28.2 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 29, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 513

Vahideddin Düşündürüyor (1)

Eski Başbakanlardan Sn. Ecevit bir vesileyle

“Vahideddin hain değildi.” dedi.

Ve basında lehde aleyhde yazılmadık kalmadı.

Aslında iki taraf da doğru söylüyor.

Nasreddin Hoca’nın fıkrasını hepimiz biliriz:

Birini dinler “Haklısın.” der. Ötekini dinler, ona da “Haklısın.” der.

Bu duruma şâhit olan hanımı “Hoca der, ikisine de ‘haklısın’ dedin!

Olur mu böyle şey?”

Deyince, Hoca hanımına döner, gülerek:

“Sen de haklısın hanım!” der.

Elbette herkes kendi açısından haklıdır.

Aslında Hocamız bunu nazara vermek ister.

Yoksa elbette “Hak” birdir. Ve birindedir.

Her sözünde bir hikmet olan hocamız demek ister ki:

Haklı olan,  elinden geldiğince hakkını aramalı.

Elinden geleni yapmalı.

Fakat bütün bu; gösterdiği çabadan sonra, neticeyi kabul edip:

“Bunda da bir hayır var.

Çünkü ‘Vakide / olanda hayır vardır.’ denmiştir.” demeli.

“Tevekkeltü ale’l-lah.” diyerek, Allahı vekil etmeli.

Artık işi Allah’a havâle etmenin, O’na bırakmanın rahatlığını duymalı.

Zihnini boş yere meşgul ederek, ruhsal sıkıntılara düşmekten kendini korumalı.

Çünkü bilmeli ki “Allah ihmal etmez, imhâl eder.” Yani olana seyirci kalmaz.

Gereğini bilir. Fakat hikmet icabı gerekeni sonraya bırakır, erteler.

Zamanı gelince Hak yerini bulur. Hak, er-geç yerine, mutlaka gelir.

Fakat bâzan, Hakkın yerini bulması; öte âleme bırakılır ki,

Bu, verilecek cezanın şiddetine işarettir.

İki taraf da doğru söylüyor demiştik, Vahideddin hakkında.

Çünkü bir taraf zâhire, görünüşe bakıyor.

Mevcut vesika ve belgeler böyle bir neticeye götürüyor insanı.

Diğer taraf bâtına / içe bakıyor. Olayların arkasını görüyor.

Sebebini araştırıyor. Sebep ve vesileyi sorguluyor.

Hükmünü zâhire / görünüşe göre hemen vermekten kaçınıyor.

Hükme ve karara bir de şu sırra dayandırarak varmak istiyor:

“İnneme’l-a’mâlü bi’n-niyyât.”

Yani amel ve işleri niyetlere göre değerlendirmek lâzımdır.

Çünkü bakış ile niyet yapılan işlerin mâhiyet ve içyüzünü değiştirir.

Görünüşte çirkin bir hareketi, güzel bir harekete;

Güzel bir davranışı, çirkin bir davranış şekline sokar.

Mesela vatanı korumak için adam öldürmek, iyi karşılanırken;

Bir sebepten dolayı katil olmak çok kötü bir şeydir.

İki durumda da öldürme var!

Ama niyetlere göre birinin yaptığı makbul oluyor;

Ötekinin yaptığı nefretle karşılanıyor.

Aynı görüntü zahiren çirkin,

Bâtınen güzel olduğu gibi;

Aynı görüntü zâhiren de çirkin,

İçyüzü bakımından da fena olabiliyor.

 

 

Halen Kavrayamadık

Geride bıraktığımız şu 10 gün içinde yaşananlar Türkiye Cumhuriyeti’nin yakın tarihinde tanıklık ettiği tarihi olaylar arasındaki yerini aldı. Yalnızca Türkiye’nin değil tüm Ortadoğu coğrafyasının yarınını şekillendiren hadiseler arasındaki yerini aldı. Uzun zamandır dillendirilen Barış Pınarı Harekâtı için resmen düğmeye basılmasıyla birlikte ABD Başkanı Donald Trump başta olmak üzere pek çok yetkili merciden yükselen tepkilerle karşı karşıya kalmamız, bir kez daha dış politikadaki yalnızlığımızla yüzleşmemiz ve Araplardan bir kez daha kazık yememiz…

Harekâtın başlayacağına dair kesin açıklamalar sıralanmaya başlayınca kendimi benliğimle bir münazara halinde buldum. Bu harekât gerekli miydi, doğru zamanda mı yapılıyordu, kimler hedef alınıyordu, Türk ordusunun gayesi neydi? Tüm bu soruları aşağıdan, yukarıdan, sağdan, soldan irdeledikten ve dünya görüşüm çerçevesinde vaziyeti değerlendirdikten sonra bir sonuca ulaştım. İnsan hayatına değer veren bir birey olarak meselenin silahlı müdahaleye varmamasını tabii ki dilerdim, bu kangren kesi atılmadan iyileştirilebilsin isterdim lakin gelinen noktada sağlıklı ve akılcı işlemin sınırlarımızı güvence altına almak olduğu aşikârdı.

Meclisimizde temsil edilen siyasi partilerin biri hariç tamamı da üç aşağı beş yukarı aynı fikriyatta buluşarak harekâtın, ordumuzun ve devletimizin arkasında dimdik durdular. Hatta Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsını diğer liderlerden gelen sert eleştiriler karşısında savunmayı da ihmal etmediler. Bu devletin başındakini kendi içimizde yerden yere vururuz ama icap ettiğinde ele karşı kollamasını biliriz dediler.  17 Senelik AKP iktidarı döneminde belki de ilk kez muhalefet bu denli samimi, ağırbaşlı ve sağduyuluydu. Toplumumuzun kamplaşmasından fevkalade rahatsız olan ve bu sorunun çözülmesi için behemehâl adım atılması gerektiğini epey uzun zamandır savunan biri olarak vuku bulan bu büyük uzlaşıyı büyük keyifle izliyordum. Ta ki Sayın Cumhurbaşkanının oluşan bu Kuvay-i Milliye ruhunu yaptığı kifayetsiz açıklamalarla yaraladığını görene dek.

Mehmetçiğimiz memleket için sınır ötesinde cenk ederken, neredeyse memleketteki tüm siyasi partiler yekvücut olup devletimizin istikbalini gözetirken %52,7 oyla Cumhurbaşkanı seçilen Sayın Erdoğan’ın, ”Adı millet olan ama milletten zerre nasibini almamış bu ittifakın en yakın zamanda parçalanması çok önemli.” , ”Tüm vatandaşlarımızı yerli ve milli duruşun tek adresi olan AKP’ye davet ediyorum.” açıklamaları devlet adabının elzem olduğu böyle bir anda beraberliğimizin atar damarına hançer misali saplanmıştır. Şahsına yazılan ama hepimizin kanına dokunan seviyesiz mektuba dahi yanıt vermeyi gerekli görmeyen Sayın Cumhurbaşkanı niçin kendi ülkesinde; kendi askerine ve kendi devletine sahip çıkan siyasi aktörlere böylesine amiyane, böylesine hakkaniyetsiz ithamları yakıştırır ? Yanıtlanmayı bekleyen binlerce soru, çözülmeyi bekleyen binlerce sorun varken, ordu teröriste kurşun atarken en yetkili ağızdan dökülen sözler kendisine oy vermeyen vatandaşları ve kendisinden farklı düşünen siyasetçileri mi hedef almalıdır? Konu dönüp dolaşıp yine oya, seçime ve genel başkanlığını yaptığı partisinin gidişatına mı gelmelidir?

Sormadan edemiyorum, iktidarda bulunanların icap eden olgunluğu göstermeyi öğrenmeleri için daha kaç badire atlatmamız gerekiyor? Dersi idrak etmek için kaç sınavdan daha çakmamız gerekiyor?

Ne yazık ki kutuplaşma havasının bizlere nasıl zarar verdiğini, bizlere neler kaybettirdiğini halen kavrayamadık. En kötüsü de bu iklimin milyonlarca gencin memleket için kurdukları düşleri boğazlayıp, öldürdüğünü halen kavrayamadık…

 

 

Vahideddin ve Refet Paşa (1)

Merhume Münevver Ayaşlı hanımefendi diyor ki: “Biz içinde yaşadığımız devri, gördüklerimizle, tanıdıklarımızla, işittiklerimiz veya işitenlerden işittiklerimizle, nüktesiyle, rivayetiyle…bizden sonra gelecek nesillere nakletmek istiyoruz. Biz tarih yazmıyoruz amma, belki tarihçi(ler) bizim ‘documents’larımızdan istifade edecek(ler)dir.” (Münevver Ayaşlı, İşittiklerim…Gördüklerim…Bildiklerim, İstanbul-1973 s. 3)

X

Bugün köşemi, tam bir Osmanlı hanımefendisi olarak yaşamış olan, merhume Münevver Ayaşlı’ya bırakıyor; Vahideddin Han’ın İstanbul’u terk edişiyle ilgili bir hatırasını naklediyorum:

X

Refet Paşa, bir ara bize çok gelip giderdi. Hemen hemen her pazar günü çaya gelir, akşam yemeğine kalır gece saat 11-12 sularında avdet eder (döner)di.

O zamanlar bu günkü gibi Boğaziçinde vasıta bolluğu yoktu. Çoğu zaman hava müsait ve deniz sakin olduğu akşamlar sandalla karşıya geçilirdi.

