16.2 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 530

Aile: S.O.S

Önce homurtu şeklindeydi, yakınmalar; sonra dile geldi, mevcut sorun. Şimdi çığlık oldu; ama dinleyen yok. İşin ehemmiyetini bilen düşünürlerin, vicdan sahibi yazarların, haber peşine koşan muhabirlerin söyledikleri, yazdıkları şunlar: “Aile bitiyor, evlenmeler gecikiyor, boşanmalar artıyor…”

Yıllar önce, Batı’da aile kurumunun zayıfladığı hatta çöktüğü, anne ve babanın çocuklar üzerinde bir otoriteden ve yetkiden mahrum olduğu, huzur evlerinin hızla arttığı anlatılardı da biz hep bunu tuhaflardık. Bize göre ailesiz bir hayat olamazdı, annesiz ve babasız bir hayat ölümden beterdi. Geniş aile olarak adlandırdığımız dedelerimiz, ninelerimizle birlikte biz hayatı kucaklar, sever ve hayata karşı direnirdik. Bunlardan her birinin bir yeri ve değeri vardı aile ortamımızda; birinin eksikliği, düzenimizin bozulması demekti.

Boşanma nedir, bilmezdik; büyüklerini huzur evlerine gönderenler ayıplanırdı. Seküler hayat tarzıyla birlikte aile düzenimiz bozuldu, dün “günah” dediklerimiz “mübah” oldu. Batı’da görüp güldüğümüz durumlara kendimize bakıp ağlayacak haldeyiz. Aileyi güçlendirmek iddiasıyla oluşturulan resmi ve akredite edilen özel kurumlar, kaş yapayım derken göz çıkarıyor, güya desteklenen aileyi daha da çökertiyor. Yıkılan, çöken, dağılan ailelerdeki çığlığı sağır sultanlar duyuyor; ama her nedense bizdeki etki ve yetki sahipleri duymuyor.

Kılavuzu karga olanların gideceği yer bellidir. Psikolog olarak görev yapan aile danışmanların çoğu aile deneyiminden yoksun, sıkıntı yaşayan ailelere sundukları formüller de toplumsal gerçeklerimizden ve yetişme kültürümüzden uzak.

Bu böyle gitmez, bir çare bulmak lazım. Model ailelere ihtiyaç var. Bir tarihte bir öykücük okumuştum: Kadın, kocası vefat ettikten sonra, eşinin adı evde anılmaya devam etsin diye vefat eden kocasının ceketini askıya asar. Her ay bir miktar parayı ceketinin cebine koyar. Çocukları annelerinden para istediklerinde,  “Yavrum, gidin babanızın cebinden alın.” der. Çocuklar alır, anne der ki “Hadi bakalım, şimdi babanıza dua edin.” Çocuklar Fatiha okuyup analarına sarılır, “Rabbim ondan razı olsun.” derlermiş.

Bu bir kültürdür, bu bir değerbilirliktir, bu bir vefadır. Aileyi yaşatan da içinde vefa, değerbilirlik, sevgi, saygı, fedakârlık, sadakat, ketumiyet, mahremiyet, hakkaniyet gibi değerleri barındıran ahlak değil midir? Sekülerlik, bu değerlerin hepsini reddeder. Sekülerlik, bir değersizleştirme anlayışıdır. Sekülerlik, değerlerin getirdiği yükten kurtulmayı, bireysel yaşamayı telkin eder. “Mademki geldim dünyaya mutluluk ve haz hakkımdır.” der. Nefsin şımarmasını engelleyen bütün duvarlar, yıkılmalıdır.

Bizim aile kültürümüzde baba her zaman bir otoritedir. Kadının, kocasına sadakati bir kölelik değil, değerbilirliktir. Ev hanımının sadakati, babanın sorumluğunu artırır. Anne ile baba arasındaki güven ve dayanışma, çocukların aileye olan mensubiyetini güçlendirir. Birbirine dua eden fertlerden oluşan aile, artık sosyal hayatın taarruzlarına karşı yıkılmaz bir kaledir. Babanın yaşıyorsa varlığı, ölmüşse hatıraları bile kadına güç, evlatlarına derin bir aidiyet duygusu vermektedir. Elbette ölenle ölünmez, ancak bizde ölen kişinin hatıraları hemen silinmez, unutulmaz, eşyaları yok edilmez. Yaşanmışlığın da bir değeri vardır.

Ahlak, bir değerler bütünüdür. Seküler anlayışta değerler olmadığı için bir ahlak bütünlüğünden bahsedemeyiz. Türk ve İslam aile yapısını korumak, yaşatmak adına iş başında olanlar görüyorum ki referanslarını Batı’dan alıyorlar, seküler anlayıştaki psikologların öğretilerini bize telkin ediyorlar. Ailenin yaşatılması adına önerdikleri çözümler, uyguladıkları sistemler ya da yönetmelikler, aileyi daha da çökertiyor, yok ediyor.

Rahmetli annemin ve babaannemin ayıp ve günah sözcüklerini birlikte, bazen birini diğerinin yerine kullandığını duyar, kendilerini çokbilmişlik edasıyla uyarırdım. Şimdi anlıyorum ki onlar için günah olan zaten ayıptı, ayıp olan da günah sayılırdı; çünkü referansları İslam idi. “Din”i laiklik hayranlığıyla devlet düzeninden, sekülerlik özentisiyle toplum hayatından kovduk. Önce günahtan sonra ayıptan kurtulduk. Aile reisi olarak tanımlanan babanın, karısına ve çocuklarına karşı olumsuz tavrı günah olmaktan, kadının kocasına karşı haddini bilmez tavırları ayıp olmaktan çıktı, gitgide çağdaş özgürlük, bireysel hak alanına girdi. Şimdi yandı gülüm keten helva, atı alan Üsküdar’ı geçti.

Okul kitaplarında yapılan aile tanımı, çizilen aile resimleri bize uymuyor, bizi temsil etmiyor, bakınız aile çözülüyor, yıkılıyor. Kendi kültürümüzde inşa ettiğimiz aile yapımıza dönmeliyiz. Rol model aileleri gündeme getirmeli, onların hayatlarını özendirmeliyiz. Okul kitaplarımızda onların hayatlarına yer vermeliyiz.

Bugün zorla kreşe götürüldüğü için aile sıcaklığını tanımadan büyüyen çocukların yarınlarda anne ve babalarını mecburen huzur evlerine hapsetmelerini istemiyorsak çatırdayan aile kurumunu acilen tamir ve zaman içinde ihya etmek zorundayız. Politika üretici ve uygulayıcılarının gündemini işgal eden hiçbir iktisadi, siyasi meşguliyet bundan daha önemli değil.

 

 

Kamu ve Kul Hakkı

Halepçe Katliamından kurtulan 500 bin kadar Kürt asıllı Irak vatandaşı Türkiye’ye sığınmıştı(1988). Saddam’ın katliamda 150 bin kadar masum insan ölmüştü. Benim başkanlığımda TRT’den bir spiker, bir kameraman ve bir sürücü görevli olarak Irak sınırındaki Çukurca kasabamıza gittik. Dağ taş  çoluk çocuk birlikte kaçan Iraklı Kürt ailelerle dolmuş, göç hala sürüyordu. Çoğu yer çöplük haline gelmiş, pis pis kokuyordu. Salgın hastalığa karşı da Kızılay her yanı ilaçlıyordu. Çukurca girişinde bir rahip ve rahibe durmuş gelenlere şişe suyu dağıtıyordu. Mütebessim bir çehre ile ayrıca  İncil hediye ediyorlardı. Daha ilerde yüzlerce Kızılay çadırını görünce sevindim. Dev kazanlarda yemekler pişiyor ve dağıtılıyordu. Kızılay ayrıca koli koli zaruri ihtiyaç paketi veriyordu. Sağlık birimi de yaşlı ve hastalara yardım etmeye çalışıyordu.

 

Çukurca’da Medya, Kızılay ve Kızılhaç Ekipleri

Bir Kızılay Ekibi Ankara Etimesgut’tan gelmişti. Bize de bir çadır verdi ve rahat çalışmamızı temin ettiler. Ayrıca dağda ve çamurda giymek üzere çizmeler ve trençkotlarla zaruri ihtiyaçları karşılayacak küçük paketleri vermeyi de ihmal etmediler. Kızılay Heyet Başkanı her akşam medya mensuplarına özel yemekler çıkarttı. Sohbeti seven bir insandı. Hele alkol alınca muhabbeti daha da koyulaştırıyordu. Bir akşam üzeri Kızılhaç’tan bir heyet bizimle tanışmak istedi. Sonra da taleplerini ilettiler. Bölgede izin alarak çekim yapmak için ücreti mukabili bir kamera istiyorlardı. TRT Genel Müdürlüğü’ne müracaat etmeleri gerektiğini belirttim. Sonra da sohbet ettik. Kızılhaç’ın 12 kişilik ekibin içinde rahip, rahibe, doktor, senaryo yazarı, psikolog, sosyolog, tarihçi, öğretmen, ilk sağlık ekibi yardımcısı, cankurtaran vs konularında uzmanlar bulunuyormuş. Bunlar İsviçre’deki Kızılhaç Okulu için çekim, program, temas ve araştırma yapmaya gelmişler. Bu tür olaylar her zaman olmadığı için derslerinde gösterilmek üzere senaryosu yazılacak olan film için kameraman istiyorlardı. Kendi kameramanları ise gelmemiş, gelememiş veyahut biraz gecikecekmiş falan diye anlattılar, veya biz öyle anladık. Kızılay ise böyle bir çekime veya hazırlığa ihtiyaç duymamıştı. Yahut da biz göremedik.

