22.9 C
Kocaeli
Salı, Haziran 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 528

Acemi Kasap

0

Bu sene de Kurban Bayramına eriştik. Kurban Bayramının ilk saatleri her sene belli klişelerle geçer. Güneş ufukta belirdikten kırk beş dakika sonra bayram namazının vakti gelir. İmam efendi yılda sadece iki kere kılındığı için unutulmuş olma ihtimaline binaen bayram namazının kılınma usulünü her bayram olduğu gibi bir kere daha tarif eder. Formül çok basittir aslında, “iki salla bir bağla, üç salla bir eğil”. Derken huşu içinde namaza durulur ancak bazılarının aklı birkaç günden beri başka yerdedir. Zira selam verilip namazın ilk kısmının bitmesiyle birlikte bu aklı başka yerlerde olan telâşe müdürleri dokuz tekbirin okunmasını beklemeden apar topar camiyi terk etmeye başlarlar. İşleri çok mühimdir, çok acildir, 5 dakika daha beklemeye gelmez!

Kurban Bayramının en önemli klişelerinden biri de acemi kasaplardır. Bu acemi kasapları ya kurbanlığı sevk ederken ellerinden kaçırıp kurbanlığın da trafiği birbirine katmasıyla hatırlarsınız ya da kurban kesmeye çalışırken kendi ellerini / ayaklarını kesmeleriyle…

 

Bir Acemi Kasabı Nereden Tanırsınız?

 

Henüz kendini kesmeden önce bir acemi kasabı nereden tanırsınız yahut sizin kasap diye itimat ettiğiniz şahsın acemi olduğunu nasıl anlarsınız? Cevabımız çok basit; yürüyüşünden.. Acemi kasap, eline bıçağı alıp da kurban kesim alanına yaklaşmaya başladığı anda yürüyüşü değişir ve her yeri ayrı oynamaya başlar. Acemi kasap bıçağı eline aldığı zaman öyle kasılır, öyle efe efe yürür ki zannedersiniz kurban kesmeye değil de cenge gidiyor. Çağrı filminde atının üzerinde omzuna astığı aslanla birlikte gelen Hz. Hamza (Anthony Quinn) havası görürsünüz acemi kasabımızda! Lakin sıra icraata geldiği zaman o havadan, o çalımlardan eser kalmaz. Az önce toprağa adım attığı zaman küre-i arzı titrettiği hissine kapılan acemi kasabımızı az sonra kâh bir sedyenin üzerinde acil servise yetiştirilmeye çalışılırken; kâh kolları, omuzları hatta kafası beyaz sargılara sarılmış adeta bir mumya haline dönüşürken görürsünüz. Az öncesi çehresini kaplayan destansı (!) bakışlar, yaramazlık yaparken düşen saf bir çocuk edasına dönüşür. Düşene gülmek bizim töremize de karakterimize de yakışmaz ama acemi kasaba gülersiniz.

 

Acemi Kasaplara Can Kurban!

 

Acemi kasapların her biri en basit gibi görünen bir işin bile ehline emanet edilmesi, iş yapılmasından liyakatin önemi gibi konularda şahane hayat dersidir. Üstelik bu ders her kurban bayramında o kadar çok tekrar eder ki! Geçen sene 7 binin üzerinde acemi kasap kendini yaralamış mesela. Dün yani kurban bayramının birinci günü bu camiaya yüzlerce yeni acemi kasap katılmış. Ancak önümüzde bu kadar çok örnek olmasına karşın millet olarak biz bu olaydan ders almıyoruz.

İşin ehline emanet edilmesi konusu her kurban bayramında yüzlerce kez karşımıza çıkmasına rağmen, memleket yönetimini bir türlü ehline emanet etmiyoruz. Baksanıza ülkenin başında öyle bir acemi camiası var ki on yedi yıldır ellerine yüzlerine bulaştırmadıkları iş kalmadı. Ülkenin eğitim sistemini mahvettiler, yargı sistemini mahvettiler, ekonomisini mahvettiler, dış politikada itibarını mahvettiler, güvenlik sistemini mahvettiler, siyasi etik kurallarını mahvettiler. Üstelik ülkenin başındaki acemiler hava atma ve caka satmada acemi kasapları yüze katlarlar.

Daha da önemlisi acemi kasaplarımız sadece kendilerine zarar verirken, ülkenin başındaki acemiler ülkeye zarar veriyor ortalığı yerle yeksan ediyorlar.

Yok azizim yok, memleketin başındaki acemileri göz önüne alınca bizim acemi kasaplara can kurban!!

İyi bayramlar diliyorum…

 

 

Prof. Dr. EMİN IŞIK Hoca ile Sohbet

1Ağustos 2019 Perşembe Günü Rahmet-i Rahman’a Yolcu Ettiğimiz Kur’ân İlimleri ve Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi  Prof. Emin Işık ile röpörtajımız.

Oğuz Çetinoğlu: İhâhiyatçılar, imtihanın mânâ ve ehemmiyetinden bahsederler. Bilinmektedir ki İslâmiyette, her sözün ve hükmün mutlaka bir sebebi ve maksadı vardır. Çok mühim bulunan imtihandaki maksat nedir?

Prof. Emin Işık: Bu imtihandaki asıl maksat ve hikmet, kulun kendi kendini bilmesi ve öğrenmesidir. Çünkü biz, genellikle kendimiz hakkında tarafsız ve objektif değiliz. Kendimizi zorlasak da olamayız. En şerirlerimiz bile, kendisini sütten çıkmış ak kaşık kabul eder. Cenâb-ı Hak, kulunu kendi kendisine tanıtmayı murat ettiği için onu çeşitli imtihanlara tâbi tutar. Buna her kulun ihtiyacı vardır. Zira her şeyin kalitesi ancak böyle bir deneyden sonra ortaya çıkar: Denenmemiş, yani kalite kontrolünden geçmemiş bir malın dünya pazarlarında yeri olmadığı gibi, imtihandan geçmemiş bir kulun da cennette yeri hazır değildir. İşte bundan dolayı ameller, iş ve eylemler hassas terazilerde tartılacak. Günahlar ve sevaplar zerre miktarda olsa bile tartıya girecek ve hesaba katılacak.

İnsan, hür doğmuştur. Bu dünyada yaşayacağı hayatı tercih etmekte de tamâmen hür bırakılmıştır. Hattâ ahrette, cennet ve cehennemi tercih etmekte da serbest bırakılmıştır. Hak ettiği yerin belirlenmesi, yapılacak imtihan ile kesinleşecektir.

Çetinoğlu: ‘Tercih meselesinde şüphe yok.’ Diyorsunuz. Dünya hayatında insanoğlunun başına gelen mûsibet ve belâlardan bahseder misiniz?

Prof. Işık: Başımıza gelen olayların kendisi o kadar önemli değildir. Önemli olan, bizim ona nasıl bir tepki verdiğimizdir. Yani niyetimiz ve algılama tarzımızdır. Allah, kullarını birtakım belâ ve acılarla imtihan eder. Sabredip ceht ve tevekkül gösterenler selâmete ererler ve büyük mükâfatlara nail olurlar. Şunu hiç göz ardı etmemek gerekir ki her büyük başarı, büyük çaba ve sıkıntıların sonucunda elde edilir. ‘Sabrın sonu selâmettir‘ sözü boşuna söylenmiş değildir.

Bizi hamlıktan kurtarıp pişiren, ruhen geliştiren ve olgunlaştıran üç şey vardır: Birincisi Allah’a ibâdet, ikincisi insanlara iyilik ve hizmet, üçüncüsü de yüce değerler uğruna çekilen çile ve zahmettir.

Çetinoğlu: ‘İbâdet, hizmet, zahmet’ Güzel bir üçleme… Hocam; çekilen çileler, ibâdetten sayılabilir mi?

Prof. Işık: Unutmamak gerekir ki bu dünyada en çok çile çekenler, en ağır imtihanlara çekilenler nebiler ile velilerdir. Onlar sıradan insanların asla tahammül edemeyecekleri çok ağır imtihanlardan geçtiler ve ondan sonra o yüce rütbelere nâil oldular. Kuran ayetleri onların hangi imtihanlardan geçerek o makamlara erdiklerini ayrıntılı olarak dile getirir. Onların yalnızca güzel halleri değil, çektikleri çileler de bize birer örnektir. Onların örnek halleri de gösteriyor ki büyük başarılar ancak çetin mücadeleler sonunda elde ediliyor.

Sorunuzun cevabına gelince… Çilenin ibadet olup olmadığını söyleyebilmek için önce çilenin ne olduğunu bilmek ve hangi niyetle yapıldığına bakmak gerekir. Onu kısa yoldan târif edip ‘Evet, çiledir‘ demek yanlış olur.

Çetinoğlu: Peki o halde çilenin târifini lütfeder misiniz?

Prof. Işık: Çile; ‘İnsanı, çiğlikten ve hamlıktan kurtarıp pişirmek, rûhen geliştirmek ve olgunlaştırmak için çekilen sıkıntıların, katlanılan zahmetlerin bütünüdür.’ diye târif edilebilir.

Çetinoğlu: Dünya hayatı zaten bütünüyle sıkıntı ve zahmet değil midir?

Prof. Işık: Söylediğiniz doğrudur; dış görünüşüyle ve birçok yönüyle dünya hayatı sıkıntılarla doludur. Kur’ân; ‘Biz, insanı elbette güçlüklere katlansın diye yarattık.’ (Beled, 4) buyuruyor. Sıkıntı çekmeden, güçlüklere sabırla katlanmadan olgunluk kazanılmıyor. Fakat ‘El bebek, gül bebek‘ şartları içerisinde büyütülmüş, babadan – dededen kalanlarla hayat geçirenler de var. Onlar, dünyayı bilmezler. Şairin dediği gibi, ‘Cihan-ârâ cihan içindedir; ârâyı bilmezler. / O mâhîler ki derya içredir; deryayı bilmezler.’

