19.4 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 528

R a u f R a i f D e n k t a ş Büyük Devlet Adamı, Eşsiz Vatanseveri, Ebedî Âleme İntikalinin 8’inci Yılında Hasretle Anıyoruz: Kıbrıs Gazisi Emekli Yarbay Attila Çilingir Anlatıyor.

 

(Birinci Bölüm)

 

 

Oğuz Çetinoğlu: Atilla Bey sizinle; Dostunuz, Cumhurbaşkanınız, Türklük âleminin Cumhurbaşkanı Büyük Devlet Adamı, Eşsiz Vatansever Rauf Denktaş’ı konuşacağız. Girişi siz yapar mısınız?

 

Attila Çilingir: Ebediyete intikalinin 8’inci yıldönümünde; o büyük Hürriyet Mücahidinin, Devlet Kurucusunun, Devlet Adamının, Türk Milletinden aldığı güç ve Kıbrıs Türk’üne olan sarsılmaz inancıyla vermiş olduğu mücadele sonucunda, ata yadigârı ‘o gazi topraklarda’, kan çanağından bir devlet çıkardığı gerçeğinin altını çizerek… Onu; minnet ve hasret duygularıyla anıyorum. 

 

Mekânı cennet olsun.  Vatan ona minnettardır. 

 

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Gönlü vatan sevgisiyle dolu idi. Uzun yıllar yakınında bulundunuz. Az bilinen hasletlerinden üstün vasıflarından bahseder misiniz?

 

Çilingir: O; Toros Dağları’nın yüceliğine, Karkot Deresi’nin hür, şakin ve gür akışına sevdalıydı. Son nefesine kadar Kıbrıs Türklerinin hür yaşaması ve bağımsızlığı için direndi,  mücadele verdi ve sonunda kan çanağından bir devlet çıkardı.  

 

Hayatının hiçbir döneminde Anavatan Türkiye’den, Türk Milletinden ve Mehmetçikten asla vazgeçmedi…

 

Çetinoğlu: O’na pek çok sıfatlar yakıştırıldı. Siz nasıl anıyorsunuz? 

 

Çilingir: Rauf Raif Denktaş. Kıbrıs Millî Davamızın lideridir.   Adı; Türk Dünyası Tarihine altın harflerle yazılan bir devlet adamı, milletinin kazanılmış tarihî ve hukuki haklarını ısrarla savunan bir hürriyet mücahidi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)’nin Kurucu Cumhurbaşkanıdır. İyi bir hukukçu, şair, yazar, fotoğraf sanatkârı, iyi bir eş, mükemmel bir baba, duygu dolu şahsiyetini tabiata, tabiattaki bütün güzelliklere ve değerlere ve de dostlara yansıtan bir büyük insandır.

 

Sıralamaya çalıştığım ve daha pek çok üstün vasıfları, meziyetleri şahsında toplayabilen, 88 yıllık ömrü boyunca, Türk Milletinin ve onun ayrılmaz parçası Kıbrıs Türkleri için gerçekleştirdiği başarılarıyla; adını tarih sayfalarına, Türk Milletinin, Kıbrıs Türk’ünün başarıları için çarpan yüreklerimize kazıyan bir liderdir. Ata yadigârı Kıbrıs adasının son bayraktarıdır.

 

Çetinoğlu: Yılmaz, yorulmaz çetin bir mücadele adamı idi. Bu hususiyetlerinden de söz eder misiniz?

 

Çilingir: Mücadele yıllarında, Rumların sebep olduğu kan ve ateş bulutlarının sarmaladığı toplumuna umut veren, Türk Milletine olan inancıyla, Mehmetçiğe olan güveniyle, Rum’a asla ve hiçbir dönemde diz çökmeyen bir mücadele adamıydı. En zor durumlarda bile ümidini kaybetmemiş, kendisinin ve milletinin moralini doruklarda tutabilmiş inançlı bir insandı. Toros Dağları kadar heybetli, buna rağmen mütevazı bir gönül adamı idi.

 

Çetinoğlu: Kıbrıs’a ilk defa ayak bastığınız 20 Temmuz 1974 tarihine dönelim. Manzara ve durum ne idi?

 

Çilingir: 46 yıl önce Kıbrıs’ta: Kıbrıs Türklerinin Rumlar tarafından topyekûn imha edilmesini, adanın Yunanistan’a bağlanmasını, Lozan’da kurulan Türk-Yunan dengesinin bozulmasını önlemek adına; 20 Temmuz 1974 tarihinde garantörlük hakkını kullanarak adaya müdahale kararı alan dönemin T.C. Hükümetinin, bu savaşa gönderdiği Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) Birlikleri içerisinde Bölük Komutanı olarak görev aldım. Rahmetli Denktaş’ı o yıldan beri tanıyorum. 

 

Ama o büyük devlet ve Dava adamını, ‘İnsan Denktaş’ı’ iyice tanımam, ona daha yakın olmam; kendisinin Cumhurbaşkanlığı görevindeyken 1994 yılında, bana ait savaş hâtıralarımı yazdığım,  ‘Özgürlük Nefesi’ isimli kitabımı Lefkoşa’da bastırması vesilesiyle oldu. Cumhurbaşkanlığı görevini bırakmasıyla başlayacak, aynı davayı savunmak için yemin eden ‘Kıbrıs Gazileri’ olarak, bu yakınlığımız O’nun son nefesine kadar devam etti. 

 

Çetinoğlu: İlk karşılaşma ânınıza gidelim: Sizde uyandırdığı ilk intiba ve hissettikleriniz nelerdi… Bunları anlatır mısınız?

       

Çilingir: Rahmetliyi ilk defa 21 Temmuz 1974 günü, akşam saatlerinde savaşın devam ettiği Kıbrıs’ın Boğaz bölgesinde görmüştüm. Kendinden emin, insana büyük bir güven veren, cana yakın bir görüntüsü vardı. Savaş ortamına rağmen yüzündeki gülümsemesiyle, ‘Hoş geldiniz be kardaşlar, hürriyetimizi de getirdiniz. Allah sizden razı olsun.’ Cümlesiyle o zaman kesitinde orada bulunan herkesin gönlünü kazanmıştı. Adada görev yaptığım 1985-1987 yılları arasında da görevim gereği çok defa görüştük. Her defasında Gaziliğime vurgu yaparak; ‘Hoş Geldin Gazi Dostum’ diyerek karşılar, büyük bir sevgi gösterirdi. Sâdece bana değil bütün Kıbrıs Gazilerine aynı şefkat ve sevgiyle yaklaşırdı. Ama onu daha yakından tanıdığım, liderlik vasıflarına yakinen tanıklık ettiğim yıllar 2004-2012 yılları arasıdır. Çünkü Cumhurbaşkanlığı görevini Sayın Mehmet Ali Talat’a teslim ettikten sonra; yeniden mücadele yıllarındaki Mücahit Denktaş ruhuna geri döndü. Son nefesine kadar da kurucusu olduğu devletini, Türk Milletinin ‘Millî Davamız’ adını verdiği Kıbrıs konusu savundu. Gerçekleri hiç çekinmeden söyledi. Günü geldi sırf doğruları söylediği için Anavatanı bellediği Türkiye’den ‘çek git kendi davanı Ada’da anlat’ dendiği zaman dahi Türkiye’ye, bu cümleyi kuranlara hiçbir zaman kırılmadı. Çünkü o biliyordu ki, Türk Milleti yavru vatan bellediği Kıbrıs’tan asla vazgeçmeyecekti. Ömrünün son sekiz yılında onunla birlikte geçen her ânım benim için gurur duyacağım zaman kesitidir. Böylesine büyük bir devlet adamını yakinen tanımış olmam aileme bırakacağım en değerli mirastır. O; hayatı boyunca vatanım, Türkiye’m ve Türk Askeri dedi.

 

Çetinoğlu: Sonraki yıllarda…

 

Çilingir: Sanki aramızda özel bir iletişim kurulmuştu. Her yazdığım makaleyi, Türkiye’den çalışma ofisine göndererek, o büyük insanın yorumuna arz ediyor; Kıbrıs konusuyla ilgili güncel ve tarihe ışık tutacak değerli görüşlerini alıyordum. 

 

Öylesine nazik, öylesine öğretici ve öylesine bilgi doluydu ki, O’nun yanında geçen zamana unutamayacağım hâtıralar sığdırarak, böylesine tarihe mal olmuş bir devlet adamının çok yakınında bulunabildiğim için kendimi çok şanslı addediyorum. 

 

Kıbrıs konusunda kendisinden öğrendiğim doğruları, Kıbrıs Millî Davamıza damgasını vuran olayları, tarihe yazan ve tarihe mal olmuş bir Türk Büyüğünden dinlediğim için, can liderimle birlikte geçirdiğim yılları, bu süreçten bana kalan hâtıraları,  ömrümün en önemli, en değerli kazancı olarak görüyorum. 

 

Unutulmasın ki, Kıbrıs Adası elimizden kayıp gitmemiş, hâlâ üzerinde ay yıldızlı bayraklarımız şan ve şerefle dalgalanıyorsa; Kıbrıs Türkleri adada hür ve bağımsız bir devlet olgusu içinde yaşayabiliyor ise; bu millî ve ulvî değerleri,  öncelikle bu uğurda hayatlarını seve, seve feda eden şehitlerimize, 50’li yıllardan son nefeslerine kadar, Kıbrıs’taki tarihî ve hukuki haklarımızın korunması ve geliştirilmesi için yılmadan çalışan, çabalayan; tarihin hiçbir döneminde Rum tarafına taviz vermeyen…

 

Daima anavatanı Türkiye’ye ve Türk Milletine güvenen Kıbrıs Davasının simge isimleri Dr. Fazıl Küçük, Rauf Raif Denktaş ve Dava arkadaşlarına… 

 

Ve tabii ki, bu uzun süreçte Kıbrıs konusunu Türk milletinin vazgeçilmez en önemli meselesi olarak gören, bu konuyu millî menfaatlerimize uygun bir şekilde her platformda yılmadan savunan siyasetçilerimize borçluyuz. 

 

Çetinoğlu: Cumhurbaşkanlığı sırasındaki tavır ve davranışlarını tahlil eder misiniz?

 

Çilingir: Rahmetli Denktaş, kurucusu olduğu KKTC Cumhurbaşkanlığında görev aldığı yıllar boyunca etmiş olduğu yemine sadâkatle bağlı kaldı. Daima Kıbrıs Türk Halkının adadaki kazanılmış tarihî ve hukuki haklılıklarını savundu. Hiçbir zaman kazanılmış bu haklardan asla vazgeçmedi, bu hakların sulandırılmasına hiçbir zaman müsaade etmedi Hele ki Türk askerinin adadaki varlığı ve Türkiye’nin garantörlüğünün Ada’da olmaması gerektiğinin müzâkere masasına gelmesini değil kabul etmek, görüşmeler sürecinde söz edilmesine dahi müsaade etmedi. Görevde kaldığı sürece daima Kıbrıs Türk’ünün müreffeh geleceği için gayret gösterdi. Anavatan yöneticileriyle her zaman iyi geçindi.

 

Çetinoğlu: Batılı ülkeler ve ‘uzak batı’ diyebileceğimiz ABD’li siyasetçiler, devlet adamları, Sayın Denktaş’ın uzlaşmaya kapalı bir insan olduğu iddiasındaydılar.

ÖLÜMÜNÜN ÜZERİNDEN 8 YIL GEÇTİ VE KIBRIS’TA DENKTAŞ NE DEDİYSE O ÇIKTI.

  Değerli okur;

     Ölümünün 8’nci yıl dönümünde Kıbrıs Milli Davamızın lideri Denktaş’ı rahmet, minnet ve hasretle anarken; Kıbrıs konusuyla ilgili yıllar öncesi yaşananlara, bugün gelinen noktaya, Akdeniz’de son dönemde yaşanan gelişmelere tarihin sesiyle bir bakalım istedim! Bu stratejik adada, adayı çevreleyen Mavi Vatanda neler yaşanıyor? 

      Bugün Kıbrıs’ta geldiğimiz noktadan yıllar öncesine baktığımızda söylenebilecek tek bir şey vardır:

O da; Denktaş yıllar önce Kıbrıs konusunda ne dediyse karşımıza o çıkmıştır.

