27.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 339

14 Mart Tıp Bayramı ve Tıbbiyeli Hikmet

0

Her yıl Mart ayının 14’ünde kutlanan Tıp Bayramı,  Türkiye’de tıp alanında çalışanların
hizmetlerinin anıldığı, hizmet sorunlarının tartışıldığı, bilime ve ülke
sağlığına katkılarının ödüllendirildiği bir anma ve kutlama günüdür. Özellikle
pandemi sürecinde doktorlarımızın ne kadar fedakârca çalıştıklarına, bu yolda
hayatlarını hiçe saydıklarına ve çok sayıda doktorumuzun canlarını verdiklerine
tanık olduk. Bu nedenle 14 Mart Tıp Bayramları ayrı bir anlam ve önem kazandı.

Peki, neden Tıp Bayramı, 14 Mart’ta kutlanıyor? 14 Mart
1827, “Tıphane-i Amire” ve “Cerrahhane-i Amire” adlı tıp
okullarının açılış tarihidir. 14 Mart 1827’de, II. Mahmut döneminde, Hekimbaşı
Mustafa Behçet’in önerisiyle ilk cerrahhane, Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı
Konağı’nda Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire adıyla kurulmuştur.  Bu tarih, Türkiye’de modern tıp eğitiminin
başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Tıp Bayramı ilk defa, Birinci Dünya
Savaşı sonunda İstanbul’un işgal edildiği günlerde yabancı işgal kuvvetlerine
karşı tıp öğrencilerinin bir tepkisi olarak 1919 yılının 14 Mart’ında
gerçekleşmiştir. O gün, tıbbiye 3. sınıf öğrencisi Hikmet (Boran)’ın
önderliğinde, tıbbiyeliler işgali protesto için toplanmış ve onlara devrin ünlü
doktorları da destek vermiştir. Böylece Tıp Bayramı, tıp mesleği mensuplarının
yurt savunma hareketi olarak başlamıştır.

1929-1937 yılları arasında 12 Mayıs günü Tıp Bayramı olarak
kutlanmıştır. Bu tarih, Bursa’daki Yıldırım Darüşşifası’nda ilk Türkçe tıp
derslerinin başladığı tarih olarak kabul edildiği için Tıp Bayramı yapıldı.
Ancak zamanla bu uygulamadan vazgeçildi ve yeniden 14 Mart Tıp Bayramı oldu.
1976’dan beri sadece 14 Mart günü değil, 14 Mart’ı içine alan hafta boyunca
kutlama yapılmakta ve bu hafta Tıp Haftası olarak kabul edilmektedir.

Dünyada da benzer kutlamalar vardır. ABD’de ameliyatlarda
genel anestezinin ilk defa kullanıldığı 30 Mart 1842 tarihinin yıldönümü;
Hindistan’da ünlü doktor Bidhan Chandra Roy’un doğum (ve aynı zamanda ölüm)
yıldönümü olan 1 Temmuz günü “Doktorlar Günü” olarak kutlanmaktadır.

Tıbbiyeli Hikmet

Askeri Tıbbiyeliler, ülkemizdeki, modernleşme ve
milliyetçilik çalışmalarında da öncülük yapmışlardır. 1912’de Türk Ocağı’nın
kuruluşunda, Çanakkale Savaşları’nda ve İstiklal Harbi’nde de Askeri
Tıbbiyelileri en ön saflarda görüyoruz. 
İstanbul’daki Askeri Tıp Okulu öğrencileri, İstiklal Harbi başlamadan
önce Mustafa Kemal Paşa’nın Sivas’ta vatanın işgalini önlemek için bir  kongre toplayacağını ve “Gençlerin de
görüşlerini almalıyız” davetini 
öğrenince kongreye en az 3 öğrenci arkadaşlarının katılmasını  isterler. Fakat aralarında ancak 9,5 lira,
yani bir arkadaşlarına yetecek kadar yol parası toplayabilirler. Bunun üzerine
kendilerini temsilen Hikmet Bey’i Sivas Kongresi’ne delege olarak gönderirler.

Tıbbiyeli Hikmet, 4 Eylül 1919’da toplanan Sivas Kongresi’ne
Askeri Tıbbiyelerin temsilcisi olarak katılır. Kongrede bazı delegelerin,  imparatorluğun aciz, devletin başsız,
ordusuz, silahsız oluşu yanında işgal devletlerinin ordularının kuvvetli ve
silah güçlerinin üstün olduğunu öne sürerek ABD veya İngiltere’nin mandası olma
(boyunduruğunu veya himayesini kabul etme) eğiliminde olduklarını görünce
Tıbbiyeli Hikmet söz alır ve şunları söyler: “Beyler! Delegesi bulunduğum Türk
gençliği,  beni buraya bağımsızlık
yolundaki çalışmalara katılmak üzere gönderdi. Mandayı kabul edemeyiz. Eğer
manda fikrini kabul edecek olanlar varsa bunları şiddetle reddeder ve kınarız.
Eğer manda fikrini kabul ederseniz sizleri hain ilan ederiz.“ Konuşmasını
tamamladıktan sonra Mustafa Kemal ‘e de dönerek aynı kararlılık ve heyecanla; ”
Paşam, siz de manda fikrini kabul ederseniz sizi de reddederiz. Mustafa Kemal’i
vatan kurtarıcısı olarak değil, vatan batırıcısı olarak adlandırır ve
lanetleriz” der.

 

Mustafa Kemal Paşa Tıbbiyeli gencin çıkışını çok beğenir,
hatta mutlu olur) ve o meşhur cevabı verir: “Evlat içiniz rahat olsun. Biz
azınlıkta kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Manda da yok, himaye de yok.
Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklal ya ölüm! Beyler gördünüz mü, muhtaç
olunan kudret gençliğin asil kanında zaten mevcut. Gençler, vatanın bütün umut
ve geleceği size, genç kuşakların anlayış ve enerjisine bağlanmıştır.” Mustafa
Kemal’in bu sözleri üzerine Hikmet Bey yerinden fırlar “Varol Paşam” diyerek
coşkuyla Mustafa Kemal’in elini öper, o da onu alnından öper.

Büyük Millet Meclisi kurulunca;  Tıbbiyeli Hikmet arkadaşı Yusuf (Balkan)’la
birlikte Askeri Tıbbiye’deki öğrenimini gönüllü olarak yarıda bırakarak
Ankara’ya gelir. İki arkadaş Cebeci Asker Hastanesi’nde görevlendirilir. Daha
sonra Sıhhiye Subayı olarak Büyük Taarruz’a katılır, zaferden sonra İstanbul’a
dönerek Tıbbiye’deki öğrenimini tamamlar. Arkadaşı ile birlikte Üsteğmen
rütbesiyle mezun olurlar. Sonrasında yurt çapında birçok askeri birlikte Askeri
Tabip olarak görevini ifa eder ve Albaylığa kadar terfi eder.

Yıllar sonra Mustafa Kemal Paşa yakınındakilere ve meclis
İdarecilerine ”Bize Sivas kongresinde çok güzel yol gösteren Tıbbiyeli genç
vardı, onu bulun Mebus yapalım, vatana hizmet eder ” der. Bu teklif kendisine
ulaştırıldığında; ”Paşamın ellerinden öperim. Kendisine söyleyin burada ülkeme
daha yararlı oluyorum ” demiş. Bazı kaynaklarda bu cevap kendisine
aktarıldığında Mustafa Kemal’in gururla ve keyifle “Ben o değerli çocuktan
böyle bir cevap bekliyordum”  dediği
aktarılmaktadır.

Tarihi boyunca Türk milletinin sağlığı yolunda büyük
hizmetler ifa eden ve Cumhuriyetimizin banisi aziz Atatürk’ün “Beni Türk
hekimlerinize emanet ediniz” diyecek kadar güvenini kazanan yiğit ve fedakâr
doktorlarımızın onur günü olan 14 Mart Tıp Bayramı’nı, şükran duygularımla
kutluyorum, çalışmalarında başarılar diliyorum. Vatan size minnettardır.

Sağlık, Yılan ve 14 Mart

Sağlık ile ilgili meslekler olan
hekimlik, eczacılık ve veterinerlik mesleklerinin sembolünde yılan vardır. Bu
hayvan, çeşitli çizim şekilleriyle sağlık konusundaki iş ve mekanlarda
kullanılmıştır, kullanılmaktadır.

Yılan yer altında yaşaması,
derisini değiştirerek kendisini yenileme gücünde olduğuna inanılması gibi
özellikleriyle, insanoğlu tarafından her zaman esrarengiz yaratık olarak görülmüştür.
Efsane, masal ve hikayelerde ya olumlu yönüyle kuvvet, kudret, zenginlik ve şifayı
temsil etmiş ya da olumsuz şekliyle; tehlike, şeytanlık, zehri ve ölümü temsil
etmiştir. Bazı toplumlarca çok uzun ömürlü olduğuna inanılmış, 100 yıl
yaşadıktan sonra da ömrünü ejder olarak sürdüğüne inanılmıştır. Mitolojik bir
yaratık olarak destanların konusu olmuş, resim ve heykellerde kullanılmıştır.
Hint’te, Çin’de, Orta Asya Türklerinde, Perslerde, Sümer – Mısır – Grek – Roma –
Bizans toplumlarından, Orta Amerika Aztek medeniyetlerine kadar, yılan / ejder
figürlerini görmekteyiz. M.Ö. 10. Yüzyıla ait Urfa Göbeklitepe kalıntılarında
da yılan belirgin bir figür olarak kullanılmıştır. Yani ilkel kabilelerden,
kadim medeniyetlere kadar, insanlık tarihi boyunca bu hayvan esrarengiz yönüyle
ya korkulan ya da iyilik beklenen sembolik bir özellik taşımıştır.

Eski Grek Mitolojisinde sağlık
tanrısı Asklepios’tur. Elinde yılan sarılmış bir asa ile sembolize
edilir. Askalabos Yunanca’da yılan demektir. Tanrının şifa verici gücü olarak
inanılır. Hekim de yılan gibi sessiz olmalı, sır saklamalı, sabır ve sükunetle
hareket etmelidir. Asa hayat ağacını sembolize ettiği gibi, hekimlik
öğretisinin ömür boyu sürdüğüne, öğrenme ve tecrübenin hayatın sonuna kadar
devam edeceğine işaret eder. Hekimler Asklepionlarda çalışır. Bunlardan
Bergama’daki günümüze kadar ayakta kalmış olanlardan bir tanesidir. Burası
hekimliğin babası sayılan ve M.Ö. 5. Yüzyılda’ yaşamış olan Hipokrat’ın da
çalıştığı yerdir. Hipokrat hastalık ve tedavi anlayışına doğa üstü güçler
yerine, akla dayanan bir yaklaşımı kazandırmıştır. Hasta eden etken ile bedenin
mücadelesini önemsemiş, hekimin, hastanın tabiatını gözeterek beslenme, banyo
tedavileri, kusturma veya ishal yapma, hacamat gibi uygulamaları ile hekimliğe
güven ve saygınlık kazandırmıştır. Hekimin ilk önceliğinin ise ‘önce zarar
vermemek’
olduğunu önemsemiştir.

