14.1 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 339

Kötülük Yaptınız Bari Alay Etmeyin

Elektrik
ve doğalgaz faturaları
hepimizi çok fena çarptı. Konutlar için
gelen faturalar dar ve orta gelirli kesimi perişan etti. İşyerleri ve
fabrikalar için gelen faturalar sadece küçük esnafı değil, orta ve orta üstü
gelir seviyesindekileri de isyan ettiriyor.

Halktaki
bu öfkeye rağmen enerji fiyatlarındaki zamlar geri alınmadığı için
herkesi genel bir karamsarlık bulutu sarmış durumda.

Bugün
gittiğim bir esnaf lokantasının aynı zamanda aşçısı olan işyeri sahibine
elektrik faturasını sordum.

“Önceden
tedbirler aldığım için yüzde 60 civarında bir zamla kurtuldum” dedi. Aldığı
tedbirleri de anlattı:
“Bulaşık makinasını artık kullanmıyoruz, bulaşıkları
elde yıkıyoruz. Derin dondurucuyu devreden çıkardık. Malzemeleri günlük almaya
başladık. Klimaları asla çalıştırmıyoruz. Buzdolaplarında malzemeyi azaltıp
birini devreden çıkardık. Aydınlatmaları da ihtiyacın yarısı kadar yakıyoruz,
müşteri olmadığı zaman daha da azaltıyoruz” dedi. Bütün bu “tedbirlerine”
rağmen gelen zam yüzde 100’ün altında kaldığı için neredeyse şükrediyordu.

Önceki
aylarda akşam saatlerinde pırıl pırıl aydınlık olan dükkân ve mağazaların
olduğu cadde ve sokaklar artık loş.
Gündüz bile azalan müşteriler akşam
saatlerinde iyice azaldığından elektrik yakmaya değmiyor. Bu yüzden esnaf
işyerini ya erken kapatıyor veya elektriklerin çoğunu kapatıyor.

Doğalgaz
faturaları
da aynı etkiyi yarattı. Evlerde bazı odaların
ısıtılmaması, daha düşük dereceye ısıtmak, kalın kazaklarla veya battaniye
altında oturmak
da bütçelerindeki büyük deliği kapatmıyor.

Benzin
ve mazota yapılan zamların
etkisini trafikte açıkça
hissediyoruz.
Akşam iş dönüşlerinde trafiğin kilitlendiği yerlerde bile
artık sıkışıklık olmuyor. İnsanlar çok zaruri olmadıkça otomobillerini
kullanmıyor. Emekli veya çalışmayanlar toplu ulaşımı da kullanmamak için evden
çıkmamaya çalışıyorlar.

Çünkü
zaten orta gelirliler dahi gıda, temizlik, sağlık gibi temel ihtiyaç
maddelerini bile zor alıyor. Elektrik, doğalgaz, akaryakıt, telefon, internet
gibi
masraflardan ne kadar kısabilirlerse kısmaya çalışıyorlar. Bunlar yine
de varsa daha önceden olan birikimleri de eritiyor.

Ameliyatlar,
tedaviler, düğünler, işyeri açma, araba, bilgisayar, telefon alma projeleri
erteleniyor veya iptal ediliyor.

Eğitim,
tatil, sinema, tiyatro, kitap, müzik
gibi ruhunu besleyecek
bütün masraflar ilk önce iptal ediliyor.

Oysaki
halkımızın çoğu dünyanın geldiği medeni seviyenin keyfini ve konforunu yaşamaya
alışmıştı. Bu kesimlerin uzun yıllar öncesinin mahrumiyet seviyesinin bile
gerisine düşmesi
derin bir travma yaratıyor.

*************************************

Artık
Tahammül Edemiyoruz

Şimdi
bu kadar ağır bir ekonomik travma yaşayan milletimize karşı beklediğimiz,
ülkeyi yönetenlerin açık ve şeffaf olması ve halden anlayan bir tavır
göstermesi.

Oysaki,
yapamadıkları için özür dilemesi gerekenler
tepeden bakan nobran,
küstah ve başkalarını suçlayıcı üslupla konuşmaya devam ediyorlar.

İnsanların
zekalarıyla alay eden bu yetkililer ve iktidar yandaşları

dinleyenlerin beynine kan sıçratan laflar ediyor:

“Enflasyon
Covid salgını yüzünden bütün dünyada yükseliyor, biz de etkilendik”

diyebiliyorlar. Almanya, ABD ve diğer gelişmiş ülkelerden örnekler veriyorlar.
Oysaki onların yıllık enflasyonu bizim aylık enflasyonumuzun yarısı kadar.

“Enerji
bütün dünyada pahalandı, mecburen bizde de fiyatlar artıyor”

diyorlar. Onlarda yıllık yüzde 20 civarında artan enerji fiyatlarının bizde
neden yüzde 142 arttığını
gözden saklıyorlar.

****

Enerji
fiyatlarında bir düzenleme yapılacağını müjdeleyen AKP Genel Başkan
Yardımcısı Hamza Dağ
“bunları tamamen çözmek adına hem nükleer tesisin
ve Karadeniz gazının devreye girmesi
” gerektiğini söyledi.

Oysaki
yakın bir zamanda Karadeniz doğalgazının çıkarılması mümkün değil, çıkarılsa
bile maliyetinin ne olacağı belli değil.

Halkımızın
zekasıyla alay eden bu zevatın nükleer tesisin devreye girmesi halinde
elektrik fiyatlarının ucuzlayacağı iddiası da doğru değil.

Çünkü
Akkuyu Nükleer Santrali için 2010 yılında Rusya’ya 15 yıl için kilovatsaat
başına 12.35 cent ödeme garantisi verildi.
Yani bugünkü kurla yaklaşık 167
kuruş
. Kur arttıkça bu rakam da artacak.

Oysaki
devletimizin ortalama elektrik üretim maliyeti 32 kuruş.

Devlet
dağıtım şirketlerine 1 kilovatsaat elektriği 79 kuruşa satıyor. Dağıtım
şirketleri tüketiciye 210 kilovata kadar (KDV Dahil) 1,37 TL ve 210 kilovat
üstü: 2,06 TL fiyatla satıyor.

Nükleer
santralde elektrik mevcut maliyetin 5 katına mal olacak.
Nükleer
santralin elektriğin fiyatları ucuzlatmayacağını AKP Genel Başkan
Yardımcısı elbette bilir.

İster
hayal satıyor olsunlar ister bilerek yalan söylüyor olsunlar bu kadar
sıkıntının üstüne zekamızla alay edilmesine tahammül edemiyoruz.

*************************************

Kötü
Yönetimin Yarattığı Kötülük

Ekonomide
yaşadığımız bu felaket, öngörülemez ve kaçınılmaz bir doğal afet değil.

Bütün dünyada yaşanan böyle bir kriz yok. Bize benzer birkaç ülke vardı, onları
da geçerek en çok kötüleşen ülke olduk.

Türkiye
dünya ekonomik büyüklük sıralamasında 17-20. sırada yer alıyordu. Son 5
yılda ilk defa 20. sıradan aşağıya düştük.

Halkımız
derin bir yoksullaşma içinde. “Ortadirek” hızla eriyor. Dünyanın
en bereketli topraklarında önümüzdeki dönemde açlıktan ölümlerin
yaygınlaşmasından endişe ediliyor.

Bütün
bunlar kötü yönetimin eseri.

Sadece
Eylül 2021’den itibaren politika faizi düşürme inadı olmasa, Hazine ve
Maliye Bakanlığına ve Merkez Bankası Başkanlığına liyakatsiz atamalarda
ısrar edilmese idi bugün çok daha iyi durumda olacaktık.

R.T.
Erdoğan’ın bu yanlış tercihleri olmasa dolar kuru şu sıralarda 9 TL, faizler
yüzde 18-20 ve gerçek enflasyon yüzde 20 civarında olacaktı.

Elektrik
dağıtımını özelleştirip
yandaş şirketlere paylaştırmasalardı bu
fahiş zamlar olmayacaktı.
Yatırımlar zamanında yapılacak ve enerji
güvenliğimiz
tehlikede olmayacaktı. Isparta ilimiz 3-5 gün
elektriksiz kalmayacak, böyle bir ayıp yaşanmayacaktı.

Bu
yüzden elektrik, doğalgaz ve akaryakıt fiyatlarındaki fahiş artışın da
fakirleşmemizin de tek sebebi kötü yönetimdir.

Kur’an-ı Kerim’de Heykel

0

Sebe Suresi /13. Ayet’de
Hz. Süleyman’ın Medeniyeti Şu Şekilde Tasvir Edilmektedir:

 “Onlar Süleyman için kale gibi saraylardan,
heykellerden, havuz benzeri leğenlerden, yerinden kalkmaz büyük kazanlardan ve
daha nice nice şeyler yaparlardı bir zaman. Çalışın ey Davud kavmi, şükür için
çalışın.”

Kanuni Sultan Süleyman Macaristan’ı
feth ettikten sonra Matyas kilisesini camiye dönüştürmüştür. Evliya Çelebi
kilisenin camiye dönüştürülmesini şu şekilde nakleder: “Süleyman Han Camii:
Daha önce (—) (—) adında sanatlı bir kilise imiş, Süleyman Han fetihten sonra
bu kilisenin içini küfür ve ortak koşma pisliklerinden arındırıp Müslüman
mabedgâhı eder. Hâlâ bir aydınlık camidir ki yeryüzünde benzeri yoktur. Beyt: Ra’eynıî
camiu’d-dünyâ cemî’an Ve lâkin mâ ra’eynâ misle hazâ
beyti bu ruhanî cami
hakkındadır. Bu eski camiin kıble kapısından mihraba kadar uzunluğu 200
ayaktır ve genişliği tam 100 ayaktır. Ve bir minaresi var, eski zamanda kilise
çanlığı imiş. 210 basamak yüksek minaredir. Hakir bu minareye çıkıp Budin
şehrini ve Peşte Ovası’nı seyrettim. Bu minare tamamen beyaz mermerden kule
gibi dört köşe bir ibretlik bukalemun nakışlı sanatlı düzgün minaredir.