Sonraları silâh, ideal arkadaşı ve en yakın dostlarından Ali Fuad Cebesoy Paşa, Münakalat Vekili / Ulaştırma Bakanı olduğu zaman, sadece Refet Paşa’nın kolayca avdeti / dönmesi için, Pazar günleri gece saat 11’de Boğazdan Köprü’ye inen bir vapur koymuştu.

Çok sübjektif, çok hislerine mağlup, çok enaniyetli, yani benliği olan Refet Paşa, bu beşerî zaafları yanı sıra, çok zeki, dünya görüşü kuvvetli iyi asker ve iyi kumandandı. Kendi deyişine göre: “Kumandan yetişmez, yetiştirilemez, insan kumandan doğar.” derdi.

İstiklâl Harbi’nde Dumlupınar’da ondan evvel Birinci Cihan Harbi’nde Gazze’de, iyi askerliğini ve kumandanlığını göstermişti. İyi ve talimli Anzak’ların karşısına  (Refet Bey) yarı aç, yarı tok Mehmetçiklerle çıkıyor ve Anzakları püskürtüyordu.

Refet Paşa, yakın tarihimizin 50 – 60 senelik mes’elelerini ve hadiselerini iyi bilirdi. Hepsinin değilse bile, hemen bir çoğuna şahit olmuş, bir çoğunun da içinde bulunmuş, hadiselere karışmıştı.

İstiklâl Harbi’nde ve Büyük Millet Meclisi Hükümeti zamanında, zirvede değilse bile, hemen ondan sonra gelen kademelerde yer almış, sırasıyla Kumandan, Vekil, hattâ üç ay kadar Başvekillik bile etmişti.

Buna işaretle, kendisi “Ben Sadrazamlık etmiş insanım”, “Ben bin sene yaşamış insanım.” derdi.

Ankara’dan işgal altındaki İstanbul’a gelen ilk Kumandan yine Refet Paşa idi. İstanbul Refet Paşa’yı nasıl karşılamıştı. Onu bir Allah, bir de o karşılamayı görenler bilir.

Yalnız Refet Paşa’nın İstanbul’a gelişinin, Sultan Vahideddin’in kaderi üzerinde meş’ûm tesirleri olmuştur. Daha Dolmabahçe’de ayağını İstanbul toprağına atar atmaz, kendisini Padişah namına selâmlamaya gelen Yaveri (zannedersem Tevfik Paşazade Ali Nuri Bey olacak) Refet Paşa hiç de hoş karşılamıyor. Sonra, Padişahla olan bütün temaslarında, Padişahı çok ürkütücü sözler söylediğini ve tavırlar takındığını yine kendisinden dinlemişimdir.

Hattâ “Padişahın önünde ayak ayak üstüne attım ve koltuğa o kadar yaslandım ki nerede ise pabucum Padişahın burnuna değecekti” demiştir.

X

Ankara’nın tayin ettirdiği, Padişahın genç bir yaveri, zannedersem bir Deniz Subayı, gece geç vakit koşa koşa Refet Paşa’nın kaldığı Babıali’ye geliyor, telaş içinde ve ağlarcasına:

“Padişahı, İngilizler yarın sabah kaçırıyorlar!” demesine mukabil / karşılık, Refet Paşa:

X

“Budala, ne üzülüyor, ne ağlıyorsun? Padişahı İngilizler kaçırırsa, Türk Milleti hiç bir gün, Vahideddin’in bu hareketini affetmiyecektir. Biz tutar ve yakalarsak, bu sefer, Millet bizi affetmiyecektir, bırak gitsin, Vahideddin işimizi kolaylaştırıyor” demiştir.

X

Evet, mes’eleyi bildiği halde, bilmemezlikten gelmesi ve hiç bir harekete geçmemesi, İngilizlerin işini kolaylaştırmış(tır). (a. g. e.,  s. 7 – 8)

 

 

Yaşasın Hatıralar

Türk milliyetçiliği düşüncesini imanı ile birleştiren Ergun Göze,  15,5 X 21,5 santim ölçülerindeki 342 sayfalık ‘Yaşasın Hatıralar‘ isimli eserinde, Bâb-ı Âli’de geçen 50 yıllık hayatını anlatıyor.

Gazeteciliğe, Türk milliyetçiliği fikriyatını doğru olarak anlatmak ve geniş okuyucusu kütlesine sevdirmek maksadıyla başladı. Devam etmeyi ‘mukaddes bir vazife‘ olarak kabul etti. Tâkip ettiği yolun, maddî menfaatlerinin aleyhine olmasına rağmen, çok doğru bir yol olduğuna inanmış ve sonuna kadar devam etmiş bir idealistti.

Yaşasın Hatıralar, 13 bölümden oluşuyor. Her bölüm, 3 ilâ 77 arasında alt bölümlere ayrılıyor. Herbiri, okunmak; kimin-kim olduğunu anlatmak, hâdiselerin perde gerisini ve derinliklerini hafızalarda canlandırmak ve gelecek nesillere intikalini sağlamak için yazılmıştır. Biz Türkler, çoğunluk olarak hislerimizle hareket ederiz. Şahıslarla alâkalı kanaatlerimiz, satıhta kalan bilgiler ve kulaktan dolma söylemlerle oluşur. Ergun Göze, kanaatlerini gözlemlerine ve tecrübelerine dayandırıyor. İnsanları vatana, millete, millî kültüre hizmeti, dürüstlüğü ve adâlet anlayışı ile değerlendiriyor.

Eser, basınımızla birlikte Türk siyâsî hayatının da 50 yıllık târihidir. Târih, geçmişteki olayları belli bir düzen içerisinde kayda geçen bilgi demeti olmanın ötesinde, geleceğin projelendirilmesinde kullanılacak malzemeleri sunan bir ilim dalıdır. Geçmişin câhili olanlar, geleceğin körüdürler. Elbette ders almasını bilenler için… Ders alamayanlar için ise târih tekerrürden ibârettir. Târihi yazan; vatanın selâmeti, milletin saadeti için çalışmayı ibadet sayacak bir idealist ise, O’nu okumak ve tecrübelerinden faydalanmak, bu ülkede yaşayanlar için farz-ı ayn hükmündedir.

Ergun Göze’nin âdil ve dürüst bir insan olduğunu, kendisine yönelttiği tenkitlerden anlamak mümkündür. Candan aziz vatanımızda pek az münevver, hatâsını mertçe ve bizzat kamuoyuna duyurmuştur.

Kendisiyle vaki bir sohbetimizde, rahmetli babasının şu sözlerini nakletmişti: ‘Cenab-ı Allah’tan niyaz ettiğim gibi, dürüst, akıllı ve zeki bir insan oldun. Seni ancak Allah ile aldatabilirler. Bu hususta dikkatli olmalısın.’ O’nu tanıyanlar, Allah adını kullananlar tarafından bile aldatılamadığını bilirler. Üstün vasıflarının, meziyetlerinin yanına ‘dikkatli‘ oluşunu da eklemek gerekir. O’nun dikkatli olduğunu, karşı siyasi kampta bulunan bir hükümet üyesine, yurt dışında devletimizin ve milletimizin itibarını düşürmemek için bulunduğu tavsiyelerden de anlamak mümkündür. Okunmaya değer…

Eserde basın hâtıralarının dışında balyoz gibi ağır, ustura gibi keskin kelimeler, kâh hüzünlendiren kâh sevindiren cümlelerle; Abdurrahman Şeref Laç, Fethi Gemuhluoğlu, Kemal Ilıcak, Necip Fâzıl, Nâzım Hikmet, Nazlı Ilıcak, İslâm Çupi, Târık Buğra, Uğur Mumcu, Taha Akyol, Yılmaz Öztuna, Muzaffer Özdağ, Agâh Oktay Güner, Güneri Cıvaoğlu, Enver Ören, Ayhan Songar, Aziz Nesin, Aydın Bolak, Barlas Küntay, Attilâ İlhan, Sâmiha Ayverdi ve dönemin diğer önemli isimleri hakkında mühim bilgiler var.

Kitabında, hâdiselere de yer veriyor: Dazkırı olayı, Mehmet Turgut-Çetin Altan kavgası, Yeşil Komünizm meselesi, Türkiye’nin petrol davası, doğum kontrolü meselesi, Uğur Mumcu meselesi, 12 Eylül, Bulgaristan Türklüğü, Dünya Barış Derneği, Milliyetçi Cephe Hükümeti, Ahlâkî ve manevi bir dram ve Türkiye’nin maceraları türünden daha pek çok yaşanmış hikâyeler…

Merhum Göze, bu kitabının nasıl yazıldığını da şöyle anlatıyor: “Hatıralarımı yazmam için ısrar edenlere, ‘şunu da yazayım mı’ diye sorduğum ve ‘sakın ha…’ cevabını aldığım çok olmuştur. Burada yazdıklarım, onlardan arta kalanlardır. Ayıp aramak, kusur bulmak, gizli ayıbı ortaya saçmak gibi çirkinliklerden uzak kalmak, insanlık şiârı ise de bunun, ayıplarını teşhirden utanmadan ortalarda gezen, şerîrlerin şirretliklerini arttırdığı da bir gerçektir. Yine bir dînî hikmet olarak, kötülerin şerrinden korunmak için, kötülüklerini haber vermek de bir görevdir. Ama bunda da dikkat edip, iyiliği varsa, onu da belirtmek gerekir. Bunu yapmaya çalıştım. Bunu yaparken kendimi, yerdiklerimin üstünde görmemeye çalıştım. Başarıp başaramadığımın hükmünü mahşer günü göreceğimin inancındayım.”

