31.6 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 29, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 517

Müslüman Mahallesinde Satılan Salyangozların Müşterileri ve Sonrası

“Bir şeyi, ona hiç ihtiyaç duymayacak bir çevreye götürme” işini atalarımız, istihzai bir üslupla “Müslüman mahallesinde salyangoz satmak” deyimiyle oldukça etkili anlatmışlar. Elektriğin bulunması ile gece gündüz birbirine girdi, zaman kavramı değişti; internetin icadı ile mekân kavramı değişti, pek çok iş mekândan bağımsız yapılır oldu; insan profilleri, değerler değişti; hangi mekânda hangi işin yapılmasının uygunluğu ve uygunsuzluğu sapla saman gibi karıştı; bir herc ü merc içindeyiz. Bilmem farkında mıyız?

Mesleğini kırk yıl severek yapan bir öğretmenseniz ölünceye kadar toplumun namus bekçisi, yarınların isimsiz toplum mühendisi olmaktan kendinizi kurtaramazsınız.

Markası ve uyguladığı eğitim felsefesinden dolayı “zincir” tabir edilen özel okullardan birinde ziyarette bulundum. Kampüs müdürü oldukça misafirperver ve saygılı biri. Biraz tanışıklığımız ve hukukumuz var. Okul, mimari olarak yüksek albeniye sahip. Konfor adına, hiçbir alt yapıdan kaçınılmamış. Öğretmen-yönetici, yönetici-veli, yönetici ve çalışanlar ilişkisi oldukça mesafeli ve resmi. Öğretmenler için kıyafet serbest, öğrenciler için değil. Ders işlenişi sırasında bazı sınıflarda iki, bazılarında üç öğretmen birlikte bulunuyor. Her öğretmen derse kendince bir katkı sağlıyor. Çalışanlar hariç, okulun açık ve kapalı alanlarında Türkçe konuşmak, yasak. Ne kadar anladığın önemli değil, meramını hep İngilizce anlatacaksın. Türkçe ve edebiyat dersleri bundan muaf.

Kampüs müdürü değerli dostumun, okulu tanıtırken söylediği bir övünç cümlesi dikkatimi çekti: “Hocam, bizim velet de bu sene burada anaokuluna başladı. Daha ilk gün, eve geldiğinde İngilizce 10’a kadar saydı. Türkçe saymayı bilmiyor, ama İngilizcesini öğrendi. Biz burada çok kaliteli bir dil eğitimi veriyoruz.”

Bulunduğumuz ülke, Türkiye; yapılan iş, eğitim; okulda kaldığın sürede konuşacağın dil, İngilizce. Kafamda müthiş bir anafor oluştu, zihnim allak bullak oldu. Yahya Kemal’in, Türkçeye hayranlığını ifade eden “Bu dil, ağzımda annemin sütüdür.” sözünü, Mevlana’ın pergel benzetmesini hatırladım.

Dil, bir kimliktir; ailede öğrenilir, sokakta öğrenilir, okulda öğrenilir. Dilin gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun, kişi kendini en iyi kendi diliyle ifade edebilir. Kendi eserimiz olarak kullandığımız her sözcükte, teneffüs ettiğimiz her nefes gibi hayat vardır, ruh vardır, sevgi vardır, öfke vardır, merhamet vardır, umut vardır. Şairler, en içtenlikli şiirlerini kendi dilleriyle yazabilirler. Kendi dilinin inceliklerini öğrenemeyen, dilin sıcaklığın hissedemeyen bir kişi ne başarılı bir şair, yazar ne de meramını iyi ifade edebilen bir iletişimci olabilir. Dilin ayrıntılı öğretileceği, dil zevkinin hissettirileceği yer, şüphesiz okuldur.

Bir toplumun karakterini, dilin zenginliğini belirleyen; nezaket sözcükleri, deyimler, argo sözlerdir. İngilizce; deyimlerden, ikilemelerden, pekiştirmelerden yoksun bir dildir. Bugünlerde çok kullanılan “Yerli ve milli olmak” ifadesini, “Vıdı vıdı etmek” fiilini, “naçizane” sözcüğünü İngilizceye nasıl çevireceksiniz? Bir araba alan arkadaşınıza “Güle güle kullan veya hayırlı olsun”u nasıl söyleyeceksiniz? “Bayram” olgusunu ve sevincini, “danalar girmiş bostana” deyimini, “Bacanak, baldız, elti, görümce…” gibi hısımlık ilişkileri olmayan, “namus”tan bizim anladığımızı anlamayan bir topluma bunları anlatmak ve ifade etmek mümkün değil. Türk toplumu içinde bu sözcük ve deyimlerin içerdiği manayı yaşayıp bunu İngilizce ifade edememek kişiyi ezecektir, çaresiz bırakacaktır. Kişinin fiziki yapısı neyse aynaya çıkan görüntüsü odur; dil de bir toplumun maddi ve manevi kıymetlerinin aynasıdır. Bu toplum içinde yaşayıp kendini başka dilde ifade etmek, panayırlarda veya lunaparklarda birkaç lira karşılığında, iç bükey, dış bükey, çukur aynalara yansıyan görüntümüze kahkahalarla güldüğümüz gibi, trajikomik bir durumdur.

Kendisini kendi diliyle, bir anne sütü tadıyla ifade edemeyen kişinin dil aidiyeti olmayacağı gibi, vatan, millet aidiyetinin gelişememesi tabiidir. Aidiyet duygusundan yoksunluk, bir bakıma kişinin kendisini doğduğu ve yaşadığı vatan coğrafyasına, diline, tarihine, geleceğine, kendisine emek verenlere karşı borçlu hissetmemesi sonucunu doğurur. Bu milliyetsizlik, kimliksizlik demektir.

Milli eğitimin amacı bu mu olmalıdır? Pergelin sabit ayağı gibi, değerleriyle bu topluma bağlı ancak bütün dünyayı kuşatacak inanç ve kuvvete sahip bir insan tipi yetiştirmek arzusunda değil miyiz? Bu arzuyu, yukarıda örneğini verdiğim eğitim uygulaması ne kadar desteklemektedir? Deveye de kuşa da benzemediği için “devekuşu” dediğimiz insan tiplerini yetiştirdiğimizin farkında mıyız?

Şüphesiz bu bir arz talep işidir. Velilerin bazılarına böyle bir eğitim modeli cazip gelse de bazı özel okulların ve global sistemin bunu körüklediği bir gerçektir. Milli eğitimin ve ailelerin bir görevi de neslimizi, küresel bataklıktan kurtarmaktır. Özel okulların bazıları buna yataklık yapmakta, kendilerini korumaya çalıştığımız çocuklarımızı, küresel pisliğin içine yuvarlamaktadır. Kendi özel müfredatını uygulayan bazı okulların denetim dışında kalması, bu manada “saldım çayıra Mevlam kayıra” veya “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışıyla göz ardı edilmesi, gelecek nesillerin imha ve heba edilmesi sonucunu doğuracaktır.

Eğitimde özgürlük elbette önemli ve gerekli; ancak ayağına ve geleceğine kurşun sıkmanın anlamı yok.

 

 

Göz Göze İletişimin Sihri

“Bir anne ve baba olarak çocuğunuzun geleceği ile ilgili verebileceğiniz en büyük hediye günde en az 15 dakika çocuğunuz ile göz göze sohbet edebilmenizdir.”

Bu çarpıcı cümle, kişisel gelişim seminerleri sunan bir iletişim psikolojisi uzmanı olan Doğan Cüceloğlu‘na ait.

Hepimiz çocuklarımızın ahlaklı, karakterli, güvenilir ve mutlu insanlar olmasını isteriz. Tabii okulunda başarılı olmasını, iş hayatında önemli mevkilere gelmesini, sosyal hayatında imrenilen biri olmasını da isteriz.

Ama bu iki cümlede istediklerimiz birbiriyle çelişkili istekler mi, yoksa birinci cümledeki isteklerimiz diğer taleplerimize de olumlu katkı mı yapıyor?

Ahlaki kimlik ile akademik başarı, derin düşünme yeteneği, empati (halden anlama) becerisi, sosyalleşme, fonetik ses farkındalığı (sesleri tanıma ve tanımlama), okuduğunu ve dinlediğini anlama ve derdini anlatma becerisi arasında bir ilişki var mı?

Meğer böyle ilişkiler varmış. Biz değerler üzerinden eğitim yerine bilgi verme esaslı bir modeli benimsediğimizden bu ilişkilerin farkında değiliz. Böylece ağır bir toplumsal maliyeti yüklendiğimiz anlaşılıyor.

****************************

Çok Değerli Bir Araştırma

Doğan Cüceloğlu yukarıdaki sözü Habertürk TV’de Fatih Altaylı‘nın sunduğu “Teke Tek” programında ifade etti. Son dönemlerde izlediğim bu en verimli ve olumlu TV programında konuklar Doğan Cüceloğlu ile Artvin Çoruh Üniversitesi’nin öğretim görevlileri Dr. Cihan Kara ve Dr. Kerem Coşkun idi.

Bu iki akademisyen 7-11 yaş arası çocukların ahlaki kimliklerini değerlendiren bilimsel ölçme çalışması yapmışlar. Artvin’de ilkokullarda uzun süreli ve yoğun bir araştırma çalışması gerçekleştiren iki akademisyen, “hazırladıkları farklı sorularla test tekniği uygulayarak öğrencilerin verdiği cevaplara göre ahlaki kimliklerini değerlendirmişler.”