Bu camiin iki adet kapısı var,
doğu taraftaki kapı üzerinde bir beyaz mermerden mermer ustası bir kanatlı
ejderha tasviri eylemiş ki sanki canlıdır. Ağzını açıp 4 ayaklarını gerip
kuyruğunu kıvırıp durur. Bu ejderha önünde Hazret-i Hızır bir at üzerine binip
elinde mızrağıyla ejdere bir süngü vurup ejderhayı at altına alıp çiğner
şeklinde bir çeşit yapmış ki sanki hâlen canlıdırlar ki ejderha ile Hızır Nebî
savaş etmede şekilli yapmış. Hatta fetih sırasında Ebussuud “Resim ve heykel
haramdır, bu heykeli kırmak gerektir” dediklerinde Süleyman Han nezaket edip “Kimse
bu heykellere bakmasınlar, Müslüman olanlar tanımasınlar” diye boynundan Keşmir
şalını çıkarıp bu heykellerin üzerine örttürüp kırılmadan kurtarır.
Hâlâ
ibret verici resim ve heykellerdir. Ancak bu nur dolu cami kârgir kubbeli
değildir. Tamamen servi direkleri üzerine büyülü nakışlı düzgün tavan üzerine
tüm imaretlerinin çatıları mavi has kurşun ile örtülü nur üstüne nur bir
camidir. Allah dünyanın sonuna kadar devam ettirsin.”[1]

Evliya Çelebi’nin
bu satırları üzerine Ebuusud’un tefsirine başvurarak heykel konusundaki
ayet’den çıkardığı anlamı araştırmak gerekmektedir. Ebuusud Sebe suresi 13.
ayetin yorumunda şunları yazmıştır: “34/13 “Onlar, Süleyman’a mihrablardan
(şatolardan), heykellerden, havuzlar gibi büyük leğenlerden ve sabit
kazanlardan ne dilerse, yaparlardı.” (Ya’me-lûne lehû mâ yeşâü min mehâribe ve
temâsîle ve cifânın ke’l-cevâbi ve kudûrin râsiyâtin)

“Yâni Hz. Süleyman’ın emrinde
çalışan o cinler, Hz. Süleyman’ın istediği muhkem sarayları ve pek güzel
meskenleri yapıyorlardı. Bu binalardan savunma ve muharebe yapıldığı için
onlara mihraplar denilmiştir. Yine o cinler, Hz. Süleyman’ın istediği
meleklerin ve peygamberlerin heykellerini yapıyorlardı. Zira o zaman âdet
olduğu üzere mabetlerde bu heykeller yapılıyordu ki, insanlar bunları görüp
onların ibadeti gibi ibadet etsinler. Heykellerin haram olması ise, yeni bir
şer’î hükümdür.
Rivayet olunuyor ki, bu cinler, Hz. Süleyman’ın tahtının
altında iki aslan heykeli ve tahtın üstünde de iki kartal heykeli yapmışlardı.
Hz. Süleyman, tahtına çıkmak istediği zaman bu iki aslan ön ayaklarını
büküyorlardı ve tahta oturduğunda da o iki kartal kanatlarıyla kendisini
örtüyorlardı. Yine o cinler, Hz. Süleyman için büyük havuzlar gibi leğenler
yapıyorlardı. Deniliyor ki, bu leğenlerin her bir etrafında bin kişi
toplanıyordu. Yine onlar Hz. Süleyman için o denli büyük sabit kazanlar
yapıyorlardı ki, üzerine konuldukları ocak taşlarından hiç indirilmezlerdi. “Ey
Davud ailesi! Şükredin. Zaten kullarımdan şekür olan (çok şükreden)
azdır.” (i’melû âle dâvûde şükran, ve kalilün min ‘ibâdiye’ş-şekûr) Yâni
kalbiyle, diliyle ve bedeniyle vakitlerinin çoğunda şükrü çokça eda edenler
azdır. Bu şükrü yapanlar bile, hakkıyla şükretmiş olamazlar. Çünkü bir şükre
muvaffak kılınmak da, başka bir şükrü gerektiren bir nimettir.
Ve bu
sonsuza kadar gider. İşte bundan dolayı denilmiştir ki, şekûr, şükürden âciz
olduğunu gören kimsedir. Rivayet olunuyor ki, Hz. Davud , ibadet için gece ve
gündüz saatlerini ailesine taksim etmişti. Böylece gece ve gündüzün her
saatinde Hz. Davud ailesinden mutlaka biri ayakta olup namaz kılıyordu.” [2]

Ebussuud’un tefsirinde Hz.
Süleyman’ın heykelleri konusundaki yorumu ile Evliya çelebinin naklettiği
fetva’daki farklılık dikkatten kaçmamalıdır.
Ebussuud’un “Heykellerin haram olması ise, yeni bir şer’î hükümdür” ifadesi
Kur’an-ı Kerim’in ayetinlerine aykırıdır.
Kanuni’nin Ebuusud’a vermiş
olduğu cevap ise gayet anlamlı ve manidardır.

Prof. Dr. Nusret Çam’ın (Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi)“Yasak olan
resmin kendisi değil
[3]
isimli denemesine göre de; Kuran-ı Kerimde putperestlerin çok şiddetli
azaplara çarptırılacağını
söyleyen pek çok ayet bulunmakla birlikte, resim yapımının aleyhinde herhangi
bir ayet mevcut değildir. Tam tersine heykel yapılabileceğini işaret eden iki
ayet bulunmaktadır. Bunlardan birincisi (Sebe /13) şöyledir: “Onlar Süleyman
için kale gibi saraylardan, heykellerden, havuz benzeri leğenlerden, yerinden
kalkmaz büyük kazanlardan ve daha nice nice şeyler yaparlardı bir zaman.
Çalışın ey Davud kavmi, şükür için çalışın.”Bütün tefsirciler bu ayette geçen
“temâsü” kelimesini Türkçeye “heykel” olarak aktarmışlardır. Onlar, bunların ne
maksatla yapıldığı ve kimi temsil ettiği hakkında çeşitli görüşler ileri
sürmekle birlikte bunların at heykelleri olduğu akla ve Kuran ayetlerine daha
uygundur. Bunun en önemli kanıtı, Hz. Süleyman’ın atlara olan muhabbetini ifade
eden ayetler (Sad, 31-33) ve yukarıda metnini verdiğimiz kanatlı atla ilgili
Hz. Ayşe hadisidir. Bu ayetin tefsirinde Elmalılı da bizim gibi düşünmekte ve
“Tasvir, yalan ve zulüm gibi akla aykırı şeylerden değildir” demektedir. Tasvir
meselesine ışık tutabilecek diğer bir ayet de şudur (Âl-i İmran, 49): “Şüphesiz
ki size ben bir mucize getirdim Rabbinizden. Ve yine, bir kuş taslağı yapıp
çamurdan ona üflerim de, izniyle Allah’ın o taslak, bir kuş olup (uçar)
hemen.”Bu ayetten anlaşıldığına göre Hz. İsa, Allah’ın kudretini ve kendisinin
peygamberliğini insanlara göstermek için çamurdan bir kuş yaparak üflemiş ve bu
kuş, dirilerek uçmuştur. “Bu bir mucize olup Allah’a aittir. Bu sebeple bu
olay, insanlara mal edilemez” gibi bir düşünce akla gelirse de bütün diriltme
olayları gibi buradaki dirilmenin de Allah tarafından gerçekleştirildiğine
tabii ki şüphe yoktur. Fakat çamurdan taslağın kuş halinde dirilmesi, Allah’tan
ise de, çamurdan kuş figürü yapma işi Hz. İsa’ya, yani bir beşere aittir. Sonuç
olarak, İslam’da yasak olan şey, resim yapmanın veya resmin kendisi değil, onun
kötü niyetlerle ortaya konulmasıdır.
Eğer Hz. Süleyman’ın, bu gibi şeyleri
sırf Allah’ın verdiği nimeti hatırlayıp şükretmesi gibi ferdi, ya da Hz.
İsa’nın bu tür faaliyetlerle insanları iyiliğe yöneltmek istemesi gibi sosyal
bir sebeple yaparsa dinen bir sakıncası yoktur. Bunun için onun resim, heykel,
fotoğraf, oyma, kabartma, canlı, cansız olması fark yoktur. Bütün mesele onun
yapılış maksadı ve bulunduğu yerdir. Günümüzde televizyona çıkıp da resmin
günah olduğunu söylemek kadar gülünç, çelişkili ve İslam’ın evrensellik
ilkesine aykırı bir iddia olamaz.

Tabii ki İslâm’a göre cami’de
tasvir ve heykelin kabulü düşünülemezdi. Fakat o sanat eserlerinin başka bir
mekâna nakli veya örtülmesi uygun bir davranıştı. Nitekim Osmanlı da suret ve
heykelleri örten bir duvar çektirerek camiye dönüştürme işlemini güzel bir
tarzda çözümlemiştir. Esasında Hıristiyanlıkta da ibadethanelere suretin
girmesi Hanif hıristiyanlar döneminde olmamıştır. Hatta o dönemde haç simgesi
bile yoktur. Elif veya asa motifleri ile kendilerini tanımlamaktadırlar.
Bilinen ünlü İznik Konsülünden sonra ikonalar, heykeller ve haç kiliselere
girmiştir. Bununla birlikte resim ve heykel sanatlarının İslâm’da yasak
olduğunu savunmak ve asırlarca bunu İslam toplumlarına bir nass gibi kabul
ettirmek Türk ve İslam tarihine büyük haksızlıktır.
Bir milletin
çocuklarına ve gençlerine görsel sanatlarla tarihini anlatmak son derece
kolaydır. Yahya Kemal’in “Resimsizlik ve Nesirsizlik” makalesi bu
hususu açıklamak açısından son derece çarpıcıdır: ona göre“Milliyetimizi,
kendime göre, idrâk ettiğimden beri dilimden düşmeyen bir cümle budur:
“Resimsizlik ve nesirsizlik..” (Bu) iki fecî noksanımız olmasaydı bizim
milliyetimiz bugün olduğundan yüz kat daha kuvvetli olurdu. Resimsizlik
yüzünden cedlerimizin yüzlerini göremiyoruz. Ah bu ne fecî hicrandır! Eski
şehirlerimizi göremiyoruz; yanmış yahut yıkılmış nice binalarımızı göremiyoruz;
eski kıyafetlerimizi göremiyoruz; o kıyafetlerin asırlar arasında, yavaş yavaş
nasıl tekamül ettiklerini anlayamıyoruz; vatanı kurduğumuz eski seferlerimizi,
eski meydan muharebelerimizi, bu muharebeleri başaran şerefli ordularımızı
göremiyoruz. Ah, ah… Resimsizlik yüzünden daha neleri, daha neleri
göremiyoruz.

Topkapı Sarayı’nda bâzı
meraklılara gösterilen Hüner nâme nin minyatürlerine bakarken kaç defâ
gönlümden bu özleyiş geçti: Ah, dedim, ne olurdu, her asrımızın her manzarası,
yalnız İstanbul değil, bütün Anadolu ve Rumeli; Macaristan ve Akdeniz
şehirlerimiz, böyle minyatürlerde görünselerdi. Hünernâme, Üçüncü Sultan
Murad
zamanında, Solkollu Mehmed Paşa sadrazamken, bir Türk
ressamının hem kendi devrini, hem de-Hazîne’den çıkarılıp kendine gösterilen
mazîye ait resimleri kopye ederek mâzîyi tasvir edişinden ibarettir. Böyle
olmakla beraber bu kitap ne kadar canlı, ne kadar düşündürücü, halis bir Türk’e
ne kadar ürperme veren bir eserdir. Ya tıpkı Avrupa milletlerinde olduğu gibi,
bizde de her şehirde ve her devirde birçok ressamlarımız olsaymış ve o
ressamlar, her biri kendi ihtisasına göre, millî ve şahsî hayâtımızın her
safhasını tasvîr etselermiş ve o tasvirler bize kadar gelselermiş, biz onlara
bakarak, büyük, geniş ve derin târihimizi her an görebilseymişiz! Ah! Ah! Bu ne
üzüntülü bir özleyiştir.

İkinci bahse geçeyim. İkinci
bahse, yâni nesirsizlik bahsine geçeyim. O büsbütün fecî bir noksandır. Bilirim
ki İslâmiyet’in resim düşmanlığı denilen kusurunu-gaayet haklı olarak-lânetle
yâd edenler bizi mahzâ onun körlettiğini tekrar ederler. Ya nesirsizliğe ne
diyelim? Onu İslâmiyet men’etmemişti. İyi nesir, hani Yûnânîler’in bilhassa ve
bilhassa Lâtinler’in nesir dedikleri nesir, nihâyet vârisleri olan
Avrupalılardı mîras bıraktıkları nesir, hulâsa bugün aydınlığının
hududsuzluğuyle insanları insan eden nesir Araplar’da da yoktu. Acemler’de de
yoktu. Biz zavallı Türkler Arap ve Acem’in tilmizleri olduğumuz için, ayrıca
da, kendi millî kusurumuz olarak, az yazdığımız için nesirsiz kaldık. Mazimizi
muhayyilenin bütün kudretiyle kâğıtların üzerinde enine boyuna tecessüm
ettirmek şöyle dursun, doğru dürüst, kayıd ve tescil bile edemedik.