Kızılay(1868) insanlık ayırımı gözetmeden, bağımsız bir hayır kurumuydu. Birlik ve evrensellik hedefinde bir yardım merkeziydi. Yoksul ve muhtaçlara ibate ve iaşe sağlar, sağlık ve kan merkeziyle hizmet verir, bütün dünyada afet, göç ve mülteci durumunda hazır ve nazırdır. İki asra yaklaşan da büyük ve önemli bir tecrübesi vardı. Çok saygın bir kurum. Gönüllü çalışanları olduğu gibi, maaşlı kadrolu elamanları da vardır. 1950’lı yıllarda ilk ve orta mektepte iken okullarımızda mutlaka Kızılay kolu olurdu. Bayramlarda talebelerin boynuna takılan madeni kumbaralarla Kızılay, Çocuk Esirgeme Kurumu ve Türk Hava Kurumu’na insanların ceket yakalarına iğnelenen kağıt logolu rozetler takarak yardım toplarlardı. Bu işlem gönüllü olarak yapılır ve görevlendirilirdi. Bu kurumlar tekeldi ve devlete aittiler.

 

Kızılhaç, IHH ve Gönüllü Olmak

Bir yakınımın oğlu üniversite bittikten sonra Almanya’da doktora yapıyordu. Ziyaretine gittim. Bulamayınca merak ettim. Sordum, soruşturdum, akşam geleceğini öğrendim ve böylece birlikte oldum. Meğer gönüllü olarak Kızılhaç’ta çalışıyormuş diğer yabancı öğrenciler gibi. O gün yakın köylerdeki Kızılhaç yardım kumbaralarına bırakılanları toplamak için göreve çıkmışlar. Resmi görevli gibi gün içinde işlerini tamamlayıp birim amirine de tekmil vermişler. Beni daha sonra Kızılhaç Şubesinin yerine götürdü. Hummalı bir faaliyet vardı. Eşyalar kullanımına göre ayrılıyor, ütüleniyor, paketleniyor, yerleştiriliyordu. Üç TIR yüklenmişti. Kırgızistan’daki fakirlere gitmek üzere yola çıkacakmış.

Bir başka husus anlattı ki kutladım. Şehrin itfaiye teşkilatında çoğu öğrenci ve emekçi gençler gönüllü olarak resmileri gibi disiplin içinde çalışıyor, nöbete giriyor, yangın söndürmeye gidiyorlarmış. Gönüllülük ve faydalı olmak böyle bir şey zaten. Kutladım. Bunların bir kısmı bizde de hayata geçmek üzere ama henüz yeterli değil. Mesela IHH uluslararası boyutta önemli ve örnek bir yardım kuruluşu. Son Suriyeli göçmenlerde fevkalade faydalı hizmetler yaptı. Dilerim sayıları çoğalır ve ne olduğu, ne olacağı hala meçhul bayramda mantar gibi biten ve kurbanlarımıza talip olanların önüne geçer. Faydalı, fahri ve hayırlı olmak ne güzel şey. İşsizliğin had safhada olduğu günümüzde bu tür gönüllü hizmetler  hep önde olmalı.

 

Para Peşin

Madalyona bir de tersten bakarsak. Günümüzde, kamusal bilinen hayır ve yardım müessesesi olan bir kurumumuzun genel merkez yöneticilerinin sosyal medyada iddia edilen maaş listesi şöyle;

1.      Genel Müdürü 31 bin 500 TL,

2.      Kan Hizmetleri Genel Müdürü 26 Bin 500 TL,

3.      Destek Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı 24 Bin 397 TL,

4.      Finans Genel Müdür Yardımcısı 24 Bin 397 TL,

5.      Toplum İlişkileri Genel Müdür Yardımcısı 24 Bin 397 TL,

6.      Toplumsal Hizmetler Genel Müdür Yardımcısı 24 Bin 397 TL,

7.      Uluslararası İşler ve Göç Hizmeti Genel Müdür Yardımcısı 24 Bin 397 TL,

8.      Strateji ve Bilgi Teknolojisi Genel Müdür Yardımcısı 24 Bin 397 TL,

9.      Teftiş Kurulu Başkanı 24 Bin 397 TL,

10.   Hukuk Müşaviri 24 Bin 397 TL,

11.  Teftiş Kurulu Başkanı 16 Bin 750 TL,

12.  Hukuk Müşavir Yardımcısı 16 Bin 750 TL,

13.  Hukuk Müşavir Yardımcısı 16 Bin 750 TL,

14.  Basın Müşaviri 16 Bin 750 TL,

15.  İnsan Kaynakları Direktörü 16 Bin 750 TL,

16.  Satın Alma Direktörü 16 Bin 750 TL,

17.  Kurumsal Gelişim Direktörü 16 Bin 750 TL,

18.  Bilgi Teknolojileri Direktörü 19 Bin 673 TL,

19.  Bütçe ve Muhasebe Yönetim Direktörü/ 16 Bin 750 TL,

20.  Medikal Yönetim Direktörü 16 Bin 750 TL,

21.  Kalite Direktörü 16 Bin 750 TL,

22.  Mali ve İdari Hizmetler Direktörü 16 Bin 750 TL,

23.  Kurumsal Risk ve Uyum Direktörü 19 Bin 673 TL,

24.  Gayrimenkul Yönetimi Direktörü 16 Bin 750 TL,

25.  Barınma Sistemleri Direktörü 16 Bin 750 TL,

26.  Bağış Yönetimi direktörü 16 Bin 750 TL,

27.  Gönüllü İşler Yönetimi Direktörü 16 Bin 750

28.  Sosyal Hizmetler Direktörü 16 Bin 750 TL,

29.  Eğitim Yönetimi Direktörü/16 Bin 750 TL,

30.  Halk Sağlığı ve Psikososyal Hizmetleri Direktörü 16 Bin 750 TL,

31.  Uluslararası Politikalar ve İşbirliği Direktörü 16 Bin 750 TL,

32.  Uluslararası Programlar ve Operasyonlar Direktörü 16 Bin 750 TL,

33.  Kan Hizmetleri Genel Müdür Danışmanı 14 Bin 484 TL,

34.  Genel Müdür Danışmanı 13 Bin 402 TL,

35.  Genel Başkan Danışmanı 9 Bin 819 TL,

36.  Genel Başkan Danışmanı 14 Bin 484 TL,

37.  Genel Müdür Danışmanı 14 Bin 484 TL,

38.  Genel Müdür Danışmanı 6 Bin 433 TL,

39.  Genel Müdür Danışmanı 6 Bin 433 TL,

40.  Yatırım Holding AŞ Ceosu 31 Bin 500 TL,

41.  Şifalı İçecek Genel Müdürü 24 Bin 397 TL,

42.  Yatırım Holding AŞ Genel Müdürü 16 Bin 750 TL,

43.  Satış ve Pazarlama  AŞ Yönetimi 11 Bin 565 TL,

44.  ARGE ve Kalite Direktörü 13 Bin 500 TL,

45.  Sağlık AŞ Genel Müdürü 24 Bin 397 TL,

46.  Çadır ve Tekstil AŞ Genel Müdürü 19 Bin 673 TL,

47.  Kültür ve Sanat AŞ Genel Müdürü 14 Bin 484 TL,

48.  Gayrimenkul ve Portföy Yönetimi AŞ Genel Müdürü 13 Bin 212 TL.

 

Hutbelerde Tekrarlanmalı

Bu listeyi hükumetin ileri gelen bir genel başkan yardımcısına gösterdim. Olabileceğini, bütün dünyada böyle uygulandığını söyleyince tartışmadım bile, gönüllüğü hatırlattım o kadar. Bu rakamlar bazıları için belki az da olabilir ama teftişte, basın ve halka ilişkilerde, satış pazarlamada, eğitim ve hukuk müşavirliğinde bütün kurumlar ve hizmetler aynıdır.

 

Ülkelere göre futbolcuların verdiği vergi oranları da şöyle; İsveç %57, Portekiz %57, İspanya %52, Fransa %50, Avusturya %50, İtalya %48, Almanya %48, İngiltere %45 ve Türkiye %0. Peki neden?

Çünkü yenilenerek çıkarılan mevcut yasa ile Türkiye’de artık futbolcu transferlerinden %15 vergi alınıyor ve bu para daha sonra kulüplere katkı olarak iade ediliyor, yani veriliyor. Gençlik ve Spor Bakanlığı bu konuda çok mükrim ve cömert! Yani genel bütçeye vergi olarak katkıda bulunmuyor.

 

Şeffaflık ve Fahri İnsan Sayısı Artmalı

TRT’de sanırım Cem Duna yönetimiydi. Personelin maaşları açıklanarak liste girişe asıldı. Herkes gördü. Bir de baktık ki bir medya kuruluşunun başkan ve bazı arkadaşları TRTde hiç çalışmadıkları halde maaş alıyorlarmış. Öyle ki medya kuruluşunda başkan olan zat üstelik spiker olarak çalışıyor görünüyormuş!. Tabi tepkiler başladı. TRT Başspikeri Aytaç Kardüz “madem öyle” diyerek bu kişiyi nöbete yazınca ortalık birbirine girdi. Bu bakımdan şeffaflık da çok önemli.

