10.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 517

Kalbi Ağrıtan Devir

Görece uzun süren bir yarıyıl tatilinden sonra Ankara’daki fakülteme bahar dönemine başlamak üzere döndüm. Yolculukları lüzumsuz uzun ve haddinden fazla konforsuz olmadığı takdirde müthiş keyifle geçiririm, Kocaeli – Ankara yollarını da artık ezberledim sayılır. Cam kenarı koltuğa kurulup kulağımda Céline Dion’dan bir parça ile yolun seyrine dalmak benim için en ala dinlenme yöntemi olmuştur 7 seneden beri. Mevzunun şehirlerarası kısmı bittikten sonra yolculuğun Ankara’daki odama kadar olan kısmından haz duyduğumu söylersem burnum uzayıverir. Koca valizle metrosuydu, dolmuşuydu derken Beysukent’e ulaşmak takdir edersiniz ki dört gözle beklediğim bir aktivite değil. Lakin yolculuğun bu kısmında da yapmaktan keyif aldığım bir aktivite var, kenara çekilip insanları ve hayatın akışını izlemek…

Tabii ki bunu yalnızca yolculuklarda değil, hayatın imkân bulduğum her anında yapıyorum. Evimize misafir geldiğinde veya misafir sayılmayacak kadar yakın dostlar geldiğinde bile salonda koltukların arkasındaki yemek masasında oturmayı seviyorum. Sohbetlere koltuklarda oturarak değil de oradan bir adım uzaktaki sandalyemden müdahil olmaya bayılıyorum; bazen bu durumu açıklamak zorunda kalsam da elzem olmadığı takdirde kurulduğum yerimi katiyen değiştirmiyorum. Neden diye içinizden geçiriyorsanız da, insan her daim hayata geniş açılardan bakmayı becerebilmelidir diye yanıt vererek gidermek istiyorum merakınızı. Geniş açıları çizmenin dayanılmaz muktedirliğine erişemeyenlerin, yaşamı yorumlama noktasında özellikle belli konularda sığ kalacağını düşündüğümü de ekliyorum. Hayata geniş bakmanın şartı sandalyede oturmaktır gibi bir önermede bulunmuyor, sadece bunu yapmaktan neden hoşlandığımı belirtiyorum.

Sandalye meselesinden sonra şimdi hayatın akışını izlemeyi sevenlere bir önermede bulunuyorum ve diyorum ki toplumumuz giderek langır lungur bir hal alıyor. İnsanların birbirine zerre kadar tahammül edemediğini gören tek akıllı ben olamam, en temel adab-ı muaşeret kurallarından dahi bihaber yaşayıp gittiğimizi gören tek akıllı ben olamam. Kaba olanların, etrafındakilere kabaca yaklaşanların güçlü olarak algılandığını; zarif olanların, etrafındakilere zarifçe yaklaşanların da güçsüz olarak algılandığını gören tek akıllı ben olamam. İnsanların müthiş bir bencillikle sadece kendilerini düşünerek kural kaide tanımaz gri makinelere dönüştüklerini gören tek akıllı ben olamam. Bu gidişatın vahametinden dertli olan tek akıllı ben olamam. O halde dertli olmakla yetinmeyelim ve bu işin sebeplerini irdeleyelim.

Toplumda bireylerin rol model olarak kabul ettiği, bu kabulleniş neticesinde de etkisi altında kaldığı figürler vardır. Bu bireyler genelde sanatçılar, siyasetçiler, aydınlar ve bürokratlardır. Türkiye’de özellikle son 18 senede toplumun azımsanamayacak bir kesiminde öne çıkan figür de hiç şüphesiz Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’dır. İktidara gelişi, mağdur edebiyatı, toplumun hassas noktalarını okşayışı ve kişilik özellikleri sayesinde Sayın Erdoğan sadece elde ettiği makamlarla değil, has karakteriyle de etkili bir rol model haline gelmiştir. Toplumlar kendilerini değerli hissettirmesi durumunda sıkıntılı geçen süreçlerin ardından özgül ağırlığın tamiri için kültürel kodlarına yakın özellikleri taşıyan isimlerin etrafında kenetlenir. Dünyada bunun çok örneği söz konusudur Putin’in SSCB’nin dağılmasının ardından Yeltsin’in rüzgârını güçlendirerek topluma umut vermesi, Hitler’in 1.Dünya savaşından sonra küçük düşen Almanların egosunu yeniden inşa etmesi bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Sayın Erdoğan da Türkiye için sıkıntılı olaylara sahne olan 90’lı yılların ardından yüzleri eskimiş, kredileri tükenmiş siyasilerin arasından sıyrılıp ekonomik krizi tampon tedbirlerle bir süreliğine durdurması ve toplumun kodlarını başarıyla okuması vesilesiyle bu denli parladı. Sayın Erdoğan bu parıltıyı cümbüşe çevirmek konusunda başarılı oldu, muhalefet de bu cümbüşün tonunu değiştirmekte son derece başarısız oldu. Sonunda bugünkü Recep Tayyip Erdoğan ve 18 senede çizdiği yol haritasıyla şekillenen bugünkü Türk toplumu ortaya çıktı.

Evet, toplumdaki çatlakların bazıları AKP’den öncesine dayanıyordu, dayanıyordu ama iktidar bu çatlaklara pansuman yapmak yerine oy hesabıyla çatlakları daha da derinleştirmeyi seçti. Bu zamana kadar defalarca kez AKP’yi yerden yere vurdum, gündemdeki olayları tartıştım ama son 1,5 senedir kutuplaşma ve kamplaşmanın üzerinde özellikle ısrarla duruyorum ve diyorum ki iktidar bu ulusu 3 -5 oy için bu hale getirmekten utanmalıdır. Utanmalıdır çünkü meclis salonlarında konuşulanlar oradaki 600 tane vekilin ve Cumhurbaşkanının arasında kalmıyor. İdarecilerin üslubu bu toplumun gündelik hayatını, insanı ilişkilerini, iyilik algısını, aidiyet duygusunu ve yaşayışını zedeliyor. İktidardakiler geride bıraktığımız 18 senede işinin ehli eğitimcilerin uyarılarına rağmen eğitim sistemini mahvettiler yetmedi, alttan üstten çaldılar yetmedi, hakimlerin cübbelerine cep diktirdiler yetmedi, bu koca devleti cemaatlere teslim ettiler yetmedi, bu koca devletin 120 senelik demokrasi mirasını kül ettiler yetmedi, millet açlıktan kırılırken saraylarda ‘’Bakın burası çokomelli, ekonomide kriz bekleyenleri hüsrana uğrattık !’’ dediler yetmedi, sırtlarına yel değse annelerinin ciğeri donan Mehmetçiklerimiz hakkında ‘’Burası yan gelip yatma yeri değil !’’, ‘’Birkaç tane şehidimiz var.’’ diye konuştular yetmedi, örtüsüz kadın perdesiz eve benzer satılıktır dediler yetmedi! 18 Senede nereden nereye geldiğimize bakıp da kalpte bu devrin acısını hissetmemek mümkün mü? Kendisini sertçe taşlayan Demirbaş şarkısını dinledikten Fikret Kızılok’u arayıp tebrik Demirel’in devrinden, kendisini hicveden tiyatro oyununu en ön sırada kahkahalarla izleyen Özal’ın devrinden, kendisine irticacı diye bağıranları meclis kürsüsünden sevgi ve muhabbetle selamlayan Erbakan’ın devrinden, beyefendiliğiyle sağcısından solcusuna herkesin gönlüne taht kurmuş Ecevit’in devrinden bu devre geldik işte.

Bu devir ki liyakatsizlerin devridir!

Bu devir hakkaniyetsizlerin devridir!

Bu devir istibdat sevdalılarının devridir!

Bu devir kendisini ulusundan yeğ görenlerin devridir!

Bu devir devlet adabından bihaber olanların devridir!

Bu devir kendisine oy vermeyenlere kabadayılık yapanların devridir!

Bu devir ulusunun gırtlağına nefret dilini satır misali dayayanların devridir!

Bu devir 3 oy fazla alabilmek için vatandaşları birbirine düşürenlerin devridir!

Bu devir bağırtılı çağırtılı cümlelerinden oluk oluk kibir damlayanların devridir!

Bu devir kalbi ağrıtanların devridir, ah cennet memleketim benim! Bu devir kalbi ağrıtan devirdir…

Seyyid Ahmet Arvasî ve Fikirleri

Türk-İslâm Ülküsünün Mütefekkiri, Seyyid Ahmet Arvasî, 1932 yılında Ağrı’nın Doğubeyazıd İlçesinde dünyaya geldi, 1988 yılında 56 yaşında iken İstanbul’da, 24 yıl önce 31 Aralık 1988 tarihinde İstanbul’da vefat etti.

1952 yılında Erzurum Öğretmen Okulu’ndan mezun oldu. Bir süre ilkokul öğretmenliği yaptı. 1958’de Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümü’nden diploma aldı. Eğitim enstitülerinde hocalık yaptı. 1979 yılında emekli oldu. Aynı yıl Milliyetçi Hareket Partisi Genel İdare Kurulu üyeliğine seçildi. Gazete ve dergilerde makaleler, kitaplar yazdı.

1980 hükümet darbesinden sonra tevkif edildi, Mamak Askerî Mahkemesi’nde muhakeme edilirken cezaevinde işkencelere maruz bırakıldı.  Tahliye edildikten sonra yazarlığa devam etti.

Arvasî, çok yönlü bir şahsiyetti. Lâlettayin bir davanın değil, ‘davasının adamı’ydı. O’nun davası Türk İslâm ülküsü idi. Eğitimci, mütefekkir, hatip, edip, şair, müellif ve ideolog idi.  Büyük bir idealist ve eylem adamıydı. Çok kültürlü gerçek bir entelektüeldi. Bir ‘Mektep adam’dı. Tavizsiz bir Müslüman ve şuurlu bir Türk milliyetçisiydi.

