14.1 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 341

Ne Olacak Bu Köprünün Hali?

Kahve muhabbeti olarak genelde dilimize pelesenk olan bir
cümle vardır. “Ne olacak bu memleketin hali?” diye.

Özellikle kriz dönemlerinde daha çok gündeme gelen bu soru,
felsefî derinliği ve hiciv sanatı bir yana; aslında altında ciddi bir sıkıntıyı
ve sorun yumağını da yaşamakta olduğumuzun en veciz ifadesidir…

Vatandaş bu soruyu yüksek sesle sormaya başlamışsa
‘Memleketin Hali’nde ciddi bir sıkıntı var demektir.

Bir şeyler ters gidiyordur…

 * * *

Neyse, biz gelelim Kocaeli’ne…

Yanlış hatırlamıyorsam 17 Mart 2009 tarihinde ‘Mimar Sinan’
adı verilen ama dünya tarihine imza atmış o müthiş dehanın estetiği ile uzaktan
– yakından ilgisi olmayan Mimar Sinan Üst Geçidi (ya da köprüsü) Uğur Işılak’ın
da sahne aldığı görkemli bir törenle bir akşamüstü alelacele açılmıştı.

Köprü açılmıştı açılmasına da eksikleri var denildi ve
açılıştan birkaç gün sonra tadilata alındı.

Olabilir, 29 Mart 2009 tarihinde gerçekleşen yerel seçimlere
açılışın yetiştirilmesi için aceleye gelen bir açılış olması nedeniyle ve ne
yazık ki yeni Türkiye şartlarında ‘normal’ sayılan bir üslup ile açıldı ve
hemen ardından tadilata alınarak, eksikleri giderilmeye çalışıldı…

Ancak gel zaman git zaman, o tadilatların ve tamiratların
ardı arkası kesilmedi…

Sadece yaya trafiğine açık olan köprü, neredeyse her yıl
ciddi bir tadilattan geçiyor. Özellikle son birkaç yıldır, yıl içinde de tamir
edilmeye başlandıydı…

Zemin döşemesi olan tahtaların altındaki demir profiller,
hava şartları ve tuzlama nedeniyle hızla paslanıp çürüyor ve dökülmeye
başlıyor. Ardından da Kocaeli Büyükşehir Belediyesi sık sık demir profilleri
yenilemek zorunda kalıyor…

Bu işi bilen birkaç kişiye sorduğumuzda; aslında neredeyse
her yıl demir profilleri paslanma nedeniyle değiştireceklerine, paslanmaz
çelikten bir defa yapılsa; hem daha sağlam olur, hem de daha ucuza gelir diye
uyarıyorlar ya, neyse…

O zaman yani 2009’da Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Fen
İşleri Daire Başkanlığı’nın yaklaşık 1 Yıllık bütçesine denk para harcanarak
yapılan Mimar Sinan Üst Geçidi, niye bu kadar sık sık sorun ve elbette de bol
bol masraf çıkarıyor?

Düşünmek gerekir…

Neyse, asıl sorun bu da değil.

Sorun şu, her yıl yapılan tadilata ve tamirata neredeyse
alıştık…

Fakat bu sonuncusu; kaç ay oldu hâlâ bitmedi. Ve pek
biteceğe de benzemiyor.

İşin ilginç yanı, işi üstlenen müteahhit firmanın da adını
ve iş teslim süresini gösteren ve zorunlu olarak bulunması gereken bir bilgi
tabelası da yok ortalıkta. (En azından görünün bir yerde yok)

Köprünün yarısı ise haftalardır kapalı.

Ortaya bir file gerilmiş. Filenin altı ise D-100, yani
İstanbul – İzmir Eski Yolu…

Allah muhafaza birisi dengesini kaybedip düşse, metrelerce
yükseklikten yere çakılmadan önce muhtemelen yoldan geçen bir araca çarpacak…

Hele ki mesai saatlerinde, insanlar yarı yarıya daraltılmış
köprüde; tek sıra halinde file ile korkuluk arasında yürümeye çalışıyorlar…

Karda – buzda bile o şekilde kullanıldı. Çoluk – çocuk için
ise büyük risk.

Şimdi ise vatandaş, İzmit’te kahve köşelerinde soruyor:

“Ne olacak bu köprünün hali?”

: İsyanıma Sığamadım

Gök içini boşaltırken içime

Yağmur pencereye vura vura yağıyordu

Bir yağmura baktım, bir pencereye

Eğdim başımı duyduklarıma

Devrildi çocukluğum üstüme

İsyanıma sığamadım

Adını bilerek koymadım

 

Acı bir kahve geldi

Ayrılığı telvesine yazılmış

Döküldü masaya gözyaşlarım

Unuttum doğru bildiğim ne varsa

Yeniden heceledim şiiri

Kafiyesine yağmur düşmüş kelimeleri

İsyanıma sığamadım

Adını bilerek koymadım

 

Yüreğimde kar kalkmayan dağlar

Çığ düşmüş yollar var

Başladığım yere geri döndüm

Kuş uçmuyor, kervan geçmiyor

Çıldırmış alıcı kuşlar bağırıyor göğümde

Boşuna yoruyor yetim kendini

İsyanıma sığamadım

Adını bilerek koymadım

 

Kapıyı yumruklayıp duran ölüm dur orda

Hasreti, gurbeti bellettiğim dilim sus burda

Bu ateş buz üstünde…ateşte korda

Başına buyruk dünya

dön orda

İsyanıma sığamadım

Adını bilerek koymadım

Şimdi kalem elimde 

Ötenazı hakkını kullanamayan hasta gibi

Kağıda ve kelimelere bağlı

Şiir deyip çektim fişini

Hayata yeniden tutunma şansı yüzde yüz 

İsyanıma sığamadım

Adını bilerek koymadım

Kocaeli Ticaret Odası Seçimleri Hakkında.

