12.6 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 514

Manevi Gücümüz ve Biyosfer

Arslan Bulut yaygın medyadaki az sayıdaki gerçek gazetecilerden biridir. Muhtelif vesilelerle özel sohbetler de yapma imkânı bulduğumuz bu arkadaşımızı hafta sonu Kocaeli Aydınlar Ocağı’nda verdiği konferansında dinledik.

Ben en çok konferans sırasında bahsi geçen Gumilev’in teorisine takıldım.

Arslan Bulut’u karamsar bir ruh halinden kurtaran, O’na umut veren en önemli konunun Gumilev adlı ünlü yazarın bir kuramı (teorisi) olduğunu algıladım. Gumilev babası Rus, annesi Kırım Tatar Türk’ü olan bir bilim adamı.

“Halkların şekillenişi, yükselişi ve düşüşü kuramı” olan “etnogenez kuramının” kurucusu L. N. Gumilev’e göre milletlerin ruhu, esas olarak, coğrafyaya, toprağa, iklime, atmosfere, kısacası biyosfere bağlıdır…

Gumilev bu kuramda, etnogenez sürecinin tüm zamanlar ve tüm mekânlar için evrensel bir yasasını ortaya koymaktadır.

Burada Gumilev (kuramın adını verirken kullandığımız halklar kelimesi yerine) etnos kavramını kullanıyor. Etnos bir dil birliği değildir. Sosyal bir olay da değildir. Irk birliği, ideoloji ve kültür birliği de değildir.

Etnos, ortak içyapıya ve kendine özgü davranış kalıplarına sahip bireyler topluğu olarak tanımlanıyor.

Gumilev, etnosların yükselişini ve çöküşünü biyosferdeki değişimlere bağlıyor, enerji direniş seviyesini koruyabilen etnosların, varlıklarını sürdürebileceklerini belirtiyor.

Arslan Bulut’un önceki yıllarda yazdığı yazılarda da bu kurama dair notlar buldum. O’na bu kuramın nasıl umut verdiğini şu cümlelerinden anlaşılıyor:

“Türk Milleti’nin manevi gücü, ABD’nin veya AB’nin plânları ile bitmez. Bu güç, sadece genetik yapıdan değil, Gumilev’in belirttiği gibi biyosferden doğar. Biyosfer, hava, su, üzerinde yaşadığımız toprağı dolayısıyla vücudumuzu meydana getiren elementler ve iklim gibi doğal ortama denir. Bu ortamı insanlar oluşturmuyor. Milletlerin varlığı manevi güçlerine, manevi güçleri de biyosfere bağlıdır. Dolayısıyla milletlerin kaderini, biyosferi yaratan Tanrı belirler.”

“Bu bakımdan olumsuz şartlar karşısında Türk Milleti’nin moralini bozmasına hiç lüzum yoktur.
Evet, çürüyen dokular vardır. Fakat çürükler, kendi kendini imha etmekle birlikte, aynı dokuların yerlerini taze hücreler almakta, milletin genlerinde mevcut bulunan güç, nesilden nesile daha etkin bir oranda ve daha belirgin bir şekilde meydana çıkmaktadır.”

“Türk Milleti’ne Tanrı tarafından verilen bu görev bitmemiştir ve dünya durdukça bitmeyecektir. Dolayısıyla ilham ve kudretini Anadolu’dan, Trakya’dan, Türk Dünyası’ndan değil, Washington’dan, Brüksel’den alanlar kaybetmeye mahkûmdur.”

Özetlersek, Anadolu coğrafyasının bize verdikleri sadece bereketli topraklar, 4 mevsimin yaşandığı iklimi, stratejik konumu, doğu ile batıyı birleştiren köprü olması değilmiş. Bunların yanında bizi kuşatarak genlerimizi etkileyen, manevi güçlerimizi belirleyen biyosferi imiş.

****

Türkiye Düz Akılla Anlaşılmaz

Türk Milleti / Türkiye’ye dair benzer bir tespiti Alev Alatlı’nın şu cümlelerinde gördüm:

“Ülkemizi ille de bir şeye benzetecekseniz, her budağından sürgü atan salkım saçak bir böğürtlen çalısına benzeteceksiniz Türkiye’yi. Bir sürgünü çiçeğe dururken, diğerinin kurumakta, ötekisinin meyve vermekte olduğunu görün. Tek bir sürgüne takılıp kalmayın, bütüne bakmayı adet edinin.

Unutmayın ki, düz akılla anlaşılmaz, pergele, cetvele gelmez, kendisine has bir kimliği vardır Türkiye’nin. Batmaz. Batarsa, okyanuslar taşar.”

Alev Alatlı’nın Gumilev’in kuramına inanıp inanmadığını bilmiyorum. Ama O’nun tarif ettiği Türkiye Gumilev’in bahsettiği kendine özgü etnoslardan biri olsa gerektir.

********************************

Bize Düşen Görev

Arslan Bulut yazılarından birinde “Türkiye’de son dönemlerde sahneye konulan oyun, Türk Milleti’nin ruhunu zapt etmeye yöneliktir. Ekonomik güce dayanıp sanat ve medyayı da kullanarak bir milletin ruhunu zapt etmek mümkün müdür? Bilimsel tespit olarak mümkün değildir. Çünkü bir milletin ruhu, sadece ekonomik güçle veya sanatla, medyayla oluşmamıştır…” demekte.

Fakat bütün ümidimizi biyosfere veya O’nu yaratan Tanrı’ya bağlayıp üzerimize düşen görevleri ihmal edersek herhalde doğru davranmış olmayız. Arslan Bulut da “sonuç olarak, milletin geleceğine dair zerrece endişem yok, ancak bütün arzum, herkesin üzerine düşen görevi yerine getirmesidir…” diyerek uyarısını yapıyor.

Son zamanlarda ülkemiz insanlarının ahlakı, iş yapma tarzı, dürüstlüğü, din anlayışına dair olumsuzlukları tespit eden düşünen insanlarımız var. Bu davranış biçiminin siyasete yansımasının ülkemizin kaderini olumsuz etkilediğine dair tespitler de çok önemli.

Ancak kötü örnekler üzerinden yapılan genellemelerle moral bozmak yerine, Atatürk’ün Türk Milletini anlatırken kullandığı yöntemin uygulanmasını daha doğru buluyorum.

Atatürk döneminde de, Türkler arasında korkak olanlar, asker kaçakları, ahlaksız insanlar da vardı. Ama O, “Türk Milleti cesurdur, çalışkandır, kahramandır, dürüsttür, ahlaklıdır” gibi cümleler kullandı.

“İlham ve kuvvetimin kaynağı milletin kendisidir. Bir sosyal heyetin mutlaka mâşeri (ortak) bir fikri vardır. Varlığımızı, istiklâlimizi kurtaran bütün fiiller ve hareketler, milletin müşterek fikrinin, arzusunun, azminin yüksek tecellisi ve eserinden başka bir şey değildir.”

“Yemin ederek size temin ederim ki, bizim milletimizin Kuvve-i Maneviyesi, bütün milletlerin Kuvve-i Maneviyesinin fevkindedir”  dedi.

Kur’an’a Göre Nasıl Bir İnsan Olmalıyız?

                Bu yazıyı yazmamın sebebi şu dikkat çekici bilgidir. Şöyle ki İslam dinine göre günlük hayatımızda uyulması gereken kriterleri(dürüstlük, çalışkanlık, doğruluk, temizlik, yalan söylememe, adil davranma v.s.) ölçü alarak yapılan bir araştırmada, Müslüman ülkelerin hiçbiri ilk 25’ e girememiştir. Yapılan bu çalışmaya göre İrlanda, Finlandiya, İsveç gibi ülkeler ilk sıralarda yer alırken halkı Müslüman olan ülkeler arka sıralarda kalmıştır. Hâlbuki dini hassasiyetini ailesinden, ilk- ortaokul eğitim yıllarının yarıyıl tatillerinde mahalle camii imamından almış biri olarak çalışkanlık, temizlik, dürüstlük, yardım sever olmak gibi iyi-güzel davranışlar kazanmış biri olduğuma inanıyor ve çevremdeki birçok insanda da benzeri durumun olduğunu biliyorum. Bu duruma göre bir eksikliğimizin olduğunu düşünmemiz gerekmektedir. Ayrıca son zamanlardaki haberlerde daha çok gördüğümüz göç konusu da bizim için dikkat çekicidir.  Afrika’ da ki bir kısım insanların İtalya üzerinden; Orta Doğu ve Asya ülkelerinden gelen insanların ise büyük tehlikeler içinde,  küçük çocuklu ailelerin bile dramatik bir şekilde ülkemiz üzerinden batı ülkelerine göç edip kendi  ülkelerinden kaçmalarıdır. Bunların çoğunlukla İslam ülkelerinin insanları olması düşündürücü durumdur.

                Peygamberimiz Hz. Muhammed ‘’ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim’’ demiş ve bizlere kutsal kitabımız KURAN’ı rehber bırakmıştır. Yukarıda yazdığım çarpıcı çelişkiler sebebiyle kutsal kitabımızın bizlerden nasıl bir insan olmamızı istediğini anlamak için, daha önceden birçok farklı Kur’an mealini okumuş olmama rağmen tekrar okuyup bir değerlendirme yapmak istedim. Bu maksatla Diyanet İşleri Başkanlığı yayınlarından Kur’an Yolu mealini, yeniden gitme imkânı bulduğum, dinimizin çıkış şehirleri olan Medine ve Mekke’de okuma imkânını buldum. Tam sayfa düzeni,  Türkçesinin anlaşıla bilirliği,  rahat okuma sağlayan harf büyüklüğü, ihtiyaç duyulan yerlerdeki açıklayıcı bilgileri ile dinimizin emir ve yasaklarını bizzat kolayca öğrenebileceğimiz tavsiyeye uygun bir mealdir diyebilirim. Bu kitabın daha çok insanımız tarafından okunmasının dinimize uygun davranışlar ile yaşayan insanlarımızın sayısını artıracağını düşünüyorum. Diyanet İşleri Başkanlığımız hac ve umreye gidecek insanlarımıza bu kitabı hediye ederek buna katkı verebilir.

      Bu okumam ve daha önceki bilgilerim ışığında Kur’an bize nasıl bir insan olmamızı istiyor sorusuna şöyle bir cevap ile özetlemek isterim:

                 _En önemli uyarı Allah’ın varlığına, tekliğine, her şeyin yaratıcısı olduğuna inanmak ve bu inancın doğrultusunda O’na şirk koşmamaktır. Şirk konusu çok önemsenmekte ve Allah inancının yerine geçecek her türlü aşırı bağlılıktan sakınmamız istenmektedir. Paraya, mala, mülke, makama veya her hangi bir şeye sevgi ve bağlılığımızdaki aşırılıkların şirke kadar gidebileceği uyarısı yapılmaktadır.

