28.2 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 29, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 514

İslâm Hukuku Ana Bilim Dalı Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Faruk Beşer Açıklıyor: Hadis-i Şeriflerde Türkler

Oğuz Çetinoğlu: (Sözde) Türklerin nasıl Müslüman olduğunu anlatan bir kitapta bâzı sözlerin, kaynak da belirtilerek hadis olduğu iddia edilmektedir. Konu ile ilgili görüşlerinizi lütfeder misiniz?

01.1- ‘Kıyamet kopmadan (az) önce siz kıldan çarıklar giymiş bir milletle muharebe edeceksiniz.

Onların yüzleri sanki (çekiçle dövülmüş) derilerle kılıflı kalkan gibidir. Çehreleri kırmızı, gözleri çekiktir.’ (Aktaran: Zekeriya Kitapçı. Hz. Peygamberin Hadislerinde Türk Varlığı, S: 88)

01.2- ‘Kuvvetli bir kavim olan Türklerle çarpışmadıkça kıyamet kopmayacaktır.’ (Müslim)

01.3- ‘Kıyamet kopmasının şartlarından biri de sizlerin kıldan çarıklar giyen bir kavimle

(Türklerle) harbetmenizdir.’ (Buhari)

01.4- ‘Türkler size dokunmadıkları sürece siz de onlara dokunmayınız. Zira Kanturaoğulları

(soyundan gelen (bu Türk)ler ilk defa Allah’ın ümmetime verdiği mülk ve saltanatı onların ellerinden çekip alacaklardır.’ (Abdullah b. Mesud’dan aktaran Zekeriya Kitapçı. Hz.

Peygamberin Hadislerinde Türk Varlığı, S: 110)

01.5- ‘Ümmetimden bir kısmı Dicle (…) kıyısında Basra adı verilen ovada konaklayacaklardır.

Sonra bu halk çoğalacak ve burası da Müslüman şehirlerinden biri olacaktır. Ahir zaman

olduğunda, geniş yüzlü, küçük gözlü Kantura Oğulları gelip nehrin diğer bir yerine

konaklayacaklardır. Bunun üzerine şehir halkı üç kısma ayrılacak, bir kısmı öküzlerinin peşine takılıp kırlara kaçacak, fakat mahvolacaklar, bir kısmı da kendi canlarının derdine düşüp dinlerinden döneceklerdir.

Üçüncü kısma gelince, ehl ve evladını arkalarına alıp onlara karşı harbedecekler, işte bunlar şehitlik mertebesine ulaşacaklardır.’ (Aktaran: Zekeriya Kitapçı. Hz. Peygamberin Hadislerinde Türk Varlığı, S: 156)

01.6- ‘Şüphesiz ümmetimi üç defa, yüzleri geniş, çehreleri sanki derilerle kaplanmış kalkanlar gibi olan bir kavim kovalayacak ve sonunda Arap Yarımadası’nda yerleşeceklerdir. İşte onlar Türklerdir. Nefsim yedi kudretinde olan Allah’a yemin ediyorum ki onlar mutlaka atlarını Müslümanların mescitlerinin direklerine bağlayacaklardır.’

(Aktaran: Zekeriya Kitapçı. Hz. Peygamberin Hadislerinde Türk Varlığı, S: 185)

Prof. Dr. Faruk Beşer: Belirttiğiniz hadis meallerinin az farkla da olsa asılları var. Bir başka ifade ile yukarıdaki sözlerin hadis olduğu doğrudur. Buradaki problem, bunları anlama problemidir.

Bunların hiçbirisi bir kavmi küçültmüyor. Bir kavmin diğerinden üstün olduğunu söylemiyor. Sâdece bir vakıadan söz ediyor. ‘Fiten hadisleri’ dediğimiz, kıyamet alametlerinden söz eden hadisler hep böyledir. Mesela onlardan biri, ‘Zaman yaklaşmadıkça kıyamet kopmaz’ der. Bu muhtemelen çeşitli iletişim araçlarıyla uzak mesâfelerin ortadan kalkmasıdır. Ama bu haber bunun kötü bir şey olduğunu değil, kıyametin yaklaştığını anlatır. Türklerle ilgili haberler de böyledir. Hatta tersinden bakarsanız bu haberlerde Türklerin övüldüğünü dahi söyleyebilirsiniz. Açıkça ifâde etmek gerekirse; belirttiğiniz hadislerden, Türklerin kötülendiği anlamı çıkartılamaz.

‘Onlar size dokunmadıkça siz Türklere ve Habeşlilere dokunmayın.’ sözü için Aliyyül Kâri ve başkaları uydurma bir söz olduğunu söylerler. (Bkz. El-Mevzuatü’l kübra). Ama bir kaynakta Habeşlilere dokunmayın denmesini, Habeşistan’a hicret günlerinde onların Müslümanlara yaptıkları yardımlardan ötürü, üzerlerine gitmeyin anlamında olumlu olarak söylendiğine dair bir açıklama gördüm. Şâyet var olsaydı Türklerle ilgili hadisi de böyle anlayabilirdik.

Çetinoğlu: Erdoğan Aydın bu hadisleri; ‘Söz konusu hadislerde hiçbir başka yoruma imkân vermeyecek bir açıklıkla görüyoruz ki Peygamber, Allah’ın Arap/Müslümanlara (ümmetime) verdiği farz edilen mülk ve iktidarı Türklerin çekip alacağını söyleyerek Türklüğü, Araplık/Müslümanlık’ın dosdoğru düşmanı olarak göstermektedir. Kaldı ki, önceden işaret ettiğimiz gibi İslamiyet’in Araplara özgü bir din olduğu yargısı bizzat Kur’an’a aittir.’ Şeklinde vardığı hükmün gerekçesi olarak gösteriyor. (Erdoğan Aydın. Nasıl Müslüman Olduk? Sayfa: 79)

Bu hükümler hakkındaki yorumunuzu lütfeder misiniz?

Prof. Beşer: Burada 2 hüküm var. Birinci hüküm; ‘İslamiyet, Araplara özgü bir dindir.’

İkinci hüküm; Hz. Peygamber’in, ‘Türklüğü; Araplığın / Müslümanlığın karşıtı’ olarak gösterdiği.

Birinci hüküm, kökten yanlıştır. Cnâb-ı Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de İslâmiyet’in bütün insanlığa gönderildiğini açıkça beyan buyurmuştur. Elçisi ve kulu Hz. Muhammed (sav) ise hiçbir beyanında ‘Ey Araplar’, ‘Ey filanca kavim’ diye hitapta bulunmamıştır. Dâima ‘Ey insanlar’ diyerek söze başlamıştır. Belirttiğiniz iddia, temelsizdir.

Türklerin Araplara ait toprakları fethedeceği haberi ile Türkler dışlanmıyor, düşman ilân edilmiyor, aşağılanmıyor, istiskal edilmiyor. Aksine Türklerin fetihlerde bulundukları belirtilmek suretiyle takdir ediliyor.

Çetinoğlu: ‘Savaş hiledir.’ bu sözün hadis olduğu doğru mu? (Erdoğan Aydın, s: 90)

Beşer: ‘Savaş hiledir.’ sözü hadisi şeriftir, Buharî’de vardır ve aynıyla doğrudur.

Çetinoğlu: Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lügati’t-Türk isimli eserinde yer alan şu sözlerin Hadis-i Kutsî olduğu iddiasını nasıl yorumluyorsunuz? ‘Benim bir ordum vardır, adını Türk koydum. Doğu ülkelerine yerleştirdim. Herhangi bir kavme öfkelendiğim zaman Türkleri onların başına musallat ederim.’

Beşer: Kaşgarlı Mahmud’un Divân’ında zikredilen söz hiçbir kaynakta yok. Benzer sözlerin de uydurma olduğu söyleniyor.

Çetinoğlu: Bir sözün hadis olduğuna kanaat getirmek için Kütüb-i Sitte’de yer almış olması yeterli midir?

Beşer: Bir sözün hadis olduğuna karar vermek için Kütüb-i Sitte’de bulunması yeterli değildir. Onlarda özellikle Buhari ve Müslim dışında olan hadislerden pek çoğunun sahih olmadığı ortaya konmuştur. Zaten bu ikisi dışındakiler kitaplarına Sahih adını vermemişler, öyle ya da böyle…, araştırmaya değer hadisleri toplamışlardır.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim.

Prof. Dr. FARUK BEŞER 22 Nisan 1952 târihinde Trabzon’da doğdu. İlkokulu Trabzon´da, Ortaokulu İzmit İmam Hatip Okulunda, Liseyi de Yozgat İmam Hatip Lisesinde okudu. Buradan 1972 yılında mezun oldu. . Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi’ni 1978 yılında bitirdi. Mezun olduğu Fakültede İslam Hukuku dalında ‘İslam’da Sosyal Güvenlik’ başlıklı teziyle 1985 yılında ‘doktor’ unvanı aldı. Bu arada Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı olarak 8 yıl muhtelif görevler yaptı. Ardından İSAV İlmî sekreterliğinde bulundu. 1986-1993 yılları arasında özel bir ilmî araştırmalar merkezinde 6 yıl kurucu müdür olarak çalıştı. Malezya International Islamic Universityye öğretim üyesi olarak gitti ve orada 1993-1994 yıllarında iki sömestr Mukayeseli İslam Hukuku ve İslam Milletler Hukuku dersleri okuttu. Döndükten sonra Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne öğretim üyesi olarak intisap etti. 12.10.1994 târihinde İslam Hukuku Anabilim Dalından doçent, 2000 Yılında da Profesör oldu. Aynı fakültede iki yıl dekan yardımcılığı yaptı. University of Pittsburgh´un dâveti ile Visiting Professor olarak 1999 yılında ABD´ne gitti ve adı geçen üniversitede altı ay araştırmalarda bulundu. Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde İslam Hukuku Anabilim Dalı Başkanı ve öğretim üyesi olarak çalışmakta iken, 2012 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne geçti. Burada öğretim üyesi olarak görev yapmakta iken 2018 yılında yaş haddinden emekli oldu. Eser yazmaya devam etmektedir. Prof. Dr. Faruk Beşer, evli ve dört çocuk babasıdır. Yayınlanmış Eserleri: İslâmd’a Kadının Çalışması ve Sosyal Güvenliği (2016), Hanımlara Özel Fetvalar (2016), Evlen Mutlu Ol (2016), Düşünerek İnanmak (2016), Bilgi Fıkıh ve İçtihat (2016), İslâm’da Zenginlik ve Fakirlik (2016), Oruç ve Kadir Gecesi (2016), Gerekçeli Fıkıh 2 ve 2. Cilt (2015, 2016), Başarının Manevi Sebepleri (2019), Güncel Meseleler, Dînî Çözümler (2016), Namazı Dosdoğru Kılmak (2018), Kader Meselesi (2015), Sosyal İslâm (2016), Selefî Tasavvuf (Bid’at İçermeyen İrşat İsteyenler Risâlesi (2017), Genç Kızlara Özel İlmihal (2017), Herkes İçin Kolay Usulü Fıkıh (2018), Fetvalarla Çağdaş Hayat (2014), Kadın ve Evlilik (2013).

