10.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 516

Makine Mühendisi, İktisâdî İşletme Uzmanı, Müellif ve Mütefekkir Prof. Dr. ERSİN NAZİF Gürdoğan ile Barışa ve Huzura Açılacak Kapılar Hakkında Konuştuk.

‘Osmanlı’nın Mirasçısı Türkiye, İslâm Âleminin Liderliğini Üstlenmelidir.’ 

Makine Mühendisi, İktisâdî İşletme Uzmanı, Müellif ve Mütefekkir Prof. Dr. ERSİN NAZİF Gürdoğan ile Barışa ve Huzura Açılacak Kapılar Hakkında Konuştuk. 

Oğuz Çetinoğlu: Osmanlı Devleti’nin târih sahnesinden çekilmek mecburiyetinde kalması ile dünyanın karşı karşıya geldiği durum hakkında ne düşünüyorsunuz? 

Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan: Dünyada kitle haberleşme araçları, çok hızlı bir gelişme göstererek, tutum ve davranışları biçimlendirmenin, insanları yönlendirmenin ve zihinleri bulandırmanın en büyük sorumluları hâline geldi. Kitle haberleşme araçları, akan hayatı tüketime ve gösterişe ayarlayan devlet yöneticilerinin, teknokratların, bürokratların ve bütün kesimleriyle toplumun düşünce ve eylem dünyalarını yönlendiren ana kaynak oldu. 

Dünyada görev ve sorumlulukları en çok tartışılan kurumların başında, kitle haberleşme araçları geliyor. Dünyanın her yerinde yüz yüze olunan kültürel çoraklaşma ve değer çözülmesinde kitle haberleşme araçlarının çok önemli çok büyük payı vardır. Türkiye ve dünyada bütün gazete ve televizyonlar, ülkelerinin yerel değerlerinin değil, Hollyvvood’dan bütün dünyaya ihraç edilen seküler değerlerin misyonerliğini yapıyor. 

Kitle haberleşme araçlarının dünya, ülke ve aile düzeyinde ortaya çıkardığı çok boyutlu problemler kamuoyunda enine ve boyuna tartışılmıyor. Eğitim ve sağlık hizmetleri gibi, bilgi ve bilgelik de alınan satılan bir nesne oldu. Bilginin bilgeliğe dönüşmesinde ortaya çıkan aksamaların yol açtığı sosyal, siyasî ve kültürel etkiler üzerinde hiç durulmuyor. Toplumun önemli bir kesimi nasıl bir bilgi kirlenmesiyle yüz yüze olunduğunun farkına bile varmıyor. 

Çetinoğlu: Bu aymazlığın sebebi ne olabilir? 

Prof. Gürdoğan: Ekonomik ürünler gibi bilginin de değeri, pazar mekanizmasının kuralları içinde belirleniyor. Her şeyin alınıp satıldığı bir ekonomide, ekonomik büyüme gizemli bir güç ve anlam kazandı. Gerek Türkiye’de, gerekse dünyada ortaya çıkan sosyal bunalımların kaynağında, ‘ne pahasına olursa olsun iktisadî büyüme ideolojisi’ yatıyor. Kitle haberleşme araçları; mukaddes değerlere bütünüyle kapalı, tüketim ekonomisini besleyen en önemli kaynaklardan biri hâline geldi. 

Gazeteler, televizyon kanalları ve haber ajanslarıyla, mukaddes değerlere açılan her kapı, bilinçli bir biçimde kapatılıyor. Kitle haberleşme araçlarında, mukaddes değerlere kapalı seküler dünyanın perdelerini aralayan ve bilgiyi bilgeliğe dönüştüren aydınlara kesinlikle yer verilmiyor. Ekonomik büyüme ideolojisi insanlardan her gün biraz daha fazla düşünmelerini değil, her gün biraz daha fazla tüketmelerini istiyor. 

Dinamizmini, ürettiği yapay ihtiyaçlara borçlu bir ekonominin gücü ve etkisi; tüketim uyarılarına açık, tanıtım duyurularıyla bilgisi kirlenmiş, insanların sayısıyla doğru orantılı olarak artıyor. İnsanın yüreğinin zenginleşmesine hiçbir katkıda bulunmayan, yalnızca tüketim ekonomisinin daha etkili çalışmasına destek olan, bilgilerle donatılmak eğitim kabul ediliyor. Eğitim insanlara nasıl olmaları gerektiğinin bilgisinden daha çok, nelere sâhip olmaları gerektiğinin bilgisini veriyor. 

Çetinoğlu: ‘Algılama operasyonu’ denilen kavram, aslında ‘beyin yıkama ameliyesidir’ denilebilir.  İnsanlar, ihtiyaç duyduklarını değil, kütle iletişim araçlarıyla kendilerine dayatılan her şeyi almaya yönlendiriliyor.  

Prof. Gürdoğan: Evet! Kitle haberleşme araçlarının baskılarıyla, insanlar tabîi hayattan uzaklaşarak, doğru düşünme ve doğruyu arama sorumluluğundan kurtulduklarını sanıyor. Tüketim dünyasında insanların değerleri, ne olduklarından önce, ne olmaya çalıştıklarına göre belirleniyor. Yaşı ve işi ne olursa olsun, herkes tükettiği ürün ve hizmetlere göre değer kazanıyor. Kimse evinden veya sâhip olduğu arabasından daha değerli kabul edilmiyor.  

Çetinoğlu: İnsan şuurunun esir alınmasının neticesi olsa gerek… 

Prof. Gürdoğan: Kitle haberleşme araçlarıyla dünya ölçüsünde, yaygınlık kazanan tüketim kültürü, insanın gönlünün olgunlaşmasına ve ruhunun yüceltilmesine hiçbir katkıda bulunmadığı gibi, gerçek bilginin kirlenmesine de hız kazandırıyor. Bütün ülkelerde insanlar çevre kirlenmesinden daha çok bilgi kirlenmesiyle karşı karşıya olduklarının farkında bile değildir. Çevre kirlenmesinin kaynağı sanayi kuruluşları, bilgi kirlenmesinin kaynağı ise, başta gazeteler olmak üzere bütün kitle iletişim araçlarıdır. 

Kitle iletişim araçlarının, abartılmış ve kurmaca haberlerinin yol açtığı yoğun bilgi kirlenmesi içinde, insanların gerçek bilgi kaynaklarıyla bağları büyük ölçüde koptu. Ekonomiden siyasî alana kadar hayatın her alanında etkisini gösteren, bilgi kirlenmesiyle ilimlerin hiyerarşisi altüst oldu. İlimlerin hiyerarşisinde tepe noktasında yer alan, mukaddes kaynaklardan beslenen bilgeliğin yerine, seküler kaynaklardan beslenen bilgiler geçti. 

Çetinoğlu: Tünelin öbür ucunda mutlaka ışık olmalı… Değil mi? 

Prof. Gürdoğan: Onu söyleyecektim… İnsanlara yaşanılan dünyanın dışında, yeni bir dünyanın kapılarını, kirlenmemiş sözün ustası, akılları hem başlarında, hem de gönüllerinde olan, bilgi ve bilgeliği altın oranda harmanlamasını bilen büyük bilgeler açacaktır. Bilgeliğe dönüşen bilgiyi, bilgiye dönüşen bilgeliği şahlandırmadan, düşünce ve eylem dünyası yeni boyutlar kazanmaz. 

Bilgelik sınırların ötesinde, ülke kültürlerinin üstünde, bütün bilgeleri buluşturan yeni dünya ayrı bir dünyadır. İnsanlık târihinin içinden konuşan bilgelerin dışında hiç kimsenin yeni dünyanızın kapılarını açması mümkün değildir.  

Çetinoğlu: Devlet idârelerinde siyaset ‘çok şey’ idi. Çizdiğiniz tabloya göre siyâset artık ‘her şey’ olma yolunda hızla ilerliyor. Üstelik kirlenmiş, kirletilmiş bir siyâset anlayışı… Bu noktaya nasıl gelindi? 

Prof. Gürdoğan: Teşhisiniz doğru… Siyaset kirletildi. Bu noktaya nasıl gelindiğini şöyle izah etmek mümkün: Batı dünyası Asya ve Afrika’nın doğal kaynaklarına el koyarak, İngiltere’nin öncülüğünde gerçekleştirdiği sanayi devrimiyle, geçmişte benzeri görülmedik bir zenginliğe kavuştu. Batı ülkelerinin endüstriyel üretim gücü, doruk noktasına ulaştı. Batılı insanın ihtiyaçlarının ötesinde istekleri de fazlasıyla karşılanıyor. Batılı insan herkesin gözlerini kamaştıran en son, en yeni endüstriyel ürünlere sâhiptir. Batılının istediği önünde istemediği ardındadır. Batılı insan elde ettiklerini kaybetmekten korkuyor. 

Çetinoğlu: ‘Batılı insan’ derken kimleri kast ediyorsunuz? 

Prof. Gürdoğan: ‘Batılı’ derken anlatılmak istenen Amerikalısıyla, Rusyalısıyla ve Avrupalısıyla bir uçtan diğerine bütün batılılardır. Söz konusu korku; Camus, Faulkner veya Malraux’un sözünü ettiği cinsten bir korku değildir. Batılı ülkeler, Asya ve Afrika ülkelerinde, ulaştıkları zenginliği tehlikeye düşürecek, demokratikleşme çalışmalarından ve kültür hareketlerinden korkuyor. 

Batı dünyası, başkalarının kaynaklarına el koyarak büyüttüğü zenginliğin, büyük soygunlara dayandığını görmenin dehşetini yaşıyor. Artık dünyanın kaynaklarını yok pahasına elde edemeyeceğinden korkuyor. Müslüman dünyanın kendileri gibi yaşamadıklarını, kendileri gibi yemediklerini, kendileri gibi giyinmediklerini, kendileri gibi içmediklerini ve kendileri gibi düşünmediklerini gördükçe, Batılıların korkusu bir kat daha artıyor. 

Batılılar yakaladıkları ekonomik gücün yok olup gitmesinden, yakaladıkları üretim ve tüketim seviyesini düşürmekten korkuyor. Batı ülkeleri değişik yöntemlerle destekleyerek güçlendirdikleri dayatmacı siyasî yapıların, İslâm dünyasındaki demokratik hareketler tarafından yıkılmasından endişeleniyor.  

Çetinoğlu: ‘Korkunun ecele faydası yoktur.’ Sözünden teselli umabilir miyiz?  