Eğer Türk milletinin resim
bir, nesir iki bu iki sanatı olsaydı bugün milliyetimizin kudreti, olduğundan
yüz kat daha fazla olurdu
. Muhayyileyi en
fazla işleten bu iki sanatı talih, bizden esirgedi. Cedlerimizin resimleri yok,
onları hemen hemen bilmiyoruz. Minyatürlerden, Avrupa’nın o asırlardaki
ressamlarının levhaların dan hayâl meyâl onları seziyoruz. Nesrimiz, resmimize
göre vardı: Lâkin yazık ki nesrimiz üç kusurla, malûl dür. Çok az yazı
yazmışız, çok kötü yazı yazmışız, çok kısa yazı yazmışız.

Çok az yazı yazmamızın sebebi,
Medresenin Arap kitaplarını dizüstü çökerek okumak itiyadına atfolunur. Bir de
milletimizin asker ve iş eri olmasına affolunabilir. Çok kötü yazmamızın
sebebi, İran nesrinin nesirde modelimiz oluşudur. Hakikatin ta kendisi budur ki
yalnız Lâtin nesrine mensup olan milletler iyi yazmayı bildiler. Çok kısa yazı
yazmamızın sebebine gelince asıl esaslı kusur buradadır. Nesrin, yâni asıl
mânâsıyle edebiyâtın yüzde seksenini târih, biyografi, hâtırat, siyâsî yazılar
teşkil eder. Hepsi birden nihayet târih olan bu eserlerimizin adedce az
olmalarından, kötü yazılmış olmalarından fazla kısa yazılmaları vahîm bir
noksan teşkîl eder. Evet târihlerimiz yüzde doksan mikyasda
vak’aları,-sahısları, yaşatmazlar. Muhayyile kudretini bula bulaancak
Şârihul-Menâr-zâde’de
n Na’ima nın aldığı parçalarda, Evliya
Çelebi Seyâhatnâmesinin
birçok sahîfelerinde, Silihdarın bâzı
sahîfelerinde bulabiliyoruz.[4]

SONUÇ

Yahya Kemal Beyatlı’nın resim
konusundaki görüşlerine katılmamak mümkün değildir. Nesir görüşleri ise
tartışmaya açıktır. Çünkü Türk ve İslam tarihinde nesir külliyatı yeterince
mevcuttur. Sadece gerektiği kadar araştırılmamıştır. Ebussuud’un fetvasına rağmen
Kanuni Sultan Süleyman’ın yaklaşımı İslamî ve insanî bir nitelik
göstermektedir. İslam’da Heykel yasaklanmıştır görüşünün ise Kur’an-ı Kerim
ayetlerine baktığımızda herhangi bir alt yapısı yoktur. Bazı fıkıhcılar ve
tefsirciler kendilerini Kur’an-ı Kerim’de anlatılan peygamberlerinin önüne
geçirip hüküm verme hakkı buluyorlarsa; bu duruma akl-ı selim cevap vermelidir.
İnsanların İslam’ı kaynağından değil asırların hurafe ve kişisel çıkmazlarının tortuları
doğrultusunda öğrenmeleri veya zannetmelerinin bedeli ağır olmaktadır. Hz.
Süleyman’ın sarayını süsleyen heykellere put denilemeyeceğine göre yeryüzünde
insanlığın sanat dünyasına kazandırdıkları eserlere de böyle bir itham
yapılmamalıdır. Heykeli yahut resmi put görenler kendi nefislerindeki putu
yansıtarak “ayna benliklerini” ortaya koymaktadırlar.
Akıl ve mantıktan
uzak, ilimle aydınlanmamış, gönül ikliminden habersiz kişilerin Türk Milletinin
kültürel zenginliğinin gelişimine engel olmaya hakları yoktur.



[1]
Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi,
hazırlayan: Seyit Ali kahraman, 6. kitap, 1.cilt, YKY, 2010, İstanbul.

[2] Şeyhülislam
Ebusud Efendi, Ebussuûd Tefsiri, 11. cilt, Tercüme: Ali Akın, Boğaziçi
Yayınları, İstanbul, 2007, s. 4904-4905.

 

[3]
Prof. Dr. Nusret Çam, Yasak Olan Resmin Kendisi Değil,
Ramazan (Hürriyet), 2.8.2013.

[4] Yahya
Kemal, Edebiyata Dair, Yahya Kemal enstitüsü, İstanbul,1971, s. 69-72.

 

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı ve Fikriyatı – 2

0

Ahmet Kabaklı’nın Kişiliği ve Mücâdele
Hayatı-1

İSA KOCAKAPLAN

Ahmet Kabaklı, doğumundan ölümüne kadar devam
ettirdiği hayat çizgisi bakımından gençlere örnek olacak özellikler taşır. En
başta geçirmiş olduğu çok sıkıntılı çocukluk devresi O’na memleketini daha çok
sevdirmiştir. Çocukluğunda bazı günler aç kaldıklarını, zâten fakirlik içinde
kıvranan ülkede yardımlarına koşacak kişilerin bulunmadığı gerçeği annesinin ‘yetim yüzü soğuk olur’ cümlesinde
somutlaşmıştır. Bu sıkıntılı hayata rağmen Kabaklı Harput ve Göllübağ’la
ilişkisini hiç kesmemiştir.

Biz O’nun bu sıkıntılı çocukluk günlerine
bakarak şunu söyleyebiliriz: Vatan karnımızın doyduğu yer değildir. Biz
vatanımızı karnımızı doyurduğu için değil, onda hâtırâlarımız, mânevî
değerlerimiz bulunduğu için severiz. Demek ki vatan sevgisi maddî menfaate
bağlı değildir, olmamalıdır. Aksi hâlde daha büyük maddî menfaat karşılığında bu
sevgi yön değiştirebilir.

Ahmet Kabaklı’nın hayâtından çıkarılacak bir
başka sonuç da hiçbir zaman ümitsizliğe kapılamamamız gerektiğidir. O,
Anadolu’nun mahrumiyetler içindeki bir şehrinde, mahrumiyetler içinde bir âile
ocağında doğmuş, sıkıntılar içinde eğitimini devam ettirmiş ve üniversiteyi
Yüksek Öğretmen Okulunda yatılı öğrenci olarak okumuştur. Çalıştığı ve kendini
yetiştirdiği için Türk basınının en önemli yazarlarından biri olmuş, en önemli
kurumlarında hocalık yapmış, sahasında önemli eserler vermiş ve herkesin saygı
duyduğu, milletinin değerlerine bağlı bir önder olmuştur. Demek ki içinde
bulunduğumuz sıkıntılar çalışmak ve irâde ile aşılabilir, ülkemize hizmet
edebilecek yerlere ve duruma gelinebilir. Bu bakımdan Anadolu gençliği için
Kabaklı, ümit aşılayan bir örnek kişidir.

Yine hocalık görevi sırasında ortaya koyduğu
eserlerle, prensipli çalışan öğretmenin öğrenci yetiştirme yanında eser de
verebileceğini, vermesi gerektiğini göstermiştir.

O, kalemini milleti ve devleti için kullanmış
usta bir gazeteci ve fikir adamıdır. Yazdığı gazete ülkenin en büyük ve etkili
ilk üç gazetesi arasında yer aldığı hâlde, Ahmet Kabaklı bu konumunu asla maddî
çıkar için kullanmamıştır. Kendisine servet sağlamamıştır. Bu bakımdan iş
ahlâkı, gazetecilik etiği bakımından da örnek alınacak birkaç gazeteciden
biridir.

O, toplum insanıdır. Köşesine çekilip yazı ve
eser vermekle kalmamış, müesseseler kurarak toplumla bütünleşmeye çalışmıştır.
Millî kültürü yaşatmak uğruna atılan her adımı desteklemiş ve yapılan her mücâdelenin
içinde yer almıştır. 1980 öncesinde yaşanan dil kargaşasında da ‘yaşayan Türkçe’yi’ bir mesele hâline
getirmiş ve yazdığı gazetenin sütunlarını her gün dil meselesine ayırtmıştır.
Bunun sonucunda, çeşitli ilim ve kültür adamlarının yazı ve çalışmalarından
oluşan cilt cilt eserler kültür hayatımıza kazandırılmıştır.

Millî Eğitim Bakanlığı tarafından başlatılan
ve yarım kalan ‘1000 Temel Eser
projesinin, Tercüman Gazetesi tarafından ‘1001
Temel Eser
’ adıyla devam ettirilmesine ön ayak olarak, kültürümüzün temel
taşı olan eserleri bize kazandıran yine Ahmet Kabaklı’dır.

Bu bakımdan Avrupa ile ilişkilerimizde kendi
kültür ve medeniyetimize güveni ve kişilik sâhibi olmayı temsil eden, önemli ve
örnek bir fikir adamımızdır.

Kabaklı, kendi târihîmize bütüncü bakışı
temsil ve telkin etmesi bakımından da değeri ve etkisi inkâr edilemeyecek bir
kültür adamıdır.

Bu maddeleri daha da uzatmamız mümkündür.
Ancak yapılması gereken, ölçüsüz övgüler yerine, bu insanların eserlerini
tanıtmak ve okutmaktır. Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın çok sık tekrar ettiği bir
sözü vardı: ‘Bir kişi hakkında yazılmış
elli adet yazı okuyacağınıza o kişinin bir eserini okuyun. Daha çok şey
öğrenirsiniz
.’

***

Yahya Kemal’in ‘Selimnâme’ isimli terkib-i bendinin hemen girişinde şöyle bir kıt’a
yer alır:

Devr-i
Sultan Selîm’i yazmak içün

Seyf-i
meslûl kıldı hâmesini

Halk
Yahya Kemâl’e rahmet okur

Gûş
ederken Selîmnâmesini

Kıt’a şöyle anlaşılabilir:

Sultan
Selîm devrini yazmak için

Kalemini
kınından sıyrılmış kılıç gibi kullandı

Halk
Selîmnâme’yi dinlerken

Yahya
Kemal’e rahmet okur

Öyle zamanlar ve durumlar olur ki yazar ve
şâirler o muhataralı dönemlerde kalemlerini kılıç gibi kullanmak mecbûriyetinde
kalırlar. Yavuz Sultan Selîm gibi kısacık ömrünü zaferlerle donatmış bir
hükümdar, bir sanatkârın kınından sıyrılmış bir kılıca çevrilen kalemiyle
anlatılabilirdi. Yahya Kemal’in muhteşem Selîmnâmesi böyle meydana geldi ve biz
onu okur ve dinlerken Yahya Kemal’e fâtihalar gönderiyoruz.

Gazeteci Ahmet Kabaklı da yazdığı 55 yıl
boyunca (ilk yazısı 1946’da yayımlanmıştır), kalemini kınından sıyrılmış kılıç
gibi kullandı. Paragrafa ‘gazeteci Ahmet
Kabaklı
’ şeklinde başladık, çünkü bunun yanında ‘Hoca Ahmet Kabaklı, Edebiyat Târihçisi Ahmet Kabaklı, Yayıncı ve Vakıf
yöneticisi Ahmet Kabaklı, Şâir Ahmet Kabaklı, düşkünlere yardım için çırpınan
Ahmet Kabaklı, Türkçe âşığı Ahmet Kabaklı; en önemlisi Harput’tan İstanbul’a
gelen, Bâbıâli’nin o tekin olmayan ve kaypak ortamında zirveye çıkabilen ve
tertemiz kalabilen bir Ahmet Kabaklı
’ vardır. Aile reisi müşfik Ahmet
Kabaklı’yı aile fertlerine, onların kalem ve dudaklarına bırakıyoruz.

