31.6 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 29, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 515

Mevsimin Adı, Sonbahar…

Mevsimlerin en hüzünlüsüdür! Renklendir desen bu mevsimi; ona en yakışanı sarısıyla, kırmızının her türüdür…”

Hazan mevsimine adını verir, sararmış rüyaları anlatır sonbahar! En çok da bu mevsimde hatırlanır duygu dolu solgun anılar! Ama ne hatırlanırsa hatırlansın; çoğu acıyla anılır, son demde kalmış nice sevgiler, nice aşklar…

Vedanın sesidir yankılanan kulaklarda!

Nice ayrılıklar kalır giden yılların ardında.  Hayat dersin, dört mevsim dersin, ilk nefesten sonra bakışlarla, duyuşlarla, dokunuşlarla, tadışlarla yaşarsın her ne olduysa…

Rengârenk hisler sarar her yanını yumak, yumak. Her yumak ayrı bir sevgi, ayrı bir acı sunar kucak, kucak. Sanırsın ki, her duygu ayrı bir güzel, ayrı bir sıcak. Ama o duyguların rengi de bu mevsimde soluktur. Yakınlaşırlar sanırsın, uzakta kalırlar çok uzak…

Ağaçların dili olur, gövdesine dolanan ilk rüzgâr.  Kalbin derinliklerinde saklanır o aşk dolu bakışlar. Bedenini bir ürperti sarar! Anıların canlanır, bir anda gözlerin parıldar. Ama çok geçmeden solar, sararıp dökülürler yaprak, yaprak…

Bu mevsimde veda eder yaşamın her rengi. Önce yeşili gider, sonrasında mavisi… Kirpikleri ıslatır sevdanın ilk hecesi, sonrasında ise ruhuna saplı kalır vedanın o sapsarı gölgesi…

Baharın ilki bitmiş, yazın sıcağı da gitmiştir artık. Rüzgârın ıslığıdır onu ilk anlatan. Renklerinin sarısıdır, her yanımızı saran. Sonrasında yağmurun sesi gelir… Aslında yaprak yağmuruyla başlar, toprağın kokusuyla yayılır, ardında nice ayrılıklar kalır, ömrümüzle biter sonbahar…

Mevsimlerin en hüzünlüsüdür! Renklendir desen bu mevsimi; ona en yakışanı sarısıyla, kırmızının her türüdür…

Aylar önce uzayan günün aydınlığına sevinirken bizler… Uzayan gecelerin hüznü kaplar içimizi. Hüzzam makamına döner günün coşkusu şimdi.

Acının bir başka adıymışçasına sonbahar, takvimlerden söker alır nice sevinç çığlıklarını, gömer suskun yüreklere…

Özellikle ülkemizin son döneminde yaşanan onca gerçeğini acımasızca çarpar yüzümüze…

Bir bakarsınız doğanın feryadına ses verir kırlangıçlar; bir sonraki bahar yerinde bulamayacağı yeşilin acısını anlatır feryat figan…

Sert bir sonbahar rüzgârının acılı uğultusu duyulur! Ormanın yok olan/edilen feryadıdır bu duyulan! Neden, neden beni kestiniz, yaktınız, yok ettiniz? Dercesine kızgın ve çaresiz…

Yazlıkçıların kapatıp gittiği kimi evlerin verandalarından ‘tekirin’, ‘sarmanın’ miyavlaması, mırıltıları gelir, yalnızlıklarını anlatırlar; yoksul ve terk edilmiş!  Sonrasında onlara eşlik eder, sokağa bırakılan ‘çomarın’, ‘maçonun’ acılı havlamaları…

Leylekler, Çulluklar çoktan güneyin sıcağına kanat çırpmışlardır artık… Geride sadece çalı, çırpıyla bezeli yuvaları, bir de meraklı çığlıklarıdır kalan! Ya sonraki yıl, onlara kucak açan sulak alanları, yuvaları döndüklerinde olmazsa diyerek?

Ve…

Bizlerin, ülkemizin son döneminde yaşadığı onca olaya da eşlik eder sonbahar. Dedim ya, hazan mevsimidir o, hep acıları anlatır!

Yurdumuzun çevresini savaşın ateşi sarmış! Hayata tutunmak adına milyonlarca Suriyeli göçmen; ülkemizin çeşitli illerine dağılmış! Özgürlüklerinin bedeli ağır olmuş, binlercesinin hayatı Ege’nin serin sularında sonlanmış!

Kumsalın ıssızında yatan Aylan bebeğin cansız bedeni, vatanları yakılıp, yıkılan o insanların simgesi olmuş, dünyanın vicdanına kazınmıştır sanırsın. Yerküre hatırlar ama çoğu ülkenin vicdanı dahi hatırlamaz!

Bitmeyen terör belasının acıları da yansır bu mevsime. Şehitlerimizin acısı sarmıştır her yanımızı. Yürekleri dağlanmış anaların duyulur acılı feryatları…

Babaların omuzları çökük, dudaklarında ‘vatan sağ olsun’ sözleri… Bir daha dönmeyecekler ki o yiğitler, sonsuzluğa çıktıkları yoldan geri… Eşlerin, sevgililerin, evlatların, umutları, hepsi yok olup gitmiştir, kaybolmuştur sevdaları. Sadece yüreklerimize asılı kalmıştır geride kalan hatıraları…

Ülkemde mevsim sonbahar; aylardan Eylül olmuş, Ekim olmuş ne fark eder? Sonbahar yağmurlarına eşlik eder acının gözyaşları…

Nedense, çoğu kez bu mevsimde giderler sevenler, sevilenler… Ama her defasında bu renk armonisinin hüznüyle, sonbaharın o hüzzamlı sesiyle veda ederler.

 

 

Yarattığınız Ekosistemin Sonucu Bunlar

Suriye’de yapmakta olduğumuz “Barış Pınarı Harekâtına” destek veren ülkelerin sayısı maalesef bir elin parmakları kadar: Macaristan, İspanya, Katar, Pakistan, Azerbaycan.

Buna karşılık ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İsveç, Hollanda, Danimarka, Finlandiya, Kanada, Mısır, Lübnan, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, İran, Irak, Fas, Tunus, Cezayir, Yemen ve daha birçoğu Türkiye’yi kınayan ülkeler safında buluştular. Rusya ise tarafsız kalmayı tercih etti.

Kınamadan da ötesi, Almanya ve Fransa’nın silah ambargosu kararı silahlı kuvvetlerimizin gücünü kısıtlaması açısından oldukça önemli. ABD’nin F-35’lerimizi vermeme kararına ilave olarak yeni yaptırımlar da uygulayacağı açıklandı.

En acı olan üç tepkiden biri Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ortadoğu politikasının temelini teşkil eden Filistin’in Türkiye’yi kınayanlar kervanına katılmasıydı. Daha yeni, 23 Eylül’de Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD’de BM salonunda konuşmasında, Türkiye’nin mesajlarını dünyaya anlatmak için kullanabileceği sürenin yarısını İsrail’e tepki ve Filistin’e destek mesajlarına ayırmıştı.

Acı olan tepkinin ikincisi, kralı öldüğünde bayraklarımızı yarıya indirip, üç gün yas tuttuğumuz S. Arabistan‘ın kınamasıydı.

Üçüncüsü de, KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın talihsiz açıklaması idi. Türkiye’nin “Barış Pınarı Harekâtı”nı ve 1974’teki “Kıbrıs Barış Harekatı”nı da eleştiren beyanatı yüreğimizi acıttı. Akıncı’ya Erdoğan ve diğer yetkililerden sert tepkiler verilmesi neyi düzeltir ki?

Bir zamanlar Cumhurbaşkanının en yakınlarından duyduğumuz bir savunma vardı: “Değerli Yalnızlık” diye. Diplomaside yalnızlığın değerli olması söz konusu olamaz. Mademki dünyada sözü geçen bir devlet olmak istiyorsun, dostları çoğaltıp, düşmanları azaltmanın yolunu bulmak zorundasın.

Karar Gazetesi’nde Taha Akyol haklı olarak soruyor:

“Batı’da her zaman Türkiye’nin karşıtları oldu; ama daima kuvvetli taraftarları da vardı. Şimdi niye yok? Amerika’da Ermeni tasarılarını durduranlar, Avrupa’da 2004’te Türkiye’ye AB yolunu açanlar şimdi nerede?

Türkiye’ye senede 20 milyar dolar yatırım sermayesi girmesini sağlayan güven niye azaldı?

Türkiye, Ekim 2008’de BM Güvenlik Konseyi geçici üye seçiminde 192 devletten 151’inin oyunu alarak diplomatik bir zafer kazanmıştı! Bugün yanımızda kaç ülke var?”

*********************************

Ekosistem

Ekosistem, bir bölgedeki canlılar ile bu canlıların etrafındaki cansız varlıkların birbirleriyle ilişkilerinden meydana gelen, süreklilik arz eden bir sistemdir. Bir başka deyişle ekosistem; hayvanlar ya da bitkiler ile hava, toprak ya da güneşin birbiriyle olan etkileşimi anlamına gelmektedir.

Bu ekosistemin içinde en önemsiz gördüğünüz varlıkların bile bütün içinde oynadığı rolü zannettiğimizden çok fazla olabilir.

Çok bilinen bir örnektir, komünist lider Mao’nun ekosistemi dikkate almayan bir uygulaması Çin’de bir felakete sebep olmuştu.

Mao büyük bir tarım toplumu yaratmak istiyordu. Bu yüzden 1958’de tarlalara zarar veren serçeler ve haşerelere karşı seferberlik ilan etti. Kitlesel güçleri harekete geçirdi ve Devlet tarafından serçe öldüren vatandaşlara çeşitli ödüller verildi. İki milyar serçe öldürüldü.

