14.1 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 340

Canbaza Bakma, Zambaza Bak!

*
Kar yağdı, İstanbullu mahsur kaldı. Kim sorumlu bundan? Hükümet mi yoksa
İstanbul Büyükşehir Belediyesi mi?


Bu ayın doğalgaz faturası 912 lira geldi. Geçen ay 487 liraydı. Kombi hep
kısıkta. Bir tek aşırı soğuklarda biraz yükselttik. O da 50 dereceyi
bulmamıştır zaten. Artı bir de odun yakıyoruz, ısınmayı tamamlamak için. Odunun
tonu Samanlı Dağlarının eteğindeki Başiskele-Bahçecik’te bile 1400 lira.

O
kar buraya da yağdı. Şimdi 8 Ocaktan sonraki faturanın üzerine ne kadar kar/kâr
yağacak, onu bekliyoruz. Bir ton odunun ederini tek faturada geçebiliyor muyuz,
yakında ailece göreceğiz.

*
Sezen Aksu’nun şarkısındaki o sözlere ne diyorsun? Ya Cumhurbaşkanının ona
karşı sözlerine ne diyorsun ve sonra da ‘ben ona demedim’ demesine?


Bu ayki elektrik faturamız da 395 lira gelmiş. Geçen ayınki 235 liraydı.
Üstelik TRT Payı da kalkmamıştı. En azından onu kaldırmışlar, 004 lira
kârdayız.

*
Gazeteci Sedef Kabaş’ın atasözüne ne demeli? Normal mi, ağır hakaret mi?


Su da bu ay 181 lira gelmiş. Geçen ay 121 liraydı. Gene de bizim İzmit Su (İSU)
elektrik gibi çarpmıyor, şimdilik. İstanbul’un İSKİ’si bizim SEPAŞ gibi
çarpıyordur herhalde. Çifte yakalı şehirde çifte kavrulmuş fatura. Türkiye
geneli: açılan sandık sayısı, çıkan fatura çarpması?

*
İmamoğlu, Millet İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayı olur mu? Bir takım
görüşmeleri bundan dolayı mı yapıyor?


4 kişilik bir ailenin sadece gıda harcaması yeni asgarî ücretin yarısını geçer.
Geçende markete uğrayıp yağ, un, şeker ve zeytin-peynir alayım dedim. Tam 339
lira ödedim. Çayla pirinç ve kaşarı sonraya bıraktım. Memura zam vermişler,
zammı fiyatlara gömmüşler.

*
Bak, doların yükselişi durdu. Borsa yükseliyor. Enflasyonu da önümüzdeki
aylarda düşüreceklermiş ha, ne dersin?


10 yaşında 150 bin etmez bir arabamız var. Hep 50 liralık koyuyordum, bana
dokanmıyordu. Şimdi aynı günün akşamında 50 liralık koymasam eve varamayız.
Dolar geride kaldı, benzinin nefesi yuro’nun ensesinde. Aracın lepege’sini bile
açamıyorum ulen.

*
Ne olacak bu Galatasaray’ın hali? Beşiktaşlı yönetici niye öldürüldü?
Fenerbahçe yeniden hoca değiştirir mi?


Aralık’ta randevu alamadığım için aracın muayenesine ocak başında 532 lira
ödedim, cezalı. Ay sonundaki 398 liralık MTV taksiti de kaldı. Bakalım onu cezasıyla
nasıl ödeyeceğiz?

*
Müge Anlı ile Tatlı Sert’i izliyor musun? Kadın bakanlık gibi çalışıyor valla. Sence
sörvayvır mı daha heyecanlı yoksa yemek müsabakası mı?


Bizim ailedeki 5’nci kişi üniversitede. Ocak ayının 450’si duruyorken Şubatın
450’si de girmiş sıraya. Allah’tan devlet yurdunda da çocuk; biraz öğrenci
kredisi, biraz bizden takviyeyle ucu ucuna döndürüyoruz. Bir tane lise sonda,
bir tane de orta ikide talebemiz var. Birinin yol parası, birinin kurs parası,
artı yeme-içme için çifte harçlık…

*
Sıkuyt Geym mi, Metaverse mi?


Vermese! Eski günler geri gelse..

*
Ben ne diyom, sen ne anlatıyon be!


Ne mutlu Türk’üm diyene!

*
Maymun mu oynatıyoz burda allahallah?! Sirkte miyiz kardeşim?!


Kara basma iz olur / İnsanlarda yüz olur.

   Canbaz ‘out’, zambaz ‘in’ / Haneler dümdüz
olur.

Peyzaj Mimarı / Permakültür Tasarımcısı Oğuz Kemal Başar ile Gıda Atıklarının Tekrar Toprağa Dönüştürülmesi Hakkında Konuştuk.

Oğuz
Çetinoğlu: Gıda atıklarını tekrar toprağa dönüştürüyorsunuz. Az bilinen fakat
çok faydalı ve kolayca uygulanan bir sistem… Daha geniş kitlelere ulaştırmak
maksadıyla bu konuyu röportaj metni hâlinde yayınlamayı düşündüm. Teklifimi
kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Neler yaptığınızı, nasıl yaptığınızı
safha safha anlatır mısınız?

Oğuz Kemal Başar: Beşiktaş İlçesi Dördüncü Levent Semti, Konaklar
Mahallesi’ndeki uygulamayı anlatayım: Salı pazarından her hafta yaklaşık 2
kamyon gıda atığı çıkıyor ve bu beni çok rahatsız ediyordu. Bu yüzden muhtar
Aslı Hanım ile bütün pazarın atığını toprağa çevirmek için önce küçük bir
alanda bu fikrin olabilirliğini test etmemiz gerekiyordu. Pazar tezgâhları
kaldırıldıktan sonra farklı sebze ve meyve atıklarını toplayıp bir araya
getirdik. Ertesi sabah Sıcak kompost yöntemine başlamak için etrafta bulunan
kuru yaprak ve dal parçalarını topladık. Kompost yapılacak alanın üzerine dal
parçaları ve yerdeki yapraklarla yatak hazırladık ve sebze/meyve katmanlarını
üzerine sermeye başladık. Amacımız 1 ay sonra organik madde açısından çok
zengin bir toprak elde etmekti ve 55 gün içinde hava şartlarına bağlı olarak
gıda atıkları toprağa dönüştü.

Çetinoğlu: Ölçü
verebilir misiniz Kaç metrekare? Zemin asfalt, beton veya toprak mı olmalı?

Başar: En az 1-1.5 m2 alanda toprak zemin üzerinde
uygulanabilir.

Çetinoğlu: Teşekkür
ederim. İlk olarak neler yapılıyor?

Başar: Eldeki malzemeler, yâni gıda atıkları 5-10 cm kalınlığında 1
metre3 yığın olacak şekilde üst üste serilir. 1 metre3
yığın için 1,5 metre yükseltmek gerekir ve daire çapı 1,5 metre olmalıdır. Bir
katman karbon bir katman azot olacak şekilde ve aralara kül, kaya tozu, kömür
hızlandırıcı olarak konulabilir.

Çetinoğlu: Konunun
uzağında olanlar için açıklar mısınız? Operasyonu yapacak kişi karbon ve azotu
nereden temin edecek. ‘Katman’dan
kasıt, alttaki malzemenin tamamen örtülmesi midir?

Başar: Aslında yapılan teknik Doğa’daki toprak oluşumunun bir
taklididir. Her türlü nebâtî gıda atığı sıcak kompost için uygundur ve karbon
olarak evlerimizde bulunan koli atıklarını ufalanmış ve küçük parçalara
ayrılmış şekilde kullanabiliriz veya talaş, bahçemizdeki kuru dal parçaları ve
yapraklar olabilir. Fakat ev ölçeğinde sıcak kompost uygulanabilmesi için bahçe
gerekiyor. Bokaşi kompostu evde atıklarını toprağa dönüştürmek isteyenler için
en ideal ve kolay yöntemdir.

Çetinoğlu: Peki
Efendim. Operasyonun ikinci safhasında neler yapılıyor?

Başar: Her katman hafifçe sulanarak uygun nem oranı sağlanır. Balık
atığı, üre, ısırgan otu gibi hızlandırıcılar, kompost yarısına kadar
yükseldiğinde yığının tam ortasında kalacak şekilde yerleştirilir. Toplam 4 – 5
katman olabilir. Yığınımızı oluşturduktan sonra üzerini branda ile örtüp
kapatmamız gerekiyor. Bu işlem içeride yanma sağlıyor ve ısı ilk 4 gün
içerisinde 50-60 dereceye kadar çıkıyor, 4. Günden sonra her iki günde bir
yığını alt üst yapmamız gerekiyor.

Çetinoğlu: Uygulamayı
yapacak kişilere kolaylık olması açısından soruyorum: Üre nedir, nereden temin
edilebilir?

Başar: Üre öncelikle azot sağladığından yanma işlemini
hızlandıracaktır. Hızlandırmayı sağlamak için hayvan dışkısı, balık atığı ve
odun külü kullanılabilir. Üre gübresi kullanılacaksa organik olmasına dikkat
edilmesi gerekir.

Çetinoğlu: Hızlandırılmak
istenmiyorsa, ‘balık atığı, üre ve
ısırgan kullanılmayabilir
’ denilebilir mi?

Başar: Aslında sıcak kompost için sadece azot ve karbon dengesi
gerekmez, bunun dışında nitrojen, sodyum, potasyum, fosfor gibi diğer
elementlerde gereklidir o yüzden dışarıdan ne kadar element eklenirse yanma
işlemi o kadar hızlı olacaktır. Tabi ki elimizde olan materyalleri en iyi
şekilde kullanmamız da bize bağlıdır.

Çetinoğlu: Bir sonraki
işleme geçebiliriz…

Başar: Sırasıyla; kuru dal, yaprak, öğütülmüş budama atığı -gübre-
tâze biçilmiş otlar -kül ve diğer mineraller- mutfak atıkları gibi tekrardan
toprağa dönüşebilecek atıklarımızı katmanlar hâline getiriyoruz ve çevirme
işlemine geçiyoruz.

Çetinoğlu: Yine
bir ara soru: Öğütülmüş budama atığı nereden temin edilebilir veya ağaç dalları
nasıl öğütülür?

Başar: Öğütülmüş budama atığı aslında belediyelerden temin edilecek
öğütme makinaları ile sağlanabilir. Bâzı belediyelere ait spor alanlarında
bisiklet âleti ile de atıklar öğütülebilir  Ellerimizle küçük parçalara ayıracağımız
karton atıkları veya dal parçaları da çözülme sürecini uzatsa da zamanla onlar da
toprağa dönüşeceklerdir.

Çetinoğlu: Sonrasında
tabakalar herhalde beklemeye bırakılıyor…

Başar: 1 ay içerisinde ilk 4 gün sonra 2’şer gün ara ile çevirme
işlemi yapılır. Akılda kalması için örnek vereyim: 0, 4, 6, 8, 10, 12, 14, 16, 18,
20, 22, 24, 26 günleri çevrilir. Çevirme esnasında yapacağınız gözleme dayalı
olarak çevirme günlerini uzatabilirsiniz.

Çetinoğlu: Çevirme
işlemi toplam kitle hâlinde alttaki üste gelecek şekilde mi yapılıyor?

Başar: Çevirme işlemi yığının dışındaki tabakayı merkeze alacak ve
merkezdeki tabakayı da dış kısımlara alacak şekilde ters yüz etmemizle yapılıyor.
Amacı yığındaki bütün parçaların eşit oranda ısınıp çevirme esnasında hava
almasıyla çözülmesini sağlamaktır.

Çetinoğlu: Mekân
ve âlet edevat olarak neler lâzım?

Başar: İhtiyaçlar; 3-4 m2 lik boş alan. Kürek, 3 x 3 su
geçirmez membran El arabası (Pazardaki nebâtî gıda atıkları için),  yere düşmüş yaprak, karton, kâğıt atıkları
Sulama kabı veya hortum.

Çetinoğlu: Mebran
nedir?

Başar: Membran aslında yığınımızın üzerini hava almaması için
kapatacağımız malzemedir. Membranla aynı görevi büyük poşetler de sağlayabilir.
Tabîi ki poşet plastik ise sonradan plastik geri dönüştürme kumbarasına atmak
kaydıyla.

Çetinoğlu: Mebranın
daha önce, ‘branda’ dediğiniz örtü
olduğu anlaşılıyor. İşlemleri daha detaylı bir şekilde anlatmanız mümkün mü?