KUBBEALTI İKTİSÂDÎ İŞLETMESİ:

Peykhâne Sokağı Nu: 3 Çemberlitaş, İstanbul. Telefon: 0.212-516 23 56, Belgegeçer: 0.212-638 02 72                                   e-posta: Kubbealtı@superonline.com //  www.kubbealti.org.tr

Bulunmuş Defterden Cuma Düşünceleri

Ergun Göze bu eserini kaleme almasının sebebini şöyle açıklıyor: ‘Bu yazıları sadece okuyucularım için değil, biraz da kendim için yazdım. Çünkü politika bulutlarının karattığı, menfaatlerin kaynaştığı ve insani duyguların kısırlaştığı o günlerde hatıralara, gençliğin ve çocukluğun temiz duygularına dönmek, huzur bulmak, benim için de bir ihtiyaçtı.’

Şüphesiz kitabı okuyanlar da sayfalar ve satırlar arasında en az yazarı kadar huzur buluyor.

Beşinci yazıdan tadımlık bir bölüm:

Çocuktum. O ihtiyar ise bizim inşaatın bekçisiydi. Müteahhidin şefkati gereği kendisine belki boğaz tokluğuna iş verilmiş bir bekçi. Akşam ezanı yaklaşırken ben inşaat malzeme­leri arasında oynuyordum. O ise abdest alıyordu. Damarlı kolların­dan suyun akışını ve çimento tozlarının üzerinde iz bırakışını bugün gibi hatırlıyorum. Ne kadar güzeldi abdest alması, ne kadar ahenkli. Ben tahta parçalarına, hele şekillilerine bayılıyordum. O kadar dalmışım ki namaz kılışını görmedim bile. O şimdi karanlık çökerken, kerestelerin üzerine sofrasını kurmuş ve çocuğunu da yanına almıştı. Sofrası diyorum ya o gün bile hayret etmiştim. Sâdece salatalık ve ekmekten ibâretti. Hayretle bakışımı neye yordu bilmem veya belki de fark etmedi, anlamadı. Tuttu bana bir dilim salatalık uzattı. Uzatışındaki candan cömertliği, ikram zevkini ondan sonra kimsede görmedim. Bu benim milletime, benim milletimin gerçek evlatlarına has ve artık çok azalmış bulunan bir büyük hasletti.

Çok sonra anladım ki herkes sâdece kendisine cömert. Bu bakımdan kendi nefsine bile harcayamayan samîmi cimrileri o günden beri, sâdece kendi nefislerine cömert olanlara tercih etsem mi diye düşünür oldum.

***

Bütün hatipler camilerde ‘Veren el alan elden hayırlıdır‘ diyor. Ama bunu yapabiliyorlar mı? Bir defa, durumları buna hiç müsâit değil… Yâni mâlî durumları… Hiç birisi daha hayırlı bir el olmak imkânına mâlik değil. Belki birçokları tam aksi… Bu tezat çemberini nasıl kırmalı? İktisadî yoldan mı? Ruhi yoldan mı?

Bu hususta bir menkıbe hatırlarım. İslâm büyüklerinden birisine teklifte bulunurlar: ‘Bin altınım var,         sana versem ne dersin?’

İyi olur… Verirsen senin için iyi olur. Vermezsen benim için…

Acaba, hangi Müslüman şu 1970 miladî senesinde ‘Vermezsen benim için iyi olur‘ diyebilir. Yok mudur böyleleri? Vardır tabii. Ama ne kadar azdır…(s: 20-21)

 

Sayfaların her birinde İslâm’ın sarıp sarmalayan sımsıcak kuşatıcılığı ile sevgi ateşine körük basılıyor.

***

Çanakkale’de yemekli bir toplantıda Marksist Fransız bayan konuşuyor: ‘Mehmetçiğin Çanakkale’de direnişinin neticesinde Rusya’da çarlık yıkıldı, Rus ihtilali başarıya ulaştı.. Kadehimi Mehmetçiğin şerefine kaldırıyorum.’

Mehmetçiğin şerefine kadeh kaldırmak… Rezalete bakın… Pataklayacağım.

Diyorum ki:

Miss Fildings. Bütün Avrupa burada Türk’e çullandı. Hem de en kahpe bir şekilde. Karşımıza Müslüman askerleri çıkardılar ‘Halifeyi Almanlar esir aldı, onu kurtarmak için harbedin’ diyerek. Türk siperlerinde ezan okunduğunu duyan birçok Hintli Müslüman cephe değiştirdi yahut kaçtı veya isyan etti. Avrupa burada, insanlığa ihânet etti. Çörçil, zehirli gaz kullanılmasını emretti. Türkler burada, bütün târihlerinin hesabını verdiler adeta. Şehitlikte yarıştılar. Bunun ne demek olduğunu siz anlamazsınız Miss. Sizin lügatte bu mefhumu anlatacak kelime yoktur. Sizde öldürmek vardır sadece. Evet, ama Türk’e bu ihâneti yapanların da bütün târihlerinin hesabını vermeleri lâzımdı. Allah, kendisi uğruna oluk gibi kan akıtmış bu millete zulmedenleri cezalandırmak için, bu işin neticesine komünizmi bağladı. Siz, işte bu cezanın mahkûmusunuz. Bunun için, kapitalist bir cemiyette doğup Marksist oluyorsunuz. Ama mühim olan komünist bir cemiyette olup da komünist olmak… Niçin gidip yerleşmiyorsunuz bir komünist memlekete? Ve bütün dünya Avrupa ve ABD bugün komünist dünyanın tehdidi altında zangır zangır titriyor. Türklere ettiğini çekiyor.

Hepsi şaşırmıştı. İlâve ediyorum: ‘Merak etmeyin, dünyayı komünizm belasından sizleri yine Türkler kurtaracak.’

Nasıl?

Sâkin cevap veriyorum ‘Ay! Bilmiyor musunuz, yakın bir gelecekte Rusya’da Müslüman nüfus Slav nüfusu geçecek.’

Tam bu esnada tepedeki köyden ezan sesi geliyor. Takılıyorum, ‘Bakın inanmazsanız işte dinleyin‘ diyorum. Ve arabama binip köye çıkıyorum. Şehit ruhları arasında namaz ne kadar başka… (s: 57-58)

Daha muhteşemleri sonraki sayfalarda…

Bu satırlar bir-iki saatte okunup bitirilmek üzere ki kapak arasında beklerken, teselliyi yoga yapmakta, işrette, şehvette, şöhrette, deizmde ve ateizmde arayan insanlarımızın, husûsen de gençlerimizin bulunması ne hazin tecellidir…

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77 www.bogaziciyayinlari.com.tr e-posta: yayin.bogazici@gmail.com

bogazici@bogaziciyayinlari.com

ERGUN GÖZE

Sivas’ın Çarşıbaşı Mahallesi’nde, 29 Mart 1931 tarihinde dünyaya geldi.

 

İlk ve ortaöğrenimini Sivas’ta tamamladı. Çorum Lisesi’nden sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1957’de mezun oldu.

 

Görmek şansına eremediği dedesi İzzet Hoca; Arapça ve din ilimleri öğretmeni idi. Babası Ahmet Göze; 2 fakülte bitirmiş, Arapça, Farsça, Fransızca ve Almanca bilen, ilim ve irfan âşıkı bir insandı. Karakterini oluşturan bilgileri ve bir anlamda temel eğitimini,  Dedesi İzzet Hoca’nın mânevî varlığından ve babasından aldı. Evde saygı ile ve sık sık adı geçen, meziyetleri anlatılan İzzet Dede, küçük Ergun Göze’deki cevheri mayalayan insandır. Sonraki öğrenim hayatı, formalite gereğidir. İlk öğrendiği üç bilgiyi; ‘Allah’ın varlığı ve birliği, Peygamber’in mâsûmiyeti ve ferdiyeti, Kur’an-ı Kerim’in kutsiyeti.’ Olarak açıklar. Daha ilkokuldayken, babasının yönlendirmesiyle Fransızca öğrendi.

 

Sosyal faaliyetlerine Türkiye Milliyetçiler Derneği’ne üye olarak başladı. 1960 yılından sonra bir dönem, derneğin genel başkanlığını yaptı.

 

Türkiye’de milliyetçi kesimin tanınmış isimlerinden olan Ergun Göze;  birkaç arkadaşı ile birlikte, Babıali Yayınevi’ni kurdu. Yazı hayatı, Mümtaz Turhan’ın çıkardığı Ölçü Dergisi’nde başladı. Daha sonra serbest avukatlık yaptı. Yıllar sonra kitap haline getirilen, ‘Meşhurların Son Sözleri‘ genel başlığı altındaki yazıları, 1961’de Son Havadis Gazetesi’nde yayımlandı. Göze, fıkra yazarlığına 1965’te Babıali’de Sabah Gazetesi’nde başlayıp 1969’da Tercüman’da devam etti. 1988 yılında Türkiye gazetesinde yazmaya başlayan ve iki sene devam eden Göze, TGRT’de haber yorumculuğu yaptı. Son olarak da Çukurova Grubu’nun yayınladığı Tercüman Gazetesi’nde yazdı. Bu görevi bıraktıktan sonra, yıllar önce; Dr. Metin Eriş, Altan Deliorman ve diğer arkadaşlarıyla birlikte kurduğu Boğaziçi Yayınları’nın editörlüğünü üstlendi.