Gayet tabiidir ki mesele sadece dünya hayatının ne kadar zor ve çetin olduğunu anlamak değildir. Asıl anlamamız gereken şey, bizim bu hayat olayları içinde, nerede ve ne halde olduğumuzdur. Çilenin asıl amacı, hayatı tanımaktan önce insanın kendi kendini tanımasıdır. Hayat olaylarının baskı ve sıkıntılarına karşı koyacak irâdeyi ve direnci kazanmasıdır. Hayat olaylarının akıntısına kapılıp gitmesini, eriyip kaybolmasını önleyecek kişiliğe ve olgunluğa erişmesidir.

Dünya hayatında acı çekmeyenler, yüreği yanmayanlar pişemezler, çiğ kalırlar. Ne yazık ki hamur, fırına girmeden ekmek olmaz. Çamur da ocakta pişmeden tuğla olamaz.

Şimdi aynı soruyu kendi kendimize tekrar soralım:

Çekilen her çile ibâdet midir? Daha doğrusu, çile nasıl ve ne zaman ibâdet olur?

Bizi olgunlaştıran ve kendi hakikatimizle yüz yüze getiren sıkıntılar, çileden beklenen sonuçları bir ölçüde bize kazandırmış olsa dahi yine de ibadet olmaz. İbadet olabilmesi için niyet şarttır: Kul, kendi yanlışları yüzünden başına gelen belâ ve musibetlere katlanıyor, sıkıntı çekiyor diye çile çekmiş ve ibadet etmiş olmaz. Kişi, Allah’tan gelene hiç şikâyet etmeden katlanır ve sabır gösterirse o zaman çilesi ibadet olur. Çile; kulun, bütün maddî zevkleri elinin tersiyle itip birtakım yokluklara kendi gönül rızasıyla göğüs germesidir. Mesela halvete girip* oruç tutması yahut açlığa, susuzluğa tahammül edip riyâzet* yapmasıdır.

Çetinoğlu: Dünya nimetleri uğruna çekilen acılar, İslâmî manada çile değildir‘ diyorsunuz.

Prof. Işık: Değildir. Dünya nimetleri uğruna çekilen acılar,  insanları kendilerine getirecek yerde, çoğu zaman daha da isyana ve günaha sürüklüyor. İş dönüp dolaşıp geliyor, en sonunda niyete bağlanıyor. Velhasıl, niyetsiz ve hedefsiz çekilen sıkıntılar çile olmuyor ve ibâdet sayılmıyor.

Ancak, kulu Allah’a yönlendiren ve yaklaştıran çileler ibadet sayılır.

Çetinoğlu: Peki Hocam, bünyeden kaynaklanan bir rahatsızlık veya görünmez bir kazaya maruz kalıp ıstırap ve çile çekmek hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Prof. Işık: Doğrusunu Allah bilir: O tür ağır sıkıntılar, sanki ibadetteki eksikliği tamamlamaya yarıyor.

Çetinoğlu: Gaflette olanlara, Allah-ü Teâlâ’nın emirlerine ve yasaklarına riâyet etmeyenlere ‘ilâhî ikaz’dır‘ denilebilir mi?

Prof. Işık:Evet‘ veya ‘Hayır‘ şeklinde cevap vermektense, ‘Cenâb-ı Hak, çoğu zaman, çile benzeri büyük belâları, ibadetleri eksik olan gafletteki iyileri uyarmaya vesile kılıyor.’ Şeklindeki cevabın daha uygun olacağını düşünüyorum. Belki de başlarına gelen o belâlar sayesinde kibirden kurtulup Yaratanın gücüne teslim olsunlar, yani belâya sabredip sevap kazansınlar diye böyle oluyor. Tasavvuf dilinde buna ‘Rabbani cilveler‘ adı veriliyor.

Cenâb-ı Hak, huzuruna kabul etmek istediği ve sevdiği kulunun yüzüne öteki bütün kapıları kapatır, sadece kendisine gelen kapıyı açık tutar. Kul, çaresiz kalır ve ister istemez o kapıdan huzura girer. Allah, sevdiğine böyle davranır. Bu şekilde sâhip çıkar. Ancak burada bir sır, bir İlâhî hikmet vardır. Onu da yanlış anlaşılmasından korkarak ifade etmeye çalışayım: İbâdet ehli olanlar ve kulluk görevlerini muntazaman yapanlar söz konusu sıkıntılara ve belâlara, sanki fazlaca uğramıyorlar, uğrasalar da çileleri çok ağır olmuyor. Kulluk görevlerini eksik yapan iyilerin çilesi daha ağır oluyor. Allah bilir ya, çekilen o ağır sıkıntılar, sanki ibâdetteki eksikliği tamamlamaya yarıyor.

Bu konuda daha fazla söz söylemek haddi aşmak ve günaha girmek olur. Çünkü ilâhî takdirin hakikatini ve hikmetini ancak Cenâb-ı Allah bilir.

Allah’ın iradesi karşısında, insan-ı kâmilin kendine mahsus bir iradesi yoktur ve olamaz. O, kendi iradesini büsbütün kaybetmiş yahut yok etmiş değildir; aslında çok güçlü bir iradesi vardır. Fakat onu sevgili Allah’ına teslim etmiştir. Rabbin emrine vermiştir. Rabbin istek ve emirleri eksiksiz yerine gelsin diye Rabbine terk etmiştir.

Çetinoğlu: İnsan-ı Kâmil‘ dediniz. ‘Kâmil insan‘ın târifini yapar mısınız?

Prof. Işık: İnsân-ı kâmil; ‘insan olmanın en üst sınırına ulaşmış, ahlâkın zirvesine yükselmiş ve kendini Allaha adamış kul‘ demektir. Bu kişi, Hz. Muhammed’dir. Çünkü ‘Esmâ-i hüsnâ‘ adıyla Kur’ân-ı Kerîm’de yer almış olan İlâhî isimlerin tamâmının tecellisine en ziyâde mazhar olmuş olan O’dur. ‘peygamberler peygamberi‘ mânâsına gelen bir makama ermiştir. O makamın ismi de ‘Makam-ı Mahmûd‘dur ki Allah katında övgüye lâyık olan iyilerin makamıdır.

Hz. Peygamber her bakımdan ‘ahsen-i takvim’* sırrına ermiş, yâni en mükemmel mânevî kıvama ermiş, sâdece Resûlullah olmakla kalmamış, ‘habîbullah‘ unvanını da kazanarak Allah’ın en sevgili kulu olmaya liyâkat kesbetmiştir.

Çetinoğlu: İnsan-ı kâmil olmak için ne gibi engellerin aşılması gerekiyor?

Prof. Işık: Engeller kendi içimizdedir. İrâdesini Rabbi’ne adayan insanın gönlü şükür, sevinç, huzur ve mutlulukla doludur. Bu hâlinden şikâyet etmez. İrâdem elimden gitti diye ağlayıp sızlanmaz. Bilakis bunun kendisi için İlâhî bir lütuf, bir imtiyaz ve nasip olduğuna inanır. Sevgili uğrunda en ağır zahmetlere severek katlanır. En zor işleri, en ağır görevleri bile kendisi için büyük bir lütuf ve nimet bilir. ‘Ettiğin çevri bile kendime nimet bilirim‘ diyen şâir gibi, o da sevgiliden gelen her şeyi sevinç ve şükürle karşılar. Tıpkı Yunus gibi ‘Lütfun da hoş, kahrın da hoş‘ diyerek şükür ilâhîleri okur.

Burada şunu da belirtmek gerekir ki insân-ı kâmilin irâdesi, sadece sevgililer sevgilisi olan Allah’ın irâdesi karşısında yok olur, geçersiz hâle gelir. Çünkü muhabbet, bütün tercihlerin sevgiliden yana yapılmasını gerektirir. Onun dışında insân-ı kâmil, akıl almaz güçlü bir irâdeye sahiptir.

İnsân-ı kâmil, din kardeşlerine yahut gayr-ı Müslim kâfirlere lânet etmek şöyle dursun, şeytana bile lânet etmez. Çünkü ‘lânet‘ sözünü yerli-yersiz çokça kullanırsa dilinin lânete alışacağından korkar. Bu yüzden bu kelimeyi ağzına almak istemez. Çünkü dil, bir kere lânete alıştı mı lânet edilmemesi gereken yerde de lânet etmeye başlar. O zaman daha çok günaha girer.

Kenan Rifâî* Hazretleriyle ilgili olarak alâka çekici yaşanmış bir hâdise var: Kendilerine sor muşlar: ‘Efendim, siz Ehlibeyt muhibbi olduğunuz, Hasan ve Hüseyin Efendilerimizi çok sevdiğiniz halde onların katili olan Yezit’e lânet ettiğinizi hiç işitmedik, niçin lânet etmiyorsunuz?’ O da ‘Ben içimdeki Yezit’le meşgulüm.’ Buyurmuş.

Çetinoğlu: Mükemmel… ‘Hâlik-i Zülcelâl Hazretleri bizim kendisine nasıl kulluk etmemizi istiyor?‘ Sorusunu da cevaplandırır mısınız?

Prof. Işık: Komünizm karşısında dinlerin müşterek bir cephe oluşturmasını hedefleyen ve dinler arası diyalog düşüncesinin fikir babası olan Papa Altıncı Paul, bir beyanatında ‘Müslümanları küçük görmeyin, onların çok sağlam bir Tanrı inancı var.’ demişti ve ‘tevhit inancı‘*nın gücüne dikkat çekmişti

Çetinoğlu: ‘Tevhit inancı‘nı açıklar mısınız?

Prof. Işık:Tevhit inancı‘ şudur: Allah vardır, birdir, tekdir, ilktir, evveldir, sonuncudur, yaratan, yöneten, can veren, can alan, eşi ve benzeri olmayan, misli menendi bulunmayan ve yaratılmış olan hiçbir şeye benzemeyen, maddî ve manevî, dünya ve âhiret, mülk ve melekler âlemlerinin hâlikı, mâliki ve Rabbi’dir.’ düşüncesinin, ifâdesinin iki kelime ile özetidir.

Çetinoğlu. Bir önceki soruya dönersek Efendim?

