27.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 340

Konudan Konuya (25)

     Kişinin zâtına
düşmanlık olmaz. Ancak kişinin sevmediğimiz, beğenmediğimiz sıfatlarına düşman
olabilir, karşı çıkabiliriz. Çok zaman bu ince farkı unutuyor, kaale almıyoruz.
Bir insanın içkisine, sigara içmesine, ağzının bozuk olmasına, yanlış ve bozuk
hareket ve davranışlarına karşı çıkmamız; karşı olduğumuz taraflarını
sevmememiz, doğru bulmamamız; ne kadar doğru ve yerinde bir davranış ise, o
kimsenin bu menfî tutkuları var diye, o kimsenin zâtına düşman olmamız, ona
cephe alamız, onu sevip saymamamız; o nispette yanlış ve ters bir davranıştır.

     Çünkü, menfî
yönlerimiz; beşerî ve insanî yönlerimizle ilgili olup, ya inanç zaafiyetinden
veya eğitim noksanlığından, yahut ailede gördüğümüz kötü örneklerden ileri
gelmektedir. Zatımız ise, Allah’ın “Fe iza sevveytühü ve nefahtü fihi min
ruhi.” / “Ben ona güzel bir şekil verip ruhumdan üflediğimde.” (Hicr: 29)
diyerek özene bezene yarattığı insandır.

     Bundan dolayıdır
ki, insanın zâtına karşı oluş ve cephe alış; Allah’ın zâtını inciten, yaralayan
şuursuz / bilinçsiz bir vaziyet alıştır. Kulunu rencide etmek, dolayısıyla
bizzat onu yaratan Allahı üzer.

     Öyleyse kişileri
eleştirip tenkit ederken; hedefimiz kişinin zâtı değil, onun nahoş tutum ve
davranışları olmalı. Kişinin yanlışlıklarını en güzel şekilde, onu
aşağılamadan, kalbini kırmadan, gönlünü incitmeden yapıcı bir şekilde
düzeltmesini sağlayacak hitapda bulunmalı; Allah’ın zâtını tecelli ettirdiği;
kulun manevi şahsiyetini incitmekten kaçınmalıyız.

     Sadece bu kadar da
değil. Hangi dinden, hangi milletten olursa olsun, hiçbir insanın zatına düşman
olmamamız lâzım. Çünkü müslümanlar din kardeşlerimiz olduğu gibi, müslüman
olmayanlar da, insan olarak kardeşlerimizdir.

     Hatta Müslüman
olmayanların, yani kâfirlerin de zatlarına düşman olmayacağız; elimizden
geldiği kadar, onların hakkı bulmalarını, hakkı bilmelerini sağlamaya
çalışacak; dinsiz ve inançsız olmalarını gidermek için, en güzel şekilde gayret
sarf edecek, onların bu hâllerine üzülecek, sonucu Allaha bırakacağız. Çünkü
hidayet Allahtandır; fakat bu durumlarından ötürü, asla onların zâtlarına  düşman olmayacağız. Çünkü onlar da bizler
gibi aynı Allahın kullarıdırlar.

     Tabii bu tutum ve
davranışımızı “Hüsnü zan, ademi itimat.” düsturunu ihmal etmeyerek. Yani herkes
hakkında güzel düşünecek. Fakat daima tedbirli olacak şekilde göstermeliyiz.

 x

     Filmler, Kasetler,
Sidiler, Kara Kutular, Teypler, Kitaplar, Hafızalar; hepsi Allahın
“El-Hafîz”  /    “Koruyan, muhafaza eden.” isminden haber
veriyorlar.

     Keza Tohumlar,
Çekirdekler, Nutfe / Meniler; hepsi zımnen, o isimden bahsediyorlar.

     Levhi Mahfuz / her
şeyin yazılıp korunduğu levha ve Beyinler; hep onu, yani Allahın “Hafîz” ismini
nazara veriyorlar.   

x

     Bir şehri toplu
olarak görmek istiyorsanız; insana bakınız. Şehrin azametini, insan vücuduna
sığdıran Allahın yüce kudretini, onun bedeninde seyredip tefekkür ediniz. Çünkü
insan küçük bir şehir, şehir büyük bir insan sayılır. Şehirdeki kanalizasyon
şebekesini, insanın boşaltım sisteminde müşahede edebilirsiniz. Şehirdeki
haberleşme ağlarını, sinir sisteminde görebilir. Acı tatlı su kanallarını,
insanın damarlarında bulabilir. Kısaca şehirdeki her türlü düzeneğin benzerini,
insan vücudunda görmeniz mümkün.

     Bu âlemi yani
kâinat ve evreni bütünüyle bir çırpıda, bir anda her şeyiyle, topluca, bir anda
seyretmek istiyorsanız; yine gözünüzü insana çevirin. Ona bakın. Damlada denizi
görmenin zevkine  varın. İnsanda kâinatı
görmenin hayret, taaccüp ve şaşkınlığına erin.

     Çünkü insan büyüse
büyüse, kâinat şeklini alır. Kâinat küçülse küçülse, insan şekline girer.

     Çünkü kâinat büyük
bir insan, insan küçük bir kâinattır.

x

     Kur’an; öldükten sonrasından
ziyade, bu dünya ve bu dünyadaki insan içindir.

     Ölen insan
vesilesiyle, ölecek insana, harekete geçmesini hatırlatır.

     Öyleyse, ölmeden
evvel, senden beklenenleri yap; sana düşenleri yerine getir.

     Ölmeden evvel,
ölmeye bak. Yani dünyada, orayı hesaba katarak yaşa.

     Nereye gideceğini
bil.

     Ne olacağını anla.

     Ne yapman
gerektiğini idrâk et.

     Olmaya bak. Çünkü
orada oluş yok.

     Dolmaya bak. Çünkü
orada doluş yok.

     Ermeye bak. Çünkü
orada eriş yok.

     Unutma! Burada kör
olan, orada da olur kör.

     Öyleyse, bu
gerçeği, oraya gitmeden önce, burada gör.

     Zira hayat;
koyuyor gerçeği önümüze.

     Hiç hoşumuza
gitmese de.

“Ölüm Terbiyesi” Ve Tedaileri – II

Ölüm
mürebbisi Zeynep Sayın’ın kitabını önceki yazıyla tanıtmaya çalışmıştık.
İmdiyse bizdeki çağrışımlarına bakalım ve biraz da terbiyenin tedailerine
takılalım:

*
Muska bir maskedir.

*
Din uygarlıktır.

*
Düşünmek mekândan münezzeh olmak demektir. Düşünmek varlığa konuşlanmaktır.

*
Ezan ezgi değildir, uzun hava değildir; müzikal okumalarla
anlamsızlaştırılmamalı. Ezan bir iz’andır, ilândır; mesajı, özü vakitler üzerinden
zamansızlaştırılmamalı.

*
Geçmiş güzelliklere yenileri eklemek ve eskinin hatalarını tekrar etmemek mi; ecdat
– mecdat diyerek cedlerimizin tüm medeniyet birikimini / uygarlık tasavvurunu
haklamak ve günümüzün belleğini heklemek mi; getirin seçmene soralım.

            * ‘0’ (sıfır) Osmanlı simülasyonu: Sermayenin
Sünnîlasyonu

*
Rüya, belki de insanlığın şifreleri.. Belki levh-i mahfuzdan pasajlar… Korunan
levha ne ola; amigdala mı?

            * Hac, kendinden hicrettir. Öteye muhacerettir.

            * Tavaf, anne karnındaki boşluğa dönüştür. Dokunmak,
resetlenerek yeniden doğmaktır.

            * Siyahî Hacer, Hacer-i Habeşî; kara budundan kara
hacer/taş, kara delik

            * Paraya bok muamelesi yapmak (Kalenderîler) para-hümaniter
düzeni bozmaktır. En boktan adamlar paradan en çok hoşlananlardır.

            * BALÇIK (İnsan) boklaşacak mı, pâklaşacak mı? Pak-istan/land
or Bok-istan/land.. İşkembevîler ile infakîler…

            * Erkekte temel içgüdü: iktidar. Kadında çocuk; çocuk
üzerinden iktidar. Hükmetme ereği, acziyetin gereği.

            * Yok olmaktan (varlığın sonluluğu) korkan insan,
ötekileri yok ederek varlığını çoğaltmak ister. Cinayet: insanın kendini var
etmesi için başkasını yok etmesi.

            * Kader seçimdir, seçilendir, seçilimdir. Demokrasi
kaderdir; seçilmiş kaderokrasi.

            * Ejder; yerleşiklerin değil konar-göçerlerin
muhayyilesidir. Bozkır ve vahşi hayat ortaklığıdır. Türklerin – Moğolların
içtimaî ve ihtiyacî edebiyatıdır, anlam arama anlatısıdır.   

            * Yerleşiklerin hasmı ve hayaleti böceklerdir. Ha insanı
ha insanın rızkını yeme hatta kemirme kan davasıdır, can davasıdır. Düşmanından
nefret eden onu yer, içer. Düşmanına saygı duyan ona kimlik yani kişilik verir.

            * Tük kozmolojisiyle Çin kozmolojisinin bakış farkı
bugünden yarına ne yapabileceklerinin de potansiyel bilincidir. Ejder
destanlaştırılır, böceklerse atıştırmalıklaştırılır. Hayâl (olumlu) ile hayalet
(olumsuz) farkı..

            * Türklerde yabancı, bilinmeyen hatta yağı/düşman
ejderhalaştırılır; hem korkulur hem saygı duyulur, hem de merak edilir. Can
alırsa kanı dökülür yoksa kontrollü bir yaşam alanı bırakılır. Çinlilerdeyse
düşman böcekleştirilir ve ya yenir ya imha edilir; insan yahut canlı değil
haşerat muamelesi görür. Vefayât değil telefâttırdırlar.