Bunları neden hatırlattım? Kul ve kamu hakkını öne çıkarmak için. Gönüllü olmayı, fahri hizmet vermeyi, vakıf insanların sayısını artırmayı, gençlere hobi özelliğini kazandırmak için. Vakıflar kamu bütçesinden beslenmemeli. İnsanların hayırseverliklerinden ve fedakarlıklardan evvela istifade edilmeli. Önce ülkem ve toplum, sonra ben, sen o’lar gelmeli. İlk defa geçenlerde bir Cuma hutbesinde kul ve kamu hakkı konusunda bilgiler tazelendi. İyi de oldu. Keşke ihmal edilmese, hep devam etse. Çünkü yıllardır kul ve kamu hakkı konu edilmiyordu camilerimizde.

 

 

Vahideddin’e Beyanname (1)

Eski Başbakanlardan Sn. Bülent Ecevit; Vahideddin’in hain olmadığını söylemiş. Bunun üzerine ateşli konuşmalar birbiri ardından sökün etmişti.

Yakın tarih hakkında, basında yoğunlaşan fikir hareketlerine geçmeden önce bir vesîka / belge sunalım:

x

TBMM açılırken M. Kemal Paşa imzasıyla Vahideddin Han’a gönderilen beyanname:

x

Mahreci: Ankara (Ajans) 27. IV. 1920

x

Yüce Padişahımız, Mukaddes Halîfe ve Hakanımız Efendimiz!

İstanbul’un işgali ve bunu takip eden fecî hadiseler üzerine vaziyeti tetkik ve saltanatınızın haklarıyla millî istiklâlimizi müdafaa etmek ve emniyet altına almak maksadıyla, şimdi Ankara’da Büyük Millet Meclisi olarak toplandık.

Anadolu’nun düşman istilâsı altında olmayan her köşesinden gelen ve millet tarafından fevkalâde bir selâhiyetle vazifelendirilen mebuslar, ittifakla aldıkları bir karar ile sizin yüce katınıza aşağıdaki gerçekleri arz etmeyi, kendileri için bir kulluk ve sadakat vazifesi bilmişlerdir:

Padişahımız! Yüce şahsınızca da bilindiği üzere kutsal saltanatınızın hanedanın mübarek ve mübeccel kurucusu olan Sultan Osman, millî tarihimizin mes’ûd ve uğurlu bir gecesinde, hatırası nesillerden nesillere ulaşarak devam eden bir rüya görmüştü. O rüyanın üç kıt’a üzerine gölgesini salan ve altında yüz milyonluk bir âlem barındıran kutsal ağacının artık bütün dalları kesilmiş ve ortada yalnız muazzam bir gövde kalmıştı. O gövde Anadolu’dur ve onun kökleri çok derine gitmek üzere bizim kalblerimizin içindedir. Saygıdeğer atalarımız Rumeli’de kendi başına cihan kıt’alarını feth ve istilâ ederken ordularını da Anadolu topraklarından çağırır ve uzak memleketlerin büyük ana  sınırlarını askerî yollarını muhafaza ettirmek üzere yine Anadolu’dan ahali getirtir ve en mühim noktalara yerleştirirlerdi. Bu halk kitleleri Bosna, Hersek ve Mora içlerine kadar yayıldı, Basra körfezine kadar indirildi, Suriye, Filistin yollarında taraf taraf yerleştirildi.

Padişahımız!

Yüce Saltanatınızın tahtının şeref ve bekası için Anadolu halkı asırlardan beri baba ocaklarından çok uzak harp yerlerinde hayatlarını feda etmeyi kendilerine en mukaddes bir borç bilmiştir.

Anadolu boşaldı. Anadolu viran oldu. Fakat iklimlerden iklimlere uzayan hakanlığınızın şevket ve kudreti için her mihneti, her felaketi cana minnet bildi. O bir topraktır ki, Macaristan içlerinden Yemen çöllerine kadar, Kafkas eteklerinden Basra sahillerine kadar kuşak kuşak uzayıp giden uçsuz bucaksız şehitliklerle çepeçevre sarılıdır ve o şehitlikleri her yerden fazla, şimdi hürriyet ve istiklâli için yeni bir halk savaşı yapan bu eski Anadolu verdi.

Şevketlû Padişahımız!

İslâmın her tarafta yenilgiye uğrayan bayrakları şimdi gelip Anadolu ufuklarında toplandı. Onun ufuklarında kendine en son sığınak ve kurtuluşu aradı.

İzmir’in Yunanlılar tarafından istilâsı üzerine ülkelerinizin en bakımlı ve en mesut bir kısmı nasıl  ateşle yağma edildi ve kan dökülüp adam öldürülerek baştan başa harap oldu, bilirsiniz. Hiçbir hakka dayanmayan ve milletinizi son yurdunda esir etmeyi gaye edinen bu vahşi akın üzerine yüce kalbinizin duyduğu acı teessürleri dünya matbuatına bizzat ulaştırmıştınız. İzmir işgalini, Adana facialarını; ve bu fâciaları Maraş, Ayıntap katilleri ve onu da felâketlerimizin en büyüğü olmak üzere İstanbul’un işgal edilmesi takip etti.

Soyundan yetiştiğiniz millet binlerce seneden beri cihanın en muhteşem tahtlarına Sultanlar yetiştirmiş ve hür yaşamış olan bir millet sıfatıyla bu hal karşısında ne yapabilirdi.

Padişahını, elîm bir harp neticesinde ordularını kullanmaktan men edilmiş ve mahrum gördüğü için kendi kendine silâha sarıldı ve nerede ana vatanı tecavüze uğramışsa oraya dinî ve millî namusunu kurtarmak için koştu.

 

 

İslâm Hukuku Ana Bilim Dalı Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Faruk Beşer Açıklıyor: Hadis-i Şeriflerde Türkler

Oğuz Çetinoğlu: (Sözde) Türklerin nasıl Müslüman olduğunu anlatan bir kitapta bâzı sözlerin, kaynak da belirtilerek hadis olduğu iddia edilmektedir. Konu ile ilgili görüşlerinizi lütfeder misiniz?

01.1- ‘Kıyamet kopmadan (az) önce siz kıldan çarıklar giymiş bir milletle muharebe edeceksiniz.

Onların yüzleri sanki (çekiçle dövülmüş) derilerle kılıflı kalkan gibidir. Çehreleri kırmızı, gözleri çekiktir.’ (Aktaran: Zekeriya Kitapçı. Hz. Peygamberin Hadislerinde Türk Varlığı, S: 88)

01.2- ‘Kuvvetli bir kavim olan Türklerle çarpışmadıkça kıyamet kopmayacaktır.’ (Müslim)

01.3- ‘Kıyamet kopmasının şartlarından biri de sizlerin kıldan çarıklar giyen bir kavimle

(Türklerle) harbetmenizdir.’ (Buhari)

01.4- ‘Türkler size dokunmadıkları sürece siz de onlara dokunmayınız. Zira Kanturaoğulları

(soyundan gelen (bu Türk)ler ilk defa Allah’ın ümmetime verdiği mülk ve saltanatı onların ellerinden çekip alacaklardır.’ (Abdullah b. Mesud’dan aktaran Zekeriya Kitapçı. Hz.

Peygamberin Hadislerinde Türk Varlığı, S: 110)

01.5- ‘Ümmetimden bir kısmı Dicle (…) kıyısında Basra adı verilen ovada konaklayacaklardır.

Sonra bu halk çoğalacak ve burası da Müslüman şehirlerinden biri olacaktır. Ahir zaman

olduğunda, geniş yüzlü, küçük gözlü Kantura Oğulları gelip nehrin diğer bir yerine

konaklayacaklardır. Bunun üzerine şehir halkı üç kısma ayrılacak, bir kısmı öküzlerinin peşine takılıp kırlara kaçacak, fakat mahvolacaklar, bir kısmı da kendi canlarının derdine düşüp dinlerinden döneceklerdir.

Üçüncü kısma gelince, ehl ve evladını arkalarına alıp onlara karşı harbedecekler, işte bunlar şehitlik mertebesine ulaşacaklardır.’ (Aktaran: Zekeriya Kitapçı. Hz. Peygamberin Hadislerinde Türk Varlığı, S: 156)

01.6- ‘Şüphesiz ümmetimi üç defa, yüzleri geniş, çehreleri sanki derilerle kaplanmış kalkanlar gibi olan bir kavim kovalayacak ve sonunda Arap Yarımadası’nda yerleşeceklerdir. İşte onlar Türklerdir. Nefsim yedi kudretinde olan Allah’a yemin ediyorum ki onlar mutlaka atlarını Müslümanların mescitlerinin direklerine bağlayacaklardır.’

(Aktaran: Zekeriya Kitapçı. Hz. Peygamberin Hadislerinde Türk Varlığı, S: 185)

Prof. Dr. Faruk Beşer: Belirttiğiniz hadis meallerinin az farkla da olsa asılları var. Bir başka ifade ile yukarıdaki sözlerin hadis olduğu doğrudur. Buradaki problem, bunları anlama problemidir.