 

Gazeteciliğe girişini; ‘Bir fikir içinde olduğum için, o fikrin çok saldırıya ve haksızlığa uğradığını gördüğüm için girdim.’ Diye açıklar. Yazı hayatında doğru bildiklerini değil, dâima bildiği doğruları yılmadan müdâfaa etti.

 

Yaptığı röportajlar dolayısıyla birçok insanla, fikirle ve ülkeyle tanıştığını dile getiren Göze, gazeteciliğin insanın ufkunu açan bir meslek olduğunu ifâde eder.

 

Gazetede yazı yazmaya devam etmiş olmasının en önemli sebebinin, kendisini hiçbir zaman bırakmayan okuyucuları olduğunu söyleyen Göze, her zaman okuyucularına layık olmaya çalıştığını belirtir.

 

Gönül dostu olmasına rağmen hiç kimseye; eskilerin tâbiri ile tabasbusta bulunmayan, günümüzün argo-entel deyimiyle yalakalık yapmayan bir tabiatı vardı. Rahmetli Fethi Gemuhluoğlu, yakın çevresinde bulunup da üzerine toz kondurmaktan kaçındığı nadir insanlardan biriydi.

 

O’nun şu satırları; ne kadar kavi bir idealist olduğunun delilidir: ‘Yürüdüğüm yolun, maddî menfaatlerimin aleyhine olmasına rağmen en doğru yol olduğuna kaniyim.’

 

Yanıldığını, yanlış düşündüğünü de itiraf etmekten çekinmeyecek kadar dürüst bir insandı. Ondaki dürüstlük abidesi karakterin temelinde, babasından ve dedesinden tevârüs ettiği fazilet harcı-çimentosu bulunuyordu.

 

34’ünü kaleme aldığı, 10 tanesini Fransızcadan tercüme ettiği 44 kitaba imzâsını koyan Ergun Göze, kavi bir Müslüman’dı. 12 Ekim 2009 târihinde, 78 yaşında ebedî âleme intikal etti. Dünya hayatı verimli geçti. Ebedî hayatı da nurlu olur inşallah.

KUŞBAKIŞI:

GÖZÜMLE VE GÖNLÜMLE TANIDIKLARIM

Ergun Göze 404 sayfalık eserinde; Türk edebiyatının, fikir hayatının ve kültür tarihinin renkli simalarını en çarpıcı taraflarıyla ve samîmi bir üslûp, kendisine has ifadelerle anlatıyor. İslâm’ın büyük peygamberinden Mehmetçiğe kadar âbidevî 75 şahsiyet, aynı evsafta yeni şahsiyetlerin yetişmesine vesile olur niyazıyla anlatılıyor, tanıtılıyor, hatırlatılıyor.

Onların lâtifeleri lâtif, yermeleri zarif, sohbetleri edibâne idi.

Timur’un; ‘Ben âdil miyim, zâlim miyim?’ sorusuna Nasreddin Hoca’nın cevabı: ‘Ne zâlimsin, ne âdil… Zâlim bizleriz. Allah bizi cezalandırmak için seni gönderdi…’

BOĞAZİÇİ YAYINLARI

<><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><>

PEYAMİ SAFA – NAZIM HİKMET KAVGASI

Beni Stalin yarattı‘ diyen ve o kanlı diktatörden destek alarak ‘Beni Nazım Hikmet yarattı‘ diye övünen kızılcıklara rağmen Peyami Safa, yazılarıyla Nazımov Hikmetovski’nin pestilini çıkarmıştı.

Kavgaları 1935 yılında başladı, 1961 yılında Peyami Safa’nın vefatına kadar devam etti. Peyami Safa’nın derdi, Nazım Hikmet’i komünizm çirkefinden kurtarmaktı. Nazım Hikmet ise komünizmi yaymak ve etrafındakileri komünizme kazandırmaktı. Kazandırmak istedikleri arasında Peyami Safa da vardı. 397 sayfalık eserde, 26 yıl devam eden kavga en ince teferruatıyla hatırlatılıyor.

BOĞAZİÇİ YAYINLARI

<><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><>

 

ERGUN GÖZE – AZİZ NESİN KAVGASI

Bu kitap aslında bir dâvâ dosyasıdır.

Aziz Nesin’in Kıbrıs Rum kesimine gidip, ‘Kıbrıs Türklerinin egemenliğinden yana değilim’ demesi üzerine çıkan polemiğin doğurduğu bir tazminat dâvâsınının dosyasıdır… Sâdece o kadar değil… Aynı zamanda Türkiye’deki ideolojik kavganın son perdesinden adeta tamamının metnini veren bir dosyadır. Elbette bu dosyanın tacı, Türk Yargıtay’ının ilk defa Anayasa’nın ‘Türk varlığı aleyhindeki faaliyetler Türk kanunlarının himayesini isteyemez‘ meâlindeki içtihadıdır…

Sol ideolojinin ve bir kısım basınımızın iç yüzü de bu dosyadadır.

BOĞAZİÇİ YAYINLARI

<><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><>

 

BÜTÜN ESERLERİ:

Telif Eserleri:

1-Meşhurların Son Sözleri (1962), 2-Anadolu Sahabeleri (1966), 3-Peygamberimiz ve Dört Halifesi (1967), 4-Köşebaşı (1969), 5-Dirilen Çöl (1974), 6-Kuğunun Son Ötüşü – Çanakkale Destanı (1988), 7-Üniversite Niçin Çöktü – Profesörler Geçiyor (1990), 8-İslâmiyet ve Teknoloji (1990), 9-Rusya’da Üç Esaret Yılı (1991), 10-Freud ve Freudizm’in İç Yüzü (1992), 11-Gözümle Gönlümle Tanıdıklarım (1993), 12-Peyami Safa – Nazım Hikmet Kavgası (1994),  13-Türklük Kavgası (1994), 14-Dışişleri Kavgası (1995), 15-Seçmeler (1995), 16-Peyami Safa’dan Seçmeler (Prof. Faruk Kadri Timurtaş’la (1995),  17-Üç Büyük Muztarip (1995), 18-Peyami Safa (Biyografi (1996), 19-Peyami Safa’nın Türk Düşüncesindeki Yeri (1997), 20-Peygamberimizin Hayatından Sahneler (1997), 21-İslâm’a Selâm (1997), 22-Ergun Göze – Aziz Nesin Kavgası (1998),  23-Besmele Bahçesi-Prof. Dr. Ali Alpaslan ve Ali Rıza Özcan’la (1998), 24-Kama (Senaryo-1999), 25-Esmâ-i Hüsnâ, Prof. Dr. Ali Alpaslan ve Ali Rıza Özcan’la (2000), 26-Mukayeseli İslâm Târihi Kronolojisi, l. Cilt-2000),  27-Çar Tabancası (Piyes-2000), 28-Ecevit Çıkmazı (2001), 29-Soruşturma (2001), 30-Üçüzler (Piyes-2002),  31-İsrail’in Kurucusu Theodor Herzl’in Hâtıraları ve Sultan Abdülhamid (2002),  32-2000’e Doğru Papaların Günah Dosyası – Ali Ergenekon imzasıyla (2002), 33-Cuma Düşünceleri (2003), 34-Çanakkale’de Kumandanlar Savaşı (2006),

Fransızcadan Tercümeleri:

1-Malik Binnebî – İslâm Dâvâsı (1964), 2-Mâlik Binnebî – Asrın Şahidinin Hâtıraları (1991), 3-Malik Binnebî – İslâm ve Demokrasi (1992), 4-Malik Binnebî – Cezayir’de İslâm’ın Yeniden Doğuşu (1992), 5-Prof. Michel Winock – Aydınlar Yüzyılı (2002,  6-Arthur Conte – Diktatörler Yüzyılı (2002), 7-Malik Binnebî – Kur’anı Kerîm Mucizesi,  (2003), 8-Prof. Vincent Monteil – İsrail’in Gizli Dosyası: Terörizm (2003), 9-Ahmet Rıza – Batı’nın Politik Ahlâksızlığı (2004), 10-Prof. R. H. Gibb – İslâm’da Dînî Düşüncenin Bünyesi (2004)

 

 

‘ Tarikata Giriş Marşı ’

Adamın biri ‘Tarihi Yeniden Yorumlamak’ kitabının Giriş kısmında; “15 Temmuz yaşanmasaydı bile aklın ve sorgulamanın olmadığı bir yapıdan gaflet – dalâlet ve ihanet çıkması mukadderdi. Hem sövüp sayıyoruz FETÖ’ye; kendi milletine mermi ve bomba atanların kayıtsız şartsız itaatle robotize edildiğine dair, hem de aynı kayıtsız şartsız itaati yine ve yeniden birilerine göstermekten geri durmuyoruz” diye yazmış. O da bunları ‘Tarihten Neden Ders Alamıyoruz?’ (Mart 2017) ve ‘Milletin Tabuları, Tabasbusları’ (Mayıs 2018) yazılarından çalmış.

Sosyal medyada aile içi yaşanmışlık, sloganik yandaşlık, belirli gün ve haftalı alışkanlıkların haricinde bazen öyle dişe dokunur şeyler yakalayabiliyorsunuz ki burnunuzun direği sızlıyor. Facebook’ta Uydurulan Din’den İndirilen Din’e.” isimli gurupta Ummu Huseyn’den alıntı olarak paylaşılan TARİKATA GİRİŞ MARŞI’nı görünce zihnimde şimşekler çaktı. Askıda ekmek uygulaması minvalinde bu köşede asalım da belki bir garibana faydası dokunur:

Sormam ki, kim olduğumu? / Ben bilmem, Şeyhim bilir

Varlığımı, yokluğumu / Ben bilmem, Gavsım bilir.