Büyük hekim Galenos da M.S 1.
Yy’da Bergama’da hekimlik yapmıştır. Hipokrat’ın bilgilerini yeniden
düzenlemiştir. Ona göre kan, safra, kara safra ve balgam arasındaki dengesizlik
hastalık sebebidir ve şifa bunlar arasındaki dengeyi sağlamakla bulunur.
Bergama’daki yılanlı sütun onun zamanında dikilmiştir. Galenos İslam Dünyasında
da Calinus olarak bilinir. Anatomi, fizyoloji ve farmakoloji ile ilgili
eserleri Arapçaya çevrilmiş ve İslam tıp dünyasına etkisi olmuştur. M.S 11.
Yy’da yaşayan İbn-i Sina bunlardan biridir. Avrupada kilise ve papazların
hekimliği şeytanlaştırdığı, tedavi için ilaca başvurmanın büyük günah sayıldığı
bu dönemde, Horasan’da doğan ve Türkistan’da hekimlik yapan İbn-i Sina yazdığı
5 ciltlik KANUN isimli eseriyle 1900’lere kadar hekimliğin üstadı sayılmıştır.
Onun da “İlaç, hekim tavsiyesine uygun kullanılırsa tedavi eder, aksi halde
hasta eder.”
gibi özlü sözleri vardır.

Modern manadaki ilk Türk tıp
eğitim kurumu Sultan II. Mahmut tarafından 14 Mart 1827’de açılmıştır.
Öğrencilerin yakalarına da yılanlı rozet takılmıştır. İlk tıp bayramı kutlaması
ise 14 Mart 1919’da İstanbul’un işgalini protesto amacı da güdülerek
yapılmıştır. 3. Sınıf öğrencisi Hikmet Boran başkanlığındaki komitenin organize
ettiği bu kutlamaya, Dr. Akil Muhtar, Dr. Besim Ömer, Dr. Fevzi İzmidi
gibi paşalar da katılmış ve çok dikkat çekmiştir.

Hekimlik, yaptığı hizmet şekliyle
insanlık tarihinden beri var olan, bu işi yapanların hep saygın olduğu,
kutsallık da atfedilen bir meslek olmuştur. Bu vesileyle tüm hekimlere ve
sağlık çalışanlarına, Covid 19 büyük salgınının şu son günlerinde sağlıkta ve
iyilikte yaşayacakları nice bayramlar dilerim.

Yemen’de Yıkılan Sadece Taş mı?

Haberlerde dün kısa bir alt yazı geçti, “Yemen’deki Türk
Şehitliği’ne İran yanlısı isyancı güçler saldırdı.”

Böylesi durumlar için dilimizde güzel bir söz vardır:
“Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü?” diye.

Benim aklıma da direkt olarak bu söz geldi.

İran yanlısı gruplar durduk yere 2011’den beri orada duran
Türk şehitliğine niye saldırırlar?

Şehitlik dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından 2011
yılında törenle açılmış. Açılışta hiç kimse protesto bile etmemiş. Zaten
oradaki Türk şehitliğini protesto etmek ya Yemen tarihini hiç bilmemeyi
gerektirir, ya da Yemen dışından geldiğinizi gösterir.

Çünkü Yemen ilk olarak 1174 tarihinde Türk hâkimiyetine
giriyor. Eyübî Türk Sultanı Selâhattin Eyubi, kardeşi ‘Turan Şah’ı Yemen’i
fethetmekle görevlendiriyor ve daha sonrasında Yemen Türk Atabeylikleri ve
Sultanlıkları yönetiminde uzun yıllar ferah ve mutlu bir yaşam sürüyor.
Portekiz işgaline karşı Memlük Türkleri tekrar geliyor, Yavuz Sultan Selim
zamanında ise Osmanlı Devleti’ne katılıyor. Mondros ateşkes antlaşmasına kadar
da yeniden bilfiil Türk idaresinde kalıyor. Lozan Antlaşmasıyla da Yemen’deki
varlığımız hukuken sona eriyor. Yani 1923 – 1174 = 749

Neredeyse 750 yıl çeşitli Türk devletlerinin idaresinde
kalmış stratejik bir ülke.

Yemen’de hiç kimse diyemez ki ‘benim sülalemde Türk soylu
kimse yoktur’ diye. O kadar basit yani…

Dahası belki de bu yüzden diğer Arap kardeşlerimiz Lawrence
ile bir olup Mehmetçikleri şehit ederken; Yemen Emiri İmam Yahya 1’inci Dünya
Savaşı yıllarında Osmanlı Devleti’ne sadık kalan belki de tek Arap emirliği.
Bunu da bir kıyıya not etmek lazım. Savaşın son anına kadar Mehmetçik ile omuz
omuza İngilizlere karşı savaşıyorlar.

Bu nedenle Mehmetçik de Yemen’i vatan kabul ediyor ve meşhur
Muş türküsündeki gibi giden gelmese de Yemen çöllerine şehit olmaya gidiyor…

Hal böyle iken eniştemiz bizi niye öptü öyleyse?

Yemen nüfusunun % 35’i şii ve % 65’i sünni. İran bir süredir
Rusya’nın teknik ve askeri desteğiyle bölgede organize ettiği Husiler adlı
teröristleri himaye ediyor. Ve bu isyancılar Yemeni tekrar bölünme noktasına
getirmek için oldukça kanlı saldırırlar düzenliyorlar. Suudi Arabistan ise
sünni grupları terörize ederek karşılık veriyor.

Türkiye basını ise bu kardeş kavgasını olabildiğince
görmezden gelerek Türk halkına duyurmamaya adeta özen gösteriyor. Oysa
Ukrayna’da ölen nasıl insan ise Yemen’de ölenler de insan. Ukrayna bizim için
ne kadar önemli ise Yemen de o kadar önemli (pek farkında olmasak da).

Hatta basınımız olayları o kadar perdeliyor ki, Husilerin
Türk şehitliğini dozerler yıkmaya kalkmasını bile alt yazı ile verme gafletinde
bulunuyor.

Haydi bizim basın durumun vahametinin farkında değil, her
şeye yalan yanlış atlayan sosyal medya hesapları bile duyarsız.

Türk halk müziğinde Arap yarımadası için söylenmiş kaç türkü
vardır ‘Yemen Türküsü’ kadar bilinen? Bu bile ışık yakmıyor beyinlerine…

Neyse eniştenin öpme mevzuna geri dönelim biz yine…

Görüntüleri youtube’de izleyince kan beynime sıçradı. Eli
kalaşnikoflu iki kişi ve bir kepçe operatörü Türk şehitliğini talan ediyorlar.
Orada yıkılan sadece bir taş parçası değil. Türk milletinin Yemen’deki 750
yıllık geçmişidir aynı zamanda. Yemenli kardeşlerimizle olan 850 yıllık
dostluğumuzdur da…

Dış İşleri Bakanlığı’nın kınamasıyla geçiştirilecek bir konu
değildir.

Bu saldırının arkasındaki güç bellidir.

İran bu uyarıyı neden yapmıştır? İran’a bu talimatı kim,
neden vermiştir? Bunların üzerinde durulması gerekmez mi?

Yoksa iki baldırı çıplağın bu saldırıyı ‘hayal bile’
edemeyeceğini herkes biliyor.

Husiler, İran ve Rusya toprağın altındaki şehit Türklerin
bile varlığına bu kadar nefretle bakıyorsa, ya şu an toprağın üstündeki
‘bizler’ için sizce neler düşünüyordur?

Karabağ’ın Azerbaycan tarafından kurtarılışı savaşında Rus
medyasında hakkımızda çıkan haberleri perdelemekle Rusların ve müttefiklerinin
hakkımızdaki düşüncelerini değiştiremezdiniz. Zaten değişmedi de. Sadece Türk
halkını kandırdınız.

Hatta sanki Rusya, Azerbaycan’ın Karabağ’a geri almasına göz
yummuş gibi verdiniz haberleri. Ama Rus ve İran basını öyle demiyordu. Yalan
mı?

Beyler, sadece ‘Sputnik News’ izleyip ardından her akşam TV
kanallarında Ukrayna konusunda ‘sallayan’ sözüm ona strateji uzmanları biraz da
buna kafa yorsanız…

Rus seviciliği de bir yere kadar.

Gerçekler elbette gün yüzüne, bir şekilde çıkar.

Sarı Saçlı Mavi Gözlü Çocuklar da Ölür

 Rusya, dünyanın tüm uyarılarına rağmen Ukrayna’nın
topraklarını 24 Şubat tarihinden
itibaren zorbalıkla işgal etmeye başladı.

Daha önce
Kırım’ı işgal ederek büyük devletlerin
nabzını yoklayan Rusya,  AB ve ABD nin
pısırık, vurdumduymaz ve korkak tutumlarından cesaret alarak, Ukrayna’yı
 tamamen işgal etmeye başladı.

Rusya’nın bu
kararında, ABD’nin ve AB’nin Ukrayna’yı kendi menfaatleri uğruna Nato’ya ve BM
alma planı da kışkırtıcı rol oynamıştır. Çünkü ABD Ukrayna’yı Nato’ya üye yaparak
Rusya’nın burnunun dibine üs ve füze kurmayı planlamaktadır.

Bat;ı
kalleş, ikiyüzlü, menfaatçi, dönek ve korkak olduğundan
Ukrayna Cumhurbaşkanı
Volodimir Zelenskiy’i önce kışkırttılar, sonra da ufak tefek vaatlerle tamamen yalnız
bıraktılar.
Zelvenskiy ve halkı; vefalı, vatanperver ve kahramandır.
Topraklarını savunmada büyük bir kararlılık göstermektedirler. Fakat oyuna
gelerek Rusya’ya adeta yem edilmişlerdir.

Aslında
en büyük kahramanlık; toprağını kaybetmemek ve halkını zulüm ve ölümden
korumaktır. Fakat şu an şartlar eşit değildir. Ukrayna halkı işgal altındadır
ve halkına soykırım uygulanmaktadır.

Oysa
zamanında Nato’ya ve AB’ye girmeyeceğini, bağımsız kalacağını ilan etseydi bu
felaketleri yaşamayacaklar, topraklarını da kaybetmeyeceklerdi. Volodimir
Zelvenskiy bu doğrultuda bir karar vermediği sürece, toprakları işgalden ve
halkı felaketten kurtulamayacaktır.