Bunların hiçbirisi bir kavmi küçültmüyor. Bir kavmin diğerinden üstün olduğunu söylemiyor. Sâdece bir vakıadan söz ediyor. ‘Fiten hadisleri’ dediğimiz, kıyamet alametlerinden söz eden hadisler hep böyledir. Mesela onlardan biri, ‘Zaman yaklaşmadıkça kıyamet kopmaz’ der. Bu muhtemelen çeşitli iletişim araçlarıyla uzak mesâfelerin ortadan kalkmasıdır. Ama bu haber bunun kötü bir şey olduğunu değil, kıyametin yaklaştığını anlatır. Türklerle ilgili haberler de böyledir. Hatta tersinden bakarsanız bu haberlerde Türklerin övüldüğünü dahi söyleyebilirsiniz. Açıkça ifâde etmek gerekirse; belirttiğiniz hadislerden, Türklerin kötülendiği anlamı çıkartılamaz.

‘Onlar size dokunmadıkça siz Türklere ve Habeşlilere dokunmayın.’ sözü için Aliyyül Kâri ve başkaları uydurma bir söz olduğunu söylerler. (Bkz. El-Mevzuatü’l kübra). Ama bir kaynakta Habeşlilere dokunmayın denmesini, Habeşistan’a hicret günlerinde onların Müslümanlara yaptıkları yardımlardan ötürü, üzerlerine gitmeyin anlamında olumlu olarak söylendiğine dair bir açıklama gördüm. Şâyet var olsaydı Türklerle ilgili hadisi de böyle anlayabilirdik.

Çetinoğlu: Erdoğan Aydın bu hadisleri; ‘Söz konusu hadislerde hiçbir başka yoruma imkân vermeyecek bir açıklıkla görüyoruz ki Peygamber, Allah’ın Arap/Müslümanlara (ümmetime) verdiği farz edilen mülk ve iktidarı Türklerin çekip alacağını söyleyerek Türklüğü, Araplık/Müslümanlık’ın dosdoğru düşmanı olarak göstermektedir. Kaldı ki, önceden işaret ettiğimiz gibi İslamiyet’in Araplara özgü bir din olduğu yargısı bizzat Kur’an’a aittir.’ Şeklinde vardığı hükmün gerekçesi olarak gösteriyor. (Erdoğan Aydın. Nasıl Müslüman Olduk? Sayfa: 79)

Bu hükümler hakkındaki yorumunuzu lütfeder misiniz?

Prof. Beşer: Burada 2 hüküm var. Birinci hüküm; ‘İslamiyet, Araplara özgü bir dindir.’

İkinci hüküm; Hz. Peygamber’in, ‘Türklüğü; Araplığın / Müslümanlığın karşıtı’ olarak gösterdiği.

Birinci hüküm, kökten yanlıştır. Cnâb-ı Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de İslâmiyet’in bütün insanlığa gönderildiğini açıkça beyan buyurmuştur. Elçisi ve kulu Hz. Muhammed (sav) ise hiçbir beyanında ‘Ey Araplar’, ‘Ey filanca kavim’ diye hitapta bulunmamıştır. Dâima ‘Ey insanlar’ diyerek söze başlamıştır. Belirttiğiniz iddia, temelsizdir.

Türklerin Araplara ait toprakları fethedeceği haberi ile Türkler dışlanmıyor, düşman ilân edilmiyor, aşağılanmıyor, istiskal edilmiyor. Aksine Türklerin fetihlerde bulundukları belirtilmek suretiyle takdir ediliyor.

Çetinoğlu: ‘Savaş hiledir.’ bu sözün hadis olduğu doğru mu? (Erdoğan Aydın, s: 90)

Beşer: ‘Savaş hiledir.’ sözü hadisi şeriftir, Buharî’de vardır ve aynıyla doğrudur.

Çetinoğlu: Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lügati’t-Türk isimli eserinde yer alan şu sözlerin Hadis-i Kutsî olduğu iddiasını nasıl yorumluyorsunuz? ‘Benim bir ordum vardır, adını Türk koydum. Doğu ülkelerine yerleştirdim. Herhangi bir kavme öfkelendiğim zaman Türkleri onların başına musallat ederim.’

Beşer: Kaşgarlı Mahmud’un Divân’ında zikredilen söz hiçbir kaynakta yok. Benzer sözlerin de uydurma olduğu söyleniyor.

Çetinoğlu: Bir sözün hadis olduğuna kanaat getirmek için Kütüb-i Sitte’de yer almış olması yeterli midir?

Beşer: Bir sözün hadis olduğuna karar vermek için Kütüb-i Sitte’de bulunması yeterli değildir. Onlarda özellikle Buhari ve Müslim dışında olan hadislerden pek çoğunun sahih olmadığı ortaya konmuştur. Zaten bu ikisi dışındakiler kitaplarına Sahih adını vermemişler, öyle ya da böyle…, araştırmaya değer hadisleri toplamışlardır.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim.

Prof. Dr. FARUK BEŞER 22 Nisan 1952 târihinde Trabzon’da doğdu. İlkokulu Trabzon´da, Ortaokulu İzmit İmam Hatip Okulunda, Liseyi de Yozgat İmam Hatip Lisesinde okudu. Buradan 1972 yılında mezun oldu. . Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi’ni 1978 yılında bitirdi. Mezun olduğu Fakültede İslam Hukuku dalında ‘İslam’da Sosyal Güvenlik’ başlıklı teziyle 1985 yılında ‘doktor’ unvanı aldı. Bu arada Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı olarak 8 yıl muhtelif görevler yaptı. Ardından İSAV İlmî sekreterliğinde bulundu. 1986-1993 yılları arasında özel bir ilmî araştırmalar merkezinde 6 yıl kurucu müdür olarak çalıştı. Malezya International Islamic Universityye öğretim üyesi olarak gitti ve orada 1993-1994 yıllarında iki sömestr Mukayeseli İslam Hukuku ve İslam Milletler Hukuku dersleri okuttu. Döndükten sonra Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne öğretim üyesi olarak intisap etti. 12.10.1994 târihinde İslam Hukuku Anabilim Dalından doçent, 2000 Yılında da Profesör oldu. Aynı fakültede iki yıl dekan yardımcılığı yaptı. University of Pittsburgh´un dâveti ile Visiting Professor olarak 1999 yılında ABD´ne gitti ve adı geçen üniversitede altı ay araştırmalarda bulundu. Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde İslam Hukuku Anabilim Dalı Başkanı ve öğretim üyesi olarak çalışmakta iken, 2012 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne geçti. Burada öğretim üyesi olarak görev yapmakta iken 2018 yılında yaş haddinden emekli oldu. Eser yazmaya devam etmektedir. Prof. Dr. Faruk Beşer, evli ve dört çocuk babasıdır. Yayınlanmış Eserleri: İslâmd’a Kadının Çalışması ve Sosyal Güvenliği (2016), Hanımlara Özel Fetvalar (2016), Evlen Mutlu Ol (2016), Düşünerek İnanmak (2016), Bilgi Fıkıh ve İçtihat (2016), İslâm’da Zenginlik ve Fakirlik (2016), Oruç ve Kadir Gecesi (2016), Gerekçeli Fıkıh 2 ve 2. Cilt (2015, 2016), Başarının Manevi Sebepleri (2019), Güncel Meseleler, Dînî Çözümler (2016), Namazı Dosdoğru Kılmak (2018), Kader Meselesi (2015), Sosyal İslâm (2016), Selefî Tasavvuf (Bid’at İçermeyen İrşat İsteyenler Risâlesi (2017), Genç Kızlara Özel İlmihal (2017), Herkes İçin Kolay Usulü Fıkıh (2018), Fetvalarla Çağdaş Hayat (2014), Kadın ve Evlilik (2013).

DERKENAR:

HADİS EDEBİYATINDA TÜRK KAVRAMININ MENŞEİ PROBLEMİ

VE TÜRKLERİN İLK ATASI İSMAİL KANBAZ*

KANTURAOĞULLARI

Hz. Peygamber’den nakledilen muhtelif hadislerde Kantura oğullarından bahsedilmiş, bu toplumun Müslümanları Irak topraklarından sürüp çıkaracakları haber verilmiş, mülk ve saltanatı Arap ümmetinin elinden çekip alacakları olanlar olarak belirtilmiştir. Hatta Dicle denilen yere konaklayacakları dile getirilmiş, bazılarına göre Basra’ya, bir başka kaynakta Horasan ve Sicistan halkını önlerine katıp süreceklerinden bahsedilmiştir. Bazı hadislerde de Kanturaoğullarının bu ümmetin idâresini uzun süre ellerinde tutacağından söz edilmiştir.

Hadis-i Şerif otoriteleri, bundan kastın Türkler olduğunda hemfikirdirler. Kaynaklar tarandığında Kantura’nın, Hazreti İbrahim’in hanımlarından birinin adı olduğu görülür. İbrahim aleyhisselamın bilinen üç Hanımı vardır. Sare, Hacer ve Kantura… Bunlardan Sare; Hz. İshak’ın, Hacer; Hz. İsmail’in, Kantura da altı erkek evladın annesidir.

İslam’ın ilk dönemlerinde Müslüman olan Türkler, ‘İbrahim atamız, İsmail amcamız’ derler, Böylece Kantura’nın oğullarından geldiklerini belirtmek isterlerdi.