Gözlerim hep ona bakar / Alnından bana nur akar,

Gül – menekşe nasıl kokar / Ben bilmem, Efendim bilir.

Mürşidime olurum kul / Benlik gider olurum pul,

Böyle iman nasıl olur? / Ben bilmem, Üstadım bilir.

Aklımı kiraya verdim / Tasavvuf dinine girdim,

Hangi makamlara erdim / Ben bilmem, Hazretlerim bilir.

Sıkı tutarım aramı / Ye derse yerim haramı,

Süt beyaz, kömür kara mı? / Ben bilmem, Seydam bilir.

Kuran okuruz ezbere / Düşünmeyiz azcık bile,

İsrail kim, Lübnan nere? / Ben bilmem, Pîrim bilir.

Enim nasıl, boyum nasıl? / Fikrim nasıl, huyum nasıl?

Kullanacak oyum nasıl? / Ben bilmem, Mollam bilir.

Hasta mıyım, sıhhatte mi? / Sadâkatim ifratta mı?

Otuz gün ay mı, hafta mı? / Ben bilmem, Velim bilir.

Hürmetim tamdır zatına / Minder olurum altına,

Uyarım talimatına / Ben bilmem, Hocaefendim bilir.

Teslim ettim irademi / Böyle yürür benim gemi.

Varsa beynimi, midemi / Ben bilmem, Aşkım bilir.

 

 

Kıbrıs’ta Bundan Sonra ne Olur?

Kıbrıs’ta bundan sonra olabilecek yegâne şey;  her iki kesimde kurulu devlet yapısının, her iki halkın yaşam biçiminin devamı olacak; Kıbrıs adasının bugününden farklı bir çözüm şekli gelişmeyecektir.

Onca yıldır devam eden müzakereler sürecine, uluslararası toplumun konuya yaklaşım biçimine, Rum-Yunan ikilisinin çözüm sürecinde oynadığı oyunlara, Türkiye’nin ada üzerindeki vazgeçilmez haklarına bakıldığında:

Kıbrıs konusunun bir 60 yıl daha çözümsüz kalacağını söylemek artık çok güçtür…

Kıbrıs adasında şurası çok net olarak ortaya çıkmış, değişmez olduğu anlaşılmıştır ki:

Ne Kıbrıs Türk Halkı kanı ve canı pahasına elde etmiş olduğu egemenliğinden, kurmuş olduğu KKTC devletinden vaz geçecektir. Ne de Rum tarafı sırf çözüm olsun diye Kıbrıs Türk Halkına azınlık haklarından bir fazlasını verecektir.

Bunun yanı sıra uluslararası toplumun yarım asırdan fazla bir süredir ortaya koymuş olduğu Kıbrıs’taki çözüme odaklı önerilerinden de, çözüm planlarının tamamından da bir sonuç çıkmamış, bundan sonra çıkacağı da yoktur!

Çünkü bu iki yüz yüzlüler Kıbrıs’ta çözümle değil; Kıbrıs adasının stratejik konumuyla, çevresinde tespit edilen zengin enerji kaynaklarıyla ilgilenmektedir.

Adada yaşayan her iki halkın anavatanlarının adaya bakışlarını analiz ettiğimizde ise:

Türkiye’nin ada üzerinde elde etmiş olduğu yasal ve tarihsel haklarından vazgeçmeyi asla düşünmediği, Yunanistan’ın ise AB üyeliğinin avantajlarını da kullanarak, Türkiye’nin ada üzerindeki garantörlük hakkının kaldırılmasının, Türk askerinin Kıbrıs’ı terk etmesinin çözüme giden tek yol olduğundan asla vazgeçmeyeceği görülmektedir.

Sıralamış olduğum bu nedenlerden daha da önemlisi Kıbrıs adasında yaşayan her iki halkın konuya bakış açılarının ne olduğuna da bakmak da gerekir.

Bu önemli noktada şunları söylemek, gerçeğin ta kendisi olur:

Adanın güneyinde yaşayan Rumların Türklerle yeniden bir arada olmak istemediğini belirleyen pek çok anket sonucunun yanı sıra, 1974 öncesi kuzeyde bıraktıkları mallarına kavuşmalarının; evlerine, arazilerine dönmeleri umudunun yok denecek kadar az oluşu, adalı Rumların mevcut konumlarına razı oldukları gerçeğini de ortaya koymaktadır…

Adanın kuzeyinde yaşayan Kıbrıs Türk’üne gelince; bugünün şartlarıyla 1974 öncesini mukayese ettiğimizde, yaşam şartlarında elde etmiş oldukları maddi manevi tüm kazanımlar, mutlu bir yaşam için onlara büyük bir avantaj sağlamıştır. Olası bir çözümde Rumlarla yeniden iç, içe yaşamaları demek; onların bu kazanımlarından ya vazgeçmelerini, ya da Rumlarla paylaşmalarını gündeme getirecektir ki! Hiçbir Kıbrıs Türk ailesi böylesi bir durumla karşı, karşıya gelmek istemez.

İster Rum tarafının temsilcisi çözüm için diyerek yeni bir adım atsın,

İster BM-AB ikilisi bu defa çözüme ulaşılacak diye yeni bir plan açıklasın,

İsterse anavatanlar ikilisi sürece yeniden bakalım desinler, bunların hepsi sadece zamana oynamak olacaktır.

Her iki taraftan birisi karşı tarafın şartlarına evet demediği, anavatanlar da bu şartları onaylamadığı sürece adada çözüm olmayacak, yıllar sonra da olsa; en nihayetinde hem adada yaşayanlar, hem uluslararası toplum, hem de anavatanlar adadaki mevcut yapıyı kabul etmekten başka bir çözüm olmadığını anlayacaktır.

Onun içindir ki, Kıbrıs’ta bundan sonra ne olur sorusunun cevabı:

”Şu an Kıbrıs adasında kurulu devletlerin yapısı, halkların yaşam biçimi” ne ise; onun devamı olacaktır.

 

 

Böyle Hukuka ve Hukukçulara Güven Olur mu?

Bekri Mustafa Padişah Dördüncü Murat döneminde yaşamış, hayatının çoğunu meyhanede geçiren, zeki, nüktedan ve hoşsohbet bir zattır. Dördüncü Murat içki yasağını koyduğu yıllarda dahi Bekri’nin ayyaşlığını hoş görmüş.

Gündeme düşen bazı haberlere bakınca Bekri Mustafa‘ya dair anlatılan şu fıkra aklıma geliyor:

Bekri Mustafa İmam Oldu: Bekri Mustafa yoksul bir mahallede bir caminin önünden geçmektedir. O sırada musallada bir tabut vardır. Fakat namazı kıldıracak imam ortada yoktur. Cemaat başında kavuğu, sırtında cüppesiyle oradan geçen Bekri Mustafa’yı hoca zannederek namaz kıldırmasını söylerler. “Yok, ben Hoca değilim” dese de dinlemezler ve zorla öne geçirirler.

Bekri Mustafa namazı kıldırdıktan sonra tabutun örtüsünü açar ve ölünün kulağına bir şeyler fısıldar. Cemaat ölüye ne söylediğini merak eder, Bekri Mustafa gülerek cevap verir:

Dedim ki, sen şimdi aramızdan ayrılıp ahirete gidiyorsun, eğer orada sana ‘bu dünyanın ahvali nicedir?’ diye sorarlarsa, ‘Bekri Mustafa imam oldu’ dersin, onlar durumu anlar.”

**********************************

Arabulucuk Hakkında Kısa Bir Bilgi

Önce arabuluculuk hakkında kısa bir bilgi verelim.

Arabuluculuk Türk Yargı Sistemine son yıllarda giren yeni bir kurum. Arabulucu adı verilen bağımsız ve tarafsız üçüncü kişi eşliğinde, tarafların ve/veya vekillerinin katılımıyla yürütülen esnek bir anlaşmazlık çözüm sürecidir. Arabulucu olarak ülkemizde bu eğitimleri almış, belli sınavlardan geçmiş avukatlar yetkilendiriliyor.

Bu süreçte uyuşmazlıkların kısa sürede çözülmesi, tarafların kendi iradeleriyle anlaşma sağlanması, tarafların hiçbirinin kaybetmediği makul bir sonuç, husumet yerine dostça çözüm hedefleniyor. Bu sistemi Türkiye yeni uygulamaya başlasa da hayli başarılı sonuçlar alındı. Bu Adalet Bakanlığı’nın bir başarısıdır.

Bu sebeple işçi-işveren uyuşmazlıkları ile ticari uyuşmazlıklarda dava açmadan önce arabuluculuk yoluna başvurmak zorunlu hale getirildi.

Başvurucunun başvurusu üzerine Adalet Bakanlığı’na bağlı bürolar tarafından görevlendirilen arabulucu taraflarla iletişime geçerek “arabuluculuk sürecine davet” eder.

Beraberce mutabık kalınan günde toplantılar yapılarak anlaşma sağlanmaya çalışılır. Anlaşma sağlanırsa sonuçta bir “anlaşma belgesi” düzenlenir. Bu belge mahkeme ilamı gibidir.

Anlaşma sağlanamazsa, “anlaşamama” şeklinde bir son tutanak tutularak taraflarca imzalanır. Başvurucu isterse bu belge ile dava açabilir.