Kınından
sıyrılmış kılıç

Ben yaşım icabı 1970’ten itibâren, öğretmen
okuluna başladığım ve kendimi zamanın fikir hareketleri ortasında bulduğum yıldan
sonrasını, Ahmet Kabaklı’nın yazıları ile birlikte yaşadığımı söyleyebilirim.
Ortaokul yıllarımda aralıklarla okuduğum Tercüman Gazetesi, daha sonra lise
yıllarında bizim mektebimiz olmuştur diyebilirim. Edebiyat Fakültesi’ne
gelmeden çok önce hocalarımı, Ahmet Kabaklı ile beraber Tercüman gazetesinin
ikinci sayfasında tanımıştım. 1975’te İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesine geldiğimde isimlerini bildiğim Mehmet Kaplan, Faruk K. Timurtaş,
Necmettin Hacıeminoğlu vb. hocalarımın yüzleri ile de karşılaşmıştım. O
günlerin Tercüman’ı, eski Tercümancılarla birlikte benim de burnumda tütmekte,
gözlerimi buğulandırmaktadır.

Türkiye o yıllarda, günümüzde çok övülen ve
nostalji gözyaşları ile hatırlanan 68 kuşağı ile, 68 kuşağı kullanılarak,
yıllar sürecek bir buhranın içine atılıyordu. Konsolosluk basmalar, adam
kaçırmalar, banka soymalar, milliyetçi öğrencilerin, öğretmenlerin ve bürokratların
üzerinde terör ve sürgün yoluyla baskı kurmalar artarak devam ediyordu. Bu
ortam Türkiye’yi 12 Mart 1971 muhtırasına götürdü. Ancak sağlanan sükûn ortamı
pek uzun sürmedi. 1974 yılında CHP-MSP hükümeti iş başında idi. Okullarda ve
devlet dâirelerinde milliyetçi kıyımı yine devam ediyordu. 1974 Kıbrıs Harekâtı
ülkeye biraz birlik havası getirdi. Elbette bu da çok sürmedi. Okullarından
atılanlar, sürülenler, kurtarılmış bölgeler, sokak ortasında adam öldürmeler artarak
devam ediyordu. 12 Eylül 1980 târihine kadar Türkiye bir kan gölü hâlindeydi.
Bu kan gölünde tam 5000 genç boğulmuştu. Bu sayı, İstiklâl Harbi’nde verdiğimiz
şehit sayısına çok yakın bir sayı idi. İnsanlar sokağa çıkmaktan korkuyor,
sabah işlerine giderlerken aileleri ile helâlleşiyorlardı. Bu dönemde hamaldan
bakana kadar kimler ölmedi ki? Sağdan ve soldan pek çok kişi ecel şerbetini
içti. Bu büyük buhranın, bu büyük yangının körükleyicileri arasında Sovyet
Rusya ilk sırada yerini alıyordu. Diğer ülkelerde ihtilâlle Komünizm rejimini
kurma arzusu, Marksist gençliği alev gibi sarmıştı. Terör ve anarşi bütün
hızıyla hüküm-fermâ idi. Bu ortama yardımcı olan yerli çıkar gruplarının
bulunmaması eşyanın tabiatına aykırı idi. Meselâ Gümrük ve Tekel Bakanı Gün
Sazak’ın öldürülmesinin ardında, Türkiye Cumhuriyeti târihînde kaçakçılığı
önleyebilen ilk ve tek Gümrük ve Tekel Bakanı olmasının rolü yok muydu?

İşte Ahmet Kabaklı böyle bir ortamda Tercüman
Gazetesi’nde yazıyordu. O zamanlar tirajı 750.000’i bulan bu gazete, ‘Türk milletinin elinden alınmış kendi
devletinin kurumları karşısında, milletin elinde kalmış görünen, onun
değerlerini savunan tek kaleydi
’ diyebiliriz. Burada Bizim Anadolu, Son
Havadis, Orta Doğu, Millet, Bayrak gibi günlük gazetelerin; bazı haftalık
gazetelerin ve aylık dergilerin varlığı inkâr edilemez. Ancak, kamuoyu oluşturma
bakımından bunların hiçbiri Tercüman gazetesi ile boy ölçüşecek seviyede
değildi. Amiral gemisi Tercüman gazetesi idi. Onun kaptanı da Ahmet Kabaklı.

Ahmet Kabaklı Türk kültürünü, Türk
öğretmenini, Türk gençlerini, Türk Devletini kınından sıyrılmış kılıç gibi
kullandığı kalemi ile devlet kurumlarına ve hükümetlere karşı savunuyordu.

Sıkıntılı anlarımızda Ahmet Kabaklı’nın ‘Gün Işığında’ köşesini okuyarak çok ferahladık.
Söylemek isteyip de söyleyemediklerimizi O’nun yazdığını ve söylediğini görerek
çok sevindik. Derdimiz olduğunda O’na koştuk. Ömrü boyunca Türk milletinin
derdini yazan, Türk kültürünü, edebiyatını, dilini savunan en güçlü ve etkili
kalem Ahmet Kabaklı idi.

(DEVAM EDECEK)

Lise Terk!

Yaşarken
değeri bilinmeyen, öldükten sonra kıymete binen insanların çokça yaşadığı bir
coğrafyanın insanlarıyız.

Süleyman
Pekin’in tabiri ile açlıktan ölenin
ardından
taziyeye gelenlere kavurma
pilav ikram edilen bir coğrafya!!!

Çıkara
dayalı birlikteliklerinin öncelikli olduğu bir dönem!

Kimine
göre ahir, bana göre de
Mahir
zaman!

Yani,
Oryantalizme mahir olanların zamanı!

O
kadar örnek yazarım ki kabak tadı verir!

Neyse,

***

Demem
o ki, böyle bir zamanda mağdur olanlar
sadece
sorumluluk alanlarını ilahiyatçılara kaptıran mühendisler ve
yöneticiler değil,

Atanamayan
öğretmenler, istihdam fazlası 4 yıllık okul mezunları, iş bulamayanlar, EYT ’
li ler ve elektrik tüketimi 210 kilovatı
aşanlar değil!

En
az onlar kadar mağdur şairler ve yazarlar var.

Sadece
bilmek isteyenlerin bildiği değerli insanlar.

Farklarına
varılmak için ellerinden, dillerinden,
yüreklerinden,
kalemlerinden geleni yaptıkları halde, farklarına varılmamak
için gereken her şeyin yapıldığı, paha
biçilememesi gereken yitik değerler.

***

İçlerinde
öyle kalemler var ki!

Yeni
nesilde var olan ve çözülemeyen pek çok manevi sorunun azalmasına katkı
sağlayabilecek, özel insanlar.

Misal EYÜP CÜCE!

***

Milli
Eğitim Müdürü veya İl Müftüsü

Yada
Bakanlar!

Eyüp CÜCE’yi tanımış
olsalar!

Deseler ki Eyüp Hocam; Gençlere sorumluluk duygusunun,
İnancın, Vatan sevgisinin, arkadaşlığın, aile birliğinin önemini anlatan,

Sevginin
saygının erdemin şuurlu olmanın inanmanın iman etmenin lezzetini anlatan,

Onların
yaş gurubuna, algısına, ilgisine, tarzına uygun cümleler ile şiirler yazsan, onları kalplerinden yakalasan!

Bizler
de o şiirleri kitap yapsak, edebiyat derslerinde okutsak!

Okul
okul söyleşiler düzenlesek, hali hazırda
yaşıyorken
senden dinleseler, etkilenseler…

Her
gün artan manevi yozlaşmaya sizin
gibiler ile birlikte
biraz da manevi çözümler üretsek.…

Sizin
yöntemlerle!

Ödeneksiz!

Allah rızasına!

***

Aslında
çok kolay ama(!)

Kolay
olduğu kadar da imkansız!!!

Eyüp
Hocamızda cevher var ama, bu zamanda cevher,
mücevher hiç önemli değil
, üst makamlarda hatiplik yeteneği olan mütedeyyin
lise arkadaşların olmadı mı zor, çok zor!

Eyüp
Cüce ağabey ise, LİSE TERK!

***

Hani
bir şarkı vardı ya;

Bizim gönlümüze hasret
düşüren

Şu geçit vermeyen dağlar
utansın

Bizi bizden alıp yabancı
eden!

Şu uzayıp giden yollar
utansın

Yaşanmadan geçen yıllar
utansın.

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 1

0

Şeyhü’l Muharrirîn / Muharrirlerin Pîri
Ahmet Kabaklı Hoca, ardında doldurulamaz bo
şluklar bırakarak 08 Şubat
2001 t
ârihinde
ebedî âleme do
ğdu. O’nu,
dopdolu geçen hayatı, külliyat zenginli
ğindeki
eserleri ve gelece
ğimizi
ayd
ınlatan
fikriyat
ı
ile bir sayfaya sı
ğdırmak mümkün değildir. Bugünden başlamak
üzere muhtemelen 10 gün devam edecek yazı dizisi boyunca bu sayfada, Ahmet
Kabaklı Hocamız yâd edilecektir.
İyi
okumalar Efendim.

HAYATI:

İSA KOCAKAPLAN

Yüzyıllardır
kültür ve ticâret merkezi olarak varlığını devam ettirmiş olan Harput, 19.
yüzyılda mezrasının bulunduğu Uluova’da kurulan Mamuretü’l Aziz şehrine mağlup
düşüyor ve sâkinlerini 300 metre aşağıdaki ovaya doğru uğurluyordu. Sıkıntılar
içindeki halk, kendisine bir ferahlık penceresi arıyor ve Mâmuretü’l Aziz’de
başını sokacak bir çatı altı bulmaya ve karnını doyurmaya koşuyordu.

Birinci Dünya
Savaşı yıllarında Harput’ta artık hâli vakti yerinde olmayanlar kalmıştı. 1925
yılında çıkan Şeyh Sait İsyanı da bölgeyi kasıp kavurmuş, hem halkı hem de
devleti hayli yıpratmıştı.

Çocukluk ve
gençlik yılları, ne kadar sıkıntı ve acılarla dolu olsa da ileri yaşlarda dâima
tatlı bir hüzün ile hatırlanırlar. Ahmet Kabaklı da 1991 yılında kaleme aldığı
‘Ejderha Taşı’ isimli eserinde, kendi çocukluk günlerine dönecek ve o çektiği
sıkıntıları, yalnızlığı, babasının ölümü ile Harput’ta ortada kalışlarını dâima
tatlı bir hüzün ile yansıtacaktır.

Ahmet Kabaklı
1911 yılından beri art arda gelen savaşların ve yoklukların ardından kurulmuş
Türkiye Cumhuriyetinin, büyük sıkıntıları paylaşan ilk neslinden idi. 1924
yılının 24 Mayıs’ında Harput’ta doğduğu zaman, gözünü viran olmuş bir ülkenin
viran olmuş bir târihî şehrine açmıştı.