2000
yılından beri faaliyet gösteren şirketimiz vesilesi ile üyesi olarak bilgi
sahibi olduğum bir konuda görüşlerimi
duygularımı paylaşacağım
sizlerle.

Hatta
rahmetli Metin Demirtürk’ü meclis üyeliğine seçtirebilmek için de 1 – 2 kez de “kenardan” dâhil olmuştum seçim
çalışmalarına,

Çok
genç yaşta bir trafik kazası ile rahmetine kavuştu yüce Allah’ın rahmeti
üzerine olsun, ekonomik doygunluğa
ticari başarılara ulaşmış
, herkesle barışık güzel insandı, seçilebilse
faydalı projeleri vardı şehrimiz için,

Takdir-i
ilahi, nasip olmadı.

Birde Mesut Yetkin var anmadan geçemeyeceğim, ona da Allah
rahmet eylesin onu da kaybetmiştik bir ticaret odası seçimi öncesi beklenmeyen
bir şekilde,

Ve
son olarak tanıyan herkesin sevdiği, saygı duyduğu, Kocaeli Ticaret Odası
personeli, ağabeyimiz, Ülküdaşımız Ufuk
Önyılmaz…

Hepsinin
Kabri nur mekânın cennet olsun inşallah.

Dünya
işte, bilene göz açıp kapayana kadar
geçen bir an, bilemeyene kervansaray hamam han!

***

Kanuni
olarak mecburiyetimiz olmasa üye olmaya ihtiyaç duymayacağım bir yapı, şirketimize bir yararı dokunduğunu görmedim,
aidat ödüyoruz her yıl!!!

Ödemezsek
faaliyet belgesi alamayız çünkü, takır takır her ay vergi KDV ödeyen
firmalardan faaliyet belgesi neden istenir o da ayrı bir komedi!

Biz
de basından duyuyoruz, her yıl açıklanan oda bütçesindeki yurt dışı
seyahatleri, gezileri, konaklama ve ağırlama giderlerini!!!

Belli
oluyor ödediğimiz aidat ve belge ücretlerinin nereye gittiği!

Ne
diyeyim bilemedim!!!

Başkanına
yönetimine ve yönetimin etrafında olan bir kısım insana faydası oluyor
olabilir! De!

Bize yok!

Neyse!!!

***

Tam
paraya şana şöhrete doymuş vizyonu vitrini olan biri “Murat Özdağ” başkan oldu “hem
de bizi yenerek”
o da cemaatçi çıktı ve aldılar görevden.

O
hikâye de öyle bitti.

Seçildiği
seçimde tüm listelerde rekabet edip engel olmaya çalışmıştık kazanmasına, ama
başaramamıştık.

Cemaatin
ve dönemin tüm siyasi gücünü arkasına alarak hemen hemen her listede farkla
kazanmıştı, onca mücadelemize rağmen!

Ama
görevde kaldığı süre içerisinde çok şey kattı odaya!

Hakkını
bir tamam teslim etmek lazım.

Yanlış insanların
desteği ile seçilmiş olabilirdi ama

yetenekli vasıflı adamdı,

Çaplıydı.

İlk
kez onun döneminde faaliyetlerden haberdar edilmiş, mesleki eğitim
toplantılarına katılmış, odaya davet edilmiş, ödediğimiz paralarla kurulan sofralarda 1-2 kez iftar açmıştık ki,
oda yönetimi değişti olağan üstü hal gereği!

Bir
daha da hizmet neyin göremedik zaten!

Onlardan
olmadığım halde, onların siyasi, dini ve şahsi hiçbir konuda ortak yanım
olmamasına rağmen, yine onların ekibinin aracılığı ile 1-2 kez de meclis
toplantı salonunu kullanmıştım, hizmet ettiğim kamu yararına derneğin kongre ve birkaç faaliyeti için hepsi o
kadar.

***

Şimdi
yeniden bir seçim sürecinde ve bizi de destek olmamız oy vermemiz için
arayanlar olmaya başladı, anladığım kadarıyla oda yönetimi ve listelerinde bir
değişim bir yenilik olacak.

Biz
de elbette bu sorumluluğumuzu yerine getireceğiz, getireceğiz ama liste yapanlardan bir ricam var,

Lütfen
kimi seçeceklerse, görmüş geçirmiş, kültürlü,

Herkes
ile barışık, kendi başına bir değer teşkil eden, şehrin ticari hayatına iz
bırakabilecek, projeler üretebilecek, üyelerinin önünde yetenekleri ve
öngörüleri olan!

Odasından
çıkıp kendisini seçenleri ziyaret edip hal hatır soracak, ahde vefa sahibi biri olsun.