Babası, Necip Fâzıl Kısakürek’in mürşidi Seyyid Abdülhâkim Arvasî (Van-1865-Ankara 1943); ‘Dünyada iki Türk kalsa, biri ben olurum’ diyen bir Türk milliyetçisi idi. Seyyid Ahmet Arvasî de: ‘Ben Afrika’nın ortasında doğmuş bir zenci olsaydım ve bu aklım da bende olsaydı, yine Türk Milliyetçisi olurdum. Çünkü ben Amentü’ye iman ettiğim gibi iman ediyorum ki, Türk Milletinin de İslâm âleminin de kurtuluşunu, Türk milliyetçileri, Türk-İslâm Ülküsü düşünce sistemi ile sağlayacaktır.’

Veciz sözlerinden birinde: ‘İslâmiyet’i kurtarmaktan vazgeçin. İslâmiyet’le kurtulmaya çalışın.’ Diyordu.

Mayasında, şahsiyetinin kumaşında liderlik vardı. Milliyetçi gençlerin kendilerini lider olarak yetiştirmelerini tavsiye ederdi.

Seyyid Ahmet Arvasî, inandığını yaşayan, fikriyatı ile fiiliyatı aynı olan samimi bir Müslüman, gerçek bir münevver ve entelektüel, alanında âlim, yiğit bir Türk milliyetçisi, örnek, bir dâva ve fikir adamıydı.  İstanbul beyefendisiydi. Doğru, dürüst ve düzgün bir adamdı. Dostuna munis ve müşfik, düşmanına korkusuz ve cesurdu. Misafirperver, mükrim, yardımsever, âlicenap bir insandı.

Kendisine, sınıfta veya herhangi bir dost meclisinde öğrenci ve/veya dinleyici olma imkânı bulamamış milyonlarca gence, makaleleri ve kitaplarıyla ışık oldu.

Eserleri: 1-Türk İslâm Ülküsü 1; 2-Türk İslâm Ülküsü 2; 3-Türk İslâm Ülküsü 3; 4-Anadolu Gerçeği; 5-Eğitim Sosyolojisi; 6-Şiirlerim; 7-Hasbihal 1; 8-Hasbihal 2; 9-Hasbihal 3: 10-Hasbihal 4; 11-Hasbihal 5; 12-Hasbihal 6: 13-Hasbihal 7; 14-Kendini Arayan İnsan; 15-İnsan ve İnsan Ötesi; 16-Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz; 17-Mamak Günleri; 18-Sohbetler; 19-Türkiye’de Şark Meselesi ve Alınacak Tedbirler; 20-İlm-i Hâl.

Oğuzhan Cengiz; 13, 5 X 21 santim ölçülerindeki ‘Seyyid Ahmet Arvasî ve Temel Fikirleri’ isimli 360 sayfalık eserinde; merhumun dopdolu geçen 56 yıllık bir ömrün köşe taşları mesâbesindeki mühim hâdiseleri; gazete sütunlarına, dergi sayfalarına ve kitaplara, sığmayan fikriyatını ve mücâdelelerini Türk İslâm Ülküsü fikriyatının tahlilini, efrâdını câmi, ağyarını mâni ölçüsüyle sunuyor.

Sayfalar arasında; 12 Eylül darbecilerinin hukuk anlayışının daha doğrusu anlayışsızlığının zemin altında sürünen hâl-i pür melâlini görmek mümkün. Ki o anlayış 27 Mayıs darbecilerinin izlerini taşımaktadır: ‘Sizi buraya tıkan kuvvet, böyle istiyor…’

Bir başka bölümde; tanıyanlarının kalemiyle Seyyid Ahmet Arvasî anlatılıyor.

Ahmet Arvasî, iyi bir pedagog, muhteşem bir eğitimci, parlak bir mütefekkir olmakla birlikte,    muhterem pederinden tevârüs ettiği mânevî mirasla tam bir İslâm âlimidir de… ‘Nereden geldik, nereye gidiyoruz’ sorusuna İslâm’ın verdiği cevabı şöyle özetliyor:

‘Mutlak yokluk yoktur, Mutlak Varlık (Vâcibü’l-Vücûd) vardır. Her şey, ancak Mutlak Varlık’tan gelmiştir, yine O’na dönecektir. Bütün varlıklar, Mutlak Varlık’la varlıkta durabilirler. Yokluğa varlık izâfe edilmez, çünkü o yoktur. Öte yandan ‘madde’, asla mutlak ve sonsuz varlık olamaz, çünkü o, ‘sıfır’ ile ‘sonsuz’ arasında duran ve ‘üç boyutlu’ bir varlık tezâhürüdür. Madde, tabiata itibârı ile üç boyutlu olduğundan dâima ‘sınırlı’ bir varlık tezâhürü olarak düşünülmelidir. Onu istediğiniz kadar küçültün ‘sıfır’, istediğiniz kadar büyütün ‘sonsuz’ olamaz. Görülüyor ki madde ‘sıfır’ da ‘sonsuz’ da değildir. Bu hâliyle ne ‘mutlak yokluk’ ne de ‘mutlak varlık’ mevzubahis edilebilir. Mutlak Varlık, bütün varlık tezâhürlerinin sâhibi olan Allah’tır. ‘Her şey O’ndan geldi, yine O’na dönecektir’.

Gerçekten de ‘mutlak yokluk’ yoktur. ‘Sıfır’, insan zihninin, Mutlak Varlık’a zıt olarak, vehmettiği itibari bir değerdir. İslâm’a göre, Mutlak Varlık Allah’tır ve O’nun zıddı yoktur. Yokluğa ‘varlık’ izafe etmek aklın korkunç bir tenakuzu olurdu. Bununla da kalınmaz ‘sıfırın’, ‘hiçin’ tanrılaştırılmaına kadar gidilmiş olurdu. Nitekim, Budizmin Nirvana’sı budur.

Öte yandan Mutlak Varlık’ın inkârı ise muhaldir. Çünkü Onu inkâr etmek, bütün varlığı inkâr etmek demek olacaktır. Unutmamak gerekir, bütün itibari varlıklar, Onunla varlıkta durabilmektedirler.

İslâm’a göre, Mutlak Varlık sâdece Allah’tır ve ‘O’nun bu varlığı, her hayrın, her kemâlin ve her güzelliğin başlangıcı’, her türlü varlık tezahürünün kaynağıdır.

İslâm’a göre, hiçbir şey ‘mutlak yokluk ’tan gelip yine ‘mutlak yokluğa’ dönemez. İdrâkimize ulaşan ve ulaşmayan her türlü varlık tezâhürü, mutlak Varlık olan Allah’a ait sıfatların tecellileri ile ilgilidir.

İslâm’a göre, varlıklar yaratılmadan önce ‘Allah’ın ilmin’de’ idiler. ‘Vücut âleminde’ henüz ayrı bir varlıkları ‘yok’ idi. Onun için sevgili Peygamberimiz ‘Allah var iken hiçbir şey yok idi’ diye buyurmuşlardır. Bu muhteşem tebliğ karşısında ‘büyük imam’ Hazreti Ali heyecanlanarak ‘şimdi de öyle şimdi de öyle’ demiş ve bir ‘fenafillah’ esprisi içinde kendinden geçmişlerdi.

Gerçekten de varlıklar ve bütün varlık tezahürleri, Mutlak Varlık ile ‘var’dırlar ve Onunla ‘varlık âleminde’ durabilmektedirler. Bu sebepten, yüce ve mukaddes kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’de ‘Gökleri, yeri yok iken var eden O’dur.’ hükmü ortaya konulurken (Bkz. El-Enam Suresi, 101), ‘Hepimizin dönüşü, ancak O’nadır’ diye buyurulur. (Bkz. Yunus Suresi, 4)

Kitabın diğer bölümlerinde, Türkiye’nin bu gün de gündeminde bulunan meselelerinin hemen tamamı tahlil edilmekte, akılcı ve tatbik edilebilir çözümler sunulmaktadır.

Oğuzhan Cengiz, 20 ciltten meydana gelen Seyyid Ahmet Arvasî külliyatını başarı ile özetlemiş, okuyucuya sunmuştur. Teferruat hakkında bilgi edilmek isteyenlerin külliyata başvurma hakları mahfuzdur.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr  www.bilgeoguz.com.tr

 

 

İMPARATORLUKLAR ÇAĞINA VEDÂ

Prof. Dr. Bülent Bakar, Prof. Dr. Okan Yeşilot, Prof. Dr. Süleyman Beyoğlu, Dr. Öğr. Üyesi Mehdi Genceli editörlüğünde; Doç. Dr. Abdurrahman Bozkurt, Mustafa Yeni, Araştırma Gör. Burcu Özcan Erdal, Dr. Öğr. Üyesi Gürbüz Arslan, Prof. Dr. Süleyman Beyoğlu, Dr. Öğr. Üyesi Zekeriya Türkmen, Recep Karacakaya, Fatih Mehmet Sancaktar, Prof. Dr. Okan Yeşilot-Dr. Abdrasul İsakov, Prof. Dr. Bülent Bakar, Dr. Öğr. Üyesi Bilge Karbi, Ö. Kürşad Karacagil, Dr. Öğr. Üyesi Murat Aydoğdu, Doç. Dr. Ramazan Erhan Güllü ve Prof. Dr. Kemalettin Kuzucu imzalı makalelerden oluşturulan kitap, hem ilim çevrelerinin hem de târihe meraklı insanlarımızın zevkle okuyabileceği bir eserdir.

 

Birinci Dünya Savaşı dört yıl devam etmiş, Balkanlarda başlayan savaş yine Balkanlarda bitmiş, Bulgaristan’ın mütâreke imzalaması zincirleme münferit mütârekelerin ortaya çıkmasını tetiklemiştir. Selânik Mütârekesi’yle Bulgaristan’ın savaş dışı kalması, esâsında İtilâf Devletleri için yeterli görülmüştür. Nitekim Bulgaristan en çok Sırbistan ve Yunanistan tarafından işgal edileceği ve bu ülkelerin kendisinden intikam alacağından endişe ederken İtilâf Devletleri böyle bir gelişmeye izin vermemiştir.