1960 baharında tarlaları böcekler bastığında Çinli liderler öldürülen serçelerin böcekleri yiyerek aslında faydalı olduğunu fark etti. Mao serçeleri ‘düşmanlar’ listesinden çıkardı. Fakat artık çok geçti.

Ekosistemin alt üst olması ve tarlaların zarar görmesiyle üç yıl sürecek “Büyük Kıtlık” başladı. Büyük kıtlık boyunca en az 20 milyon kişi açlıktan hayatını kaybetti.

*********************************

Devletin Ekosistemi

Devlet denilen organizasyon da sürekli birbirleriyle etkileşim halinde olan özel ve tüzel kişilerden oluşur. Zaman içerisinde tıpkı canlı ve cansız varlıkların birbirleriyle etkileşimi gibi bir ekosistem yaratır.

Türkiye’nin ekosistemi Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesinin oluşturduğu iklimde, tarihi birikimden gelen kurumlar ve kurallar ile çağdaş dünyadan aldığımız etkileşimin eseri olan kurumlar ve kuralların bileşimi olarak ortaya çıktı.

Bu sistemin yarattığı devletimizin gücü ve etkinliğini yeterli bulmuyorduk. Daha iyisini istiyorduk.

Son 17 yılda iktidarı Erdoğan ve AKP’ye verdik. Onlar da devletimizin mevcut ekosistemini değiştiren önemli kararlar aldılar ve uyguladılar.

Mao’nun serçelere karşı açtığı savaş gibi, Ekosistemimizi oluşturan kurumlar ve kuralların bir kısmını tasfiye ettiler, bir kısmını köklü biçimde dönüştürdüler.

Bugün ekonomik alanda çöküntüye doğru gidişimiz, devletin temeli olan adalete hasret kalışımız, eğitimde son sıralara düşmemiz, dış politikada yalnızlığımız birer sonuçtur. AKP’nin ekosistemimiz üzerinde hoyratça yaptığı değişimlerin birer sonucudur.

Her bir alandaki olumsuz sonucun diğer alanları da olumsuz etkilemesiyle derinleşen birer sorunlar yumağı oluştu.

Dış politikada Dışişleri Bakanı  Çavuşoğlu‘nun bile şaşırdığı bir yalnızlık içindeyiz: “Gelen tepkilerin bir kısmını bekliyorduk, bazıları sürpriz oldu. Bu kadar PKK sevdalısının olduğunu bilmiyorduk…”

Yok yere Hollanda, Almanya, Mısır, İsrail ile yaratılan kavgalar, dış politika konularını iç politikada kullanma alışkanlıkları, Esad rejimi ile anlamsız düşmanlık, Şam’da Cuma namazı kılma hayalcilikleri, devlette liyakat yerine parti sadakatinin esas alındığı kadrolaşma ile yaratılan ekosistemin sonucu bizi niye şaşırtıyor ki?

Suriye’deki gelişmelerin Türkiye lehine olması için sadece askeri harekât yetmeyecektir. Mahir ellerde yürütülen ince bir diplomasiye ihtiyacımız var.

Devlet kadrolarında Cumhurbaşkanına bile yanlışlarını anlatabilecek cesarette ve dışarıya karşı böyle ince diplomasiyi yürütecek maharette eller kaldı mı acaba?

AKP’nin yarattığı ekosisteme bakıyorum. Üzgünüm, diplomatik başarının askeri zaferden daha zor olacağını öngörüyorum.

 

 

Susuyorum

 

Sağır yara diyorsun ya
Say ki ağır yara
Kabukmu bağlar
Geçer mi sanki
Teyelle tutturulmuş çocukluğum büyüklüğüme
Anneeeeeeeee dedikçe sökülüyor…..

Korkak alıştırmadım ben kalbimi
Seviyorsam da dedim
Sövüyorsam da dedim
Demediklerim fazladan olur
Sözü gümüş, sukutu altın say

Nankörlüğün çetelesini tutmuyorum
Kime güvensem gözüm yanıyor
Sızıyorum usulca şiire
Sağır yaram da, ağır yaramda
Kan kaybediyor, susuyorum

zeytin kelimeler

 

 

Siz Olsanız Ne Yapardınız?

I.               Olay

 

Elektrikli bir tramvay kullandığınızı varsayalım. Tramvayla yaklaşık 100 km.lik hızla seyir halindesiniz. Birden bire yolunuzun üzerinde raylarda 5 işçinin çalıştığını görüyorsunuz. Hemen frenlere asılıyorsunuz ancak frenler tutmuyor. Eğer o 5 işçiye çarparsanız hepsinin öleceği kesin. Tam o sırada sağ tarafa doğru ikinci bir hat olduğunu görüyorsunuz ancak o hat üzerinde de 1 işçi çalışıyor. Önünüzde iki seçenek var. Şayet tramvayı sağ taraftaki raylara çevirirseniz 1 işçi ölecek. Eğer düz devam ederseniz 5 işçi ölecek. Doğru olan tercih hangisidir? Siz hangisini tercih ederdiniz?

 

II.             Olay

 

Bu defa tramvayı kullanan değil, sadece seyircisiniz. Bir köprünün üzerinde durmuş

tramvay hattını seyrettiğinizi varsayalım. Siz hattı seyrederken karşıdan bir tramvayın geldiğini ve yine tramvayın az ilerisinde 5 işçinin çalıştığını görüyorsunuz. Vatman frene basıyor ama frenler çalışmıyor ve tramvay 5 işçinin üzerine doğru ilerliyor. Tam bu esnada köprünün üzerinde hemen yanı başınızda oldukça şişman bir adamın olduğunu görüyorsunuz. Şişman adamı köprüden aşağı itip tramvayın önüne düşmesini ve tramvayın şişman adama çarpıp durmasını sağlayabileceğinizi fark ediyorsunuz. Eğer böyle bir şey yaparsanız şişman adam ölecek ama 5 işçinin hayatını kurtaracaksınız. Böyle bir durumda 5 işçinin hayatını kurtarmak için o şişman adamı köprüden aşağı tramvayın önüne iter miydiniz?

İlk olayla ikinci olay arasında ne gibi farklar bulunmaktadır? İlk olaya verdiğiniz cevapla ikinci olaya verdiğiniz cevap arasında fark var mıdır?

 

III.           Olay

 

Acil serviste görev yapan bir doktor olduğunuzu varsayın. Önünüze bir tramvay

kazasında yaralanmış 6 tane yaralı geliyor. 5 kişi orta seviyede yaralı, 1 tanesi ise ağır yaralı ve yaralanma seviyesi bütün gün mesainiz ona harcayarak sadece ona müdahale etmenizi gerektiriyor. Fakat, bütün mesainizi bu 1 yaralıya müdahale etmek için harcarsanız diğer 5 yaralı ölecek. Öte yandan, durumu nispeten daha iyi görünen diğer 5 yaralıya müdahale ederseniz bu defa durumu daha ağır olan o 1 yaralı ölecek. O 1 kişiye müdahale edip onu mu kurtarırdınız yoksa 5 kişiye müdahale edip o 5 kişiyi mi kurtarırdınız? Sizce hangisi daha doğru?

 

IV.           Olay

 

Yine bir doktor olduğunuzu varsayalım ama bu defa organ nakli alanında uzman bir

cerrahsınız. Hayatta kalabilmeleri için organ nakline ihtiyacı olan 5 tane de hastanız var. Biri kalp, biri böbrek, biri akciğer, biri karaciğer ve beşincisi de pankreas nakline ihtiyaç duyuyor. Ama bu hastalar için bir türlü donör bulamıyorsunuz ve her geçen gün ölüme bir adım daha yaklaşmalarını izliyorsunuz. Derken, hastanenin yan odasında check-up için gelmiş son derece sağlık bir adam olduğunu öğreniyor ve bu son derece sağlıklı adamın organlarının sizin 5 hastanız için uyumlu olduğunu görüyorsunuz.

Soru şu; bu son derece sağlıklı adamın organlarını alarak ölümüne sebep olup, o 5 hastanın hayatını kurtarır mıydınız?

 

 

Devletin Bekası (!)

 

Bu farazi olaylar ABD’li siyasi filozof Michael J. Sandel’ın Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Adalet: Yapılması Gereken Doğru Şey Nedir? (Justice: What’s The Right Thing To Do?) konulu ders anlatımlarından alıntılanmıştır. Bu dersleri https://youtu.be/kBdfcR-8hEY linkinden izleyebilirsiniz.

Toplumun yararı için bireyin haklarının özellikle de yaşam hakkının ihlal edilip edilemeyeceği meselesi tarih boyunca tartışılmıştır. Hatta bu mesele çok büyük toplumsal olayların ve trajedilerin yaşanmasına neden olmuştur. Osmanlı’da bir gelenek olarak başlayıp Fatih zamanında kanun haline getirilen “Devletin bekası için karındaşın katli vaciptir” hükmü bu trajedinin en etkili örneklerinden biridir.

Nitekim Cumhuriyet döneminde ve hatta zamanımızda bile “devletin bekası” için bireysel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması hatta doğrudan yaşam hakkına müdahale edilmesi son derece normal görülebilmektedir. Tarihimiz boyunca “devletin bekası” gerekçe gösterilerek binlerce belki de milyonlarca masum insanın hayatlarının devlet eliyle mahvedilmiş olması bir Türkiye realitesi olarak önümüzde durmaktadır. Özellikle darbe dönemlerinde bu tür hak ihlallerinin son derece yoğun olarak gerçekleştirildiği hepinizin malumudur.