Bu çalışma, alanında dünyada bir ilk olduğu için, dikkati çekmiş. Proje psikoloji alanının dünyadaki en saygın akademik dergilerden birinde yayımlanmış. Adı geçen ölçme aracının İngilizce versiyonunun geliştirilmesi için İngiltere’deki bir üniversite ile protokol imzalanmış.

Ben araştırmanın en çok dikkatimi çeken bölümünü özetlemeye çalışacağım.

****************************

Dijital Cihaz Kullanım Süresi

Araştırmanın “dijital cihaz kullanım süresi” ile çocuğumuzda bulunmasını istediğimiz bazı değerler ve özellikler arasında ilişkileri inceleyen bölümü dehşet verici.

“Çocuğum internette, sosyal medyada çok vakit geçiriyor, bilgisayar oyunlarından başını kaldırmıyor” gibi şikâyetleriniz olabilir. Belki de “çocuk sessiz sedasız bana problem çıkarmadan bilgisayardan kim bilir ne kadar çok bilgi ediniyor” diye seviniyor da olabilirsiniz.

Öncelikle yapılan araştırmada ilkokuldaki öğrenciler arasında bile dijital cihaz kullanım süresinin günlük ortalama dört saatin üzerinde olduğu tespit edilmiş.

Çocukların “büyüyünce ne olacaksın?” sorusuna artık mühendis, doktor, avukat değil, “youtuber” cevabını verdiği bir dönemi yaşıyoruz. Artvin’de İlkokul 2. Sınıftaki çocuk bile “Youtuber” olduğunu, hedeflerinin çok takipçisi olan bir “youtuber” olmak ve kolay para kazanmak olduğunu ifade ediyor.

(Youtube, çok takipçisi olan ve çok izlenen video paylaşımlarına, aldığı reklama göre, para kazanma imkânı sağlıyor. Alınan reklamlar arttıkça, bu videoların çoğu bir boş zaman uğraşı ya da kişisel tatminden öteye geçip youtuber’lar için gelir kaynağına dönüşüyor.)

****************************

Ahlak ve Empati Skorları

Şimdi dijital cihaz kullanım süresi ile alakalı rakamların ne mana ifade ettiğini anlamak için yapılan araştırma sonuçlarına bakalım:

Dijital cihaz kullanım süresi arttıkça çocukların ahlaki normlarında aşınma, ahlaki skorlarında düşme olduğu görülüyor. Çünkü çocuk gerçek hayattan kopuyor, oyunlarda gördüğü ahlaki olmayan davranışları, işlenen suçları kanıksıyor, olumsuz algılamıyor ve normal bir davranış gibi benimsemeye başlıyor.

Günlük bir saat internet kullanan çocuğun ahlaki skorunda 0,9 puanlık bir azalış olarak etki yapıyor.

Dijital teknolojilere maruz kalma süresi ile empati / duygu tanıma / halden anlama arasında da benzer bir ilişki var. Yani bu cihazların kullanım süresi arttıkça çocuk çevresindeki insanların duygularını anlamakta zorlanıyor. Böyle çocuklar birisi ile göz teması kuramıyor, sosyalleşemiyor. Duyguları ifade eden kelime dağarcıkları son derece kısıtlı ve en çok kullandıkları duygu kelimesi “sıkıldım!”

Dijital cihaz kullanım süresindeki bir saatlik artış, matematiksel beceriyi 1,1 puan düşürüyor. Doğrudan akademik başarıyı olumsuz etkiliyor.

Yanlış teknoloji kullanımı aynı zamanda sığ düşünmeye yol açıyor, derin düşünmeyi engelliyor. Asıl tehlike şu ki, “asla geriye dönüşümü olmayan bir değişimdir bu.”

***

Empati duygusu gelişmeyen çocukta narsistik eğilimleri artıyor. Yani kendisinden başka kimseyi beğenmeyen, ben merkezli, ukala, kuralları takmayan, utanma duyguları olmayan, sorumluluk almaktan kaçınan ve çabuk öfkelenen bireyler olmak yönünde gelişiyorlar.

Karşısındakini anlayamayan, kendini anlatamayan insanlar çabuk öfkeleniyor. Yersiz tartışmalar ve kavgalar ortaya çıkıyor. İnsanlarımız ekip çalışmasında başarılı olamıyor.

****************************

Ahlaki Kimlik ve Akademik Başarı

Ahlaki kimliğin gelişmiş olması ile akademik başarı ve okuduğunu anlama ve kendini ifade etme becerisi arasında da ilginç ilişkiler söz konusu.

Ahlaki kimliği gelişmiş çocukların ses tanıma, okuduğunu ve dinlediğini anlama ve kendini ifade edebilme yeteneğinin de gelişmiş olduğu görülüyor. Tersinden bakarsak akademik başarı getiren bu yetenekler gelişmiş ise çocuğun ahlaki skorunun da yüksek olduğu sonucu çıkıyor.

Burada durup derin bir nefes alalım ve can alıcı soru ile cevabına göz atalım:

PİSA testlerinde son sıralarda yer alan çocuklarımız aynı zamanda ahlaki skoru açısından da dünyadaki akranlarından daha geride midir? Cevap, maalesef evet!

****************************

Çare

Çare, malumatlı değil, karakterli, güvenilir insan yetiştirmek olan bir eğitim sistemine geçmekte.

Çare, çocuk ile aile, okul ve yaşadığımız toplumun arasındaki etkileşimin kalitesini artırmak ve aynı değerlerin içselleştirildiği bir eko sistem yaratmakta.

Çare, Etkili ebeveyn olabilmekte; çocuğumuza değerlerini yaşayan, model alabileceği birer örnek olabilmekte.

 

 

Devletin Reorganizasyonu V Yeni Bir Anayasa

Devletin reorganizasyonu kapsamında son adım yukarıda sayılan tüm değişikliklerin bağlayıcı bir metinle teminat altına alınması ve toplumsal sözleşmenin somutlaştırılmasıdır.

Burada yeni bir anayasadan bahsedilirken, kanun yazım tekniğinden ziyade yeni anayasanın felsefesine ve ruhuna değinilecektir. Çünkü anayasa metinleri, her satırında hatta her kelimesinde ait oldukları ülkenin geçmişini, iç ve dış mücadelelerini, hayata bakış açısını kısaca karakterini taşır ve yansıtırlar. Bu haliyle anayasa için bir ülkenin genetik kodu veya DNA’sı diyebiliriz.

Yeni bir anayasa ihtiyacını daha iyi ifade edebilmek için mevcut anayasayı kritize etmemiz gerekmektedir.

Mevcut anayasamız yani 1982 Anayasası, darbe ürünü bir anayasa olması sebebiyle 12 Eylül öncesi toplumsal olayların ve bürokrasinin toplumun değişik kesimlerine bakış açısının izlerini taşır. 1961 Anayasası da bir darbe anayasası olmasına rağmen, iki anayasa arasında çok keskin ayrılıklar vardır. 1961 Anayasası tek parti iktidarlarını yaşamış ve tek parti iktidarlarının otoriter yapısından rahatsızlık duyan bir anlayışın ürünü olarak daha özgürlükçü bir anayasa olarak çıkar karşımıza. İlginçtir, 12 Eylül darbesinin gerekçeleri arasında 1961 Anayasasının yahut da Cemal Gürsel’in ifadesiyle “İkinci cumhuriyetin” anayasasının bu özgürlükçü yapısı da zikredilir ve bu elbise bize bol geldi” diye eleştirilir. Halbuki anayasa metnindeki bu “bol gelme” durumu devletin vatandaşa karşı uygulamalarına hiç yansımamış ve devletin o tunçtan eli sürekli bir balyoz gibi vatandaşın tepesine sallanmıştır.

Devletin bir toplumsal sözleşme olduğunu ve anayasaların da bu toplumsal sözleşmenin metin haline getirilmiş hali olduğunu bir kez daha ifade edelim. 1982 Anayasasına baktığımız zaman anayasanın başlangıç kısmından son maddesine kadar hiçbir yerinde toplumu, toplumun katılımcılığını ve toplumsal sözleşmeyi göremeyiz. Anayasanın her tarafında “Türk milleti” yazar ama hiçbir yerinde milleti bulamazsınız. Çünkü 1982 Anayasası vatandaşa tepeden bakan bir bakış açısıyla kaleme alınmıştır ve ifadeleri de son derece buyurgandır. Devletin bir baba olduğu metaforundan yola çıkacak olursak 1982 Anayasasının devleti, evlatlarına hiçbir zaman konuşma hakkı vermeyen, evlatlarının her hareketini hatta aldıkları nefesi bile kontrol etmeye çalışan, evlatlarına sürekli bağırıp çağıran hatta onları döven bir babadır. Bu kadar kontrol bağımlısı bir babanın evlatlarının iyi yetişmiş bireyler haline gelebilmelerinin kolay bir hadise olmadığını söylemeye gerek olmasa gerek.

1982 Anayasası bazıları tarafından “ama yasa” olarak adlandırılır. Bunun nedeni, anayasada temel hak ve özgürlükler sayılırken her temel hak ve özgürlüğün sonuna bir “ama” veya “ancak” eklenerek o temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması anlatılır. 1982 Anayasasının bu yönüyle sert bir yanı vardır.

 

Peki, Nasıl Bir Anayasa?