Prof. Işık: O’nun (c.c) kesin kararı ve emri şudur: Kullar, yalnızca O’na tapacak, O’ndan başkasına asla tapmayacaktır. Ve O’nun emirlerine harfiyen riâyet edeceklerdir. Sağlam iman sâhibi olacaklardır.

Allah’a iman söz konusu olunca, Allah hakkındaki bütün yanlış düşünce ve yakışıksız kanaatlerden, şüphe ve tereddütlerden arınmış sapasağlam bir iman kastedilmektedir.

Sağlam iman, ancak sağlam ve tahkikli bilgiler sonunda elde edilir. Tahkikli bilgi ise gerçek delillere dayanan, deneylerle ispatlanmış, doğruluğu kesinlik kazanmış bilgi demektir. Tabîi ki din ve iman söz konusu olunca bu bilgi, Kur’ân ve hadis bilgisidir. Kitap ve sünnette yer almayan yahut kitap ve sünnetin onayını almayan herhangi bir bilgi, dinî bilgi değildir. Fikir ve kanaat olmaktan, hatta belki safsata olmaktan öteye geçmez. Ona inanmak doğru değildir.

Allah’a inanmak şarttır fakat yeterli değildir. Verilen görevleri tam olarak yapmak gerekir. Görevden kaçanlar îmanı zayıf olanlar ve inanç problemi yaşayanlardır.

Cenâb-ı Allah’ın kullarından istediklerinin özeti budur.

Çetinoğlu: ‘İnsân-ı kâmil‘ mühim bir kavram. Sizi yormayacaksa, lütfedeceğiniz bir miktar daha mâlûmat ile röportajımızı tamamlayabilir miyiz Efendim?

Prof. Işık: İnsân-ı kâmil; ‘nefsini eğiten, onu tam anlamıyla kontrol altına alan, ahlâkça Peygamber Efendimize (s.a.s) benzeyen insan‘ demektir. Bütün kötü huy ve alışkanlıklardan arınmış, istenilen ruhî olgunluğa ulaşmış insandır. İnsanî değerlerin, ahlâkî meziyet ve faziletlerin hepsini kendinde toplamış olan yüce ruhlu, güzel huylu iyi insan demektir. Ahlâk ve davranış bakımından öteki insanlara model olabilecek örnek kişidir.

Bunlar nebîler ve nebilerin gerçek temsilcileri olan velîlerdir. Bunlar evliyâ, ehlullah, Allah dostu, ermiş yahut erenler gibi çeşitli unvanlarla anılır ve saygıyla yâdedilirler. Başta Cüneyd-i Bağdâdî*, İmam Gazzâlî*, Mevlânâ*, Muhyiddin*, Sadreddin* ve Abdülkerim Cîlî* gibi büyükler olmak üzere bütün tasavvuf uluları, insân-ı kâmilin Hazreti Muhammed Mustafâ (s.a.s) olduğunda ittifak hâlindeler.

BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU. YARIN VERİLECEK İKİNCİ VE SON BÖLÜMDE RÖPORTAJIN SON CÜMLELERİ İLE AÇIKLAMALAR VE MERHUM EMİN IŞIK HOCAMIZIN DOSTU SELÇUK ERAYDIN’A YAZDIĞI MEKTUP YER ALACAKTIR.

 

 

Hasret Bitti Nihayet (6)

0

İstanbul gibi mahza / sırf tarihle içiçe ve tarihle yoğrulmuş bir beldede insana daha çok sorumluluk düşmekte, nerde nasıl bir kentte yaşadığının bilincinde olması gerekmektedir.

Çünkü insanın, özellikle görevi şehadettir. Yani gördükleri eser ve yapıtların birer nişan, işaret ve alâmet olduklarını bilmek. Eserden ustaya, fiilden faile yol bulmak. Yapılanda yapanı görmek. Eserde ustayı keşfetmektir. Ki asıl görüş budur. Madde ve Manaya bu açıdan bakmaktır.

Çünkü insanın, özellikle görevi müşahadedir. Görüp seyrettiklerinden bir mana, bir anlam çıkarmak ve ibret almaktır. Seyrettiklerinde mânevî bir seyir takip ederek asıl maksada ulaşmaktır. Demek ki İstanbul da yaşamak beraberinde bir de sorumluluk getirmektedir insana.

İşte bu sorumluluğu duymayanlar, İstanbul da yaşamakta fakat İstanbul’u yaşayamamaktadırlar.

Sonuç olarak deriz ki ey kaari!

 

İstanbulu hakkıyla yaşamak tam bir anafor

Kolay mı sanırsın ey arkadaş zor üstüne zor

 

İstanbulda yaşamak hakikaten güzel ama nasıl

İstanbulu yaşamak ise işte istenen bu asıl

 

Bununla beraber yine de sen:

 

İstanbulda ara tara İstanbulu bul

İstanbulda İstanbulu yaşa be oğul

 

Çünkü:

 

İstanbulda İstanbul saklı bir hazîne

İstanbulda İstanbul yol verir mazîne

 

Çünkü:

 

İstanbulda manevî İstanbul gerçekten tam bir okul

İstanbulda asıl İstanbulu bulan ne bahtiyar kul

 

Ancak bundan sonra bir köşeye keyfince kurul

Gök kubbenin altında inan başka yok İstanbul

 

Velhasıl:

 

İstanbulda yaşıyor olmak gerçekten de çok güzel

İstanbulu mânaca yaşamak ise çok daha özel

 

Yine de Bülbül; gül dalında, dudağı güle buseler kondururken, güle karşı firkat ve ayrılık acısını dile getirmesi gibi, insanın İstanbul’dayken bile İstanbul’a hasret ve hayret içinde kalmaması mümkün mü? Nitekim “Ben sana daha senin yanındayken bile hasretim!” demiyor mu şarkılar?

 

Olmasa katında değeri hiç

Söz ettirir miydi O Habîbe

Kur’an der miydi İstanbul için

Güzel şehir “Belde-i Tayyibe”

 

 

Han susar Töre Konuşur!

0

3 Ağustos tarihinde yapılan İYİ Parti Olağanüstü Kurultayı, kurultaydan evvel çok konuşuldu, kurultay yapıldıktan sonra daha da çok konuşulacağa benziyor.

Kurultaydan önce konuşuldu; her görüş ve düşünceden insanların büyük heyecanla geldikleri İYİ parti tabanının beklentilerinin karşılığını, atanmış il ve ilçe yöneticilerinden göremeyince, kendilerini ve partilerini sorgulamaya başladılar ve az da olsa dikkat çekici kopuşlar olmaya başladı.

Partinin kuruluşundan bu güne gelişine kadar çaba harcayan üyeler, haklı olarak olanlardan ve yapılan hatalardan endişe duyarak, parti genel merkezini mercek altına aldılar. Yapılan hatalar bariz bir şekilde açık olarak belli oluyordu. Genel Başkana rağmen yapılan bu hataların bir veya birkaç müsebbibi olmalıydı ve onlarda tabanın gözünde belliydi.

Bundan sonra yapılacak olan, parti üst kurul delegelerinin olaya el koyması ve MYK’ya daha çalışkan, her zaman tabanın sesini dinleyen liyakatli kişileri seçmek olacaktı. Bunun için en demokratik sistemin blok liste değil de çarşaf liste olarak seçime gidilmesiydi. Genel Başkan tabanın sesini duyarak kararını vermiş olacak ki, 3 Ağustos seçim günü öyleden önce il başkanlarıyla yaptığı toplantıda, il başkanları blok listede ısrar etmelerine rağmen, kesinlikle çarşaf listede ısrarcı olduğu duyumlarımız arasındaydı.

Han susar töre konuşur!”

Divan seçilip kongre başladığında kürsüye gelen Sayın Genel Başkan Meral Akşener, salonu dolduran İYİ Partili üstkurul delegeleri ve taraftarlarına demokrasinin gereği çarşaf liste müjdesini verirken, salondaki alkışı görmek gerekirdi. Salonu dolduran kalabalık cumhuriyet tarihinde şahit olmadıkları demokrasinin en güzel müjdesini bizzat Akşener’in kendi ağzından şu sözleri duyuyorlardı: “Han susar, töre konuşur!” Evet bundan sonrası kongre divanına ve üst kurul delegelerine kalmıştı. Kongre divanı, MYK üyeliği için önce kadın adayları çağırdı, sonra herkes sırayla gidip ismini yazdırıp kayıt oldu.

Çarşaf liste hazırlanırken, ya kayıt sırasına göre olmalıydı ya da isimlerin alfabetik sırasına göre. Ama gelin görün ki, oylama başlayıp ta çarşaf listeyi eline alanlar büyük bir şokla karşılaştılar. Görüldü ki liste ne öncelik sıralamasına göre yapılmış, ne de alfabetik sıraya göre.

Beklenen esas şok, oy sayımları başladıktan sonra yaşandı. Listelerde görülüyordu ki, 110. Sıradan 160. Sıraya kadar blok olarak işaretlenme yapılmıştı. Hâlbuki MYK ‘ya adaylık için gelenlerin içinde pırıl pırıl liyakatli gencecik insanlar oraya gelenlerden millete hizmet etmeleri için kendilerine fırsat verilmesini bekliyorlardı, ama olmadı.

Buda gösteriyor ki, yönetim şekillerinden en iyisi demokrasi olsa bile içerisine hile ve aldatmacılık girdiğinde en berbat yönetim şekline dönüşebiliyor. Bu gibi hallerde Monarşi; demokrasiye tercih edilebilir tezini seçenek olarak akla getirilebiliyor, zira eğer baştaki kral ve ya başkan her kimse öngörülü liyakatli biri olduğunda kuşkusuz daha seçici davranıp, yönetimine ehil olan insanları getirecektir.

Selamlarımla

 

Kurban bayramınız kutlu olsun, Türk Milleti için hayırlara vesile olsun

 

 

Âşık – Mâşuk (2)

0

“Levlâke Levlâke…” /

“Eğer Sen, eğer Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım!”

Sırrını nazara veriyor.

İşte bu maksat, bu mana için insanın harekete geçmesini;

Bıkmadan, usanmadan hep bekliyor.