Hayırlısı
olsun…

Tut Elimi Killize – Öp Beni Asitâne

0

Gazeteci, radyo ve
televizyon programcısı, yazar Mehmet Cemal Çiftçigüzeli; hayatının bir bölümünü
hâtıralarıyla birlikte romanlaştırmış. Daha çok da doğup büyüdüğü ve yaşadığı
şehirlerdeki olayları ve insanları anlatıyor. Yelpâze çok geniş…  Şehirlerin kısa târihi, örf ve âdetler,
mahallî yemekler, derin fakat sıkıcı olmayan insan manzaraları sıkça kullanılan
temalardır.  1960 öncesi öğrenci
çatışmaları, haksızlığa ve adâletsizliğe tahammül edemediği için hapishâneyi
mesken edinen halk kahramanları, kaymakamı, hapishâne müdürü, savcı ve
komutanlarla öğretmenler… Akla hayâle gelmeyen detaylar, ‘bu kadarı da olmaz?’ dedirten, merakları tahrik eden, okuyucuyu
sayfadan sayfaya ve nefes nefese koşturan sürükleyici olaylar zinciri… Sâde bir
üslûp ve akıcı bir Türkçe ile kaleme alınan; 400 sayfalık birinci, 484 sayfalık
ikinci cilt hiçbir engelle karşılaşılmadan kısa zamanda okunup bitiriliyor.  

Her iki cilt de
belge roman özelliği ağır basıyor olmasına rağmen kolay ve merakla okunurluğuna
gölge düşürmüyor. Aksine târihimizi, örf ve âdetlermizi, mahallî kültürlerin
uçsuz bucaksız zenginliklerini gözler önüne seriyor. Trabzon işi altın kemer
imâlatçısı gibi ince bir işçilikle gönüllere nakşediyor.

Doğduğu, ilkokul
ve ortaokulu okuduğu şehrin sosyal problemlerini, şikâyetçi bir üslûp
kullanmaksızın ilgililerin âdeta kulağına fısıldıyor. Meselâ en verimli
topraklara, kaçakçılığı önlemek maksadıyla mayın döşenmesi sebebiyle kullanım
dışı kalması… Kaçak gelen malların Kilis’te satışının serbest olmasına rağmen
satın alınıp Kilis dışına çıkaranlara ceza verilmesi gibi… Eşyaların
getirilmesinde -âmiyâne tâbiriyle- ‘dönen
dümenler
’, hapishaneye silah, falçata, demir testeresi, hançer, madde bağımlılarının
ihtiyacı olan malzemelerin ‘içeriye
sokulması, rüşvet alan gardiyanlar, hatta hapishâne müdürleri… korkusuzca ve bütün
çıplaklığıyla tek tek anlatılıyor.

Tasvirler pek
mükemmel… Öğretmen Fikret, mezuniyetini müteakip ilk görev yeri olan Kilis’i
tanımak için şehri dolaşması anlatılırken, okuyucu da sanki Fikret Öğretmenle
birlikteymiş gibi şehri tanımış oluyor. Zeytinburnu’ndan Vezneciler’e gelişi,
oradan Beyazıt’a Hukuk fakültesine geçişinde de…    

Açık öğretim fakültesi
gibi işlev gören Marmara Kıraathânesi ve ‘Marmaratör
denilen müdâvileri, ve dahî Küllük… Millî Türk Talebe Birliği (MTTB)’nin
konferansları, Tikleriyle Necip Fâzıl, Üstün İnanç, Mehmet Niyazi, Râsim
Cinisli, Ziya Nur Aksun, Ahmet Kabaklı ve dönemin önde gelen fikir adamları…
Çiftçigüzeli anlaşılan bulvarın sağ tarafındaki mahallenin adamı. Eee ne de
olsa daha ilkokulda iken Nur talebesi olmuş…. İftiharla söylüyor. Çünkü çok
istifade etmiş, şuur sâhibi olmuş, kelime hazinesi gelişmiş.  Nâzım Hikmet ve Aziz Nesin’e, bâzı gazetelere
ve sâhipleri ile yazarlarına toplu iğnenin sivri ucu ile kan akıtmayacak
şekilde hafif hafif dokunuluyor. Her satır, her bölüm keyifle okunuyor. Sevdiği
kız aklına geldikçe terennüm etmeye çalıştığı şarkılar… Ah o şarkılar yok mu…
gözü kör olsun… Hem genç âşıklara hitap ediyor hem de, pop müzik, rap müzik
icat olduktan sonra melodi fukarası, tempo çılgını çis taklarla kulakları
tecavüze uğrayanların hasret kaldığı Selâhattin Pınar, Alâeddin Yavaşça
besteleri… tekmili birden…

Mesajlar,
telkinler, tavsiyeler… parmak sallamadan, kaşlar çatılmadan, pamuk
yumuşaklığında ve okşar gibi veriliyor. Görgü kuralları da ihmal edilmiyor.
İhtiyacı olanların, ihtiyaçları karşılanıyor, unutmuş olanlara hafiften
hatırlatılıyor. En gencinden en yaşlısına… bütün okuyucuların faydalanacağı
bilgiler, hayâli cihan değen hâtırâlar canlandırılıyor.

