12.6 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 513

On iki yıl Karadağ’ı İstanbul’da temsil eden Dr. Akkan Suver ile görüştük.

‘Karadağ (MONTENEGRO) İstanbul’a Ankara Kadar Yakın Bir Ülke’

On iki yıldır İstanbul’da Karadağ (Montenegro) Fahri Başkonsolosu olarak görev ifa eden Marmara Grubu Vakfı Genel Başkanı Dr. Akkan Suver Ocak 2020 tarihi itibarıyla yerine meslekten bir diplomatın resmi Başkonsolos olarak tayin edilmesiyle görevinden ayrıldı.

On iki yıldır önce sarı, sonra turkuaz basın kartı sâhibi olarak ülkemizde bir ilk’e imza atan Dr. Akkan Suver’le on iki yıllık diplomatlık sürecini konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Konsolosluk hikâyenizi kısaca anlatır mısınız? Siz bir gazetecisiniz. Yıllardır sizi öyle tanıdık. Birdenbire bir gün sizin diplomat şapkanızdan söz edilmeye başlandı. Diplomatlığa geçiş hikâyeniz nasıl oldu?

Dr. Akan Suver: On iki yıl önce, diplomasiye adım atacağım hiç aklımdan geçmezdi. Başkanlığını yaptığım Marmara Grubu Vakfı’nın uluslararası alanda bir başarı ve prestij birlikteliği olarak kabul edilen Avrasya Ekonomi Zirveleri, bana bu şerefin kapısını araladı dersem, mübalağa yapmış olmam.

Bu zirveler sırasında beni tanıyan, zamanın Başbakan Yardımcısı ve İçişleri Bakanı Jusuf Kalemperovic, lütfetti bana inandı ve beni böyle bir göreve layık görerek, davet etti.

Ben önce; ülkeyi hiç ziyaret etmediğimi, oraya ait bir kökenimin bulunmadığını ve Montenegro lisanını da bilmediğimi ve böyle bir görevin sorumluluğundan korktuğumu kendisine samimiyetle anlattım. O ise, beni yıllardır Avrasya Ekonomi Zirveleri’nde tanıdığını ve böyle bir temsili başarıyla gerçekleştirebileceğime inandığını söyleyerek ısrar etti. Bana da kabul etmek kaldı.

Dolayısıyla yaklaşık 12 yıl Karadağ’ın İstanbul’da fahri başkonsolosluğunu yaptım ve Ocak 2020 itibariyle Karadağ Devleti İstanbul Fahri Başkonsolosluğu’ndan ayrıldım. Yerimi asaleten, meslekten bir diplomatın tayiniyle bıraktım. Doğrusu buydu. Zira İstanbul Türkiye ekonomisinin, Türk ticaretinin, Türk sosyal hayatının, Türk kültürünün, Türk sanatının gerçek anlamda merkezidir. Burada fahri değil, resmî bir konsolosluğun açılması gerekliydi.

Bu görevi arkadaşım kıdemli diplomat Büyükelçi Selim Lika’ya devretmenin yüksek onur ve heyecanı içindeyim.

Bu arada şunu da önemle belirtmek isterim ki, görev yaptığım süre zarfında Karadağ Cumhurbaşkanı H. E. Filip Vujanović ve H. E. Milo Đukanović bana güvenmişlerdir. Kendilerine teşekkürü bir borç bilirim.

Benim on iki yıl önce bu göreve gelebilmem için emek sarf eden dönemin Dışişleri Bakanı H. E. Milan Rocen ve İçişleri Bakanı H. E. Jusuf Kalemporovic’e de ayrıca teşekkürlerimi sunmayı bir borç biliyorum.

Ayrıca İstanbul’da konsolosluk görevimi gerçekleştirirken Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın itimadına da minnettarım. İstanbul’da bulunan mülkî erkândan gördüğüm dostluk da her türlü takdirin ve şükranın üzerindedir. Gene görevimi ifa ederken, meslekten diplomatların ve fahri konsolosların gösterdikleri yakınlığa da teşekkür etmeği bir borç bilirim.

Karadağ bana itimat etti.

Ben de bu itimada elimden geldiğimce lâyık olmaya çalıştım.

Görevimi başarıyla hitama erdirmenin huzuru içinde görevimi kıdemli diplomat Büyükelçi Selim Lika’ya devrederken, inanıyorum ki, Türkiye ile Karadağ gelecekte daha büyük birlikteliklere imza atacaklardır.   

Çetinoğlu: Karadağ Konsolosluğu yaparken mutlaka çeşitli defalar gidip-geldiniz. Uçak işi nasıl halloldu? Gidiş gelişleriniz hakkında da bilgi verir misiniz?

Dr. Suver: Önceleri Karadağ’a gidişim bir maceraydı. Podgorica’ya uçak yoktu. Önce Tirana’ya uçuyordum. Oradan dönemin İçişleri Bakanlığı Özel Kalem Müdürü daha sonraları Büyükelçi olacak olan İvan Milic beni karşılar, birlikte kara yoluyla Podgorica’ya giderdik. THY’nin uçak koymasında az da olsa himmet ve hizmetim vardır. Ama esas bana inanan dönemin THY Genel Müdürü Temel Kotil’dir. İmzayı atan da Prof. Dr. Vujica Lazovic’dir. Karadağ’ı sayısız defa helikopter ile gezdim. Kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına ülkede ayak basmadığım yer kalmadı dersem mübalağa yapmış olmam. Karadağ’ın; Berane’den Bielopolje’ye (Akova), Tivat’tan Ulcinj’e (Ülgün),  Budva’dan (Budua) Hercegnovi’ye (Hersek Novi), Podgorica’dan Bar’a, Çetince’den (Çetine) Kotor’a ziyâret etmediğim yeri kalmamıştır. Bu bir faninin pek kolay ulaşabileceği bir imkân değildir. Dolayısıyla Karadağ Devleti’nin yöneticilerine minnettarım.

Çetinoğlu: Mutlaka 12 yıl içinde başarılı ve hayırlı işler gerçekleştirdiniz. Ortaya koyduğunuz en önemli eseriniz nedir? Neler yaptınız?

Dr. Suver: Görev yaptığım süre zarfında güzel ve başarılı işler gerçekleştirdim. Bence yazdığım kitap, en güzel işim oldu. Konsolosluk görevinin bana verilmesine ben de bir cevap vermek istedim. İlk günden bugüne Karadağ (Montenegro) ile önce Osmanlı’nın sonra da cumhuriyetimizin ilişkilerini ortaya koyan bir kitap yazdım. Ayrıca Karadağ’ın (Montenegro) târihî gelişimini de kitabımda gündeme getirdim. Bu kitabım sahasında hâlâ ilk’tir.

Kitap çıktıktan bir süre sonra, Karadağlı (Montenegrolu) ünlü tarihçi Prof. Dr. Şerbo Rastoder, kitabı tercüme ettirip okuduğunu, kendisinin de bir önsöz kaleme alarak Montenegro dilinde bastırmak istediğini belirtti. Kabul ettim. Muhteşem bir önsözle kitabım Karadağ’da (Montenegro’da) yayınlandı. Hükümet üyelerinin, akademisyenlerin, diplomatik misyon temsilcilerinin katılımıyla Podgorica Şehir Kütüphanesi’nde kitabımın sunumu da gerçekleştirildi. Bu kalıcı anlamda ortaya koyduğum en anlamlı eserdir, diyebilirim.

Çetinoğlu: Karadağ (Montenegro) nasıl bir ülke? Ülke hakkında neler söylemek istersiniz?

Dr. Suver: Karadağ (Montenegro) hakkında söyleyebileceğim en güzel söz; ülkenin sâkin ve istikrarlı bir ülke oluşudur. İnsanları güler yüzlüdür. Yatırım açısından bana sorarsanız fırsatlar, ülkesidir. Tatil geçirmek isteyenler için ideal bir turizm cennetidir. Kısacası Karadağ (Montenegro) yazın kumu, denizi, gece kulüpleri, kumarhaneleriyle, kışın kayak merkezleri, dağ turizmi ile gölleri ve de kanyonları ile müstesna bir tatil merkezidir. Bu arada kaplıcaları da yaz ve kış sağlık hizmeti verdiğinden ülke turizm ortamını sene boyunca bütün çeşitliliği ile yaşamaktadır. Öte yandan Karadağ (Montenegro) İstanbul’a Ankara kadar yakındır. Bir saat on dakika sonra Podgorica’da olabilirsiniz.

Çetinoğlu: 12 yıl içinde sizi üzen, sıkıntıya sokan herhangi bir olay oldu mu? Varsa bu konuyu anlatır mısınız?

Dr. Suver: Elbette görev yaparken can sıkıcı bir olay da yaşadım. Aşağı yukarı dört yıl önce, bir seri yanlış bir bilgilendirme olayı ile karşılaştım. Karadağ (Montenegro) vatandaşlığı vaad eden birileri türedi. Bunlar üzerine Karadağ (Montenegro) yazan ofisler açıyor, bizim vatandaşlardan 7 bin Euro ile 12 bin Euro arası bir para almak suretiyle, vatandaşlık sözü verildiğini işitiyordum.

Oysa biliyordum ki, vatandaşlık vermek diye bir şey söz konusu değildi. Onlar vatandaşlık gelecek diyerek oturma ve çalışma iznine 7 veya 12 bin Euro para almaya başlamışlardı.