Macaristan’la imzalanan Belgrad Mütârekesi’nin de diğer mütârekelere kıyasla ağır bir ateşkes olduğunu söylemek zordur. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu adına aslında Avusturya heyetiyle imzalanan Villa Giusti Mütârekesinde, Habsburg İmparatorluğu’nun sonunu getirmek için siyasî ve askerî bazı adımların atıldığı açıkça görülmektedir. Bununla birlikte İttifak Devletleri ülkeleri için de en ağır şartları taşıyan mütareke Rethondes -bazı kaynaklarda Compiegne olarak da geçmektedir- Mütârekesi’dir. Almanya, askerî ve malî olarak adeta çökertilmek istenmiştir. Ağır şartlar ve yaptırımlarla dolu bu mütâreke, aslında Almanya’ya nasıl bir barış antlaşması uygulanacağının da habercisidir. Türk basınındaki ve bazı devlet adamlarındaki iyimser olma çabalarına rağmen Mondros Mütârekesi’nin de ağır bir metin olduğunu ifâde etmek yanlış değildir. Kâğıt üzerinde değerlendirildiğinde özellikle Rethondes ve Villa Giusti Mütârekelerinden hafif olduğu düşünülebilir. Bununla birlikte diğer mütârekelerde hafif veya ağır olmakla beraber hemen tüm maddeler açık ve net olarak tespit edilmiştir. Mondros Mütârekesinde ise özellikle 7. madde ve 24. madde zaman içinde tamamen İtilâf Devletleri’nin yorumuna açık, tehlikeli bir vaziyette kalmıştır. Nitekim Mondros Mütârekesi’nin imzasından hemen sonra başlayan işgaller 7. madde işâret edilerek gerçekleştirilmiştir. (Arka kapak yazısından)

 

13,5 X 21 santim ölçülerindeki 478 sayfalık eserde; az bilinen, mühim detaylarla alakalı bilgiler esere olan ilgiyi artırıyor. Eserin son bölümünde; Prof. Dr. Kemâlettin Kuzucu tarafından kaleme alınan ‘Ahmet Râsim’in Savaş Sonu, Sunuçları ve Türkiye’nin Geleceğine Dâir Düşünceleri’ derin tahlilleriyle, ironik ifâdleriyle o dönemin gazeteciliği hakkında fikir veriyor, günümüz gazeteciliği ile mukayese yapma imkânı sağlıyor.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

 İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

 

FRENKLERE GÖRE OSMANLI. EĞRİSİYLE DOĞRUSUYLA

Orhan Araslı; 16 X 23,5 santim ölçülerindeki 436 sayfa hacimli eserinde batı kaynaklarından alınmış Osmanlı hakkındaki bilgileri sunuyor.

Batılıların Türklerle ilk tanışmaları Haçlı Seferleriyle olmuştur. Daha sonra Osmanlıların bu Haçlı güruhlarını Müslüman ahaliden uzak tutmak için müdafaa hattını Avrupa’nın ortalarına kadar taşımıştır. Bu müşterek düşman imajını pekiştirmiş ve Türk aleyhtarı binlerce kitap ve risale basılıp bütün Avrupa’ya yayılarak Batılıların hafızasına bu anlatımların husumet olarak kazınmasına sebep olmuştur. Bu algının izlerini bugün her türlü olayda görmek mümkündür.

Voltaire’in tabiriyle ‘Türk hükümdarı 20 milleti barış içinde yaşatırken’ Osmanlı’yı yaklaşık elli devlete bölen emperyalistler, bu parçalanmış devletleri kendilerine av alanı, sömürme-yağmalama kaynakları olarak seçmişlerdir.

Orhan Araslı, eserinde; Türk aleyhtarı karalamaları cerhetmek için bütün bu iddia ve söylentilerin karşısına; Osmanlı’nın hüküm sürdüğü topraklardaki ülkeleri çeşitli vesilelerle ziyâret ettikten sonra, hâtırâlarını naklediyor. Osmanlı Devleti’ni ve halkının âdet ve geleneklerini anlatan yabancı diplomatlar, seyyahlar, askerler ve târihçiler gibi gruplardan müteşekkil, sayısı iki yüzden fazla şâhitler ordusunun intibaları ile eserini objektifleştiriyor.

Yazar hedefini; ‘Osmanlı’yı yüceltip Cumhuriyet’i yerme yarışına girenlerle, Cumhuriyet’i güzelleştirmek için Osmanlı’yı yermek ihtiyacı hissedenlerin görüşlerini yakınlaştırmak’ olarak açıklıyor.

Böyle bir maksadın, gayretin hazin bir tecelli olduğu bilinmekle birlikte, dünyayı ak ve kara olmak üzere yalnızca iki renkten ibâret gören, diğer renklerin ve ton farklılıklarının farkında olamayan obez kafalı-gelişmemiş zekâlı sözde târihçilerin çokluğu karşısında bu tür kitaplara ihtiyacımız olduğu muhakkaktır.

Orhan Araslı’ya ve Akçağ Yayınevi’ne teşekkürler…

AKÇAĞ BASIM YAYIM PAZARLAMA ANONİM ŞİRKETİ:

 Tuna Caddesi Nu: 8/1 Kızılay-Ankara. Telefon: 0.312-432 17 98 Belgegeçer: 0.312-432 28 52 www.akcag.com.tr  e-posta: akcag@akcag.com

 MEDRESELER NEYDİ, NE DEĞİLDİ?

İslâm târihinde öğretim ve eğitim kurumları, ‘medrese’ olarak anılır.  Türklerde, İslâmiyet’i kabul ettikten hemen sonra ilk medrese eğitimi Gazneliler döneminde başladı. Karahanlılar döneminde Semerkand’ta medrese açıldığı biliniyor.  Tuğrul Beğ zamanında ilk medrese Nişabur’da açıldı.  Nizamülmülk tarafından Bağdat’ta kurulan Nizâmiye Medresesi, Türk eğitim târihinde dönüm noktası oldu.

Medreselere siyâset karıştırılmıyor, hocaların ders ücreti ve öğrencilerin bursları, vakıflar tarafından karşılanıyordu. Medreselerde eğitim dili Türkçe ve Arapça, yüksek dereceli medreselerde ise yalnızca Arapça idi. Farsça, medrese dışında öğrenilirdi. Osmanlı döneminde eğitim sisteminin temelini medreseler teşkil ederdi. Medreseler, günümüzdeki üniversite denginde eğitim kurumlarıydı.

Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu 2003 yılında başlattığı medreselerle alakalı çalışmalarının ürününü, 2019 yılında 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 446 sayfalık eseri ile kültür hayatımıza kazandırmıştır. 

Eserin 1. Bölümünde İslâm’da ve Osmanlı’da Eğitim Ve İlim Kurumları hakkında bilgiler var. 2. Bölüm ‘Osmanlı Medrese Târihine Eleştiri’ bahsine ayrılmış. 3. Bölümde Medrese ile Üniversite Arasındaki Farklılıklar Ve Benzerlikler ele alınıyor. 4. ve son bölümün başlığı: ‘Medrese, Ulema ve Modern İlim’ başlığını taşıyor. 

Bu bölüm, pozitivist ve komünist ilim ve siyâset adamı Sadrettin Celal Antel’in (İstanbul 1890-İstanbul 1954);  ‘Medreseler, her türlü terakkiye engel olan cehâlet, taassub ve fesat ocakları hâline gelmişler ve Avrupa ilim ve tekniğinin memlekete girmesine sistemli ve ısrarlı bir surette mâni olmuşlardır.’ Şeklindeki iddialarına verilen; ‘eski tarz İslâm kültürü ile yetişen Osmanlı Âlimlerinin yeni ilimlere karşı menfi tavır aldıklarının doğru olmadığı gibi, tersine medrese mensubu ilim adamlarının dinle ilim arasında çatışma görmediklerini ve onların arasından birçok ilim adamının açık fikirlilikle yeni teknikleri benimsediklerini müşâhade etmekteyiz’ cevabı ile sona eriyor.

KRONİK KİTAP:

Şakayıklı Sokağı Nu: 8, Levent, Beşiktaş – İstanbul. Telefon: 0.212-243 13 23

Belgegeçer: 0.212-243 13 28 e-posta: kronik@kronikkitap.com  // www.kronikkitap.com 

KISA KISA… / KISA KISA…

1-SANATIN IŞIĞINDA 78 YIL: Cevat Memduh Altar / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

2-OSMAN GAZİ – OSMANLI’NIN KÖKLERİ: Alperen Bayrak / Yediveren Yayınlar1.

3-HADİS ZANNEDİLEN 100 SÖZ: Yunus Kokan / Kutlu Yayınevi.

 4-SOVYET DEVRİNDEKİ KAZAKİSTAN’DA TARİH YAZICILIĞI / MİTLER VE GERÇEKLERİ: Güljanat Kurmangaliyeva Ercilasun / Gazi Kitabevi.

 

 5-KANATLI AĞAÇ: Angeliki Darlasi – Fulya Kocak / Yapı Kredi Bankası Kültür Yayınları.

                                                          &

Kuş Bakışıyla Suriye Olayları

·         Irak ve Suriye’de süper güçlerin müdahalesinin bahanesi ne idi?

IŞİD (Irak Şam İslam Devleti) terör örgütü denilen, dünyanın çeşitli yerlerinden getirilen derleme bir terör örgütünü yok etmekti.

“Bu örgüte karşı mücadele eden” devletlerin başını güya ABD çekiyordu. Oysaki ABD’nin izni olmadan bu organizasyonun yapılması ve neredeyse Irak ve Suriye’nin yarısında hâkimiyet sağlaması mümkün değildi.

Sonunda Trump, “IŞİD’i, Obama ve Hillary Clinton kurdu” demese IŞİD’i ABD’nin kurdurduğu ve yönlendirdiğine inandırmak kolay olmuyordu.

·                     ABD’nin bahanesi IŞİD idi ama esas hedef (BOP kapsamında) Ortadoğu’da sınırların ve yönetimlerin yeniden düzenlenmesi idi.

·                     Vekâlet savaşları denilen yeni modelin uygulandığı Suriye’de olaylar o kadar karıştı ki… Kimin eli kimin cebinde çoğu zaman anlaşılamadı.

Türkiye bazen ABD ile birlikte hareket etmeye çalıştı, bazen Rusya/İran/Suriye kanadına yakınlaştı. S-400 olayında ABD ile ipleri kopardık. Şimdi yeniden Rusya ve Suriye ile savaşın eşiğine geldik, ABD ile flörte başladık.

·         Türkiye Suriye meselesine müdahil olma ihtiyacını neye hissetti?

ABD İsrail’in güvenliği ve petrolün Akdeniz’e taşınması için Suriye’nin kuzeyinde bir “Kürt Koridoru” oluşturmak istiyordu. Bu proje Türkiye için çok tehlikeli idi.