Çünkü
Rusya, burnunun dibinde Nato füzelerini görmek istememektedir. ABD ise
Ukrayna’yı perişan etme uğruna kendi menfaatleri için kullanmaktadır.
Dünya, Kırım’ın
işgalinde Rusya’ya karşı kararlı ve caydırıcı tavır alsaydı, Ukrayna felaketi
yaşanmazdı. Rusya Karadeniz’i hâkimiyetine almaya kararlıdır. O yüzden
öncelikle
Kırım’la Donbas bölgelerini alıp aradaki boşluğu kapatma niyetindedir.

            Dünya bu duruma seyirci kalmakta, yaptırım ve kınamanın
ötesine geçememektedir. Türkiye’nin arabuluculuğunu da istememektedir. Çünkü
batı, ikiyüzlü ve kıskançtır. Kaprisleri ve çıkarları uğruna insanların ölümüne,
çocukların felaketine zemin hazırlamaktadır. Bunlara rağmen Rusya Dışişleri
Bakanı Sergey Lavrov ve Ukrayna Dışişleri Bakanı Dmitro Kuleba, Dışişleri
Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun ev sahipliğinde Antalya’da bir araya geldi. Çünkü İki
ülkenin de tek güvendiği ülke Türkiye dir.

Ancak
toplantıdan iki ülke arasındaki sorunun çözümüne yol açacak ya da kapsamlı bir
ateşkesi doğuracak bir sonuç çıkmadı. Çünkü Rusların istediği; “Kırım ve
Dombas’ın Rusya’ya verilmesi, Ukrayna’nın Nato ve AB ye üye olmaması” dır. Ukrayna’nın
bu şartları kabul etmesi mümkün değildir. Oysa Ukrayna zamanında tarafsız
kalacağını ilan etseydi Kırım ve Dombas bölgesi de elinden çıkmayacak, bütün bu
felaketleri yaşamayacaktı.

Rusya
acımasız ve tavizsizdir. Kendi ırkından da olsa Ukrayna’ya acımamıştır. Bu
saatten sonra dedikleri olmadığı sürece Ukrayna daha çok acı çekecektir. Zelvenskiy
Batının tuzağına düşerek, halkının göçüne ve çocukların ölümüne ülkesinin
yakılıp yıkılmasına itilmiştir. Nitekim hastaneler bile vurulmakta, hasta, yaşlı,
kadın ve çocuklar hunharca katledilmektedir. Bu tavır daha acı olayların
yaşanabileceğinin işaretidir.

Batının
yaptığı tek şey, ufak tefek silah yardımlarıyla Ukrayna halkını kışkırtarak soykırıma
sürüklemektir. Ukrayna’nın Rusya ile eşit şartlarda mücadele edecek silah
üstünlüğü yoktur. Batı uçak bile vermemektedir.

Yıllarca
Filistin’de, Irak’ta, Suriye’de ve başka Ortadoğu ülkelerinde yaşanan savaş ve
acıların sebebi de Batıdır. İsrail tankları önünde ezilen, kurşunlanan, denizde
boğulan körpecik çocukları görmezlikten gelen Batı, Ukrayna halkına ve
çocuklarına güya bağır açmaktadır. Oysa çocuk her yerde çocuktur. Korunup,
kollanıp gözetilmesi gerekir. Saçının rengi, gözlerinin mavi olması bir şeyi
değiştirmez.

Nitekim
Türkiye, her mülteciye, her mağdur çocuğa sıcacık kucak olmuştur. Filistin’de
“sizi Allah’a şikâyet edeceğim, diye Batıya sitem eden kara gözlü çocuğun da,
Ukraynalı mavi gözlü çocuğun da umudu ve şefkat kucağı Türkiye’dir. Ukrayna,
halkına Türkiye ye güvenmelerini ve gitmelerini salık vermektedir.

Şu iyi
bilinmelidir ki, Batıda insan hakları ve sevgisi, merhamet, vicdan vb. diye bir
müspet duygular yoktur. Çıkarı her şeyin üstündedir. Ukrayna’ya bağır açması da
yaptığı kalleşliklerin ve ikiyüzlülüğün bir nebze hafifletilmesidir. Buna
rağmen bu dalkavuklukları fazla sürmeyecektir. Yeri geldiğinde Ukrayna
göçmenlerini de yüzüstü bırakacaktır.

Ukrayna
batıdan umduğu yardımı ve vefayı görememenin hayal kırıklığı içindedir. Anneler,
yaşlılar, çocuklar aç susuz sığınaklarda ya da yollarda perişan haldedir.
Babalar ülkelerini savunma uğruna sokak savaşlarına ve ölüme hazırlanmaktadır.

Batının
yaptırımları Putin’i durduramayacaktır. Gözü dönmüş, hırsı ve kini tavan
yapmıştır. Kendi yaralı askerlerini bile acımasızca öldürten bir lider, dünyanın
korkulu rüyasıdır. Ukrayna halkının vatanlarını savunma uğruna büyük bedeller
ödeyeceği bellidir.

Vatanını ve
erkeklerini gözyaşları içinde terk eden kadınlar, geride bir enkaz ve belki de
bir daha göremeyecekleri topraklarını, babalarını, kocalarını, evlatlarını
bırakmaktadırlar.

Sarı saçlı
mavi gözlü çocuklar, her gün daha fazla ölmektedir. Yollarda, sığınaklarda,
hastanelerde… Savaşın ve Batının kanunu budur. Ülkeleri işgal et, böl parçala
soy kırım uygula… Bunu şu an en iyi anlayan ülke sanırım Ukrayna’dır. İhanete
uğramanın, işgalin ve soykırımın bedelini canları ve topraklarını kaybederek
ödemektedir…

Çocuklarının
gözlerinin mavi olması, acı gerçeği ve dünyanın merhametsizliğini
değiştirmemektedir maalesef…

Sevgiyle
kalın…

Mecburi Bir Yazı

Gücüm kalmadı artık
korkuyorum, başıma bir şey gelirse: (çok mücadele verdi ama kaybetti) diye
yazar mısınız?”

 

Yukarıdaki sözler sosyal medyadan yazılarımı okuyup acaba
derdime bir çare olur mu diye benimle iletişim kuran 9 yıl önce boşanmış ama
halâ eski eşinin kendisini psikolojik baskı altında tutan, doğup büyüdüğü,
evlenip yuva kurduğu şehri terk edip izini kaybettirmeğe çalışan bir kadına ait.

 

Aslında bu tür yazılar yazmanın yabancısıyım, bugüne kadar
böyle konularda bir yazım olmadı.

Ancak mağdurun:

 

“Gücüm kalmadı artık
korkuyorum, başıma bir şey gelirse (çok mücadele verdi ama kaybetti) diye yazar
mısınız
?”

 

Sözü içimde büyüdü, büyüdü inanın ki vicdanen rahatsız olmaya
başladım ve bu yazıyı yazmaya kendimi mecbur hissettim.  

 

Gün geçmiyor ki, haberlerden bir kadın cinayetine şahit
olmayalım.

 

Ve biliyorum ki öldürülen her kadının kendi içinde yaşadığı
ama topluma yansımayan nice nice acılı hikâyeleri var.

 

Yazılan her acılı hikâyenin ardından: “Biz böyle değildik bize ne oldu…” cümleleri dökülür oldu
dudaklardan.

 

Türkün tarihinde ve töresinde bildiğim kadarıyla kadın
cinayetlerinin yeri yoktur. Toplum arabeskleştikçe(Kültürel yozlaşma) kadın
cinayet haberlerine de gittikçe alışır olduk. Alışır olduk diyorum, gazetelerin
3. Sayfasında yayınlanan kadın cinayet haberlerine artık o sayfalarda da
rastlayamıyoruz.

 

Kadın cinayetlerine gecekondulaşma, iç göçler dolayısıyla
büyük şehirlerin kozmopolitleşmesi, alt ve üst gelir guruplarının arasındaki
mesafenin gittikçe açılması, değişen toplum yapımıza karşı kanunların yetersiz
kalışı gibi sebepler sayabileceklerimden birkaçı.

 

Düşünün bir kere… şiddetli geçimsizlik, eşler arasında
kıskançlık, içki ve kumar yüzünden ayrılan eşlerin akıbetlerini. Arada bir de
çocuk varsa o da ayrı bir felâket.

Her kadın baba ocağına geri dönemiyor, dönse bile eğer
kendisini koruyacak kadar arkası yoksa psikopat, ruh hastası kocanın fiziksel ve
psikolojik şiddeti devam ediyor.

 

Hülasa toplumumuzda kangren olmuş bu meselenin yetkili
organlarca bir şekilde masaya yatırılıp çözülmesi gerekiyor. Aksi takdirde ihmaller
zincirinin bir halkasına da bu kadın cinayetleri eklenmiş olacak.

 

Diliyorum ki; Allah bana “Çok mücadele etti ama kaybetti” yazısını yazdırmasın.

 

Sağlıklı Kalın.

Kabulünün 101. Yılında İstiklâl Marşı Nasıl Doğdu?

0

Eserlerinde, çöküş sürecindeki
Osmanlı toplumunu, Osmanlının son zaferi olan Çanakkale Zaferindeki Mehmetçiğin
büyük kahramanlığını anlatan “Çanakkale Şehitlerine” destanını yazan  Mehmet Âkif’in Milli Mücadele’ye en büyük
desteği,  İstiklal Harbi’ni yürüten
kahraman ordumuzun ve milletimizin maneviyatını 
yükselten “İstiklâl Marşı”nı yazmasıdır.

                İngilizlerin
himayesindeki Yunan ordusu 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkmış ve batı illerimizi
birer birer işgal etmeye başlamıştır. Türk milleti, bu gelişmeler üzerine
hürriyet ve istiklâlini kaybetme, esarete mahkûm olma korkusuna kapılmıştır. Bu
korku, vatanı, bayrağı ve devleti ile tarih sahnesinden silinme, yabancı
devletlerin boyunduruğuna girme korkusudur. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları,
İstiklâl Savaşı’nın meşalesini, 19 Mayıs 1919’da Samsun’da böyle bir atmosferde
yaktılar. “Ya istiklâl, ya ölüm!” parolasıyla yola çıkan Kuvva-yı Milliyeciler,
binlerce sıkıntı ve imkânsızlık içinde, bir taraftan yeniden milli bir ordu
kurmaya çalışırken, bir taraftan da milleti içinde bulunduğu bu korku ve
umutsuzluk psikolojisinden kurtarmaya çalışıyorlardı. Mücadeleye başlamanın ve
başarmanın ilk şartı, özgüveni sağlamak ve moral gücü yükseltmekti. Savaşacağımız
düşman hem sayıca, hem de silahça bizden üstündü. Karşımızda dünyanın en gelişmiş
savaş teknolojisine sahip ülkelerin orduları ve onların desteklediği Yunan
orduları vardı. Anadolu’nun üçte ikisi düşmanlarca işgal edilmişti. İşte
İstiklâl Savaşı böyle bir atmosferde başladı.