Çünkü bunda kutsal bir gaye gözetiyor.

Nasıl ki, Ressam; görünmek ve görmek ister.

Yaptığı resimlere iki şekilde bakmak ister.

Biri: Ressamlığını, ressamlık kabiliyet ve istidadını yansıtan

Ayna hükmünde çeşitli resimler yapar.

Sonra bunları seyre dalar.

Bundan tarifsiz haz alır.

Sanki, “Meğer ben neymişim be dostlar!” diye haykırası gelir içinden.

Diğeri: Resim sergisini gezen, resme âşık, resme meftûn kişilerin seyrinden,

Bakış ve beğenilerinden doyumsuz bir zevk alır.

Onların; resimlerine bakması, beğenmesi, hayretlerini dile getirmesi,

Ressamın resimlerinin baha biçilmez en büyük karşılığı olur.

Sergiyi gezenlerin bu şekilde resimlerine bakması;

Ressamın bizzat kendisinin kendisine bakması gibidir.

Âdeta, sergiyi gezenlerin gözlerinden resimlere bakan, Ressamın ta kendisidir.

Seyircilerin her birinin gözünden, Ressam bakmış gibi olur.

Ve tabii ister ki, bu seyirciler, bu sergiyi gezenler;

Sergi devam ettiği sürece burada hep bulunsunlar.

Resimlerini seyre doymasınlar.

Ne sergi kapansın, ne de sergi seyircisiz kalsın.

İşte her sanatkâr böyledir.

İster Bestekâr olsun ister Mimar.

Neyin sanatkârı ise her biri, sahip olduğu meçhul kalmış,

Bilinmez olmuş gizli ve örtülü olan beceri ve yeteneklerinin görülmesini,

Anlaşılmasını, bilinmesini ve farkına varılmasını ister.

Ve tabii kendisi de görmek ister.

Yani kendi kabiliyetine iki şekilde bakmak ister.

Biri: Becerisine ayna olacak eserler yaparak kendi yapıtlarının bizzat kendisi;

Kendisinin seyircisi olur.

İkincisi: Eserlerine; başkalarının seyrinden hoşnut olur.

Onların gözleriyle de -aslında- kendisine kendisi bakmış sayılır.

Kendini onların yerine koyarak, onların gözleriyle eserlerini seyreder.

İşte Yüce Allah da böyledir be dostlar!

Yunus’un:

“Ete kemiğe bürünüp, Yunus diye görünmesi” gibi, Allahın güzel isimleri de, taşa toprağa,

Bitki ve canlılara bürünerek; bu güzel dünya, bu büyük kâinat olarak görünüyor.

Özellikle kâinatın tüm güzellikleri; kâinatın biricik incisi insanda, ete kemiğe bürünmüş olarak

Hepsi birden tecellî ediyor.

İnsanda yansıyor.

İnsanda görünüyor.

İnsanda göz oluyor.

Sonra dönüp

O gözden kendisi bakmış oluyor.

 

 

Yalanla Yaşarken Gerçek Dünyada

0

” Yalanla yaşarken gerçek dünyada

Doğrudan bıkmışız haberimiz yok

Vicdanla yüzyüze geldik aynada

Ahlâkı yıkmışız haberimiz yok”

Derdi mağfur Ser-i Beyzâgillerden Nefs-i Fısdık karyeli Ebâ-yı Müslim Hazretleri. Pîr-i fâni dedemiz Lâzutî Kıpçak Hoca da işbu Halfetengiz Baba’ya bağlı idiler.

Biz dahi o Savt-ı Kesif’e merbutuz. Gür-ses’li birini dinlemekten damar yollarım genleşebiliyor ve bazen dilini merkep arısı sokmuş gibi beyân-ı lisanda bulunabiliyoruz. Hâlbuki güzel Türkçemizde ne duru, ne sade deyimler ve anlatımlar var.

Misal: “Yalanın bini, bir para.” Yani o kadar ucuz..

Misal: “Yalanın kemiği yok ki boğazına bata.” Di mi yani, Allah vergisi..

Misal: “Bin yalan söyle, bir kuruş kaybetme!” Emriniz olur efêm, partimizin mottosudur.

Misal: “Doğruluk minarede kalmış, onun da içi eğri.” Meğer ki neymiş; herkes yamuk..

Misal: “Bana yalan söyleyenlere kızmıyorum, yeter ki inandırsınlar.” Tabiî üstad, sanata saygımız sonsuz..

Misal: “Yeterince büyük bir yalan söylerseniz ve bu yalanı sürekli tekrar ederseniz insanlar sonunda buna inanmaya başlayacaktır.” İmza; Goebbels Reis..

Misal: “Sultan Süleyman öldü, yalan öldü mü?” Başiskele versiyonu: “Atatürk öldü, yalan öldü mü?” Cevap veriyorum: Yalan ölümsüzdür, yalancılıktan kim ölmüş?!

Bahçecik deyince aklıma geldi; Gürcü kökenli bir abimiz bilardo oynadığımız kahvede hep onu derdi: “Eyda, benum çok pis bi huyum var; yalan soyliyemuyorum, dilum donmuyor.” (Not: Harfler doğru yazılmıştır, ‘r’leri vurgulu okuyabilirsiniz.)

Valla, biz de öyleyiz. ‘Yalan Dünya’ falan diyoruz ya; aslında tek gerçeğimiz dünyalıklarımız.. Ahiretmiş, Mahkeme-i Kübra’ymış; eldeki somut verilere göre varsayım.. Ne demişiz atalar boyu: “Bugünkü tavuk yarınki kazdan iyidir.”

‘Para, elinin kiriymiş’; pöh! Para günahları yıkayan en iyi sabundur. Parayı bulursanız bu dünyada cenneti yaşayabilirsiniz; muhtemelen öbür dünya için de cennette, denize nazır ve lâtif bir köşkte ebedî yaşamı satacak bir din bulacaksınızdır. Helbet paranız yetiyorsa..

Ne çok severiz yalancıktan Yunus’u ve 7’den 77’ye herkesin gevişlediği o sözleri:

“Mal sahibi, mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi?

Mal da yalan, mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan”

Hadi oradan! Oyalanma beşikten mezara kadar.. “Mal, canın yongasıdır” kardeşim. Mülkler ise devremülk, özel mülk diye ikiye ayrılsa da çoğumuz ikisine de sahip olmak isteriz. Bi de “Mülk” Sûresi var ki onu da ‘Tebâreke’ diye okuyu üfleyip geçelim.

Türk’ün iş zihniyetinde “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar”. Dolayısıyla eğer varsa onuncu köye mülteci olmaktan başka şansı yok doğru sözlü olanın. Bu arada TUİK verilerine göre 9 köy ülke nüfusunun yüzde 90’ını oluşturuyormuş. Ben istatistik ilminin yalancısıyım.

Yalan deyince aklıma geldi: “Yalancılık artık meslek dalı olarak ilan edilmeli çünkü çok fazla ustası var.” Balzac Emice ancak söyler ama biz tatbik ederiz hamdolsun.

Sivrikayalardan bir arkadaşım çizgisinde çok ilkeli (!) ilerleyen bazı tipleri görünce “Yalana hiç doğru katmıyor” derdi. ‘O tipleri ölene kadar görmekle cezalandırma beni Tanrım’ diye arak ve muharref bir mısra kurmayı denesem de ölüm kurtuluş değil; cenaze namazına da, defin merasimine de gelirler.

Offf! Sıkıldım bu mevzudan… “Yalan da olsa mutluyum ya, bu bana yetiyor.”

 

 

Muhalif Şirketlere “Çökecekler”

0

Bugün (7 Ağustos) tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 43 Numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 1’inci maddesinde, ‘1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 217 nci maddesinin birinci fıkrasının (ğ) bendine “yapmak” ibaresinden sonra gelmek üzere “ve Hazinenin Cumhurbaşkanı kararı ile yurt içindeki ya da yurt dışındaki şirketlere iştirak etmesini sağlamak” ibaresi eklenmiş ve sonraki bentler buna göre teselsül ettirilmiş…’ hükmü getirilmiştir.

Bu hüküm, “Cumhurbaşkanı’nın tek başına vereceği bir kararla” Hazine’nin özel şirketlere ortak olabileceği anlamını taşımaktadır.

Bu hüküm, ister hukuk penceresinden ister ekonomi penceresinden bakıldığında açıkça kafa karışıklığına neden olmaktadır. Çünkü Ak Parti iktidara geldiği 2002 yılından bu yana “devlet ticaretle uğraşmaz” mottosuyla hareket ederek kamuya ait teşebbüsleri özelleştirme yoluna gitmektedir. Devlete ait varlıkları satma konusunda bu kadar iştahlı olan Ak Parti hükümetinin hazineyi yani devleti özel şirketlere neden ortak yapmak istediği ve devletin özel şirketlere ortak olmasında kamunun nasıl bir menfaati olduğu konularında akıllara bir takım soru işaretleri getirmektedir.

Ak Parti’nin genel siyasi zihniyetini göz önüne alarak bu Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin aslında ne anlama geldiğini izah etmeye çalışalım.

Ekonomik Durumu Bozulan Yandaş Şirketlere Sahip Çıkma

Bu kararnamenin ilk amacı ekonomik durumu bozulan yandaş şirketlere sahip çıkmaktır. “Yahu yandaşın ekonomisi nasıl bozulur? Bunlar devletten her türlü yardımı almıyorlar mı zaten?” şeklinde sorular sorarak vatan hainliği (!) yapmayın. Yandaşın, devletin sınırsız yardımına rağmen şirketlerini beceriksizce yöneterek zarar etme hakkı vardır (!) Onların bu hakkına göz dikmemenizi tavsiye ederim. Bir diğer husus da geçtiğimiz sene, kamu bankalarının kredi imkânları tamamen yandaş firmalara aktarılarak ekonomik olarak zorda olan yandaş şirketler kurtarılmaya çalışıldı. Hatta ekonomik sıkıntıyla boğuşan ve binlerce kişiye istihdam sağlayan devasa firmalar “yandaş olmadıkları için” bu kredilerden mahrum bırakılıp yok olup gitmeye mahkûm edildi. Uzun yıllar avukatlığını yaptığım firma da bunlardan biri olduğu için bu ifadeyi bir iddia olarak değil somut bilgiye dayalı bir isnat olarak kabul etmenizi rica ediyorum. Bugün geldiğimiz noktada ise kamu bankalarının artık firmalara büyük çaplı krediler kullandırmaya mecali kalmadı. Şimdiye kadar, yandaş firmaların imdadına kamu bankaları vasıtasıyla yetişen devletimiz, artık aracısız olarak doğrudan doğruya kendisi olaya müdahale etme noktasına gelmiştir.