DERKENAR:

HADİS EDEBİYATINDA TÜRK KAVRAMININ MENŞEİ PROBLEMİ

VE TÜRKLERİN İLK ATASI İSMAİL KANBAZ*

KANTURAOĞULLARI

Hz. Peygamber’den nakledilen muhtelif hadislerde Kantura oğullarından bahsedilmiş, bu toplumun Müslümanları Irak topraklarından sürüp çıkaracakları haber verilmiş, mülk ve saltanatı Arap ümmetinin elinden çekip alacakları olanlar olarak belirtilmiştir. Hatta Dicle denilen yere konaklayacakları dile getirilmiş, bazılarına göre Basra’ya, bir başka kaynakta Horasan ve Sicistan halkını önlerine katıp süreceklerinden bahsedilmiştir. Bazı hadislerde de Kanturaoğullarının bu ümmetin idâresini uzun süre ellerinde tutacağından söz edilmiştir.

Hadis-i Şerif otoriteleri, bundan kastın Türkler olduğunda hemfikirdirler. Kaynaklar tarandığında Kantura’nın, Hazreti İbrahim’in hanımlarından birinin adı olduğu görülür. İbrahim aleyhisselamın bilinen üç Hanımı vardır. Sare, Hacer ve Kantura… Bunlardan Sare; Hz. İshak’ın, Hacer; Hz. İsmail’in, Kantura da altı erkek evladın annesidir.

İslam’ın ilk dönemlerinde Müslüman olan Türkler, ‘İbrahim atamız, İsmail amcamız’ derler, Böylece Kantura’nın oğullarından geldiklerini belirtmek isterlerdi.

Orkun kitabelerinde güç zamanlarda Yaratıcı’nın, Semavi kaynaklı bir kahraman göndererek Türklerin imdadına yetiştiği kayıtlıdır. Kitabelerde; ‘Ben Tanrı’dan olma’ gibi ifâdeler geçmektedir. Bu, Hakan’ın ancak Allah’ın tasvib ve desteği ile hakan olabileceğini gösterir. Yine eski kaynaklarda, ancak Tanrı tarafındın ‘kut verilmiş kişilerin hakan olabileceği’ de kayıtlıdır. Nitekim Hun Hakan’ı Mete’nin Tanrı’dan kut alarak Hakan olduğu kayıtlıdır.

Hazreti İbrahim’in bu çocukları Horasan’a göndermesinin sebebini annelerinin Orta Asya kökenli olmasında aramak lazımdır. Hazreti İbrahim’in ve Sevgili Peygamberimizin hayatları incelendiğinde, birisini bir bölge veya topluluğa gönderdiklerinde o kişinin o bölgeden veya topluluktan olmasını dikkate alırlardı. Zira gidilen yerde hazır bir ortam bulmuş olacaklardır.

Hazreti İbrahim’in yaşadığı târih olarak M.Ö. 2000’li yıllar gösterilmektedir. Eğer bu doğru ise bunun hemen akabinde Türklerin millet olarak belirgin bir şekilde ortaya çıktıkları ve devlet kurdukları görülür ki; bu da M.Ö. 1500-1000 yılları arasıdır. Bu târihler dünya târihinin kavşak noktalarından birisidir. Bu yıllardan itibâren eski milletler sahneden çekilip birer birer erirken üç ana koldan gelişen üç ayrı millet dünya siyâsetine yön verir olurlar. Birincisi İsrailoğullarıdır. Üçüncü kol bunlardan çok uzakta Türkistan’da ağırlıklarını koymaya başlamıştır. Bunlardan İsmailoğulları ve Türklerin hayat şartları birbirlerine benziyordu. Kuraklıkların şiddetli geçmesi, birinde çöl, diğerinde bozkırlara, halklara millî karakterlerini dış tehlikelerden koruması hep birbirine benzemektedir.

İbn Hacer Türklerle ilgili hadisin şerhi sadedinde Türkler hakkında şu açıklamayı yapar: ‘Sahabe zamanında şu hadis meşhur idi: ‘Türkler size saldırmadıkça, siz de onlarla savaşmayın’ Taberâni bunu Muaviye rivâyeti olarak kaydeder. Muâviye: ‘Ben Resulullah’ın böyle söylediğini işittim!’ demiştir. Ebu Ya’la aynı hadisi bir başka şekilde olmak üzere Muâviye İbnu Hudeyc’ten rivâyet eder. İbnu Hudeyc der ki: ‘Ben Hz. Muâviye’nin yanında idim. O’na valisinden Türklerle karşılaştıklarına ve onları hezimete uğrattıklarına dâir bir mektup gelmişti. Muâviye bu habere öfkelendi. Sonra amiline: “Benden emir gelmedikçe onlarla savaşmayın, çünkü ben Resulullah’ın ‘Türkler, Arapları sürecek ve yavşan otunun bittiği yerlerde onlara yetişecek’ dediğini işittim. Bu sebeple onlarla savaşmaktan hoşlanmıyorum.”

Müslümanlar, Emevîler zamanında Türklerle savaştılar. Müslümanlarla onlar arasında büyük mesâfe vardı. Yavaş yavaş ülkeler fethedilerek açıklık kapandı. Türklerden çok sayıda esir alındı. Türklerde büyük bir güç ve şiddet bulunduğu için melikler onlara sâhip olma hususunda aralarında adeta yarış ettiler. Öyle ki, Mu’tasım zamanına gelindiğinde askerlerin çoğunluğunu Türkler teşkil etti. Zamanla Türkler Melik’e. galebe çaldılar, oğlu Mütevekkil’i öldürdüler, sonra birer birer onun çocuklarını öldürdüler. Keza Samanîlerin melikleri Irak, Şam ve Rum diyarlarına kadar uzandı. Bunların tâkipçileri Zengîler, onların tâkipçileri Eyyübîler olarak devam ettiler. Türk soyundan olan bu insanlar çoğalarak Mısır, Şam ve Hicaz diyarlarına hâkim oldular. Bunlar hicrî beşinci yüzyılda (Oğuz) Selçuklulara karşı hücum edip memleketi harap, insanları perişan ettiler. Derken Büyük Musibet Tatarlardan geldi. Hicrî altıncı yüzyıldan sonra Cengiz Han çıktı ve dünyayı ateşe verdi. Bilhassa Meşrık tarafları ekseriyeti ile bu felakete mâruz kaldı. Onların şerrinden nasibini almayan belde hemen hemen yolcu. Bağdat’ın harap edilip son Abbasî halifesi Mu’tasım’ın onların eliyle öldürülmesi vukua geldi.

Bunların geri kalanları, ‘topal’ mânâsına gelen ‘Leng’ lakabıyla meşhur Timur adındaki kişi gelinceye kadar tahribata devam ettiler. Timur, Şam diyarına geçti, oraları talan etti. Şam nehrini yakıp harabeye çevirdi. Batı’da Rum, doğuda Hind diyarlarıyla bunlar arasındaki yerlere hâkim oldu. Allah onu alıp, çocukları arasına tefrika sokuncaya kadar hâkimiyeti devam etti. Resulullah’ın şu sözünde haber verdiği hususların hepsi böyle zuhur etti. ‘Ümmetimin hâkimiyetini ilk defa ortadan kaldıracak olan Benû Kantûra’dır.’ Bu hadisi Taberâni, Muâviye rivâyeti olarak kaydetmiştir. Benî Kantûra’dan murad Türklerdir. Aynca dendiğine göre, Kantûra, Hz. İbrahim aleyhisselam’ın bir câriyesinin adıdır. Bundan bir kısım çocukları oldu. Bunlardan Türkler çoğaldı. Bu rivâyeti kaydeden İbnu’l-Esir, makul bulmaz ve reddeder. Ancak, el-Kamus yazarı, bunun doğruluğuna kesin kanaat olduğunu beyan eder. Bir başka kaynakta, Kanturaoğullarının, Sudanlılar olduğu belirtilmektedir.

Nakledilen bu rivâyetler, âdeta Türklerin Müslüman Araplarla târihini özetlemektedir. Dönem Müslüman Arapların Türkler hakkındaki düşüncelerini ‘Hadis’ olarak biçimlendirilmiş şeklini yansıttığı intibaı uyandırmaktadır.

Türlerle Müslüman Arapların askerî ve siyasî mücâdelelerini Hadis biçiminde anlatan bu rivâyetlerin hâricindeki diğer rivâyetlerde de iki temel tema olduğu görülmektedir. Birinci gurup Türkleri kötüleyip onların Allah’ın gazabına uğramış millet olarak tavsif etmektedir. Diğeri de bu fikre karşı çıkmak maksadıyla aynı metotla uydurulmuş olanlar. Bir nevi sizin dediğiniz gibi değil; Türkler azgın, yoldan çıkmış, zâlim milletleri cezalandırmak için Allah tarafından gönderilmiş mukaddes bir ‘İlahî Ordu’ demek istemişlerdir. Görünen o ki, uzun asırlar devam etmiş olan savaş meydanlarındaki çetin ve amansız mücâdele, psikolojik ve soğuk savaş alanında da devam etmiş; her bir taraf hasmını ilzam etmek ve yıldırmak için hadis uydurma yolunu ihmal etmemişlerdir.