            * Türkler, bilip tanımadıklarıyla dostluk kurmaya
çalışırlar, yabanıl olsalar da. Çinliler düşmanı düşman bile görmezler; ezer,
eza ederler.

            * KISA KISA – İş insanı: amelatör, maneviyât: anlamsal
mülkiyet, vecd: vücutlanma, mahya: haya sözü, Babaîler: Müslümcüler

*
Kendime bile mâlik değilim; mülkiyet dediğin nedir! Bırak maddiyatı, maneviyatı
bile mülk edinme; taşıyamazsın. Kimliksiz ve çırılçıplak geldiğin dünyadan gene
öyle gitmeye bak. 

Varsın Gidiyorlarsa Gitsinler

“Bir Cumhurbaşkanı böyle bir söz söylemiş olamaz” dediğim çok sözünü duydum. “Artık hiçbir
sözüne şaşırmam” diyordum. Ama beni yine yanılttı.

Cumhurbaşkanı
ve AKP Genel Başkanı Erdoğan inanılmaz bir söz daha etti: Yurt dışına giden
hekimleri eleştirerek “Varsın gidiyorlarsa gitsinler, bizler de
üniversiteleri yeni bitiren doktorlarımızı buralarda istihdam eder, buralarda onlarla
yola devam ederiz.
Gerekirse yurt dışından ülkemize dönmek isteyenleri
süratle davet ederiz. Buralar boş kalmaz merak etmeyin.” ifadelerini
kullandı.

Bir
kere bu üslup çok yaralayıcı, rencide edici.

Bir
işyerinden istifa eden doktora, bütün zenginliği parasından ibaret olan bir
patronun bile söylemekten çekineceği bir yaralayıcı dil bu.

Doktorlarımız
mevcut eğitim sistemimiz içinde en nitelikli meslek gruplarının başında
geliyor. Diğer meslek gruplarının çoğunda, isteseler de gelişmiş ülkelerde
mesleğini icra edebileceklerin oranı doktorlardan düşüktür. Fakat doktorlarımız
lisan sorununu çözdüyse her yerde mesleğini icra edebiliyor.

****

Tıp
fakültelerine girmek için yapılan sınavlarda en iyilerden olmak gerekiyor. Çok
ağır ve uzun bir eğitimden geçiyorlar. Hekimlik yaparken de gerçekten büyük
fedakârlık gerektiren yoğun bir tempo ve riskli bir ortamda çalışıyorlar.

Pandemi
sürecinde herkes diğer sağlık çalışanlarımızla birlikte doktorlarımızın fedakâr
çalışmalarına minnettarlık ifade ediyordu.

Fakat devlet
sağlık çalışanlarının özlük hakları ile ilgili birçok iyileştirme vaadinde
bulunduğu halde verilen sözler tutulmadı.

****************************

Bir Doktorun Kaybının Maliyeti

Bir
doktorun eğitim sürecinde hem ailelerine ve hem de devlete/ millete ağır bir
maliyeti oluyor. Ayrıca uzmanlık ve akademik unvanları alış sürecinde de bu
maliyetler artıyor. Tıp fakültesinden mezun olduktan sonra tecrübe kazanmak ve
uzmanlaşmak için geçen sürede, yaptıkları hatalardan dersler çıkararak hatasız
hale gelinceye kadar da topluma maliyetleri var.

İşte
bütün bu süreçleri bitirmiş, en az hatayla ve en yüksek verimle çalışacağı
bir dönemde bu en değerli beşerî sermayemizi yabancılara kaptırıyoruz.

Bundan daha büyük bir milli kayıp olamaz.

Bir
devlet başkanı bu durumda başını iki elinin arasına alır ve kendine sorar: “Biz
nerede hata yaptık? Bu kaybı nasıl durdururuz ve gidenleri döndürebiliriz
miyiz?”
sorularına cevap arar.

Yurtdışına
giden hekimlerimiz bu kararı kolay mı verdiler sanıyorsunuz? Eminim ki, onlar
da bizler kadar, devleti yönetenler kadar vatanlarını, milletlerini seviyor.

Devleti yönetenlerin görevi bu en değerli kaynağımızı tehdit etmek, korkutmak değildir.
Onlarla bir duygudaşlık (empati) kurmaktır.

Yapılması
gereken şey küstürerek, ülkemizden umutlarını keserek kaçırdığımız bu
insanlarımıza “gelin ülkemizin, milletimizin size ihtiyacı var. Sizi anlıyoruz,
hakkınız olan standardı sağlayacağız, itibarınızı koruyacağız”
demektir.

****************************

Yeni Mezunlarla Sağlık Sistemi Yürümez

Cumhurbaşkanı
Erdoğan’ın “giden uzman hekimlerin yerini üniversiteleri yeni bitiren
hekimlerle doldurma”
fikrini anlamak mümkün değil.

Aslında
sadece uzmanlar değil, yeni mezunlar ve asistan durumunda olanlardan fırsatını
bulanlar da dışarı gidiyor. Gidemeyenler de mutsuz çalışıyor.

Bakın
Tayyip Erdoğan’ın eski doktoru ve başdanışmanı olan ve yıllardır Londra’da
yaşayan Dr. Turhan Çömez ne diyor? “Orduyu nasıl yedek subaylarla
yönetemezseniz, sağlık sistemini de genç, deneyimsiz, yeni mezun hekimlerle
yönetemezsiniz.”

Yeni
mezun hekimler yetişmiş uzman hekimlerin nezaretinde gelişebilir. Sırf kendi
tecrübeleriyle ve deneme yanılma yöntemiyle yetiştirmeye çalışırsanız topluma
maliyeti ağır olur.

Cumhurbaşkanı
Erdoğan bu yöntemi uzmanlık alanı ekonomi olmayan Hazine ve Maliye Bakanı ve
Merkez Bankası tecrübesi olmayan Merkez Bankası Başkanıyla deniyor.

Heterodoks yani alışılmamış, genel kabul görmemiş yöntemleri denemeye kalkan bu
zatlar o makamları boş bırakmıyor sanıyor.
Ama ekonominin hali ortada.

****

Cumhurbaşkanının
“Gerekirse yurt dışından ülkemize dönmek isteyenleri süratle davet ederiz”
sözü de sorunlu.

Çiftçilerimize “varsın
üretmesinler, paramız var ithal ederiz”
diyen zihniyete ne çok benziyor.
Kendi çiftçisini desteklemeyip, yabancı çiftçilere katkı veriyoruz. Buğday,
ayçiçek yağı, et vd gıda maddeler için kıtlık korkusunun ve fahiş zamların
sebebi bu kafa değil mi?

Bir
kere gidip dışarıda kendilerine yeni bir düzen kuran, kariyer edinen doktorların
geri dönmesi kolay değil.
Hele bu üslupla yapılacak davete kimse gelmez.

Ayrıca Saadet
Partisi lideri Temel Karamollaoğlu’nun
bu konudaki değerlendirmesi çok
haklı: “Madem yurt dışına gidenlerin dönmesini sağlayacak imkanlar verilecekse;
şu anda yurtta bulunanlardan bu imkânlar neden saklanıyor? Hatta bu imkanlar
var idiyse; neden daha öncekilerin yurt dışına gitmesine neden olundu ve
seyirci kalındı?”

****************************

Liyakata Değer Vermezseniz

Şirketlerin,
kurumların ve devletlerin en önemli sermayesi yetişmiş insan gücüdür.
İnsan kaynağını geliştiren, niteliğini artırabilen milletler en kötü
şartlardaki coğrafyalarda bile huzur, zenginlik ve medeniyet üretebiliyor.
Fakat en zengin yeraltı ve yerüstü doğal kaynaklara sahip ülkeler eğer insan
kalitesini artıramıyorsa geri kalmaktan kurtulamıyor.

Yurtdışına beyin göçü sadece hekimlerden ibaret değil. Boğaziçi, ODTÜ gibi nitelikli
üniversitelerin bilgisayar, elektronik vd branşlarından mezun olanlarda da
görülüyor.

Bir
yandan eğitim kalitemiz düşüyor, bir yandan da en iyileri yurtdışına
kaçırıyoruz. İhracatımız içindeki yüksek teknolojili ürünlerin payının yüzde
3’ü geçmemesi tesadüf değil.

Bu felaketi durdurmalıyız. Bunun için insanlarımıza güven vermek, ülkemizin geleceğine dair
ümit yaratmak zorundayız.

Ancak ehliyet
ve liyakatin yerine partizanlığın ve yandaşlığın tercih edilmesi devlet
yapısını çürütüyor,
umutları yok ediyor.

Ehliyetli
ve liyakatli insanlar bu niteliksiz, cahil ve fakat her şeyi bildiğini
zanneden
, ukala/ nobran / kaba üsluplu kadroların altında çalışmak
istemiyor.

Nitelikli
beyin göçünü durdurmak, AKP’nin bu yerleşmiş yönetim anlayışını değiştirmeden
mümkün görülmüyor. 

Kurtuluş, Dünyayı Robotların Ele Geçirmesinde

İnsanlığın robotlarca yönetilmesi
temalı bütün bilim kurgu filmlerinde robotlar kötü, robotlarla iktidar
mücadelesi veren insanlar ise iyi olarak gösterilir. Mükemmel bir felsefi
hikaâyesi olan Matrix’de makineler tarafından ele geçirilen insanların
bağımsızlık mücadelesi anlatılır mesela ve o hikâyede makineler ve makinelerin
dünyasını koruması için geliştirilen Smith (Satan/Şeytan) adlı yazılım kötülüğü
simgeler. Gerçek bir siyaset bilimi dersi olan Battle Star Galactica’da da
benzer bir durum vardır. İnsanlar ile insansı robotlar olan “Cylonlar”ın
mücadelesi anlatılır orada da.

