekânın kapasitesini artırmak mümkün. Nasıl artırılacağını da açıklıyor.

Aynı bölümde alzheimer hastalığı ve yaygın oluşunun sebepleri, hâfıza ölçülmesi ve hocanın müjdesi: İsteyenler, unutkanlıklarını en aza indirebilirler… Ve bir hüküm: Davranış bozuklukları medyayla besleniyor.

BAĞIMLILIK                                                                                                                                                                 Sanal veya Gerçek Bağımlılıkla Başa Çıkma

Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın Uzman Dr. Serdar Nurmedov’la birlikte hazırladığı 263 sayfalık kitabın 7. baskısı Nisan 2019’da yapıldı. Eserde; çağımızın en mühim problemlerinden biri olan bağımlılık konusu, en yeni ve ilmî gelişmeler ışığında inceleniyor.

Bağımlılığı, ‘tedâvisi mümkün olan bir beyin hastalığı‘ olarak vasıflandıran Prof. Tarhan, konuyu, sebepleri, koruyucu faktörleri ve her geçen gün gelişen tedâvi yöntemleriyle etraflı bir şekilde inceliyor.

Eserde; sâdece alkol ve madde bağımlılığı değil, gerçek veya sanal her türden bağımlılığın gelişim seyri ve tedâvi safhaları detaylı olarak ele alınıyor. Kitabın sonuna eklenen anket ve ölçekler okuyucunun bağımlılıkla kendisi arasındaki mesâfe konusunda bilgi sâhibi olmasını sağlıyor.

Bağımlılık‘ olarak kabul edilen bilgisayar oyunlarıyla meşguliyetin; çocuk, genç ve erişkinlerde dikkat ve konsantrasyonu artırmak gibi faydalı yönlerinin de bulunduğuna dair bilgiler dikkat çekici. Ancak özellikle çocuklarda acelecilik, sabırsızlık, kafa yoran işlerden sıkılma ve kaçma gibi tehlikeleri berâberinde getirdiği îkazı, dikkatli ve ölçülü olmayı şart kılıyor.

Altın değerinde öğütler: *Çocuklarda sınırsız arzular vardır. Kendileri kontrol edemezler, Psikolog müdâhalesine ihtiyaç var. *İtaat duygusu korku ile gelişirse de vücut kendisini gelişmeye değil, korumaya şartlandırır. Ve diğerleri…

Serdar Nurmedov; İnsanların neden bağımlı olduğunu, bağımlılığın nasıl geliştiğini, genetik yatkınlığın rolünü, bağımlılığın teşhisini, doğru bilinen yanlışları anlattıktan sonra, müjdeyi de veriyor: ‘Ümitsizliğe kapılmamalı. Problem varsa, çâresi de vardır.’

Uzman Dr. SERDAR NURMEDOV:

1976 yılında, Türkmenistan sınırları içerisinde bulunan Daşoğuz’da dünyaya geldi. 1996 yılında Trabzon Kanunî Anadolu Lisesi’nden mezun oldu. Aynı yıl Karadeniz teknik Üniversitesi’ne yüksek eğitimine başladı. 2002 yılında ‘tıp doktoru’ diplomasını aldı. 2003-2008 yılında Marmara Üniversitesi Psikiyatri Anabilim dalında yüksek lisansını yaptı. Hâlen İstanbul Nöropsikiyatri hastânesinde klinik şefi olarak çalışmaktadır. Alkol-Madde Bağımlılığı, Hâfıza İşlevleri ve Nöropsikiyatri özel ilgi alanlarıdır.

