22.9 C
Kocaeli
Salı, Haziran 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 529

İYİ Parti GİK Seçimi Hakkında

0

Aslında İYİ Parti GİK seçimi hakkında hiçbir şey yazmayı düşünmüyordum. Çünkü her ne kadar geçtiğimiz yılbaşından hemen sonra üyeliğinden istifa etmiş de olsam hala devam eden duygusal bağlarımdan dolayı İYİ Parti hakkında “ulu orta” olumsuz yorumlar yazmak istemiyorum. Ancak, GİK seçimlerinde adeta bir demokrasi rüzgârı estiği yönünde bir hava estirildiği için bu yazıyı yazmak boynumun borcu oldu. Amacım İYİ Parti’yi eleştirmek değil, sadece gerçek demokrasinin ne olduğunu ve gerçek anlamda demokrasi rüzgârının esmesi için neler yapılması gerektiğini anlatmaktan ibarettir. Eleştirilerim ve çözüm önerilerim İYİ Parti’nin şahsında Türkiye’de faaliyet gösteren bütün siyasi partilere yöneliktir.

 

Siyasi Parti Üyeleri Ne İşe Yarar?

 

Evvela, delege sisteminin olduğu yerde demokrasi rüzgârı esemez. Siyasi partilerin her şeyden önce üyelerinin sadece bir sayısal çoğunluk olmadıklarını ve parti yönetiminde söz hakları bulunduğunu, bu söz hakkını da genel merkez yönetimini belirleyen seçimlerde oy kullanarak yerine getirebileceklerini kabul etmeleri lazım.

İngiltere’de Boris Johnson’un Muhafazakâr Parti’nin genel başkanlığına seçildiği olağan üstü genel kurulda 160 bin “ÜYE” oy kullandı. Dikkat edin “DELEGE” değil, “ÜYE”!!

Üye kayıt kampanyası yapan siyasi partilerin kulakları çınlasın. Sadece “çarşaf listeyle” demokrat olunmuyor. Demokrasi bambaşka bir şey.

Türkiye’de faaliyet gösteren bütün siyasi partiler, üyelerini sadece sayısal çoğunluktan ibaret görürler. Siyasi parti üyelerinin, parti üst yönetimlerini hatta üst yönetimleri bir kenara bırakın partilerinin il yönetimlerini seçmede bile söz hakları yoktur.

Siyasi parti üyelerinin genel seçimlerde kendi partilerinin milletvekili adaylarını belirleme gibi bir “lüksleri” asla yoktur. Aynı şekilde yerel seçimlerde de belediye başkan ve belediye meclis üyesi adaylarını belirleme gibi bir “lüksleri” de yoktur! Durum böyle olunca siyasi parti üyesi ile herhangi bir siyasi partiye üye olmayan herhangi bir seçmen arasında hiçbir fark kalmamaktadır.

Hâlbuki İYİ Parti’nin tüzüğünde ön seçimlere yer verilmiş ve gerek genel gerekse yerel seçimlerde ön seçim yapılacağı yani parti üyelerine kendi adaylarını belirleme hakkı tanınacağı ifade edilmiştir. Ancak bu önseçim meselesi şimdiye kadar gerçekleştirilen seçimlerde uygulanmadığı gibi “temayül yoklamasına” bile başvurulmamıştır.

O zaman ister istemez şu soruyu soruyoruz. Bu siyasi parti üyeliği ne işe yarar?

 

GİK Adayı Olmak İçin Neden Belli Sayıda Delegenin İmzasını Almak Gerekiyor?

 

İYİ Parti GİK seçimlerinde göze çarpan diğer antidemokratik uygulama ise GİK adayı olabilmek için ya delege olmanız gerekiyor ya da delege değilseniz belli sayıda delegenin imza vererek sizi aday göstermesi gerekiyor. Parti üyelerinin GİK adaylığının bu şekilde zorlaştırılması demokratik asla demokratik uygulama değil. Dolayısıyla daha aday belirleme aşamasında bile demokrasinin en ufak bir esintisi görünmüyor.

 

Katranı ezsek de olmuyor şeker…

 

İYİ Parti GİK toplantısından önce delegelerin cep telefonlarına “110’uncu sıra ile 150’nci sıra arasındaki adaylar için oy kullanılması” yönünde mesaj gittiği ve yine oy pusulasında adayların sıralamasının da buna göre yapıldığı görünüyor. Bu şekilde bir sıralama yapılması ve delegenin belli bir sıra grubu içerisindeki adaylara oy vermeleri yönünde telkin edilmeleri de çarşaf liste sisteminin fiilen uygulanmaması, tam tersine fiilen blok listenin oylanması sonuçlarını doğurduğundan demokratik teamüllere aykırı bir durum meydana gelmiştir.

Sonuç olarak İYİ Parti GİK seçimlerine bırakın demokrasi rüzgârını, demokrasinin hafif bir esintisi bile uğramamıştır. Ne diyebiliriz ki, katranı ezsek de olmuyor şeker…

 

 

Daha İyileri Olmak Zorunda!

0

Hayatımıza şekil veren dönemeçler vardır, bu dönemeçlerde direksiyonu kırmaya karar verdiğimiz kavşak hangi diyara varacağımızı ve nasıl varacağımızı belirler. İşte son günlerde böyle bir kararı vermekle meşguldüm. Malumunuz üniversite sınavına bu sene girdim, tercihlerimi yapma vakti gelmişti. Bazı konularda haddinden fazla detaycı olabiliyorum bu kararı verirken de çok titizlendim. Bu yüzden yazılarıma 12 günlük kısa bir mola vermem gerekti. Tercihlerimi yaptım, yeniden karşınızdayım…

Tabii bu 12 günde kafamı tercihlere versem de hayat akıp gitmeye devam etti. Dört gözle beklediğimiz İYİ Parti 4. Olağanüstü Kurultayı gerçekleşti mesela. Kentimde kurucu üyelerinden olduğum ve Kocaeli’de bu zamana kadar oluşmuş tüm gençlik kolları il yönetimlerinde görev aldığım, şimdi de gençlik kolları il başkan yardımcılığını yürüttüğüm partim için bu kurultayı imtihan olarak değerlendiriyordum.

Malumunuz ilk günden beri İYİ Parti’nin hedeflerinin başında Türkiye’de mumla aranan özgürlük ortamının yeniden hakim kılmak vardı. Vardı ama İYİ Parti teşkilatlanmaya, partinin işleyişini sağlıklı hale getirmeye zaman bulamadan kendisini seçimlerin içinde buldu. Kurulduktan 5 ay sonra gelen genel seçim kararı, genel seçimden hemen 6 ay sonra gelen mahalli idareler seçimleri derken teşkilat mensupları sudan çıkmış balığa döndüler. Tabii bu cendere döneminde uzun uzun istişareler yapılabilecek bir ortamdan bahsetmek mümkün değildi. Bu yüzden genel merkezden gelen keskin atamaları gördük, bu yüzden genel başkan tarafından yazılan milletvekili listelerini, genel idare kurulu listelerini gördük.

Millet İttifakı çatısı altında CHP’yle beraber son seçimin galip partilerinden sayılsak da ben seçimden sonra konuştuğum her yerde partide değişikliğin elzem olduğunu dile getirdim. Partide acilen kongreler döneminin başlaması gerektiğini, çarşaf liste usulüne göre de yeni bir genel idare kurulu oluşturulması gerektiğini ifade ettim. Ettim çünkü seçim dönemlerinde enerjiyi kaybetmemek ve bölünmelerden uzak durmak için askıya alınması mecbur kalınan parti içi demokrasi ilkesini vakit kaybetmeden uygulamaya geçirmemiz gerekiyordu. Yoksa delege imzasından kaçanlardan, tek bir makamla memleketi yönetmek isteyenlerden pek farkımız kalmayacaktı. Yoksa ‘‘az olsun ama bizim olsun” mantığından sıyrılamayacaktık.