Burada yorumu kısa keserek şu soruyu sizlerin vicdanlarına havale ediyorum; Devlet ve/veya genel olarak toplumun bütün fertleri uğurlarına masum bir insanın hayatının feda edileceği kadar değerli midir? “Devletin bekası” ve/veya toplumun genel huzuru için masum bir insanın hayatının mahvedilmesi yahut masum bir insanın hayatına son verilmesi sizce doğru mudur? Devletin bekası ve/veya toplumun genel huzuru için feda edilen o insan siz kendiniz veya sizin bir yakınınız (çocuğunuz, eşiniz, anneniz, babanız, kardeşiniz vs.) olsaydı cevabınız değişir miydi?

 

 

Ö z e l l e ş t i r m e (2)

Nasıl ki eşeğe semer vuran çok olur.

Kendisini -dilim varmıyor ama- eşek yerine koyana,

Semer vuranın çok olacağı da acı bir gerçektir.

İşte resmiyet, sanki şunu demek ister gibidir:

Benin insanım kendini idare etmekten acizdir!

İdaresi yabancıların eline geçmeli!

Benim insanım, beceriksizdir!

Onu becerikli yabancıların /

Ecnebilerin boyunduruğuna

Vermek gerek!

Benim insanım dürüst değildir!

Doğru iş yapmaz!

İşinin hakkını vermez!

Öyleyse işleri; işlerini sağlam yapan

Yabancılara emanet etmek;

İnsanımızı onların tasarruf

Ve çalıştırmasına tevdî etmek

En çıkar yoldur!

İşte bu yersiz gerekçeler,

İşte bu haksız sebepler; resmiyeti,

Sonu şaibeli, bir çıkmaza sürüklemekte.

Kimi basın organları ise bunu körüklemekte.

Nefsine ve kendine güvensizliğin süflî / bayağı / aşağılık savunmasını

İftiharla yapmakta ve yapmayı sürdürmektedirler!

 

Pupa yelken yol alıyoruz; pusulamız özelleştirme

Yular takılsın istiyoruz, olsun diye köleleştirme

 

Ortada yok, ne yeni bir yatırım, ne de bir iş yeri

Olanı peşkeş çekiyoruz, yok pahasına değeri

 

Sanki var ellerinde, yolda bulunmuş bir vatan

Ecnebi girmiş sıraya, soruyor yok mu satan

 

Resmiyet, millî serveti vermeye, ta dünden râzı

Farketmiyor onlar için, ha çoğu gitmiş ha azı

 

Adamlar, daima mağlup olmuşsa da, asırlarca meydanda

Ne gam diyorlar, şimdi galibiz ya, nasılsa masa başında

 

Özelleştirme, almış başını gidiyor

Millî hassasiyet, el değdirmem ha diyor

 

Özelleştirmeye, artık de hayır

Öz eleştiriye de, vakit ayır

 

Değil bu, özelleştirme

 

 

Yazar ve hukukçu HİCRAN GÖZE Hanımefendi, Müteveffa eşi ERGUN GÖZE’yi Anlatıyor:

Oğuz Çetinoğlu: Merhum Eşiniz Ergun Göze, ‘Bâb-ı Âli’nin son şahini‘ olarak anılırdı. Aile reisi olarak nasıl tavsif edersiniz?

Av. Hicran Göze: Bu şekilde anıldığını hiç duymadım. İlk defa sizden duyuyorum. Bana sorarsanız hayatının son yıllarında “Bâb-ı adi” diyerek andığı o yokuşun kurbanıydı. Sağdan olsun, soldan olsun yediği darbelerle çok yıpranmıştı. Hele sağdan yediği darbeler ve aldanışlar… “Sevgili okuyucu, kendi aldanışım umurumda değil. Fakat vatanın, milletin aldanışı hele Allah’ı bile kandırmaya çalışanların maneviyatımıza verdiği zararlar… Bugün bile ızdırabımın kaynağı o…” diye yazarak sık sık okuyucusuna seslenişi aslında çaresizliğinin ilânı gibiydi. Peyami Safâ, Cemil Meriç ve Necip Fazıl’ı “Üç büyük Mustarip” diyerek kitaplaştırmıştı. Bu kitabı okuyan Mehmet Nuri Yardım’ın “dördüncü mustarip” Ergun Göze’dir deyişi çok yerinde bir tespittir. Mustafa Miyasoğlu’nun “Biyoğrafi Analiz” mecmuasında çıkan “Ergun Göze-Farklı Bir Yazar Portresi” başlığını taşıyan yazısı ise eşimin karakterinin çok önemli noktalarına parmak bastığı için bazı kısımlarını size nakletmekte fayda görüyorum

Temelde bir politikacından çok kültür adamı olduğu için Ergun Göze’nin yazılarında hak ve hakikat taraftarlığı dışında belli bir topluluğa ait tarafgirliği, partizanlığı ve elbette hiçbir davanın kör taassubunu göremezsiniz. Zekâsı buna izin vermez. Onun için bütün sağ ve sol partilerin kör taraftarları ile üst yöneticilerinin Ergun Göze’den hoşlanmaması tabii. Bunun için Demirel’den Erbakan’a kadar bütün politikacılar ondan uzak durmuştu. 12 Eylül konseyi de onun siyasete girmesini istememiş; adaylığını veto etmişti.

Bence eşimin nasıl bir aile resi olduğu Mustafa Miyasoğlu’nun çizdiği bu portrede ayan beyan ortaya çıkmaktadır. Sizin de malûmunuzdur ki bir ideali ve davayı sahiplenmiş insanların aile reisi olarak vazifelerinde muhakkak aksamalar olacaktır. Ama aynı ideali ve davayı benimseyen bir hayat arkadaşının desteği o eksikleri ve aksamaları hiç hissettirmeyecektir. Ben de elimden geldiği kadar bunu yaptım. Bana ve çocuklarına gösterdiği alâka ve muhabbete ise hiçbir şey engel olmamıştır             

Çetinoğlu: Diğer bir özelliği ‘Doğrucu Dâvut‘ olması idi. Bu özelliği sebebiyle dostluk ilişkilerinde problemleri oluyor muydu?

Av. Göze:Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.” Diye bir söz vardır.   Eşim son nefesine kadar taşıdığı bu vasfı yüzünden çok acı çekmiştir. Manen ve maddeten… Bütün kapıların yüzüne kapatılması, o kapıların daha önce kendisi tarafından sahiplerinin yüzüne çarparcasına kapatılmasından da kaynaklanır. Onun bu vasfı tabii ki dostluk ilişkilerinde zorluklara sebep olmuş, hele eski dostlarla çeşitli sebeplerle yollarının ayrılması eşime çok acı çektirmiştir. “Bulunmuş Defterden Cuma Düşünceleri” adını taşıyan kitabında bu acıların izlerine çok rastlanır.

Çetinoğlu: Makalelerini ve kitaplarını yazarken nasıl bir ortama ihtiyaç hissederdi?

Av. Göze: Çok kolay yazardı. Ortam sakin olsun gürültülü olsun hiç farketmezdi. Aslında fıkrayı ve makaleyi önce kafasında yazardı. Bir dost ziyaretinde, açık havada bir yürüyüş esnasında “Eve dönelim artık” dediği anda fıkranın kafasında hazır olduğunu hemen anlardım. Acelesi onu kaybetmeden yazıya dökmesinden kaynaklanırdı. Sevdiği bir şarkının ve müziğin refakatinde yazdığı da çok olurdu. Bence Peyami Safâ’dan sonra gelen en başarılı fıkra yazarıydı.

Çetinoğlu: En çok sevdiği şahsın, rahmetli Fethi Gemuhluoğlu olduğu biliniyor. Dostluk anlayışı hakkındaki düşüncelerinizi lutfeder misiniz?

Av. Göze: Eşim için dostluk her çeşit menfaatten uzak bir sevginin ve bağlanışın ifadesiydi. “Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktı… Fethi ağabeyi Karadeniz Kıraathanesi’nde tanımıştı. O mekân inançları, fikirleri bir olan gençlerin toplandığı yerdi. Fethi Gemuhluoğlu ağabey’in söylediği gibi İmalât hatası olan bir gençliğin, İmalât hatası olmayan bir gençliğin karşısında kuvvetlenmeye çalışan bir gençliğin… Orada kimler yoktu ki… İlerdeki yılların vatanına dost kişiler… Prof. Dr Recep Doksat, Prof Faruk Kadri Timurtaş, Şair ve milletvekili Nurettin Özdemir, eşimi oraya götüren, Fethi Gemuuoğlu ile tanıştıran Şair, gazeteci, yazar, Milletvekili Gökhan Evliyaoğlu, Prof. Dr Muharrem Ergin, Milletvekili aynı zamanda yayıncı İsmail Dayı, Darülaceze’nin unutulmaz müdürü Hilmi Şener, Avukat Ahmet Çavdaroğlu, Erzincan Belediye başkanı Nedim Muratoğlu, Sümerbank’da görevli Şinasi Özatalay, Bankacı Ali Hatipoğlu…

Fethi Gemuhluoğlu Ergun Göze’nin tasviriyle “Çantası, koltuğunun altı, pardesüsünün cepleri gazete, dergi ve kitaplarla dolu, şişman, kalın gözlüklü, çok zeki, eskilerin tabiriyle hoşgû, çelebi bir insandı.” Eşim işte bu insanla, insan denen varlığın çok değişik örneklerinden biri olan bu insanla onun gerçek âleme göç etmesine kadar efsanevî bir dostluk yaşayacak, her dara düştüğünde onu yanında bulacaktı.   Eşimin Tercüman gazetesi ile birleşen kaderinde onun hissesi vardır. Ergun Göze’nin içinde bulunduğu büyük sıkıntı ile “Ağabey Tercüman’da yazmak istiyorum”demesiyle bir müddet sessiz kalmış, “Yahu Ergun can biz bunu nasıl düşünemedik” dedikten sonra Babıâli’de Sabah gazetesinde yazdığı yazılardan bir kaçını istemiş,  kendisini seven, sayan, Kemal Ilıcak’ın karşısına çıkıp “Oku bu yazıları” demişti. O zaman Ergun Gözesiz, Ahmet Kabaklı’sız bir gazete isteyen Nazlı Ilıcak daha sahneye çıkmamıştı tabii…

Vefatının arkasından yazdığı yazının başında bu satırlar vardır:” Kimde bir kıvılcım görse, o bir rahle körüğü gibi koşuyor, onu bir rahmet rüzgârıyla canlandırıyor, şevklendiriyor ve bir nâr-ı Beyza haline getirmeye çalışıyordu. Onun siyâseti bu idi. Siyâsetin üzerinde, siyâsetin dışında… Siyâsetten başka bir siyâset.” Bu büyük dostluk 1951 senesinde başlamıştı. Eşimin ifâdesiyle “1951 senesinde ukalâ bir Hukuk Fakültesi talebesi olarak rastladığım ve o günden beri, kıyamete kadar dost kalacağım Fethi ağabey…” diye âdeta yemin eder gibi onunla dost kalacağına söz vermişti… Ben ise onun “Ergun can! Bu millet Müslüman olmasına Müslüman, bunda hiç şüphe yok, ama bizim sandığımız kadar Müslüman değil galiba” Diye eşime seslenen o sıcak ve hüzün dolu sesini bazen duyar gibi olurum.