Oysa Karadağ’da oturma ve çalışma izni için aranan tek şart sabıka kaydının olmaması. Birer yıl için verilen çalışma ve oturma izni için ödemeniz gereken tutar ise 200 Euro civarında. Karadağ Devleti demografik yapının bozulmaması için vatandaşlık vermiyor. Ancak geçen yıl “Ekonomik Vatandaşlık” adı ile apayrı 3 yıllık yeni bir uygulama başlattı. Bu uygulamanın özü ise, sizin bu ülkede yatırım yapmanız veya belli tutarlarda gayrimenkul almanız gerekiyor. Ancak insanımızın dikkatsizliği ciddî problemlere yol açtı. Kişi verdiği 7 bin ile 12 bin Euro arasında değişen paralar sonrası vatandaş olacağını düşünerek elindeki belgelerle Karadağ’a gitti. Tabii burada gerçek ile yüzleşti. Çünkü böyle bir şey söz konusu değil. Dolandırılan kişiler her gün bizi ya da Büyükelçiliği aramaya başladı. Elbette bu durum oradaki itibarımıza da ciddî biçimde zarar verdi. Karadağ yetkilileri bize; “Parayı sizin adamlar alıyor” diyor. Bizimkilerin burada para verdikleri ofisler yazılı metinde “işlerinizi takip edeceğiz” diye sözleşme yapıyorlar. Ancak söylenen ile sözleşmede yazan farklı şeyler. Ama sonunda eliniz boş kalıyor.

Ben bunu önce Hürriyet Gazetesi’ne anlattım. Hürriyet Gazetesi haberi sür manşetten verince biraz soluk aldık. Ertesi gün yazılı ve sözlü medyamız olaya sahip çıkınca uyarı görevimizi tam anlamıyla yapmış olduk. Buradan bir defa daha medyamızın duyarlılığına teşekkür ediyorum.

Neyse uyarılarımızın faydası oldu. Bunların ardı arkası kesildi. Bu da geride kalan on iki yıldan hatıra!

 

 

      Dr. AKKAN SUVER:

     26 Mayıs 2008 tarihinde Montenegro Devleti tarafından İstanbul’a Fahri Başkonsolos olarak atanan Dr. Akkan Suver halen Türkiye’nin en prestijli sivil toplum kuruluşu olan Marmara Grubu Vakfı’nın başkanlığını yürütmektedir.

     1998 yılından beri aralıksız olarak gerçekleşen Avrasya Ekonomi Zirveleri’nin kurucusu olan Dr. Akkan Suver; 2001 yılında Azerbaycan Tefekkür Üniversitesi tarafından Fahri Doktora, 2010 yılında Kırgızistan Bişkek Üniversitesi tarafından Fahri Profesörlük, 2013 yılında Romanya Köstence Devlet Denizcilik Üniversitesi tarafından Fahri Doktora ünvanı ile taltif edilmiştir.

     Geride bıraktığımız yıllarda, Türkiye’de başlattığı daha sonra uluslararası barış alanında gerçekleştirdiği kültürlerarası diyalog çalışmalarından dolayı 2007 yılında Papa 16. Benedict tarafından Papalık Madalyası ile onurlandırılan Dr. Suver’e bugüne kadar Azerbaycan Devleti tarafından Terakki Madalyası (2006) ile Dostluk Ordeni (2011), Moğolistan Devleti tarafından Cengiz Han Madalyası (2006), Gümüş Yıldızı Madalyası (2009) ve Kutup Yıldızı Madalyası (2012) verilmiştir.

     2011-2012 yıllarında Karadeniz Hazar Denizi Uluslararası Vakfı (BSCIF) dönüşümlü Başkanlığını yaptı.

     Kültürlerarası Diyalog çalışmaları ile uluslararası alanda kabul gören Dr. Akkan Suver’e 14 Şubat 2013’de Balkan Barış Kulübü tarafından Balkan Barış Madalyası verilmiştir.

     14 Ekim 2014 tarihinde Dr. Akkan Suver’e Moldova Gagavuzya Yeri’nin en yüksek Nişan’ı olan “Gagavuzya Yeri Ordeni” verilmiştir.

     20 Kasım 2014 tarihinde Komünizm’in bitişinin 25. Yılı münasebetiyle, Dr. Akkan Suver’e Bükreş’te Romanya Başbakanı Victor Ponta tarafından “Romanya Devlet Nişanı” verilmiştir.

     23 Kasım 2014 tarihinde Dr. Akkan Suver’e Viyana’da Viyana Ekonomi Forumu tarafından “Stratejik Partner Ödülü” eski Şansölye Dr. Erhard Busek tarafından verilmiştir.

     17 Aralık 2014 tarihinde Romanya’nın Ankara Büyükelçisi Radu Onefrei, Dr. Akkan Suver’e “Türk-Romen İlişkileri Dostluk Ödülü”nü kendi eliyle sunmuştur.

     21 Ocak 2014 tarihinde Gagavuzya Başkanı Mihail Formuzal, Gagavuzya’nın Moldova Parlamentosunca 23 Aralık 1994 tarihinde kabul edilen Özerkliği’nin 20. yılı münasebetiyle tertiplediği etkinlikler çerçevesinde Dr. Akkan Suver’e, “20. Yıl Hürriyet Madalyası” sundu.

     2016 yılında Azerbaycan Devleti tarafından “Enerji İşçisi” nişanıyla onurlandırıldı. Gene aynı yıl Slovenya’da bulunan Hayat Boyu Eğitim Akademisi tarafından “Bilge Büyükelçi” diploması verildi.

     2017 yılında Dr. Akkan Suver, 20. Avrasya Ekonomi Zirvesi’ni gerçekleştirdi.

     9 Haziran 2017 günü Arnavutluk Devleti, Cumhurbaşkanı Bujar Nishani eliyle Dr. Akkan Suver’e “Devlet Sivil Liyakat Nişanı” verdi.

     Geride bıraktığımız yıllarda Azerbaycan’da, Çin Halk Cumhuriyeti’nde, Romanya’da, İspanya’da, Avusturya’da, Moldova’da, Gagavuzya’da, Moğolistan’da, Kırgızistan’da, Özbekistan’da Makedonya’da, Karadağ’da, Bulgaristan’da, Polonya’da, Slovenya’da, Arnavutluk’ta katıldığı çeşitli uluslararası toplantılarda Türk sivil toplumunun görüşlerini aksettirdi.

     Dr. Akkan Suver, geride bıraktığımız yıllar içerisinde ulusal ve uluslararası çeşitli kuruluşlar tarafından yılın gazetecisi, yılın sivil toplum örgütü lideri gibi unvanlara layık görülerek taltif edilmiştir.

     Gene Türk sivil toplumu adına Azerbaycan’da, Özbekistan’da, Bulgaristan’da, Kırgızistan’da, Gürcistan’da çeşitli zamanlarda gerçekleştirilen seçimlerde ‘Gözlemci’ statüsünde yer almıştır.

     Dr. Suver Türkiye’nin tanınmış gazeteci ve yazarlarındandır. Kitapları Türkçe’nin dışında Azerbaycan Türkçesi, İngilizce ve Karadağca dillerinde de yayınlanmıştır. Halen İzmir’de yayınlanan Gözlem Gazetesi’nde yazmaktadır.

 

Yunan Sınırındaki Zulüm Korona’dan Beter…

               Yunanistan sınırını geçerek Avrupa’ya ulaşmaya çalışan göçmenlere yönelik Yunan güvenlik güçlerinin insanlık dışı uygulamaları; korona virüsünün ülkemizde de görülmesinin ardından gündemin arka sıralarına düşse de, hız kesmeden devam ediyor.

              Ülkelerinde yaşanan savaş ve terör olayları nedeniyle Türkiye’ye sığınan milyonlarca mültecinin Türkiye’nin sınır kapılarını açmasıyla başlayan ve yüzbinlerce göçmenin Avrupa’ya geçmek için geldikleri Yunanistan’la aramızdaki kara – deniz sınırları boyunca yaşananlar; son yüzyılın yüz karası olarak ve gerçekten de insani boyutları giderek kötüleşen bir trajediye dönüşmüş durumda.

             Ülkelerindeki savaş ortamından kaçarak Türkiye’ye sığınan milyonlarca insanın AB ülkelerine geçebilme hayallerini gerçekleştirebilmek için Yunan sınırında yaşadıkları insanlık dışı olayları üzülerek izliyoruz.

             Bu insanlara yıllardır bakan, onlara kucak açan, barınma sağlayan, her türlü insani ihtiyaçlarını karşılayan ülkemizin, artık böylesine ağır bir yükü kaldıracak durumunu çoktan aşınca sınır kapılarını açması;  bu insanlar için:  ‘’Sen bunları ülkende tut sana milyarlarca avro yardım edeceğiz’’ sözü veren ancak bu sözünü tutmayan AB’ye verilen en çarpıcı ders olacak niteliktedir.

            Evet, sınırlarımızın açılmasıyla birlikte on binlerce göçmenin Avrupa ülkelerine gidebilmek adına verdikleri mücadele, Yunanistan’la aramızdaki deniz ve kara sınırlarımız boyunca devam ediyor.