Parti içi demokrasi konusunda kaygılarım artmaya başlarken, genel idare kurulu seçiminin çarşaf liste usulüyle yapılmasına karar verildi. Bu karar benim ve binlerce partilinin yüreğine su serpti. Bu olgunluğu gösteren genel başkanımıza, genel başkan yardımcılarımıza ve önceki dönem genel idare kurulumuza teşekkür ediyorum. İYİ Parti’nin 4.Olağanüstü Kurultayı son yıllarda siyasetimizde sık görmediğimiz demokratik olgunlukla gerçekleşti. Yüzlerce isim GİK üyeliğine aday oldu ve bu hizmet yarışında delegelerimizin oylarıyla GİK’in 50 üyesi seçilmiş oldu. Kurultayımız mevcut siyasi konjonktürde yapılan en demokratik kurultaylardan biri oldu. Delegelere genel merkez yönetimini doğrudan şekillendirme hakkı tanındı. Bazı aksaklıklar olsa da 2 senedir blok listeyle GİK belirlemiş partimizde parti içi demokrasi konusunda bir milat yaşandı. Bu kurultay İYİ Parti’nin demokratikleşerek yürüyeceğini gösterdi ve köprünün başını tuttu. Daha iyileri olacak, olmalı, olmak zorunda!

Daha iyileri olmak zorunda çünkü İYİ Parti her bireyin kendisine ait değerler bulabileceği merkez hat olmak için yola çıktı. Olmak zorunda çünkü İYİ Parti kafalara vura vura yönetmeye kalkanlara inat, işlerin istişare ederek, yetkiyi paylaşarak yapılabileceğini göstermek için yola çıktı. Olmak zorunda çünkü İYİ Parti liyakati çamurlu yollara paspas edenlere inat, liyakatten asla taviz vermemek için yola çıktı. Olmak zorunda çünkü İYİ Parti özgür yarınları inşa etmek için, özgürlüğü geri getirmek için yola çıktı. Olmak zorunda çünkü İYİ Parti yepyeni bir anlayışı siyasetimize kazandırmak için yola çıktı, eskimiş siyaseti yeni bir çatı altında sürdürmek için değil.

Daha iyileri olacak, olmalı, olmak zorunda!

 

 

KKTC Cumhurbaşkanından Ters Köşe!

Geçtiğimiz yıl Rum tarafının uzlaşmaz tutumu nedeniyle sona eren Kıbrıs müzakerelerinin yeniden başlayabilmesi için her iki tarafı temsil eden liderler 09 Ağustos 2019 Cuma günü yeniden bir araya gelecek. Ancak bu ikili görüşme öncesinde KKTC Cumhurbaşkanı S. Akıncı, Rum resmi haber ajansı CNA’ya yapmış olduğu açıklamalarıyla; KKTC’de göreve yeni gelen hükümete adeta ters köşe yapmıştır!

Çünkü Sn. Akıncı Rum basınına vermiş olduğu demeçte:

Adada müzakerelerin yeniden başlayabilmesi için Rum tarafının durdurmasını şart koştuğu Doğu Akdeniz’de Türkiye ve KKTC’ye ait münhasır ekonomik bölgelerde Türkiye’nin yapmış olduğu sondaj çalışmalarına ”moratoryum” (bir süreliğine erteleme) uygulanmasını, ayrıca 45 yıl sonra Maraş’ın açılması yönünde adım atan, envanter çalışmalarını başlatan yeni hükümetin, bu konuyla ilgili BM kararları çerçevesinde davranması yönünde görüş bildirmiştir…

Ama buna karşılık, Sn. Akıncı’nın ortaya atmış olduğu bu fikirleri  ”hükümet olarak asla kabul etmeyiz” diyen KKTC Hükümeti Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Sn. Kudret Özersay’dan da uyarıcı bir yanıt gelmiştir.

Aslında göreve geldiği günden beri taraflar arası müzakerelerde:

.  Rum tarafının yıllardan beri adada istemediği Türkiye’nin garantörlüğünü,

. Türk askerinin adadaki varlığını,

. Toprak paylaşımı gibi çok önemli konuları dahi sanki halkının onayı varmış gibi görüşme masasına taşıyan,

. Adadaki çözümün ancak ”Birleşik Kıbrıs ” çatısında olabileceğini, federasyondan başka hiçbir çözümün kalıcı olamayacağını, hele ki ”İki ayrı devletli çözümün halkı aldatmak olduğunu” ifade eden Sn. Akıncı’nın:

9 Ağustos öncesinde Rum basınına yapmış olduğu açıklamaların, Kıbrıs’ta ve Doğu Akdeniz’de yaşanan gerçeklerle hiçbir şekilde örtüşmediği çok açıktır.

KKTC’de Cumhurbaşkanı ile yeni kurulan hükümet arasındaki bu görüş ayrılığı ilk kez yaşanmamaktadır! Kaldı ki, daha önceki hükümetler döneminde de müzakerelerin konu başlıklarında Cumhurbaşkanı ile Hükümet arasında görüş ayrılıkları olmuştur.

Ancak bu dönemde böylesine hayati öneme haiz konular gündemde, Doğu Akdeniz’de giderek tırmanan kritik bir süreç yaşanırken; müzakerelere kaldığı yerden başlayalım ama bu başlangıç, Rum tarafının isteklerine uygun olsun demek ne kadar doğrudur?

KKTC’de gerek Cumhurbaşkanlığı, gerekse Hükümet kanadının çözüm sürecinde uyum içinde çalışması, hele ki böylesine önemli konularda aynı doğruları savunması önemli değil midir?

Sn. Akıncı; Rum basınına yapmış olduğu açıklamalarıyla ortaya koyduğu fikirlerden Maraş’ın açılmasının ancak BM tavsiye kararına uyulması ile mümkün olabileceğinin Rum tarafının görüşleriyle tıpa tıp aynı olduğunu, Doğu Akdeniz’deki sondaj çalışmalarında ”moratoryum” ilanını gündeme getiren Sn. Akıncı, bugüne değin bölge ve bölge dışındaki ülkelerle enerji anlaşmaları yapan Rum tarafının; Türkiye sondaj çalışmalarını durdurur ise müzakereler başlayabilir görüşünde olduğunu bilmemekte midir?

KKTC Cumhurbaşkanının 09 Ağustos 2019 Cuma günü Rum lideri Anastasiadis’le yapacağı görüşme öncesinde ortaya koyduğu fikirler, KKTC Hükümeti için tam bir ters köşe olmuş, her iki makam arasında derin bir görüş ayrılığı olduğunu da ortaya koymuştur!

İşte tam da bu noktada KKTC hükümetinin yapması gereken şey, referanduma giderek Kıbrıs Türk Halkının görüşüne başvurmaktır.

Bu referandumda;  yıllardan beri taraflar arasında süregelen müzakerelerin devam edip etmemesini, Rumlarla bir arada yaşanıp yaşanamayacağını, Maraş bölgesinin geleceğinin BM tavsiye kararına göre mi, yoksa KKTC Hükümetinin alacağı karara göre mi açılması gerektiğini, Doğu Akdeniz’de KKTC adına sondaj çalışmaları yapan Türkiye’nin bu çalışmalara devam edip etmeyeceğinin Kıbrıs Türk Halkına sorulması en doğru olanıdır.

Adada yaşanan bu yeni gelişmeler ışığında Türkiye’nin ortaya koyacağı tavır, Doğu Akdeniz’deki sondaj çalışmalarının müzakereler sürecine etki edip etmediği yönünde yapacağı açıklamalar, Maraş konusundaki görüşleri, Kıbrıs konusunun geleceği açısından önemlidir.

Ancak unutulmasın ki, Kıbrıs adasında ve Doğu Akdeniz’de Türk Milletinin ve Kıbrıs Türk Halkının bölgesel, yasal hak ve menfaatlerinin korunup kollanması çok daha önemlidir.

 

 

İYİ Parti’nin Demokrasi Sınavı

İYİ Parti’nin 4. Olağanüstü Kurultayında, yepyeni bir demokrasi penceresi açılması söz konusu idi.

Genel Başkan Meral Akşener kurultayda Genel İdare Kurulu üyelerinin seçiminde çarşaf liste uygulamasının yapılmasını istedi.

Akşener, parti içi demokrasi konusundaki samimiyetini, hiçbir şekilde kendisi blok veya anahtar liste çıkarma yetkisini kullanmayacağını vurgulayarak ifade etti.

“Tanıştırayım bunun adı Demokrasi”, “Artık irade delegenin” dedi. “Han sustu, töre konuşsun” diyerek, “başkan sustu, hukuk konuşsun” mesajını verdi.

Bir önceki yazımda şöyle demiştim:

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener bu hamlesiyle “doğru işi yaptı.” Çoğu partilinin endişe ile beklediği kurultayın bir şölen havasında geçmesinin yolunu açtı.

İşi doğru yapmak (düzgün bir kurultay yapmak) “yöneticilik” özelliğidir.