 

Ancak son birkaç yılda şahit
olduğumuz hadiseler, hem ülkemizde hem de dünyada kötü insanların yönetiminin
ülkeyi ve dünyayı yaşanmaz hale getirdiğini görmemiz yapay zekâ ve makineler
konusunda beni Hollywood’dan daha farklı düşünmeye sevk etti. Samimi düşüncem
ve inancım odur ki; keşke şu yapay zekâ denen şey daha hızlı gelişse de
insanlık artık robotlar tarafından yönetilir hale gelse.

 

Çünkü sinema sektörü robotların
ciddi şekilde hakkını yiyor ve hatta robotlara düpedüz iftira atıyor. Bir robot
hiç kötü olabilir mi Allah aşkına?

 

Bir kere bir robotun açgözlü
olduğunu göremezsiniz, robotlar dünya nimetlerini ancak ihtiyaç duydukları
zaman yani şarjları bitmek üzereyken ve ihtiyaç duydukları kadar yani
bataryaları dolana kadar kullanırlar. Bir robotun ihtiyacından fazla dünya
nimeti tükettiğini ve dolayısıyla ihtiyacından fazla olan dünya nimetine göz
diktiğini göremezsiniz. Dolayısıyla robotlar âleminde aç gözlülüğe asla yer
yoktur.

 

Robotlar açgözlü olmadıkları için
insanların malına mülküne göz dikmezler. Bir robotun kendi istek ve iradesiyle
hırsızlık yaptığına, gasp suçunu işlediğine veya insanları dolandırdığına asla
şahit olamazsınız. Robotların kap-kaç çetesi kurup motosikletle sokakta yürüyen
kadınlara yaklaşıp çantalarını kapıp kaçtıklarını göremezsiniz.

 

Robotlar kamu malını ve genel
olarak kamunun kendilerine görevleri nedeniyle verdiği imkânları şahsi
menfaatleri için kullanmazlar.

 

Robotlar dürüst varlıklardır.
Robotlar rüşvet yemezler, ihaleye fesat karıştırmazlar, “hazine garantili”
denilen ihale tipiyle devletin kasasını boşaltmazlar. İmar yolsuzluğu
yapmazlar, kendi yandaşlarına imar kıyağı yapıp imar uygulaması adı altında
gariban vatandaşların gayrimenkullerine çökmezler. Yargı camiasında görev yapan
robotlar “…. borsası” kurup masum vatandaşlardan para koparmak için onlara asılsız
suçlamalarda bulunmazlar veya gerçekten hakkında soruşturma yapılması gereken
kişilerin dosyalarını birkaç milyon TL/USD/Euro karşılığında sümen altı
etmezler.

 

Robotlar döviz ve borsa
spekülasyonları yaparak vatandaşların cebindeki parayı iç etmezler.
Vatandaşların birkaç yıl sonra üzerinde kamu projeleri yapılacak olan
arazilerini erkenden yok pahasına toplayıp vatandaşları kazıklamaya
çalışmazlar.

 

Robotlar, kamu tarafından
gerçekleştirilen projeleri olduğu gibi kendi yakınlarına aktarıp o projelerin
ekmeğini / kaymağını o yakınlarının yemesi gibi bayağılıklara asla tenezzül
etmezler.

Liyakat robotlar için olmazsa
olmaz bir kavramdır. Robotlar liyakati ve becerisi olmayan robotları sırf kendi
ailesinden/partisinden/cemaatinden/memleketinden diye makam sahibi yapmazlar.
Belli projeler ihale ile yapılacaksa, ihaleyi o projeyi en iyi yapacak olan
robotlara verirler.

 

Robotların yönettiği bir dünyada
robot yargıçlar sürpriz kararlar vermezler. Yargılamalar son derece şeffaf,
adil ve süratli bir şekilde gerçekleştirilir. Yargı camiasının mensubu olan
robotlar haktan yana olurlar, siyasi iktidarın emir kulu gibi hareket etmezler.

 

Robotlar hiçbir vatandaşlarını
ötekileştirmezler; sırf muhalif diye vatandaşlarına “hain”, “terörist” vb. gibi
yaftalar yapıştırmazlar.

 

Robotlar, suçlularla kol kola
girmezler. Organize suç örgütü liderleri ile yakın ilişkiler kurmazlar,
onlardan siyasi kariyerleri için yardım istemezler. Robotlar, organize suç
örgütü liderlerinin maaşlı elemanı haline gelmezler. Bir organize suç örgütü
lideri hakkında soruşturma açılacaksa hiçbir yetkili robot gidip de o
soruşturmayı ilgili organize suç örgütü liderine haber vermez, o organize suç
örgütü liderinin ülkeden kaçıp kendisini kurtarmasını sağlamaz.

 

Robotlar ehl-i namus
varlıklardır. Kimsenin karısına, kızına, namusuna yan gözle bakmazlar. Harama
uçkur çözmezler.

 

Robotların, gayri meşru
ilişkileri de olmaz. Bir robotun gayrimeşru ilişkisinin kayda alınıp rakipleri
tarafından o kayıtların o robot aleyhine kullanılması gibi bir durum asla
yaşanmaz. Zaten hiçbir robot, başkalarının özel hayatlarını kurcalayıp oradan
kendisine siyasi menfaat elde etme gibi küçük hesaplara tenezzül etmez.

 

Özetle; robotlar camiasından
katil, tecavüzcü, çocuk istismarcısı, hırsız, uğursuz, dolandırıcı, şantajcı, terörist
vs. gibi alçakça sıfatları taşıyan kimse çıkmaz.

 

Robotlar her biri adeta melek
gibi günahsız, işinde gücünde, namazında niyazında varlıklardır. Her hal ve
hareketleri istikamet üzere, yalandan dolandan arınmış varlıklardır. Ve hem
ülkemizin hem de gezegenimizin yegâne kurtuluşu robotların devr-i dilara-i
iktidarındadır.

Ümit Yalım’ı Dinlerken

“Toprak su ile karışırsa çamur olur, Toprak eğer kan ile karışırsa
vatan olur.”

05 Mart 2022 günü KMKB Kocaeli Milli Kuruluşlar Birliğinin
düzenlemiş olduğu (Rusya – Ukrayna
Savaşı
) Başlıklı, “Türkiye ve
Dünyaya Etkileri
” konulu Panel’i kalabalık bir dinleyici kitlesiyle birlikte
dinlemiş olduk.


Moderatörlüğünü Eğitimci Sayın Fatma Gülşen’in yaptığı
Panelin konuşmacıları, Kocaeli Aydınlar Ocağı Yönetiminden İşadamı Nail Baki,
İşadamı Bülent Fırat ve Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri Emekli
Kurmay Albay Ümit Yalım’dı.


İşadamı Sayın Nail Baki’nin Çocuklarını almak için Ukrayna’ya
gidip döndüğünde KOVİT-19 test sonucu Pozitif çıkınca panel’in konuşmacıları
haliyle ikiye düşmüş oldu. İşadamı Bülent Fırat, Ukrayna’nın genel olarak bir
portresini çizdi, ekonomi ve sosyolojisi yönünden geçmişini, şu anki durumunu
ve savaş sonrası tahminlerini sıraladı.


Ancak Panelin esasını teşkil eden konuşmayı emekli Kurmay
Albay Sayın Ümit Yalım yaptı. Kısa olarak Ukrayna-Rusya savaşına değindikten
sonra Türkiye jeopolitiğinden, sınırlarımızı çevreleyen komşularımızdan, onlardan
gelebilecek saldırılardan ve sınır güvenliğimiz konusunda oldukça iddialı
açıklamalarda bulundu.


Konuşmasının büyük bölümünü her zaman olduğu gibi bu
konuşmada da Ege Denizi ve Ege adaları konusunu dile getirerek çok çarpıcı
açıklamalarda bulundu. Hükümetin Ege Denizin deki oldubittilere seyirci kaldığını
söyleyince durumun vahametini kavrayan müzmin hükümet yandaşlarından birisinin:
Komutan! şimdi bu anlattığın konular
vatana ihanet değil mi
?” diye sormak zorunda kaldı.

On iki Adanın ne zaman kimler tarafından kimlere nasıl
verildiği tarih kitaplarında ve çeşitli makalelerde yüzlerce defa yazılmış
olmasına rağmen yine de her seferinde çarpıtılarak siyaseten polemik konusu
yapılmaktan bir türlü vaz geçilemiyor.

Ümit Yalım: “1945 BM.
Antlaşması ve 1969 Viyana Sözleşmesi’ne göre Yunanistan’ın onikiada üzerinde
egemenlik hakkı yoktur!…21 Devlet arasında imzalanan 1947 Paris Antlaşması’nın
14. Maddesine göre Onikiada gayri askeri statüde olup Yunanistan, bu adalara
asayişi sağlayacak miktarda jandarma ve polis dışında asker yerleştiremez.
Onikiada’nın mülkiyet hakkı Türkiye’ye aittir, sadece kullanım hakkı
Yunanistan’a verilmiştir.”
İddialarında bulundu.

Hâlbuki Yunanistan     Onikiada’nın
her birisini silah deposu haline getirdi. Tankların ve Topların hedefi direk
Türkiye’ye çevrili.