 Başar: Pazarcılar gittikten
sonra, 2 adet çöp kamyonu her Salı akşamı 25-30 m3 tutarındaki atıkları
topluyorlar. Daha önce yurt dışında çeşitli yerlerde mahalle ölçeğinde gıda
atıklarını toprağa dönüştüğüne şahit oldum ve doğup büyüdüğüm mahallemde neden
böyle bir şey olmasın diye Muhtar Aslı Hanım ile beyin fırtınası yaptık. 28
Kasım günü Pazar bittikten sonra topladığımız atıkları kompost yapacağımız
alana götürdük ve ertesi gün gıda atıklarını, yaprak ve kuru dal parçalarını
yığınımızı oluşturmak için hazırlığa başladık. Eşit oranda karbon(kuru dal
parçaları ve kuru yaprak) ve azot(gıda atıkları) sağlaması için topladığımız
atıklarla yığınımızı oluşturduk fakat hava soğumaya başladığından içerisinde
yanma olabilmesi için membranı kapattıktan sonra üzerini bu defa, toprak ile
kapattık (içeride daha fazla ısı sağlansın diye) Daha sonra 2-3 günde bir
çevirme işlemi yaptıktan sonra ve iki ayın sonunda büyük oranda toprak elde
ettik. 2 ay sürmesinin sebebi havalar iyice soğuduğu için yeterli ısı
sağlanamaması ve daha sonra soğuk kompost metodu ile devam etmemizdi.

Çetinoğlu: Azot/karbon dengesi’ ifâdesini açıklar
mısınız?

Başar: Azot / karbon dengesi aslında doğada bulunan ve çözülebilen
her canlıda mevcut oranda bulunan elementlerdir. Yapacağımız kompost yığınında
eğer doğru oran sağlanırsa yararlı ve zararlı bakteri oranı da eşit olacağından
herhangi bir kötü koku ile karşılaşmayız. Genelde
insanların çekindiği nokta, kompost yaparken ortaya çıkabilecek kötü kokulardır.
Bunun sebebi ve genelde çöplerimizin kokması o bölgedeki zararlı bakteri
miktarının fazla olmasından kaynaklanmaktadır. Doğal bir ormana bakarsak eğer toprağa
düşen dal parçaları azot ve yaşayıp da ölen canlılarda karbon yani humus tabakasını
oluşturmaktadır bu sâyede toprak oluşmaktadır. Eğer bizde yığınımızda bu
dengeyi sağlamazsak koku, nem, yeterli ısınmama, çözülmeme gibi faktörlerle
karşı karşıya kalabiliriz.

 (Çam ağacı asidik olduğundan kozalak ve çam
ağacı yaprakları komposta ilâve edilmemelidir.)

Çetinoğlu: Sıcak kompost’ dediniz. Soğuk da
olabiliyor mu?

Başar: Evet. Soğuk kompost (2-6 ay) Sıcak kompost (25-30 gün)
-Bokaşi kompostı (15-30 gün sonra toprağa gömüldükten sonra 2-4 ay) -Solucan
kompostu (2-3 ay) Toplanan gıda atıkları ile sıcak kompost metodu
uygulanabilir. Fakat hava şartları ve toplanan atıkların hacimitibâriyle
yeterli olmamasından dolayı daha sonra soğuk kompost tekniğine dönülmüş ve
süreç uzamıştır.

Yaptığımız uygulamada; Gıda
atıkları ve kuru yapraklar küçük parçalara ayrıldıktan sonra birbirini tekrar
eden katmanlar hâlinde üst üste konuldu ve sıcak kompost işlemi başlatıldı.
Üzeri ilk 4 gün hava almayacak şekilde örtüldü. Sonra kendi içinde kompost
işleminin başlaması için merkez ısısının 50-60 derece olması beklendi. Fakat
ısı 45 derecenin üzerine çıkamadı. Sebebi ise dışarının çok soğuk olması ve
hacim/ısı oranında kompostun belirli bir m3 hacminin altında
kalmasıdır. Sıcak kompost uygulamasına devam edilmiş ve her çevrilmede gözlem
yapılmıştır. İlk kompost yapıldıktan sonra her 4 günde bir alt üst yapıldıktan
sonra 22 Aralık günü mısır koçanları ve bazı büyük dal ve yaprak parçaları hâricinde
büyük oranda gıda atığı toprağa dönüşme yolunda ilerlemiş ve kendi içinde marul
fideleri açmıştır. 20 Ocak 2022 Son çevirmeden sonra kompost kendi haline
bırakılmış mevcut ayrışma seviyesi ile soğuk kompost halinde toprağa dönüşmesi
planlanmıştır.

20 Ocak 2022 târihinde kompost,
hacminde bulunan bazı dal parçaları ve mısır koçanları dışında %85-90 oranında
toprağa dönüşmüştür. 2 aylık süreçte hava şartlarının el verdiği ölçüde gıda
atıkları tekrardan toprağa kazandırılmış ve organik madde açısından çok zengin
bir toprak elde edilmiştir.

Elde edilen toprak, mevcut
ağaçlara gübre olarak kullanılabilir veya mevsimlere göre sebze dikimi için
yatak oluşturulabilir. Sonuç; 2 aylık deney sürecinde, yaşadığımız toplumun
tüketime dayalı alışkanlıklarını değiştirmeyi planlayıp geri dönüşüm bilincinin
arttırılması hedeflenmiştir.

Günlük gıda artıklarımızı kompost
yöntemleri ile her ölçekte toprağa dönüştürebileceğimiz ve soğuk hava
şartlarında bile elde edilen çöp diye isimlendirdiğimiz artıklarımızı tekrardan
doğaya kazandırabileceğimiz gözlemlenmiştir. Bu süreç Konaklar mahallesi için
sosyo-ekolojik olarak örnek teşkil etmekte ve sâdece pazar ölçeğinde değil aile
ölçeğinde de gıda atıklarının komposta dönüştürülebileceği anlaşılmıştır. Bu
deneyin gerçekleşmesinde imkân sağlayan Konaklar Mahallesi muhtarı Sayın Aslı
Akyüz’e teşekkürlerimi sunuyor ve Beşiktaş Belediyesi’nden mahalle sâkinlerine
kadar herkesin çevre bilincinin artmasını ümit ediyor, bu sâyede harekete
geçilmesini ve bu bilincin yayılmasını arzuluyorum.

Çetinoğlu: Çok
teşekkür ederim Oğuz Bey. Anladığım kadar bu operasyonu yapmak isteyen sâde
vatandaşlar, muhtarlıktan, belediyeden ve peyzaj mimarından destek alma
ihtiyacını hissedeceklerdir. Ne dersiniz?

Başar: Yaşadığımız Dünya artık daha fazla tüketimi kaldıracak
durumda değil ve bizler hangi birikime, kimliğe, imkânlara, bakış açısına sâhip
olsak da yaşadığımız çevreyi gelecek nesillere yaşanabilir halde bırakmamızın
en büyük sorumluluk olduğunu düşünüyorum. Hangi disiplinden ve meslekten
gelirsek gelelim her zaman çevremizi iyileştirebileceğimiz, ‘ben’ yerine ‘biz’
bakış açısını korur ve tabiatın bir parçası olduğumuzu kabul edersek hem
kendimizle hem de Doğa’yla uyum içerisinde yaşayabileceğiz. Sadece kompost
değil belediyeden, ve diğer paydaşlardan kompost, su hasatı, organik tarım,
bahçecilik, enerji verimliliği gibi dallarda hizmet alıp bu konularda
kendilerini eğitebilirler.

Çetinoğlu: Tekrar teşekkürlerimi sunuyorum.

OĞUZ
KEMAL BAŞAR:                                                                                             
                                                          
1992’de
İstanbul, Kadıköy’de Dünya’ya geldi. 
Liseye kadar İstanbul’da okuduktan sonra İtalya’nın Milano şehrinde
Mimarlık lisansı üzerine Peyzaj mimarlığı ve kültürel peyzaj üzerine yüksek
lisans eğitimini tamamladı. Çeşitli ekolojik projelerde yer aldıktan sonra ve
tarım arazilerinde çalıştı ve şehirde tarım üzerine çeşitli ödüller aldı.
Şimdi Bolzano Hür Üniversite’sinde ‘Dağlık alanların korunması ve ekoloji’
üzerine doktora eğitimine devam edip ekolojik mimarî ve permakültür arazileri
üzerinde pratik olarak projelerine devam etmektedir.

IŞİD (DAEŞ) Terör Örgütü (2019)

0

Mahir Nakip’in IŞİD üzerine yazdığı makaleyi okuyarak bu konuya açıklık
getirelim:

“IŞİD’ın Musul’u ele geçirmesiyle başlayan yeni süreç, bizleri artık yeni
bir Irak’la karşı karşıya getirmiştir. IŞİD bir terör örgütü olmasına rağmen
Sünni Arap bölgelerinde hızlı bir şekilde yayılması tesadüfi değildir. Bu hızlı
genişlemenin arkasında Sünni Arap halkının ve uyanan Baas hücrelerinin desteği
olduğu kadar, global güçler de vardır. Nitekim David Icke gibi bazı Amerikan
yazarları IŞİD’in Irak ve Suriye’deki başarılarını 3. Dünya Savaşı’nın
başlangıcı olarak kabul etmektedirler. Her ne kadar bazı Sünni Araplar IŞİD’i
tasvip etmese de ama Maliki’ye karşı koymanın tek yolunun IŞİD gibi güçlü bir
örgütle işbirliği ile ancak mümkün olabileceği düşünüldüğü için bu destek
kerhen de olsa devam edecektir[1].

Ayrıca IŞİD’ın fazla yayılması, mesela Diyala ve Bağdat gibi şehirlere
nüfuz etmesi, İran’ın şimdikinden daha fazla Irak’a müdahalesini gündeme
getirebilir ki bu da Icke’nin tezini güçlendirmektedir. Nitekim Irak’ta Hükümet
kurulması konusunda İran’ın Maliki’den yana olduğu açıkça ve resmi biçimde
telaffuz edilmektedir. Irak Cumhurbaşkanlığı’na yeni seçilen Kürt kökenli Fuad
Masum gibi Türkmen olmayan Iraklı siyasetçiler bile IŞİD’den en çok zarar gören
topluluğun Türkmenler olduğunu söylemektedir. Demek ki ‘’IŞİD’in niye ilk
hedefi Türkmenlerdir’’ sorusunun cevabını bulmak kolaydır. Çünkü Türkmenler
silahsız, güçsüz ve sahipsiz bir topluluktur. Nitekim Türkmenlerden sonra, Hıristiyanlara
ve arkasından da Yezidilere saldırdılar. Böylece Türkmenler bir asırlık
yalnızlık tarihleri boyunca ilk defa böyle bir toplu göç, katliam ve imha
programıyla karşı karşıya gelmişlerdir. Kısacası bu haliyle yeni Irak,
Türkmenler için parlak bir gelecek vadetmiyor.

Ne Olacak Irak’ın Hali?

Yıllardır yazıp çiziyoruz ve Irak’ta oynan demokrasi oyununun bir maskara
olduğunu vurguluyoruz. Seçimlerle Irak Parlamentosunun etnik ve mezhepsel
aritmetiği değişmeyeceğine göre, ne kadar seçim yapılırsa yapılsın, çözüm
üreten bir hükümet hiç bir zaman kurulamayacak ve hepsi paylaşım esasına göre
oluşacaktır. Yani koalisyonsuz hükümet hiç kurulamayacaktır. Bu da
istikrarsızlığın devamı ve IŞİD’in daha fazla güç kazanması ya da en azından
Sünni bölgelerinde nüfuz kazanması demek olacaktır. Zayıf bir ihtimal olmakla
beraber, eğer Irak’ta yeni hükümet Maliki dışında bir Şii tarafından kurulursa,
Sünni Araplarla Şii Araplar arasında asgari müştereklerde birleşme ihtimali
artar. Bu da Türkmenler için birliklerini sürdürme imkanını sağlar. Eğer
hükümeti Maliki kurarsa, o zaman en azından bir Sünni Arap federasyonu
kaçınılmaz olacaktır. Belki de Irak üç konfederasyona bölünecektir. Bu da
Türkmenlerin yeni ve daha etkin bir politika izlemelerini gerekli kılacaktır[2].

ABD Saldırısı Neyi Değiştirecek?

IŞİD’in birer
Sünni şehri olan Musul, Enbar ve Selahattin’i ele geçireli bir ay oldu ve ABD
hiç sesini çıkarmadı. Ama ne zaman ki Peşmergeler IŞİD’in önünden kaçarak IŞİD
Erbil’e yaklaşmaya başladı, ABD müdahaleyi gündeme getirdi. Bu da Kürt
yönetiminin ABD için önemli bir müttefik olduğunu göstermektedir. Demek ki
Maliki’nin kurduğu ordu ne kadar beceriksiz çıktıysa Peşmerge güçleri de ondan
daha becerikli değilmiş. Obama’nın açıklamasına göre müdahale sadece havadan
olacak ve kara harekatı olmayacakmış. Bu da demektir ki ABD sadece IŞİD’in Kürt
bölgesine girmesini önlemeye çalışacaktır. Büyük bir ihtimalle ABD, IŞİD’in
diğer Sünni bölgelerinden çıkması için bir gayret göstermeyecektir. Demek ki
herkes bilsin ki ABD için İsrail neyse, ‘’Kürdistan’’ da odur. Amerikan
saldırısının başladığı gün ve bir sonraki gün sürekli Amerikan CNN kanalını
seyrettim. Kanal, Yezidi’lerin dağlara kaçtıklarından ve Hristiyanların da
Erbil’e yöneldiğinden sık sık söz etti ama bir kere dahi olsun Türkmenlerden
söz etmedi. İsyan etmemek elde değil. Kısacası Türkmenler ignore yani
görmezlikten ya da göz ardı edildi. Hatta Türkiye kanalları da aynı yolu
izleyerek Yezidilerin göç dramını verirken Telaferli Türkmenlerden artık söz
çıkaramayacağına göre ve ABD bir kara harekatı yapmayacağına göre bir Sünni
federatif ya da konfederatif kurulması ihtimal dahilindedir. O zaman Türkmen
siyasetçi ve aydınları börklerini önlerine koyup yeniden düşünmelidirler[3].