Çetinoğlu: Kitaplarından edinilen intibaya göre Ergun Göze’nin, ‘fikir adamı / mütefekkir‘ olduğu şüphesizdir. Gazeteciliğe yönelmesini nasıl yorumlamak gerekir?

Av. Göze: Gazetecilik aşkı eşimi çok erken, daha lise yıllarında esir almış bir duygudur ve son nefesine kadar da bırakmamıştır. Gazeteciliğe ilk adımı 1948-1949 yıllarında Sivas Lisesi’nde son sınıfta iken atmıştı. Lisenin idaresi tarafından desteklenen Bir duvar gazetesine cevap vermek için çıkarılmış, adı da kendisi tarafından konmuş “DARBE” gazetesiyle… Haksız yere saldırıya uğrayan bir arkadaşını korumak, onun namına cevap vemek için… Çorum Lisesi’nde de idarenin izni ile,  kendisinin hazırladığı bir gazetede de “Halk Dehası” adını taşıyan yazısı çıkmıştı. İlk gazete yazısı  Sivas’ta çıkan  “HAKİKAT” gazetesinde 1949’da yayımlanmıştı. İlk fıkrası ise 1965’te Babıali’de Sabah gazetesi’nde “Bismillah” başlığıyla çıkmıştı. Eşim bu olayları “Bu manada yazarlığım erken uç vermiş fakat geç başlamıştır. Fıkra yazarlığına başladığımda otuz dört yaşındaydım. Bunların Bab-ı Âli’deki kaderimle alâkası gitgide bana daha derin görünüyor” diye yorumlamıştı.

Çetinoğlu: Yaşasın Hatıralar‘ isimli kitabını, sizin ısrarlarınız üzerine yazdığını açıklamıştı. Hangi düşüncelerle ısrarlı oldunuz?

Av. Göze: Evet doğrudur. Ben çok ısrar ettim. Bıkmadan, usanmadan… Bizim insanımız bilhassa tarihe mâlolmuş, tarih yazmış kişiler bile hatıralarını yazma husunda çok tembeldirler. Israrımın tek sebebi bu meselede duyduğum hassasiyettir. Bir noktaya da temas etmeden geçemeyeceğim. Eşimin yaşadıkları, bana bile anlatmadığı olaylar dâhil bir kitaba sığmazdı. “Yaşasın Hatıralar” kitabı bu yüzden beni çok tatmin etmedi.

Çetinoğlu: Kitabı yazarken sıkıntıları oldu mu?

Av. Göze: Hayır olmadı. Kolayca yazdığına eminim. Çünkü muhteşem bir hafızası vardı. Çantasını, başındaki kasketini, beresini, otomobilini park ettiği yeri unutur ama yaşadıklarını olumlu, olumsuz hiç unutmazdı. Babası Ahmet Göze’nin on sekiz yaşında gönüllü olarak gittiği, dört seneye yakın süren Rusya’daki esaret yıllarını onun ağzından, hiç not almadan dinlemiş, yıllar sonra “Rusya’da üç esaret yılı” adıyla kitaplaştırmıştı.

Çetinoğlu: Bu kitabı sebebiyle tepki gösteren oldu mu? Oldu ise, siz ve merhum, nasıl karşıladınız?

Av. Göze: Tepki gördüğünü hiç hatırlamıyorum. Beğenenler çoktu. Bu beğenisini yazanlar ve söyleyenler de… Kitabın tanıtım toplantısı da çok güzeldi.  Kıbrıs’ın kahraman evlâdı Rauf Denktaş da gelmiş bir konuşma yapmıştı.

Çetinoğlu: Ergun Göze’nin gönül verdiği ve hatta hayatını adadığı ‘Türk Milliyetçiliği‘ kavramını yorumlar mısınız?

Av. Göze: Aslâ ırkçılağa bulaşmayan bir milliyetçilik… Türk’ün Müslüman olmadan da sâhip olduğu güzel vasıflarına hiç aykırı olmayan Müslümanlığı etle kemiğin bağlılığı gibi karıştıran bir terkip “TÜRK MÜSLÜMANLIĞI” …   Yabancılar bile kendilerinden birinin Müslüman olduğunu duyunca  “TÜRK OLDU” demezler miydi?

Çetinoğlu: Merhumun maddiyatla arası nasıldı?

Av. Göze: Bozuktu… Çünkü vakarlı insandı.  Bana ve çocuklarına çok şerefli bir isimden başka hiçbir şey bırakmadı. O isim bizlere yeter. Tabii kitaplarını ve hiç aktüaliteseni kaybetmeyen yazılarını da… Dede korkut “Vakar yiğidin rızkını azaltır” der. Vakarı, yani şeref ve haysiyeti hep en önde tutup lekelemeyişi Dede Korkut’un dediği gibi eşimin rızkını hep azaltmıştır. Işıl ışıl dünyalıklara hep arkasını dönüşü gurur değil vakar sahibi oluşundandı. Prensiplerinden biraz olsun fedakârlık edip o prensiplere uymayan basın organlarıyla anlaşabilseydi, muhalefet edeceğine iktidarları biraz okşasaydı hem kesesi tombullaşır hem de iltifatlara mazhar olurdu. Cenab Şahabettin’in “Yüksek yerlerde Kartala da yılana da rastlanır. Birisi o zirveye uçarak, diğeri ise sürünerek çıkmıştır.”sözü onun için söylenmiş gibidir. Kendisi gibi pek çok kişin uçmasına izin vermeyen bir toplumda o asla sürünmedi.

Çetinoğlu: Umûmî olarak, içerisinde olduğu Türk basınını nasıl değerlendiriyordu?

Av. Göze: Son yıllarında basını değerlendirmeye değer bulmuyordu.

Çetinoğlu: Ergun Göze’deki cevheri mayalayan aile büyükleri hakkında bilgi verebilir misiniz?

Av. Göze: Başta babası Ahmet Göze.., Oğluna yazdığı koskoca bir kitap olacak mektuplarıyla ve sohbetleriyle… Ergun Göze’deki cevheri işleyenler arasında bulunan aileden olmayan kişileri de ihmal etmemek lâzımdır.  27 Mayıs 1960’dan sonra, vefatına kadar süren arkadaşlıklarıyla Peyami Safâ’yı ve yirmi beş senelik dostu, ondaki cevheri gördüğü için o cevherin ziyan olmamsı için her fırsatta çabalayan dostların dostu  Fethi Gemuhluoğlunu da …

Çetinoğlu: Bir tarikatla bağlantılı olduğu hakkındaki söylemler hakkında neler söylemek istersiniz?

Av. Göze: Yakıştırmadır. Ergun “Göze ile elli beş yıl” kitabımda da yazdığım gibi eşim hiçbir tarikata mensup değildir. İkimiz de  mürşid makamında oturan, o makama lâyık kişilere hürmet ve muhabbet göstermişizdir. O kadar …  Diğer Allah dostlarına gösterdiğimiz gibi..

Çetinoğlu: Yazmak istemediği ve yazmaktan zevk-huzur doyduğu konular nelerdi?

Av. Göze: İnsanın ruhuna hitabeden, onu az da olsa bedeninden uzaklaştıran, içinde bulunduğu dünyanın kirinden pasından uzaklaştıran yazılar yazmayı severdi ve o yazılara iradesinin dışında da yöneldiği olurdu. Meselâ örnek vereyim “İslâm’a Selâm”, “Bulunmuş Defterden Cuma düşünceleri”, “Gözümle Gönlümle tanıdıklarım” kitaplarındaki yazılar… Bir de rahmetli Fethi Gemuhluoğlu’nun, “Bu yazılar okul kitaplarına konulmalı” dediği yazıları…

Çetinoğlu: Ergun Göze’li ve Ergun Göze’siz hayatınız hakkında neler söylemek istersiniz?

Av. Göze: Ergun Gözeli yıllar mücadele ve kavga yıllarıdır. Eşimin Vatan müdafaasıdır. Tek başına mücâdele ettiği Barış Derneği ve İstanbul barosu yüzünden evimizin de huzurunu kaybettiği yıllardır. Kızılların şerrinden korunmak için bazı kereler bir polisle beraber taam ettiğimiz yıllardır. Solcuların da kabul ettiği gibi sağın efsane gazetesi Tercüman’ın sesinin kesilişi de onu harab etmiştir

Ergun Göze’siz yıllar ise  “BÜYÜK  BİR  YALNIZLIK”  diye özetlenebilir.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim Efendim! Güzel hâtırâlarla dolu, sağlıklı ve huzurlu yıllar dilerim.