–          -Diğer husus ibadetlerimizdir..İbadetlerin her biri imanımızı pekiştirmek ve imanın hikmetini(Allah’ın  varlığı ve birliği)unutturmamak için bizlere emredilmiştir.5 vakit namaz,oruç,hac,zekat ibadetlerinin hepsinde de kulluk görevini unutmamamızı sağlamak amaçlanmıştır.Bedenimizle,zamanımızla,malımızla bu kulluğun gereğini yerine getirmemiz istenmektedir.Çok önemli ve unutulmaması gereken husus ise her ibadet görevi  ile birlikte  SALİH  AMEL den bahsedilmesidir.Buradan da şunu anlıyoruz ki yaptığımız her ibadet bizi   daha İYİ, daha çok faydalı,KENDİSİNDEN EMİN OLUNAN insan olmamız yönünde geliştirmelidir.İbadetlerimiz; bizleri eşimize,çoluk-çocuğumuza,yaşadığımız topluma önce faydalı ,eğer olamıyorsak zararlı olmamamızı sağlamalıdır.Salih amel şeklinde bahsedilen bu yöndeki uyarılar  Kur’an’ın birçok ayetinde bulunmaktadır. Sebe suresinin 10 ve 11 ayetinde Hz.Davut’ a hitaben verilen uyarıyı iyi anlamalıyız. Şöyle ki demir cevherine hükmetme becerisi verildiğinden bahisle ” geniş zırhlar imal et,örgüsünü ölçülü yap; siz de ey müminler dünya ve ahirete faydalı işler yapın; şüphesiz ben  yaptıklarınızı görmekteyim’’ denilerek bu konuda biz insanlara bizzat sorumluluk verilmekte ve bu yönümüzle takip edildiğimiz   hatırlatılmaktadır.Dolayısı ile inanan bir insan için yaptıkları ibadetleri yanında günlük hayatındaki her işi iyi ve güzel yapması ibadet gibidir şeklinde anlamalıyız.Eğer  insanlar kendini, ibadetlerini ve salih amellerini bu çerçevede değerlendirilebilme özelliğini geliştirilebildiği oranda  çok daha güven,huzur ve zenginliğin adaletli paylaşıldığı toplumda yaşayacaklardır.İşte o zaman  İslam ülkeleri  bu konulardaki yapılan çalışmalarda  ilk sıralarda olacak, insanlar İslam coğrafyasındaki ülkelerden kaçmak yerine  bu bölgelere huzur  bulmak için gelmek isteyeceklerdir..

–                           Konuyu Asr suresi ile kapatmak isterim. Üç ayet olan bu surede Allah bize şöyle buyurmaktadır:’’Asıra(mutlak zamana)yemin ederim ki, insan gerçekten ziyandadır. Ancak iman edip dünya ve ahiret için yararlı işler yapanlar, birbirine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler başka’’.

–                   .Dinimizin hikmetlerini doğru anlayıp uygun yaşayanlardan olmak dua ve dileklerimle.

Görenedir Görene

 

     Bakıp      “Söz, sihir gibi tesir eder / etkiler.” anlamına gelen hadis var.

     Bazen bakarız fakat görmeyiz. Bazen duyarız fakat tınmayız. Birisi, dikkatimizi çektiği o şey hakkında uyardığı zaman pişman olur. Keşke farkında olsaydım. Bakmayla yetinmeyip, bir de görseydim. Duymakla kalmayıp, bir de üstünde dursaydım der ve tekrar o şeyi görmeye can atarız.

     O şeyi duymaya kalkarız. Çünkü uyarılmışızdır. Çünkü dikkatimiz çekilmiştir. Çünkü farkeden olmuşuzdur. Zaten insan farkedendir. Yani bakan değil görendir. Şuur eden, akıl eden; her şeyden düşünceye pencere açandır.

     Zaten bu yönümüzle gerçek insanız. Zaten bu tarafımızla sadece suretten ibaret olmadığımızı anlarız. Şahsiyetin sîretten, mânadan, mânevî tarafımızdan geçtiğini anlarız.

     Meselâ bâzı kitaplara bakarız. Sayfalarını çevirir, şöyle bir karıştırırız. Sonra yerine bırakır almaya değer bulmayız. Fakat bir gazete veya dergide değerli bir yazarın kitabı okumaya değer bulan ifadelerini okuyunca; bizi bir pişmanlık ateşi sarar.

     Kitabı almadığımıza bin kere pişman olur. İlk fırsatta almaya can atar. Buna kesin karar verir. Ya kalmamışsa diyerek de, derin bir endîşe duyarız. Demek ki insanın uyarılmaya ihtiyacı var. Dikkati çekilmeye muhtaç. Çünkü insan her zaman pür dikkat olamıyor. Her zaman istim üstünde bulunamıyor. Gaflet perdesi onu sarmış olabiliyor.

     “Çünkü dikkatler, görmeden harekete geçmez. Zira iştiyak, bir güzeli veya matlûbu, duymaktan ziyade görünce devreye girer ve damarları ateşler. Hz. Mevlânânın dediği gibi:

     “ ‘Köpek yatmış uyumuştur. İhtiyarı (isteği) de kaybolup gitmiştir. Fakat işkembeyi görünce kuyruğunu sallamaya başlar. At da arpayı görünce kişner. Kedi de, eti görünce miyavlar.

     “ ‘Arzu ve isteğin harekete geçmesine görüş sebep olur. Görüş, körük gibidir. Ateşten kıvılcım çıkarır.

     “ ‘Aslında insan gözden, görüşten ibarettir. Geriye kalan kısmı ettir, deridir. İnsanın gözü neyi görürse, kendi değeri de o kadardır.’ “ (Aşk Görmektir, Muhammed Ali Eşmeli, Keşkül, Ekim 2004 s. 41)

     Bu bakımdan tanıtım yazılarını okumak bizleri teyakkuza / uyanıklığa sevkettiği için çok önemlidir.

     “Bu gerçek, İlâhî iklimde de böyledir. Sonsuz güzellikler, hakikatler, nimetler ve sanat harikalarının müşterek arzusu: ‘Göz gerektir göresi.’ ifadesinde toplanır.

     “Çünkü müşahede edemeyen göz kördür. Basîrete muhtaçtır. Bunun için bizzat Cenabı Allah, kullarının gözlerini açmak kasdıyla kâinat sergisinde sayısız hareketlilikler, sahneler izhar eder (gösterir). Tâbiri câizse kudret ve sanatının bin türlü reklamını en çarpıcı dekor ve figürlerle bir film hâlinde bize sunar, gösterir.” (a.g.m. s. 41)

     İşte büyük zâtlar / kişiler de yazdıklarını has talebelerine göndererek, onların bu yazdıkları hakkında duydukları intiba ve izlenimlerini sorarlar. Onların, okudukları üzerine kaleme aldıkları hissiyat ve duyguları; aslında insanların dikkatlerini çekecek cinstendir.

     Bir bakıma okuduklarının; ehil kişilerce tanıtımı ve reklamıdır. Zaten üstatların / rehberlerin de gayesi budur. Ünsiyet ve ülfetten / alışkanlıktan dolayı dikkatleri sönenleri; tekrar kendine getirmek; okuduklarını, gazete gibi okumamalarını sağlamak içindir.

     Sanki, kızım sana söylüyorum; gelinim sen anla kabîlinden.

X

     İşte büyük zâtlar / adamlar bunun için olsa gerek; eserlerine rağbeti arttıracak, ellerindeki elması cam hükmüne sokmayacak ek yazılar kaleme alırlar ki, insanların başlarındaki gaflet bulutları dağılsın, dağıtılsın.

     Sorarlar soruştururlar, has tilmizleri / fikirlerini kendisinden sonra yürütecek olanları harekete geçirirler. Ta ki onlar da diğer talebeleri, diğer okuyucuları veya okuyacak olanları kendine getirsin.

     Nasıl kıymetli bir eser sahibi olduklarını bilsinler. Bunun bilincinde olsunlar. Eserlerin üzerine şuurlu, bilinçli bir şekilde eğilmeleri lâzım geldiğini idrak edip anlasınlar.

     Böylece bakıp geçmesinler. Görmeyi bilsinler.

     Böylece duyup geçmesinler. Üstünde durmayı bilsinler.

     Gören olsunlar. Bakar kör olmasınlar.

     Farkında olsunlar. Duyup geçmesinler.

X

     “Demek ki her güzel ve her sanat, kendindeki güzelliğe talip olacak müşteriler, yani kendisini farkedecek, görecek gözler aramaktadır.” (a.g.m. s. 41)

     Nitekim: “Bugün alabildiğine yaygınlaşan ve dev bir sektör hâline gelen reklamcılık ve sergicilik de göz şifresini kullanarak müşterilere ulaşmıyor mu?

     “Öyle ki gözü kandırabilen, aklı ve gönlü de kandırabilmektedir.” (a.g.m. s. 41)

X

     “Hiç görenle görmeyen bir olur mu? Düşünmüyor musunuz?” (En’am: 50)

     Evet görenle görmeyen bir olmuyor be dostlar!

     Kaldı ki: Ancak “Seyrân eden, hayrân olur.” (a.g.m. s. 44)

X

     Tüm bunlar görenedir görene.

da görmeyen köre ne?

Diktatör Keşfetme Kılavuzu

TED Konuşmaları (TED Talks) videoları arasında Togo’lu bir hanıma, Feride (Farida) Naburema’ya rastladım. 11 dakika boyunca, “Ülkenizin diktatörlüğe dönüşme tehlikesi var mı? “ sorusuna cevap veriyor. Türkçe alt yazı da var. 

Çok Büyük Bir Adam Var mı?

Feride Hanım’ın birinci diktatörlük belirtisi: Ülkenizde herkesten büyük, mukayese edilemeyecek kadar büyük bir adam var mı? O kadar büyük bir adam ki, ülke onun yüzü suyu hürmetine duruyor ve o giderse siz de gidersiniz? 