Türkmenler Ne Yapmalı?

Şu üç faraziyeyi öncelikle tespit etmeliyiz:

1. Seksen yıl
bizi yöneten Sünni Araplar bizi asimile etmeye çalıştı ve bizi asli unsur
olarak görmedi. Hele bir de IŞİD’le iç içe olduktan sonra Şii Türkmenlerimizi
kabul etmeleri asla söz konusu olmayacaktır. Telafer’den Türkmenlerin sürülmesi
ve daha önceden Tuzhurmatu katliamları bunun en bariz delilleridir. Demek ki
Sünni Araplarla birlikte olmamız mümkün değildir. ‘’Bir mümin bir yerinden iki
defa sokulmaz’’.

2. Şii Araplar
coğrafya olarak bizlerden uzaktır. Onlar da Telafer sorununa çözüm olarak Şii
Türkmenlerin Necef ve Kerbela’ya göçmelerini ön görmüşlerdir. Yani onlar için
Türkmenlerin kendi coğrafyalarında 
yaşamaları ve dillerini muhafaza etmeleri pek önemsenmemektedir. Kaldı
ki Arap Şiiler gerçekten de İran’ın güdümüne iyice girmişlerdir. Demek ki
Türkmenlerin Şiilerle de işbirliğine girmeleri pratik ve makul görünmemektedir.

3. Coğrafi
bölgelerimiz daha çok Kürtlerle birçok noktada kesişmektedir. İhtilaflı
bölgeler de zaten bu sebepten ortaya çıkmıştır. Son on yıl zarfında aramızda
çok tatsızlıklar olmasına rağmen Erbil, Kerkük, Tuzhurmatu, Diyale hatta
Telafer gibi bölgelerde yan yana yaşamaktayız. Kürtlerin arkasında ABD var ve
Türkiye ile münasebetleri istenilenin üstündedir. O zaman elimiz mahkum Kürt
yönetimi ile gerçeklerimizi konuşmalıyız. Ama nasıl? Şurası bir gerçek ki İran
dahil, Arap ülkelerinin bir bölümü ve dünyanın bir çok ülkesi Irak’ta Kürt
varlığını resmen kabul etmiş ve Erbil’de konsolosluk açmıştır. Yani Irak’ın
diğer bölgelerine nazaran Kürt bölgesi daha emniyetli, daha çok kabul görmüş,
daha medeni, mezhepsel hassasiyetin olmadığı ve Türkiye’ye sınırdaş bir
bölgedir. Bu realiteyi kabul ederek başta Irak Türkmen Cephesi yöneticileri
başta olmak üzere bütün siyasetçiler bir araya gelerek geniş tabanlı bir heyet
kurmalılar ve KDP, KYB, Goran ve İslami Kürt Partisi ile eşit şartlarda ön
görüşmelere başlamalıdırlar. Bu görüşmelere katılmak istemeyen ya da karşı olan
Türkmen siyasetçi ya da teşekkülleri varsa çekimser kalabilirler[4].

Türkiye Ne Yapmalı?

ABD’nin Kürtler için nasıl davrandığını gördük. Türkiye de Türkmenler
için aynı minval üzere davranmalıdır. Yani Türkmenlere yaptığı insani
yardımların ötesine geçerek siyasi ve güvenlik konusunda da söylemler
geliştirmelidir. IŞİD’ten sadece Hristiyan ve Yezidilerin değil, Türkmenlerin
de zarar gördüğünü dünyaya duyurmalı ve onların sahibi olduğunu dile
getirmelidir. Bu konuda Birleşmiş Milletlerde gereken adımlar neyse onu cesurca
atmalı, Türkmenlerin mağduriyet ve mazlumiyetleri dile getirilmelidir.
Türkmenlerin Kürtlerle olan görüşmelerinin ikinci aşamasında Türkiye ev
sahipliği yapmalıdır. Aslında buna benzer bir uygulama Mart 2003 Amerikan’ın
Irak harekatından önce de yapılmıştı. Eğer Irak hükümetinin kurulmasında
İran’ın izni Parlamentoda açıkça telaffuz edilebiliyorsa, Türkiye’nin de
Türkmenler arkasında olduğunu bütün dünya bilmelidir[5].

            Burada IŞİD
(DAEŞ) terör örgütünün arka planının, istihbarat örgütleri ile ilişkisini hatta
okuyucuya şaşırtıcı gelebilir BARZANİ ile direk bağlantısını anlayabilmek için
“Abdullah Ağar[6]”ın araştırmalarından
önemli bilgileri sizlerle paylaşmak istiyorum. Aksi halde hiçbir zaman terör
örgütlerinin arkasındaki karanlık güçleri fark edemeyiz. Yoksa nasıl olur?
İslâm’la terör bir araya gelir mi diye tartışılır durulur. Küresel veya karanlık
odaklar “önce terör örgütleri” kurmaya karar verirler. Sonra istedikleri
sonuçlara ulaşmak için; ona bir isim ve görev vereceklerdir. Üstelik bir taşla
bin bir kuş vuracaklardır. İşte DAEŞ böyle bir terör örgütüdür. İslam ümmetine
zarar vermiş, Ortadoğu coğrafyasını kan gölüne döndürmüş, Müslümanlara karşı
dünyada ön yargı oluşturmuştur. Sürekli hunharca müslüman öldürmüş ve müslüman
olduğunu iddia etmiştir. “İŞİD’İ KİM KURDU” sorusu ile Abdullah Ağar buna cevap
aramakta ve önemli ipuçlarına ulaşmaktadır.

       “DAİŞ-1ŞİD ya da adı
ne herze olursa olsun, Sünni İslâm kisveli bu çakma örgüt; Amerika-Iran ve
Suudi Arabistan-İsrail menfaatlerine ve bölgedeki aparatlarına hizmet etmek
üzere, ikiyüzlülüğün ve düşmanca ayrılığın dizayn Irak’tan çıkarılmış, hiç de sürpriz
olmayan bir hilkat garibesidir.
Yakın Tarihle Kısa Bir Gezinti; 11
Şubat 1979’da ABD karşıtı gözüken Humeyni İran’da devrim yaptı. Tarihe
damgasına vuracak bu kırılma nasıl gerçekleşti? Doğal bir sonuç mudur? Yoksa
bir proje midir? Humeyni’nin Fransa’dan İran’a hangi inisiyatifle geldiği bugün
dahi net olarak bilinemiyor. Saddam Hüseyin ise, bu dönemde. 16 Temmuz 1979’da
İrak Devrim Komuta Konseyi nin (DKK) başkanı oldu. ABD’nin Tahran Büyükelçiliği
4 Kasım 1979’da “Bir grup öğrenci tarafından” işgal edildi.
Amerikalılar rehin alındı. 24 Nisan 1980’de rehineleri kurtarmayı amaçlayan
Kartal Pençesi operasyonu fiyaskoyla sonuçlandı. Düşen uçak ve helikopterler,
ölen Amerikalılar, tam bir kurtarma rezaleti… Başkan Carter’ın gümlemesi…
Artık, 1981-1989, Iran-Irak savaş yılları… Savaşın görünen karakteri: ABD’nin
Irak’ı desteklemesi… Savaşın görünmeyen karakteri: ABD’nin İran’ı
desteklemesi… Irak-İran savaşının bitiminden bir yıl sonra ABD’nin Saddam’ı
Kuveyt’in işgali için cesaretlendirmesi, hatta açık çek vermesi…Saddam,
“Basra vilayetinin bir parçası olarak gördugu” Kuveyt’i ele
geçirerek, hem Arap Birliği’nin ilk adımını atacak, hem de zengin petrol
yataklarına el koyup, Iran savaşının açığını kapatacaktı. Tam ele geçirecekken,
ABD Çöl Fırtınası adını verdiği harekâtla duruma müdahale etti ve Saddam’ı
Kuveyt’ten kovdu. ABD Bağdat’ı alabilirdi, ama almadı. 1991’den itibaren ABD,
kuzeyde Kürtlere, güneyde Şiilere yaklaştı.
Bu ambargo
yıllarında, 36. paralelin kuzeyi ve 32. paralelin güneyi, BM kararı ile uçuşa
yasak bölge ilan edildi. 1992’de Irak Kürdistan Parlamentosu kurularak, bölge,
fiilen Irak’tan koptu. Aynı yıl Irak muhalefeti, Irak Ulusal Konseyi (INC)
çatısı altında, ABD ve İngiltere desteği ve Fransa katkısı ile örgütlendi.
2003’e kadar federatif bir Irak için mutabakatlar imzalandı. 1991-2003
arasındaki bu dönemde Irak muhalefetindeki sıra; Şii Araplar, Kürtler,
Sünni-Araplar ve diğerleri şeklinde bir öncelikle, Amerikan ve İngiliz ajandası
olarak tespit edildi. Irak’ın kuzeyindeki Kürt gruplarla ilgili çalışmalar
1991-1998 yılları arasında ABD, 
İngiltere ve Türkiye üçlüsü tarafından yürütülürken, 17 Eylül 1998
Washington mutabakatı ile Türkiye devreden çıkarıldı, inisiyatif tamamen ABD ve
İngiltere’ye geçti. 2003, 1 Mart Tezkeresi’nin geçmemesinden iki hafta sonra,
“BM Güvenlik Konseyi ‘ret’ kararı verse de” ABD ve İngiltere
güneyden, Kürtler ise 200 bin peşmergeyle kuzeyden Irak’a girdi. ABD ordusu,
Bağdat’ta sadece savunma ve maliye bakanlıklarını kontrol altına alarak, Irak
halkını koskoca bir kaosla baş başa bıraktı. Irak Başkanlık Konseyi ve Geçici
Yönetim “aynı sıralamada olduğu gibi” tezahür etti. Yapılan genel
seçimlerle, nüfusları üçüncü sırada olmasına rağmen, Kürtler, Irak
parlamentosunda kilit konuma geldiler. İşgalin, işgalcilerin, işgalin
payandalarının Irak’ı sağacağı ve yeni yeni kaos ve karmaşaların üretileceği
yıllar başladı. Türkiye ise, Amerikalıların Independence Day etkinliklerinin
yeni bir sürümüyle tanıştı. Artık Amerikalılar, bağımsızlık günlerini Türk
askerinin başına çuval geçirerek kutluyorlardı. Türkiye’nin tüm saha
etkinlikleriyle birlikte bölgeden itelenmesi ve küresel güçlerin koltuk altında
konuşan ağızların, “Türk ordusu Irak’a girerse kan gölünde boğarız, bir
Kürt kedisini bile Türkiye’ye teslim etmeyiz…” tarzı cümleler kurmaları
bu yıllara rastlar. Şiiler ise, 1920’lerde İngilizlerin verdiği “yönetim
vaadine” tam 84 yıl sonra kavuştular. Kürtler müttefikliklerinin mükâfatı
olarak, “Kürdistan’ın kalbi ve kâbesi dedikleri” Kerkük’ün demografik
yapısını değiştirmeye, 2003’te Türkmen-Arap-Kürt olan demografik sıralamayı
Kürt-Türkmen-Arap şekline dönüştürmeye başladılar. Başardılar[7]