             Deniz yoluyla Yunanistan’ın kontrolünde olan Ege adalarına geçmek için lastik botlarla denize açılanlara, bu botları batırarak içindeki insanları ölüme terk etmeleri alçaklığını yapan Yunan devriye botlarının görüntülerini televizyonlardan izlerken, denize düşen çocukların çaresizliğini gördüğümüzde içimiz burkuluyor, insanlığımızdan utanıyoruz…

             Bu mücadelenin karada yaşanan insanlık dışı uygulamalarına her geçen gün yeni bir Yunan zulmü daha ekleniyor.

            Bu sürecin başlamasıyla birlikte Yunan güvenlik güçlerinin bu çaresiz insanların üzerine karada ses, sis, biber gazı bombalarını atmaları yetmezmiş gibi, Yunan askerlerinin hedef gözetmeksizin insanlar üzerine ateş açması, gerçek mermiler kullanması, bunun sonucunda bugüne değin 4 göçmenin hayatını kaybetmesi, Yunanistan’ın tarih boyunca yaptıkları türlü mezalimleri bir kez daha gözler önüne sermiştir.

            Balkan savaşlarında, Girit’te, İstiklal savaşımız boyunca Yunan askerlerinin yurdumuzda yapmış olduğu onca katliamı, yakın tarihimizde Kıbrıs’ta insanlarımıza uyguladıkları zulmü hatırladığımızda; bugün Yunan sınırında göçmenlere uygulanan zulmün, çağımızın en korkunç salgın hastalığı olarak adlandırılan ‘’Korona Virüsünden’’ de beter olduğu görülmektedir.

           Yunanistan’ın sınırını geçmek isteyen sığınmacılara karşı yapmış olduğu insanlık dışı muameleler yukarıda sıraladıklarımla da kalmamıştır!

           Bir şekilde Yunan sınırını geçmeyi başaran sığınmacılar için Yunan hükümeti hiçbir hukuki gerekçesi olmadan bu insanlar için gizli bir toplanma merkezi oluşturduğu haberi; ‘’Amerikan New York Times’’ gazetesinde ‘’Yunanlıların sığınmacılar için gizli yeri: Hayvanlar gibiyiz’’ başlığı ile çıkınca, insanın bu uygulamalara isyan edesi geliyor, bu kadarına da pes dedirtiyor.

           Sınırı geçenleri yakalayan Yunan resmi makamlarının, bu insanların üzerindeki elbiseleri dâhil bütün varlıklarını gasp ettiği, onları döverek, neredeyse çırılçıplak Türkiye’ye geri gönderdiği örnek vakalarla biliniyordu.  

           Ancak ‘’New York Times’’ da çıkan bu haberde olduğu gibi bu çaresiz insanları adeta bir ‘’Nazi Kampına’’ benzer bir yerde topladıkları haberi ilk kez ortaya çıkmış oldu…

          Pekiyi, insan hakları, kişi hakları, demokrasi, hukuk dendiğinde mangalda kül bırakmayan Avrupa Birliği, İnsan Hakları Örgütleri gibi insanlık havarilerinin gözleri önünde cereyan eden bu insanlık dışı olaylar karşısında bu iki yüz yüzlülerden hiç ses var mı?

         Tam tersine bu utanmazlar sürüsünden, özellikle de AB’den aman bu göçmenleri sınırlarından geçirme diyerek Yunanistan’a maddi ve manevi tam destek, ülkemize de sınırlarını kapat diye baskı var!

         Aslında bu çaresiz insanlar çok bir şey istemiyor!

          Emperyalist emelleri uğruna Orta Doğu’yu paramparça eden ABD’nin yanında yer alan İngiltere başta olmak üzere, o sürece destek veren diğer Avrupa ülkelerinden sadece ellerinden alınan yaşam geleceklerini geri istiyorlar.    

        Yıllar önce sığınmacıların ülkelerini paramparça ederek o coğrafyada çıkardıkları savaş ortamından kaçarak hayata tutunmaya çalışan bu insanların istedikleri tek bir şey var, hayata yeniden tutunmak.

         Milyonlarca insanın ülkesini yerle bir eden Amerika’nın o süreçte yaratmış olduğu zulüm ortamını sessizce seyredenler, sizce bu insanlara yeni bir yaşam hakkı tanırlar mı?

        Hele ki, ne ABD’nin, ne de AB ülkelerinin, İnsan Hakları Örgütlerinin bu insanlık dramını sessiz sedasız, umursamazca seyretmelerini gördükten sonra;  Yunanistan’daki yetkililere söylenecek tek bir şey kalıyor:

        Bu çaresiz insanlara uyguladığınız zulüm, dünya var oldukça alnınızda kara bir leke olarak kalacaktır.

       Bundan böyle ‘’Denize düşen Yunan’a değil, yılana sarılsa’’ daha iyi olacaktır…

Kabulünün 99. Yılında İstiklâl Marşı Niçin Korkma!” Diye Başlar

0

12 Mart 2020, Mehmet Âkif Ersoy’un  “İstiklâl Marşı”nın TBMM tarafından “Millî Marş” olarak kabulünün 99. Yıldönümüdür. Bu vesileyle millî şairimizin İstiklâl Marşı’na niçin “Korkma!” hitabıyla başladığının hikâyesini anlatacağım.

Osmanlı Devleti, 1911 Trablusgarp Savaşı’nı, 1912-1913 I. ve II. Balkan Savaşlarını kaybetti. Balkanlarda bir Türkiye’den büyük toprak kaybettik. 1914-1918 arasındaki I. Dünya Savaşında Süveyş Kanalı’nda, Filistin’de, Ortadoğu’da, Sarıkamış’ta, Galiçya’da ve Çanakkale’de savaştık. Vatanın son direnme noktası Çanakkale’de hem deniz, hem kara savaşlarında, dönemin en modern silahlı düşmanı yendik.  Ve savaş araçlarına sahip düşmanlarını yendik. Fakat bu savaşın sonunda müttefikimiz olan Almanlar ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yenilince biz de yenik sayıldık. 

I.   Dünya Savaşı sonunda yenik sayılarak, ordusu dağıtılan ve ülkesi düşman ordularınca işgal edilen Türk milleti, büyük bir korku içindedir. Bu, hürriyet ve istiklâlini kaybetme, esarete mahkûm olma korkusudur. Vatanı ile bayrağı ile ve devleti ile tarih sahnesinden silinme, yabancı devletlerin boyunduruğuna girme korkusudur. İşte Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, böyle bir atmosferde 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak İstiklâl Savaşı’nın meşalesini yakmışlardır.

“Ya istiklâl, ya ölüm!” parolasıyla yola çıkan Kuvva-yı Milliyeciler, binlerce sıkıntı ve imkânsızlık içinde, bir taraftan yeniden millî bir ordu kurmaya çalışırken, bir taraftan da milleti içinde bulunduğu korku ve umutsuzluk psikolojisinden kurtarmaya çalışıyorlardı. Mücadeleye başlamanın ve başarmanın ilk şartı, özgüven ve moral güçtü. Fakat o anda orduları dağıtılan, toprakları işgal edilen ve yönetimi tutsak alınan bir ülkenin vatandaşlarında moral güç çok zayıftı, maneviyat çok bozuktu. 

Savaşacağımız düşman hem sayıca, hem de silahça bizden çok üstündü. Karşımızda dünyanın en zengin ve teknolojisi gelişmiş devletlerinin orduları ve onların desteklediği Yunan orduları vardı. İşte İstiklâl Savaşı böyle bir atmosferde başladı. Milletin ve ordunun acilen maneviyatını yükseltecek bir güce ihtiyacı vardı. İstiklâl Marşı yazılması, böyle bir ihtiyaçtan doğdu. 

Bu amaçla açılan “Millî Marş Yazma Yarışması”’na 724 şair katıldı, ama hiç birinin şiiri millî marş olmaya layık görülmedi. Bu yarışmaya, kazananına maddi ödül verileceği için İstiklâl Savaşının manevi komutanlarından Mehmet Akif Ersoy katılmamıştı. Maarif Vekili Hamdullah Suphi Tanrıöver vasıtasıyla, maddi ödülü istediği kuruma bağışlama şartıyla, İstiklâl Marşı yazması için kendisine rica edildi. İşte Âkif, İstiklâl Marşı’nı yazma görevini böyle bir ortamda üstlendi. Taceddin Dergâhı’nın manevi ikliminde yazdığı millî marşımıza, milletimizin ve ordumuzun ihtiyacı olan manevi gücünü artıracak bir sözcükle başlaması gerekiyordu.

Bundan sonrasını millî şairimiz Akif, yakın arkadaşı Eşref Edib’e şöyle anlatıyor: “İstiklâl Marşı’nı yazma görevini üstlendikten sonra boş odaya girdiğimde, benim bugünkü sıkışıklığımı bir Müslüman daha yaşadı mı diye düşündüm. Ülkenin her yanı düşmanla boğuşuyor diye düşünürken, Peygamber Efendimizin, Hz. Ebubekir’le Mekke’den Medine’ye Hicreti’ni hatırladım. Ebu Cehil’in yanında binlerce insan vardı. Sevr Mağarası’na sığındıklarında, Ebubekir’in endişelendiğini fark edince, Peygamber Efendimizin  “Korkma Ebubekir, Allah bizimledir!” deyişini hatırladım. Peygamberimizin daha büyük bir zorlukta teslim olmayışı aklıma geldi ve marşı yazmaya ‘Korkma!’ diyerek başladım.”