Doğru işi yapmak (Kurultayın partinin gelişmesine hizmet edecek şekilde yapılması) bir “liderlik” vasfıdır.

Evet kurultay için doğru karar verilmişti. Partinin gelişmesine, birlik beraberliğine katkı verebilecek, Türkiye’de diğer partilere de emsal gösterilebilecek bir cesur karar alındı.

Fakat uygulama aşamasında görevi “işi doğru yapmak” olan yöneticiler görevlerini iyi ve doğru yapmadılar.

Şölen havasında başlayan kurultay çoğunluğun hayal kırıklığıyla sonuçlandı.

********************************

Hukuka Karşı Hile

İYİ Parti Tüzüğüne göre, adaylık listesi başvuru sırasına göre yapılabiliyordu. Bu usulün kargaşa yaratabileceği görüldüğünden, içinde hukukçuların da olduğu, yaklaşık 30 kişi bir önerge verdi. Aday isimlerinin harf sırasına göre ve kurayla çekilecek harften başlamak üzere sıralanmasını istedi.

Hukukçu olmayan Divan Başkanı Müsavat Dervişoğlu “bu teklif tüzüğün 42. Maddesine aykırıdır, sıralamanın başvuru sırasına göre olması gerekir” diyerek oylattırmadı.

İlk önce kadın adayların başvurusu alındı. 80 civarında kadın adaydan sonra başvuruda bulunan ilk on kişiden biri de bendim. Ama liste açıklandığında gördüm ki benim sıram 191 olmuş.

Sonra bir rivayet dilden dile dolaşmaya başladı. Partinin Teşkilatlardan sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Koray Aydın ile başlayan 110. Sıradan 150. Sıraya kadar olan kısım bir anahtar liste olarak hazırlanmış. Belirli kişilerin telefonlarına gelen mesajlarda da bu aradaki adayların işaretlenmesi talimatı verilmiş.

Talimata uyan delegelerin 240 kişilik listeden, bu aradakileri tercih ederek oy kullanması sonucu çarşafın içine gizlenmiş anahtar listedeki 42 kişinin tamamı GİK üyesi olarak seçildi.

Elbette seçilenlerin çoğu parti için önemli kişilerdi. Listenin önemli bir kısmı dürüst ve usule uygun bir seçimle de kazanabilirdi. Ama böylesine hukuku zorlayarak yapılan “kurnazlık” eseri seçilmeleri onlar için de bir leke oluşturdu.

En önemlisi Genel Başkanın yaratmaya çalıştığı demokrasi rüzgârını kesti.

“Bu operasyon Genel Başkanın bilgisi ve izni olmadan yapılamaz” diye düşünenler var.

“Genel Başkana rağmen yapılmışsa bu bir liderlik zafiyetidir” diye düşünenler de.

Bu operasyon her iki düşüncede olanların içinde Genel Başkan’a karşı bir güvensizlik duygusu yarattı.

Böyle bir “Pirus zaferi” (yani yıkıcı büyüklükte kayıplar pahasına kazanılan bir zafer) için değer miydi?

********************************

Çift Liste ve Bağımsız Adaylar

Bu arada mevcut yönetimi eleştiren muhalif bir grup da anahtar liste çıkarmıştı. Bu listede de parti içinde tanınmış önemli ve değerli isimler vardı.

Oylamalar başlamadan seçimin iki liste arasında geçeceği anlaşıldı. Bu yüzden bağımsız hareket eden, bu gruplara dâhil olmayan adayların seçilme şansı sıfıra yakın hale geldi.

Bu şartlarda kamuoyunun çok yakından tanıdığı Aytun Çıray, Yavuz Ağıralioğlu gibi birkaç isim dışında listelerin dışından seçilebilen olmadı, zaten olamazdı.

Ben de bu gruplardan birine dâhil olabilecekken, parti içi hizipleşmeyi tehlikeli bulduğum için beni tanıyanlardan sadece şahsım için oy istedim.

Kocaeli’den altı aday vardı. Bir aday (Cumali Durmuş) gizlenmiş anahtar listede olduğu için seçildi. İki aday (Zekai Kahyaoğlu ve Harun Demirkaya) diğer anahtar listede yer aldılar. Ben dâhil üç aday da (Ruhittin Sönmez, Dicle Akın, Turgut Karagöz) bağımsız olarak yarıştık.

240 kişilik listede bağımsız adayların isimlerini arayıp bulup işaretleme zorluğuna karşılık, anahtar listedekiler kolayca kendilerini yönlendirenlerin verdiği anahtara göre işaretleyerek oy kullandı. (Ben de çok şükür ki, bu şartlarda bile mahçup olmayacağım bir miktar oy aldım.)

Denilebilir ki, “kabine girince herkes hür iradesiyle oyunu kullandı. İsteseler bu 42 kişi yerine başkalarını da işaretleyebilirlerdi.”

Madem böyleydi de, Genel Başkanın demokrasi vurgusuna leke sürmek pahasına, bu tüzüğe/ hukuka aykırı şark kurnazlığı niye yapıldı?

Bu uygulamanın adayların eşit şartlarda yarışmasının önünde önemli bir engel oluşturduğu açıktır.

********************************

Asker Delege veya Biat Kültürü

Beni kurultayda en çok üzen kendi iradesini birilerine devretmiş yani başkalarında eleştirdiğimiz biat kültürü ile yetişmiş delegelerin varlığıdır.

Çarşaf liste isteyen İYİ Parti delegelerini, kendi irade ve yetkilerini Mustafa Kemal Paşa’ya bile devretmekte çok hasis davranan İlk Meclis üyelerine benzetmiştim.

Maalesef mevcut delegenin yaklaşık yarısının “asker delege” veya bir başka ifadeyle birilerinden aldığı talimatla oy veren delegeler olduğu anlaşıldı. Bunlar “kendi listelerine” firesiz oy verdiler.

Bağımsız delegeler ise emirle değil, kendi iradeleri ve vicdanlarıyla tercih yaptılar. 240 kişilik listenin içinden, içlerine sinen adayları araştırarak oy verdi. Bu delegeler her iki listede olanlara da, olmayanlara da oy verdi ve oylar dağıldı. Bu yüzden birkaç kişi hariç bağımsız adaylar seçilecek kadar oy toplayamadı.

Bu kadar asker delegeyi sistemin içine kim yerleştirdiyse partiye en büyük kötülüğü yapmıştır. Zira bu yapılan İYİ Parti’yi diğer partilerden ayıran cevheri küle döndürmek demektir.

Bütün bunlara rağmen İYİ Parti Kurultayı diğer partilerde gördüğümüzden daha kötü değildi. Ancak beklediğimiz sıçramayı yapmak için kurultay öncesi yaratılan fırsat heba edildi. Yazık oldu..

Şimdi merak edilen husus böyle bir altın fırsatı küle çevirenlere karşı Genel Başkan’ın tavrının nasıl olacağı? Bu tavır Meral Akşener için yine bir liderlik sınavı olacak.

 

 

Misafir, Ev Sahibi, Hakkaniyet, Dar-ül Fena

0

Karayolları, dedemizden kalan tarlayı istimlâk etmiş, yol yapacakmış. Mahkeme aracılığı ile gönderilen,  çok sayıda evrakın yer aldığı zarfın içinden çıkan üst yazıda mahkeme günü belirtilmiş ve uzlaşmaya davet edilmişiz. Listede belirtilen mirasçıların yarısını tanımıyorum; sanırım her biri, birkaç nesil öncesinden akrabamız. Tanıdıklarımdan ikisi, uzlaşmaya gidip gitmeyeceğimi ve mahkemede nasıl bir tavır alacağımı sordu. Kendilerine; “Bakın, bu yerlerin hiçbirinde bizim emeğimiz yok. Bu toprakları gidip işletecek de değiliz. İstimlâk edilmesiydi belki buralardan haberimiz de olmayacaktı. Devlet de burada insanlar faydalansın diye yol yapıyor. Bu yoldan herkesle birlikte ben de yararlanacağım. Devletin belirlediği istimlâk bedeline itiraz etmenin, aç gözlük yaparak daha fazla bedel talep etmenin doğru ve bunun bir hak edilmişlik olmadığını düşünüyorum. Emek vererek kazandığımız bir mülk ve değer de düşük olsaydı, birileri buradan gelir elde etseydi itiraz edebilirdik. Yapılacak şey, devletin belirlediği kıymeti almak ve ölmüşlerimize ihlasla dua etmektir.”