Türkiye ve Esad rejimi arasında düşmanlık sebebiyle Esad bu alanı PKK/PYD güçlerine bıraktı.

Türkiye bu defa Cerablus, Afrin ve Barış Pınarı harekâtları ile “terör koridorunu” parçaladı.

Bu süreçte ABD ile aramız açılırken, Rusya ve İran ile yakınlaştık.

·         Barış Pınarı Harekâtımız ABD ve Rusya’nın anlaşmasıyla yarıda kesildi.

AKP iktidarı PKK/PYD devletine koruma sağlayacak bir “güvenli bölge” oluşturulmasına destek verdi. Bu suretle “dört parçalı Kürdistan’ın Suriye ayağını kendi ellerimizle yarattık.” PKK/PYD artık sınırımızın 32 km güneyinde Suriye’nin en önemli petrol ve tarım bölgesini kontrol ediyor.

·         IŞİD tasfiye edildi, PKK/PYD devleti için “güvenli bölge” kuruldu. Sonra neler oldu?

Rusya ve Suriye, PKK/PYD bölgesi hariç, Suriye topraklarından vekil olarak savaşan örgütleri ve paralı askerlerin tamamını çıkarmaya başladı. Önce diğer yerleşim yerlerindeki “terör örgütü üyelerinin” İdlib’e süpürülmesini sağladılar.

İdlib’te bulunan (daha önce IŞİD çatısı altındaki) “selefi cihatçı” İslami görünümlü örgütler Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) adı altında birleştiler. ABD, HTŞ’yi de (IŞİD gibi) terör örgütü olarak tanıdığını açıkladı.

ABD nedense (!) bu “terör örgütü” elemanlarının zarar görmesini istemiyor. Nejat Eslen’in analizine göre, “Rusya ve Türkiye’nin HTŞ konusunda uzlaşmasını ve HTŞ’ye dokunulmamasını istiyor. HTŞ üzerinden ABD’nin gizli projeleri var.”

·                     ABD de, Rusya da İdlib’te bulunan ve sayısı en az 30-50 bin civarında radikal savaşçılar ile ailelerinin bütün riskini ve yükünü Türkiye’ye yıkmaya niyetli.

Rusya HTŞ’lileri Türkiye’ye alıp, bölgeden çekilmemizi istiyor.

ABD ve Türkiye ise ateşkes yapılsın, HTŞ’liler güvenli bir şekilde bölgeden çıkarılsın istiyor, fakat gönderilecek yer konusunda farklı düşünüyorlar.

*************************************

Suriye’de Ne Yaptık, Ne Kazandık?

Bu aşamada “olayları sonuçları ile değerlendirin” hadisine uyarak Suriye’deki gelişmeleri değerlendirmeye çalışalım.

·         Bugüne kadar Suriye’de 125 (son bir ayda 16) şehit verdik.

·         Milyarlarca dolarlık savaş harcamaları yaptık. Suriye’de ÖSO denilen 50 bin kişilik paralı asker gücünü besliyoruz. Asker başına aylık 300 dolar maaş veriyoruz.

·         Türkiye’ye sığınan 5 milyondan fazla Suriyeliye 40 milyar dolardan fazla harcama yaptık. CB Erdoğan’ın açıklamasına göre, “İdlib’den 4 milyona yakın insan ülkemize gelme arzusunda. İdlib’de güvenli bölge oluşturuyoruz. Yoğun bir şekilde briket barınaklar yapıyoruz.”

·         Terör devleti kurulmasının önünü kapatamadık. PKK/PYD/YPG devlet kurmak için büyük mesafe aldı.

·         Tek kazancımız şimdilik terör koridorunu üç bölgede kopardık. Esad rejimi ile düşman olmasak muhtemelen bu terör koridoru oluşumuna zaten izin verilmezdi.

·         Fakat Esad rejimi ile düşmanlığımız bir savaşa dönüşürse, güneyimiz PKK/PYD devleti (terör koridoru) kadar zararlı bir düşman hattına dönüşecek.

·         Birleşmiş Milletlerde temsil edilen “meşru Suriye devleti” ile savaş yapmak zorunda kalırsak uluslararası hukuk açısından meşruiyet sorunu yaşarız ve dünyada yalnızlaşırız.

*************************************

Suriye Ordusu ile Neden Çatışıyoruz?

Türkiye, Suriye (Rejim) ordusunun son zamanlarda İdlib bölgesinde ele geçirdiği yerlerden çekilmesini şart koşuyor. Bunu Soçi anlaşmasına aykırı buluyor.

Türkiye, Esad güçleri İdlib bölgesinde ele geçirdiği yerlerden çekilmezse karada ve havada, topyekûn bir harekâta girişeceğini ilan etti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Suriye’yi terör örgütlerinden ve rejimin zulmünden temizlemeden bize huzurla uyumak haramdır” dedi.

Rusya ve Suriye ise Türkiye’yi Soçi Anlaşmasıyla taahhüt ettiği “İdlib’teki radikal cihatçıları tasfiye etmek ve stratejik açıdan önemli M4 ve M5 karayollarını ulaşıma açma” sorumluluğunu yerine getirmediğini iddia ediyor.

Rusya güdümündeki Suriye güçleri, Türkiye’yi “HTŞ’yi de al git” diye zorlamak için, sivil alanlar üzerine attığı bombalarla milyonlarca insanı Türkiye’ye doğru süpürüyor. Bir yandan da Türkiye’nin kontrol noktalarına saldırıyor. Bu saldırılarda son bir ayda 16 askerimiz şehit oldu.

Erdoğan’ın hedefi “Suriye’yi Esad’ın zulmünden kurtarmaktır” ve “TSK için Suriye’de harekât alanı ‘her yerdir’, yani tüm ülkedir.” Bir saldırı halinde, TSK’nın terör örgütlerine karşı bir harekâtı değil, Suriye devletine karşı geniş çaplı bir karşı taarruzu söz konusu olacak.

Bu sözler savaştan önceki son sözlerdir. Tek ümidimiz, bu kritik aşamada Putin’in Esad’ı dizginlemesi.

Ama Putin güvenilir bir dost değildir ve siyaset satrancını en iyi oynayan liderlerden biridir.

Ortak aklı kullanmanın ve Türk devlet tecrübesinden yararlanmanın tam zamanıdır.

Kuru Bir Masal

0

     “Kurbağayı kaynar suya attığınızda birden sıçrar, kendini kurtarır. Ilık suya attığınızda ise hafif rahatlar. Suyun ısısı usul usul arttırılırken rahatını bozmaz. Tehlikeyi anladığı an, artık hareket etme gücünü yitirmiştir.” (Mustafa Balbay, Cumhuriyet, 11. 01. 2005)

X

     Sonra da AB (Avrupa Devletleri’n)den çok AB’ci olduğumuzun; bende uyandırdıklarını; nazım yoluyla bir nebzecik de olsa; yarım yamalak, kırık dökük mısralarımla, anlayana sivrisinek saz kabîlinden dile getirmek istiyorum:

 

     AB’ye girmek için yavaştan be kuzum

     Nemiz varsa peşkeş çekiyoruz huysuzum

 

     AB için ey millet nedir bu telaş üstüne telaş

     Karşılıksız olarak kalmadı vermediğimiz uğraş

 

     Tam girdik sanırken olacakları düşlüyorum

     Hiç mi iz’an yok kuzum güneşte üşüyorum

 

     Adamlar şimdiden gölgemizden bile ürküyor

     Binbir engeli bugünden önümüze döküyor

 

     Bu nasıl bir içinden çıkılmaz kara sevda

     Ki karşılıksız yok oluyoruz bu uğurda

 

     Kalmadı söz edilmedik ne Kıbrıs ne Ege ne de Gap

     Hadi sen de batan geminin malları bunlar durma kap

 

     Elbette çok mes’elemiz var hem de yığınla

     Arasan bulursun gerçek şifayı dağında

 

     Cazipse de tehlike var AB’nin binbir tuzaklı ağında

     İstersen bulunur aradığın kendi taşında toprağında

 

     Dört bir yandan yabancı gözler dikilmiş üstümüze

     Sahip çıkmak için dirimize değil postumuza

 

     Ne yüzle bakarız yarın o yüksek ecdadın yüzüne

     Demezler mi düşmediniz yolumuzun niçin düzüne

 

     Sarılın yaşamak istiyorsanız kendi millî özünüze

     Bulaşmasın sakın Batı çirkefi yüzünüze gözünüze

                                            X

     AB bir kara sevda

     Şeyda bülbülüm şeyda

 

     Gün olur kırılır bu AB dalı

     Geriye kalır kuru bir masalı

M a s k a r a l ı k

0

     Tanzimat tan beri Batı’ya sadece şeklen benzemeğe çalışıyoruz. Olmuyor.

     Karga, şeklen kendini benzetse de, ne kadar Bülbül gibi görünmeye devam edebilir ki, ötmeye başladığı an iş biter. Takke düşer kel görünür.

     Er üniforma giyse de, ne zamana değin Mareşal olarak gözükebilir veya gösterebilir ki kendini? Konuştuğu an hemen yakayı ele verir.

     İşin esasını alıp kendi şartlarımıza göre çıkış kapısı arayacağımız yerde; salt benzetmeye veya benzemeye çalışarak çıkış yolu arıyor ve tabii çıkmaza giriyor. Yolumuz çıkmaz. Yolumuz yol vermez oluyor.

     Alacağımızı soyut olarak alıyor. Kendi bünyemize uyar mı uymaz mı diye hiç düşünmüyoruz.

     Nitekim Avrupa’yı her cihetle taklit ediyor. Hatta çok mukaddes ve kutsal şeylerimizi o yolda feda ederek hareket ediyoruz.

     Hâlbuki her milletin boyu boşu başka bir elbise ister. Bir cins kumaş bile olsa, tarzı ayrı ayrı olmak lâzım gelir.

     Meselâ bir ihtiyar hocaya tango bir kadın elbisesi giydirilmez. Çünkü körü körüne taklit dahi, çok defa maskaralık olur.

X

     19. asır aydınlarımız; Batı dine mi cephe aldı! Biz de almalıyız dediler.