                 Milletin ve ordunun acilen maneviyatını
yükseltecek bir milli marşa ihtiyacı vardı. Milli bir marş yazdırılmasına karar
verildi. Garp Cephesi Erkân-ı Harbiye Reisi Kurmay Başkanı olan İsmet Bey
(Paşa), Maarif Vekili Dr. Rıza Nur’u ziyaret etti ve Fransızların Marseyyez’i
gibi orduya milli heyecan verecek bir millî marş yazdırılması konusunda anlaştılar.
Rıza Nur, İsmet Bey’i bu işlere bakan Orta Tedrisat Müdürü Kâzım Nami (Duru)
Bey’e gönderdi. Kâzım Nâmi Bey, bu olayı hatıralarında şöyle anlatır:

                “Bir
gün orta tedrisat müdürü odasında çalışıyordum. Kalpağımı masanın bir kenarına
koymuştum. Kapı açıldı. İçeriye kısa boylu bir Erkân-ı Harbiye albayı girdi.
Onu görünce ayağa kalktım, kalpağımı giydim, buyurunuz dedim. Bu zat “Ben Garp
Cephesi Erkân-ı Harbiye Reisi İsmet” dedi. Kendisini masanın önündeki iskemleye
buyur ettim, oturdu. “Beni size Dr. Rıza Nur Bey gönderdi. Orduca karar verdik,
bir İstiklâl Marşı istiyoruz. Bunun güftesini, bestesini ayrı ayrı müsabakaya
korsunuz. Her birini kazanana beşer yüz lira vereceğiz.” dedi. Emirlerini hemen
yapacağımı söyledim. 7 Kasım 1920 tarihli Hakimiyet-i Milliye’de “Türk
şairlerinin nazar-ı dikkatine – Maarif Vekâleti’nden” başlıklı bir ilanla,
İstiklâl Marşı Yazma Yarışması’nın düzenlendiği ve gönderilecek eserlerin 23
Aralık 1920’de Maarif Vekâleti’ne teslim edilmesi istendi. İlanda eserlerin
edebî bir heyet tarafından değerlendirileceği, kazanana 500 lira mükâfat
verileceği, bestesi için de ayrıca müsabaka açılarak kazanana 500 lira
verileceği bildirildi. O sıralarda Dr. Rıza Nur’un yerine Maarif Vekilliğine
getirilen Hamdullah Suphi (Tanrıöver) ise, millî marş yazabileceği tahmin
edilen şairlere mektup göndererek yarışmaya katılmaya davet etti. larını
duyurmuştur.

                O
gün için Ankara’da 140 liraya bir çiftlik almak mümkündür.  Mehmet Âkif, kazanacak şaire nakdî bir
mükâfat vaat edildiği için “para ile milli marş yazılmaz” düşüncesiyle bu
yarışmaya katılmadı. O anda cebinde bir milletvekili arkadaşından borç aldığı
iki lira ve üzerinde yamalı bir pantolon vardır. O soğuk Ankara kışında sırtına
giyecek bir paltosu yoktur. Ama O, yine de milli marş için para almayı şerefsizlik
saydı. İşte İstiklal Marşı, böyle engin bir ruhun ilâhî coşkusundan doğmuştur. 

                Yarışmaya
724 şiir katıldı. Edebiyatçılardan oluşan seçici kurul, bu şiirlerden hiç
birini milli marş olmaya layık bulmadı. Bu şairler içinde İstiklal Harbi’nin
komutanlarından Kazım Karabekir bile vardı. Milli Şairimiz Mehmet Akif’in
yarışmayaya para ödülü olduğu için katılmadığını öğrenen Atatürk’ün talimatı
üzerine, Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey harekete geçti.  Araya Âkif’in yakın arkadaşı Hasan Basri
(Çantay) Bey’i soktu. Ayrıca şu mektupla Âkif’i yarışmaya katılmaya davet etti:  “Pek aziz ve muhterem efendim, İstiklâl Marşı
için açılan müsabakaya iştirak buyurmamalarındaki sebebin izâlesi için pek çok
tedbirler vardır. Zatı üstadânelerinin matlûb şiiri vücuda getirmeleri maksadın
husûlü için son çare olarak kalmıştır. Asıl endişenizin icap ettiği ne varsa
hepsini yaparız. Memleketi bu müessir telkin ve tehiç vâsıtalarından mahrum
bırakmamanızı rica ve bu vesile ile en derin hürmet ve muhabbetimi arz ve
tekrar eylerim.”

                Âkif,
“kazandığı takdirde mükâfatı istediği hayır kurumuna bağışlayabileceğini”
belirten bu mektup üzerine İstiklâl Marşı yazma yarışmasına katılmaya karar
verdi. Âkif, 1920 yılının sonlarında ikamet ettiği Taceddin dergâhında ve
Ankara’nın o soğuk ve o çok heyecanlı günlerinde İstiklal Marşı’nı aziz ve
şanlı bayrağımızın ruhaniyetine sığınarak yazdı. Âkif’in, Taceddin Dergâhı’nın
manevi ikliminde yazdığı bu milli marşa, İstiklâl Harbi’nin o kan ve barut
kokan günlerinde, bağımsızlığını kaybetme korkusu içinde olan ordumuza ve
milletimize umut, moral ve heyecan verecek bir hitap kelimesi ile başlaması
gerekiyordu.  Mehmet Âkif, ilk mısrayı
yazdıran duyguyu yakın arkadaşı Eşref Edip’e şöyle anlatır: “Boş odaya
girdiğimde, benim bugünkü sıkışıklığımda bir müslüman daha yaşadı mı diye
düşündüm. Ülkenin her yanı düşmanla boğuşuyor diye düşünürken Peygamber
Efendimizin Mekke’den Medine’ye yanında sadece Hz. Ebubekir ile Hicret’ini
hatırladım. Ebu Cehil’in yanında binlerce insan vardı. Sevr Mağarası’na sığındıklarında
Hz. Ebubekir’in endişelendiğini fark edince “Korkma ey Ebubekir! Allah
bizimledir.” deyişini hatırladığım zaman Peygamberimizin daha büyük bir
zorlukta teslim olmayışı aklıma geldi ve bunun üzerine marşı yazmaya ‘Korkma!’
diyerek başladım; Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak/ Sönmeden
yurdumun üstünde tüten en son ocak. ”

                Şairin
kahraman ordumuza ithaf ettiği İstiklâl Marşı, on gün aralıksız çalışılarak
yazıldı ve 17 Şubat günü Sırat-ı Müstakim ve Hâkimiyet-i Milliye’de yayımlandı.
Marş, birden bire bütün vatan sathında bir inanç ve heyecan rüzgârı estirdi.
Türk milleti bu marş için,  “Büyük bir
milleti asırlarca ayakta tutacak kadar kuvvetli mısralarla örülmüştür” dedi. 12
Mart 1921 Cumartesi günü saat 17.45’te Hamdullah Suphi Bey tarafından Mecliste
okunup ayakta dinlendikten sonra alkışlarla millî marş olarak kabul edildi. Büyük
şair, şaheserini bütünleyen örnek bir davranışı daha sergileyerek marş için
konan 500 liralık mükâfatı, Hilâl-i Ahmer bünyesinde, kadın ve çocuklara iş
öğreten ve cepheye elbise diken Darü’l- Mesai Vakfı’na bağışladı.

            İstiklal Marşı, varlık-yokluk
mücadelesi veren bir milletin can suyu olmuş, dağılmaya yüz tutmuş milletin
aynı hedef doğrultusunda birleşmesini sağlamıştır. Bağımsızlığı bir ruh olarak
tarihte var olduğu günden bu yana yaşatan Türk milleti, esaret zincirlerini
paramparça ederek, kükremiş bir sel gibi önüne konan bentleri aşmıştır. Bunu
yaparken adeta milli bir yemin ederek İstiklal Marşı’nın sözlerinde hayat
bulmuştur. “Bağımsızlık benim karakterimdir” diyen Mustafa Kemal Atatürk
İstiklâl Marşı hakkında şunları söylemiştir: 
“Bu marş bizim inkılabımızı anlatır, inkılabımızın ruhunu anlatır. Bunu
ne unutmak ne de unutturmak lazımdır. İstiklal Marşı’nda, istiklal davamızı
anlatması bakımından büyük bir manası olan mısralar vardır. Benim en beğendiğim
yeri de burasıdır: ‘Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet/ Hakkıdır Hakk’a
tapan milletimin istiklâl!’ Benim, bu milletten asla unutmamasını istediğim
mısralar, işte bunlardır. Hürriyet ve istiklal aşkı bu milletin ruhudur.”

                Türk
İstiklâl Marşı, milli tarihimizin en önemli dönüm noktası olan İstiklâl
Savaşı’nda, hâkim olan psikolojiyi ve ruhu ortaya koyar. İstiklâl Marşı, Türk
milletinin sahip olduğu değerleri de bir bütün halinde ortaya koymaktadır. Bu
değerler;  “vatan, millet, bayrak, din,
hürriyet ve istiklâl”dir. Bu şiir, Bilge Kağan’ın Orhun Yazıtlarındaki hitabı,
Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi gibi, bağımsızlığımızın tehlikeye düştüğü her
dönemde başvurulacak uyarıcı bir metindir. 
Bu şiir, o günlerin durumunu, duygusal atmosferini, karşı karşıya
kalınan tehlike ve tehditleri, bunlara karşı milletin yapması gereken
fedakârlığı  nesilden nesile aktaracak
olan bir edebi âbidedir.

                Türk
milletinin ve ordumuzun maneviyatını güçlendirmek amacıyla yazılan İstiklâl
Marşı, bir ümit ve cesaret şiiridir. Bu marş, yeni yetişen Türk nesillerine
millî şuurlarını kazandıracak en önemli eserdir. Kıyamete kadar yaşayacağına
inandığımız Türk milletinin bütün fertlerine her şeyden önce bayrak ve İstiklâl
Marşı’nın ihtiva ettiği anlam ve önemi öğretmeliyiz. Vatansız, bayraksız ve
İstiklâl Marşsız bir hayatın, aslında bir ölüm olduğu fikrini zihinlere
yerleştirmeliyiz.

Türk Dili Sevdâlıs Dr. Yesevîzâde Şâkir Alparslan Yasa ile Türkçe hakkında konuştuk.