 

Av. HİCRAN GÖZE:

Yazar ve hukukçu. Yarım asırdır devam eden yazarlık hayatında pek çok önemli esere imza attı.

1931’de Kadıköyü’nde İbrahimağa Mahallesi’nde, Ruhsar-İhsan Gürsan çiftinin kızı olarak dünyaya geldi.  Çocukluğu, babasından ayrı olarak anneannesi Nigâr Hanım ve dayısı Basri Kayaman’ın himâyesinde, eski Kadıköyü’nün güzel ve nezih atmosferinde geçti. Kadıköyü’ndeki 35. Gâzi ilkokulunu bitirdikten sonra bir zamanlar Kızıltoprak’ta Zühtü Paşa’nın köşkü olan Kadıköy Kız Ortaokulu’nda birinci ve ikinci sınıfları okudu. Ortaokulu Zühtü Paşa’nın kızlar için yaptırdığı Kızıltoprak’taki taş mektep’te bitirdikten sonra gene aynı paşanın hayır eseri olan günümüzdeki adıyla Kenan Evren Lisesi’nde(Günümüzde Kenan Evren adı kaldırılmıştır)  lisenin birinci sınıfını bitirdiği sırada okulun kapatılması üzerine lise tahsilini Müşir Ahmet Ratip paşa’nın köşkü olan Çamlıca Kız Lisesi’nde tamamlayarak 1950 senesinde mezun oldu. Hayatına üvey baba olarak giren Avukat Burhanettin Güleryüz’ün fikrî yapısının şekillenmesinde payı büyüktür.

1950 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi. Sınıf arkadaşı olan Ergun Göze ile 1954’te evlendi. Fakülteden evliliğin araya girmesiyle ve anne olmanın yüklediği sorumluluk sebebiyle biraz gecikmeyle 1956 senesinde mezun oldu. Üç çocuğu,  beş torunu ve bir de torun çocuğu bulunmaktadır.

Bir dönem ‘Bâbıâli’de Sabah Gazetesi ‘nde imzasız olarak ‘Kadın ve Ev ‘ köşesini hazırladı. Hicran Göze’nin, ‘Yeşilay ‘, ‘Töre‘, ‘Büyük Türkiye‘, ‘Şadırvan ‘ ve ‘Kubbealtı Akademi’ mecmualarında yazıları yayınlanmıştır.

Gençlik yıllarında Yeşilay Cemiyeti Kadınlar kolu gibi birçok dernek bünyesinde aktif faaliyet gösteren Hicran Göze  çalışmalarına hâlen devam etmektedir.

Yayınlanmış eserleri: *O Bir Yetim İdi, *Sulh Peygamberi, *Kılıcın Hakkı (üç safhada Hz. Peygamberin hayatı), *Türk Kadını (Muhtelif mecmualarda çıkan yazıların toplamı), *İçkinin Kokusu, Sigaranın Dumanı ve Kadın (Uzun seneler Yeşilay mecmuasında çıkan yazılar), *Âyetler ve Kadınlar (Kadın konusundaki âyetleri inceleyen bir araştırma), *Zor Yılların Zor Kadını Halide Edip Adıvar (biyografi), *Mâverâdan Gelen Ses (Sâmiha Ayverdi biyografisi),  *Kadıköylü Yıllarım (hâtıra ), *Hüzünlü Bir Yolculuk – Mehmed Âkif (biyografi), *Bir Zamanların Kadıköyü’nde Edebiyatçılar ve Aşkları, *Ergun Göze ile Elli beş Yıl, *Yahyâ Kemal ve Atatürk

 

 

 

 

 

Gelenekçilerle Yenilikçilerin Türkçe-Osmanlıca ve Arapça Tartışması

1860-1870’li yıllarda medrese eğitimi çökmüştür. Memleket meseleleriyle alâkadar olanlar arayışlar içindedirler. Galatasaray Lisesi gibi Batı tarzı mektepler ve kolejler açılmaktadır. O dönemin ifadesiyle münevverler, eğitim kurumlarına öncelik verilmesi gerektiği kanaatindedirler. Karşılaştıkları ilk zorluk, ‘Osmanlıcanın imlâsı meselesi‘ olur. Çünkü bu dilin imlâ kaideleri ve lügati yoktur. Osmanlıca olarak adlandırılacak bir dilin olmadığı iddia edilince mesele alev topu hâline gelir. Arapça kelimelerden soyutlanan Türkçenin ilim dili olamayacağı, Osmanlıca imlâ için, Fransızcadan sesli harflerin alınması gerektiği, mevcut alfabenin yetersizliği, bunun yerine Ermeni veya Lâtin Alfabesinin alınması gibi uçuk teklifler ileri sürülür.

Emekli Yrd. Doç. Dr. Musa Aksoy, ikinci baskısı yapılan 16 X 23,5 santim ölçülerinde, 591 sayfalık eserinde, Osmanlıcayı müdafaa eden Hacı İbrâhim Efendi’nin mevzu hakkındaki makalelerini, makalelere verilen cevapları, cevaplara yapılan itirazları bütün teferruatı ile derinlemesine inceliyor.

Eser, Türk edebiyatında mühim bir yeri olan tenkit tarihini mercek altına alıyor. Müellif, esere sunuş yazısı yazan Prof. Dr. Rahmetli Ömer Fâruk Akün’ün ifadesiyle, ‘Ele aldığı konu ile ilgili hiçbir şeyin dışarıda kalmasına müsaade etmeyen bir titizlikle çalışmış, tam olabilmesi uğruna büyük emekler ve yıllar harcamıştır.’

Aksoy çalışmasına, Edebiyat-ı Cedide ve mensuplarına karşı en şiddetli tenkitleri yapan ve yazıları büyük ve devamlı münakaşalara yol açan Hacı İbrâhim Efendi’yi tanıtmakla başlıyor. O, 1826-1889 yılları arasında yaşamıştır. Osmanlıcanın çağındaki en üst seviyedeki âlimidir.

Müellif Aksoy, Hacı İbrâhim Efendi’nin hayatını anlatırken, çok geniş olarak eserleri ve eserlerinin muhtevâları hakkında bilgi vermektedir. (s: 27-51)

Günümüzde ekseriyetin benimsediği ve her vesile ile kullandığı; ‘Dil, insan kalabalıklarını millet hâline getiren aslî unsurdur.’ Şeklinde özetlenebilecek olan tezin mimarı ve müdafiidir.  Dil ortadan kalkınca milletlerin de yok olacağına inanmaktadır. ‘Ecdad yadigârı olan mukaddes dilimizin, sadeleştirme bahanesi adı altında değiştirmeyi vatana ihanetle aynı olduğunu‘ belirtmektedir. Nitekim Ömer Seyfeddin ve Ali Cânip Yöntem’in iyi niyetlerle başlattığı, Ziya Gökalp’in de desteklediği ‘dilde sadeleşme‘ hareketi, sonraki yıllarda ‘dilde tasviyecilik‘, daha sonra da ‘kelime uydurmacılığı‘na dönüşmüş, Türkçemiz problemler yumağı hâline getirilmiştir.  1920-2008 yılları arasında yaşayan Oksford Üniversitesi’nden emekli Türkçe profesörü Geoffrey Lewis’in, yazdığı esere isim olarak koyduğu ‘Trajik Başarı / Türk Dil Reformu‘ ifadesi, Hacı İbrâhim Efendi’nin haykırışlarından mülhem olsa gerektir.

Eser, 1000’li yıllarda âlimler arasında pek revaçta olan ve ‘cedel‘ olarak anılan, umûmuyetle hükümdarların huzurunda yapılan tartışma ve çekişmelere -bir miktar seviye kaybına uğramış olmakla birlikte-  mükemmel bir örnektir. Bu tartışmalarda, karşısındakinin düşüncelerinin noksan veya yanlış olduğunu ispat etmek suretiyle muhatabı susturmak başlıca gaye idi.

Müellif, eserini şu cümlelerle tamamlıyor:

Tartışmalar bir noktada medeniyet taraftarı olup olmama, batı medeniyetinden istifade edip etmeme meselesi şekline dökülmüştür. Bu meyanda Mithat Efendi, Belâgat-i Osmaniye tartışması sırasında Hacı İbrâhim’e verdiği cevapta telefon, mikrofon ve mitralyöz gibi teknikle alâkalı âletlerden bahsederek, bunların iyi bir lisana sahip olunmadan elde edilemeyeceği fikrini ileri sürmesine mukabil, Hacı İbrâhim Efendi; ‘Biz her şeyi Garb’dan alırsak terakki ederiz, bundan başka terakkiye tarîk yoktur‘ inancının yanlış olduğunu, insanların Allah’ın verdiği aklı ‘hüsn-i isti’mâl’ etmesi gerektiğini beyan edip, teknik icatların lisanla ilgisi bulunmadığını söyler.

Hacı İbrâhim Efendi’nin, basındaki bu lisan kavgalarının yanı sıra, büyük bir iddia ile öğretime başladığı Dârü’t-Talim Mektebinde de esaslı başarılar elde etmiştir. Burada uyguladığı yeni usûl, daha sonra hükümet tarafından resmî mekteplerde de tatbik safhasına konmuştur. Medreselerin on yılda öğretemediği mukaddes lisanı kendisi iki ilâ üç yılda öğretebileceğini iddia etmiş, bu fikirlerini de gazetelere verdiği tam sayfa ilânlarla halka duyurmuştur. Buradaki büyük başarısı medrese camiasında da kıskançlıklara yol açmıştır. O’nun basındaki bu polemikleri kendisinin şöhretini artırırken, Mekteb-i Mülkiye gibi, yüksek mekteplerde gruplaşmalara sebep olmuştur. Burada talebeler arasında yapılan tartışmalarda da, tıpkı basında olduğu gibi meselenin ruhundan ziyade isimler etrafında kavga yapılmıştır.

