19.4 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 529

Doç. Dr. BARIŞ DOSTER Suriye’deki Gelişmeleri Anlattı

‘ABDve İsrail destekli bir kürt devletinin kurulmasını önlemenin yolu,   bu tehdide muhatap olan bölgenin dört ülkesinin, yani Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin işbirliği yapmasından geçer.’

Oğuz Çetinoğlu: Okuyucularımızın hatırlamasına vesile olmak veya konunun uzağında olanları aydınlatmak maksadıyla Suriye’de rol üstlenen aktörler hakkında lütfedeceğiniz bilgilerle röportajımıza başlayabilir miyiz?

Doç. Dr. Barış Doster: Esad Rejimi, kendince çok haklı, doğru, meşru biçimde ülkesinin bağımsızlığı, bütünlüğü ve egemenliğini savunuyor. Ülkesini bölmek isteyenlere karşı, Rusya ve İran’ın desteğiyle mücadele ediyor. Rusya ve İran’ı, Suriye’ye, rejime destek vermeleri için davet eden de Esad. Adını, Suriye Milli Ordusu olarak değiştiren Özgür Suriye Ordusu, Türkiye’nin de desteğiyle, Şam’daki Baas Rejimi’ne karşı mücadele ediyor. PYD – YPG, PKK terör örgütünün Suriye uzantısı. ABD emperyalizminin maşası. ABD ve AB’nin desteğiyle, öncelikle Suriye içinde özerk veya federal bir yapıya geçmek, sonra Irak’ın kuzeyiyle birleşmek, devamında da 4 bölge ülkesinin (Irak, Suriye, İran, Türkiye) bölünmesiyle, ABD ve İsrail güdümünde, Akdeniz’e kıyısı olan bir Kürt devleti kurmak için mücadele ediyor. Rusya ve İran, Şam’daki rejimi destekliyorlar. Türkiye, Suriye’nin toprak bütünlüğü, bağımsızlığı ve egemenliğini savunuyor. Bu bağlamda Astana sürecinin Rusya ve İran’la birlikte bir bileşeni, fakat Rusya ve İran’dan farklı olarak Esad rejimine karşı çıkıyor. ABD ise Esad’ı devirmek ve Suriye’yi bölmek istiyor.

Çetinoğlu: 15 Mart 2011 tarihinde başlatılan Suriye’deki karışıklıkların ilk döneminde Türkiye açısından yapılması gereken en doğru hareket sizce nasıl olmalıydı?

Doç. Doster: Türkiye, Esad’a İhvan (Müslüman Kardeşler) mensubu isimleri bakanlar kuruluna al, Batı ile uzlaş demek yerine, yani bir komşu ülkenin içişlerine karışmak yerine, Suriye’nin kendi gücü, olanakları, devlet kapasitesine koşut olarak, kendi evinin içinde huzuru sağlamasına destek vermeliydi. Bunun tam tersini yaptı. Suriye liderine “dostum, kardeşim” diyen, Suriye lideri ve ailesiyle birlikte tatil yapan, Suriye ile birlikte ortak bakanlar kurulu düzenleyen Türkiye gitti, yerine “halkına zulmeden katil Esed” diyen, birkaç hafta içinde Şam’da Cuma namazı kılmaktan bahseden bir Türkiye geldi. 911 kilometre ortak sınıra sahip olduğumuz bir ülkedeki kargaşanın, sadece dış politika açısından değil, toplumsal, kültürel, ekonomik olarak da bizi çok fazla etkileyeceğini göremedi Türkiye. Sonuç ortada.

Çetinoğlu: İç savaş sebebiyle 5 milyona yakın Suriyeli Türkiye’ye geldi. Onların beslenmesi, barınması dahilî ihtiyaçlarını üstlendik. Türk’e yakışan insanî, doğru bir hareketti. Onlara mülteci – sığınmacı – göçmen sıfatı uygun görüldü. Milletlerarası hukuku göre doğru bir isimlendirme midir?

Doç. Doster: Hayır değildir. Suriyeliler, ülkemizde geçici koruma statüsü altındaki sığınmacılardır. Mülteci veya göçmen demek hukuken yanlıştır. Mülteci denilirse, onlara karşı Türkiye’nin çok daha kapsamlı ve kalıcı hukuki yükümlülükleri doğar.

Çetinoğlu: Esad rejimi, Fırat’ın doğusundan çekildi. Bu çekilme, orada PYD-YPG terör örgütünün işine yaradı. Orada, bir korsan devletin temeli atıldı. ‘Esad’ın çekilmesi korsan devletin kuruluşuna imkân sağlamak içindi‘ denilebilir mi?

Doç. Doster: Esad rejiminin gücü sınırlı. Aynı anda birden fazla cephede çok sayıda güçle mücadele etme kabiliyet ve kapasitesi yok. O nedenle bir öncelik sıralaması yapıyor. Gücünü tartıyor. Karşıtları, muhalifleri arasındaki çatlakları büyütmeye çabalıyor. Asıl büyük düşman olarak gördüğü ABD’nin elinden, PKK – PYD – YPG terör örgütü kartını almanın kolay olmadığının Şam da, onu destekleyen Moskova ve Tahran da farkında. O nedenle bir yandan Şam ile Ankara arasında, Türk yetkililerin de son dönemlerde belirttiği gibi temaslar var, bir yandan Astana süreci ilerliyor, bir yandan anayasa yapım süreci ilerliyor, bir yandan da PKK – PYD – YPG terör örgütüyle kimi taktik görüşmeler, anlaşmalar yapıyor.

Çetinoğlu: Türkiye’de çoğunluk, Barış Pınarı Harekâtı’a katılan Mehmetçiğin zafer kazanması için dua ediyor. Milletimize yakışan da budur. Fakat harekât kararının doğru bir tercih olup olmadığı hususunda farklı görüşler var. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Doç. Doster: Harekât doğru, haklı ve meşrudur. Türkiye’nin Suriye politikasında başından beri yaptığı yanlışlar olmasaydı, Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekâtlarının askeri başarısı, siyasi alanda da daha fazla sonuç verirdi. Sınırın ötesinde batı emperyalizminin desteğini almış, ülkemizi ve diğer bölge ülkelerini bölmeye çalışan bir terör örgütü var ise buna kayıtsız kalmak mümkün değildir.

Çetinoğlu: Türk Ordusu, Fırat’ın doğusunda ne kadar kalırsa orada bir Kürt devleti kurulması imkânı tamamen bertaraf edilebilir?

Doç. Doster: Üzülerek ifâde edilmeli ki çok zordur fakat imkânsız değildir. Türkiye, ne yapıp edip engellemelidir. ABD ve İsrail destekli bir Kürt devletinin kurulmasını önlemenin yolu, bu tehdide muhatap olan 4 bölge ülkesinin, yani Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin işbirliği yapmasından geçer. Kaldı ki bir başka ülkenin toprağında uzun süre kalmak, hem siyasi açıdan Türkiye’nin Arap dünyasında, komşu ülkelerde, Batıda işgalci bir ülke olarak algılanmasına, gösterilmesine neden olur hem de iktisadi ve askeri açıdan yorucu, yıpratıcı bir eylemdir. Sürdürülebilir olmaktan da uzaktır.

Çetinoğlu:Barış Pınarı Harekâtının 10. Gününde, operasyona 120 saat ara verilmesinden sonraki durumu değerlendirir misiniz?

Doç. Doster: ABD Başkanı Trump’ın 9 Ekim tarihli o kaba, küstah ve milli gururumuzu inciten mektubu, ardından ABD heyetinin Ankara’ya gelişi ve yaptığı baskılar sonrasında, harekâta ara verildi.

Çetinoğlu: Bu röportajı yaptığımız 22.10.2019 tarihi itibariyle gelinen noktada Türkiye’nin kazançlarını ve zararlarını T cetvelinin sağına ve sonuna alt alta sıralayabilir misiniz?

Doç. Doster: Türkiye, er ya da geç, Şam rejimi ile doğrudan görüşmediği sürece, Şam ile görüşmek için Moskova ve Tahran’ı aracı kıldığı sürece, kazanımları geçici, taktik düzeyde kalacaktır. Kalıcı kazanım elde edemez. Dahası Türkiye, Suriye’de PKK – PYD – YPG terör örgütünden öte, asıl onun arkasındaki güç olan ABD ve Avrupa emperyalizmiyle mücadele ettiğini görmek, bilmek, kavramak zorundadır.

Çetinoğlu: Suriye meselesine müdahil olan ülkelerden kazançlı çıkanlar için (kazançlarının önemine göre) nasıl bir sıralama yapılabilir?

Doç. Doster: En kazançlı çıkan İsrail’dir. Çünkü Müslüman ülkelerin, Arap ülkelerinin birbirini yemesi, İsrail’le en fazla mücadele eden ülkeler olan Suriye’nin harap olması, İran’ın ise kuşatılması, İsrail’in işine gelir. ABD de, kazançlıdır. Çünkü Irak’tan sonra, Suriye’de de ABD askeri vardır artık. Rusya, Suriye üzerinde zaten uzun yıllardır varolan nüfuzunu daha da artırmıştır.  İran ise her ne kadar ABD tarafından daha fazla sıkıştırılsa, kuşatılsa da, Suriye üzerindeki etkisini daha da artıran bir diğer ülkedir, Rusya’dan sonra.

Çetinoğlu: Zararlı çıkanlar kimlerdir?

Doç. Doster: Zararlı çıkan ülkelerin başında Türkiye var. Hem yaklaşık 5 milyon Suriyeli ülkemize gelmiştir hem bunlar için 40 milyar dolar harcanmıştır hem de ülkemizin güvenliği ciddi zarar görmüştür. Türkiye’den başka Lübnan ve Ürdün de çok ağır bir sığınmacı yüküyle karşı karşıya kalmıştır.

Çetinoğlu: ABD’nin Suriye’den çekileceğine inanılabilir mi?