Oğuz Çetinolu: Türk dilbilgisi kaidelerine aykırı olarak üretilmiş veya
âmiyâne tâbirle ‘uydurulmuş
kelimelerle ilgili görüşlerinizi lütfeder misiniz?

 

Dr. Yesevîzâde Şâkir Alparslan Yasa: Muhakkak ki her dilin yeni mefhûmlar
için yeni kelimeler türetmeye ihtiyâcı vardır. Fakat her biri müstakil, kapalı
bir sistem teşkîl eden diller bunu kendi mantıklarına, kendi kaidelerine göre
yaparlar. Bu kaidelere göre teşkîl edilmiyen kelimeler -lisâniyatta- “Uydurma”
veyâ “Barbarca” (Fransızcadaki “barbarisme” tâbirini bu sûretle
Türkçeleştiriyoruz) kabûl edilirler. Her dilin bekçileri mesâbesinde olan
dilciler, edîpler veyâ o dilin her bir konuşanı bu çeşit kelimelere karşı
müteyakkızdır ve onların yaygınlaşmaması için karârlılıkla mücâdele ederler.
Zîrâ bunlar, dilin mantığını, bünyesini bozar ve onu keşmekeşe, binâenaleyh
tereddîye sürüklerler. Bâzan böyle kaide hârici bir kelime, muhtelif sebeplerle
yaygınlaşır ve “galat-ı meşhûr lûgat-i fasîhden evlâdır” kaidesince umûmî kabûl
görür. Şu var ki bu ameliye isimsiz bir şekilde bütün bir halkın eseridir ve bu
çeşit kelimeler istisnâî kalırlar veyâ hiç olmazsa nâdirattandırlar.

 

Hâlbuki Türkiye’de, 1930’lardan
îtibâren, iktidâr gaasıbı bir zümre, kasd-ı mahsûsa ile Uydurma veyâ Barbarca
kelime îmâline yönelmiş ve bu yolla yeni bir Resmî Dil ihdâs etmiştir. İşte
Milletimiz için tahammül edilmez olan, onun dili üzerinde bu şekilde sû-i niyetle
ve cebren tasarruf edilmesidir. Dilimize bu gayr-i meşrû müdâhalenin başlıca
gayesi de, kimisi için hâinâne sâiklerle, kimisi için de anlaşılmaz bir eziklik
hâlet-i rûhiyesiyle, Türkçeyi Fransızcalaştırmak, yâni hem türetme kaideleri,
hem kelime hazînesi, hem zevki, hem de cümle kuruluşu bakımından olabildiğince
Fransızcaya benzetmektir. Hâinâne sâiklerle hareket edenleri tesbît, teşhîs ve
kendileriyle -meşrû vâsıtalarla- mücâdele lâzımdır. Eziklik hâlet-i rûhiyesiyle
davrananları ise îkaz ve şuûrlandırmak iktizâ eder. Onlara hitâben bizim
ezcümle söyliyeceğimiz şudur: Hem medeniyet, hem insanlık bakımından târihe şân
veren ve insanlığın bin küsur senedir gidişâtı üzerinde müessir olan Türkler
gibi büyük bir millete mensûb olan bir ferdden, asırlardır dünyâya kan kusturan
şu Avrupalılar karşısında eziklik hissine kapılmak şöyle dursun kibirli olmak
beklenir ve buna rağmen, bir Türk, dîğer insanlara karşı mütekebbir
davranmıyorsa, bunun sebebi, ancak Müslüman fazîletine sâhib olmasıdır.

 

Çetinoğlu: Bu kelimeler nasıl oluyor da kısa zamanda ayrık otu gibi
Türkçemizi sarıyor?

 

Dr. Yasa: Barbarca kelimelerin “ayrık otu gibi sür’atle Türkçeyi
sarmasının” esâs sebebi, 1930’lardan îtibâren cebren ve hîleyle ve (maâriften
matbûata, kanûn diline kadar) her çeşit vâsıtaya mürâcaat ederek bu kelimelerin
halkımıza dayatılması, ana mektebi sıralarından başlıyarak Milletçe hepimizin
Resmî Temessül İdeolojisi (RESTİ) tarafından bir beyin yıkama ameliyesine tâbi
tutularak bu kelimelerin ve daha umûmî olarak “Yoztürkçe” diyebileceğimiz
uydurma Resmî Dilin bize zoraki benimsetilmesidir.

 

Dikkat edilirse, Târihî
Türkçemizin asıl kırılma noktasının 27 Mayıs Balyoz Darbesi olduğu görülür.
Yeni Esâs Kanûn “Yoztürkçe”yi Devlet Dili yapmış, 12 Eylûl Balyoz Darbesi de
aynı vetîreyi daha ileri bir merhaleye ulaştırmıştır. Meş’ûm 12 Eylûl Darbesine
kadar memleketimizde hâlâ uydurmacaya şuûrla mukavemet eden geniş bir
milliyetçi zümre mevcûddu; hayfâ ki İhtilâl sonrasında bu zümre küçük bir
ekalliyet hâline gelmiştir!

Çetinoğlu: Dilin, kültürün teşekkül etmesi, kültürün de insan
topluluklarını millet hâline getirmesindeki rolü nedir? [Bu çerçevede] bu
kelimelerin kültürümüz üzerindeki zararları hakkında neler söylemek istersiniz?

 

Dr. Yasa: İçtimâiyatçıların umûmiyetle kabûl ettikleri ve UNESCO
öncülüğünde imzâ edilen mukavelelerde de têyid edildiği vechiyle, “kültür”ü,
biz de, bir beşerî topluluğun nesilden nesle aktarılan muayyen düşünüş ve
davranış şekilleriyle bunların maddî tezâhürleri şeklinde târif ediyoruz. Bu
düşünüş ve davranış şekillerinin başlıca iki unsuru dil ve dîndir. Dil, zâten
dîğer kültür unsurları için de cârî olduğu üzere, hem -uzun bir târihî süreç
içinde- bir topluluğun eseri olarak ortaya çıkar, hem de o topluluk üzerinde
müessir olur. O, kendisine vücûd veren ve şekillendiren topluluğun aynasıdır.
Bir dili tedkîk ederek, onu yoğuran topluluğun zihniyetini ve târihî mâcerasına
-büyük ölçüde- anlamak mümkündür. Aynı şekilde, millet de bir kültür
topluluğundan ibârettir. Onda ırkın, soy-sopun, sülâlenin, akrabâlığın rolü,
bunların kültürü nesilden nesle aktarmak için en tabiî vâsıta olmasından
ibârettir; yoksa millî râbıta ile ırkî râbıta aynı şey değildir. Bu ilmî
hakîkati, rahmetli Ziyâ Gökalp de çok isâbetle tesbît etmiş ve Türkçülüğün Esâsları’nda, Türk
köylüsünün de, “dili dilime uyan, dîni dînime uyan” düstûruyla ilmî bir
milliyet anlayışını dile getirdiğini kaydetmiştir.

 

Binâenalyeh millet, milliyet
zâten kültürden ibârettir ve kültürün de başlıca iki unsurundan biri dildir.
Nasıl ki bir topluluğun dînî anlayışı bozulduğunda milliyet şuûru da bozulursa,
aynı şekilde dili bozulduğunda milliyeti de çözülmeye başlar.

Bir milletin dili, onun sâdece
yaşıyan nesillerine değil, bunlarla berâber geçmiş ve gelecek nesillere de
âiddir. Öyleyse hiçbir neslin dil üzerinde kendi başına istediği gibi tasarruf
hakkı yoktur. Her nesil ecdâdından devraldığı dili hassâsiyetle korumak ve
sâdece yeni ihtiyâçlara, yeni gelişmelere binâen onu daha da inkişâf ettirerek
müstakbel nesillere devretmekle mükelleftir. Aksi takdîrde nesiller arasındaki
râbıta kopar ve yeni nesiller artık atalarının mensûb olduğu millete mensûb
olamazlar.

Tek kelimeyle, dil üzerinde keyfî
tasarruf, dille oynama, onu yoğuran milletin canına kasdetmektir.

 

Çetinoğlu: Türk Dil Kurumu, Türkçenin yozlaşmasını önlemede tesirli
olabiliyor mu? Nasıl veya Neden?

Dr. Yasa: Dil Kurumu’nun esâs kuruluş maksadı, Târihî Türkçenin
-büyük bir kısmı İslâm medeniyeti kaynaklı olan- kelimeleri yerine, onu
Fransızcaya benzetecek şekilde yeni kelimeler îmâl etmekti. Yâni Târihî Türkçenin
yerine Fransızcaya benzer yeni, sun’î bir dil ikame etmek… Dil İnkılâbı denilen
şey bundan ibârettir. Nasıl ki Târihî Yazımız yerine Latin Yazısı ikame edilip
buna Harf İnkılâbı denmiştir… Yine aynen kıyâfet inkılâbı, hukuk inkılâbı gibi…
Dahası, tam bir şahsıyetsizlik, tam bir maymun tavrı içinde Avrupa’nın her şeyi
kopya edilip mürâice bunların “Türk yazısı”, “Türk kıyâfeti”, “Türk hukuku”,
“Türk mûsıkîsi”, ilh… olduğu iddiâ edildiği gibi, Fransızcaya benzer bu uydurma
resmî dil de “Öztürkçe” olarak kabûl ettirilmiye çalışılmıştır. Yâni Eski
Anadolu Türkçesinin asırlar boyunca tekâmülüyle teşekkül eden o cânım İstanbul
Türkçesi hâlis Türkçe değilmiş de, bunların uydurma, sun’î, Frenk mukallidi
dili “Öztürkçe” imiş! İşte Türkçeye yönelik bu korkunç tahrîb faâliyetinde Dil
Kurumu’nun rolü birinci derecededir.

Mâmâfih, Dil Kurumu, bu tahrîbkâr
faâliyeti yanında Türk diline ve Türk edebiyâtına âid yüzlerce pek kıymetli
eser neşrederek Millî Kültürümüze büyük hizmetlerde de bulunmuştur. Ayrıca, son
senelerde, Uydurmacılığın öncüsü olma rolünü terk ettiği müşâhede edilmektedir.
(Şu var ki şimdilerde, sârî, yaygın bir hastalık hâlinde, başta akademisyenler,
yazarlar, mütercimler olmak üzere herkes kelime uydurmaktadır…) Hâl-i hâzırdaki
Dil Kurumu Başkanı gayet şuûrlu bir Türkçeci olarak bilinmektedir. Lâkin bütün
Devlet imkânlarını arkasına alarak pek kuvvetli bir cereyân hâlinde sürüp giden
“Öztürkçecilik”le başa çıkabilmek için her kesimden milliyetçilerin (yâni Türk
milleti, Türk kültürü âşıklarının) seferber olarak aksi istikamette daha
kuvvetli bir cereyân meydana getirmelerine ihtiyâç vardır.