Hacı İbrâhim Efendi, netice olarak her şeyde İslâmiyet’i esas alır. Osmanlıcayı, devletin bekasını sağlayan bir unsur olarak gördüğü için, milliyet fikrine ve dilde Türkçeyi öne çıkarmak düşüncesine pek iltifat etmez. O’na göre dil, devlet için bir kimliktir. Bu kimlik şu veya bu sebep bahane edilerek bozulamaz. İlme ve tekniğe karşı değildir. Bu husustaki görüşleri; ‘Ancak ilim ve teknik uğruna kimlik bozulmamalıdır. Yapılacak olan yenilik kimlik bozulmadan yapılmalıdır‘ gibi noktalar etrafında toplanmaktadır.

Neticede, Hacı İbrâhim ile karşısındakiler arasındaki tartışmalar, bir eskilik-yenilik çatışmasının ötesinde, gericilik-muhafazakârlık, yobazlık-taassup, ilericilik gibi bazı kavramlar etrafında gruplaşmalar doğurmuştur. Hacı İbrâhim’in kendisine karşı olanlar, O’nun doğru olan pek çok düşüncesini, bu kutuplaşmanın sonucu olarak görmezden gelmişlerdir.

Eserin son sayfalarında faydalanılan kaynaklar olarak Hacı İbrâhim Efendi’nin 9 adet kitabı, 107 adet makalesi ve konu ile alâkalı 201 adet makale ve kitapta geçen kelimeler için ‘sözlük‘ yer alıyor.

Sözlük‘ son derece faydalı bir bölümdür. Çünkü eserde, artık kullanımdan düşen bol miktarda kelime vardır.

Eserde dönemin kalem erbâbı ve fikir adamlarından; Abdurrahman Süreyya, Ahmed Mithat Efendi, Ahmet Hamdi Bey, Âli Paşa, Ali Sedâd, Ali Şîr Nevâî, Ârif Hikmet Bey, Cevdet Paşa, Ebüzziya Tevfik, Fuad Paşa, Hüseyin Baykara, Kemal Paşazâde Said, M. Nâci, Mâcid Paşa, Mehmed Hâlis, Mustafa Efendi, Nergisî, Nüzhet (Ortanca), R. Ekrem,  Reşid Paşa, Sâmi Paşazâde Abdulbâki, Süleyman Râşid, Şinasi… gibi pek çoğunun da isimleri geçmektedir. Bu kişiler hakkında kısa da olsa bilgi verilmesi, bilinenlerin hatırlanmasına, bilinmeyenlerin tanınmasına vesile olacağı için isabet edilirdi. Eski dönem eserlerinde bu tür bilgilere yer verilmekteydi. Hatta şahıslarla birlikte, eserde adı geçen şehirler, gazete ve mecmualar da kısaca tanıtılırdı. Muhtemelen eserin hacminin daha fazla artmaması için imtina edilmiş olmalı.

Eser, Türkçe, edebiyat ve edebî akımlara alaka duyanların zevkle okuyacakları değerdedir.

AKÇAĞ BASIM YAYIM PAZARLAMA ANONİM ŞİRKETİ:

Tuna Caddesi Nu: 8/1 Kızılay-Ankara. Telefon: 0.312-432 17 98 Belgegeçer: 0.312-432 28 52 www.akcag.com.tr e-posta: akcag@akcag.com

Yrd. Doç. Dr. MUSA AKSOY:

1948’de Ordu’nun Ünye kazasına bağlı Kuşculu Köyü’nde doğdu. Ünye Anafartalar ilkokulunu dışarıdan bitirdi. Orta ve Liseyi Düzce İmam-Hatip Lisesi’nde okudu. Bolu Lisesi’ni de dışardan bitirdikten sonra, 1973’te girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyat Bölümü’nden 1978 yılında mezun oldu.

Askerliğini 1980’de Kuleli Askerî Lisesi’nde yedek subay olarak tamamladıktan sonra İstanbul’un çeşitli Lise ve meslek liselerinde edebiyat öğretmeni olarak çalıştı. Bu arada Rahmetli Prof. Dr. Ömer Faruk Akün ile başladığı doktorasını 1993’te bitirdi. Ardından 1994’te Niğde Üniversitesi’nde başladığı akademik hayatına, 1998’de Sakarya Üniversitesi’nde devam etti. İki ders yılı Kıbrıs Lefkoşa Yakın Doğu Üniversitesi’nde çalıştı. 2015 yılında Sakarya Üniversitesi’nden emekliye ayrıldı. Evli ve iki çocuğu bulunmaktadır.

Türkçe-Osmanlıca ve Arapça Tartışması ile Eğitimde Eski-Yeni Çatışması Akçağ Yayınevi tarafından yayımlanmıştır. Ayrıca, Türk Dünyası’nda yayınlamış olduğu çeşitli makalelerine ilave olarak, birçok mezuniyet tezi ile Yüksek Lisans ve Doktora tezi çalışmaları da yaptırmıştır.

Dinî İnanç, İbâdet ve Duânın                                                                                        Umutsuzlukla İlişkisi

Din Psikolojisi Ana İlim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Nurten Kımter, 16 X 23 santim ölçülerindeki, 166 sayfalık eserinde; ‘Üniversiteli Gençlerde Ümitsizlik Psikolojisi ve Din’ üzerine yaptığı araştırma neticesinde elde edilen bilgileri tahlil ediyor.

Doç. Kımter, eserine yazdığı ‘Önsöz’e; alaka çekici, derinlikli bir cümle ile başlıyor: ‘Dünyayı anlayıp kavrayabilecek bir akla ve kendisini duyuların ötesine götürebilecek bir hayâl gücüne sâhip olmasıyla diğer varlıklardan ayrılan insanın bir ucu ezeliyetin karanlıklarında öbür ucu ise istikbalin sonsuzluğunda bulunmaktadır.’ Ve devam ediyor:

İnsanın geleceğe dönük bir takım hedeflerinin, tasarılarının, beklentilerinin olması ve bunlar için çaba sarf etmesi, hayatı, tabiatı, insanları sevmesi, dünyaya karşı iyimser bir bakış açısına sâhip olması yani ümitlerinin ve beklentilerinin bulunması onun ruh sağlığının da bir ölçüsü olmaktadır. Zira insanın hayatın olumsuzlukları karşısında yaşama sevincini kaybederek, hedefsiz, bir hâle gelmesi ve dünyayı karamsar bir bakış açısından görmesi demek olan ümitsizlik; rûhî, bedenî ve sosyal rahatsızlıkların kaynağını teşkil etmektedir.

Din, ruh sağlığı açısından ortaya koyduğu değerler ve dünya hayatına ilişkin olarak getirdiği açıklamalar sayesinde insanların hayatına mana kazandırmaktadır. Ayrıca din çaresizlikler ve olumsuzluklar karşısında insana bir güven ve iç huzuru temin etmekte, sağlam bir kişilik geliştirme hususunda yardımcı olmak suretiyle zorluklar karşısında direnme gücü vermektedir.

Ümit, büyük ölçüde dinî inanç ve değerlerle beslenen bir ruhî tutumdur. Dini inançların zayıflaması ve yok olması durumu umutsuzluğa yol açan en önemli etkeni harekete geçirir.

Bu ifadelerle, Prof. Kımter, araştırma neticelerini açıklamakla yetinmeyip, gençleri; iyiye, doğruya, güzele yönlendirmeye, yüce değerlerle tanıştırmaya çalışıyor. Düşüncelerini ve hedefinin doğruluğunu; ‘günümüz insanı güçsüzlük, değersizlik, hedefsizlik boşluğu içinde ruh hekimlerinin kapısına düştüğü ve hatta intihara sürüklendiği‘ hakikati ile temellendiriyor.

Bu gerçekçi çağrıya, yalnız gençlerin değil olgun yaşlara ulaşmış kişilerin de ihtiyacı var.

Eser şüphesiz, binenlerin kurtulduğu, binmeyenlerin helâk olduğu Nuh’un gemisi değil. Muhakkaktır ki eseri okuyanlar, mutlaka okumayanlardan daha şanslı, daha huzurlu ve daha mes’ut olacaklardır.

KRİTER YAYINEVİ:

Ankara Caddesi Nu: 45/18-20 Eminönü, Fatih, İstanbul, Telefon ve Belgegeçer: 0.212-527 31 89                           e-posta: info@kriteryayinevi.com // www.kriteryayinev.com

Tanıdıklarım:

Döneminin en dikkate değer edibi ve muharriri olan; ‘polemikçilerin piri‘ olarak anılan Hüseyin Câhit Yalçın’ın (1875-1957) haftalık Yedigün Mecmuası’nda 1936 yılında yayınlanan yazılarından oluşan eser, 12 X 19,5 santim ölçülerinde 248 sayfa olarak Temmuz 2019’da yayınlandı.

Göktürk Ömer Çakır tarafından yayına hazırlanan eserde;  Salâh Cimcoz, Enver Paşa, Ubeydullah Efendi, Şükrü Kaya, Hacı Âdil Bey, Karasu Efendi, Ziya Gökalp, Bahattin Şâkir, Ahmet Rıza Bey, Sait Halim Paşa, Cemal Paşa, Mithat Şükrü, Küçük Sait Paşa, Hüseyin Hilmi Paşa, Musa Kâzım Efendi, Hallacyan Efendi, Emrullah Efendi, İsmail Hakkı Paşa, Ağaoğlu Ahmet, Ahmet Nesimi, Ömer Naci, Halil Bey, İkinci Wilhelm, Babanzâde İsmail Hakkı, Seyid Bey, Talât Paşa ve ilk meclisten bâzı simâlar hakkında portre yazıları bulunmaktadır. Kitapta ayrıca, Hüseyin Cahit Yalçın’ın ‘mânevî evlâdı‘ denilebilecek olan yazar Şiar Yalçın’ın (1924-2010), yine O’nun torunu olan Sami Çölgeçen’in (d.1938), Prof. Dr. Cemil Koçak’ın, edib, muharrir, başyazar ve gazete nâşirimiz hakkında dikkate değer değerlendirmeleri bulunuyor.