Doç. Doster: ABD’nin görünür gelecekte Suriye’den çıkması olası görünmüyor. Afganistan ve Irak’tan çekilmediği gibi, Suriye’den de çekilmeyecektir. Kalmak için her türlü bahaneyi öne sürecektir. Nitekim yine bir ABD yapımı olan IŞİD terör örgütünün varlığı, ABD’nin Irak ve Suriye’de kalmak için kullandığı elindeki en önemli gerekçedir.

Çetinoğlu: Çekilse bile PYD ve YPG’ye desteğinin devam edip etmeyeceği hususundaki kanaatiniz nedir?

Doç. Doster: ABD; PKK – PYD – YPG terör örgütüne yıllardır yatırım yapıyor. Destek veriyor. Eğitip, donatıyor. 50 bin tır dolusu silah, 3 bin hava kargo uçağı dolusu mühimmat verdiği, “kara gücüm” dediği bir terör örgütü bu. O nedenle desteğini önümüzdeki yıllarda da sürdürecektir.

Çetinoğlu: 2011 yılında müttefikimiz olan ABD ile şimdi hangi sebeplerle karşı karşıya geldik?

Doç. Doster: ABD, gerçekte bizim asla müttefikimiz olmadı. Kafasındaki Kürt devleti planı 1960’lara kadar uzanır. Irak ve Suriye’de yaptıkları ortada. Son yıllarda kamuoyu bunu çok daha açık şekilde görmeye başladı. Irak ve Suriye’nin bölünmesinin, kaçınılmaz olarak İran ve Türkiye’nin de bölünme sürecini beraberinde getireceğini anladı Türkiye, geç de olsa.

Çetinoğlu: ABD’ye güvenilemeyeceği biliniyordu. Trump bilinenleri pekiştirdi. Putin’e güvenilebilir mi?

Doç. Doster: Hiçbir büyük devlete, emperyalist devlete, süper güce güven olmaz. Ülkeler arasında dostluk ilişkisi değil, çıkar ilişkisi olur.

Çetinoğlu: Yakın ve uzak gelecekte ne gibi gelişmeler olacağı hususundaki tahminlerinizi; iyimser ve kötümser taraflarıyla, fütürolojik bir tablo hazırlar mısınız?

Doç. Dr. Yakın geleceğe ilişkin iyimser değilim, karamsarım. Orta ve uzun vadede ise gidişatı Türkiye başta olmak üzere bölge ülkelerinin mücadelesi, bölge merkezli bir dış politikayı izleme becerisi, ekonomilerini geliştirme kabiliyeti belirler.

Çetinoğlu: Tarih boyunca, Ortadoğu’ya dışarıdan gelen Osmanlı, İngiliz ve Fransız…  bütün güçler sonunda fiilen çekilmek mecburiyetinde kaldılar. Tarih tekerrür edecek mi?

Doç. Doster: Büyük güçler, görünürde çekilseler bile, gerçekte bu bölgeden hiç çekilmemiştir. Takım çantalarında çok ve çeşitli araçlar vardır. Güdümlerine aldıkları Arap şeyhler, aşiretler, kabileler, rejimler, terör örgütleri, ayrıca bölgenin enerji kaynakları üzerindeki etkileri dikkate alındığında, şu görülür. İslam dünyası, Arap alemi, Ortadoğu ülkeleri eğer akıllarını başlarına almazlar ise birbirleri arasındaki kavgadan, Batının silah, enerji şirketleri başta olmak üzere, büyük tekelleri, çokuluslu şirketleri kazançlı çıkar.

Çetinoğlu: Kendisinden ‘Kürt General Mazlum‘ olarak söz edilen şahıs hakkında bilgi verir misiniz?

Doç. Doster: ABD emperyalizminin güdümündeki PKK – PYD – YPG terör örgütü mensubu bir teröristtir. Ona general diyen de ABD Başkanı Donald Trump’tır.

Çetinoğlu: Trump’un tehditleri hakkında neler söylemek istersiniz?

Doç. Doster: Türkiye açısından gurur kırıcıdır. Kabul edilemez. Dahası, ABD’nin Türkiye’nin siyaseti, dış politikası, ekonomisi, bürokrasisi, ordusu üzerindeki etkisini göstermesi açısından da acıdır.

Çetinoğlu: Barış Pınarı Harekâtı’nın hedefi 444 km. uzunluğunda, 32 km. derinliğinde bir güvenli bölge oluşturmaktı. 120 saatlik aradan sonra Rusya ve ABD ile yapılan mutabakatta, kontrolümüzdeki alan, 120 X 32 km. olarak belirlendi.

Bu durumu Türkiye’nin güvenliği açısından tatminkâr buluyor musunuz?

Doç. Doster: Türkiye açısından önce ABD ile imzalanan 13 maddelik mutabakat, ardından Rusya ile imzalanan 10 maddelik mutabakat, önemli kazanımlar içermektedir. Ne var ki her iki büyük devlet de, PKK- PYD- YPG terör örgütünü, farklı gerekçelerle, farklı araç ve yöntemlerle koruduğundan, terör örgütünü tamamen etkisiz kılmak mümkün olmamıştır. ABD ve Rusya himayesinde terör örgütü, güvenli bölgenin altına, güneye çekilmiştir.

Çetinoğlu: (444-120)=324 X 32 km’lik alan Rusya’ ile Suriye sorumluluğunda olacak. Söz konusu ülkeler sorumluluklarını Türkiye lehine sonuçlar verecek şekilde yerine getirirler mi?

Doç. Doster: ABD ve Rusya, büyük devletlere, emperyalist karakteri olan devletlere tam olarak güvenmek doğru olmaz. Malum, Rusya, PKK terör örgütünü, terör örgütü olarak tanımıyor. Onun Moskova’da ofis açmasına izin verdi. O nedenle Türkiye’nin sürekli uyanık, sürekli teyakkuzda olması gerekir.

Çetinoğlu: ABD, bölgede bir Kürt devleti kurmak / kurdurmak düşüncesinden vazgeçer mi?

Doç. Doster: ABD, bölgede dört bölge ülkesini (Irak, Suriye, İran ve Türkiye) bölmek suretiyle, Akdeniz’e kıyısı olan ve ABD – İsrail güdümünde, himayesinde bulunan bir Kürt devleti kurma projesinden asla vazgeçmez.

Türkiye’nin ABD’nin bu emperyalist projesini önlemesi için yapması gereken, Atatürk’ün bölge merkezli dış politikasını izlemek, ABD kaynaklı tehditle boğuşan bölge ülkelerinin işbirliğini geliştirmesine öncülük etmek ve ekonomik, teknolojik anlamda güçlenerek, Batıya olan bağımlılığı ortadan kaldırmaktır.

 

Doç. Dr. BARIŞ DOSTER (Siyaset Bilimci – Yazar)

Kars’ta doğdu (1973). Kars Gazi İlkokulu’nu (1983), Kadıköy Anadolu Lisesi’ni (1990), İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi (1994). İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde, Türk siyasal yaşamı üzerine yazdığı tezle yüksek lisans, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nda izlediği dış politikayı incelediği çalışmayla doktora yaptı. 2011’de siyasi tarih alanında doçent oldu.

Üniversite yıllarında gazeteciliğe başladı. Devinim ve Nokta dergilerinde, Cumhuriyet gazetesinde 15 yıl çalıştı. Türk siyasal yaşamı, Türk dış politikası, uluslararası ilişkiler konularında çok sayıda haber, söyleşi, yazı dizisi hazırladı. Çeşitli dergi ve kitaplarda makaleleri yayınlandı. Üniversitelerde, askerlik görevini yaptığı Kara Harp Okulu’nda, Harp Akademileri Komutanlığı Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nde Uluslararası İlişkiler, Türk Devrim Tarihi, Türk Dış Politikası, Siyaset Bilimi, Güvenlik Stratejileri, Bölgesel Bazlı Devletler Analizi, Diplomasi, Türkiye’nin Toplumsal Yapısı dersleri verdi.

2014’te ABD’de Oklahoma Üniversitesi’nde bir yıl, 2015’te Avustralya’da Sydney’de Macquarie Üniversitesi’nde iki dönem, 2016’da Çin’de Şanghay’da Tongji Üniversitesi’nde bir dönem misafir öğretim üyesi olarak Türk Dış Politikası, Ortadoğu ve Avrasya üzerine dersler verdi. Marmara Üniversitesi’nde öğretim üyesidir. Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarıdır.

Eserleri:

Atatürk, Türk Dünyası ve Mazlum Milletler, İstanbul, 2004.

Kuşatma Altındaki Türkiye,İstanbul, 2007.

Türkiye ve Karanlık Savaş,İstanbul, 2008.

Orhan Koloğlu Kitabı: Bilimselden Medyatik’e Tarih, İstanbul, 2009.

Müfid Ekdal Kitabı: Tanıdığım İnsanlar, Yaşadığım Olaylar, İstanbul, 2009.

Şu İngilizler Canımı Çok Sıkıyor, (Murat Çulcu, Orhan Koloğlu, Taylan Sorgun, Bingür Sönmez’le birlikte), İstanbul, 2009. 

Soros, CFR ve Arap Ayaklanması, (Orhan Koloğlu, Mehmet Ali Güller, Haluk Hepkon’la birlikte), İstanbul, 2011.

Emperyalizm ve Türkiye (derleme), İstanbul, 2014.

Sopanın Ucundaki Müttefik, İstanbul, 2016.

Azizim! Türkiye Kime Kalacak Dersin! İstanbul, 2017.

Yönünü Arayan Türkiye, İstanbul, 2017.

 

 

Yıldızlar Neden Dargın Güne?

Ağır ağır, düşüyor geceye;

İpek tül misali

Örtüyor yüzünü gecenin.

Susup susup, susuyor,

Sıkılıyor sonra,

Uzanmaya kalkıyor uzak yerlere,

Derinliklerine evrenin.