 

Çetinoğlu: Türk Dil Kurumu’nun
neşrettiği lügatleri nasıl buluyorsunuz?

Dr. Yasa: “Türkçe Sözlük” ve ihtisâs lûgatleriyle (“biyoloji”,
“matematik”, “ekonomi sözlükleri” gibi) “Yoztürkçe”ye hizmete devâm ettiği
gözlenmektedir. Bu lûgatler, baştan sona Uydurmaca kelimelerle doludur. Hâlbuki
bu lûgatlerde hiçbir uydurma kelimeye yer verilmemesi, aksine bunların bir
“Barbarca-Türkçe Lûgat” veyâ her lûgatte bu başlık altında bir bölümle Türkçe
mukabilleri gösterilerek teşhîr edilmesi, kara listeye alınması ve
vatandaşlarımızın bunları kullanmaktan caydırılmaya çalışılması iktizâ ederdi.

Ayrıca, Dil Kurumu’nun “Türkçe
Lûgat”i, lûgat tekniği bakımından da pek kötüdür, hatâlarla mâlûldür. İki misâl
vereyim: “Tercüme” ne demektir diye lûgate mürâcaat ettiğinizde, “harfiyen
tercüme” anlayışı üzerine kurulu tipik “Öztürkçeci” zihniyetiyle “çeviri”
kelimesine yönlendirilmektesiniz; pekâlâ bâri bu yanlış kelimeye bakarak tercüme
vâkıasını anlamaya çalışalım diyerek o kelimenin îzâhatını okuduğunuzda, bu
sefer de “tercüme” kelimesine yönlendirilmektesiniz! Hâlbuki bir lûgatte bir
kelime, karşısına gûyâ anamdaşı olan bir başka kelime konularak îzâh edilemez;
o kelimenin, alâkalı mütehassıs tarafından yapılacak “efrâdını câmî, ağyârını
mânî” bir târifinin o maddede yer alması ve örnek cümlelerle de onun nasıl
kullanılacağının gösterilmesi lâzımdır. Bu bakımdan, Fransızların Le Petit Robert’i dört dörtlük bir
lûgattir ve biz eskiden beri lûgatçilerimize onu kendilerine nümûne-i imtisâl
almalarını tavsıye edegelmişizdir.

Dîğer bir misâl de, “mübâdele”
kelimesinin “Türkçe Sözlük”teki gûyâ îzâhıdır. Bu lûgat, bu mefhûmu, “değişim,
takas, trampa, değiş-tokuş” mefhûmlarıyle karıştırarak tamâmen mânâsız hâle
getirmiştir. Uzun uzadıya îzâhatına girmeden Fransızcayla mukayese ederek şu
kadarını söylemiş olalım: “Mübâdele”, “échange” karşılığıdır. İktisâddaki
“échange en nature” “aynî mübâdele”, “échange monétaire” “nakdî mübâdele”dir.
Bunlardan birincisi Fransızcada ayrıca “troc”, Türkçede “takas veyâ trampa”
tâbir edilir ve çocuk diline âid olan “değiş-tokuş” da ilmî bir ıstılâh olamaz.
“Değişim”e gelince, o (sayacaklarımızın tıpatıp hiçbirisi olmaksızın)
“tahavvül”, “tebeddül”, “istihâle”, “inkılâb” gibi mefhûmlarla alâkalıdır ve
Fransızcada daha ziyâde “changement” kelimesinin karşılığıdır. Bu arada şu
husûsa da dikkat çekmiş olalım ki bütün bu kelimelerden her birinin de birçok
farklı mânâsı ve kullanılışı vardır. Binâenaleyh bu kelimelerden her birinin
karşısına bir uydurma kelime koyarak onu ifâde etmiş olmazsınız ve ayrıca, bunu
yaptığınız zaman, her kelimenin, târihî seyir içinde kazandığı derin mânâları,
çağrıştırımları (“connotation”lar) ve onlarla berâber Milletin târihî hâfızasını
da yok etmiş, Millî Kültürü fecî şekilde budamış olursunuz. Meselâ Târihî
Türkçenin “hayât” kelimesine mukabil uydurulan “yaşantı” ve “yaşam”ın hayâtla
ne alâkası vardır? Birincisi, fiilden isim yapan -tı eki kelimeye küçüklük mânâsı veyâ değer düşürücü bir mânâ
kazandırdığı için ancak kötü bir hayâtı ifâde edebilir: “Şu bizimkisi hayât
değil, yaşantı be birâder!” gibi. Yine fiilden isim türeten –m ekiyle teşkîl edilmiş ikincisi ise, doğum, ölüm, yudum misâllerinde
görüldüğü üzere, bir hamlede yapılan bir işi veyâ onun netîcesini ifâde ettiği
için, aslâ “hayât” kelimesinin karşılığı olamaz. Hele bir de “hayât”
kelimesinin târihî süreç içinde kazandığı farklı mânâlar ve onunla yapılmış
tâbirler, atasözleri düşünülürse… “O, hayâtına girince, hayâtının seyri değişti
ve hayâtı başka bir mânâ kazandı.” “Hayâtının baharında ölümcül bir hastalığa
yakalandı.” “Ben ilmî araştırmalarımla hayât buluyorum.” “Hayâta gözlerini
yummak”, “hayât pahalılığı”, “sâat beşte kampüste hayât durmak”, “hayât felç olmak”,
“hayât-memât mes’elesi”, “Hayâtım!”, ilh…

 

Çetinoğlu: Neden Böyle oluyor?

 

Dr. Yasa: Dil Kurumu’nun, artık Uydurmacılığın öncülüğü rolünü terk
etmiş olsa dahi, lûgatlerinde -maatteessüf- Barbarca kelimelere yer vererek
onları resmî dil planında meşrûlaştırmasının ve bu sûretle daha da
yaygınlaşmalarına âlet olmasının başlıca sebebi, Kültür Bakanlığı’nın 1.  Türk Dili Kurultayı’nda resmen benimsenen şu
sakîm anlayıştır: “Yapıca ve anlamca
bozuk olan terimlerden tutunmuş, benimsenmiş ve dilde yer etmiş olanları birer
galat örnek sayarak bunlara dokunmamak”… (Hamza Zülfikâr, Terim Sorunları,
1991: 18) Hâlbuki bunlar ne halkın galatlarıdır, ne de dilde her nasılsa
yaygınlaşmış tek tük örneklerdir. Bunlar, resmî kültür jenosidi siyâsetinin bir
tezâhürü olarak cebren ve hîleyle yaygınlaştırılmış ve Türkçenin irsiyetini
(“génétique”), bünyesini bozan, Türkçeyi tabiî inkişâf  mecrâından çıkarıp tereddî ettiren
kelimelerdir. Binâenaleyh ne kadar şüyû bulmuş olurlarsa olsunlar, kat’iyen
meşrû kabûl edilemezler! Bunlar, Türkçenin ayrık otlarıdır ve onları tek tek
ayıklıyarak Türkçeye resmî dil planında da tekrâr hayât vermek lâzımdır.
(“Yaşam” vermek değil!)

 

Çetinoğlu: Batı dillerinden gelen yabancı kelimeler baş tâcı
edilirken, Farsça ve Arapça kelimelerin Türkçeden kovulması hakkında neler
söylemek istersiniz?

 

Dr. Yasa: Bu
tavır, tamâmen ideolojiktir ve yerine göre taassub, cehâlet, sû-i niyet veyâ
marazî bir rûh hâlinin mahsûlüdür.

 

İdeolojik kasıd, husûsen
1930’larda ortaya çıkmıştır. Esâs mayası, Türkçe ve Türk târihi kadar
Müslümanlık olan Milletimizin hayâtından İslâm bütünüyle kovulmak ve yerine
tamâmen materyalizm, şahısperestlik ve Frenk kültürü ikame edilmek istenmiştir.
Yâni bahis mevzûu olan topyekûn bir kültür jenosidir. Dikkat edilirse, ısrarârla
ve istikrârlı bir şekilde hep İslâm Medeniyeti kaynaklı kelimeler Resmî Dilden
tasfiye edilmeye ve yerlerine, ya Frenkçeleri, ya da onlara benzer
Uydurmacaları ikame edilmeye çalışılmaktadır. Bu bir Devlet projesidir ve
proje, 1930’lardan beri (1950-1960 devresi bir dereceye kadar istisnâ edilirse)
aksamadan yürütülmektedir. Bu husûsları hem Türkçenin
Istılâh Mes’elesi
’nde, hem de Milletimize
Revâ Görülen Kültür Jenosidi
’nde bütün delîlleri ve tafsîlâtıyla îzâh
ettiğimiz için üzerinde daha fazla durmayı zâid addediyoruz.

Bâzıları da bütünüyle dilimizin
malı olmuş, dilimize zenginlik ve güzellik katmış, gönüllü ve hazmedilmiş bütün
bu kelimeleri dilden ayıklamayı milliyetçilik îcâbı zannetmektedir. Hâlbuki
İslâmsız bir Türklük düşünülemiyeceği gibi İslâm Medeniyeti kaynaklı
kelimelerden ayıklanmış bir Türkçe de düşünülemez. Zîrâ böyle bir sun’î dil,
ecdâdımızla aramızdaki râbıtayı koparır ve bizi köksüz, şekilsiz, şahsıyetsiz,
kolayca Avrupa’ya temessül edecek bir kitle, âdeta bir sürü hâline getirir.
Nitekim, Milletimizin büyük bir kesiminin bu hâinâne siyâset netîcesinde
Avrupa’ya temessül ettiğini esefle müşâhede ediyoruz. Bu resmî, bu Avrupacı
siyâset sâyesinde, içimizden, aynen İsmet İnönü’nün ifâde ve temennî ettiği
gibi, Avrupalılardan hiçbir farkı kalmamış geniş bir kesim çıkarmışlardır.
Yanlış bir milliyetçilik anlayışıyla hareket eden kesim şu hakîkati idrâk
etmeli ki bugün dîğer Türk topluluklarıyla da aramızdaki dil bağı, Eski
Türkçeye dayanan kelimelerden ziyâde İslâm Medeniyeti kaynaklı kelimelerle
kurulmaktadır.

 

Çetinoğlu: Yapılanlar sizce ne
mânâ ifâde ediyor?

 

Dr. Yasa: Sû-i niyet ise, bilhassa Sabataî, Mason, Avrupaperest ve
Şahısperest zümre için bahis mevzûudur. Bunlar sırf Türk milletini benliğinden
koparıp laik ve emperyalist Avrupa’nın kuyruğuna takmak için bile bile böyle
bir proje geliştirmişler, böyle bir harekât planlamışlardır. Bu zümre için
sayısız isim arasından sâdece Tekinalp, mâhut adam ve İbrahim Necmi Dilmen’i
hatırlatmakla iktifâ ediyoruz.