      İşte bundan yıllar önce yaşananların özeti:

      ‘’ 17 Nisan 2005 tarihinde KKTC’de yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi; bizler yenilikçiyiz diyerek AB hayallerinin peşine düşenlerin/kullananların tercih ettiği bir siyasi süreçle birlikte, liderini de Kıbrıs Türk’ünün önüne getirecekti; bu yeni siyaset liderinin adı: Mehmet Ali Talat’tı.

       Bir tarafta, ömrünü Kıbrıs konusu milli davam diyerek yola çıkan, ömrünün neredeyse tamamını, halkına ve bu davaya adayan, milletine adadığı ömrünü kurmuş olduğu KKTC devleti ile taçlandıran büyük bir lider; Sn. Rauf Raif Denktaş.

      Diğer tarafta ise; ‘’Birleşik Kıbrıs’’ çatısı altında Rumlarla birlikte yaşamak adına; Rumların dayattığı ‘tek dil, tek halk, tek egemenlik’ teslimiyetini kabul eden, Annan Planı döneminde, bu plana ‘evet’ denilmesi için dönemin AB yöneticileri ile sıkı bir işbirliği içerisinde bulunan zihniyetin temsilcisi bir siyasetçi;  CTP Genel Başkanı, M. A. T (Mehmet Ali Talat)

      Kıbrıs milli davamızın liderleri Sn. Dr. Fazıl Küçük ve Sn. Denktaş’ın Rumların her türlü insanlık dışı uygulamalarına, ekonomik ambargolarına karşı dik duruşun, milli ve ulvi değerlerimizin korunuşunu adeta kanaviçe gibi işledikleri ata yadigârı bu adadaki direniş yılları sonrasında; ‘Girne’den Doğan Güneş’ misali yeniden özgürlüğe kavuşulan 20 Temmuz 1974’ünden bu yana geçen yıllar sonrasında, Kıbrıs Türk’ünün özellikle Annan Planı referandumunda geldiği nokta gerçekten de çok önemliydi…

     Nereden, nereye gelinmişti? Bundan sonraki süreç nasıl gelişecekti? 

     Anlaşılan oydu ki, yıllardan beri süregelen taraflar arası müzakereler iki ana zemin içinde sürecekti:

 . Ya, adada yaşayan Kıbrıs Türk’ü için azınlık haklarını içeren bir zemin/sonuç ortaya çıkacak; yani Rum tarafına teslimiyeti getirecekti! 

 . Ya da, 1983 yılından beri yaşayan KKTC devletinin varlığı savunularak, neredeyse yarım asırdan fazla bir süredir tecrit hayatı yaşayan Kıbrıs Türk halkının adadaki varoluşunun; uluslararası arenada da tanınması sağlanacaktı.

      İşte 17 Nisan 2005 tarihinde yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçiminde göreve gelecek siyasetçi, bu nedenlerden dolayı çok önemliydi.’’

      Ancak gerçek olan önemli bir husus vardı ki, bu seçimde Cumhurbaşkanı Sn. Denktaş’ı aday olarak göremeyecektik! 

      Çünkü bu seçimlerde aday olmayacağını açıklamıştı. Ancak Sn Denktaş büyük bir direnişçi, daha da önemlisi doğup büyüdüğü topraklara neredeyse ömrünün tamamını harcamış büyük bir siyasetçi ve devlet adamı, vatan belledikleri bu ada topraklarında devlet kurmuş bir liderdi. Cumhurbaşkanlığına aday olmayacağını açıklamıştı ama Kıbrıs Türk’ünün adada kazanılmış tüm yasal haklarını savunmaya devam edeceğini de açıklamıştı.

       O, Kıbrıs’ın dağında, toprağında neredeyse yarım asırdan bu yana yakın tarihine iz bırakmış, öyle kolayca siyaset dışına itilemeyecek bir liderdi.

       Böyle olmadığını, olmayacağını da seçimlerden önce yapmış olduğu şu açıklamalarıyla ortaya koyuyordu.

     İşte Denktaş’ın tarihe not düştüğü gerçekler:

     Sn. Denktaş, Cumhurbaşkanlığına aday olmayacağını 23 Mart 2005 tarihli Milliyet Gazetesinin KKTC temsilcisi Sefa Karahasan’a vermiş olduğu beyanatında şunları söylemişti: 

 ‘’AKP yüzünden bırakıyorum’’ diyerek, şu önemli hususlara dikkat çekiyordu: 

 ‘’AKP ile ters düştüğüm için aday olmadım. Bu iktidar, Kıbrıs konusunda halkın heyecanını bilmiyor. Her Türkiye Hükümeti ile uyum içinde yaşadım. Bugün AKP’yle yüz, yüze geldiğimde yine kalbimde olanlar söylenmektedir. Ama Annan Planı konusunda Türk Hükümeti ‘’evet’’ dedikten ve bize ‘’evet’’ dedirttikten sonra görüş ayrılığı ortaya çıktı. Türk Hükümeti ile uyum içerisinde olmadığıma ve olamayacağıma göre, bu günden ayrılmam doğal. AKP, Kıbrıs konusunda halkın heyecanını bilmediği için AB Türkiye’ye baskı yapabiliyor.’’

         Sn. Denktaş’ın tarihe not düştüğü bu tespit; 2002 yılında Türkiye’de iktidara gelen AKP Hükümetinin AB sürecinde izleyeceği komşularla sıfır sorun politikasının içeriğinin öncelikle Kıbrıs konusunun halledilmesiyle doldurulacağı yönünde vermiş olduğu mesajlarla da bire, bir örtüşüyordu.

        Ama Kıbrıs konusunun halli için Türkiye’nin yapmış olduğu tüm iyi niyetli çabalar, müzakere masasında ‘Rumlardan daima bir adım önde olacağız’ noktasında verilen tavizler; Rum tarafında ‘adanın sahibi biziz’ algısını daha da güçlendiriyor, AB’nin bu konunun halli için Türkiye’ye daha çok taviz ver baskısına neden oluyordu! 

      Rahmetli Denktaş, 24 Mart 2005 tarihli  ‘Yeni Çağ’ gazetesine verdiği demeç ise:

     ‘’Vur, vur inlesin!’’ Başlığı ile yayınlanıyor, şu hususları içeriyordu: 

    ‘’ Rauf Denktaş, KKTC’yi AB masasında meze yapan AKP’yi yerden yere vurdu. Erdoğan ve Gül’ü topa tutup, ‘’Kâbusları olurum’’, ‘’KKTC için dağlarda savaştım’’ dedi…

 Gazete haberine şöyle devam ediyordu: 

     ‘’Görev süresi 17 Nisan 2005 tarihinde sona erecek olan KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş gemileri yaktı. Teslimiyetçi AKP Hükümetini hedef alan Denktaş, yıllar önce ‘’Bozkurt’’ amblemli Türk Mukavemet Teşkilatında verdiği mücadele günlerine döneceğini açıkladı. İki Elim Yakalarında Olur. Başbakan Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakan’ı Abdullah Gül’e yüklenen, ‘Toros’ kod adlı’ milli kahraman şöyle dedi: ‘KKTC’den taviz verirlerse, öbür dünyada bile iki elim yakalarında olur. Kâbus görürler. Ankara anlaşmasının ek protokolünün onaylanması, Rum tarafını tanıma anlamına gelir…’’

         Sn. Denktaş, Cumhurbaşkanlığı görevini bırakmaya 48 saat kala; kendisiyle görüşen Milliyet Gazetesi yazarları Fikret Bila, Derya Sazak ve Güngör Uras aracılığı ile Türkiye’ye şu kritik mesajları veriyordu:  Haberin ana başlığı; ‘’Denktaş’ın veda manifestosu’’ idi…

 İşte o vedadan tarihe not düşen sözler:

‘’. Bayrak yırtılırsa sesini hemen yükselt.

. Kıbrıs’ın Girit olmasına sakın izin verme.

. Batı’dan gelen Sevr dayatmasını kabul etme.

. Güvencesi ordu olan Atatürkçülükten şaşma

. Türkiye’nin borçlarının istismarına izin verme.

. Kıbrıs’ı kimseye verme, Akdeniz’e çıkamazsın.

. KKTC’yi tanımaya devam et. Bu şeref senindir.

. Bir devlet bırakıyorum, kıymetini bilin…’’

         Aynı haberin içeriğinde; Gazeteci Fikret Bila’nın yazısında:

       ‘’Kıbrıs giderse kıyamet kopar’ başlığını şöyle dolduruyor:  ‘’Cumhurbaşkanlığını bırakacak olan Rauf Denktaş; Talat’ın çizgisinden ve buna Erdoğan’ın verdiği destekten çok endişeli’’ olduğuna dikkat çekiyordu.

      Gazeteci Derya Sazak’ın yazısında: 

    ‘’Denktaş’a, 1974’te Makarios’a karşı düzenlenen Nikos Samson darbesini sordum: ‘’Arkasında CİA vardı’’ diye yazıyordu.

       Gazeteci Güngör Uras’ın yazısında ise:

     ‘’Gerçekçi’’ ile ‘’Vaatçi’’ başlığı kullanılarak, Denktaş’ın;  ‘gerçekçi yaklaşımla çözümsüzlüğü anlattığını vurgulayarak. Denktaş’ın; ‘’Talat nasıl olacağını söylemeden, halka ‘Avrupalı’ sözü verdiğini’’ ifade ettiğini vurguluyordu.

        KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı, Sn. Denktaş; 17 Nisan 2005 tarihinde yapılacak KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde katılmış olduğu ‘TV Programlarında’ genel olarak aşağıdaki hususlara dikkat çekiyordu:

‘’-17 Nisan 2005 tarihinde yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimi çok önemlidir. Annan Planı referandumunda toplumumuza büyük bir baskı uygulandı. Yurt dışından büyük paralar geldi!

Cumhuriyetin Yaş Günü Nasıl Kutlanır?

Her sene 29 Ekim’de bu milletin en mühim bayramını, biricik devletimizin yaş gününü kutluyoruz. Türk milletinin yeniden doğduğu, yüzünü yepyeni ufuklara çevirdiği o kutlu günü kutluyoruz. Uçurumun kenarındaki yıkık ülkeden sonra bilimin ve aklın rehberliğini kendisine prensip edinmiş bir cumhuriyetin doğuşunu kutluyoruz. Gururla kutluyoruz, onurla kutluyoruz, göğsümüz kabara kabara kutluyoruz. Ve kutlarken de bize bu yüce mirası bırakanları anıyoruz. Herkesin bitti dediği o günde Samsun kıyılarından Anadolu sathına güneş gibi doğan Mustafa Kemal Atatürk’ü anıyoruz. Alçıtepe’nin ve Güneydoğu’nun aslanı Kazım Karabekir’i anıyoruz. Milli Şef İsmet İnönü’yü anıyoruz. Vurulup alnından kefensiz yatan nice Mehmetleri anıyoruz. Daha sonra klişeleşmiş birkaç videoyu izliyor, biraz gözyaşı döküyoruz. Sosyal medyaya sarılıp cumhuriyete bağlılığımızı süslü laflarla beyan ettikten sonra yakınlarda düzenlenen etkinliklere gidip sloganlar atıyoruz ardından da bu bayramın hakkını verdiğimizi düşünerek merasimi tamamlıyoruz.

Hicap duyarak söylüyorum ki yukarıda bahsettiğim büyük kurucular özellikle de Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk bizim şu halimizi, şu 29 Ekimlerimizi görse inanın kahrolurdu. Hatırlatayım elde avuçta silaha koyacak mermi bulunamayan günlerde;  yokluğun ve imkânsızlığın ayyuka çıktığı vakitte milletinin kaderini birilerinin insafına bırakmadan kendi eliyle çizmeyi başaran liderdir Mustafa Kemal Atatürk. Her ne gerekçeyle olursa olsun kimseden izin almayan, kimseden medet ummayan, kimseden aman dilenmeyen, kimsenin önünde eğilmeyen, sonunda ölüm olsa dahi ant içtiği davadan taviz vermeyen liderdir Mustafa Kemal Atatürk. Mustafa Kemal Atatürk’ü bütün dünyaya saydıran, emperyalist sömürüye maruz kalmış ülkelerdeki halk hareketlerine ilham kaynağı yapan da işte bu özellikleridir. Batılı yazarlar, aydınlar ve düşünürler ondan bu karakteri yüzünden ”Bozkurt”diye bahsetmişlerdir.