 

 

 

10 ADIMDA POZİTİF PSİKOLOJİ

Çoklu Zekâ Uygulamalarına Pozitif Bakış

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bu eserini; her biri psikoloji ve psikiyatrinin farkı sahalarında uzman olan; Aynur Sayın, Orhan Gümüşel, Bihter İyidir, Çiğdem Demirsoy, Eda Yavaş, Elif Kandaz, Fulya Ertekin Altan, H. Fâtih Dane, Hande Sinirlioğlu Ertaş, İhsan Öztekin, Kâmil Ertekin, Leyla Arslan, Necmettin Gürsoy, Neşe Özkarslı, Nüthet İşiten, Oğuz Tanrıdağ, Sinem Öztep, Yıldız Burkovik ve Zehra Erol ile yapılan müşterek çalışmalarla hazırlamış.  Eserde, duygularla alâkalı zekâ becerilerinin geliştirilmesi yöntemleri pratik uygulamalarla birlikte sunuluyor.

Çalışmanın hedefi; Duygularla alâkalı zekâ uygulamalarının kişinin kendisiyle ve çevresiyle doğru iletişime geçmesine yardım ederek hayat kalitesini artırmak…

Eserin 9. baskısı, Ocak 2019’da okuyucuya sunuldu.

DUYGULARIN PSİKOLOJİSİ

23. baskısı Ocak 2019’da yayınlanan kitapta Nevzat Tarhan, insanın sâhip olduğu olumlu ve olumsuz bütün duyguları birer birer çözümleyerek farklı bir bakış getiriyor. Bu kavramı Doğu’nun ve Batı’nın değerleriyle birlikte yeniden yorumluyor ve duyguların eğitiminde yeni bir pencere açıyor.

Eserin son sayfalarında, okuyucunun kendisi hakkında değerlendirme yapabileceği 4 adet anket yer alıyor.

MUTLULUK PSİKOLOJİSİ ve Stresle Başa Çıkma

Prof. Dr. Nevzat Tarhan;  ‘İnsan bedenî ve rûhî olarak her an dışarıdan gelecek etkilere açıktır. Hatta bâzı durumlarda ruh hâlini tamâmiyle bu uyarılar belirleyebilir. Çünkü her bir uyarı, insanın bedenî ve ruhî dengesini, düzenini, uyumunu etkiler. İnsanın içindeki mekanizma, bilinçli veya bilinçsiz olarak bu dengeyi koruyan sistemler, dengeyi ve uyumu sağlamak ve devam ettirmek için sürekli çaba harcar. Bu çabaların yetersiz kaldığın noktada da stres ortaya çıkar.’ Diyor.

29. baskısı Aralık 2018’de raflardaki yerini alın 184 sayfalık kitapta; hem insanın stresle olan ilişkisi hem de stresi nasıl mutluluğa dönüştürebileceğimize dâir yol haritası veriliyor.

Bu sayfada adı geçen kitapların iletişim kanalları:

TİMAŞ YAYINLARI:

Alayköşkü Caddesi Nu: 11 Cağaloğlu, Fâtih, İstanbul. Telefon: 0.212-511 24 24 Belgegeçer: 0.212-512 40 00

e-posta: timas@timas.com.tr /  www.timas.com.tr

KISA KISA / KISA KISA

1-İSTANBUL’UN GİZLİ TARİHİ: Pelin Çift, Erhan Altunay  / Destek Yayınları.

2-SEMERKANT VE BUHARA’DA KANLI GÜNLER: Azam Haşimi / Kalender Yayınevi.

3-TÜRK IRKI NİÇİN MÜSLÜMAN OLDU?: İsmail Hâmi Danişmend / Ötüken Neşriyat.

4-O’NUN YOLUNDA BİZ: Prof. Dr. Tufan Gündüz / Yeditepe Yayınları.

5-MESAJLARIYLA HAC VE UMRE BANA NE DİYOR?: Veli Tâhir Erdoğan / Bilgeoğuz Yayınları.

 

 

Eğitim Kurumları ve Teftiş Olgusu

Bir önceki yazımda: “okullarda yıllardır halı altına süpürülmüş, görmezden gelinen, “ivedilikle çözümlenmesi gereken” birçok sorunun hala; yönetici, öğretmen, öğrenci ve velileri endişelendirdiğini” vurgulamıştım.