Yunanistan’ın yaptıkları bununla da kalmıyor. 2004 Yılından
2021 yılına kadar mülkiyet hakları Türkiye’ye ait olmasına rağmen Ege Denizinde
22 Türk adası ve 2 kayalığı resmen işgal etti. İşgal ettiği adalara
çıktıklarında yaptıkları ilk icraat; oraya bir kilise kondurmak, sonra da namluların
ucu Türkiye’yi hedef alan silah yığınağı yapmak. Arkasından Türkiye’ye göstere
göstere cumhurbaşkanları, başbakanları ve bakanları bu adalara gelip kuzu
çeviriyorlar. Akıl alacak şey değil. Türk yetkililerinden bir ses çıkmıyor,
Türk milleti resmen akıl tutulması yaşıyor.

Ümit Yalım haklı olarak soruyor: “Onlar bu adalara gelip kilise yaparken biz neden gidip bir cami
yapmamışız.
” Bunun cevabı da benden olsun. Onlar Türk adalarına kilise
yaptırırken bizim dindar! hükümetimiz; Vangölü’nde bulunan Akdamar Ermeni
Kilisesinin tamir ve tadilatıyla meşguldü. O Akdamar kilisesi ki, Ermeni
alçakları tarafından kaçırılan sonra tecavüz edilerek öldürülen yüzlerce
Müslüman Türk kadınlarının çığlıklarıyla inlemekte.

Ezcümle sayın okur: bakmayın siz atılan eyyyt Amerika, eyyyt
Almanya nağralarına…maalesef milli meselelerde nedense hep cambaza
baktırılıyoruz. Bu olay iktidarda da öyle muhalefette de. Birbirlerine lâf
yetiştirmekten ne yazık ki üzerinde yaşadığımız vatan toprağı büyük tehdit
altında.

Sağlıklı Kalın.

Dilimizdeki Dikenler (Uydurma ve Yabancı Kelimeler)

Bir topluluğa
millet vasfını kazandıran değerlerin başında, onun lisânı yâni dili gelir. Bizim
için, bu dil, güzel Türkçe’dir.

O kadar ki, büyük
şâirimiz Yahya Kemâl’in ‘Edebiyâta Dâir
adlı eserinde ifâde ettiği gibi: ‘Türkçe’nin
çekilmediği yerler vatandır, ancak çekildiği yerler vatan olmaktan çıkar, vatanın
gövde ve rûhu Türkçedir
.’

Bu, şu demektir
ki, ‘Vatan önemlidir fakat dil/lisân ondan
da önemlidir
!’ Çünkü kuru coğrafyayı vatanlaştıran unsurlardan biri de ‘dil’dir.

Bu düşüncelerin
ışığında; Yavuz Bülent Bâkiler ve Oğuz Çetinoğlu tarafından hazırlanan ve Yakın
Plan Yayınları tarafından neşredilen 288 sayfalık ‘Dilimizdeki Dikenler / Uydurma ve Yabancı Kelimeler’ adlı eser;
Türkçe’nin bozulmasına ve tahribatına sebep olan, Türkçe’de karşılıkları
bulunduğu hâlde ‘uydurulan kelimeleri
veya bunların yerine, bilhassa Batı dillerinden ve Amerikanca’dan geçen
kelimeleri kullananların hatâlarını ortaya dökmektedir.

Eserin
TAKDÎM’inde, Prof. Dr. Cihan Okuyucu şu isâbetli tespitte bulunuyor:

Dil, bir yandan nesiller arasında köprü
olma, geçmişle günümüzü buluşturma vasfını, bir yandan da yeni ve değerli
eserler verme imkân ve kaabiliyetini kaybediyor. Yavuz Bülent Bâkiler’in eserin
birçok yerinde veciz ifâdelerle belirttiği üzere bu yeni ve sığ dille hem diğer
Türk topluluklarıyla anlaşmamız hem de yeni Mehmet Âkifler, Yahya Kemaller,
Necip Fâzıllar ve Ârif Nihat Asyalar çıkarma imkânımız azalıyor
.’ (s. 11)

Eserin yazarlarından
biri olan Yavuz Bülent Bâkiler; Nihat Sâmi Banarlı, Prof. Dr. Fâruk Kadri
Timurtaş, Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Necip Fâzıl Kısakürek, Hüseyin Nihal Atsız,
Seyit Ahmet Arvasî, Mehmet Çınarlı, Doç. Dr. Ali Karamanlıoğlu, Ord. Prof. Dr.
Ali Fuat Başgil, Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu gibi, Yûnus Emreler’den,
Karamanoğlu Mehmet Beğler’den ve Ömer Seyfettinler’den süzülüp gelen Türkçe’nin
günümüzdeki sevdâlılarından ve savunucularından biridir. Bilhassa; bu konuda
yayınladığı ‘Sözün Doğrusu (1-2)
adlı kitaplarının, Türkçe’yi korumayı ve geliştirmeyi arzu edenler için iki
kılavuz eser olduğunu da hatırlatmalıyım.

Bâkiler; ‘Başlarken’ başlığıyla yaptığı
açıklamada, bâzı soruları dile getiriyor ve şöyle diyor:

Dünyâ’da, alfabesi ve dili üzerinde en çok
oynanan milletlerden birisi, belki de birincisi biziz. Her milletin bir
alfabesi vardır. Dünyâda yirmi dokuz ayrı alfabeyle okuyup yazan tek millet
biziz; neden acaba?

Dünyâ’da yanlış bir dil ve eğitim siyâseti yüzünden
bir önceki neslin edebiyatını okuyamayacak, anlamayacak nesilleri de biz
yetiştiriyoruz; niçin acaba?

Türkiye dışındaki Türk topluluklarıyla aramızdaki
ortak kelimeleri dilimizden çıkarıp atan resmî ve hususî kuruluşlar da sâdece
bizde var; garip değil mi
? (s. 17)

Değişik konularda
birçok kitabı bulunmasına rağmen, Türkçe hakkında ‘Ses Bayrağımız Türkçe’ adlı bir kitabı da hazırlayan, eserin diğer
yazarı Oğuz Çetinoğlu da, Önsöz’de şu görüşlere yer veriyor:

Hiçbir dil, kelime türetme imkânları
bakımından Türkçe kadar zengin imkânlara sâhip değildir. Ne yazık ki bu imkân,
dil hassasiyeti olmayan hoyrat zihniyet sâhipleri tarafından kötüye
kullanılmaktadır.

Türkleri târih sahnesinden silmek için Haçlı Seferleri
düzenleyen Hristiyan batı, günümüzde seferlerine kültür alanında devam ediyor.
Ne yazık ki içerden de destek görüyor.

Dilimizi tahrip edenlere karşı çıkan Türkçe’nin
mücâhitleri sâyesinde dilimiz varlığını ve canlılığını korumaya devam
etmektedir
.’
(s. 21)

Eserdeki konu
başlıkları ise, şöyledir:

*Türkçemizin
Başına Gelenler-Dil, *Türkçe,*Sâdeleştirme Hareketi ve *Türkçe’de Kelime
Türetilmesi, *Evsel Oda, Evsel Kira, Evsel Kadın, Evsel Erkek, Evsel Geçim *Türk
Dil Kurumu’nun İmlâ Kılavuzuları ve Sözlükleri. *Dilimizdeki Dikenler
(Kısaltmalar, Açıklamalar) *Dilimizdeki Dikenler (Liste) *Harflerde ‘^’ işâreti. *Bilgisayarın/İnternetin
Dilimize Sokuşturduğu Zehirli Dikenler. *Hangisi Yanlış / Hangisi Doğru? ‘Hangisi
Ayrı / Hangisi Bitişik Yazılır? *Din Aleyhtarlığı Sebebiyle Türkçe’ye
Düşmanlık. *Türkçemizin 120 Yıldır Çözülemeyen Problemi: ‘Ne… ne’ ve ‘Ne… Ne de’
*Röportajlar: (Oğuz Çetinoğlu / Yavuz Bülent Bâkiler), *(Yavuz Bülent Bâkiler /
Oğuz Çetinoğlu), *(Mehmet Şâdi Polat / Yavuz Bülent Bâkiler), *(Mehmet Şâdi
Polat / Oğuz Çetinoğlu), *Bitirirken/1, *Bitirirken/2

Dilimizdeki Dikenler
şâir ve Yazar Yavuz Bülent Bâkiler ve yazar Oğuz Çetinoğlu tarafından
büyük emekle hazırlanmış, güzel dilimiz Türkçe’nin korunması ve geliş(tiril)mesi
hususlarında teferruatlı bilgiler veren kıymetli bir eserdir. 

Türkçe sevdâlıları
ve Türkçe hakkında bilgi sâhibi olmak isteyenler için önemli bir kaynaktır.

YAKIN PLAN YAYINLARI:

 Cumhuriyet Mahallesi, Halaskârgazi Caddesi, Nu: 97-7 Osmanbey, Şişli –
İstanbul. Telefon: 0.212-458 20 22 / Belgegeçer: 0.212-458 20 77 e-posta:
bilgi@yakinplan.com.tr  /www.yakinplan.com.tr     

 

OHRİLİ EYÜP SABRİ

Nurettin Beyaz, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 543 sayfalık eserinde;
Teşkilât-ı Mahsusa kurucularından ‘Sorgusuz
İttihatçı
’ olarak vasıflandırdığı ‘Ohrili
Eyüp Sabri
’nin kendisine verilen vazifeleri îfa edişi sırasında
yaşadıklarını hızlı tempolu roman akıcılığı ile anlatıyor.

İttihat ve Terakki Partisi’nce, Enver Paşa’nın tâlimatı ile
kurulan ve kendisine bağlı olarak faaliyet gösteren yarı resmî bir kuruluştur.
İttihatçılar yurt dışına kaçtıktan sonra ve hatta Cumhuriyet yönetiminde de
çalışmalarına devam etmiştir.