Bizim teklifimiz, bu tarihî malzemenin doğrusu ile yanlışım ayırarak, hiçbir kelimesini atmadan, her bir cümlesini, hatta kelimesini, siyasî, dînî ve kültür târihi açısından dikkatle tetkik etmek ve bu ipuçlarından târihin karanlık noktalarına ışık tutmaya çalışmaktır.

*İsmail Kanbaz: Yüksek Lisans Tezi, Harran Üniversitesi, Şanlıurfa, 2006

 

 

 

TBMM ve M. Kemal Paşa’nın Padişah ve Halifesine Bakışı

Eski başbakan Sn. Bülent Ecevit’in Vahideddin’in hain olmadığını söylemesiyle eski defterler karıştırılmaya başlandı. Basında ileri geri yazılar çıktı. Önceki yazımızda, TBMM açılırken M. Kemal Paşa’nın imzasıyla Vahideddin Han’a gönderilen beyannameyi / bildiriyi sütunlarımıza almıştık. Saygılı bir hitapla başlayan beyannamede (27. IV. 1920), demek isteniyordu ki :

İstanbul işgal altındadır. Millî İstiklâl / Bağımsızlık söz konusudur. Saltanat haklarıyla, Millî İstiklâli savunmak lâzımdır. Bu maksatla, Ankara’da BMM (Büyük Millet Meclisi) toplanmıştır. Devlet, Sultan Osman’dan beri üç kıtaya yayılmıştır. Anadolu vatanın özü ve çekirdeğidir. Orduların kaynağı hep o olmuştur. Anadolu insanı imparatorluğun her tarafına yerleştirilmiştir.

İmparatorluğu ayakta tutan potansiyel Anadolu’daydı. Fakat Anadolu bugün kendini, kendi şahsında İstanbulu ve İstanbul’daki Padişah ve Halifesini kurtarmak için ayağa kalkmıştır. İzmir Yunanlılar tarafından istila edilmiştir. Düşman, Anadolu’yu ateşe vermiş. Kan dökmüş. Anadolu harabezâra dönmüş / yakılıp yıkılmıştır.

Bu işgal ve istila hiçbir hakka dayanmamakta. Milleti, son yurdunda esir etmeyi amaçlamaktadır. Bu vahşi akın Padişahın yüce kalbini acılara boğmuştur. Nitekim Padişah, bu haksızlıkları dünya basınına bizzat kendisi ulaştırmıştır. Yine de bu durum karşısında Padişahın eli kolu bağlıdır. Bir şey yapamaz hâldedir. İş başa düşmüştür. Başkasına itimat edemeyen / güvenemeyen nefsiyle / bizzat kendisi teşebbüs eder / girişimde bulunur, hükmünce; Anadolu hem kendi hem de padişah ve halifesi için silâha sarılmıştır.

Nitekim Kafkasya’da İslâm kahramanları, baba ocağı vatanlarını, kendinden yüz kat güçlü düşmana karşı otuz sene kadın, erkek demeden hep beraber savundular. Cezayir yirmi seneden beri bir kahramanlık devrini yaşıyor. Zavallı Fas, on senedir Fransız işgalini tanımıyor. Trablus, bir avuç kahramanıyla aynı savaş içindedir.

Bugün İslâm âleminin her köşesi silâhtan tamamiyle mahrum bir haldedir. Böyleyken zulüm ve hıyanet boyunduruğunu atmak için ayaklanmışlardır. Türk Milleti ise Abbasî ve Fatımî hilafetlerinden, Selçuk Türklerinden beri hemen hemen bin yüz seneyi aşkın bir zamandır; istiklâl, hürriyet ve din için gâzâ etmektedir.

Çünkü büyük milletimiz, Asya’nın ve İslâmın bayraktarıdır. Bu sıfatla evrensel bir üne sahiptir. Böyle bir millet kurtuluşunu, canına susamış düşmanlarının merhametinden beklemez. Fakat Efendimiz; millî müdafaa ve savunmamızı mübarek makamınıza karşı bir isyan suretinde göstermek isteyen, şuursuz gâfiller var.

Halkı bu şekilde kandırmak isteyen samimi fakat muhakemesiz olanlar var. Onlar bilinçsizce milleti birbirine kırdırmak istiyorlar. Böylece düşman işgale fırsat bulmuş oluyor. Çünkü dinde hassas fakat muhakeme-i akliyede noksan kişilerin dine verdiği zararı akıllı düşman veremez. Kaldı ki vuran da vurulan da, hepsi halifemiz ve padişahımız olan sizin evlâtlarınızdır. Üstelik hepsi de aynı derecede size sâdıktırlar.

Millî müdafaa ve savunmamız, düşman bayrakları ininceye kadar sürecektir. İstanbul ki her köşesinde bir büyük hakanımızın heybetli delilleri vardır. Bunlar özellikle selâtin camileridir. İşte bu İstanbul camileri etrafında düşman askerleri gezdikçe, mücadelemiz devam edecektir.

Cenabı Hak, atalarının yurdunu koruyan Halife ve Hakanının şeref ve istiklâli için uğraşan evlâtlarınızla beraberdir.

Kendi hükümetimiz idaresi altında güç hayat şartları altında yaşamayı; yabancıların yönetimi altında daha iyi koşullarda yaşamaya tercih ederiz.

Padişahımıza karşı sadakat içindeyiz. Onun etrafında daha sıkı bir bağ ile toplanmış bulunuyoruz.

X

İşte M. Kemal Paşa, 1920’de TBMM’nin Padişah ve Halifeye bakışını, bu beyannamede, bu meal ve anlamda dile getiriyordu. (22. VII. 2005)

 

 

İstanbul-Vahideddin-Anadolu (2)

-Arslan oğlum benim! Hangimizin kalbi kan ağlamıyor ki, fakat henüz küçüksün.

Önünde vatana hizmet edecek uzun yıllar var. Akıllı olmalıyız. Hislerimize kapılmamalıyız.

Kuvayı Milliye boş durmuyor. Adım adım zafere yaklaşıyor.

Biraz sabır gerek. Kendimizi, neticesi şüpheli durumlara sokmamalıyız.

Bütün Anadolu şahlandı. İzmir’in işgalinden, daha dört saat geçmeden

Denizli müftüsü bayrak açtı.

“Düşman, vatanımıza girmiştir.

Artık düşünecek zaman değildir.

Elimize ne geçerse, gerekirse etimizle, tırnağımızla karşı durmalıyız.”

Diye Ege’de Millî Mücadele’yi başlattı.

-İyi ama Paşa Baba! Anadolu, canını dişine takmış savaşırken, biz burada eli kolu bağlı;

Der ve arkasını getiremez! Hıçkırıklara boğulur! Paşa da çok duygulanmıştır:

-Oğlum der, elin kolun hareketi, o sâkin duruşlu başın altından nasıl çıkıyorsa,

İstanbul da boş durmuyor. Sen, asıl dibi görünmeyen sâkin ve duru sudan kork!

İstanbul, harıl harıl çalışıyor. Padişahından yani son padişah vahideddin Han’dan

En basit ferdine kadar herkesin kalbi Anadolu için atıyor.

Taşkasap’ta Şeyh Visâlî Dergâhı, Eyüp’te Hatuniye Dergâhı,

Üsküdar’da Özbekler Tekke’sinde ve daha nicelerinde neler oluyor dersin?

(Paşa, ciddî bir şekilde devam eder:)

-Ya Şeyh Hüsnüler, Şeyh Atalar, Şeyh Sadettin Ceylan Efendiler

Ve Medrese hocaları ne yapıyorlar dersin?

Hasan Fehmi, başını önüne eğer ve cevap veremez. Mahçuptur artık. Paşa devam eder:

-İşte, silâhlar önce o dergâhlarda saklanıyor,

Sonra da o şeyh ve medrese hocaları vasıtasıyla Anadolu’ya gönderiliyor.

Ya düşmanları birbirine düşürerek (Vahideddin’i kasteder) kim oyalıyor dersin?

-Bilmem!

Paşa, yavaşça babamın çenesinden tutarak; başını yukarı kaldırır.

Sevgi ve takdir dolu bakışlarla:

-Nereden bileceksin a oğlum! Savaş bir hiledir.

Öyle uluorta hareket edilmez.

Bütün bu Tekke ve Dergâhlar,

Anadolu’ya gideceklerin izlerini kaybettirmek için

Bir süre bekledikleri ilk sığınaklardır.

 

Sarmışken milleti, İstiklâl ve Hürriyet tutkusu

Padişah Vahideddin Han’ın, vardı bir büyük korkusu

 

Ümitsizliğe düşmesindi aman tek ulusu

Hep bu yüzden kaçar oldu yatağında uykusu

 

Çünkü dibi görünmeyen karanlık derin sular

Artırır endîşeleri kalbe salar korkular

 

İstanbul – Vahideddin – Anadolu

Bunlarla sağlandı kurtuluş yolu

 

Çok iyi anlamıştı ki Mehmed Muhsin Paşa

Vahideddin soğuk su dökmüyordu pişmiş aşa

 

 

Gözyaşı

Bazen göz değildir ağlayan öz ağlar

İçinden yuvarlanır gelir gözyaşı

Al bir bayrak üstüne

Bağrına taş basan ana yüreğine

Gurbet kuşunun kırılmış kanadına

Parmakları iplik kınası yakılmış gelin ellerine

Kimsesiz kalmış dedenin bastonuna

Saçlarına ak düşmüş ninenin titreyen ellerine

Duvarda asılı yakası rozetli siyah beyaz fotoğrafa

Görevini tamamlamış, yere düşmüş dam yuvağının üstüne

Hiç büyümeyi bilememiş adamın çocuk yüreğine

Silmek için uzatırsın, tir tir titreyen ellerini

Ilık ılık gözyaşı senin ellerine de düşer

Ağlama diyemezsin

Gel birlikte ağlayalım dersin

Şahlanır albayrak şehit üstünden

Bağrından taş düşer ananın

Dedenin doğrulur beli

Solar gelinin kınası

Konuşur duvardaki fotoğraf

Övünür dam yuvağı

Zamandır en büyük yara sarıcı

Bir çocuk büyür babasız

Nene kimsesiz, dede kimsesiz ölür

Karalar bürünür gelin

Kırılır duvardaki fotoğraf

Hükmü kalmaz beton çatılarda dam yuvağının

Uçar gider gurbet kuşu, göçünü sırtına alıp

Son tırmanışlarındır tahta merdiven basamaklarını

Dört kollu salda geri ineceğini bile bile

Sökülür gider içinden anılar

Dökülür geri gelir gözyaşların

Eşikteki desenleri solmuş, el örgüsü paspasa

Yutkunur kalırsın……

 

 

KKTC Cumhurbaşkanı ve Suriye Barış Pınarı Operasyonu

KKTC Cumhurbaşkanlığı makamına geldiği tarihten bugüne yaptığı her açıklamasıyla, Kıbrıs müzakereleri süresince attığı her adımla eleştirilen, gündeme damgasını vuran bir siyasetçi…

Yıllardır ülkemizin yaşamış olduğu terör sorununu adeta görmezden geliyormuşçasına öyle bir açıklama yaptı ki, yine gündeme oturmayı başardı!

KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Akıncı’dan bahsediyorum…

Suriye sınırımızın dibine yerleşen, iş birliği yaptığı Amerika’nın da desteğini alarak burnumuzun dibinde bir devlet kurmanın hayalini kuran PKK-PYD-DEAŞ terör örgütleri üçlüsünü bu bölgeden temizlemek amacıyla ülkemizin başlatmış olduğu SURİYE’DEKİ BARIŞ PINARI OPERASYONUNU ”savaş” olarak nitelendiren Mustafa Akıncı bununla da yetinmeyerek, 1974’te yapılan KIBRIS BARIŞ HAREKÂTINA DA savaştı diyerek; bu operasyonu yapmak yerine ”karşı tarafla diyalog” kurulmalıydı demiştir.

Suriye’deki Barış Pınarı Operasyonunu yapmış olduğumuz karşı taraf; bebek katili PKK Terör örgütü ve yan kuruluşları, Kıbrıs Barış Harekâtını yapmış olduğumuz karşı taraf ise adada yıllarca Kıbrıs Türk’ünü katleden eli kanlı EOKA terör örgütüdür.

Bu nasıl bir açıklamadır ki? Türkiye Cumhuriyeti Devleti terör belasını ortadan kaldırabilmek adına bu terör örgütleriyle diyalog kurmalıdır denebiliyor?

Hiç böyle bir şey olabilir mi? Binlerce yurttaşımızı katleden, yıllardan beri ülkemizin kanını emen bu vampirler çetesiyle Türkiye hiç diyalog kurar mı?

Türkiye şu anda yapması gereken en doğru şeyi yapmış. Başlatmış olduğu bu operasyonla vatanımıza musallat olan kelle avcılarıyla, kan emicisi terör örgütlerini yok etmenin gayretindedir.

KKTC Cumhurbaşkanı yapmış olduğu o talihsiz açıklama ile yüreklerimizi sızlatmış, özellikle de Kıbrıs Barış Harekâtının özüne bir kez daha gölge düşürmüştür.

Sn. Akıncı, bundan 45 yıl önce eli kanlı terör örgütü EOKA’nın adada bir tek Türk kalmayıncaya kadar girişmiş olduğu katliamları, 1955-1974 arasındaki acılı yılları, 15 Temmuz 1974’te adada gerçekleştirdiği Yunan Cuntası destekli kanlı darbe girişimini unutmuş olamaz.

O tarihte Türkiye adadaki soydaşlarımızın yardımına koşmamış olsaydı, bugün adada Kıbrıs Türklerinden bahsetmek mümkün müydü?

Kurulu bir Türk devleti olacak mıydı? Hele ki kendisi de şu anda o devletin Cumhurbaşkanlığı makamda oturabilecek miydi?

Bu açıklaması olsa olsa tarih bilincinden yoksun, kabul edilmesi mümkün olmayan, sadece kendi düşüncelerini içeren bir yorumudur ancak.

Bundan dört yıl önce de seçildiği ilk gün yapmış olduğu açıklama ile: ”Biz hep yavru olarak mı kalacağız?” diyerek, Anavatan-Yavru Vatan birlikteliğini, Kıbrıslı kardeşlerimizle olan bağlılığımızı başka bir boyuta taşımanın ilk mesajını veren bu siyaset ağzıyla,  günümüzde yapılmış olan böylesine talihsiz bir açıklamanın yadırganmaması gerekir diye düşünüyorum.

Sn. Akıncı bu açıklamasından sonra bugün basına düşen bir köşe yazısında, Türkiye’den konuyla ilgili bir gazeteciyle yapmış olduğu telefon görüşmesinde/röportajında, yapmış olduğu açıklamanın yanlış anlaşıldığını belirtmişse de; söylediği sözlerle milyonlarca kalbin kırıldığı gerçeğini değiştiremez.

Bunun yanı sıra KKTC’de mevcut hükümeti temsilen Başbakan Sn. Tatar; Cumhurbaşkanı Sn. Akıncının bu açıklamasının kabul edilemez olduğunun altını çizerek, hem hükümet olarak, hem de Kıbrıs Türk Halkının büyük bir çoğunluğunun Türkiye’nin başlatmış olduğu bu operasyonu desteklediğini, Mehmetçiğe başarılar dilediği açıklamasını yapmıştır.

Ancak şurasını bir kez daha hatırlatırsak; Kıbrıs adasında ülkemizle iş birlikteliğini içine sindiren, Kıbrıs Türk’ünün geleceğinin bu birliktelikle yaşayabileceğine inanan bir Cumhurbaşkanı KKTC’de seçilmediği sürece; gerek Akdeniz’de, gerekse adada Türkiye’nin milli menfaatlerini savunmak her zaman kolay olmayacaktır.

KKTC’de altı ay sonra Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacaktır. Sn. Akıncı büyük bir ihtimalle yeniden aday olacak, belki de bir kez daha seçilecektir…

Eğer bir kez daha seçilecek olursa adada başlaması olası yeniden müzakereler sürecinde Türkiye’deki yöneticiler ile nasıl bir süreç yaşanacaktır?

Adada KKTC Başbakanıyla dahi uyuşamayan, hemen, hemen her konuda ayrı düşen Sn. Akıncı ile Türkiye’deki yönetim uyum içinde nasıl çalışacaktır?

Hele ki, Sn. Akıncının Suriye’de devam eden Barış Pınarı Operasyonu ve Kıbrıs Barış Harekâtıyla ilgili yapmış olduğu o kabul edilemez açıklamasından sonra…

 

 

Kir Akan Oluklar

Suriye’de “Barış Pınarı” harekâtını başlatan kahraman Mehmetçiğin sınır ötesi harekâtı, Türkiye’nin rakiplerini hem kıskandırmakta hem de çok rahatsız etmektedir. Bu zafere bir de diğer başarılarımız eklendiğinde, rakiplerimiz öfke ve nefretle adeta isyan etmektedirler.

 

Bunun en somut örneğini, Türkiye-Fransa futbol karşılaşmasında, takımımızın golden sonra sevinerek verdiği “asker selamı”na duyulan tepkilerde gördük.

 

Türkiye Fransa futbol maçında, Ay yıldızlı oyuncularımız, Kaan Ayhan’ın 81’inci dakikada attığı gol sonrası ve maç bitiminde asker selamıyla sevinç yaşadı. Fakat Fransa rejisi kasıtlı olarak bu görüntüleri ekranlara getirmedi.

Bununla da yetinmediler. Fransa Spor Bakanı Roxana Maracineanu, UEFA’dan Türkiye’ye yaptırım uygulanması çağrısında bulundu. Fransız bakan Maracineanu, “UEFA’dan bu konuda yaptırım uygulanmasını talep ediyorum” dedi.

 

Oysa asker selamı, Fransa futboluna hiç de yabancı değil. Zira bu iki yüzlü Fransızların; Dünya Şampiyonu oldukları 2018 Temmuz kupa töreninde futbolcuların Cumhurbaşkanı Macron’a verdiği asker selamı, hem Fransa hem de uluslararası medya kuruluşlarında yer almıştı.

Benzeri bir fotoğraf karesi, Dünya Kupası sonrası Fransa’da düzenlenen madalya töreninde de çekilmişti.

 

Fransa’nın asker selamını ekranlara getirmemek için gösterdiği çaba, sosyal medya kullanıcıları tarafından sert tepki ile karşılandı. TRT Genel Müdürü İbrahim Eren de Fransız rejisinin, Türk futbolcuların asker selamını vermemesine sosyal medya hesabından tepki gösterdi.

Yaşananların arkasından UEFA, gülünç bir kararla Milli takımımızdan asker selamı hakkında savunma istemiştir.

 

Anlaşılan sömürgeci devletlerin başını çeken Fransa, mazisindeki kirli ve vahşi hatıralarını hala unutamamış. Fransa, işgal ettiği Cezayir’de, Setif katliamında 45 bin Cezayirliyi katletmiştir. Cezayir Fransa’nın sömürgesinden kurtulmak için 1954’ten 1962 yılına kadar verdiği bağımsızlık mücadelesinde 1 milyon evladını kaybetmiştir. Katilleri Fransa’dır.

 

Ruanda Avrupalıların sömürgecilik faaliyetlerinin vahşice yaşandığı yerlerden biridir. Fransa’nın desteği ve kışkırtması ile Ruanda’da Hutular, 600 bin Tutsiyi satırlarla, sopalarla katletmiştir.

 

Bu iki ibretlik olay, Fransa’nın kirli defterinden sadece iki sayfadır. Her sayfa diğerinden daha utanç vericidir. O yüzden Fransa önce Türkleri haksız yere itham etmekten vazgeçerek, kendi mazisi ile yüzleşmelidir.

 

Almanya’ya gelince; Sanırım Almanya, yıllardır Almanlar için alın terini akıtan onurlu, milli ve manevi değerlerine bağlı Türk işçilerini her türlü desise ile “asimile” edememenin öfkesini yaşamaktadır. Genlerindeki Nazi kalıntıları Türklere karşı sık sık su yüzüne çıkmaktadır.