 

Çetinoğlu: Sebep nedir?

 

Dr. Yasa: Marazî bir rûh hâli… Ne kendi milletini ve Millî
Kültürünü, ne de Avrupa’yı ve Dünyâ târihini lâyıkıyle tanımıyan bir zümrenin
Avrupa karşısında kapıldığı aşağılık kompleksi, eziklik hissiyle ortaya
çıkmaktadır. Hâlbuki maddiyat ağırlıklı Avrupa Medeniyetinin üstünlüğü, hem
kısmî, hem de muvakkattir. Kısmîdir, zîrâ mânevî derinlikten mahrûmdur ve bu
bakımdan insanoğlunu sığ bir mahlûk hâline getirmektedir. (Buna mukabil İslâm Medeniyeti,
madde-mânâ, dünyâ-âhiret muvâzenesi üzerinde yükselir ve bu haseple insanı daha
fazla mes’ûd etmeye kabiliyetlidir.) Muvakkattir, zîrâ Avrupa’yı bize üstün
kılan ilmî zihniyet ve usûlün, müsbet ilimlerin kaynağı İslâm Medeniyetidir ve
biz bu planda da aslımıza rücû ettiğimiz zamân sür’atle Avrupa’yla maddeten de
yarışabilecek hâlâ geleceğiz.

 

Çetinoğlu: Teşekkür ederim
Alparslan Bey, Cevaplandırmanızı isteyeceğim pek çok soru var. Başka bir
röportajda inşallah…
  

Slava Ukrayini!

Adamların
savaş bölgelerinden kaçışları bile nizami!

Silah
sesleri arasında bile, mümkün mertebe panik yapmadan, birbirini ezmeden, yıkılan köprünün altında sıra ile karşıya
geçirilmeyi bekliyorlar.

İnsanca!

Ne
bir yardım dağıtımı rezaleti ne de
birbirinin üzerine atlayan açgözlüler!

Üzgünler
mutsuzlar endişeliler ama duygu sömürüsü
yapmıyorlar!

***

Onların
yerine duygu sömürüsünü bizim savaş muhabirleri yapıyor!

Evi
bombalanan kadına kameralar önünde öyle bir sarılıyor ki!

Vay
vay vay çok insanca,

CNN TÜRK muhabiri,
HABERTÜRK muhabiri hepsi aynı
!

Her
yaptıklarını abartıyorlar!

Ukraynalılar
duygularını öyle abartarak yaşayan yaygaracı bir toplum değil!

Bilmiyorlar!

Peki,
Niçin böyle yapıyorlar!

Daha fazla izlenmek için!

***

Duydukları
silah ve bomba seslerini abartarak,

      Katliam
vahşet çok kötü!

Perişanlar
can güvenlikleri yok nereye gidecek bu insanlar!

Sanki
o insanlar durumlarının farkında değilmiş gibi!

Nereye
gideceksiniz?

Ne
yapacaksınız diye olabildiğince dramatize
ederek endişeli korkmuş yüz ifadeleri ile
yaşananları sergilemeye
çalışıyorlar!

Elbette
ölümle burun buruna geliyorlar, ateş hattında can güvenlikleri olmadan
çalışıyorlar, savaş var nihayetin de!

      Riskli anları kaydedemediklerinden olsa
gerek, sergileyecekleri zaman da yaptıkları yapmacık tavırları çok belli oluyor!

Neden?

***

Nedeni
şu; sundukları izleyici kitlesi,
yani biz öyle istiyoruz!

Kan
gözyaşı dram vahşet izdiham!

Geldiklerinde
de programlara çıkartıp hepsine ayrı ayrı ödüller verelim, anlatsınlar bire 5 katarak!

Savaşın
mağduru Ukrayna, ama sen gel bizim muhabirleri izle!

***

Ukraynalılar
bizim muhabirlerden daha metanetli, ve daha sakin!

Kurşun yiyip kucakta
taşınan adamın sesi

bizim muhabirler kadar çıkmıyor!

Vatandaş
yoldan karşıdan karşıya yavaş yavaş geçiyor, kimse olayı abartmayınca bizim
muhabirler koşturup koluna girip sürüklüyor!

Desinler ki vay vay vay…

Mermilerin
arasından insan kurtarıyorlar!

Onların
Askerleri polisleri de bizimkilere bakıyor şaşkın şaşkın, ne yapıyor bunlar diye!

***

Bir
de yalan yanlış bilgiler!

Anlamsız
abartılı sorular soruyorlar halka!

Ama yine de istedikleri
cevapları alamıyorlar!

Yok
Ruslar her yere girmiş, Kiev düştü düşecekmiş, Zelenski kaçtı kaçacakmış?

Açlık,
sefalet, silah yok, analar ağlıyor!

Çeçen
suikastçiler ortalığı kana bulayacak?

3
gün dayanamazlar!

Yok
artık…….

16 gün oldu hala düşen
şehir yok!

Ukraynalıların
Rus ağzıyla yayınlanan haberlere itibarı yok!

***

Yok
zaten, gerçekten öyle bir şey yok!

Açın
Ukrayna kanallarını, vurdukları Rus uçak, helikopter, tank ve askeri araçlar
ile yakaladıkları esirleri
gösteriyorlar!

Vatanımızı
savunuyoruz, sorun yok, endişeye mahal yok, buradayız, biz kazanacağız
moralinizi yüksek tutun diyorlar!

Sonrası genel TV yayını!

Bizdeki
gibi 7 x 24 savaş yeri canlı yayın da yapmıyorlar!

***

Ukraynalılar Allah’tan bizim kanalları
izlemiyorlar!

Bizimkilerde
sanki Rus propagandası!

Artık
bilerek mi bilemeyerek mi orası tartışılır!

Yok
şuraya barikat kurdular, yok Ruslar şuradan girerse ortam daha müsait
Ukraynalılar şöyle tedbir aldı, silah
eğitimi alanların yüzlerini gösteriyorlar
, şuralar ormanlık alan şehir
çatışması öncesi bombalanabilir!

Falan
filan…

Sanki
cephe gerisinden istihbarat veriyorlar!

Ayıp!

Başka ülke olsa kovar
bunları!

***

Sadece
bu kadar mı?

Değil
elbette, bir de haber yorumcularımız var!

Hani
herb*kolog diye bir tabir var ya öyle!

Ne
Ukrayna’ya gitmişler, ne insanlarını
tanımışlar
, ne de doğru düzgün bilgileri var, ne de orada ki insanların
psikolojisinden haberleri var!

Ağzı olan konuşuyor!

Açıyorlar
ortaya bir Ukrayna haritası, Ruslar buradan girer, şöyle olur böyle olur,
lojistik şuradan sağlanır…!

Rus
istese 2 günde alır, Kiev ikiye bölünür!!!

Ukrayna’da
yaşayan Türk arkadaşlarım var diyor ki başkanım
bunlar ne saçmalıyor!

Ben
izlemiyorum sizde izlemeyin diyorum, ne diyeyim!

Bir
insan bir millet hakkında onların mağduriyeti hakkında konuşurken ağzından
çıkacak lafları iyice tartar!

Utanır!

Ruslar
sivilleri katlettikleri yetmiyormuş gibi hastaneleri anaokullarını bile vuruyorlar!

Utanmayan
bazı yorumcular da Nato’yu Amerika’yı bahane edip Putin’e haklı gerekçeler uydurmaya çalışıyorlar!

***

Her
şey bir yana böyle zor bir durumda Ukrayna halkının asaletlerini birlik
beraberliklerini de görüyoruz?

Hiçbir
devlet bize gelmesinler demiyor, herkes kapılarını açıyor!

Öyle zengin falan da
değiller!

Hele
hele Suriyeliler Iraklılar Afganistanlılar kadar paraları da yok!

Ortalama
zaten aylık 300-500 dolar gelirleri olan kazandığını yiyen insanlar!

Dinleri
bir kenara, insanlıkta epey yol almışlar!

Kadınları
yaşlıları çocukları yollayıp eli silah
tutanları şehre geri dönüyor
, nargileci Araplar gibi değiller!

***

Ayçiçek
yağı, salça pirinç biter derdinde de değiller!

Kontrollü
ve sıra ile girdikleri marketlerde ihtiyaçları kadar alıyor!

Bizim
kanallar da Ukrayna’dan Rusya’dan yeterince buğday gelmezse halimiz nice olur
edebiyatı?

Sanki yarına çıkmaya
garantimiz var gibi!

Ukraynalılar
bu savaş mağduriyetinde ne kadar ahlaklı ve düzenli bir millet olduklarını bir
kez daha gösterdiler!

E
öyle!

Önce
Ahlak lazım, ahlakın az olduğu milletlere de bolca Din!

Düşünsenize
hem ahlak yok! hem de Din!

Allah muhafaza!!!

***

Son
olarak belirtmeliyim ki Ruslar bu defa sert kayaya çarptı, elbette savaşın
zarar göreni Ukrayna olacak ama
kaybedeni olmayacaklar!

Bu
vesile ile daha önce defalarca gittiğim ekmeklerini yediğim ve tanımaktan
memnuniyet duyduğum dost Ukrayna halkına ve orayı hala terk etmeyen Ahmet Nazari
gibi bütün Türk Dostlarıma selamlarımı gönderiyorum Слава Україні!

Slava Ukrayini!

Gündeme Dair

Son günlerde
Türkiye’nin olduğu gibi dünyanın gündemi de oldukça yoğun. Malûm Rusya’nın
Ukrayna’ya saldırısı, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’nin de gündemine
oturdu.

 

ABD’nin
Rusya’nın arka bahçesi saydığı komşu devletleri NATO çemberiyle kuşatıyor
olması, Rusya‘yı haliyle karşı vaziyet almaya yöneltti ve görüldüğü gibi
Ukrayna 16 gündür Rus bombardımanları altında mücadele vermeğe çalışıyor.

 

Şu bir
gerçek ki bu savaşın kazananı olmayacak, savaştan sonra geriye kalan on binlerce
ölü, bir o kadar yaralı, yıkılıp viran olmuş şehirler, açlık ve yoksullukla
karşı karşıya gelinmiş iki ülke kalacak. Bu savaşın etkileri sadece çarpışan iki
ülkeyi değil, başta komşu devletler olmak üzere dünyanın birçok ülkesini
etkileyecek.