Ahmet Kabaklı,
babası Ömer Efendi’yi kaybettiğinde henüz iki buçuk, üç yaşındadır. Hâfızâsında
O’ndan hatırladığı hiçbir şey yoktur. 1927 yılında doğan kardeşi Ömer ise
babasını hiç görmemiştir. Zira, O’nun doğumundan üç ay önce büyük Ömer Efendi
vefat etmiştir. Ömer Efendi’nin ölümünün bir kaza sonucu olduğu, âile arasında
yaygın şekilde bilinmektedir. Anlatılanlara göre, Harput Kalesi altında bulunan
bir askerî cephânelik infilak ettiği sırada, Ömer Efendi de o civarda
bulunmaktadır ve bu infilak sırasında can vermiştir.

Ömer Efendi
hem Harput’taki Sara Hâtun Camii’nin müezzinliğini ve farraşlığım (temizlik ve
bakım sorumluluğunu) yapmakta hem de Keşoğlu Meydanı’nda bir dükkân
işletmektedir. Halk arasında sevilen ve iyi isim yapmış bir kişidir. Ahmet
Kabaklı sağlığında pek çok defa, babasının bıraktığı bu iyi ismin, onlara çok
faydasının dokunduğunu söylemiştir.

Ömer Efendi
öldüğünde 6 erkek çocuğu, 3 de eşi bulunuyordu. Her eşinden 2 oğlu olmuştu. İlk
eşi Sündüs Hanım’dan iki oğlu vardır: Esat Kabaklı’nın babası 1922 doğumlu
Sıtkı ve 1912 doğumlu, askerlik çağından snra kayıp olan Ârif…

İkinci Eşi
Ayşen Hanım’dan ise İbrahim ve Mehmet isimli iki oğlu bulunmaktadır. Ömer
Efendi’nin ölümünden sonra, Ayşen Hanım yeniden evlenerek Muş’a yerleşmiş ve
oğulları yeni evlendiği eşinin ‘Tekbaş’ olan soyadını almışlardır.

Ömer Efendinin
üçüncü eşi Pertekli Bölükbaşıların kızı 1982 yılında vefat eden Münire
Hanımdır. Ahmet Kabaklı ve kardeşi Serhat, Servet, Cemil ve Ayşe Kabaklı’nın
babası Ömer Kabaklı  Münire Hanımdan
doğmuşlardır.

Münire Hanım,
Ömer Efendi’nin ölümünden sonra bir müddet daha yazları Göllübağ’da, kışları
ise Harput’ta çoculklarını geçindirmeye çalışmıştır. Ahmet Kabaklı
hâtırâlarında 7 yaşına kadar yazları Göllübağ’da, kışları Harput’ta
oturduklarını ve pek çok sıkıntı çektiklerini anlatır. Evleri Harput’un Haneğe
denilen semtindedir. 1930 yılında Münire Hanım, Yakup Ülgün ile evlenir ve iki
yetimi ile birlikte yeni bir yuvaya sığınır. Bu evlilikten Ahmet Kabaklı’nın
ana bir kardeşleri Mehmet ve Güzide Ülgün doğar.

1931 yılında
aile Elazığ’a iner ve Ahmet Kabaklı Numune Mektebi’nde öğrenim hayatına başlar.
İlk ve ortaokulu burada bitiren Kabaklı, lise öğrenimini 1944 yılında Elazığ
Lisesi’nde tamamlar ve aynı yıl İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ve
Çapa Yüksek Öğretmen Okuluna girer. 1948 yılında fakülteyi bitirdikten sonra,
Diyarbakır Lisesi’nde edebiyat öğretmeni olarak hocalık hayatına adım atar. Bu
güzide şehrimizdeki hocalık hâtırâlarını hiçbir zaman unutamayan Kabaklı,
sürekli o günlerin özlemini duymuştur. 1950-1951 yıllarında askerliğini
Manisa’da yapar. 1951 yılı sonbaharında da Aydın Ticaret Lisesi edebiyat
öğretmenliğine tâyin edilir.

1952 yılında
Aydınlı matematik öğretmeni Meşkûre Hanımla evlenir. 1955 yılında Ankara
Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girer. 1956 yılında Tercüman gazetesinin açtığı
fıkra yarışması birincisi olur ve aralıklarla gazetede yazmaya başlar. Yine
aynı yıl Millî Eğitim Bakanlığı tarafından Paris’e gönderilir. 1958 yılında
Paris’ten dönünce, İstanbul Çapa Eğitim Enstitüsü’nde öğretmen olarak çalışmaya
başlar. 1959 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirir. 1961
yılından itibâren Tercüman’da sürekli olarak yazmaya başlar. 1969 yılında
İstanbul Yüksek Öğretmen Okuluna öğretim görevlisi olarak tâyin edilir. 1974
yılında emekli olur. Yazı hayatı Tercüman, Yeni Haber ve Türkiye gazetelerinde
devam eder. Gazete dışında Hareket, Bizim Türkiye, İstanbul ve Hisar gibi
dergilerde yazı ve şiirler yayınlar.

1967 yılında
milliyetçi-muhafazakâr ilim, fikir ve sanat adamları ile Edebiyat Cemiyeti’ni
kurar. Ocak 1972 târihînden itibâren Edebiyat Cemiyeti’nin çıkarmaya başladığı
Türk Edebiyatı Dergisi’nin yayını ile meşgul olur. Mayıs 1978 târihînde Türk
Edebiyatı Vakfı’nın kuruluşunu Celal Bayar, Süleyman Demirel ve Alparslan
Türkeş gibi siyâset adamlarının da katıldığı görkemli bir törenle
gerçekleştirir. Bu kurumların başkanlıklarını vefatına kadar yürütür. Aydınlar
Ocağı’nın çalışmalarına faal olarak katılır. 8 Kasım 1995 târihînden itibâren
Türk Dil Kurumu asil üyeliği de yapar. 14 Aralık 1996 târihînde Aydınlar Ocağı
ve 55 gönüllü kuruluşun desteği ile düzenlenen törende, Atatürk Kültür
Merkezi’nde kendisine ‘Şeyhülmuharririn’ unvanı verilir.

Son yazısı 19
Kasım 2000 târihînde Türkiye gazetesinde yayımlanır. 17 Kasım 2000 târihînde
kalp rahatsızlığı dolayısıyla hastaneye kaldırılan Kabaklı, geçirdiği ameliyat
ve müdâhalelerden sonra sağlığına kavuşamaz ve 8 Şubat 2001 târihînde Florance
Nightingale Hastanes’nde vefat eder. 10 Şubat 2001 Cumartesi günü sayıları on
binleri bulan kalabalık bir cemaat tarafından Fâtih Camii’nden, son yolculuğuna
uğurlanır. Kabri Eyüp’te, Piyer Loti tepesindedir.

Şimdi o, Eyüp
Sultan’ın mânevî ikliminde, Piyer Loti tepesinde, İstanbul’un kubbeli-minâreli
siluetine bakarak, çok sevdiği eşi Meşkûre Hanım (1926-21.12.2000), oğlu Taner
Kabaklı ve sevgili yeğeni Servet Kabaklı (13 Mart 1956 – 28 Ağustos 2015) ile
yan yana, çok sevdiği, ömrünü adadığı vatan topraklarında yatıyor.

Mekânı Cennet
olsun, kabri nurlarla dolsun.

AHMET KABAKLI Diyor ki:

Benim bu güne
kadarki hasretim ve geleceklerde yapmak ve anılmak için özlediğim şey, birçok
yazılarımda kendisini anlatmaya çalıştığım ALPEREN ahlâkı, alperen yaşayışı,
alperen disiplini, milletimin her varlığını kuşatan sevgisidir. Bu açıdan her
yazım bir hesap veriştir. İnsana bahşedilen yaradılış şanına bizi yetiştiren
yüce milletin her sorusuna (içinde utanç barındırmayan) güvenilir cevap
olmaktır.

İşte bu Allah’ın
elçisi ye kâinatı kurtaranların efendisi ‘Güzel Muhammed’den mânevî hisseler
alan bütün alperenlere; bilcümle İslam büyükleriyle birlikte Bilge Kaan’lara,
Dede Korkut’lara, Ahmed Yesevri’lere, Yunus Emre’lere Osman Gazi’lere, Mehmed
Âkif’lere, Yahyâ Kemâl’lere gönlümüzce bir imreniştir.

 

 

 

 

ESERLERİ

(Kitapların baskı
yılı ve baskı sayısı elde edilebilen nüshalara göre yazılmıştır. Sonraki
yıllarda yeni baskıları yayınlanmış olabilir.)

01-ALPEREN:  (277 sayfa / 2005 – 2.
Baskı)

Alp Eren’ şeklinde de yazılan, Ecdâdımızdan bize intikal eden ‘Alperen’ kelimesi, ‘hem cesur, bahadır, savaşçı hem de mânevî bir hüviyete sâhip kimse
olarak açıklanabilir. İslâmiyet’i kabul edişimizden sonra ’Hak Dini’ yaymak için sınır boylarında gazâ eden dervişler için
kullanılırdı.  

Kendisi de bir
‘Alperen’ olan Ahmet Kabaklı bu eserinde; Fuzûlî, Kaygusuz Abdal, Yunus,
Mevlâna ve Kaygusuz Abdal gibi erenlerin; Alplerin eksi metinlerinde yıkanarak
günümüze intikal eden kaynaklardan aldığı ilhamla Hz. Muhammed (sav)
Efendimizden başlayarak Alperenlerimizi anlatıyor.

Bizim alperenler,
madde ve mânâda, şiir ve hikmette, cenk ve asâlette, sevgi ve merhamette;
insanlığa, İslâm’a, ümmete ve millete hizmette destanlaşmış insanlardır.

Dede Korkut, Oğuz
Han, Ahmet Yesevî, Fâtih Sultan Mehmed, Saltuk Baba; Turan’da, Oğuzeli’nde,
Anadolu’da Rumeli’de ve öbür Türk diyarlarında bütün varlıkları ile Peygamber’e
benzemek istemişlerdir. Bundan sonra gelecek Türk büyüklerinin de hedef ve
maksatları O’nun nurlu yolunda yürümek olacaktır.

02-ÂŞIK EDEBİYATI: (258 sayfa / 2008 – 2. Baskı)

Karacaoğlan, Köroğlu,
Derdli, Dadaloğlu, Emrah, Bayburtlu Zihni, Seyrânî, Âşık Veysel ve diğer
âşiklarımızla âşık tarzında yazan Abdürrihim Karakoç ve Ozan Ârif gibi
değerlerimiz; Âşıklarımız, milletimizin gönül yangınını, dert ve isyanını, aynı
zamanda da kültür ve irfanını asırlardır dillendire gelmiştir. İnsanımız, onların
sesinde ve sazındaki nağmelerle deyişlerle acılarını dindirmeye, teselli
bulmaya çalışmıştır.

Her biri ayrı bir
değer olan, seslenişleriyle bizleri coşturan, en güzel deyişlerle içindeki
duyguları dışa vuran değerli âşıklarımız ve saz şâirlerimiz bu kitapta güçlü ve
samimi ifâdelerle hayallerimizde canlandırılıyor. Okuyucu onları daha yakından
tanıyıp seviyor.

03-AY TUTMACA OYUNU: (16 sayfa / 2019-1. Baskı)

Fikir ve edebiyat
dünyamızın büyük ismi Ahmet Kabaklı’nın çocuklar için kaleme aldığı Ejderha
Taşı isimli kitabında yer alan hikâyelerden biri, sevimli ve renkli bir kapak
içerisinde Türk çocuklarına çizgi roman olarak 
sunuluyor. Büyüklerin de alâkasını çekecek bir kitap. Yetim Ahmet’i,
Ahmet Kabaklı yapan hikâyelerden biridir.  