Komşuluk
ilişkileri, yardımlaşma, arkadaşlık, entelektüel hocalar, ‘müşteri velinimetimdir’ prensibini düstur etmiş centilmen
satıcılar, mütevazı ve fakat vakur ve kâmil insanlar, iyilik, güzellik ve
doğruluk adına ne varsa hepsi sayfalara serpiştirilmiş…

Kitaptan tadımlar
bölümler:

Bağımsızlık mücâdelesinde destanlar yazan zengin aile çocuğu
Abdullah; fakir, mazlum ve haklının yanında bahtının bir yazgısı olarak hep
kötülerle karşılaşmış, idamla yargılanmış, ömrünün önemli bölümünü çok sayıda
değişik cezaevlerinde geçirmişti. Ama mücâdeleden hiç yılmamış, acıyı tatmış,
hayatın mânâsının farkına varmış, sessiz zihnini harekete geçirmiş, ezenlere
karşı çıkmış, hep ezilenlerin yanında olmuştu.

***

Başarılı 10 lise öğrencisi zor şarlar altında da olsa
girdikleri imtihanları kazanarak artık İstanbul Üniversitesinin öğrencisi
olmuş, taşradan Dersaadet’e gelmişlerdi. İnançları ‘oku’ diyordu. Emperyalizmle
mücâdeleyi emrediyordu. Akil ve önder adamlar tanımışlardı büyük şehirde.
Gerçeğin yollarını görmüşlerdi. Peki hayat ile nasıl başa çıkacaklardı?

***

Fikret Öğretmen de başarısız evliliğini mâzeret göstererek
İstanbul’a tâyin istemiş, hürriyet, adâlet, hakîkat, ilim ve aklı öne çıkararak
yüreğindeki fırtınanın etkisiyle de Hukuk Fakültesi’ne talebe olmuş, büyük bir
değişim ve dönüşüm ile mağdurların yanında olmaya ve savunmaya karar vermişti.
Bu durumda muhafazakârlık, milliyetçilik, devrimcilik, taşralılık ve de
farkındalık, hayat ile örtüşebilir miydi? Çünkü hayat durağanlığı kabul
etmiyordu…

***

İnsan ve hukuk üzerinde devam eden Tut Elimi Killize ve Öp Beni
Asitane
’de aşk ve nefret, iyi ile kötü, kara ile ak yüzleşiyor. İşgal
olaylarının başladığı, şiddet eylemlerinin ve korkuların arttığı, değerlerin
tahrip olduğu bir dönemde herkesin aklı üniversitede okuyan çocuklarında idi.

Yoksa gençler mankurtlaştırılmaya mı çalışılıyordu?

Uyum
devre dışı mı kalmıştı? 

Beynelmilel
kuşatmaya teslim mi olunmuştu?

Dur
bakalım nasıl olacak?

Korku
salınarak vasat zihin sâhibi tek tip insanı yetiştirmek mi isteniyordu?

Sol öğretilerden başka fikir,
enternasyonalizmden başka düşünce, lâiklikten başka inanç tanımayan, kargadan
başka kuş bilmeyen kısır kalemlerin aynı torna tezgâhından çıkmış malzemeler
veya genleri değiştirilmiş sebze ve meyveler gibi tek düze, zevksiz, ruhsuz ve
râyihasız romanlardan sıkılanlara Mehmet
Cemal Çiftçigüzeli
’nin iki ciltlik romanı iyi gelecek, üçüncü cildi bekleyecekler.

AKIL FİKİR YAYINLARI

Alemdar Mahallesi, Alayköşkü
Caddesi, Küçük Sokak Nu: 6/3 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul

Telefon: 0.212-514 77 77
e-posta:
bilgi@akilfikiryayinlari.com  www.akilfikiryayinlari.com 

 

 

MEHMET CEMAL ÇİFTÇİGÜZELİ

    
1945 yılında Kilis’te dünyaya geldi. İlk ve ortaokulu Kilis’te okudu.
İstanbul Vefa Lisesi’ni bitirdi. İstanbul İktisâdi ve Ticârî İlimler
Akademisi Basın-Yayın ve Halkla İlişkiler Radyo-Televizyonculuk bölümünden
mezun oldu. TC Devlet Lisan Okulu ve Tunus Habip Burgiba Yabancı Diller
Enstitüsünden sertifika aldı.

    
Yazarlığa ortaokul talebesi iken Kilis Huduteli Gazetesi’nde başladı,
Pırıltı sâhifesini yönetti. İstanbul Babıali’de Sabah’ta profesyonel gazeteci
olarak Cağaloğlu’na adım attı. Tercüman, Türkiye, Millî Gazete, Bugün, Özgür,
Sebil, Millî Gençlik ve İttihad gazete ve dergilerinde çalıştı; muhabir,
musahhih, sâhife sekreteri, yazı işleri müdürü, köşe ve röportaj yazarı
olarak görev yaptı. 32 yıl TRT Ankara Haber Merkezinin değişik birimlerinde
ve Kahire temsilciliğinde hizmet verdi. TRT Türkiye’nin Sesi Radyosunda haber
müdürü oldu, ülkemizde ilk defa TRT Telegün Teleteks haberciliğini başlattı.