“Ölüm hak, miras helaldir.” sözü, miras üzerinde kavganın gereğini değil, mirasın meşruluğunu anlatır. Anne babamızı biz seçmedik, doğduğumuz topraklar da bizim tercihimiz değildi. Doğmadan önce ebeveynimizin servetini, vatan coğrafyasının güzelliğini bilmiyorduk. Doğduk, öğrendik; yapılması gereken, hukukun miras diye tanımladığı ikramları için ölenlerimize teşekkür ve dua etmektir.

Hediyelerini aldık, kullandık; biz de bizden sonraki nesle devredeceğiz. Bu serüven böyle devam edecek.

Her ikram fanidir, geçicidir, dünya da böyle. Hava, su, toprak, güneş; yer altı ve üstü bütün zenginlikler, bir ikramdır, bir lütuftur. Bunlardan faydalanıp dar-ül fenadan dar-ül bekaya göç edeceğiz. Hiçbirinin teşekkülüne emek vermedik; o halde bunlar için kavga edilir mi? Kendisi de insanoğlu gibi sınırlı ömre sahip dünyanın altındaki ve üstündeki bütün değerler, zenginlikler, ikramlar; bu mekâna ayak basan herkesin hakkıdır. Herkes, dünya arsasının hissedarıdır. Dünya mekânı, tarih ve uygarlık gibi insanlığın ortak mirasıdır. Dünyaya gelen her birey, diğer bireylerin de hak sahibi olduğunu inkâr etmeden, imkânları ölçüsünde bu mirastan faydalanır.

Yaşama hakkı kutsaldır, yok edilemez. Birilerinin çıkıp “Bu topraklar yalnız benimdir, buraya kimse gelemez, ayak basamaz.” demesi insanlık fıtratına da onuruna da doğal hukuka da aykırıdır. Bu manada dünyada bir trajediye dönüşen mültecilik hakkı, bir mukimlik hakkından daha az; hukuku, daha zayıf olamaz. Yaşama hakkı, bize aynı zamanda dünya coğrafyasında yaşamak istediğimiz yeri tercih hakkı da verir.

Bu hak, “Dağdan gelenin bağdakini kovması”nı gerektirmez. Bağda yaşayanın, dağdan gelene göre mutlaka rüçhaniyeti vardır. Misafir, ev sahibinin kurallarına uyar. Yaşadığı yere emek vermiş ve orayı miras almış olmak, kişilere veya toplumlara kural koyma, mekânı kullanma önceliği ve yönetme hakkı verir. Bu hak, bir zulüm değil, düzenin ve huzurun sağlanması adına olması gereken statüdür.

Anne, çocuğuna bir elma verir, çocuk sevinir; ikinci elmayı verir, çocuğun sevinci artar. Beşinci elmadan sonra anne, çocuğundan bir elma ister, çocuk nazlanmadan verir. Dördüncü elmayı annesine nazlanarak verir. Üçüncü elmadan sonra çocuk, annesinin isteğine itiraz eder, ona karşı hırçınlaşır. Daha önce hiç elması olmayan çocuk, elindeki iki elmayı korumak için saldırgan kaplana dönüşür.

Dünya egemenlerinin, mültecilere karşı takındığı canavarlık pozisyonunu kabullenemiyorum, insan ahlakına yakıştıramıyorum. Atalarının veya kendilerinin gasp ettiği zenginlikleri koruma adına, doğal yaşama hakkına sahip insanlara karşı gösterdikleri zalimce tavır, bir insanlık utancıdır, insanlık onurunun ayaklar altına alınmasıdır. Batı medeniyetinin müntesipleri tarihin her döneminde bu utancın örnekleri vermiştir. Suriye mültecileri konusunda Batı’nın gösterdiği samimiyetsiz, yüzsüz, zalimce tavır; var olduğu söylenen yüksek medeniyetin(!) iflasıdır. Beyaz Adam; Kızılderilileri yok etti, siyahları köleleştirdi, sarı ırkı sömürdü; insanlığın yüzkarası olmayı sürdürüyor.

Ülkemizde son zamanlarda Suriyeli mültecilerle ilgili estirilen rüzgâr, bir medeniyetin inşasına şahitlik etmiş bu coğrafyaya uygun değil. Bu coğrafya, bir ihya, inşa coğrafyasıdır. “Def ol, evine git, orada öl.” gibi itici, ötekileştirici sözler, bize hiç yakışmaz, tarihe kaydedilecek bir utanç vesikası olur. Bir zamanlar aynı vatanın saygın paydaşları olarak sulh içinde yaşadığımız bu insanlara ev sahipliği yapmak, onlara misafir hak ve huzuru sağlamak; dedelerimizin bize bıraktığı hem ikramdır hem görevdir.

Algılarla yönetilen, düşündürülen bir zamanda yaşıyoruz. Algı yöneticileri, art niyetli. Düşünme tembelliğimiz, kritik yapma eksikliğimiz, bizi algı yöneticilerinin piyonu yapıyor. Ülkemizde her zaman kötü olaylar yaşandı, ekonomik krizler oldu. Suriyeli mültecilerin karıştığı birkaç hadiseden hareketle son zamanlarda yaşanan kötü olayların, ekonomik krizlerin faturası; mağdur ve muzlum bu insanlara çıkarılmaya başlandı. Benim gözlemlerim, bu söylentilerle hiç de uyuşmuyor. Algı mühendislerinin çıkardıkları fitnelere inanmak, yaygaracıların piyonu olmak; bu insanlara haksızlık, biz torunlarına insan onuruna uygun tarih bırakan dedelerimize saygısızlıktır.

Her farklılık; bir harekettir, zenginliktir. Hareket, berekettir. Kendinden emin olmayan insanlar ve toplumlar, farklılıklardan korkarlar. Kuruculuk vasfıyla tarihte yerini almış milletimiz; kucaklayıcı, kollayıcı, kuşatıcı olmak zorundadır. Veren el, alan elden üstündür, itibarlıdır. Biz hep “baba millet” olduk, birkaç şaklabanın, ırkçının tahrikiyle bundan vazgeçecek değiliz.

Doğal hukuk, ölçümüz; tarih, öğretmenimiz; iman, gücümüz; algı üretenler, yalancımız olursa sıkıntı kalmaz; taraflar birbirine karşı yük olmak yerine yük alan olur.

Ayrılıkta zahmet, paylaşmada rahmet vardır. Bu dünya kimseye kalmaz!

 

 

Kendi Dilimizde Dini Anlama ve Anlatma!

0

Geçenlerde  dostlarla oturduk sohbet ediyorduk. Namazda İmam Efendi uzun bir sure okumuştu, sanki bitmeyecekmiş gibi geldi. Hoca güzel okuyordu, sesi normaldi. Hepimiz eğitimli kişilerdik. İçimizde mühendis, Doktor, Öğretmenler vardı. Bu arkadaşları tanıdım tanıyalı da hepsi dini bütün arkadaşlardı. Sordum; Hocanın okuduğu uzun sureden ne anladınız, ne anlatmak istedi? Arkadaşlar da bende net ve tam anlamı ifade edemedik.Arkadaşın biri; ama hocanın sesi güzeldi, dedi. Eve geldim, bu durum benim kafamı çok kurcaladı.

Hani hoca bir camide yanık sesi ile bir sure okurken, cemaatte ağlarken, bir ileri gelen komutan namaz çıkışı İmama sordu:

– Okuduğun surenin anlamı neydi de bu cemaat ağlıyordu?

İmam efendi: Efendim o surenin anlamı, bitkilerin bakım, büyümesi vs ile ilgiliydi.

Komutan: -Peki o insanlar niçin ağlıyordu?

İmam: -Zannederim sesimden etkilenmiş olmalılar, demiş.

Komutan: Yani bir şey anladıklarından değil.

İmam: Komutanım siz bir şey anladınız mı?

Komutan: Hayır, ama sesin ve makamın etkileyici idi…

İşte ülkemizde dini anlama bu, arkadaşlar.

Geçmişlerimizin binde biri belki İslamı gerçek manada kendi becerileri yada aldıkları özel derslerle öğrenmiş olabilirler,bizlerde dahil.

Gerisi çeyrek olmayan bir İslam bilinci ile hayatlarını yaşamışlardır.

Suç Kimin: Suç; kendi dilimizle İslamı bize öğretmek istemeyen zevat, onlara çanak tutan yetkililerimizdedir.