 

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

 Unutmayın, ”Allah bir kapıyı kaparsa, bin kapıyı açar”  diyen bir Peygamberin ümmetiyiz.

Mevlâna diyor ki: ”Güçlük kolaylıkla beraberdir, kendine gel, ümidi bırakma! Akıllı insan bilir ki, ölümün arkasında bile daha güçlü bir hayat beklemektedir”. Biz de 2020’nin bir umut yılı olması dileğiyle diyoruz ki: “Korkma!  Hayatta korkulacak tek şey, korkunun ta kendisidir. Onu yenersen, kurtulacaksın. Başarmak için yeniden ayağa kalkıp, ümidimizi parlatıp heyecanımızı uyandıralım ve başarmaya inanalım.”

Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…

Kim bilir, belki yarın… belki yarından da yakın.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!

Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.

Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:

Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;

Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!

1983 Sonrası Üç Dönemin Anatomisi

Üç farklı döneme göre Türk ekonomisinin; büyüme oranları, GSYH rakamları ve cari açık miktarlarının mukayese edilmesi.

Türk Ekonomisinin son 40 yılını teşkil eden dönemleri mukayese etmeden önce 1983 yılına kadar olan dönemlere ait büyüme rakamlarını özet halinde vermek suretiyle, esas olarak 1983 ve sonrasını karşılaştırmalı olarak inceleyecek olursak;

1924-1938 arası Atatürk döneminde Türkiye ekonomisinin ortalama yıllık kalkınma hızının %7,39 olduğunu,

1939-1949 arası İnönü döneminde ortalama yıllık büyüme oranının %0,50 olduğunu,

1950-1960 arası DP döneminde ortalama yıllık kalkınma hızının %5,93 olduğunu,

1961-1964 arası ara dönem hükümetlerinde yıllık büyüme ortalamasının %5,45 olduğunu,

1965-1971 arası AP döneminde yıllık ortalama büyüme hızının %5,76 olduğunu,

1972-1983 arası koalisyonlar ve 12 Eylül darbe döneminde ise %3,73 oranında ortalama büyüme sağlandığını tespit ederek, asıl inceleme konumuz olan 1983-2020 arası döneme gelecek olursak;

1984-1991 ANAP DÖNEMİ:

Yıllar: Büy. oranı: GSYH/Mil $ Cari Açık/ Milyar $

1984 %7,11 60 (-) 1,439

1985 %4,30 69 (-) 1,013

1986 %6,76 75 (-) 1,465

1987 %9,81 86 (-) 0,806

1988 %1,45 91 (+) 1,596

1989 %1,63 108 (+) 0,938

1990 %9,37 152 (-) 2,625

1991 %0,35 152 (+) 0,250

Ortalama %5,04 (-) 4,564 Milyar $

1992-2002 KOALİSYONLAR DÖNEMİ:

Yıllar: Büy. oranı: GSYH/Mil $ Cari Açık/Milyar $

1992 %6,40 160 (-) 0,974

1993 %8,14 182 (-) 6,433

1994 %(-)6,08 131 (+) 2,631

1995 %7,95 172 (-) 2,339

1996 %7,12 185 (-)2,437

1997 %8,29 191 (-)2,638

1998 %3,86 271 (-)2.000

1999 %(-)6,08 248 (-)0,925

2000 %6,34 265 (-)9,920

2001 %(-)9,54 197 (+)3,760

2002 %7,94 238 (-)0,626

0rtalama %3,12 (-) 21,904 milyar $

2003-2019 AKP DÖNEMİ:

Yıllar: Büy. oranı: GSYH/Mil $ Cari Açık/Milyar $

2003 %5,87 312 (-) 7,554

2004 %9,86 404 (-)14,198

2005 %7,64 499 (-)20,988

2006 %5,97 548 (-)31,168

2007 %5,03 677 (-)36,949

2008 %0,85 663 (-)39,425

2009 %(-)4,70 645 (-)11,358

2010 %8,49 748 (-)44,616

2011 %11,11 730 (-)74,402

2012 %4,79 877 (-)47,963

2013 %8,49 951 (-)63,642

2014 %5,17 934 (-)43,610

2015 %6.09 855 (-)32,145

2016 %3,18 861 (-)33,139

2017 %7,47 851 (-)47,347

2018 %2,83 784 (-)27,158

2019 %0,9 753 (+)1,600

17 Yıllık Ortalama %5,23 (-) 574,062 milyar $

* 8 YILLIK ANAP DÖNEMİNDE CARİ AÇIK TOPLAMI SADECE 4,564 MİLYAR $ OLMUŞTUR. YANİ GSYH’NIN ANCAK %0,57 ORANINDA CARİ AÇIK VERİLMİŞTİR.

* 8 YILLIK ANAP DÖNEMİNDE ORTALAMA YILLIK BÜYÜME ORANI; %5,04 OLMUŞTUR.

* 11 YILLIK KOALİSYONLAR DÖNEMİNDE CARİ AÇIK TOPLAMI: 21,904 $ MİLYAR $ OLMUŞTUR. YANİ BU DÖNEMDE GSYH’NIN %1,02 ORANINDA CARİ AÇIK VERİLMİŞTİR.

* 11 YILLIK KOALİSYONLAR DÖNEMİNDE ORTALAMA YILLIK BÜYÜME ORANI; %3,12 OLMUŞTUR.

* 17 YILLIK AKP DÖNEMİ CARİ AÇIK TOPLAMI: 574,062 MİLYAR $ OLMUŞTUR. YANİ GSYH’NIN %4,75 ORANINDA CARİ AÇIK VERİLEREK BU ALANDA REKOR KIRILMIŞTIR.

* 17 YILLIK AKP DÖNEMİNDE ORTALAMA YILLIK BÜYÜME ORANI İSE; %5,23 OLMUŞTUR.

Bu rakamlardan anlaşılması gereken tek ve en önemli tespit; AKP ÖNCESİ CUMHURİYET HÜKÜMETLERİNİN, ülkenin ve milletin öz kaynaklarıyla ekonomik büyüme ve kalkınmayı sağlamaya çalıştıklarıdır.

AKP döneminde sağlanan büyüme rakamlarının ise, bütünüyle “cari açık, dış borçlanma ve tüketime dayalı” olduğu gün gibi ortada olduğu gibi, MALİYE POLİTİKASI OLARAK DA VERGİ GELİRLERİ artışı bütünüyle ithalat artışına bağlanmıştır…

Nitekim Maliye Bakanlığı Bütçe Kontrol Genel Müdürlüğü’nün internet sayfasındaki veriler incelendiğinde görüleceği üzere; “VERGİ GELİRLERİNİN BÜTÇE HARCAMALARINI %80 ORANINDA KARŞILADIĞI” yıllara bakıldığında, bu yıllar cari açığın GSYH’ya oranının %5’in üstüne çıktığı yıllardır. Mesela cari açık vermediğimiz bir yıl olan 2019 yılında bu oran %67’ye düşmüştür.

AKP hükümetleri 2003’de %60 olan ve 2004 yıllında ise %66,4 olan bu oranları, ithalatı ve cari açığı patlatarak tedricen %74’den başlayarak %80,7’lere kadar çıkarırken, verginin kaynağı asla ve kat’a üretim ve kazanç olmamış, harcama ve tüketim üzerinden vergi toplamışlardır.

Görüldüğü üzere; AKP dönemini tanımlamak istersek, DÜŞÜK KURA DAYALI İTHALAT, CARİ AÇIK, TÜKETİM, DIŞ BORÇ VE HARCAMA ÜZERİNDEN VERGİ TOPLANAN MALİYE POLİTİKASI VE BÜTÇE GELİRLERİNİN %6,5’UNUN SOSYAL YARDIM ADI ALTINDA SEÇMENİ REHİN ALMAK İÇİN KULLANILDIĞI, GERİ KALAN KAYNAKLARIN İSE YANDAŞLARA AKTARILDIĞI BİR YANAŞMA EKONOMİSİDİR.

Aynı şekilde yukarıda verdiğimiz “BÜYÜME” oranlarının hesaplanmasında “Hane halkları özel tüketim harcamalarının” büyüme rakamlarını yaklaşık %65 oranında etkilediğini de vurgularsak, bu tablolar daha da anlamlı hâle gelecektir.

Bu vesileyle GSYH rakamları hesaplanma yönteminin AKP döneminde iki defa değiştirilerek, kağıt üzerinde tam 265,8 milyar $ artırıldığını da ifade etmeliyiz…

Bütün bu verilerle birlikte sorulması gereken soru ise; “peki biz bu döviz cinsinden cari açığı nasıl finanse ettik” şeklinde olmalıdır.

Bu sorunun cevabı; 62 milyar $’lık kamuya ait kurumları özelleştirdik, 467 milyar $ dış borç aldık ve başta bankacılık olmak üzere özel sektöre ait varlıkların bir kısmını da sattık…

Bu dönemde Türk ekonomisi olarak tam 177 milyar $ dış borç faizi ödedik.

Yine merkezi hükümet borçları için bu dönemde 69 milyar $ ve 735 milyar TL faiz ödedik…

Bilsek Ne, Bilmesek Ne?