    
Ankara’da Türkiye Yazarlar Birliğini 14 arkadaşı ile birlikte kurdu,
yıllarca yönetiminde görev aldı.      Türkiye
Kültür ve Sanat Yıllığı yayın heyetinde bulundu. Mehmet Âkif Ersoy Fikir ve
Sanat Vakfı kurucusu ve mütevelli heyeti başkanı oldu. Yurt içinde ve dışında
çok sayıda millî ve milletlerarası program gerçekleştirdi. Amerika, Avrupa,
Asya ve Afrika kıtalarındaki altmışı aşkın ülkede konferanslar verdi,
milletlerarası kongrelerde Türkiye’yi temsil etti, sempozyumlara katılarak
tebliğler sundu. İstanbul Ticaret Üniversitesi İletişim Fakültesinde ‘metin
çözümlemeleri’ dersi verdi. Yazıları İngilizce, Rusça, Arapça, Urduca ile
Kırım, Kazan, Kazak, Özbek ve Kırgız Türkçelerine tercüme edildi. Yayınlanmış
23 eseri bulunuyor.

    
MTTB Târihi ile TBMM’nde Mehmet Âkif Ersoy ve İstiklal Marşı adlı
çalışmaları yayınlanıyor.

    
İstanbul Şerifali’de oturan Yazar Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, Süleyman
Demirel Üniversitesi Türk Süsleme Sanatları hocası ressam, minyatür ustası
müzehhibe Serhan Çiftçigüzeli ile evli, Furkan ve Burkan’ın babası, Can ve
Nil’in de dedesidir.  

 

 

KUŞBAKIŞI

ŞEHİT
GÜN SAZAK

Velût yazar ve nâşir Oğuzhan Cengiz, 13,5 X 21 santim
ölçülerindeki 448 sayfalık eserinde, 27 Mayıs 1980 günü, kaçakçı güruhu
baronları tarafından düzenlenen kalleşçe suikastta şehit olan Gümrük ve Tekel
Bakanı, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak’ı
anlatıyor.

Gün Sazak hakkında
yazılmış en kapsamlı ve renkli resimlerle donatılmış eserde; aziz şehidimizin
kendi kaleminden hayatı; resmî belgelerle temellendirilerek siyâsî
faaliyetleri, fotokopileri eserin sayflarında yer alan gazete kupürleri ile
kaçakçılığı önleme konusundaki faaliyetleri ve aldığı neticeler, şehit
edilmesinden sonra hakkında yazılanlar zengin bir külliyet hâlinde târih
sayfalarına intikal ettiriliyor.

Milletler kahramanlarıyla
yaşarlar. Kahramanlık sâdece savaş alanlarında elde edilen bir sıfat değildir.
Öğretimde ve eğitimde, kültür ve sanatta, insanları iyiye, doğruya ve güzele
yönlendirmeyi vazife addedip gerçekleştirmek için çalışan idealistler de ‘kahraman’ olarak anılmayı hak etmişlerdir.

Gün Sazak, Gümrük ve
Tekel Bakanlığı’nda vazifeye başladıktan kısa bir süre sonra, güvendiği,
kendisi gibi idealistlerden oluşan kadro teşkil etti. Bu kadro ile, yurt
dışından Türkiye’ye kaçak yollarla sokulmak istenen mallar engellendi. Rüşvetçi
memurlar yerine, görevinin bilincinde olan memurlar tâyin edildi. Böylece
hırsızların cebine giren milyarlar, Türkiye’nin geleceğini mükemmelleştirecek
projeler için kullanıldı.

Siyasî muarızlarının
bile saygı duyduğu bir kişi olan Gün Sazak, berâber yürüdüğü arkadaşları için
unutulmaz bir dâvâ adamıydı. Soğukkanlılığı, güler yüzü, merhameti onu
tanıyanlarda hayranlık uyandırırdı. Onun için yılgınlık, duraksama, âcizlik
yoktu. ‘İdealist kahramanlar için
engellere takılmak düşünülemez
’ özdeyişi, tatbikat ile doğrulandı.

Aynı ideale gönül
veren neferlerden biri olan Oğuzhan Cengiz, önderi Gün Sazak’ın kişiliğini,
siyasî hayatını, bakanlık döneminde yaptığı icraatı, dedektif titizliğiyle
incelenmiş, şehit edilişinin sebep ve neticeleri üzerinde durmuş ve ardından
yazılan binlerce belgeyi tek tek incelemiş bu eseri hazırlamıştır.

Eser, Gün Sazak
döneminde yaşayanları o günlere götürecek, Türkiye’nin yakın târihinde ayrı bir
yer tutan sıkıntılar ve bu sıkıntılardan kurtulmak için verilen mücâdeleler
yeniden hatırlatacaktır. Daha da önemlisi; memlekezimizin ihtiyacı olan yeni
Gün Sazaklar yetişmesine vesile olacaktır. Kitap, ‘Hafıza-i beşer nisyan ile mâlûldür’ özlü deyişi hatırlanarak bir ‘Şehit Gün Sazak Âbidesi’ gibi
sunulmuştur. 

Okuyan herkeste derin
yaralar bırakacağından şüphe edilmeyen Gün Sazak’ın mücâdelesinin, herkes için
bir siyâset modeli olması ümidiyle…

Ruhu Şad olsun…

BİLGEOĞUZ
YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu,
İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129
86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

               

NESEB-NÂME
TERCÜMESİ

Neseb-nâme; bir şahsın
bağlı olduğu âilenin fertlerini bilinen ceddinden başlayarak cedvel ve ağaç
şeklinde şematik olarak gösteren belgelere verilen addır.