Akla hemen Kuzey Kore’nin eski başkanı Kim-Jong-il  geliyor. O çok büyük bir adamdı. Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin verdiği bilgilere göre, hayatında bir kere golf oynamış, topu bütün deliklere tek seferde soktuğu için tekrar oynamamış. Bir orkestra bestelemiş; o kadar mükemmelmiş ki, dünyadaki diğer bestekârların morali bozulmasın diye icra ettirmemiş. Kore’nin şimdiki başkanı onun oğlu Kim Jong-un. Kim-Jong-il’in babası da başkandı: Kim-il-sung. Dede-oğul ve en son şimdiki, torun. Nasıl mı iktidara gelmişler? Seçimle tabi. Demokratik Cumhuriyet dedik ya. Eh, Koreliler akıllı insanlar. Büyük adam genini bulunca bir daha bırakmıyorlar.

Her Yerde Düşman Var
 

Feride Hanım’ın bir başka ölçüsü: Ülkenizin iç ve dış düşmanı bol mu? Bu düşmanlarla devamlı mücadele halinde misiniz? Özellikle o benzersiz büyük adamınız sabah akşam bu düşmanları def etmekle mi meşgul?

Togo, günümüzün en eski diktatörlüklerinden biriymiş. Demek ki Feride Hanım bize birinci elden bilgi veriyor.  Togo’da muhalefet yok. Çünkü diktatörlük eski. Yeni yeni diktatörlüğe giden ülkelerde muhalefetin—hâlâ varsa—ortak bir özelliği, hainliği. Bu epey sağlam bir gösterge. Genellikle hainler hem iç hem dış düşmanlarla işbirliği yapıyorlar. Çok kötü bir şey bu muhaliflik. Bir an önce yok edilmeli. 

Hain Hafıza

Ben de kendi gözlemlerimi Feride Hanım’ınkilere ekleyeyim. 

Bu ülkelerin bir başka müştereği, muhalefet mensuplarının suça yatkınlığı. Özellikle muhalif basın böyle. Ve bunların, normal hukukî yollardan, mesela mahkeme celbiyle adalete davet edilmeleri düşünülemez. Baskınla yakalanmaları gerekiyor. Hain ya bunlar… Bu baskının da sabaha karşı 4 gibi yapılması artık büyük adamların hüküm sürdüğü ülkelerde standartlaşmış bir uygulama. 

Diktatörlük yolundaki ülkeler, halkın hafızasının pek uzun erimli olmasından hoşlanmıyor. Çünkü büyük adamın eski yaptıkları ve söyledikleriyle şimdi yapıp ettikleri arasında çelişkiler doğuyor. Bunların izahı mümkün değil. En iyisi hafızaya bir milat koymak. Bu konuda Çin uzmanı Lousia Lim’in, “Amnezi Halk Cumhuriyeti “ adlı bir kitabı bile var.  

Basının Ehlileştirilmesi

Muhalefet ve muhalif basın ortadan kalkınca, ülke köpeksiz köye dönüyor. Böylece yöneticiler ve bürokrasi rahat ve hızlı karar alıyor. Bu aşırı rahatlıkla sık sık yolsuzluğa yöneliyorlar ama hızlı karar almanın avantajı yanında birazcık çalmanın kötülüğü ihmal edilebilir. 

Diktatörlüğe yönelen ülkelerde sözlü, yazılı, görüntülü, velhasıl her türlü basın o güçlü ve çok büyük adamın gücünü ve büyüklüğünü er geç anlıyor ve onu desteklemeğe başlıyor. Ülkenin, ülkenin değilse bile kendilerinin bekası için bunu yapmaları gerektiğini kavrıyorlar. Ayakları suya eriyor 

Hırsızlıkla basının ne alakası var mı diyorsunuz? Basının dördüncü kuvvetlikten başka bir de “bekçi köpeği” görevi var. Dördüncü kuvvet lafında bile, birlik ve beraberliğe ters bir hava sezmişsinizdir. Birlik için tek kuvvet yeter. Bekçi köpekliği basının kötü bir şey olduğunu gösterir. İyi olsa köpek mi denirdi? Köpek, çünkü basın yolsuzluk, hırsızlık olduğunda ses çıkarıyor-havlıyor. Basın yoksa bekçi köpeği de yok. Diktatörlüklerde yolsuzluk daha rahat yapılıyor. Bakınız: eski Sovyet blokunun tamamı. 

Kuzey Kore’ye Buzdolabını Kim Getirdi? Kim!

Diktatörler, ülkelerinin dış ülkelerle mukayesesinden hoşlanmıyor. Bunun yerine kendi geçmişleriyle karşılaştırma yapıyorlar: Benden önce buzdolabı var mıydı? Pyongyang’ta hava alanı mı vardı? Dış ülkelerle karşılaştırma yapanlar hain ilan ediliyor. Mesela yabancı ajanları Güney Kore, Kuzeyden daha zengin diyebilir? 1980’ler ve 90’larda, videokaset devrinde, Kuzey Kore’de Güney’den gelme kaset seyretmek yasaktı. Evlerinde gizli gizli Seul kaseti seyredenleri yakalamak için polisin bir taktiği vardı. Eve baskın tabi… Ama nasıl suçüstü yakalayacaksınız? Kapı çalınınca adam kaseti çıkarıp saklar… Onun için önce mahallenin elektriğini keserlerdi. Elektrik olmayınca video oynatıcının kasetini çıkaramazdınız. Sonra baskın!

İyi ki bizde böyle şeyler yok. 

Bildiğiniz gibi Türkiye’de diktatörlük olması mümkün değil; çünkü “diktatörlük” kelimesi dilimizde yok. Halbuki demokrasi öyle mi… Denir ki Bilge Kaan at üstünde giderlerken veziri Bilge Tonyukuk’a, “Bre Tonyukuk, iyi ki demokrasiyiz biz!” demişmiş.

Ömer Seyfettin ve Türklük Ülküsü (Konferans Özeti)

Ömer Seyfettin, Türk toplumunca millî, tarihî ve sosyal temalı hikâyeleri ile usta bir hikâye yazarı olarak tanınır. Fakat o, sadece başarılı bir hikâye yazarı  değil, aynı zamanda bir şair, bir öğretmen,  Türk tarihini iyi bilen bir tarihçi, Türk milletinin toplumsal yapısını çok iyi tahlil eden, bir sosyolog, Türkçülük fikrinin önemli bir ideoloğu, bir dava ve ülkü adamı, bunların hepsinden önemlisi dil ve edebiyat alanında yaptığı inkılâpla Millî Edebiyatın kurucusu idi. 1884-1920 yılları arasındaki 36 yıllık kısa ömrüne, bu kadar sıfatı hak edecek çalışmayı sığdırabilmişti. Bütün çalışmalarında en belirgin vasfı. Milliyetçiliğiydi.
Ömer Seyfeddin’in milliyetçiliğini üç ayrı bölümde inceleyebiliriz:
1. DİL MİLLİYETÇİLİĞİ (TÜRKÇECİLİĞİ)
Tanzimat’la birlikte güçlenen dilde sadeleşme faaliyetlerini sistemli ve somut bir biçimde fikrî platforma taşıyan Ömer Seyfeddin’dir. Ömer Seyfettin, dilde sadeleşme cereyanına gönül veren yakın arkadaşı Ali Canip’e  1910 yılında yazdığı bir mektupta “Geliniz Canip Bey, edebiyatta, lisanda bir ihtilâl vücuda getirelim” diyerek dil ve edebiyat alanında milli bir çığır açtı.  11 Nisan 1911’de Genç Kalemler Mecmuasının 2. Cilt 1. Sayısında yer alan “Yeni Lisan” makalesi millî dile dönüşün manifestosudur.
Yeni Lisan Hareketi’nin başlıca ilkeleri şunlardır:
a. Yazı dili konuşma diline yaklaştırılmalı;  İstanbul Türkçesi ile yazılmalı; yani konuşma dilinden yeni bir yazı dili meydana getirilmeli.
b. Dilimizdeki Arapça ve Farsça dilbilgisi kuralları kullanılmamalı; Arapça ve Farsça kelimelerle akkurulan isim ve sıfat tamlamaları Türkçe kurallarına göre yapılmalı.
c. Arapça ve Farsça kelimeler içinde halk dilinde telaffuzu değişmiş olanları, yazı dilindeki şekilleriyle kullanmalı; “kalabalık, hoca” gibi. Buna karşılık güneş varken şems, şeb;ay varken kamer, mah kelimeleri kullanılmamalı.
Edebiyat mahfillerinde büyük tartışmalara sebep olan “Yeni Lisan” makalesindeki fikirler, kısa bir süre sonra geniş bir taraftar kitlesi bularak Millî Edebiyat çığırının açılmasında öncü rolü oynamıştır.
Ömer Seyfeddin’e göre milli mefkûre (ülkü) üç sevginin birleşmesinden meydana gelir: Dil sevgisi, millet ve din sevgisi, vatan sevgisi. O, dili manevi bir vatana benzetir. Bu vatan bozulursa ne millet kalır, ne devlet… Ona göre, “Milliyetimiz nasıl Türklük, vatanımız nasıl Türkiye ise, lisanımız da Türkçedir. Türkçe bizim manevi ve mukaddes vatanımızdır. Bu manevi vatanın istiklâli, kuvveti, resmî ve millî vatanımızın istiklâlinden daha mühimdir.
2. EBEDÎ MİLLİYETÇİLİĞİ
Ömer Seyfeddin’e göre “Yeni Lisan” makalesinin yayınlandığı tarihe kadar (1911) millî bir edebiyatımız yoktur. Türk milletinin yavaş yavaş “ yeni bir hayata ve yeni bir intibah devresine” girdiği kanaatindeydi. Bu sebeple, “Biz bütün bu karanlıklardan uzak, hür ve müstakil, ilim ve edebiyat için çalışacağız. Gayemiz millî lisan, millî bir edebiyat vücuda getirmek olacaktır.”
“Millî edebiyat şekilce,  lisanca, manaca bizim hususiyetlerimize hâiz bulunacaktı. Milli veznimiz hece usulü idi. Milli lisanımız bütün Türklüğün dimağı olan İstanbul’da her gün konuştuğumuz lehçe idi. Edebiyatımızın başka milletlerin edebiyatlarına benzemeyen hususiyetleri ancak bize ait sayılabilirdi”.
Ömer Seyfeddin, “milli edebiyat” oluşturabilmek için üç unsuru esas alıyordu:
a) Dil ve anlatımda, milli dil ve sade üslûp kullanmak,
b) Konuları millî tarih ve milli coğrafyadan seçmek.
c) Şiirde millî ölçü olan heceyi kullanmak.
O hikâyelerini yazarken millî tarihimizden, halk kültüründen ve Anadolu efsanelerinden yararlanmıştır. İlhamını, Türk insanının sahip olduğu mertlik, dürüstlük, ahlaklılık, vatanseverlik, azim ve kararlılık, gurur ve vakar, cesaret ve kahramanlık gibi hasletlerden almıştır. Dili, deyişi, konuları “Türk” olan hikâyeyi Ömer Seyfeddin’e borçluyuz. O, sanatıyla  ülküsünü birleştirmiş bir sanatçıydı. Onun ülküsü, milliyetçilik ülküsüydü. “Mademki Türküz, o halde bir Türk görür, bir Türk gibi düşünür, bir Türk gibi duyarız ve bir Türk gibi düşünür, bir Türk gibi duyarız ve bir Türk gibi yazarız” diyordu.
3. SİYASİ VE FİKRÎ MİLLİYETÇİLİĞİ
Ömer Seyfeddin, dil ve edebiyat alanında olduğu kadar siyasî ve fikrî alanda da milliyetçiliği ön plana çıkarmış bir şahsiyettir. O, bu yönüyle de bir ülkü ve dava adamıdır.
Şiirleri ve hikâyelerinde milli duygu ve düşünceleri ile ülküsünü ortaya koyan yazar, siyasi ve fikri alandaki milli düşüncelerini belirten eserler de yazmıştır. Bunlar; Millî Tecrübelerden Çıkarılmış Amelî Siyaset, Türklük Mefkûresi (Türklük Ülküsü), Yarınki Turan Devleti isimli eserlerdir. Yazar bu eserlerinde; Türk milletinin yaşadığı ve acı çektiği tarihi olaylardan ders alarak gelecekte nasıl bir politika takip emesi gerektiğini, milletin hangi unsurlardan meydana geldiğini, yeni yetişen nesillere milliyetçilik duygusunun nasıl aşılanması gerektiğini ve Türk milletinin ülküsünün ve nihai hedefinin ne olması gerektiğini anlatır.
Ömer Seyfeddin de, yakın dava arkadaşı Ziya Gökalp gibi bir kültür milliyetçisidir. Bütün milliyetçi fikir adamları gibi ırk ve kan milliyetçisi değildir. Ona göre millet; bir dili konuşan, bir din, bir terbiye, bir eğitimle birbirine kenetlenmiş insanların meydana getirdiği bir varlıktır.”
Ömer Seyfettin, Türk çocuğunun milliyetçi olması gerektiğini belirttikten sonra, onlara şöyle seslenir: “ Ey Türk çocukları! Siz hem kuvvet, hem bilgi, hem ülkü sahibi olunuz. Büyük başarılarınız adınızı tarihe geçirecek ve sizi bu geçici hayatın üzerindeki o ebebi ve ölümsüz hayata ulaştıracaktır.”
Ömer Seyfettin, Türk milletinin (gaflet ve cehalet) yüzünden afyonlanmış gibi (granit uykuya) daldığını söylemiş ve otuz altı yıllık kısa ömrünü, milletimizin uyanışı ve gelişmesine adamıştır. Dil, edebiyat ve siyaset alanlarındaki düşüncelerini ve  eserlerini bu amaçla ortaya koymuştur. O, bu çok yönlü duygu ve düşünce yapısıyla  bir edebiyat, fikir, dava ve ülkü adamıdır. O,  Türk milletini, çağdaşlarının çoğundan daha iyi tanımış ve onu bütün milli, manevi ve insani değerleri ile kucaklamış, ölçüleri sağlam, gerçekçi bir Türk milliyetçisidir.
Kısa ömrünün her anını milletinin uyanışına gelişmesine adamış bu Büyük Türk’ü, ölümünün 100. yılında rahmet ve minnetle anıyoruz.