Ohri, günümüzde Kuzey Makedonya Cumhuriyeti sınırları
içerisinde bulunmaktadır. Bir dönemde nüfusunun % 70’i Müslüman Türklerden
oluşuyordu. Günümüzdeki oran % 30’lar seviyesindedir.   

Ohrili Eyüp Sabri (1876-1950); İttihat ve Terakki’nin önde
gelen simasıydı. Askerdi. ‘Hürriyet
Kahramanı
’ olarak anılan Resneli Niyazi’nin en yakın arkadaşıydı. O’nun
dağa çıkmışına destek verdi. Sonra kendisi, komutanı olduğu Ohri Redif
Taburu’ndan 200 askeri, halktan 200 sivili yanına alarak dağa çıktı.

Balkanlar kaynıyordu. Avrupa; Selanik, Kosova ve Manastır
şehirlerini içini alan Makedonya’yı Osmanlı’dan koparmak için, Rum, Bulgar,
Sırp çetelerini cesâretlendirmiş, büyük destek sağlamıştı. Ohrili Eyüp Sabri Çetelere
karşı çete savaşı verdi. Kolağası (önyüzbaşı) olarak, 1909’da 31 Mart
ayaklanmasını bastırmak için Hareket Ordusuyla İstanbul’a girdi.

1910’da ordudan ayrıldı, aynı yıl, partiye dönüşen İttihat
ve Terakki’nin, Genel Merkez Teşkilâtı’na üye olarak seçildi. Bu üst seviyedeki
yöneticiliği döneminde İttihat ve Terakki Partisi’ni iktidara getirecek
çalışmalarda önemli roller üstlendi ve başardı. Üyeliği Birinci Dünya Savaşı
sonuna kadar devam etti. 1913 Babıali Baskını’nda, perde arkasında büyük rol
oynadı.

Teşkilât-ı Mahsusa’nın kurucuları arasındaydı. Gizli görevle
tekrar Balkanlara gitti. Osmanlı’dan ayrılan Arnavutluk’ta, Osmanlı taraftarı
Müslüman halkı teşkilâtlandırma çalışmasında yer aldı. İngilizlerin takibi
sonunda yakalanarak Malta’ya sürüldü. Buradan kaçıp İstanbul’a döndü. Parti faaliyetlerine
devam etti. Birinci Dünya Savaşı’nda Anadolu’da halkı ‘uyandırmak’ için görünürde devlet memuru sıfatıyla Antep’e gitti.
Yine İngilizlere esir düştü, Mısır’da esir kampında çile çekti.

Roman kahramanlarının hemen hepsi yüksek ideallerle ruhunu
dolduran insanlardır. Yalnızca kendilerini değil, çevre bölgelerdeki halkın da
huzur ve refaha kavuşması için ellerinden geldiğince gayret gösteriyorlar,
tab’ası oldukları Osmanlı Devleti’nin de içerisinde bulunduğu bunalımlı
dönemden kurtulması için fikir üretiyorlardı. 

Romanda okuyucuya yabancı olmayan pek çok isim var: Enver
Paşa’nın tetikçisi Yakup Cemil, Resneli Niyâzi, Mustafa Kemal, Mustafa İsmet
(İnönü), Abdullah Cevdet, Süleyman Askerî, Talat Paşa, Tevfik Fikret ve
diğerleri…

Yazarın usta işi anlatımlarıyla okuyucu, Eyüp Sabri ile
esaretteki mahrumiyetlerin sıkıntılarını, en sonunda ise kurtuluşun sevincini
yaşıyor.    

Esâretten dönüşünde Millî Mücadele’ye katıldı. İlk Meclis’te
Eskişehir milletvekilliği yaptı. Yeşil Ordu Cemiyeti’nin kurucuları arasında
yer aldı. 1923’te Meclis dışında kaldı. 1926 yılında İzmir’de Mustafa Kemal’e
karşı düzenlenen suikast teşebbüsüne katıldığı iddiasıyla eski ittihatçılarla
birlikte İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı ve beraat etti. 1935-1950 arasında kesintisiz
olarak 3 dönemde Çorum, tâkip eden 2 dönemde de Erzurum milletvekili olarak TBMM’nde
vazife gördü.

BİLGEOĞUZ
YAYINLARI: 

 Alemdar Mahallesi Molla
Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer:
0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com

 

RUH HEKİMİNİN HÂTIRALARI

Ruh Hekimi Prof. Dr. Ayhan
Songar
çok yönlü bir sanatkârdı. Şâir, edib, müzisyen, mütefekkir, muharrir
ve müellif. Az bilinen iki yönü daha vardı. Mükemmel bir araştırmacı ve
tahlilciydi.

13,5 X 21 santim ölçülerindeki 135 sayfalık eserinde bir
özelliğini daha ortaya koyuyor: Candan ve vefalı bir dost. Bu eserinde hepsi
Rahmet-i Rahmana kavuşmuş dostları anışındaki  samimiyet, sıcaklık ve candan ifâdeler, göz yuvalarına
dâvetiyeler gönderiyor. Balıkesir’in küçük bir sâhil kasabası olan
Küçükkuyu’daki balıkçı ve O’nun ayrılmaz cüz’ü mesabesindeki dostu pelikan kuşu
ile olan dostluğa gıpta etmemek mümkün değil.

Merhum Songar’ın, -Önsöz hâriç- 32 bölümden oluşan eserinde
andığı rahmetlilerden bâzıları: (Alfabetik sırlama ile)

Erol Güngör, Fahri Celal, Fâruk Kadri Timurtaş, Fethi
Gemuhluoğlu, Mazhar Osman, Mehmet Kaplan, Mevlâna, Necip Fâzıl Kısakürek,
Nevzad Atlığ, Neyzen Tevfik, Peyâmi Safa, Yahya Kemal Beyatlı.

Bölümlerden kısa kısa…

 ‘Mösyö Dögol’ olarak anılırdı. Asıl ismini kimse bilmezdi. Yıllarını
Bakırköy Akıl Hastahânesi’nde geçirmişti. Teşhisinde çok farklı fikirler,
ihtilâflar vardı. Fakat ‘iyi insan, iyi
dost
’ teşhisinde O’nu tanıyanların ihtilafı yoktu. Havada, karada, denizde
giden taşıt plânları yapar, bunları bir paket sigara fiyatına satardı.
Hastahânenin bahçesinde gelip gidenlere memleketi nasıl ıslah edeceğine dâir
nutuklar irad ederdi.

Adını herkesin bildiği Mazhar Osman…

Hayatımın hususiyeti durmaksızın çalışmak oldu. Çalışmaksızın geçen
ömrüm çok sıkıcı usandırıcı olduğuna kaniim.

Peyâmi Safâ ile…

Biraz konuştuktan sonra benim mesleğimi, -hiç mübalağa etmiyorum- en
az benim kadar bilen ve birçok tıbbî meseleleri tartışmaktan çekineceğim bir
kimse olduğunu anladım.

Acaba dünyada kaç kişinin kapısını sabaha karşı çalıp da sâdece
dertleşmek için geldiğini söylerseniz sıcak yatağından kalkar, eliyle pişirdiği
kahveyi getirerek size uykusuz bir gecesini fedâ edebilir.

Yahya Kemal’e ve Türkçe’ye hasret…

Dünyada bizden başka ‘dil meselesi’ olan bir millet yoktur. Ne
bütün lisanı 30-40 kelimeden ibâret Hotantolularda, ne dilinin hemen hemen
bütün kelimeleri Lâtince ve başka dillerden gelmiş Fransız ve İngilizlerde, ne
bütün saflığına rağmen gene de yabancı kelime sızmalarından masun kalmamış
Arapça konuşan milletlerde…

Biz, Osmanlı’nın temellerinin sallanmaya
başladığı devirlerden beri devamlı bir propaganda ve telkinle kendi kendimize
düşman olduk. Yoldan rastgele bir delikanlı çevirin, konuşun. Bildiği, ‘seçenekli, olanaklı’ birkaç yüz
kelimeden ibârettir. Sorarsanız, en büyük düşmanı Osmanlı… Kendisine bu
memleketi, bu toprakları bağışlayan ecdadına kin kusuyor. Edebiyatını, mûsıkîsini,
sanatını, asırların kültür birikimini anlamaz, bunlardan bihaber, bir ‘Batılılaşma’dır tutturmuşuz.

………………..

Yazılı ve sözlü dil, insan beyninin en
yüksek ve mücered fonksiyonu, mahsulüdür. Zihin gelişmesi dildeki tekâmül ile
kendini gösterir. Zekâ da ifâde kabiliyeti ile belli olur. Bu bakımdan
diyebilirim ki, Yahya Kemal, tanıdığım üstün zekâlı nâdir kişilerdendi.

Benim için Yahya Kemal hasreti, dâima
güzel Türkçe hasreti ile birlikte olmuş, aynı mânâya gelmiştir.

Bilgilendirirken öğretiyor, öğretirken bilgilendiren
bilgilendiriyor. Ayhan Songar, hâzık bir hekim, mâhir bir kalem üstadı
.

TÜRK EDEBİYATI VAKFI YAYINLARI:

 Dîvanyolu Caddesi: Nu: 14 Sultanahmet, Fâtih
İstanbul. Telefon: 0.212-526 16 15

Belgegeçer:
0.212-513 77 49 e-posta:
tedev30@gmail.com  www.turkedebiyati.com.tr 

 

ÇİN
TÂRİHİ

Yakın zamanların en önemli tarihçilerinden Doç. Dr. Kürşat
Yıldırım; Çince. Rusca, Japonca, Moğolca ve Arapça gibi dilleri, ilgili
ülkelerde çalışmıştır. Türk dünyâsında sâha araştırmaları, Batı ve Doğudaki
büyük bilim merkezlerinde proje ve kütüphâne çalışmaları yürütmüştür. Yıllar
boyunca Çin’de ilmî incelemeler yapmıştır. 
12 X 19,5 santim ölçülerindeki 334 sayfalık eserinde Çin târihini
efrâdını câmi ağyarını mâni ölçüler içerisinde okuyucuya sunuyor. Çinliler, çok
erken dönemlerde kayıtlar tutmaya başlamışlardır. Bu kayıtlar sâyesinde
târihlerini bütün teferruatı ile öğrenebildiğimiz Çin’i anlamak için de onun
binlerce yıllık geçmişine vâkıf olmak lazımdır.