Ne yapıp, ne edip

Renkler buluyor

El değmemiş, bilinmemiş, görülmemiş.

Gülüşüp bulutlarla

Olur olmadık yerlerini boyuyor,

Kıskandırıyor yıldızları

Ve

Karınlarını okşayıp yıldızların,

Esir ediyor kendine.

Onlardan da sıkılınca

Serçe parmağıyla tutunup güneşe,

Doğuyor güne.

Kurulup berjer koltuğuna,

Dolayıp saçlarını parmaklarına,

Sonra dikip gözlerini söyleniyor aya:

“Yıldızlar neden dargın güne?”

 

 

Zafer mi, Hezimet mi, Mümkün Olanın iyisi mi?

Türkiye’nin bir hafta içinde ABD ve Rusya ile yaptığı anlaşmaları “zafer mi, hezimet mi?” ekseninde tartışmak gerçekçi değil.

Türkiye’nin varmak istediği hedeflerle elde ettiklerini kıyaslayarak vardığımız noktayı çok gerilerde bulabiliriz.

Fakat 20 gün öncesine kadar bölgede mevcut dengeleri lehimize olarak bir hayli değiştirdiğimizi tespit ederek, askeri ve diplomatik alanda başarılı olduğumuzu da söyleyebiliriz.

Ama asla yapmamamız gereken yorum şeklini sorarsanız, “AKP E. Milletvekili ve Prof. Dr.” Unvanlı “Burhan Kuzu’nun yaptığı gibi yapmayın” diye cevap verebilirim.

Malum, Burhan Kuzu Twitter hesabından yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı:

“Lozan’da masada kaybetmiştik. Kıbrıs Barış Harekâtında Adanın tamamını alamamıştık. Barış Pınarı Operasyonu, Cumhurbaşkanımızın liderliğinde ABD’ye adeta diz çöktürdü. Hem sahada hem de masada kazandık.”

Kurtuluş Savaşımızla ve Kıbrıs Harekâtımızla, Suriye’de sınırlı bir bölgeye yaptığımız, kısmi bir askeri operasyonun kıyaslaması akla ziyan. Keza, bu savaşların sonunda yaptığımız antlaşmalarla Barış Pınarı Harekatımız sonrası yapılan mutabakatları kıyaslamak da öyle.

Dileğimiz henüz nihai etkileri ortaya çıkmayan mevcut anlaşmalardan Türkiye’nin azami fayda ile çıkması. Ama buradaki başarıyı yücelterek siyasi bir rant elde etme hevesi ile tarihimizin gurur kaynağı olan iki önemli savaşımızı ve nihayetinde yapılan antlaşmaları küçümsemek tek kelimeyle milli birlik ve ortak şuura darbe vurmaya çalışmaktır.

*****************************

Lozan ve Kıbrıs’la Kıyas Edilemez

Siyasi müzakerelerde varılmak istenen hedef ile karşı taraf/ tarafların varmak istediği hedeflerin çatıştığı bir alan mevcuttur. Genelde taraflar her konuda istediklerini kabul ettiremezler. Bazı tavizler verilerek iki tarafı da tatmin eden bir alanda anlaşma/ mutabakat sağlanır.

Bu çerçeveden baktığımızda Lozan‘da Türk tarafı olarak bütün istediklerimizi alamasak da zamanın bir numaralı devleti İngiltere’yi çıldırtacak kadar yüksek bir oranda taleplerimizi kabul ettirdik.

Türkiye Cumhuriyeti’nin tapu senedi olan Lozan Antlaşması “mümkün olabileceklerin en iyisi” olmasa bile “mümkün olabilen çok iyi” bir antlaşma olarak tarihe geçti.

Kıbrıs Barış Harekâtında “Adanın tamamını askeri olarak kontrol ettikten sonra antlaşma yapılsaydı daha kârlı çıkabilirdik” tezi doğrudur. Ancak dünyanın en güçlü devletlerinin karşı çıktığı bir harekâtı bu derece ileri götürseydik sonuçları ne olurdu?

Kıbrıs’ta, başta ABD, büyük güçlerin ağır baskısı altında, elde ettiğimiz sonuç da olarak tarihe geçti.

Bu antlaşma ile elde ettiklerimizi de korumaya devam ediyoruz. KKTC’nin varlığı bile tek başına büyük bir başarıdır.

Barış Pınarı Harekâtımızda da başta ABD, Rusya, İran, AB ve Arap Birliği ülkeleri de dâhil hemen herkesin karşı çıkması, büyük güçlerin ağır baskısı altında harekatımız bir yerde durduruldu.

Asıl hedefimiz PKK/PYD/YPG güçlerinin imhası ve bir devlet kurma imkanını kaybetmesiydi.

Bu olamadığı taktirde, Fırat’ın doğusunda Suriye sınırları içindeki Ayn El Arap/ Münbiç’ten başlayan ve Irak sınırına kadar olan bölgede 444 km uzunluğunda 32 km derinliğinde bir güvenli bölge oluşturmak ve Türkiye’deki Suriyelilerden 2 milyonunu bu bölgeye yerleştirmekti.

ABD ve Rusya ile yapılan mutabakatlarla bizim kontrolümüzdeki alan 120 km uzunluğunda ve 32 km derinliğindeki alan olarak kaldı. Hedefimizin geri kalanındaki alan Suriye Şam Yönetimi ile Rusya kontrolüne geçti. Rusya bu alandan da PYD/YPG güçlerini çıkarma sözü verdi.

Görüldüğü gibi varmak istediğimiz hedeflerin çok gerisinde kaldık. Ancak bu harekâtın ve anlaşmaların “hezimet” olduğu anlamına gelmez.

Bu süreçle Türkiye elini güçlendirmiş, Suriye’de masada etkili aktörlerden biri olma imkânımız artmıştır.

Türkiye olarak, ABD ve Rusya ile “mümkün olabileceklerin en iyisi” olmasa bile “mümkün olabilen iyi” mutabakatlar yaptığımızı söyleyebilirim.

Mutabakatların uygulanmasındaki süreç bu iki “iyi” mutabakatın “çok iyi” bir anlaşma olmasını da sağlayabilir, anlaşmaları “iyi” olmaktan da çıkarabilir.

*****************************

ABD DENKLEMDEN ÇIKMAZ

Bazıları yaptığımız mutabakatlar ile “ABD’nin Suriye denkleminden çekildiğini” ifade etmeye başladı. Böyle olsa PKK/PYD/YPG güçlerinin ABD desteğini kaybetmesiyle Türkiye’nin terör tehdidinden uzunca bir süre kurtulacağı düşünülebilir.

Ama koskoca ABD’nin küçük bir alanı kapsayan kısmi bir mutabakata bakarak Ortadoğu denkleminden çıkacağını varsaymak asla akılcı olamaz.

ABD’nin İsrail’in güvenliğini sağlamak amacıyla bir PKK devleti kurdurma projesinden vazgeçeceğini düşünmüyorum.

Ayrıca Irak’tan Akdeniz’e uzanan bir “Kürt Koridoru oluşturarak” alternatif petrol ve gaz hattı oluşturmaktan da vazgeçme ihtimali son derece düşüktür.

ABD’nin, BOP projesi kapsamında, İran’la çatışma ihtimalini ve Türkiye’yi bölme emellerinin devam ettiğine dair parametreleri de göz ardı etmeyiniz.

Halen PKK/PYD/YPG güçleri son derece modern silahlarla donatılmış 50 bin terörist askeri ile Suriye’de oluşturulan güvenli bölgenin sınırında iki Trakya büyüklüğünde alanı kontrol etmektedir.

Ben böylesine emperyal hedefleri olan, kendi milli çıkarları için askeri ve ekonomik gücünü küstahça, hoyratça kullanmaktan çekinmeyen ve PKK’ya bu kadar yatırım yapan bir ABD’nin Suriye ve Ortadoğu denkleminden çekileceğine ihtimal vermiyorum.

 

 

Vahideddin Düşündürüyor (1)

Eski Başbakanlardan Sn. Ecevit bir vesileyle

“Vahideddin hain değildi.” dedi.

Ve basında lehde aleyhde yazılmadık kalmadı.

Aslında iki taraf da doğru söylüyor.

Nasreddin Hoca’nın fıkrasını hepimiz biliriz:

Birini dinler “Haklısın.” der. Ötekini dinler, ona da “Haklısın.” der.

Bu duruma şâhit olan hanımı “Hoca der, ikisine de ‘haklısın’ dedin!

Olur mu böyle şey?”

Deyince, Hoca hanımına döner, gülerek:

“Sen de haklısın hanım!” der.

Elbette herkes kendi açısından haklıdır.

Aslında Hocamız bunu nazara vermek ister.

Yoksa elbette “Hak” birdir. Ve birindedir.

Her sözünde bir hikmet olan hocamız demek ister ki:

Haklı olan,  elinden geldiğince hakkını aramalı.

Elinden geleni yapmalı.

Fakat bütün bu; gösterdiği çabadan sonra, neticeyi kabul edip:

“Bunda da bir hayır var.

Çünkü ‘Vakide / olanda hayır vardır.’ denmiştir.” demeli.

“Tevekkeltü ale’l-lah.” diyerek, Allahı vekil etmeli.

Artık işi Allah’a havâle etmenin, O’na bırakmanın rahatlığını duymalı.

Zihnini boş yere meşgul ederek, ruhsal sıkıntılara düşmekten kendini korumalı.

Çünkü bilmeli ki “Allah ihmal etmez, imhâl eder.” Yani olana seyirci kalmaz.

Gereğini bilir. Fakat hikmet icabı gerekeni sonraya bırakır, erteler.

Zamanı gelince Hak yerini bulur. Hak, er-geç yerine, mutlaka gelir.

Fakat bâzan, Hakkın yerini bulması; öte âleme bırakılır ki,

Bu, verilecek cezanın şiddetine işarettir.