Esnaf İşsizlik Sigortası / Esnaf Ahilik Sandığı Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey… Emekli Başmüfettiş – Sosyal Güvenlik Uzmanı YILMAZ AYDINER Açıklıyor

Oğuz Çetinoğlu: Halk arasında ‘Esnaf İşsizlik Sigortası’ olarak bilinen ‘Esnaf Ahilik Sandığı’ hakkında lütfedeceğiniz genel bilgilerle röportajımıza başlayabilir miyiz?

Yılmaz Aydıner: Bilindiği gibi işçi statüsünde olup, SSK’ya prim ödeyen işçi, işsiz aldığında kurumun işsizlik sigortasından maaş alabiliyor.  Şimdi bu imkân, Esnaf İşsizlik Sigortası / Esnaf Ahilik Sandığı ile esnaflarımıza da sağlanıyor.       

Çetinoğlu: Bağkur’lu* olmayanlar, meselâ mahalle pazarlarında satıcılık yapan kişiler Sandık üyesi olabilirler mi?

Aydıner: Bağ-Kur’lu olmak nasıl olur ilk önce buna cevap verelim.

5510 Sayılı Kanuna Göre 4/b (Bağ-Kur) Kapsamında Sigortalı Sayılanları şu şekildedir:

1-Gelir Vergisi Mükellefi Olanlar

2-Gelir Vergisinden Muaf Olup, Esnaf ve Sanatkâr Siciline Kayıtlı Olanlar

3-Köy ve Mahalle Muhtarları

4-Şirket Ortakları

5-Ziraî Faaliyette Bulunanlar

6-Jokeyler ve Antrenörler

7-Serbest Çalışan Avukatların Sigortalılığı

8-Noterler

 

Dolayısıyla Bağkur’lu olan herkesin Esnaf Ahilik Sandığına kayıtlı olması gereklidir. Bir başka ifade ile Esnaf Ahilik Sandığı olarak da anılan Esnaf İşsizlik Sigortası, Bağ-Kur çatısı altında bir teşkilattır.

 

Pazarcılara gelince her Belediye’nin pazar yeri mevcut. Bunların denetimlerinide bağlı olduğu belediyelerdeki zabıta arkadaşlarımız yapıyor. İlgili mevzuat olan 5957 sayılı sebze ve meyveler ile yeterli arz ve talep derinliği bulunan diğer malların ticaretinin düzenlenmesi hakkında kanuna bağlı olan Pazar yerleri hakkındaki yönetmelik Resmî Gazete Tarihi: 12.07.2012 Resmî Gazete Sayısı: 28351 ile detaylandırılmıştır.

 

Satış yerlerini kullanacaklarda aranılacak şartlar:

MADDE 12 – (1) Satış yeri tahsis edilecek pazarcılarda aşağıda belirtilen şartlar aranır.

c) Vergi mükellefi olmak. Şeklinde yazmaktadır

 

                Ayrıca pazarcılar ilgili meslek kuruluşuna kayıt olmak zorundadır. Örnek olarak İstanbul umum pazarcılar esnaf odasını verebiliriz. Meslek kuruluşu üzerinden de esnaf siciline de kayıtlı olması gerekmektedir.

 

Bu sebepten dolayı pazarcıların da esnaf ahilik sandığına girmesi gerekmektedir.

 

Kaynak:  https://www.mevzuat.gov.tr/Metin.Aspx?MevzuatKod=7.5.16358&MevzuatIliski=0&sourceXmlSearch=Pazar%20Yerleri%20Hakk%C4%B1nda%20Y%C3%B6netmelik

Çetinoğlu: Ahilik Sandığı’na giriş mecburi mi?

Aydıner: 6824  Kanun Numarası ile Kabul Tarihli: 23.02.2017 ve 08.03.2017 Çarşamba Resmî Gazete Sayı: 30001 BAZI ALACAKLARIN YENİDEN YAPILANDIRILMASI İLE BAZI KANUN VE KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMELERDE DEĞİŞİKLİKYAPILMASINA DAİR KANUN’un

MADDE 9 – 25.08.1999 tarihli ve 4447 sayılı İşsizlik Sigortası Kanununa aşağıdaki ek madde eklenmiştir.

Esnaf Ahilik Sandığı

5510 sayılı Kanunun 50. maddesi kapsamındaki isteğe bağlı sigortalılar, 10.07.1953 tarihli ve 6132 sayılı At Yarışları Hakkında Kanuna tâbi jokey ve antrenörler, köy ve mahalle muhtarları ile zirai faaliyette bulunanlar hâriç olmak üzere; 5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında hizmet akdine bağlı olmaksızın kendi adına ve hesabına bağımsız çalışanlar Esnaf Ahilik Sandığı kapsamında Esnaf Ahilik Sandığı sigortalısı sayılır.

Esnaf Ahilik Sandığı sigortası mecburidir. Bu madde kapsamına giren ve hâlen faaliyette olanlar bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihte, faaliyetine daha sonra başlayanlar ise başladıkları tarihten itibaren Esnaf Ahilik Sandığı sigortalısı olurlar.

Kaynak: https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2017/03/20170308-40.htm

01 Ocak 2020 den yâni yılbaşından itibaren başlayacak

Çetinoğlu: Esnaf Ahilik Sandığı’na yapılacak ödemelerin miktarı sabit midir, kademeli mi? Miktar ve dönemler itibariyle artışlar nasıl olacak? Ayrılma istekleri nasıl işlem görecek?

Aydıner: Esnaf Ahilik Sandığı primi sigortalının 5510 sayılı Kanunun 80. ve 82. Maddelerin de belirtilen prime esas günlük kazançlarından, %2 sigortalı ve %1 Devlet payı olarak alınır. Ancak alınacak günlük prim tutarı, prime esas günlük kazanç alt sınırının iki katı üzerinden hesaplanacak tutardan fazla olamaz. Her yıl asgari ücrete endeksli olarak yıllar itibariyle artış olacaktır.

Bu yıl için asgari ücret brüt 2.558,40 lira. Eğer Ahilik Sandığı uygulaması bu yıl başlamış olsaydı esnaf, aylık 51,16 lira yatıracaktı. Eğer işinde problem yaşadığında biraz daha yüksek oranda işsizlik maaşı almak istiyorsa en yüksek ödenecek tutar 102,30 lira olur. Önümüzdeki yıl bu rakam biraz daha yükselecek

Esnaf Ahilik Sandığı’ndan ayrılma isteğe bağlı değildir. Esnaf ne zaman işyerini kapatırsa o zaman ayrılabilmektedir.

Çetinoğlu: ‘İşsizlik’ durumunda ödeme yapılacağı belirtiliyor. ‘İşsizlik’ten kasıt nedir? Yalnızca işyerini kapatması mı? Hastalık, sakatlık gibi durumlar söz konusu mu?