İşte bizler böyle bir liderin direnişiyle yeniden doğduk, işte izinin takipçisi olduğumuzu ısrarla vurguladığımız o adamın hususiyetleri böyleydi. Peki bizler 29 Ekim’de ne yapıyoruz? Atatürk’e benzeyen adamın peşinden koşup kendisiyle ağlayarak fotoğraf çektiriyoruz, bir meydanda toplanıp zeybek oynuyoruz, İzmir marşını hoplaya zıplaya söylüyoruz. Zinhar kutlamalar yapılmasın, bu özel gün coşkulu anlara sahne olmasın demiyorum fakat diyorum ki bu özel gün coşkulu anlara sahne olduğu kadar anlaşılabilsin ve kavranabilsin. Bugün devletimizin ciddi sıkıntıları var, bugün toplumumuzun gün geçtikçe kökleşip iltihaplanan yaraları var. Mustafa Kemal, devrindeki sorunlarla karşı karşıya kalınca konuşmakla yetinmedi veya onları görmezden gelmedi. Mustafa Kemal devrindeki sorunların çözümünü geçip gitmiş günlerin efsununda da aramadı. ”Ben ne yapabilirim ki ?” Deyip vazgeçmedi aksine sorunların çözümünü ilimde aradı, fikirde aradı ve devayı mümkün kılmak için hiç yılmadan çalıştı.

 

 

 

Ben diyorum ki 29 Ekim’i yeğ kutlamak için herkes sorumlu olduğu işi layığıyla yapsın tıpkı Mustafa Kemal gibi. Anneler evlatlarına okumayı aşılasın, ahlakı öğretsin. Onlara fenle, tarihle, sosyolojiyle ve sanatla hasbihal olmaları gerektiğini hatırlatsın. Öğretmenler mesleklerini yavan kitabi bilgileri anlatmaya mecbur oldukları ekmek kapısı olarak değil, bu ülkenin geleceğini tasarlayacak bireylerin hayatlarına dokunacakları uhrevi vazife olarak görsün. Gençler Instagram hikâyelerine Atatürk fotoğrafı iliştirmenin biraz ötesine geçip, biz gençlere armağanı olan fikirlerinin ışığında modern dünyanın dinamiklerine uygun çağdaş bir düşün dünyasını inşa etmek gibi hayatî bir ödevi olduğunu hatırlasın. Ve her daim bu bilinçle başları dik yürüsün. Hâkimlerimiz, avukatlarımız cübbelerini giyip aynanın önüne geçsin, kendilerini biraz süzsün sonra da cübbelerinde neden düğme ve cep olmadığını hatırlarına getirip ”Adalet Mülkün Temelidir” düsturundan katiyen ayrılmasın. Hiçbir avukat, hiçbir hakim, hiçbir savcı; para için, torpil için, makam için hiç ama hiç kimsenin karşısında nokta kadar küçülüp virgül kadar eğilmesin. Yönetimde yer alanlar, belediye başkanlarımız, vekillerimiz, bakanlarımız hatta cumhurbaşkanımız bu devleti kuranların ne şartlar altında şu anda kendilerine emanet edilmiş olan koltukları tasarladıklarını hatırlasın. Bu koltukların sahibi değil bekçisi oldukları hakikatini kabul etsin ve pek tabii bu koltukların sağladığı ayrıcalıkların yalnızca bu topluma hizmet etmek için kullanılması gerektiğini zihinlerine kazısın. Al bayrağın altında yaşayan herkes kutuplaşmanın ve kamplaşmanın karşısında kararlılıkla dursun. Kardeş kardeşi ayrıştırmaktan vazgeçsin, kardeş kardeşin fikirlerine saygı duysun. Sağcısıyla – solcusuyla, cazcısıyla – hicazcısıyla, inançlısıyla – inançsızıyla herkes yaşadığı ülkeden, geçmişinden kıvançla övünsün. Lakin övünmekle kalmayıp öğünmeyi de ihmal etmesin.

Cumhuriyetin yaş günü zannımca işte böyle kutlanır, böyle kutlanmalı…

Cumhuriyetimizin 96.yaş gününü kutluyor, başta Halaskârgazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bu topraklar için düş kuran, çalışan, çarpışan ve bedel ödeyen tüm kahramanları saygı, minnet ve rahmetle yad ediyorum.

 

 

Hukuki Açıdan Türkiye’deki Suriyeliler

Ülkemizde fiilen kayıtlı-kayıtsız 5,3 milyon Suriyelinin yaşadığı tahmin edilmektedir. Suriyelilerin Türk nüfusuna oranı ise ülke genelinde %6,5 oranında.

Prof. Dr. Ümit Özdağ’a göre, “Türkiye’de yaşayan Suriyeli ‘sığınmacıların’ sayısı 2040 yılında 10 milyona yükselecek, “Türkiye’nin birçok kenti Türk kimliğini kaybedecek ve Arap kentleri olacak.”

Halen Kilis’te nüfusun yüzde 81,4’ü, Hatay‘da yüzde 27,3’ü, Gaziantep‘te yüzde 22,2’si, Şanlıurfa‘da yüzde 21’i Suriyeli. İstanbul’da yaşayan Suriyeli sayısı da 1 milyona ulaştı.

Bu yüzden hukuki açıdan Türkiye’deki Suriyelilerin statüsünün doğru olarak ifade edilmesi önemlidir. Çünkü her bir statünün devletimize yükleyeceği yükümlülükler farklıdır.

Türkiye’de bulunan Suriyeliler (Cumhurbaşkanı dahil) devletimizi yönetenler veya halkımız tarafından mülteci, sığınmacı, göçmen ya da misafir olarak tanımlansa da bu tanımlar iltica hukukuna göre doğru değildir.

Türkiye Cumhuriyeti’nde bulunan Suriyeliler “mülteci, sığınmacı veya göçmen” değildir. Bu kişiler, “geçici koruma altında olan yabancılardır.”

Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (YUKK)  ile bu Kanunu dayanak alarak çıkarılan Geçici Koruma Yönetmeliğine tabidirler.

Geçici koruma uluslararası koruma anlamına gelmez. Suriyeliler uluslararası hukuka tâbi tutulmadığından, Türkiye’nin Suriyeliler konusunda uluslararası hukuktan kaynaklanan bir sorumluluğu bulunmamaktadır.

Türkiye’de devletin Suriyelilere tanıdığı haklar uluslararası hukuktan kaynaklanan bir yükümlülüğün sonucu değildir. Tamamen devletimizi yönetenlerin siyasi tercihidir.

******************************

SURİYELİLERE TÜRK VATANDAŞLARINA SAĞLANAN HAK VE İMKÂNLARDAN FAZLASI VERİLEMEZ

Türkiye’de geçici koruma altında olan Suriyeliler mülteci olmadıkları için uluslararası hukukun koruması altında değildir. Ancak bir an için bunların mülteci olduğunu düşünsek bile Türkiye’nin “Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Sözleşme” (1951 Cenevre Sözleşmesi)ne taraf olurken koyduğu çekince sebebiyle Suriyelilere Türk vatandaşlarına sağlanan hak ve imkânlardan fazlası verilemez.

İç hukukumuzda da 2014 yılında düzenlenen Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu‘nda da “Başvuru sahibine, başvurusu reddedilen veya uluslararası koruma statüsü sahibi kişilere sağlanan hak ve imkânlar, Türk vatandaşlarına sağlanan hak ve imkânlardan fazla olacak şekilde yorumlanamaz” hükmü getirilmiştir.

Bu sebeple ülkemizde Suriyelilere hastanelerde, eğitim kurumlarında, sosyal ve ekonomik yardımlarda Türk vatandaşlarına sağlanan hak ve imkânlardan fazlasını veren uygulamalar, “hukuk devleti” ve “kanunla bağlılık” ilkelerine zarar veren siyasi tercihlerdir.

******************************

SURİYE’YE GİDİP DÖNEN SURİYELİLER

Geçici koruma statüsü, Suriyelilere Türkiye’de koruma sağlarken, şartlar düzeldiğinde vatanlarına dönmelerini zorunlu kılan bir statüdür.

Dolayısıyla, yılın belli dönemlerinde Suriye’deki akrabalarını ziyaret edip, Türkiye’ye dönüp hayatını burada idame ettirmek, statünün anlamı ile bağdaşmaz. Bu durum, mülteci statüsü ya da uluslararası koruma statüsü ile de bağdaşmaz.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu 19 Eylül 2019 tarihinde yaptığı açıklamada ülkesine dönen Suriyeli sayısının 354 bin olduğunu söyledi. Yani isteyen Suriyeli vatanına kalıcı olarak dönme imkânına da sahiptir.

“Kaçtığı ülkeye kendi rızasıyla dönen ve sonra sığındığı ülkeye geri gelen kişi uluslararası hukuk anlamında mülteci de değildir, uluslararası koruma kapsamında da değildir. Suriyeliler için geçici koruma statüsü de anlamını yitirmiştir.”

******************************

SURİYELİLERİN T.C. VATANDAŞLIĞINA ALINMASI

İçişleri Bakanlığı tarafından, Türk vatandaşlığı verilen Suriyeli sayısı (1 Ağustos 2019 tarihi itibarıyla) 92 bin 280 kişi olarak açıklandı.

Bu durum hukuki değil, tümüyle siyasi bir karardır. Geçici koruma statüsünden yabancılar için öngörülen diğer statülere geçiş söz konusu değildir. Diğer yandan bu statünün T.C. vatandaşlığına alınma yoluyla sonlandırılması da ulusal ve uluslararası hukuka aykırıdır.

Vatandaşların devlet ile olan hukuki bağını “devletine sadık olma borcu” ve “kurallara uyma borcu” ifade eder. “Yabancının” ülkemize “sadakat borcu” yoktur, yalnızca bulunduğu ülkenin kurallarına uyma borcu söz konusudur.

Ülkemizde bulunan Suriyelilerin kendilerini Türk Milletine ve vatanına ait hissetmedikleri açıktır. Zaten böyle bir beklenti içinde olmamız onlara da haksızlıktır. Yapılan araştırmalara göre “Türkiye’deki Suriyelilerin bize entegre olmaya niyetleri yoktur. Hatta Türk vatandaşları da Suriyelilerin entegre olmasını istememektedir.”

Diğer yandan Türkçe konuşup yazamayan, Türk tarih ve kültürünü bilmeyen ve özümsemeyen Suriyelilerin kitlesel olarak vatandaşlığa alınmaları hukuka aykırı olduğu gibi, kamu düzenini bozan ciddi sosyolojik ve siyasal sorunların doğumuna yol açacaktır.

***************************

HAKLAR DEĞİL HİZMETLER

Geçici koruma bakımından hangi hakların tanınması gerektiği hususunda en yol gösterici metin AB Geçici Koruma Yönergesi‘dir. Bu Yönerge’de belirtilen temel haklar ışığında, Türkiye’de bulunan Suriyeli geçici korunanlara ilişkin haklar ise “Geçici Koruma Yönetmeliği”nde şu şekilde ifade edilmektedir:

“Bu yönetmelik kapsamındaki yabancılara; sağlık, eğitim, iş piyasasına erişim, sosyal yardım ve hizmetler ile tercümanlık ve benzeri hizmetler sağlanabilir” ifadeleri göze çarpmaktadır. Madde metninde sayılan bu hizmetlerin zorunlu olarak düzenlenmediği, devlete takdir hakkı tanındığı görülmektedir.

Dikkat edilirse madde metninde “haklar” yerine sunulacak “hizmetler“den bahsedilmektedir. Bu ifade hem yönerge ile uyumlu hem de maksada da uygun olmuştur.

Uluslararası koruma statüsünün dışında olan ve geçici koruma altına alınanlar yani Suriyeliler de Türkiye’nin uluslararası hukuk açısından bir yükümlülüğü olmamasına rağmen sağlık, eğitim, iş piyasasına erişim, sosyal yardım ve hizmetler, tercümanlık hizmetlerinden yararlanmaktadır.

Geçici koruma altına alınan Suriyelilere de bu hizmetleri ve fazlasını veren Türkiye zengin ülkelerin yapmadığı fedakârlığı yapmaktadır.

 

 

Aydınlar Ocakları 49. Şurası

Adana Aydınlar Ocağı olarak 25-27 Ekim 2019 tarihlerinde Amasya’da düzenlenen Aydınlar Ocakları Şurasına katıldık. Yüksek sayıda katılımın olduğu, 3 gün süren ve 25 kişinin konuşma yaptığı toplantılardan büyük yararlar sağladık.