Orkun kitabelerinde güç zamanlarda Yaratıcı’nın, Semavi kaynaklı bir kahraman göndererek Türklerin imdadına yetiştiği kayıtlıdır. Kitabelerde; ‘Ben Tanrı’dan olma’ gibi ifâdeler geçmektedir. Bu, Hakan’ın ancak Allah’ın tasvib ve desteği ile hakan olabileceğini gösterir. Yine eski kaynaklarda, ancak Tanrı tarafındın ‘kut verilmiş kişilerin hakan olabileceği’ de kayıtlıdır. Nitekim Hun Hakan’ı Mete’nin Tanrı’dan kut alarak Hakan olduğu kayıtlıdır.

Hazreti İbrahim’in bu çocukları Horasan’a göndermesinin sebebini annelerinin Orta Asya kökenli olmasında aramak lazımdır. Hazreti İbrahim’in ve Sevgili Peygamberimizin hayatları incelendiğinde, birisini bir bölge veya topluluğa gönderdiklerinde o kişinin o bölgeden veya topluluktan olmasını dikkate alırlardı. Zira gidilen yerde hazır bir ortam bulmuş olacaklardır.

Hazreti İbrahim’in yaşadığı târih olarak M.Ö. 2000’li yıllar gösterilmektedir. Eğer bu doğru ise bunun hemen akabinde Türklerin millet olarak belirgin bir şekilde ortaya çıktıkları ve devlet kurdukları görülür ki; bu da M.Ö. 1500-1000 yılları arasıdır. Bu târihler dünya târihinin kavşak noktalarından birisidir. Bu yıllardan itibâren eski milletler sahneden çekilip birer birer erirken üç ana koldan gelişen üç ayrı millet dünya siyâsetine yön verir olurlar. Birincisi İsrailoğullarıdır. Üçüncü kol bunlardan çok uzakta Türkistan’da ağırlıklarını koymaya başlamıştır. Bunlardan İsmailoğulları ve Türklerin hayat şartları birbirlerine benziyordu. Kuraklıkların şiddetli geçmesi, birinde çöl, diğerinde bozkırlara, halklara millî karakterlerini dış tehlikelerden koruması hep birbirine benzemektedir.

İbn Hacer Türklerle ilgili hadisin şerhi sadedinde Türkler hakkında şu açıklamayı yapar: ‘Sahabe zamanında şu hadis meşhur idi: ‘Türkler size saldırmadıkça, siz de onlarla savaşmayın’ Taberâni bunu Muaviye rivâyeti olarak kaydeder. Muâviye: ‘Ben Resulullah’ın böyle söylediğini işittim!’ demiştir. Ebu Ya’la aynı hadisi bir başka şekilde olmak üzere Muâviye İbnu Hudeyc’ten rivâyet eder. İbnu Hudeyc der ki: ‘Ben Hz. Muâviye’nin yanında idim. O’na valisinden Türklerle karşılaştıklarına ve onları hezimete uğrattıklarına dâir bir mektup gelmişti. Muâviye bu habere öfkelendi. Sonra amiline: “Benden emir gelmedikçe onlarla savaşmayın, çünkü ben Resulullah’ın ‘Türkler, Arapları sürecek ve yavşan otunun bittiği yerlerde onlara yetişecek’ dediğini işittim. Bu sebeple onlarla savaşmaktan hoşlanmıyorum.”

Müslümanlar, Emevîler zamanında Türklerle savaştılar. Müslümanlarla onlar arasında büyük mesâfe vardı. Yavaş yavaş ülkeler fethedilerek açıklık kapandı. Türklerden çok sayıda esir alındı. Türklerde büyük bir güç ve şiddet bulunduğu için melikler onlara sâhip olma hususunda aralarında adeta yarış ettiler. Öyle ki, Mu’tasım zamanına gelindiğinde askerlerin çoğunluğunu Türkler teşkil etti. Zamanla Türkler Melik’e. galebe çaldılar, oğlu Mütevekkil’i öldürdüler, sonra birer birer onun çocuklarını öldürdüler. Keza Samanîlerin melikleri Irak, Şam ve Rum diyarlarına kadar uzandı. Bunların tâkipçileri Zengîler, onların tâkipçileri Eyyübîler olarak devam ettiler. Türk soyundan olan bu insanlar çoğalarak Mısır, Şam ve Hicaz diyarlarına hâkim oldular. Bunlar hicrî beşinci yüzyılda (Oğuz) Selçuklulara karşı hücum edip memleketi harap, insanları perişan ettiler. Derken Büyük Musibet Tatarlardan geldi. Hicrî altıncı yüzyıldan sonra Cengiz Han çıktı ve dünyayı ateşe verdi. Bilhassa Meşrık tarafları ekseriyeti ile bu felakete mâruz kaldı. Onların şerrinden nasibini almayan belde hemen hemen yolcu. Bağdat’ın harap edilip son Abbasî halifesi Mu’tasım’ın onların eliyle öldürülmesi vukua geldi.

Bunların geri kalanları, ‘topal’ mânâsına gelen ‘Leng’ lakabıyla meşhur Timur adındaki kişi gelinceye kadar tahribata devam ettiler. Timur, Şam diyarına geçti, oraları talan etti. Şam nehrini yakıp harabeye çevirdi. Batı’da Rum, doğuda Hind diyarlarıyla bunlar arasındaki yerlere hâkim oldu. Allah onu alıp, çocukları arasına tefrika sokuncaya kadar hâkimiyeti devam etti. Resulullah’ın şu sözünde haber verdiği hususların hepsi böyle zuhur etti. ‘Ümmetimin hâkimiyetini ilk defa ortadan kaldıracak olan Benû Kantûra’dır.’ Bu hadisi Taberâni, Muâviye rivâyeti olarak kaydetmiştir. Benî Kantûra’dan murad Türklerdir. Aynca dendiğine göre, Kantûra, Hz. İbrahim aleyhisselam’ın bir câriyesinin adıdır. Bundan bir kısım çocukları oldu. Bunlardan Türkler çoğaldı. Bu rivâyeti kaydeden İbnu’l-Esir, makul bulmaz ve reddeder. Ancak, el-Kamus yazarı, bunun doğruluğuna kesin kanaat olduğunu beyan eder. Bir başka kaynakta, Kanturaoğullarının, Sudanlılar olduğu belirtilmektedir.

Nakledilen bu rivâyetler, âdeta Türklerin Müslüman Araplarla târihini özetlemektedir. Dönem Müslüman Arapların Türkler hakkındaki düşüncelerini ‘Hadis’ olarak biçimlendirilmiş şeklini yansıttığı intibaı uyandırmaktadır.

Türlerle Müslüman Arapların askerî ve siyasî mücâdelelerini Hadis biçiminde anlatan bu rivâyetlerin hâricindeki diğer rivâyetlerde de iki temel tema olduğu görülmektedir. Birinci gurup Türkleri kötüleyip onların Allah’ın gazabına uğramış millet olarak tavsif etmektedir. Diğeri de bu fikre karşı çıkmak maksadıyla aynı metotla uydurulmuş olanlar. Bir nevi sizin dediğiniz gibi değil; Türkler azgın, yoldan çıkmış, zâlim milletleri cezalandırmak için Allah tarafından gönderilmiş mukaddes bir ‘İlahî Ordu’ demek istemişlerdir. Görünen o ki, uzun asırlar devam etmiş olan savaş meydanlarındaki çetin ve amansız mücâdele, psikolojik ve soğuk savaş alanında da devam etmiş; her bir taraf hasmını ilzam etmek ve yıldırmak için hadis uydurma yolunu ihmal etmemişlerdir.

Bizim teklifimiz, bu tarihî malzemenin doğrusu ile yanlışım ayırarak, hiçbir kelimesini atmadan, her bir cümlesini, hatta kelimesini, siyasî, dînî ve kültür târihi açısından dikkatle tetkik etmek ve bu ipuçlarından târihin karanlık noktalarına ışık tutmaya çalışmaktır.

*İsmail Kanbaz: Yüksek Lisans Tezi, Harran Üniversitesi, Şanlıurfa, 2006

 

 

 

TBMM ve M. Kemal Paşa’nın Padişah ve Halifesine Bakışı

Eski başbakan Sn. Bülent Ecevit’in Vahideddin’in hain olmadığını söylemesiyle eski defterler karıştırılmaya başlandı. Basında ileri geri yazılar çıktı. Önceki yazımızda, TBMM açılırken M. Kemal Paşa’nın imzasıyla Vahideddin Han’a gönderilen beyannameyi / bildiriyi sütunlarımıza almıştık. Saygılı bir hitapla başlayan beyannamede (27. IV. 1920), demek isteniyordu ki :

İstanbul işgal altındadır. Millî İstiklâl / Bağımsızlık söz konusudur. Saltanat haklarıyla, Millî İstiklâli savunmak lâzımdır. Bu maksatla, Ankara’da BMM (Büyük Millet Meclisi) toplanmıştır. Devlet, Sultan Osman’dan beri üç kıtaya yayılmıştır. Anadolu vatanın özü ve çekirdeğidir. Orduların kaynağı hep o olmuştur. Anadolu insanı imparatorluğun her tarafına yerleştirilmiştir.

İmparatorluğu ayakta tutan potansiyel Anadolu’daydı. Fakat Anadolu bugün kendini, kendi şahsında İstanbulu ve İstanbul’daki Padişah ve Halifesini kurtarmak için ayağa kalkmıştır. İzmir Yunanlılar tarafından istila edilmiştir. Düşman, Anadolu’yu ateşe vermiş. Kan dökmüş. Anadolu harabezâra dönmüş / yakılıp yıkılmıştır.