Tartışmalı bölgeler denilen, kahir ekseriyeti Türkmen
olan, fakat kitlesel Kürt gözleriyle demografisi bozulan bölgelerde referandum
yapılmasına dair maddeyi 2005 anayasasına dahil ettirdiler. İşle meşhur 140.
maddenin konusu budur. Müttefiklerinin yedeğindeki Kürtler, Kerkük toplam
nüfusunun yansından fazlasını teşkil ederek. Kerkük’ün Kürt bölgesine ilhakı
için yapılacak referandumun sonuçlarını böylece garanti altına aldılar. İşte o
günlerden bugünlere. Türkmenlerin maruz kaldığı baskılar, ayrıştırmalar,
asimilasyonlar, katliamlar ile artık adı silikleşmeye başlayan Türkmeneli
bölgesi, bu coğrafyanın ve yakın zamanın temel gerçeğidir. Göçler ve kaçışlar
da öyle… Bugün bu coğrafyada demografik yapı Kürtler lehine değişmiştir.
Kürtler Irak parlamentosundaki kilit oranlarını, elde ettikleri nüfuzu ve
ekonomik inisiyatifleri ustaca değerlendirip, Şii ve Sünni-Arapları ve konjonktürü,
menfaatleri doğrultusunda çok iyi kullanmışlardır. İranlı bir grup öğrencinin,
büyükelçiliği basarak başlattıkları domino etkisi buralara kadar uzanmıştır.
Batı emperyalizmi ve Iran hegemonyası adına Irak’ta yaşanan vekâlet
savaşlarına, güç, rekabet ve imtiyaz mücadelelerine, artık doğrudan müdahale
edilmiştir. IŞİD üzerinden Gordion düğümüne kılıcını yapıştıran ABD’nin
olağanüstü bir kazanım ürettiğini ifade etmek gerek… ABD’nin altına da
İran’ı, İsrail’i. Batı Avrupa’yı ve bazı yerel aparatları da yazmak gerekiyor.
Sonuçta: İŞİD, Amerika’nın, İran’ın, İsrail’in ve Batı Avrupa’nın Ortadoğu’daki
mücadeleci tavrına yeni bir ivme kazandırdı. IŞİD üzerinden bölgedeki kırılgan
ittifaklarla nikâhlar tazelendi. Bu ittifaklara kimlerin dahil edileceği ve kimlere
karşı tavır alınacağı tespit edilmiş oldu. IŞİD sayesinde, Arap Baharı’nın asıl
kaybedenleri yeni egemenlere dönüştü. Savaşların, işgal ve istilaların, hava
saldırılarının, asimetrik mudahalelerin bahanesi olarak “toprak
kazanımlı” IŞİD, “toprak kazanımsız” El-Kaide’nin yerini aldı.
IŞİD’ın kaptığı ve IŞİD sayesinde kapılan (!) topraklara, artık yeni bir dizayn
gerek! Barzani başta olmak üzere, inisiyatif üretme sevdasında olan yerel
aktörlere iyi bir ayar verildi. Barzani’ye “devletin öyle kurulamayacağı,
böyle kurulacağı” gösterildi. Bağımsız Kürt devletinin kurulmasının
altyapısı oluşmuyordu, artık oluştu. Başta Kerkük olmak üzere, pek çok
stratejik bölge Kürtlerin eline geçti. Tartışmalı bölgelerin büyük bir
çoğunluğu “tartışmasız bölgeler”e dönüştü. IKYY bölgesine gönderilen
taktik zırhlı araçlar, silahlar ve sistemler, normal koşullarda verilemezdi.
Peşmergeye başta ABD ve Batı Avrupa olmak üzere, dünyanın pek çok yerinden
silah yağdı ve yağacak. Bu kadarıyla bile, IKYY hiç de fena olmayan bir yığınak
ve caydırıcılık üretmeye başladı. Peşmergenin elinde artık, Türkiye’nin ve
merkezi Irak hükümetin elinde bile olmayan silahlar, zırhlı araçlar, hatta
Chinook  tipi yüksek yük ve personel
taşıma kabiliyetli helikopterler var. Kerkük’ün neredeyse tamamının ve
Ninova’nın (Musul) önemli bir kısmının iki Kürt oyuncu arasında pay edilmesi
öngörülüyor. KDP Kerkük’e hevesli, KYB de Musul’a… Irak ve Suriye ortak
paydasında Kerkük-Musul-Kuzey Suriye ekseninden Kürtlerin, petrolün, doğal
gazın ve madenlerin Akdeniz’e çıkışıyla, hatta Hayfa ile temasın sağlanmasıyla
ilgili çok önemli bir adım atıldı. Türkmen nüfusun homojen olduğu ve Büyük
Kürdistan’ın böğrüne saplanmış hançer konumundaki Telafer kaosa sürüklendi,
büyük bir demografik akış oldu. Telafer’de kalan ve IŞİD’e biat etmek zorunda
kalan Sünni Türkmenler için ise, artık “arkası yarın”! Kürtlerden
ısrarla uzak duran Türkmenler, Kürtlere yakınlaşmaya başladı. Türkmenler artık
ya IŞİD’in, ya Kürtlerin, ya da İran’ın (Şii orijinli siyasi ve askeri
güçlerin) kucağına düşmek gibi, 40 satır mı, 40 katır mı, gibi bir çaresizliğin
içindeler… Kerkük merkezli Arap milliyetçiliği neredeyse yok oldu. Irak’taki
Sünni (özellikle Sünni-Arap) inisiyatif, güç ve haklılık yerle bir, hak ile
yeksan oldu. IŞİD bölgesel savaş kışkırtıcılarının her türlü vahşet için bir
gerekçe oldu[8]. Ağır aksak yürüyen
dönüşümler, savaş sayesinde büyük bir ivme kazandı. Göçler, baskı, ayrıştırma,
yönetme ve yönlendirme, yeni yeni asimilasyon metotları gırla… Yeni yeni
düşmanlıklar, ayrılıklar, kırılma ve yarılmalar da öyle… Uluslararası hukuk
ve ülkelerin kendi iç hukukları bir köşeye çekilirken, intikam saldırıları
Irak’ın ve Ortadoğu’nun yeni gerçeği oldu. Güdümlü ya da güdümsüz rejimler,
bölgede kullanılan aparat güçler ve taşeronlar, geniş kapsamlı baskı ve
cinayetlerini açıklamak için terör tehdidini kullandı. Maliki gönderildi. Yeni
bir kabine dizayn edildi. Amerikan Merkez Bankası’nda (FED) biriken Irak’ın
parasını artık daha uslu kişiler harcayacak. İran’la muhabbetin nerelere gittiğini
ise kimse bilmiyor. Arap olmayan güçler, strateji ve ilişkilerini yeniden
şekillendirmek ve haritaları yeniden çizmek için IŞİD’i kullanmaya başladılar.
The New York Times
bu konuya dair şöyle diyor: “ABD ve İran… İkisi
de IŞİD’e saldırıyor ama müttefik gibi görünmemeye çalışıyorlar.” İran,
Irak’ın Şiiliğe dair mezhepsel inisiyatifini tamamen körletti. Kutsallarıyla
Şiiliğin kalpgahı olan Irak, bırakın liderliği, İran ve Amerika yardımıyla,
canımı kurtarayım derdinde… Kara suratlı, kötü bakışlı, pis ve eli kanlı
kişiler üzerinden Batı toplumunda İslam’a dair üremesi istenen “imaj”
güçlendirildi, İslam ile Batı toplumu arasındaki fay hattı derinleştirildi. Teolojik
kazanım peşinde koşanlar, perdelerin arkasında… İSRAİL’İN ARTIK ÖYLE BÜYÜK
BİR GÜVENLİK SORUNU YOK.
İsrail, dünyada peydah oluveren (!) IŞİD korkusunu
Gazze Şeridi’ne saldırmak, daha fazla Filistin toprağını ele geçirmek ve
“yaşama hakkı” başta olmak üzere Filistinlilerin temel haklarını yok
saymak için kullandı. ABD başta Batı dünyası, Rusya ile girdikleri nüfuz
mücadelesinde, petrol fiyatları üzerinden Rusya’ya iyi bir kazık attılar.
Rusya’nın şu ana kadarki zararı yaklaşık 300 milyar dolar. ABD’nin ve Batı Avrupa’nın
depolarındaki miadı dolmuş ya da dolmak üzere olan silah ve mühimmat stokları
erimeye başladı. Kuyruklu impala döneminden kalan silahlar, sahadaki yerel
aktörlere silah yardımı olarak kakışlandı. Yeni silah sistemlerinin, gerçek
muharebe ortamlarında denenme imkânları üredi. ABD silah sanayi, başta Körfez
ülkeleri olmak üzere bazı ülkelerle cömert ihaleler imzaladı. Bölgenin
petrolüyle ilgili daha şimdiden onlarca yıllık ihaleler, anlaşmalar kotarıldı.
Komisyonlar ve hamutuyla götürülecek develer karara bağlandı. Irak ordusunun
yeniden yapılanması için harcanması öngörülen 75 milyar doların kimin cebine
gireceğini anlamak için çok akıllı olmak gerekmiyor. Birbirinden uzak duran ve
aralarında pek çok sorun üreten Kürtler, birbirlerine yakınlaştırıldı. KDP ve
KYB terör listelerinden çıkarıldı. PKK’ya büyük sempati ve meşruiyet
kazandırıldı. PKK’nın elinde artık zırhlı ve tırtıllı silah sistemleri bile
var. Hatta son dönemde yeni nesil güdümlü tanksavar ve uçaksavar füze
sistemlerine eriştiği söyleniyor. Artık bunları da kimseye karşı kullanmaz!
PKK’lılar sokak çatışması ve meskûn mahallerde muharebe konularında artık hiç
de fena değiller… Canım ülkem bir şey avuçladı, ama daha ne avuçladığından
haberi bile yok[9].

DAEŞ-IŞİD’i Kimin Kurduğuna Dair Görüşler:

Burada da ortalık toz duman! Görüşlere
bakılırsa, IŞİD’in arkasında olmayan devlet, IŞİD’i kurmayan istihbarat servisi
yok gibi! Okların çoğu Amerika’yı, İran’ı, İsrail’i, Batı dünyasını ve Arap
ülkelerini gösteriyor. Görüşlerin bir kısmını sıralayalım: Gizli belgeleri sızdırdığı için
Rusya’ya sığınan C1A ve NSA eski çalışanı Edward Snowden, “İŞİ D’in ajan
devlet olduğunu; arkasında ABD, İngiltere ve israil istihbaratlarının
bulunduğunu; Ortadoğu’da denge ve tehdit unsuru olarak ABD, İngiltere ve İsrail’e
hizmet etmesinin planlandığını” ileri sürüyor. Snovvden’c göre: “ABD,
ingiltere ve israil istihbaratları, dünyadaki bütiın terörü “eşek arısı
yuvası’ adlı bir stratejiyle bir araya getirmeye çalışıyor. Bu üç ülke.
böylelikle dünyanın herhangi bir noktasında ajanları tarafından yönetilen bir
terör örgütü sayesinde hem enerji kaynaklarına ulaşmayı, hem de bölgelerdeki
siyasi boşlukları doldurmayı hedefliyor. Maksat, karışıklık çıkarmak ve
İsrail’i korumak… İsrail’e karşı olan gruplar kendi içlerinde savaştırılıyor.”
İran’ın ilk kadın Cumhurbaşkanı Yardımcısı Masume Ebtekar, “ABD ve CIA’yi,
IŞlD’i ortaya çıkaran güç olmak”la suçluyor.
Sudan Cumhurbaşkanı
Ömer El Beşir, Euronews’e Şubat 2015’te verdiği bir demeçte, “IŞİD
ve Boko Haram’ın arkasında CIA ve MOSSAD’ın olduğunu… Bu tür vahşetleri bir
Müslüman’ın işleyemeyeceğini…” söylüyor. Fidel Castro da benzer
görüşte… “IŞİD’in arkasında İsrail ve bazı Amerikan unsurlarının
olduğunu” düşünüyor. İran’ın istihbarat eski bakanı Haydar Müslihi ise
yelpazeyi biraz daha genişletiyor. Ona göre: “IŞİD’i, CIA ile birlikte
MOSSAD ve MI-6 kurdu.”
Diğer bir görüşe bakarsak; “IŞİD, ABD
başta olmak üzere Batı’nın Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmek amacıyla kurduğu
bir terör örgütü… IŞlD’i yönlendirerek, manivela olarak kullanarak, bahane
ederek, Ortadoğu’daki ülkeleri parçalamaya ve başta Büyük Kürdistan olmak
üzere, güdümlü yeni devletler kurmaya çalışıyor.
Amerikalı emekli
General Wesley Clark, durumu sürmekte olan stratejik bir çatışmanın parçası
olarak görüyor: “Müttefiklerimiz Hizbullah’ı yok etmek için IŞİD’i
destekliyor.” Clark’a göre sorun, tek başına radikal İslam değil. Radikal
İslam stratejik amaçlarla kullanılıyor. “ABD, Afganistan’da Sovyetlere
karşı savaşırken radikal İslam’ı kullandı. Suudilere para koymaları için
yalvardık. Onlar da koydular,” diyor.
Cihat’ın Dönüşü:
IŞİD ve Yeni Sünni Ayaklanması
(The jihadis Return: ISIS and the New
Sunni Uprising) kitabının yazarı ve deneyimli gazeteci Patrick Cockburn,
“Suudi Arabistan’ın Kuzey Irak’ı kontrolüne alması için IŞİD’e yardım
ettiğini” iddia ediyor. Cockburn iddiasına, İngiliz istihbarat
kaynaklarını referans gösteriyor ve Suudi planının on yıl öncesine dayandığını
söylüyor
[10].