Şurada yapılan konuşmalar, kendi alanlarında ciddi hazırlıkları olan kişiler tarafından yapılmış olması, sağlanan yararların en büyük nedenidir, bence. Çünkü gerçekten ülke çapında birçok isim Şurada konuşmalar yaptılar.

49. Şuranın Amasya’da yapılmış olması çok anlamlı idi. Çünkü bu yıl, Amasya Tamimi’nin 100. yılı idi. Bu nedenle, Amasya’dan, diğer illere, Aydınlar Ocakları tarafından çok önemli iletiler gitmesi sağlanmış oldu.

3 gün boyunca, o kalabalık katılımcılardan, adeta, ATATÜRK ve MİLLÎ MÜCADELE fışkırdı, taştı ve aktı. Bu cümleyi şu nedenle kuruyorum: 22 Haziran 1919’da, tüm Millî Mücadele’nin ilk katılımcıları tarafından imzalanan Tamim’de yazılı olan; “Artık, İstanbul Hükümeti, Türk Milleti’nin kurtuluşuna çare olamaz. Bu nedenle, Türk Milleti’nin kaderini, yine Milletin azim ve kararı kurtaracaktır” ifadeleri ile fitil ateşlenmiş ve gerekli işaretler işin başında verilmiştir.

Bu nedenle, Amasya Tamimi ve dolayısıyla Amasya önemlidir.

Amasya Tamimi’ni imzalayanlardan Kâzım KARABEKİR Paşa’nın kızı Timsal KARABEKİR Hanımefendi’nin katılışı ve ATATÜRK hakkındaki sözleri son derece önemli ve değerli idi.

Yılda iki defa ve her biri ayrı illerde yapılan Şuralar sonucunda, Şurada sunulan Tebliğler ve ileri sürülen görüşler doğrultusunda bir BİLDİRGE hazırlanır. Ümit ederim ki, kısa sürede, bu Bildirgeler tüm toplumun duyduğu ve okuduğu Bildirgeler haline gelir. Ne yazık ki, bu konu henüz, istenen seviyede değildir.

Amasya toplantıları sonucunda hazırlanan Bildirge’nin başlangıç kısmını aynen alarak, neden önemsediğimi belirtmiş olalım:

“Büyük Şuramız, Büyük Önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN, Türk Milleti’nin bağımsızlığını tehlikede görerek 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkıp Millî Mücadele’nin meşalesini yaktığı, Kurtuluş’tan Kuruluş’a giden yolun kilometre taşları olan Amasya Tamimi’ni yayınladığı, Erzurum ve Sivas Kongrelerini yaptığı tarihin 100. Yıldönümünde gerçekleştirilmiştir. Türk Milliyetçiliği düşüncesini benimseyen ve Türkiye’nin meselelerini bu açıdan değerlendiren Aydınlar Ocakları olarak, son Şuralarımızı özellikle Kurtuluş’tan Kuruluş’a giden ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile noktalanan bu kutlu yolun üzerindeki Ankara, Samsun, Sivas ve Amasya’da gerçekleştirdik. Amasya, kuruluş ve kurtuluşun en önemli kilometre taşlarından birisidir. Osmanlıya ev sahipliği yapan Amasya, Millî Mücadeleye başlangıç rolünü üstlenerek Millî Devletimize de kucak açmıştır. Amasya Tamimi ile Türk Milletinin mukadderatının yine bütünüyle Türk Milleti tarafından çizileceği gerçeği ortaya konmuş; Erzurum ve Sivas Kongreleriyle Millî Mücadele fikri ateşlenmiş, Türk Milletinin esir edilemeyeceği kararı perçinlenmiştir. Emperyal güçlerin merhametine sığınarak bir ülke kurtulamaz ve sürekli kılınamaz. Amasya Tamimi dün olduğu gibi bugün de bize ışık tutmaktadır. Bugün de sözde dost ve müttefik tuzaklarına karşı Türk’ün Millî Mücadele meşalesini canlı tutanlardan birisi de Amasya Tamimidir.”

Şurada, son gün ben de bir Tebliğ sunma imkânını buldum. Bu İmkân için ilgililere buradan teşekkür ediyorum. “1800-1923 Türkiye İktisat Tarihi” başlığıyla sunduğum Tebliğ, son derece ilgi gördü diye düşünüyorum. Keşke daha fazla Zaman imkânı olsaydı da, daha çok anlatabilseydim!

Şura düzenlemek kolay değildir. Büyük emek ister. Bu nedenle, bu zor görevi, zor şartlara rağmen başarıyla tamamlayan Amasya Aydınlar Ocağı’na başta Başkan Orhan AKAR Beyefendi olmak üzere teşekkürü ederim. Ayrıca, Şuranın güzelliğini ve verimliliğini artıran Genel Merkez yöneticileri ve İstanbul’daki Aydınlar Ocaklılar ve diğer illerden gelen tüm Aydınlar Ocaklılara teşekkür ederim.

Bu çok güzel 3 gün için Adana’dan beraber gittiğimiz Adana Aydınlar Ocağı yöneticilerine de ayrı bir teşekkürüm olmalı elbette!

Bu arada, Amasya’nın çok güzel, sakin, nezih ve mutlaka görülmesi gereken bir ilimiz olduğunu söylemeden de geçemeyeceğim.

BİLDİRGE; NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE ifadesi ile bitmiştir.

Aydınlar Ocakları 49. Büyük Şurasına katılan Aydınlar Ocakları şunlardır:

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi, Adana Aydınlar Ocağı, Amasya Aydınlar Ocağı, Anadolu Aydınlar Ocağı, Ankara Aydınlar Ocağı, Antalya Aydınlar Ocağı, Avrupa Aydınlar Ocağı, Balıkesir Aydınlar Ocağı, Bursa Aydınlar Ocağı, Çanakkale Aydınlar Ocağı, Çorum Aydınlar Ocağı, Giresun 19 Eylül Aydınlar Ocağı, Harput Aydınlar Ocağı, Iğdır Aydınlar Ocağı, İnegöl Aydınlar Ocağı, Kocaeli Aydınlar Ocağı, Malatya Aydınlar Ocağı, Manisa Aydınlar Ocağı, Ordu Aydınlar Ocağı, Sakarya Aydınlar Ocağı, Samsun Aydınlar Ocağı, Sinop Aydınlar Ocağı, Sivas Aydınlar Ocağı, Tekirdağ Aydınlar Ocağı, Trabzon Aydınlar Ocağı, Azerbaycan Aydınlar Ocağı, Kosova Aydınlar Ocağı.

 

 

Vatanı Dilinde Cengiz Dağcı Kitabı

Cengiz Dağcı, Kadim Türk yurdu Kırım’da yetişen çok mühim ve çok büyük roman yazarımızdır. 9 Mart 1920’de Yalta’da doğdu. 1941 Haziran’ında Ukrayna Cephesi’nde Rus Ordusu’nun tank teğmeni olarak savaşırken Almanlara esir düştü. Sonra Alman ordusunda Ruslara karşı savaştı. 1945 yılında Kırım Türklerinden bir grup ile birlikte Türkiye’ye iltica etmek istedi. Dönemin yönetimi ‘Rusya ile ilişkilerimiz bozulur‘ endişesiyle kabul etmedi. Kızılhaç yardımıyla İngiltere’ye gitti, orada yerleşti. Eşiyle birlikte lokantacılık yaparak geçimini sağladı. Geceleri ise kitap yazmayı, uykuya tercih etti. İlk eserini Kırım Türkçesiyle yazdı: Korkunç Yıllar. Bu eser Ziya Osman Saba tarafından Türkiye Türkçesine çevrilip yayınlandı. Cengiz Dağcı kendi romanını okuyarak Türkiye Türkçesini öğrendi. Sonraki romanlarını Türkiye Türkçesiyle kendisi yazdı.

 

Telif ettiği kitaplardan bazılarının isimleri: Yurdunu Kaybeden Adam, Onlar da İnsandı, Ölüm ve Korku Günleri, O topraklar Bizimdi, Üşüyen Sokak, Badem Dallarına Asılı Bebekler, Ben ve İçimdeki Ben, Biz Beraber Geçtik Bu Yolu, Regina, Dönüş, Ana ve Küçük Alimcan, Genç Temuçin, İhtiyar Savaşçı, Üşüyen Sokak, Anneme Mektuplar, benim Gibi Biri…

Romanlarında Kırım Türklerinin yaşadığı acıları hüzünlü fakat berrak bir üslupla aksettirdi. 1940 yılında ayrıldıktan sonra Kırım’a gitmemiş olmakla birlikte, Kırım ile olan ilgisini hiçbir zaman koparmadı. Kırım Türklerinin vatanlarına dönüşlerini anlatmayı ihmal etmedi. Hatıralarında; ‘Ben yalnızca Kırım’ın yazarı değilim ama Kırım’ın faciasını bütün gerçeği ve içtenliğiyle yalnız ben yazabilirdim.’ Diyor. Yalnızca bu sebeple yazdı. Yazdıkları vesilesiyle Türkiye’de ve Türk dünyasında milyonlarca insan Kırım’ı ve Kırım Türklerinin hayatlarını öğrendi ve soydaşlarını sevdi.

22. 09 2011târihinde Londra’da ebedî âleme intikal etti. Devletimiz, aziz naşının vatanı Kırım’da toprağa verilmesini sağladı.

İbrâhim Şâhin ve Sâlim Çonoğlu tarafından hazırlanan Vatanı Dilinde CENGİZ DAĞCI Kitabı vesilesiyle insanlarımız O’nu daha iyi tanıyacaklar ve sevecekler. Okuyanlar; vatan sevgisinin ne olduğunu, vazgeçilemez bir unsur olduğunu, soydaşlarımızın kızıl Moskof yönetiminde ne büyük işkencelere maruz kaldığını öğrenecekler. Özellikle gençlerimizin o acıları tekrar yaşamamak için bu gerçekleri bilmeleri gerekiyor.

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 360 sayfalık eser, ‘Ön Söz‘ hariç üç bölümden oluşuyor. Hayat ve Roman başlıklı birinci bölümde; Recai Özcan, Hayrettin Orhanoğlu, Alev Sınır Uğurlu, Sabahattin Çağın, Fâzıl Gökçek, Soner Akpınar, Nurcan Şen, Metin Savaş, Hilmi Özden, Mustafa Çetin tarafından kaleme alınan makalelerde Cengiz Dağcı’nın roman ve hikâyelerinden iktibas edilen bölümler rehberliğinde tahliller ve değerlendirmeler yer alıyor.

‘Dil, Bilinç ve Sanat‘ başlıklı ikinci bölümde; Ali Duymaz, Cafer Şen, Zafer Karatay, Emel Kefeli, İbrâhim Şâhin, Bahtiyar Aslan, Cengiz Dağcı’nın hayatından okuyanın içini yakan kesitlerle vatan şuurunu ve sanatını anlatarak devasa bir Cengiz Dağcı heykeli inşa ediyorlar.

‘Şiir ve Ötesi‘ başlıklı üçüncü bölümde, Sâlim Çonoğlu ve İsa Kocakaplan; yazarımızın bilinmeyen bir yönünü; şairliğini mercek altına alıyorlar. İki makaleyi okuyanlar, Cengiz Dağcı’nın hassas, duygulu ve içten ifadelerle insana dokunan, yürek yakan üslûbunu keşfediyorlar.

Roman ve Halk Kültürü başlıklı son bölümde; Mehmet Aça, ‘Onlar da İnsandı‘ isimli roman rehberliğinde insan karakterini etkilen unsurları,  Özkul Çobanoğlu Cengiz Dağcı’nın eserlerinde din olgusunu,  ve Metin Özarslan ise; Dağcı’nın romanlarında yer alan türküleri ve Türk dünyasında az bilinen Kırım müziği hakkında bilgiler veriyor.