Prof. Gürdoğan: Elbette… Kaybedecek şeyleri çok olanlar korkar. Batılılar gibi zenginliklerini, başkalarının fakirliklerine borçlu olanlar, daha çok korkacaktır. 

Müslüman ülkelerin kendi değerlerine sâhip çıkma ve kendi kaynaklarına el atma yolundaki her kıpırdanışı, Batılıları ürkütüyor. Kıpırdanmaları bastırmak ve yönlendirmek için, Batılılar ve onların İslâm dünyasındaki sözcüleri, durmadan çağdaşlaşmadan, uygarlaşmadan modernleşmeden, sekülerleşmeden ve pozitivizmden söz ediyor. Kültürel dirilme, yine kültürle boğulmak isteniyor. Belirleyici olanın kültür değil, ekonomi olduğu sürekli tekrarlanıyor. 

Çetinoğlu: Batılıların kabul ettirmeye çalıştığı çağdaşlaşma, modernleşme veya genel mânâsıyla batılılaşma nedir, nasıl bir şeydir?  

Prof. Gürdoğan: Yerinde bir soru… Batının korkusunun kaynağını keşfetmek için, bu kavramlarla kabul ettirilmek istenenin ne olduğunu iyi anlamak gerekir. Aslında çağdaşlaşma, modernleşme ve Batılılaşma adı altında İslâm dünyasına, Batının seküler kültürü benimsetilmek isteniyor. Batı hayat tarzı ve Batının değerleri ihraç edilmeye çalışılıyor. 

Çetinoğlu: Tespitlerinize göre İslâm kültürü ile batı kültürü arasındaki farkları belirtmeniz mümkün mü? 

Prof. Gürdoğan: Mukaddes kültürün ana kaynağı İslâm kültürü seküler kültür gibi, tek dünya kültürü değil, iki dünya kültürüdür. İki dünya birbiriyle altın oranda harmanlanır. Hayatın bütün boyutlarında belirleyici olan ekonomi değil kültürdür. Batı dünyasının seküler kültürü Doğu dünyasının mukaddes kültürüyle içselleştirilir. Batı’da mukaddes kültür adına ne varsa hepsi Doğu’dan ödünç alınmıştır. Geçen yüzyılda dünyada Batılılaşma tartışıldı. Gelen yüzyılda dünyada Doğululaşma tartışılacaktır.  

Çetinoğlu: Dikkatinizi çekmiştir. Savaşlar hep Müslüman ülkelerde… 

Prof. Gürdoğan: Savaşan dünyada Müslüman ülkeler, savaş kuşağında yaşıyor. Batı ülkelerinin etki alanlarını genişletme yarışı, özellikle Asya ve Afrika’da dehşet verici savaşlara dönüştü. Batının tüketim ekonomileri Müslüman ülkelerin hammadde kaynakları ve pazarlarına el koyabilmek için, devam ettirdikleri acımasız rekabet, sıcak savaşlarla daha bir şiddetlenerek, büyük bir hız kazandı. Sık sık sıcak savaşlara dönüşen bu yarış, dünya hammadde kaynaklarının çok önemli bir kısmına sâhip olan Müslüman ülkelerin, güçlerini kırma, ekonomilerini boğma ve kültürlerini çözme savaşıdır. 

Batılılar, üçüncü dünya ülkelerinin petrol ve benzeri hammadde kaynaklarını ucuza kapatmak ve pazarlarını ele geçirmek için, sıcak savaşlar dâhil her yola başvurmaktan çekinmez. Batının refah ekonomilerinin, başta petrol olmak üzere ana girdilerini Asya ve Afrika ülkelerinin hammaddeleri oluşturur. Söz konusu hammaddelerin Batıya akmasında ortaya çıkabilecek bir darboğaz, Batının bolluk ekonomilerinin rüyalarını karabasana çevirir. Bunun için, İslâm dünyasının hammadde kaynakları, Batı ekonomilerinin ana girdileri olma özelliklerini korudukları sürece, Asya ve Afrika’da devam eden sıcak savaşlara yenileri eklenecektir. 

Batının tüketim ekonomilerinin çağdaşlaşma ve modernleşme adı altında yürüttükleri, pazar paylarını büyütme yarışı; ‘Batı tarzı yaşama’ Müslümanlar tarafından benimsendikçe, büyük işletmelerin kazançlarını katlayarak büyütme savaşına dönüşecektir. Pazardan pay kapma yarışlarıyla, kanlı savaşlar daha bir hızlanacaktır. Batılılar gibi yaşamaya heveslenen bir Müslüman’ın tüketimini artırma isteğiyle; Batılıların İslâm dünyasının hammaddelerine el koyma savaşı, daha bir hız ve yoğunluk kazanacaktır. 

Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla, özellikle Ortadoğu ve Balkanlarda, bir otorite boşluğu doğdu. Batı ülkelerinin sanayileşmelerini gerçekleştirerek, bolluk ekonomisi aşamasına gelebilmeleri için, Osmanlı Devleti’nin dağıtılması gerekiyordu ve dağıtıldı. Yüzyılın başında dört beş milyon metrekarelik bir ülke, beş on yıl içinde on beş devlete bölünerek, dağıtıldı. 

Çetinoğlu: Osmanlı’nın dağılmasından sonraki durum hakkındaki görüşlerinizi lütfeder misiniz? 

Prof. Gürdoğan: Ortadoğu ve Balkanlar’da ortaya çıkan otorite boşluğu, biri Kapitalist diğeri de Sosyalist olan iki imparatorluk tarafından dolduruldu. Bu güçler öylesine kuvvetlendiler ki, Yirminci yüzyılın ilk yarısında, dünya bu iki imparatorluk tarafından yalnızca iktisadî olarak değil, sosyal ve kültürel olarak da yağmalandı. Osmanlı Devleti, böylesine sancılı bir şekilde dünya politikasındaki yerini ve gücünü yitirmemiş olsaydı, yeryüzünün hammadde kaynakları bu iki kutup arasında yağmalanmayabilir ve tabiat böylesine kirletilmeyebilirdi. 

Osmanlı’nın yıkılmasıyla doğrunun peşinde ve zayıfların yardımcısı bir ülke dünya sahnesinden çekildi. Darwinyen kuralların işlerlik kazandığı, güçlünün zayıfı ezdiği, bir ekonomik ve sosyal yapı oluştu. Oysa Müslüman ülkeler dağılmasalardı, Kapitalist ve Sosyalist imparatorluklar, bu kadar kendi sınırlarının dışına taşmazlardı. Ve dünyayı da silahları ve değişik endüstri ürünleriyle böylesine dehşet verici savaşlara sürüklemezlerdi. 

Batılı soygun imparatorluklarının çıkar çatışmaları yüzünden, dünyada savaşların önü arkası gelmiyor. Asya’da, Afrika’da ve Latin Amerika’da savaşlar, Batı toplumlarının silah endüstrilerine kan sağlamak ve silah satışlarını daha hızlı artırmak için birbirini izliyor. Dünya kontrolden çıkmış, özeleştiri yapma yeteneğinden mahrum, Batılıların güç gösterisi yaptıkları yarış alanına döndü. 

Geliştirdikleri nükleer silahlarla, bu Batılı güçler yalnızca birbirlerini değil, bütün dünyayı tehdit eder bir konuma geldi. Batılıların aralarındaki güç çatışmaları, yeryüzünü kan gölüne ve Ortadoğu’yu ateş topuna çevirdi. Dünyanın Yeni Deli Dumrulları; kendileriyle işbirliği yapanın da yapmayanın da kaynaklarını yağmalayarak, kendi ülkelerine taşıyor.  

Çetinoğlu: Peki Efendim, köprübaşlarını tutan Deli Dumrullardan kurtulmanın çareleri bulunabilecek mi?  

Prof. Gürdoğan: Çârelerin olduğu muhakkak. Dünyada ne olup ne bittiğinin üzerinde tutarlı bir çalışma yapılırsa, ilk olarak yapılması gereken, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla ortaya çıkan otorite ve sorumluluk boşluğunu dolduracak, ‘Müslüman Ülkeler Birliği’ni kurmaktır. Ayrıca bu konuda atılmış olan adımları hızlandırmak, kültürden ekonomiye kadar her alanda işbirliği yapmak gerekir. Daha yerinde bir deyişle, İslâm dünyası yeryüzü ölçüsünde saflarını sıklaştırmak mecburiyetindedir. 

Dirsek teması, namazda olduğu gibi gönül temasına geçmenin ilk ve önemli adımıdır. Bunun için, sürükleyici özelliğe sâhip olan Türkiye gibi bir ülkenin baş çekmesi bir adım öne çıkması gerekir Öne çıkan ülke, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda Beylikleri çevresinde toplamasında olduğu gibi, haksızlığa uğrayan, ezilen ülkelerle birlikte Müslüman ülkeleri yanına alarak, sözü edilen birliği kurma yolunda gayret etmelidir. 

Çetinoğlu: Nâzım rolü Türkiye’ye veriyorsunuz… 

Prof. Gürdoğan: Toparlayıcı ve sürükleyici olmada en güçlü aday Türkiye’dir. Türkiye’nin AB içinde Batı dünyasıyla bütünleşmeye çalışarak bu târihî görevinden kurtulması mümkün değildir. İstensin, istenmesin AB içinde veya dışında, bir gün Türkiye, bu toparlayıcı ve sürükleyici görevini yerine getirmek için, büyük bir sorumluluk taşıdığının bilincine varacaktır. Türkiye’nin AB içinde Batı ile bütünleşme beklentisi, sorumluluktan kaçmanın bir bahanesi olamaz. 

Türkiye AB içinde yer alarak, söz konusu tarihî vazifesinden uzaklaşamaz. Türkiye’deki baskı grupları ve güç odakları, istemeseler de bir gün, Anadolu’da yaşayanlar, otorite boşluğuyla ortaya çıkan kirlenmenin önüne geçmek için, büyük bir kültürel ve iktisadî savaş vermek üzere, Batı ile karşı karşıya gelecektir. Türkiye AB’nin tam üyesi olarak Batılıların dostluğunu kazanamayacağı gibi, Batıyla hesaplaşmaktan da kurtulamaz. 