 

Dünya enerji
ihtiyacının büyük bir bölümünü tek başına karşılayan Rusya, enerjiyle birlikte aynı
zamanda buğday üretiminde de hatırı sayılır ülkelerden biri. Aynı zamanda
Ukrayna’nın birçok ülkeye buğday ihracatı konusunda oldukça büyük bir paya sahip
olduğunu biliyoruz. Bu da gösteriyor ki başta Türkiye olmak üzere birçok ülkede
gıda konusunda hayli sıkıntılar olacağını varsayabiliriz.

 

Düşünün bir kere
İran Doğalgaz boru hattındaki bir arıza sanayimizin birkaç günde olsa durmasına
sebep oldu. Aynı zamanda Rusya’dan Ayçiçek yağı hammaddesi taşıyan
gemilerimizin Rus limanlarında mahsur kalması, çok kısa zamanda fiyatların
astronomik derecede yükselmesine yol açtı.

 

Mustafa Kemal
Atatürk’ün her devre hitap eden klasikleşmiş fikirlerinin önemini bugün
yaşanılan savaşta da görmüş oluyoruz. Düşünün bir kere MONTRÖ-BOĞAZLAR
SÖZLEŞMESİ imzalanmamış olmasaydı, şimdi Marmara ve Karadeniz de birçok ülkenin
savaş gemileri cirit atıyor olacaktı. Bu savaş inşallah hükümet yetkililerine
KANAL İSTANBUL(İSTANBUL KANALI) projesi konusunda bir defa daha düşünme fırsatı
sağlar.

 

AKPARTİ Hükümetleri
dış politikada ilk defa doğru bir yol izleyerek iki tarafa da eşit mesafede
duruş göstermiştir. Aksi bir durum Allah korusun sonucu belli olmayan neticelerle
bitebilirdi.

 

Şunu da
unutmamak gerekir ki her kriz bir veya birçok fırsatlar doğurur. Dileğim odur
ki devletimiz, kılı kırk yararak bu fırsatları değerlendirebilsin.

 

Bu konuda
sonsöz; sebebi ne olursa olsun Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması iki taraf içinde
bir felaket olmuştur. Özellikle milyonlarca insanın bu karda kışta komşu
ülkelere sığınmaya zorlanması, hastanelerin ve sivillerin vurulması bir
insanlık suçudur. İnsanlık tarihi umulur ki bu adil olmayan saldırıdan ders
çıkarır.

 

Doktorlar

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Dünya Emekçi Kadınlar günü
dolayısıyla Kadın Muhtarlara yaptığı konuşmada doktorları hedef alarak: “Son zamanlarda bir şey daha çıktı.
Hastanelerde şöyle oluyor böyle oluyor vesaire. Hatalarımız olabilir. Devasa
şehir hastanelerini yapanlar kim? Devasa eğitim araştırma hastanelerini yapan
kim? Adeta ülkemizde şu anda hastanesi olmayan ilimiz, ilçemiz yok. Bunları
bizzat takip eden birisiyim. ‘Doktorlar az para aldıkları için ayrılıyorlar’.
Samimi konuşuyorum. Dost acı söyler ama gerçeği söyler. Bu hastaneyi inşa eden
biziz. Bu doktorları okutan, yetiştiren bu devlet değil mi? Bu devlet sizi
okuttu yetiştirdi, en çok maliyeti yüksek olan da sağlık birimidir. Ama şimdi
efendim az para veriyormuşuz. En az alan 8-9 bin, en yüksek alan 25 bin
civarında alıyor. Buna rağmen özel sektör çok daha fazla verdiği için oralara
kaçıyorlarmış.

 

Açık konuşuyorum. Açık
konuşmayı severim. Varsın gidiyorlarsa gitsinler bizler de üniversiteyi yeni
bitiren doktorlarımızı istihdam edip yolumuza devam ederiz. Daha da ileri
gidiyorum: Gerekirse yurt dışından ülkemize dönmek isteyenleri süratle davet
eder ve onları istihdam ederiz. Buralar boş kalmaz merak etmeyin. Asistan
doktorlarımızla biz bu yola devam ederiz.”

 

Neresinden bakarsanız bakın sadece doktorları değil bütün
insanları yaralayıcı talihsiz bir konuşma. Bu hastaneler sadece sizin hükümetleriniz
zamanında yapılmadı, sizden önceki hükümetler döneminde de il ve ilçelerimizde
hastaneler yapıldı ve onların zamanında da tıbbiyelerden doktorlarımız mezun
oluyordu.

 

Vatandaş vergisini veriyor ki; devletim bana yol, su,
elektrik, hizmetleri getirsin, hastane okul ve sağlık hizmetlerimi karşılasın diyor.
Sizden herhangi bir lütuf istemiyor siz de sosyal devletin yapması gereken
neyse onu yapmakla yükümlüsünüz.

 

Beyin göçünün bu millete neler kaybettirdiğini herkesin
bilmesi gerekiyor. İyi bir doktorun yetişmesi o doktorun 15 yılını alıyor.
Dışardaki doktorları geri çağırırız diyorsunuz. Peki, o doktorların dışarıya
gidiş sebeplerini de hiç araştırıp düşündünüz mü?

Sağlıklı Kalın.

Türkiye’yi Okumak!

Dünyada ve Türkiye’de şaşkınlıkla (birileri için değil) izlediğimiz birçok
hadise cereyan ediyor. Bunları değişik platformlarda yorumlayanlar var. Ancak
bana göre bu olayları halkın iyi okuması ve yorumlaması lazım… Çünkü çıkan
fatura, dönüp dolaşıp halk tarafından ödeniyor. Onun için:

 

1-) Türkiye iç ve dış borçlanmada, rekorlar kırıyor. Hazinesinde para
kalmamış, meteliğe kurşun atar hale gelmiş! Üretim anlayışı onlarca yıl
öncesinde terk edildiğinden, üretimsizlik ve bunun sonucu aşırı bir pahalılıkla
karşı karşıyayız… Yani mutfakta söndürülemeyen bir yangın var!

 

2-) Türkiye adına sığınmacı, mülteci, göçmen, ensar ne derseniz deyin
dünyada eşi benzeri görülmedik bir insan işgaline uğramış…

 

3-) Türkiye’nin elindeki tüm ekonomik varlıkların neredeyse tamamı
satılmış ve Türk vatandaşlığı para ile alınır hale gelmiştir. Yabancılara
gayrimenkul satışları da üzerinde çok düşünülmesi gereken ayrı bir konu!

 

4-) Onlarca yıldır uygulanan ekonomik politikalar büyük bir işsizliğe
sebep olmuş. İnsanlarımız borç batağına ve yoksulluğa düşürülmüş. Gençler ve
meslek sahipleri rahat bir yaşam için ülkeden gitmeyi düşünmeye başlamış!

 

5-) Cemaat ve tarikatlar ülke yönetiminde adamları marifetiyle etkili
bir pozisyona geçmişler. Neopotizm ve adam kayırmacılık tarihte görülmeyen
seviyelere ulaşmış… Hukuk ise ayağa düşmüş!

 

6-) Aynı merkezden kontrol edilen siyasi partiler ve kadroları
birbirine benzer şeyler söylemeye başlamış ve halkın ümit beslemesini iyice
dumura uğratmışlar!

 

Bu kadar olumsuzluğun bir araya gelmesi elbette tesadüfi değildir…

 

Türkiye bu ve benzeri ağır sorunlarla cebelleşirken etrafında ve
ilgili olduğu coğrafyalarda da, ilginç şeyler olmaya başladı:

 

1-) Irak’ın durumu malum! Kuzey Irak’taki “Barzani Cumhuriyeti”nin Irak Türklerine ve Türkiye ‘ye
bakış açısı belli… Ortada daima bize sorun olan ve PKK ile daha da sıkıntı
yaratan bir Irak var karşımızda!

 

2-) Suriye’de olanlar ise bizi daha bir derin düşünceye sevk etmeli.
Orada hepimiz biliyoruz ki; ABD ve Rusya ile komşu olduk! YPG/ PYD adı ile
aslında PKK olan örgüt ABD desteği ile bir devlet kurma ve düzenli orduya geçiş
aşamasına geldi. Kime karşı? Tabii ki, Türkiye ‘ye ve Türklere karşı!

 

3-) Yunanistan başta ABD olmak üzere İngiltere ve Fransa gibi
ülkelerin askeri güçlerine topraklarını açtı. Ege ‘de adaları
silahlandırıyorlar. ABD ise bu ülkeye haddinden fazla yığınak yapıyor.

 

4-) Ermenistan ‘da artık Rusya var. Orası için konuşacak olan patron
Rusya’dır. Karabağ işgalinin sona erdirilmesinin Rusya’nın isteği ve göz
yumması sonucu gerçekleştiğini herkes biliyor.

 

5-) Kazakistan’da olan bitenleri konuşan kalmadı. Sahi ne oldu bu
Kazakistan’da? Rusya Ukrayna operasyonunu başlatacağından Kazakistan’ı
hallederek arkasını sağlama aldı.

 

6-) Şimdi Ukrayna’da olan bitenleri izliyoruz. Çocuklar, kadınlar ve
ihtiyarlar dâhil olmak üzere binlerce insan hayatını kaybediyor. Milyonlarcası
evinden barkından oluyor ve göç ediyorlar! Bizde hala buğdayımız gelecek mi,
ayçiçeği yağımız yolda mı, diye dertleniyoruz!

 

İşte kısaca ülkemizin ve ilgili coğrafyanın hali bu… Ateş, barut,
katliam, tecavüz, göç ve gözyaşı!

 

Sakın bu işler bize de bulaşmasın! Bulaşmaz demeyin… Osmanlı göz
göre göre yıkılırken, “Devlet -i Âli’ye bir şey olmaz” diyenlerin
günümüzdeki versiyonları şimdi de halkın gelişmeleri okumasını kesinlikle
istemiyorlar.

 

Türkiye’nin de bu gelişmelere benzer olumsuzluklar yaşaması ret
edilemeyecek bir öngörüdür. Esasen Türk milletinin böyle bir olasılık öncesinde
ve sırasında ne yapması gerektiği bizce çok önem arz etmektedir.

 

Onun için Türk milleti, ülkesinde ve dünyada olup bitenleri iyi
okumalı ve özellikle Cumhuriyet’in 100.yılında yapılacak olan seçimlerde,
Türkiye’nin yönetimine yerli, millî, bağımsız ve bağlantısız, Atatürk
Devrimlerine ve Cumhuriyete bağlı bir Cumhurbaşkanı ve siyasi kadroları
getirmeyi başarmalıdır. Bu başlayacak olan restorasyonun ilk adımı olacaktır.

 

Bu nedenle karşımızdaki en güncel olay olan Ukrayna – Rus Savaşı’nın
Türk Milletince okuması çok iyi yapılmalıdır.