*******************************

Devlet Dünür İçin Seferber

Bu yazıya konu olan haberi okuduğumda, acaba bir “zaytung haberi mi?” diye tereddüde düştüm. Ama baktım ki haber ciddi. Hem de tam Bekri Mustafa fıkrasını andıran tuhaf ciddiyette bir olay.

Habere göre, başvuru konusu uyuşmazlığın dostane çözümü için görevlendirilen arabulucu, prosedür gereği, tarafları toplantıya davet eder. İşveren tarafa (standart şablona uygun) “arabuluculuk sürecine davet mektubu” gönderir.

Fakat bu defa işveren sıradan biri değildir. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın dünürü olan Baykar Makina Sanayi ve Ticaret AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Özdemir Bayraktar’dır.

Özdemir Bayraktar nedense kendisine “davet mektubu” gönderilmesine çok öfkelenir.

Ben de arabuluculuk yapmakta olan biri olarak böyle çok sayıda davet mektubu gönderdim ve hiç böyle bir tepki ile karşılaşmadım.

Bayraktar’ın öfkelenmesinin arabuluculuk hakkında yeterli bilgiye sahip olmamasından doğan bir yanlış anlamadan kaynaklandığını yoksa Cumhurbaşkanının dünürü olmanın yarattığı ölçüsüz bir kibir ve gururun sonucu mu olduğunu haberden anlayamıyoruz.

Fakat haberde esas ilginç olan kısım bundan sonra başlıyor:

Baykar Makina’nın sahibi Özdemir, “davet mektubu” gönderen arabulucuya önce ihtarname gönderdi. Bayraktar ihtarnamede ‘şirketinin milli teknolojiler ürettiği için devlet, millet düşmanları ve PKK yandaşları tarafından saldırıya uğradığını’ vurguladı.

Daha sonra, arabulucu hakkında görevi kötüye kullanma iddiasıyla suç duyurusunda bulundu.

Kendisini ilçe Emniyet Müdürü‘nün aradığını anlatan arabulucu Seher Okşar Kadırgan, şunları kaydetti:

“İlçe Emniyet Müdürü, bana ‘sen benim babamı üzmüşsün, izahat ver’ dedi. ‘Babanız kim?’ diye sordum. ‘Özdemir Bayraktar’, dedi.

Daha sonra Adalet Bakanlığı’ndan beni aradılar. ‘Bir daha karşı tarafı sakın arama’ dediler.

Adalet Bakanlığı’ndan hakkımda idari soruşturma açıldığı, savunma yapmam gerektiğine dair yazı geldi. Savunma yazdım, gönderdim.

Cumhuriyet Başsavcılığı, arabulucu avukat Kadırgan hakkında görevi kötüye kullanma suçundan iddianame düzenledi. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen ilk duruşmada arabulucu Kadırgan, sanık olarak hâkim karşısına çıktı.

***

Eğer olay tam olarak haberde anlatıldığı gibi ise, zorunlu arabuluculuk kapsamında Adalet Bakanlığının görevlendirdiği bir görevlinin başına gelenler birkaç yönden vahim:

Cumhurbaşkanının dünürü olan şahsın kişisel tepkilerini yorumlamak ister istemez siyasi değerlendirmelere yol açar. Ben bu yazımda konuyu hukuka ve hukukçuya güven açısından değerlendirmeye çalıştığım için olayın bu kısmını yorumlamayı sizlere bırakıyorum.

Ama Cumhurbaşkanının dünürünün suç duyurusu üzerine arabulucu hakkında derhal iddianame düzenleyen savcı, ‘sen benim babamı üzmüşsün, izahat ver’ diyen ilçe emniyet müdürü ve arabulucu hakkında hemen idari soruşturma açan bakanlık yetkililerinin tavrı endişe vericidir.

Hukukun üstünlüğü ilkesinin yerini üstünlerin hukukunun aldığı kanaatini veren uygulamalardır bunlar.

“Türkiye’nin hukuk sistemi ve halkımızın hukukçulara güveni nicedir?” diye soranlara Bekri Mustafa’nın cevabına benzer bir cevap versek, halkımız durumu anlar mı dersiniz?

 

 

Aile: S.O.S

Önce homurtu şeklindeydi, yakınmalar; sonra dile geldi, mevcut sorun. Şimdi çığlık oldu; ama dinleyen yok. İşin ehemmiyetini bilen düşünürlerin, vicdan sahibi yazarların, haber peşine koşan muhabirlerin söyledikleri, yazdıkları şunlar: “Aile bitiyor, evlenmeler gecikiyor, boşanmalar artıyor…”

Yıllar önce, Batı’da aile kurumunun zayıfladığı hatta çöktüğü, anne ve babanın çocuklar üzerinde bir otoriteden ve yetkiden mahrum olduğu, huzur evlerinin hızla arttığı anlatılardı da biz hep bunu tuhaflardık. Bize göre ailesiz bir hayat olamazdı, annesiz ve babasız bir hayat ölümden beterdi. Geniş aile olarak adlandırdığımız dedelerimiz, ninelerimizle birlikte biz hayatı kucaklar, sever ve hayata karşı direnirdik. Bunlardan her birinin bir yeri ve değeri vardı aile ortamımızda; birinin eksikliği, düzenimizin bozulması demekti.

Boşanma nedir, bilmezdik; büyüklerini huzur evlerine gönderenler ayıplanırdı. Seküler hayat tarzıyla birlikte aile düzenimiz bozuldu, dün “günah” dediklerimiz “mübah” oldu. Batı’da görüp güldüğümüz durumlara kendimize bakıp ağlayacak haldeyiz. Aileyi güçlendirmek iddiasıyla oluşturulan resmi ve akredite edilen özel kurumlar, kaş yapayım derken göz çıkarıyor, güya desteklenen aileyi daha da çökertiyor. Yıkılan, çöken, dağılan ailelerdeki çığlığı sağır sultanlar duyuyor; ama her nedense bizdeki etki ve yetki sahipleri duymuyor.

Kılavuzu karga olanların gideceği yer bellidir. Psikolog olarak görev yapan aile danışmanların çoğu aile deneyiminden yoksun, sıkıntı yaşayan ailelere sundukları formüller de toplumsal gerçeklerimizden ve yetişme kültürümüzden uzak.

Bu böyle gitmez, bir çare bulmak lazım. Model ailelere ihtiyaç var. Bir tarihte bir öykücük okumuştum: Kadın, kocası vefat ettikten sonra, eşinin adı evde anılmaya devam etsin diye vefat eden kocasının ceketini askıya asar. Her ay bir miktar parayı ceketinin cebine koyar. Çocukları annelerinden para istediklerinde,  “Yavrum, gidin babanızın cebinden alın.” der. Çocuklar alır, anne der ki “Hadi bakalım, şimdi babanıza dua edin.” Çocuklar Fatiha okuyup analarına sarılır, “Rabbim ondan razı olsun.” derlermiş.

Bu bir kültürdür, bu bir değerbilirliktir, bu bir vefadır. Aileyi yaşatan da içinde vefa, değerbilirlik, sevgi, saygı, fedakârlık, sadakat, ketumiyet, mahremiyet, hakkaniyet gibi değerleri barındıran ahlak değil midir? Sekülerlik, bu değerlerin hepsini reddeder. Sekülerlik, bir değersizleştirme anlayışıdır. Sekülerlik, değerlerin getirdiği yükten kurtulmayı, bireysel yaşamayı telkin eder. “Mademki geldim dünyaya mutluluk ve haz hakkımdır.” der. Nefsin şımarmasını engelleyen bütün duvarlar, yıkılmalıdır.

Bizim aile kültürümüzde baba her zaman bir otoritedir. Kadının, kocasına sadakati bir kölelik değil, değerbilirliktir. Ev hanımının sadakati, babanın sorumluğunu artırır. Anne ile baba arasındaki güven ve dayanışma, çocukların aileye olan mensubiyetini güçlendirir. Birbirine dua eden fertlerden oluşan aile, artık sosyal hayatın taarruzlarına karşı yıkılmaz bir kaledir. Babanın yaşıyorsa varlığı, ölmüşse hatıraları bile kadına güç, evlatlarına derin bir aidiyet duygusu vermektedir. Elbette ölenle ölünmez, ancak bizde ölen kişinin hatıraları hemen silinmez, unutulmaz, eşyaları yok edilmez. Yaşanmışlığın da bir değeri vardır.

Ahlak, bir değerler bütünüdür. Seküler anlayışta değerler olmadığı için bir ahlak bütünlüğünden bahsedemeyiz. Türk ve İslam aile yapısını korumak, yaşatmak adına iş başında olanlar görüyorum ki referanslarını Batı’dan alıyorlar, seküler anlayıştaki psikologların öğretilerini bize telkin ediyorlar. Ailenin yaşatılması adına önerdikleri çözümler, uyguladıkları sistemler ya da yönetmelikler, aileyi daha da çökertiyor, yok ediyor.

Rahmetli annemin ve babaannemin ayıp ve günah sözcüklerini birlikte, bazen birini diğerinin yerine kullandığını duyar, kendilerini çokbilmişlik edasıyla uyarırdım. Şimdi anlıyorum ki onlar için günah olan zaten ayıptı, ayıp olan da günah sayılırdı; çünkü referansları İslam idi. “Din”i laiklik hayranlığıyla devlet düzeninden, sekülerlik özentisiyle toplum hayatından kovduk. Önce günahtan sonra ayıptan kurtulduk. Aile reisi olarak tanımlanan babanın, karısına ve çocuklarına karşı olumsuz tavrı günah olmaktan, kadının kocasına karşı haddini bilmez tavırları ayıp olmaktan çıktı, gitgide çağdaş özgürlük, bireysel hak alanına girdi. Şimdi yandı gülüm keten helva, atı alan Üsküdar’ı geçti.