 

Daha önceki bölümlerde anlatılanlardan yola çıkarak “nasıl bir anayasa?” sorusuna verilecek ilk cevap “kapsayıcı” bir anayasa olacaktır. Yukarıda ABD Anayasasına değinmiş ve ABD Anayasasının başlangıç (Preamble) kısmındaki ilk cümleye “We, the people of the United States” (Biz, Birleşik Devletler halkları) ifadesine vurgu yapmıştık. Yine bu anayasadaki “we” (biz) kelimesinin kapsayıcılığına, farklı milletlerden, farklı dinlerden, farklı tarikatlardan, farklı kültürel gruplardan insanların birlik olup “we” (biz) üst kimliği altında bir arada yaşama iradelerine vurgu yapmıştık. Bu anayasa bir toplumsal sözleşmeydi ve bu toplumsal sözleşmeyi akdeden insanlar için artık Anglo-Saxon, Hispanic, Germen, Latin, Yahudi, Hristiyan veya Evangelist olmanın bir anlamı ve/veya önceliği yoktur. Geçerli olan tek bir kimlik vardır; “we” (biz)

İşte Türkiye Cumhuriyeti’nin 100’üncü yılı gelirken ihtiyacımız olan şey, Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Sünni, Alevi, Nusayri, Süryani, sağcı, solcu vb. tüm kimlik sahiplerinin Türkiye Cumhuriyeti’ne aidiyet duygularını pekiştirecek yeni bir toplumsal sözleşme akdetmektir. Bu bağlamda vatandaşlık bağıyla Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlı olan herkesi kendi kimliğiyle kabul eden ve vatandaşlara hukuki de olsa bir kimlik tanımlaması yapmayan “renksiz” bir anayasaya ihtiyacımız var.

İkincil olarak, birey kavramına vurgu yapan, bireyin temel hak ve özgürlüklerini amasız-ancaksız koruyan, düşünce ve ifade hürriyetine sözde değil gerçek anlamda değer veren bir anayasaya ihtiyacımız var.

Üçüncül olarak, devleti ve siyaset kurumunu saltanatvari yapıdan kurtaracak, bu kurumları asıl varlık gayelerine uygun olarak insanların sorunlarına çözüm üreten kurumlar haline getirecek bir anayasaya ihtiyacımız var. Yine devleti ve siyaseti hareketlendirecek, bu kurumlarda sürekli bir sirkülasyonu tesis edecek ve daha da önemlisi bu kurumları denetlenebilir, şeffaf ve hesap verebilir hale getirecek bir anayasaya ihtiyacımız var.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının refah seviyesini yükseltecek, gelir dağılımında adaleti tesis edecek bir anayasaya ihtiyacımız var.

100. yaşını kutlamaya hazırlanan Türkiye Cumhuriyeti’nin dünya siyaset sahnesinde rekabet edebilir seviyeye gelmesi tüm bu yukarıda saydığımız hususların gerçekleştirilmesiyle mümkündür.

 

 

AK Parti’nin Eğitim Politikası ( 2 )

0

AK PARTİ’nin Eğitim Politikası ile alakalı olarak bundan önce yayımlanan yazıdan sonra, ikinci kısmını yazmayı düşünmüyordum. Fakat birinci kısmının, mühim bir alakaya mazhar olduğunu anlayınca, ikinci kısmını da birinci kısmın devamı olarak yazma lüzumu hasıl olmuş bulunmaktadır. Bu itibarla, Kaldığım yerden devam ediyorum.

17 yıllık AK PARTİ iktidarına rağmen, ders kitapları halen ateist düşünce tarzına uygun bir şekilde yazılmaya devam etmektedir. Öğrencilere okutulan ders kitaplarında yazılanlara inanacak olursak, DOĞA  ( TABİAT ) kâinattaki her şeyi yapıyor ve tanzim ediyor. Üzülerek ifade edeyim ki,  ders kitapları şirk koşmaya devam ediyor. Şöyle ki,

İlkokul 2. Sınıf Hayat Bilgisi kitabında Kâinattaki nizam İNKÂRCI BİR LİSAN ile anlatılıyor.“Doğada birçok olay KENDİLİĞİNDEN BELLİ BİR DÜZEN İÇİNDE oluşur. Mühim DOĞA ve OLAYLAR bu düzenin sağlanmasında etkilidir”. Burada çok açık bir şekilde DOĞA ve olaylar haşa Allah yerine konuyor. Tabiattaki nizamı sağladıkları iddia ediliyor. Bu şekildeki bir ifade tarzı dini inancımıza uygun olmadığı gibi bir Şirktir.

NETBİL YAYINCILIK’ın yayımladığı 9.sınıf BİYOLOJİ kitabının yazarı Özgür Suna tek hücreli  amip oluşunu şöyle anlatıyor.

‘Tek hücreli bir canlı olan amip, neslini devam ettirebilmek için ürer ve çevresel uyarılara tepki verir. Amip, tüm bu olayları ve süreçleri gerçekleştirecek hücresel organizasyonlara sahiptir. “( S. 18 )

Buna benzer misalleri çoğaltmak mümkün. Fen bilimleri, Hayat Bilgisi, Biyoloji, Fizik, Kimya, Coğrafya, Sosyal Bilgiler kitaplarının hiç birinde Allah ve yaratıcı kelimeleri geçmemektedir. Doğa, varlıklar, eşya yaratıcı yerine kullanılmaktadır.

Orta Öğretim 9. Sınıfta okutulan tarih kitabı Behçet Önder tarafından yazılmış olup, Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu’nun 09.12.2013 tarih ve 228 sayılı kararı ile 2014 –  2015 öğretim yılından itibaren,  5 yıl süreyle okutulmak üzere kabul edilmiş olduğundan halen bu kitap okullarda ders kitabı olarak okutulmaktadır.

Bu kitabın 40. Sahifesinde bulunan bir paragrafı aşağıda aynen yazıyorum.

Tarih Bilimi

Bölgenin yüzeysel şekillerini, iklimin, yer altı kaynaklarının araştırılarak dönemin Yaşam Koşulları hakkında bize bilgiler verirken etnograflar, ortaya çıkan giysileri, süslemeleri inceleyerek, hala yaşamakta olan insanların nasıl bir kültüre sahip olduğunu, sosyologlar da eldeki verileri kullanarak bu eski toplumun toplumsal özelliklerini saptamaya çalışırlar.  Kadınlarla erkekler arasındaki ilişkiler nasıldı, nasıl bir yöntem şekli uygulanırdı, aile kurumu önemli miydi, değil miydi?

Bütün araştırmalar yapıldıktan sonra tarihçi ortaya çıkan malzemeyi ele alır ve bu eski gezegende yaşayan hiç tanımadığımız uygarlığın tarihini yazar, Bizde okuruz.” Denilmektedir.

Şimdi de Başkanlık sistemine geçildikten sonra dışarıdan tarafsız Bakan olarak tayin edilen Ziya Selçuk döneminde, bazı medya yayın organlarında yer alan haberlere göre Orta Öğretim Tasarısı Programı TED Koleji Bakalorya sistemine yani, seküler düşünce tarzına uygun olarak hazırlanıyormuş. Yeni müfredat hazırlandıktan sonra bu program liselere uygulandığında, kolejde okutulan, ders kitapları aynen liselerde de okutulacakmış. Ders kitaplarını hazır olduğu, dağıtılmak üzere, bir yayın evinde bekletildiği ifade edilmektedir.

Çıkan bu haberler bugüne kadar tekzip de edilmemiştir. Üstelik bu haberleri yazanlar, muhalif basın organlarının yazarları olmayıp, İktidara yakın olan basında yazan, güvenilir ve muteber yazarlardır.

Diğer taraftan, alınan haberlere göre, yeni sistem de Tarih Dersi, bilhassa da Osmanlı Tarihi ile İslam Tarihi seçmeli ders olacak, buna mukabil ise, İnkılap Tarihi mecburi ders olarak okutulacakmış, İnkılap Tarihi mecburi ders olarak okutulsun da Tarih dersi mecburi olmaktan niçin çıkarılıyor. İşte bunu anlamak mümkün değildir. Yoksa geçmişinden ve tarihinden ders almayan, tarihinden kopuk, seküler düşünceye sahip bir gençlik mi yetiştirilmek isteniyor. Şu hususu ifade edeyim ki, bu şekilde yetişen bir gençlikten Memlekete hayır gelmeyeceği gibi, AK PARTİ’ye de oy vermesini beklemek de bir hayalden ibaret olacaktır.

Halen okullarda Sosyal demokrat zihniyetiyle yazlan ders kitapları okutulmaktadır. Bunun neticesi olarak da Milli ve manevi değerlerimize uymayan ders kitaplarında çok miktarda ne idüğü belli olmayan uydurukça kelimeler yer almış bulunmaktadır.

Bu kitapları okuyarak yetişen yeni neslin durumu şudur. Benim lise son sınıfta okuyan bir torunum var. Her hangi bir mesele hakkında benim kurduğum cümle ile torunumun kurduğu cümlede hiçbir ortak kelimemiz bulunmuyor Buna birkaç misal verecek olursak;  Ben misal diyorum, torunum örneğin diyor. Ben imkân diyorum, torunum olanak diyor. Ben ihtimal diyorum, torunum olasılık diyor. Ben şartlar diyorum, torunum koşullar diyor. Ben hayat diyorum, torunum yaşam diyor. Ben bu sebeple diyorum. Torunum, o nedenle diyor. Ben fedakârlık diyorum, torunum özveri diyor. Ben hatırlamak diyorum, torunum anımsamak diyor.