Aydıner: Esnaf Ahilik Sandığı sigortalılarından iflas istemiyle mahkemeye başvurulmuş olmak suretiyle veya iflasa tâbi olmamakla birlikte işyerini kapatmak suretiyle sigortalılığı sona erenler sigortalılığının sona erdiği tarihi takip eden günden itibaren otuz gün içinde Kuruma doğrudan veya elektronik ortamda başvurarak yeni bir iş almaya hazır olduklarını kaydettirmeleri, bu maddede yer alan prim ödeme şartlarını sağlamış olmaları ve Esnaf Ahilik Sandığı primi ve bu prime ilişkin herhangi bir borcunun olmaması kaydıyla Esnaf Ahilik Sandığı’ndan İşsizlik sigortası ödeneği almaya hak kazanırlar.

Yâni vergi kaydı veya sigortalılığı devam ettiği sürece alamaz.

Çetinoğlu: ‘İş almaya hazır’ tabiri neyi ifade ediyor?

Aydıner: İşsizlik ödeneğinin ödenebilmesi için sigortalı işsizlerin Kanun gereği iş almaya hazır durumda olması gerekmektedir. İşsizlik ödeneği başvurusu ile kişinin iş arayan kaydı yapılmakta veya güncellenmektedir. Böylece sigortalı işsizlerin danışmanlık, işe yerleştirme ve mesleki eğitim hizmetlerini alması sağlanmaktadır. 

 Kaynak : https://www.iskur.gov.tr/is-arayan/issizlik-sigortasi/issizlik-odenegi/

Çetinoğlu: Sigortalı, ne kadar süre ile prim ödedikten sonra işsizlik tazminatı alabilecek? Tazminatın miktarı hangi kıstas ile belirlenecek?

Aydıner: Esnaf Ahilik Sandığı sigortalıları için sigortalılığının sona ermesinden önceki son 120 gün sürekli çalışmış olanlardan, son 3 yıl içinde;

a) 600 gün faaliyetini devam ettiren ve Esnaf Ahilik Sandığı primi ödemiş olanlara 180 gün,

b) 900 gün faaliyetini devam ettiren ve Esnaf Ahilik Sandığı primi ödemiş olanlara 240 gün,

c) 1080 gün faaliyetini sürdüren ve Esnaf Ahilik Sandığı primi ödemiş olanlara 300 gün,

Süre ile Esnaf Ahilik Sandığı ödeneği verilir. Esnaf Ahilik Sandığı ödeneği başvuruları izleyen ayın sonuna kadar sonuçlandırılır. Esnaf Ahilik Sandığı ödeneği, her ayın beşinde aylık olarak sigortalının kendisine ödenir.

Tazminatın miktarı yatırmış olduğu prim oranında belirleniyor.

Günlük Esnaf Ahilik Sandığı ödeneği, sigortalının son dört aylık prime esas kazançları dikkate alınarak hesaplanan günlük ortalama kazancının %40’ıdır. Bu şekilde hesaplanan Esnaf Ahilik Sandığı ödeneği miktarı, 4857 sayılı Kanunun 39 uncu maddesine göre belirlenen aylık asgari ücretin brüt tutarının %80’ini geçemez.

Çetinoğlu: Sigortalının belli bir yaştan sonra emekli gibi maaş alması söz konusu mu? Böyle bir maaş hangi şartlarla bağlanır? Bağlandığında ömrünün sonuna kadar devam eder mi? Emeklilik ikramiyesi gibi toplu ödeme söz konusu mu? Vefat halinde eş ve çocuklarına emekli maaşı ödemesi yapılır mı?

Aydıner: Ahilik sandığı söz konusu olduğunda, emekli maaşı gibi bir ödeme söz konusu değildir. Kanundaki şartları tamamlamışsa, 6 ay ile 10 ay arası sigortalının kendisi alır. Vefat halinde eş çocuklar maalesef alamazlar. Ayrıca emekli olan bir kişi esnaf veya şirket ortağı olursa bu kişilerden Bağ-Kur primi kesilmiyor. Dolayısıyla o kişiler de esnaf ahilik sandığı primi yatırmadıkları için, emekli kişi bu fondan faydalanamaz

Sigortalıların yaşlılık aylığı yani emeklilik aylığındaki durum şudur: Kanunlarımızda belirtilen şartları sağlayanlar ömrünün sonuna kadar maaş alır. Hatta bu maaşı bazı durumlarda eş ve çocuklarına da kalmaktadır.

 

Sigortalılar yaşlılık aylığı yani emeklilik aylığı ise, kanunlarımızda belirtilen şartları sağlayanlar ömrünün sonuna kadar maaş alır. Hatta bu maaşı bazı durumlarda eş ve çocuklarına da kalmaktadır.

Çetinoğlu: Ödenecek emekli maaşı sabit midir, değilse artışlar neye göre belirlenecektir?        

Aydıner: Ödenecek emekli maaşları sabit değildir her yıl 2 defa zam almaktadırlar. Bu rakamlar Tüfe ve ülkemizin büyüme katsayısının % 30’luk kısmı üzerinden aktüer bir hesaplama ile artış göstermektedir.

Çetinoğlu: Sigortalı prim ödemelerinde imkânsızlıklarla karşılaşırsa, biriken aidat borcunu imkân bulduğunda ödeyebilecek mi? Gecikme cezası söz konusu mu?

Aydıner: Evet ödeme zorluğuna düşerse daha sonra eli rahatladığında gecikme faizi ile sigortalı primlerini ödeyebilir. Hatta bizim 6183 sayılı amme alacakları kanunumuz mevcut. Bundan faydalanarak ekstra tecil faizi borca eklenerek taksitlendirip de ödeme şekilleri mevcuttur.

Çetinoğlu: Siz sistemi nasıl değerlendiriyorsunuz?  Sağlıklı çalışır mı?

Aydıner: Esnaf ahilik sistemi hayatımızda olan işsizlik sigortası üzerinden çalışanlara kesilen primlerin birebir aynısı olarak bağkurlulara ekstradan gelen bir durumdur.

Sağlıklı çalışması konusunda zaten esnaftan kesilen primi işyerini kapatınca ödemiş olduğu primi tekrar geri almaktadır. İşin kötü tarafı 20 yıl esnaflık yapan bir kişi düşünelim 15 yılda 12 aydan 240 ay yapar. Bu gün itibari ile rakamlaştırırsak 2558,40 brüt ücretimiz var % 2 oranın da kesinti olduğunu düşünürsek 51,17 Tl x 240 ay = 12.280,80 TL para biriktirmiş olacak. Fakat kanunda gösterilen en fazla buradan asgari ücretin % 40 ile % 80 i arasında yani aylık 1.023,36 TL ile 2.046,72 TL arasında iade alacaktır. 1.023,36 TL x 10 ay iade alırsa 10.233,60 TL iade yapar. Fakat sisteme 12.280,80 ödediği için 2 bin TL gibi para zararı olacaktır. Tabi damga vergilerini de hesaba katmadım. Ayrıca sigortalı çalışanlar için işsizlik fonu bir dönem % 5 kesinti uygulanıyordu. Esnaf ahilik fonunu % 2 ve % 1 de hazine teşvikiyle çıkardılar. Bir süre sonra kanun koyucu açıklama yapıp buradaki primi % 3 ve %1 teşvik olacak şekilde düzenleme getireceğini öngörüyorum.

Çetinoğlu: Sistem, yeni istihdam kaynaklarının ihdasını gerektirecektir. Bu durum, devlete külfet oluşturur mu?

Aydıner: Ahilik sistemi hayatımıza yılbaşında girdiği zaman zaten primlerini sigortalı olan esnaf yatıracak. Dolayısıyla işyeri açan kişi otomatik olarak işveren yeni istihdam kaynağı oluşturacaktır.  Devlete herhangi bir külfeti yoktur.

Çetinoğlu: Sandık ödemeleri vergiye tabi mi, haciz edilebilir mi?

Aydıner: Sandık ödemeleri vergiye tâbi değil sadece damga vergisi mevcut, o da cüzi bir rakam, Esnaf Ahilik Sandığı ödeneği, nafaka borçları dışında haciz veya başkasına devir ve temlik edilemez. 

Çetinoğlu: Sandık üyeleri sağlık hizmetlerinden faydalanabilecekler mi?

Aydıner: Sandık üyeleri sağlık primlerini zaten yatırmış oluyor. Ahilik primi hariç toplamda % 34,5 prim kesilir bunun % 20 uzun vade yani emeklilik , % 12,5 Genel sağlık sigortası % 2 İş kazaları primi mevcut yani burada sağlık primi zaten alınmış olmaktadır. Bunun sandıkla alakası yoktur. Unutmadan hiç prim borcu yoksa % 5 teşvik mevcuttur. Prim borcu da yoksa sağlıktan zaten faydalanıyor. İşsizlik sigortasındaki gibi sandıktan faydalandığı sürede sağlıkta provizyon* vereceğini öngörüyorum. Onda da sistem işten çıktıktan sonra 90 günü varsa 1 yıl boyunca sağlık provizyonundan faydalanabiliyor. Dolayısıyla En fazla 10 ay sandıktan gelir alan bir kişi Genel Sağlık Sigortası olarak 12 ay açık olmuş olacak

Çetinoğlu: Sistem ilk defa hangi ülkede ne zaman başladı?

Aydıner: Sistem tarihine bakılırsa Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine dayanmaktadır. Hacı Bektaş Veli tarafından esnafların dayanışması amaçlı kurulmuş bir teşkilâttır. O dönemde çırak olarak işe giren bir kişinin kalfa ve usta olmasına katkı sağlamak sanat ve ekonomik olarak esnafları dayanışma katkısı şeklinde düşünülmüştür. Şimdi bunu üniversitelerimizde bilim ve sanatın gelişmesine katkı sağlamaktadır. Staj olan mesleki yüksekokullardada esnaflarımızın yanında işi bir fiil yapmaktadırlar.

Çetinoğlu: Ahilik Sandığı Mevzuatının karmaşık olduğu, bir uzmana danışmadan hakların kapsamını bilmenin mümkün olmadığı iddia ediliyor. Konunun uzmanı olarak vatandaşın durumunu nasıl görüyorsunuz? Net olmayan durumlar mı var?

Aydıner: Ahilik sandığı çok basit aslında primini öde sonrasında işyerini kapatınca ihtiyaçlarını belli bir dönem karşılamak için buraya yatırdığın primden geri almak.

Çetinoğlu: Devletimiz, giderek ‘daha fazla sosyal devlet’ hüviyetine bürünüyor. Ortalama insan ömrü uzuyor. Emeklilerin sayısı, çalışanlardan fazla… Gerek Ahilik Sandığı gerekse Sosyal Güvenlik Kurumu Sisteminde devleti zorlayacak ve zorlukları aşmak için sigortalıların ağır şartlarla karşılaşma tehlikesi söz konusu mu?