Çin târihinden Türkleri çıkarmak mümkün değildir. Çinlilerin
siyâsî, sosyal ve iktisâdî dönüşümlerinde kuzeyden gelen Türklerin ve diğer
konar-göçerlerin büyük etkisi vardır. Üstelik Çin’deki hanedanlıkların çoğu da
Türkler, Moğollar ve Tunguz-Mançular tarafından kurulmuştur. Hâliyle Çin
târihi, Türk târihinin ve hatta Dünyâ târihinin bilinmesi açısından çok
önemlidir.

Doç. Dr. Kürşat Yıldırım’ın Ötüken Neşriyat’ın ‘Kısa Dünya Târihleri’ serisinden
yayınlanan bu eserinde başından sonuna kadar Çin siyâsî târihi ele alınmış,
gerekli yerlerde iktisat, toplum, din gibi bahisler üzerinde durulmuş ve
bilhassa toplum ve ekonomideki dönüşümlerin siyâsete ve devlete ne tür etkiler
yaptığı vurgulanmıştır.

Ana kaynaklara ve araştırma eserlerine göre kaleme alınan bu
kitapta, konular bir Türk târihçisinin bakış açısıyla tarafsız ve önyargısız
olarak işlenmiş, metnin yazımında genel okuyucu seviyesi de göz önünde
bulundurulmuştur.

Eserde yer alan bölüm başlıklarından bâzıları, kitabın
bütünü hakkında tatminkâr bilgilere ulaşmak mümkün olacaktır: *Çinde ilk
insanlar ve kültürler. *Erken kalıntılar. *Ölü gömme ve atalar kültü. *Çindeki
ilk yabancı kültürler. *Hânedanlar: Xia (MÖ 2070-1600), Shang (MÖ 1600-1046),
Zhou MÖ 1046-256), Qin (221-206), *Kültür Devrimi, Türkler ve diğer komşularla
ilişkiler. Han Hânedanlığı (MÖ 206-MS 220), *Konfüçyüsçülüğün Dönüşü, Yeni Sınıf,
Konfüçyüsçülüğün devlet ideolojisi hâline gelmesi, *Üç hanedanlık dönemi
(220-280), *Kuzey Çin’de Türk etkisi ve Kuzey-Güney Çin ayırımının
belirginleşmesi, Toplum ve ekonomi, İsyanlar Wu Hânedanlığı (222-280, Jin
Hânedanlığı (266-420), *Kuzeyden gelen boyların etkisi, Hunlar ve Tibetliler,
On altı devlet dönemi (304-439), *Çin’de Kuzey ve Güney Hânedanlıkları dönemi. *Kuzey
Hânedanlıkları (386-581), *Sui Hânedanlığı (581-618), *Tang Hânedanlığı
(618-907), *Beş Hânedanlık Yönetimi (906-960), *Song Hânedanlığı (960-1279), *Yuan
Hânedanlığı (1271-1368) Kubilay’ın yükselişi – Çin’de yeniden yapılanma, *Ming
Hânedanlığı (1368-1644), *Quing Hânedanlığı (1644-1911), Çin Cumhuriyeti
(1912-1949), *Çin Halk Cumhuriyeti (1949-)

Halk Cumhuriyeti kurulduktan sonra Türklerin Çin ile
alâkaları, Doğu Türkistan’da esâret altında yaşamak mecburiyetinde bırakılan
Türkler sebebiyle daha da artmıştır. Doç. Dr. Yıldırım, bu sebeple kitabında
Uygur Türklerine de yer veriyor. Oradaki hassas konu, Doğu Türkistan’da yaşayan
Uygur Türklerinin, kendilerini ‘Uygur
olarak tanıtmaları ve aynı bölgede yaşayan Kazakistan ve Kırgız Türkleri ile
Taciklerden ayrı tutmaları, yanlış bir politika olarak yıllardan beri devam
ettirilmektedir. Çin zulmünün karşısında, Doğu Türkistan Türkleri olarak
yekvücut olmaları elzemdir.  Aksi
takdirde Çin zulmü önlenemez.

 ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu
34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

Olabilir!

Çok sağlıklıyım
derken, Covid seni bulabilir

Hayat bu hiç belli olmaz, her an her şey olabilir.

Gökdelenin
olsa bile, yarın deprem olabilir

Hayat bu hiç belli olmaz, her an her şey olabilir.

 

Bugün sana
yarın ona, çark tersine dönebilir,

Her şeyin bir sırası var, sıra sana gelebilir,

Bana bir şey
olmaz deme, her an her şey olabilir.

Güvenme hiçbir şeyine, bir sel gelip alabilir,

 

Fazla liran
olsa bile, yarın döviz artabilir

Altın arttı alayım dersin, sabah dibi bulabilir

Bozdurursan
artabilir, sonra tekrar düşebilir

Hayat bu hiç belli olmaz, her an her şey olabilir.

 

Tatil
planları yapsan, Odesa’ya bilet alsan

Bavulunu alıp çıksan, o gün savaş çıkabilir

Planına plan
katsan, belki alt üst olabilir

Hayat bu hiç belli olmaz, her an her şey olabilir.

 

25 yıl tam
çalışsan, pirimini de yatırsan

Emeklilik hayali kursan, yasa ve yaş vurabilir

Bana bir şey
olmaz deme, Her an her şey olabilir!

Hayat bu hiç belli olmaz, her an her şey olabilir.

 

4 yıllıklara
girsen, hep takdir de getirsen

Birincilikle bitirsen, atanmama olabilir

Senin hakkın
olsa bile, yerin birden dolabilir

Bana sakın olmaz deme, mülakatla olabilir

 

Marsta hayat
var mı derken, marslı seni bulabilir

Yenidünya mümkün derken, uzaylılar gelebilir

Kıyameti uzak
sanma, belki yarın kopabilir

Dünya zıvanadan çıktı, her an her şey olabilir!

 

Şükret bu gün
ki haline, dalma dünya hayaline

Mutlu olmayı dene, yarın çok geç olabilir.

Siyasetle bak
ne hale, geldik daha gelebilir

Öyle bir zamandayız ki, her an her şey olabilir.

 

#diyedüşündüCKA

Azer Bülbül’
e rahmetle…

Zafer Ukrayna’nın Mı, Rusya’nın Mı Olacak?

Yeni
nesil pek bilmez ama eskiden çok satan gazetelerde “pehlivan tefrikaları”
yayınlanırdı.

Çocukluğumun
Tercüman Gazetesinde (Hergün ve Hürriyet Gazetelerinde de) yazan Murat
Sertoğlu
pehlivan tefrikaları” ile gazetesine müthiş tiraj kazandırırdı.

Murat Sertoğlu yağlı
güreşin en ünlü ustalarının hayatını ve güreşlerini son derece akıcı ve merak
uyandırıcı bir üslupla yazardı. Ünlü pehlivanların güreşlerini anlatırken
çabucak sonunu getirmez, okuyucunun merak duygusunu körükleyerek hikâyeyi olabildiğince
uzatırdı.

Bu
yüzden “arkası yarın” tarzı bu yazı dizilerinden ilhamla, uzayıp giden
ve bir türlü sonuca gitmeyen durumları ifade için “pehlivan tefrikası gibi”
diye bir söz kullanılırdı.

Rahmetli
babam ve komşusu esnaf arkadaşları bu usta pehlivanların güreş hikayelerini
okumaktan büyük zevk alırlardı. Hatta müşteri olmadığı zaman birkaç arkadaş çay
eşliğinde sohbet ederken bana “hadi oku bakalım Koca Yusuf’la Kel Aliço’nun
güreşinde ne oldu?” derler ve bana okuturlardı.  Fakat çoğu zaman güreş bir türlü bitmez, merak
uyandırıcı bazı gelişmelerden sonra, “arkası yarın” şeklinde ertesi günkü
gazetede devam ederdi.

Bu
güreşlerden en çok haz duyulanlar ise 120- 140 okkalık ağır pehlivanlara karşı
güreşen Arnavutoğlu ve Hergeleci İbrahim gibi 70-80 okkalık, nispeten
küçük cüsseli pehlivanların güreşi olurdu. Mesela çok güçlü ve ağır olduğundan
yenileceklerine ihtimal dahi verilmeyen rakibi Hergeleci İbrahim’i bastırır.
Kıspetinin belinden ve paçasından O’nu tutarak kündeler. Yani O’nu
havalandırarak sırtını yere vurmaya çalışır. Fakat bu hareket esnasında doruğa
çıkan seyirci tezahüratı bir anda kesilir ve meydanı büyük bir sessizlik
kaplar.

İşte
burada hikâye kesilir ve meydandaki şaşkınlık ve sessizliğin sebebi ertesi
günün gazetesinde anlatılırdı. Meğer kündelenmekte olan Hergeleci İbrahim başı
ve kolları aşağıda, ayakları yukarıya bakar durumda iken son anda rakibin “topuğunu
ellemiştir.” Yani rakibin topuğundan tutarak çekip dengesini bozmuş, rakip sırt
üstü düşerken Hergeleci de rakibinin göbeğine oturmuş, elleri yukarıda zaferini
kutlamaktadır.