Bu misalleri  daha da uzatmak mümkün.  Ancak bu kadarı ile iktifa ediyorum.  Bu vesileyle şu hususu ifade etmek istiyorum ki, lisan hususunda, dede ile torun arasında bu kadar uçurumun bulunması vahim bir durum arz etmektedir. Böyle acayip bir durumun, Dünyanın hiçbir ülkesinde olduğunu zannetmiyorum. Bu hale gelmemizin yegâne sebebi, okullarda, ilkokuldan itibaren okutulan ders kitaplarıdır. 17 yıldır iktidarda olan AK PARTİ döneminde de maalesef bu hususta bariz bir ilerleme olmamıştır. Şayet, ciddi bir gayret sarf edilmiş olsaydı, milli ve manevi değerlere sahip, şuurlu yeni bir nesil yetiştirilebilirdi. Bu vasıflara haiz bir neslin yetiştirilmesinin ise, ancak en başta Milli Eğitime ve TRT’ye hâkim olmakla sağlanabileceği hususu izahtan varestedir.

Netice itibariyle, bu güne kadar yazdıklarımı hülasa edecek olursak,

1-       Uzun yıllar Türk Dil Kurumu Başkanlığı yapmış olan AGOP DİLAÇAR’ın yıllarca lisanımızda yapmış olduğu büyük tahribatı telafi edebilmek için uydurukça tabir edilen kelimelerin bulunmadığı, Seküler düşünce tarzından uzak olan ders kitapları en kısa zamanda hazırlanmalıdır.

2-      Lisanda yapılan tahribatın telafisi için de başlangıç olarak en azından DOĞA kelimesi TABİAT, ÖYKÜ kelimesi de HİKÂYE yapılmalıdır. Ders kitaplarına böyle yazılmalıdır.

3-      Milli ve manevi değerlere sahip, şuurlu bir neslin yetirilmesi gayesi ile yeni bir müfredat programı hazırlanmalıdır.

4-      Tarih dersleri zinhar seçmeli ders yapılmamalıdır.

5-      TRT ‘ye hâkim olunarak bilhassa haber bültenlerinde, yaşayan güzel Türkçemize uygun lisan kullanmak suretiyle, haber bültenlerinin hazırlanması temin edilmelidir.

6-       İçtimai cinsiyet eşitliğini ihtiva eden, İstanbul Anlaşması olarak bilinen ve Milli ve manevi   değerlerimize uymayan bu anlaşmanın iptal edilerek,bu sözleşme ile adeta emrivaki yapılarak tatbik edilen ” Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi ( ETCEP ) uygulamalarına bir an önce son verilmelidir..

Okullar da serbest bırakılan Kılık Kıyafet Yönetmeliğinin gözden geçirilmesinde mutlak bir zaruret bulunmaktadır. Zira, sık sık örf ve ananemize uymayan, talebelikle bağdaşmayan durumların olduğu görülmektedir. Bu sebeple, siyah önlük beyaz yakanın dahi tekrar geri getirilmesinin düşünülmesi faydadan ari değildir diyorum.

 

Zamanımız Avrupa Siyasi Tarihi

Türkçülük fikriyatının önde gelen ideologlarından tarihçi Profesör Yusuf Akçura’nın telif etiği, Erol Kılınç’ın yayına hazırladığı kitap,  16,5 X 23,5 santim ölçülerinde 664 sayfa hacimle Haziran 2019’da yayımlandı. Eser, Yusuf Akçura’nın 1929-1930 ve 1931 yıllarında 4., 5. ve 6. ders yıllarında verdiği derslerin notlarından oluşmaktadır. Akçura’nın eserinde ağırlıklı olarak 1830 ve 1848 ihtilâlleri ile bunların yönetim sistemleri başta olmak üzere iktisâdî ve içtimâ’î neticeleri derinlemesine tahlil ediliyor. Son bölümde Berlin Kongresi ve neticeleri hakkında bilgi veriliyor. Ders notları 1878 Berlin Antlaşması’na kadar 48 yıllık döneme aittir. Bu, öyle bir dönemdir ki Cengiz Aytmatov’un, ‘Gün Olur Asra Bedel…’ isimli romanını hatırlatır.

 

Eser ilk defa Ankara’da 1933 yılında Hâkimiyet-i Milliye Matbaası’nda basılmış ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından neşredilmiştir.

 

Eserde bahsi geçen yıllar, Avrupa’da hareketliliğin, değişimlerin tsunami şiddetiyle yaşandığı zaman dilimidir. Hâdiseler Avrupa’da yaşanmakla birlikte, tesirleri bütün dünyada hissedilmiştir.

 

Akçura derslerini otoriter bir öğretmen gibi değil, dostlarıyla konuşan kelâm ehli gibi hoşsohbet bir edâ ile anlatıyor ve önemli tespitlerde bulunuyor. Meselâ hâdiselerin ortaya çıkmasında asıl etkenin yalnızca fikrî değil, maddî sebeplerin daha önemli olduğunu belirtiyor. Bu inceliği bilmeyenler, Haçlı Seferleri’nin (1096-1272 ) ve Emevî İmparatorluğu’nun (662-750) ordu komutanı ve Türkistan Valisi Kuteybe bin Müslim’in (?-715) dinî sebeplerle hareket ettiğini düşünürler. Hakîkatte dinî sebepler, bütününün içerisinde ancak % 3-5 seviyesinde kalır. Günümüzdeki savaşlar için de aynı şeyleri söylemek mümkündür.

 

Avrupa’da ihtilâller dönemi, 1830 yılında Fransa’da başladı. Başarılı olunca Almanya, İtalya, Polonya, İngiltere ve İspanya’da devam etti. Fransa, Belçika ve İspanya’da liberalizm hareketi başarıyla sonuçlandı. Liberalizm akımı sayesinde İsviçre bağımsızlığını kazandı.

 

İhtilalların neticesinde, Fransa ve İngiltere’de işçi sınıfı siyâsî ve bağımsız bir güç olarak doğdu. Hükümdarların mukaddes hakları yerine, milletlerin hürriyeti prensibi ön plâna çıktı.  İhtilallerde Batı Avrupa’da aristokrat sınıf, burjuvazi sınıfına yenilmişti. Bu târihten sonraki elli yıl boyunca hâkim sınıf olarak bankerler, büyük sanayiciler, üst düzey devlet memurları ve büyük burjuvaziler oluştu. Ayrıca Avrupa’daki mevcut ittifakların çözülüp yeni gruplaşmaların doğmasına yol açtı. 15 Ekim 1833’te gizli bir antlaşma ile monarşiyi savunan Avusturya, Rusya ve Prusya aralarında Doğu Bloku’nu, Nisan 1834’te Londra’da yapılan antlaşma ile de İngiltere, Fransa, İspanya ve Portekiz liberalizmi savunan Batı Bloku’nu oluşturdu.

 

Berlin Kongresi 13 Haziran 1878’de Almanya Başvekili Bismarck’ın başkanlığında başladı. Bu kongrede Osmanlı Devleti’ni Müşir Mehmed Ali Paşa, Berlin sefiri Sâdullah Bey ve Nâfia Nâzırı Kara Todori Paşa temsil ediyordu. Bir ay devam eden kongre sonunda imzalanan Berlin Antlaşması altmış dört maddeden oluşmakta idi. Buna göre Ayastefanos Antlaşması ile sınırları çizilen Bulgaristan toprakları üç bölgeye ayrıldı. Birinci bölge Osmanlı Devleti’ne tâbi, iç işlerinde serbest, prenslik hâline getirildi. Diğer maddelerle Girit’e özel bir statü belirlendi, Yunanistan’a bir miktar toprak verildi, Karadağ ve Sırbistan’ın bağımsızlığı kabul edildi, Tuna nehri savaş gemilerine kapatıldı, Osmanlı Devleti Kars, Ardahan ve Batum’u harp tazminatı olarak Rusya’ya verdi.  Ermenilerin bulunduğu bölgelerde idârî ıslahat yapmayı taahhüt etti.

 

Bütün bunlar, Osmanlı Devleti’nde, sonun başlangıcını hazırlamış oldu.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

 

YUSUF AKÇURA:

2 Aralık 1876’da Moskova’nın doğusundaki Ulyanovsk’ta (eski adıyla Simbir) dünyaya geldi. Kazan’a göç etmiş Kırım Türklerinden aristokrat bir âilenin mensubu idi. Babası çuha imâl eden bir fabrikatördü.  2 yaşında iken babası vefat etti. Annesi Bibi Kamer Bânu Hanım ile birlikte yedi yaşında iken İstanbul’a göç ettiler. Yusuf Akçura, Kuleli Askeri Lisesi’nde öğrenim gördükten sonra 1895 yılında Harbiye Mektebi’ne girdi. Okulun 2. sınıfında iken Türkçülük hareketlerine katıldığı için 45 gün ceza aldı. Erkân-ı Harbiye sınıfına ayrıldıktan sonra askerî mahkeme tarafından müebbet olarak Fizan’a sürgün edildi ve askerlikten uzaklaştırıldı. Fizan’a sürgün edilen 83 kişi ile beraber 1899’da Trablusgarp’a ulaştı. Onları Fizan’a gönderecek yol parası bulunamadığından Trablusgarp’ta hapsedildiler. İttihat ve Terakki Partisi’nin teşebbüsü ile bir süre sonra şehir içinde serbest dolaşma izni aldı ve kendisine bazı resmî görevler verildi. Aynı yıl, kendisiyle birlikte sürgün edilmiş olan Ahmet Ferit Bey (Tek) ile Fransa’ya kaçtı. Paris’te üç yıl Siyasal Bilgiler Okulu’na devam etti. Türkçülük fikirleri hayatının bu döneminde olgunlaştı. Akçura, ‘Osmanlı Saltanatı Kurumları Târihi Üzerine Deneme‘ başlıklı tezini vererek okuldan, üçüncülükle mezun oldu.