İki taraf da doğru söylüyor demiştik, Vahideddin hakkında.

Çünkü bir taraf zâhire, görünüşe bakıyor.

Mevcut vesika ve belgeler böyle bir neticeye götürüyor insanı.

Diğer taraf bâtına / içe bakıyor. Olayların arkasını görüyor.

Sebebini araştırıyor. Sebep ve vesileyi sorguluyor.

Hükmünü zâhire / görünüşe göre hemen vermekten kaçınıyor.

Hükme ve karara bir de şu sırra dayandırarak varmak istiyor:

“İnneme’l-a’mâlü bi’n-niyyât.”

Yani amel ve işleri niyetlere göre değerlendirmek lâzımdır.

Çünkü bakış ile niyet yapılan işlerin mâhiyet ve içyüzünü değiştirir.

Görünüşte çirkin bir hareketi, güzel bir harekete;

Güzel bir davranışı, çirkin bir davranış şekline sokar.

Mesela vatanı korumak için adam öldürmek, iyi karşılanırken;

Bir sebepten dolayı katil olmak çok kötü bir şeydir.

İki durumda da öldürme var!

Ama niyetlere göre birinin yaptığı makbul oluyor;

Ötekinin yaptığı nefretle karşılanıyor.

Aynı görüntü zahiren çirkin,

Bâtınen güzel olduğu gibi;

Aynı görüntü zâhiren de çirkin,

İçyüzü bakımından da fena olabiliyor.

 

 

Halen Kavrayamadık

Geride bıraktığımız şu 10 gün içinde yaşananlar Türkiye Cumhuriyeti’nin yakın tarihinde tanıklık ettiği tarihi olaylar arasındaki yerini aldı. Yalnızca Türkiye’nin değil tüm Ortadoğu coğrafyasının yarınını şekillendiren hadiseler arasındaki yerini aldı. Uzun zamandır dillendirilen Barış Pınarı Harekâtı için resmen düğmeye basılmasıyla birlikte ABD Başkanı Donald Trump başta olmak üzere pek çok yetkili merciden yükselen tepkilerle karşı karşıya kalmamız, bir kez daha dış politikadaki yalnızlığımızla yüzleşmemiz ve Araplardan bir kez daha kazık yememiz…

Harekâtın başlayacağına dair kesin açıklamalar sıralanmaya başlayınca kendimi benliğimle bir münazara halinde buldum. Bu harekât gerekli miydi, doğru zamanda mı yapılıyordu, kimler hedef alınıyordu, Türk ordusunun gayesi neydi? Tüm bu soruları aşağıdan, yukarıdan, sağdan, soldan irdeledikten ve dünya görüşüm çerçevesinde vaziyeti değerlendirdikten sonra bir sonuca ulaştım. İnsan hayatına değer veren bir birey olarak meselenin silahlı müdahaleye varmamasını tabii ki dilerdim, bu kangren kesi atılmadan iyileştirilebilsin isterdim lakin gelinen noktada sağlıklı ve akılcı işlemin sınırlarımızı güvence altına almak olduğu aşikârdı.

Meclisimizde temsil edilen siyasi partilerin biri hariç tamamı da üç aşağı beş yukarı aynı fikriyatta buluşarak harekâtın, ordumuzun ve devletimizin arkasında dimdik durdular. Hatta Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsını diğer liderlerden gelen sert eleştiriler karşısında savunmayı da ihmal etmediler. Bu devletin başındakini kendi içimizde yerden yere vururuz ama icap ettiğinde ele karşı kollamasını biliriz dediler.  17 Senelik AKP iktidarı döneminde belki de ilk kez muhalefet bu denli samimi, ağırbaşlı ve sağduyuluydu. Toplumumuzun kamplaşmasından fevkalade rahatsız olan ve bu sorunun çözülmesi için behemehâl adım atılması gerektiğini epey uzun zamandır savunan biri olarak vuku bulan bu büyük uzlaşıyı büyük keyifle izliyordum. Ta ki Sayın Cumhurbaşkanının oluşan bu Kuvay-i Milliye ruhunu yaptığı kifayetsiz açıklamalarla yaraladığını görene dek.

Mehmetçiğimiz memleket için sınır ötesinde cenk ederken, neredeyse memleketteki tüm siyasi partiler yekvücut olup devletimizin istikbalini gözetirken %52,7 oyla Cumhurbaşkanı seçilen Sayın Erdoğan’ın, ”Adı millet olan ama milletten zerre nasibini almamış bu ittifakın en yakın zamanda parçalanması çok önemli.” , ”Tüm vatandaşlarımızı yerli ve milli duruşun tek adresi olan AKP’ye davet ediyorum.” açıklamaları devlet adabının elzem olduğu böyle bir anda beraberliğimizin atar damarına hançer misali saplanmıştır. Şahsına yazılan ama hepimizin kanına dokunan seviyesiz mektuba dahi yanıt vermeyi gerekli görmeyen Sayın Cumhurbaşkanı niçin kendi ülkesinde; kendi askerine ve kendi devletine sahip çıkan siyasi aktörlere böylesine amiyane, böylesine hakkaniyetsiz ithamları yakıştırır ? Yanıtlanmayı bekleyen binlerce soru, çözülmeyi bekleyen binlerce sorun varken, ordu teröriste kurşun atarken en yetkili ağızdan dökülen sözler kendisine oy vermeyen vatandaşları ve kendisinden farklı düşünen siyasetçileri mi hedef almalıdır? Konu dönüp dolaşıp yine oya, seçime ve genel başkanlığını yaptığı partisinin gidişatına mı gelmelidir?

Sormadan edemiyorum, iktidarda bulunanların icap eden olgunluğu göstermeyi öğrenmeleri için daha kaç badire atlatmamız gerekiyor? Dersi idrak etmek için kaç sınavdan daha çakmamız gerekiyor?

Ne yazık ki kutuplaşma havasının bizlere nasıl zarar verdiğini, bizlere neler kaybettirdiğini halen kavrayamadık. En kötüsü de bu iklimin milyonlarca gencin memleket için kurdukları düşleri boğazlayıp, öldürdüğünü halen kavrayamadık…

 

 

Vahideddin ve Refet Paşa (1)

Merhume Münevver Ayaşlı hanımefendi diyor ki: “Biz içinde yaşadığımız devri, gördüklerimizle, tanıdıklarımızla, işittiklerimiz veya işitenlerden işittiklerimizle, nüktesiyle, rivayetiyle…bizden sonra gelecek nesillere nakletmek istiyoruz. Biz tarih yazmıyoruz amma, belki tarihçi(ler) bizim ‘documents’larımızdan istifade edecek(ler)dir.” (Münevver Ayaşlı, İşittiklerim…Gördüklerim…Bildiklerim, İstanbul-1973 s. 3)

X

Bugün köşemi, tam bir Osmanlı hanımefendisi olarak yaşamış olan, merhume Münevver Ayaşlı’ya bırakıyor; Vahideddin Han’ın İstanbul’u terk edişiyle ilgili bir hatırasını naklediyorum:

X

Refet Paşa, bir ara bize çok gelip giderdi. Hemen hemen her pazar günü çaya gelir, akşam yemeğine kalır gece saat 11-12 sularında avdet eder (döner)di.

O zamanlar bu günkü gibi Boğaziçinde vasıta bolluğu yoktu. Çoğu zaman hava müsait ve deniz sakin olduğu akşamlar sandalla karşıya geçilirdi.

Sonraları silâh, ideal arkadaşı ve en yakın dostlarından Ali Fuad Cebesoy Paşa, Münakalat Vekili / Ulaştırma Bakanı olduğu zaman, sadece Refet Paşa’nın kolayca avdeti / dönmesi için, Pazar günleri gece saat 11’de Boğazdan Köprü’ye inen bir vapur koymuştu.

Çok sübjektif, çok hislerine mağlup, çok enaniyetli, yani benliği olan Refet Paşa, bu beşerî zaafları yanı sıra, çok zeki, dünya görüşü kuvvetli iyi asker ve iyi kumandandı. Kendi deyişine göre: “Kumandan yetişmez, yetiştirilemez, insan kumandan doğar.” derdi.

İstiklâl Harbi’nde Dumlupınar’da ondan evvel Birinci Cihan Harbi’nde Gazze’de, iyi askerliğini ve kumandanlığını göstermişti. İyi ve talimli Anzak’ların karşısına  (Refet Bey) yarı aç, yarı tok Mehmetçiklerle çıkıyor ve Anzakları püskürtüyordu.

Refet Paşa, yakın tarihimizin 50 – 60 senelik mes’elelerini ve hadiselerini iyi bilirdi. Hepsinin değilse bile, hemen bir çoğuna şahit olmuş, bir çoğunun da içinde bulunmuş, hadiselere karışmıştı.

İstiklâl Harbi’nde ve Büyük Millet Meclisi Hükümeti zamanında, zirvede değilse bile, hemen ondan sonra gelen kademelerde yer almış, sırasıyla Kumandan, Vekil, hattâ üç ay kadar Başvekillik bile etmişti.

Buna işaretle, kendisi “Ben Sadrazamlık etmiş insanım”, “Ben bin sene yaşamış insanım.” derdi.

Ankara’dan işgal altındaki İstanbul’a gelen ilk Kumandan yine Refet Paşa idi. İstanbul Refet Paşa’yı nasıl karşılamıştı. Onu bir Allah, bir de o karşılamayı görenler bilir.

Yalnız Refet Paşa’nın İstanbul’a gelişinin, Sultan Vahideddin’in kaderi üzerinde meş’ûm tesirleri olmuştur. Daha Dolmabahçe’de ayağını İstanbul toprağına atar atmaz, kendisini Padişah namına selâmlamaya gelen Yaveri (zannedersem Tevfik Paşazade Ali Nuri Bey olacak) Refet Paşa hiç de hoş karşılamıyor. Sonra, Padişahla olan bütün temaslarında, Padişahı çok ürkütücü sözler söylediğini ve tavırlar takındığını yine kendisinden dinlemişimdir.