04-BİZİM ALKİBİYADES: (584 sayfa / 1977 – 1. Baskı)

1977 yılında
yayınlanan Bizim Alkibiades-Ecevit ve 1980 yılında yayınlanan Ecurufya iktidarda
bulunan Bülent Ecevit’in ülkede etkili bir konumunda olan sol kesimdeki
çığırtkan azınlığın tesirinde kalara iktidarın yanl uygulamalarını tenkit
maksadıyla, mizâhî bir üslûpla yazılmış yazılardan oluşur. Kabaklı Hoca, göörüş
farklılıkları olmasına rağmen vatana-millete ihâneti görülmemiş  siyâsîlerle ilişkilerini devam ettirebilmek
maksadıyla bu tür yazılarına ara verdiği gibi, kitapların yeni baskılarını da
yapmamıştır. Esâsen sonraki yıllarda Ecevit, Kabaklı Hoca’nın çizgisine
yaklaşmakta olduğu intibaını uyandıracak değişikliklere yönelmiştir.

05-BOZ ATLI HIZIR: (16 sayfa / 2019 – 1. Baskı)

Üstat Ahmet
Kabaklı’nın ‘Ejderha Taşı’ isimli
kitabı içerisindeki hikâyelerden biri olarak Türk çocukları için
albenili-renkli resimli bir kapak içerisinde hazırlanan ayrı basımdır. Kabaklı
Hoca bu hikâyesi ile çocukların körpe zihinlerine iyilik timsâli olarak
yerleştirilmeye çalışılan ’Noel Baba’ tiplemesi yerine, çocukluk günlerinden
beri gönülden sevdiği ‘Boz Atlı Hızır’ı
takdim ediyor. Boz Atlı Hızır’ın gerçek bir dost olduğunu, yaşadığı
tecrübelerle anlatıyor.

06-BU DÜNYADAN KİMLER GEÇTİ: (159 sayfa – 2014 –
1. Baskı)

Çok güçlü bir fikir
adamı olmakla birlikte derin ve engin edebî zevk sâhibi olan Ahmet Kabaklı, bu
eserinde unutulmuş veya unutulma sınırlarının yakınlarında bulunan muharrir,
müellif, mütefekkir, şâir ve sanatkârları, içten bir duyuşla ve duygu
coşkunluğuyla tanıtıyor.

Eserde, hakkında
bilgi verilen kalem erbâbı ve sanatkârlardan bazılarının alfabetik sırayla
isimleri:

Ahmet Hamdi Tanpınar,
Ârif Nihat Asya, Cemil Meriç, Fâruk Kadri Timurtaş, Fâruk Nâfiz Çamlıbel, Fuat
Köprülü, Fuzûlî, Hâlide Nusret Zorlutuna, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Mehmet
Kaplan, Necip Fâzıl Kısakürek, Nurettin Topçu, Osman Yüksel Serdengeçti, Peyâmi
Safa, Refik Hâlit Karay, Reşat Ekrem Koçu, Süleyman Nazif, Yahya Kemal Beyatlı
ve Ziya Gökalp.

Ahmet Kabaklı, bu
kadar çok ve büyük isimleri kitaba sığdırabilmek için; cümleleri değil,
kelimeleri kumpasla ölçmüş, eczâcı labratuvar terâzisinde tartmış, sonunda
müfit ve muhtasar bir eser meydana getirmiş.

07-CUMA’NIN FEYZİYLE: (176 sayfa / 2020 – 1. Baskı)

Kabaklı Hocamızın bu
eseri edebiyatımıza geçmiş, İslâmî, millî ve insanî metin, şiir, fıkra ve
menkıbelerden oluşuyor.

Cumaları kürsü ve
minberlerden, imanlı halkımıza seslenen değerli hatip ve vaizlerimizin câmi
cemaatine aktarabilecekleri metinler, dinleyenlerin her birinde inanılmaz
letafetle çiçekler açmasını sağlayacaktır.

Edebiyatımızın her
dalında İslâmiyet’in etkileri, din sabanıyla sürülmüş gibi derin izler
bırakmıştır. Eserde yer alan yazı başlıklarından bâzıları: Baba Öğütleri,
Hırka-i Saadet, Merhamet İslâm’a Mahsustur, Peygamberimizin Hz. Ali İrşatları,
Hayırla Şerrin Farkı, İki Cihana bir Güneş, İslâm Ramazan ve Biz.

08-ÇAĞLARA HÜKMEDENLER: (222 sayfa / 2003 – 3. Baskı)

Gerçek fikir ve ilim
adamları, sâdece kendi çağlarına değil, gelecek asırlara da hükmederler. Kendi
kuşaklarını olduğu kadar gelecek nesilleri de ilim, irfan, edep ve erkânla
teçhiz ederler. Onlardan feyz almamak ise çok büyük eksikliktir. Dünyânın
seçkin aydınlarının etkilendiği bu değerlerimizi yakından tanımak, onlardan
alınan ilhamla ruhî huzur ve sükûnu yakalayıp zihnî enerjiyle donanmak için
okunması mutlaka gereken bir eser…

Ahmet Kabaklı
yüceliğiyle tanıtılan yüce isimler: Mevlâna, Yunus Emre, Fuzûlî, Erzurumlu
İbrâhim Hakı.

09-DEVLET FELSEFEMİZ: (158 sayfa / 2007 – 2. Baskı)

Kimilerine göre 4000,
kimilerine göre 40.000 yıllık geçmişi olan Türk milleti, târihin en eski
dönemlerinden beri devletler kurmuş, sayısız milletleri asırlarca yönetmiş, insanlara
zulmetmeden, inanç ve milliyetlerine zarar vermeden onca halkı birbiri içine
kaynaştırmış engin bir devlet tecrübesine sâhiptir. Ahmet Kabaklı’nın isâbetli
teşhisine göre,  hayli zamandır kendi
kurtuluşunu eski tarihî düşmanlarının uzatacağı can simitlerinde arar olmuştur.

Kabaklı Hoca; özümüzden
uzaklaştırılmamız, Batı değerlerine körü körüne ve kötü taklitle kapılanmamız
yüzünden, içine düştüğümüz bunalımları, ameliyat masasına yatırıyor. Tekrar
eski ihtişamlı günlerimize dönmenin, hiç değilse daha saygın ve daha sözü
dinlenir bir devlet olmanın ana atlarını çiziyor.

Kitabın; bugüne ve
yarına, kısacası târihe şâhitlik eden muhtevâsında devletini ve milletini seven
her kesimden herkesin uzun uzun düşünmesi gereken hususlar bulunuyor.

 (DEVAM EDECEK)

Erdoğan’ın Tekrar Cumhurbaşkanı Adayı Olmasının Önünde Hukuki Bir Engel Yok

CHP Genel
Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, geçtiğimiz günlerde katıldığı bir TV programında
kendisine Erdoğan’ın tekrar Cumhurbaşkanı adayı olup olamayacağının sorulması
üzerine “Erdoğan’ın adaylığı için özel bir tartışma
yapmayacağız. Tartışmalar artık geride kalmalı. Aday olmak istiyorsa buyursun
gelsin. Başkaları tartışırsa ona bir şey diyemeyiz, en azından biz
yapmayacağız. Sonbaharda seçim olabilir; soğukkanlılıkla sandığı bekleyeceğiz” 
diyerek
Erdoğan’ın tekrar Cumhurbaşkanı adayı olmasına karşı bir tutum
sergilemeyeceklerini ifade etti. Kılıçdaroğlu’nun bu sözleri, Erdoğan’ın tekrar
aday olup olamayacağı tartışmalarını da tekrar hararetlendirdi.

 

Erdoğan’ın
“3. defa” cumhurbaşkanı adayı olup olamayacağı konusunda pek çok hukukçu farklı
düşünüyor. Hukukçuların bir kısmı olabileceği, diğer kısmı da erken seçime
gidilmeden veya anayasa değişikliği yapılmadan Erdoğan’ın “3. defa”
cumhurbaşkanı adayı olamayacağı görüşünü savunuyor. Değerli büyüğüm Av.
Ruhittin Sönmez de bu görüşe iştirak ederek Erdoğan’ın “3. defa” cumhurbaşkanı
adayı olamayacağı yönünde bir yazı kaleme aldı.

 

Hukukçuların
bu “Erdoğan tekrar aday olabilir-olamaz” konusundaki görüşlerinin hepsi elbette
çok değerli. Ben bu tartışmada, seçimler ister erken isterse 2023 Haziran
ayında yapılsın, Erdoğan’ın tekrar aday olmasının önünde hukuken hiçbir engel
olmadığı görüşünü savunanlardanım. Gerekçelerimi de aşağıda izah ediyorum.

 

Öncelikle,
Erdoğan’ın 2014 Ağustos ayında seçilerek sahip olduğu “Cumhurbaşkanı” unvanı
ile, 2018 Haziran ayında seçilerek sahip olduğu “Cumhurbaşkanı” unvanı arasında
isim benzerliğinden başka bir benzerlik bulunmamaktadır. Konu hakkındaki kafa
karışıklığı da buradan kaynaklanmaktadır. 2018 sonrasında bizim
“Cumhurbaşkanlığı” olarak adlandırdığımız makam aslında “Devlet Başkanlığı”dır.

 

Erdoğan 2014-2018’deki
Cumhurbaşkanlığı döneminde ülkede hukuken parlamenter sistem fiilen ise yarı
başkanlık sistemi yürürlükteydi. 2018 sonrası dönemde ise başkanlık sistemi
yürürlüktedir. Bu iki dönem arasında her şeyden önce bir sistem farkı
bulunmaktadır. Bu sistem farkı ise 2014-2018 dönemindeki “Cumhurbaşkanı”
kavramı ile 2018 sonrası “Cumhurbaşkanı” kavramı arasındaki farkı en kesin bir
şekilde ayırt eden temel husustur. Her ne kadar Türkiye’ye has dönemsel fiili
durum olarak aralarında bir fark olmamışsa da, hukuki olarak Erdoğan’ın ilk
Cumhurbaşkanlığı dönemindeki görev, yetki ve sorumlulukları ile 2018 sonrası
dönemdeki görev, yetki ve sorumlulukları birbirinden çok farklıdır.

 

Erdoğan’ın
2014-2018 dönemindeki Cumhurbaşkanlığı makamı temsili bir makamdır. Devletin
bizatihi kendisini temsil eder. Devletin genel politikaları üzerinde icrai bir
yetkisi yoktur. İngiltere ile kıyaslayacak olursak İngiltere’deki Kral’ın (veya
hali hazırda Kraliçe’nin) muadilidir. Erdoğan’ın 2014-2018 döneminde kendisini
anayasa veya kanunlarla sınırlandırmamış olması konunun hukuki yapısını
değiştirmez. İkinci dönemindeki Cumhurbaşkanlığı makamı ise Cumhurbaşkanı ile
Başbakanın birleşimi bir makamdır. Devlet politikalarında doğrudan yetki ve
etkiye sahiptir.

 

Dolayısıyla
Erdoğan’ın 2014-2018 dönemindeki Cumhurbaşkanlığı görevini, 2017’deki
referandum sonrası sistem değişikliğini göz önüne alarak Erdoğan’ın “1. dönemi”
olarak kabul edemeyiz. Mevcut sistem ve sistem içerisindeki “Cumhurbaşkanlığı”
makamı eski sistemden farklı görev, yetki ve sorumlulukları olan yeni bir
makamdır. Dolayısıyla, Erdoğan’ın başkanlık sistemindeki “1. dönemi” 2018
Haziran ayında başlamıştır ve Erdoğan’ın “hukuken” bir dönem daha Cumhurbaşkanı
olma hakkı bulunmaktadır. Anayasada sayılan 40 yaşını doldurmuş olma,
üniversite mezunu olma vb. gibi diğer koşulları taşıyor olması şartıyla
elbette.