     Batı haklıydı. Çünkü aslıyla alâkası olmayan din onları geri bırakıyor. Teknik gelişmeye imkân vermiyor, bilimsel açılımlara imkân tanımıyordu.

     Bizde ise durum tam tersineydi.

     Batı dine sarıldığı için geri kalıyor.

     Biz ise sarılmadığımız için geri kalıyorduk.

     Çünkü İslâm da dindi ama Hristiyanlık gibi bozulmamıştı bu bir. İlme yöneltiyordu bizi, bu iki.

     Ama İslamın içeriğinden habersiz aydınlar, sathî / yüzeysel bir benzetmeye kapılarak mâneviyat yerine materyalist yolu seçtiler.

     Maddî olarak da körü körüne benzer olmayı benimsemiş. Aynı şeyleri hemen almayı yeğlemiş. Bünyeye uyup uymadığı üstünde hiç mi hiç durmamıştık. Bu yüzden çok şeyi yüzümüze gözümüze bulaştırdık.

X

     Bunun somut örneklerini AB aşkına yaptıklarımızda -meselâ 2005’lerde- bol bol görmekteyiz.

     Çünkü idealist davranıyor. Yazık ki realist olamıyoruz.

     Yaptıklarımız soyut olarak doğru olsa bile, realite bakımından yanlış.

     Düşünmek istemiyor. Daha doğrusu düşünmeyi bile bir kenara koymuş bulunuyoruz.

     Ne Türkiye’nin jeostratejik durumu geliyor aklımıza ne de Türkiye’nin keyfiyeti / içeriği.

     Ne Batı’nın -ABD dahil- hakkımızda beslediği kötü emeller hatırımıza geliyor, ne de Türkiye’ye  ne gözle baktıkları.

     Ne yedi düvelin; daha dün denecek kadar kısa bir geçmişte yedi koldan vatanımızı işgal ettiklerini göz önüne getiriyor, ne de aynı işgali yeniden gündeme getirmenin alt yapısını hazırladıklarını düşünüyoruz.

     Ne Kıbrıs’ta başımıza örülen çorabı görüyor, ne de Ege’ye çıkması; Türk Devleti’ne çok görülen  sinsi kısıtlama çalışmalarını ciddiye alıyoruz.

     Ne Fener Patrikhanesi’nin çevirdiği dolapları nazarı itibara alıyor, ne de Devlet içinde devlet olma arzu ve iştiyaklarını önemsiyoruz.

     Ne komşu devletlerin gizli emellerini hesaba katıyor; ne de Türkiye’yi parçalama taktiklerine kulak asıyoruz.

     Sanki Türkiye fezada, uzayda bir yerde.

     Sanki Türkiye kuş uçmaz kervan geçmez bir mekânda.

 

     Evet henüz Batılılardan alacak çok şey var daha

     Biz kalarak alırsak işte o zaman sağlanır fayda

 

     Yoksa başkasının yürüyüşünü taklit ede ede

     Sonunda unutur kendi asıl yürüyüşünü bile

 

     Olur el âleme dünyada gündüz gece tam bir maskara

     Çıkamaz olur kimsenin huzuruna çünkü yüzü kara

Bir zamanlar Problemlerimiz Vardı

Bir zamanlar problemlerimiz vardı. Türkiye nasıl kalkınacak? Eğitim düzeyi nasıl yükselecek. Nasıl rekabetçi bir ekonomimiz olacak? Siyasîlerimizin, partilerimizin, gençlerimizin…  Hepimizin problemleriydi bunlar. Bunları Türkiye için çözmeğe çalışırdık. 

Basında, radyoda, televizyonda bunlar tartışılırdı. Küfür azdı, fikir çoktu; fikre de ihtiyacımız vardı, çünkü problemlerimiz vardı. Siyasî partilerin liderleri televizyon programlarında bir arada oturup bunları tartışırdı. Demek ki o tarihlerdeki liderler, kendilerini ötekilerden çok yüksek, ötekileri kendilerinden çok aşağılık görmezdi. Hiç biri kendini öbürlerinden seksen defa daha büyük, yüz defa daha uzun hissetmezdi. 

Fikrin Kutupları

Bir kısmı, devlet eliyle kalkınacağız derdi. Daha âdil, daha hakça, insanca bir düzen kurmalıydık. Nasıl kurmalıydık? Problem buydu. Bazıları liberalizmi savunurdu. Yapmalarını, geçmelerini bırakırsak bir gizli el gelip her şeyi düzeltecekti. Bazıları plan yapalım dedi. Planlarsak daha verimli davranır, daha hızlı kalkınırdık. (Gerçekten en hızlı kalkındığımız dönem, planlı dönemmiş.) Bazımız da “üçüncü yol” diyordu. Ne o, ne öbürü; hem o, hem öbürü. Bu sonuncular bir de doktrin, daha doğrusu ilkeler dizisini savundular: 9 Işık. Bu bir yenilikti. Henüz hepsinin böyle bir değerler dizisi, bir program taslağı yoktu.

“Bilimsel sosyalizm”in “Sosyalist Dünya”sı vardı bir zamanlar. Bir de “Hür Dünya”. Bu iki kutuplu dünya kafalarımızda da düşünce kutupları, fikir öbekleri yaratmıştı. Bir de “üçüncü yol”u eklerseniz, demek ki üç kutuplu fikir dünyamız varmış. 

Her ne hikmetse SSCB dağılınca Bilimsel Sosyalizm de yok oldu. “Bilimsel Sosyalizm” sözünü en son ne zaman duydunuz? Ya “Hür Dünya”yı? Demek ki Hür Dünya için SSCB ve Bilimsel Sosyalizm lazımmış. Biri olmayınca öbürü de olmuyormuş. Ne demişler: İttifaklar, düşmanın yenildiği anda dağılır. 

Küçük Zekâlar Insanları

SSCB’nn dağılması iki kutuplu dünyanın bir kutbunun çökmesiydi. Tek kutuplu kaldık. Ardından o kutbun da tekeli kırıldı. İki kutupludan, tek kutupluya, şimdi de yok kutupluya… 

Peki, bizim problemlerimiz çözülüp bitti mi? Nerde bizim fikirlerimiz? Problemler için çözüm tekliflerimiz. Kutuplarla birlikte onlar da mı yok oldu. 

Bugün en tepeden en alta problemimiz yok! Çok şükür mü? Artık problemimiz yok ama bol bol düşmanlarımız var. Hep kötü yapan, her şeyi kötü yapan karşıtlarımız var. Çıkıp sövdüğümüz, aşağıladığımız karşı taraf var. Ama problemimiz yok. Şu sövdüklerimiz bir sussa, bir çenelerini kapatıp oturdukları yerde otursalar, her taraf süt liman olacak. 

Çok sevdiğim ve sık tekrarladığım bir söz vardır. Eski okuyucularım affetsin ama yine tekrar edeceğim: Büyük zekâlar kavramları, ortanca zekâlar olayları, küçük zekâlar insanları tartışır. 

Bir bakın bakalım biz neyi tartışıyoruz? 

Ne Zaman?

Bir üniversitemiz ne zaman dünyadaki ilk yüz arasına girecek? Öğrencilerimiz ne zaman okuduklarını dünyadaki yaşıtları kadar anlayabilecek… Borç alıp depremde çöken binalar yapmak yerine ne zaman kâr edip, tasarruf yapıp, sonra da yatırım yapacağız? Ne zaman üretimimiz başkalarından daha aranır, daha kaliteli ve daha ucuz olacak? Ne zaman paramız değerlendiği halde dış ticaret fazlası vereceğiz? Ne zaman en yenilikçi, başkalarının akıl bile edemediği ürünleri biz imal edeceğiz? 

Ne zaman işsiz insanımız kalmayacak? Ne zaman kârlı çalışan iş dünyamız, üniversite mezunlarımızı diplomalarını alır almaz havada kapacak? Üniversitenin girişindeki tamam da, çıkışındaki kuyruk ne zaman ortadan kalkacak?

Nüfusumuz seksen küsur milyon olduğu için dünyanın en büyük yirmi ekonomisi arasındayız ama yerimiz yükselmiyor; geriliyor. Fakat refah, millî veya yurtiçi hâsıla ile ölçülmüyor. Bunların kişi başına düşeniyle ölçülüyor. Bu ölçüye bakarsak, dünyada ilk yirmide de değiliz, otuzda da, kırkda da. Son baktığımda 48 görmüştüm ama şu anda neredeyiz bilemiyorum. Ne zaman biz refahta da ilk yirmiye, daha iyisi ilk ona gireceğiz?

Düşmanınız Tamam… Biraz da Probleminiz Olsun

Ne dersin eyyy sen? Diyemez değil mi? Peki eyyy biz, siz söyleyin o zaman? Söyleyebilir misiniz? Ve diğerleriniz… Ve biz! Başkalarını suçlamak kolay. İğneyi kendimize batıralım. Biz ne cevap vereceğiz? Biz okur-yazarlar, entelektüeller, hocalar?

Bu “Ne zaman?”ların her birinin bir de “Nasıl?” sorusu var. Nasıl? Bir birinizi hakarete yakın sözlerle suçlar, aşağılarken bu nasıla erişemezsiniz değil mi? Nasılı çözebilmeniz için problemleriniz olması lazım. O problemlere kafa yormanız lazım. O problemlere çözümler teklif etmeniz ve sonra çözümlerinizi tenkit etmeniz, ettirmeniz lazım. Lazım ki, hani müsademe-i efkârdan barikayı hakikat doğsun. 

Sizin probleminiz yok. Sizin sadece düşmanlarınız var. Her popülist gibi. Ve diyorsunuz ki: Bizi dünya kıskanıyor ama şu kötüler yok mu, şu kötüler; hep onların yüzünden. 

Savaş Üzerine.