Hüseyin Câhit Yalçın’nın keskin kaleminden, tanıdıklarının bâzıları hakkında kullandığı çırpıcı değerlendirmelerden örnekler:

Enver Paşa: Taşıdığı büyük unvanların gölgesinde sadelikle ve iltimassızca Osmanlı ordularını idare eden kahraman…

Talât Paşa: Maddî emelsiz, temiz ve hudutsuz bir vatan aşkının, bir Türklük idealinin emrinde, söz ve süs adamı olarak değil, işini mükemmelen gören bir iş adamı…

Ziya Gökalp: Bağlı bulunduğu Türklük hedefinden gözlerini hiç ayırmayan bir ülkücü…

Ubeydullah Efendi: Sultan Abdülhâmid Han’a küfrettiği için yargılanıp idam edilme tehlikesinden gazel okuyarak kurtulan neş’eli ve cevval serseri…

Sait Halim Paşa: İttihat ve Terakki muhitinin demokratik havasıyla kaynaşamayan aristokrat ve Mısırlı bir prens olduğunu hiç hatırlamadan son dakikaya kadar Türk kalan asil insan…

Ömer Nâci: Türkçülüğü en yüksek îman olarak tanıyan, bir peygamber ruhu neşrederek zâhidçe yaşayan, İttihat ve Terakki’nin ateşli hatibi…

Serfice Rum Mebusu Buşo: Tamamen bir domuza benzerdi fakat mert bir eşkıya idi…

Gümülcineli İsmâil: Eski miskin İstanbul köpeği…

Frenklerin ‘biyografi‘, Osmanlı’nın ‘tercüme-i hâl’, günümüz batıcılarının ‘CV – sivi’ dediği meşhur kişilerin hayat hikâyeleri daima çok okunan kitaplardan olmuştur. Hüseyin Câhit Yalçın kaleminden çıkanları okumak ise ihtiyaçtır. Yılmaz Öztuna ve Altan Deliorman vefat ettikten sonra bu tür eserleri yazanlara hasret kalındı.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50                                                  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

TURAN:

Tanınmış hikâyecimiz Ömer Seyfettin’in kitaplarından, Çınar Özkan tarafından derlenen eser, 13,5 X 21 santim ölçülerinde 320 sayfadır.

Eser, Ömer Seyfettin’in genişçe hayat hikâyesi ile başlıyor. (s: 5-27) (Babasının vazifeli olarak bulunduğu Gönen, 11 Mart 1884 – Haydarpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi. 6 Mart 1920. Vefat sebebi: Şeker koması)

İlk bölümde Ömer Seyfettin’in; ailesi, tahsil hayatı, meslek hayatı (askerlik), evliliği, erken yaşta vefatı, yazdığı yayın organları, dilciliği, fikir adamlığı ile alakalı husûsiyetleri hakkında bilgi verildikten sonra, siyâsî meseleler, iktisâdî meseler, yeni hayat, sosyalizm ve Masonluk, Osmanlıcılık, Türkçülük, millî coğrafya, Türk mefkûresi hakkındaki görüşleri özetleniyor.

36 yıllık kısa ömründe, yazı hayatına 16 yaşında başlamış olan Ömer Seyfettin; 20 yıl içerisinde; 163 hikâye, 201 makale ve fıkra, 87 şiir, 21 mensure* (fantezi), 15 mektup, 21 tercüme, 3 piyes, 2 adet günlük yazmıştır.

Hikâyelerinde işlediği konular:

*Türkçülük düşüncesini telkin etmek için yazdığı hikâyeler: Primo Türk Çocuğu ve Ashab-ı Kehfimiz.

*Dönemin savaşlarını konu alan hikâyeler: Çanakkale’den Sonra, Aleko, Kaç yerinden, Bomba, Mehdi, Tuhaf Bir Zulüm, İrtica Haberi.

*Dünya Savaşı’nın toplumda yarattığı menfi etkileri konu alan hikâyeler: Havyar, Tos, Zeytin Ekmek, Yusuf Borusu Seni Bekliyor, Foya, Niçin Zengin Olmamış, Memlekete Mektup.

*Târihçilerin eserlerinden esinlenerek yazdığı târihî hikâyeler: Ferman, Başını Vermeyen Şehit, Forsa, Pembe İncili Kaftan, Kızılelma Neresi, Diyet, Nâdân, Kütük, Vire.

*Köy, kasaba, din adamları, dinî yasakları konu alan hikâyeler: Kurbağa Duâsı, Binecek Şey, Yemin, Perili Köşk, Beynamaz.

*Çocukluk hâtıralarına ait hikâyeler: Falaka, And, Kaşağı, İlk Cinâyet, İlk Namaz.

*Masal ve fanteziler: Kurumuş Ağaçlar, Herkesin İçtiği Su, Üç Nasihat.

Eserin sonraki sayfalarında Ömer Seyfettin’in kalem ürünlerinden efrâdını câmi ağyarını mâni ölçülerindeki iktibaslarla, çeşitli konulardaki görüşleri, şiirleri, hikâyeleri hakkında okuyucuya bilgi verilmektedir.

Sayfalarda yer alan ara başlıklardan bâzı örnekler: *Turan Devleti, *Kızılelma Neresi, *Antimilitarizm, *Yeni Lisan, *Millî Edebiyatımız, *Millî jimnastik, *Güreş, *Vatan! Yalnız Vatan! *Türkçe Terkipler, *Millî Şiirler, *Türklerin Millî Bayramı – Nevruz, *Osmanlıca Değil Türkçe, *Türkçe ve ilim, *Lisanın sâdeleşmesi, *İstanbul Türkçesi.

*mensure: Duygu, düşünce, hayat veya hayalleri şiir inceliğinde anlatan düzyazı türü. İç kafiyeye önem verildiği için dilbilgisi kaidelerine uygunluk aranmaz. 19. Yüzyılda Fransız edebiyatında ilk örnekleri görüldü. Şinasi’nin Fransız edebiyatından yaptığı şiir tercümeleri edebiyatımızdaki ilk örneğidir.

KAMER YAYINLARI:

Akşemseddin Mahallesi, Şâir Cem Sokağı Nu: 23-B Fâtih, İstanbul. Telefon: 0.532-385 38 65                          e-posta: kameryayinlari@gmail.com //  www.kameryayinlari.com

KISA KISA… / KISA KISA…

1-TASAVVUFA GİRİŞ: Mahmut Erol Kılıç / Sufi Kitap.

2-ALMAN VAKIFLARI: Necip Hablemitoğlu / Pozitif Yayınları.

3-BAŞKA MASALLAR – ZEBERCET OĞLU ZÜLKÜF’ÜN YAŞADIKLARI: İsmail Kılıçarslan / Ketebe Yayınları.

4-NEŞTER İZLERİ: Sinan Bayhan / Bilgeoğuz Yayınları.

5-OTAĞ 3 / SULTAN ALPARSLAN: Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil / Timaş yayınları.

 

 

Ö z e l l e ş t i r m e (1)

Tanzimat’tan beri, işin hep kolayına kaçıyoruz.

Sadece zevahiri kurtarmakla yetiniyoruz.

Çareyi, sırf görünüşü düzeltmekte buluyoruz.

Meselenin / sorunun ruh yönünü ihmal ediyor,

Hep bir tarafa bırakıyoruz.

Bugün de aynı hatada ısrar ediyoruz.

Balık tutmayı öğrenmek yerine,

Balık verecek birilerini aramakla meşgulüz!

İnsanı kazanmak yerine; onu itmeye bakıyoruz!

Onu itimat edilir hale getirmiyor; onu dışlamayı yeğliyoruz!

Ona ümit vermiyor.

Onu gayrete getirmiyor, ona güvenmiyoruz!

Ona iş vermiyor; başaracağına inanmıyor,

Dürüst olacağını düşünemiyoruz!

İnsanımızın idareci ve yönetici olabileceğini

Aklımız almıyor!

Her işin üstesinden gelebileceğini, ondan beklemiyoruz!

Türkiye Cumhuriyeti,

Bir fetret / bir ara / bir geçiş dönemi geçirdi, geçiriyor.

Fakat artık boşalan manevî bataryaları

Dolmaya başladı, doluyor.

Maneviyatsızlık boşluğunda kaldığından ötürü,

İşlerinde aksama oluyor, gereğince dürüst olamıyor,

El attığı işlerin üstesinden tam olarak gelmiyor gelemiyor.

Mesleğini, baştan sağma yapıyor!

Günü kurtarmaya bakıyor, geleceğini gölgeliyor!

Üstelik bunun farkında değil!

İşte bu muvakkat / geçici hâllerinin

Devamlı olacağını sanan resmiyet;

Türk insanının elinden, bütün yetkileri almak.

Onu idareci oluş vasfından uzaklaştırmak.

Onu hâkim değil, mahkûm olarak görmek istiyor!

Yani hükmeden değil, hükmedilen;

İdare eden değil, idare edilen;

Güden değil güdülen olarak görmek istiyor!

Ve tabii ki çok yanılıyor, çok aldanıyor.

Bu gidişle pişman olacağı muhakkak.

Üstelik, pişman olduğuna da pişman olacak.

Fakat bu pişmanlık hiç fayda vermeyecek.