1903 yılında, İstanbul’a dönmesi yasak olduğu için amcasının yanına, Kazan’a gitti ve dört yıl kaldı. Târih, coğrafya ve Osmanlı Türk Edebiyatı öğretmenliği yaptı. O’nu Türk siyâsî hayatında meşhur eden ‘Üç Tarzı Siyâset‘ isimli makalesi 1904 yılında Mısır’da yayımlanan ‘Türk‘ adlı gazetede neşredildi.      Türkçülük akımının manifestosu olarak kabul edilen bu 32 sayfalık makalesinde Akçura, Osmanlı Cihan Devleti’nin tekrar eski gücüne kavuşabilmesi için devletin resmî olarak benimseyebileceği Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük düşüncelerini tetkik etti. Türkçülük fikrini yaymak üzere ‘Kazan Muhbiri‘ adlı bir gazete çıkardı. Gaspıralı İsmail Bey (1851-1914), Ali Merdan Topcubaşı (1896-1934), Abdürreşit İbrahim (1857-1944) gibi Türkçülerle birlikte 1905’te ‘Rusya Müslümanları İttifakı‘ adında bir parti kurdu. Kuzey Türkleri bu parti sâyesinde ilk defa Rus Meclisi Duma’ya temsilci gönderdi

Meşrutiyet’in ilân edilmesiyle 1908 yılında İstanbul’a geldi, Darülfünun ve Mülkiye Mektebi’nde târih dersleri verdi. Bütün ısrarlara rağmen İttihat ve Terakki Partisi’ne girmedi. 25 Aralık 1908’de İstanbul’da, Ahmet Mithat (1844-1912) , Emrullah Efendi (1859-1914), Necip Âsım (Yazıksız) (1861-1935), Bursalı Fuat Raif (1849-1910), Feylesof Rıza Tevfik (1869-1949) ve Ahmet Ferit (Tek) (1878-1971) ile birlikte Türk Derneği’nin kurucuları arasında yer aldı. Bu derneğin kapatılmasından sonra, 18 Ağustos 1911’de Türk Yurdu Derneği kuruldu. Mehmet Emin (Yurdakul) (1869-1944), Müftüoğlu Ahmet Hikmet (1870-1927), Ağaoğlu Ahmet (1868-1939), Hüseyinzade Ali Turan Bey (1864-1942), Doktor Akil Muhtar Bey (1877-1941) ile birlikte Yusuf Akçura da kurucular arasında yer aldı ve derneğin yayın organı olan Türk Yurdu Dergisi’nin 17 yıl boyunca idârecisi oldu. Ayrıca 1912’de faaliyete başlayan Türk Ocağı’nın kuruluşunda da aktif rol aldı.

Yusuf Akçura, Rusya’daki Türklerin haklarını korumak için de siyâsî organizasyonlar tertipledi. ‘Rusya Mahkûmu Müslüman Türklerin Hukukunu Müdafaa Cemiyeti‘ adlı teşkilât, 1916’da kuruldu. Çeşitli Avrupa ülkelerinde Rusya’daki Türklerin haklarını dile getiren konferanslar verdi. 1918 yılında Rusya’daki Türk esirleri kurtarmak için Hilâl-i Ahmer Cemiyeti (Kızılay) temsilcisi olarak Rusya’ya gitti ve bir yıl kaldı.

1919 yılında yurda döndüğünde arkadaşı Ahmet Ferit (Tek) Bey’in kurduğu siyâsî bir parti olan Millî Türk Fırkası’na katıldı. Aynı yılın sonunda İngilizler tarafından tevkif edildi. 1920’de hapisten çıkınca Ahmet Ferit Bey’in eşi Müfide Ferit’in kız kardeşi Selma Hanım ile evlendi ve Millî Mücâdele’ye katılmak üzere Anadolu’ya geçti. Hariciye Vekâleti’nde (Dışişleri Bakanlığı) Genel Müdür olarak görev yaptı. 1923 yılında İstanbul mebusu seçilerek meclise girdi. 1925 yılında Ankara Hukuk Mektebi’nde siyâsî târih dersleri vermeye başladı. 1931 yılında Türk Târih Kurumu’nun kuruluşunda görevlendirildi ve ertesi yıl kurumun başkanlığına getirildi. Birinci Türk Târih Kongresi’ni yönetti. 1933 Üniversite Reformu’ndan sonra İstanbul Üniversitesi’nde Siyâsî Târih profesörü oldu.

Yusuf Akçura, Kars milletvekili iken 11 Mart 1935’te geçirdiği kalp krizi sonucunda İstanbul’da vefat etti; Edirnekapı Şehitliği’ne defnedildi.

Eserleri: *Ulûm ve Târih (Kazan 1906), *Üç Haziran Vak’a-yi Müessifesi (Orenburg 1907), *Osmanlı Saltanatı Müessesatının Târihine Ait Bir Tecrübe (İstanbul 1909), *Üç Tarz-ı Siyaset (İstanbul 1912), *Eski Şûrâ-yı Ümmette Çıkan Makalelerimden (İstanbul 1913), *Mevkûfıyet Hatıraları (Kazan 1907, *İstanbul 1914), Rusya’daki Türk Müslümanların Şimdiki Vaziyetleri ve Emelleri (İstanbul 1914), *Şark Meselesine Ait Târihî Notlar (İstanbul 1920), *Muasır Avrupa’da Siyâsî ve İçtimaî Fikirler ve Fikir Cereyanları (İstanbul 1923), *Siyaset ve İktisat (İstanbul 1924), *Târih-i Siyâsî Dersleri 4 Cilt (İstanbul 1927-1935), *Türk Yılı (İstanbul 1928), *Osmanlı Devleti’nin Dağılma Devri (İstanbul 1940), *Tâ Kendim -Yahut Defter-i Amâlim- (İstanbul 1944).

 

 

KUŞBAKIŞI:

Türk Kağanlığı ve Türk Bengü Taşları:

Bu eser, Türk dilinin önemli ilim adamlarından Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun’un sahasındaki başarılı çalışmalarının kültürümüze kazandırdığı büyük eserlerin, şimdilik sonuncusudur.

Titizlikle hazırlanan 758 sayfalık eser, üç ana bölümden oluşuyor: 1-Türk kağanlığının târihi, 2- Bengü taşların dil, edebiyat, târih ve diğer konular bakımlardan incelenmesi, 3-Üç metnin okunuşu.

Eser; Türklerin bizzat kendileri tarafından yazılmış ilk metinleri incelemesinin yanı sıra Türklerin târihine ve dönemin önemli olaylarına da ışık tutuyor. Bengü taşlarla ilgili târihî ve arkeolojik çalışmalara, ilmî toplantılara ve edebî değerlendirmelere yer vermesiyle de kapsamlı bir çalışma olma özelliği taşıyor. Türk Kağanlığı ve Türk Bengü Taşları, bu alanda okuyucusuna farklı bakış açıları kazandırmayı vaat eden bir eser…

Tonyukuk, Köl Tigin, Bilge Kağan… Türk târihinin, 8. yüzyılın ilk yarısında yaşamış üç büyük ismi. Fakat Türk târihinde o kadar çok büyük isim var ki! O hâlde bu üç ismi diğer büyüklerden ayıran özellik nedir? Bu üç isim, târihte milyonlarca Türk’ün kullandığı, bugün de milyonlarca Türk’ün konuşup yazdığı ve hiç şüphesiz gelecekte de yine milyonlarca Türk’ün kullanmaya devam edeceği dilin bilinen ilk temsilcileridirler. İlk defa bu üç isim adına Türk dilinde yazılı anıtlar dikilmiştir ve bunlardan ikisi, Tunyukuk ile Bilge Kağan, bu anıtlardaki Türkçe metinlerin müellifleridir. Bir gün, daha eski metinler bulunabilir. Fakat daha eskileri bulununcaya kadar Türkçenin en eski metinleri bunlardır. 1893 yılı sonlarından, 122 yıldan beri bu böyledir…

Dergâh Yayınları:

Merkez: Binbirdirek Mahallesi, Klodfarer Caddesi Nu: 3/20 Altan İş Merkezi Sultanahmet – İstanbul.

Telefon: 0.212-518 95 78  Belgegeçer: 0.212-518 95 81  e-posta: bilgi@dergahyayinlari.com www.destek@dergahyayinlari.com

Tarihte Usul

Tanınmış ve güvenilir târihçi Ord. Prof. Dr. Ahmet Zeki Velidi Togan’ın, (1890-1970) ilk baskısı 1950 yılında yapılan Târihte Usûl adlı eseri, 2019 yılında yeniden basıldı. 15,5 X 23 santim ölçülerindeki eser, 384 sayfalıdr.

Târihte Usul, târih yazıcılığı hakkında bilgi vermektedir. Eser; Zeki Velidi Togan’ın İstanbul Üniversitesi’nde 1929-1932 ve 1939’dan sonra verdiği târih derslerine ait notlardan meydana getirilmiştir.

Alanında Türkçe yazılmış ilk ve en mühim eser olma özelliğini koruyan Târihte Usûl, öğrencileri ve okuyucuları milletlerarası seviyede orijinal eser ortaya çıkarmanın gerekliliği ve önemi konusunda bilgi vermektedir.

Bu eserde, târih araştırmalarına başlarken yaratıcılığın, itina, dikkat ve titizliğin gerekli olduğu örneklerle gösteriliyor. Yazar demokratik ve hür bir ortamda geliştiğini düşündüğü yaratıcılık zihniyetinin ancak yaratma metotlarını öğrenerek elde edilebildiğini vurguluyor. Bu metotlardan birisi de akılcılık ve Batı’nın tenkidî fikir geleneğidir; bunları hakkıyla öğrenenler aynı yöntemleri Batı’yı eleştirmek için de kullanabilirler.