 

Irkçı ve şöven duygularla, Almanya’nın 2. Lig takımı St. Pauli, sosyal medya hesabından Mehmetçiğe destek veren, “dualarımız sizinle” diyen Türk oyuncu Enver Cenk Şahin’i skandal bir yaptırımla kadro dışı bıraktı.

 

Kulüp yetkililerinin; “paylaşımını sil” tehdidine; tokat gibi “hayır” cevabını yapıştıran Cenk’e sosyal medyadan büyük destek geldi. On binlerce Türk taraftar şöven St. Pauli’nin bu kararını açıklayan tweet’ ine “Enver Cenk Şahin yalnız değildir” cevabını yazarak hak ettikleri tepkiyi ortaya koydu.

Gençlik ve Spor Bakanı Mehmet Muharrem Kasapoğlu Cenk’i arayıp “Türkiye Cumhuriyeti olarak arkandayız” dedi.

 

Bir başka utanç verici olay da, Almanya Milli takımının formasını giyen İlkay Gündoğan ve Emre Can’a yapılan çirkin baskılardır. Bu iki futbolcumuz, gördükleri baskı sonrasında, takımdan atılmamak için, “asker selamı” paylaşımına yaptıkları beğeniyi geri almışlardır.

 

Bilindiği üzere, Mesut Özdil de, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile fotoğraf çektirdiği için, bu tavrından dolayı, Almanlarca adeta linç edilmek istenmişti. Bu yüzden Alman milli takımını bırakmıştı.

 

Batının tutarsız, ırkçılık kokan bu davranışları bizlere yabancı değil elbette. Türkiye’yi ve Türk Milletini hep kendi mizaçlarındaki kötü karakterlerle itham etmektedirler. Oysa tebessümlerinin arkasına gizlemeye çalıştıkları; düşmanlık, yalan kin, nefret, karalama vb. vasıfları,   Türk Milletinin başarılarını, insanlığını, güzel hasletlerini gördükçe kıskançlıktan dolayı tavan yapmaktadır.

 

Son gelişmeler bunu açıkça göstermektedir. Kahraman ordumuzun başarılarını kıskanıyor, insani değerlerini de kirli oyunlarını bozar gibi görüyorlar. Çünkü gittiği yerlerde, enkaz, kan, açlık, sefalet bırakan hep batı olmuştur. Türk Milleti de buraları mamur etmekle, yaraları sarmakla, açları doyurmakla ve barındırmakla uğraşmaktadır.

 

Mesela sömürgeci Fransa, Almanya ve ABD Suriye’de niçin vardır? Onları çağıran mı olmuştur? Oysa terör örgütü PYD’ nin yaptığı tünellerin çimentosunu bir Fransız şirketinin sağladığı yolunda deliller bulunmaktadır. Zaten ABD, terör örgütü PYD’ye açıktan binlerce tır silah ve mühimmat desteği vermektedir.

Her millet kendine yakışanı yaparmış. Rahmetli Necip Fazıl'ın dediği gibi: "Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir." Dizesindeki, "kir akan oluk", Batının ta kendisidir.

 

Sevgiyle kalın…

 

 

Suriye’de Dengeler

Türkiye’nin “Barış Pınarı Harekâtının” ilk amacı, ABD tarafından desteklenen ve PKK‘nın çeşitli versiyonları olan PYD/YPG/SDG varlığını yok etmek veya en azından sınırlarımızdan uzaklaştırmaktı.

Bunun için Suriye toprakları içinde Fırat’ın doğusundan Irak sınırına kadar en az 30 km derinliğinde bir güvenli bölge oluşturulacağı açıklandı. YPG‘nin Türkiye sınırında kontrol ettiği bu sınırın uzunluğu 400 kilometreden fazla idi.

Harekât başladığında, ilk olarak Resulayn ve Tel Abyad arasındaki 120 kilometrelik bölgede, 30 kilometre derinliğinde bir güvenli bölge oluşturma hedeflendiği açıklandı. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, bunun ardından güvenli bölgenin tüm sınırı kaplayacak şekilde genişletileceğini söyledi.

Bilindiği gibi, Fırat’ın hemen doğusundan başlayan ve Barış Pınarı Harekâtının batı ucu arasındaki (PKK’lıların Kobani dediği) Ayn el Arab bölgesi Türkiye’nin desteği ile PKK/PYD güçlerinin eline geçmişti. Şimdi aynı bölgeyi, lahmacun ikram ederek topraklarımızdan geçirip Suriye’ye soktuğumuz, bu teröristlerden temizlemek istiyorduk.

Fırat’ın hemen batı yakasında Türk Ordusunun kontrolündeki bölgenin güneyindeki Münbiç de PKK/PYD kontrolünde idi. Bu yüzden Münbiç ve Kobani de Barış Pınarı harekâtının ikinci aşamasında güvenli hale getirilecek hedefler idi. Ancak burada hâkimiyet el değiştirdi.

***

Harekâtın Akıbeti

Harekâtımız devam ederken ilginç gelişmeler oluyor. PKK/PYD, Rusya’nın gözetimi altında Suriye ile anlaştı. Suriye devlet ordusu yani Esad’ın ordusu, Rusların desteğiyle Münbiç’e de girdi. Münbiç’ten PKK/PYD’nin de çekildiği bildiriliyor. “Kobani‘de de benzer gelişmeler yaşanıyor.”

PKK/PYD güçlerine ABD desteği devam ediyor. ABD bir yandan Türkiye’ye yaptırım kararları alıyor, diğer taraftan SDG/YPG’ye silah yardımını sürdürüyor. Hatta koskoca ABD’nin Başkanı Trump, önceki gün SDG/YPG’nin başındaki General Mazlum dedikleri, Türkiye tarafından kırmızı bültenle aranan Ferhad Abdi Şahin ile telefonla görüşmüş ve “Türkiye’nin saldırısını(!) durdurmak için her şeyi yapacağı” garantisi vermiş.

Senatör Graham, Türkiye’nin Kobani’ye (Ayn el Arab) operasyon yapmayacağı (kendi ifadesine göre saldırmayacağı) teminatı verdiğini açıkladı.

Bu safhada anlaşılan şu ki harekâtımızın ikinci bölümü yapılamayacak.

Barış Pınarı Harekâtı Tel Abyad- Resulayn arasındaki 120 km’den daha fazla genişlemeyecek, en fazla 120×30 km genişliğinde bir bölgeyi kontrol altına alabileceğiz.

Harekâtımızın hedefi olan PKK/PYD/YPG/SDG güçleri ABD koruması ve desteğinden sonra Rusya ve Suriye’nin de himayesini sağlamış oldu.

Bölgedeki etkin aktörlerden İran da açıkça harekâtımızın durdurulmasını istediğine göre bölgedeki aktörlerden hiçbiri yanımızda değil.

Ancak Barış Pınarı Harekâtı bu boyutu ile bile bölgedeki mevcut dengeleri hayli değiştirdi, Türkiye’nin masada elini güçlendirdi.

**********************************

Çıkış Yolu

ABD ile Rusya’nın aralarında anlaşmasını sağlayan bu gelişmeler olmadan önce Türkiye Şam yönetimiyle (Beşar Esad ile) anlaşsa ve Suriye devletinin bölgede PKK/PYD hâkimiyetine izin vermemesi sağlansa idi bugüne kadar çektiğimiz külfetlere katlanmak zorunda kalmayabilirdik.

Şimdilik geçmişi bırakalım da, “bundan sonra ne yapabiliriz?” sorusuna cevap arayalım.

Yeniçağ’da yazan Cahit Armağan Dilek‘in bundan sonrası için çizdiği perspektif bizim için tek çözüm gibi gözüküyor.

Türkiye için bütün yollar Şam’a çıkıyor: Türkiye, Şam’ın tüm Suriye üzerinde kontrolü ele almasını desteklemeli.

Kontrolü altındaki bölgeleri Şam’a devredip Suriyeli sığınmacıların süratle geri kabulünü sağlamalı.

Esad takıntısından vazgeçip Şam’ın daha fazla İran etkisine girmesine, SDG/YPG’nin ikinci Barzanistan kurmasına engel olmak için Şam ile işbirliği yapmalı.

YPG’nin silahlı gücünün bertarafını Adana Mutabakatı çerçevesinde Şam’a bırakmalı. Anayasa komitesinde Esad yönetimiyle işbirliği yaparak Suriye’nin üniter yapısını bozacak anayasa hükümlerinin yer almasını engellemeli.”

**********************************

ABD Yaptırımları

ABD kamuoyunda ve devleti oluşturan bütün kurumlarda Türkiye’ye karşı bir tavır var. Sadece ABD Başkanı Trump ağır ifadeler içeren ve çelişkilerle dolu tivitlerine rağmen kısmen bu tepkileri yumuşatmaya çalıştığı izlenimi veriyor.

İlk etapta Trump’ın imzaladığı kararname ile uygulanacağı açıklanan ilk yaptırımlar çok etkili olmayabilir. Ancak iki senatör tarafından kongreye verilen teklifte Türkiye için 7 ayrı yaptırım öngörülmekte. Bu yaptırım kararları çıkarsa, ekonomik ve askeri bakımdan ciddi zarar göreceğimizi şimdiden öngörebiliriz.

TSK’nın ihtiyacı olan silahlar ve uçaklar ile yedek parçalarına ambargo uygulanması, Amerika’nın “Hasımlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşı Koyma Yasası” kapsamına alınması önemli yaptırımlar olarak dikkat çekiyor.

Daha da ilginç olan bir teklif ise “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın net geliri ve mal varlığı hakkında rapor hazırlanması.”

ABD’nin böyle bir karar alması, Türkiye’nin şeref ve haysiyetine açıkça bir saldırı demektir. Ancak böyle bir kararın ucunun nereye kadar varabileceğini şu anda kestirmek pek kolay değil. Bu operasyon Türkiye’nin iç ve dış politikasında sarsıcı etkiler yaratabilir.

 

 

 

İstanbul-Vahideddin-Anadolu (1)

Son Osmanlı Padişahı Vahideddin; gündem konusu olunca, hatırlamadan edemedim.