Resmiyet, büyük bir yanılgı içinde.

Görülmemiş bir gaflet bataklığında.

Dönüşü muhal / imkânsız kararlar arifesinde.

Kendi insanını, kendi elleriyle elinden çıkarmak üzere.

Kendi insanını, yabancıların insaf ve merhametine terketmiş halde.

Acıdır ama resmiyet demek istiyor ki,

Ben kendi insanıma, öz vatandaşıma, ne inanıyor ne de güveniyorum.

İyisi mi boynumuza yular takıp, güdümü yaban ellere bırakalım.

Yazık ki resmiyet, kendi ipini kendisi çekiyor, çekmek istiyor!

 

 

Lânet Üstüne Lânet (2)

Hatayı hep kendimizde

-Bütünüyle- Türk Devleti’nde aramayalım.

Nitekim Türk Devleti’nden ne içtekilere ne dıştakilere

-Tarih boyunca- asla zarar gelmemiştir.

Bugün de gelmiyor. Yarınlarda da gelmeyecektir.

Batı karşısında kompleksten kurtulalım.

Ve asıl onlardan soralım.

Onları sorguya çekip, onları sorgulayalım.

Ve özellikle kendi alt kimliklerine el atalım.

Onları uyandırmak isteyelim.

Bakalım, başka devletleri kışkırtmak neymiş,

Tattıralım onlara.

Dünyanın kaç bucak olduğunu gösterelim.

İğneyi bir de onlara batıralım.

Batıralım ki anyayı Konyayı anlasınlar.

Yoksa yapma etme demekle bir yere varılmaz.

Yapma etme demekle gelmez onlar yola.

Bir zamanlar, garbın elçileri

Hasret kaldığı gibi, üzengi öpmeye.

Onların hasretini giderecek

Uygulamaya geçelim bir kez de.

Bakalım nasılmış görsünler

Ülke insanlarını devleti aleyhine kışkırtmak!

İkinci Sultan Abdülhamit Han’ın

Siyaset dehasından istifade ettiğimiz an.

İşte ancak o zaman Batılı, Beyaz ve Hristiyan devletlerin aklı başına gelir.

İsterse gelmesin.

Evet Türkiye’de Cumhuriyet’ten sonra bazı aşırılıklar olduysa da,

Buna bütün Türkiye maruz kaldı.

Bunu, belli bir etnik / kavmî ve ırksal bir zümreye karşı

Yapılmış gibi göstermek çok yanlış.

Elbette Türkiye’de Kürt, Laz, Arnavut, Çerkez vs. sorunu yok.

Varsa, hepimizi ilgilendiren, topyekün Türkiye’nin sorunları var demektir.

Meseleye böyle bakmak lâzım.

Bunu bir ırka indirgeyerek ele almak

Diğer ırk mensuplarını gücendirmez mi?

Ve hatta acı acı düşündürmez mi?

Evet Türkiye’nin mesele ve sorunları yığınladır.

Ama bunu bölgesel olarak ele almamalı.

Bölgesel olarak görmemeli.

Belli bir etnik guruba indirgememeli.

Türkiyemizin topyekün -menşe ve kökeni ne olursa olsun-

Türk insanının, Türk vatandaşının sorunu olarak görmeli, göstermeli.

Aksi tutum ve davranışlar;

Batı’nın oyununa gelmektir.

Son vatan Türk Yurdu’nun temeline

Dinamit koymaktan farksızdır.

Batı’nın altın kupayla sunduğu zehri içmektir.

 

 

1800 – 1923 Türkiye İktisat Tarihi – 6

Bugüne kadar beş yazı dizisi olarak yayınladığımız dizinin son sayısına geldik.

Çok ağır şartlar içeren Mondros Ateşkes Anlaşması’nın 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanması ile birlikte, Osmanlı Devleti, kendi iç meselelerine dönmek durumunda kalmıştır. Çünkü, 1911 yılından beri süren savaşlar, gerek zaten zayıf ve ekonomisi Düyun-u Umumiye tarafından kontrol altına alınmış olan Devlet’in hazinesi, gerekse, Türk insanı, tükenmiş, bitmiş, adeta yok olma noktasına gelmiştir.

1881 yılında Muharrem Kararnamesi ile İflasını ilan eden Devlet, savaşların getirdiği ağır ekonomik şarlarla birlikte tamamen felç olmuş ve ayağa kalkacak durumu kalmamıştır. Öyle ki, Ateşkes Anlaşması ile birlikte en büyük sıkıntı insanımızın yiyecek meselesi olmuştur. Diğer bir ifade ile, Devlet, insanına yiyecek bulabilmek için olağanüstü tedbirler almak ve çareler bulmak zorunda kalmış ve bunu bile başaramamıştır. Başta Fransa ve ABD olmak üzere diğer bazı devletlerden iaşe getirilmek zorunda kalınmıştır.

Yani, İnsanımız, Gerçekten Açtır:

Millî Mücadele, Devlet’in ve Türk Milleti’nin bu ağır şartlarına rağmen başlamış, yürütülmüş ve başarılmıştır.

Gazi Mustafa Kemal, bu çok ağır şartları yaşadığı ve altından kalkılması çok zor “silahsız savaş” yapmak zorunda olunduğunu bildiği için, ilk yaptığı işlerden biri, 1923’ün Şubat ayı içerisinde İzmir İKTİSAT Kongresi’ni düzenlemek olmuştur. Kazım KARABEKİR Paşa’nın Başkanlığını yaptığı bu Kongre, 15 gün kadar sürmüş ve ülkenin ekonomik envanterinin her anlamda ortaya konmasına ve  o günden sonra, ülke ekonomisinin nasıl yürüyeceğine ışık tutulmasına çalışılmıştır. Bir konuyu daha bu aşamada belirmek gerektir; Gazi Mustafa Kemal Paşa, bu Kongre aracılığıyla, o günlerde kesintiye uğramış olan Lozan Görüşmeleri’nde karşı tarafa ve dünyaya düşüncelerini de açıkça ilan etmiştir: “Kanımızın son damlasını harcayarak elde ettiğimiz Askerî başarının, Siyasî Bağımsızlığımız kadar Ekonomik Bağımsızlığımız için de olduğunu herkesin bilmesi şarttır”.

Lozan’da en çok tartışılan konulardan biri, Ekonomik Konular olmuştur. Özellikle, Kapitülasyonların Kaldırılması ve Borçlar Meselesi çok uzun tartışmalara sahne olmuştur. Sonunda varılan anlaşma ile asırlardan beri kanımızı emen Kapitülasyonlar hayatımızdan tamamen çıkmış, 1881 yılından beri Türk Milleti’ne hakaret olarak kabul edilen Düyun-u Umumiye kurumu kaldırılmıştır. Borçlar, yaklaşık 129,375,000 Lira olarak belirlenmiş ve bunun 84,597,000 Lirasını Yeni Türk Devleti’nin ödemesi konusunda anlaşılmıştır.

Bu ağır ekonomik enkazın Osmanlı’dan Yeni Türk Devleti’ne aktarıldığını, devredildiğini daha da iyi belirtebilmek için bazı rakamları ortaya koyalım:

Osmanlı Devleti’nde Özel Sanayi tesislerinin sayısı:

1915 yılında, Gıda 38, Toprak 5, Deri 4, Tahta 15, Tekstil 18, Kağıt-matbaa 21, Kimya 6  olmak üzere toplam 107’dir.

1914 yılındaki demiryollarının miktarı şöyledir;

Toplam 8,334 km’dir. Bugünkü sınırlar içinde kalan ise 3,790 Km (Erzurum-Sarıkamış hariç)’dir. Yani, bugünkü sınırlar içinde kalan demiryolları, toplamın yarısından azdır.

Yine aynı tarihlerde, bugünkü sınırlarımız içinde kalan 18,335 kilometrelik şosenin 13,885 kilometresi kırma taştan yapılmış, 4,450 kilometresi ise toprak yoldan ibarettir. Kırma taş ve şoselerin  büyük kısmı bakımsızlıktan harap hale gelmiş ve tesviyeleri bozuktur.

1914 yılı Dış ticareti;

İthalat 4,184 milyon kuruş ve İhracat 2,160 milyon kuruştur ki bu durumda Dış Ticaret Açığı 2,024 milyon kuruştur. Sürekli yüksek oranlarda Dış Ticaret Açığı verilmektedir.

Üç tarafı denizlerle çevrili olan Osmanlı Devleti’nin deniz ulaşımının yüzde 90’ı yabancılar tarafından gerçekleştirilmektedir.

Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda, Ülke nüfusunun 12 milyon 500 bin kişi olduğu tahmin edilmektedir. Yetişkin erkek gücü açığı oldukça fazladır. 25 yaş üstü nüfusun ortalama eğitim düzeyi 1 yıldır. Okuma yazma bilen erkeklerin oranı yüzde 6-10 arasında olduğu belirtilmektedir. Kadınlarda bu oran, binlerle ölçülen rakamlardır.

Bütün bu ağır şartların yanında bir de, Lozan Anlaşması gereği, Türkiye’den yaklaşık 1,5 milyon kişi Yunanistan’a ve oradan da 379 bin kişi Türkiye’ye gelmiştir.

Kısaca: CUMHURİYET’E TAM BİR ENKAZ DEVREDİLMİŞTİR. AMA, CUMHURİYET’İ KURAN İRADE, NE BU ENKAZ EDEBİYATINI YAPMIŞ VE NE DE BU ZORLUKLARDAN YILMIŞTIR. HEPSİNİN ÜSTESİNDEN GELMİŞTİR.

TÜRK MİLLETİ OLARAK, ONLARA MİNNET, ŞÜKRAN VE HÜRMETLERİMİZİ SUNAR, MAHŞERE KADAR SAYGIYLA ANARIZ:

.