İtinalı bir şekilde araştırma ve inceleme usullerini disiplinler arası bir yaklaşımla ele alan eser, okuyucuyu bu yolları geliştirenlerin fikirleri ve felsefî görüşleri ile de tanıştırmaktadır. Kitabın ikinci kısmı bugünün veri tabanı niteliğine sâhip bilgi ve kaynaklardan oluşur.

Târihte Usûl, Zeki Velidi Togan’ın eserlerini ortaya çıkarma usulü konusunda da bizi aydınlatmaktadır. Konular önce öğrencilere ders olarak sunulmuş, onların görüşleriyle yoğrulan malzeme daha sonra kitaplaşmıştır. İlmî çalışmalarıyla tanınan Zeki Velidi Togan her şeyden önce bir öğretmendir. Eseri, târih yazıcılığını meslek olarak tercih edenlere olduğu kadar profesyonel ve amatör târih yazıcıları ve târih okuyucuları için de faydalı bilgiler ihtiva etmektedir.

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI:

İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat: 4 Beyoğlu, İstanbul. Telefon: 0.212 252 39 91

Belgegeçer: 0.212-243 56 00 bilgi@iskultur.com.tr İnternet: www.iskultur.com.tr

 

Nasıl Fâtih Oldu?

Lise târih öğretmeni ve ‘uzman târihçi‘ Zafer Bilgi, genel kabul görmüş görüşe göre, Osmanlı Cihan Devleti’nin ilk dönemdeki muhteşem üç pâdişahtan*  biri olan Fâtih Sultan Mehmed Han’ı şehzâdeliği döneminden itibâren hayatının her safhasına ait az bilinen bilgiler desteğinde anlatıyor.

Meselâ;  Fâtih’in, saygısının tezâhürü olarak ‘Vâlidem‘ diye hitap ettiği, Sırp Kralı George Brankoviç’in kızı olan Mara Hâtun vesilesiyle diğer dinlere karşı hoşgörülü davranmıştır. Babası İkinci Murad Han, diğer dört oğlu ile birlikte Mehmed’in de iyi bir eğitim almasını sağlamıştı. Devlet idâresini öğrenmesi için O’nu lalası ile birlikte vâli olarak Manisa’ya göndermiştir. Diğer evlatları vefat edince, en küçük evladını yanına getirtmiş, 12 yaşında iken de devletin idâresini tamâmen oğluna bırakmıştı. Çandarlı Halil Paşa ile Genç pâdişah Mehmed Han ve O’nu destekleyen paşalar arasında ihtilaf çıkması ve Çandarlı’nın Murad Han’ı devletin idâresini tekrar ele almaya ikna etmesi, İkinci Mehmed’in şahsiyetinin şekillenmesinde tesiri olmuştur.

 

Genç pâdişâhın 1444-1446 yılları arasında 2 yıl devam eden birinci saltanat dönemi kanlı müdâhalelerle bastırılan iç isyanlar, şehri harap eden büyük yangın, Çandarlı Halil Paşa’nın muhalefeti, O’nu çok güçlü olmak mecburiyeti ile karşı karşıya getirmiş, ayrı ve özel bir eğitim olmuştur. İkinci dönemdeki cihanşümul başarıları, bu tecrübe ve eğitim sâyesinmde elde edilmiştir.

 

O, babasından 880.000 Km2 olarak teslim aldığı devleti 2.214.000 Km2 olarak oğlu Sultan İkinci Beyazıd Han’a devretmiştir.

 

Zafer Bilgi, kısaca özetlenen bu muhteşem hayatı, 215 sayfada, akıcı bir târihî roman havası içerisinde okuyucuya sunuyor.

 

Kıssadan çıkardığı hisse: ‘Çağımızdaki çocukları da şehzâde ihtimamı ile yetiştirebilirsek, Türkiye’nin çehresi değişecektir.’

 

Eserde cevabı verilen sorular şöylece belirlenebilir:

 

*Fâtih’i kimler nasıl yetiştirdi?

*’Fâtih’ olana kadar  hangi süreçlerden geçti?

*Fethe giden yolda, hangi kaynaklardan beslendi?

*Fetihteki başarı sırrı nelerdi?

*Fetihteki liderlik şifreleri nelerdi?

*Bu günün Fâtihlerini yetiştirmek mümkün mü?

 

Kitabın sonunda Ârif Nihat Asya’nın ‘Fetih Marşı‘ başlıklı şiiri yer alıyor.

***

‘Argo’ ifâdesiyle, ‘fırlama‘ olarak vasıflandırılabilecek zamâne -internet- gençliği, ‘Fâtih‘ olamayacağını şu cümlelerle açıklıyor: ‘Benim büyük büyük babaannem Mevlânâ’nın kızı değil. Dedem Çelebi Mehmet, babam da İkinci Murad değil. Nasıl olur da benim ‘Fâtih’ olmamı beklersiniz? Zâten İstanbul da eski İstanbul değil…’

 

*diğerleri: Yavuz Sultan Selim Han ve oğlu Kanûnî Sultan Süleyman Han’dır.

 

MİHRÂBAD YAYINLARI:

Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan Caddesi Nu: 8 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-514 28 28

Belgegeçer: 0.212-528 24 01 bilgi@mihrabatyayinlari.com www.mihrabatyayinları.com

 

KISA KISA… / KISA KISA…

1-DARBELER VE TÜRK BASINI: Hayati Tek / Bilgeoğuz Yayınları.

2-KİTABÜ’L HARAC: Kudame İbn Cafer – Prof. Dr. Ramazan Şeşen / Yeditepe Yayınevi.

3-TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI: Ziya Gökalp / Akçağ Yayınları

4-TOLSTOY / GANDHİ MEKTUPLAŞMALARI: Çeviren: Fahrettin Biçici / Vakıfbank Kültür Yayınları.

5-MAZBATA: Adnan Bulut +Serdar Akinan / Halk kitabevi.

 

 

Gizli Gürcistan Emperyalizmi – I

Biz Türklerde birçok devlet kurmuşlukla övünme vardır, bir de çok düşmana sahip olmakla; “3 tarafımız deniz, 4 tarafımız düşman” örneğinde olduğu gibi. Daha çok manzaradan ibaret saydığımız üç buçuk tarafımızdaki denizlerin pek hakkını verdiğimiz söylenemez. Ege’deki 17 ada ve 1 kayalığın egemenliği, Kıbrıs’ın etrafındaki deniz münhasır alanları konularındaki gevşekliğimizin kaynakları arasında muhtemelen bu anlayış da vardır.

Dört tarafı dört yön alırsak sözümüz anlam bulur. Batıda Yunanistan, güneybatıda Yunanistan ve onların ‘yavru vatan’ı Güney Kıbrıs; güney komşularımız olarak Hatay civarından Rusya ve Esad Yönetimi, Şanlıurfa sınırından itibaren de ABD ve PYD / YPG Otonomisi; güneydoğuda Barzanî ve Talabanî Kürdistanı. Doğuda Nahcivan yani kardeşten öte Azerbaycan’la daracık sınırımızı saymazsak kuzeydoğuda Ermenistan ve Gürcistan eşit derecede düşmanlarımız olarak yer alırlar. An itibariyle kuzeybatıdaki Bulgaristan ile iyiyiz.

Mevzuya girmeden yola reflektör koyalım: Bugünkü Gürcistan’ın (Georgia) tarihsel olarak Gur Türkleriyle, Gürgen diyarı halkıyla, Cürcan şehriyle ve o yörede kurulan Kıpçak Devletleriyle (başta Prenses Tamara ve Aziz Gregor olmak üzere) ilgilerini es geçiyorum. Dersimiz antropoloji değil dostu – düşmanı tanımak. ‘Yüzüklerin’inkine benzer NATO Kardeşliği yapacağız diye 9 kusurlu hareketin 8’ini yapan bir devlet düşmanlığına neden dokuzuncuyu da yapmadın diye penaltı çalmayacak değiliz.

1. Türkiye’de “Gürcü” dediğimiz Müslüman unsurların Hıristiyan Katvellerle Gürcüce konuşmak hususu haricinde benzerliği yoktur. Dil asimilasyonu alışkanlığımıza Rumca, Hemşince, Kurmançça, Arapça (Suriye ve Filistin Türkmenleri), Urduca (Hintçe + Türkçe) ve Avrupa’dan Çin’e kadar onlarca örnek daha sayabiliriz.

93 Harbi (1877-78) ve sonrasında Türkiye’ye gelen Acaralılar ağırlıklı olarak Oğuz (Türkmen) ve Kıpçaktır. Acarya Özerk Cumhuriyeti de 1921 Antlaşmalarından bu yana Türkiye garantörlüğü altında sayılmıştır. Gürcistan bu yapının hukukî durumuyla kedinin yumakla oynadığı gibi oynamıştır. Hatta buranın Kafkas kartallı ve yedi yıldızlı bayrağı gayrimeşru olarak haçlandırılmıştır.

2. Eskiden (20.yy) 3’te 2’si Müslüman olan bir Özerk Cumhuriyette Gürcistan Kilisesinin yoğun misyonerlik çalışmasıyla İslam nüfusu 3’te 1’lere düşmüş ve Ortodokslar çoğunluk kazanmışlardır.