Rahmetli babamın, her fırsatta anlattığı işgal İstanbul’u geldi aklıma.

Rahmetli babam, yüz yıl kadar önce işgal İstanbulunda çocuktur.

Çocukluğu Mehmet Muhsin Paşa’nın konağında geçmektedir.

Konak bugünkü Kadıköy’ün Söğütlüçeşme semtindedir.

Merhum babam Hasan Fehmi, o zamanlar Kadıköy Sultanisinde okumaktadır.

Demiştim ya İstanbul işgal altındadır ve sokaklarda işgal askerleri,

Özellikle İngiliz neferleri kol gezmektedir.

Rahmetli babam; konağın penceresinden, bu manzarayı her gördüğünde zoruna gider.

Ve bir gün, Paşa’nın odasındaki komodinin çekmecesine koyduğunu gördüğü

Tabancasını gizlice alır.

Amacı, İngiliz askerleri tekrar sokaktan geçecek olursa, onlara ateş edecektir.

Hiç olmazsa bir kaçını öldürecektir.

Aklınca bir nebze de olsa, kabaran millî hislerini dindirecektir.

Bu hareketin, onun ve Mehmet Muhsin Paşa’nın başına ne işler açacağını düşünmekten,

Henüz çok uzaktır.

Sık sık pencereye gelir. Sokaktan İngiliz askerlerinin geçip geçmediğine bakar.

Aradığı fırsatın doğmasını heyecanla bekler.

Tabancanın yerinde olmadığının farkına varan Paşa; konaktaki herkesi, sırayla,

Sıkı bir sorguya çeker ve tabancayı getirmelerini ister. Ve şu sözlerle onları iknaya çalışır:

“Biliyorum, son günlerde hepimiz üzgünüz ve gerginiz. Sinirlerimiz de bozuk.

Güzel İstanbulumuzun sokaklarında işgalci askerler kol gezmeye başladığından beri

İçimiz kan ağlıyor. Uzatmayayım, iyi niyetle ve gerektiğinde kullanmak üzere almış olmalısınız!

Yine de hanginiz aldıysa, hemen gidip getirsin.

Söz veriyorum, bu seferlik affedeceğim.” (Paşa devam eder:)

“Unutmayın! Bu evden ve sizlerden ben sorumluyum. Bir cahillik etmenizden endişeliyim.

Korkmayın, ben sağ oldukça, kimse kılınıza dokunamaz.

Allah büyüktür. Serin kanlı olmalıyız. Bu günler de geçer.

Çok kararan gecelerin sabahı yakındır.”

En sonunda, tabancayı, merhum babam Hasan Fehmi’nin aldığı anlaşılır.

Babamı çağırtan Mehmet Muhsin Paşa; ürkütmemeye çalışarak,

Yavaş bir sesle sorar ve aralarında, karşılıklı bir konuşma başlar:

-Gel şöyle yanıma der ve elini, yüzünde ve başında sevgiyle gezdirir.

-Nasılsın bakalım?

-(Kuvayı Milliyeyi kastederek) ordumuza duacıyım Paşa Baba.

-Aferin oğlum, hepimiz duacıyız. Üzülme Allah bizimledir.

(Kısa bir sessizlikten sonra) bak oğlum, sonunda aziz İstanbulumuz da işgal edildi.

-Defolup gitsinler!

-Merak etme, nasıl geldilerse öyle de gidecekler.

-Ne zaman?

-Her şeyin bir zamanı vardır. Hele bir Anadolu kurtulsun.

Sen önce aldığın tabancayı hele bir getir bakalım.

-Ama Paşa Baba, onunla İngilizleri vuracaktım.

Çünkü yatak odamın penceresinden, onların gezindiğini gördükçe kahroluyorum.

Adımlarının çıkardığı her tok ses, bir hançer olup, kalbime saplanıyor.

Daha fazla dayanamadım.

-Ve gidip tabancayı aldın.

– ….

 

 

Altay Kazakları Doğu Türkistan’dan Göçen Türkler

Türkler, atı ehlileştirdikten ve üzengiyi icat ettikten sonra adeta yerlerinde duramamışlar, bulundukları coğrafyanın en uzak bölgelerini kendilerine yakın eylemişlerdir. O kadarla da yetinmemişler, kıt’alar aşmışlardır. Dünyada, Türkler kadar geniş alana yayılan, gittiği yeri yurt edinen başka bir millet yoktur. Göç olgusu, Türk’ün hayatında önemli bir yere sahiptir.

Araştırmacı yazar Hızırbek Gayretullah, köken itibariyle Altay Kazaklarındandır. Küçük yaşlarda yaşadığı göç olgusunun izleri hâlâ benliğindedir. Türlü eziyetlere, dayanılmaz mahrumiyetlere katlanarak dağlar ve çöller aşmış, Türkiye’ye gelip yerleşmiştir. Yerleştiği vatan topraklarına kalben ve bedenen bağlı olmakla birlikte, aklında, gönlünde ve fikrinde ecdat toprakları vardır. Eserlerinde hep ecdat diyarını anlatır. 13,5 X 20 santim ölçülerinde, 176 sayfalık; hacimce küçük fakat muhtevası muhteşem eseri, ezelî ve ebedî aşkının izlerini taşıyor.

Altay Kazakları / Doğu Türkistan’dan Göçen Türkler isimli kitap; 1904-1953 yılları arasında Çin zulmünden kaçarak; hür yaşayan dildaş ve dindaş kardeşlerine kavuşmak için Anadolu’ya göç eden Kazakların tarihidir. Hızırbek Gayretullah, Türkiye’nin güzelliklerini huzur içinde yaşayan genç neslin de bilmesi ve unutmaması için destan mahiyetinde Altay Kazak Türklerinin tarihini yazıyor.

Eserine, Altay Kazaklarının yaşadığı bölgedeki yer adlarını açıklamakla başlıyor: Barköl, Kumul, Taklamakan Çölü, Lop-Nor, Altay ve Altay dağları…

Altay Kazak Türklerinin tarihi göçü 1643 yılından 1953 yılına kadar 310 yıllık bir zaman dilimini kapsar. Bunlar toplu göçlerdir. Ferdî göçler ise imkânlar ölçüsünde hâlen devam etmektedir.

Eser, Altay Türk Kazaklarının göç tarihi olduğu kadar, kültür tarihi olma özelliğine sahiptir. Daha da önemlisi, Türklerin tarihine ait yeni bilgiler ihtiva etmektedir.

Altay Kazakları bir taraftan Çin zulmünden kurtulmak için mücadele ederken diğer taraftan da 1910 ve 1920 yıllarındaki ‘Alaş Hareketi‘* adıyla başlatılan çalışmalara da katkıda bulundular. Bu hareket 46 yıl sonra 1986’da, ‘Jeltoksan‘** adıyla meyve verdi. Bu meyve de 1991 yılında Sovyetler Birliği’ni dağıtan bomba oldu.

Alaş Orda Hareketi’nin bir benzeri Azerbaycan’da yaşandı. 28 Mayıs 1918’de Mehmet Emin Resulzâde Azerbaycan Cumhuriyeti’ni kurdu. Cumhuriyet, 1920 yılında Sovyet Kızılordusu’nun Azerbaycan’ı işgal etmesiyle sona erdirildi. Mücadeleler bunlardan ibaret değildir. 1933 yılında Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti, 1944 yılında Doğu Türkistan Cumhuriyeti kuruldu. Maalesef hepsi kısa süreler sonunda emperyalist Moskof ve Çin orduları tarafından dağıtıldı.

Sayın Gayretullah’ın eserinde az bilinen hakîkatler hakkında da alâka çekici bilgiler var. Kumul Vak’ası (s: 40-52), Saydam Hâdisesi (s: 60-70), Yahya Kemal Beyatlı sürprizi (s: 75-78), kaynak kişi Bukarbay’ın anlattıkları (s: 79-88) heyecanla okunacak bölümlerdir.

Bu arada göçler devam etmektedir. Ali Bek Hâkim önderliğindeki göç, 10 ay devam eder. Bu göçte Hızırbek Gayretullah da vardır. (s: 95-98). Osman Batur’un göçü 99-105. sayfalarda… Okunmaya değer. Osman Batur’un maceraları, ilişkileri, mücadeleleri 124. Sayfaya kadar devam ediyor.

Göç, Türk’ün kaderinde vardır. Sayfalar biter, göç macerası bitmez.

Ve sonra hazin ayrılıklar… Mehmet Emin Buğra’nın, İsa Yusuf Alptekin’in ebedî âleme intikalleri…

Son sayfalarda vuslat var. Kazakistan’dan Türkiye’ye doğrudan yapılan ilk uçak seferi…

Göz ve yaş… göçün ıstıraplarıyla da vuslatlarda da hep birliktedir. Birbirinden hiç ayrılmazlar. O sebeple bitişik yazılır: Gözyaşı.

Son sözü Hızırbek Gayretullah’a bırakmak gerek:

2018 yılında, 78 yaşımda; ben ve atalarımın bir ömür verdiği Doğu Türkistan davası ile ilgili bilinmeyenleri yeni nesillere aktarmak için bu eseri kaleme aldım. Dünya sahnesinde milletlerin var olma mücadelesi vardır. Biz Doğu Türkistanlılar olarak Türklerin ata yurdunda, din-i İslam’ın ve büyük Türklük mücadelesinin bayraktarlarıyız. Bugün yurtlarımız Çin işgali altındadır. Elbette güneşin ufukta doğuşu gibi bağımsız Gökbayrağımız Doğu Türkistan topraklarında bir gün mutlaka dalgalanacaktır. Tarih bize şunu anlatır: Eserimizde adı geçenler gibi fedakâr yiğitler olduğu sürece millet hiçbir zaman esir kalmayacaktır. Bizler kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi asla unutmayalım. Bugün dünyada bağımsız Türk devletlerinin sayısı çoğalmıştır. Bu devletlerin atası olan Doğu Türkistan, Gökbayrağı ile en başta yerini alacaktır. Yeter ki torunlarımız bu eserde adı geçen, şehit olan kahramanlarımızı unutmasın, onlardan ilham alsın. Şair Güngör Yavuzaslan Gökbayrak mücadelesini şöyle anlatıyor:

Hilali İslam’dır bu bayrağın

Yıldızı şehitler kervanı,

Dalgalan sen de Gökbayrak

Türkistan Türk’ün vatanı…

YAZIGEN YAYINCILIK: Cibali Mahallesi, Fukarabaşı Sokağı Nu: ¼ Fâtih, İstanbul.