     Her bir atom öyle bir sanatlı nakış ve işleme ortaya koyarak işler ki, ya bir atom bütün atomlarla bilinçli bir ilişki içindedir. Ya da bir atom her bir atoma hem hâkim / hükmedicidir. Hem de o atom her bir atomun mahkûmudur.

     Oysa “İki zıddın birleşmesi mümkün değildir.” şeklinde kesin bir kaide ve kural vardır.

     Nitekim bir yer ya aydınlıktır, ya da karanlık. Aydınlıksa karanlık yoktur. Karanlıksa aydınlık değildir.

     Kaldı ki bir şeyin hem hâkim, hem mahkûm olması da mümkün değildir.

     Çünkü bu; iki zıttın bir arada bulunması demektir. Ki hiç olası değildir.

     Zira Sn. İsmail Mutlu’nun da belirttiği gibi, bir şey sınırsız derecede emir altında bir varlıksa; dönüp kendisine emir verene, mutlak emredici olması imkânsızdır. Diğer bir ifadeyle, sınırsız âmir olan, emir verdiği varlıktan emir alamaz.

     Şayet atom böyle işler başarıyorsa; öyleyse o atomu, o hayret verici san’atlı nakşı, o hikmetli nakışlı sanatı bilir. Her şeyi icat eder, yaratır kabul etmeliyiz!

     Bu ise binler defa imkânsız ve hiç olası değildir.

     Öyleyse atom olsa olsa, Hakîm olan bir Sâni’in, her şeyi hikmetle ve sanatla yapan Allah’ın kader kanunu ve kudret kaleminden çıkan harekete memur ve bununla görevli birer noktadır.

     Nasıl ki meselâ Ayasofya kubbesindeki taşlar, eğer mimarının emrine ve sanatına uymazlarsa; her bir taşı; Mimar Sinan gibi dülgerlik sanatında bir maharet, beceri ve hüneri var diye kabul etmemiz gerekir.

     Ayrıca her bir taşı diğer taşlara hem mahkûm, hem hâkim / hükmedici olarak görmemiz lâzım gelir.

     Yani “Geliniz, düşmemek için baş başa vereceğiz!” diye bir hüküm sahibi olmaları icap eder.

     Aynen bunun gibi, binler defa Ayasofya kubbesinden daha san’atlı, daha hayret verici ve gayeli olan ve birer sanat eseri sayılan varlıklardaki atomlar; Kâinat Ustası’nın emrine uymazlarsa; bu takdirde atomların her birine Kâinatı ve her şeyi mükemmel bir san’atla yaratan Allahın vasıf ve nitelikleri kadar mükemmellik sıfatları verilmesi lâzım gelir.

X

     Zındık / dinsiz, maddiyyun / materyalist / her şeyi maddeye bağlayan kimseler; Allahı veya O’nun bildirdiği kesin olan şeylerden herhangi birini inkâr edenler yani kâfirler; Vücûdu Vâcib, Varlığı Zorunlu ve kendinden olan Allah’ı kabul etmiyorlar!

     Bu yüzden atomlar sayısınca bâtıl / yalan ve sahte ilâh ve tanrıları kabul etmek zorunda kalıyorlar!

     Çünkü tuttukları yol; onları buna mecbur ediyor.

     Tuttukları usul ve metod; onları bu hususta çaresiz kılıyor.

     İşte bu konuda inkârcı ve inanmayan ne kadar filozof ve felsefeci varsa; bilgin de olsalar, aslında çok büyük bir cehalet içinde olup; birer kara cahildirler.

X

     Atom bilinci insanı insan eder

     Bilinçsiz insan Allah’ı nisyan eder

 

     Atom bilinci açar insana geniş bir yol

     Sakın geri kalma sen de hemen içinde ol

 

     Deme sakın bunları acaba bilsek ne

     Deme sakın bunları sanki bilmesek ne

 

     Çünkü biri ediyor insanı âlim

     Öteki yol açıyor olmaya zalim

Tarihe Selam, Kaybetmeye Devam

İdlip gündemi iki haftadır siyasî gündemimizdeydi, spor ve magazinden sonra. 55 şehidi içimize ve 70’e yakın, uzuvları parçalanarak yaralanan gazimizi de sessizliğe gömdükten sonra Moskova Antlaşması’yla geri çekildik. Çekilecektiysek niye büyük kayıplar vermeden başta çekilmedik? Rejim’le o kadar savaştıktan sonra “Rejim” diyegeldiğimiz Suriye Yönetimi’nin koordinatörü Putin’i ve Rus Heyeti’ni niye dinledik, şartlarını niye kabul ettik? Hem “Çekilin aradan, bizi Rejim’le başbaşa bırakın!” sözünü hem “Anlaşmayla ilgili Esad’ı bilgilendirdiniz mi?” sözünü 24 ya da 48 saat arayla nasıl söyleyebildik?

Geçen hafta “Ah ‘Benim Yalnız ve Güzel’ Askerim” başlıklı bir yazıyı 2 yıl sonra ve başına da “ah” ekleyerek yayınlamıştık. O nidâyı uzatmak istiyorum; aaaahhh!

29 Şubat günü 33 şehitten haberdar olunca aklıma Falih Rıfkı’nın “Zeytindağı” adlı eserinde geçen “Benim Ahmed’imi gördün mü?” anekdotu gelmişti. Popüler Çanakkale kitaplarının bazılarında yarısı yer alır, yani “Hiç birimiz Ahmed’ini görmedik. Fakat Ahmed’in her şeyi gördü” kısmına kadar. Hem içimden geçeni hem kalan kısmını Av. Gürkan Uysal kardeşim Kocaeli Aydınlar Ocağı sitesindeki 29.02.2020 tarihli yazısında çok güzel anlatmış. Yüzyılın muhasebesini yapan Gürkan Uysal, Falih Rıfkı’nın bir asır önceki “Fakat biz Ahmed’i kumarda kaybettik!” teşhisini bir asır sonraki kendi “Türkiye’yi idare edenler, Ahmetlerin hayatlarını sürdükleri bir kumar oynadılar ve biz yüzlerce Ahmet’i bu kumarda kaybettik!” teşhisiyle tevhit etmiş. Allah razı olsun, yüreğimize su serpti ama yüreğimiz hâlâ soğumuş değil.

Meraklısı ve dertli-kederlisiyle paylaşmak istediğim bir kaynak var: AHMED CEMAL PAŞA (1872–1922) ASKERİ VE SİYASİ HAYATI; Süleyman Demirel Üniversitesi’nden Nevzat Artuç’un 456 sayfalık Doktora çalışması, 2005 Isparta tarihli. Orda İttihat ve Terakki’nin 3 önemli isminden Cemal Paşa’ya ki I. Dünya Savaşı’nın dörtte üçünde Suriye – Filistin – Kanal (Sîna) ve Hicaz Cephelerinin kumandanıdır; savaşa neden girdiğimizle alâkalı iki

Suriye ve Libya’da Salgın Yokmuş!

Koronavirüs salgını olan ülkeler haritalarda kırmızı ile salgın olmayanlar beyaz ile gösteriliyor. Fakat ilginç olan şu ki; bölgemizde bütün komşularımız, Avrupa kıtasının tamamı ve Afrika’nın kuzeyindeki bütün ülkeler kırmızı iken halen kanlı savaşların sürdüğü Suriye ve Libya beyaz! Bir de Türkiye beyaz kalmış.

Yani bu üç ülke ile Orta Asya’daki bazı ülkeler haricinde hemen heryerde bu yeni tip ölümcül koronavirüs (Kovid-19) salgını var.

Suriye ve Libya ile aynı kategoride olmaktan dolayı bir komplekse girmek üzereydim ki, Türkiye’de de bir kişide bu virüsten bulunduğu ortaya çıktı. Akabinde haritalarda Türkiye de kırmızı ile gösterilmeye başlandı.

Bazı münafıklar “Türkiye’de Reis izin vermeden virüs çıkmaz” yorumları yaptı. Bazıları “Dünya Bankası ve IMF koronavirüs mücadelesi yapan ülkelere milyarlarca dolarlık destek fonları ayırmış” haberleri çıkması ile bizde de virüslü hasta açıklaması arasında bağlantı kurmaya çalıştılar.

Hala bir vaka çıkmasaydı Suriye ve Libya şartlarına benzetilen bir ülkede yaşamış olacak ve bu münafıklara cevap vermekte güçlük çekecektik. Neredeyse iyiki bir vaka çıktı diyecek hale geldik.

Ama ben devlet yapımızın çok büyük ölçüde bozulmasına rağmen, binlerce yıllık geleneklerinden kopup yeni kurulmuş bir kabile devleti seviyesine inmiş olduğunu sanmıyorum. Kurumlarımızın Suriye ve Libya gibi devletlerin kurumlarıyla mukayese edilemeyecek kadar köklü ve kaliteli olduğuna inanıyorum.

Bu yüzden ve her zamanki “iflah olmaz iyimserliğimle” koronavirüsün Sağlık Bakanlığımızın uyguladığı başarılı tedbirler sayesinde gecikerek sınırlarımızda girdiği kanaatindeyim.