3. Stalin Sürgününün 1991 – SSCB dağılışı sonrasında iptal edilerek 450 bin civarındaki Ahıska Türkünün kendi öz yurtlarına (Ahılkelek) dönüşünü Gürcistan Hükümeti çeyrek yüzyıldır halının altına süpürmüş ve Türkiye de buna ses çıkarmamıştır. Oysa Gürcistan bu konuda uluslararası sözleşmelerle kendini bağlamış durumdadır ve düzenli suç işlemektedir.

4. Batum ve Ahıska’nın devamı olarak Borçalı Bölgesinde (Rustavı, Sarvan / Marneuli, Kemerli / Bolnisi, Barmaksız / Tsalka, Başgeçit / Dmanisi, Akbulak / Tetiskari ve Karatepe / Gardabani) yarım milyonu aşkın Karapapak / Terekeme Türkü var ve Selçuklulardan beri orada yaşıyorlar. Gürcistan bunların da kimliğini sıfırlamaya çalışmaktadır.

5. Aynı alışkanlıkla Hıristiyan Lazlar olan ile Çan / Tzan topluluklarından Svanlar etnik asimilasyona tâbi tutularak Kartvel Kimliği dayatmasına uğramaktadırlar. Hâlbuki Gürcistan idarî yapısındaki SaMagrelo ve Svaneti bölümleri halen bunun ispatı olarak durmaktadır. Hatta aynı şeyleri Acarya ile Megrelya arasındaki Gurya Bölgesi ve Gurul halkı için de söyleyebiliriz.

6. Gürcistan Hükümeti ve Yunan Milliyetçiliğinin öncüsü papazlar gibi Kartvel Milliyetçiliğinin öncüsü din adamları Türkiye’deki Müslüman Gürcülerin zorla İslamlaştırılan Kartveller olduğunu gerek Türkiye’deki ajanları ve gerekse Gürcistan’da okuttukları gençlerimiz üzerinden kesif bir propagandaya dönüştürmüş bir durumdadır.

7. Bir zamanlar Karadeniz yolunda her markette satılan Çveneburi Dergisi mahkeme kararıyla yasaklı yayın ama Bursa’nın İnegöl İlçesi’nin Hayriye Köyünde sanki Gürcistan Propaganda Merkezi serbest. Bir ara Şaakaşvili gelip buradaki Müslüman Türk vatandaşlarına güvercinlere yem atar gibi Gürcistan Vatandaşlığı dağıtmıştı. Ne onlar utandı ne bizim devlet yetkililerimiz.

8. Halen devam eden Azerbaycan – Ermenistan Sorunu ve Karabağ Meselesinde Gürcistan hep Ermenistan’dan yana tavır takınmıştır. Hem Azerbaycan’a düşmanlığı, hem de Gürcistan’daki Azerî Türklerine yönelik düşmanca yaklaşımı malûmdur.

 

 

Bataklık ve Sinekler (2)

Sonra unutmayalım ki, insanın bozulması, yağın bozulması gibidir.

Nasıl ki, yağ bozulunca artık kullanılamaz hâle gelir.

Aynen onun gibi, en şerefli mahlûk olan insanın bozulması da,

Onu insanlıktan uzaklaştırır, en vahşi hayvandan

Daha aşağı bir derekeye düşürür.

Kangren olmuş ayağı kesmemek nasıl ki, vücudun ölmesiyle sonuçlanır.

Böylelerini bertaraf / saf dışı etmemek de,

Toplumun hayatiyetini kaybetmesine yol açar.

Öyleyse yapılacak iş; bataklığı kurutmaya çalışırken;

Şu anda tehlike arzeden kimselerin üstüne çekinmeden gitmek;

Uzuv için vücudu tehlikeye atmamaktır. Bu şuna benzer:

Üstünüze doğru kuduz bir köpek saldırıyor olsun!

Siz de kendinizi korumak için tedbir almaya,

Kendinizi savunmaya hazırlanıyorsunuz.

Tam bu sırada birileri diyor ki:

Dur ne yapıyorsun? Bırak o köpekle uğraşmayı!

Sen asıl onu yetiştirip senin üzerine salanla uğraş!

İyi ama şu anda yapılacak şey; evvel emirde

Köpeğin saldırısını def’ etmektir.

Yoksa parçalaması işten bile değildir.

Yapılacak iş, dediğimiz gibi önce köpeği başından savmak,

Sonra da bir daha bu duruma düşmemek için,

Köpeği kendisine musallat edenin üstesinden gelmektir.

Ama dediğimiz gibi öncelikle yapılacak iş

Köpeğin saldırısından korunmaktır.

İşte kimileri terör – terörist, anarşi – anarşistten dem vurulunca

Hemen insanlık havarisi kesiliyor:

Bırakın diyorlar sineklerle uğraşmayı da,

Siz asıl sinek üreten bataklığı kurutmaya bakın!

Evet bataklık kurutulmalı

Fakat her şeyden evvel yapılacak şey;

O andaki tehlikeyi başımızdan savmak olmalı.

Sonra da o mübareklerin dedikleri gibi işin kaynağına yönelmeliyiz elbette.

İşte Türkiye’de bugün,

Aynı durum ve aynı mazeretle karşı karşıyayız.

Yarısı doğru hakikatlerle oyalanıyor.

Vakit kaybediyoruz.

Oysa asıl olan öncelik,

Somut olarak karşımıza dikilen tehlikeyi savmak,

Terör belasından kurtulmaktır.

Sonra da dediklerine elbette kulak asmaktır.

İki durum da ihmale gelmez.

Yoksa aldanırız.

Ve artık gerekeni yapacak imkândan

-Allah etmesin- ebediyyen mahrum kalırız.

Beyler! Şüphesiz aldatan değiliz.

Ama aldanan da olmamaya

Âzâmî dikkat ve özen göstermeliyiz.

 

 

Satın mı Almalı, Kiralamalı mı?

İzmit Belediye Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet birçok yeni Belediye Başkanı gibi kasası boş, borçlu bir belediye devraldı. Bu yüzden hizmet edebilmek için önce belediye harcamalarından tasarruf edebilecekleri kalemler üzerinde bir çalışma yapmış.

Belediyenin “halen kiralayarak kullandığı hizmet araçları yerine bu araçlardan satın alsak masraflar nasıl olur?” diye bir hesap yaptırmış.

Esasen piyasadan da biliyoruz ki, araç filosu kiralama işlerinde üç yıllık kiralama bedeli olarak aracın fiyatı kadar bir bedel talep edilmektedir.

İzmit Belediyesinin hesabı da benzer bir sonuç vermiş: 183 aracının 36 aylık kira bedeli 63 milyon 983 bin TL iken, aynı araçların 3 yıl vadeli banka kredisi ile satın alma bedelinin (DMO fiyatlarıyla), kiralama bedeli kadar olduğu ortaya çıkmış. Belediye bu araçları nakiti olsa 45 milyon TL’ya peşin alabilecekmiş.

Ancak 3 yıl vadeli banka kredisi ile satın alma seçeneğinde 3. yıldan sonra araçlar belediyenin mülkiyetinde olacağından artık kira ve kredi taksiti ödenmeyecek; sadece bakım, onarım giderleri söz konusu olacak.

Belediye Başkanı Hürriyet’in hesabına göre, 5. yılın sonunda kiradan sağlanan tasarruf 36,6 milyon TL; araçlar hurda değeri üzerinden bile satılırsa 20 milyon TL olmak üzere toplam 56,6 milyon TL tasarruf sağlanacak. Eğer araçlar 10 yıl kullanıldıktan sonra elden çıkarılırsa bu tasarruf tutarı 200 milyon TL’yi geçecek.

Bu İzmit Belediyesi için çok büyük bir meblağ. Bu meblağla üretilebilecek hizmetler, gerçekleşebilecek yatırımlar İzmit’e çok değer katabilir.

Peki, bu hesap doğru mu? Doğru ise tüm belediyeler ve diğer kamu kuruluşları ile özel şirketler neden araç filosu kiralıyor?

Eğer Fatma Kaplan Hürriyet’in hesabı doğru ise Türkiye’de kiralama yerine satın alma yöntemi seçilerek milyarlarca liralık tasarruf sağlama dönemine girilebilir.

******************************

“Kiralama Ucuz” Efsanesi

Google’da “araç satın almak mı, kiralamak mı” yazıp arama yaptırdığınızda onlarca örnek hesap yapıldığını göreceksiniz. Nedense bunların hepsinde de, “kiralamak satın almaktan daha avantajlı” sonucu veriliyor.

Fakat ilginç olan bu hesaplarda temel kabul olarak, “satın alacağınız aracı 3 yıl kullanmanız ve sonra elden çıkarıp yenisine geçeceğiniz” varsayılmış. Satarken de, eğer kaza falan yapmadıysanız, yüzde 30 değer kaybıyla yani aldığınız fiyatın yüzde 70’ine satabileceğiniz öngörülüyor.

Bu durumda bireysel olarak, var olan birikiminizle peşin alırsanız dahi kiralama 3 yılın sonunda daha avantajlı hesap ediliyor. Aracı 3 yıl vadeli banka kredisi ile alırsanız zararınız katlanıyor.

“Bireysel değil de kurumsal alım yapacaksanız yani alacağınız araç şirket üzerine olacaksa kiralama daha da avantajlı görünüyor. Çünkü amortisman gideri ve vergi indiriminiz oluyor.” Halkımızın ifadesiyle kiralama giderleri vergiden düşüyor yani Kurumlar Vergisi ve KDV’yi daha az ödüyorsunuz.

“Peşin almayacaksanız şirketler için de kiralama daha mantıklı” gibi gözüküyor.. Ama günümüzde şirketler paraları olsa bile kiralamayı tercih ediyor. Çünkü araç kiralarsanız, toplu nakit çıkışı yaşanmıyor.