Özellikle Yavuz Sultan Selimin, Mısır, Mekke, Medine Fethi dönüşü İstanbul’a getirdiği 2000 civarındaki, okumuş, Arap kültürünü İslam diye Türklere dayatan sözde ilim adamları, özellikle din bilimleri ile ilgili olan Ebussuut Efendi ve avaneleridir.

Cehalet devam ediyor!!!

Çünkü birileri para kazanıyor ve asırlardır bu çarpıklık devam ediyor ve edeceğe benzemektedir!

Diyanet, geçenlerde  23 dilde  Kur’an-ı  Kerim bastırmış. Güzelde  içlerinde yine Türkçe basım yok!  Yani  Türkçe  Kur’an  basmak, yazmak   günah mı da  basılmıyor? Diğer dillerde nasıl basılıyor? Bunu  birileri çıkıp anlatsa da aydınlansak!

İslamı anlamak için Atatürk, ilk Türkçe Kur’an meali yazdırttığında, Atatürk’e yapılan saldırıları az çok duymuşsunuzdur. Atatürk’e şimdi hala birileri hakaretler yağdırırken, bu cahil insanlarımızı kandırıp yolan uyanıkların Atatürk’e niçin saldırdığını anlamak zor olmasa gerek! Mide ağrısına nuska yazıp para alan hokkabazları düşünürseniz, ülkemizin hala ne halde olduğunu anlayıp görebilirsiniz! Oysa herkes Kur’an’ın ne anlattığını kendi dilinde anlasa, milleti yolan bu üçkağıtçılara meydan kalmaz. Halkımızın dini inançlarını istismar edip bu insanların sırtından da birileri bedavadan para kazanmaz!

Bugün ülkemizde yüz küsur Tarikat vardır, hepside birbiri aleyhindedir. Gün geçtikçe iktidarlardan yüz bulan bu tarikatlar kafalarına göre, çıkarları doğrultusunda uydurulmuş bir din anlatmaktadırlar. Ve bu tarikatlara gün geçtikçe giden insan ve çocuk sayısı fazlalaşmaktadır. Kontrolsüz bir eğitim-öğretim resmen ülkemizi avuç içine almaktadır. Örneğin; birilerinden her istediklerini alıp, sonrada ülkenin başına dert açanlar vardı ya, şimdi de başkaları sıraya girdi biline! Ama bunlardan pkk ile ve sınırda çatışan kimse yok. Ölenlerimiz ise belli, hep fakir halkımızın vatan ve millet sevdalısı çocukları değil mi?

Saygılarımla…

 

 

Âşık – Mâşûk (1)

0

İnsan; gizli, kusursuz bir mükemmellik karşısındadır.

Bu gizli, kusursuz mükemmelliğe karşı takdir edici makamındadır. Beğenici mevkiindedir. ‘Maşallah’ deyip seyredenler zümresindendir.

İnsan had ve hesaba gelmez, benzersiz mücevher kıymetinde olan çeşit çeşit, içiçe geçmiş sergiler karşısındadır.

Sayısız, değişik biçimlerde rengârenk cansızlardan meydana gelen sergiler.

Binlerce büyüklü küçüklü, dallı budaklı, gövdeli, renk renk, şekil şekil, binbir çiçeklerden oluşan bitkilerden sergiler.

Hesaba kitaba gelmez, cana yakın ve cana uzak, göz alıcı desenlerle donatılmış hadsiz hayvanlardan ibaret sergiler.

İşte bu sergi ve fuarlar karşısında insana şeref tribününde yer verilmiştir.

Bütün yaratılmışlar onun önünde resmigeçit hâlindedirler.

Gün gün, ay ay, mevsim be mevsim resmigeçit yapmaktadırlar.

İnsan; çeşit çeşit sofralar başında oturtulmuş aziz bir misafirdir, mükerrem bir yolcudur. Baştacı edilmiş vekildir. Ki bu vekil “Vekil, asıl gibidir.” hükmüyle de taçlandırılmıştır.

İnsan; aynı zamanda misilsiz, benzersiz manevî güzellikler karşısındadır. Tüm yaratılmışların teşkil ettiği kelimelerden fışkıran binbir anlam ve mânâ güzellikleri karşısındadır.

Bakarken yok sanılan ancak görünce farkına varılan zâhiren gizli, lâtif, hoş güzellikler karşısındadır.

İnsan insana hayret veren mükemmellikler, mânevî güzellikler karşısındadır.

Kısaca insan; mâhir, usta, eşsiz bir sanatkârın şâheserleri karşısındadır.

Kısaca insan; benzersiz, örneksiz bir şekilde ortaya konmuş; çok içerikli, çok kapsamlı, çok çeşitli, çok san’atlı eserler karşısındadır.

Hasılı kelâm insan; güzel mi güzel, iç içe geçmiş, birbirine sarılmış gül goncası misali yapıtlar karşısındadır.

Bu büyüleyici güzellikler karşısında ise dili tutulmuş lâl olmuştur âdeta.

Güzellikler, mükemmellikler karşısında sermest hâldedir. Başı hoş durumdadır. Manevî mestlik şarabını içerek sanki kendinden geçmiş bir hâldedir.

Karşısına konulan, gözleri önüne serilen tüm güzellikler, tüm mükemmellikler; kulaklarına ulaştırılan bütün sesler, bütün nağmeler hep insan içindir.

His ve duygularını harekete geçiren, uyaran herşey; mâna yüklü kelime, satır ve sayfalar hükmündedir. İnsandan okunmayı bekliyor. İnsandan anlaşılmayı istiyor. İnsandan anlamını bulup çıkarmasını arzuluyor.

Yazana işaret ediyor. Yazana götürüyor insanı. Yazanın huzuruna çıkarıyor.

Âşık olan insanı Mâşûku / âşık olduğu Rabbinin katına yükseltiyor.

Ve şu gerçek açık seçik mâlûm oluyor:

 

Varlık âlemi kitab

Yazanı o güzel Rab

Okuyucusu insan

Bunun sonucu hesab

 

İşte böyle bir Rab, bu kadar mahlûkat arasında sadece insan için görünmek ve görmek istiyor. Sadece insanın kendisine inanmasını (İmanı billah), sadece kendisini bilmesini (Marifetullah), sadece kendisini sevmesini (Muhabbetullah), sadece kendi gösterdiği yolda olmasını istiyor (Sıratı Müstakim).

Böylece Yüce Allah insanın; saadeti dareyni / iki dünya saadetini, hem dünya hem de âhiret mutluluğunu kazanmasını istiyor.

 

 

Susma Sözlüğü

 

Sevgi saçaklarına tüneyen kuş
Kışı geçtin, baharı geçtin
Hadi yaz geldi, çöz dilinin pasını
Kanatlan taaaaaaaaaa uzaklara
Dönme geriye, çevirme hiç başını
Çözdüm ben küçük düğümleri inan
Büyük düğümler, büyüklerden kalma

İçim acı da
İçim kavga da
İçim çok kalabalık bu mevsim
İğne atsan yere düşmez
Su uğultusu var kulaklarımda
Gözlerime şiir doldurdum
Vadesi doluyor duvardaki takvimin

Bu yol düş yolu, yor düşlerini
Eğme kaşlarını
Yolma saçlarını
Beni mavi gökyüzü bekler
Seni kıvrılarak akan ırmaklar
Yürü içine içine, bul kendini
Gidilemeyen yolların yası dağlara kalsın

Sen de uçamayan yaralı kuşlardansın biliyorum,
Bu yüzden mavi diye bir renk var
Deniz gibi, gök gibi
Uçurtmaların yerden göğe kendini savurduğu
Ve sen bu rengi hiç bilmiyorsun
Dilindeki susma sözlüğünü alda gel
Her dilde tercümedir şiir…

Zeytin Kelimeler

 

 

Makine Mühendisi, İktisâdî İşletme Uzmanı, Müellif ve Mütefekkir Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan ile İnsanlığı Bekleyen Tehlikeler Hakkında Konuştuk.

‘Bilgi ve Kültür Kirliliği ile Teknoloji, Manevî Değerlerimizi Aşındırıyor.’

Oğuz Çetinoğlu: İnsanı değerli kılan unsurlar, ahlâk ve bilgidir. İnsanoğlu bilgi edinmekle iktifa etmemeli, öğrendiklerini, aklını kullanarak geliştirmeli, ilim hâline getirmeli. Orada da kalmayıp oluşturduğu ilimleri, tefekkürle irfan hâline dönüştürmeli.