Telefon. 0.212-534 33 15 e-posta: iletisim@yazigen.com www.yazigen.com.tr

1940 yılında Doğu Türkistan’ın Manas ilçesinin Alankı yaylasında dünyaya geldi. Büyük dedesi Baytik, kuzeydoğu Kazakistan’ın (Caysan, Sarıterek, Kendirlik, Kögeday ve havalisi) Çarlık Rusyası’nın Bolısı (Mutasarrıfı) idi. Babası Kaynaş, Manas Emniyet Müdürü olup, 1949 yılının sonlarında Doğu Türkistan’ı Kızıl Çinliler’in işgal etmesi üzerine Türkiye’ye göç etmiştir.

Tahsil hayatını Türkiye’de tamamlayan Gazeteci ve Yazar Hzırbek Gayretullah, Avrasya Türk Dernekleri Federasyonu’nun kurucu, Aydınlar Ocağı İstişare ve Bilim Kurulu, Türkiye Yazarlar Birliği ve Kazakistan Yazarlar Birliği’nin üyesidir. Doğu Türkistan Göçmenler Derneği Başkan Yardımcılığı ve Genel Sekreterlik görevinde bulunmuştur. Doğu Türkistan Dergisi’nin genel yayın yönetmenliği yapmıştır.

Ticârî hayatında; UKOM Şirketler Grubu Yönetim Kurulu Başkan Yardımcılığı, HOTAMA A.Ş.’nin Genel Müdürü iken ilk defa Kazakistan’ın Avrupa, Amerika ve Dünyaya açılması için çalışmış, AKTAV Havalimanının organize edilmesinde aktif rol almış, Kazakistan Havayolları (AIRKAZAKHSTAN)’nın ilk seferini HOTAMA A.Ş.’nin sorumluluğunda ALMAATA-İSTANBUL hattı ile açmış, zamanın Kazakistan yetkililerinden Mirzatay JOLDASBEK Başkanlığındaki bir heyetle İstanbul Atatürk Havalimanı’na ilk defa AIRKAZAKHSTAN uçağının inişini sağlamıştır. Ayrıca Türkiye’de Odalar Birliği şemsiyesi altında faaliyet gösteren DEİK (Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu)’nun teşekkülünde aktif rol üstlenmiştir.

Kazak, Uygur, Kırgız ve Azerbaycan lehçelerini konuşabilen, orta derece İngilizce ve Urduca bilen Hızırbek Gayretullah, Belediye Meclis Üyeliği ve Türk Dünyası Belediyeler Birliği Delegeliği yapmıştır.

Yayınlanmış Eserleri: Osman Batur (1963), Altaylarda Kanlı Günler (1977), Çin’de İslamiyet ve Türkler (1982), Lopnor ve Nevada Semey’de Nükleer Facia (1992), Eravıl Atga Er Salgan (Almaty- Kazakistan Türkçesi 1999), Uzaklara Balam (2003), Sömürülen Vatan – Türkistan (2013), Altay Kazakları (2019).

 

 

DERKENAR:

KAZAKİSTAN’DA ALAŞ ORDA HAREKETLERİ:

Alaş Orda 1910 ve 1920 yılları arasında Kazakların ve Kırgızların ilân ettikleri bir devletin ve buna yol açan hareketin adıdır… Kazakistan’ın resmî açıklamasına göre Alaş adı Kazakların efsanevi Alaş Han’dan alınmıştır. Alaş kelimesi Kazak Türkleri arasında Uran (parola) olarak kullanılır.

KAZAKİSTAN’DA JELTOKSAN HAREKETİ:

Sovyetler Birliği Başkanı Mihail Gorbaçov, Kazakistan Komünist Partisi Birinci Sekreteri Kazak Türklerinden Dinmuhamed Konayevi görevinden alarak yerine, yürürlükteki anlaşmaya aykırı olarak Rus ırkından Gennady Kolbin’i tâyin etti. Kazak gençler protesto maksadıyla17 Aralık 1986 sabahında ayaklanıp protesto ettiler. 18 Aralık’ta KGB orduları gösteriyi dağıttılar. 2000 den fazla insan yakalanarak tevkif edildi, yüzlerce insan yaralandı ve en az 3 kişi öldürüldü.

Almaata’da gerçekleşen gösteriler diğer Kazak şehirlerinde Sovyetlerin federal yapısını zayıflatacak ilk büyük patlama idi. Protestoların ardından Sovyetler Birliği’nin temelleri sarsıldı ve 1991 yılında Sovyet kızıl yönetimi ile birlikte Komünizm de çöktü. Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan Türk Cumhuriyetleri kuruldu. Bunlara, Tacikistan da dâhil edilebilir.

OĞUZ ÇETİNOĞLU

 

KUŞBAKIŞI:

HEDEF TURAN                                                                                                                                         Türk Milliyetçiliği Üzerine Zor Zaman Yazıları

Sinan Ateş, 14. Baskısı yapılan 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 223 sayfalık eserinde, soyadından aldığı hararetle, Türk gençliğine hitap ediyor.  Makaleler üç ana başlık altında toplanmış: 1-Siyâset ve Türk Milliyetçiliği, 2-Topluma Dâir, 3-Kültür ve Sanat Üzerine.

Üç ana başlık altındaki 21 + 22 + 21 = 64 adet makalede; Turan, Kurt sembolü, Hedeflerimiz, Ülkü Ocaklılar, Vatan, Alevîlik, Türklük, Millî irâde, Milliyetçilik, Adalet, Terör, Güneydoğu, Otadoğu, Dokuz Işık, Bölücülük, Türkçe, Bursa, Çocuklarımız, Televizyon dizileri ve filmler, 23 Nisan, Özel günler, Türk öğretmeni, Kadın, Ölüm, Târih Şuuru gibi mevzulara Türk milliyetçiliğinin bakış açısıyla büyüteçten bakılıyor. Alparslan Türkeş, Kanunî Sultan Süleyman Han, (Mustafa Necati) Sepetçioğlu, Kuşçubaşı Eşref Bey, Seyid Ahmed Arvasi, Akşemseddin ve Fâtih ve Feridunzâde Osman Ağa hakkında az bilinen hakîkatler anlatılıyor.

KRİPTO BASIM YAYIM DAĞITIM LTD. ŞTİ.

Kültür Mahallesi, Ataç 2 Sokağı Nu: 71/B Çankaya, Ankara. Telefon: 0.312-432 19 23,

Belgegeçer: 0.312-342 19 33 e-posta: kripto@kripto kitaplar.com  // www.kriptokitaplar.com

 

DÜNYADAN GEÇERKEN

Kahramanmaraş, şâirler, edipler, mütefekkirler yetiştiren bir vilâyetimiz. Duran Saçmalı, ‘Ahmet Maraşlı‘ müstearını alarak doğduğu şehirle kendisini özdeşleştirmiş bir şâir. Eğitimci yönüyle telif ettiği eserlerini, gönülden gelen şiirlerle taçlandırmak istemiş olmalı ki şiirlerini bir kitapta toplayıp 13,5 X 21 santim ölçülerinde, şiir için ‘hacimli‘ olduğu söylenebilecek kitapla okuyucuya sunmuş. Şiirlerden ‘tadımlık‘ bir iki örnek alınsa, diğer şiirlere haksızlık edilmiş olacaktır. Bu sebeple şiir ve şâirle alâkalı yazısının iktibas edilmesi tercih edilmiştir. Böylece şiirler üzerinde yapılacak yanlış tercih tehlikesi de bertaraf edilmiş olunacaktır.

Şiire Rağbet

Sanırım günümüz dünyasında şiire pek rağbet olmamasının en önemli sebebi, duygunun can çekişmesidir. Oysa duygu yoksa insan da yoktur. Duygunun can çekiştiği yerde ise şiir elbette can çekişir.

Öyleyse duyguların örselendiği, aşağılandığı, marjinalleştirildiği ve bitmeye doğru götürüldüğü, insanlığın âdeta unutturulup başkalaştırıldığı ve mekanikleştirildiği bir çağda; insana yakışan duygu ve düşünceleri canlandıran şiire daha çok ihtiyaç var.

Duygu can çekişirse büyük şiirin ortaya çıkması zordan öte zordur. En mâsum duygulara ‘duygusallık‘ deyip aşağılayarak, duygunun ipini çektiler, kimi bilinçli kimi bilinçsiz. Ama insanî duygular can çekişse de ölmedi, ölmeyecek! Allah, insanlığa o münbit-verimli zemini ihsan etsin, bizleri de en güzel vesilelerden kılsın inşallah!

Şâir

Sonsuz gerçekleri ve güzellikleri arayan bir yolcudur. Bu yolculukta hâlden hâle, dilden dile geçer, yanar, yakar, tutuşur ve tutuşturur.

Görünenden bahsederken de görünenin ötesine uzanır. En gizli mesajları arar. İlk bakışta fark edilemeyen güzellikleri görür; eşyanın, müşahhas ve mücerredin değişik yönlerini arar; merak tufanıdır bu yönüyle âdeta… Duyguları, düşünceleri, bilgileri, sezgileri, tecrübeleri, yetenekleri, hayâlleri, bildiği-bilmediği her şeyi acâip bir potada yoğurur ve kendisinin de şaşırdığı ‘şiir’ çıkar ortaya.

Ben’i aşmanın derdini yaşar… Bu dert onu inletir, söyletir…

Kendine ve âleme olabildiğince objektif, zaman ve mekânın dışına da çıkarak bakmaya çalışır; kendini aldatmaz, aldatmaya kalkarsa da bunun kendini yitirici, bitirici ıstırabını yaşar. Bu esâret onu kahreder… Ve bunlar kaleminden satırlara dökülür.