İnsanoğlu, tanımadığının düşmanıdır. Ancak iyi tanıdığını sevebilir. Büyük bir ustalık ve ince bir titizlikle hazırlanan ‘Vatanı Dilinde CENGİZ DAĞCI Kitabı‘ isimli eser, yalnızca Cengiz Dağcı’yı tanıtmakla kalmıyor. Roman ve hikâye kahramanları üzerinden Türk milletini, insanı, tabiatı, vatanı ve millete ait değerleri sevmeyi öğretiyor.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

Prof. Dr. İBRAHİM ŞAHİN:

1963’te doğdu. İlkokulu 1974’te; Ortaokulu 1977’de; Liseyi 1980’de; üniversiteyi 1984’te; Lisans eğitimini Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü’nde; yüksek lisansı 1987’de;  lisansüstü eğitimi aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde tamamladı. Bir süre Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalıştıktan sonra 1994 Haziran’ında Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü’ne geçti. Doktorayı 1992’de bitirdi. Doçentlik unvanını 1999’da aldı.  2005 yılında profesör oldu. Hâlen Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.

Yayınlanmış kitapları: İzmirli Bir Şair: Tevfik Nevzat (1993), Cengiz Dağcı’nın Hayatı ve Eserleri (1996), Selanikli Fazlı Necip / Hayatı ve Eserleri (2004), Haz ve Günah / Bir Tanpınar Yorumu (2012), Enis Tahsin Til (2015), Tanpınar’ın Saklı Dünyası Julian Rentzsch-İbrahim Şahin (Editör) (2018), Bir Metafor Olarak Yol ve Yolculuk (Deniz Depe ile) (Editör) (2018), Bir Güneş Avcısı Ahmet Hamdi Tanpınar (Deniz Depe ve Nurcan Ankay ile (Editör) (2018).

 

Prof. Dr. SÂLİM ÇONOĞLU:

1970 yılında Samsun’un içlesi Havza’da doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Havza’da, lisans eğitimini 1993 yılında Erzurum Atatürk, Yüksek lisan eğitimini l995 yılında, Doktora Eğitimini 2000 yılında Balıkesir Üniversitesi’nde tamamladı. 2001 yılında Yrd. Doç. Dr, 2010 yılında Doçent, 2015 yılında Prof. unvanını elde etti. Hâlen Balıkesir Üniversitesi’nde Türk Dili ve edebiyatı Profesörü ve Bölüm Başkan Yardımcısı olarak vazife yapmaktadır.

Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri: *Hikâye ve Romanlarda Ahmet Mithat Efendi, *Çiğdemler Çiçek Açtığı Zaman, *Kamlığın Entelektüel Sahnedeki Görüntüsü: Hüseyin Nihal Atsız.

‘Bir Dostu Tanıyalım‘ başlığı altında kaleme aldığı makalelerden bazıları: *Prof. Dr. Turan Yazgan, *Fethi Gemuhluoğlu, *Nevzat Kösoğlu, *Emine Işınsu, *Mümtaz Turhan, *Erol Güngör, *Sâmiha Ayverdi, *Necmettin Hacıeminoğlu, *Kenan Görsoy, *Remzi Oğuz Arık, *Servet Somuncuoğlu, *Nuri Gürgür ve diğerleri…

 

 

KUŞBAKIŞI

BİR DEVRİN BİTTİĞİ YER / ÇANAKKALE:

Etrafında ihtilafsız ittifak edebileceğimiz ortak değerleri öne çıkarmamızı gerektiren günler yaşıyoruz… Târih ortak değerlerimizden biridir… Özellikle Çanakkale Zaferi, yakın tarih içindeki yeri bakımından, son derece anlamlıdır. Anlamlıdır, çünkü ‘Osmanlı bitti, bir daha dirilemeyecek şekilde yere serildi‘ denilen bir zamanda kazanılmıştır. Mâhiyeti itibariyle bir diriliş cehdi, aynı zamanda da birlik-berâberlik sembolüdür.

Bu itibarla Çanakkale mücadelesini kazanan ruhu keşfetmeye ve kavramaya muhtacız. Hatırlayalım ki, Çanakkale Zaferi, Avrupa’nın ‘Hasta Adam‘ damgasını vurduğu bir milletin varlık mücadelesidir. Mücadele kaybedilseydi her şey biter, o moral çöküntüsü içinde İstiklâl Savaşı bile verilemezdi. Ama kazanıldı. Tarihin yolu ve yönü değişti. Bir millet ateşle imtihan olundu Çanakkale’de, tarihle hesaplaştı ve kendi varoluş tarihini yeniden yazdı.

Yavuz Bahadıroğlu’nun telif ettiği roman 13,5 x 21 santim ölçülerinde, 200 sayfadır.  (Tanıtım Bülteninden)

PANAMA YAYINCILIK:

Yüksel Caddesi Nu: 7-A/7 Kızılay Ankara. Telefon ve Belgegeçer: 0.312-432 14 80

e-posta: info@panamayayincilik.com internet: www.panamayayincilik.com

 

MİFTÂHU’L KULÛB

Mehmed Nuri Şemseddin Nakşibendî’nin 1843 yılında yazdığı eser, tasavvufa dâir üç risâleden meydana gelmektedir. Eserde; tarîkat ve tasavvuf âdâbı, alâmetleri, bir mürşide intisâbın lüzumu, râbıta, murâkebe gibi tasavvufa ait mes’elelerden bahsetmektedir. Kitabın sonunda Hazret-i Ali (kv)’ye ve müellifin kendisine âit vasiyetnâme ve Tarîkat-i Aliyye’ye intisâb eden ehl-i sülûka lâzım olan şartlar ilâve edilmiştir.

16,5 X 23,5 santim ölçülerinde 368 sayfadır.

FAZİLET NEŞRİYAT:

Sultanahmet, Divanyolu Caddesi Nu: 27 Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-514 06 37,

Belgegeçer: 0.212-657 95 88 e-posta: bilgi@fazilet.com.tr www.fazilet.com.tr

 

FELÂH

Sâmi Bülbül’ün şiirlerinden oluşan kitap Temmuz 2019’da yayınlandı. ‘Kurtuluş‘ manasına gelen ‘felâh‘ kelimesi, bir istikamet üzere ezelden ebede, bengi duygu ve düşünceler taşıyan bir sanatkârın gönül gözesinden doğmuştur. Sanatçı iğneyle kuyu kazdığının farkındadır, bundan zevk duyar; adeta kişiyi düşünmeye alıştırmayı gaye edinmiştir.

Felâh’ta Türkçenin zengin kelime dağarcığı ve güçlü anlatım biçimi şairin şahsına münhasr hayalleriyle buluşturulmuştur. Sözün mısralardaki yeri, bâzen serbest bâzen de ölçülü düzenlenmesi, ahengin oluşmasını kuvvetlendirmiştir. Şiirlerdeki kelime örgüsü; yeni benzetmeler, aktarmalar, imâleler ve kinâyelelerle bezenmiştir. Şâir her şiiriyle Türkçe bir dünya kurmuştur.  Bu eserde şiirlerden, koşmalardan; cinaslardan, şarkılardan oluşan ve okuyanı diriltecek esintiler bulunmaktadır.

Esenlik iklimine adanmış; ümit, emek ve sabırla yazılmış beş bölümden oluşan Felâh,  şairin hayatından kesintiler, düşünceler, şâhitlikler, duygular, okuyucuyla paylaşılan hisler taşır. Sami Bülbül’ün deyimi ile Felâh, ‘Bir solukta okunamayacak kadar damıtılmış.’ yerli, köklü düşüncelerin sindiği fakat daha çok gönül işi şiirlerden oluşmaktadır.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

DERKENAR:

TÜRKÇEM DİLE GELSE NE DER?

C. YAKUP ŞİMŞEK

Dili ağırlaşan Türkçe bir gün ağız dil vermez olacak.

Ana dilimizin derdine derman olmazsak -maazallah- dili boğazına akacak.

Yıllardan beri anlata anlata dilimde tüy bitti.

Her şeye rağmen, devam…

Çünkü bu benim davam.

Gerçi “Dilden gelen elden gelse her fukara padişah olur.” demişler, bilirim.

Lâkin şunu da bilirim:

“Dile gelen, ele gelir…”

***

Türkçemiz yediği bunca ağır darbeden ve beyninde süren arbededen dolayı bir gün dile gelse ne derdi?

“Beni niçin asıl sahibimden, yani beni ben yapan milletimden kopardınız?” diye başlardı söze, muhtemelen…

“Yüzlerce, binlerce yıldır milyonlarca, milyarlarca insanın dilinde ve elinde nesilden nesile geldim. Onların iradesi, ifadesi ve müsaadesiyle şekillenip dillendim. Tâ ki 1930’lara kadar… Bu yıllardan itibaren, hâkim gücün emir-kumanda zincirine bağlandım…”

 

“Asırlar boyunca,  Orta Asya’dan yürüyüp Afrika ve Avrupa’ya yayılıp coşarak, koşarak; kıvrak, şakrak bir kısrak gibi geliştim. Anadolu’da Yunus soylu, suna boylu, derviş huylu bir güzel olmuştum. 

“1930’lardan itibaren duldasız, gıdasız, edasız ve sedasız bırakıldım.”

“Yedi sekiz asırdan beri benim zengin terkîbime karışan, varlık sırrıma erişen, benliğime yerleşen, köklerimle birleşen, sonra göğerip fidan olan, çınar gibi gürleşen binlerce kelimem vardı. Osmanlı yıkılır yıkılmaz uydurma Türkçecilerin kararı TDK’nın  ısrarı  ve  Agopların  ızrârıyla bu çınarlar, benim toprağımdan koparıldı, kökünden söküldü…”

“Gövdeme balta vuruldu, dallarım kırıldı, yapraklarım yeni dil rüzgârıyla savruldu…”

“Asıl sâhibinden kaanunsuz ve uygunsuz olarak, cebren ve hîleyle alınıp birtakım politikacı ve müteahhitlerin ihtirasları için dozer paletleri altında çiğnenmiş güzelim bir bahçe gibi talan ve tarumar edildim…”

“Dil Darbesi mahsulü, Fransız pardösülü, Osmanlıya küsülü, öz Türkçe tütsülü, dil mikrobu kapsülü; Türkçe foyalı, Avrupa iğne oyalı ve kara boyalı kelimeler vücuduma zorla zerk edildi. Böylece kimyam bozuldu ve zehirlendim, kirlendim…”

“Bir dilde 700 yılda ancak görülebilecek değişmeyi ben 70 yılda yaşamak zorunda kaldım. Nitekim 1930’lardan beri Türkiye’de her neslin elinde ve dilinde kılıktan kılığa girdim.”

“Öyle nesiller yetiştirildi ki onlar  benim 90 yıl önceki hâlimi İngilizceden bile daha yabancı buluyorlar…”

“Kelimelerimle beraber edebî eserlerim de ölüme mahkûm edildi… Binlerce cilt kitap bugünkü nesil için birer ölü, tozlu sayfalarda örtülü, kapıları sürgülü ve türbede gömülü hâldedir.”

“Çoğunuz eski sağlıklı ve dinç hâlimi bilmediğiniz için şu an beni iyi sanıyorsunuz. Hâlbuki şimdi ben, geçmişini nerdeyse hiç hatırlamayan bir Alzheimer hastasıyım… ”

“Beni bugünkü afyonlu, operasyonlu, hormonlu, şarbonlu ve radyasyonlu hâle düşüren TDK’dan ve o devrin siyâsetçilerinden dâvâcıyım.”

“Ey milletim, aslında kendimden çok size üzülüyorum. Çünkü bende yapılan sun’î, ânî, şeytânî ve yabânî değişiklik sizin beyin faâliyetlerinizde az çok yavaşlama, aksama, durma, tıkanma ve zorlanmalara yol açtı. Düşünme-konuşma; dinleme-anlama; okuma-anlama arasındaki yollar şimdi sizin için dolaşık, çapraşık, karışık bir hâlde. Beyindeki aksamalar, vücûdun diğer uzuvlarındaki hastalıklardan daha vahimdir. Sağlıklı düşünememek, hep yarım yamalak anlayıp yalan yanlış anlatmak, insan zihnini dâimâ daraltır, ruh sağlığını sürekli tehdîd eder…”

“Yeni kelimeleri niçin kabûl etmeyeceğim ki? Ama gerçekten yeni olmalı. Bende eskiden beri zâten var olan kelimelerin yerine zorla konmuş kelimeler yeni değildir. Nitekim beni bu kelimeler bozdu…”

“Artık pek hatırlamasam da eskiden çok sağlıklı, zengin ve güzel olduğumu biliyorum. Meselâ şu adamların devrinde, kaleminde ve dilinde:

Dede Korkut, Ahmed Yesevî, Hacı Bektâş-ı Velî, Yûnus Emre, Âşık Paşa, Karacaoğlan, Niyâzî Mısrî, Pir Sultan Abdal, Fuzûlî, Bâkî, Kâtip Çelebi, Evliyâ Çelebi, Nedîm, Şeyh Gaalib, Ahmed Cevdet Paşa, Ahmed Midhat Efendi, Ömer Seyfeddin, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Hâlid Ziya Ziyâ Uşaklıgil, Tevfik Fikret, Mehmed Âkif, Ahmed Hâşim, Yahyâ Kemâl, Mahmud Şevket Esendal, Hâlide Edip Adıvar, Reşat Nûri Güntekin, Abdulhak Şinâsi Hisar, Peyâmî Safâ, Ahmet Hamdi Tanpınar, Âşık Veysel, Necip Fâzıl Kısakürek, Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Sait Fâik, Orhan Veli, Câhid Sıtkı Tarancı vb.”