Okul kitaplarında yapılan aile tanımı, çizilen aile resimleri bize uymuyor, bizi temsil etmiyor, bakınız aile çözülüyor, yıkılıyor. Kendi kültürümüzde inşa ettiğimiz aile yapımıza dönmeliyiz. Rol model aileleri gündeme getirmeli, onların hayatlarını özendirmeliyiz. Okul kitaplarımızda onların hayatlarına yer vermeliyiz.

Bugün zorla kreşe götürüldüğü için aile sıcaklığını tanımadan büyüyen çocukların yarınlarda anne ve babalarını mecburen huzur evlerine hapsetmelerini istemiyorsak çatırdayan aile kurumunu acilen tamir ve zaman içinde ihya etmek zorundayız. Politika üretici ve uygulayıcılarının gündemini işgal eden hiçbir iktisadi, siyasi meşguliyet bundan daha önemli değil.

 

 

Kamu ve Kul Hakkı

Halepçe Katliamından kurtulan 500 bin kadar Kürt asıllı Irak vatandaşı Türkiye’ye sığınmıştı(1988). Saddam’ın katliamda 150 bin kadar masum insan ölmüştü. Benim başkanlığımda TRT’den bir spiker, bir kameraman ve bir sürücü görevli olarak Irak sınırındaki Çukurca kasabamıza gittik. Dağ taş  çoluk çocuk birlikte kaçan Iraklı Kürt ailelerle dolmuş, göç hala sürüyordu. Çoğu yer çöplük haline gelmiş, pis pis kokuyordu. Salgın hastalığa karşı da Kızılay her yanı ilaçlıyordu. Çukurca girişinde bir rahip ve rahibe durmuş gelenlere şişe suyu dağıtıyordu. Mütebessim bir çehre ile ayrıca  İncil hediye ediyorlardı. Daha ilerde yüzlerce Kızılay çadırını görünce sevindim. Dev kazanlarda yemekler pişiyor ve dağıtılıyordu. Kızılay ayrıca koli koli zaruri ihtiyaç paketi veriyordu. Sağlık birimi de yaşlı ve hastalara yardım etmeye çalışıyordu.

 

Çukurca’da Medya, Kızılay ve Kızılhaç Ekipleri

Bir Kızılay Ekibi Ankara Etimesgut’tan gelmişti. Bize de bir çadır verdi ve rahat çalışmamızı temin ettiler. Ayrıca dağda ve çamurda giymek üzere çizmeler ve trençkotlarla zaruri ihtiyaçları karşılayacak küçük paketleri vermeyi de ihmal etmediler. Kızılay Heyet Başkanı her akşam medya mensuplarına özel yemekler çıkarttı. Sohbeti seven bir insandı. Hele alkol alınca muhabbeti daha da koyulaştırıyordu. Bir akşam üzeri Kızılhaç’tan bir heyet bizimle tanışmak istedi. Sonra da taleplerini ilettiler. Bölgede izin alarak çekim yapmak için ücreti mukabili bir kamera istiyorlardı. TRT Genel Müdürlüğü’ne müracaat etmeleri gerektiğini belirttim. Sonra da sohbet ettik. Kızılhaç’ın 12 kişilik ekibin içinde rahip, rahibe, doktor, senaryo yazarı, psikolog, sosyolog, tarihçi, öğretmen, ilk sağlık ekibi yardımcısı, cankurtaran vs konularında uzmanlar bulunuyormuş. Bunlar İsviçre’deki Kızılhaç Okulu için çekim, program, temas ve araştırma yapmaya gelmişler. Bu tür olaylar her zaman olmadığı için derslerinde gösterilmek üzere senaryosu yazılacak olan film için kameraman istiyorlardı. Kendi kameramanları ise gelmemiş, gelememiş veyahut biraz gecikecekmiş falan diye anlattılar, veya biz öyle anladık. Kızılay ise böyle bir çekime veya hazırlığa ihtiyaç duymamıştı. Yahut da biz göremedik.

Kızılay(1868) insanlık ayırımı gözetmeden, bağımsız bir hayır kurumuydu. Birlik ve evrensellik hedefinde bir yardım merkeziydi. Yoksul ve muhtaçlara ibate ve iaşe sağlar, sağlık ve kan merkeziyle hizmet verir, bütün dünyada afet, göç ve mülteci durumunda hazır ve nazırdır. İki asra yaklaşan da büyük ve önemli bir tecrübesi vardı. Çok saygın bir kurum. Gönüllü çalışanları olduğu gibi, maaşlı kadrolu elamanları da vardır. 1950’lı yıllarda ilk ve orta mektepte iken okullarımızda mutlaka Kızılay kolu olurdu. Bayramlarda talebelerin boynuna takılan madeni kumbaralarla Kızılay, Çocuk Esirgeme Kurumu ve Türk Hava Kurumu’na insanların ceket yakalarına iğnelenen kağıt logolu rozetler takarak yardım toplarlardı. Bu işlem gönüllü olarak yapılır ve görevlendirilirdi. Bu kurumlar tekeldi ve devlete aittiler.

 

Kızılhaç, IHH ve Gönüllü Olmak

Bir yakınımın oğlu üniversite bittikten sonra Almanya’da doktora yapıyordu. Ziyaretine gittim. Bulamayınca merak ettim. Sordum, soruşturdum, akşam geleceğini öğrendim ve böylece birlikte oldum. Meğer gönüllü olarak Kızılhaç’ta çalışıyormuş diğer yabancı öğrenciler gibi. O gün yakın köylerdeki Kızılhaç yardım kumbaralarına bırakılanları toplamak için göreve çıkmışlar. Resmi görevli gibi gün içinde işlerini tamamlayıp birim amirine de tekmil vermişler. Beni daha sonra Kızılhaç Şubesinin yerine götürdü. Hummalı bir faaliyet vardı. Eşyalar kullanımına göre ayrılıyor, ütüleniyor, paketleniyor, yerleştiriliyordu. Üç TIR yüklenmişti. Kırgızistan’daki fakirlere gitmek üzere yola çıkacakmış.

Bir başka husus anlattı ki kutladım. Şehrin itfaiye teşkilatında çoğu öğrenci ve emekçi gençler gönüllü olarak resmileri gibi disiplin içinde çalışıyor, nöbete giriyor, yangın söndürmeye gidiyorlarmış. Gönüllülük ve faydalı olmak böyle bir şey zaten. Kutladım. Bunların bir kısmı bizde de hayata geçmek üzere ama henüz yeterli değil. Mesela IHH uluslararası boyutta önemli ve örnek bir yardım kuruluşu. Son Suriyeli göçmenlerde fevkalade faydalı hizmetler yaptı. Dilerim sayıları çoğalır ve ne olduğu, ne olacağı hala meçhul bayramda mantar gibi biten ve kurbanlarımıza talip olanların önüne geçer. Faydalı, fahri ve hayırlı olmak ne güzel şey. İşsizliğin had safhada olduğu günümüzde bu tür gönüllü hizmetler  hep önde olmalı.

 

Para Peşin

Madalyona bir de tersten bakarsak. Günümüzde, kamusal bilinen hayır ve yardım müessesesi olan bir kurumumuzun genel merkez yöneticilerinin sosyal medyada iddia edilen maaş listesi şöyle;