Bu işgal ve istila hiçbir hakka dayanmamakta. Milleti, son yurdunda esir etmeyi amaçlamaktadır. Bu vahşi akın Padişahın yüce kalbini acılara boğmuştur. Nitekim Padişah, bu haksızlıkları dünya basınına bizzat kendisi ulaştırmıştır. Yine de bu durum karşısında Padişahın eli kolu bağlıdır. Bir şey yapamaz hâldedir. İş başa düşmüştür. Başkasına itimat edemeyen / güvenemeyen nefsiyle / bizzat kendisi teşebbüs eder / girişimde bulunur, hükmünce; Anadolu hem kendi hem de padişah ve halifesi için silâha sarılmıştır.

Nitekim Kafkasya’da İslâm kahramanları, baba ocağı vatanlarını, kendinden yüz kat güçlü düşmana karşı otuz sene kadın, erkek demeden hep beraber savundular. Cezayir yirmi seneden beri bir kahramanlık devrini yaşıyor. Zavallı Fas, on senedir Fransız işgalini tanımıyor. Trablus, bir avuç kahramanıyla aynı savaş içindedir.

Bugün İslâm âleminin her köşesi silâhtan tamamiyle mahrum bir haldedir. Böyleyken zulüm ve hıyanet boyunduruğunu atmak için ayaklanmışlardır. Türk Milleti ise Abbasî ve Fatımî hilafetlerinden, Selçuk Türklerinden beri hemen hemen bin yüz seneyi aşkın bir zamandır; istiklâl, hürriyet ve din için gâzâ etmektedir.

Çünkü büyük milletimiz, Asya’nın ve İslâmın bayraktarıdır. Bu sıfatla evrensel bir üne sahiptir. Böyle bir millet kurtuluşunu, canına susamış düşmanlarının merhametinden beklemez. Fakat Efendimiz; millî müdafaa ve savunmamızı mübarek makamınıza karşı bir isyan suretinde göstermek isteyen, şuursuz gâfiller var.

Halkı bu şekilde kandırmak isteyen samimi fakat muhakemesiz olanlar var. Onlar bilinçsizce milleti birbirine kırdırmak istiyorlar. Böylece düşman işgale fırsat bulmuş oluyor. Çünkü dinde hassas fakat muhakeme-i akliyede noksan kişilerin dine verdiği zararı akıllı düşman veremez. Kaldı ki vuran da vurulan da, hepsi halifemiz ve padişahımız olan sizin evlâtlarınızdır. Üstelik hepsi de aynı derecede size sâdıktırlar.

Millî müdafaa ve savunmamız, düşman bayrakları ininceye kadar sürecektir. İstanbul ki her köşesinde bir büyük hakanımızın heybetli delilleri vardır. Bunlar özellikle selâtin camileridir. İşte bu İstanbul camileri etrafında düşman askerleri gezdikçe, mücadelemiz devam edecektir.

Cenabı Hak, atalarının yurdunu koruyan Halife ve Hakanının şeref ve istiklâli için uğraşan evlâtlarınızla beraberdir.

Kendi hükümetimiz idaresi altında güç hayat şartları altında yaşamayı; yabancıların yönetimi altında daha iyi koşullarda yaşamaya tercih ederiz.

Padişahımıza karşı sadakat içindeyiz. Onun etrafında daha sıkı bir bağ ile toplanmış bulunuyoruz.

X

İşte M. Kemal Paşa, 1920’de TBMM’nin Padişah ve Halifeye bakışını, bu beyannamede, bu meal ve anlamda dile getiriyordu. (22. VII. 2005)

 

 

İstanbul-Vahideddin-Anadolu (2)

-Arslan oğlum benim! Hangimizin kalbi kan ağlamıyor ki, fakat henüz küçüksün.

Önünde vatana hizmet edecek uzun yıllar var. Akıllı olmalıyız. Hislerimize kapılmamalıyız.

Kuvayı Milliye boş durmuyor. Adım adım zafere yaklaşıyor.

Biraz sabır gerek. Kendimizi, neticesi şüpheli durumlara sokmamalıyız.

Bütün Anadolu şahlandı. İzmir’in işgalinden, daha dört saat geçmeden

Denizli müftüsü bayrak açtı.

“Düşman, vatanımıza girmiştir.

Artık düşünecek zaman değildir.

Elimize ne geçerse, gerekirse etimizle, tırnağımızla karşı durmalıyız.”

Diye Ege’de Millî Mücadele’yi başlattı.

-İyi ama Paşa Baba! Anadolu, canını dişine takmış savaşırken, biz burada eli kolu bağlı;

Der ve arkasını getiremez! Hıçkırıklara boğulur! Paşa da çok duygulanmıştır:

-Oğlum der, elin kolun hareketi, o sâkin duruşlu başın altından nasıl çıkıyorsa,

İstanbul da boş durmuyor. Sen, asıl dibi görünmeyen sâkin ve duru sudan kork!

İstanbul, harıl harıl çalışıyor. Padişahından yani son padişah vahideddin Han’dan

En basit ferdine kadar herkesin kalbi Anadolu için atıyor.

Taşkasap’ta Şeyh Visâlî Dergâhı, Eyüp’te Hatuniye Dergâhı,

Üsküdar’da Özbekler Tekke’sinde ve daha nicelerinde neler oluyor dersin?

(Paşa, ciddî bir şekilde devam eder:)

-Ya Şeyh Hüsnüler, Şeyh Atalar, Şeyh Sadettin Ceylan Efendiler

Ve Medrese hocaları ne yapıyorlar dersin?

Hasan Fehmi, başını önüne eğer ve cevap veremez. Mahçuptur artık. Paşa devam eder:

-İşte, silâhlar önce o dergâhlarda saklanıyor,

Sonra da o şeyh ve medrese hocaları vasıtasıyla Anadolu’ya gönderiliyor.

Ya düşmanları birbirine düşürerek (Vahideddin’i kasteder) kim oyalıyor dersin?

-Bilmem!

Paşa, yavaşça babamın çenesinden tutarak; başını yukarı kaldırır.

Sevgi ve takdir dolu bakışlarla:

-Nereden bileceksin a oğlum! Savaş bir hiledir.

Öyle uluorta hareket edilmez.

Bütün bu Tekke ve Dergâhlar,

Anadolu’ya gideceklerin izlerini kaybettirmek için

Bir süre bekledikleri ilk sığınaklardır.

 

Sarmışken milleti, İstiklâl ve Hürriyet tutkusu

Padişah Vahideddin Han’ın, vardı bir büyük korkusu

 

Ümitsizliğe düşmesindi aman tek ulusu

Hep bu yüzden kaçar oldu yatağında uykusu

 

Çünkü dibi görünmeyen karanlık derin sular

Artırır endîşeleri kalbe salar korkular

 

İstanbul – Vahideddin – Anadolu

Bunlarla sağlandı kurtuluş yolu

 

Çok iyi anlamıştı ki Mehmed Muhsin Paşa

Vahideddin soğuk su dökmüyordu pişmiş aşa

 

 

Gözyaşı

Bazen göz değildir ağlayan öz ağlar

İçinden yuvarlanır gelir gözyaşı

Al bir bayrak üstüne

Bağrına taş basan ana yüreğine

Gurbet kuşunun kırılmış kanadına

Parmakları iplik kınası yakılmış gelin ellerine

Kimsesiz kalmış dedenin bastonuna

Saçlarına ak düşmüş ninenin titreyen ellerine

Duvarda asılı yakası rozetli siyah beyaz fotoğrafa

Görevini tamamlamış, yere düşmüş dam yuvağının üstüne

Hiç büyümeyi bilememiş adamın çocuk yüreğine

Silmek için uzatırsın, tir tir titreyen ellerini

Ilık ılık gözyaşı senin ellerine de düşer

Ağlama diyemezsin

Gel birlikte ağlayalım dersin

Şahlanır albayrak şehit üstünden

Bağrından taş düşer ananın

Dedenin doğrulur beli

Solar gelinin kınası

Konuşur duvardaki fotoğraf

Övünür dam yuvağı

Zamandır en büyük yara sarıcı

Bir çocuk büyür babasız

Nene kimsesiz, dede kimsesiz ölür

Karalar bürünür gelin

Kırılır duvardaki fotoğraf

Hükmü kalmaz beton çatılarda dam yuvağının

Uçar gider gurbet kuşu, göçünü sırtına alıp

Son tırmanışlarındır tahta merdiven basamaklarını

Dört kollu salda geri ineceğini bile bile

Sökülür gider içinden anılar

Dökülür geri gelir gözyaşların

Eşikteki desenleri solmuş, el örgüsü paspasa

Yutkunur kalırsın……

 

 

KKTC Cumhurbaşkanı ve Suriye Barış Pınarı Operasyonu

KKTC Cumhurbaşkanlığı makamına geldiği tarihten bugüne yaptığı her açıklamasıyla, Kıbrıs müzakereleri süresince attığı her adımla eleştirilen, gündeme damgasını vuran bir siyasetçi…

Yıllardır ülkemizin yaşamış olduğu terör sorununu adeta görmezden geliyormuşçasına öyle bir açıklama yaptı ki, yine gündeme oturmayı başardı!

KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Akıncı’dan bahsediyorum…

Suriye sınırımızın dibine yerleşen, iş birliği yaptığı Amerika’nın da desteğini alarak burnumuzun dibinde bir devlet kurmanın hayalini kuran PKK-PYD-DEAŞ terör örgütleri üçlüsünü bu bölgeden temizlemek amacıyla ülkemizin başlatmış olduğu SURİYE’DEKİ BARIŞ PINARI OPERASYONUNU ”savaş” olarak nitelendiren Mustafa Akıncı bununla da yetinmeyerek, 1974’te yapılan KIBRIS BARIŞ HAREKÂTINA DA savaştı diyerek; bu operasyonu yapmak yerine ”karşı tarafla diyalog” kurulmalıydı demiştir.

Suriye’deki Barış Pınarı Operasyonunu yapmış olduğumuz karşı taraf; bebek katili PKK Terör örgütü ve yan kuruluşları, Kıbrıs Barış Harekâtını yapmış olduğumuz karşı taraf ise adada yıllarca Kıbrıs Türk’ünü katleden eli kanlı EOKA terör örgütüdür.

Bu nasıl bir açıklamadır ki? Türkiye Cumhuriyeti Devleti terör belasını ortadan kaldırabilmek adına bu terör örgütleriyle diyalog kurmalıdır denebiliyor?

Hiç böyle bir şey olabilir mi? Binlerce yurttaşımızı katleden, yıllardan beri ülkemizin kanını emen bu vampirler çetesiyle Türkiye hiç diyalog kurar mı?

Türkiye şu anda yapması gereken en doğru şeyi yapmış. Başlatmış olduğu bu operasyonla vatanımıza musallat olan kelle avcılarıyla, kan emicisi terör örgütlerini yok etmenin gayretindedir.

KKTC Cumhurbaşkanı yapmış olduğu o talihsiz açıklama ile yüreklerimizi sızlatmış, özellikle de Kıbrıs Barış Harekâtının özüne bir kez daha gölge düşürmüştür.

Sn. Akıncı, bundan 45 yıl önce eli kanlı terör örgütü EOKA’nın adada bir tek Türk kalmayıncaya kadar girişmiş olduğu katliamları, 1955-1974 arasındaki acılı yılları, 15 Temmuz 1974’te adada gerçekleştirdiği Yunan Cuntası destekli kanlı darbe girişimini unutmuş olamaz.

O tarihte Türkiye adadaki soydaşlarımızın yardımına koşmamış olsaydı, bugün adada Kıbrıs Türklerinden bahsetmek mümkün müydü?

Kurulu bir Türk devleti olacak mıydı? Hele ki kendisi de şu anda o devletin Cumhurbaşkanlığı makamda oturabilecek miydi?

Bu açıklaması olsa olsa tarih bilincinden yoksun, kabul edilmesi mümkün olmayan, sadece kendi düşüncelerini içeren bir yorumudur ancak.

Bundan dört yıl önce de seçildiği ilk gün yapmış olduğu açıklama ile: ”Biz hep yavru olarak mı kalacağız?” diyerek, Anavatan-Yavru Vatan birlikteliğini, Kıbrıslı kardeşlerimizle olan bağlılığımızı başka bir boyuta taşımanın ilk mesajını veren bu siyaset ağzıyla,  günümüzde yapılmış olan böylesine talihsiz bir açıklamanın yadırganmaması gerekir diye düşünüyorum.

Sn. Akıncı bu açıklamasından sonra bugün basına düşen bir köşe yazısında, Türkiye’den konuyla ilgili bir gazeteciyle yapmış olduğu telefon görüşmesinde/röportajında, yapmış olduğu açıklamanın yanlış anlaşıldığını belirtmişse de; söylediği sözlerle milyonlarca kalbin kırıldığı gerçeğini değiştiremez.

Bunun yanı sıra KKTC’de mevcut hükümeti temsilen Başbakan Sn. Tatar; Cumhurbaşkanı Sn. Akıncının bu açıklamasının kabul edilemez olduğunun altını çizerek, hem hükümet olarak, hem de Kıbrıs Türk Halkının büyük bir çoğunluğunun Türkiye’nin başlatmış olduğu bu operasyonu desteklediğini, Mehmetçiğe başarılar dilediği açıklamasını yapmıştır.

Ancak şurasını bir kez daha hatırlatırsak; Kıbrıs adasında ülkemizle iş birlikteliğini içine sindiren, Kıbrıs Türk’ünün geleceğinin bu birliktelikle yaşayabileceğine inanan bir Cumhurbaşkanı KKTC’de seçilmediği sürece; gerek Akdeniz’de, gerekse adada Türkiye’nin milli menfaatlerini savunmak her zaman kolay olmayacaktır.

KKTC’de altı ay sonra Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacaktır. Sn. Akıncı büyük bir ihtimalle yeniden aday olacak, belki de bir kez daha seçilecektir…

Eğer bir kez daha seçilecek olursa adada başlaması olası yeniden müzakereler sürecinde Türkiye’deki yöneticiler ile nasıl bir süreç yaşanacaktır?

Adada KKTC Başbakanıyla dahi uyuşamayan, hemen, hemen her konuda ayrı düşen Sn. Akıncı ile Türkiye’deki yönetim uyum içinde nasıl çalışacaktır?

Hele ki, Sn. Akıncının Suriye’de devam eden Barış Pınarı Operasyonu ve Kıbrıs Barış Harekâtıyla ilgili yapmış olduğu o kabul edilemez açıklamasından sonra…

 

 

Kir Akan Oluklar

Suriye’de “Barış Pınarı” harekâtını başlatan kahraman Mehmetçiğin sınır ötesi harekâtı, Türkiye’nin rakiplerini hem kıskandırmakta hem de çok rahatsız etmektedir. Bu zafere bir de diğer başarılarımız eklendiğinde, rakiplerimiz öfke ve nefretle adeta isyan etmektedirler.

 

Bunun en somut örneğini, Türkiye-Fransa futbol karşılaşmasında, takımımızın golden sonra sevinerek verdiği “asker selamı”na duyulan tepkilerde gördük.

 

Türkiye Fransa futbol maçında, Ay yıldızlı oyuncularımız, Kaan Ayhan’ın 81’inci dakikada attığı gol sonrası ve maç bitiminde asker selamıyla sevinç yaşadı. Fakat Fransa rejisi kasıtlı olarak bu görüntüleri ekranlara getirmedi.

Bununla da yetinmediler. Fransa Spor Bakanı Roxana Maracineanu, UEFA’dan Türkiye’ye yaptırım uygulanması çağrısında bulundu. Fransız bakan Maracineanu, “UEFA’dan bu konuda yaptırım uygulanmasını talep ediyorum” dedi.

 

Oysa asker selamı, Fransa futboluna hiç de yabancı değil. Zira bu iki yüzlü Fransızların; Dünya Şampiyonu oldukları 2018 Temmuz kupa töreninde futbolcuların Cumhurbaşkanı Macron’a verdiği asker selamı, hem Fransa hem de uluslararası medya kuruluşlarında yer almıştı.

Benzeri bir fotoğraf karesi, Dünya Kupası sonrası Fransa’da düzenlenen madalya töreninde de çekilmişti.

 

Fransa’nın asker selamını ekranlara getirmemek için gösterdiği çaba, sosyal medya kullanıcıları tarafından sert tepki ile karşılandı. TRT Genel Müdürü İbrahim Eren de Fransız rejisinin, Türk futbolcuların asker selamını vermemesine sosyal medya hesabından tepki gösterdi.

Yaşananların arkasından UEFA, gülünç bir kararla Milli takımımızdan asker selamı hakkında savunma istemiştir.

 

Anlaşılan sömürgeci devletlerin başını çeken Fransa, mazisindeki kirli ve vahşi hatıralarını hala unutamamış. Fransa, işgal ettiği Cezayir’de, Setif katliamında 45 bin Cezayirliyi katletmiştir. Cezayir Fransa’nın sömürgesinden kurtulmak için 1954’ten 1962 yılına kadar verdiği bağımsızlık mücadelesinde 1 milyon evladını kaybetmiştir. Katilleri Fransa’dır.

 

Ruanda Avrupalıların sömürgecilik faaliyetlerinin vahşice yaşandığı yerlerden biridir. Fransa’nın desteği ve kışkırtması ile Ruanda’da Hutular, 600 bin Tutsiyi satırlarla, sopalarla katletmiştir.

 

Bu iki ibretlik olay, Fransa’nın kirli defterinden sadece iki sayfadır. Her sayfa diğerinden daha utanç vericidir. O yüzden Fransa önce Türkleri haksız yere itham etmekten vazgeçerek, kendi mazisi ile yüzleşmelidir.

 

Almanya’ya gelince; Sanırım Almanya, yıllardır Almanlar için alın terini akıtan onurlu, milli ve manevi değerlerine bağlı Türk işçilerini her türlü desise ile “asimile” edememenin öfkesini yaşamaktadır. Genlerindeki Nazi kalıntıları Türklere karşı sık sık su yüzüne çıkmaktadır.

 

Irkçı ve şöven duygularla, Almanya’nın 2. Lig takımı St. Pauli, sosyal medya hesabından Mehmetçiğe destek veren, “dualarımız sizinle” diyen Türk oyuncu Enver Cenk Şahin’i skandal bir yaptırımla kadro dışı bıraktı.

 

Kulüp yetkililerinin; “paylaşımını sil” tehdidine; tokat gibi “hayır” cevabını yapıştıran Cenk’e sosyal medyadan büyük destek geldi. On binlerce Türk taraftar şöven St. Pauli’nin bu kararını açıklayan tweet’ ine “Enver Cenk Şahin yalnız değildir” cevabını yazarak hak ettikleri tepkiyi ortaya koydu.