Mevlânâ Safiyü’d-din
tarafından hazırlanan, Prof. Dr. Kemal
Eraslan
tarafından Türkçe’ye tercüme edilen 16 X 23 santim ölçülerinde,
birinci hamur kâğıda basılı 144 sayfalık eserde; Pîr-i Türkistan Hâce Ahmed
Yesevî’nin Hz. Ali (kav)’den başlamak üzere soy ağacı verilmektedir.

Hemen belirtilmeli ki
eserin mütercimi Prof. Eraslan eserin ‘Önsöz
başlıklı bölümünde şu bilgileri veriyor:

Neseb-nâme metni ile
ilgili olarak bir hususu açıklığa kavuşturmayı gerekli ve faydalı bulmaktayız.
Neseb-nâme’de Ahmed-i Yesevî, Hz. Ali neslinden gösterilmektedir. Kanatimizce
büküm, doğru değildir.

Orta Asya Türk
dünyâsında kütüphânelerde ve şahıslarda pek çok neseb-nâme bulunmaktadır.
Üzerinde çalışılan Ahmed Yesevî neseb-nâmesi, Arapça aslından zaman içerisinde
genişletilerek tamamlatılmaya çalıaşılmıştır. Esas alınan metinde verilen
bilgiye göre Arapça aslından hicrî 540 milâdî 1146 yılında Türkçe’ye
aktarılmıştır. Mevlânâ Safiyü’d-din’den sonra gelen şahısların da zikredilmesi,
Arapça aslından yapılan Türkçe tercümeye de ilâveler olduğunu göstermektedir.
Bütün bu ilâvelere rağmen, Ahmed’i Yesevî’nin doğum ve vefat târihi tespit edilememiştir.

Tercüme edilen eser,
şecere ile alakalı isimleri İshak Bab’a kadar getirdikten sonra İslâm
ordularının Orta Asya’da yaşayan insanları, ki büyük çoğunluğu Türk’tür,
İslâm’a dâvet için 150.000 kişilik bir ordu ile sefere çıktığı bilgisini
vermektedir. Bu bilgiler târihî bilgilerle örtüşmemektedir. İshak Bab’ın 120
yıl yaşadığı bilgisini de şüphe ile karşılayacaklar mutlaka olacaktır. Gerçi,
Ahmed Yesevî’de bir hikmetinde 125 yaşına erdiğini ifâde etmekte ise de, bu
bilgiyi verenlerin nasıl olup da doğum-vefat târihlerini veremeyişlerinin
açıklaması yapılamamaktadır. Yazılanlar, menkıbedir. Menkıbelerde târihî
gerçeklerden ziyâde, hayatı anlatılan büyük şahsa, halk tarafından yakıştırılan
kahramanlıklar, kerâmetler ve diğer üstünlükler anlatılmaktadır. Babası İbrâhim
Şeyh’ten sonraki şecere ise inandırıcı ve düzgündür. Öncekiler değil…

Bütün bunlara rağmen,
yeni belgeler bulununcaya, yeni yeni bilgilere ulaşılıncaya kadar mülâhazat
hânesi açık tutularak, mantık süzgecinden geçirilerek mevcut bilgilerle
yetinmek mecburiyeti vardır.         

YESEVÎ YAYINCILIK:

Küçük Ayasofya
Mahallesi, Küçük Ayasofya Caddesi, Hüseyin Ağa Medresesi Nu: 13. Sultanahmet,
Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-63850 12, Belgegeçer: 0.212-638 35 47                                                                e-posta:
e_asliyuce@yahoo.com  

 

KARINCA DAVUL ÇALINCA

Dînî ağırlık
eğitim gören Ali Sandıkçıoğlu, 169
adet şiirinin yer aldığı 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 234 sayfa hacimli Karınca Davul Çalınca isimli kitabına;
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
başlıyor. (s: 11)

Şiirler; ‘Bismillâh’, ‘Duâ’, ‘Nasihatnâme’, ‘Sitemnâme’, ‘Yadnâme’, ‘Dostlar, ‘Gurbet’, ‘Özlem’, ‘Vatanım’ isimli
başlıklar altında  ve 9 bölümde devam
ediyor. Atışmalar bölümünde (s: 333-346) Mehmet Kayalı ile Ali Sandıkçıoğlu
arasında 1’er, İbrâhim Günaydın ile Ali Sandıkçıoğlu arasında 6’şar adet şiir…
Adnan Bayraktar’ın, Ertan Pehlivan, Hasan Civelek, Abrâhim Günaydın, Dr.
Nurettin Akman, Selâhattin Özdemir, Süleyman Kaplan ve Tuncay Uzunok’un Karınca Davul Çalınca isimli kitap
hakkındaki sitayişkâr yazıları bulunuyor.

Şiirlerde dînî
konular ağırlıklı olmakla birlikte, vatan ve insan sevgisi, özlem duyguları,
nasihat, sitem, geçici ve ebedî ayrılıklar, dostlar, gurbet ve vatan hasreti
temaları da kullanılıyor.

Şiirlerin pek
çoğu ilâhî formunda bestelenmeye
müsâittir. Bu türdeki besteler de kitapta yer alıyor.