Hattâ “Padişahın önünde ayak ayak üstüne attım ve koltuğa o kadar yaslandım ki nerede ise pabucum Padişahın burnuna değecekti” demiştir.

X

Ankara’nın tayin ettirdiği, Padişahın genç bir yaveri, zannedersem bir Deniz Subayı, gece geç vakit koşa koşa Refet Paşa’nın kaldığı Babıali’ye geliyor, telaş içinde ve ağlarcasına:

“Padişahı, İngilizler yarın sabah kaçırıyorlar!” demesine mukabil / karşılık, Refet Paşa:

X

“Budala, ne üzülüyor, ne ağlıyorsun? Padişahı İngilizler kaçırırsa, Türk Milleti hiç bir gün, Vahideddin’in bu hareketini affetmiyecektir. Biz tutar ve yakalarsak, bu sefer, Millet bizi affetmiyecektir, bırak gitsin, Vahideddin işimizi kolaylaştırıyor” demiştir.

X

Evet, mes’eleyi bildiği halde, bilmemezlikten gelmesi ve hiç bir harekete geçmemesi, İngilizlerin işini kolaylaştırmış(tır). (a. g. e.,  s. 7 – 8)

 

 

Yaşasın Hatıralar

Türk milliyetçiliği düşüncesini imanı ile birleştiren Ergun Göze,  15,5 X 21,5 santim ölçülerindeki 342 sayfalık ‘Yaşasın Hatıralar‘ isimli eserinde, Bâb-ı Âli’de geçen 50 yıllık hayatını anlatıyor.

Gazeteciliğe, Türk milliyetçiliği fikriyatını doğru olarak anlatmak ve geniş okuyucusu kütlesine sevdirmek maksadıyla başladı. Devam etmeyi ‘mukaddes bir vazife‘ olarak kabul etti. Tâkip ettiği yolun, maddî menfaatlerinin aleyhine olmasına rağmen, çok doğru bir yol olduğuna inanmış ve sonuna kadar devam etmiş bir idealistti.

Yaşasın Hatıralar, 13 bölümden oluşuyor. Her bölüm, 3 ilâ 77 arasında alt bölümlere ayrılıyor. Herbiri, okunmak; kimin-kim olduğunu anlatmak, hâdiselerin perde gerisini ve derinliklerini hafızalarda canlandırmak ve gelecek nesillere intikalini sağlamak için yazılmıştır. Biz Türkler, çoğunluk olarak hislerimizle hareket ederiz. Şahıslarla alâkalı kanaatlerimiz, satıhta kalan bilgiler ve kulaktan dolma söylemlerle oluşur. Ergun Göze, kanaatlerini gözlemlerine ve tecrübelerine dayandırıyor. İnsanları vatana, millete, millî kültüre hizmeti, dürüstlüğü ve adâlet anlayışı ile değerlendiriyor.

Eser, basınımızla birlikte Türk siyâsî hayatının da 50 yıllık târihidir. Târih, geçmişteki olayları belli bir düzen içerisinde kayda geçen bilgi demeti olmanın ötesinde, geleceğin projelendirilmesinde kullanılacak malzemeleri sunan bir ilim dalıdır. Geçmişin câhili olanlar, geleceğin körüdürler. Elbette ders almasını bilenler için… Ders alamayanlar için ise târih tekerrürden ibârettir. Târihi yazan; vatanın selâmeti, milletin saadeti için çalışmayı ibadet sayacak bir idealist ise, O’nu okumak ve tecrübelerinden faydalanmak, bu ülkede yaşayanlar için farz-ı ayn hükmündedir.

Ergun Göze’nin âdil ve dürüst bir insan olduğunu, kendisine yönelttiği tenkitlerden anlamak mümkündür. Candan aziz vatanımızda pek az münevver, hatâsını mertçe ve bizzat kamuoyuna duyurmuştur.

Kendisiyle vaki bir sohbetimizde, rahmetli babasının şu sözlerini nakletmişti: ‘Cenab-ı Allah’tan niyaz ettiğim gibi, dürüst, akıllı ve zeki bir insan oldun. Seni ancak Allah ile aldatabilirler. Bu hususta dikkatli olmalısın.’ O’nu tanıyanlar, Allah adını kullananlar tarafından bile aldatılamadığını bilirler. Üstün vasıflarının, meziyetlerinin yanına ‘dikkatli‘ oluşunu da eklemek gerekir. O’nun dikkatli olduğunu, karşı siyasi kampta bulunan bir hükümet üyesine, yurt dışında devletimizin ve milletimizin itibarını düşürmemek için bulunduğu tavsiyelerden de anlamak mümkündür. Okunmaya değer…

Eserde basın hâtıralarının dışında balyoz gibi ağır, ustura gibi keskin kelimeler, kâh hüzünlendiren kâh sevindiren cümlelerle; Abdurrahman Şeref Laç, Fethi Gemuhluoğlu, Kemal Ilıcak, Necip Fâzıl, Nâzım Hikmet, Nazlı Ilıcak, İslâm Çupi, Târık Buğra, Uğur Mumcu, Taha Akyol, Yılmaz Öztuna, Muzaffer Özdağ, Agâh Oktay Güner, Güneri Cıvaoğlu, Enver Ören, Ayhan Songar, Aziz Nesin, Aydın Bolak, Barlas Küntay, Attilâ İlhan, Sâmiha Ayverdi ve dönemin diğer önemli isimleri hakkında mühim bilgiler var.

Kitabında, hâdiselere de yer veriyor: Dazkırı olayı, Mehmet Turgut-Çetin Altan kavgası, Yeşil Komünizm meselesi, Türkiye’nin petrol davası, doğum kontrolü meselesi, Uğur Mumcu meselesi, 12 Eylül, Bulgaristan Türklüğü, Dünya Barış Derneği, Milliyetçi Cephe Hükümeti, Ahlâkî ve manevi bir dram ve Türkiye’nin maceraları türünden daha pek çok yaşanmış hikâyeler…

Merhum Göze, bu kitabının nasıl yazıldığını da şöyle anlatıyor: “Hatıralarımı yazmam için ısrar edenlere, ‘şunu da yazayım mı’ diye sorduğum ve ‘sakın ha…’ cevabını aldığım çok olmuştur. Burada yazdıklarım, onlardan arta kalanlardır. Ayıp aramak, kusur bulmak, gizli ayıbı ortaya saçmak gibi çirkinliklerden uzak kalmak, insanlık şiârı ise de bunun, ayıplarını teşhirden utanmadan ortalarda gezen, şerîrlerin şirretliklerini arttırdığı da bir gerçektir. Yine bir dînî hikmet olarak, kötülerin şerrinden korunmak için, kötülüklerini haber vermek de bir görevdir. Ama bunda da dikkat edip, iyiliği varsa, onu da belirtmek gerekir. Bunu yapmaya çalıştım. Bunu yaparken kendimi, yerdiklerimin üstünde görmemeye çalıştım. Başarıp başaramadığımın hükmünü mahşer günü göreceğimin inancındayım.”

KUBBEALTI İKTİSÂDÎ İŞLETMESİ:

Peykhâne Sokağı Nu: 3 Çemberlitaş, İstanbul. Telefon: 0.212-516 23 56, Belgegeçer: 0.212-638 02 72                                   e-posta: Kubbealtı@superonline.com //  www.kubbealti.org.tr

Bulunmuş Defterden Cuma Düşünceleri

Ergun Göze bu eserini kaleme almasının sebebini şöyle açıklıyor: ‘Bu yazıları sadece okuyucularım için değil, biraz da kendim için yazdım. Çünkü politika bulutlarının karattığı, menfaatlerin kaynaştığı ve insani duyguların kısırlaştığı o günlerde hatıralara, gençliğin ve çocukluğun temiz duygularına dönmek, huzur bulmak, benim için de bir ihtiyaçtı.’

Şüphesiz kitabı okuyanlar da sayfalar ve satırlar arasında en az yazarı kadar huzur buluyor.

Beşinci yazıdan tadımlık bir bölüm:

Çocuktum. O ihtiyar ise bizim inşaatın bekçisiydi. Müteahhidin şefkati gereği kendisine belki boğaz tokluğuna iş verilmiş bir bekçi. Akşam ezanı yaklaşırken ben inşaat malzeme­leri arasında oynuyordum. O ise abdest alıyordu. Damarlı kolların­dan suyun akışını ve çimento tozlarının üzerinde iz bırakışını bugün gibi hatırlıyorum. Ne kadar güzeldi abdest alması, ne kadar ahenkli. Ben tahta parçalarına, hele şekillilerine bayılıyordum. O kadar dalmışım ki namaz kılışını görmedim bile. O şimdi karanlık çökerken, kerestelerin üzerine sofrasını kurmuş ve çocuğunu da yanına almıştı. Sofrası diyorum ya o gün bile hayret etmiştim. Sâdece salatalık ve ekmekten ibâretti. Hayretle bakışımı neye yordu bilmem veya belki de fark etmedi, anlamadı. Tuttu bana bir dilim salatalık uzattı. Uzatışındaki candan cömertliği, ikram zevkini ondan sonra kimsede görmedim. Bu benim milletime, benim milletimin gerçek evlatlarına has ve artık çok azalmış bulunan bir büyük hasletti.

Çok sonra anladım ki herkes sâdece kendisine cömert. Bu bakımdan kendi nefsine bile harcayamayan samîmi cimrileri o günden beri, sâdece kendi nefislerine cömert olanlara tercih etsem mi diye düşünür oldum.

***

Bütün hatipler camilerde ‘Veren el alan elden hayırlıdır‘ diyor. Ama bunu yapabiliyorlar mı? Bir defa, durumları buna hiç müsâit değil… Yâni mâlî durumları… Hiç birisi daha hayırlı bir el olmak imkânına mâlik değil. Belki birçokları tam aksi… Bu tezat çemberini nasıl kırmalı? İktisadî yoldan mı? Ruhi yoldan mı?

Bu hususta bir menkıbe hatırlarım. İslâm büyüklerinden birisine teklifte bulunurlar: ‘Bin altınım var,         sana versem ne dersin?’

–İyi olur… Verirsen senin için iyi olur. Vermezsen benim için…

Acaba, hangi Müslüman şu 1970 miladî senesinde ‘Vermezsen benim için iyi olur‘ diyebilir. Yok mudur böyleleri? Vardır tabii. Ama ne kadar azdır…(s: 20-21)

 

Sayfaların her birinde İslâm’ın sarıp sarmalayan sımsıcak kuşatıcılığı ile sevgi ateşine körük basılıyor.

***

Çanakkale’de yemekli bir toplantıda Marksist Fransız bayan konuşuyor: ‘Mehmetçiğin Çanakkale’de direnişinin neticesinde Rusya’da çarlık yıkıldı, Rus ihtilali başarıya ulaştı.. Kadehimi Mehmetçiğin şerefine kaldırıyorum.’

Mehmetçiğin şerefine kadeh kaldırmak… Rezalete bakın… Pataklayacağım.

Diyorum ki:

–Miss Fildings. Bütün Avrupa burada Türk’e çullandı. Hem de en kahpe bir şekilde. Karşımıza Müslüman askerleri çıkardılar ‘Halifeyi Almanlar esir aldı, onu kurtarmak için harbedin’ diyerek. Türk siperlerinde ezan okunduğunu duyan birçok Hintli Müslüman cephe değiştirdi yahut kaçtı veya isyan etti. Avrupa burada, insanlığa ihânet etti. Çörçil, zehirli gaz kullanılmasını emretti. Türkler burada, bütün târihlerinin hesabını verdiler adeta. Şehitlikte yarıştılar. Bunun ne demek olduğunu siz anlamazsınız Miss. Sizin lügatte bu mefhumu anlatacak kelime yoktur. Sizde öldürmek vardır sadece. Evet, ama Türk’e bu ihâneti yapanların da bütün târihlerinin hesabını vermeleri lâzımdı. Allah, kendisi uğruna oluk gibi kan akıtmış bu millete zulmedenleri cezalandırmak için, bu işin neticesine komünizmi bağladı. Siz, işte bu cezanın mahkûmusunuz. Bunun için, kapitalist bir cemiyette doğup Marksist oluyorsunuz. Ama mühim olan komünist bir cemiyette olup da komünist olmak… Niçin gidip yerleşmiyorsunuz bir komünist memlekete? Ve bütün dünya Avrupa ve ABD bugün komünist dünyanın tehdidi altında zangır zangır titriyor. Türklere ettiğini çekiyor.

Hepsi şaşırmıştı. İlâve ediyorum: ‘Merak etmeyin, dünyayı komünizm belasından sizleri yine Türkler kurtaracak.’

–Nasıl?

Sâkin cevap veriyorum ‘Ay! Bilmiyor musunuz, yakın bir gelecekte Rusya’da Müslüman nüfus Slav nüfusu geçecek.’

Tam bu esnada tepedeki köyden ezan sesi geliyor. Takılıyorum, ‘Bakın inanmazsanız işte dinleyin‘ diyorum. Ve arabama binip köye çıkıyorum. Şehit ruhları arasında namaz ne kadar başka… (s: 57-58)

Daha muhteşemleri sonraki sayfalarda…

Bu satırlar bir-iki saatte okunup bitirilmek üzere ki kapak arasında beklerken, teselliyi yoga yapmakta, işrette, şehvette, şöhrette, deizmde ve ateizmde arayan insanlarımızın, husûsen de gençlerimizin bulunması ne hazin tecellidir…

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77 www.bogaziciyayinlari.com.tr e-posta: yayin.bogazici@gmail.com

bogazici@bogaziciyayinlari.com

ERGUN GÖZE

Sivas’ın Çarşıbaşı Mahallesi’nde, 29 Mart 1931 tarihinde dünyaya geldi.

 

İlk ve ortaöğrenimini Sivas’ta tamamladı. Çorum Lisesi’nden sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1957’de mezun oldu.

 

Görmek şansına eremediği dedesi İzzet Hoca; Arapça ve din ilimleri öğretmeni idi. Babası Ahmet Göze; 2 fakülte bitirmiş, Arapça, Farsça, Fransızca ve Almanca bilen, ilim ve irfan âşıkı bir insandı. Karakterini oluşturan bilgileri ve bir anlamda temel eğitimini,  Dedesi İzzet Hoca’nın mânevî varlığından ve babasından aldı. Evde saygı ile ve sık sık adı geçen, meziyetleri anlatılan İzzet Dede, küçük Ergun Göze’deki cevheri mayalayan insandır. Sonraki öğrenim hayatı, formalite gereğidir. İlk öğrendiği üç bilgiyi; ‘Allah’ın varlığı ve birliği, Peygamber’in mâsûmiyeti ve ferdiyeti, Kur’an-ı Kerim’in kutsiyeti.’ Olarak açıklar. Daha ilkokuldayken, babasının yönlendirmesiyle Fransızca öğrendi.

 

Sosyal faaliyetlerine Türkiye Milliyetçiler Derneği’ne üye olarak başladı. 1960 yılından sonra bir dönem, derneğin genel başkanlığını yaptı.

 

Türkiye’de milliyetçi kesimin tanınmış isimlerinden olan Ergun Göze;  birkaç arkadaşı ile birlikte, Babıali Yayınevi’ni kurdu. Yazı hayatı, Mümtaz Turhan’ın çıkardığı Ölçü Dergisi’nde başladı. Daha sonra serbest avukatlık yaptı. Yıllar sonra kitap haline getirilen, ‘Meşhurların Son Sözleri‘ genel başlığı altındaki yazıları, 1961’de Son Havadis Gazetesi’nde yayımlandı. Göze, fıkra yazarlığına 1965’te Babıali’de Sabah Gazetesi’nde başlayıp 1969’da Tercüman’da devam etti. 1988 yılında Türkiye gazetesinde yazmaya başlayan ve iki sene devam eden Göze, TGRT’de haber yorumculuğu yaptı. Son olarak da Çukurova Grubu’nun yayınladığı Tercüman Gazetesi’nde yazdı. Bu görevi bıraktıktan sonra, yıllar önce; Dr. Metin Eriş, Altan Deliorman ve diğer arkadaşlarıyla birlikte kurduğu Boğaziçi Yayınları’nın editörlüğünü üstlendi.

 

Gazeteciliğe girişini; ‘Bir fikir içinde olduğum için, o fikrin çok saldırıya ve haksızlığa uğradığını gördüğüm için girdim.’ Diye açıklar. Yazı hayatında doğru bildiklerini değil, dâima bildiği doğruları yılmadan müdâfaa etti.

 

Yaptığı röportajlar dolayısıyla birçok insanla, fikirle ve ülkeyle tanıştığını dile getiren Göze, gazeteciliğin insanın ufkunu açan bir meslek olduğunu ifâde eder.

 

Gazetede yazı yazmaya devam etmiş olmasının en önemli sebebinin, kendisini hiçbir zaman bırakmayan okuyucuları olduğunu söyleyen Göze, her zaman okuyucularına layık olmaya çalıştığını belirtir.

 

Gönül dostu olmasına rağmen hiç kimseye; eskilerin tâbiri ile tabasbusta bulunmayan, günümüzün argo-entel deyimiyle yalakalık yapmayan bir tabiatı vardı. Rahmetli Fethi Gemuhluoğlu, yakın çevresinde bulunup da üzerine toz kondurmaktan kaçındığı nadir insanlardan biriydi.

 

O’nun şu satırları; ne kadar kavi bir idealist olduğunun delilidir: ‘Yürüdüğüm yolun, maddî menfaatlerimin aleyhine olmasına rağmen en doğru yol olduğuna kaniyim.’

 

Yanıldığını, yanlış düşündüğünü de itiraf etmekten çekinmeyecek kadar dürüst bir insandı. Ondaki dürüstlük abidesi karakterin temelinde, babasından ve dedesinden tevârüs ettiği fazilet harcı-çimentosu bulunuyordu.

 

34’ünü kaleme aldığı, 10 tanesini Fransızcadan tercüme ettiği 44 kitaba imzâsını koyan Ergun Göze, kavi bir Müslüman’dı. 12 Ekim 2009 târihinde, 78 yaşında ebedî âleme intikal etti. Dünya hayatı verimli geçti. Ebedî hayatı da nurlu olur inşallah.

KUŞBAKIŞI:

GÖZÜMLE VE GÖNLÜMLE TANIDIKLARIM

Ergun Göze 404 sayfalık eserinde; Türk edebiyatının, fikir hayatının ve kültür tarihinin renkli simalarını en çarpıcı taraflarıyla ve samîmi bir üslûp, kendisine has ifadelerle anlatıyor. İslâm’ın büyük peygamberinden Mehmetçiğe kadar âbidevî 75 şahsiyet, aynı evsafta yeni şahsiyetlerin yetişmesine vesile olur niyazıyla anlatılıyor, tanıtılıyor, hatırlatılıyor.

Onların lâtifeleri lâtif, yermeleri zarif, sohbetleri edibâne idi.

Timur’un; ‘Ben âdil miyim, zâlim miyim?’ sorusuna Nasreddin Hoca’nın cevabı: ‘Ne zâlimsin, ne âdil… Zâlim bizleriz. Allah bizi cezalandırmak için seni gönderdi…’

BOĞAZİÇİ YAYINLARI

<><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><>

PEYAMİ SAFA – NAZIM HİKMET KAVGASI

‘Beni Stalin yarattı‘ diyen ve o kanlı diktatörden destek alarak ‘Beni Nazım Hikmet yarattı‘ diye övünen kızılcıklara rağmen Peyami Safa, yazılarıyla Nazımov Hikmetovski’nin pestilini çıkarmıştı.

Kavgaları 1935 yılında başladı, 1961 yılında Peyami Safa’nın vefatına kadar devam etti. Peyami Safa’nın derdi, Nazım Hikmet’i komünizm çirkefinden kurtarmaktı. Nazım Hikmet ise komünizmi yaymak ve etrafındakileri komünizme kazandırmaktı. Kazandırmak istedikleri arasında Peyami Safa da vardı. 397 sayfalık eserde, 26 yıl devam eden kavga en ince teferruatıyla hatırlatılıyor.

BOĞAZİÇİ YAYINLARI

<><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><>

 

ERGUN GÖZE – AZİZ NESİN KAVGASI

Bu kitap aslında bir dâvâ dosyasıdır.

Aziz Nesin’in Kıbrıs Rum kesimine gidip, ‘Kıbrıs Türklerinin egemenliğinden yana değilim’ demesi üzerine çıkan polemiğin doğurduğu bir tazminat dâvâsınının dosyasıdır… Sâdece o kadar değil… Aynı zamanda Türkiye’deki ideolojik kavganın son perdesinden adeta tamamının metnini veren bir dosyadır. Elbette bu dosyanın tacı, Türk Yargıtay’ının ilk defa Anayasa’nın ‘Türk varlığı aleyhindeki faaliyetler Türk kanunlarının himayesini isteyemez‘ meâlindeki içtihadıdır…

Sol ideolojinin ve bir kısım basınımızın iç yüzü de bu dosyadadır.

BOĞAZİÇİ YAYINLARI

<><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><>

 

BÜTÜN ESERLERİ:

Telif Eserleri:

1-Meşhurların Son Sözleri (1962), 2-Anadolu Sahabeleri (1966), 3-Peygamberimiz ve Dört Halifesi (1967), 4-Köşebaşı (1969), 5-Dirilen Çöl (1974), 6-Kuğunun Son Ötüşü – Çanakkale Destanı (1988), 7-Üniversite Niçin Çöktü – Profesörler Geçiyor (1990), 8-İslâmiyet ve Teknoloji (1990), 9-Rusya’da Üç Esaret Yılı (1991), 10-Freud ve Freudizm’in İç Yüzü (1992), 11-Gözümle Gönlümle Tanıdıklarım (1993), 12-Peyami Safa – Nazım Hikmet Kavgası (1994),  13-Türklük Kavgası (1994), 14-Dışişleri Kavgası (1995), 15-Seçmeler (1995), 16-Peyami Safa’dan Seçmeler (Prof. Faruk Kadri Timurtaş’la (1995),  17-Üç Büyük Muztarip (1995), 18-Peyami Safa (Biyografi (1996), 19-Peyami Safa’nın Türk Düşüncesindeki Yeri (1997), 20-Peygamberimizin Hayatından Sahneler (1997), 21-İslâm’a Selâm (1997), 22-Ergun Göze – Aziz Nesin Kavgası (1998),  23-Besmele Bahçesi-Prof. Dr. Ali Alpaslan ve Ali Rıza Özcan’la (1998), 24-Kama (Senaryo-1999), 25-Esmâ-i Hüsnâ, Prof. Dr. Ali Alpaslan ve Ali Rıza Özcan’la (2000), 26-Mukayeseli İslâm Târihi Kronolojisi, l. Cilt-2000),  27-Çar Tabancası (Piyes-2000), 28-Ecevit Çıkmazı (2001), 29-Soruşturma (2001), 30-Üçüzler (Piyes-2002),  31-İsrail’in Kurucusu Theodor Herzl’in Hâtıraları ve Sultan Abdülhamid (2002),  32-2000’e Doğru Papaların Günah Dosyası – Ali Ergenekon imzasıyla (2002), 33-Cuma Düşünceleri (2003), 34-Çanakkale’de Kumandanlar Savaşı (2006),

Fransızcadan Tercümeleri:

1-Malik Binnebî – İslâm Dâvâsı (1964), 2-Mâlik Binnebî – Asrın Şahidinin Hâtıraları (1991), 3-Malik Binnebî – İslâm ve Demokrasi (1992), 4-Malik Binnebî – Cezayir’de İslâm’ın Yeniden Doğuşu (1992), 5-Prof. Michel Winock – Aydınlar Yüzyılı (2002,  6-Arthur Conte – Diktatörler Yüzyılı (2002), 7-Malik Binnebî – Kur’anı Kerîm Mucizesi,  (2003), 8-Prof. Vincent Monteil – İsrail’in Gizli Dosyası: Terörizm (2003), 9-Ahmet Rıza – Batı’nın Politik Ahlâksızlığı (2004), 10-Prof. R. H. Gibb – İslâm’da Dînî Düşüncenin Bünyesi (2004)

 

 

‘ Tarikata Giriş Marşı ’

Adamın biri ‘Tarihi Yeniden Yorumlamak’ kitabının Giriş kısmında; “15 Temmuz yaşanmasaydı bile aklın ve sorgulamanın olmadığı bir yapıdan gaflet – dalâlet ve ihanet çıkması mukadderdi. Hem sövüp sayıyoruz FETÖ’ye; kendi milletine mermi ve bomba atanların kayıtsız şartsız itaatle robotize edildiğine dair, hem de aynı kayıtsız şartsız itaati yine ve yeniden birilerine göstermekten geri durmuyoruz” diye yazmış. O da bunları ‘Tarihten Neden Ders Alamıyoruz?’ (Mart 2017) ve ‘Milletin Tabuları, Tabasbusları’ (Mayıs 2018) yazılarından çalmış.

Sosyal medyada aile içi yaşanmışlık, sloganik yandaşlık, belirli gün ve haftalı alışkanlıkların haricinde bazen öyle dişe dokunur şeyler yakalayabiliyorsunuz ki burnunuzun direği sızlıyor. Facebook’ta Uydurulan Din’den İndirilen Din’e.” isimli gurupta Ummu Huseyn’den alıntı olarak paylaşılan TARİKATA GİRİŞ MARŞI’nı görünce zihnimde şimşekler çaktı. Askıda ekmek uygulaması minvalinde bu köşede asalım da belki bir garibana faydası dokunur:

Sormam ki, kim olduğumu? / Ben bilmem, Şeyhim bilir

Varlığımı, yokluğumu / Ben bilmem, Gavsım bilir.

Gözlerim hep ona bakar / Alnından bana nur akar,

Gül – menekşe nasıl kokar / Ben bilmem, Efendim bilir.

Mürşidime olurum kul / Benlik gider olurum pul,

Böyle iman nasıl olur? / Ben bilmem, Üstadım bilir.

Aklımı kiraya verdim / Tasavvuf dinine girdim,

Hangi makamlara erdim / Ben bilmem, Hazretlerim bilir.

Sıkı tutarım aramı / Ye derse yerim haramı,

Süt beyaz, kömür kara mı? / Ben bilmem, Seydam bilir.

Kuran okuruz ezbere / Düşünmeyiz azcık bile,

İsrail kim, Lübnan nere? / Ben bilmem, Pîrim bilir.

Enim nasıl, boyum nasıl? / Fikrim nasıl, huyum nasıl?

Kullanacak oyum nasıl? / Ben bilmem, Mollam bilir.

Hasta mıyım, sıhhatte mi? / Sadâkatim ifratta mı?

Otuz gün ay mı, hafta mı? / Ben bilmem, Velim bilir.

Hürmetim tamdır zatına / Minder olurum altına,

Uyarım talimatına / Ben bilmem, Hocaefendim bilir.

Teslim ettim irademi / Böyle yürür benim gemi.

Varsa beynimi, midemi / Ben bilmem, Aşkım bilir.

 

 

Kıbrıs’ta Bundan Sonra ne Olur?

Kıbrıs’ta bundan sonra olabilecek yegâne şey;  her iki kesimde kurulu devlet yapısının, her iki halkın yaşam biçiminin devamı olacak; Kıbrıs adasının bugününden farklı bir çözüm şekli gelişmeyecektir.

Onca yıldır devam eden müzakereler sürecine, uluslararası toplumun konuya yaklaşım biçimine, Rum-Yunan ikilisinin çözüm sürecinde oynadığı oyunlara, Türkiye’nin ada üzerindeki vazgeçilmez haklarına bakıldığında:

Kıbrıs konusunun bir 60 yıl daha çözümsüz kalacağını söylemek artık çok güçtür…

Kıbrıs adasında şurası çok net olarak ortaya çıkmış, değişmez olduğu anlaşılmıştır ki:

Ne Kıbrıs Türk Halkı kanı ve canı pahasına elde etmiş olduğu egemenliğinden, kurmuş olduğu KKTC devletinden vaz geçecektir. Ne de Rum tarafı sırf çözüm olsun diye Kıbrıs Türk Halkına azınlık haklarından bir fazlasını verecektir.

Bunun yanı sıra uluslararası toplumun yarım asırdan fazla bir süredir ortaya koymuş olduğu Kıbrıs’taki çözüme odaklı önerilerinden de, çözüm planlarının tamamından da bir sonuç çıkmamış, bundan sonra çıkacağı da yoktur!

Çünkü bu iki yüz yüzlüler Kıbrıs’ta çözümle değil; Kıbrıs adasının stratejik konumuyla, çevresinde tespit edilen zengin enerji kaynaklarıyla ilgilenmektedir.

Adada yaşayan her iki halkın anavatanlarının adaya bakışlarını analiz ettiğimizde ise:

Türkiye’nin ada üzerinde elde etmiş olduğu yasal ve tarihsel haklarından vazgeçmeyi asla düşünmediği, Yunanistan’ın ise AB üyeliğinin avantajlarını da kullanarak, Türkiye’nin ada üzerindeki garantörlük hakkının kaldırılmasının, Türk askerinin Kıbrıs’ı terk etmesinin çözüme giden tek yol olduğundan asla vazgeçmeyeceği görülmektedir.

Sıralamış olduğum bu nedenlerden daha da önemlisi Kıbrıs adasında yaşayan her iki halkın konuya bakış açılarının ne olduğuna da bakmak da gerekir.

Bu önemli noktada şunları söylemek, gerçeğin ta kendisi olur:

Adanın güneyinde yaşayan Rumların Türklerle yeniden bir arada olmak istemediğini belirleyen pek çok anket sonucunun yanı sıra, 1974 öncesi kuzeyde bıraktıkları mallarına kavuşmalarının; evlerine, arazilerine dönmeleri umudunun yok denecek kadar az oluşu, adalı Rumların mevcut konumlarına razı oldukları gerçeğini de ortaya koymaktadır…

Adanın kuzeyinde yaşayan Kıbrıs Türk’üne gelince; bugünün şartlarıyla 1974 öncesini mukayese ettiğimizde, yaşam şartlarında elde etmiş oldukları maddi manevi tüm kazanımlar, mutlu bir yaşam için onlara büyük bir avantaj sağlamıştır. Olası bir çözümde Rumlarla yeniden iç, içe yaşamaları demek; onların bu kazanımlarından ya vazgeçmelerini, ya da Rumlarla paylaşmalarını gündeme getirecektir ki! Hiçbir Kıbrıs Türk ailesi böylesi bir durumla karşı, karşıya gelmek istemez.

İster Rum tarafının temsilcisi çözüm için diyerek yeni bir adım atsın,

İster BM-AB ikilisi bu defa çözüme ulaşılacak diye yeni bir plan açıklasın,

İsterse anavatanlar ikilisi sürece yeniden bakalım desinler, bunların hepsi sadece zamana oynamak olacaktır.

Her iki taraftan birisi karşı tarafın şartlarına evet demediği, anavatanlar da bu şartları onaylamadığı sürece adada çözüm olmayacak, yıllar sonra da olsa; en nihayetinde hem adada yaşayanlar, hem uluslararası toplum, hem de anavatanlar adadaki mevcut yapıyı kabul etmekten başka bir çözüm olmadığını anlayacaktır.

Onun içindir ki, Kıbrıs’ta bundan sonra ne olur sorusunun cevabı:

”Şu an Kıbrıs adasında kurulu devletlerin yapısı, halkların yaşam biçimi” ne ise; onun devamı olacaktır.

 

 

Böyle Hukuka ve Hukukçulara Güven Olur mu?

Bekri Mustafa Padişah Dördüncü Murat döneminde yaşamış, hayatının çoğunu meyhanede geçiren, zeki, nüktedan ve hoşsohbet bir zattır. Dördüncü Murat içki yasağını koyduğu yıllarda dahi Bekri’nin ayyaşlığını hoş görmüş.

Gündeme düşen bazı haberlere bakınca Bekri Mustafa‘ya dair anlatılan şu fıkra aklıma geliyor:

Bekri Mustafa İmam Oldu: Bekri Mustafa yoksul bir mahallede bir caminin önünden geçmektedir. O sırada musallada bir tabut vardır. Fakat namazı kıldıracak imam ortada yoktur. Cemaat başında kavuğu, sırtında cüppesiyle oradan geçen Bekri Mustafa’yı hoca zannederek namaz kıldırmasını söylerler. “Yok, ben Hoca değilim” dese de dinlemezler ve zorla öne geçirirler.

Bekri Mustafa namazı kıldırdıktan sonra tabutun örtüsünü açar ve ölünün kulağına bir şeyler fısıldar. Cemaat ölüye ne söylediğini merak eder, Bekri Mustafa gülerek cevap verir:

“Dedim ki, sen şimdi aramızdan ayrılıp ahirete gidiyorsun, eğer orada sana ‘bu dünyanın ahvali nicedir?’ diye sorarlarsa, ‘Bekri Mustafa imam oldu’ dersin, onlar durumu anlar.”

**********************************

Arabulucuk Hakkında Kısa Bir Bilgi

Önce arabuluculuk hakkında kısa bir bilgi verelim.

Arabuluculuk Türk Yargı Sistemine son yıllarda giren yeni bir kurum. Arabulucu adı verilen bağımsız ve tarafsız üçüncü kişi eşliğinde, tarafların ve/veya vekillerinin katılımıyla yürütülen esnek bir anlaşmazlık çözüm sürecidir. Arabulucu olarak ülkemizde bu eğitimleri almış, belli sınavlardan geçmiş avukatlar yetkilendiriliyor.

Bu süreçte uyuşmazlıkların kısa sürede çözülmesi, tarafların kendi iradeleriyle anlaşma sağlanması, tarafların hiçbirinin kaybetmediği makul bir sonuç, husumet yerine dostça çözüm hedefleniyor. Bu sistemi Türkiye yeni uygulamaya başlasa da hayli başarılı sonuçlar alındı. Bu Adalet Bakanlığı’nın bir başarısıdır.

Bu sebeple işçi-işveren uyuşmazlıkları ile ticari uyuşmazlıklarda dava açmadan önce arabuluculuk yoluna başvurmak zorunlu hale getirildi.

Başvurucunun başvurusu üzerine Adalet Bakanlığı’na bağlı bürolar tarafından görevlendirilen arabulucu taraflarla iletişime geçerek “arabuluculuk sürecine davet” eder.

Beraberce mutabık kalınan günde toplantılar yapılarak anlaşma sağlanmaya çalışılır. Anlaşma sağlanırsa sonuçta bir “anlaşma belgesi” düzenlenir. Bu belge mahkeme ilamı gibidir.

Anlaşma sağlanamazsa, “anlaşamama” şeklinde bir son tutanak tutularak taraflarca imzalanır. Başvurucu isterse bu belge ile dava açabilir.

*******************************

Devlet Dünür İçin Seferber

Bu yazıya konu olan haberi okuduğumda, acaba bir “zaytung haberi mi?” diye tereddüde düştüm. Ama baktım ki haber ciddi. Hem de tam Bekri Mustafa fıkrasını andıran tuhaf ciddiyette bir olay.

Habere göre, başvuru konusu uyuşmazlığın dostane çözümü için görevlendirilen arabulucu, prosedür gereği, tarafları toplantıya davet eder. İşveren tarafa (standart şablona uygun) “arabuluculuk sürecine davet mektubu” gönderir.

Fakat bu defa işveren sıradan biri değildir. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın dünürü olan Baykar Makina Sanayi ve Ticaret AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Özdemir Bayraktar’dır.

Özdemir Bayraktar nedense kendisine “davet mektubu” gönderilmesine çok öfkelenir.

Ben de arabuluculuk yapmakta olan biri olarak böyle çok sayıda davet mektubu gönderdim ve hiç böyle bir tepki ile karşılaşmadım.

Bayraktar’ın öfkelenmesinin arabuluculuk hakkında yeterli bilgiye sahip olmamasından doğan bir yanlış anlamadan mı kaynaklandığını yoksa Cumhurbaşkanının dünürü olmanın yarattığı ölçüsüz bir kibir ve gururun sonucu mu olduğunu haberden anlayamıyoruz.

Fakat haberde esas ilginç olan kısım bundan sonra başlıyor:

Baykar Makina’nın sahibi Özdemir, “davet mektubu” gönderen arabulucuya önce ihtarname gönderdi. Bayraktar ihtarnamede ‘şirketinin milli teknolojiler ürettiği için devlet, millet düşmanları ve PKK yandaşları tarafından saldırıya uğradığını’ vurguladı.

Daha sonra, arabulucu hakkında görevi kötüye kullanma iddiasıyla suç duyurusunda bulundu.

Kendisini ilçe Emniyet Müdürü‘nün aradığını anlatan arabulucu Seher Okşar Kadırgan, şunları kaydetti:

“İlçe Emniyet Müdürü, bana ‘sen benim babamı üzmüşsün, izahat ver’ dedi. ‘Babanız kim?’ diye sordum. ‘Özdemir Bayraktar’, dedi.

Daha sonra Adalet Bakanlığı’ndan beni aradılar. ‘Bir daha karşı tarafı sakın arama’ dediler.

Adalet Bakanlığı’ndan hakkımda idari soruşturma açıldığı, savunma yapmam gerektiğine dair yazı geldi. Savunma yazdım, gönderdim.

Cumhuriyet Başsavcılığı, arabulucu avukat Kadırgan hakkında görevi kötüye kullanma suçundan iddianame düzenledi. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen ilk duruşmada arabulucu Kadırgan, sanık olarak hâkim karşısına çıktı.

***

Eğer olay tam olarak haberde anlatıldığı gibi ise, zorunlu arabuluculuk kapsamında Adalet Bakanlığının görevlendirdiği bir görevlinin başına gelenler birkaç yönden vahim:

Cumhurbaşkanının dünürü olan şahsın kişisel tepkilerini yorumlamak ister istemez siyasi değerlendirmelere yol açar. Ben bu yazımda konuyu hukuka ve hukukçuya güven açısından değerlendirmeye çalıştığım için olayın bu kısmını yorumlamayı sizlere bırakıyorum.

Ama Cumhurbaşkanının dünürünün suç duyurusu üzerine arabulucu hakkında derhal iddianame düzenleyen savcı, ‘sen benim babamı üzmüşsün, izahat ver’ diyen ilçe emniyet müdürü ve arabulucu hakkında hemen idari soruşturma açan bakanlık yetkililerinin tavrı endişe vericidir.

Hukukun üstünlüğü ilkesinin yerini üstünlerin hukukunun aldığı kanaatini veren uygulamalardır bunlar.

“Türkiye’nin hukuk sistemi ve halkımızın hukukçulara güveni nicedir?” diye soranlara Bekri Mustafa’nın cevabına benzer bir cevap versek, halkımız durumu anlar mı dersiniz?