 Prof. Dr. ERSİN NAZİF GÜRDOĞAN: 

 

1945 yılında Eskişehir’de doğdu. Üniversite eğitimini İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Makina Mühendisliği alanında yaptı. İşletme İktisadı Enstitüsü’nün uzmanlık programını 1968 yılında tamamladı. Devlet Planlama Teşkilatı’nda 1968 yılından 1972 yılına kadar uzman olarak çalıştı. Erzurum Üniversitesi’nde başladığı akademik çalışmalara, Maltepe Üniversitesi’nde devam etmektedir. Gürdoğan 1975’de doktor, 1987’de doçent ve 1994’de profesör oldu. Evli ve üç çocuk sâhibi olan Gürdoğan, Mâverâ Dergisi’nin kurucuları arasında yer aldı. 

 Gürdoğan’ın yayınlanmış kitapları: 

 

 1-Üretim Planlamasında Doğrusal Programlama ve Demir Çelik Endüstrisinde Bir Uygulama, 2-Ticarî ve Sosyal Açıdan Proje Değerlendirme Yöntemleri, 3-İşletmelerde Yatırım Yönetimi, 4-Girişimcilik ve Girişim Kültürü, 5-Hicaz’dan Endülüs’e, 6-Günler Akarken, 7-Zamanı Aşan Şehirler, 8-Teknolojinin Ötesi, 9-Kültür ve Sanayileşme, 10-Görünmeyen Üniversite, 11-İki Dünyanın Hesaplaşması, 12-New York’tan Los Angeles’a Yeni Roma, 13-Kirlenmenin Boyutları, 14-Düşünceyi Eylem Bilmek. 

 

İTÜ den Birkaç Sınıf Arkadaşı-2

0

 2.  Bölüm

Sercan, Özgeyle birlikte onbeş gün sonra İzmir e gelip Özgeyi yurda yerleştirecek ve Gazi Antep e geri dönecekti.

Vedalaşırken; “Sizi garajdan karşılayacağım ve doğruca bize gideceğiz. Başka bir seçenek yok tamam mı”

“Tamam Levent Abi” (Bana baştan beri böyle hitap etti nedendir, bilmiyorum)

Abdül Ağamı, ameliyatından üç gün sonra kaybettik.

On gün kadar sonra, iki kardeşi garajdan aldım. Eve getirdim. Eşim, küçük kızım heyecanla bekliyorlardı.

Sercan, ısrarlarımıza rağmen, Özge’ yi yurda yerleştirip, Gazi Antep e öyle dönme kararından, vazgeçmedi.

Ama biz de, ailecek,  hiç olmazsa, bizde istedikleri kadar kalıp, bütün işlerini, hiç telaş etmeden çok rahat görmeleri, özellikle yurt konusunda, en iyi ve en ekonomik olanı bulmaları konusunda, başarılı olabildik.

Eşim, neredeyse her gün, onları bir yere gezmeye götürdü. Hisar önünü, Şadırvan Altını çok sevdiler.

Özge kayıt oldu, yarı özel, güzel bir yurda yerleşti. Bizde, bir hafta kaldılar. Bu bir hafta içinde kaynaştık.

Bizi sevdiler. Ben,  kendimizi onlara sevdirebildiğimiz için, bizim çok şanslı  insanlar olduğumuzu onlara söyledim. O kadar terbiyeli, saygılı çocuklara bizim buralarda hiç rastlamamıştım.

Ben Özge nin yurt velisi oldum. Özge bizim evimize evci çıkacaktı. Sercan ın dönüş vakti geldi. Sımsıkı kucaklaştılar, ağlayarak ayrıldılar. Ama Sercan huzurlu ve mutluydu. Bu yüzünden okunuyordu.

Özge, bize hep gelip gitti. Bazen evci kaldı. C.tesi leri genellikle eşimle İzmir e indiler, gezip durdular.

Özge, hazırlık sınıfını birincilikle 95 puanla bitirdi.

Bu öğrenim yılı başında, Gazi Antep ten  yine önce bize geldi ve  meslek sınıfına başladı.

 Yine Ekim 2008  suları, büyük ekonomik kriz! Sonunu getirebildiğim takdirde beni artık iyice düze çıkarabilecek, çok büyük bir işe kalkışmışken, işi bitiremeden, çok borçlu bir şekilde krize yakalanmıştım.

Aslında işin zor kısmını aşmıştım. Bireysel proje yükü olarak rahattım, başka müşteri siparişleri ile destekleyebilirsem işimi sürükleyebilecek ve büyük işimi de bitirebilecektim. Kriz patladı.

Yaptığım işin tam ticari adı “Yatırım Malları – Fabrikalardaki Üretim Makinaları İmalatı “ idi.

Krizin daha kokusundan etkilenen bir işti. Bütün tekliflerim rafa kalkmıştı. Halkbank a Eylül dönem faizini ödeyememiştim. Rotatif kredim doluydu. Ama bir teminat mektubu iadem vardı. Bu, her zamanki gibi nakde dönüşebiliyordu. Dönem faizini ödeyip biraz kalanla da ringte kalıp dövüşe devam edecektim.Teminat mektubunu iade ettim ve hemen bir kredi kullanma istek yazısını oracıkta yazıp verdim.

“ Olamaz” dediler.”Genel müdürlükten talimat geldi, bütün firmalar yeniden değerlendirmeye tabi tutulacak, senin ikinci altı ayın neredeyse boş, değerlendirme yapsak notun, kredi hacmin düşecek, geri ödeme isteyeceğiz,

sen bu yazıyı geri al, bizde senin dosyanı geri atalım.” Tabi ki sonunda Aralık ayı da geldi, bir dönem faizi daha bindi, icra takibi başladı. 45 yaşında sahip olduğum ve ipotek ettiğim TEK ev tehlikeye girdi.

Tehlike şöyleydi ; Evim banka marifetiyle satılacak olursa, ceketimi alıp gidecektim. Bu en kötüsüydü.

Bankada kredim değil de hatırım yüksekti. 1991 den beri müşterisiydim. Yeniden yapılandırma ve taksitle geri ödeme konusunda anlaştık. Tek engel, daha da gecikmesiyle kartopu gibi büyük bir hızla büyüyen, iki dönemin faizleriydi. Arabayı sattım,. Atölyeyi kapattım. Onu bunu sattım. Bulduğum parayı hemen bankaya yatırıyor, yatırdıkça faiz toplamının büyümesini engellemeye çalışıyordum. Bir miktar açık kalmış, ama  benim de gücüm kalmamıştı.

Bir yakın arkadaş listesi yaptım. Yukarıdaki durumu anlattım. Evimi, ceketimi alıp giderek kaybetmek istemediğimi, bir zaman sonra, konut fiyatları yükselirde kontrol da bende olursa, evi, ben kendim satar, bankaya borcumu öderim, neredeyse yarısı bana kalır falan filan vb anlattım,  kısaca borç istedim gönüllerinden ne koparsa.

Listemde İsmet Gencer de vardı .O zaten hep nöbetçi cankurtarandı. Zaten biz onla, akraba sayılırdık.

Neredeyse, mahallemizden kız almıştı, nikah şahidiydim. İsmet le mezuniyetimizden beri ilişkimiz hiç kopmamıştı. İlgisini benden hiç eksiltmemiş ve bana kendimi hep iyi hissettirmişti.

 Abdül Ağamla telefon muhabbetimiz başlayıp da moralinin, ruhsal durumunun pek iyi olmadığını anlayınca, İstanbul daki arkadaşlarıyla da telefonla buluşmasının ve onların da katkısının, Abdül Ağama iyi geleceğini düşünmüştüm. Ama, bu nasıl olacaktı. Birden aklıma bizim 25. yıl ajandamız geldi. Ahmet Büyükemre yi aradım.

Elinde fazla varsa, ben veya o, bir şekilde, ajandayı  Abdül Ağama göndermemizin iyi olacağını söyledim..

Benden Abdül Ağamın telefonunu aldı, ondan da adresini aldı. Sağolsun ajandayı kendi gönderdi.

Abdül Ağam İstanbul daki arkadaşlarıyla, telefonla buluşmuştu. Ben de, Abdül Ağam sayesinde, Sadi ile buluştum.

Telefon muhabbetlerine zaman zaman Sadi de katılıyordu.

 Ben kuruluşundan (2002) beri , Bağımsız Cumhuriyet Partisi ( Gn. Bşk. Mümtaz Soysal ) üyesi olarak,

elimden geldiği kadarıyla, yurdumuzun sömürgeleşmesine karşı, antiemperyalist , yurtsever ve SOL bir mücadele içindeydim. Ulusalcılık ile Sol’un nasıl bağdaştığının hesabını soranlara da şunları diyordum.

“ Ben kızlarıma küçüklüklerinde şöyle derdim: “Ben bu mahalledeki, İzmir de ki, Dünyada ki bütün çocukları çok seviyorum. Ama sizleri onlardan biraz daha fazla seviyorum. Düşünün bakalım sizleri ne kadar çok sevebileceğimi”

İşte burada bütün çocuklar Sosyalizmi, benim çocuklarımda Ulusalcılığı ifade etmektedir”

Sadi ile benzer duygu ve düşünceleri paylaşarak, e-posta ile sürekli yazışıyorduk.

Ama ben Sadi nin yüzünü, en yakın, belki on sene önce 25. yıl buluşmasında o da çok az görmüştüm.

Buna rağmen yakın arkadaş borç isteme listeme, Sadi yi son anda ekleyivermiştim. O benim esasen İ.T.Ü den hatıra bir arkadaşım idi. Çok tereddüt içindeydim. Sadi yi kaybetmek te vardı sonunda.

Ve sonunda banka hesap numaramı da içeren.mesajı Sadi ye de tıklayıverdim.

Sadi den yarım saat içinde yanıt geldi. “Hesabına 1000 T.L gönderdim.”

 O büyük işi bitirdim. Atölyemi yine açtım. İzmir Sanayisi, ya beni yeni keşfetti, yada hasat mevsimim gelmiş.

İşlerim çok düzeldi. Evimi kurtardım sayılır. Yani tehlike çok çok uzaklaştı artık.

Sadi ye teşekkür mektubumda,  “sana borcumu ödedim, ama hakkını ödeyemem” diye yazdım.

Çünkü o para, aslında çok uzaklardaki bir deniz fenerinden parlayan koca bir ışık, sonra koca bir umut oldu ve yorulmuş bedenime, ruhuma inanılmaz bir güç verdi. Kalk ulen dedim, Sadi ye ayıp olmaz mı artık.

Çünkü bu nasıl bir güzellikti böyle, hala böyle bir şey var mı idi bu dibi delik dünyada ve bu bana nasip olmuştu.

Kalk ayağa, bunun kıymetini bil dedim kendi kendime. Kalanını, hemen azimle bir çırpıda toplayıverdim.