****

Rusya’nın
Ukrayna’yı işgali için yaptığı savaş da uzadıkça TV’lerde yorum yapan
uzmanların anlattıkları bana bu pehlivan tefrikalarını hatırlatıyor.

Başlangıçta
herkes Rusya’nın cüssesinin büyüklüğü, Ukrayna’nın çelimsiz hali ve güçler
arasındaki dengesizliği görüp Ukrayna’nın kısa zamanda pes edeceğini veya
ezilip gideceğini düşünmekteydi.

Fakat
Ukrayna beklenildiğinden daha dirençli ve cesur çıktı.

Ukrayna
elindeki gücü ekonomik kullanmak, ülkesinin içinde çatışmaya girerek bir
gerilla savaşı ile rakibini yıpratmak istiyor. Gerilla harbi küçük kuvvetlerle
büyük düzenli ordulara karşı yapılan savaşta avantaj sağlar. Bu tür savaşta 1 gerilla
8 askeri etkisiz hale getirme imkanına sahiptir.

Mesela
Afganistan’da hem Rusya ve hem de ABD gerilla savaşlarının yıpratıcı etkisi
yüzünden bu ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.

Esasen
Ukrayna, Hergeleci İbrahim’in çok az kuvvet kullanarak, rakibin dengesini
bozması gibi bir sonuca ulaşmak istiyor. Bu kolay değil ama imkânsız da değil.

******************************

ÜÜÜÜLE İSTERİM BE YAAA!

Sözcü
yazarı Memduh Bayraktaroğlu sevimli bir üslupla YouTube videoları
yapıyor. Son dinlediğim videosunda “Enseyi karartmayın, göreceksiniz
generaller ve oligarklar Putin’i yıkacaklar”
dedi. Bu cümleden sonra ilave
etti: “Ben böyle temenni ediyorum. Hani fıkrada olduğu gibi ‘üüüle isterim
beyaaa’.
Yıkamazsalar ben ne yapabilirim, ama öyle olsun istiyorum.”

Aslında
bütün yorumcular gönüllerinden geçeni istiyor, “üüüle istedikleri gibi”
olsun temenni ediyor.

****

Askeri
güçleri mukayese edince Rusya’nın Ukrayna’yı yenmesi kaçınılmaz gibi
görülüyor. Fakat savaşlarda her zaman matematik işlemiyor. Bu savaşta da moral,
motivasyon ve
ekonomi daha çok etkili olacak gibi görülüyor.

Kırım Türklerinin
efsanevi lideri, Ukrayna Milletvekili Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu
Rusya’nın Batının ekonomik yaptırımlarına 3-4 hafta anca dayanabileceğini
söyledi. Kırımoğlu, Ukrayna bu kadar süre direnebilirse işgalden kurtulur
kanaatinde. Böyle olursa Rusya, Kırım dâhil, Ukrayna’da işgal ettiği bütün
bölgelerden çekilmek zorunda kalır inancında.

Rusya’nın kaybedeceğini iddia edenlerin bir başka gerekçesi daha var: İşgalci Rusya’nın
askerlerinin uğrunda ölmeyi göze alabileceği bir motivasyon sağlayıcı gerekçesi
yok. Fakat Ukrayna halkının vatanlarını savunmak, ülkelerinin bağımsızlığı için
gerekirse ölmek gibi bir motivasyonları var. Halkını öldüren, ülkelerini
mahveden işgal gücüne karşı direnen Ukrayna gerçek bir millet olma yolunda.

Ancak unutmayalım
ki esas savaş Ukrayna ile Rusya arasında değil. Rusya ABD ve NATO ile
savaşıyor.
ABD ve NATO’nun planı Ukrayna halkının duygularına
paralel değil.

ABD ve
NATO savaşan kuvvetler arasındaki aşırı dengesizliği biliyor. Buna rağmen savaş
öncesi Ukrayna hava sahasını korumaya almadı. Bunlar Ukrayna’nın uzun süren bir
savaşla Rusya’yı yıpratmasını istiyor.

ABD planı Rusya’nın
Ukrayna içine girmesi ve yaratılacak Afganistan benzeri bir ortamda
yıpranması üzerine kurgulanmış gibi. ABD bir yandan ekonomik yaptırımlarla
zayıflatacağı Rusya’yı (Putin’i) başka ülkelerle ilgilenemeyecek şekilde Ukrayna’da
meşgul etmek istiyor.

Savaş “pehlivan tefrikası” gibi uzadıkça Ukrayna milleti ve ülkesi çok yıpranacak,
çok acı çekecek. Acılarını azaltmanın tek yolu rakibinin bir boşluğunu
yakalayıp, dengesini bozmasına bağlı. Bu fırsatı ne kadar erken yakalarsa o
kadar iyi olacak.

Olmazsa
ne olur diye düşünmüyorum. “Üüüle isterim beyaaa.”

Ölümünün 102. Ve Doğumunun 138. Yılında Milli Edebiyatın Mimarı Ömer Seyfettin

1789
Fransız İhtilâli’nin dünya gündemine getirdiği kavramların başında “milliyetçilik”
gelir. Kısa sürede bütün Avrupa’yı etkileyen bu kavram, feodal ve monarşik
yapıları sarsarak millî devletlerin oluşumuna zemin hazırladı. Ondokuzuncu
yüzyılın ilk yarısında Yunanistan’ın ayrılmasıyla bu rüzgârdan etkilenen
Osmanlı İmparatorluğu, ikinci yarıda bütün Balkanların bu etki alanına
girmesiyle siyasi yapısında büyük sarsıntılar yaşamaya başladı. İşte Ömer
Seyfettin (11 Mart 1884- 6 Mart 1920), Balkan kavimlerinin milliyetçilik ve
bağımsızlık mücadelelerinin doruk noktasına çıktığı ve Balkan komitacılarının
Türk ve Müslümanlara en ağır zulümleri reva gördüğü bir dönemde dünyaya geldi.

            Ömer Seyfettin’in 1884’te Gönen’de
başlayan hayat macerası, 1903’te başlayan askerlik hayatıyla yeni bir mecraya
kavuştu. 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilânından sonra önce III. Ordu’nun
Selânik’teki nizamiye taburlarından birine, ardından da, iki yıl kalacağı
Makedonya hudutlarındaki Yakorit Bölüğü’ne komutan olarak görevlendirilmesi,
Ömer Seyfettin’in ruhunda var olan milliyetçilik duygusunun gelişip
serpilmesine yol açtı. Dilde sadeleşme cereyanına gönül veren yazar Ali Canip’e
1910 yılında yazdığı bir mektupta “Geliniz Canip Bey, edebiyatta, lisanda bir
ihtilâl vücuda getirelim” diyerek dil ve edebiyat alanında açacağı milli
çığırın sinyalini veriyordu.[1]

            Ömer Seyfettin, Türk toplumunca
millî, tarihî ve sosyal temalı hikayeleri ile usta bir hikaye yazarı olarak
tanınır. Fakat o, sadece bir hikayeci değil, aynı zamanda şair, eğitimci,
orijinal görüşleri olan bir sosyolog, bir fikir adamı ve bir dil inkılâpçısı idi.
Onun bütün eserlerinde ve düşüncelerinde temayüz eden, milliyetçi kimliğidir.
Onun milliyetçiliği, Türk milletini bütün özellikleriyle tanıyan ve kucaklayan,
gerçekçi ve ölçüleri sağlam bir milliyetçilik anlayışıdır.

            Ömer Seyfettin’in milliyetçiliğini
üç ayrı bölümde inceleyebiliriz: Dil milliyetçiliği (Türkçeciliği), Edebî milliyetçiliği,
Siyasi ve fikrî milliyetçiliği.

            Biz bu
yazımızda özellikle Ömer Seyfettin’in Dil milliyetçiliği (Türkçeciliği) ve
Edebî milliyetçiliği üzerinde duracağız. Tanzimat’la birlikte güçlenen dilde
sadeleşme faaliyetlerini sistemli ve somut bir biçimde fikrî platforma taşıyan
Ömer Seyfettin’dir.  11 Nisan 1911’de Genç Kalemler Mecmuası’nın 2. Cilt 1.
Sayısı’nda yer alan “Yeni Lisan” makalesi, millî dile dönüşün manifestosudur. [2]

Yeni Lisan Hareketi’nin ilkeleri şunlardır:

a.    Yazı
dilini konuşma diline yaklaştırmak; 
İstanbul Türkçesi ile yazmak; yani konuşma dilinden yeni bir yazı dili
meydana getirmek,

b.    Dilimizdeki
Arapça ve Farsça gramer kurallarını kullanmamak, bu kurallarla yapılan isim ve
sıfat tamlamalarını-bazı istisnalar dışında-kullanmamak;

c.    Dilimizde
kullanılan Arapça ve Farsça kelimelerle kurulan isim ve sıfat tamlamalarını
Türkçe kurallarına göre yapmak,

d.    “Şayed,
amma, lâkin, hemen, henüz, yani” gibi konuşma diline geçmiş olan Türkçeleşmiş
edatlar dışında Arapça ve Farsça edatlar kullanmamak,

e.    Arapça
ve Farsça kelimeler içinde halk dilinde telaffuzu değişmiş olanları, yazı
dilinde bu değişik şekilleriyle kullanmak; “kalabalık, hoca” gibi. Buna
karşılık “güneş” varken “şems”, “ay” varken “kamer” kelimesini kullanmamak,

f.     Arapça
ve Farsça kelimeleri Türkçede söylendikleri gibi yazmak; ilmî terimler dışında
Arapça ve Farsça kelime kullanmamak,

g.    Bu
ilkelerden hareketle millî bir dil ve millî bir edebiyat meydana getirmek.