Zengin Ülkeler-Fakir Ülkeler

Hadi zengin-fakir diye girişmeyelim işe. Moralimiz
bozulmasın. “Nasıl başarılı olunur?” diye başlayalım. Hangi teşebbüsler
başarılıdır, hangileri değildir?

 

Zenginlik tekelle, tekel, yenilikle gerçekleşir

Bu soruların hayret verecek derecede kısa ve doğru bir
cevabı var: Herkesin yaptığını yaparsanız, zengin olamazsınız. Çünkü herkesin
yaptığını yaptığınız ortamda, rekabet vardır ve rekabet kârınızı devlet
tahvillerinin faizi seviyesine indirir. Bu ekonominin bir kuralı. O halde
herkesin yapmadığı, fakat insanların ihtiyaç duyduğu/ duyacağı bir işi
yapmalısınız. Veya herkesin yaptığı bir işi, bambaşka bir şekilde yapmalısınız.
İşte buna yenilik veya inovasyon veya bid’at diyoruz! İnovasyonun size verdiği
en büyük avantaj, rakipsizlik. Hiç olmazsa başlangıçta. Dolayısıyla öncesi
olmayan, yepyeni bir ürünün fiyatı, sadece insanların ona duydukları ihtiyaçla
sınırlıdır.

 

Sonra başarıyı görenler aynı işi yapmaya yönelir. Ve bir
süre sonra o iş de diğerleri gibi “herkesin yaptığı” hâle gelir. Rekabet
sertleşir ve fiyatlandırmadaki hürriyetiniz ortadan kalkar. Artık en düşük
fiyatı verenin fiyatıyla sınırlanırsınız. Patent yasaları işte bu “bir süre
sonra”yı biraz uzatmaya yarar.

 

Neden bizde değil de onlarda?

Tabi bütün bu anlattıklarım bir diktatörün, üretilen bütün
değerlere kendisi ve yakınları için el koymadığı ülkelerde geçerlidir. Hani
Daron Acemoğlu’nun kapsayıcı (inclusive) dediği ülkelerde. Yoksa değerlerin
emilip dar bir çevrede toplandığı istihraççı (extractive) ülkelerde değil.
Zaten dünyaya bakınız: Dikta ile yönetilen ülkelerin kaçında yeniliğe,
teşebbüse dayalı zenginleşme var?

 

Biz kötülere değil de iyilere bakmaya devam edelim.
Bakacağımız teşebbüsler arasında bize en yakını, COVID-19’a karşı m-RNA aşısını
geliştiren, Uğur Şahin ve Özlem Türeci’nin BioNTech’i. Şahin ve Türeci, 14 yıl
önce, m-RNA yoluyla kansere karşı bağışıklık tedavisi gibi yepyeni bir
düşünceyle yola çıktılar. Yenilikti ve büyük ihtiyaç vardı. Kısmî başarılarla
yollarına devam ettiler. Bu konuda çalışmaları sürüyor. Dünyanın birçok yerinde
onların tedavisinin denendiği klinikler var. Henüz Faz-1 aşamasında. Fakat
ikinci ve onları ve yaşadıkları ülkeyi zenginleştiren büyük inovasyon, aynı
teknolojinin pandemi virüsüne karşı uygulanmasıydı. Bu alanda başarı hemen
geldi.

 

Bu yazıda zenginleşmeye bakıyoruz. Sayın Orhan Bursalı’nın
Cumhuriyet’teki 17 Ocak tarihli yazısından alıyorum: Alman İstatistik
Dairesi’nin geçen haftalarda verdiği ve basına yansıyan rakamlarına bakınız:
Aşının Alman büyüme yüzdesine katkısı 0,5 imiş. Almanya’nın geçen yıl toplam büyümesi
%2,7 olduğuna göre, Şahin ve Türeci büyümeyi %2,2’dan bu sayıya çekmiş!

 

Bu: şu demek: Alman büyümesinin %18,5’i bu yeniliğin eseri.
Alman GSMH’si 4 trilyon dolar civarında olduğuna göre katkıları 20 milyar
doları buluyor! Hani bize gelseydi hiç de fena olmazdı değil mi? Sahi neden bu
işler bizde değil de Avrupa’da, ABD’de oluyor? Merak eder misiniz?

 

Tek boynuzlu atlar

Batı’da, BioNTech gibi kısa zamanda eski ve köklü şirketleri
sollayıp tüzel kişiliğin en büyük, ortaklarının da en zengin olduğu teşebbüslere
“Unicorn” deniyor. Unicorn, tek boynuzlu bir at; bir mitolojik yaratık.
Genellikle tarihi kaynaklarda son derece zarif, beyaz bir attır. Onu göremez ve
asla dokunamazsınız. Unicorn’la ancak günahsız, temiz yürekli, bakire kızlar
ahbaplık eder, hatta ona binebilirlermiş. Anlaşılan erkeklerin hiç şansı
yokmuş. İşte Unicornlar’la yenilikçi şirketlerin ortak noktası bu enderlik,
nadirlik.

 

Unicorn’lar bu derece nadir ise, bir ülkenin
zenginleşmesinden söz ederken niçin onları anlatıyorum. Çünkü mitolojideki
Unicornlar’ın aksine bu yenilikçi girişimler o kadar nadir değil. Dünyaya
bakınız, artık bir numarada, hatta iki, üç, dört numarada eskinin demiryolu,
çelik, petrol şirketleri yok. Bu konumlarda şimdi Apple, Google, Microsoft,
Facebook oturuyor. Hiç birinin serveti babadan, bilmem Rothschild’den,
Rockefeller veya Carnegie’den değil. Hepsi garajlarda, harçlıklarından
maaşlarından biriktirdikleriyle ve düşünerek, terleyerek başarı yoluna
çıkmışlar.

 

Önümde Bloomberg’in geçen yılın Ekim ayından Chris Bryant
imzalı bir haberi var. Aynı şeyi söylüyor: Unicorn’lar o kadar da ender değil
diyor. ABD’de, 2021 yılı itibariyle piyasa değeri 1 milyar doları aşmış 850
civarında Unicorn varmış. En az 850 milyar dolar! Türkiye’nin GSMH’si
civarında. Yoksa daha mı fazla? Galiba bugün için öyle. Türkiye’nin GSMH’sinden
daha fazla. https://millidusunce.com/zengin-ulkeler-fakir-ulkeler/

Suriyelilerin Ülkelerine Gönderilmesinin Tam Zamanı

Suriyelilerin
Türkiye’ye düzensiz ve kitlesel göçü 2011 bahar aylarında başladı. Halen
sayıları 5 milyon civarında. Bunun 3,7 milyonu kayıtlı, kalanı
kayıtsız.

Türkiye’deki
Suriyeli kadınların doğurganlık oranı çok yüksek. Her gün 500 Suriyeli bebek
doğuyor, şimdiye kadar Türkiye’de doğan Suriyelilerin sayısı 675 bin.

Türkiye’de
kalmaya teşvik edilen Suriyeliler ile demografik yapımız tehdit altında.
Türkiye dış müdahaleye ve bölünmeye uygun hale getiriliyor.

Türkiye’de
yaşayan Suriyelilerin sayısı 2040 yılında 10 milyona yükselecek. Bu
demektir ki bugünlerde bir çözüm bulunmazsa bir nesil sonrası PKK kadar büyük
ve tehlikeli bir sorunumuz daha olacak.

Ayrıca
sorunun ekonomik maliyeti de çok büyük.

Kızılay
Genel Müdürünün Mart 2021’deki açıklamasına göre, 4 milyon Suriyeliye de
kendi ülkelerinde yardım ediyoruz.
MSB Hulusi Akar da 9 milyon
Suriyelinin ihtiyaçlarını karşıladığımızı
açıkladı.

Yardım
ettiğimiz Suriyelilerin sayısı, 20 milyon Suriye nüfusunun toplam yüzde
45’ine
karşılık geliyor.

Cumhuriyet
tarihimizin en ağır ekonomik krizini yaşıyoruz, bu krizin tetikleyicisi Suriyeliler
için harcadığımız para yaklaşık 80 milyar dolar. Yıllık harcamamız 9 Milyar $
mertebesinde.

Buna
karşılık ülkemizdeki Suriyelilerin büyük çoğunluğu eğitimsiz ve kırsal
kökenli
olduklarından ekonomimize katkıları çok az.

*********************************

Hukuki
Durum

Suriyeliler
konusu “Ensar- Muhacir” muhabbetiyle sürdürülemeyecek kadar büyük ve
ciddi bir mesele. Türkiye ülkemize sığınan Suriyelilere uluslararası
hukukta ve iç hukukumuzda belirlenmiş sorumluluklardan çok fazlasını yerine
getirdi ve getirmeye devam ediyor.

Hukuki
mevzuat açısından ülkemizdeki Suriyeliler mülteci, sığınmacı veya göçmen
statüsünde değildir.
Geçici Koruma kapsamındadırlar.

Geçici
koruma
, yerinden edilmiş kişilerin kitlesel akınlarını kapsayan
sadece acil durum halleri boyunca sağlanan istisnai niteliğe sahip bir
süreçtir.

AB
Konseyi Geçici Koruma Yönergesinde Geçici Korumanın sona erme şartları
düzenlenmemiştir.
Yönergeye göre geçici korumanın süresi bir yıldır.
Bu süre en fazla bir yıllık bir müddet için uzatılabilir. Bu sürelerin
bitiminde geçici koruma da kendiliğinden sona erecektir.

·          
11 yıl süren Geçici Koruma sonunda hala
bu sürenin uzatılmasını dayatan herhangi bir uluslararası sözleşme yoktur.

·          
Geçici Koruma Yönetmeliğine göre, Cumhurbaşkanımız
bir Kararname çıkararak Suriyelilerin geçici korumalarını kaldırıp ülkelerine
dönmelerine karar verebilir.
Bu yetkiyi kısıtlayan hukuki bir engel yoktur.

****

Geçici
koruma statüsü
, Suriyelilere Türkiye’de koruma sağlarken, şartlar
düzeldiğinde vatanlarına dönmelerini zorunlu kılan bir statüdür.

Ancak
şimdiye kadar kendi ülkelerine dönen Suriyeli sayısı sadece 484 bin
kişidir.

GKK
Suriyeliler bayramlarda Suriye’deki akrabalarını ziyaret edip, Türkiye’ye dönebilmektedir.

Buna
rağmen bazıları Suriye’nin her bölgesinde güvenlik olmadığını, güvenli olmayan
bölgelere gidenlerin hayati tehlikesi olacağını iddia ediliyor. Bu
yüzden mülteciler için uluslararası hukukta mevcut “Geri Gönderme Yasağı”
sebebiyle gönüllü olanlar haricinde gönderemeyeceğimiz iddia edilmektedir.
Kanaatimce bu değerlendirme hukuki değil, siyasidir.

Suriye’de
hâkim güç olan Rusya Devlet Başkanı Putin ile resmi Suriye devlet
başkanı Beşar Esad’ın Dışişleri Bakanı Faysal Mikdadülkede huzur,
istikrar ve güven oluştu, göç eden Suriyeliler evlerinize dönün”
çağrısı
yaptı.

Suriye
Devlet Başkanı (Beşar Esad) 25 Ocak 2022 tarihine kadar askerlikten kaçan, ülke
içinde ve dışında bulunanlar için genel af çıkardı.