Âlimlerin belirttiğine göre irfan, bilgiden 1000 kat, ilimden ise 100 kat daha kıymetlidir.

Anlaşıldığına göre işin temelinde bilgi var. Günümüz dünya gerçeğinde ise, ‘bilgi ve kültür kirliliği‘ olarak adlandırılabilecek yanlış ve hatta zararlı bilgiler var. Bu zararlı bilgiler, ahlakî çöküntülere sebebiyet veriyor.

Sizinle bu meseleleri konuşmak istiyorum. Genel mâhiyetteki bir değerlendirmenizle sohbetimize başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan: Ekonominin ahlâkî değerlerden koparılarak; tarih içinde eşi görülmedik bir biçimde ön plana çıkarılmasının sonucunda, en azından Batı ülkeleri için, bunalımsız ve problemsiz bir topluma ulaşılacağı ümit ediliyordu. Ancak ümit edilenin tam tersine, Batı dünyası giderek, önüne geçilmesi zorlaşan, sosyal dağılmaya ve ahlakî çözülmeye doğru büyük bir hızla ilerliyor.

İktisat, sosyal ve kültürle alakalı krizler birbirini takip ederek, değişik alanlarda etkilerini giderek artırmaya başladı. Sanayileşmeyle yaygınlaşan çevre kirlenmesine paralel olarak, çoğalan değer karmaşası, politikadan edebiyata kadar her alana yayılarak, büyük bir bilgi ve kültür kirlenmesine yol açtı. Kültür kirlenmesi çevreye, toprak, su ve hava kirlenmesi olarak yansıdı.

Çetinoğlu: Kültür kirliliği yalnızca çevreyi mi kirletiyor?

Prof. Gürdoğan: Sınırsız kazanma tutkusuyla hız ve yoğunluk kazanan sanayileşme, yalnızca çevreyi kirletmekle kalmıyor, çevre ile birlikte insanın zihnî ve fizikî gücünü de tahrip ederek, kültür kirlenmesini de hızlandırıyor. Sanayileşmenin ana dinamiği olan, daha çok üretim, daha çok kazanç ve daha çok tüketim isteği, bir yandan çevrenin, diğer yandan kültürün kirlenmesini artırıyor.

Tüketim yarışıyla daha bir hız kazanan çıkar kavgası, öyle bir değer sistemi oluşturdu ki, bu değer sistemi içinde yer alan insan için, kısıtlayıcı hiçbir ahlakî ve insanî değer kalmadı. Savaşların en şiddetli olduğu bir dönemde, eğlence dünyasında hayâsız yayınlar ve uyuşturucu üretimi, silah ticaretinden çok daha fazla kazanç sağlıyor. Bunun için, kitle haberleşme araçlarında, cinsiyet unsurları başköşeyi tutuyor.

Ekonomiden edebiyata kadar her alana, Freud’ün niteliklerini sergilediği insanlar köşe başlarını tutuyor. Dünyanın her yerinde, ekonomi ve kültür politikaları, kendini iktisadî çıkarlara adamış insanlarca belirleniyor. Ekonomiyi, rasyonellik adına kazanç sağlama tutkusu; insanı da özgürlük adına cinsiyetle alakalı tutumlar yönlendiriyor. Bunun sonucunda, bir yandan tabiat ve çevre, öte yandan da kültür ve değerler kirleniyor.

Çetinoğlu: Bilgi ve kültür kirlenmesi, çevre kirliliğinden daha fazla diyorsunuz… Peki, Batı bu durumun farkında mı?

Prof. Gürdoğan: Evet! Başta Batı ülkeleri olmak üzere, bütün ülkelerde çevreden daha çok kültür ve bilgi kirlenmesi var. Dehşet verici bir kültür ve bilgi kirlenmesiyle karşı karşıya olunmasına rağmen, kimse böyle bir kirlenmenin varlığını kabul etmeye ve tedbir almaya yanaşmıyor. Değer çözülmesi, yozlaşma, yabancılaşma ve sekülerleşme gibi kavramlarla, açıklanmaya çalışılarak, bilgi ve kültür kirlenmesi bir yandan ekonomiye bağlanırken, diğer yandan da onların kültürle olan bağları göz ardı edilerek, kirlenmenin ulaştığı boyutlar görmezden geliniyor.

Bütün dünyada çevre kirlenmesinden söz ediliyor. Doğu’dan Batı’ya pek çok ülkede hükümetlerde çevre meseleleriyle ilgilenen bakanlıklara yer veriliyor. Dünyada hemen hemen her üniversitenin bir çevre mühendisliği bölümü vardır. Çok sayıda kurum ve uzman çevre kirlenmesi üzerinde çalışıyor. Buna karşılık, kültür ve bilgi kirlenmesini ciddi olarak araştıran kurumlar olmadığı gibi, konunun gündeme getirilmesinden de kimse hoşlanmıyor.

Kültür ve bilgi kirlenmesinin ortaya çıkardığı dertler yanında, çevre kirlenmesi önemini ve önceliğini yitiriyor. Çünkü kültür ve bilgi kirlenmesi sonucunda aile dağılıyor, alkollü içki tüketimi ve uyuşturucu madde alışkanlığı artıyor, hırsızlıklar, yolsuzluklar ve cinayetler giderek önü alınamaz boyutlara ulaşıyor.

Çetinoğlu: İnsanoğlu, düştüğünün farkında değilse, kalkmaya teşebbüs etmez. Muhtemelen batılılar, ahlakî çöküntüleri önlemek niyetinde değiller. Sizin tespitleriniz nelerdir?

Prof. Gürdoğan: Metafizik değerlere dayanmayan seküler Batı uygarlığının, mukaddes kültür kökenli ahlak ölçülerini öne çıkarmasını ve dört elle sarılmasını beklemek, hiç bir zaman gerçekleşmeyecek rüya görmektir. Marx gibi, mukaddes kültürü ‘toplumların afyonu‘ olarak gören, Nietzsche gibi, ‘Tanrı’yı öldüren‘ seküler Batı kültüründe, köklü bir paradigma dönüşümüne gidecek yolları açmadan, bütün dünyayı tehdit eden global ısınmanın üstesinden gelmek mümkün değildir.

Çetinoğlu: Neden?

Prof. Gürdoğan: Dostoyevsky’nin ‘Karamazov Kardeşler‘ isimli romanındaki İvan Karamazov gibi: ‘Allah yoksa her şey mubahtır‘ diyen, seküler Batı dünyasının değerleriyle, çok boyutlu çevre problemleri çözülemez. Değişik alanlarda ortaya çıkan kirlenmenin kaynağında, mukaddes kültürle bağlarını bütünüyle koparmış, seküler kültürün doğurduğu değer karmaşası vardır.

Çetinoğlu: Kirlenmenin kaynağını kurutmak meselesine geçmeden önce, genç okuyucularımızdan bazılarının, konunun uzağında bulunma ihtimalini düşünerek; ‘seküler‘ kelimesinin ve ‘seküler kültür‘ kavramının efradını câmi, ağyarını mâni ölçüsünde açıklamasını lütfeder misiniz?

Prof. Gürdoğan: Seküler‘ kelimesini kısaca; ‘Dinden bağımsız, dinî veya ruhanî olmayan …’ şeklinde açıklamak mümkün. Genel kabul görmüş bir başka ifade ile ‘devlet ve dinin ayrı olması veya özellikle bir dine bağlı veya karşı olunmaması; dinî ve sivil işlerin birbirinden ayrılması inancı‘ olarak tarif edilmektedir.

Kelimeyi ve ‘seküler kültür‘ kavramını biraz daha açmak gerekirse; Bir düşünce sistemi olarak kabul edilen ve ‘Sekülerizm‘ veya ‘sekülarizm‘ olarak kullanılan bu düşünce sisteminde; toplumda ahiretten ve diğer dinî, mânevî meselelerden ziyâde dünya hayatını merkeze alan, din ve ahret ile ilgilenmeyenlerin düşünce sistemidir. Türk Dil Kurumu, sekülerizm kavramına karşılık olarak ‘dünyacılık‘ kelimesini teklif etmiştir. Bu düşüncenin mensupları, dinî unsurları sosyal, hukukî ve siyasî manada tayin edici kılan bir yaklaşımı reddederler. Çok geniş bir terim olan sekülerizm, içinde birçok farklı akım ve teori barındırır.

Çetinoğlu: Bâzı makalelerde ve konuşmalarda sekülerizm kavramının laiklikle aynı manada kullanıldığı görülüyor.