0

“Aşağıdaki çalışmayı, İyi Parti üyesi olduğum süreçte, 24 Haziran Seçimlerinden önce, Ümit Özdağ’ın, üyesi olduğum İyi Partili tabanlı, Yeniden Aydınlanma Derneğinden , partinin Seçim bildirgesi için çalışmalar yapmasını istemesi ve bu isteğin bireysel olarak bana da yansıtılması üzerine, 09.05.2018 tarihinde, bende kayıtlı e-mektup ile, Seçim Bildirgesi Önerilerim 6″ olarak ilgili kişilere göndermiştim. Yararlı olacağını umuyorum.” …………………………………………………………………….. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün deyişi: “Ancak Ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir” Savaş; sivil siyasetin, silahla devamı olarak nitelendirilmektedir. Savaş siyasetçilerin bir kararı olmaktadır. Bu kararlar yanlış olamaz mı? Hiç olmaması mümkün mü? Bana göre bu savaşımız nedir. Önce ” korkma, çekinme, yürü ya düşünce” diyerek girişeyim konuya. Biz, orta doğu daki emperyalist kapışmasında, Rusya’nın B planı olabiliriz. Artık, nükleer savaş olmayacağı tezinden hareket edersek, ABD ve Rusya, orta doğudaki hegemonik kapışmalarında, hangi ittifaklarla ne kadar ileriye gidebileceklerini, hayvanlarda görülen, dişi için kapışmalarda olduğu gibi, vücut diliyle ve küçük hamlelerle test ediyorlar. Ama asla öldürücü bir dövüşe girişeceklerini düşünmüyorum. Sonunda yeni bir çıkar planıyla uzlaşabilirler ve biz pekala bir satışa gelebiliriz. Niye olmasın. Ne yani Rusya, bizim kurtuluş savaşımız zamanlarında, SSCB kurucu devleti iken olduğu gibi, saf sosyalist bir devlet mi. Niye olsun ki? Üstelik, Almanya ve Rusya ittifakı, ABD ile hegemonik çatışmalarında üstünlük elde etme amacıyla, Türkiye’yi Nato’ dan sert bir şekilde koparmaya çalışıyor olabilir. Yani sonuç olarak bu savaşın, milli çıkarlar doğrultusunda bir zorunluluk olarak, başlatıldığını bir türlü düşünemiyorum. Ayrıca Nato’ ya ayılıyor, bayılıyor değilim. Tam tersi düşüncedeyim. Ama Nato’ dan çıkmamız, * Kolektif bir siyasi şuur, tartışma, emek ve geniş bir mutabakat sonucu, geniş katılımcı bir karar ile, * Yepyeni alternatif, tarihi askeri bir sosyal statünün, zeminin, çok sağlam inşası sonucu mümkün olabilir. Bu olmadan, belirsiz ve çürük bir zemine doğru aniden sürüklenmemiz, toplumsal ve siyasi bir depresyon doğurabilir. Bu insanlarda da böyledir. Depresyona neden olan sosyal zemin kaymalarına örnek olarak: * Bir yakının ölmesi, * Bir yakının doğması (çocuğun), * Evlenme, * Boşanma, * En çok işsiz, ekmeksiz kalma, * İş değiştirme, * Şehir değiştirme gösterilmektedir. Ben bu savaşımızı, askeri açıdan yanlış bir savaş olarak da nitelendiriyorum. Çünkü: Ben, milli güvenliğimizi, kısaca milli sınırlarımızın güvenliğini korumamız için, sınırlarımız ötesinde askeri harekât yapmamızın mantığını yanlış buluyorum. Hemen peşinen; “bize ne Kürdistan’dan, kürt koridorundan deyip, konuyu daha baştan eksajere ederek konuya girişeyim. Biz Nato ülkesi olmamız nedeniyle, stratejik düşmanımız olan Sovyetler Birliği ile hem de nükleer silahlar gölgesinde, yetmiş yıl boyunca sınır komşusu olarak yaşadık da ne oldu. Sonuca doğru: Diyelim ki bu gün, tüm güneydoğu sınırlarımızın 50 km ötesine kadar, bir güvenlik şeridi oluşturduk. Bu şeridin bitimi, yeni bir sınır olmayacak mı? Olacak ve bu sınırın uzunluğu artacak. Çünkü merkez açı aynı kalmak kaydıyla, daire çapı büyüdükçe, yay uzunluğu artar. Peki, bu durumda uzamış bu sınırın ötesinde, düşman çeşitliliği, miktarı artmayacak mı? Artmaz olur mu hiç, hem de ne bulursan bahtına olacak bu iş. Peki bu yeni sınırda da bir güvenlik sorunu olursa, bu sınırı daha da mı ileriye öteleyeceğiz. Herhalde geri gitmek çok manasız bir ayıp olur. Bunun limiti sonsuza kadar gider. Bence bunun matematiği yoktur. Ben Milli Sınırlarımızın güvenliğini sağlama çözümünün, doğrudan Milli Sınırlarımızı korumak olduğunu düşünüyorum. Şimdi kendime hiç bir sansür koymadan, yine ” korkma, çekinme, yürü ya düşünce ” diyerek, önerilerimi sunuyorum. Böyle, askeri bir uzmanlık isteyen bir konuya, cesurca giriştiğim için, detaylarda yapabileceğim hatalardan dolayı, “önemli olan ana fikirdir” düşüncemle, kendimi önce ben mazur görüyor ve sizlerin de mazur görmesini diliyorum. Yurt dışında görev yapan tüm askeri birliklerimiz, tüm harcamalar, doğrudan Milli Sınırlarımızı korumaya yönelmelidir. Tüm güney doğu sınırımız boyunca, yaklaşık 25 km de bir, yaklaşık toplam 30 adet, içinde bir bölük asker barındıran, kale niteliğinde karakollar inşa edilmelidir. Her bir karakolda, çok mukavemetli açılır kapanır tavanlı, bir Askeri savaş helikopter pisti ve her karakola ait bir helikopter bulunmalıdır. Her karakolda uydu ve İHA görüntüleri izleme istasyonu bulunmalıdır. Artık sıkıysa kim gelirse gelsin. Bu bölgedeki Çimento fabrikaları bu ekstra iş için üç vardiya çalışıversin artık. Standart projelere göre inşa edilecek bu KALELER, engebeli arazide, o araziye göre dizayn ve imal edilmiş olan, ayaklı platform çelik yapılar üzerine konuşlandırılabilir. Kafes kiriş, cıvata bağlamalı, o araziye göre dizayn edilmiş çelik yapı parçaları, sahaya paket olarak gönderilip, hemen oracıkta monte edilebilir. (Çelik konstrüksiyon Yüksek gerilim hattı direkleri, köprüler gibi )

Bulgaristan Halk Cumhuriyeti’ndeki Zorbalıkla Bulgarlaştırma Döneminde Anavatan Türkiye’ye Sığınan Operatör Doktor AHMET YÜCETÜRK’ün Yaşadığı Nefes Kesici Macera

         Oğuz Çetinoğlu: Bulgarlar, Türklüklerini unutmuş, Türk asıllı Hıristiyanlardır. Onlar kendilerini nasıl görüyorlar?

Dr. Ahmet Yücetürk: Bulgarların birçoğu ve şovenist Bulgar milliyetçileri; Bizans ve Osmanlı olmasaydı, kendilerinin Avrupa’nın en gelişmiş ve büyük medenî milleti olacaklarını iddia ediyorlar. ‘Medenî ve büyük millet olmak’ onlar için bir saplantıdır. Suçu daima başkalarına atıyorlar. Kendilerini ise sütten çıkma bembeyaz kaşık olarak görüyorlar.

Çetinoğlu: Bulgarların Bizans düşmanlığının dışa vuruluşuna pek rastlanmıyor. Gelişmelerini güya engelledikleri düşüncesiyle Osmanlılara, dolayısıyla Türklere düşmanca davranıyorlar.

Türk ve Müslüman bir ailenin evlâdı olarak Bulgaristan’da doğup büyüdünüz. Nelerle karşılaştınız?

Dr. Yücetürk: Dedem beni Türk ortaokuluna uğurlarken ‘ümide yolculuksun’ demişti. O ne büyük ümitti… Seviniyordum.

Bulgaristan’da insan hürriyetini kısıtlayan ve hayatı, yasaklar ve zorbalıklar silsilesine çeviren sözde sosyalizm uyanıklığından nasibimi ben de aldım.

Lise 1’de, paraşütle atlama kurslarına ben de kayıt oldum.  Daha ilk anda önüme bariyer konuldu.

Çetinoğlu: Sebebini söylediler mi?

Dr. Yücetürk: Dediler ki: ‘Senin Türkiye’de, İzmir’de teyzen varmış; 1951’de göç etmiş, bu sebepten paraşüt kurslarına katılamazsın!’ Liste dışı bırakıldım.

Lise’de öğretmenlerimizin hepsi Bulgar’dı. Lise mezuniyetinde başarı sıralamasında 4. oldum

Çetinoğlu: Askerlik döneminiz nasıl geçti?

Dr. Yücetürk: 1959 yılında askerliğimi yapmak için Askerlik şubesinde: ‘İşçi Askeri  olacaksın’ dediler. ‘Neden işçi Askeri?’ diye sordum. Bulgar Albay ‘Vatan borcu!’ dedi.

Doğup büyüdüğüm Bulgaristan’da vatan borcunu ifa etmek için bana kazma kürek saplarından başka bir şeyi lâyık görmediler. Silahı tanımak, tutmayı ve kullanmayı öğrenmek, Türklere yasaklanmıştı. En büyük tabu idi.  Bir Türk’ün silâhlı asker olabilmesi asla söz konusu olamazdı. Türklerden böylesine korkuyorlardı. Korkularını açığa vuramıyorlar. Sinsi plânlarla ezmeye çalışıyorlardı.

Çetinoğlu: Bunların ne demek olduğunu, daha doğrusu kendinizin, ne olduğunuzun idrakine ne zaman vardınız?     

Dr. Yücetürk: Lise döneminde ben gerçekten ‘Ben kimim, vatan neresi? Eşitlik ne demek, neden eşit değiliz?’ Sorularına cevap aramış ve kendi kendime bulmuştum.

Çetinoğlu: Bütün bu kısıtlamalara rağmen doktor olabildiniz, ihtisas yapabildiniz ve genel cerrahî uzmanı oldunuz…

Dr. Yücetürk: 1961’de üniversite imtihanlarında Bulgar asıllı sınıf arkadaşlarım kadar puan aldım, tıbbiyeyi kazandım. Aralık 1967’de Hipokrat yemini ederek mezun oldum.

Eski-Cuma şehrinde mecburî hizmete dâhiliye dalında başlattılar.

Çetinoğlu: Zorluklarla karşılaştınız mı?