Yandaş Olmayan Firmalara Çökme

Bu kararnamenin aslında yandaş olmayan firmalara ortak olma perdesi altında “çökme” amacıyla çıkartıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Hazine yani devlet, muhalif gördüğü firmalara çok düşük bedellerle ortak olacak hatta vergi borcu yüksek olan firmaları muhtemelen hiçbir bedel ödemeden alacağına mahsuben kendi mülkiyetine alacaktır.

Ak Parti’nin iktidar olduğu günden bu yana zihniyeti hep kamu mallarını organize bir şekilde yağmalamak olmuştur. Bugün gelinen noktada artık yağmalanacak bir kamu malının kalmamış olması, Ak Parti’nin ve Ak Partili piranhaların özel sektörün malvarlığına göz dikmeleri sonucunu meydana getirmiştir. Yani şimdiye kadar vatandaşın kamudaki ortak hakkına el uzatıp yağmalayan bu güruh bundan sonra vatandaşın şahsi haklarını yağmalamaya başlayacaktır. Bu da şu şekilde gerçekleşecektir. Hazine ortak olma bahanesiyle özel şirketlere çökecek, daha sonra da Hazinenin o özel şirketteki hisseleri yandaşlara ihale edilerek özelleştirilecektir.

Nasibini (!) Alacak Olan İlk Şirket İş Bankası

Bu uygulamadan nasibini (!) alacak olan ilk şirketin İş Bankası olacağını düşünüyorum. İş Bankası’nın %27’lik hissesi CHP’ye ait ve Ak Parti’nin çok eskiden beri gözü bu hisselerde. Bu kararnameyle birlikte artık bu %27’lik hissenin yeni sahibinin Hazine olacağını söylemek sürpriz olmaz.

Aynı şekilde Koç Holding, Zorlu Holding, Sabancı, Tekfen, Doğuş, Ülker Grubu ve emsali şirketlerin bir kısım hisselerinin Hazine’ye geçmesi sürpriz olmaz.

Hazine bu hisseleri özelleştireceği zaman yeni sahibinin kim olacağını ise kestirmek güç. Cengiz-Limak-Kolin üçlüsü şu an itibariyle favori. Onlara gitmezse zaten Katarlılara gidecektir.

Mülkiyet Hakkının Sonu

Mülkiyet hakkı, vatandaşın sahip olduğu en temel ve en kutsal haklardan bir tanesidir. “Ortak olma” adı altında şirketlerin hisselerine çökülmesi hile-i şeriyye yani kanuna karşı hiledir. Bu yöntem devlet ciddiyetine yakışmayan mafyatik bir yöntemdir. Birileri biraz daha semirecek diye mülkiyet hakkı gasp edilmeye kalkılırsa ortada ne devlet kalır ne de ülke.

 

 

Kıymayın Bu Toprakların Yeşiline!

Ne hazin bir manzara!  Günlerden beri televizyon ekranlarından izliyoruz; zümrüt yeşili ormanlarıyla Kaz Dağlarının tam da böğrüne saplı duran emperyalizmin o zehirli hançerini, içimizi yakıp kavuran o ağaç katliamını…

Ne acımasız bir uygulama!   Bir gram altına kurban edilen bir ağaç…

Gün geçmiyor ki, ülkemizin son kalan yeşilinde yeni bir kıyım yaşanmasın! Yeni bir doğa katliamı olmasın!

Giderek bozulan doğal yaşamın felç olduğu bu süreç, ülkemizin gelecek nesillerine adeta nefes alabilecekleri bir doğa parçası kalmamacasına doludizgin devam ediyor!

Değil bir yıl, bir gün öncesine kadar yeşiliyle, doğal güzellikleriyle öne çıkan bir doğa harikasının o doyumsuz güzellikleri yok ediliyor! Her sabah kuş cıvıltılarıyla uyandığınız, yapraklarının hışırtısıyla serinlediğiniz belki de yaşadığınız beldenin yaşamı ile özdeşleşmiş o son yeşil, asırlık o son çınar bir de bakmışsınız artık yok!

Yurdumuzun her köşesinden doğanın sessiz çığlıkları geliyor!

Ya o doğada yaşayan doğal canlıların yok edilen yuvaları?

Yol açma, maden arama, fabrikalaşma, havaalanı, diğer betonlaşma faaliyetleriyle ormanlarımızın arasına dalan her iş makinasıyla; kesilip sökülen ağaçların üzerinde, arasında yaşayan kuşların, ceylanların, tavşanların kısacası ormanların süsü o yaban hayatını da yok ediyoruz.

Bakın çevrenize, çevrenizde kalan son yeşile!

Kaç günlük ömrü kalmış dersiniz?

Şehirlerimizdeki yapılaşmanın ortaya koyduğu beton yığınlarına, her yanı camlarla süslü gökdelenlere bir bakın! Hiç çevresinde, içinde kalan bir yeşil alan var mı? Yok! Çünkü o son yeşilin böğrüne o beton yığınlarını sapladılar da ondan!

Şehirleşmenin getirdiği bu kıyım yetmiyormuş gibi, bir de buna Anadolu’nun o doğa harikalarının yok edilmesini eklediler!

O yörelerde yaşayanlar çaresizce umutsuzca direniyorlar, ellerinde kalan son yeşili de, son su kaynaklarını da emperyalizmin doymak bilmeyen o acımasız yaptırımlarına kaptırmak istemiyorlar. Ama eninde sonunda onlara, onlara olduğu kadar çevresinde de hayat veren o güzellikleri birer, birer kaybediyorlar!

Bu acımasızlıklara insanlarımızın tepkileri çığ gibi büyürken; ne ülke yönetimden, ne de o doğa katliamını yapanlardan insanlarımızı tatmin edici bir açıklama gelmiyor!

Yapılan kimi açıklamalar ise birbirini tutmuyor!

Örneğin; Kaz Dağlarında işletmeye açılacak altın madeni için ÇED raporuna göre 45.000 ağaç kesilmesi gerektiği bildirilirken, ilgili bakanlık 13.400 ağaç kesildiğini açıklayıp ama o Kanadalı şirketin 195.000 ağaç kestiği adeta görmezden geliniyor!

Kaldı ki, bu altın madeni için çevredeki su kaynaklarının ne kadarı kullanılacak? Ya altını ayrıştırmak için kullanılacak siyanür miktarı? Siyanürün yer altı su kaynaklarına, çevrenin tarımsal alanlarına verdiği zarar ne olacak? Yeterli bir açıklama yok…

Bakın, inceleyin üstü de altı da zengin maden yatakları, doğal kaynak sularıyla dolu bu güzel vatanımızda bu zenginliklerin büyük bir bölümü yabancı şirketler tarafından işletiliyor!

Neden?

Kaz Dağlarında çıkarılacak altın madeninin tahmini rezervi 338 ton. Bu rezervin sadece %4’ü ülkemize kalacak. Kalan rezerv değerinin ise Kanadalı şirkete kazandıracağı meblağ, milyarlarca dolar…

Kaz Dağları’nın yörede yerüstü, yeraltı su kaynaklarını oluşturan, besleyen ve onların sürekliliğini sağlayan, barındırdığı bitkilerle, hayvanlarla, temiz havasıyla ve sularıyla can verdiği tarım alanlarıyla yüzyıllardır tüm yörenin yaşam kaynağı olduğunu artık bilmeyenimiz kalmadı.

Pekiyi doğa zenginliği böylesine önemli bir bölgeye neden yabancı bir şirketin o acımasız eli değecek?

Sadece Kaz Dağlarına mı?

Vatanımızın pek çok yöresi bu tür acımasızlıklarla karşı karşıya?

Kaz Dağlarından Salda Gölüne,  Cerrattepe’den Hasankeyf’e,  Munzur’dan Alpu Ovasına, Akkuyu’dan İğne Adaya, İstanbul’un Kuzey Ormanlarından Atatürk Orman Çiftliğine parsel, parsel pazarlanan bu vatan bize atalarımızdan miras en kutsal varlığımızdır.

Vatan;

Özgürce soluduğumuz hava, bahçemizde kokan çiçek, lezzetle yuttuğumuz lokma, minarelerimizdeki ezandır.

Vatan;

Uğruna can verdiğimiz candır, ay yıldızla gölgelenen ecdat diyarıdır.

Vatan;

Bedenlerimizi sarıp sarmalayan,  bizlere canından can katan anamızdır, babamızdır. Sevdiceğimizin gülen yüzüdür, yavuklumuzun sesidir, gönlümüzde taht kuran eşimizdir.

Geleceğimizin izidir, çocuklarımıza kucak açandır. Bizleri koruyup, kollayandır; atalarımızdan emanet olan.

Vatan;

Ocağımızdaki aştır. Her doyuşta; önce Yüce Yaratana, sonra ona şükredilendir.

Vatan;

Kültürümüzdür, kimliğimizdir, 4000 yıllık tarihimizi unutanlara anlatır bizi.

Özgürlüğümüzdür. Bağımsızlığını, canımızdan aziz bildiğimiz yerdir,

Kalplerimizdeki sonsuz sevdadır,

Bağrında doğduğumuz, koynunda toprak olduğumuz anadır…

Özgürlüğümüzün simgesi bayraklarımızla donanmış yurdumuza dam olmuş mavi kubbenin sarıp, sarmaladığı; çağıldayan tertemiz sularıyla, ılık ılık esen rüzgârlarıyla yüreklerimizi serinleten yemyeşil ormanlarıyla, nice haşmetli dağlarıyla, yalçın kayalarıyla, yiğitlerin harman olduğu ovalarıyla canım yurdumun şehitlerimizin kanlarıyla yoğrulmuş aziz toprakları; can beldesi vatanım:

Seni şahin bakışlarıyla gözetleyen, kartal kanatlı pençeleriyle kavrayan, canları pahasına koruyup, kollayan ülkemizin can insanları senin sinende var olduğu sürece; sana kem gözle bakan, seni bizden almanın türlü oyunlarını oynayan tüm şer odakları yerle yeksan olmaya mahkûmdur.