Prof. Gürdoğan: Laiklik ve sekülerizm kavramları Türkçede sıklıkla aynı manada kullanılır. Laiklik, dinî kişi ve kurumların devletin işleyişine ve devlet kurumlarına müdahale etmemesi; devletin de din işlerine karışmaması anlamına gelir. Daha net bir ifade ile söylemek gerekirse laiklik devletle alakalı bir kavramdır. Şahıslar laik olamazlar. Ya bir dine inanırlar veya inanmazlar. Kendi tercihleridir. Sekülerizm, daha çok şahıslarla alakalı bir kavram olmakla birlikte, laiklik kavramını da içine alır.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Efendim. ‘Kirlenmenin kaynağını kurutmak‘ söz konusu olduğunda neler yapılabilir?

Prof. Gürdoğan: İlmî çalışmaların maksadı, her zaman üretime dönük uygulanabilir sonuçlar elde etmek değildir. İlim genel geçerliliği olan doğruları araştırdıkça, insanın, toplumun ve dünyanın daha derinden kavranılmasına yardımcı olur. İlmî araştırmaların sonucu ortaya çıkan teknolojik gelişmelerle, tabiattan ve tabiat kaynaklarından yararlanma yeni boyutlar kazanır. Teknoloji, bilme, kavrama ve anlama amacıyla yapılan ilmî çalışmaların bir sonucu, bir ödülüdür.

Batıda ilmî çalışmaların uygulamaya dönük alanındaki gelişmeler, on sekizinci yüzyılın ikinci yarısında kendini göstermeye başladı. Batılılar diğer medeniyetlerin, büyük ölçüde de İslam medeniyetinin oluşturduğu bilgi birikiminin üstüne, kendi seküler özlerini de ekleyerek, son yıllarda büyük boyutlara ulaşan teknolojik gelişmelere öncülük etti. Kazanç sağlamak için her şeyin mubah kabul edildiği seküler Batı dünyasında, endüstriyel üretim bütün alanlarda kartopu etkisiyle büyüdü.

Batı’da üniversiteler teknolojik ve ilmî bilginin peşine, yalnızca fizikî üretimi artırmak maksadıyla düştü. Ekonomik gelişmenin temeli olan teknolojiyle, her alanda üretim büyük bir hız ve artış kazandı. Teknokratların aklını başından alan, politikacıların gözlerini kamaştıran teknoloji, belirli bir azınlığın elinde bencilce kullanıldı. İktidar alanını büyütme tutkusuyla, teknolojiyi yanına alan Batı insanı, yeryüzünü bir yangın alanına dönüştürdü. Sermaye birikiminin ana dinamiği; Anadolu’da söylenilenin tersine, dişten artan değil, işten artan oldu. İşten artırmanın sürükleyici gücünün de teknoloji olduğu keşfedildi.

Teknolojinin en önemli ürünü olan makineler, bütün insanları kendi hızlarına uymaları için peşlerinden sonu gelmez bir yarışa zorluyor. Yönlendirme gücü, insanlardan makinelere geçti. İnsanın gölgesi olan teknoloji; insanla anlam kazanacağı yerde, insan teknolojiyle anlam kazanır konuma düştü. İnsan değerini yitirirken teknoloji değer kazandı. Makinelerle insanlar arasında koparılamaz bağlar oluştu. Hayatın bütün boyutlarında yeni güç ilişkileri ortaya çıktı. Teknolojinin insan ve toplum üzerindeki olumlu etkileri yanında, olumsuz etkileri de hızla arttı.

Özet olarak ifade etmek gerekirse; ‘kirlenmenin kaynağını kurutmak için‘ makineyi değil, insanı merkeze almak gerekiyor. Makineden vazgeçilemez. Ancak, makineyi insanın emrine vermek, insan için maddî faydalar sağlarken, manevî değerlerini kaybettirmeyecek şekilde kullanmak mümkündür.

Çetinoğlu: Makinenin merkeze alınmasının zararlarından bahseder misiniz?

Prof. Gürdoğan: İki Dünya Savaşı, Ortadoğu’daki savaşlar ve teknolojik kazalar, teknolojinin sağladığı faydalar yanında, yol açtığı zararların da ne kadar büyük olduğunu gösteriyor. Teknolojiyi geliştirenler ve teknolojiden faydalananlar, ister farkında olsunlar isterse olmasınlar, teknolojik yeniliklerle donatılan silahlar, gökyüzünden yeryüzüne ölüm yağdırıyor. Dünyada nükleer silahlar, bütün dünyayı yüzlerce defa yok edebilecek kapasiteye ulaştı.

Çetinoğlu: Teknolojinin toplum, ekonomi, işletmeler, çevre ve insan üzerindeki etkileri nelerdir?

Prof. Gürdoğan: Bu sorunuzu çoğaltmak mümkün. Mesela: Teknolojinin geçmişteki işlevi ne oldu? Bugün nasıl bir işlev yükleniyor? İnsanın tutum ve davranışlarına etkisi nasıl ve ne yönde gelişiyor?

Bu soruların üzerinde düşünüldüğünde, bütün boyutlarıyla kirlenmenin kaynağı olan teknolojinin, dünyanın her yanında denetlenmesinin ne kadar önemli, ne kadar hayatî olduğu ortaya çıkar.

İktidar tutkunu, açgözlü insanların elinde teknoloji, yeryüzünü yangın alanına çevirdi. Krala bağlı erdemli bir asker olan Macbeth’i dehşet verici cinayetlere sürükleyen, insandaki iktidar olma tutkusu, teknolojik yeniliklerden faydalanarak, bütün insanlığı sonu gelmez bir çatışmaya sürüklüyor. Öfke, kin ve öç duygularıyla beslenen iktidar tutkunu Yeni Macbethler, teknolojiyle el ele vererek, dünyayı bir ‘Yeryüzünü Cehennemi’ne dönüştürdü.

Dünyada bütün boyutlarıyla ortaya çıkan bunalım, iktisadî veya siyasî alandaki bir yetersizlikten daha çok kültürel alandaki bir yetersizlikten kaynaklanıyor. Bunalımın kaynağında Yunus’un değerleriyle Macbeth’in değerlerinin çatışması yatıyor. Bir yanda ‘bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürür‘ diyenler, diğer yanda da ‘iktidar öldürmeye muktedir olmaktır‘ diyenler var. ‘İktidar olmak her şeydir‘ demek, ‘iktidar olmak için her şey yapılır‘ demektir.

Bütün dünyada teknoloji çoktan kültürün önüne geçti. Hayatın bütün boyutlarında belirleyici olanın kültür değil, ekonomi olduğu vurgulanıyor. ‘İşten artırma‘nın sihirli çözümü olan ‘teknolojik gelişme‘nin, her yerde her zaman olumlu sonuçlar vereceğine inanılıyor. Oysa teknolojik gelişme insanları işsiz bırakma yanında güçsüz de kılıyor. İnsanı ilkeli kılacak, insanı erdemli kılacak bir kültürün değerlerini, iktisadî ve siyasî hayata kazandırmadan, bütün insanları peşinden sürükleyen teknolojiyi denetlemek mümkün değildir.

Çetinoğlu: Herhalde sanayileşmeden vazgeçilmesini düşünmüyorsunuz…

Prof. Gürdoğan: Kesinlikle… Kirlenmeyi ve teknolojiyi denetlemek, ülke ekonomilerinin sürükleyici gücü olan sanayileşmeden vazgeçmeleri anlamına gelmez. Mesele sanayileşmenin önünü kesmek değil, teknolojinin olumsuz etkilerinin önüne geçmektir. Yapılması gereken insanın denetiminden çıkan teknolojiyi denetim altına almaktır. Teknolojiyi göz ardı etmek demek, dünyada yoksulluk çeken milyonlarca insanı göz ardı etmek demektir.

Dünyanın kaynakları insanların karınlarını doyurmaya yeter, gözlerini doyurmaya yetmez. Bu yüzden, kirlenmenin kaynağını kurutmak için öncelikle yapılması gereken, insanların gözlerinin doyurulması ve tutkularının dizginlenmesidir. Temelinde açgözlülük ve kazanma tutkusu olan bir kültürle, kimsenin gözünü doyurmak mümkün olmadığı gibi, herkesin karnını doyurmak da mümkün olmaz.