Dr. Yücetürk: Tedavi ettiğim hastalardan biri aktif savaşçılardan biriymiş. Şefim hastanın erken taburcu edilmesini istedi. Bir hafta sonra biri ‘Gazeteciyim’ deyip benimle görüşmek istedi. Hastayı neden erken taburcu ettiğimin hesabını sordu, tehdit etti, meseleyi uzattıkça uzattı… Kızmıştım:      ‘Gazeteci kimliğinizi görmek isteyecek değilim. Bulgarcanız için şunu söyleyeyim: Bu şehirde Bulgarca dilini benden daha iyi bilen 3-4 kişi vardır. Diğerleriniz, siz de dâhil, Bulgarca bilgisi ve konuşma bakımından benim için ‘yok’ sayılırsınız. Bulgarcayı bile bilmiyorsunuz.’ Diyerek konuşmayı bitirdim.

Her halde gururunu kırmıştım. Gözlerimin içine bakarak bana: ‘Yılanın başı küçük iken ezilmeli!’ dedi ve çekip gitti. Eminim ki, gizli polis elemanıydı.

Bulgaristan’da artık doktordum. Fakat resmî devlet kurumunda çalışan bir Bulgar bana ‘yılan’ diyordu. Türklerin doktor olmasına tahammülleri yoktu. Bizi rahat bırakmayacaklarının işareti idi…

Çetinoğlu: Şikâyetçi oldunuz mu?

Dr. Yücetürk: Kime şikâyet edeceğim? Muhatabımı cezalandıracak, hiç değilse onu kınayacak bir merci bulmak mümkün değil. Üstelik meseleyi alevlendirmiş olurdum. Başıma ‘iş’ açardım…

Çetinoğlu: Dâhiliyeden cerrahî bölümüne geçtiniz…

Dr. Yücetürk: Dâhiliyede 1 yıl görev sürem doldu.  Hastanenin Cerrahî bölümüne kadrolu tayinim yapıldı, ihtisasa başladım. Genel cerrah uzmanı oldum.

Çetinoğlu: Artık rahata erdiniz…

Dr. Yücetürk: Kaderin cilveleri bitmiyordu. 1968, yılında Türkiye Cumhuriyeti ile Bulgaristan Devleti arasında göç antlaşması imzalandı. Fakat sosyal haklar konusu havada kaldı.

Çetinoğlu: Yine problem mi çıktı?

Dr. Yücetürk: 1975 yılında  ‘ortopediye geçeceksin’ dediler.  Ortopedi ihtisasına başladım. Bana tahsis edilen evle alakalı kira kaydımı yaptırmak için, Emniyet Müdürlüğüne gittim. Orada, bir Türk kızı, kimliğimde isminin bir harfinin yanlış yazıldığını söylüyordu. Emniyet görevlisi sinsice gülerek: ‘Kız, bir iki yıl sonra sana güzel bir Bulgarca isim koyduktan sonra, yanlışlık olmaz!’ dedi. Emniyet görevlisi ağzından kaçırmıştı. Türklerin isimlerinin değiştirileceğini öğrenmiş bulunuyordum. O anda yıldırım çarpmış gibi oldum. Kulaklarım çınlamaya, kafam zonklamaya başladı. Demek ki zamanı gelmişti: Doğup büyüdüğüm bu ülke,  isim değiştirme barbarlığını hazırlamış, uygun zamanı bekliyordu. Bu ülke artık benim için ‘vatan’ olmaktan çıkmıştı.

Çetinoğlu: Bulgaristan’ı terk etmeyi kararlaştırdınız. Sonra?

Dr. Yücetürk: 1968 Göç Antlaşması’nın ek protokolü Kasım 1977’de Ankara’da imzalandı; Protokole göre göç etme hakkına sâhip oluyordum. Mayıs 1978’de, göç etmek için müracaat ettim. Haziran ayından 30 Kasım’a kadar Göç etme Pasaport Şubesinde: ‘Size hâlâ bir şey yok.’ Cümlesini 22 defa işittim.

Çetinoğlu: Bulgaristan’ı terk etmenize izin vermiyorlar. Terk etmezseniz, Bulgar ismi kullanmak mecburiyetinde bırakılacaksınız…

Dr. Yücetürk: Evet! Kırk katırla kırk satır arasında tercih mecburiyetinde kalmamak için Göç Etme Komisyon Başkanlığı’nın makamına gittim. İl Halk Şurası Başkan Yardımcısı Kiril Petkov, aynı zamanda il hastanesi yetkili sorumlusu idi. Onunla bir hayli gergin bir ortamda konuşmamız oldu.     -Doktor, hangi durum sende göç etmek ihtiyacını doğurdu? Diye sordu.

On ayrı sebebi sıralarken;

1-Lise 1’de paraşütle atlamak yasak, diye başladım.

Cevabı dikkat çekiciydi: ‘Tabiî yasak olacak. Sen paraşütle atlamayı öğrendiğinde Türkiye için, yetiştirilmiş asker olacaksın. Bunu yapmak ahmaklık olur.’ demişti.

Bu Bulgar komünist yönetici, biz Bulgaristan Türklerini doğup büyüdüğümüz ülkede ‘beşinci kol’, Türkiye’nin, Bulgaristan’daki faşist Franko tipi ajanları olarak kabul ediyordu.

Çetinoğlu ‘Yılanın başı’ meselesini de söylediniz mi?

Dr. Yücetürk: Söyledim. Ayrıca;  Askerliğim sırasında silahı tanımama, kullanmayı öğrenmeme, Türk olduğum için izin verilmediğini de de söyledim. Diğerlerini de sıraladım:

-1922 yılında inşa edilen Türk Mektebi’ni, 40 yıl sonra yıktınız. Yerinde kocaman bir çukur ve çirkin bir taş yığıntısı mevcut. Bu kültür ocağı bir müze olarak bırakılamaz mıydı?

-Beş-altı yaşındaki oğlum televizyon seyrederken: ‘Baba, tuğgeneral olabilir miyim?’ diye soruyor.

Şimdi ben de size soruyorum, cevap verin: Yarın benim oğlum, Bulgaristan Halk Cumhuriyeti’nde tuğgeneral olabilir mi?

Göçmen olmak isteğini bende uyandıran sebepleri 10’a tamamladığımda şaşkınlıkla bana bakıyordu.

Netice alamadım…

20 Eylül 1978’de, izinden dönmüştüm. Ameliyathane plânında büyük Ortopedi ameliyatı var. Şefim plânlamış, ben ameliyat edeceğim.

Uroloji şefinden duydum: ‘Bu sabah başhekimlik toplantısında İl Halk Şurası Başkan Yardımcısı Kiril Petkov da vardı’ dedi. Birden kafama dank etti…

  İşte ‘Ameliyathanenin tavanında sarkacak Demokles kılıcı’ diye düşündüm.

17 yaşındaki gencin uyluk kemiği ameliyatı başarılı bir şekilde sona eriyordu ki, gelen sıhhiyeci: ‘Doktor Ahmet, Başhekimin sekreteri haber etti. Dr. Simeonov odasında sizi bekliyormuş.’ dedi.

  Ameliyat bitti, başhekimin odasına gidiyorum.    

  Bu sırada trafik kazasında yaralanan bir hasta geldi. Baldır (kaval) kemikleri kırık. ‘Ameliyatı sen yapacaksın! Başhekimin yanına gideceğini de biliyorum.’ Dedi şefim.

Başhekimin odasındaki elektrikli havayı hissediyorum; bana ‘sıcak’ gelecek.

  Burada da Demoklesin kılıcının ikizi benim üzerimde ve kılıç kıldan ince bir iplikle tavanda asılı duruyor.  

  Rüya görmüyorum… İl Sağlık Müdürü de burada.

Başhekim sordu: Acaba Dr. Ahmet gereken yerine oturmuş mu? Oturmamış mı?   Türkiye’ye göç etmekten Vazgeçmiş mi, vazgeçmemiş mi? Bu soruları cevaplandırmaya hazır mı? Ankara’nın propagandasına inanmaktan vazgeçmiş mi? Partinin emrettiği görevlerde hizmet etmeye hazır mı?

Çetinoğlu: ‘Parti’ sözüyle herhalde Komünist Partisi’ni kast ediyor. Siz Komünist Partisi’ne üye miydiniz?

Dr. Yücetürk: Hayır! Komünist Partisi üyesi değilim. Sorularının maksadı şu: Dr. Ahmet, kimin hizmetinde bulunacak? Bulgaristan’ın mı Türkiye’nin mi?

Çetinoğlu: Cevabınıza göre ameliyathanenin tavanındaki kılıcı bağlı tutan ip kopacak ve sizin ense kökünüze saplanacak mı yaksa yerinde kalacak mı?

Dr. Yücetürk: Hayatımın en heyecanlı ve tehlikeli anlarından birini yaşıyorum. Düşüncelerimi ve kararımı savunmak benim için şeref meselesi…  Kendi kendime telkin ediyorum: ‘Hiç irkilme, Ahmet! Ne sesinde, ne de ruhunda biz eziklik olmasın. Tavanda kılıç asılı olsa bile sen elindeki kılıcı namusun, şerefin için mertçe kullan! Korkmak, kazanma şansını kaybetmektir. Tavandaki kılıcı düşürmemek veya düşmesinin sana zarar vermemesini sağlamak mecburiyetindesin. Bu da davranışların ve söyleyeceğim cümlelerle mümkün olabilir.

Cevap veriyorum: Benim etrafıma bakışım ve dünya görüşlerim şekillenmiştir. Hiçbir sebepten dolayı yeniden gözden geçirmek ihtiyacını duymuyorum.

Ben kaçmıyorum. Ben hakkımı istiyorum.

Çetinoğlu: Ne cevap veriyorlar?

Dr. Yücetürk: Cevapları da benim kararım gibi keskin oluyor. Böyle azimli tutumunu devam ettirirsen, biz seni işten kovacağız ve sen Bulgaristan’da hiçbir yerde doktor mesleğini icra edemeyeceksin. Senin meslekî hazırlığını biliyoruz, genel cerrahî uzmanı olarak senden memnunuz, sonra iki ihtisas sâhibi yapıyoruz seni, sen ise ‘bariyerin diğer tarafına’ hazırlanmışsın. Hey, seni siyasî elverişsizlik sebebi ile işten atacağız.