 

Ben çok iyiyim. Özge de, Sercan da çok iyiler. Parasız pulsuz iyi oluverdik işte.

“ Sen paran kadar iyi olabilirsin diyen o dostumuza inat ”

Değil Gurbet İçimde

Bir garip yolcuyum

     Kavuştuğum yerde

     Durduğum mekânda

     Kaldığım alanda

     Çünkü

     Geldiğimde

     Döndüğümde

     Kalmamıştı kimse

     Yerli yerinde

     Eski yerinde

 

     Bir garip

     Gariplik içindeyim

     Bildik yerlerin

     Yabancısıyım şimdi

     Bulamamıştım kimseyi

     Yerinde

     Oysa ben giderken

     Onlar idi geride

 

     Kalakalmıştılar arkamda

     Sessiz ve sakin

     Birer damda

 

     Geri dönüşte

     Kalmıştım

     Ben bu sefer geride

     Her biri

     Sessiz gemilere binmiştiler

     Birer birer

     Meğer

     Ayrılmışlar yerlerinden

     Ve

     Geçmiş

     Aradan seneler

 

     İstanbula kavuşmuştum ya

     İstanbuldaydım bedenimle güya

     Ruhum ise İstanbula konmadı zira

     İstanbulda gariplik çöktü ruhuma

 

     Bu sefer ben mi kavuşmuştum İstanbula

     Yoksa İstanbul mu kavuşmuştu bana

     Cevap veremez olmuştum ne yaptımsa buna

 

     Çünkü şairin:

     “Ben gurbette değil

     Gurbet benim içimde”

     Dediği gibi

     Değilim ben:

     Çünkü;

     “Ben gurbetteyim.

     Değil gurbet;

     Benim içimde!”

 

     İşte İstanbuldayım ama bedenen

     Aslında İstanbulda değilim ruhen

 

     İstanbul kaybolmak için

     Hep benimle yarıştı

     İstanbul asıl içimde

     Kayıplara karıştı

Kumarda Kaybedilen Ahmetler

0

“İstasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene;

            — Benim Ahmed’imi gördünüz mü? Diyor.

            Hangi Ahmed’i? Yüz bin Ahmed’in hangisini?

            Yırtık basmasının altondan kolunu çıkararak, trenin gideceği yolun İstanbul yolunun aksine gidiyor.

            — Bu tarafa gitmişti, diyor.

            O tarafa? Aden’e mi, Medine’ye mi, Kanal’a mı, Sarıkamış’a mı, Bağdad’a mı?

            Ahmed’ini buz mu, kum mu, su mu, skorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi? Eğer hepsinden kurtulmuşsa, Ahmed’ini görsen, ona da soracaksın:

            — Benim Ahmed’imi gördün mü?

            Hayır… Hiç birimiz Ahmed’ini görmedik. Fakat Ahmed’in her şeyi gördü. En alasından cehennemi gördü.

            ………….

            Anadolu Ahmed’ini soruyor. Ahmed, o daha dün bir kurşun istifinden daha ucuzlaşan Ahmed, şimdi onun pahasını kanadını kısmış, tırnaklarını büzmüş, bize dimdik bakan ana kartalın gözlerinde okuyoruz.

            Ahmed’i ne için harcadığımızı bir söyleyebilsek, onunla ne kazandığımızı bir anaya anlatabilsek, onu övündürecek bir haber verebilsek… Fakat biz Ahmed’i kumarda kaybettik!” (Falih Rıfkı ATAY, Zeytindağı, s. 117-118)

   27 Şubat akşamı kandil kutlamaya hazırlanırken acı bir haberle sarsıldık. İdlip’te konuşlu bir taburumuz hava saldırısına uğramıştı. Şehit sayısının 100’ün üzerinde olduğu söyleniyordu. Resmi makamlar hemen devreye girdiler. Youtube, Facebok, Twitter ve Instagram’a erişim engeli getirildi. 9 şehit olduğu yönünde bir açıklama yapıldı. Zaman içinde sayı önce 22’ye sonra 33’e çıkartıldı. Sayı her şeyden daha önemliydi çünkü!!!

             Hâlbuki günlerdir İdlip’teki askerlerimizin açık hedef halinde olduğu söyleniyordu. Yakın hava desteği olmadığı için askerlerimiz sürekli risk altındaydı. Birkaç gündür İdlip’ten şehit haberleri geliyordu. Bu şehitlerden biri olan Teğmen ….’e ait olan ve çekimin yapıldığı tarihten bir gün önceki hava saldırısından nasıl kurtulduklarını anlatan bir video sosyal medyada dolanıyordu. Yani saldırı göz göre göre gelmişti ve hem saldırının böyle göz göre göre gelmiş olması hem de askerlerimizin adeta sahipsiz bırakıldığı hissi acımızı kat be kat artırdı.

             Suriye’den her şehit haberi geldiğinde olduğu gibi dün gelen haber de şu tartışmayı gündeme getirdi; Bizim Suriye’de ne işimiz var? Suriye sorununun başlangıcının 9. yıldönümü yaklaşmasına rağmen Suriye’de ne işimiz olduğunun cevabı hala bugüne kadar verilmedi. Her birimiz puzzle’ın parçalarını bir araya getirerek bu soruya cevap aradık hep. Bulduğumuz cevapların ne kadar doğru olduğunu kontrol edecek bir imkânımız ise hiç olmadı.

            2011 yılı Mart ayı gelene kadar Suriye ile diplomatik ilişkilerimiz son derece iyiydi. Erdoğan Esat ve ailesini, Esat da Erdoğan ve ailesini misafir ediyordu. İki ülke arasında vizeler kaldırılmıştı hatta sınır kapılarından pasaportsuz (sadece kimlikle) geçişler için çalışmalar yapılıyordu. Bunun dışında iki ülke arasındaki ticari ilişkiler iyi bir seyirde devam ediyordu. Pasaportsuz geçişlerden sonra ticari ilişkilerin daha da artması bekleniyordu. Özellikle Suriye inşaat sektörünün Türk müteahhitlerce domine edilmesine kesin gözüyle bakılıyordu. İki ülke arasındaki bu işbirliğinin her iki ülke için de ciddi ekonomik kazançlar sağlayacağı ortadaydı. Peki, birden bire ne oldu da Türkiye Suriyelileri silahlandırarak ve onlara eğitim vererek Esat’ı devirmeye karar verdi?

             Sorunun cevabını tıpkı bir film jeneriği gibi parça parça sahneleri bir araya getirerek aramaya çalışacağız. Erdoğan’dan “BOP’un eş başkanıyım” açıklaması geldi önce. ABD Irak’ı işgal etti. Gürcistan’da “Gül Devrimi”, Ukrayna’da Turuncu Devrim gerçekleşti. Her iki ülkede de Rusya irtibatlı yönetimler devrilip ABD’ye yakın kişiler iktidara geldi. Arap Baharı diye bir süreç başladı akabinde. Tunus, Mısır, Libya ve Yemen’de iktidarlar değişti. Son olarak Arap Baharı Suriye’ye sirayet etti. Türk hükümeti Esat’ın çok kısa sürede devrileceğini iddia ediyordu ama böyle bir şey gerçekleşmedi. Türkiye’de “Çözüm Süreci” diye bir süreç başladı, iktidara yakın kişiler çözüm sürecinden dolayı Türkiye içindeki PKK’lıların Suriye’ye gideceğini ve orada Esat’a karşı savaşacaklarını iddia ettiler.

             IŞİD diye bir bela ortaya çıktı daha sonra ve Suriye’nin kuzeyinde ve Irak’ta farklı gruplarla savaşmaya başladı. Birden bire Türkiye’nin gündemine Kobani diye bir şehir girdi. IŞİD, Kürtlerin kontrolündeki Kobani’yi kuşatmıştı ve şehir düşmek üzereydi. Kobani düşerse IŞİD’in şehirdeki Kürtleri soykırıma uğratacağı söyleniyordu. Irak’tan gelen bir grup kimine göre “peşmerge” kimine göre “PKK’lı terörist” Türkiye topraklarından geçerek Kobani’ye sevk edildi. Yedikleri lahmacunların parası lahmacun yedikleri ilçenin kaymakamlığı tarafından ödendi.

             Bir yandan IŞİD belasının diğer yandan artık Kuzey Suriye’de nerdeyse bir devlet haline gelen PYD/PKK’nın büyümesinden ve Türkiye sınırları için bir tehdit oluşturur hale gelmesinden dolayı Türkiye Fırat Kalkanı Harekâtı’nı gerçekleştirdi. İki yıl sonra da PYD/PKK unsurlarına yönelik Zeytin dalı Harekâtı gerçekleştirildi. Türk ordusunun Zeytin dalı Harekâtı’nda başarıyla ilerlemesi, PYD/PKK unsurlarının Suriye rejimiyle anlaşması ve kendi hâkimiyetlerindeki bazı bölgeleri rejime bırakmalarıyla sonuçlandı. Artık sahada Türkiye’nin karşısında Suriye rejimi ve Rusya ittifakı vardı.

            Sahneler bunlar, bu sahneleri istediğiniz gibi birleştirip bir film haline getirmeyi size bırakıyor ve baştaki soruyu tekrar soruyorum. Türkiye Suriye hükümetiyle iyi ilişkilerini devam ettirseydi şu an Suriye topraklarının tamamında dilediği gibi at koşturuyor olacaktı. O halde Türkiye neden durup dururken Suriye’ye müdahale etti?

             Benim cevabım; Türkiye’nin Suriye’ye BOP’un bir parçası olan Arap Baharı’nın bir sonucu olarak ve tamamen ABD-İsrail ikilisinin menfaati doğrultusunda müdahale ettiği yönünde. (Müdahaleden kastım Suriyelilere silah ve eğitim verilip rejime karşı bir kalkışma başlatılmasıdır. Fırat Kalkanı ve Zeytin dalı Harekâtları kast edilmemektedir) Çatışmaların başladığı 2011’den bugüne kadar Türkiye’nin ne kazandığı ne kaybettiği ortada. Burada şunu özellikle ifade etmek zorundayım; ben her zaman olduğu gibi Suriye konusunda da devletimin yanında ama devletimi kötü idare edenlerin karşısındayım. Türkiye’yi idare edenler bu devletin imkânlarını başka devletlerin menfaati için heba ettiler. Türkiye’yi idare edenler, masaya poker fişi yerine Ahmetlerin hayatlarını sürdükleri bir kumar oynadılar ve biz yüzlerce Ahmet’i bu kumarda kaybettik!