Toplumun, çağın, insanlığın meselelerinin şâirin gözüyle şiire aksi ve çıkmazlara çözüm arayışı içindedir. Önceden görmeye çalışır olacakları ve bâzen feryatlar içinde uyarır, bâzen sevincini paylaşır ve kendi diliyle yol gösterir.

Şâir, kelimeler, heceler ve harflerle başka türlü oynar; âdetâ mevcut akışı yerinden oynatır.

Her şeye, gerçeğin sihirli pencerelerinden bakmaya çalışan, gördüklerini ifâde edecek bir dil arayışına giren gönlü zengin bir seyyahtır. ‘Allah!’ demezse patlar, çatlar, biter gider. O’nu bulduğunda ise her şeyi değişir, yokluk denenlerde dahi nice güzellikler bulur…

Gerçek şâir, acâip hârikalarla dolu kâinâta, onun özü olan insana bakarken, ruhuna her yerden yağan maddî-manevî farklı tecellîler karşısında dolar, taşar, dili duramaz ve söylemeye başlar.

Eserin müellifi Ahmet Maraşlı’nın poetikası, şiirleri hakkında sağlam bilgiler veriyor.

MİHRÂBAD YAYINLARI:,

Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan Caddesi Nu: 8 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-514 28 28

Belgegeçer: 0.212-528 24 01 bilgi@mihrabatyayinlari.com www.mihrabatyayinları.com

EKONOMİK PSİKOLOJİ

Arapça ‘iktisat‘ kelimesinin batıdan alınma karşılığı olan ‘ekonomi‘ kelimesi yerine çoğu zaman ‘ekonomik‘ kelimesi kullanılıyor. İktisat kelimesi, ‘sonsuz olan ihtiyaçlarla, sınırlı olan tatmin vâsıtaları arasında en uygun dengeyi araştıran ilim dalı‘ olarak târif edilir. Bu ilim aynı zamanda insanların iktisatla alakalı davranışları ile malların üretim tüketim ve dağıtım faaliyetlerini de inceler. ‘İktisat‘ kelimesinin karşılığı ‘ekonomi‘, ‘iktisâdî‘ kelimesinin karşılığı ise ‘ekonomik‘tir. Dolayısıyla ‘ekonomik‘ kelimesi ‘ekonomi ile alâkalı olan‘ demektir. ‘Ekonomik‘ kelimesi aynı zamanda ‘az masraflı, hesaplı, bütçeye uygun, idâreli, iktisatlı‘ mânâlarını da ifâde eder. ‘Getirisi, götürüsünden fazla olan işler‘ için ‘ekonomik yatırım‘ tâbiri kullanılır. Aksi durum söz konusu ise, ‘ekonomik değil‘ denilir.

Arka kapak yazısında; ‘Ekonomik psikolojinin, insanın hem ekonomik hayatı içinde yaptığı davranışları daha iyi anlamaya, hem de sosyal hayatı boyunca karşılaştığı sorunların (yâni problemlerin) davranışlarını nasıl etkilediğini araştırıp bulmaya yönelik karma bir disiplindir.’ deniliyor.

13,5 X 21 santim ölçülerinde 400 sayfalık eserinde Dr. Hasan Günaydın, ‘Psikolojik faktörlerin ekonomik reformlar üzerine etkileri‘ni inceliyor.

Kitabı telif etmesinin sebeplerini de şöyle açıklıyor:

Türkiye’de uzun bir süredir devam edegelen ekonomik krizler; bitmek tükenmek bilmeyen yakınmalar, öneriler, iddialar, yinelenen ekonomik reformlar, kemer sıkma politikaları, hak arayışları ve bunları kaba kuvvetle bastırma çabaları, her geçen gün artan sosyal kargaşa ve benzeri olaylar; bu çalışmanın yapılmasında etkili olan sebeplerden sadece bir kısmını teşkil etmektedir.

Geri kalmış ülkelerin çoğunda olduğu gibi; ilmî çalışmalara katkıda bulunamamak, yeni buluşların altına damgasını vuramamak, yenilik üretememek, hatta dünyadaki yenilikleri ancak 10-15 sene geriden takip edebilmek, diğer sebeplerden bazıları olarak sayılabilir. Zira bu çalışma, her ne kadar kendisi de aynı duruma düşse bile, Türkiye’de bir ilk olma hüviyetini taşımaktadır.

Bütün bunlara ilave olarak; hem fen hem de sosyal ilimlerde görülen hızlı gelişmeler, olaylara çok yönlü yaklaşımla bakmanın önemini giderek arttırmaktadır. Bu açıdan bakıldığında; Ekonomi ve Psikoloji gibi iki farklı ilim dalının mevcut vakıalara işbirliği içerisinde yaklaşması, sosyo-ekonomik olayların arkasındaki insan ve insan ruhu faktörlerini ortaya koyması ve ekonomi ile psikoloji arasındaki etkileşimleri gözler önüne sermesi, şaşırtıcı olduğu kadar gereklidir de.

Benzeri yurt içinde de yurt dışında da yapılmamış bir çalışmayı ilk defa gerçekleştiren Dr.Hasan Günaydın, tebrik ve teşekkürleri hak ediyor. Ancak eserin, yayınlandığı günden sonra geçen zaman içerisinde müspet veya menfî yankı uyandırmayışının sebeplerini de araştırmak gerekir.

ELİT KÜLTÜR YAYINLARI:

Alayköşkü Caddesi Nu: 10 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-511 61 62 Belgegeçer: 0.212-522 11 96 e-posta: turdav@turdav.com //  www.turdav.com

 

KISA KISA… / KISA KISA…

1-YÜREĞİMİ YAKTIKLARI SENE / 1915: Bülent Keskin / Akçağ Yayınları.

2-İSLÂM DÜŞÜNCE TÂRİHİNDE MEZHEPLER: Prof. Dr. Mehmet Saffet Sarıkaya / Rağbet Yayınları.

3-TÜRK IRKI NİÇİN MÜSLÜMAN OLDU? İsmâil Hâmi Danişmend / Ötüken Neşriyat.

4-DEVLETİN KÜRT POLİTİKALARINDA ÜÇ DÖNEM CHP, ÖZAL VE ERDOĞAN’LI YILLAR: Adnan İnanç / Beyan Yayınları.

5-ZOR KARAR: Ata Türker / Bilgeoğuz Yayınları. 

 

 

“Allah İnsanı İddiasından Vurur”

Bu hadis İsmet Özel’e gelsin: Kınamayınız, kınadığınız şey başınıza gelmedikçe ölmezsiniz.

Meğer Suriye Rejimi’nin 6 ayda gideceği ve stratejik öngörü olarak Şam’ın meşhur Emevî Camiinde fetih namazı kılınacağı iddiamız boşmuş, tutmadı.

4 yıl üst üste yaptığımız hataları telafi için 4 yıldır uğraşıyoruz ama henüz daha 8 yıl öncesinin sükûnetini sağlayamadık.

Kobani Savunmasında yer alsınlar diye yol verdiğimiz militanları Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı Harekâtlarıyla süpüre süpüre gidiyoruz.

Tabelalardan TC ibaresini indirmekle meşgulken askerî üsten Türk Bayrağını indirmelerini görmezden geldiğimiz Hendekçileri kazdıkları kuyulara gömerek dönüş yaptık.

“Türkiye seninle gurur duyuyor” dediğimiz Barzanî’nin bağımsızlık ilânı şımarıklığına raconu kestik.

Daha önce ABD ve PYD/YPG’yle yaptığımız ‘Üçü bir arada’ operasyonları şimdilerde 3’ün 1’ini kazımak noktasına taşıdık.

Evvelden yol verdiğimiz Salih Müslim’in yolunu şimdi Terör Koridoru’na son vereceğiz diye kesiyoruz, has ediyoruz.

Kavm-i necib-i Arab’ı 8 yıllık misafirlikte gördük; ‘ben almıyayım’ çizgisine geldik. Ensar & Muhacir kardeşliğinden sıkıldık, şimdi herkes evine dönsün modundayız.

“Müslümandan zarar gelmez” diyorduk, 15 Temmuz’dan sonra Müslüman görünümlü olmanın içi boş olduğunu yaşayarak anladık.

Türk diyemiyorduk, ırkçılık olur zannediyorduk; şimdilerde “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” noktasına geldik.

Ümmet Birliği sevdasındaydık; Araplar Birlik olup bizi satınca biz de 6 Devletli Millî Birliğe sarılmaya başladık.

“Çözümsüzlük çözüm değildir” deyiveriyorduk; Rumların yaramazlığından anladık ki 2 Devletle iş zaten çözükmüş, çözümsüzlük bizim kafamızdaymış.

Mustafa Akıncı’nın ortaoyunu evsafındaki sözlerini duyunca “Ahh, dava adamı Denktaş, ah!” dedik ama sağken Türkiye’de konuşmasına engel olduk ve çözümsüzlüğün önünde engel gibi sunduyduk.

Rumlar münhasır ekonomik deniz parsellerini Amerikan Şirketlerine peşkeş çekiyor, tedbir alın dedik; önce ‘yok öyle bir şey’di, şimdi burunlarının dibinde 7 Nolu Parselde sondaj vuruyoruz.

Darısı Yunanistan’ın 10 yıldır çaldığı ve söyleye söyleye dilimizde tüy kalmadığı 17 ada ve 1 kayalığın başına..

Neydi; Türk Ordusu camileri bombalayacaktı, şimdi ney: terör hedeflerini bombalıyor.

Neydi; laik / Atatürkçü askerler vatanını satar, milletine kurşun atardı. Dindar tipler sattılar ve kendi halkına kurşun sıktılar.

Allah’ım, “Ordumuz olsun daim muzaffer”.

Allah’ım, Türk Birliği’nin kuruluş ilânını görmeyi de nasip et..

Allah’ım, en yetkili ağızdan ‘Atatürk haklıymış, ruhâniyatından istimdat dileriz’ veya “Ne mutlu Türk’üm diyene’ymiş” sözlerini duyarak bize çene kapamayı müyesser eyle..

Rabb’im verdikçe veriyor, duamızın karşılığını da verir.