Maliki de benzer görüşte… Irak Başbakanı
iken verdiği bir demeçte, “Suudilerin IŞİD’i desteklediğini ve soykırım
işlediklerini…” iddia ediyor. Obama ise IŞİD’in yükselişiyle ilgili,
“Diktatörlük, mezhepçilik, Arap ve Müslümanların yabancılaştırılması ve
marjinalleştirilmesi…” fikrini üretiyor. Suriye Ulusal Koalisyonu eski
başkanı Ahmet Carba, “IŞİD’in yükselişinin arkasında iran’ın
olduğu…” noktasında ısrarcı… Bazı gözlemci ve analistler,
“IŞİD’in arkasında İran Devrim Muha-fızları’na bağlı Kudüs Tugaylarının
olabileceğini…” ifade ediyor. Siyasi analist Prof. Dr. Abdulaziz Fevzan,
“IŞİD’in, Iran ve Suriye istihbaratı tarafından kurdurulduğunu” öne
sürerek, “IŞİD, Suriye devrimini başarısız kılmak için, bu iki ülke
tarafından özellikle desteklendiğini; İrak’ta da Maliki karşıtı direnişte,
kendilerini medya aracılığıyla ön plana çıkararak, Maliki’nin elini
güçlendirdiğini…” söylüyor. Bazıları ise, “IŞİD, Amerikan işgaliyle
ve sonrasında kurulan Maliki hükümetleri döneminde devlet tarafından sistemden
dışlanan ve ezilen Sünni-Arapların tepkisini dile getiren Selefı-Vehhabi çizgide
bir örgü

Susarken de Sorumlusunuz

Sorumlusunuz. Eğer diliniz konuşuyorsa, hele hele kaleminiz
yazıyorsa sorumlusunuz.

 

Çoğunlukla sorumluluğumuzun bilincindeyizdir ve kahrolası
düşmana karşı fikirlerimizi ve bizim mahalleyi kahramanca savunuruz. Ama sizi
hayal kırıklığına uğratacağım: Asıl kahramanlık, kendi mahallenizdeki
saçmalıklara karşı sesinizi yükseltebilmektir. Karşı mahalleye atıp tutmak
fazla bir cesaret istemez. Ama kendi mahallenizdeki rezalete dur demek! İşte
gerçek cesaret budur. Siz kendi mahallenizin sapkınlıklarından da sorumlusunuz.
Hele onlardan, daha çok sorumlusunuz. Bu ahlak açısından da böyledir, pratik
bakımından da böyledir. Karşı mahalle sizin dediğinize pek önem vermez. Kendi
mahalleniz sizi daha bir dikkatle dinleyecektir.

 

Zalim bizden diye susan

Bugünlerde her halde bu gerçekleri yeniden yeniden
kavrıyoruz ki Ali Şeriati’nin tam da bunları anlatan bir sözü Twitter’i
turlayıp duruyor: “Zulmeden bir dindardan daha kötüsü, zalim bizden diye susan
dindardır.”

 

Bu hüküm doğrudur. O kadar doğrudur ki bu cümledeki “dindar”
kelimesinin yerine istediğiniz mahallenin etiketini koyabilirsiniz. Cümle yine
doğru olur. Diyeceksiniz ki, “Ama bizim mahalle zulmedemez; çünkü henüz
zulmedecek güce sahip değil, iktidarda hiç değil.” O zaman “zulmeden” yerine
“saçmalayan”, “nefret kusan”, “olur olmaz gruplara hulûs çakan” da
diyebilirsiniz. Cümle yine doğrudur, yine doğrudur.

 

Deneyin bakın: “Nefret kusan milliyetçiden daha kötüsü,
nefret kusan milliyetçi bizden diye susan milliyetçidir.” “Olur olmaz kişilere,
yağcılık yapan particiden daha kötüsü, yağcılık yapan bizdendir diye susan
particidir.” “Saçmalayan solcudan daha kötüsü, saçmalayan bizden diye susan
solcudur.” Genel ifade şöyle olabilir mi: “Yalancı ve ahlaksızdan daha kötüsü,
yalancı ve ahlaksız bizdendir diye susandır.”

 

O sizin adamlar çaldığı zaman, çırptığı zaman, dün ak
dediğine bugün kara dediği zaman sesinizi yükseltmeniz ahlakın gereğidir. Hele
o akı da karayı da “Şerefsizim!” diye diye kemal-i şiddetle söylüyorsa…
Bizdendir, yıpratmayalım diye susarsınız ve iyi bir iş yaptığınızı
zannedersiniz. Fakat o suskunluğun bedeli daha büyüktür. O adamınızın, o
liderinizin saçmalıkları size de mal edilir. Bu en küçük kaybınızdır. Asıl
büyük kaybı o savunduğunuz mahalle, o benimsediğiniz fikir yaşar. Tarafsız
insanlar, ister istemez, “Demek ki bunlar böyle!” der ve öyle demekte haklı
olurlar. Siz, mademki çıtınızı çıkarmıyorsunuz, siz de tıpkı o saçmalayan
adamınız gibisiniz.

 

Komşuya çamur atmadan

Anketlerde dindarlığın azaldığını, deizmin hatta ateizmin
arttığını görüyoruz. Bu eğilimin ilk ortaya çıkışını hatırlıyor musunuz?
Yanılmıyorsam bir ilahiyat fakültesindeydi. Biz deist oluyoruz diye beyanda
bulunanlar, bir grup başörtülü genç kızdı. O ortam için, onlar için cesur bir
çıkıştı bu. Doğruydu veya yanlıştı, başka mesele. Gençler hissettekileri acıyı
dışa vuruyorlardı. Çünkü kendi mahallelerindeki ahlâk çöküşünü görmüşlerdi ve
kendilerince ahlaklı bir karar alıp mahalleyi terk ediyorlardı. Bu haber
karşısında mahalle liderinin reaksiyonu, bunları söyleyeni susturmak ve bu konuların
konuşulmasına engel olmaktı.

 

Keşke o gençler kadar ihtiyarlar da cesur olabilseler ve
kendi mahallelerini eleştirme sorumluluğunu yerine getirseler. Sağ, sol, orta,
ateist, dindar… O zaman her mahalle daha temiz olur. Hani herkes kendi
kapısının önünü temizlese… Başka kapılara çamur atmadan önce.

 

Sustuğunuzdan sorumlusunuz

Peki, insanın susması da bir cins yalan söylemek değil
midir? Bu kadar yalanla nasıl yaşanır? Bu soruya cevap vermek için sık sık
yaptığım gibi burada da kendimden intihal yapayım. Alt Akıl’da şöyle yazmışım:

 

“Nihayet doğrularda seçicilik bir başka yalan tarzı. Bir
konudaki gerçeklerden işi­mize gelenleri bangır bangır söylerken gelmeyenlere
karşı sessiz kalmak. Bunu daha çok muhalif ve muvafık klavye erbabı yapar.
Muvafıksanız, iktidarın sevabı varsa ya­zılır. Günahı varsa susulur!
Muhalifseniz tam tersi. Bir yerde sıkıştırıp sorsanız: Yahu senin tuttuğun o
adamın hayatta hiç mi hatası olmadı? Şöyle cevap verecektir: ‘Şimdi sırası mı?
Düşmana cephane vermeyelim.’

 

“Ne derse desin yalancıdır. Ahlâklı değildir.”

 

Mahallenin yazarları da doğrularda seçicilik yaparak yalan
söylerler. Gittikçe alışırlar ve bir süre sonra yüzleri kızarmadan haberleri,
konuları, “Buna değmiş, buna değmemiş.” mantığıyla ele alıp yayımlar veya
görmezden gelirler. İkisi de yalan söylemektir.

 

Sonuç: Cemaatinizin, mahallenizin hatalarından,
yanlışlarından, saçmalıklarından sadece bunları yapanlar değil, siz de
sorumlusunuz. Müşterek sorumluluktan değil. Entelektüel sorumluluktan:
Eleştirmediğiniz için sorumlusunuz. Dilsizliğinizden sorumlusunuz. https://millidusunce.com/susarken-de-sorumlusunuz/

İYİ Parti Merkezin Neresinde?

Deveye sormuşlar: “Yokuş yukarımı yürümek istersin iniş aşağımı?” Deve
cevap vermiş: “Düz yolda yürümenin suyumu çıktı?”

Sağ ve sol bu iki kavram bize Avrupa dan geçmiş iki terimdir.
1789 Fransa ihtilalinden sonra başkanlık kürsüsünün sağında oturan muhafazakâr
monarşistlere sağcı, solunda oturanlara ise fikir özgürlüğü, reform ve değişim
isteyenler Solcu olarak tanımlanmışlardır. Bu akım zamanla bütün Avrupa’ya yayılmış,
Türkiye’de ise 1946 da iki partili demokratik hayata geçildikten sonra yaygın
olarak kullanılmaya başlanılmıştır.

1960’ların sonlarından itibaren siyasal hayata atıldığımız
günlerden buyana yelpazenin ne sağında ne de solunda yer almamamıza rağmen
toplumun bir kesimi, MHP lideri Alpaslan Türkeş’in “Dokuz Işık” kitabında: “Devlet yetkilileri (…) Ülkücü Gençliğe,
Milliyetçi kimselere “Aşırı sağcı” sıfatını takıp hücum etmek alışkanlığından
kurtulamadılar. Bu sorumluların “sağcı” diye kötüledikleri kimseler banka mı
soydular? Fidye mi istediler? Konsolos mu öldürdüler? İngilizleri mi
kaçırdılar? Yoksa ordularına 9 saat kurşun mu sıktılar?

Bazı yetkililerin bu
kadar açık cereyan eden hadiseleri gördükten sonra hala dil alışkanlığından
kurtulamadığı için sol’a karşı tedbirlerini sayıp dökerken velev ki bir kelime
bile olsa, milliyetçilere de çatması utanılacak bir basiretsizliktir.
”(Alparslan Türkeş ve Dokuz Işık, Bilge Oğuz Yayınları, s.237)
demesine rağmen ülkücü gençliği ve MHP’yi sağ, hatta aşırı sağ kulvara oturtmakta
ısrar etmiştir.

İYİ Parti

İYİ Parti henüz kuruluş aşamasında iken Türk siyasetinin
neresinde yer alacağı uzun müddet tartışmalara konu olmuştur. Partinin henüz
adı bile konulmadan liderliğini Sayın Meral Akşener’in yapmasını fırsat bilen
bir kısım basın ve medya tarafından İYİ Parti peşinen “Merkez Sağ” kulvara
konumlandırıldı.

Buna rağmen Cemil Meriç’in dediği gibi: “Sol ve Sağ… çılgın sevgilerin ve şuursuz kinlerin emzirdiği iki ifrit.
Toplum yapımızla herhangi bir ilgisi olmayan iki yabancı.
” O günlerde
konuşup tartıştığımız arkadaşlarla kesinlikle merkezin ne sağında ne de solunda
olmamalıydık. Sağın bunca çürümüşlüğünün türbedarlığını yapacak kadar idrakten yoksun
olmamalıydı kuracağımız partinin yöneticileri.

İYİ Parti tam merkezde yerini almalı, Türk Milletinin tamamını
kucaklamalıydı. Başlangıcında öyle de oldu. Gerek genel merkezin oluşumunda,
gerekse il ilçe kurucuları, düşündüğümüz gibi Türk toplumunun bütün kesimlerinin
büyük teveccühünü kazanmış, yönetimlerde görev almak için adeta birbirleriyle
yarışır hale gelmişlerdir.

Afyon kurultayında büyük kalabalık heyecanı yaşanmış Prof.
Dr. İskender Öksüz’ün: “İYİ Partiye
sahip çıkın zira başka iyi yok
!” Sözü kurultayı taçlandırmıştır.

Ama lâkin teşkilatlardan sorumlu başkan yardımcılığına atanan
Koray Aydın’ın bir müddet sonra bütün yurtta il ve ilçelerin yönetim
kurullarının istifalarını istemesi teşkilâtlarda büyük huzursuzluğa neden
olmuş, bir kısım değerli yöneticiler İYİ Partiden istifa ederek geldikleri
yerlere geri dönmüşlerdir.  

Bugün görülen o ki, yurt genelinde en fazla oy artıran parti
İYİ Partinin olması zannedilmesin ki genel merkezden tutun il ve ilçelere kadar
teşkilatların iyi çalışmasından kaynaklanıyor. Hayır, partide çalışan bir kişi
var o da Genel Başkan Sayın Meral Akşener. Siyasi tecrübesi, liyakati ve
insanüstü çalışma temposuyla partiyi tek başına omuzlamış götürüyor. Eğer
teşkilatlar Genel Başkanın çalışma temposuna ayak uydurabilselerdi inanıyorum
ki oy oranı itibarıyla bugün ana muhalefet partisi İYİ Parti olurdu.

Seçimlere bir yıl kadar bir zaman kalmışken yurt genelinde
bütün İYİ Parti teşkilatları gözden geçirilmeli, kapısı açılmayan teşkilatların
yöneticileri acilen değiştirilmeli, toplumda güven duyulan, herkesle barışık
olan kişiler yönetime getirilmelidir. İl ve ilçelerde çalınmadık kapı,
sıkılmadık el bırakılmamalı. Kurucular kurulundan tutun merkez yönetim kuruluna
kadar liyakat sahibi İYİ Parti yönetimiyle iktidarın kapısını aralamak hiç te
zor değildir. Yeter ki herkes taşın altına elini koysun. Yoksa verilen emekler,
bağlanan ümitlerin hepsi heba olur.

Sağlıklı kalın

Faizsiz Bir Ekonomi Modeli Mümkün mü?