Edebiyat mahfillerinde büyük tartışmalara sebep olan “Yeni
Lisan” makalesindeki fikirler, kısa bir süre sonra geniş bir taraftar kitlesi
bularak Millî Edebiyat çığırının açılmasında öncü rolü oynadı. Ömer Seyfettin,
millî bir edebiyat meydana getirmek için, önce millî bir dilin ortaya çıkması
gerektiğini belirtmiştir. Ona göre, eski dil hastaydı ve bu hastalığın sebebi
de içindeki lüzumsuz ve yabancı kaidelerdi.

Ömer Seyfettin’e göre milli mefkûre (ülkü) üç sevginin
birleşmesinden meydana gelir: Dil sevgisi, millet ve din sevgisi, vatan
sevgisi. Yazar, Türk milletinden olmayı da şöyle tarif eder: ”Türkçe konuşan
bütün Müslümanlar, Türk milletindendir.” Milleti de “aynı dili konuşan ve
dinleri bir olan bütün insanlar” diye tarif eder.[3]

Ömer Seyfettin, dili manevi bir vatana benzetir. Bu vatan
bozulursa ne milet kalır, ne devlet… Ona göre, “Milliyetimiz nasıl Türklük,
vatanımız nasıl Türkiye ise, lisanımız da Türkçedir. Türkçe bizim manevi ve
mukaddes vatanımızdır. Bu manevi vatanın istiklâli, kuvveti, resmî ve millî
vatanımızın istiklâlinden daha mühimdir.[4]

Ömer Seyfeddin “Yeni Lisan” makalesinde “milli dil” kadar
“millî edebiyat” ve “edebiyatın milliliği” meselesi üzerinde de durmuştur. Ona
göre, bu makalenin yayınlandığı tarihe kadar (1911) millî bir edebiyatımız
yoktur. “Olanlar da muharebe ve tasavvuf tasvirlerinden ve iptidaî şarkılardan
ibarettir. Görülüyor ki, şimdiye kadar millî bir edebiyat vücuda
getirememişiz…”

Ömer Seyfettin Türk milletinin yavaş yavaş “ yeni bir
hayata ve yeni bir intibah devresine” girdiği kanaatindedir. Bu sebeple, “Biz
bütün bu karanlıklardan uzak, hür ve müstakil, ilim ve edebiyat için
çalışacağız. Gayemiz millî lisan, millî bir edebiyat vücuda getirmek
olacaktır.” [5]

“Millî edebiyat şekilce,  lisanca, manaca bizim hususiyetlerimize hâiz
bulunacaktı. Milli veznimiz hece usulü idi. Milli lisanımız bütün Türklüğün
dimağı olan İstanbul’da her gün konuştuğumuz lehçe idi. Edebiyatımızın başka
milletlerin edebiyatlarına benzemeyen hususiyetleri ancak bize ait
sayılabilirdi”. [6]

Ömer Seyfettin, “milli edebiyat” oluşturabilmek için üç
unsuru esas alıyordu:

a)    Dil ve
anlatımda, milli dil ve sade üslûp kullanmak,

b)    Konuları
millî tarih ve milli coğrafyadan seçmek.

c)    Şiirde
millî ölçü olan heceyi kullanmak.

O, “edebiyatsız edebiyat yapmak” istiyordu. Yani edebî
eserleri; lüzumsuz söz, şekil, mecaz ve hayal sanatlarıyla süslemeden, parlak
cümleler kullanmadan yazmak düşüncesindeydi. Bunu da başardı. Ahmet Midhat
Efendi’den sonra Türk halkına okumayı en çok sevdiren yazarlardan biridir.
Çünkü o, dilini konuşulan halk Türkçesinden, konularını millî tarihimizden ve
toplum hayatımızdan alıyordu.

Ömer Seyfettin, hikâyeciliğimizde bir dönüm noktasıdır.
Ondan önce de hikaye yazan yazarlarımız vardı, ama dilleri sürçüyordu ve edebî
endişelerden arınamıyorlardı. Dili, deyişi, konuları “Türk” olan hikayeyi Ömer
Seyfettin’e borçluyuz. O, sanatıyla ülküsünü birleştirmiş bir sanatçıydı. Onun
ülküsü, milliyetçilik ülküsüydü. “Mademki Türküz, o halde Türk gibi görür, bir
Türk gibi düşünür, bir Türk gibi duyarız ve bir Türk gibi yazarız.”

 Ömer Seyfettin, otuz
altı yıllık kısa ömrünü, Türk milletinin kaderini değiştirecek, dil, edebiyat
ve siyaset alanlarındaki düşünceler ve eserlerle doldurmuştur. O, bu
özellikleri ve hassasiyetleri ile milli dilden sonra, Millî Edebiyat’ın da
temelini atan kişidir. Milli Edebiyat akımının diğer yazarları ile birlikte
Milli Mücadele’nin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin manevi mimarları arasında yer
almıştır. Milli dil ve Milli Edebiyat’ın kurucusudur.  Ruhu şad, mekânı cennet olsun.

 

 

 

 

 



[1]
Ali Canib Yöntem, Ömer Seyfeddin ,
İst. 1947, s.11

[2]
Yeni Lisan” makalesinin tam metni
için Ali Canip Yöntem’in adı geçen eserine bakınız.

[3]
Ömer Seyfeddin, Türklük Ülküsü (Hz. Sakin Öner), 2. Baskı, İstanbul 1977.

[4]
Ömer Seyfeddin, Türkçeye Karşı
Enderunca” Türk Sözü dergisi, yıl 1, S. 4, 1 Mayıs 1330/1914

[5]
Ömer Seyfeddin, Bütün Eserleri Makaleler I, Dergah Yay, İst 2001, s. 111

[6]
Ömer Seyfeddin, age., s.369

Zaman Makinesi de İcat Edilmiş…

İlkokul çağlarımdan önceydi…

1970’li yılların sonu.

Hiç unutmam anneannemin elinden tutmuş, bakkalın önünde
kuyrukta bekliyorduk. Saatler geçiyor, bakkalın önüne bir kamyonet yanaşıyor, içinden
birkaç koli indiriliyor ve ardından sıra ile bakkala girip yağ alıyorduk.
Aldığımız yağ margarindi, yanlış hatırlamıyorsam…

Kar, yağmur, çamur, güneş fark etmiyor biz kuyruklarda yağ,
ampul, tüp vs. için sıraya giriyorduk…

Bazen annemle gidiyor kuyrukta bekliyorduk, bazen de
anneannemle gidiyorduk.

Ama çocukluğumun bir kısmı kuyruklarda geçiyordu.

Hatırladığım kadarıyla cebimizde paramız vardı ama yağ
yoktu.

Büyüklerimizden duyduğumuz kadarıyla Kıbrıs çıkartmasının
ardından konulan ambargonun neticesi olarak yağ, ampul veya tüp bulamıyorduk.
Ama Kıbrıs Türkleri’ni kurtarmanın onuru vardı.

Üstelik paramız vardı.

Alım gücü vardı. Yağ yoktu sadece..

12 Eylül filan derken aradan 40 yılı aşkın bir zaman geçti.

Türkiye’nin kişi başı millî geliri 2010’ların başında 12.500
ABD Doları’nı bile aştı hatta…

Ama gel zaman git zaman, Rahmetli Cem Karaca’nın
şarkısındaki gibi “dön baba dönelim, aynı yere geldik…”

Ne diyordu Rahmetli Karaca?

“Bindik bi alamete gedeyoz gıyamete
Amanieyynn

Yol dediğin yol gibi
Ulaşmalı bir yere
Biz dön baba dönelim
Geliyoz aynı yere
Bu döngü kısır döngü
Başı var da sonu yok
Dönüyom dönemiyom
Sonunda bir cıgış yok
Amanieyynn…”

Ülke 40 sene sonra aynı yere gelmişse bu işte bir hata var
demektir. Kısır döngü yaşıyoruz demektir.

40 yıl önce tüpgaz kuyruğundaydık, şimdi LPG’ye neredeyse
iki günde bir gelen zamlar nedeniyle Oto gaz kuyruğundayız…

40 yıl önce margarin yağ kuyruğundaydık, şimdi ayçiçek yağı
kuyruğundayız….

Ama bu kez cebimizde paramız da yok. Alım gücü de yok. Üstelik
Kıbrıs’ı filan da kurtarmadık…

Eğer böyle giderse yakında un, şeker ve ekmek kuyruğuna
gireceğiz demektir ki; o daha vahim.

40 değil, 80 sene geri gittik demektir ki; bu da İkinci
Dünya Savaşı yıllarına tekabül eder.

Hani şu bazı politikacıların diline pelesenk ettiği, meşhur
‘ekmek karneli’ günlere…

Hoş o günlere aslında zaten geri döndük de, ilan edilmedi…

Belediyelerin Halk Ekmek Büfeleri’nin önünde uzayan onlarca
metre uzunluğundaki ekmek kuyrukları, İkinci Dünya Savaşı dönemindeki ekmek karneli
günleri hatırlatıyor…

Ama böyle giderse, yani güzelim Anadolu ovaları son on
yıldır ekilmediği şekliyle devam ederse ve Ukrayna ve Rusya’dan da buğday
alamazsak; sanırım ekmek karneli günleri de ciddi ciddi yeniden yaşamaya
başlayacağız…

Ki bu da 70 kûsur yıl geriye gittiğimizin ilanı olur.

 * * *

İnsan merak etmiyor değil:

Acaba ülkemizde sadece geriye doğru çalışan bir zaman
makinesi icat edildi de bizim mi haberimiz olmadı. Çünkü hep geriye gidiyoruz.
Bir zahmet “an’ımızı yaşasak”, meseleler hal olacak aslında…