Bunlar; okulların “rehberlik ve teftişi” başta olmak üzere, bağışlar, kaynak ders kitapları, öğrenci servisleri, öğrenci kıyafetleri, okul giderlerinin temini, öğrencilerin beslenme sorunları kantinler vb. şeklinde sıralamıştık.

 

Eğitim öğretim bir sistemler bütünüdür. Tüm yönleriyle ele alınmalıdır. Bir veya birkaç yönü ihmal edildiğinde; “eko sistem” gibi kendisini sağlıklı sürdürme dengesini kaybeder. Büyük sorunlar yaşar, sarsıntılar geçirir.

Yıllardır resmi ve özel eğitim kurumlarımız, alanlarında yetişmiş konunun ehli müfettişler tarafından; “rehberlik ve teftiş”e tabi tutulmaktaydı. Bu sayede kurumlar 1739 sayıl Milli Eğitim Temel Kanunu’nda belirlenen, Türk Milli Eğitiminin genel ve özel amaçları doğrultusunda, faaliyetlerini titizlikle sürdürmeye yönlendirilirdi.

Öğretmen ve yöneticilerin çalışmaları müfettişlerce bu doğrultuda gözden geçirilir, sapmalar, ihmaller varsa;  “öneriler, uyarılar” da bulunularak rehberlik yapılırdı. Daha sonra da teftiş edilerek, raporla durum ortaya konurdu. Müfettişin adı bile kurumların kendisine çekidüzen vermesine, azimle ve titizlikle çalışmasına yeterdi.

Teftişin adı biraz soğuk olsa da, son yıllarda pozitif anlamda güzel değişim yaşamıştı teftiş sistemi. Kurumlara bu sayede yenilikler, değişim ve motivasyon geliyordu. Her kurumun grup müfettişleri olurdu. Telefon açıp bir şeyler sorabilme imkânları vardı öğretmenlerin.

Öğretmenler ve yöneticiler sıkıntılarını, başarılarını paylaşma, dertleşme, belki de bir bakıma “deşarj olma” fırsatı buluyordu. Çünkü bu üçlü birbirini anlayabiliyordu.

Müfettiş de insan, onun da bazen hatası olabilir. Bundan dolayı “teftiş sistemi” ni ve tüm müfettişleri eleştirmek haksızlık olur.

Ben de on yıldan fazla öğretmen olarak teftiş geçirdim. Bazen üzüldüm, fakat hiçbir zaman teftişin kalkmasını istemedim. Beni, müfettiş olmam için yönlendiren, teşvik eden yine müfettişler oldu. Başarılarımı onlar gördü, ödüllendirdiler, yanımda yakınımda oldular. Üst makamlara taşıdılar.

Teftişin gerçek yararına inanmış eğitimci ve eğitim kurumlarının, müfettişlerin gelmesini sabırsızlıkla beklediğini bu yüzden iyi bilirim.

Yıllar önce İzmit’in Sultaniye Köyü’ne teftiş için gitmiştik. Bizi uzaktan gören tek öğretmen, bize doğru var hızıyla koşmaya başlamış ve ağlayarak boynumuza sarılmıştı. “Nerede kaldınız sizi sabırsızlıkla bekliyordum, gözlerim yollarda kaldı” diye hıçkırıklara boğulmuştu. O an çok duygulu anlar yaşamıştık. Benzer müspet örnekler hayli çoktur. Neticede, “rehberlik ve teftişin” eğitim kurumlarının, “olmazsa olmaz” ı olduğu bir gerçektir.

 

Rehberlik ve teftiş eğitim öğretim kurumlarından kaldırıldığında, birçok sorunu da beraberinde getirmiştir. İşte bunlarda bazıları:

-Eğitim öğretim yılı başında, müfettişlerce kurumlarda yapılan mesleki toplantılarda; sistemle ilgili olarak, duyurulması gereken çok önemli yeniliklerden, hatırlatmalardan, pozitif katkılardan, destekten, motivasyondan öğretmen ve yöneticiler mahrum bırakıldı.

-Birkaç okul öğretmenlerinin bir araya gelerek yapılan bu toplantılar artık olmadığından, öğretmenler arası tanışma, kaynaşma ve fikir alışverişi imkânı kalmadı.