1.      Genel Müdürü 31 bin 500 TL,

2.      Kan Hizmetleri Genel Müdürü 26 Bin 500 TL,

3.      Destek Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı 24 Bin 397 TL,

4.      Finans Genel Müdür Yardımcısı 24 Bin 397 TL,

5.      Toplum İlişkileri Genel Müdür Yardımcısı 24 Bin 397 TL,

6.      Toplumsal Hizmetler Genel Müdür Yardımcısı 24 Bin 397 TL,

7.      Uluslararası İşler ve Göç Hizmeti Genel Müdür Yardımcısı 24 Bin 397 TL,

8.      Strateji ve Bilgi Teknolojisi Genel Müdür Yardımcısı 24 Bin 397 TL,

9.      Teftiş Kurulu Başkanı 24 Bin 397 TL,

10.   Hukuk Müşaviri 24 Bin 397 TL,

11.  Teftiş Kurulu Başkanı 16 Bin 750 TL,

12.  Hukuk Müşavir Yardımcısı 16 Bin 750 TL,

13.  Hukuk Müşavir Yardımcısı 16 Bin 750 TL,

14.  Basın Müşaviri 16 Bin 750 TL,

15.  İnsan Kaynakları Direktörü 16 Bin 750 TL,

16.  Satın Alma Direktörü 16 Bin 750 TL,

17.  Kurumsal Gelişim Direktörü 16 Bin 750 TL,

18.  Bilgi Teknolojileri Direktörü 19 Bin 673 TL,

19.  Bütçe ve Muhasebe Yönetim Direktörü/ 16 Bin 750 TL,

20.  Medikal Yönetim Direktörü 16 Bin 750 TL,

21.  Kalite Direktörü 16 Bin 750 TL,

22.  Mali ve İdari Hizmetler Direktörü 16 Bin 750 TL,

23.  Kurumsal Risk ve Uyum Direktörü 19 Bin 673 TL,

24.  Gayrimenkul Yönetimi Direktörü 16 Bin 750 TL,

25.  Barınma Sistemleri Direktörü 16 Bin 750 TL,

26.  Bağış Yönetimi direktörü 16 Bin 750 TL,

27.  Gönüllü İşler Yönetimi Direktörü 16 Bin 750

28.  Sosyal Hizmetler Direktörü 16 Bin 750 TL,

29.  Eğitim Yönetimi Direktörü/16 Bin 750 TL,

30.  Halk Sağlığı ve Psikososyal Hizmetleri Direktörü 16 Bin 750 TL,

31.  Uluslararası Politikalar ve İşbirliği Direktörü 16 Bin 750 TL,

32.  Uluslararası Programlar ve Operasyonlar Direktörü 16 Bin 750 TL,

33.  Kan Hizmetleri Genel Müdür Danışmanı 14 Bin 484 TL,

34.  Genel Müdür Danışmanı 13 Bin 402 TL,

35.  Genel Başkan Danışmanı 9 Bin 819 TL,

36.  Genel Başkan Danışmanı 14 Bin 484 TL,

37.  Genel Müdür Danışmanı 14 Bin 484 TL,

38.  Genel Müdür Danışmanı 6 Bin 433 TL,

39.  Genel Müdür Danışmanı 6 Bin 433 TL,

40.  Yatırım Holding AŞ Ceosu 31 Bin 500 TL,

41.  Şifalı İçecek Genel Müdürü 24 Bin 397 TL,

42.  Yatırım Holding AŞ Genel Müdürü 16 Bin 750 TL,

43.  Satış ve Pazarlama  AŞ Yönetimi 11 Bin 565 TL,

44.  ARGE ve Kalite Direktörü 13 Bin 500 TL,

45.  Sağlık AŞ Genel Müdürü 24 Bin 397 TL,

46.  Çadır ve Tekstil AŞ Genel Müdürü 19 Bin 673 TL,

47.  Kültür ve Sanat AŞ Genel Müdürü 14 Bin 484 TL,

48.  Gayrimenkul ve Portföy Yönetimi AŞ Genel Müdürü 13 Bin 212 TL.

 

Hutbelerde Tekrarlanmalı

Bu listeyi hükumetin ileri gelen bir genel başkan yardımcısına gösterdim. Olabileceğini, bütün dünyada böyle uygulandığını söyleyince tartışmadım bile, gönüllüğü hatırlattım o kadar. Bu rakamlar bazıları için belki az da olabilir ama teftişte, basın ve halka ilişkilerde, satış pazarlamada, eğitim ve hukuk müşavirliğinde bütün kurumlar ve hizmetler aynıdır.

 

Ülkelere göre futbolcuların verdiği vergi oranları da şöyle; İsveç %57, Portekiz %57, İspanya %52, Fransa %50, Avusturya %50, İtalya %48, Almanya %48, İngiltere %45 ve Türkiye %0. Peki neden?

Çünkü yenilenerek çıkarılan mevcut yasa ile Türkiye’de artık futbolcu transferlerinden %15 vergi alınıyor ve bu para daha sonra kulüplere katkı olarak iade ediliyor, yani veriliyor. Gençlik ve Spor Bakanlığı bu konuda çok mükrim ve cömert! Yani genel bütçeye vergi olarak katkıda bulunmuyor.

 

Şeffaflık ve Fahri İnsan Sayısı Artmalı

TRT’de sanırım Cem Duna yönetimiydi. Personelin maaşları açıklanarak liste girişe asıldı. Herkes gördü. Bir de baktık ki bir medya kuruluşunun başkan ve bazı arkadaşları TRTde hiç çalışmadıkları halde maaş alıyorlarmış. Öyle ki medya kuruluşunda başkan olan zat üstelik spiker olarak çalışıyor görünüyormuş!. Tabi tepkiler başladı. TRT Başspikeri Aytaç Kardüz “madem öyle” diyerek bu kişiyi nöbete yazınca ortalık birbirine girdi. Bu bakımdan şeffaflık da çok önemli.

Bunları neden hatırlattım? Kul ve kamu hakkını öne çıkarmak için. Gönüllü olmayı, fahri hizmet vermeyi, vakıf insanların sayısını artırmayı, gençlere hobi özelliğini kazandırmak için. Vakıflar kamu bütçesinden beslenmemeli. İnsanların hayırseverliklerinden ve fedakarlıklardan evvela istifade edilmeli. Önce ülkem ve toplum, sonra ben, sen o’lar gelmeli. İlk defa geçenlerde bir Cuma hutbesinde kul ve kamu hakkı konusunda bilgiler tazelendi. İyi de oldu. Keşke ihmal edilmese, hep devam etse. Çünkü yıllardır kul ve kamu hakkı konu edilmiyordu camilerimizde.

 

 

Vahideddin’e Beyanname (1)

Eski Başbakanlardan Sn. Bülent Ecevit; Vahideddin’in hain olmadığını söylemiş. Bunun üzerine ateşli konuşmalar birbiri ardından sökün etmişti.

Yakın tarih hakkında, basında yoğunlaşan fikir hareketlerine geçmeden önce bir vesîka / belge sunalım:

x

TBMM açılırken M. Kemal Paşa imzasıyla Vahideddin Han’a gönderilen beyanname:

x

Mahreci: Ankara (Ajans) 27. IV. 1920

x

Yüce Padişahımız, Mukaddes Halîfe ve Hakanımız Efendimiz!

İstanbul’un işgali ve bunu takip eden fecî hadiseler üzerine vaziyeti tetkik ve saltanatınızın haklarıyla millî istiklâlimizi müdafaa etmek ve emniyet altına almak maksadıyla, şimdi Ankara’da Büyük Millet Meclisi olarak toplandık.

Anadolu’nun düşman istilâsı altında olmayan her köşesinden gelen ve millet tarafından fevkalâde bir selâhiyetle vazifelendirilen mebuslar, ittifakla aldıkları bir karar ile sizin yüce katınıza aşağıdaki gerçekleri arz etmeyi, kendileri için bir kulluk ve sadakat vazifesi bilmişlerdir:

Padişahımız! Yüce şahsınızca da bilindiği üzere kutsal saltanatınızın hanedanın mübarek ve mübeccel kurucusu olan Sultan Osman, millî tarihimizin mes’ûd ve uğurlu bir gecesinde, hatırası nesillerden nesillere ulaşarak devam eden bir rüya görmüştü. O rüyanın üç kıt’a üzerine gölgesini salan ve altında yüz milyonluk bir âlem barındıran kutsal ağacının artık bütün dalları kesilmiş ve ortada yalnız muazzam bir gövde kalmıştı. O gövde Anadolu’dur ve onun kökleri çok derine gitmek üzere bizim kalblerimizin içindedir. Saygıdeğer atalarımız Rumeli’de kendi başına cihan kıt’alarını feth ve istilâ ederken ordularını da Anadolu topraklarından çağırır ve uzak memleketlerin büyük ana  sınırlarını askerî yollarını muhafaza ettirmek üzere yine Anadolu’dan ahali getirtir ve en mühim noktalara yerleştirirlerdi. Bu halk kitleleri Bosna, Hersek ve Mora içlerine kadar yayıldı, Basra körfezine kadar indirildi, Suriye, Filistin yollarında taraf taraf yerleştirildi.

Padişahımız!

Yüce Saltanatınızın tahtının şeref ve bekası için Anadolu halkı asırlardan beri baba ocaklarından çok uzak harp yerlerinde hayatlarını feda etmeyi kendilerine en mukaddes bir borç bilmiştir.

Anadolu boşaldı. Anadolu viran oldu. Fakat iklimlerden iklimlere uzayan hakanlığınızın şevket ve kudreti için her mihneti, her felaketi cana minnet bildi. O bir topraktır ki, Macaristan içlerinden Yemen çöllerine kadar, Kafkas eteklerinden Basra sahillerine kadar kuşak kuşak uzayıp giden uçsuz bucaksız şehitliklerle çepeçevre sarılıdır ve o şehitlikleri her yerden fazla, şimdi hürriyet ve istiklâli için yeni bir halk savaşı yapan bu eski Anadolu verdi.

Şevketlû Padişahımız!

İslâmın her tarafta yenilgiye uğrayan bayrakları şimdi gelip Anadolu ufuklarında toplandı. Onun ufuklarında kendine en son sığınak ve kurtuluşu aradı.

İzmir’in Yunanlılar tarafından istilâsı üzerine ülkelerinizin en bakımlı ve en mesut bir kısmı nasıl  ateşle yağma edildi ve kan dökülüp adam öldürülerek baştan başa harap oldu, bilirsiniz. Hiçbir hakka dayanmayan ve milletinizi son yurdunda esir etmeyi gaye edinen bu vahşi akın üzerine yüce kalbinizin duyduğu acı teessürleri dünya matbuatına bizzat ulaştırmıştınız. İzmir işgalini, Adana facialarını; ve bu fâciaları Maraş, Ayıntap katilleri ve onu da felâketlerimizin en büyüğü olmak üzere İstanbul’un işgal edilmesi takip etti.

Soyundan yetiştiğiniz millet binlerce seneden beri cihanın en muhteşem tahtlarına Sultanlar yetiştirmiş ve hür yaşamış olan bir millet sıfatıyla bu hal karşısında ne yapabilirdi.

Padişahını, elîm bir harp neticesinde ordularını kullanmaktan men edilmiş ve mahrum gördüğü için kendi kendine silâha sarıldı ve nerede ana vatanı tecavüze uğramışsa oraya dinî ve millî namusunu kurtarmak için koştu.