Başlıktaki soruya yanıt vererek
başlayalım. Faizsiz bir ekonomi modeli teorik olarak mümkündür ancak pratik
olarak imkânsıza yakın derecede zordur. Bizim toplumumuzun faiz konusundaki
“hassasiyeti” (!) İslam dininin faizi kesin olarak yasaklamış olmasından
kaynaklanmaktadır. Ancak faizi yasaklayan veya en azından faizi ortadan
kaldırmaya çalışan tek sistem İslam değildir. İslam dininin zuhurundan bin sene
önce bazı Yahudi ailelerin çevrelerine faizsiz kredi kullandırdıkları
bilinmektedir. İslam’dan yüzyıllar önce Romalıların da faizle mücadele
ettikleri ve faizi tamamen ortadan kaldırmaya veya hiç olmazsa faiz oranlarını
düşürmeye çalıştıkları bilinen bir gerçektir. Yine, Milattan Sonra 12. yüzyılda
Kudüs ve çevresinde Hristiyan hacıların can ve mal güvenliğini korumak için
kurulan Tapınak Şövalyeleri Tarikatı’nın (Templier) zaman içerisinde devasa bir
servete kavuştuğu ve zaman zaman faizsiz borç verdikleri iddia edilmektedir.

 

Yukarıda anlatılan tüm bu
hususlar göstermektedir ki “faiz” her toplum tarafından ortadan kaldırılmaya
veya en azından uygulama miktarı azaltılmaya çalışılan bir kavram olmuştur.
Nitekim bugün ekonomik olarak iyi seviyede bulunan batı ülkelerinde “yıllık”
faiz oranının %2 civarlarında olması da bunu ortaya koymaktadır. Türkiye’de
fiilen uygulanan faiz oranlarının “aylık” %2,5 seviyelerinde olduğunu nazara
alırsak batı ülkelerindeki oranın ne kadar düşük olduğu daha iyi anlaşılır.

 

Faiz daha çok borç verme (kredi)
işlemlerinde kullanılan bir kavram olduğu için akla hemen bankacılık işlemleri
ve özellikle faizsiz bankacılık yaptıkları iddiasında bulunan katılım bankaları
(eski adıyla finans kuruluşları) gelmektedir. Katılım bankalarının fon
kullandırma yöntemlerine baktığımız zaman gerek Türkiye’de gerekse dünyada en
çok uygulanan katılım bankacılığı işleminin murabaha olduğu görülmektedir.
Murabahayı teknik olarak “ipotek karşılığı konut kredisi” (mortgage) veya
“rehin karşılığı otomobil kredisine” benzetebiliriz. Ancak murabaha teknik
olarak faizli bir işlemdir ve katılım bankacılığı yahut İslami finans
sisteminin en şiddetli savunucularından olan ve ABD’de LARİBA isimli katılım
bankasının da kurucusu olan Yahia Abdul-rahman gibi isimler bile murabahanın
faizli işlem olduğunu kabul etmektedirler.

 

Öte yandan katılım bankacılığının
daha doğrusu “faizsiz finansman” sisteminin temelini oluşturan iki finansman
modeli vardır ki bunlar gerçekten faizsiz işlemlerdir ancak her iki finansman
modelinin de uygulamasına bankacılık yahut katılım bankacılığı sistemi
içerisinde hemen hemen hiç rastlanmamaktadır. Bu finansman modellerinin ilki
“mudaraba” (kar-zarar ortaklığı) ikincisi ise “muşaraka” [ortak girişim (joint
venture)] modelidir. Bu her iki model de esasında şirket mantığı üzerine tesis
edilir.

 

Mudaraba modelinde taraflardan
biri (finansör) ortaya sermayesini, ikinci taraf da (proje sahibi) emeğini
koyar. Bu emek-sermaye ortaklığıyla bir şirket kurulup üretim ve satış yapılır.
Şirket kar elde ederse elde edilen bu kar ortaklar arasında paylaştırılır.
Şirket zarar ederse bu zarara sadece finansör katlanır. Emeğini ortaya koyan
kişinin mali bir zararı söz konusu olmaz. ABD’de pek çok şirket esasında bu
mudaraba yöntemiyle kurulup büyümüştür. Parlak projeleri olan Bill Gates, Steve
Jobs gibi gençler sermayedarlar tarafından desteklenmiş ve bu şekilde bir
tarafın sermayesini diğer tarafın bilgi ve emeğini ortaya koyduğu Microsoft
gibi Apple gibi şirketler doğmuştur. Bu şirketlerden sadece Apple’ın piyasa
değerinin Türkiye’nin toplam ekonomik büyüklüğünün neredeyse iki katına
ulaştığını ifade edersek bu mudaraba sisteminin (kar-zarar ortaklığı) ekonominin
büyümesi açısından ne kadar önemli olduğunu da daha iyi ifade etmiş oluruz.

İkinci model olan muşaraka [ortak
girişim (joint venture)] modelinde ise her iki veya daha fazla taraf
sermayesini koyar. Bu modelin klasik ortaklık modelinden farkı; bir konuda
teknik veya piyasa bilgisi olup sermayesi yetersiz olduğundan büyük yatırımlar
gerçekleştiremeyen yatırımcıların büyük sermaye sahipleri tarafından
desteklenmelerinin sağlamasıdır. Ortak girişim kar elde ederse ortaklar da
sermayeleri oranında kara katılırlar. Ortak girişim zarar ederse, ortaklar da
yine sermaye payları oranında zarara katlanırlar.

 

Görüldüğü üzere her iki model de
parlak fikirlerin sermaye sahipleri tarafından desteklenerek o fikirlerin büyük
paralar kazanan projeler haline getirilmelerini sağlamaktadır. İş bilen ancak
hiç veya yeterince sermayesi olmayan proje sahipleri, işi bilmeyen ancak
sermayesi olan kişiler tarafından desteklenmekte ve taraflar birlikte
kazanmaktadırlar.

 

Gerek mudaraba gerekse muşaraka
yöntemlerinin esasında katılım bankalarının finans kullandırma modelleri
olduğunu ancak her iki modelin de neredeyse hiç uygulanmadığını ifade etmiştik.
Çünkü bu modellerin uygulanmasında kişilerin ahlaki değerleri gibi subjektif
unsurların ağır basması, ayrıca esasında ticari faaliyette bulunulacağı için
kazanç garantisi olmaması bu modellerin bankalar daha doğrusu katılım bankaları
tarafından tercih edilmemelerine neden olmaktadır.

 

Her ne kadar pratikte
uygulanmaları zor olsa da, parlak fikirleri güçlü sermayelerle destekleyip
uygulanabilir projeler haline getirebilirsek Türk ekonomisini gerçek anlamda
faizsiz bir ekonomi haline getirmenin de ötesinde Türk ekonomisinin dünya ile
rekabet edebilir hale gelmesini de sağlayabiliriz. Nihayetinde ekonomik büyüme
için önce üretmek lazım. Üretmek için de para. Proje ile parayı bir araya
getirebilirsek 90 milyon Türk vatandaşının daha güzel bir Türkiye’de
yaşamalarını sağlayabilir, insanların hayatına yaşama sevinci getirebiliriz.
Bence denemeye değer.

Zihnimin Derinliklerinden Çağrışımlar ve Bir Teklif

0

Amacım, bir kişiyi veya olguyu eleştirmek değil; bir
durumdan hareketle zihnime üşüşen çağrışımları paylaşmak:

Camideyim, öğle namazının sünnetini kıldım, imamı
bekliyoruz. Birileri kalktı, kamet getirdi, imam odasından çıktı, sükûnetle
ilerledi, öne geçti, geriye dönüp şöyle bir baktı, bir şeyler söyleyip tekbir
getirerek farz namazı başlattı.

Her şey güzel, her zaman yapıldığı gibi. Ancak beni rahatsız
eden bir şey vardı sanki.  Anladım ki o
rahatsızlık daha önce başlamış, yeni durumla dışa vurmuştu. Neydi rahatsızlık?
İmam efendinin odasından çıkarak, cemaati yara yara ilerlemesi ve mihrapta yerini
alması. Ne var bunda, diyebilirsiniz.

Kendimce yeni paradigma kurguladım: Hoca efendi camiye
cemaatten önce gelse, gelenleri sohbetiyle, en azından varlığıyla karşılasa,
kametle odasından çıkıp safları yara yara öne geçme tercihinden vazgeçse nasıl
olur? Cemaat de karşılanmanın, değer görmenin, bekleniyor olmanın mutluluğunu duyar,
üstenci bir duygunun yansımasına şahitlik etmez.

Davranışlar, bir normun ürünü olmakla birlikte yeni normlar
da üretir. Önder niteliğiyle imam efendinin cemaatten önce gelmesi tevazuyu,
alçakgönüllülüğü;  sonra gelerek cemaatin
önüne geçmesi kibri, büyüklenmeyi çağrıştırır. İnanç sistemimizde esas olan,
alçakgönüllülük ise bunu çağrıştıracak ve üretecek davranışlarda bulunmak
gerekir, diye düşünüyorum.

Bu düşüncemin sempatiyle karşılanmasını beklemiyorum, bu,
belki tepki de alacak. Biz padişah kültürü ile yetiştirilmiş, “Öl de ölelim.”
sloganıyla eğitilmiş bir nesiliz, toplumuz. Ayrıca, alışkanlıkların da kolayca
terk edilemeyeceği ve ayrıcalıklardan da feragat edilmek istenmeyeceği gerçeğini
de unutmamak lazım.

Okullarımızda da aynı mantığın tezahürünü görüyoruz. Öğrenci
sınıfa girer, yerini alır, öğretmeni bekler, öğretmenin sınıfa gelmesiyle ayağa
kalkılır, “Oturun!” denmedikçe ayakta beklenir, artık hâkimiyet öğretmenindir.
Sınıfta öğretmen, okulda müdür, evde baba, askerlikte komutan, işyerinde
patron, ülkede lider… Tahakkümcü yönetişim sistemi bu.

Yavuz Sultan Selim, 1516’da Mısır’ı fetheder, hilafet
Osmanlılara geçer. Cuma günü Ümeyye Camii’nde namaz kılınacaktır. Şam valisi,
padişaha namaz kılacağı bir yer ayırtır ve oraya yeşil atlas seccade serdirir.
Yavuz kendisine ayrılan yeri görünce hiddetlenir, “Burası ibadet yeridir,
padişah sarayı değildir.” diyerek seccadeleri kaldırtır, cemaate katılır. Sıra
hutbenin okunmasına gelmiştir.  İmam
hutbenin girişinde Yavuz’u kastederek “Hakimülharameynişşerefeyn”  (Mekke ve Medine’nin hâkimi) der. İmamın bu
sözlerini duyan Sultan Yavuz “İmam efendi, Hakimülharameyn lafzını,
hadimülharameyn (Mekke ve Medine’nin hizmetçisi) olarak değiştir. Zira ben olsa
olsa o mübarek beldelerin hizmetçisi olabilirim.” diye müdahalede bulunur.

Her yönetici, aslında hizmetçidir. Bu anlamda yöneticilik,
liderlik kişiye, sorumluluğun yanında alçakgönüllülük de vermelidir.

Kendisini haftada bir gösteren, kuralları dayatan, zor
ulaşılan bir müdür modelin yanında öğrencilerini okulun dış kapısında güler
yüzüyle karşılayan, öğrencilerle sohbet eden, dertleşen, okulun bütün
paydaşlarıyla sıcak ilişkiler kuran bir müdür tipi daha insani değil midir? Öğretmen,
sınıfa öğrencilerinden önce gelse, onları selamlayarak karşılasa, onlarla
şakalaşsa, öğrencilerin beyinlerini ışıtmadan önce kalplerini ısıtsa nasıl
olur? Öğretmen-öğrenci arasındaki mesafe kalkar, taraflar arasında güven
oluşur, sınıf gül bahçesi olur. Öğretmen ve okul, kendisinden kaçılan değil,
kendisine koşulan kişiler ve mekânlar olur.

Öğretmen sınıfa girdiğinde en arka sırada oturan bir
öğrencinin ayağa kalkmadığını görür, ancak ilk gün sesini çıkarmaz. Diğer günlerde
de aynı öğrencinin ayağa kalkmadığını görünce öfkeyle bağırır, bu saygısızlığını
affetmeyeceğini söyler. Hınçla yanına gider, bakar ki öğrencinin iki bacağı da
kesiktir. Öğretmenin başına sanki kaynar sular dökülmüştür.

Yine bir kısa filmde seyretmiştim. Öğrenci her gün ilk derse
yarım saat geç gelmektedir. Öğretmenin uyarısına rağmen geç gelmeler bitmez.
Öğretmen, uyarılarının ciddiye alınmadığı zannıyla öğrenciyi sınıfta azarlar ve
cezalandırır. Bir gün öğretmen de derse geç kalır. Yolda, azarladığı
öğrencisinin, tekerlekli sandalye ile annesini hastaneye götürdüğünü görür. Onu
takip eder, Anlar ki çocuk her gün annesini aynı saatte iğneye götürmekte, bu
yüzden okula geç gelmektedir. Artık, öğretmene yakışan, pişmanlık dolu, samimi
özürdür. Öğretmen de bunu yapar.