Bundan İyisi Şam’da Kayısı!

Köşe yazısı yazmaktan ne kadar keyif aldığımı izah etmeye çalışsam inanın elime yüzüme bulaştırırım. 3,5 Senedir masamın başına her oturuşumda, klavyenin üzerinde parmaklarımı her gezdirişimde bu işe bağlılığım, alakam ve tutkum artıyor; bol bol ‘’İyi ki kalem tutuyorum.’’ diyorum. Diyorum ama biliyor musunuz ben bu sefer iyi ki diye geçiremiyorum içimden, bu sefer iyi ki bu yazıyı yazıyorum diyemiyorum. Bu sefer keşke diyorum, keşke bu yazıyı yazmak için masamın başına oturmak zorunda kalmasaydım diyorum. Keşke tüm bunlar yaşanmasaydı da ben de bu yazıyı yazmak zorunda kalmasaydım diyorum. Diyorum ama hakikatleri ben değiştiremiyorum ki, zamanı geri alamıyorum, sonunda da bunu değiştiremeyecek olduğum acizliğini kabul edip en azından üzerime düşeni yapayım diyorum. Üzerime düşeni yapıp söylenmesi gerekenleri söyleyeyim ki vicdanımın yüzüne, öyküsü yarım kalanların yüzüne bakabileyim diyorum.

27 Şubat akşamı İdlib’deki hain saldırı sonucunda bir taburumuz vuruldu ve biz an itibariyle ilan edilen rakamlara göre 35 canımızı yitirdik, 35 şehidimiz var. Dilden ne kadar da kolay bir anda çıkıveriyor ‘’35 şehidimiz var.’’ tümcesi değil mi? 35 Tane annenin, ayağına batacağı dikenden sakınarak büyüttüğü yavrusu gitti. 35 Tane babanın, yüreği kıpır kıpır ederek bisiklete binmeyi öğrettiği evladı gitti. 35 Tane kardeşin, 10 kuruşları denkleştirerek aldığı çikolatalı gofreti bölüştüğü ağabeyi gitti. 35 Tane aşığın, gözüne baktığında yavru sincapları koşuştururken gördüğü sevgilisi gitti. 35 Tane minik kızın, kucağında kendisini dünyanın en güvenli, en güzel sarayında gibi hissettiği babası gitti. 35 Tane minik çocuğun, beline sarılıp top oynamak için saatlerce yolunu gözlediği babası gitti. 35 Tane boyası dökük, mobilyası kırık, buzdolabı boş, penceresi çatlak evin ışığı söndü. Hayalleri olan, sevdikleri olan, anıları olan, yaşayacak günleri olan, gülerek biriktireceği binlerce anıları olan 35 tane can gitti işte…

35 Tane can gitmiş, iktidar ve iktidarın paralı asalakları es vermeksizin martaval okumakla meşgul vaziyette. 35 Tane evladımızı kaybettiğimiz bir günde, her Allah’ın günü televizyonlarda magazin programı yorumcusu gibi yerli yersiz geyik yapan saygıdeğer idarecilerimiz kameralar karşısına geçip ulusa hitap etmediler. Saygıdeğer idarecilerimiz ulusa seslenmediler, meclisimizi toplanmaya çağırmadılar hatta çağıranlara ‘’Acelesi yok Salı günü toplanalım.‘’ dediler ve işin muhataplarına sert bir yanıt dahi vermediler. Bu zamana kadar muhalefeti milli olmamakla, ve NATO’cu olmakla itham edip işi teröristliğe kadar götürmeye kalkanlar dün sosyal medyada, orada burada ‘’NATO Bize bugün destek olmayacaksa, ne zaman destek olacak ?’’ diye sızlanarak Türk devletinin dış politika geleneğinin göğsüne bir kurşun daha sıktılar. Bu zamana kadar iktidarı türlü vesilelerle yalamayı başaran asalaklar 35 tane canın kaybından da kendilerine yalakalık fırsatı çıkarmayı ihmal etmediler ‘’Kayıp diyorlar, kayıp nedir yahu? Sadece yer değiştirdiler, kabir hayatına geçtiler. Şehitlik için Allah’a yalvarmak lazım.’’ diye ciddi ciddi devletin kanalında yüzleri kızarmadan konuştular. Artık iktidara ve asalaklarına edep ya hu diyorum, artık kendinize gelin diyorum. Böyle bir günde devlet ciddiyetiyle hareket etmezseniz, ne zaman devlet ciddiyetiyle hareket edeceksiniz diye de soruyorum. Bu ulus sizlerin ‘’Gün siyaset günü değil, birlik olup acılarımızı paylaşma günü.’’ edebiyatınızı artık kale almıyor, artık bu boş laflar kimseyi tatmin etmiyor. Hatırlatırım, emperyalistlere karşı Kurtuluş Savaşı vererek bağımsızlığını elde etmiş Türk ulusuna hitap ediyorsunuz. Hiç ama hiç merak etmeyin bu ulus zor günlerde nasıl birlik olacağını iyi bilir ve birbirine sarılmak için sizin bu manasız, samimiyetsiz telkinlerinizi duymayı beklemez. Bu ulus sizden beklese beklese dökülen kanların hesabını, yetim kalan çocukların hesabını, evladını ömrünün yaz sabahında toprağa yatıran ailelerin hesabını duymayı bekler.

 

Kaç uzman, kaç siyasetçi, kaç diplomat, kaç bilim insanı ve kaç aydın bu işin en başındayken Ortadoğu konusunda iktidarı ikaz etti, iktidar kaç defa bu ikazlarla dalga geçti ben sayamıyorum. İktidar kaç defa dengesiz, bilim ve akıl prensiplerinden uzak dış politika konusunda ikaz edildi ben sayamıyorum. 2004’te ABD Dışişleri Eski Bakanı Condoleezza Rice’ın Ortadoğu planıyla coşup ağababası 41.ABD Başkanı George Bush’un Eşbaşkanlık teklifini pişmiş kelle gibi sırıtarak kabul eden iktidar, seçim meydanlarında büyük memnuniyetle ‘’Bize bir görev verildi, biz Büyük Ortadoğu Planının Eşbaşkanlarıyız !’’ diye bağıran iktidar, kaç defa emperyalistlerin değirmenine su taşıdığı hususunda ikaz edildi ben sayamıyorum. İktidarın suratına Şam’da Cuma namazı kılma fantezisinin sonunda, Ortadoğu’da Osmanlıcılık oyunu oynamanın sonunda ancak ve ancak bizim zarar göreceğimiz gerçeği kaç defa haykırıldı ben sayamıyorum, sayamıyorum, sayamıyorum! Bunları sayamadığım gibi tüm bunları hatırlatmanın, tüm bu olanların hesabını sormanın vatan hainliği ile nasıl bağdaştırıldığını da anlayamıyorum! Artık aklınıza sokun şunu ne siz Abdülhamit’siniz ne de devir istibdat devri, ne sizin iki seçimlik bekanız bu memleketin çıkarlarından önemli ne de sizin o koca koca unvanlarınız bu vatanın evlatlarının saçının bir telinden daha değerli! Bu ulus artık susmak da susturulmak da istemiyor! Akıllıca eleştiriler ve mantıklı sorular olur da sorgulayanların sayısını artırır bu yüzden de koltuklarınıza zeval gelir diye ödünüz patlıyor, ödünüz patladıkça kaybetme korkusuyla devletinin geleceğini düşünüp kaygılanan insanları saçma sapan ithamlarla vatan haini ilan ediyorsunuz! Birilerini hainlikle itham etmeden evvel dönüp de aynaya bir bakın Allah aşkına. Bu ülkeyi karanlık Ortadoğu bataklığına sürükleyen müthiş öngörünüz, bu devleti okyanus ötesinden emir alan dinci çetelere teslim eden müthiş öngörünüz kimin vatansever; kimin vatan haini olduğunu tayin edebilecek yeterlilikte olsaydı ne kandırıldık diye gözleriniz dolarak açıklama yapardınız, ne de biricik incimiz Türkiye’mizi bu müşkül hallere düşürürdünüz.

Bakın şimdi ‘’Biz biliriz, muhalefet önce dönsün de kendine baksın !’’ diye diye, sizi eleştirenleri hain ilan ede ede bildiğinizi okudunuz ve ülkeyi işte bu duruma getirdiniz. Bu saatten sonra ne denir, ne söylenir ben bilmiyorum ki! Babasının tabutunu ‘’Bakın, bu benim babam !’’ diye gösteren şehit çocuğuna ne söyleyebiliriz ki? Ne söylersek onun eksik kalan yanını tamamlayabiliriz ki? Ne yazarsak onun önce alev alev yanmış sonra da ebedi bir kış ayazına teslim olmuş yüreğini iyileştirebiliriz ki? Ama sizden özür diliyoruz, hatayı aslında bizler yapmışız. Büyük Ortadoğu Planı Eşbaşkanlığı emanetini taşıdığını zevkle dillendiren bir iktidardan her türlü hatasına rağmen bu ülkenin iç ve dış politikada sorunlarını çözmesini beklemişiz. Özür diliyoruz, hatayı aslında bizler yapmışız bir karbüratör kapağının konuşup bizimle muhabbet etmesini beklemek kadar aptalca davranmışız. Özür diliyoruz…

Özür diliyor ve sizi canı gönülden tebrik ediyoruz, Büyük Ortadoğu Planı Eşbaşkanlığında olabileceğiniz kadar başarılı oldunuz, samimi söylüyorum bundan iyisi Şam’da kayısı vallahi! Ne kadar övünseniz, ne kadar nutuk atsanız, ne kadar haz duysanız ve ne kadar koltuklarınızı kabartsanız az yav az, az, az!

Bakın aşkıyla yanıp tutuştuğunuz o Yeni Türkiye’yi inşa ettiniz işte!

İnsanların açlıktan kendisini yaktığı,

Düşünenlerin korkudan fikir beyan edemediği,

Bebeklerin tek göz barakada parasızlıktan donarak öldüğü,

Her gün al bayrağa sarılı tabutların musalla taşına indiği o Yeni Türkiye’yi inşa ettiniz işte!

Ne kadar gurur duysanız, ne kadar sevinseniz az!

Siz başardınız bu işi, başardınız…

“Birkaç Tane Şehit” İçin Kanayan Vicdanlar

Siyasi liderlerin taraftarları, onların kendi değerlerini temsil ettiğine, bu değerlerin gerektirdiği davranışları göstereceğine inanırlar.