Ey beyler, ağalar:

Kıymayın bu toprakların yeşiline, verimli topraklarına. Geleceğimizin zenginlikleridir onlar, bizden sonraki nesillere kalacak…

Kıymayın doğamızın rengine renk katan doğa canlılarının yuvalarına.

İşitiyor musunuz? Her balta inişinde gövdesinden çıkan hıçkırıklarını ağaçların…

İşitmiyor musunuz? Katledilen binlerce ağaçla birlikte yok edilen ceylanların, kuşların çığlıklarını…

Ya şırıl, şırıl akan nehirlerimize karışan siyanürle, bağrı yanan suların ağlaşan seslerine eşlik eden rüzgârın feryadını duyuyor musunuz?

Yazıktır kıymayın bu toprakların yeşiline, o yeşil ki ecdadımızdan bize yadigârdır.

 

 

Daha İyi Anlatmak İçin

İYİ Parti 4. Olağanüstü kurultayına dair eleştirilerim çok yankı buldu. Umduğumun üzerinde olumlu ve olumsuz tepkiler aldım. Zannederim benim bu eleştirilerim ile benim gibi düşünen arkadaşlarımın dile getirdiği hususlar İYİ Parti içerisinde bir muhasebe fırsatı yaratacak.

Çok sayıda tanıdığım ve tanımadığım kişiden takdir ve teşvik edici geri bildirimler aldım. Bunun yanında beni seven ve siyasette belli makamlarda görmek isteyen bazı dostlarım “aman ha böyle köşeli eleştiriler seni yıpratır, bazı güçlü kişilerin sana karşı tavrını olumsuz etkiler” diye ikaz ettiler.

Bir de İYİ Parti’li olup da, benim eleştirilerimin partiye zarar verdiği düşüncesiyle öfkelenenlerin tepkileri var.

“Senin bu yaptığını rakip partililer yapmaz”, “Böyle alenen eleştiri doğru değil, kol kırılır yen içinde kalır” benzeri cümleler sarf ettiler.

Biraz daha sert olanlar ise “sen kim oluyorsun da bunları yazıyorsun?”, “Sen seçimi kazansaydın böyle yazar mıydın?” diye saldırdılar.

Anlaşılıyor ki ülkemizde fikirleri, ilkeler ve olaylar üzerinden tartışmak çok zor. Çoğunluk, yazılanları üstünkörü okuyup kafasından atamadığı soruyu soruyor: “Bunu yazanın yazdığından menfaati ne?”

Öncelikle belirteyim ki menfaat penceresinden bakan beni anlayamaz. Böyle olanlar yazının devamını okumasın.

************************************

Ben Kim Oluyorum?

Kendimden bahsetmek bana çok zor geliyor. Ama bir defalık okuyucularımdan mazur görülmemi dileyerek, “Sen kim oluyorsun?” Sözüyle başlayan cümlelerle beni eleştirenler için birkaç not düşeyim:

Partimizin Genel Başkanı Meral Akşener benim “kardeşim” diye hitap ettiğim, ailecek görüştüğüm yaklaşık 35 yıllık dostum. Genel Başkan’ın ağabeyi Nihat Gürer ve eşi Tuncer Akşener’in kurucusu olduğu ve içinde hep beraber yetiştiğimiz Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın 7 yıl Başkanlığını yaptım. Bu görevim esnasında en büyük desteği merhum Nihat Ağabey’den aldım.

Benim İYİ Parti’nin kuruluş sürecinde yaptıklarımı yapmak, yazdıklarımı yazmak ve partinin kurucusu olmak çok riskli bir şeydi.

MHP içinden kopanların arasından Meral Akşener’in liderliğini kabul ettiren Anayasa Referandumu sürecinde yaptığı mitingler oldu. Herkesin korktuğu ve Meral Akşener’in yanında gözükmekten çekindiği bir dönemdi. Parti kurulmamıştı, mitingler STK’lar üzerinden yapılabiliyordu.

Meral Akşener’in memleketinde O’nu toplantıya davet edebilecek bir STK bulunamıyordu. Kocaeli mitinginin sorumluluğunu Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı olarak ben ve ekibim üstlendik. 6 bin kişinin katıldığı bir miting oldu. Mitingi partimizin kurucularından Cumali Durmuş ile birlikte organize ettik. (Kurultayda GİK üyeliğine seçilen Cumali Durmuş arkadaşımızı da kutluyor, görevinde başarılı olmasını diliyorum.)

Partinin kuruluşunda, tüzüğün hazırlanmasında 22 kişilik ekipte yer aldım. Parti programına da fikri destek verdim.

Partimizin 200 kişilik Kurucusundan biri oldum. Merkez Disiplin Kurulu Üyeliği yaptım. Kocaeli’de 4. sıra milletvekili adayı oldum. Halen Kurucular Kurulu üyesiyim. Gazete ve internet sitelerinde yayımlanan köşe yazılarımla partimizin tanıtımına ve sevilmesine katkı sağladım.

“Sen kim oluyorsun da” diye başlayan cümleleri kuranlar zannederim benim parti içindeki olayları eleştirme hakkımın olduğunu ve hatta eleştirmenin benim görevim olduğunu anlamıştır.

Bana haddimi bildirmeye kalkanların hiçbiri Partinin tüzel kişiliğine zarar verecek, Genel Başkanın şahsiyetine leke sürecek söz ve fiiller konusunda benden daha hassas olamaz.

Ama benim ilkem şudur: “Dost acı da olsa doğruyu söylemeli, ancak acı gerçeği bile tatlı ifade etmeli.”

Bazı dostların endişelerini anlıyorum. Zannediyorlar ki benim eleştirilerim Partiye ve Genel Başkana zarar verir. Ben aksi kanaatteyim.

Esas zarar verici olan “tozu halının altına süpürmek”, “kol kırılsa da yen içinde kalsın” diye çabalamaktır.

Parti içi demokrasi uygulamalarını içselleştirmeden, Türkiye’ye demokrasi getirme vaadinize kimse inanmaz.

Bu tür eleştirileri düşmandan duymadan, dosttan duyup gerekli tedbirleri alan liderler başarılı olur.

****************************************

Neden Eleştirdim?

1- İYİ Parti kurultayında eleştirdiğim husus diğer partilerin kongrelerinde yaşanan ve olağan karşılanan taktik ve ayak oyunlarından sadece biri. “Biz İYİ Parti’yiz diğerlerinden farklıyız” diyorsak bunları normal karşılayamayız.

2- Genel Başkan Meral Akşener kurultay öncesi müthiş bir hamle yaptı. Genel İdare Kurulu (GİK) Üyelerinin çarşaf liste ile seçilmesine karar verdi ve yetkisi olduğu halde anahtar liste çıkarmayacağını bildirdi. Tamamen delegelerin iradesini yansıtacak böyle bir seçim Türkiye demokrasisinde bir ilk olacaktı.

Fiilen uygulanabilseydi hem partiye bir ivme kazandıracak ve hem de diğer partiler de bu yöntemi uygulamak zorunda kalacaktı. Bu fırsat heba oldu.

3- Müsavat Dervişoğlu partinin kuruluşunda en büyük emeği olan arkadaşlarımızdandır. Koray Aydın partinin teşkilatlanmasında çok büyük emekleri geçmiş, bu meşakkatli işi yaparken Genel Başkanın da güvenine mazhar olmuş bir şahsiyettir. Benim her iki tecrübeli yöneticimizle de, karşılıklı saygıya dayanan bir ilişkim oldu ve bu iki arkadaşımızın partimize hizmetlerini takdir ediyorum.

Ancak son kurultayda yapılan gizli anahtar liste söylendiği gibi bu iki parti yöneticimizin eseri ise onları eleştirmeme mani olamaz.

4- Eğer bu “gizli anahtar listeyi” yapanlar açık bir anahtar liste çıkarsalardı bu onların hakkıydı. “Genel Merkezin / Genel Başkanın listesi” diye oy istemeselerdi bile kazanma şansları yüksekti.

Tanınmış olmaları ve teşkilat yapısını iyi bilmeleri listedeki birçok kişinin şansını yüksek tutuyordu. Zaten ben dâhil bu listede olmayan diğer adaylar ve bağımsız delegeler de bu listeden birçok aday arkadaşımıza oy verdik.

Anlaşılan “listenin tamamı seçilsin ve bazı isimler asla seçilmesin” kaygısı, “şeytanın bile aklına gelmeyecek” (bu tabir benim değil) böyle bir yöntemin uygulanmasına sebep olmuş.

5- Uygulanan yöntem tüzüğe (hukuka) ve etik kurallara aykırı oldu. Öğrendiğime göre bu operasyon Genel Başkanın bilgisi dışında gerçekleştirilmiş. Genel Başkana saygı duyan herkesin buna itiraz etmesi gerekir.

Biz buna itiraz etmez isek görevimizi yapmamış oluruz. İYİ Parti’nin diğer partilere benzemesini önleyemeyiz.

Bilmem anlatabildim mi?

 

 

İkinci Abdülhâmid ve İslâm Birliği

0

Türk tarihinin en çok tartışılan şahsiyeti, Sultan İkinci Abdülhâmid Han’dır. O’na ‘Göksultan‘ sıfatını yakıştırıp yüceltenler de ‘Kızıl Sultan‘ diyerek aşağılayanlar da hakikat çemberinin dışında kalan çeyrek aydınlardır. O, Osmanlı tarihinin en zor döneminde en üst mevkide görev yapan, dış düşmanlarla mücadele ederken, içteki hainlerin devlete verdiği zararları en aza indirmeye çalışan üstün vasıflı bir devlet adamıydı. İnsan olması sebebiyle elbette hataları vardı. Onları büyüteç altına koyup yansıtırken, başarılarını göz ardı etmek, insafa sığmadığı gibi sağlıklı düşünceyle de bağdaştırılamaz.