Mekân, makam, duygu, düşünce farklılığı kişiler arasında
zamanla kopuşa yol açabilir. Bu kopuş, kavgaya sebep olabilir. Hangi sınıfta,
meslek grubunda, kategoride; hangi statüde bulunursak bulunalım, büyüklenmenin
esaretine tutularak kendimize ayrıcalıklı bir statü belirlememeliyiz. İş
bölümü, imtiyaz değildir. Tevazu, hitap ettiğimiz insanlarla duygudaşlık
oluşturur, duygudaşlık da zorlukları kolaylaştırır. Yunus’un “Gelin, tanış
olalım / İşi kolay kılalım.” dediği, bu olsa gerek.

Görev tanımı olarak kendilerine tahsis edilen mekânları terk
edip sahaya inmeleri makam sahiplerine hiçbir şey kaybettirmez. Gül, vazoda
değil bahçede yetişir ve güzeldir; öğretmen sınıfta öğrencileriyle iç içe
olduğu halde daha değerlidir, müdür yüksek hoşgörüsü ve derin anlayışıyla daha
saygındır, komutan emrindekilerle hemdert olduğunda başarılıdır, imam cemaatine
yakınlaştıkça saygınlık kazanır, sırdaş olur.

Mezarlıklar, dünya gemisini sadece kendisinin
yönetebileceğini zanneden kaptanlarla dolu. Mekânların tayfası olmadan makamların
kaptanı olanlar, hep unutuldu. “Yeni şeyler söylemek lazım” diyenlerin sözleri
de etkisiz kaldı. Şimdi yeni paradigmalarla yeni eylem zamanı. Gol, sahada
atılır, tribünlerde değil. 

Dün, Bugün ve Yarın İslâmiyet (2)

     İslâmın mâzide tam
olarak galebe çalamamasının sebepleri:

     Mâzi kıt’ası /
geçmiş zamanın vahşet dolu sahra ve ovalarında taassup çadır kurmuş. Taassup ve
taklit ise kol geziyordu.

     Ya da cehlistan
ülkesinde yerleşmiş yaldızlı şeyler, kendisini nazara veriyor, istibdat ve
despotluk her yanı sarmış bulunuyordu.

     Bu durum
karşısında; şeriatı garrâ / dinin parlak hakikatleri mutlak bir galebe
sağlayamıyor!

     İslâmiyetin her
yeri tamamen kaplaması, ne yazık ki mümkün olmuyordu!

     Çünkü İslâmiyetin
yeryüzünde tam bir galebe çalmasına bir takım sed, engel ve mâniler vardı.

     O mâniler:
Ecnebilerde / gayri müslimlerde; taklit, cehalet, taassup ve kıssîslerin / din
adamlarının onlar üstündeki riyaset, saltanat ve baskıları idi.

     Bizdeki mâni ve
engellere gelince: Mütenevvi / çeşit çeşit istibdat ve baskılar, ahlâksızlık ve
halimizin perişaniyeti, tembelliği netice veren yeis / ümitsizlik hâliydi.

     Nitekim yeis, her
türlü gelişmenin ve ilerlemenin önündeki en büyük engeldir.

     Üstelik yeis;
İslâmiyet Güneşi’nin küsufuna / tutulmasına en büyük sebeptir.

     İslâmiyetin mazide
galebe çalamamasının en büyük engeli ise şu idi:

     Biz ve ecnebiler /
gayri müslimlerin; İslâmiyetin bazı zahirî / görünüşte olan meseleleri ile
müspet ilimlerin bazı meseleleri arasında bâtıl şeylerin var olduğunu
zannetmemiz, İslâm ile bilim arasında; çatışma ve birbirine ters düşmeler
olduğunu sanmamızdır.

X

     Aferin maarif,
ilim ve bilimin feyiz saçan mahiyetine, fenlerin merdane himmetine ki, gerçeği
araştırma meyli, insanlık sevgisi ve insaf meyli ile, hakikat ve gerçekleri
techiz edip donatarak; o manileri yerle bir etti.

     Evet, en büyük
sebep ki, bizi dünya rahatından ve ecnebileri ahiret saadetinden mahrum ederek,
İslâmiyet Güneşi’nin tutulmasına sebep olmuştur.

     Dini yanlış
anlayarak, din ile ilim arasında çatışma olduğunu vehmederek, ona muhalefet edilmiştir.

     Ne kadar hayrete
şayan bir husus! Hiç köle efendisine, hizmetçi sahibine, çocuk babasına nasıl
düşman, muarız ve muhalif olabilir?

     Halbuki İslâmiyet;
fenlerin seyyidi, efendisi ve mürşididir. Gerçek ilimlerin reisi ve babasıdır.

     Fakat ne yazık ki,
bu yanlış anlama, bu yanlış ve bâtıl tevehhüm / vehmediş; şimdiye kadar hükmünü
icra ederek; vesvesesiyle yeisi / ümitsizliği ilka edip, telkin ederek;
özellikle son birkaç asırda, Osmanlı Türkü ve Osmanlı unsurlarına maarifi, ilmi
kısaca medeniyet kapısını kapattırdı.

     Çünkü bazı
nasları; fenlerin kimi meselelerine muarız ve muhalif tahayyül ederek ürktüler.

     Bu cümleden olmak
üzere, meselâ dünyanın yuvarlaklığı ki, fen ve bilimin en başta gelen
coğrafyanın en birinci basamağıdır.

     Böyle olmakla
beraber, bu bedîhî / apaçık mesele hakkında, yersiz tartışmalardan
çekinmediler.

X

     Ancak, İslâmiyette
olan istikametli yolu göstermekle, tefrit ehli olan din düşmanlarının şek,
şüphe ve tereddütleri reddedildi. Hatâları yüzlerine vuruldu.

     İstikametli yolun
öteki canibi / diğer tarafında yer alan ve ‘ahmak dost’ unvanına lâyık olan
ifrat / aşırılık ehli olan müslümanlar; yani zahire takılıp kalanların
tevehhümleri tard edildi / kovuldu. Asılsızlığı gösterildi.

      Asıl hakikat
rehberi ve İslâm âleminin ikbal, istikbal ve geleceğine yol açan; istikametli
yolda, tam bir zafer ümidi ile çalışan İslâm muhakkikleri / araştırıcı
bilginleri başarılı oldu. Ayrıca aklı başında olan samimi ilim ve İslâm
dostlarına yardım edildi. Kuvvetli olmaları sağlandı.

     Kısaca: Asıl olan,
İslâm denen, o elmas kılıca saykal vurmaktı. Yani tozlarını almak ve yeniden
daha keskin bir hale gelmesine yardımcı olmaktı ki, bu iş başarıldı. 

     Zaten telâhuku
efkâr yani fikir ve tecrübelerin birbirine eklenmesiyle, bu sonuca varılması
kaçınılmazdı.

     Yine tecrübelerin
keşifleriyle gayet açık bilgiler hükmüne geçen meselelere, burhan ve delil
getirmek; malumu / bilineni i’lâm / bildirmek demekti.

     Üzülerek belirtmek
gerekir ki, zamanımızda yaşayanların çoğu, her ne kadar sureten / şeklen
yirminci yüzyılın evlâdıdırlar.

     Fakat fikir ve
ilerleme cihetiyle, orta çağın yadigârlarıdır. Sanki çağdaşlarımız; geçmiş
asırların fihristesi veya örneği, yahut da melez bir kavimdirler.

     Hattâ bu zamanın
nice apaçık işleri, onlarca mevhum ve kuruntu sayılır.

Öngörü Ve Liyakat

Ekonomide bütün göstergelerin birden
bozulduğu
ağır bir kriz içindeyiz. Döviz kurları, piyasa faizleri ve
enflasyon çok yüksek. Aylık enflasyon rakamları bile çift haneli hale geldi.

“Her kriz aynı şiddette devam etmez, bir
müddet sonra göstergeler başka bir mertebede stabil hale gelir ve sistem bir
dengeye kavuşur” diye teselli bulmaya çalışıyoruz.

Fakat bu yeni dengeler oluşuncaya kadar bazı
kesimler zenginleşirken, bazı kesimler de fakirleşiyor. Mesela bankalar
kârlarını katlarken
, orta ve alt gelir grubundaki vatandaşlarımız “açlık
tehlikesi altına girdi.

Şimdilik döviz kısmî bir dengeye kavuşmuş
gibi görünüyor. Yine de Eylül ayından bugüne yani 5 ay içinde Türk
Lirası
Dolar ve Euro’ya göre yüzde 65-70 bir değer kaybı içinde.

Fakat ekonomi yönetiminin resmi
tahminlerinin tutmaması
ve sürekli revizyon edilmesi bu yönetime güveni
iyice azalttı.

****

Bir Ay Sonrasını Göremeyen Ekonomi Kadrosu

T.C. Merkez Bankası 2021 yılında enflasyon tahminini 4 defa
revize etti. Dünyada aynı yıl içinde enflasyon tahminini 4 defa yenileyen başka
bir Merkez Bankası bilmiyoruz.

MB yılbaşında yüzde 9,4 olacağını
söylediği yıllık enflasyonu son olarak 28 Ekim 2021’de güncelledi. Daha
yılın bitmesine 2 ay kala yaptığı bu tahmin yüzde 18,4 idi. Oysa TÜİK
rakamlarına göre bile enflasyon
yüzde 36,1 oldu.

İki ay sonrası için öngörüsü yüzde yüz sapan
bir Merkez Bankasına kim inanır?

Cumhurbaşkanlığı Finans Ofisi Başkanı Prof. Göksel Aşan da Aralık ayının son
haftasında “Ocak ayında eksi enflasyon bekliyorum” demişti. Şimdi Ocak
ayı verileri ortaya çıktı. Eksi beklenen aylık enflasyon çift haneli çıktı.

Başkanı yeni değişen TÜİK aylık
enflasyonu 11,1 ve yıllık enflasyonu (TÜFE) ise 48,7 ve yıllık ÜFE’yi
(Üretici Fiyat Endeksi) yüzde 93,5 olarak açıkladı. ÜFE ile TÜFE
arasındaki yüzde 45 mertebesindeki fark
enflasyon rakamına şüpheyi artırdı.

Hepimiz biliyoruz ki bu rakamlar kâğıt
üzerinde düşürebildikleri en düşük seviye.

Çünkü bağımsız ekonomistlerden oluşan ENA Grup’a
göre aylık enflasyon yüzde 15,5 ve yıllık enflasyon ise
yüzde 114,9
oldu.

Enflasyonlardan enflasyon beğenin. Piyasaya
bakın, giderlerinize bakın ve hangisinin doğru olduğuna siz karar verin.

****

Kendisini Ekonomist Sanıyor

AKP Genel Başkanı R. Tayyip Erdoğan
kendisinin “ekonomist” olduğunu söylemeyi seviyor. Dahası “biz
ekonominin kitabını yazdık”
gibi bir iddianın da sahibi. Erdoğan bu ekonomi
kadrosunu atayan ve onlara izlenen politikayı dikte eden kişi.

Ekonomi Profesörü Hurşit Güneş “Erdoğan
kendisini ekonomist sanıyor, ama O ekonomist değil”
diyor. Güneş bu hükmünü
“kimsenin görmediği diploma” tartışması üzerinden vermiyor.

Muhtemelen iddiasının dayanağı şu temel
kabuller: Bir şahsın iktisat fakültesini bitirmiş olması dahi “ekonomist”
olmak için yeterli olmaz.
Ekonomi incelediği konulara ve kapsamlara göre
dallara ve alt dallara ayrılır.  Finans,
maliye ve diğer birçok uzmanlık alanları olan çok geniş bir bilim dalıdır.

Uzmanlık alanında birçok kitap yazmış olan
bir ekonomi profesörü bile “ben ekonomiyi iyi bilirim” anlamında böyle
iddialı cümleler kurmaz. Çünkü uzmanı olduğu branşı iyi bilse bile ekonominin
diğer uzmanlık alanlarında kendisinden iyi bilenler olduğunu bilerek tevazu ile
konuşur.

Cumhurbaşkanının ekonomist olması gerekmez. Kurumların başına ekonomi alanında yetişmiş
uzman kişileri getirir, yanına liyakatli ekonomist uzmanları danışman olarak
alır. Bunların ortak aklı ile bir sinerji yaratabilirse ekonomiyi iyi yönetir.

Oysaki, Ekonominin hangi branşında kitap
yazdığını bilmediğimiz AKP Genel Başkanı böyle yapmıyor. Ekonomimizin en kritik
makamlarına, atandıkları kurumlarla alakalı bilgisi ve tecrübesi olmayan, liyakatsiz
ama “söz dinleyen”
kişileri atamaya devam ediyor. İşte TÜİK’in başına
atadığı yeni başkanın da istatistik alanında bilgi ve tecrübesi yok.

Böyle bir kadroya piyasalar, halkımız, iç ve
dış yatırımcılar güvenmiyor.
Güven
ekonominin dişlilerinin yağıdır. Yağ olmayınca dişliler ya zor döner veya
hepten dönmez olur.

Güven olmayınca dış kaynak gelmiyor, üretim
için yatırım yapılmıyor. Herkes döviz ne zaman yeniden patlayacak korkusunda. Elektrik,
doğalgaz ve diğer temel giderleri nasıl kısabilirim derdiyle, hayatta kalabilme
mücadelesi içinde.