Geçmişte, liderlerin temsil ettikleri kitlelerin değerleriyle çelişen davranışlarına pek rastlamazdık. Liderler tutarlı olmaya ve ideolojilerine uygun davranmaya daha özenliydiler.

Ama günümüzde, eleştirel bakış açısını kaybetmemiş olan, taraftarların çoğu hayal kırıklığı yaşıyor. Özellikle “Cumhur İttifakı” liderleri kitlelerini olumsuz yönde şaşırtmaya devam ediyor.

Mesela MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin ülkücü katili, Ermenici, Alman vatandaşı eski bir teröristin Viyana Büyükelçisi tayin edilmesine itiraz etmemesi de böyle bir örnekti. Bırakın itirazı tepki gösteren kendi milletvekili ve üyelerini azarlayarak “Reis ne derse öyle olacak” manasında ayar verdi. Bahçeli’nin bu tavrı MHP’de kalan “ülkücüleri” bir kere daha hayal kırıklığına uğrattı.

Bir başka örnek de Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın, Libya’da verdiğimiz şehitlerle ilgili ifadeleri ve bu konuyu soran Fox TV muhabirine verdiği cevaplar oldu.

“Libya’da birkaç tane şehidimiz var” demişti Erdoğan ve ilave etmişti “Şehitler Tepesi boş kalmayacak” diye.

Geçmişte şehitler için “kelle”, teröristbaşına ise “sayın” tabirini kullandığı “Sayın Öcalan orada aldığı kellelerin hesabını veriyor” sözünü bir sürçü lisan olduğunu varsaymıştık.

“Şehit cenazesi istemiyoruz” diyen vatandaşa, “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” dediğinde de ayaküstü beyanatın cilvesi olarak kabul ettik.

Bunları “bir zihniyetin dışavurumu” sayanlara “o kadar da olmaz” demiştik. Ama “birkaç tane şehit” lafı bizi yaraladı.

“Birkaç tane şehidimizin” kaç kişi olduğunu ve isimlerini öğrenememiştik. Yabancı basın 6 Türk askerinin ve 100 lejyonerin (Türkiye’den maaş alan ÖSO’ya bağlı paralı askerin) öldürüldüğünü yazıyordu.

İlk defa şehitlerimizin sayısını ve kimliğini devletimizden öğrenememiştik. Ama onları sessizce, tören yapmadan toprağa verdiğimiz bilgisi gizlenemedi. Yaralarımız iyice kanadı.

Nihayet Erdoğan’ın “Bizim kendimize ait Libya’da iki şehidimiz var” açıklamasıyla sayıyı öğrendik. Ama “kim, nerede, nasıl şehit oldu?” hala meçhul. Türkiye hesabına Libya’ya giden Suriye Milli Ordusu (ÖSO) mensubu paralı askerlerden kaç kişinin öldüğünü de hala bilmiyoruz.

*******************************************

Kimler İçin Milli Yas Tutulur?

Libya’da verdiğimiz şehitler için yas tutulması, cenaze namazlarını binlerce insanın kılması beklenirdi. Bu durum Libya politikamızın doğruluğuna inanan siyasetçiler için milli birliği sağlayıcı bir unsur olarak değerlendirilebilirdi.

ABD’de halen dünyanın herhangi bir yerinde bir askerleri öldürülse bütün ülkede yas ilan edilmesine lüzum kalmadan özel/ resmi her yerde bayraklar yarıya indiriliyor.

Bizde uzun zamandır (toplu şehitler olduğunda bile) yas ilan edilmiyor. Reyhanlı’da 52, Suruç’ta 34 insanımızı kaybettiğimizde de, Suriye’de 52’si Afrin’de, üçer, beşer, sekizer toplamda 125 askerimiz şehit olduklarında da yas ilan edilmedi.

Ama AKP’li yöneticiler 91 yaşında eceliyle ölen Suudi Kralı için milli yas ilan etti. Kalp krizinden ölen Mursi’yi şehit sayarak yas ilan ettiler. Hatta Papa için bile yas ilan ettiler, bayrakları yarıya indirdik. Gazze için 3 günlük milli yas ilan edildi.

“Birkaç tane şehit” için ise yas tutmayı bir yana bırakın, cenazelerini gizlice gömdük.

*******************************************

Erdoğan’ın Cevabı

FOX TV muhabiri Erdoğan’a “Libya’da şehitlerimizin olduğunu biliyoruz, muhalefet ‘şehitlerin isimleri neden açıklanmıyor’ diye soruyor” dedi. “Birkaç şehit ifadenize muhalefetten tepkiler var. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?” diye sordu.

Erdoğan şaşkın bir vaziyette, 11 saniyelik bir sessizlikten sonra, şöyle cevap verdi:

“Bakın FOX önce gazete olsun, önce ciddi bir medya mensubu olsun, bunu bir defa öğrenmeniz lazım, yalan haber üretmeyi bırakın. Muhalefetin bu söylemleri de beni çok ilgilendirmiyor. Biz rakam da olur…. sayısal olarak o dediğiniz türde bir ifadeyi de kullanmış oluruz. Beni muhalefet mi yargılayacak?”

Erdoğan’ın tavrı ve cevabı birkaç açıdan incelenmeye değer:

a)    Erdoğan Libya politikasının doğruluğundan emin değildir. Verilen şehitlerin toplumsal vicdanı yaraladığını bilmekte olduğundan tedirgin ve ürkektir. Bu ruh haliyle şehit sayısını önemsizleştirecek bir ifade tercih etti. Ancak ağzından çıkan, milli değerlere, şehitlerimize olan saygıya çok uzak, duygusuz, şehitleri satrancın piyonu gibi gören bu ruhsuz ifadeye mâni olamamıştır.

b)    Soru üzerine 11 saniyelik duraksaması, uzunca bir süredir ilk defa bir gazetecinin halkın merak ettiği bir konuda gerçek soru sorma cesaretini gösterebilmesine şaşırmış olmasından olabilir.

c)    Soruya cevap vermek yerine saldırmak zaten bütün AKP’lilerin genel taktiğidir. Erdoğan da gazeteciyi ve kurumunu suçlamak, yetmeyince muhalefeti ve “Bay Kemal’i” devreye sokmak suretiyle eleştirmek yolunu seçti. Kendi açıkladığı şehit haberinin yalan olduğunu söylemek gibi bir çelişki yaşadı.

d)    “Beni muhalefet mi yargılayacak?” lafı demokrasinin içselleştirilmediğinin bir işareti. Ayrıca gücün, kudretin getirdiği benlik duygusunun göstergesi olsa gerektir. Çünkü muhalefetin görevi bu soruları kendilerine milyonlarca oy veren halk adına sormaktır.

e)    Demokrasilerde kimse “la yüs’el” değildir, yani “kendisine soru ve hesap sorulmaz, sorumlu tutulmaz” değildir.

Ortadoğu Bataklığı

“Sözlerim bilimle çelişirse, siz benim sözlerimi değil bilimi tercih edin.” Mustafa Kemal Atatürk

Yüzyıllardır imparatorlukların ve devletlerin baş ağrısı olan, kan ve gözyaşının seller gibi aktığı Ortadoğu’ya gelin bir de Falih Rıfkı’nın gözüyle bakalım.

Birinci dünya savaşı yıllarında 4. Ordu Komutanı Cemal paşanın emir subayı olarak görev yapan yedek subay Falih Rıfkı Atay, Filistin ve Ortadoğu’nun sembol şehri Kudüs hakkında bakın neler yazıyor. “Kudüs’ün yerli meselesi, Yahudi-Arap meselesi: bir avuç Yahudi, Altı yüz bin Arap!

Yafa’dan Kudüs’e kadar Yahudi Filistin’i birkaç defa dolaştım. Filistin’in yeni kasabaları ve köyleri, Yahudi eseridir. Bu yeni değil, yepyeni bir Filistin’dir. Köylerinde akşamları smokin giyen İngiliz Yahudi’si muhtarlık eder. Kırmızı yanaklı Alman Yahudi kızları, dilijanslar üzerinde şarkı söyleyerek bağdan köye döner. Müslüman Araplar ise, bu efendilerin hizmetindedirler. Üzümü Arap gündelikçi sıkar ve şarabı, semiz Yahudi içer.

Eski Filistin’de Arap köyü bir toprak yığınıdır. Bahçeler harap, insanlar çıplak, gözler hastalıklıdır. Yahudi Filistin’de, kasabalar, portakal kokuları ile düzgün şoseler, Frenk incirleri ile çevrilmiştir. Şubat ayında göğüsleri ve enseleri açık kadınlar, keskin kokulu gül demetleri ve olmuş portakallarla süsledikleri zengin otel salonlarında, gözleri engine dalmış, harp sonunu beklemektedirler.”(Zeytin Dağı-Falih Rıfkı Atay)

Şimdi bu kısa hikâye bizlere neler anlatıyor, esas biz ona kafa yoralım biraz ve bu gün için dersler çıkaralım.

Osmanlı’nın yüzyıllar süren hâkimiyetini bir tarafa bırakalım, ittihat ve terakkinin üç kudretli paşasının(Enver, Talat ve Cemal Paşalar) kurtarmaya çalıştığı Ortadoğu, daha da içinden çıkılmaz girift bir bataklığa dönüşmüştür. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden kovularak kaçıp Filistin’e sığınan bir avuç Yahudi, koskoca Arap âlemini esir almıştır. O Araplar ki, yüzyıllardır kendilerini koruyup kollayan, yedirip içiren Türk askerini arkadan vurmuşlardır. Bu kadar yıl Osmanlı hâkimiyeti altında kalmalarına rağmen, asla Osmanlı’laşmamış bunun aksine, ta haçlı seferlerinden beri o topraklarda görev yapan onları koruyup kollayan Türklerin birçoğu ne yazık ki, Araplaşmıştır. İşte Ortadoğu ve Arap âlemi böylesine çetrefilli, böylesine garip bir yerdir.

Burada, geniş topraklara sahip cahil halk topluluklarını, emperyal emellere sahip bir avuç Yahudi, adeta kendilerine köle yapmışlardır ve Suriye, Filistin haricindeki Arap âlemi bu durumdan gayet memnundur. Koyu bir taassubun ve cehaletin kurbanı bu Arap coğrafyasının akıbetini gören Mustafa Kemal Atatürk, Türk milletinin yönünü batıya çevirmiştir.