Müslüman halkımızın temizliğinin, abdest almanın koronavirüsten korunmamızdaki etkisine dair iddiaların abartılmaması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü koronavirüsler eskiden beri varlar ve Türkiye’de diğer ülkelerden daha az etkili değillerdi. Koronavirüsün eski tipleri ile yenisi (Kovid-19) arasında bulaşma riski aynı fakat yeni tipi daha öldürücü.

Bütün bunlara rağmen devletimizi yönetenlere ve kurumlarımıza güvenin bu kadar yıpranmış olması koronavirüsten bile tehlikeli.

********************************

Kurumlarına Güvensizlik Daha Tehlikeli

“Devlete güvensizlik” birden oluşmadı.

Tanzim satış kuyruklarına “varlık kuyruğu” dediler. Acı acı güldük.

TÜİK pazarda her şeyin fiyatı bir misli artmışken ve elektrik, doğalgaz gibi temel girdiler ile vergi artışları yüzde 50’nin üzerinde iken, enflasyonu yüzde 11 olarak açıkladı. Vatandaş “devlet maaşlara zam yapmamak için böyle açıklıyor” dedi.

YSK’nın açıkladığı seçim sonuçlarına güven kalmadı. Çünkü herkes öğrendi ki “bir şey olmadıysa bile mutlaka bir şeyler olmuştu.”

Libya’da “birkaç şehit” sayısı gizlenince, Suriye’de verilen 33 şehit sayısına inandıramadılar.

Verebileceğimiz daha çok örnek var. Ama bu yanlışlar yapılırken “yapmayın, kurumlarımızı yıpratmayın, devlete güveni sarsmayın” dememizin sebebi buydu.

Devlet bazen öyle kritik konularda vatandaşlarından ortak hareket etmeleri veya fedakârlık etmelerini ister ki bu anlar ülkenin geleceğini etkileyebilir.

Ekonomik krizlerde, savaşlarda, doğal afetlerde veya salgın hastalıklarda devletin işareti ile ortak hareket sağlanabilirse birçok sıkıntı kolay atlatılabilir.

İşte bu zamanlar için, kurumlarımız köklü bir devlete yaraşır güvenilirlikte olmalı…

********************************

Bekleme Odasındaki Heyetin Zaferi

Rusya/ Suriye ikilisi İdlib’te hava saldırıları ile onlarca askerimizi şehit etti. İdlib’teki askerlerimizin güvenliği için Suriye’nin (Esad’ın) patronu diyebileceğimiz Rusya ile ateşkes görüşmeleri yapmak istedik. Putin Türkiye’ye gelmeyince bizim heyet Moskova’ya gitti.

Putin, Türkiye Cumhurbaşkanı ve heyetini müzakerelerin yapılacağı salonun kapısında dahi karşılamadı. Salonun bekleme odasında iki dakika beklettikten sonra içeride “kabul etti.”

Rusya resmî devlet televizyonu bu aşağılama operasyonunu çok sayıda kamerayla tespit edip, bekleme anını saniyeleri numaratörde geri saydırarak verdi. Üstüne de Putin’in daha önce Esad’ı aynı binanın dış kapısında karşılamasını yayınladı.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanına yapılan bu çirkin hakaret ve aşağılama (istiskal) hareketine inşallah uygun bir zamanda, uygun bir cevap verilir.

Fakat beni en çok üzen bu aşağılanma operasyonunu bile normal bir uygulama imiş gibi aktaran yandaş medyanın dalkavukları idi.

Üstelik çok kısa olan mutabakat metninde sadece “geçici bir ateşkes” üzerinde anlaşılmıştı. Buna karşılık bizim heyetin “rejim” dediği ve Esad’ın yönettiği devletin adının “Suriye Arap Cumhuriyeti” olduğunu kabul etmiştik.

Ortada zafer de yoktu, hezimet de. Sadece mümkün olabilen elde edilebilmişti.

Yandaş medyanın bu anlaşmayı sanki büyük bir zafer kazanmış gibi yansıtmaya çalışması da trajikomik bir tavır oldu.

İnsanlarımız bu kadar çok kandırılmaya çalışılırsa devlete güven elbette kalmaz.

Kesin İnançlılar

Yazı başlığımın kaynağı, 1970 li yıllarda okuduğum bir kitaba ait. Düşünce sistemini liman işçiliğinden filozofluğa yükselten Eric Hoffer, her sınıftan insanın sosyolojik ve psikolojik yapısını inceleyerek güzel bir kaynak eser meydana çıkarmış.

Cahil, bilgisiz ve bilinçsiz insanlar çabuk kandırılır lâkin düştükleri karanlıktan çıkmaları çok güçtür. Öylesine güçtür ki, yıllar önce bir kütüğe çaktığınız paslanmış çiviyi sökersiniz de, cahil insanın kafasındaki şartlanmış lığı söküp atmanız son derece güçtür.

Bu yüzden celladına âşık koyunlar gibi güdüldüklerinden habersiz, yöneticileri ne kadar despot, ne kadar diktatör olursa olsun yine hep onu seçer, onun peşinden giderler.

Kendilerine her zaman oy kazandıran, sözlerine tanrı kelamı gibi sarılan bu insanların durumunu iyi bilen politik diktatörler, sürekli büyük yalanlar pompalayarak, oy aldıkları bu kitleyi ellerinde tutmayı başarırlar.

Kendi iktidarları döneminde yaptıklarını yabancı kalkınmış ülkelerle kıyaslamazlar, her zaman yaptıklarının başına “biz yaptık biiiiz” kelimelerini koyarak kendilerinden önceki hükümetleri suçlama yöntemini seçerler.

Hâlbuki olay çok basit dünya küçüldü ve istediğiniz bilgiye istediğiniz zaman ulaşma imkânına sahipsiniz. Türkiye, bir OECD üyesidir. OECD, kuruluşundan bu yana üye ülkelerin kişi başına düşen gayri safi milli hasılasının bir grafiğini çıkarmış. 1970 ten 2010 yılına kadar bu grafikteki konumumuz hiç değişmemiş. Yani onlarla karşılaştırdığımızda 40 yıldır aynı seviyede yerlerde sürünüyoruz.

İktidar partilerinin, attıkları nutuklarda, nasıl yükseldiğimiz, nasıl kalkındığımız, Avrupa’yı ve komşularımızı nasıl kıskandırdığımızı her gün dinliyoruz. Yukarıda anlatmağa çalıştığım insan tipi, bu konuşulanları dinledikçe adeta kendinden geçip içinde yaşadığı duruma bakmadan söylenenlerin hayaline kapılıyor.

Oysa gerçekleri bir an için düşünsek göreceğiz ki, bu ülkeyi kalkındırmak için büyük adamlara, olağanüstü insanlara ihtiyacımız yok, zaten dünyada böyle kurtarıcı kahramanlar da yok. O halde bu ülkeyi hep birlikte biz kalkındıracağız. Kalkındıracak olanda, başarısız olup milleti süründürecek olan da yine biz olacağız yani siz!

Türkiye’nin tabii ki düşmanları, rakipleri var. Kalkınmamızı istemeyecekler. Dünya bir milletler mücadelesi arenasıdır. Ama o düşman ve rakiplere bu fırsatları veren bizleriz. Onların davranışlarını biz düzeltemeyiz ama kendi davranışlarımızı düzeltip, vatanımızı kurtarma imkânımız var.

Kalın sağlıcakla

12’sinde Sultan 21’inde Fatih…Mehmed

Dergi yayın yönetmeni, dergi ve kitap nâşiri, radyo ve televizyon program yapımcısı gibi unvanları bulunan târihçi yazar Mehmet Fâtih Can, yeni bir eseri ile kültür hayatımıza haşmetli bir selâm veriyor. 13, 5 X 21 santim ölçülerindeki, 604 sayfalık eserinde, ‘Mehmed’ olarak andığı Fâtih Sultan Mehmed Han’ı farklı bir bakış açısından anlatıyor. 

Eser, muhtevasındaki haşmete uygun ‘mısra-ı berceste’ kabilinden bir cümle ile başlıyor: “Dehâ,  ‘imkânsız’ zannedilende ‘mümkünü’ görebilmek demektir. Gemilerin karada da yürüyebileceğini sezmek, mehmedlerden birini, FÂTİH yapar…”

Yazar, İngilizlerin ‘genealogy’ olarak adlandırdığı soy-nesep araştırmacılarının; bir şahsın şahsiyetinin-karakterinin, üç neslin içinde olduğu psiko sosyal laboratuar dâhilinde incelenmesi gerektiğini belirtiyor. Daha derinlere inip ‘yedi ced’ görüşünü benimseyenler de vardır. Eserde, Fatih’in şahsiyet tahlili Yıldırım Bayezid’dan başlatılıyor.

Aynı soy kütüğüne kayıtlı, aynı eğitimden geçen, aynı sosyal ve siyâsî-iktisâdî şartlar içerisinde yetişen şehzâdeler arasında ortaya çıkabilecek kalite farklılıklarının ise ‘kader kanunu’ ile açıklanabileceğini belirtiyor.   Kader kanununa ilâve olarak Şeyh Edebalı’nın damadı Osman Gazi’ye aşıladığı, kadim Türk örfü ve İslâm ahlâkından meydana gelen ruh vardır. O ruhla Osman Gazi’nin Orhan Gazi’ye söylediği;

‘Bir kimse sana Tanrı’nın buyurmadığı sözü söylese sen onu kabul etme. Eğer bilmezsen Tanrı ilmini bilene sor!                                                                                                                                                                  

Ve bir dahi sana muti olanları hoş tut! Ve dahi adamlarına daim ihsan edici ol! Senin ihsanın onların tuzağıdır…’ öğütler ve devamı olan:

 

Gönül kerestesi ile;

Bir yeni şehr ü pazar yap!