Prof. Eraslan eserinin daha başlangıcında bu hakîkatı belirtmekle, yazdıkları hakkında okuyucunun itimadını kazanıyor. Ayrıca ‘Cumhuriyet yönetiminin kurucusu olmasa bile, cesaretle aldığı ve tatbike koyduğu kararlarla Cumhuriyet’in temeli için önemli malzemeler hazırladığını ifade ederek, çok az kişinin söylemeye cesaret edebileceği bir hususu açıklıyor.

Tarih metodolojisini iyi bilen yazar, eserine başlarken ‘devlet siyaseti’ ve ‘İslâm Birliği’ kavramlarını açıklıyor.  Devlet siyaseti; ‘idarecilerin değişmesiyle temel özelliklerini kaybetmeyen, halkın her menfaatini esas alan, bu arada muhakkak ki uygulanabilme özelliği olan siyasettir.’ İslâm birliği ise; ‘devletin gücünün korunması ve geliştirilmesi maksadıyla birbirine dil, ırk, kültür, bazen de coğrafî yakınlık gibi bağlarla birbirine bağlı grupların dayanışmasını kuvvetlendirmek için siyaset ve kültürle alakalı hareketlerde ‘din’ unsuruna yer vermektir.’

Yapacağı incelemenin esaslarını bu şekilde tespit eden Prof. Eraslan, eserinin birinci bölümünde; İslâmcı fikirlerin gelişme döneminde Osmanlı Devleti’ni, devletin İslâmcı politikasını etkileyen gelişmeleri, kronolojik bilgiler dışına çıkarak, tarih felsefesi prensipleriyle tahlil ediyor.

İkinci bölümde gelişmeler bölgeler, ülkeler ve tarihi dönemler itibariyle ele alınıyor.  Üçüncü bölümün başlığı: ‘İkinci Abdülhâmid ve Osmanlı Siyasetinde Yeni Bir dönem: İslamcılık.’ Yeni politikanın belirlenmesinde istilâ edilen yurtlarından kaçarak Osmanlı Devleti’nin merkezine doluşan 1.000.000 Müslüman’ın varlığı dikkate alınmıştır. Bir diğer husus halifelik ve hac gibi konulardır.

Dördüncü bölümde yazar, ‘Osmanlı Devleti’nin Müslüman Vilâyetlerinde İslamcı Siyaseti’ni anlatıyor. Ele alınan vilâyetler ve bölgeler: Hicaz, Basra, Kuveyt, Yemen, Mısır… Beşinci bölümün konusu: Doğu İslâm Ülkeleriyle, Orta Asya ve Güneydoğu Asya ve de Japonya ile Çin Müslümanlarıyla İlişkiler…

Netice’ bölümünden özet mahiyetinde satırlar:

Türk devlet telâkkisi ışığında konuyu değerlendirdiğimizde yöneticilerin devleti en geniş hâli ile mevcut her malzemeyi kullanarak yaşatmak anlayışında olduklarını görürüz. Önceleri, devlet Müslim, Gayrimüslim bütün fertleri ile bir bütün olarak yaşatılmak istendi 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı bunun mümkün olmadığını gösterdi. Devletin Gayrimüslim unsurları büyük oranda ayrıldılar. Bu sonraki merhalede devletin insanlarını bir arada tutacak yegâne bağ İslâmiyet idi. İslâmiyet her yönü ile ön plana çıkarıldı. Ancak Müslüman Arapların birlikten kopma çabaları, devletin yoluna Türklük ile devam etmesi gereğini gösterdi. Son olarak İkinci Abdülhamid’in İslâmcılığının fanatik, saldırgan, Batı’dan gelen her şeye karşı, kitleleri silahlı direnişe yönelten, sömürge idârelerine karşı savaşmayı tahrik eden bir anlayış olmadığını yineledikten sonra uygulayıcısı hakkında tespitlerde bulunalım: İkinci Abdülhâmid İslâm’a tamamen bigâne, İslâm’ı bir politika aracı gibi kullanıp onu istismar eden bir devlet adamı değildir. O dini ön plana çıkarmasının yanı sıra samîmi olarak gereklerini yerine getiren, dindar, hatta tarikat mensubu bir insandır. Bunun yanında Tanzimat devri aydınlarından ayrı olarak ıslahatların memleketin hakîki şartlarının göz önüne alınarak yapılmasına taraftardı. İkinci Abdülhâmid asırlardır süregelen Türk devlet anlayışının son büyük temsilcilerinden birisi olarak dinden önce devleti gözetmiştir. Devlet olmazsa dini muhafaza etmenin de mümkün olamayacağını idrakle, dini devletin ve milletin yararına kullandığını söylemek mümkündür. İlim ve teknikte çağın çok gerisinde kalındığını anlayarak her şeyi ile Batı’yı taklit etmeyi çâre olarak gören Tanzimat devri aydınlarına mukabil Avrupa’nın sâdece tekniğinin alınmasına taraftar olurken Müslüman Osmanlı kültürünün muhafazasından da vazgeçmemektedir.

Her ne kadar döneminin ağırlıklı siyâseti İslâmcılığın daha 1870’li yılların başında bir ideoloji olarak şekillenmeye başladığını biliyorsak da İslâmcılığı tâkip ederken Osmanlılığı tamamen terk etmemesi, böylece bilhassa Balkanlar’daki hareket alanını korumayı başarması, diğer yandan ilerisi için de devletin özünü teşkil eden Türklüğü gözetmesi, koruması ve güçlenmesine özen gösterebilmesi O’nun büyük devlet adamlığının anlamlı tezâhürleri olsa gerektir.

Erbâbı bilir: Herhangi bir mevzuda en doğru, en kapsamlı bilgiler, tez çalışmalarından elde edilir. Çünkü tez çalışmaları göz nuru, el emeği ve zihin sancılarının ürünüdür. Hazırlayan kişi, akademik kademelerde yükselebilmek için âdetâ canını dişine katarak, gecesini gündüzüne ekleyerek, hocalarının takdirini kazanmanın, zafer belgesini alabilmenin mücâdelesini vermiştir. Bir mânâda meydan savaşına girişmiştir. Bu sebeple meydana getirdiği eser, yapabileceğinin en mükemmelidir.

Cezmi Eraslan’ın çıraklık döneminde hazırladığı doktora tezi, ustalık döneminde, profesör dirâyeti ile gözden geçirilerek yeniden hazırlandığından üstün bir değere sâhiptir.

Sâdece profesyonel tarihçilerin istifade edeceği değil, târih meraklılarının da zevkle okuyabilecekleri bu eser, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 416 sayfadır. 1. Baskısı 1992, 3. Baskısı 2019 yılında okuyucuya sunulmuştur.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

 

Prof. Dr. Cezmi ERASLAN

1961 yılında Adana’da doğdu. İlk, Orta ve Lise tahsilini İstanbul’da yaptı.

1983 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü’nden mezun oldu. 1985 yılında Yüksek Lisansını tamamlayarak Araştırma Görevlisi olarak akademik çalışmalarına başladı.

1989 yılında, İngiliz arşiv ve Kütüphânelerinde araştırma yapmak üzere Londra’da bulundu. Nisan 1991’de ‘İkinci Abdülhâmid Devrinde Osmanlı Devleti’nin İslâm Birliği Siyaseti‘ başlığı altındaki tezini vererek ‘Târih Doktoru‘ unvanını aldı.

1991 yılında Türkiye Cumhuriyeti Târihi Anabilim Dalı’nda ‘Yardımcı Doçent‘ kadrosuna tâyin edildi. 1994 yılında ‘Yeni Osmanlılardan Atatürk’e Türk Aydınında Cumhuriyet Düşüncesinin Gelişimi‘ konulu tezi ile Türkiye Cumhuriyeti Târihi Doçenti oldu.

Ekim 1995’te Atatürk Araştırma Merkezi Bilim Kurulu Aslî Üyeliği’ne seçildi.

Yakın Dönem Türk Düşüncesinde Halkçılık ve Atatürk‘ konulu teziyle 2005 yılında Türkiye Cumhuriyeti Târihi Anabilim Dalı’nda ‘Profesör’ kadrosuna tâyin edildi.

2008-2012 yılları arasında Başbakanlık Atatürk Kültür Dil ve Târih Yüksek Kurumu Araştırma Merkezi Başkanı olarak görev yaptı.

Mart 2013-Ağustos 2018 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Târihi Enstitüsü Müdürü olarak çalıştı.

Halen İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümünde Türkiye Cumhurieti Târihi Anabilim Dalı’nda görev yapmaktadır.

İkinci Abdülhâmid, Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, İnkılap Târihi, Türk Demokrasi Tarihi konularında çok sayıda yüksek lisans ve doktora tezi yönetmiş olan Dr. Eraslan’ın aynı konularda yayınlanmış kitap ve makaleleri bulunmaktadır.

İngilizce bilen Prof. Dr. Cezmi Eraslan, evli ve bir evlât babasıdır.

 

KUŞBAKIŞI:

DÜŞ KESİĞİ

Güray Süngü’nün Düş Kesiği isimli romanı, bir sabah uyandığında kendisini yazdığı romanın karakteri ‘güvenlik görevlisi M‘ olarak bulan ‘gereksiz bir yazarın‘ tuhaf ve sarsıcı hikâyesini, incelikle örülmüş bir kurguyla veriyor. 2010 yılında Oğuz Atay Roman Ödülü’ne lâyık görülen Düş Kesiği, hem insanın en temel bilgisinin, hem en temel yanılgısının kendisi hakkında olacağını farklı açılardan bakarak savunuyor; var etmenin sorumluluğuyla, idealin ve tutkunun kanatıcı tarafına eğiliyor.