Aklın, aydınlığın ve müspet ilmin ışığının batıda olduğunu Türk Milletine Mustafa Kemal Atatürk göstermiştir. O batı ki, yüzyıl din savaşlarından sonra Rönesans la ancak bu günkü bilim ve tekniğe ulaşmıştır.

Üç yıl sonra yüzüncü yılını kutlayacağımız cumhuriyetimizin fabrika ayarlarına dönüp, ortak aklı kullanarak, çağlar üzerinden atlayıp bu günkü medeni devletlerin zirvesine çıkmak hedefimiz olmalıdır. Yoksa tek adam zihniyetiyle, yapılan her hatanın sonunda Allah beni affetsin, Milletim beni affetsin pişmanlıklarının bizi götüreceği yer Sadece kâbus ve karanlıklardır. Milletimizin enerjisini, genç yeteneklerimizin yaratıcı gücünü Arap topraklarında heba etmeyelim, ne yapılacaksa kaynaklarımızı memleketimiz ve kendi insanımız için harcayalım.

Kalın sağlıcakla.

Not: Bu yazı 27 02 2020 tarihinden önce yazılmıştır.

 

İTÜ den Birkaç Sınıf Arkadaşı

0

Levent Ünsal ve  İ.T.Ü Makina Fakültesinden (1968/73) birkaç sınıf arkadaşının hikayesi

Gerçek hikayedeki isimler de, gerçektir. Zaten, e mektup olarak, TÜM sınıf arkadaşlarıma ve diğer kahramanlara gönderildiği için yayınlanmasında mahzur görmedim.

1.  BÖLÜM.

Ekim 2008, kriz patlamış, Asmaş Ağır Sanayi Makinaları A.Ş deki çalışma yıllarımdan mesai arkadaşım,

meslektaşım ve sıcak haddehane makinaları imalat firması sahibi Cemal, tahsilatlarını yapamadığı için,

çok zor durumda. Cemal; hadde makinaları ve Türkiye de imal edilmiş en büyük güçte (1500 kw) redüktörlerin

tasarımcısı. Elinde büyükçe sipariş var, bitirebilse biraz rahatlayacak ama tezgahları hacizde ve en ağır tezgahlarından birini (borverk), vasıflı çelik malzeme satıcısı bir firma götürmek üzere.

Cemal benden yardım istiyor. Siparişin bitimine kadar tezgahı götürmeseler olur mu.?

Ben, firmayı ve sahiplerini tanıyorum. Bunların yakın dostu olan, Çelik levha malzeme satıcısı bir firmanın ortaklarından birini, çok daha iyi ve 25 yıldır tanıyorum. Bu konuda görüşmeye gidiyor ve konuyu anlatıyorum.

Sonrası şöyle. Şahıs: “Senin, hazırda 30.000 T.L paran var mı?”. Ben: “Niye ki”. “Peki bu tezgahı başka biri götürürse ve benim dostum parasını kurtaramazsa, ben bu parayı ona ödemek zorunda kalacağım. Bu durumda sen bu parayı bana ödeyebilecek misin?”. “Hayır, ödeyemem”. “O zamanda böyle bir şey isteyemezsin”.

“Valla hakkaten, haklı gibisin”. ” Ama istedin ve sen iyilik istemiş oldun, ben ise bu iyiliği geri çevirmiş oldum, beni güç durumda bıraktın”. “Haklısın yani ne diyeyim”. “Sen kimseye gücünden fazla iyilik yapamazsın değil, isteyemezsin”. “Yani maddi güçten bahsediyorsun”. “Ne dersen de, paran kadar iyi olabilirsin ancak”.

“İşte orasını da sen bilemezsin. İşte tam orası, senin, paranın, kapsama alanı dışına çıkar”.

“Bu ne demek şimdi”. “ Boşver,  eyvallah”.

Çok üzülmedim, sadece gönlümdeki yerine bir çizik attım. Anladım ki onun da gönlünde, bana karşı

en küçük bir muhabbet yokmuş. Tersine, bir birikimi varmış. Haddimi bildirmek için fırsat kolluyormuş.

Çünkü sadece ve nazikçe “hayır” diyebilirdi, ama bana karşı biriktirdiklerini, kustu adeta.

 

Yine de biraz kendime kızgın, oradan yeni uzaklaşmıştım. İsa Tekeli’ den bir cep telefonu geldi.

İki yıldır, ben, Abdül Ağam, İsa telefonla sürekli görüşüyorduk. İsa, felç geçirmiş Niğde de evinde yatıyordu.

İsa: “ Levent oğlum senin sayende okulu bitirdim”. “Sen de, bunu hep söyleyip duruyorsun,

Olay şöyle idi. Ağır lise yıllarından sonra, rahatlamanın verdiği haylazlıktan, belki de uyum sorunundan ve bu nedenle konsantrasyonumun bir şekilde bozulmasından olacak, ikinci yarıyıl sonunda dersleri doğrudan temizleyemediğim için, Türk Eğitim Vakfından aldığım burs kesilmiş, başkaca para kaynağım olmadığı içinde okula bir yıl ara vermek zorunda kalmıştım. Bundan tam haberi olmayan, topçu okulundan yeni mezun subay abim, beni bir yarıyıl madden destekleyince ve bu kez  kredi çıkınca okula devam edebilmiştim.

Sadece, laboratuvarlı derslerden vizesiz duruma düşmüştüm ve bir yıl geriden geliyordum. Var gücümle ders çalışmaya başlamıştım. Geceleri okulda kalıp, ders çalışıyordum. İsa ise, salt haylazlıktan, gerilerden geliyordu.

Onu da zorla yanıma çekmiştim, bir yoldaş gerekti yanıma çünkü. Ekibe Yunus Gömleksiz de zaman zaman katılıyordu. Neyse ben, bir yarıyıl hasarla toparladım okulu. Ben, İsa, Yunus mezun olduk. İsa yıllar, yıllar boyunca, bunun sözünü edip durdu. Ama bu son aradığında, bunları yinelemesi bana epeyi iyi gelmişti.

Çünkü az önce büyük bir iyilik bozgununa uğramıştım.                                                                                                                                                                

.

Bu güne göre, üç yıldan fazla bir zaman olması gerek, Gazi Antep te yaşayan, Abdül Ağam, bir gün, beni  birdenbire evden aramış ve uzun uzun anlatmıştı, bende dinlemiştim. Eşini kaybedeli epeyi olmuştu ama, galiba üzüntüsü büyük ve tazeydi. Morali yerinde değildi. Ben böyle hissettiğim için yalvar yakar olmuştum, gel misafirim ol, çocukları da al, hepinize yer var. Razı edememiştim ama bence galiba bu candan yaklaşımım, yoğun bir telefon-mesaj iletişiminin başlamasına neden olmuştu.

Abdül Ağama daha çok, mesajla şiirler gönderiyordum. Bir mesajda Nazım’dan bir şiir parçası göndermiştim.

 

“ Bir bayrak gibi, ipin ucunda sallansaydım keşke”, demeyeceksin.

  Yaşamakta ayak direyeceksin.

  Belki bahtiyarlık değildir artık,

  boynunun borcudur fakat.

  Düşmana inat.

  Bir gün fazla yaşamak.”

 

Abdül Ağam,  meslek odalarında örgütlü siyasi mücadeleyi hiç bırakmamıştı.

Bir gün telefon etti:  “Levent, TMMOB Genel Kurulundan geliyorum. Söz aldım, kürsüye çıktım, bu şiiri okudum,

senden de bahsettim”. “Sağ olasın Abdül Ağam”.

Vay be, bu genel kurullardan ne kadar uzak kalmışken, içinde oluvermiştim. Çok duygulanmıştım..

 

Yine 2008 Eylül sonu Ekim başı,

Bir Cuma günü atölyedeyim, İsa aradı, “ Levent, Abdül Ağayı ara “. Hemen aradım, oğlu Sercan çıktı telefona,

“Hayrola, Abdül Ağam nerede”. “Babam hasta”. “Peki konuşayım”. “İyi değil”. “ Neredesiniz”. “ Hastanede”

Devam eden konuşmalardan, Abdül Ağamın beni çağırdığını hissettim. Karar vermeye çalışıyordum. Hemen verdim. İnternete girdim, ümitsizce denedim, yaşasın, kredi kartımla uçak biletimi alabildim.

Sercan ı tekrar aradım.

“Pazar sabahı, şu saatte Gazi Antep teyim”.

Sercan gelişimi sevinçle karşıladı gibi geldi bana, hissettirmek istemese de.

Ve pazar sabahı, Havaalanından beni  karşıladı. Gazi Antep merkezine kadar çok uzun bir yol vardı. Sercan genç bir meslektaşımızdı. Anlattı yol boyunca; Abdül Ağamın durumu iyi değildi. P tesi son bir mide ameliyatına girecekti. Küçük kız kardeşi Özge liseyi yeni bitirmiş ve 9 Eylül-İzmir, Mühendislik Fakültesi, Mimarlık

Bölümünü kazanmış ve üç hafta sonra da İzmir de okulu, dersleri başlayacaktı.

Gazi Antep e, Hastaneye vardık, odasına girer girmez Abdül Ağama ne diyeceğimi biliyordum. Odaya girdim.

Özgecik refakatçı kalmış, uykusuz, abisini bekliyordu. Eve gidecekti. 9 yıl önce annesini kaybetmiş şimdi de babasını kaybetmek üzereydi. Yüzünde derin bir keder, sessiz, mahcup bir itiraz  okunuyordu.

Abdül ağam çok bitkin yatıyordu. Beni görünce çok şaşırdı, biraz doğrulmaya çalıştı. Usulca sarıldım, sarmaladım.

Abdül Ağam: “Bunu hiçbir zaman unutmayacağım”.

Ben toparlandım. Sanki bir aksilik olurda söyleyemem endişesiyle, soluksuz sıraladım diyeceklerimi.

“Abdül Ağam, sen Özgeyi hiç düşünmeyeceksin. Benim iki kızım vardı büyüdüler, ama ben kız çocuklarına  

doyamadım, Özge bizim kızımız olacak. Sen yarınki ameliyatına çok yüksek bir moralle gireceksin tamam mı”

Abdül Ağamı yormadan, gün boyu sohbet ettim, arada Sercan la kantine indik sohbet ettik.

Bir ara Gazi Antep merkeze gittim, gördüm, geldim. Dönüş vakti geldi. Abdül Ağamla vedalaştım.