“Ben de diğer büyük diller gibi olmak istiyorum: İngilizce, Fransızca, Arapça, Farsça, İspanyolca, Çince meselâ. Onlar geçmişinden kopmadılar ve güçlendiler. Kelime atmadılar, biriktirip zengin oldular…”

“Sizler benim güzelim dallarımı, yapraklarımı kırmakla kalmadınız; köküme de balta vurdunuz…”

“Kısacası: Yorgunum, vurgunum, dargınım…”

KISA KISA… / KISA KISA… 1-MEDENİYETİMİZİN MİMARLARI: Kâmil Çakır / Gülhâne Yayınları.

2-KISA ORTADOĞU TÂRİHİ: Arthur Goldschmidt Jr., + Lavrens Davidson – Aydemir Güler / Doruk Yayınları

3-HUZUR DEFTERİ: M: Fâtih Çıtlak / Sufi Kitap

4-TRABLUSGARB VE BALKAN SAVAŞLARI (1911-1913): Doç. Dr. Hüner Tuncer / Târihçi Kitabevi.

5-AVRASYA’NIN BOZKIR HALKLARI: Umut Üren / Akçağ Yayınları.

 

 

Tarihten Bir Yaprak

(Yaşanmış bir insanlık öyküsü)

15 Temmuz 1974…

Kıbrıs adasında Yunan Cuntası destekli bir askeri darbe gerçekleşmiş, adanın her yanında kanlı olaylar yaşanmaktadır. Bu arada ‘Türk Kasabı’ lakaplı Nikos Samson, ‘Helen Cumhuriyeti’ adıyla yeni bir devlet kurulduğunu ilan etmiştir. Eli kanlı bu terörist adanın yönetimini ele geçirmiştir ama esas hedefi Kıbrıs Türklerinin yok edilmesidir. Kanlı silahların namlusu adada yaşayan soydaşlarımıza çevrilmiş; çok geçmeden adadan hiç de iç açıcı olmayan katliam haberleri gelmeye başlamıştır.

İşte Kıbrıs’ta böylesine kritik bir süreç yaşanırken, Anavatan Türkiye’deki Ecevit-Erbakan koalisyon hükümeti olayları yakinen takip etmektedir. Türkiye, 1960 yılında kurulan ‘Kıbrıs Cumhuriyetinin’ temelini teşkil eden uluslararası antlaşmalar gereğince adanın üç garantör ülkesinden birisidir. Bu garantörlük hakkı; adada yeniden güvenlik ve asayişin sağlanabilmesi için Türkiye’ye hem tek başına, hem de diğer garantör ülkelerle birlikte Kıbrıs’a müdahale hakkı da tanımıştır.

Kıbrıs’ta yaşanan sıcak gelişmeleri yakinen takip eden Türk Milleti ayaktadır. Kıbrıs adası, 307 yıl boyunca Osmanlı Devletinin hâkimiyetinde kalmış ata yadigârımızdır. Lozan’da kurulan Türk-Yunan dengesinin Akdeniz’e yansımasıdır. 90 bin civarında soydaşımızın yaşadığı bu önemli ada; Türkiye’ye 65 km mesafede, konumu itibariyle ülkemiz için çok önemlidir. Çünkü adayı elinde bulunduran tarafa Türkiye’yi güneyden kontrol etme üstünlüğü sağladığı gibi,  Türkiye’nin uluslararası sulara açılan tek penceresidir. Ayrıca uçak gemisi konumuyla, adayı üs olarak kullanacak ülkeye tıpkı İngiltere’ye sağladığı gibi önemli avantajlar da sağlamaktadır.

Böylesine kritik bir dönem yaşanırken; ülkemizin milli menfaatlerini yakından ilgilendiren bu gelişmeler dikkatle takip edilmekte, yaşanan gelişmeler üzerine tedbirler alınmaktadır. Başbakan Ecevit, adada yaşanan tedhiş hareketlerinin durdurulması için diğer garantör ülkelere işbirliği çağrısında bulunmuş ancak beklediği yanıtı alamamıştır!

Yunanistan’da bulunan ”Cunta Yönetimi”, adadan gelen haberlere göre yaşanan olayların baş sorumlusudur. İngiltere’ye gelince; konunun müzakereler yoluyla halledilebileceğini ileri sürerken, ada üzerindeki hak ve menfaatlerini,  adadaki üslerini barış yoluyla koruyabilmenin peşindedir.  Zaman giderek buradaki soydaşlarımızın aleyhine gelişmekte, adadan Türklere yönelik toplu katliam haberleri gelmeye devam etmektedir. Türkiye ya büyük ülke olma vasfını yerine getirerek Kıbrıs’taki hakkını, hukukunu savunmaya devam edecek; ya da ata yadigârı Kıbrıs adasıyla birlikte, burada yaşayan soydaşlarını kaybedecektir.

Adanın Ortadoğu’nun enerji yataklarını kontrol eden stratejik konumu; emperyalist ülkeleri ilgilendiren en önemli şey olup; yıllardan beri ada çevresinde var olduğu iddia edilen zengin petrol-hidrokarbon yataklarının tespiti, işletilmesi de bu ilginin ekonomik odak noktasıdır.

Kıbrıs’ta gelişen bu olaylar üzerine A.B.D, adada BG (Barış Gücü) askerleri bulunduran BM derhal devreye girmiş; Türkiye’ye itidal çağrısında bulunmuşlar, adaya yapacağı askeri bir müdahale sonuçlarının Türkiye için hiç de iyi olmayacağı mesajını vermişlerdir! Ama adanın ve bölgenin kaderini, binlerce kilometre ötede yaşayanların telkinleri, baskıları değil; Kıbrıs’ta kazanılmış hakkını, hukukunu savunmaya kararlı Türkiye belirleyecektir.

Savaşlar, savaşta yaşanan acılar, neredeyse insanlık tarihi kadar eskiye dayanır. İnsanlık âleminin bu yaşlı gezegende yaşadığı binlerce yıllık mazisine bakıldığında; yaradılışın o mucizevi gerçeğinden bugüne iki büyük dünya savaşının yaşanmasına rağmen insanlık, hiçbirinden yeterince ders almamış, alamamıştır.

Hala dünyanın pek çok yerinde ama özellikle de ülkemizin yanı başındaki coğrafyada, Ortadoğu’nun bilinen ülkelerinde, sınırlarımızın hemen dibinde yaşanan savaş denen vahşetin ne olduğunu, insanları nasıl etkilediğini, savaştan kaçarak ülkemize sığınan milyonlarca Suriyeli mültecinin yaşam şartlarına bakarak anlamak mümkündür.

Savaşın getirdiği insanlık dışı trajik görüntüler; yüreklerimizi derinden yaralayan insanlık ayıpları dünyanın gözü önünde yaşanmaktadır. İnsanlık âlemi böylesine bir sürece tanıklık ederken; bu savaş ortamında yaşama tutunmak adına mücadele eden insanlar olduğunu unutmamak gerekir. Kimi insanlar savaş şartlarında birbirlerini acımasızca katlederken, kimi insanlar da insanlık adına gurur veren sıcacık davranışlara imza atabilmektedirler.

‘İnsan-Savaş-Vahşet’ üçgeninde dahi insan kalabilmeyi, insanca davranabilmeyi becerenlerin yaşadığı, yüreklere dokunan öylesine çarpıcı öyküleri var ki! Bu öyküler, nadiren de olsa tanıklık edenler ya da olayların kahramanları tarafından yıllar sonra da olsa anlatılmaktadır.

Şüphesiz savaşın kendisi başlı başına bir olaydır. Savaş denen canavar; insanlık değerlerini acımasızca yok eder, ezip geçer. Ne acıdır ki, savaşı yaratan da, yaşayan da insandır. Ama savaşın içinde ölüm olduğu gibi; aşk da, sevgi de, hasret de, yaşamak arzusu da vardır.

Zaman, tarih sayfalarına not düşen gerçeklerin hafızasıdır. Günü gelir o sayfalar açılır, gerçekler birer, birer söz alır. Öylesine gerçekler vardır ki; tarihe ışık tutacak pek çok olayı da hatırlatır. Hele ki o gerçeklerin her birisi unutmayan yüreklere, beyinlere kazınmışsa… O gerçekler; savaşın tam da ortasında kalan çocukların, kadınların, yaşlıların, emzikli bebeklerin, hamile annelerin hayata tutunabilmek, özgürlüğe kavuşabilmek için verdikleri mücadeleyi anlatıyorsa…

Kıbrıs adasında savaşın karanlık yüzünde özellikle Kıbrıs Türk Halkına yönelik pek çok insanlık ayıpları yaşanmış; tarih sayfalarına bunları yapanların sadece utancı kalmıştır. 20 Temmuz- 16 Ağustos 1974 tarihleri arasında adada yaşanan savaşın tüm acımasız koşullarına rağmen, orada öyle bir gece yaşanmıştır ki, o süreci koynunda barındıran toprak ana bile; ”işte insanlık budur” demiştir.

O gece, savaşın tam da orta yerinde kalanların önünde yürüyebilecekleri iki yol vardır: İlki savaşın tüm acımasızlıklarıyla dolu ölüme giden çıkmaz sokaktır. İkincisi ise; insan olmanın tüm erdemlerini barındıran, hayatın güzellikleriyle dolu özgürce yaşama giden yoldur.

İşte böylesi bir savaş ortamında; Bu iki yolun başlangıcında, hayatla-ölüm arasına sıkışıp kalanlar; bilinmeyen sona doğru adım, adım yaklaşmaktadırlar…

Ama hayat onlara öylesine bir sürpriz yapar ki! Onlar, o gece ölüme giden çıkmaz sokakta son nefeslerini vereceklerini sandıkları anda; kendilerini özgürce yaşayacakları topraklara giden yolda bulur, yaşama yeniden merhaba derler…

Kırk beş yıl önce Kıbrıs’ta o gece yaşananların her anı gerçektir, hepsi insancıl yüreklere dokunuştur. Savaşın tüm acımasızlıklarına, yaşadıkları onca acıya rağmen düşmanına dahi insanca davranmayı başaran Türk askerinin, nesiller boyunca anlatılacak hikâyesidir…

(O GECE isimli romanımın ön sözü olan bu yazım, Kıbrıs’ta yaşanan o insanlık öyküsünün unutulmaması için kaleme alınmıştır.)

 

 

Zoruma Gidiyor (2)

Nitekim ağızlarından çıkardılar sonunda sakladıkları baklayı.

Türkiye’den var utanmadan -bitmez tükenmez- toprak talepleri!

Arkasından gelecek tazminat!

Derken beklenecek durumu düzeltecek tanzimat istekleri!

Kuzum bunların asıl gayeleri; kıran getirmek bu vatana!

Ellerinden gelse, ateşe vermek Türk haneleri!

Çünkü canlarım, kılıç hakkı Anadolu’yu, çok görüyorlar Türklere!

İstiyorlar ki, kalmasın Anadolu’da, bir karış yer, bir tek Türk ferde!

Evet, Ermeni kayıpları için soykırım demek,

Ermenilere soykırım uygulandı demek,

Aklı başında kimsenin kabul edeceği bir şey değil.

O kadar değil ki, bu iftirayı yapanlara, bu ithama kalkışanlara,

Bu yanlışı yerleştirmek isteyenlere;

Her şeyden önce gerçek belgeler izin vermiyor.

Karşı çıkıyor. Onları yalanlıyor.