Aydıner: Bence ülkemiz için sosyal devlet ilkesinden gün geçtikçe uzaklaşmakta… En başta tamamlayıcı sağlık sigortası devamında (BES) Bireysel Emeklilik Sistemini örnek verebiliriz.

Çetinoğlu: Türkiye’deki aktüerya dengesi, dünya standartlarına uygun mu? Değilse yapılması gerekenler hakkındaki düşüncelerinizi açıklar mısınız?

Aldıner: Bence istihdamı artıracak şekilde devlet eliyle fabrika ve yeni atılımlar yapmamız gerekli olduğunu düşünüyorum.

Çetinoğlu: Özel sektördeki işsizlik sigortasının işleyişi hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Aydıner: Aynı ahilik sandığında olduğu gibi hareket etmektedir.

Çetinoğlu: Emeklilikte Yaşa Takılanlar (EYT)  tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aydıner: Bence kurguyu iyi yapmak lazım. Burada en önemli nokta istihdamı artıracak şekilde hareketler ve yatırımlar yapmak gerekli. Kayıt dışı istihdamı kayıt altına alıp buradan kazanılmış olan fonu EYT gibi hak talep edenlere âdil bir şekilde dağıtmak. Sosyal Devlet ilkesinin temel taşı budur zaten…

Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için veremediğiniz faydalı bilgiler varsa, söz sizin efendim, buyurunuz…

Aydıner: Ahilik sandığına yatırılan primleri ve Bağkur primlerini gerçek usulde vergi mükellefi olan kişiler kendilerine çıkacak olan gelir vergisinden de matrahı doğrultusunda düşebiliyorlar.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Yılmaz Bey.

………………………………………….

*Bağ-Kur: Esnaf ve Sanatkârlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu.

*provizyon: Kanun koyucunun vatandaşa vermiş olduğu hak yani sağlıktan yararlanma süreci.

 

YILMAZ AYDINER                                                                                                                         Sosyal Güvenlik Kurumu Emekli Başmüfettiş  – Sosyal Güvenlik Uzmanı

     1945 Niğde doğumludur. Lise eğitimini Afyon Bolvadin Lisesi’nde tamamladıktan sonra 1968 yılında Eskişehir (İTİA) İktisadi Ticari İlimler Akademisi’nde “İşletme – Muhasebe” bölümünden mezun olmuştur.

     1971 yılında Sigorta Müfettiş Yardımcısı olarak Beşiktaş Sigorta Müdürlüğü’nde kurum görevine başlamıştır. 1972 yılında Bakırköy Sigorta Müdürlüğü’ne tayin edilen Aydıner, tayininin ardınd

“Devletler Milletler Muharebesi”

     Sosyal tabakalar; karşı sosyal tabakaları, ya kendine benzetme savaşları veriyor. Veya sosyal tabakalar kendilerini; diğer sosyal tabakalara benzetme gayret ve çabası güdüyor, bunu bir savaş olarak görüyor. Böylece kendileriyle bir savaşım içine düşüyorlar.

     Artık klasik savaşlar nadirleşirken; yerini kültürler arasındaki savaşlara bırakıyor. Kültürel üstünlük kurmaya ve sömürme zemini hazırlama amaçlarına yönelik olarak yapılıyor.

     Artık savaşlar diller arasındaki üstünlük yarışına bırakıyor yerini.

     Artık savaşlar; dinler arasındaki var olma, devam etme, başkalara sirayet etme, ettirme, aşılama çabalarına dönüşmüş ve dönüşüyor.

     Artık savaşlar meydanlarda kazanılan cinsten ziyade, hars ve kültür / ekin savaşları hâlini alıyor.

     Çünkü dünya küçülmüş, âdeta bir köy hâlini almıştır.

     Herkes herkesi görüyor.

     Herkes herkesi biliyor.

     Herkes herkesi tanıyor.

     Herkes herkese karşı manevi bir üstünlük peşinde koşuyor.

     Herkes istiyor ki kendi rejimini başkaları da uygulasın.

     Herkes arzu ediyor ki, kendi dili dünyada herkes tarafından konuşulsun.

     Herkes candan diliyor ki sadece kendi dinine inanılsın.

     Velhasıl günümüzde savaşlar çok farklı bir mahiyet / içerik arz ediyor. Bambaşka bir görünüm alıyor.

     İşgaller daha çok beyinlerde gerçekleşiyor.

     Fetihler dimağlarda kendini gösteriyor.

     Ganimetler karşı tarafın kendisine karşı duyacağı sempati, yakınlık, benzeyiş ve benzetme şeklinde tecelli ediyor. Çünkü kafalarına girilmiş insanların topraklarını işgal etmek, artık işten bile değil. Hatta buna ihtiyaç bile duyulmuyor.

     Çünkü bize benzeyen, bizim gibi olan, bizim gibi oturup kalkan bir millet artık gönüllü olarak bizim bir uzantımız demektir. Toprağı toprağımız, vatanı vatanımız sayılır.

     İşte zamanımızda savaşlar, daha çok bu tarzda oluyor. Ortada top tüfek görünmüyor. Onların yerini kalemler, kitaplar, radyolar, televizyonlar, kasetler, sîdîler alıyor.

     Kısaca ortada bizi ona, bizi karşıya taşıyan, tanıtan, onun gönlüne kalbine girdirecek fikirler, düşünceler, tasavvurlar, tasarılar cirit atıyor.

     Bu, sessiz sedasız olan bir savaştır. Bu, sincice yapılan bir mücadeledir.

     Görünüşte ne koldan olunuyor ne ayaktan.

     Görünüşte ne başlar kopuyor ne gövdeler parçalanıyor.

     Görünüşte ne bedenler bir çırpıda yerlere seriliyor ne fidan gibi gençler yerlere yığılıyor.

     Ama sonuç fevkalâde güzel, son derece faydalı, kazançlı, verimli oluyor.

     Âdeta durduk yerde fetihler yapılıyor. Saflara insanlar bölük bölük, dalga dalga katılıyor; daha doğrusu kazandırılıyor.

     Bir şahsı manevî oluşuyor. Dünyalara hükmediliyor.

     İnsanlar artık iki dudağın arasından çıkacak sözlere bakıyor. Bir dediğin iki olmuyor.

     Sen yeter ki, isteğini belirt, arzunu ima et, hedef göster. Gerisine karışma. Her şey tereyağından kıl çekercesine çabuk, kolay ve tehlikesiz şekilde cereyan edecek, tabii / doğal mecrasında seyredecek / akış yerinde aktıkça akacaktır.

 

          İşte böyle savaşların içinde bocalıyor insanlık

          Karşı tarafa kaptırmış buluyor insan kendini artık

 

     Zamanımızda genel manzara bu iken, bu demek değildir ki artık dünyada fiilen savaş mavaş olmaz ve olmayacak. Unutulmasın ki, barışın sürmesi; her zaman savaşa hazır olmaktan geçer.    

Bu mudur?

Ufalanıyor memleketimiz günden güne

2019’u yolcu edip, 2020’yi karşılarken yarınlara dair umutlarımızı diri tutmaya çalıştığımızı, iyi dileklerimizi dillendirdiğimizi hatırlıyorum da, çoğumuz bu dileklerin ülkemiz için pek de mümkün olmadığını bile bile kötüyü çağırmamaya çalışmışız aslında diye geçiriyorum aklımdan. Pek tabii sabahtan akşama kadar satın alınmış televizyonlardaki çadır tiyatrolarını izlemeyenlerin veya 3-5 kuruş harçlıkla çalışan yazımatiklerin yazılarını okuyup coşmayanların bugüne dair umut beslemeleri de olacak iş değildi. Coşamayan açgözlü nankörler (!) olarak tüm rezilliklere rağmen güzellikleri telaffuz etmeye çalıştık bu seneyi karşılarken. Sizi temin ederim ki yanılmayı tercih ederdim, iktidarın ülkemizdeki sorunları çözmesini ve bu zamana kadar konuştuklarımı boşa çıkarmasını bu ulus için yürekten dilerdim. İçimiz yanarak hep birlikte görüyoruz ki zaman benim yazdıklarımı doğruluyor, içimiz yanarak hep birlikte görüyoruz ki Türkiye günden güne makamlarının bekasından başka hiçbir şeyi düşünmeyenlerin darbeleriyle daha da pejmürde hale geliyor. Fakültesinin yemekhanesinde öğle yemeyi yiyecek parayı denkleştiremediği için kendisini denize atan Sibel’in öyküsünden sonra ciğerlerimizi buz gibi tuzlu suyun acıtmasıyla başladık seneye, Elazığ depremiyle hep birlikte sallandık karlı bir karanlıkta ve İdlib’deki hain pusuyla hep birlikte yetim kalıverdik bir Şubat gecesinde. Acıdır ki yarınlara yetecek kadar iyi dilek kalmadı artık dilimizin altında, kalamadı. Memleketimiz tarihinin en küçültücü dönemini yaşıyor ve vicdansız, donanımsız, terbiyesiz ve seviyesiz bir tiranın avuçları içinde yavaş yavaş ufalanıyor günden güne.

Rizeli müteahhit mantalitesiyle devlet yönetmek

Tüm bu felaketler sanki bizlere yeterince ağır gelmiyormuş gibi Tropico oynarmışçasına bizleri idare etmeye kalkanlar Türkiye’yi yepisyeni bir belanın içine fırlatıp attılar. Zihinlerimizin arşiv raflarını azıcık kurcalarsak muhalefet partilerinin neredeyse tamamının Suriyeli mülteciler konusunda yürüttüğü çalışmalarını gözümüzün önüne getirebiliriz. Türkiye’de aktif olarak siyaset yapan neredeyse bütün partiler mülteciler konusunda iktidarı defaatle sertçe uyardılar. Gelişmiş bir ulus devletinin mültecilere yaklaşımının ‘’’Müslüman kardeşlerimiz’’ kadar zırva olmaması gerektiğini izah edebilmek için sadece meclis kürsüsünde konuşmakla yetinmediler, paneller, konferanslar, çalıştaylar düzenlediler. Sosyolojiden, psikolojiden, istatistikten, siyaset biliminden, tarihten ve çeşitli prensiplerden de faydalanarak kapsamlı raporlar hazırlayıp hem kamuoyu ile hem de iktidar ile paylaştılar. Bu raporları eylem planlarına dönüştürüp çeşitli önerileri meclise sundular, iktidara ilettiler. Türkiye’nin imkânlarını, demografisini, şartlarını, sosyoekonomik bileşenlerini de göz önünde bulundurarak 4-5 milyon mülteciyi sırtlayacak yükü olmadığını iktidarın kafasına sokmaya çalıştılar. Çalıştılar ama ne fayda ki? Bir insanın anlatabildiği, karşıdakinin idraki kararınca mümkündür; bizimkilerin birilerini dinlemek gibi bir kaygısı olabilir mi? Rizeli müteahhit mantalitesiyle koskoca devleti yönetmeye kalkanlara sosyolojiymiş, tarihmiş, demografiymiş falan bir anlam ifade edebilir mi? Bu iktidarı ancak ve ancak kendi dünyalarında karşılığı olan kavramlar harekete geçirebilirdi ve geçirdi de. Bakınız, saygıdeğer idarecilerimiz mültecileri almamız karşılığında Avrupa’dan gelecek paranın kokusunu duyar duymaz sınır kapılarını açıverdiler. Hem de ne açmak, ne açmak! Giralomo’nun gönül kapıları bizim sınır kapıları kadar gevşememiştir emin olun.