Suriye’nin
BM’de verdiği taahhüt, Putin’in teminatı, dini bayramlarda güvenli bir şekilde
ülkelerine gidip dönebilen Suriyeliler ve Esad Rejiminin çıkardığı “genel af”
gibi
gerekçelerle Türkiye Suriye’nin artık güvenli olduğuna karar verebilir.

*********************************

Suriye
Ve Türkiye’nin Ortak Menfaati

Suriye
kendi ekonomisini toparlamak, zayıflayan askeri gücünü tahkim etmek için vatandaşlarının
ülkelerine dönmesini istemektedir.

Türkiye’nin
menfaati
de Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumasıdır.
Ayrıca ekonomimize yük olan, sosyal sorunlara yol açan Suriyelilerin
ülkelerine gönderilmesidir.

Suriyelilerin
vatanlarına dönmesi hem Türkiye hem Suriye ve hem de Suriyeliler
açısından en iyi çözümdür.
Zira herkes kendi vatanında mutludur.

İç
savaş sona ermiş ve olağanüstü şartlar olağana dönmüştür. Türkiye’deki
Suriyelilerin tamamı kendi vatanlarında, eskiden yaşamakta oldukları
yerlerde iskân edilmelidir.

Dikkat
edilmesi gereken en önemli husus, geri dönüş yapacak GKK Suriyelilerin Türkiye’ye
dostane duygularla dönmesini
engelleyecek tavırlardan uzak durulmalıdır.
Yoksa 11 yıl boyunca yaptığımız fedakarlıklar heba edilmiş olur.

Geri
dönüş operasyonu için Rusya (Putin) devreye sokularak, Suriye Devleti
(Esad) ile anlaşma sağlanmalıdır.
Ülkelerine geri dönecek
Suriyelilerin güvenlikleri garanti altına alınmalıdır.

Birleşmiş
Milletler ve Rusya ile görüşerek Türkiye’nin garantör ülke olmasına
çalışılmalıdır.

Yeni
Suriye Anayasasında
bu kişilerin can ve mal güvenliğini
sağlayıcı hükümler konulması için Türkiye çaba göstermelidir.

*********************************

Suriye
Devleti İle Bir Anlaşma Olmasa Da

Suriye
devleti ile bir anlaşma sağlanamasa da aşağıdaki eylem planı uygulanmaya
başlanmalıdır:

1-
Açık Kapı Politikasına
son verilmeli. Yeni göç dalgalarının Türkiye
sınırlarından içeri girmesine izin verilmemelidir.

2- Öncelikle
Kayıtsız Suriyelilerin (sayıları 1 milyondan fazladır) sınır dışı
edilmesi gereklidir.

3- Kayıt
dışı istihdam ve çocuk işçiliğini
önleyici tedbirler alınmalıdır. Suriyeli
kayıt dışı işçiler ve çocuk işçiliği hem insani değil hem de bir kısım
vatandaşlarımızı işsiz bırakıyor.

4- Geçici
koruma kapsamındaki
(GKK) Suriyelilerden suç işleyenler cezasını
çektikten sonra sınır dışı edilmeli ve Türkiye’ye girişi yasaklanmalıdır.

5- GKK
Suriyelilere vatandaşlık verilmesine son verilip, bundan sonra vatandaşlık
verilmesinin bütün yabancıların tabi olduğu genel kurallara göre olacağı

ilan edilmelidir.

6- Suriye’de
can güvenliği riski olmayıp, ekonomik sebeplerle sığınmış olanların öncelikli
olarak ülkelerine dönüşünü sağlayacak bir çalışma yapılmalıdır. Büyük çoğunluk
bu gruptur.

7- GKK Suriyelilerin
açtığı işyerlerine tanınan ruhsat ve vergi muafiyeti gibi
ayrıcalıklara
son verilmelidir.

Eskiden Aşklar Vardı…

  Eskiden aşklar
vardı;

     Duygu dolu sevgi yumakları ile örülmüş. Türlü
gizemlerin barındığı, tomurcuk güllerle döşeli, yasemin kokulu bahçelerde
bülbül sesleriyle anlatılan…

 Eskiden aşklar vardı;

     Kar taneleri gibi saf ve temiz. İnsanın
iliklerine kadar işleyen soğuklara aldırmadan beklenilen zifir gecelerde, onun
hayaliyle ısınılan…

 Eskiden aşklar vardı;

     Yağmur damlalarının altında sırılsıklam
olmuş bedenlerin heyecandan titreyen hücreleri ile mesajlaşarak sevginin
sonsuzluğunu anlatan…

 Eskiden aşklar vardı;

     Yüreklere düşmesi ile birlikte
sonsuzlaşan. Edilen yeminlerin hilafına gerçekleşen duygu karmaşasında sonu
ölümle noktalanan…

 Eskiden aşklar vardı;

     Sevginin ölümsüzlüğü ile anıtlaşan. Sonsuza
kadar yaşatılacağı yemini ile kalplere mühürlenen, asla silinemeyen…

 Eskiden aşklar vardı;

     Hilesiz, katışıksız, yalana, dolana
kaçmadan dobra, dobra yaşanan. Paranın satın alamadığı değerlerden oluşmuş saf
ipeksi duygularla kaplanan…

  Eskiden aşklar
vardı;

     Adı vatan sevdası olan.

     İçinde
yaşarken değerini bilemediğimiz ama ayrıldığımızda yüreğimize cız ettirip,
hasretliği ile burnumuzun direğini sızlatan. Yıllar sonra döndüğümüzde ise
üzerine kapanarak öpüp koklanılan…

 Eskiden aşklar vardı;

     Memleket uğruna akıtılan alın terleri ile
üretilen eserlerin adını taşıyan. ‘Vatanım benim çalışmamla, ürettiklerimle,
meydana getireceğim eserlerimle yücelecek’ denilen. Ve tüm bunlardan övünç
duyulan…

 Eskiden aşklar vardı;

     Okuyan, çalışan, eğiten ve eğitilenler
ordusu ile gücüne güç katmaya yemin etmiş ülkemin insanlarıyla yücelen, ülkemin
birlikteliğinin gururunu anlatan…

 Ve eskiden aşklar
vardı;

     Adı milli olan, milletimin davası olan…

     Ya bugün?

     Ya bugünlerde o
eski aşklara ne oldu?

      Ey dostlar! Ey arkadaşlar!

      Bileniniz var mı?

Kur’anı Anlamaya Doğru

     Takarrür etmiş /
kabul görmüş usûl, metot ve esaslardan biri de şudur:

     Akıl ve nakil
(âyet ve hadis) tearuz ettikleri / birbirine ters düştükleri zaman, akıl asıl
itibar edilir. Nakil ise, te’vîl olunur / akla aykırı olmadığı açıklanır. Fakat
o akıl, akıl olsa gerektir.

     İnsan sırf aklım
var, soyut akıl sahibiyim diye ehil olmadığı, her yönüyle bilmediği bir konuda
fikir ve görüş ileri süremez sürmemeli.

     Meselâ bir
edebiyatçı, potansiyel olarak sadece aklım var diyerek, fizik konusunda fikir
ve görüş ileri süremez. Fizik konusunda bir fizikçi, başka bir fizikçi ile
tartışırsa, bundan doğru, yeni ve güzel görüşler ortaya çıkar. Aksi takdirde
kör bir dövüş olur. Yersiz sürtüşme, huzursuzluk ve anlaşmazlıklar kendini
gösterir.

     Velhasıl akıl ve
nakil zahiren / görünüşte karşı karşıya geldikleri zaman, ancak ilâhiyatçı bir
kimse; nakli yani vahiy ve hadisi; akla ters düşmeyecek şekilde açıklar ve âyet
ve hadisi doğru bir şekilde yerine koyar. Görünüşte olan zıtlığı giderir.

     Zaten Prof. Ali
Fuat Başgil’in de belirttiği gibi, “Akıl ve nakil, iki nakiz / zıt değil, iki
mütemmim (bir fikir ve görüşün birbirini tamamlayan iki kanadı)dır. Aralarında
ihtilâf / anlaşmazlık var gibi görünürse de, bunun sebebi ya aklın selim
(sağlam) ya da naklin sarih (açık) olmamasıdır.”

     Hem aklı olmayanın
dinsel sorumluluktan uzak tutulması da, aklın önemini belirtir. Zımnen /
dolaylı olarak vahiy ve hadisin akla mugayir / aykırı olamayacağının da bir
göstergesi sayılır.

     X

     Hem de tahakkuk
etmiş (gerçekleşmiş)dir ki: Kur’an’ın her bir tarafında intişar eden / yayılan
esas maksatlar ve asıl unsurlar dörttür. Onlar da şunlardır:

     İsbatı Sânii Vâhid yani sanatla yaratıcı ve
bir olan Allah’ın varlığını ispat.

     Nübüvvet /
peygamberlik. Çünkü “Beşerde nübüvvet zarurîdir. / Doğru yolu bulmakta insan Peygambere
muhtaçtır.”

     Haşri cismanî /
öldükten sonra beden ve ruhumuzla, hesap ve kitap için, kıyamette yeniden
diriliş.

     Adalet ve ibadet.

X

     Hemen belirtelim
ki, “Kur’an’ın yüzde doksan dokuzu güzel ahlak. Yüzde biri de siyasettir. Onu
da, ulu’lemr / ilgililer düşünsün.”

     Tüm İslâm
âleminde, bu yüzde bir için, silâha sarılan örgütler var!

     Oysa İslâm ülke ve
devletlerinde siyaset ve siyasî gayeler için silâha sarılmaya cevaz yoktur.

     Çünkü yurt içinde
silâha sarılınca; kurunun yanında yaş da yanar; 
nice mazlumlar, çoluk çocuk, kadın kız, ihtiyar erkek ve kadınlar ölür!
Vatan harabeye döner. Suçlu suçsuz birbirine karışır!

     En tehlikeli olanı
da, dış düşmanlara, aradıkları fırsat verilmiş, vatanın işgaline zemin hazırlanmış
olur!

     Silâha ancak
saldıran ve tecavüz eden haricî / dış düşman için başvurulur. Bunda bile barış
imkânları değerlendirilir; Silâh en son çare olunca, silâha sarılmaktan artık
kaçınılmaz.     

     Dünya küçüldü.
Gizlisi saklısı kalmadı. Radyo, televizyon, gazete, dergi gibi yayınlarla
sesimizi yurt içinde ve dışında duyurmak mümkün. Zaten “Lâ ikrahe fiddîn. / Dinde
zorlama yok.” İmkânımız dâhilinde hepimize, sadece tebliğ vazife ve görevi
düşmektedir. Tebliğ görevini yapar; kabul veya reddi muhatabımıza bırakırız.
Kabul veya reddi tabii karşılarız. Neticeye göre müspet insanlık tavır ve
davranışımıza halel getirmemeli, insana durumundan dolayı asla cephe almamalı.
Daima insanların hayrını istemeli ve onun için çalışmalıyız.

     Dinde hassas,
fakat aklen muhakeme yürütmekte noksan kişiler; samimi olmalarına rağmen, dine
öyle zarar verirler ki, akıllı düşman bu konuda, o gibilerin çok gerisinde
kalır. Aslında, bu gibiler gölge etmeseler; dine en büyük hizmeti yapmış
olurlar.

     Zaten dinini iyi
bilen bir kimsenin her yaptığı, dine uygun olacağı için, o kimse aynı zamanda
dine de, en büyük hizmeti yapmış oluyor.