12 X 19,5 santim ölçülerinde 416 sayfalık roman, 2018 yılında yayınlandı.

İZ YAYINCILIK:

Litros Yolu, Fatih Sanayi Sitesi 12/280, Topkapı,İstanbul Telefon: 0.212-5207210

Belgegeçer: 0.212- 511 57 91 e-posta: bilgi@iz.com.tr //  www.iz.com.tr

KARA DURSUN VE DİĞER ANKARA SÖYLENCELERİ:

Söylence; yıllarca önce yaşanmış hâdiselerin kuşaktan kuşağa anlatılan hikâyelerin yazılı metinleridir. ‘efsâne‘ olarak da isimlendirilir.  İsmail Kılıçarslan; 13,5 X 21 santim ölçülerinde 112 sayfalık kitabında insanları merkeze alarak Ankara’nın mahallelerini, gecekondularını,  pavyonlarını anlatıyor.

KETEBE YAYINLARI:

Maltepe Mahallesi, Fetih Caddesi Nu: 6/2 Topkapı, İstanbul. Telefon: 0.212-612 29 30 e-posta: ketebe@ketebe.com //  www.ketebe.com

SİYÂSETİN USUL VE ESASLARI:

İslâm yönetim anlayışının temelinin Şûra olduğunu ve bir takım kavramların bunu şekillendirdiğini görmekteyiz. Kur’an’ın bir kısım âyetleri siyâset bilim ve onun temel, siyâset ve devlet düzenini kavram ve kurum olarak belirleyen ve çerçevesini bize veren anahtar kavramlarına ilişkindir. Kur’ân-ı Kerîm’in yüzde biri olan altmış civarında âyet siyâsete taalluk etmektedir. Bunlar; Tevhid, itaat, hilâfet, bey’at (veya biat), şûra, emri bil maruf ve nehyi anil münker (iyiliği emretme, kötülükten alıkoyma), velâyet (dost edinmek, yardım etmek, yetki ve işi alıp yürütmek), emânet, adâlet, mülk ve hükümdür. Bu kavramların açılımı yapıldığında hemen hemen İslam’ın siyâset teorisi ortaya çıkarılmış olur.

Müslüman toplumların siyâsî târihini, çeşitli dönemlerde sergiledikleri siyâset anlayışlarını, İslâm’ın siyâsî teorileri olarak nitelendirmek doğru değildir. Halifelerin yaptıkları, fakihlerin yönetme konusunda söyledikleri içtihada dayanmaktadır. Müslümanlara bırakılan bir meselede yapılacak içtihadın, zaman ve şartların değişimine göre farklılık arzedeceği kesindir. Çünkü her dönem kendi yönetimini kendi şartları içerisinde gerçekleştirmiştir. Kur’ân ve sünnet, yönetenleri ve yönetilenleri de kapsayacak tarzda beşerî ilişkilerin genel, dini ve ahlâkî çerçevesine temas etmiş olmakla birlikte, toplumların yönetim biçimini, bunun ayrıntısını, tarz ve yönetimini belirleme işini toplumsal tercihe bırakmıştır. İslâm ve metot ikiz kardeştir. İslâm asıl olup, metot ise ona giden yollardır ve değişkenlik arz etmektedir. Bir toplumun yapısına uygun olan bir şey, başka bir toplumun yapısına uygun olmayabilir.  ‘Sizden her biri için bir yol ve metod belirledik.’ (Maide: 58) Hedefin aynı olması ille de yöntemin aynı olması anlamına gelmez. Peygamberler tarafından tesis edilen bir hukuk sistemi ve tavsiye edilen hayat biçimi zamanın ihtilaçlarına ve her toplumun kültürel gelişmesine bağlı olarak değişir.

Muhammed Zeki Kurt tarafından hazırlanan eser, 13,5 x 21,5 santim ölçülerinde, 447 sayfadır.

SEBE YAYINLARI:

Bankalar Caddesi 714. Sokak Nu: 28 Batman. Telefon: 0.532-442 99 49

DERKENAR:

OKUMAK, ÇALIŞMAK VE ARAŞTIRMAK HAKKINDA İSTATİSTİK RAKAMLARI

1-OKUMUYORUZ

Aşağıdaki listede Dünyadaki en büyük 10 Kütüphânenin isimleri ve kayıtlı (katolaglanmış) yayın sayıları var…

01-Library of Congress Washington- 150 milyon

02-British Library Londra- 150 milyon

03-New York Halk Kütüphânesi- New York 53,1 milyon

04-Rusya Devlet Kütüphânesi-Moskova 44,4 milyon

05-Rusya Târihal* Kütüphânesi -San Peterburg 36,5 milyon

06-Târihal Diet Kütüphânesi-Tokyo, Kyoto 35,6 milyon

07-Bibliothèque nationale de France – Paris 31 milyon

08-Danimarka Kraliyet Kütüphânesi- Kopenhag 30,2 milyon

09-Çin Târihal Kütüphânesi -Pekin 29 milyon 5,2 milyon

10-Rusya Bilimler Akademisi Kütüphânesi-Sankt Peterburg 26,5 milyon

*Târihal Kütüphâne: ‘Kitapla birlikte yazma belgeleri, dokümanları da bünyesinde bulunduran kütüphâne‘ demek oluyor.

2-BÜTÇELER:

ABD’deki Kongre Kütüphânesinin bütçesi 647 Milyon Dolar… 3624 Çalışanı var… Kaynaklardan 69 milyonu yazma kitap… Türkiye’de Milli Kütüphânede bile bulamayacağınız kitapları orada bulmanız mümkün… Mesela Atatürk ile ilgili farklı 1888 Kitabı, Nazım Hikmet ile ilgili 228 Kitabı, Atsız ile ilgili 36 kitabı bulabilirsiniz.

Pekiyi Türkiye’deki durum ne;

Kültür Bakanlığının 2015 Bütçesİ 1.843.842.910 TL. Yâni Bakanlığın Bütçesi ABD’nin Kongre Kütüphânesinin bütçesinden az…

1121 Halk Kütüphânesinde toplam 17.111.825 yayın var… Yâni tamamı New York Halk Kütüphânesinin 1/3’ünden az..

En Büyük Kütüphânemiz Millî Kütüphâne’deki materyal sayısı ise sâdece 2.947.000 ve bunun 1.439.972 adedi kitap. Kongre Kütüphânesinin 1/50’sinden daha az…

Millî Kütüphân’edeki Yazma Kitap sayısı ise sadece 26.000 yâni, Kongre Kütüphânesinin 1/2000’inde de az…

Üniversite Kütüphanelerinde durum daha vahim… Harward Üniversitesi Kütüphânesinde 16.600.000 materyal var. 15. Yüzyılda kurulmuş İstanbul Üniversitesi Kütüphânesi de dâhil Türkiye’deki bütün üniversitelerdeki materyallerin toplamı herhalde Harward’a ulaşmaz… Meselâ en zengin Kütüphaneye sahip Boğaziçi Üniversitesi’ndeki materyal sayısı dahi 500.000’in altında…

Şahsî Kütüphanesi olanlar çok az… Bırakın haftada bir kaç kitap okuyanı, ayda, hatta yılda bir kitap okuyan sayısı parmakla sayılacak kadar az… Okuyanlar da, peşin hükmün kurbanı, tek renkli okuyorlar… Hatta bir rengin bir tonunda…

3-İLMÎ ARAŞTIRMA YAPMIYORUZ.

2009 yılı itibarıyla dünyada 1 trilyon 276 milyar Dolar Ar-Ge harcaması yapılmıştır. Bu harcamalarda ilk 7 ülkenin toplam payı %70 civarındadır.

Birinci ABD’nin payı %31 (402 milyar USD), ikinci sıradaki Çin’in payı %12dir (150 milyar USD). Japonya %11’lik (138 milyar USD) ile üçüncü sırada bulunmakta olup bu ülkeyi 83 milyar USD ile Almanya takip etmektedir. Fransa, İngiltere ve Güney Kore 40’ar milyar USD’lik harcama tutarı ile ilk 7 ülke arasında yer almaktadır. Bu ülkelerin gerisinde yer alan Rusya, İtalya, Hindistan, Brezilya, Tayvan ve İspanya’nın Ar-Ge harcamaları ise 20-33 milyar Dolar arasında değişmektedir.

Türkiye’de ise Ar-Ge çalışmalarına yalnızca 8-7 milyar USD ayırabilmektedir. Patent sıralamasında Türkiye’nin adı yok gibidir…

4- ÇALIŞMIYORUZ..

Çalışmadığımızı anlatmaya gerek yok…

Çalışmadığımızı zaten biliyoruz…

İş beğenmiyoruz…

Rahat, emek sarf etmeden çok para kazanabilecek işler peşindeyiz…

Bir işte çalışanların çoğu, mecbur olduğu için çalışıyor… Çoğumuz yaptığımız işi sevmiyor, işimize saygı duymuyoruz..

Şans oyunları dükkânlarının önünde kuyruklar oluşturuyoruz… Çalışmadan, köşeyi dönebilmek için..

Ve daha başka Örnekler;

-Gazete tirajları…

-Tiyatro salon sayıları… Sahnelenen oyunlar…

-Milletlerarası hakemli dergilerde yayınlanan makale sayıları…

Hepsinde dökülüyoruz…

Kısacası;

Okumuyoruz…

Araştırmıyoruz…

Çalışmıyoruz…

Kendimizi yetiştirmiyoruz…

www.egitimpinari.com (Erişim târihi; 28.07.2014)

KISA KISA / KISA KISA…

1-AFORİZMALAR: Franz Kafka – Osman Çakmakçı / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

2-ALTI YAPRAK ÜSTÜ BULUT: Hasan Güven / Yapı Kredi Yayınları

3-BÜYÜK SELÇUKLU İMPARATORLUĞU’NDA OĞUZ İSYANI: Ergin Ayan / Kitabevi Yayınları-Mehmet Varış

4-UYUMSUZLAR / İNSANLIĞA YÖN VERENLERİN HİKÂYESİ: Şefik Altun. Destek Yayınları, 2019

5-AŞK-I FİNADE: Vedat Yazıcı / Bilgeoğuz Yayınları.