Çetinoğlu: Sonra?

Dr. Yücetürk: Cevap verdim: ‘Size söyleyeceğim başka bir şey yok. Sizin de bana başka sualleriniz yoksa lütfen beni bırakın. Ciddi bir kemik ameliyatı beni bekliyor.’

Çetinoğlu: Bıraktılar mı?

Dr. Yücetirk: Evet! İkinci ameliyatım da başarılı geçti.

Çetinoğlu: Tebrik ederim. Ameliyathanedeki kılıç ense kökünüze saplanmadı…

Dr. Yücetürk: Evet ama uğursuz kılıç ameliyathane tavanında yine tehlikeli bir şekilde asılı duruyor. Ameliyathane sıhhiyecisi geldi, ‘Saat 14,30’da seni İl Halk Sağlığı Müdürü’nün makamında olmanızı istiyorlar.’ Dedi.

    Kendimi toparlayıp, İl Halk Sağlığı Müdürü’nün yanına gidiyorum. İlk sözü: ‘Dr. Ahmet, yukarıdan en sorumlu kişiler, seni siyasî elverişsizliğin sebebiyle işten çıkarmamı emrettiler. Burada meslekî hazırlıktan söz etmiyoruz. Biz senin ciddiyetini ve profesyonel hazırlığını biliyoruz ve saygı gösteriyoruz. Burada siyasî elverişsizlik söz konusudur. Seni siyasî sebeplerden dolayı işten çıkarıyoruz, sen ise ürküp sarsılmıyorsun bile.

Bulgaristan’da hiçbir yerde doktor olarak iş bulamayacaksın. Söyle! Daha neye güveniyorsun?

Çetinoğlu: Maceranın sonuna gelindi galiba…

Dr. Yücetürk: 20 Eylül 1978 tarihinde başarılı iki ortopedi ameliyatı yaptığım esnada, iki ameliyat arasında siyasî-polisin çapraz sorgulamasına maruz kaldım. Beni işimden kovma kararı aldılar. Bunu da Türkiye’ye göç etme sebebi olarak sicilime işlediler.  

21 Eylül 1978 tarihi ile Türkiye Cumhuriyetine göç etmeye müracaatından dolayı, ‘işe elverişsiz kişi olarak işinden azledilmiştir’ ibâresi ile işimden çıkarıldım.

Çetinoğlu: Sonra?

Dr. Yücetürk: Türkiye’ye göç etmek istediğim için beni ve ailemi takibe almışlardı. Bir sonraki gün 22 Eylül 1978’de, Çocuk Yuvasına giden kızımızı, hemen yuvadan almamı söylediler. Bir hafta geçti, öğretmen olan eşimi de işinden azlettiler. Daha sonra, 1985’te ben Belene Kampı’nda tutuklu iken, lise son sınıfta okuyan oğlumuzu ders saatinden alan Gizli Polisler Emniyet Müdürlüğüne götürmüşler.

Çetinoğlu: Ders saatinden alarak…

Dr. Yücetürk: Evet! Ders saatinden alarak… Oysa ders saatinin dokunulmazlığı vardır! Kimse ders saatini bölemez ve öğrenciyi dersten alamaz!

Yine 1985’te Ben hâlâ Belene Toplama Kampında idim, yine Gizli Polis oğlumuzu bu defa evden alıp Emniyet Müdürlüğüne götürmüşler. Orada sorgulamadan sonra, bir yazı metni dikte ederek, el yazısı ve ile yazdırmışlar. Emniyete çalışması için de baskı yapmışlar. Şehrimizde Lise bitiminde, Lise son sınıf birincisine altın madalya verilmesi gelenek olmuştu. Fakat lise birincisi olan oğlumuza verilmedi.

30 Kasım’da son göçmen kafilesi de Türkiye’ye gitti.

Hastane yönetiminden bir tebligat aldım; beni oturmakta olduğum kiralık evden çıkarmayı kararlaştırmışlar. İlin Komünist Partisi yönetimi ve Devlet Güvenlik Servisi, kapitalist Türkiye’ye göç etmek istediğim için beni kıskaca aldı.

Konuyu Mahall! Mahkemeye taşıdılar. Ben mahkeme kararını kabul etmediğimi beyan ile yüksek mahkemede yeniden yargılanma talebinde bulundum. Beni İl Savcısı Apostol Apostolov’un makamına çağırttılar. Savcının önünde ne sıkıntılar çektim bir ben bilirim.

Çetinoğlu: Peki Efendim, maceranın devamını bir başka röportajda konuşuruz.

Dr. AHMET YÜCETÜRK:

     4 Temmuz 1941’de Bulgaristan’ın Eski Cuma (Tırgovişte) iline bağlı Avdallar (Lovets) Köyü’nde doğdu. İlkokulu köyünde okudu. Sonra Eski Cuma Türk Ortaokulu’na devam etti. Doktor olmak istediği için Bulgar Lisesi’ne kaydını yaptırdı. Bu liseyi dördüncülükle bitirdi.

     Bulgaristan’da her Türk gibi askerliğini iki yıl işçi asker olarak yaptı.

Vuslatsız Ayrılık

0

Az ileride rayları sarsarak var gücüyle ilerleyen bir kara tren… Koşsam, yetişsem yol sana çıkar mı? İçimde sirenler, feveranlar, çığlık çığlığa amansız bir koşuşturma ve mahşer yeri… Onca hengâmede duyabildiğim tek ses ise sensizliğin sesi… Sen yoksun ve ben burada iyi değilim. Vuslatsız ayrılığın günde üç öğün yoklar yaralı yüreği. Sol yanım gibi eksik ve mahzun kalır yine pazarlar. Sala seslerine yâren olan adın bir kor olur dilimin ucunda… Kabuk tutmaz, nasır bağlamaz ılık ılık acın taşar gönül kubbesinden. Gözlerim yorgunluk bahçesinde mor sümbüller dökerken yokluğunda sararan, sensizliğin yaşını alan benek heyulası ellerim istemsizce, zelzeleye tutulmuşçasına titrer. Ayaklarım yerini yadırgar, terk eder tüm gerçekliği. Ve ben adımlarken bulurum senli yollarda kendimi. Her bir köşesine anıların nakşolduğu sokaklar, tüm gün bizi gözleyen vefalı köprü altından geçen deresiyle sinesini açar, her zamanki anaçlığıyla buyur eder. Sen yine oturursun koca çadırlı ceviz ağacının gölgesinde. Elin düşünceli çehrene dayanak olurken gözlerime diktiğin zeytuni gözlerin son bir gayret biraz daha görür müyüm telaşı taşır. Bilirsin uzak diyarların kapısı aralanmış, kervanın yola düşme vakti gelmiştir. Yüksekçe yerdeki kırmızı boyalı ev sabırsızca yolunu gözler ve artık ten kafesi sıkışır, dar gelir ruhuna. Yudum yudum ayrılık nefesini solurken uzun yollardan gelmiş yorgun gülüşler konar dudağının kıyısına. Sesine çöken acı ve mahkûm çaresizliği ise çok sonra anlaşılır. Geriye beyhudeliğe tutsak, vakitsiz bir anlaşılma kalır. Şimdi hasretin burnumda alev alev tüterken ben hiçbir zaman açılmayacağını bildiğim bir numarayı tuşlarken bulurum kendimi…

Dostlar, Dostluklar

0

 Olmasa da olur,

 Onu görmesem olmaz dediğimiz insanlarla doludur yaşamımız…

 Tanıştığımız,

 Selamlaştığımız,

 Klasik cümlelerle iletişim kurduğumuz,

 Hiç vazgeçemediğimiz insanlar vardır çevremizde,

 Dost deriz…

 Öylesine unutulmazlıklar yaşarız ki;

 İşte dostluk budur diye belleriz…

 Dostlar vardır;

 Yüreğindeki ateşle ısıtır ellerinizi…

 Dostlar vardır fırtınada sığınak,

 Güneşte gölge olur;

 Yanarken buz gibi su dökmez üstünüze,

 Aksine harlandırır ateşi,

 Bilir ki yanmayanı hiçbir şey söndüremez…

 Dostlar vardır yıldız gibidir;

 Acılı düşüncelerinizin,

 Kapkara bulutlarınızın bekçisidir beyninizde…  

 Dostluklar vardır arada bir uğrayıp altüst eder yaşamınızı;

 Yüreğinizde iz bırakır zehir zemberek…

 Dostlar vardır gül gibidir,

 Sarılırken dikeninin batmasını göze almanız gerekir…

Dostlar vardır yoluna halı sersen fark etmez!

Yeter ki yanında sen ol, minderin de kâfi gelir…

Dostlar vardır rakısız çözülmez dili!

Çözülse de muhabbeti hiç çekilmez…

Dostluklar vardır efkârın sebebi bir bardak demli çaydır…

Dostlar vardır, omzu her derde devadır…

Dostlar vardır iyi bir öğretmen gibidir,

 Nasıllarının cevabını öğretir…

Dostlar vardır dağ gibi vakur,

 Toprak kadar bereketlidir, merttir…

 Dostluklar vardır ney gibi hüzünlü,

 Saz gibi asi, şiir gibi büyük…

 Dostluklar vardır türkü gibidir,

 Her daim içinde taşırsın sevdasını,

 Yangınını bulaştırır bir gönülden diğerine…

 Dostlar vardır tanıştığın gün doğar,

 Yittiği gün ölürsün…

 Dostluklar vardır;

 Zamana,

 Darbelere,

 Yollara,

 Hasretlere dirençli…

 Dostlar vardır közde mısır,

 Ateşte yanmanın,

 Kadehte şarapla sönmenin tadıdır…

 Dostlar vardır yüreğine kök salmış bir çınardır,

 Hiçbir şey deviremez…

 Dostluklar vardır gönüllere kurulu köprüdür,

 Ne yaşanırsa yaşansın yıkılmaz…

 Dostluklar vardır erken dolar vadesi,

 Dostlar, Dostluklar vardır;

 Her şeye lanet ettiğin günlerde bile yaşamını güzel kılar…

 Ama yine de gönlümüzdür hükümdar;

 Kime, neye paye vereceğini o belirler…

 Kimine dost,

 Kimine arkadaş,

 Kimine yârim,

 Kimine ise;

 İşte dostluk budur der…