Bunun içindir ki, sahte belgelere başvuruluyor,

Sahte belgeler ihdas ediliyor, ortaya konuyor! Nitekim sözde soykırım hakkında

Yimialtı bin kitap yazıldı, yazdırıldı. Çoğu uydurma. Mesela:

Arapkir’den İskenderun’a giderken Sivas’a yaklaşıyordum (!)

Denilmesi gibi. Üstelik buna tekniği de âlet ediyorlar.

Gözleri öyle dönmüş ki, sahte belgelerde bilgisizlik kol geziyor.

Belgeyi öncelikle içindeki yanlış ve sahte bilgi yalanlıyor, ele veriyor.

Özellikle foto-montaj usûlüyle aldatma ve yanıltma yolunu seçiyorlar.

Ancak göz ucuyla bakanlar, üstünde dikkatle durmayanlar,

Teğet geçenlerde etkisini gösteriyor.

Gerçekle karşılaşıncaya değin;

İster istemez Ermeni diasporasına âlet oluyor nice dünya insanı.

İşin acı tarafı; kendi ilim adamlarımızdan da -nasılsa- kananlar çıkıyor!

Sahte belgelerin tesirinde kalanlar oluyor! Ve dönüp kendi devletini,

Kendi milletini suçlayanlar; ilim kisvesinde oldukları halde

Bu oyunlara geliyor ve yabancıların ekmeğine yağ sürmüş oluyorlar!

Eğer Osmanlı Devleti, Tehcir Kararı’nı, durup dururken alsaydı,

Hiç yoktan, Ermenileri yerinden yurdundan etseydi;

Belki bir derece suçlamak mümkün olabilirdi.

Fakat yine soykırım yaptı denemezdi. Çünkü ortada,

Ermenileri toptan öldürmek, kasten yok etmek gibi

Bir durum söz konusu değildir.

Belki sadece tedbirsizlik, ancak yeteri kadar

Güvenlik tertibatı almamakla suçlanabilir o kadar.

Kaldı ki, tükenmek üzere bir devlet durumunda olan

Şanlı-mazlum Osmanlı Devleti,

Yine de elinden geleni yapmaya çalışmış.

Asla art niyetli bir davranışın içinde olmamıştır.

Bu, böyle biline dünyaca. Zaten başka türlü düşünemeyiz;

O çok merhametli yegâne / tek insanî

Dünya devleti olan Osmanlı Devleti hakkında.

Olmamış, bu devletin siyasetinde geçit, soykırıma

Yazılıp çizilenler; hem zoruma gidiyor, hem arıma

 

 

Vahideddin Düşündürüyor (2)

Demek ki niyet; âdi, sıradan bir hareketi güzel kılarken;

Gösteriş ve kötü düşünceyle yapılan bir davranış biçimini ise,

İnsanlar tasvip etmez doğru bulmaz.

Demek ki olanlara, söylenenlere, yapılanlara;

Sebepler hesabına bakılırsa cehalettir, bilgisizliktir.

Fakat sebeplerin arkasındaki gerekçeler hesabına bakılırsa;

İşte bu hikmetli bir bakıştır. Doğruyu ve gerçekleri gösteren bir nazardır.

Bir de sanılıyor ki, Vahideddin aklanırsa; Mustafa Kemal Paşa karalanmış olur!

Sanki Mustafa Kemal’i övmek; Vahideddin’i aşağılamaktan geçiyor!

Bir kefeye Vahideddin Han’ı koymuşlar, öteki kefeye Mustafa kemal Paşa’yı.

Birinin övülmesi veya yerilmesi,

Öteki kefeyi hafifletiyor.

Yani Mustafa kemal Paşa lehinde konuşulursa,

Vahideddin aşağılanmış demek oluyor!

Vahideddin lehinde konuşulursa,

Mustafa Kemal Paşa aşağılanmış demek oluyor!

Oysa bir kişinin hatasından dolayı,

Başkası suçlanamayacağı gibi,

Bir kişinin övülmesinden dolayı da,

Başkasının övülmesi veya aşağılanması gerekmez.

Vahideddin’in hain olmaması, M. Kemali küçük düşürmez.

Yaptığı işi hafifletmez. M. Kemal Paşa’nın değerini azaltmaz.

Mes’ele -maalesef- sanki Vahideddini övmek;

Mustafa Kemal’i yermekmiş gibi algılanıyor!

Elmalarla armutlar birbirine karıştırılıyor!

İkisi aynı kefeye konuyor! Birinin varlığını kabul,

Diğerini yok saymayı gerektiriyormuş gibi,

Çok sakat bir hüküm ve yargıya varılıyor!

Nasıl ki bir sözü irdelerken:

Kim söylemiş?

Kime söylemiş?

Nerede söylemiş?

Ne zaman söylemiş?

Niçin ve ne maksatla söylemiş?

Diye çok yönlü düşünmek lâzım.

Aynı şekilde bir hareket ve davranışı da,

Bu eleklerden geçirmeli.

Ancak bütün bunlardan sonra sıra;

Tasvip etmeye veya etmemeye gelmeli.

Hakkında müsbet-menfî bir yargıya

Ancak bu şekilde varmalı.

Velhasıl:

 

Düşündürüyor Vahideddin, yeniden Millî Tarih’e bakışı

Kendisini yeniden ele aldırıyor, olayların akışı

 

İnsan sormadan edemiyor, acaba kimde hak?

Belli etmiyor mu bunu, indiğimiz son durak?

 

 

Doç. Dr. BARIŞ DOSTER Suriye’deki Gelişmeleri Anlattı

‘ABDve İsrail destekli bir kürt devletinin kurulmasını önlemenin yolu,   bu tehdide muhatap olan bölgenin dört ülkesinin, yani Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin işbirliği yapmasından geçer.’

Oğuz Çetinoğlu: Okuyucularımızın hatırlamasına vesile olmak veya konunun uzağında olanları aydınlatmak maksadıyla Suriye’de rol üstlenen aktörler hakkında lütfedeceğiniz bilgilerle röportajımıza başlayabilir miyiz?

Doç. Dr. Barış Doster: Esad Rejimi, kendince çok haklı, doğru, meşru biçimde ülkesinin bağımsızlığı, bütünlüğü ve egemenliğini savunuyor. Ülkesini bölmek isteyenlere karşı, Rusya ve İran’ın desteğiyle mücadele ediyor. Rusya ve İran’ı, Suriye’ye, rejime destek vermeleri için davet eden de Esad. Adını, Suriye Milli Ordusu olarak değiştiren Özgür Suriye Ordusu, Türkiye’nin de desteğiyle, Şam’daki Baas Rejimi’ne karşı mücadele ediyor. PYD – YPG, PKK terör örgütünün Suriye uzantısı. ABD emperyalizminin maşası. ABD ve AB’nin desteğiyle, öncelikle Suriye içinde özerk veya federal bir yapıya geçmek, sonra Irak’ın kuzeyiyle birleşmek, devamında da 4 bölge ülkesinin (Irak, Suriye, İran, Türkiye) bölünmesiyle, ABD ve İsrail güdümünde, Akdeniz’e kıyısı olan bir Kürt devleti kurmak için mücadele ediyor. Rusya ve İran, Şam’daki rejimi destekliyorlar. Türkiye, Suriye’nin toprak bütünlüğü, bağımsızlığı ve egemenliğini savunuyor. Bu bağlamda Astana sürecinin Rusya ve İran’la birlikte bir bileşeni, fakat Rusya ve İran’dan farklı olarak Esad rejimine karşı çıkıyor. ABD ise Esad’ı devirmek ve Suriye’yi bölmek istiyor.

Çetinoğlu: 15 Mart 2011 tarihinde başlatılan Suriye’deki karışıklıkların ilk döneminde Türkiye açısından yapılması gereken en doğru hareket sizce nasıl olmalıydı?

Doç. Doster: Türkiye, Esad’a İhvan (Müslüman Kardeşler) mensubu isimleri bakanlar kuruluna al, Batı ile uzlaş demek yerine, yani bir komşu ülkenin içişlerine karışmak yerine, Suriye’nin kendi gücü, olanakları, devlet kapasitesine koşut olarak, kendi evinin içinde huzuru sağlamasına destek vermeliydi. Bunun tam tersini yaptı. Suriye liderine “dostum, kardeşim” diyen, Suriye lideri ve ailesiyle birlikte tatil yapan, Suriye ile birlikte ortak bakanlar kurulu düzenleyen Türkiye gitti, yerine “halkına zulmeden katil Esed” diyen, birkaç hafta içinde Şam’da Cuma namazı kılmaktan bahseden bir Türkiye geldi. 911 kilometre ortak sınıra sahip olduğumuz bir ülkedeki kargaşanın, sadece dış politika açısından değil, toplumsal, kültürel, ekonomik olarak da bizi çok fazla etkileyeceğini göremedi Türkiye. Sonuç ortada.

Çetinoğlu: İç savaş sebebiyle 5 milyona yakın Suriyeli Türkiye’ye geldi. Onların beslenmesi, barınması dahilî ihtiyaçlarını üstlendik. Türk’e yakışan insanî, doğru bir hareketti. Onlara mülteci – sığınmacı – göçmen sıfatı uygun görüldü. Milletlerarası hukuku göre doğru bir isimlendirme midir?

Doç. Doster: Hayır değildir. Suriyeliler, ülkemizde geçici koruma statüsü altındaki sığınmacılardır. Mülteci veya göçmen demek hukuken yanlıştır. Mülteci denilirse, onlara karşı Türkiye’nin çok daha kapsamlı ve kalıcı hukuki yükümlülükleri doğar.

Çetinoğlu: Esad rejimi, Fırat’ın doğusundan çekildi. Bu çekilme, orada PYD-YPG terör örgütünün işine yaradı. Orada, bir korsan devletin temeli atıldı. ‘Esad’ın çekilmesi korsan devletin kuruluşuna imkân sağlamak içindi‘ denilebilir mi?

Doç. Doster: Esad rejiminin gücü sınırlı. Aynı anda birden fazla cephede çok sayıda güçle mücadele etme kabiliyet ve kapasitesi yok. O nedenle bir öncelik sıralaması yapıyor. Gücünü tartıyor. Karşıtları, muhalifleri arasındaki çatlakları büyütmeye çabalıyor. Asıl büyük düşman olarak gördüğü ABD’nin elinden, PKK – PYD – YPG terör örgütü kartını almanın kolay olmadığının Şam da, onu destekleyen Moskova ve Tahran da farkında. O nedenle bir yandan Şam ile Ankara arasında, Türk yetkililerin de son dönemlerde belirttiği gibi temaslar var, bir yandan Astana süreci ilerliyor, bir yandan anayasa yapım süreci ilerliyor, bir yandan da PKK – PYD – YPG terör örgütüyle kimi taktik görüşmeler, anlaşmalar yapıyor.

Çetinoğlu: Türkiye’de çoğunluk, Barış Pınarı Harekâtı’a katılan Mehmetçiğin zafer kazanması için dua ediyor. Milletimize yakışan da budur. Fakat harekât kararının doğru bir tercih olup olmadığı hususunda farklı görüşler var. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Doç. Doster: Harekât doğru, haklı ve meşrudur. Türkiye’nin Suriye politikasında başından beri yaptığı yanlışlar olmasaydı, Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekâtlarının askeri başarısı, siyasi alanda da daha fazla sonuç verirdi. Sınırın ötesinde batı emperyalizminin desteğini almış, ülkemizi ve diğer bölge ülkelerini bölmeye çalışan bir terör örgütü var ise buna kayıtsız kalmak mümkün değildir.

Çetinoğlu: Türk Ordusu, Fırat’ın doğusunda ne kadar kalırsa orada bir Kürt devleti kurulması imkânı tamamen bertaraf edilebilir?

Doç. Doster: Üzülerek ifâde edilmeli ki çok zordur fakat imkânsız değildir. Türkiye, ne yapıp edip engellemelidir. ABD ve İsrail destekli bir Kürt devletinin kurulmasını önlemenin yolu, bu tehdide muhatap olan 4 bölge ülkesinin, yani Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin işbirliği yapmasından geçer. Kaldı ki bir başka ülkenin toprağında uzun süre kalmak, hem siyasi açıdan Türkiye’nin Arap dünyasında, komşu ülkelerde, Batıda işgalci bir ülke olarak algılanmasına, gösterilmesine neden olur hem de iktisadi ve askeri açıdan yorucu, yıpratıcı bir eylemdir. Sürdürülebilir olmaktan da uzaktır.