 Zulm eyleme rençberlere;

 Her ne ister isen var yap!

 Eski, Yenişehri barı;

 İnegöl’e dek hep varı;

Kırıp geçirdik küffarı;

Bursa’yı da yık tekrar yap!

 Kurt olup gel gir sürüye!

 Arslan ol bakma geriye!

Çar olup ‘hay’ de çeriye;

Dil geçidini hisar yap!

 İznik şehrine hor bakma!

 Sakarya suyu gibi akma!

İznikmid’i de al yakma

Her burcunda bir hisar yap!

 Ertuğrul Osman oğlusun,

 Oğuz Karahan neslisin,

 Hakk’ın bir kemter kulusun,

 İstanbul’u aç gülzâr yap!

Talimatı, sâdece Orhan Gazi’ye değil 622 yıl boyunca hükümdar olan 36 sultana verilmiş gibidir ve hepsi, zamanı geldiğinde birer birer yerine getirilmiştir. Osmanlı’yı büyük kılan hususiyetlerden biri de budur: ‘Devlet yönetiminde devamlılık.’ Bu devamlılık, hiç unutulmaz, hep hatırlanır. Gecenin karanlığını, bulunduğu yeri, telaş içerisinde terk etmeye mecbur bırakan günün ilk ışıkları gibi Osmanlı’nın ufkunu aydınlatan ilim adamları vardır: Molla Fenari, Emir Sultan ve Somuncu Baba… (s: 46-52) Ve hemen ardından bir hazin tecelli: Yıldırım Bayezit Emir Timur karşılaşması… (s: 52-81) Ve sonra fetret devri… Okuyucu, sayfalar arasında nefes nefese ve hızla ilerliyor. Devamında Türk tarihinin en çok tartışılan konularından biri var: Şeyh Bedreddin…

Prof. Dr. Ahmed Güner Sayar 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 496 sayfalık eserinde Şeyh Bedreddin’i, ‘Olayları yönlendiren değil, olayların yönlendirdiği insan…’ olarak tavsif ediyorsa da daha kesin hükmünü; ‘Şeyh Bedreddin ummanına hangi sahilden gidilirse gidilsin, atılan zorlu kulaçlarla, iddialı bir yüzücünün de takatinin bir yerde kesileceği muhakkaktır.’ Cümlesinde gizliyor. (s: 105-116)

Mehmet Fâtih Can, Osmanlı’nın bütün tartışmalı konularını ele alıyor ve en güçlü belgelerle en doğru bilgilere ulaşıp okuyucuya sunuyor. Bunlardan biri de Fatih Sultan Mehmet’in annesinin kim olduğudur. (s: 210-213)

Anlaşıldığı üzere eserde sâdece Fâtih Sultan Mehmed Han anlatılmıyor. Ele alınan çevre konulardan biri de, Osmanlılardan çok önceki Türk devletlerinde vefat eden Bey’in yerine kimin geçeceğine dâir tartışmalar ve tartışmaların doğurduğu acı neticeler ve aranan çözüm yollarıdır. (s: 284-297) Sâdece bu bölüm için kitabı alıp okumaya değer.

491. sayfada Fâtih’in veziri Çandarlızâde İbrâhim Paşa’ya, Uzun Hasan Hasan için söylediği sözler var. Ağustos ortalarındaki ikindi güneşi gibidir: ‘Gayem Uzun Hasan’ın canını yakarak bir ders vermekti… Ciğerpâresini ve ordusunu kaybetmesi O’na yeter. İslâm memleketlerini tahrip etmek ve bir İslâm hükümetini yıkmak doğru olmaz. Rumeli’de gazayı bırakıp İslamlarla uğraşmak iyi bir şey değildir.’

Müellif Can’ın düştüğü notta da aynı güneşin yakıcılığı vardır: ‘Fakat Fatih’in belki dinî hassasiyeti belki kan özdeşliği sebebiyle kıyamadığı Akkoyunlu Devleti, çok geçmeden Uzun Hasan’ın kendi sülbünün uğursuzları tarafından yakıldı. Hem de her yerden ‘deccal çıktı’ denilerek kovulurken, kız verip saraylarına aldıkları ve kucaklarında büyüttükleri Safevilerce… Bu da bir kader tecellisiydi ki Akkoyunlulara kaybettiren Fatih, Safevilerin önünü açmış; böylece Oğlu 2. Bayezid, fakat hassâten torun Birinci Selim’in kucağına kötü bir mîras gibi Safevi gailesini bırakmış gitmişti. Şâyet Akkoyunlu Hânedânı ve devleti Osmanlılar eliyle son bulmuş olsaydı; târih. Safeviler adını bir devlet olarak değil, rayından çıkmış bir tarikat olarak kaydetmiş olacaktı.’

Eserinin son sayfalarında yazar; güncel bir konuyu ele alıyor: Fâtih’in ve diğer muhteşem zevatın ve hatta Eba Eyyub el Ensârî Hazretleri’nin türbelerinde bulunan bozuk para sandıkları ile alâkalı satırlar, ilgililere gözdağı gibi gösterilen yeniçeri kılıcıdır. Ümit edilir ki söz konusu türbeleri ziyâret edenleri ve yazarın konuyla alâkalı satırlarını okuyanları dilhûn eden haklı tenkitler, sorumsuz ilgilileri ve ilgisiz sorumluları harekete geçirir.

Mehmet Fâtih Can, Osmanlı’nın kelimelerle ifâde edilemeyecek muazzam haşmetini, en mütevâzı ifâdelerle sayfalar arasına serpiştirmiştir. Bu sayfalar her Türk tarafından iftiharla okunmalıdır. Birileri, okuyup öğrendiklerine göre kendilerine yeni bir yol haritası çizmelidir. Daha üst seviyede olanlar da okuyup öğrendiklerini, Türkiye’nin geleceğini tanzim etmekte kullanmalıdır.     

LUTKA / KİRPİ YAYINCILIK SANAYİ VE LİMİTED ŞİRKETİ:

 Oruç Reis Mahallesi, Tekstil Kent Caddesi, Tekstilkent Ticâret Merkezi, A 16 Blok Nu: 18 Esenler İstanbul. Telefon: 0.212-438 70 80 Belgegeçer: 0.212-438 70 93

 

 

 

 

MEHMET FÂTİH CAN

     1965 yılında Ankara’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü mezunudur. Siyâset Bilimi ve Milletlerarası İlişkiler Ana Bilim Dalı’nda yüksek lisans yaptı.

      Târih ve Medeniyet ile Târih ve Düşünce dergilerinin genel yayım yönetmenliğini, Târih ve Düşünce Dergisi’nin nâşirliği görevlerini üstlendi. Cine5 tv’de program yapıcısı olarak görev yaptı.

Yazarlık ve editörlük sürecinde muhtelif araştırmalarda ve akademik projelerde yönetmenlik yaptı. Târih ve siyaset bilimi alanında makaleleri yayınlandı.

     İyi derecede Arapça ve Osmanlıca, orta seviyede İngilizce biliyor.

     Evli ve üç çocuk babasıdır.

     Yayınlanmış Eserleri: Er Meydanı: (THY, İstanbul 2013); Türklerin Hatâları: (Kirpi Yayınları, İstanbul 2016); Fatih Sultan Mehmed: (Kirpi Yayınları, İstanbul 2019); Osmanlı İmparatorluğu’nda Çok Kültürlü Yapı ve Birlikte Yaşama Sanatı: (DİKA, Mardin 2018)

 

 

KUŞBAKIŞI:

DEDE KORKUT HİKÂYELERİ

Türk dil ve edebiyâtının şaheserlerinden olan Dede Korkut Hikâyeleri, sözlü edebiyatımızın ilk ürünlerindendir.  1600’ü yılların sonu ile 1700’lü yılların başlarında, adı tespit edilemeyen bir kişi tarafından yazıya geçirilmiştir. Kitabın tam adı, günümüz Türkçesi ile: Oğuzlarm Dili ile Dede Korkut Kitabı’dır. Kitapta bir önsöz ile 12 hikâye vardır. Bu hikâyelerin isimleri şöyledir: 1- Dirse Han Oğlu Boğaç Han 2- Salur Kazanın Evinin Yağmalanması 3- Kam Büre Beg Oğlu Bamsı Beyrek 4- Kazan Beyin Oğlu Uruz Beyin Tutsak Olması Hikâyesi 5- Koca Duha Oğlu Deli Dumrul Hikâyesi 6- Kanlı Koca Oğlu Kan Turalı Hikâyesi 7- Kazıcık Koca Oğlu Yiğenek Hikâyesi 8- Basat’ın Tepegözü Öldürmesi Hikâyesi 9- Begil Oğlu Emren’in Hikâyesi 10- Uşun Koca Oğlu Seğrek Hikâyesi 11- Salur Kazanın Tutsak Olup Oğlu Uruzun Çıkardığı Hikâyesi: 12- İç Oğuz Dış Oğuz Asi Olup Beyrek’in Öldüğü Hikâyesi.