İnsansız teknoloji, teknolojisiz insan olmaz. Teknoloji insanla teknoloji, insan da değerlerle insan olur. İnsanda teknolojiyi teknolojide insanı gören, yağmur yüklü bulutlar gibi değer yüklü aydınlar, teknolojinin burnuna halka takacak öncülerdir. Onlar mukaddes kaynaklardan beslenen değerlerle, bilgiyi bilgeliğe dönüştürerek, yalnızca teknolojiyi değil, ilmi de denetim altına alacak kesimlerin başında gelir.

Çetinoğlu: Bu vazifenin kime ait olduğunu düşünüyorsunuz?

Prof. Gürdoğan: İnsanı yoğuracak, teknolojiyi biçimlendirecek, kirlenmenin kaynaklarını kurutacak olanlar, Edward Said’in ele aldığı bağlamda, eleştirmekten ve eleştirilmekten korkmayan entelektüellerdir. İnsanın davranışlarını yönlendiren, eşyaya bakışını biçimlendiren, olayları değerlendirmede, ürünleri kullanmada, kuralların ve değerlerin benimsenmesinde entelektüellerlerin, vazgeçilmez bir görev ve sorumlulukları vardır.

Kurallar ve değerler bütünü olan kültür, entelektüellerle yeni yaklaşımlar ve yeni açılımlar kazanır. İlmî ve teknolojik gelişmeleri, mukaddes kaynaklardan beslenen kültürle yoğuran entelektüellerin yorulma bilmez çalışmalarıyla, kirlenme buzdağının görünen ve görünmeyen boyutları gözler önüne serilecektir.

İnsanlığın yok olmanın sınırına geldiği bir yüzyılda Doğulu ve Batılı entelektüellerin sürekli tekrarladığı gibi, dünyanın önünde iki yol vardır: Ya toptan yok olmak veya yeni bir değer dünyası inşa etmek. Tarih içinde yok olan nice topluluklardan olmamak için, bütün insanlığın tarihin derinliklerinden gelen ve bütün insanlığın vicdanına seslenen, uyarılara kulak vermesi gerekir.

 

Prof. Dr. ERSİN NAZİF GÜRDOĞAN:

1945 yılında Eskişehir’de doğdu. Üniversite eğitimini İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Makina Mühendisliği alanında yaptı. İşletme İktisadı Enstitüsü’nün uzmanlık programını 1968 yılında tamamladı. Devlet Planlama Teşkilatı’nda 1968 yılından 1972 yılına kadar uzman olarak çalıştı. Erzurum Üniversitesi’nde başladığı akademik çalışmalara, Maltepe Üniversitesi’nde devam etmektedir. Gürdoğan 1975’de doktor, 1987’de doçent ve 1994’de profesör oldu. Evli ve üç çocuk sâhibi olan Gürdoğan, Mâverâ Dergisi’nin kurucuları arasında yer aldı.

 

Gürdoğan’ın yayınlanmış kitapları:

 

1-Üretim Planlamasında Doğrusal Programlama ve Demir Çelik Endüstrisinde Bir Uygulama, 2-Ticarî ve Sosyal Açıdan Proje Değerlendirme Yöntemleri, 3-İşletmelerde Yatırım Yönetimi, 4-Girişimcilik ve Girişim Kültürü, 5-Hicaz’dan Endülüs’e, 6-Günler Akarken, 7-Zamanı Aşan Şehirler, 8-Teknolojinin Ötesi, 9-Kültür ve Sanayileşme, 10-Görünmeyen Üniversite, 11-İki Dünyanın Hesaplaşması, 12-New York’tan Los Angeles’a Yeni Roma, 13-Kirlenmenin Boyutları, 14-Düşünceyi Eylem Bilmek.

 

 

Hasret Bitti Nihayet (5)

0

“Âlemin kapıları açık fakat manen kapalıdır.” Bunun gibi, İstanbul muhteşem tarihiyle önümüzde el pençe divan durmakta ama manen kapıları kapalı bulunmaktadır.

Çünkü kâinatın miftahı yani onu açıp açıklayacak olan anahtarı elinde olan insan; ne yazık ki bunun farkında bile değil. Tıpkı:

“Ol mâhiler ki derya içredir fakat deryayı bilmezler!” / “O balıklar ki deniz içindedir lâkin denizi bilmezler!” mısra ve dizesinde geçtiği gibi.

Böylece bu gaflet, bu farkında olmayış İstanbul’un kenz-i mahfî / gizli hazinelerinden bizleri mahrum ve yoksun bırakmaktadır.

İşte bu; İstanbul da yaşamak fakat İstanbul’u yaşamamaktır. Oysa:

“İnsanı hayvandan ayıran şeylerden biri: Mazi / geçmiş ve müstakbel / gelecek ile alâkadar / ilgili olmasıdır. Hayvan bu iki zamanı bihakkın / hakkıyla düşünecek bir idrâke / algıya malik değildir.

“İkincisi: Gerek enfüsî gerek afakî, yani dahilî / iç ve haricî / dış şeylere taalluk eden / ilgi duyan insan idraki / anlayışı, küllî / kapsamlı ve umumî / geneldir.”

Yani insan çevresinde olup bitenlere -ister eskide olsun ister yenide- bigâne ve kayıtsız kalamaz. Kalmamalı da.

Kalanlar varsa şayet; onlar İstanbul da yaşamakta fakat İstanbul’u asla yaşayamamaktadırlar.

Evet baş gözü, tarihsel yapıları görüp de, mana ve akıl gözü bu sanat eserlerini yapanları görmezse çok garip kaçar. Pek çirkin düşer. Çünkü o halde, yapanların manen görünmemesi, bakanın basiretsizliğindendir.

Yani mana gözünün yokluğundan veya kalb gözünün körlüğünden. Aynı zamanda bu görüşü sağlayacak tarih kültürünün yetersiz oluşundandır.

Yoksa, eser sahibinden gafil olmak bir bakıma onu inkâr etmektir. Üstelik gözün gördüklerini inkârdan daha büyük bir kabahattir. Yani insan gördüklerini inkâr etse, gördüklerini yapanı inkâr etmek kadar büyük bir kusur işlemiş sayılmaz.

İşte gördüklerinde görülmeyeni göremeyen insan, İstanbul da yaşamakta fakat İstanbulu yaşayamamaktadır.

Her tarihsel eser insanı bast-ı zaman / zaman genişlemesiyle başbaşa bırakır. Birkaç dakikalık bakışı, insana bir anda çok seneler yaşatır. Birkaç saat bakış süreci ise, insanı binlerce sene yaşatmış gibi bir sonuca götürür.

İşte tarihsel eserler insanı kısa zamanda böyle yüzyılları kapsayan bir süreçle başbaşa bırakır. Tarihsel uzun bir süreçten geçmesini sağlar. Âdeta tarih tüneline sokar.

İşte bu süreçten geçmeyenler İstanbul da yaşamakta fakat İstanbulu yaşayamamaktadırlar.

Nasıl ki kelimede geçen her harf, başkasının manasını gösterir. Âdeta bunun için bir âlet hükmündedir.

Tarihsel her eser de, kendisinden ziyade; kendisini yapan elleri, kendisini düşünen kafaları, kendisini gerçekleştiren irade ve istenci gösterir. Görülenden ziyade; görülmeyenden, bilinenden çok bilinmeyenden haber ve bilgi verir.

Eğer kitapsa yazanından, heykelse yapanından, cami veya kilise ise mimarından bizlere ulaşan açık mektuplardır. Ki bizlere onları anlatır, onları nakleder, onlardan sözeder.

Bu yönleriyle ilim ve hikmete kapı açarlar. Yoksa birer isim verip geçiştirir, üzerinde derince durmazsak; bu boş ve yüzeysel bakış katmerli bir cehalet olur.

İşte birinci ve asıl bakıştan mahrum ve yoksun oluş, İstanbul da yaşamak fakat İstanbulu yaşamamaktır. “Eğer insan benliğine mîzan / ölçü nazarıyla bakarsa” çevreden zihnine akıp gelen dış bilgileri, gördükleri tarihsel eser ve yapıtları insanın yapmasının çok olağan şeyler olduğunu tasdik eder ve eskiden beri yapılanları tabii ve doğal karşılar. Hem cinsiyle bu kabiliyet ve gösterdiği bu becerilerinden dolayı iftihar eder övünür. “Nev’imle iftihar ediyorum” derse. Ki demeli. İşte bu düşünce, hayal ve tasavvurlardan mahrum oluş; İstanbulda yaşamak fakat İstanbulu yaşamamaktır.