Gençlik ve Spor Bakanı Mehmet Muharrem Kasapoğlu Cenk’i arayıp “Türkiye Cumhuriyeti olarak arkandayız” dedi.

 

Bir başka utanç verici olay da, Almanya Milli takımının formasını giyen İlkay Gündoğan ve Emre Can’a yapılan çirkin baskılardır. Bu iki futbolcumuz, gördükleri baskı sonrasında, takımdan atılmamak için, “asker selamı” paylaşımına yaptıkları beğeniyi geri almışlardır.

 

Bilindiği üzere, Mesut Özdil de, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile fotoğraf çektirdiği için, bu tavrından dolayı, Almanlarca adeta linç edilmek istenmişti. Bu yüzden Alman milli takımını bırakmıştı.

 

Batının tutarsız, ırkçılık kokan bu davranışları bizlere yabancı değil elbette. Türkiye’yi ve Türk Milletini hep kendi mizaçlarındaki kötü karakterlerle itham etmektedirler. Oysa tebessümlerinin arkasına gizlemeye çalıştıkları; düşmanlık, yalan kin, nefret, karalama vb. vasıfları,   Türk Milletinin başarılarını, insanlığını, güzel hasletlerini gördükçe kıskançlıktan dolayı tavan yapmaktadır.

 

Son gelişmeler bunu açıkça göstermektedir. Kahraman ordumuzun başarılarını kıskanıyor, insani değerlerini de kirli oyunlarını bozar gibi görüyorlar. Çünkü gittiği yerlerde, enkaz, kan, açlık, sefalet bırakan hep batı olmuştur. Türk Milleti de buraları mamur etmekle, yaraları sarmakla, açları doyurmakla ve barındırmakla uğraşmaktadır.

 

Mesela sömürgeci Fransa, Almanya ve ABD Suriye’de niçin vardır? Onları çağıran mı olmuştur? Oysa terör örgütü PYD’ nin yaptığı tünellerin çimentosunu bir Fransız şirketinin sağladığı yolunda deliller bulunmaktadır. Zaten ABD, terör örgütü PYD’ye açıktan binlerce tır silah ve mühimmat desteği vermektedir.

Her millet kendine yakışanı yaparmış. Rahmetli Necip Fazıl'ın dediği gibi: "Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir." Dizesindeki, "kir akan oluk", Batının ta kendisidir.

 

Sevgiyle kalın…

 

 

Suriye’de Dengeler

Türkiye’nin “Barış Pınarı Harekâtının” ilk amacı, ABD tarafından desteklenen ve PKK‘nın çeşitli versiyonları olan PYD/YPG/SDG varlığını yok etmek veya en azından sınırlarımızdan uzaklaştırmaktı.

Bunun için Suriye toprakları içinde Fırat’ın doğusundan Irak sınırına kadar en az 30 km derinliğinde bir güvenli bölge oluşturulacağı açıklandı. YPG‘nin Türkiye sınırında kontrol ettiği bu sınırın uzunluğu 400 kilometreden fazla idi.

Harekât başladığında, ilk olarak Resulayn ve Tel Abyad arasındaki 120 kilometrelik bölgede, 30 kilometre derinliğinde bir güvenli bölge oluşturma hedeflendiği açıklandı. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, bunun ardından güvenli bölgenin tüm sınırı kaplayacak şekilde genişletileceğini söyledi.

Bilindiği gibi, Fırat’ın hemen doğusundan başlayan ve Barış Pınarı Harekâtının batı ucu arasındaki (PKK’lıların Kobani dediği) Ayn el Arab bölgesi Türkiye’nin desteği ile PKK/PYD güçlerinin eline geçmişti. Şimdi aynı bölgeyi, lahmacun ikram ederek topraklarımızdan geçirip Suriye’ye soktuğumuz, bu teröristlerden temizlemek istiyorduk.

Fırat’ın hemen batı yakasında Türk Ordusunun kontrolündeki bölgenin güneyindeki Münbiç de PKK/PYD kontrolünde idi. Bu yüzden Münbiç ve Kobani de Barış Pınarı harekâtının ikinci aşamasında güvenli hale getirilecek hedefler idi. Ancak burada hâkimiyet el değiştirdi.

***

Harekâtın Akıbeti

Harekâtımız devam ederken ilginç gelişmeler oluyor. PKK/PYD, Rusya’nın gözetimi altında Suriye ile anlaştı. Suriye devlet ordusu yani Esad’ın ordusu, Rusların desteğiyle Münbiç’e de girdi. Münbiç’ten PKK/PYD’nin de çekildiği bildiriliyor. “Kobani‘de de benzer gelişmeler yaşanıyor.”

PKK/PYD güçlerine ABD desteği devam ediyor. ABD bir yandan Türkiye’ye yaptırım kararları alıyor, diğer taraftan SDG/YPG’ye silah yardımını sürdürüyor. Hatta koskoca ABD’nin Başkanı Trump, önceki gün SDG/YPG’nin başındaki General Mazlum dedikleri, Türkiye tarafından kırmızı bültenle aranan Ferhad Abdi Şahin ile telefonla görüşmüş ve “Türkiye’nin saldırısını(!) durdurmak için her şeyi yapacağı” garantisi vermiş.

Senatör Graham, Türkiye’nin Kobani’ye (Ayn el Arab) operasyon yapmayacağı (kendi ifadesine göre saldırmayacağı) teminatı verdiğini açıkladı.

Bu safhada anlaşılan şu ki harekâtımızın ikinci bölümü yapılamayacak.

Barış Pınarı Harekâtı Tel Abyad- Resulayn arasındaki 120 km’den daha fazla genişlemeyecek, en fazla 120×30 km genişliğinde bir bölgeyi kontrol altına alabileceğiz.

Harekâtımızın hedefi olan PKK/PYD/YPG/SDG güçleri ABD koruması ve desteğinden sonra Rusya ve Suriye’nin de himayesini sağlamış oldu.

Bölgedeki etkin aktörlerden İran da açıkça harekâtımızın durdurulmasını istediğine göre bölgedeki aktörlerden hiçbiri yanımızda değil.

Ancak Barış Pınarı Harekâtı bu boyutu ile bile bölgedeki mevcut dengeleri hayli değiştirdi, Türkiye’nin masada elini güçlendirdi.

**********************************

Çıkış Yolu

ABD ile Rusya’nın aralarında anlaşmasını sağlayan bu gelişmeler olmadan önce Türkiye Şam yönetimiyle (Beşar Esad ile) anlaşsa ve Suriye devletinin bölgede PKK/PYD hâkimiyetine izin vermemesi sağlansa idi bugüne kadar çektiğimiz külfetlere katlanmak zorunda kalmayabilirdik.

Şimdilik geçmişi bırakalım da, “bundan sonra ne yapabiliriz?” sorusuna cevap arayalım.

Yeniçağ’da yazan Cahit Armağan Dilek‘in bundan sonrası için çizdiği perspektif bizim için tek çözüm gibi gözüküyor.

“Türkiye için bütün yollar Şam’a çıkıyor: Türkiye, Şam’ın tüm Suriye üzerinde kontrolü ele almasını desteklemeli.

Kontrolü altındaki bölgeleri Şam’a devredip Suriyeli sığınmacıların süratle geri kabulünü sağlamalı.

Esad takıntısından vazgeçip Şam’ın daha fazla İran etkisine girmesine, SDG/YPG’nin ikinci Barzanistan kurmasına engel olmak için Şam ile işbirliği yapmalı.

YPG’nin silahlı gücünün bertarafını Adana Mutabakatı çerçevesinde Şam’a bırakmalı. Anayasa komitesinde Esad yönetimiyle işbirliği yaparak Suriye’nin üniter yapısını bozacak anayasa hükümlerinin yer almasını engellemeli.”

**********************************

ABD Yaptırımları

ABD kamuoyunda ve devleti oluşturan bütün kurumlarda Türkiye’ye karşı bir tavır var. Sadece ABD Başkanı Trump ağır ifadeler içeren ve çelişkilerle dolu tivitlerine rağmen kısmen bu tepkileri yumuşatmaya çalıştığı izlenimi veriyor.

İlk etapta Trump’ın imzaladığı kararname ile uygulanacağı açıklanan ilk yaptırımlar çok etkili olmayabilir. Ancak iki senatör tarafından kongreye verilen teklifte Türkiye için 7 ayrı yaptırım öngörülmekte. Bu yaptırım kararları çıkarsa, ekonomik ve askeri bakımdan ciddi zarar göreceğimizi şimdiden öngörebiliriz.

TSK’nın ihtiyacı olan silahlar ve uçaklar ile yedek parçalarına ambargo uygulanması, Amerika’nın “Hasımlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşı Koyma Yasası” kapsamına alınması önemli yaptırımlar olarak dikkat çekiyor.

Daha da ilginç olan bir teklif ise “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın net geliri ve mal varlığı hakkında rapor hazırlanması.”

ABD’nin böyle bir karar alması, Türkiye’nin şeref ve haysiyetine açıkça bir saldırı demektir. Ancak böyle bir kararın ucunun nereye kadar varabileceğini şu anda kestirmek pek kolay değil. Bu operasyon Türkiye’nin iç ve dış politikasında sarsıcı etkiler yaratabilir.