Hepsi ‘tadımlık örnek’ gösterilmeye sezâ şiirlerdin rastgele alınmış dört şiirden kısa bölümler:

Bismillah (s: 29)

Her işin başında
söyle Bismillah

Yardımına gelir
Hz Allah.

Erişmek istersen
hayırlı sona

Her işin başında
söyle Bismillah.

Rahman ve
Rahimdir Hakk’ın sıfatı,

Hakk’ı
zikreyleyen geçer sıratı.

Kovmak istersen
mel’un şeytanı,

 Her işin başında söyle Bismillah.

Karınca Davul

Türkler’de Vatan Anlayışı ve Vatana Duyulan Sevgi ve Özlem

       Vatan, atalarımızdan
miras kalan bir y3adigar, şehitlerin kanıyla kazanılmış, tarihi ve kültürel
zenginlikleri sinesinde saklayan, sınırları belirlenmiş, varlığımız,
memleketimiz, benliğimiz, kısaca her şeyimiz olan kutsal topraklardır.  Bu konuda Mithat Cemal Kuntay şunları
söylüyor: “ Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak, eğer uğrunda ölen
varsa vatandır.” Vatanın bizler için önemi, ne ifade ettiği kelimelerle
anlatılamayacak kadar büyüktür. Vatan, her şeyden önce bir vazgeçilmezdir. “
Bülbülü altın kafese koymuşlar ille de vatanım demiş.” Vatan, hürriyet, istiklal
ve bağımsızlıktır. Garip gurabaya sığınak olan bir yer, aynı zamanda Ahmet
Mithat’ın dediği gibi bir milletin evidir. 
Vatan, Samsun, Sivas, Amasya, Erzurum’dur. Vatan, Çanakkale, Kocatepe,
Dumlupınar, Sakarya, Malazgirt, Ankara’dır. Taşıyla, toprağıyla, dağıyla,
ovasıyla, deniziyle, gölüyle, yaylasıyla, obasıyla, kışlasıyla, hülasa bütün
Türkiye’dir.

       Konumu
itibarıyla, Dünya’nın en güzel yerinde olan Türkiye üzerinde emperyalist
devletler tarafından oynanan oyun ve tertiplenen tezgâhlar henüz bitmemiş ve
bitmesi de mümkün görünmüyor. Kimisi Boğazlarımıza, kimisi topraklarımıza göz
dikmiş.  Onun için, Türk Milli Eğitim
müfredatlarında, televizyon programlarında, gazete sayfalarında, yapılacak filmlerde,
videolarda, v.s. yerlerde vatanın ne anlama geldiğini, vatan sevgisini ve vatan
anlayışını sürekli olarak gündemde tutarak ve özellikle genç nesillerin
beyinlerine nakşetmek durumundayız.

       Ülkemizde vatan
için canını ve kanını hiç çekinmeden veren aziz şehitler;  yüzünü, gözünü, ayağını, kolunu kaybeden
gaziler vardır. Her zaman aziz şehitlerimize ve kahraman gazilerimize şükran
duyguları içinde bağlı kalarak saygı gösterilmelidir. Şahin Beyler, Nene
Hatunlar, Kara Fatmalar, Şerife Bacılar gibi pek çok erkek ve kadın kahraman,
acaba ne için düşmanla savaşarak ve mücadele ederek toprağın kara bağrına şehit
düştüler. Elbette, üzerinde yaşadıkları vatanı kutsal bildikleri için canlarını
hiç bir karşılık beklemeden severek verdiler. Vatan bayraktır, şereftir,
namustur. Bu kutsal değerler için savaşarak, mücadele ederek şehit olanlar da
elbette birer vatan kahramanıdır.

       Bir zamanlar,
Orta Asya Türklerin Ana Yurduydu. Tarihte en büyük düşmanlarımızdan biri olan
Çinliler, Asya Hun Devleti ile savaşmak için başta toprak olmak üzere çeşitli
bahaneler ve istekler ileri sürmüşler, buna karşılık Mete Han “ Benden eğerimi
isteyin vereyim, atımı isteyin vereyim, çadırımı isteyin vereyim, fakat
vatanımdan hiç kimse bir karış toprak istemesin vermem, veremem “ diyerek
Çinlilere yolu göstermiş, daha sonra Kurultay toplanarak savaş kararı alınmış
ve düşman yerle bir edilerek mevcut tehlike ortadan kaldırılmıştır. Asya Hun
Devleti’nde de vatanın kutsiyeti vardı. Vatan onlar için her şeydi. Vatan
anlayışı,  diğer Türk Devletleri’nde de
kutsiyetini korumuştur.

       Her toprak
parçasına vatan olarak bakamayız. Toprak üzerinde yaşanan, mücadele edilen bir
yer olunca kutsallaşır, anlam kazanır ve vazgeçilmez olur. Bir yerin veya coğrafyanın
vatan olabilmesi için o yer üzerinde belirli kültür ve medeniyetlerin doğmuş ve
yaşamış olması gerekir. Türkiye üzerinde de irili ufaklı Türk Devletleri ve
başka devletler kurulmuş ve yaşamıştır. Örnek verecek olursak; Hititler,
Sümerler, Etiler birer Türk devletiydi. Prof. Dr. Erol Güngör bu konuda şunları
söylüyor: “ Nerede bir evliya mezarı varsa orası bir Türk Toprağıdır.”
Savaşların yaşandığı, kültür ve medeniyetlerin doğup büyüdüğü topraklar,
kutsiyet kazandıkları için her zaman vatan olmuştur. Türklerde vatan
anlayışının tarihi dinamikleri; 
Anadolu’nun Türkleşmesi ve vatan olması sürecinde bütün unsurlarıyla
görmek mümkündür. Anadolu’nun tarihi ve kültürel gelişimi oldukça eskiye
dayanır.