 

 

 

 

Devletler insanları silah gibi kullanamazlar

Hasılı hepimizin bildiği gibi hiçbir hesap kitap yapılmadan, hiçbir detaylı hazırlık yapılmadan kapılarımız açıldı ve 5 milyon tane Suriyeli, mülteci statüsüyle ülkemize alındı. Dünyada sayılan, gelişmiş ulus devletlerinin tamamının ciddi bir göç politikası vardır ve bu politikada öyle oportünist hamlelerle değişiklikler yapılmaz. Göç politikası birilerinin seçim meydanlarında oy toplayabilmek için diline pelesenk ettiği 2-3 satır karalamadan ibaret değildir ve olmamalıdır. Herkes kabul etmelidir ki Ortadoğu’nun lideri olma hayalleriyle, Neo-Osmanlıcılık fantezileriyle, insanları bir eşya olarak görüp; insan hayatını siyasi arenada pazarlık unsuru haline getirmekle devlet yönetilemez. Bugün sınırların açılmasına dair eleştirileri getirdiğimizde, yandaşlar hemen tek bir ağızdan ezberletilmiş cümlelerini sıralamaya başlıyorlar ve ‘’Hani Suriyeliler gitsin istiyordunuz, Reis gönderiyor işte siz yine memnun olmuyorsunuz.’’ diyorlar. Evet, biz Suriyeliler gönderilmelidir dedik, dedik ama biz konuya dair hassasiyetimizi onlar ülkeye girdikten sonra dillendirmedik. En başında Suriyeli mülteciler hiçbir kriter olmadan böyle ellerini kollarını sallayarak ülkemize girememeliler dedik. Biz bu sürecin en başında devletimizin bu kumar masasına oturtulmaması gerektiğini de söyledik. Çünkü bu bataklığa bulaşmak demek, sürecin aktörlerinden biri haline gelmek demektir dedik. Söylediklerimizi kale dahi alma gereği duymadılar ve Türkiye’yi bugün ipe sapa gelmez, akıl sır almaz adımlarıyla bu pis çukurun en dibinde debelenir vaziyete getirdiler. Haydi bir basiretsizlik yaşandı, bu işe bulaşıldı deyip bunu da kabul ettik ve sonra uluslararası arenada geçerli argümanlarla, kıvrak hamlelerle bu işi lehimize çözülecek hale getirin ardından makul bir mutabakata varıp Suriyelileri ülkelerine sağ salim gönderin dedik. Neden mi sağ salim gönderdin dedik? Sağ salim gönderin dedik çünkü Türkiye neredeyse 10 senedir mültecilere ev sahipliği yapıyor ve 10 senedir Suriyelilere 50 milyar dolar para harcıyor. Sağ salim gönderin dedik çünkü Türkiye bu mültecilere ev sahipliği yapmak için bedeller ödüyor, kendi vatandaşlarını Suriyeliler için belli konularda ihmal ediyor. Sağ salim gönderin dedik çünkü masum bebeklerin, masum gençlerin ve hepsinden öte masum insanların; mesuliyetini aslında hiç üstlenmememiz gerekirken üstlendiğimiz masum insanların hayatlarının Avrupa’ya bir tehdit olarak kullanılmasının insan hak ve özgürlüklerine aykırı olduğunu düşünüyoruz. Sağ salim gönderin dedik çünkü devletlerin insanları silah misali birbirlerine doğrultmalarının insan hak ve özgürlüklerine aykırı olduğunu düşünüyoruz!

BATI’NIN SAVAŞ AHLAKI

ABD’nin 26. Başkanı Theodore Roosevelt (1901-1909) Amerikalılar tarafından en sevilen ABD başkanlarından biridir. Roosevelt Başkan olmadan 5 sene önce yazdığı kitabında, Kızılderili Soykırımının haklılığını savunmak için kurduğu şu cümleler Batı’nın savaş ahlakını yansıtır:

“Bu büyük kıta, sefil vahşilerin avlakları olsun diye bırakılamazdı. Savaşların en erdemlisi vahşilerle yapılan savaştır.”

ABD’nin 26. Başkanı’na göre, beyaz ve tercihen Germen kökenli halklardan oluşan “Medeniyet cephesi” ile “en aşağılık kovboydan bile ahlaksız” olan Kızılderililerin oluşturduğu “vahşet cephesi” arasındaki ırksal mücadele kaçınılmaz bir olaydır.

Roosevelt’in biz Türklere bakışı da çirkindir: “Müslümanların Hıristiyanlar karşısındaki zaferlerinin her zaman belayla sonuçlandığı görüldü. Türklerin zaferlerinden mutlak kötülükten başka bir şey çıkmadı.”

Roosevelt “Medeni Cepheyi” oluşturanların Kızılderililer, Rus ve Tatar, Yeni Zelandalılar gibi topluluklara yaptıkları şeyler korkunç olsa bile sonuçta “muazzam bir medeniyetin temelini attıklarını” söyleyerek, bu kötülüklerini meşrulaştırıyor.

“’Kızılderili’nin iyisi, ölü olanıdır’ diyecek kadar ileri gitmiyorum ama on tanesinden dokuzu için de bunun böyle olduğunu biliyorum. ‘İyi’ olan onuncu Kızılderili’nin akıbeti de umurumda olmaz” diyebilen bir adam bu.

Roosevelt’in bu sözleri bugün de ABD’nin ve kendilerini “medeniyet cephesi” görenlerin dünya görüşünü yansıtıyor. Onlar hala dünyanın bütün petrol, gaz, maden gibi kaynakları ile su, toprak, denizlerini kendilerinin doğal hakkı olarak görürler.

Amerika’da bu yüzden Ortadoğu, Afganistan, Libya gibi yerlerde savaşan askerlerini temsil eden oyuncaklar yapılır, filmlerde özel karakterler yaratılır. Onları “ülkemizin başka ülkelerdeki petrol çıkarlarını koruyan kahramanlar” diye tanıtır ve sevdirirler.

****

1915 yılında Çanakkale’yi ve Boğazları ele geçirip Osmanlı’yı parçalamak isteyen İngiliz E. Başbakanı W. Churchill Avam Kamarasında benzer sözleri Türkler için söyler:

“Savaş hukukuna göre insanlara karşı zehirli gaz kullanmak yasaktır; biliyorum. Amma Türkler Müslüman’dır. Dolayısıyla da insan sayılmazlar! Yani, Türklere karşı rahatça zehirli gaz kullanabiliriz!”

Batılılar Churchill’i de çok ulu bir devlet adamı olarak görür. 1953’de Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildi, alamadı. Ama O’na Nobel Edebiyat ödülünü verdiler. 

*******************************************

RUS SOYKIRIMLARI

Dünya’da en çok soykırım yapan millet Ruslardır. 1500’lü yıllarda Ruslar “Tatar Soykırımı”nı gerçekleştirmişti. Erkek-kadın-çocuk demeden 30 bin kişilik Kazanlı Tatarı kılıçtan geçirip, şehri büsbütün Tatardan arındırdılar. Yüzbinlerce Türk’ü de doğuya sürdüler.

“20. yüzyılda tüm dünyada 170 milyon insan katledilmiş veya yok olmaya terk edilmiştir. Yok edilen bu insan nüfusunun 110 milyonu Komünist rejimin kurbanları olarak tespit edilmiştir. Bu yok edilen 110 milyon insanın üçte ikisi yani 60 milyondan fazlası da Türk soyludur.”

Bu soykırımların hepsini yazmaya yerimiz yetmez. Mesela Kırım Soykırımı ve Sürgünü olayı unutulmaz bir trajedidir. Stalin Kırım Türklerinin savaş sırasında Almanlarla işbirliği yaptığını iddia ederek top yekûn sürgüne gönderilmesini emreder. 18 Mayıs 1944 gecesi gelen emrin ardından 100 binin üzerinde soydaşımız katledilmiştir.

Yine Stalin döneminde 1944 yılında 110 binden fazla Ahıska Türkü kara kış gününde yük vagonlarına 8-10 aile halinde koyunlar gibi doldurularak sürgün edildi. Birçoğu Sibirya soğuklarında öldüler. Kalanlar Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’a dağıtıldılar.

Azerbaycan’da 20 Ocak 1990’da gece yarısı Rus Ordusunun baskınında yüzlerce sivil insan öldü ve yaralandı. Hazar denizine atılanlar, penceresinden bakarken öldürülenler, arabasıyla geçerken kurşunlananlar, vurulanlar, tank paletlerinin altında kalanlar oldu. Çocuklar, gençler ve yaşlılar acımasızca katledildiler.

Rus ordusunun himayesindeki Ermenilerin yaptığı Karabağ bölgesindeki Hocalı soykırımı da esasen Rusya’nın eseridir.

Tıpkı bugün, görünüşte Suriye (rejim) ordusunun sivillere ve askerimize yönelik saldırılarının arkasında Rusya’nın olduğu gibi.

Özetle Ruslar da insana verilen değer yönünden sicili en bozuk milletlerden, Rusya en çok sivil katliam yapan devletlerden biridir.

*******************************************

ATATÜRK’ÜN DIŞ POLİTİKASI

Atatürk dış politika konusundaki ilkelerini dönemin Dışişleri Genel Sekreteri (müsteşara tekabül ediyor) Numan Menemencioğlu’na söylemiş:

1-    Komşularınızın iç işlerine karışmayın.

2-    Rusya’yı tahrik etmeyin.

3-    Arap ülkeleriyle tarihi, sosyal, kültürel ilişkilerinizi geliştirin. Fakat aralarındaki anlaşmazlıklara karışmayın.

4-    Sormadan akıl vermeyin.

5-    Batı kültürünü benimseyin, fakat onların emperyalist emellerine alet olmayın.