****

Güya Cari Açık Kapanacaktı

İktidar “ekonominin kurtuluşu için tek çare
dış ticaret açığını (dolayısıyla cari açığı) kapatmaktır” diyordu. İktidara
göre, bu yüzden kurların ve enflasyonun yükselmesini göze almalıydık. Çünkü ihracatımız
artacak dış ticaret açığı kapanacaktı.
Daha sonra da kurlar ve enflasyon düşecekti.

Olmadı… İhracat arttı ama ithalat daha fazla
arttı. Katlandığımız onca fedakarlığa rağmen dış ticaret açığımız kapanmadı
daha da büyüdü.
 Türkiye’nin dış
ticaret açığı 2022 Ocak’ta 10,4 milyar dolar oldu.
Yani ihracatımız
ithalatımızdan 10,4 Milyar dolar daha az oldu. İlk defa aylık dış ticaret
açığımız 10 Milyar doları geçti.
Bir başka ifadeyle ihracatın ithalatı
karşılama oranı yüzde 63
mertebesinde kaldı.

En önemli “ihracatımız” beyin göçü
oldu. En iyi yetişmiş kadrolarımızı karşılıksız olarak dış ülkelere hediye
ediyoruz. Beyin göçü kalıcı ve telafi edilemez zararlar verecek.

Enflasyon korkunç, dolarizasyon çok yüksek, faizler yüksek, cari
açık
kapatılamayacak kadar büyük. Kurlar deprem zamanı yaklaşmış fay
hattı gibi. Devlet, çok yüksek tefeci faizleri ile borçlanabiliyor.

Acemi şoför yönetimindeki otobüs hızla
engebeli araziye girdi, uçuruma doğru gidiyor. Ama otobüsün fren sistemi yok. (Tek
adam sisteminde denge ve denetim mekanizmaları yok.) Seçime kadar yani şoför
değişinceye kadar kazasız belasız gidebilmek için dua etmekten başka elimizden
bir şey gelmiyor.

Sevgi, Çocuklara Nasıl Kazandırılır?-2

“Çocuklarınızı terbiye etmeye çalışmayın. Zira onlar
size benzeyeceklerdir! Kendinizi terbiye edin.

“Dünyada bir tane dahi çocuk mutsuz olduğu sürece,
büyük icatlar ve ilerlemeler hiçtir.”

 

İnsanlığın her dönemlerinde “doğruluk, iyilik, güzellik, adalet, yardımseverlik, erdemlik”
yaşamın bir gereği olarak kabul edilip savunulmuştur. “Yalan söylemek,  çalmak,
öldürmek, ikiyüzlülük, saldırganlık, dolandırıcılık vb.”
ise genelde
istenmedik davranışlar olarak benimsenmiştir.

Eğitim ortamında öğretmen ve öğrenci duygu ve düşüncelerini
hiç saklamadan ileri sürmelidir. Bu ortamın sağlanması için önce öğretmen
verdiği sözü yerine getirmeli; yerine getirmediği zaman da nedenini olduğu gibi
açıklamalı ve öğrenciden özür dilemelidir. Öğrencinin sorduğu sorulara
kızmamalı; eğer cevabı bilmiyorsa, bunu açık seçik söylemeli; diğer yollara
başvurmamalıdır.

 Eğitim ortamı ile
ilgili kuralları baştan belirtmeli;  bazı
kuralları, yazılı ve ödev günlerini, öğrencilerle birlikte saptamalı, bunlardan
taviz vermemelidir. İlkelere kendisi de uymalıdır. Hatalı olduğu zaman hatasını
kabul etmeli, eleştiren öğrencilere ceza vermemelidir.

Eleştiriyi davranışla yönetmeli; hatayı öğrenciye
buldurmalı; eleştiriden sonra öğretmen, “seni seviyorum, sen iyi insansın, bu
davranışını düzeltirsen, mutlu olurum!..”
gibi tümceler söylemelidir.

Öğrenci ve öğretmen birbirlerine güvenmeli, öğrencinin
anlattığı sırları öğretmen, başkalarına söylememelidir. Öğrenciler
güvendikleri, halden anlayan, empati yapan, gerektiğinde kendilerini haksızlığa
karşı koruyan öğretmeni sever ve sayarlar.

Müfettişlik yıllarımda, bir veli çocuğuna hakaret
ettiği ve dövdüğü için öğretmeni şikâyet etmişti. Konu hakkında soruşturma
yapıldı: Öğretmen, Beden Eğitimi dersinde öğrencilerine mendil kapmaca oyunu
oynatırken, sevdiği bir öğrencisine mendili tutturuyor. Bir kız öğrenci de;
“öğretmenim hep aynı arkadaşa mendil tutturuyorsunuz, bu kez de ben tutabilir
miyim?” diye sorduğunda, öğretmen; “sana mı soracaktım ukala, sen benim işime
karışma” diye cevap veriyor.

Bunun üzerine kız öğrenci; “öğretmenim haksızlık yapıyorsunuz,
hem, bize nazik olmayı öğrettiniz, fakat kendiniz bu kurala uymuyorsunuz, bu
tavrınızı yadırgadım” diyor. Bu cevabı duyan öğretmen, kızı çağırarak
tokatlıyor. Üstelik ifadesi alınan bu öğrenci; “öğretmenimi seviyorum, şikâyetçi
değilim” diyor.

Sevgi, insanın önemli
gereksinimlerinden biridir. İnsan sevmediği, sevilmediği ortamlarda çok acı
çeker. Çünkü insan bir bakıma yaşamı boyunca sevgi peşinde koşmak­ta, onu
aramakta, yani sevgi dolu bir ortamda yaşamak istemek­tedir.

Nitekim “iki gönül bir olunca, samanlık seyran olur, beni aç, susuz,
çıplak bırakın; fakat ne olur sevgisiz bırakmayın”
söz­lerinde bu
gerçek dile getirilmektedir
.

Öğrencinin de eğitim ortamında
sevgiye gereksinimi var­dır. Sevdiği öğretmeninin dersinde başarısız olan
öğrenciyi bul­mak, çok zordur. Öğrenci öğretmenini, dersi seviyorsa, o alanda
daha başarılı olabilir.

Ayrıca eğitimin kurallarına
uyabilir; onla­rı savunabilir. Hatta öğretmen ve derse karşı olan olumsuz tu­tum
ve davranışlardan da vaz geçebilir.

Baskı, korku, ceza gibi istenmedik
değişkenlerin baskın olduğu eğitim ortamlarında, öğrenci göstermelik bir saygı
ve uyum içindedir. Sırf sınıf geçmek, dayak yememek, azarlanmamak, küçük
düşürülmemek, ceza görmemek için çalışabilir; kurallara uymuş gibi davranabi­lir.
Bu gibi ortamlarda öğrenci gerçek duygu ve düşüncelerini bastırmıştır. Uygun
yer ve zaman gelince öğretmen ve derse karşı olan tutumunu ortaya koyabilir.

Bir eğitimcinin hatırası:

İlk kez. Anadolu’da bir liseye öğretmen
olarak atanmıştım. Eğitimin hemen hemen hiçbir kuralını bilmiyordum.
“Çiçeği burnunda” bir öğretmendim. Liseye gelince ilk iki üç hafta
diğer öğretmen ve yöneticileri gözledim. Ne yaptıklarını, sınıfta otori­teyi
nasıl sağladıklarını, dersi nasıl işlediklerini öğrenmeye ça­lıştım. Bana göre
en başarılı öğretmen okul müdürüydü. Öğren­ciler onu görünce el pençe divan
duruyorlar; sesini duyunca dut yemiş bülbül kesiliyorlardı. Okul tiril tiril titriyordu.
Bir gün ya­nına gittim. “Ağabey, bu saygı ve otoriteyi nasıl sağladınız?
Ba­na anlatır mısınız?” dedim. Güldü; sonra:

“Ben bir sınıfa ilk kez giriyorsam, o
sınıfın en iri yarı olan, kabadayı kesilen öğrencisinin bir pundunu bulur, onu
bir güzel döverim. Bu, öğrencilerin gözünü korkutur. Bir daha kolay ko­lay
dayak atmam; ama ara sıra yaramazlık yapanlara meydan dayağı çekerim.
Öğrencinin karşısında kesinlikle gülmem; onla­rı içimden severim ve bunu hiç
belli etmem. ” dedi.

Aynısını ben de uyguladım. Kısa zamanda
acımasız, otoriter bir öğretmen olarak tanındım. Değil benim öğrencilerim;
diğer okulların, hatta ilkokulların öğrencileri bile beni görünce oyunu bırakıp
kaçmaya, yollarını değiştirmeye, önlerini ilikleyip selâm verme­ye başladılar.

Öğrencilerimi çok seviyordum; fakat bunu hiç
belli etmiyordum; çünkü bana “Sevgi zayıflıktır, belli etmeye­ceksin. Eğer
anlarlarsa, bir daha otorite kuramazsın. Onları içinden sev!..”
demişlerdi. Öğrencilerimin de beni sevdiklerini sanıyordum; çünkü her zaman
selâm veriyorlar, önümde eğili­yorlar, önlerini ilikliyorlar, yol
değiştiriyorlar, karşı gelmiyor­lardı.

O yıl lise bitirme sınavlarını yaptık.
Öğrencilerimden üçü mezun oldu. Bu üç öğrencimin beni çok sevdiğini sanıyordum;
fakat yanılmışım. Onları mezuniyetten sonra bir gün caddede gördüm. Önleri
açıktı. Elleri ceplerindeydi. İkisinin ağzında sigara vardı. Bana baktılar; ben
de onlara… Ne önlerini ilikledi­ler, ne de sigaralarını attılar. Gözümün
içine baka baka yanım­dan geçip gittiler.
Bu olaydan gereken dersi
almıştım. Baskı, korku, dayak, yani ceza, sevgi ve saygı oluşturmuyordu. Sevgi
ve saygı ancak sevgi ve saygının bulunduğu ortamlarda kazanılabilir. Bunu an­lamıştım
.

İşte insanın sevgi gereksinimini giderebilmek için,
eğitim ortamında duyuşsal alanla ilgili hedef davranışları kazan­dırıcı
değişkenler işe koşulmalıdır.

Eğitim ortamı, öğrencinin sevgi, yani sevme, sevilme
ve benimsenme gereksinimini giderecek biçim­de planlanmalıdır
. Bunun için öğrenme-öğretme ortamı şöyle
düzenlenebilir:

Öğretmen sorunların çözümlenmesinde öğrenciye seve­cenlikle, içten
yardım etmelidir. Bu yardım hiçbir zaman onun yüzüne vurulmamalıdır.

-Öğretmen öğrencinin acısını, üzüntüsünü, sevincini
vb. paylaşmalıdır.

-Öğrenci ne yaparsa yapsın, öğretmen hep yanında
olmalı; onu dışlamamalı; fakat tutarsız davranışına karşı çıkmalıdır.

-Öğrencinin arkadaşlarını ve diğer varlıkları
sevmesini sü­rekli desteklemeli; bunlar için uygun ortamlar (gezi, eğlence,
araştırma, inceleme vb.) yaratmalıdır.

-Öğretmen dürüst olmalıdır. Olduğu gibi görünmelidir;
fa­kat tutarsız davranış göstermemelidir. Yalan söylememeli, ken­dini övmemeli,
verdiği sözde durmalı, eleştiriye açık olmalı, sınıf içinde başka, sınıf
dışında başka olmamalıdır; çünkü sevgi saydam olmalıdır.

-Öğretmen taraf tutmamalı; âdil olmalıdır. Öğrenciyi
hiçbir zaman karşısına almamalı, onu reddetmemelidir. Yapılan tutar­sız
davranışa karşı çıkmalı, öğrencinin davranışı düzeltmesine imkân ve fırsat vermelidir.
Kubaşık çalışmaya, kişisel çalış­madan daha çok ağırlık vermelidir.

-Öğretmen demokratik bir ortam oluşturmalıdır. Karar
ve il­keler öğrencilerle birlikte almalı; her türlü eleştiriye açık olma­lıdır;
çünkü sevgi tutarlı bilgiye dayalı, çoğulcu demokratik, öz­gür bir ortamda boy
verip gelişir.

-Öğretmen bilgiyi sınıfa getirmeli; öğrencilerin
istendik davranışları kazanmasında her türlü etkinliği, eğitim ortamında işe
koşmalıdır; çünkü sevgi bilgi ve duygunun incelmesi, tutarlı olması ve
zenginleşmesidir. Bunun için öğrencilerine üstesinden gelebileceği görevler
vermeli; bunların yapılmasında yardımcı olmalı, yol göstermelidir.

-Öğrencinin arkadaşlarını, ulusunu, insanları ve diğer
var­lıkları sevmesi sürekli desteklenmeli; bunlar için uygun ortam­lar
düzenlenip işe koşmalıdır
.

-Öğretmen, öğrenci istendik davranışı gösterdiği
zaman, kurallara uygun olarak pekiştireç vermelidir.

 

Sevgiyle kalın…