-Okul kantinleri eğitime olumlu katkıda bulunma amacını yitirdi. Öğrenci sağlığından önce kar etme amaçlandığından, zararlı ve fahiş fiyatlarla örünler, sağlıksız ortamlarda satılmaya başladı.

-Öğretmenlerin planlamaları ve yıllık tüm çalışmaları müfettiş rehberliğine tabi tutulmadığı için; amaçtan sapmalar, eksiklikler, hatalar düzeltilememekte. Bu yüzden bazen zamanında konular bitirilememektedir.

-Bazen seçilen yöntem ve teknikler derslerle uyum sağlayamamakta. Bazı önemli konular unutularak öğretilememekte, ya da önlem alınamamaktadır. Öğrenciyi ölçme ve değerlendirme yöntemlerinde hatalar yapılmaktadır.

-Sınıf kitaplıkları denetlenemediği için öğrenci seviyesinin üzerinde, içeriği hatalı ve zararlı kitaplar öğrencilere okutulabilmektedir. Bu hususta veliler çocuklarının okuduğu hikaye ve  masallard, rastladıkları uygunsuz ifadelerden hayli rahatsızdırlar.

-Okulun performansı teftiş sonunda ortaya konularak öğretmenler kurulunda değerlendirilmekteydi. Bu fırsatta kalmadı. Öğretmen ve yöneticiler, başarının neresinde, ne miktarda olduklarının farkında değiller. Bu yüzden kendilerini hangi yönde ve ne kadar geliştirmeleri gerektiğine dair güdüleyici ve itici bir motivasyondan yoksun kaldılar.

-Özellikle toplu taşıma okullarının öğrenci servisleri ve ihale ile dağıtılan kumanyalar denetim dışı kaldı. Oysa müfettişlerin denetiminde, “ayakta öğrenci olmaması, öğrenci durakları, hatların uzaklık yakınlık durumlarının uygunluğu, beslenme için dağıtılan yiyeceklerin gramajı, tazeliği, zamanında ulaştırılması vb”. durumlar gözen geçirilir, aksayan hususlar düzeltilirdi.

-Eğitim kurumlarının tüm bölümlerinin amaca yönelik kullanılmasında aksaklıklar yaşanabilmektedir. Örneğin: Bir kurumda teftiş yaparken, öğretmenler odasının derslik yapıldığına, öğretmenlerin odasız bırakıldığına tanık olmuştuk. Hemen farklı çözüm yolları ile bu sorun giderildi.

-Özellikle de öğretmenlerin sicil amirliğinden müfettişlerin(ilköğretim için) çıkarılması, başarılarının yeterince görülmemesine, mağdur olmalarına sebep olmuştur.

-Ders kitapları ücretsiz dağıtıldığı için, kaynak ders kitabı alma yasağı vardır. Buna rağmen bazı okullar velilere parayla kaynak kitap aldırmaktadırlar. Oysa bu duruma teftişlerin olduğu yıllarda asla fırsat verilmezdi.

-Öğretmenin kafasına takılan bir eğitim sorununu danışacağı, fikir alabileceği, uzman bir rehberi artık kalmadı.

Bütün bu yazdıklarımın daha ötesinde, akla gelmeyecek kadar yararı olan teftiş sisteminin kaldırılması büyük bir hatadır.

 

Millî Eğitim Bakanı Sayın Ziya Selçuk beyefendi sistemi çok iyi bilenlerdendir. Kendisine ulaşma imkânım olsaydı, iki önemli şeyi ısrarla ve ivedilikle kendisinden istirham ederdim:

1-Maarif Müfettişleri istihdamının eski işlevselliğine yeniden getirilmesi,

2-Okullarda okutulacak masal, hikâye, roman vb. kitapların yeniden T.T.Kurulu tarafından incelemeye tabi tutulması.

 

Bundan sonraki yazımda “armalı soygun” iddiaları ele alacatır.

Sevgiyle kalın…