Araçların kasko, trafik sigortası ve Motorlu Taşıtlar Vergisi ödemeleri, kiralama kapsamına dâhil edilerek zamanında ve eksiksiz olarak araç kiralama şirketi tarafından gerçekleştiriliyor. Tüm bakımlar, kışlık-yazlık lastik değişimleri veya kaza-hasar durumunda tamir işlemleri de kiralama şirketi tarafından yapılıyor.”

Araç filosu kiralama şirketlerinin reklam aracı gibi görünen bu hesaplar mı doğru yoksa İzmit Belediye Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet’in hesabı mı doğru?

******************************

En Önemli Parametre Süre

Ø  Öncelikle piyasada araç kiralamalarında kira bedelleri Euro üzerinden tespit ediliyor. Euro’nun 3 yıl içinde geleceği seviye umduğunuzdan çok yüksek olabilir. Yani kiralayacaksanız kur riskini siz üstleniyorsunuz.

Ø  Verilen hesaplarda sonucu etkileyen esas faktör araçların 3 yılın sonunda satılacağı varsayımıdır. Oysaki bu araçları 5 yıl ve hatta 10 yıla kadar verimli bir şekilde kullanma imkânı vardır. Kira bedeli vermeden kullandığınız her yıl sizin için kârlı demektir.

Elbette “ben 5 yıllık, 10 yıllık araç kullanmak istemiyorum, en çok 0-3 yaş arası araç kullanacağım” diyebilirsiniz. Fakat bunun bir bedeli vardır. Şahsınız için böyle bir tercihiniz olabilir ama devletin/ belediyenin parası ile böyle bir tercih yapmaya hakkınız yoktur.

Nitekim Fatma Kaplan Hürriyet’in hesabında, haklı olarak, ilk üç yıldan sonra takip eden yıllar için ödenmeyecek olan kira bedelleri tasarruf olarak gösterilmiştir.

Ø  Aslında çok karmaşık hesaplara lüzum yok. Filo araç kiralama şirketlerinin durumuna bakmak kâfi. Bu şirketler üç yılın sonunda satın alma bedelini tahsil ettikleri araçları satarak kâr elde etmektedir. Bu şirketler zarar etmediğine ve devamlı büyüdüklerine göre bu ettikleri kârın kaynağı kim?

Elbette ki araçları kiralayarak kâr elde ettiklerini sanan kişi, şirket veya kurumlardır. Demek ki, bunlar araç kiralamak yerine araçları satın almaları halinde, filo kiralama şirketlerine transfer edilen paraları kendilerinde kalacaktır.

Ø  Sonuç olarak şahıslara karışmaya hakkımız olmasa da, devlet kurum ve şirketleri için kiralama yöntemi yerine, geçmişte olduğu gibi, araç satın almanın doğru tercih olduğu kanaatindeyim. Böylece araç kiralama suretiyle eş dost şirketlere para aktarma ve lüks araç saltanatına imkân sağlayan sisteme son verilmiş olur.

Ø  Satın alınan araçlara resmi plaka, kiralık araçlara sivil plaka takılıyor. Resmi plakaların araçların maksadı dışında ve görevli olmayan kişilerce kullanılmasını zorlaştıracağını da eklememiz gerekir.

Dilerim ki, Fatma Kaplan Hürriyet’in girişimi Türkiye’de bu israf kapısının kapanmasına vesile olur.

 

 

Bataklık ve Sinekler (1)

0

1990’lı yıllara kadar, yani Sovyet Rusya’nın belli çalkantılar sonunda,

Kimsenin beklemediği bir anda, bir balon gibi sönerek,

Eski haşmet ve dünyayı tehdit edici tavrını kaybetmesine değin;

Rusya’nın özellikle Türkiye’de gösterdiği yıkıcı

Ve Türkiye’yi karıştırıcı ve sarsıcı faaliyetleri devam etmişti.

Gerçi bugün de az yoğunlukta devam etmiyor değil ya neyse.

Bu tesir sinema ve tiyatro için yazılan eserlerde,

Kaleme alınan makalelerde ve romanlarda

Ve yer altı faaliyetlerinde olanca etkinliğiyle kendini göstermişti.

Bilhassa 1980’lere doğru Türkiye’de çok yönlü terör faaliyetleri

Ve anarşik hâdiseler, gemi azıya almıştı.

Anarşistler dur durak bilmiyordu.

Türkiye’yi hallaç pamuğu gibi atıyordu.

Her gün en az yirmi genç ölüyor,

Kan gövdeyi götürüyordu.

Bunlara karşı sert ve yerinde tedbirler alınması istendiğinde,

Kimilerinin mübarekliği, insancıllığı tutuyor!

Terör estiren gençlere hemen kol kanat geriyor.

Şöyle safça bir yorumda bulunuyorlardı:

Efendim o çocuklar masum(!), onlar suçsuz(!), onların ne günahı var?

Siz asıl onları yetiştiren kaynaklarla uğraşın!

O zaman terör ve anarşi bakın nasıl hemencecik durur.

Veya derlerdi ki:

Bu anarşi ortamının ve anarşist gençlerin fikir babaları yahudi asıllı feylesoflardır.

Onların yazdıklarının teşvik ve telkini bu masum(!) çocukları sokaklara itmiştir.

Siz, önce o nefesleri kısınız!

O solukları kesiniz!

Bakın ortalık nasıl süt liman olur.

Hemen belirtelim ki; “En tehlikeli yalan,

Yarısı hakikat olan yalandır.

Çünkü çürütülmesi zordur.”

İşte yukarıdaki yorumlarda hakikatin payı yok değildi.

Ama hakikatin ancak yarısının payı.

Bu savunmayı yapanlar kısmen haklı idiler.

Fakat tamamen değil:

Elbette kaynağı kurutmak çok önemli.

Lâkin bu; uzun vadede gerçekleşir.

Buna yönelik çalışmalar yapıladursun.

Aynı zamanda ve behemehâl anarşi yapanların,

Terör estirenlerin yakasına yapışmak

En şiddetli ve en seri şekilde onları alandan çıkarmak,

Bu hususta merhamet ve acımayı bir kenara bırakmak gerekiyordu.

Aman zaman derseniz,

Sizler de gün gelir

Anarşi ve terörün amansız dişleri arasında

Sıkışıp kalırsınız! Kaldı ki:

“Aç canavara tahabbüb (ona sevgi beslemek),

Onun iştahını (açlığını bir kat daha) arttırır. (Üstelik) döner bir de diş kirası ister!”

 

 

 

 

 

Ana Dilde Eğitim (2)

0

Kendimizi kandırmayalım.

Ayrılığa götürecek yolları kendi ellerimizle açmayalım.

Kendi kuyumuzu, kendimiz kazmayalım.

Hangi ülkede, her dalda resmî dil dışında ana dilde

Eğitim ve öğretim yapılıyor veya yapılabiliyor?

Bu işi, ana dilini serbestçe konuşmakla karıştırmayalım.

Bireysel hak olarak ana dilini konuşmakla,

Ana dilde her branş ve dalda eğitim istemek aynı şey değil.

Ana dili resmî dille bir tutmak bireysel hak değil.

Olsa olsa; devlet gemisinde delik açmaktır.

Bu işin sonu -Allah korusun- isteyen ve istenilen için hüsranla biter.

Son pişmanlık ise fayda vermez.

Çünkü tarihî süreç hep ileriye doğrudur.

Hep kaldığı yerden başlar ve asla geriye doğru gitmez.

Tıpkı nehrin aynı suyunda iki defa yıkanılamıyacağı gibi.

Uyanık olalım! Batı tuzakcılarının ağına düşmeyelim!

Düşenin dostu olmaz.

Şeytan bile kandırdığı kişilerin kendisine yönelmelerinden kaçar.

Kendi tuzağını inkâr eder!

Aklını kullansaydın da düşmeseydin ağıma der.

Benimki sadece bir vesvese verişten ibaretti. Kanmasaydınız!

Aman benden uzak durun, der.

Bu gibi gâfillerden, o bile Allaha sığınır.

İşte AB devletlerinin patronları da, tıpkı şeytan gibi sinsice kulaklarımıza üflemekte,

Aleyhimize olacak nice şeyleri yapın demekte.

Aba altından -olmayan- sopası varmış gibi tehditler savurmaktadır.

Sonra da yağ gibi suyun üstüne çıkmakta.

Verdiği sözleri, vaatleri unutmakta; hatırlatan gafillere de katıla katıla gülmektedir.

Günaydın, geçmiş olsun demekte.

Aklın neredeydi? İnanmasaydın! Kanmasaydın!

Bilmiyor musun ki ben söz veririm ama tutmam!

Vaat ederim lâkin sözümde durmam!

Çünkü ben fazîletin değil, menfaatimin emrindeyim!

Bilmiyor musun ki, ben gayem için her şeyi mübah ve uygun görürüm.

Küçücük bir çıkarım için:

 

Dünyayı bile ateşe veririm de, vız gelir bana vız

Giderek, bu kalleşçe tutumlarımdan, hız alıyorum hız

 

Sizler, hiç mi tarih okumadınız Allah aşkına

Dünya, bakıp eğleniyor, siz gibi gâfil şaşkına

 

Ben, ne zaman sözümde durdum ki, şimdi durayım

Fikren hep düşünürüm, nasıl tuzaklar kurayım

 

Bilmez misiniz ki, dünya kurulalı, zehri sunarlar altın kupada

Boşuna heveslenmeyin, sizlerin asla, olmaz yeri Avrupada