Çetinoğlu:Barış Pınarı Harekâtının 10. Gününde, operasyona 120 saat ara verilmesinden sonraki durumu değerlendirir misiniz?

Doç. Doster: ABD Başkanı Trump’ın 9 Ekim tarihli o kaba, küstah ve milli gururumuzu inciten mektubu, ardından ABD heyetinin Ankara’ya gelişi ve yaptığı baskılar sonrasında, harekâta ara verildi.

Çetinoğlu: Bu röportajı yaptığımız 22.10.2019 tarihi itibariyle gelinen noktada Türkiye’nin kazançlarını ve zararlarını T cetvelinin sağına ve sonuna alt alta sıralayabilir misiniz?

Doç. Doster: Türkiye, er ya da geç, Şam rejimi ile doğrudan görüşmediği sürece, Şam ile görüşmek için Moskova ve Tahran’ı aracı kıldığı sürece, kazanımları geçici, taktik düzeyde kalacaktır. Kalıcı kazanım elde edemez. Dahası Türkiye, Suriye’de PKK – PYD – YPG terör örgütünden öte, asıl onun arkasındaki güç olan ABD ve Avrupa emperyalizmiyle mücadele ettiğini görmek, bilmek, kavramak zorundadır.

Çetinoğlu: Suriye meselesine müdahil olan ülkelerden kazançlı çıkanlar için (kazançlarının önemine göre) nasıl bir sıralama yapılabilir?

Doç. Doster: En kazançlı çıkan İsrail’dir. Çünkü Müslüman ülkelerin, Arap ülkelerinin birbirini yemesi, İsrail’le en fazla mücadele eden ülkeler olan Suriye’nin harap olması, İran’ın ise kuşatılması, İsrail’in işine gelir. ABD de, kazançlıdır. Çünkü Irak’tan sonra, Suriye’de de ABD askeri vardır artık. Rusya, Suriye üzerinde zaten uzun yıllardır varolan nüfuzunu daha da artırmıştır.  İran ise her ne kadar ABD tarafından daha fazla sıkıştırılsa, kuşatılsa da, Suriye üzerindeki etkisini daha da artıran bir diğer ülkedir, Rusya’dan sonra.

Çetinoğlu: Zararlı çıkanlar kimlerdir?

Doç. Doster: Zararlı çıkan ülkelerin başında Türkiye var. Hem yaklaşık 5 milyon Suriyeli ülkemize gelmiştir hem bunlar için 40 milyar dolar harcanmıştır hem de ülkemizin güvenliği ciddi zarar görmüştür. Türkiye’den başka Lübnan ve Ürdün de çok ağır bir sığınmacı yüküyle karşı karşıya kalmıştır.

Çetinoğlu: ABD’nin Suriye’den çekileceğine inanılabilir mi?

Doç. Doster: ABD’nin görünür gelecekte Suriye’den çıkması olası görünmüyor. Afganistan ve Irak’tan çekilmediği gibi, Suriye’den de çekilmeyecektir. Kalmak için her türlü bahaneyi öne sürecektir. Nitekim yine bir ABD yapımı olan IŞİD terör örgütünün varlığı, ABD’nin Irak ve Suriye’de kalmak için kullandığı elindeki en önemli gerekçedir.

Çetinoğlu: Çekilse bile PYD ve YPG’ye desteğinin devam edip etmeyeceği hususundaki kanaatiniz nedir?

Doç. Doster: ABD; PKK – PYD – YPG terör örgütüne yıllardır yatırım yapıyor. Destek veriyor. Eğitip, donatıyor. 50 bin tır dolusu silah, 3 bin hava kargo uçağı dolusu mühimmat verdiği, “kara gücüm” dediği bir terör örgütü bu. O nedenle desteğini önümüzdeki yıllarda da sürdürecektir.

Çetinoğlu: 2011 yılında müttefikimiz olan ABD ile şimdi hangi sebeplerle karşı karşıya geldik?

Doç. Doster: ABD, gerçekte bizim asla müttefikimiz olmadı. Kafasındaki Kürt devleti planı 1960’lara kadar uzanır. Irak ve Suriye’de yaptıkları ortada. Son yıllarda kamuoyu bunu çok daha açık şekilde görmeye başladı. Irak ve Suriye’nin bölünmesinin, kaçınılmaz olarak İran ve Türkiye’nin de bölünme sürecini beraberinde getireceğini anladı Türkiye, geç de olsa.

Çetinoğlu: ABD’ye güvenilemeyeceği biliniyordu. Trump bilinenleri pekiştirdi. Putin’e güvenilebilir mi?

Doç. Doster: Hiçbir büyük devlete, emperyalist devlete, süper güce güven olmaz. Ülkeler arasında dostluk ilişkisi değil, çıkar ilişkisi olur.

Çetinoğlu: Yakın ve uzak gelecekte ne gibi gelişmeler olacağı hususundaki tahminlerinizi; iyimser ve kötümser taraflarıyla, fütürolojik bir tablo hazırlar mısınız?

Doç. Dr. Yakın geleceğe ilişkin iyimser değilim, karamsarım. Orta ve uzun vadede ise gidişatı Türkiye başta olmak üzere bölge ülkelerinin mücadelesi, bölge merkezli bir dış politikayı izleme becerisi, ekonomilerini geliştirme kabiliyeti belirler.

Çetinoğlu: Tarih boyunca, Ortadoğu’ya dışarıdan gelen Osmanlı, İngiliz ve Fransız…  bütün güçler sonunda fiilen çekilmek mecburiyetinde kaldılar. Tarih tekerrür edecek mi?

Doç. Doster: Büyük güçler, görünürde çekilseler bile, gerçekte bu bölgeden hiç çekilmemiştir. Takım çantalarında çok ve çeşitli araçlar vardır. Güdümlerine aldıkları Arap şeyhler, aşiretler, kabileler, rejimler, terör örgütleri, ayrıca bölgenin enerji kaynakları üzerindeki etkileri dikkate alındığında, şu görülür. İslam dünyası, Arap alemi, Ortadoğu ülkeleri eğer akıllarını başlarına almazlar ise birbirleri arasındaki kavgadan, Batının silah, enerji şirketleri başta olmak üzere, büyük tekelleri, çokuluslu şirketleri kazançlı çıkar.

Çetinoğlu: Kendisinden ‘Kürt General Mazlum‘ olarak söz edilen şahıs hakkında bilgi verir misiniz?

Doç. Doster: ABD emperyalizminin güdümündeki PKK – PYD – YPG terör örgütü mensubu bir teröristtir. Ona general diyen de ABD Başkanı Donald Trump’tır.

Çetinoğlu: Trump’un tehditleri hakkında neler söylemek istersiniz?

Doç. Doster: Türkiye açısından gurur kırıcıdır. Kabul edilemez. Dahası, ABD’nin Türkiye’nin siyaseti, dış politikası, ekonomisi, bürokrasisi, ordusu üzerindeki etkisini göstermesi açısından da acıdır.

Çetinoğlu: Barış Pınarı Harekâtı’nın hedefi 444 km. uzunluğunda, 32 km. derinliğinde bir güvenli bölge oluşturmaktı. 120 saatlik aradan sonra Rusya ve ABD ile yapılan mutabakatta, kontrolümüzdeki alan, 120 X 32 km. olarak belirlendi.

Bu durumu Türkiye’nin güvenliği açısından tatminkâr buluyor musunuz?

Doç. Doster: Türkiye açısından önce ABD ile imzalanan 13 maddelik mutabakat, ardından Rusya ile imzalanan 10 maddelik mutabakat, önemli kazanımlar içermektedir. Ne var ki her iki büyük devlet de, PKK- PYD- YPG terör örgütünü, farklı gerekçelerle, farklı araç ve yöntemlerle koruduğundan, terör örgütünü tamamen etkisiz kılmak mümkün olmamıştır. ABD ve Rusya himayesinde terör örgütü, güvenli bölgenin altına, güneye çekilmiştir.

Çetinoğlu: (444-120)=324 X 32 km’lik alan Rusya’ ile Suriye sorumluluğunda olacak. Söz konusu ülkeler sorumluluklarını Türkiye lehine sonuçlar verecek şekilde yerine getirirler mi?

Doç. Doster: ABD ve Rusya, büyük devletlere, emperyalist karakteri olan devletlere tam olarak güvenmek doğru olmaz. Malum, Rusya, PKK terör örgütünü, terör örgütü olarak tanımıyor. Onun Moskova’da ofis açmasına izin verdi. O nedenle Türkiye’nin sürekli uyanık, sürekli teyakkuzda olması gerekir.

Çetinoğlu: ABD, bölgede bir Kürt devleti kurmak / kurdurmak düşüncesinden vazgeçer mi?

Doç. Doster: ABD, bölgede dört bölge ülkesini (Irak, Suriye, İran ve Türkiye) bölmek suretiyle, Akdeniz’e kıyısı olan ve ABD – İsrail güdümünde, himayesinde bulunan bir Kürt devleti kurma projesinden asla vazgeçmez.

Türkiye’nin ABD’nin bu emperyalist projesini önlemesi için yapması gereken, Atatürk’ün bölge merkezli dış politikasını izlemek, ABD kaynaklı tehditle boğuşan bölge ülkelerinin işbirliğini geliştirmesine öncülük etmek ve ekonomik, teknolojik anlamda güçlenerek, Batıya olan bağımlılığı ortadan kaldırmaktır.

 

Doç. Dr. BARIŞ DOSTER (Siyaset Bilimci – Yazar)

Kars’ta doğdu (1973). Kars Gazi İlkokulu’nu (1983), Kadıköy Anadolu Lisesi’ni (1990), İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi (1994). İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde, Türk siyasal yaşamı üzerine yazdığı tezle yüksek lisans, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nda izlediği dış politikayı incelediği çalışmayla doktora yaptı. 2011’de siyasi tarih alanında doçent oldu.

Üniversite yıllarında gazeteciliğe başladı. Devinim ve Nokta dergilerinde, Cumhuriyet gazetesinde 15 yıl çalıştı. Türk siyasal yaşamı, Türk dış politikası, uluslararası ilişkiler konularında çok sayıda haber, söyleşi, yazı dizisi hazırladı. Çeşitli dergi ve kitaplarda makaleleri yayınlandı. Üniversitelerde, askerlik görevini yaptığı Kara Harp Okulu’nda, Harp Akademileri Komutanlığı Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nde Uluslararası İlişkiler, Türk Devrim Tarihi, Türk Dış Politikası, Siyaset Bilimi, Güvenlik Stratejileri, Bölgesel Bazlı Devletler Analizi, Diplomasi, Türkiye’nin Toplumsal Yapısı dersleri verdi.

2014’te ABD’de Oklahoma Üniversitesi’nde bir yıl, 2015’te Avustralya’da Sydney’de Macquarie Üniversitesi’nde iki dönem, 2016’da Çin’de Şanghay’da Tongji Üniversitesi’nde bir dönem misafir öğretim üyesi olarak Türk Dış Politikası, Ortadoğu ve Avrasya üzerine dersler verdi. Marmara Üniversitesi’nde öğretim üyesidir. Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarıdır.

Eserleri:

Atatürk, Türk Dünyası ve Mazlum Milletler, İstanbul, 2004.

Kuşatma Altındaki Türkiye,İstanbul, 2007.

Türkiye ve Karanlık Savaş,İstanbul, 2008.

Orhan Koloğlu Kitabı: Bilimselden Medyatik’e Tarih, İstanbul, 2009.

Müfid Ekdal Kitabı: Tanıdığım İnsanlar, Yaşadığım Olaylar, İstanbul, 2009.

Şu İngilizler Canımı Çok Sıkıyor, (Murat Çulcu, Orhan Koloğlu, Taylan Sorgun, Bingür Sönmez’le birlikte), İstanbul, 2009. 

Soros, CFR ve Arap Ayaklanması, (Orhan Koloğlu, Mehmet Ali Güller, Haluk Hepkon’la birlikte), İstanbul, 2011.

Emperyalizm ve Türkiye (derleme), İstanbul, 2014.

Sopanın Ucundaki Müttefik, İstanbul, 2016.

Azizim! Türkiye Kime Kalacak Dersin! İstanbul, 2017.

Yönünü Arayan Türkiye, İstanbul, 2017.