Atan; Sıfır, Karşılayan; Sıfır

Bir ara “Sophie’nin Seçimi” kitabı vardı, dönemsel meşhur. Bir de her dönem çok meşhur ama pek yazılıp çizilmeyen ‘Kalabalıkların Seçimi’ var.

Takım mı tutacaksın; en kalabalık olanlarına takıl, en azından 3 tane 3/1 şansın var. Parti mi tutacaksın; en çok oy alana yada en azından kazanma şansı olana oy ver, hem seçilme şansı olmayana oyunu vererek o değerli kâğıt parçasını niye heba edesin dê mi?!

Ben olsam o kâğıdı açık arttırmaya çıkarır ve en çok verene veya vaat edene saaat-tım derdim. Sonra; kim seçilirse seçilsin, hangi karakterde olursa olsun, önemli olan “bizim işimizi görür mü” sorusuna cevap teşkil edip etmemesidir netekim.

Harari’nin de bir kitabı vardı, hararetli hararetli yazdığı: HOMO-DEUS (İnsan-Tanrı, İnsanın Tanrılaşması). Biz gene mutedil gidelim ve EGO-DEUS diyiverelim; ‘Ego-Tanrı’ yani egolarını-legolarını, heva vü heveslerini tanrı edinenler. Bkz: Furkan 43, Câsiye 23.

Okullarda ders kitabı olarak okutulması ve EBA’dan da video olarak izletilmesi gereken ZÜBÜK adlı şaheserde İbram Efendi veresiyeden kaçarken önce Huzur Partisi’ne, akabinde de Destek Partisi’ne giriş yapıyordu. Yok aslında birbirimizden farkımız; lâkin Destekli atarsak Huzuru daha rahat bulabiliriz.

Siyasetçilik, dernekçilik, sendikacılık, vakıfçılık, ocakçılık, odacılık (meslek odaları) ve saire, ve sairat niye yapılır? Daha doğrusu yapmak için herkes binlerce kişilik kuyruğa niye girer hatta kimi zaman araya kaynak yapmaya çalışır? Değil mi ki gâvur ülkelerinde fikri, projesi olan toplumsal enayiler belleklerindekini 1, bilemedin 2 dönem halka yada üyelerine tahsis eder, akıtırlar; sonra da mal ve hâl beyanları değişmeden sessizce çekip giderler. Düşen bir yaprak gibi kimsenin haberi bile olmaz.

Bizdeyse (Türkiya, Turan Elleri ve dahi Âlem-i İslam) zaafların tımarı, karakter söküklerinin yamanması işlevindedir. Yani ciddi bir psikolojik ve fizyolojik tatmini içerir.

Siyaset vb. niçin yapılır: Tabii ki para kazanmak için, zenginleşebilmek için, servet edinebilmek için. Daha konforlu bir hayat, daha sükseli oyuncaklar için. En büyük rekabete en yakınımızdakilerle girdiğimiz için prestij mastürbasyonuyla ve onlara çalımı basarak rahatlayabiliriz ancak.

Karşı cinsle münasebetleri geliştirmek de epeyce bir taraftar toplar; erkekse kafasına göre bayan, kadınsa kafasına göre adam arayışı diyelim, uzatmayalım. Mevki-makam

Dinsel, Kinsel, Cinsel Açlık Üzerine

0

Nasrettin Hoca’mız, onun eşeğe ters binmiş halde şehre gittiğini görenler, “Hayırdır Hocam, eşeğe niye böyle ters bindin?” diye sorduklarında “Arkadan gelen tehlikeleri görmek için.” der. Köylüler, “Hocam, tehlike önden gelirse ne yapacaksın?” diye takılırlar. Hoca, “Önden geleni eşek bile görür.” diye cevaplar.

Riskler, tehlikeler, sıkıntılar insan ve toplum hayatının vazgeçilmez baharatlarıdır. Öldürmeyen her sıkıntı, bir rehberdir. Bazılarını öngörebiliriz, onlar önümüzdedir; bazılarını öngöremeyiz, onlar arkamızdadır. Arkadaki sıkıntılar, ya bizim bilgi ve irfanımız dışında kalmıştır ya da biz onları bir şekilde ciddiye almamışız veya ötelemişizdir.

Kişi ve toplum olarak, ötelediğimiz, görmek istemediğimiz, belki de altından kalkma cesareti gösteremediğimiz bir takım sıkıntılarımız var. Ben bunlara “dinsel”, “kinsel”, “cinsel” açlık diyorum.

Gerçek anlamıyla açlık, midenin doyma ihtiyacı hissetmesidir. Açlık, önemli bir dürtüdür; insanı yönlendirir, şiddet ve sürekliliğine göre dinden, imandan bile çıkarabilir. Açlık çeken mide gibi, bu hissi yaşayan her uzuv mutlaka doyurulmalıdır. Doyurulmayan herhangi bir uzuv, bütün bedeni, organizmayı esir alma gücüne sahiptir. Siz bunu hem kişi hem toplum perspektifinden düşünebilirsiniz.

Din, hem sosyolojinin hem psikolojinin konusudur. Varlığını uykuda bile hissettiğimiz, soyut uzvumuzdur. İnanma, inandığını yaşama ve yaşatma ihtiyacımızın sosyo-psikolojik adı, dindir. Ne kadar insansak o kadar dindarızdır. İnsan olmak ve kalmak, dindar olmak ve kalmak, ortaya koyduğumuz davranışın, düşüncenin, değerin ne kadar insani ve dini olduğunu bilmek, hem hakkımız hem görevimizdir. Bilme hakkı fıtri, görevi mecburidir. Bundan kaçış mümkün değildir, aksi halde bünye tepki verir. Bünyenin tepkisi, sosyal kaosun habercisidir.

Dinsel açlığımızın ne kadar farkındayız? Bu açlığımızı nasıl gideriyoruz? Dini açlığımızı gidermede beslendiğimiz kaynakların ne kadarı doğru, ne kadarı GDO’lu? Bünyeye zarar veren besinlerin, sağlıklı olduğunu hiçbir diyetisyen iddia edemez. Peki dini açlığımızı gidermede kullandığımız bilgiler ve ameller, bizi niçin ihya, inşa etmek yerine ifsat ediyor? Sorun nerede, bünyemizde mi, bu besinleri işleyenlerde mi, kaynakta mı? Dost ve akrabalarımla artık siyasi ve dini konuları konuşmuyorum. Fert ve toplum olarak konuşmalarımızda dini açlığımızı gideremediğimiz gibi, kavgalaşıyoruz. Ölenin de öldürenin de şehit olduğunu iddia etmek, dini bir depresyondur.

Bataklıktan beslenen sinekler gibi oldu insanlarımız. Ön yargılı olmak, herkesi kendimize düşman, parazit, rakip görmek hayat algımız haline geldi. Kin, öfke doğru yer, zaman ve kişiye karşı olursa bir anlam ifade eder. Ancak kendini ve kendi dışında herkesi kendine düşman görmek, paranoyak, şizofrenik ruh hali olsa gerek. Dostlarımızı çıkarcı, esnafı yalancı, sanatkârı sahtekar, üreticiyi hilekar, sürücüyü terörist, farklı düşüneni bölücü, siyasi eleştiri yapanı vatan haini olarak yaftalamanın nedeni mutlaka düşünülmeli, bunun için gerekli tedbirler alınmalıdır. Kin, nefret, öfke her şeyden önce kişinin kendisine zarar verir. Bir toplumda düşmanlığa dayalı haberler, programlar reyting yapıyorsa, her farklı değerlendirme bir cepheleşmeye yol açıyorsa, insanlar mutluluğu kavgada buluyorsa, başarı ve ayakta kalmak için düşmanlığın gereğine inanıyorsa, kin tutmanın açlığını çekiyorsa sözün bittiği yerdeyiz demektir.

Kainatın sahibi, canlı türünü neslin devamı için iki cinse ayırmış: Dişi ve erkek. İki cinsin sağlıklı ilişkisi, canlı türünün mutluluğu için de en önemli şart. Bu ilişkinin, dünyada ve ülkemizde sağlıklı yürüdüğünü söylemek zor. Bu konuda cinsel ifsat ile açlık, iç içe. Her iki durum da eğitimi, kontrolü, kanunları gerekli kılıyor. Alıcısı olan malın satıcı da olur, ticaretin kuralıdır. Cinsellik konusunda arz ve talep ilişkilerinin sağlıklı yürümediğini, fıtrata müdahale edildiğini, söylemek durumundayız. Taciz, tecavüz, sarkıntılık, sapıklık gibi kavramlar insanlığın ancak çirkin ve aşağılık yüzünü anlatmak için kullanılabilir. Bu sözcüklerin medyada, adli ve sosyal hayatta sıkça kullanıldığını görüyoruz. Cinsel açlığın tatmini için bu tarz eylemlere başvurulması, insanımızın yüzkarasıdır.

Her açlık, meşruiyet içinde, yeterince miktarda tatmin edilmek zorundadır. İnsan donanımı bunu gerekli kılar. İnsan, insanın kurdu değil, mutluluk aracıdır hakikatte. Dünya gerçeğine sömürgen iştahla,  kapitalist gözlükle bakanlar, her değeri kazanç aracı gördükleri için bir tarafta açlık, bir tarafta tokluk iklimi oluşturuyor, iki tarafın insafsız kavgasıyla egemenliklerini devam ettiriyorlar.

Bu acımasız oyunun figüranı olmak, bu oyunu oynak zorunda değiliz. Din, insan içindir; insani olmayı, doğru bilgiyi gerektirir. Din hokkabazlarına ancak cahiller paye verir. Kin, içimizdeki müthiş enerjidir, doğru yönlendirilmeli, terbiye edilmelidir. İstismara açık bu duygumuz, kontrolsüz bırakıldığında atom bombasından daha tehlikelidir. Cinsellik, bir bakıma cinsler arasındaki muhabbettir, dayanışmadır, bereket enerjisidir; ancak kendi amacı dışında kullanılırsa, insanı hayvanlaştıran dürtümüzdür. Yer, zaman, miktarda dini ölçüler göz ardı edilirse, insanın hem kendisine hem karşıt cinsine saygısı kaybolur, kendi utancı olur.

İnsan olmak elimizde değildi, dünyada insanız.  Açlığımızı da tokluğumuzu da iyi ayarlarsak, azı karar çoğu zarar dersek, doğru kaynaklardan beslenirsek insan kalmanın şükür ve sevincini yaşayacağız. Ölçü var, tat var; iyi niyet var, çözüm var. Kötüler, kötülere layık. Eşeklerin göremeyeceği tarafa bakalım.