Atatürk yıllarca savaştığı İngiltere ve müttefikleriyle iyi ilişkiler kurdu. Türkiye, Milletler Cemiyeti’ni kuran ülkelerin neredeyse tamamıyla savaşmıştı. Buna rağmen, 1932 yılında, kendi başvurusu olmadığı halde, bu devletler dahil 28 üye devletin resmi davetiyle, Cemiyet-i Akvam’a (Milletler Cemiyeti’ne) üye oldu. 

Atatürk Ruslarla ilişkilerini de iyi tuttu. Komşu devletlerle bölgesel paktlar oluşturdu.

Türkiye son yıllara kadar, Atatürk’ün dış politika alanında ortaya koyduğu bu vizyona, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” sözleriyle çizdiği hedefe bağlı kaldı ve bu yönde kararlı politikalar izledi.

Bunun sayesinde, Türkiye güvenli bir bölgede, güvenilir bir devlet oldu. Uzun yılları savaşsız geçirerek bölgesel bir güç haline gelebildi.

Son yıllarda çektiğimiz sıkıntılar bu eksenden sapmanın eseridir.

 

05.03.2020

Ruhittin Sönmez

 

 
 
 
 
 

Sen de Hakkını Helal Et Şehidim.

       ‘’Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rast gelinmemiştir. Her zaferin en büyük payı senindir.’’(Gazi Mustafa Kemal Atatürk)

          Tarih sayfalarına adını şanla, zaferle yazdıran Mehmetçik, milletinin yüksek menfaatleri adına bu defa Suriye sınırımızın ötesinde yine kahramanlık destanları yazmaktadır.

          Kar, yağmur, çamur demeden devletimizin dirliğine, milletimizin birlik ve beraberliğine kast eden Suriye ordusunu, hain terör örgütü mensuplarını yok etmenin peşindedir.

        Mehmetçik:

        O, milletimizin sinesinden çıkan, dünyada hiçbir millete nasip olmayan bir yiğitlik abidesidir.

        Mehmetçik:

         O, savaşın kartalı, barışın elçisidir.

        Mehmetçik:

         O, bu gazi topraklara yönelik her türlü tehdidi bertaraf edecek güce, imana sahiptir. Onlar, eli öpülesi analarımızın kınalı kuzuları, ’gerektiğinde vatan için hayatını feda eyleyeceksin’ öğütleriyle büyüyen, asker ocağına koşa koşa gelen koç yiğitlerimizdir.

         Mehmetçik:

         O bu yüce milletin ta kendisidir.

          Günü gelir doğal afetlerde halkımızın yardımına ilk koşan odur, günü gelir kimsesizlerin kimsesi olur. Vatan görevi onun kutsalıdır; dağ, bayır, kar, buz demeden, uzak yakın bellemeden yâd ellere el uzatır, düşkünlere umut olur.

          Atalarından emanettir; düşmanı da olsa aman dileyene el kaldırmaz. Savaş meydanlarının korkusuz eridir. Komutanından almış olduğu emri, her ne pahasına olursa olsun yerine getirir. Gerektiğinde vatanı için seve, seve şahadet şerbetini içer ama görevi yarı yolda bırakmaz. Nereden mi biliyorum? 46 yıl önce Kıbrıs savaşlarında Mehmetçiğe emir ve komuta ettim de ondan.

          Savaş meydanlarında Mehmetçik ve Komutanı anlatan göz yaşartıcı nice öyküler yaşanmıştır. İşte tarihe iz bırakan birkaçı:

      Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, Kocatepe’de Mehmetçik’le omuz omuzadır. Tıpkı Mehmetçik gibi, kaputunu üstüne çekerek, öylece sabahlamıştır. İstiklal savaşımızın Garp Cephesi Kurmay Başkanı Asım Gündüz bakınız o günleri nasıl anlatıyor:

         ‘’O gün Duatepe’de düşmanın iniltisini sevinç gözyaşları ile kutluyorduk. Mürettep Kolordumuzun Kurmay Başkanı Hayrullah Bey, bir akşam yemeği hazırlamıştı. Ancak, ortada bir cılız tavuk ile dört beş dilim siyah ekmekten başka bir şey yoktu.

          Dünden beri ağzımıza en ufak bir lokma girmemişti. Gazi Paşa, İsmet Paşa, Ben, Kazım Bey, sofraya bağdaş kurduk. Hayrullah (Fişek) Bey, Tevfik (Bıyıklıoğlu) Bey, Salih (Bozok) Bey biraz uzaktaydılar.  Gazi Mustafa Kemal Paşa, Kolordu Komutanı Kazım Bey’e dönerek:

       ‘’ Erlere yiyecek ne verebildiniz? Diye sordu;

        Kazım (Özalp) Bey şaşırmıştı, durakladı, o da Kurmay Başkanı’na dönerek:

      ‘’Hayrullah Bey, erlere ne verebildik? Diyebildi;

       ‘’Efendim, dün sabah tedarik ettiğimiz buğdayı, kavurmaları için birliklere dağıtmıştık…’’

         Bunun üzerine; Mustafa Kemal Paşa, biraz durakladıktan sonra ayağa kalktı ve tavuğa el sürmeden çadırına doğru yürüdü… Biz de onu takip ettik. Ne tavuk, ne de bir dilim ekmeğe el sürebilmiştik. O akşam hepimiz yine aç yattık.’’

          Atatürk’ün manevi kızı, Türk pilotu Sabiha Gökçen anlatıyor:

         ‘’Askeri birlikleri teftişlerimiz sırasında yemeğe oturduğumuzda Atatürk bazen 5-10 dakika yemeğe başlamaz, yaveri gelip kulağına bir şey söyledikten sonra “Afiyet olsun” der, yemeğe başlardık. Bir gün bunun nedenini Atatürk’e sorunca bana:

         “Sen karışma yemeğine devam et” dedi. Ben iyice merak ettim.  Gittim yaverine, “Sen Paşa’nın kulağına ne diyorsun da biz yemeğe başlıyoruz?” diye sordum.

          Yaver o anda bana gözlerimi yaşartan şu cevabı verdi:

         “Birlikteki tüm Mehmetçik yemeğini yedi, şu anda bitirdi. Artık yemeğe başlayabiliriz Paşam!”

            Sadece yaşanmış bu iki olay dahi; Mehmetçik ile Komutanın savaş meydanında nasıl bir birlikteliğe, nasıl bir bağlılığa sahip olduğunu; Komutanların Mehmetçiğe verdiği değeri, Mehmetçiğin de savaş meydanlarında komutanlarına olan sadakatini ama her ikisinin de Yüce Türk Milletine olan büyük sevdasını anlatır.

          Dünya milletleri arasında; ne Mehmetçiğe, ne de onun Komutanına benzeyen bir başka asker yoktur. Olmamıştır, olmayacaktır da. Çünkü Büyük Türk Ulusunun ardında yaşanmış öylesine derin, öylesine muhteşem bir özgeçmiş vardır ki:

         Bugün Ortadoğu’ya hükmetmek adına on bin kilometre öteden gelip de, emperyalist çıkarları için bölgeye çöreklenenler, ulusal güvenliğimizi tehdit eden terör örgütleriyle iş tutanlar şu tarihi gerçeği asla unutmamalı; Türk Milletinin vatan sevdasını sınamaya kalkmamalıdırlar.

        Çünkü böyle bir gaflette bulunanlara, tarih sayfaları şu cevabı verir:

 ‘’Amerika kıtası daha keşfedilmemişken; Türk Milletinin Cihan Hükümdarları muzaffer ordularıyla, üç kıtaya hükmediyordu. Devlet-i Aliye’nin 624 yıl boyunca dünyaya hükmetmesini, yön vermesini, fütuhatlarını görmezden gelmek; hele ki, 50’li yılların ortasında Kore’de koskoca bir Amerikan Kolordusunu, katledilmekten, hezimetten kurtaran Mehmetçiğin zafer destanını, şanlı süngüsünü unutmak ne mümkün?’’

      Tarih sayfaları Mehmetçiğin, Komutanının nice kahramanlıklarına tanıklık etmiş, yeri gelmiş savaş meydanındaki düşmanı dahi onlara selam durmuştur.

        İşte yine bugünlerde vatan ve vazife uğruna hayatlarını feda eden Al Bayraklarımıza sarılmış dizi, dizi şehitlerimizi uğurluyoruz. Kimisi, yirmisinde, kimisi otuz beşinde. Her birisi de hayatlarının baharında henüz… Yüreğimiz yanıyor.

         Şehidimizin önünde cami avlusunda on binler, her birinin yüreğinde aynı acı var; dudaklardan dökülüyor dualar. Az sonra namazgâhtan çıkan hocalar soracak cemaate ‘’Hakkınızı Helal Ediyor musunuz?’’

         Hançereler yırtılırcasına haykıracak on binler; ‘’Helal Olsun’’ diye…

        Ya bir de ardımızda kalan yıllara baktığımızda; ülkemizde yaşanan tüm teslimiyetler, dönüşümler, siyasi çalkantılar aklımıza geldiğinde:

     O vatan için şehit düşerken, ‘’bedelli’’ diye ayrıcalık yapanları,

     Dağlarımızdan ‘’Ne Mutlu Türküm’’ yazısını kaldırıp; ‘’Biji Apo’’ diye yazdıranları,

     Bebek katiline ‘’Sayın’’ denildiği yılları,

    ‘’Birkaç Mehmet Şehit oldu diye meclisi toplayamayız’’ denildiğini,

    ‘’Yurdun bir bölgesinde her gün millete ve vatana hakaret edilip, devlete meydan okunurken’’, kimilerinin koltuklarını korumak adına sessiz sedasız bu ihaneti seyretmelerini,

      Al bayrağımıza sarılı şehitlerimiz o bayrak için can verirken, cami avlusuna dahi can korkusundan koruma ordusuyla gelenleri düşündüğümüzde;

     Bir de Şanlı Bayrağımıza sarılı o kahraman şehidimize sorabilseydik keşke:

    ‘’Sen de Hakkını Helal Ediyor musun?’’  Eğil hocam kulak ver tabuta, bir de onu dinle şehidim ne diyor diye.  Ama gün birlik ve beraberlik günüdür diyor, tüm acılarımızı yüreğimize gömüyoruz yine.

       Ne mutlu bize ki; Türk Milleti olarak böylesine kahraman askerleri, kahraman komutanları olan şanlı ordulara sahibiz.

      Tıpkı Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ifade etmiş olduğu gibi:

      ‘’Ordumuz, Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir.’’ (1937)

      Onlarla ne kadar iftihar etsek azdır.