Sözlü edebiyattan yazılı edebiyata geçiş sırasında masal ve destan unsurları hikâyeleştirilmiştir; akla, tabiata ve gerçeğe daha uygun hâle getirilmiştir. Ancak destan özellikleri de büsbütün kaybolmamıştır. Halk türküleri, masallar, atasözleri, mâniler gibi unsurlarıyla Türk milletinin tamâmına âit bir eserdir.

Dede Korkut, önsözde kişiliğinden bahsedilen, 12 hikâyenin sonunda ortaya çıkıp duâ ve temennileriyle hikâyeyi bağlayan yaşlı bir destan – hikâye kahramânıdır. Yaşamış – bilinen bir kişi değildir, efsânevi bir kişidir. Oğuz’un Bayat boyundandır. Resûl aleyhisselâm / Hz. Muhammed zamânına yakın bir zamanda doğmuş ve masallarda, destanlarda görülebilecek şekilde çok uzun yaşamıştır. Bilge bir kişidir. Oğuzların akıl hocasıdır. Allah’tan gönlüne ilham gelir ve ne derse olur. Kerâmet sâhibidir. Ozanların piridir. Çocuklara isim koyar. Büyüklere öğüt verir. İslâmiyet’ten önceki şamanlara ve İslâmiyet’ten sonraki evliyalara benzer, bir bilge kişidir.  

Hikâyelerde, Doğu Anadolu ve Azerbaycan’da yaşayan Türklerin (Müslüman Oğuz boylarının) yaşayışlarını, törelerini, âdet ve geleneklerini, iç mücâdelelerini ve özellikle komşuları olan Hıristiyan Kafkas kavimleri ile Trabzon Rumlarına karşı giriştikleri savaşları anlatır. Tepegöz ve Deli Dumrul hikâyelerinde olduğu gibi, bâzan da tabiatüstü güçlere karşı savaşlar anlatılır.

Çok temiz, güzel ve zengin bir Türkçesi vardır. Anlatım açık, yalın, duru ve kesindir. Doğrudan doğruya şiir olan kısımları bulunduğu gibi, nesir kısımları da şiir gibi âhenklidir. Son derece hareketli ve muhteşem bir dili ve anlatımı vardır. Bu özellikleriyle Türkçenin şâheserlerinden sayılır. Hikâyelerde kahramanlık, dürüstlük, mertlik ve iyilikseverlik en büyük meziyet ve fazilet olarak işlenir. Âileye, çoğalmaya, çocuğa ve çocuk terbiyesine, kadına büyük değer verilir. Bütün hikâyelere samimî bir dindarlık havası hâkimdir. Kahramanlar Allah ve Peygamberi yüceltmek için dövüşürler. Doğruluk, adâlet, güzellik yüceltilen değerlerdir. Misâfirperverlik ve cömertlik herkesin ortak özelliklerindendir. At, ağaç, su, yeşillik ve bütünüyle tabiat çok sevilir. Türkiye Türklerinin ataları olan Oğuz boylarının her türlü âdet ve geleneklerini, üstün vasıflarını, meziyet ve erdemlerini çok canlı bir şekilde bu hikâyelerde görmek mümkündür.

Çocuklarının, Türklerin üstün meziyetlerini öğrenip o meziyetlerle yetişmeleri ve yaşamalarını sağlamak için anneler, babalar ve anaokulu-ilkokul öğretmenleri tarafından tavsiye edilmesi, okutulması Millî Eğitim ve Kültür bakanlıkları tarafından tavsiye edilmesi gereken bir eserdir.

Bilgeoğuz Yayınları, Dede Korkut Hikâyelerini Serdar Demircan’ın akıcı Türkçesi ve sevimli çizgileriyle 12 parça hâlinde çok renkli bir görünümle okuyucunun istifâdesine sundu.

Not: Son zamanlarda, Almanya’da 13. Kitabın bulunduğundan söz edilmektedir.  

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

 Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65  

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr  www.bilgeoguz.com.tr

 

KİRLENMENİN BOYUTLARI

Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 155 sayfalık eserinde,  görünen ve görünmeyen boyutlarıyla, bütün dünyanın gündeminde önemli bir yer tutan kirlilik vak’asını büyük bir buzdağına benzetiyor. Buzdağının deniz üstünde kalan kısmı; toprak, su ve hava kirlenmesidir. Denizin altında kalan ve görünmeyen kısmı ise; ruh, düşünce, dil, ahlâk ve kültür kirlenmesidir.

Beşinci baskısı yapılan eserdeki 42 adet makale, *Çevre Kirlenmesi, *Bilgi Kirlenmesi, *Siyâsî Kirlenme ve *Gökyüzünde Kirlenme başlıkları ile 4 bölümde toplanmıştır.

Makalelerden bâzılarının başlıkları:

-Kirlenmeyen Deniz Kalmadı. -Kültür Kirlenmesi. -Sınırsız Tüketim Cinâyettir. -Derinliğini Kaybeden Eğitim. -Her Aile Bir Okuldur. -Dünyanın Temel Taşı. -Savaşlarla Gelen Kirlenme. -Aydın, Çağından Sorumludur. -Kızıl Elma Değişmez. -Veren El Üstündür.

Makalelerden tadımlık bir bölüm:

Hayatı daha çok kazanmaya, daha çok tüketmeye ve daha çok biriktirmeye ayarlamanın doğurduğu problemlerin ne kadar öldürücü, ne kadar yok edici ve ne kadar yıkıcı olduğu, dünyanın her yerinde açıkça görülüyor. Yalnız tabîi çevre değil, insan da iç ve dış dünyasıyla tahrip ediliyor. İnsanlara mânevî kazançların maddî kazançlardan çok daha önemli olduğu anlatmak için, gönüllü kurum ve kuruluşlara büyük görevler düşüyor.

İnsanların gönüllerini zenginleştirmenin yolu, Mevlânâ sözlü ve Yunus yüzlü olmaktan geçer. Onların düşünce ve eylem dünyasında, zorluğa, nefrete ve kötümserliğe yer yoktur. Onların çevrelerinde oluşan büyük çekim merkezlerinde, zorluk kolaylığa, nefret sevgiye ve kötümserlik iyimserliğe dönüşür. Onların düşünce ve eylem dünyasında Allah dışında her var, yok görülür; sevgiyle kenetlenenlerin halkalarında yer alanların, alan el değil veren el olmaları istenir.

Karşılık beklemeden sevmenin öğrenilmesi ve sevginin büyütülmesi için vermesini, günlük hayatın bir parçası hâline getirmek çok büyük önem taşır. İnsanlar sevdiklerinden vermedikçe hiçbir zaman olgunluğa eremez. Toplumu, dört bir yanından kuşatan açgözlülüğü ve daha çok kazanma tutkusunu dizginlemek, hiçbir karşılık beklemeden vermesini bilenlerin işidir.

Dünyada durmadan tüketimi artırmak ve daha çok kazanmak isteyenler, tüketim büyüsüyle gözleri kör olanlardır. Vermesini bilenler de, vermenin erdemine gönülden bağlı olanlardır. Yoksa çok zengin olan veya olmayı bekleyenler değildir. Bütün dünyayı bir ahtapot gibi saran ve baştan çıkaramayacağı insan olmayan tüketim kültüründen mutlaka vazgeçilmelidir.

İZ YAYINCILIK:

 Litros Yolu, Fatih Sanayi Sitesi 12/280, Topkapı,İstanbul Telefon: 0.212-5207210

Belgegeçer: 0.212- 511 57 91 e-posta: bilgi@iz.com.tr  //  www.iz.com.tr 

 

<

AYDINLAR OCAĞI

     

 

 
           
     

 

           
                   
                   
                   
                   

                     AYDINLAR OCAĞI                                   

 
 
     

                                         İSTANBUL-1970

       
           

 

TARİH:

09..03.2020

 
           

SAYI    :

2020/04

 
         

             

ÖZÜ     :

Toplantı Daveti

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
                     

 

Muhterem Efendim,

Aydınlar  Ocağı  Genel  Merkezi tarafından, 21 Mart 2020 Cumartesi günü, saat 14.00 – 17.30 arası,  Akgün Oteli’nde (  Adnan Menderes Bulvarı, Vatan Cad. Nu.43 Fatih-İSTANBUL ) , “ TÜRK MİLLİ EĞİTİMİNİN SORUNLARI VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ “ konulu bir açık oturum yapılacaktır. Toplantının Açış Konuşmasını Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL, Oturum Başkanlığını Marmara Üniv. Öğrt. Üyesi, Aydınlar Ocağı Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Sevil SARGIN’ın yapacağı ve konuşmacı olarak da MEB Öğretmen Eğitimi ve Yetiştirme Em. Genel Müdürü Ömer BALIBEY, İstanbul Üniv. Hasan Ali Yücel Eğitim Fak. Öğrt. Üyesi, MEB Talim ve Terbiye Kurulu Eski Başkanı Prof. Dr. İrfan ERDOĞAN ve Eğitimci-Yazar, Aydınlar Ocağı Genel Başkan Yardımcısı Dr. Sakin ÖNER’in katılacağı bu önemli toplantıya katılımınızı bekler, bu vesileyle selam ve saygılarımızı sunarız.

 

 

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı