22.9 C
Kocaeli
Salı, Haziran 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 530

Kıbrıs Kuvva-i-Milliyesi, ‘’T.M.T.’’

” Artık biz yokuz ve hiçbir zaman olmadık. Şu andan itibaren tek başınasınız, dendiğinde büyüklerine kırılmadılar. Ve de yılmadılar. Aksine, çatık silahların gölgesinde, Kur’an’a el basıp, dava için ölümüne yemin ettiler. Onları umut susuzluğu ve çaresizlik içerisinde, karşı kıyıda bekleyenlere uzattılar ellerini. Kader birliği ettiler. ” Ölmek var, dönmek yok,” oldu parolaları…”

( Ahmet Tolgay, K.T.M.D. yayını 2 ( Hep birlikte, gizlilik andı içtiler…)

( T.M.T.) ” Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kısaltılmış adıdır. Bu teşkilat Kıbrıs Adası’nda,

1 Ağustos 1958 tarihinde, T.C. Hükümetinin izni ile Genelkurmay Özel Harp Dairesi subayları tarafından, Kıbrıs Türk Toplumu liderlerinin yardımı ile kurulmuştur.

Kıbrıs Türk Halkı 1878’den beri bu adanın gerçek sahibi olduğuna inanarak, çeşitli örgütlenme ve direniş hareketleri içerisinde bulunmuştur. Tüm bu hareketler, Kıbrıs’ta Türk varlığını korumak ve Enosis’i önlemek amacına yöneliktir. Rumların, Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak amacıyla 1955 yılında harekete geçmeleri ve E.O.K.A isimli tedhiş örgütünü kurmaları üzerine, Kıbrıs Türk Halkı da teşkilatlanmak zorunda kalmıştır. Bu bağlamda sırasıyla, Kara Çete, Volkan, 9 Eylül ve T.M.T gibi isimler altında bir takım direniş teşkilatları kurarak harekete geçirmiştir…

Kıbrıs Türk Liderliğinin ısrarlı istek ve baskıları sonucu, Anavatan yetkililerinin onayı ile T.M.T, Türk Silahlı Kuvvetlerinin kanatları altına girmiştir. Kıbrıs Türk Halkının başlattığı teşkilatlanmanın tek çatı altında bütünleşmesi, organize edilerek lojistik destek ve eğitim verilmesiyle; T.M.T. yaratılmıştır. Bu teşkilat tüm ada sathında bulunan Türk yerleşim biriminde varlığını gösterecek şekilde ve disiplinli bir direniş teşkilatı olarak, E.O.K.A tedhiş örgütüne karşı kurulmuştur…

Yalnızca Kıbrıslı Türk gençlerden oluşturulan bu teşkilat, Ankara’da ki Genel Merkezden yönetilmiştir. Modern, eğitimli, silahlı ve gizli bir teşkilat olan T.M.T’nin kuruluş maksadı;

” Rumların terör örgütü E.O.K.A’ya karşı Türk Halkının mal ve can güvenliğini korumak, Rumların Enosis hayallerinin gerçekleşmesini önlemek ve Türkiye’nin siyasi, askeri ve stratejik çıkarları doğrultusunda kendisine verilecek görevleri yapmak idi…”

T.M.T yeraltında kaldığı 1 Ağustos 1958 – 21 Aralık 1963 döneminde; teşkilatlandırılmış, eğitilmiş, silahlandırılmış ve Rumların muhtemel bir saldırısına karşı hazır duruma getirilmiştir. 21 Aralık 1963 tarihinde de yeraltından çıkarak, 20 Temmuz 1974 tarihine kadar tarihi direnişini yapmış ve Rumların Enosis hayaline set çekmiştir.

T.M.T.’nın, E.O.K.A’ya ve öteki ülkelerdeki benzerlerine göre önemli farklılıkları vardır.

Bu farklılıkların en önemli iki tanesini zikretmek isterim:

Birincisi, T.M.T.’nin kurulması için herhangi yasal bir dayanak olmadığı halde, Türkiye’nin hayati çıkarları ve dış politikası gereği olarak, zamanın T.C Hükümetince kurulmasına izin verilmesi ve desteklenmesi; onun Türkiye açısından tamamen meşru bir savunma teşkilatı olduğunu gösterir. Nitekim T.M.T’nın meşruluğunun bilincinde olan dönemin T.C Hükümetinin Başbakanı, Bakanları, Genelkurmay birinci ve ikinci başkanları, sorumluluk gözetmeden, inisiyatiflerini kullanarak, kendilerini ilgilendiren konularda, gerekli her türlü desteği yapmaktan geri kalmamışlardır.

İkinci önemli fark ise T.M.T’nın Mücahitlerinin tümünü Kıbrıs Türk Halkı arasından seçilen gençler oluşturduğu halde, teşkilatın başındaki lider, Albay rütbesinde Türk ordusuna mensup bir subaydı. Keza Ada’nın altı bölgesinde teşkil edilen T.M.T birliklerinin komutanları da Türk Subayları idi. T.M.T’nın ‘Bayraktar’ namındaki lideri; Kıbrıs Türk Toplumunun özgürlük mücadelesi veren siyasi liderine değil; doğrudan T.M.T’nın Ankara’da ki Genel Başkanlığını üstlenmiş bulunan, Genelkurmay Özel Harp Dairesine Başkanına bağlı ve ona karşı sorumlu idi…

İşte bu güçlü direniş hareketinin temel taşı ve T.M.T’nın ilk Bayraktarı, ” Ali Conan” kod adıyla Kıbrıs’a gelerek, İş Bankası Müfettişi olarak göreve başlayan Albay Rıza Vuruşkan’dır. Kıbrıs Türk Toplumunun adada ki var oluş mücadelesinin lideri rahmetli Dr. Küçük ve Kıbrıs Milli Davamızın efsanesi K.K.T.C’nin kurucu Cumhurbaşkanı Sayın Denktaş ve dava arkadaşları ile birlikte, Türkiye’den görevlendirilen kahraman subay ve astsubaylarımızca yönetilen bu teşkilat; 1 Ağustos 2019 Perşembe günü, kuruluşunun 61’nci yılını kutlayacaktır…

Mazisi insanlık tarihi ile başlayan Türk’ler; bu yaşlı dünyada bulundukları her coğrafyada vatan, millet ve bayrak sevgileri ile tarihe daima yön vermişlerdir, gerekir ise yine vereceklerdir… İşte yakın tarihimizde, Kıbrıs adasında T.M.T’nın vermiş olduğu direniş mücadelesi ve yakmış olduğu Türklük ateşi bu gerçeğin en çarpıcı örneğidir.

”Onlar, ilk seferde yedi kişiydiler. Yüreği vatan sevgisi ile çarpan, coşkulu, heyecanlı, ölüme meydan okuyan yedi gözü pek ve kararlı adam. İsimlerini, üniformalarını, mesleki kıdemlerini ve sevgi dolu yürek bağlarını geride bıraktılar. Maske isimler, maske mesleklerle bir meçhule gönüllü oldular. Bir bilinmeze kulaç attılar. Artık biz yokuz ve hiçbir zaman olmadık. Şu andan itibaren tek başınasınız dendiğinde büyüklerine kırılmadılar. Ve de yılmadılar. Aksine, çatık silahların gölgesinde, Kur’an’a el basıp deva için ölümüne yemin ettiler…”

İşte o kutsal vatan sevdasının yemini:

” Kıbrıs Türkü’nün yaşayış ve hürriyetine; canına, malına ve her türlü anane ve mukaddesatına, her nereden ve kimden olursa olsun vaki olacak tecavüzlere karşı koymak için kendimi Türk Milletine adadım. Ölüm dahi olsa verilen her vazifeyi yapacağım. Bildiğim, gördüğüm, işittiğim ve bana emanet edilenleri hiç kimseye ifşa etmeyeceğim. İfşaatın bir ihanet sayılacağını ve cezanın ölüm olduğunu biliyorum. Yukarıda sıralanan hususları harfiyen tatbik edeceğime, şerefim, namusum ve bütün mukaddesatım üzerine söz verir ve ant içerim…”

Ata yadigârı o topraklar, yıllarca bu yemin sesleri ile inledi. Bu seslerin, Kıbrıs Türk’üne vermiş olduğu direnç ve mücadele gücüne sahip Mücahitler, yılmadan Mehmetçiğin adaya gelmesini büyük bir inançla bekledi ve bu inancının mükâfatını, 20 Temmuz 1974’de gördü…

Rum’un onca baskısına, toplu katliamlarına göğüs geren, aç ve susuz kalan Kıbrıs Türk Halkı, bu efsane teşkilattan, ‘T.M.T’den ve Anavatanı Türkiye’den almış olduğu bu güç ile Rum’a asla diz çökmedi, ata yadigârı vatan topraklarını Rum’a teslim etmedi. Bundan sonra da etmeyecektir…

Şimdi O Gazi topraklarda, 45 yıl önce ‘Bayraktar’ın’ göndere çekmiş olduğu Ay Yıldızlı Milli Bayrağımız, 36 yıldır da o semalarda dalgalanan KKTC’nin Devlet Bayrağımız, adada ki, yakın tarihimizin bu gurur sayfalarının en başında da; Kıbrıs ”Kuvva-i-Milliye”si T.M.T” var…

T.M.T’nin 61’nci kuruluş yıl dönümünde, bu efsane teşkilatta görev alan ve ebediyete intikal etmiş olan tüm devlet adamlarımızı, komutanlarımızı, kahraman mücahitlerimizi, nice isimsiz kahramanı minnet ve şükran duyguları ile anıyor, vatan ve vazife uğruna hayatlarını feda eden Tüm Şehitlerimizin aziz hatıraları önünde saygı ve sevgi ile eğiliyorum. Hayatta olan tüm T.M.T mensuplarına sağlık ve mutluluk dolu uzun bir yaşam diliyorum… Vatan sizlere minnettardır…

( Not: Bu yazımı hazırlarken kaynakça olarak istifade ettiğim; ” Aslında Hiç Kimse Uyumuyordu” kitabının yazarı, Değerli Komutanım ( E ) Alb. İsmail Tansu’yu rahmetle anıyor, 1958 yılının belgesel öyküsünü ” Şahinler Yılı” isimli kitabında toplayan ve bu kitabından alıntılar yaptığım, Mücahit Dava Arkadaşım, gazeteci ve yazar, Sayın Ahmet Tolgay’ı saygı ve sevgiyle selamlıyorum…)

 

 

Kurultay ve Liderlik Sınavı

İYİ Parti’nin 3 Ağustos tarihinde yapılacak 4. Olağanüstü Kurultayında, çarşaf liste uygulamasının yapılacağı açıklandı. Bu karar İYİ Parti lideri Meral Akşener’in tercihi olarak alındı.

Parti tabanında çok yaygın olarak, kurultayda çarşaf liste uygulanması talebi vardı. Akşener tabanda oluşan bu yoğun talebi gördü. Böylece kurultayda delegeler, Genel İdare Kurulu (GİK) ve Merkez Disiplin Kurulu (MDK) üyelerini çarşaf liste yöntemi ile seçecek.

Yani GİK ve MDK üyeleri Genel Başkan tarafından hazırlanan bir blok listenin oylanması ile yapılmayacak.

“Herkes özgür iradesi ve isteği ile aday olma imkânına kavuşacak” ve bu adaylar arasından delegenin en çok tercih ettiği kişiler seçilmiş olacak.

İYİ Parti’nin partileşme sürecinin başından beri işin içinde olan ve tabanı yakından tanıyan bir kurucu üyeyim. Parti tabanını oluşturan gönüllülerde bu demokrasi talebini hep gördüm ve bu beni hep ümitlendirmiştir.

Tıpkı, Atatürk’e bile kendi iradesini devretmekten sakınan ilk BMM milletvekilleri gibi, Genel Başkan dâhil kimseye iradesini teslim etmemek azminde olan bir kitle bu.

Kimse demesin ki “Partinin kurucuları ve üst kurul delegeleri çok demokratik seçimlerle mi geldi ki, onların bu talepleri demokratik olsun?”

İlk Meclis üyeleri de, günün zor şartlarında bildiğimiz demokratik usullere pek benzemeyen usullerle seçilmişti. Beşte biri de son Osmanlı Mebusan Meclisi üyeleriydi.

Ancak Meclis’in mutlak üstünlüğü, tek karar mercii olması ve yetkilerinin devredilemezliği noktasında çok hassastılar. Ankara’da düşmanın top seslerinin duyulduğu savaş döneminde bile Mustafa Kemal Paşa’ya dahi olağanüstü yetkiler verilmesine karşı çıkıyorlardı.

İlk Meclis Kurtuluş Savaşımızı kazanan Meclis’ti. İlk Meclis üyeleri çok değerli hizmetler yaptı ve tarihe altın harflerle geçti.

***

İYİ Parti Türk Milletine adalet ve demokrasiyi vaat ediyor. Genel Başkan Meral Akşener bu kavramları önce parti içerisinde gerçekleştirmek üzere çarşaf liste uygulanması kararını aldı.

Çarşaf liste yöntemi“nin uygulanması kararı alması tabanı rahatlattı.

Yöneticiler daima imtihanlardan geçerek lider olurlar. Siyasi Parti Genel Başkanlarının partideki gücünü tahkim etmek açısından en büyük sınavları da kurultaylardır.

Kendi tabanından korkan, tabanının ferasetine güvenmeyenler lider olarak kendilerini kabul ettiremez. Akşener’in liderlik kumaşını bilen biri olarak, O’nun başından beri savunduğu parti içi demokrasi kanallarını açması beni hiç şaşırtmadı.

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener bu hamlesiyle “doğru işi yaptı.” Çoğu partilinin endişe ile beklediği kurultayın bir şölen havasında geçmesinin yolunu açtı.

İşi doğru yapmak (düzgün bir kurultay yapmak) “yöneticilik” özelliğidir.

Doğru işi yapmak (Kurultayın partinin gelişmesine hizmet edecek şekilde yapılması) bir “liderlik” vasfıdır.

*******************************************

LİDERLİK ÜZERİNE

Liderlik kavramının tanımlanması gerçekten zordur. Çünkü liderlik içinde kısmen bilimi, kısmen sanatı, kısmen doğuştan gelen yeteneği ve kısmen de şansı içinde barındıran bir kavramdır.

Yönetici ile lideri birbirinden ayıran çok çeşitli tarifler yapılmış. Benim en çok beğendiğim tariflerden ikisi şöyle:

“Yönetici işi doğru yapana, lider ise doğru işi yapana denir.”

“Yönetici duvara dayanmış merdiven vasıtasıyla binanın çatısına çıkacak ekibi, en güvenli ve en hızlı bir biçimde çatıya çıkaran kişidir. Lider ise merdivenin doğru duvara dayanmasını sağlayan kişidir.”

Genel kabul görmüş olan görüşe göre liderlik vasıflarının içinde genetik olanlar vardır. Ancak birçok liderlik özellikleri geliştirilebilir.

Liderde bulunması gerekli ilk üç vasıf olarak Karakter (Güven sağlar), Bilgi (anlamayı sağlar), İkna Gücü (iletişim ve anlaşılmayı sağlar) sayılabilir.

Liderden beklenenlerden en başta geleni değerlerin ve önceliklerin seçimi olsa gerektir. Seçtiği değerlerin ışığında belirlenmiş hedeflere yöneltmesi ve sonuçlara odaklanması liderlik özelliklerinin olmazsa olmazlarıdır.

Hadis-i şerifte “İki kişi bir yola gidecek olsanız birinizi lider seçiniz” diye özetlenebilecek bir tavsiyede bulunulmuş. Bu tavsiye modern yönetim bilimine de oldukça uygun. Zaten genellikle lidersiz topluluklarda veya kurumlarda kaos yaşanır ve çoğunlukla sonunda bir lider çıkar.

Yani ister iki kişilik, isterse milyonlarca kişilik toplulukları yönetsin, ister dernek başkanı, ister şirkette bir ekip başı veya genel müdür olsun veya ülkeyi yöneten başbakan, cumhurbaşkanı olsun her bir yönetici lider olabilmelidir ki o kurumlar daha iyiye ve mükemmele doğru gelişebilsin.

Lider olmak kadar, lider kalmak da önemlidir. Liderin karizması ve kitleleri sürükleme kabiliyetinin devamlılığı, kendisine duyulan güvene bağlıdır.

Güvenin devamı ise inandığı/ inandırdığı değerlere sadakati ve bu değerlere varmak için duyduğu heyecanını kaybetmemesi ile mümkün olabilir.

Belirli makamlara gelen ve lider kabul edilen kişilerin zaman içinde dile getirdikleri değerlere uygun yaşamadıkları, toplumsal/ kurumsal hedeflerinin yerini şahsi ve maddi hedeflere bırakmasıyla kitleleri elektriklendiren heyecanlarını kaybettikleri görülmüyor mu?

Bu değerlerin yerine bazı şahsi ve maddi hedeflere ulaşmak yerleşmişse, insanların kulaklarına ve gözlerine hitap edip, gönüllerine hitap edemez hale gelmişseniz lider olmanız artık mümkün değildir.

Zira insanlar çok iyi bilirler: “İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.”

Ve pusulasının yönünü, değişmez hakikatler değil, süfli emellerin mıknatısı ile belirleyenler lider olamazlar.

NOT: Bu yazının 2. bölümü 10 Mart 2007’de yazılmış ve yayımlanmıştır.

 

 

Sevginin Gücü-4

“Hayatımızda tek mecburiyet sevgi­dir.” Anthony Robbins.

“Kötü adamlar korkudan itaat eder, iyi adamlar sevgiden.” Aristo

“Gerçekten sevenler, karşılık beklemeden sevenlerdir.” Ahmet Hamdi Tanpınar

 

Sevmek yaşamaktır, sevdiği olmaktır, paylaşmaktır, gücenmemektir, yürümektir gönüllerde. Güvenmektir, onaylanmaktır. Sevdiğini kendisi gibi, kendisinden de çok duyumsamaktır.

Her insan sevmek ve sevilmek ister. Ama sadece istemek yeterli olsaydı, her insanın doyumlu bir sevgi birlikteliği içinde olması gerekirdi.

Sevgi, sevdiğimiz insan aracılığıyla içimizdeki sevgiye uzanan içsel bir yolculuktur. Sevgi, karşılıklı kendimizi keşfetmenin, içimizdeki potansiyeli ortaya çıkarmanın ve paylaşılan yaşamı anlamlı kılmanın, kendini gerçekleştirmenin harikulade yolculuğudur.

Sevgi olduğunuzu yeniden hatırlamak, kendiniz olmanın ta kendisidir. Sevginin, sevilen kişi aracılığıyla size hatırlatmak isteği tam da budur.

Sevmeyen, yani kin, nefret, acı, korku, doyumsuzluk içinde bulunan kişi hastadır. Pek çok psikolojik ve bedensel rahatsız­lıkların temelinde sevgisizliğin yattığı söylenebilir.

Sevmeyen, sevilmeyen, başkaları ve toplum tarafından benimsenmeyen kişi, tüm silahlardan daha tehlikelidir; çünkü her türlü tutarsız davra­nışın kaynaklarından biri de sevgisizliktir.

Böyle biri yalnızlığa ve tutarsızlığa itilmiştir. Biyolojik ve güven gereksinimleri giderilen insanın sevgi ve benimsenme ih­tiyacı karşılanmayınca, nelerin olabileceğini, ilerlemiş toplum­larda uyuşturucu madde alışkanlığı, saldırganlık, cana kıyma, hippilik, ilkel dinlere dönüş, soygun, savaş, çatışma vb. gibi olgu ve olaylarda gözlenebilir.

Şimdiye dek, çağlar boyunca genel olarak sevgi güçsüz­lük”, buna karşılık “acımasız, duygusuz, hileci, otoriter olma ise, güçlülük” olarak benimsenmiştir. Oysa sevgi en büyük güç, ötekiler ise güçsüzlüktür; çünkü sevgiden sevgi; yani hoşgörü, paylaşma, içtenlik, doğruluk, erdem, adalet vb. doğup gelişebilir.

Sevgi insanı üretmeye, üretmek ise insanı bilgilenmeye iter. Wilhelm Reich; “Sevgi, çalışma ve bilgi, yaşamamızın kaynak­larındandır, dolayısıyla, yaşamı onların yönetmesi gerekir.” Derken sevginin olmadığı yerde güçlü bir üretkenliğin ve üret­kenliğin olmadığı yerde de bilgilenme isteğinin zor oluşacağını anlatıyor.

Sevgi konusunda başka bir gerçek daha var. O da sevilme ihtiyacının yaşam boyu sürdüğüdür. Sevgi, açlık ve susuzluk gibi sürekli doyurulmak isteyen bir duygudur. Yaşamda sevgi boşluğunu dolduracak, onun yerine geçebilecek başka bir şey gösterilemez.

Nasıl tüm ağaçların güneşe, suya veya çevreden edinecek­leri besinlere gereksinimleri varsa, tüm insanlar da kendi çevre­lerinden edinecekleri güvenliğe, sevgiye ve statüye gereksinim duyarlar.

Sevgi konusunda Erich Fromm diyor ki: “Sevgi, sevgi üre­ten bir güçtür. Güçsüzlük sevgi üretememektir.” Evet! Sevgi güçsüzlüğün panzehridir. Güçsüzler sevmekten korktukları için güçsüzdür. Sevmekten korkanlar doğaldır ki paylaşma güdüsü zayıf olanlardır.

“Öyle ya ne bileyim kimin ne zaman, ne kadar sevgiye ih­tiyacı olduğunu! …” derken dünyada birçok açlıktan ölenlerin unutulduğu gibi, sevgisizlikten ruhları ölenler de, ta ki kendilerinden bir zarar gelene kadar unutulurlar. Fakat sevgi teneffüs et­tiğimiz hava, oksijen gibidir. Ona her an herkesin ihtiyacı vardır (Ergen, 2009).

 

Bu gün artık şiddet, haksız rekabet, kin ve nefret gibi pek çok sorunla örülü dünyamızda birbirimize verebileceğimiz en güzel armağan birer sevgi gözlüğü olmalıdır. Bu ise, ancak ilk önce kendi sevgi gözlüklerimizi takmakla mümkün olacaktır. Yani sevmeyi öğrenmekle.

Bireysel mutsuzluğumuzdan eğitim-öğretimdeki aksaklıkla­ra, toplumsal kargaşadan dünyada yaşanmakta olan ekonomik krizlere kadar bütün insanlık sorunlarının kaynağında sevgisizlik bulunmaktadır.

Onun için başarılı ve mutlu olmak istiyorsak, dünya barışını korumak ve insanların, insan gibi yaşamını istiyorsak sevgiyi, her eylemimizin temeline almak ve bunu doya doya yaşamak zorundayız.

Kızgınlık, kırgınlık ya da acıya tutunmayın. Enerjinizi çalarlar ve sizi sevmekten alıkoyarlar. Leo Buscaglia

“Sevmek, sevilmeyeni de sevmektir, yoksa bir erdem değildir.” Gilbert Chesterton

“Sevmek, mutluluğumuzu bir başkasının mutluluğuna bağlamaktır.” Gottfried Leibniz

Unutmayalım ki…
Sevgisiz zekâ, bizi küstah yapar.
Sevgisiz adalet, bizi dizginsiz yapar.
Sevgisiz diplomasi, bizi ikiyüzlü yapar.
Sevgisiz başarı, bizi kibirli yapar.
Sevgisiz zenginlik, bizi haris yapar.
Sevgisiz uysallık, bizi hizmetkâr yapar.

Sevgiyle kalın…

 

 

Cumhuriyet Döneminin İktisadî Arayışlar Tarihi – XV

Bu arada eleştirel yaklaşımlarını da sürdürmekte olan Yazarımız, 1950 yılında Türkiye nüfusunun % 6’sını teşkil eden ana dış ticaret limanı İstanbul’un bütün Türkiye’de satış hâsılatının % 53’üne sahip olmasını tespiten göstermektedir. Yerli dış ticaret tacirlerimizin yabancı şirketlerin ‘ajan’ı yada ‘acenta’sı olmaktan öteye gitmediğini, ithalatın kısıtlamalar altına alınmadığı zamanlarda lüks tüketim mallarının satın alınması alışkanlığına (Cumhuriyet’in ilk dönemi) ve büyük motorlu pahalı özel otomobillerin sayısının hızla artmasına (İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki dönem) tatlı ticaret kârları elde eden kesimlerin devletçe pışpışlanarak sebep olunduğunu, ticarette vergi kaçırmanın kolaylığını ve yurt dışına servet aktarabilme açısından dış ticaretin sağladığı olanak bolluğunu tek tek paylaşmaktadır.

‘Devletçe Sahiplenilen İktisadi Kaynaklar ve Bu Kaynakların Kullanılması’ ara başlığında Tezel’in vardığı hüküm özetin özeti gibidir: “Türkiye’de 1923-1950 döneminde iktisadî kalkınma olarak ne edilmişse bu kalkınmanın itici gücünü devletin gerçekleştirdiği sermaye birikiminin oluşturduğu sonucuna varılmıştır.”

‘Türkiye’de 1923-1950 Dönemindeki İktisadi Gelişme Tecrübesinin Karşılaştırmalı Değerlendirmesi’ alt başlığında Yazar önce Dönemler arası karşılaştırma yapmakta ve Cumhuriyet’i kurarak 1950’ye kadar tek partiyle yöneten kadronun ekonomide belirli bir gelişme sağladığını, refah seviyesini de sınırlı ölçüde arttırdığını belirtmektedir. Daha sonra Ülkeler arası karşılaştırma yaparak Yunanistan, Mısır ve İran gibi ülkelerle mukayeseli tablolar sunmaktadır. Netice-i kelâm; kişi başına düşen gerçek hâsılada 1926 ile 1950 yılları arasında % 40’lık artışa rağmen Avrupa’nın en fakir ülkelerinden çok daha fakir olduğumuz ayan beyan sunulmaktadır.

Buna mukabil Türkiye’deki gelişmenin Hindistan, Mısır, Yugoslavya ve Yunanistan’dakinden daha hızlı olduğunu saptayan Tezel, 27 yıllık dönemin Avrupa coğrafyasında bulunup da II.Dünya Savaşı’nda iyice hırpalanan Yugoslavya ve Yunanistan gibi ülkelerle aradaki farkı kapamaya yetmediğini aktarmaktadır. Fakat aşağı yukarı aynı yıllarda sanayileşme hamlesi başlatan ve nüfusları birbirine denk gibi duran Türkiye-Mısır-İran arasında Türkiye’nin kişi başına gelir, sanayinin GSYH içindeki payı ve 10 kişiden fazla işletmelerde çalışan sayısı gibi temel kalemlerde 1950 itibariyle Türkiye’nin öne çıktığı sözkonusu edilmektedir.

‘Türkiye’de 1923-1950 Döneminde Yaşama Koşullarında Meydana Gelen Değişmeler’ alt başlığında paylaşılanlarsa pek iç açıcı değil. Zira gelişmişlik rakamlarında daha önde olduğumuz Hindistan ve Mısır gibi ülkelerden bile daha düşük beslenme ortalamasına sahip olduğumuz Y.Tezel tarafından net bir biçimde ortaya konulmaktadır. Avrupa’nın fakir ülkeleriyle yarışımız bile mümkün değil gibi görünüyor. 1950 yılına dek işçi ve köylülerin sofrasının pek değişmediği, o yıl itibariyle 40 bin küsur köy yerleşimin yalnızca binde birinde (40 adet) elektirik olduğu, okuma-yazma oranının % 35’e yükseldiği, yatak başına düşen ortalama nüfusun 1.100’e gerilediği ve doktor başına ortalama nüfusun da 3.400’e düştüğünü rakamlarla ilavelendirmektedir.

Son alt başlık olan ‘Türk Toplumunda Yaşama Koşullarının Dağılımı’nda hem çalışan başına hâsıla değerinde sektörler arasındaki farklar hem de yaşam koşullarında coğrafi bölgeler arasındaki farklar irdelenmektedir. Burada dikkati çeken temel husus, gelirin toplumsal katmanlar ve bölgeler arasındaki dağılımındaki problemlerin ve adaletsizliklerin günümüze dek düzeltilemeden devam ettiği hususudur. Yazar; 1950’de Türkiye’deki % 70’lik çalışan nüfusun gelirdeki payının ancak % 40 civarında olduğunu, ülke nüfusunun % 6’sını oluşturan İstanbul’un doktor-taşıt-radyo gibi hususlarda toplam zenginliğin yarıya yakınına sahip olduğunu ve ülkenin Batı ile Doğu illeri arasındaki yaşam koşulları farkının 1923-1950 döneminde azalmadığını aksine arttığını paylaşmaktadır.

(İşbu kitapla mülâki olmama vesile olan BŞEÜ Tarih Hocalarından Doç. Dr. Taner Bilgin’e teşekkür ederim. Bu derecede kapsamlı ve 600 sayfa boyunca analitik analitik düşündüren bir esere imza attığı için de yazarı Yahya Sezai Tezel’e hem minnettarım hem iyi dileklerimi sunarım.)

 

 

Dem Bu Dem

Bütün manevî büyükler, bir noktaya insanın dikkatini çekmişlerdir tarih boyunca.

“İbn – i vakt” olmasını istemişlerdir her zaman.

Yani vaktin oğlu olmanın bilincine vardırmak istemişlerdir insanı.

Çünkü insanlar yersiz ve zamansız olarak, ya geçmişten söz ederler ya da gelecekten.

Bu arada geçmiş ve geleceğin işgaline uğrayan andan eser kalmaz ortada.

Geçmiş olup bitmiştir. Gelecekse bir hayal.

İnsan ise, içinde bulunduğu hâlde yaşamaktadır.

Sağındaki mâzinin hatıraları arasına dalar.

Solundaki istikbâle / geleceğe kanat açıp nice hayaller kurar.

Bu arada merkezde olduğunu unutur, bu yüzden hâlden mahrum olur.

İçinde bulunduğu hâli hiç kullanmadan maziye ekler. Hâlden yoksun kalır.

Oysa mâzinin kaynağını, hâlde yapacağı işler teşkil eder.

Hâli, hâl olarak değerlendiremeyen, maziyi de ihmal  etmiş olur.

Gelecek ise, hâlde yükselteceği temel üstünde kurulur ancak.

Demek ki hâli yaşamayan, hâlin ve ânın gereğini yerine getiremeyen

Aslında geçmişi de geleceği de berhava etmiş olur.

O hâlde zengin bir mâzisi olsun isteyenler hâli yaşasın, hâlin gereğini yerine getirsin.

Bunun gibi güzel bir gelecek umanlar da

Yine hâlde üzerlerine düşen görev bilinciyle hareket etmelidirler ki,

İstikbalin güzel hülyasını kurabilsinler.

Velhasıl şu an, şu dakika;

Bir dakika sonra mazi olacak.

Henüz gelmemiş olan bir sonraki bir dakika da istikbal oluştan

Hâle ve maziye geçişe hazırlanmaktadır.

Zaman ânlardan müteşekkil bir zincir gibi durmadan dönmekte.

Su dolabı misali, ân getirip ân boşaltmaktadır.

Bu ânlar, ömür zincirinin halkalarını oluşturmakta.

Ömrümüz bir tespih taneleri gibi

İrade-i külliye / küllî, kapsamlı

İrade ve istenç tarafından çekilmekte,

Ebed hanesini dolduramamak üzere oraya biteviye,

Aralıksız, arka arkaya akmaktadır.

 

Hâl değerlenmez ne yarın ne dün,

İşler yapılmalı ancak bugün.

 

Çünkü “Yarın diyen helâk oldu” dedi o Peygamber.

Seni harekete geçirmeli değil mi bu haber?

 

Gerçi âlem âlem içinde el-hak doğru,

Fakat elimizde bir hâl var arı duru.

 

Bu yüzden dediler eskiden beri bize eskiler,

Gelmek için kendimize fırtına gibi estiler.

 

“Dem bu demdir dem bu dem

Dem bu demdir dem bu dem.”

 

 

Çıkış Yolu (2)

0

Milyonlarla Ehli İslâm deniyordu; sırf hayır olan Hac seferine şevkle yolculuk etmek yerine

-Çünkü Müslümanlar arasındaki birlik ve beraberliği yeniliyor,

Aralarındaki sevgi ve saygıyı tazeliyor- sırf şer olan düşman bayrağı altında,

Dünyada uzun seyahatler ettirildi.

Düşman bayrağı altında Müslümanlar; Müslüman kardeşi için sefere çıkarıldı.

Mesela İngiltere, dominyonlarındaki Müslümanları bizim karşımıza çıkardı.

İbret alınız!

Bugünkü ahvali de gösteren, daha doğrusu Irak işgalinin nasıl bir seyir alacağı hakkında,

O yıllardan bize ışık tutan sözlerdir bunlar.

Nitekim verilen şu misaller, Iraklıların da eninde sonunda

Bu mecraya düşeceklerinin işaretlerini vermektedir bizlere.

Korkaklıkta darbı mesel hükmünde olan, örnek olarak gösterilen tavuk;

Civcivleri yanında iken, yavrularına olan şefkatinden dolayı mandaya saldırır.

İşte, deniyordu; dehşetli bir cesaret!

Hem darbı mesel olmuş ki, keçinin kurttan korkma hâli,

Mecbur kalırsa kurda karşı koyacak hâle dönüşür. Boynuzuyla kurdun karnını deler.

İşte, deniyordu; harika bir şecaat ve yiğitlik örneği!

Fıtrî / yaratılıştan olan meyiller dayanılmaz, karşı konulmaz bir durum arzeder.

Bir avuç su, kalın bir demir gülle içine konsa,

Kışta soğuğa maruz bırakılsa, genişleme meyli demiri parçalar.

Evet, şefkatli tavuğun cesareti, hamiyetli keçinin zorunlu şecaati;

Mecbur kaldıklarında gösterdikleri yiğitlik gibi fıtrî, doğal bir heyecan;

Demir güllede suyun yaptığını yapar.

Doğal bir heyecan da, soğuk hükmündeki kâfirce düşmanlığa maruz kaldıkça,

Suyun yaptığı gibi, her şeyi parçalar.

Aynı şekilde imanın içindeki harikulâde kahramanlık,

İslâm izzetinin tabiat ve doğasındaki tüm dünyayı hayran bırakan yiğitlik de,

İslâm kardeşliğinin uyanmasıyla, her zaman mucizeler gösterebilir.

 

Bir gün olur elbette,

Doğar Şemsi Hakîkat

(Hakîkat Güneşi).

Hiç böyle müebbed (ebedî) mi?

Kalır zulmeti âlem

(Âlemin karanlığı).

 

Mısraları, söylenen tespitleri noktalar.

Biz de bunlara ilâveten diyoruz ki:

 

İşte Iraklının ister istemez,

Er geç yapacağı bu!

Kışın demir içinde kalmış suyun;

Yok başka çıkış yolu!

 

 

Parti İçi Demokrasi

Okuyucularımın çoğu bilir, İYİ Parti’nin hukukçu kurucularındanım. Partinin tüzüğünü hazırlayan 22 kişilik komisyonda görev yaptım. Unutulmaz bir tecrübe yaşadığım bu çalıştayda birlikte çalıştığımız arkadaşlarımın parti içi demokrasi konusundaki hassasiyetleri çok dikkat çekici idi.

Çünkü, Komisyonun çoğunluğu MHP içindeki kongre süreçlerinde yaşanan hukuksuzluklara başkaldırmış üyelerden oluşuyordu. Tüzük Komisyonuna Genel Başkan Meral Akşener’in de tek bir talimatı olmuştu: “Demokratik hukuk devletine yaraşır, herkese örnek olacak bir tüzük hazırlayın” demişti.

Türkiye’de partiler (CHP ve HDP hariç) birer lider partisi olarak hayatiyetlerini devam ettirirler. İYİ Parti de hala bu hüviyette bir parti. Buna rağmen “en demokratik tüzüğü” hazırlama anlayışı ile yapılan çalışmada, Genel Başkana diğer partilerde gördüğümüz olağan yetkilerinin verilmesinde bile uzun tartışmalar yaşandı.

Bu hatırlatmadan sonra günümüze gelelim.

3 Ağustos’ta İYİ Parti Kurultayı yapılacak. Bu kurultayda her ne kadar Genel Başkan tartışması ve seçimi söz konusu olmasa da Genel İdare Kurulu ve Merkez Disiplin Kurulu üyelerinin seçimi için ciddi hazırlıklar var. Kurultayda oy kullanacak üst kurul delegeleri “Genel Başkanın önereceği bir blok liste mi oylansın, yoksa çarşaf liste mi olsun?” sorusuna cevap arıyorlar.

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener bir önceki kurultayda, bu konudaki tercihi delegelerin iradesine bırakmış ve oylamaya sunmuştu. Büyük çoğunluk o zaman blok liste lehine oy kullandı. Çünkü parti yeni kurulmuştu. İllerden seçilen delegeler, partinin üst kurullarına tüm Türkiye’den seçilecek üyeleri tanımaları pek mümkün değildi. Bu defa çarşaf liste talebinin tabanda daha yoğun olduğu görülüyor.

Genel Başkan Meral Akşener’in partideki ağırlığı tartışılmaz. Akşener’e rağmen bir şey olmaz. Ama bizzat Akşener bu kurultayda da delegelere “blok mu, çarşaf mı?” diye sorup oylattırırsa çarşaf liste ihtimali yüksek olur.

Çarşaf liste ile seçim yapılırsa parti yönetiminde çok ciddi değişimler olacağı öngörülüyor. “Delege oylarıyla gerçekleşecek böyle bir değişim Genel Başkanın elini güçlendirir” diyen de var, “Genel Başkanın otoritesini sarsar” diyen de.

Blok liste ile olursa, Genel Başkan en rahat çalışabileceği arkadaşlarını seçtirmiş olur. Üst kurullarda ahenkli bir çalışma olsa da teşkilatlardaki memnuniyetsizlerin sesleri daha çok yükselir. Genel Merkez ile taban arasında sıkıntılar yaşanır.

Bir başka ihtimal, Akşener belli isimlere yönelik kampanyayı etkisizleştirecek ve parti içi birliği güçlendirecek ara formüller de bulabilir.

İYİ Parti bu süreci doğru ve akıllı yönetebilirse iktidar alternatifi bir parti olmaya doğru gelişir. Aksi durumda partinin zayıflayacağı bir sürece girmiş oluruz.

***********************************

SİYASİ PARTİLERDE DEĞİŞİM

Belli bir güce ulaşan siyasi partiler, hele bir de iktidar gücünü elde etmişlerse, ilk çıkış noktasından oldukça farklı inanç ve politikalar içinde olabilmektedir. Bu durum, bir süre sonra ayrışmalar ve bölünmelerle sonuçlanabilmektedir.

Dayandığı toplumsal tabandan çok farklı bir görüş ve politika eksenine kayan bu partiler, bulunduğu yeni konumu sebebiyle iki farklı etki ortaya koyarlar:

Bir kısım üye veya inananları, “liderimizin hikmetinden sual olunmaz” anlayışı ile eski görüşlerinden, liderin ve yakın çevresinin yeni görüşlerine doğru bir değişime kendilerini uydurur.

Diğer bir kısım üye veya bağlılar ise kendilerini yeni yapıya yabancı hissetmeye başlarlar. Kendilerini aldatılmış hissederek “elim kırılsaydı da oy vermeseydim” noktasına kadar gelirler.

“Her örgütlenme eninde sonunda mutlaka bir oligarşi yaratır. Parti ne kadar halka dayanmış olursa olsun, ne ölçüde demokratik bir tabana sahip bulunursa bulunsun, bu gerçek değişmez. Parti büyüdükçe, üyeleriyle şefleri arasındaki çelişkiler de artar. Geçici gibi görünen bu şefler giderek kalıcı ve hatta yerinden oynatılamaz olurlar.” (Michels)

Siyasi parti liderleri de genellikle “parti içi demokrasi” kavramını tamamen bir yana bırakıp, parti yönetimini oluşturan bütün organların seçimini bizzat kendisi yapar. Kendilerine her durumda kesin bağlı olanların haricinde hiç kimseyi yakın çevresine dâhil etmezler.

Hatta (çoğunu kendi atadıkları il/ ilçe örgütlerinin oluşturduğu) delegelerin milletvekili adaylarını belirlemesini bile kendileri açısından yeterince güvenli bulamadıkları için, adaylarını merkez yoklaması ile belirlerler. Yani kısaca milletvekili adaylarını bizzat liderler tayin ederler. Çünkü bilirler ki, “aday gösterme yetkisi kimdeyse, partinin de sahibi odur.”

Ünlü siyaset bilimcisi Duverger de bu durumu şöyle açıklıyor: “Demokratik ilkeler, liderliğin bütün kademelerde seçimli olmasını, sık sık yenilenmesini, kolektif nitelik taşımasını ve zayıf bir otoriteye sahip bulunmasını gerektirir. Bu şekilde örgütlenmiş olan bir parti ise, siyaset mücadelesi için gerekli silahlara sahip değildir.

Liderler doğal olarak iktidarlarını koruma ve artırma eğiliminde olduklarından; üyeler ise, bu eğilimi engellemek şöyle dursun, tersine liderleri putlaştırmak suretiyle, onu büsbütün güçlendirdiklerinden, iş daha kolaylaşmış olur.”

Demokrasiler denge rejimleridir. Elbette, güçlü olmayan liderlerin organizasyonları sevk ve idare etmesi mümkün olmaz. Ancak bu gücün kullanımında demokratik bir yapının kaldıramayacağı kadar bir dengesizlik içinde olduğumuz da ortada.

Bu kadar Anayasa değişiklikleri yapıldı. Peki, hiç düşündünüz mü, “parti içi demokrasi”yi sağlayacak, seçim kanununda ve siyasal partiler kanununda liderlerin yetki kullanımını dengeleyecek düzenlemeler neden yapılmaz?

Hiç olmazsa, milletvekili adaylarının parti üyelerinin oylarıyla ve aday adaylarına sağlanan eşit propaganda imkânlarıyla seçilmesini sağlayacak bir sistem neden düşünülmez?

NOT: Bu bölüm, 12 yıl önce, 2007’de yazdığım ve yayımlanan bir köşe yazımdan alınmıştır.

 

 

Yörük Obası

 

Duman tütermi dağlarda, yörük olmadan
heybenin gözüne guzular gonmadan
Arılar yörük azığından nasibini almadan
kuşlar yelkovan dikenine konmadan
Vur kendini dağlara dağlara

Develer almış yanına köşekleri
Sırtına sarınmış yorganı döşekleri
Memet oğlanın tahtadan atı, beşikleri
Atla gel toprağa, betondan eşikleri
Vur kendini dağlara dağlara

Yayıktan içersin ayranı
Odun ateşinden içersin çayları
Duman tütermı dağlarda, yörük olmadan
heybenin gözüne guzular gonmadan
Arılar yörük azığıından nasibini almadan
kuşlar yelkovan dikenine konmadan
Vur kendini dağlara dağlara

Develer almış yanına köşekleri
Sırtına sarınmış yorganı döşekleri
Memet oğlanın tahtadan atı, beşikleri
Atla gel toprağa,betondan eşikleri
Vur kendini dağlara dağlara

yayıktan içersin ayranı
Odun ateşinden içersin çayları
Yörüğün bahar ayıdır bayramı
Sürer devesini yaylanı yaylanı
Vur kendini dağlara dağlara

Yufkası, bezdirmesi, sıkması
Unu hamuru, teknesi, mayası
Basar peynirini iki deri arası
Bulgur pilavı, kuru soğan yemeğin hası
Vur kendini dağlara dağlara

Ebem kirman da yün eğirir
Dedem taşı deler, dağı devirir
Anam kundaktaki bebeye ninni çığırır
Babam kepeneği sırtında davara bağırır
Vur kendini dağlara dağlara

Yönügeri gitmiş toplamaya kekik
Zülüf dökülmüş yüze belik belik
Allı basmadan önlük, naylondan kelik
Pişirir gara tencerede içi nohutlu hedik
Vur kendini dağlara dağlara

Kuzular anasının ardında meleşirken 
Çobanın yanık kaval sesi yüreğimi elerken
Heybe nakışında rüzgârlar renk renk eserken
Çomarın öfkeli bakışı çakala korkuyu salarken
Vur kendini dağlara dağlara

Burnunu göstermiş karagavuk, güneyik
Mavi boncuk takılı saçın örgüsü belik belik
Yetimin boynu düzelmez ki hep eğik,
Gurbeti kaleme acıyla, sancıyla bileyip
Vur kendini dağlara dağlara

Halı tezgahında ilmek ilmek kilim dokur
Kalaylı kapları, sahanları bakır
Kıvır kıvır saçları, gözleri çakır
Gül dolmuş gamzelerine çukur çukur
Vur kendini dağlara dağlara

Türküm, yörüğüm, avşarım
Yol deme bana ben dağlar aşarım
Bir bozlak,bir uzun hava sazımla coşarım
Bacım der,gardaşım der yardımına koşarım
Vur kendini dağlara dağlara

Dört bir yandan gelir yörüğün sesi
Tarsusu, Mersini,Çamlı yaylası
Mut’u,Karaman’ı,Konya’sı
Akşehir’i Cankurtaran yaylası
Vur kendini dağlara dağlara

Kara kıl çadırlara kur salıncağını
kara is bağlamış taş üstü sayacağını
Dik dağların zirvesine bayrağı sancağını
Anayurdu ortaasya can ocağını
Vur şimdi kendini dağlara dağlara

Bahar ayıdır bayramı
Sürer devesini yaylanı yaylanı
Vur kendini dağlara dağlara

Yufkası, bezdirmesi, sıkması
Unu hamuru, teknesi, mayası
Basar peynirini iki deri arası
Bulgur pilavı, kuru soğan yemeğin hası
Vur kendini dağlara dağlara

Ebem kirman da yün eğirir
Dedem taşı deler, dağı devirir
Anam kundaktaki bebeye ninni çığırır
Babam kepeneği sırtında davara bağırır
Vur kendini dağlara dağlara

Yönügeri gitmiş toplamaya kekik
Zülüf dökülmüş yüze belik belik
Allı basmadan önlük, naylondan kelik
Pişirir gara tencerede içi nohutlu hedik
Vur kendini dağlara dağlara

Kuzular anasının ardında meleşirken 
Çobanın yanık kaval sesi yüreğimi elerken
Heybe nakışında rüzgarlar renk renk eserken
Çomarın öfkeli bakışı çakala korkuyu salarken
Vur kendini dağlara dağlara

Burnunu göstermiş karagavuk, güneyik
Mavi boncuk takılı saçın örgüsü belik belik
Yetimin boynu düzelmez ki hep eğik,
Gurbeti kaleme acıyla,sancıyla bileyip
Vur kendini dağlara dağlara

Halı tezgahında ilmek ilmek kilim dokur
Kalaylı kapları, sahanları bakır
Kıvır kıvır saçları,gözleri çakır
Gül dolmuş gamzelerine çukur çukur
Vur kendini dağlara dağlara

Türküm,yörüğüm, avşarım
Yol deme bana ben dağlar aşarım
Bir bozlak,bir uzun hava sazımla coşarım
Bacım der,gardaşım der yardımına koşarım
Vur kendini dağlara dağlara

Dört bir yandan gelir yörüğün sesi
Tarsusu,Mersini,Çamlı yaylası
Mut’u,Karaman’ı,Konya’sı
Akşehir’i Cankurtaran yaylası
Vur kendini dağlara dağlara

Kara kıl çadırlara kur salıncağını
kara is bağlamış taş üstü sayacağını
Dik dağların zirvesine bayrağı sancağını
Anayurdu ortaasya can ocağını
Vur şimdi kendini dağlara dağlara

 

 

Yakındır Gelecek (6)

0

Eğer bu benzetmenin işaretini anladınsa; şu yarış ve mücadele alanı olan bu ibret dünyasında bir Müslüman meselâ bir Hıristiyan veya bir Kürd, bir Rum ile mânen hissiyatları vatanseverlik duygularında mukabele ve muvazene ile ortaya çıksa, verilen örneğin sırrını göreceksin.

Lâkin şu farklılık, herkesin zannettiği gibi değildir. Belki görünüşe önem vermeklik, yüzeysellik ve his yanılmasından ileri gelmiştir.

Ey Müslüman! Aldanma! Başını indirme! Paslanmış eşsiz bir elmas, daima parlak cama tercih edilir.

Görünüşte olan İslâmiyetin zayıflığı, şimdiki medeniyetin, başka dinin hesabına hizmet etmesidir.

Oysa şu medeniyetin suretini değiştirme zamanı gelmiştir.

Suret değişirse, hüküm tersine döner.

Nasıl şimdiye kadar başlangıcında söylendiği gibi, nerede müslüman varsa; hıristiyana göre ilkel, medeniyete karşı çekimser ve soğuk davranır. Kabulünde ıztırap çeker, suret değişse başkalaşır.

Çünkü gerçek ve müspet Batı Medeniyeti’nin temelinde İslâm ilim ve irfan harcı olduğu belli olunca, durum tersine dönecek.

Taşlar yerine oturacak. Müslümanlar, aslında kendi medeniyetlerine talip olduklarını anlıyacak. Çekimserliği ve tereddütü bir yana bırakacak. Aradaki açıklığı kısa zamanda kapatacaktır.

 

Unutmayalım ki:

 

“Küllü âtin karîb.” /

“Her gelecek yakındır.”

 

Yine unutmıyalım ki:

 

“İnne mea’l – usri yüsren.” /

“Gerçekten zorlukla beraber bir kolaylık da vardır.”

 

Irak vesîle

Hak geldi dile

 

Rab der kulum dinle

Daim benden dile

 

Dile de kul olarak sen

Tek olsun ister delice

 

Irak bir vesile

Gerçek gelsin dile

 

Gülsün yüzü İslâmın

Kırılsın gücü hasmın

 

Gelsin dile gerçek

Yakındır gelecek

 

 

Yakındır Gelecek (5)

0

 

 

 

Aziz okur! Hıristiyan âleminin üstünlüğüne sebebiyet veren; ihtiyarlaşmış olan sebeplere karşı gelecek, mukabil olacak; genç, dinç sebepler bizde gelişmeye başlamıştır. Çünkü Asya’da, Âlemi İslâm’da üç nur / üç ışık birbiri arkası sıra gelişmeye başlamıştır. Tıpkı Rusya’da birbiri üstünde üç karanlık, peşpeşe kendisini gösterdiği gibi. Âlemi İslâm hakkında üç nurun da yavaş yavaş gelişmesi görülmektedir. Tıpkı Rusya’da ilk önce sosyalistlik, sonra bolşeviklik, daha sonra da komünistlik karanlıklarının birbirini takip etmesi gibi. Nitekim Rusya’daki pek karanlık istibdat ve baskı perdeleri bir bir yırtılmış, büzülerek kendi içine çekilmiş. Böylece İslâm milletleri Rus’un tasallutundan kurtulmuştur.

İnşallah Kafkas ve Türkistan -Doğu Türkistan Çin zulmü altında inim inim inlemektedir hâlâ- onlar da kurtulacaktır. Nitekim kısmen kurtulmuşlardır. Rusya’nın giderek -ister istemez- hürriyete doğru yol alması. Zorla boyunduruğu altında tuttuğu halklara nefes aldırmış. Kukla devlet olmaktan onları kurtarmıştır. Şimdi onların tasaffiye, arınmaya ihtiyaçları var. Yani tam olarak kendilerine gelmeye, tam olarak kendileri olmaya. Çünkü her kışın bir baharı, her gecenin bir sabahı vardır. Nitekim kıştan sonra bahar gelmiş. Geceyi gündüz takip etmiş. Tam aydınlığa engel olan bulutlar da çekilmeye başlamıştır.

Üstelik Türkiye’mizi ve Âlemi İslamı daha aydınlık, daha güzel günler beklemektedir. Üstelik hâkimane bir vaziyet alacağı günler. Âlemi İslâm hakkında “Üç Nûr” birbiri arkası sıra inkişafa başlıyor demiştik ya, işte bu hakikat da kısmen zuhur etmiş, ortaya çıkmıştır. Diğerleri de sıradadır. Çünkü İslâm Âleminde iman, inanç ve dindarlık bakımından bir yenilenme olmuş ve olmaktadır. Kur’an ahlâkı, Kur’anın emir ve buyrukları hayata geçirilmiş ve geçirilmektedir.

Bir zamanlar olduğu gibi, İslâm Âlemi bir ve beraber olmanın sırrına yeniden erecek, İslâm bayrağını şeref ve şanla yeryüzünde tekrar dalgalandıracaktır. Özellikle “Araptan sonra İslâmın kıvamı olan Etrak”e yani Araptan sonra, Abbasilerden itibaren İslâmı ayakta tutan, Haçlılara karşı koyuştan beri, bin yıldır, on asır boyunca İslâmı bütün varlığıyla maddeten / kılıçlarıyla ve mânen / kalemleriyle savunan Türklere çok iş düşmektedir. Çünkü bayrak düştüğü yerden kalkar.

Diyeceksiniz ki: İslâm parça parça olmuş!

Denilmiştir ki: Tahsil için çeşitli okullara gitmişlerdi. Şimdi döndüler artık.

İşte Hindistan; İslâmın kabiliyetli bir çocuğudur. İngiliz lisesinde okudu. Pakistan denen bir İslâm devleti doğdu.

İşte Mısır; İslâmın zeki bir oğludur. İngiliz Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun oldu. Devletine sahip çıktı. Kendisine gelmeye devam ediyor.

İşte Kafkas ve Türkistan; İslâmın iki bahadır / kahraman oğullarıdır. Rus Harp Okulu’nda yetiştiler.

Şu asilzade / soylu evlâtlarımız diplomalarını aldılar. Şimdi herbiri bir kıt’a, bir ülke başına geçtiler. Muhteşem adâletli pederleri olan İslâmiyetin bayrağını, en mükemmel şekilde ufuklarda dalgalandırıyorlar. Ezelî kaderin gözünde feleğin inadına, insandaki ezelî hikmetin / ezelî maksadın sırrını ilân etmeye hazırlanıyorlar. Durum bu merkezdeyken, bunu bir tarafa bırakıp; neme lâzım, nefsî nefsî dediren; sırf kendini düşünmek olan ruhsal hâleti, bir benzetme ile açıklayalım:

Feleğin / zamanın sille ve tokadını yemiş, perişan fakat asîl bir aşîretten cesur bir adam ile talihi yaver, feleği uygun, diğer bir aşîretten bir korkak bir yerde rast gelirler. Aralarında karşılıklı övünmeler ve tartışmalar başlar.

Önceki adam başını kaldırır, aşîretinin zelil ve perişan olduğunu görür. İzzeti nefsine yediremez. Başını indirir. Nefsine bakar. Bir derece ağır görür. O zaman eyvah, neme lâzım, işte ben, işte yaptıklarım diyerek; bencillikle yaralanmış gururu feryat ve figana, bağırıp çağırmaya başlar. Ya o aşîretten ayrılır. Ya da asılsızlık gösterip, başka aşîrete bağlanır.

İkinci adam başını kaldırdıkça, aşîretinin övünülecek tarafları gözünü kamaştırır. Gurur hissini kabartır, nefsine bakar gevşek görür. İşte o vakit, fedakârlık ve özveri hissi, milliyet fikri uyanır. “Milletime kurban olayım” der.