       Vatana duyulan
özlem ve sevgiye gelecek olursak;  bu
özlem ve sevgi o kadar büyük ve o kadar yücedir ki; bu duyguyu, vatan
toprakları içinde cereyan eden veya meydana gelen bir takım tabiat ve sosyal
olaylarda da görmek mümkündür. Bu açıdan vatana duyulan sevgi ve özlemi; kimi
zaman rüzgârda savrulan bir yaprakta, kopan bir fırtınada, , havada süzülen bir
kuşun çığlığında, ormanın derinliklerinde kükreyen bir aslanda, gökyüzünde
yağmura, kara ve tipiye dönüşen bir bulutta, ufukta doğan bir güneşte, gümüş
dereden akan suda, dağ başını bürümüş bir dumanda, hasret çekenlerin
duygusunda, kimi zaman da dalgalanmak için rüzgar bekleyen bir bayrakta,
umutların yeşerdiği ve yaralı gönüllerin tedavi edildiği bir yerde, bir kadının
şehit olan kocası için döktüğü gözyaşında, kimi zaman da vadide açan bir
zambakta, hasret ve duygu dolu bir kervanda, gökyüzündeki galaksilerden
yansıyan ışıklarda, çırpınan engin bir denizde ve çağlayan bir şelalede
görebiliriz.

       Vatan sevgisi
üzerine söylenen sözlere bakacak olursak; Bu konuda Süleyman Nazif şunları söylüyor:
“ Dedem koynunda yattıkça benimsin ey güzel toprak, neler yapmış bu millet, en
yakın tarihe bir sor bak.” Bu Vatan Kimin şiirinde de Orhan Şaik Gökyay şöyle
söylüyor: “ Bu vatan toprağın kara bağrında, sıra dağlar gibi duranlarındır.
Bir tarih boyunca, onun uğrunda, kendini tarihe verenlerindir…” Mustafa Kemal
Atatürk de diyor ki: “ Vatan sevgisi, ruhları kirden kurtaran en kuvvetli rüzgârdır.”  Bu konudaki söylemleri çoğaltabiliriz.   Ziya Gökalp’e göre ise: “ Vatan ne
Türkiye’dir Türklere ne Türkistan, Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir: TURAN.”

       Makalemizi şu
güzel sözlerle tamamlayalım. Vatan Şairi Namık Kemal şöyle sesleniyor: “ Vatanın
bağrına düşman dayamış hançerini; Yok mudur kurtaracak baht-ı kara maderini.”
Buna, Mustafa Kemal Atatürk şöyle cevap veriyor: “ Vatanın bağrına düşman
dayasın hançerini; Bulunur kurtaracak baht-ı kara maderini.”

Son Günlerde Uygulan Ekonomik Politikalar

0

Kur
Korumalı Mevduat Hesabını
akıl edip, yürürlüğe koyanları tebrik
ediyorum. Zira, bu sistem getirilmeden önce faizler enflasyonun altında kaldığı
için insanlarımız tasarruflarını bankaların TL hesaplarına yatırmıyordu. Vatandaşlarımız
elinde bulunan TL’leri ne yapacağını bilemiyor, bunun neticesi olarak da en kısa
zamanda paralarını mecburen dövize çeviriyorlardı. Bir kısmı da “faiz haram” korkusuyla birikimlerini
yastık altında muhafaza ediyordu.

Şimdi
ise, getirilen bu yeni Kur Korumalı
Mevduat Hesabı Sistemi
sayesinde ise, ,vatandaş elinde bulunan Türk Lirası için herhangi bir kayba
uğramamaktadır. Fiilen faiz düşük kalsa bile kur artışının altında kaldığı için
uygulamada faizler yükseltilmiş oldu. Her ne kadar “Nas ile bildirilen hükme” uygun olmasa da mevcut sistem içinde bir
çözüm bulundu. Haliyle bu durum vatandaşın dövize olan talebini büyük ölçüde
azaltmış bulunmaktadır.

         Daha en başta Merkez Bankası politika faizini artırsa idi
zaten dolar kuru yükselmeyecekti. Enflasyon resmi TÜİK rakamlarına göre yüzde
36 iken, Politika faizi yüzde 14’e indirildiği için kurlar kontrol edilemez
şekilde yükselmişti.

Yeni
hesap tarzı ile gerçi bankalarda vadeli TL hesabında olana liralar Kur Korumalı
hesaba geçince dolarizasyon oranı yükselmiş oldu. Piyasada uygulanan faiz
oranları yüzde 23-25 mertebelerinden aşağıya inmedi. Bu durumda iktidar ya “Nas
böyle, bize uymak düşer” sözlerini geri alacak veya kurları yükseltmemek için
bir çare bulacaktı. Kur korumalı mevduat hesabı bu yükselmeyi kontrol altına
almak  maksadıyla  yürürlüğe konuldu..

         Bu itibarla, ekonomiye yönelik olarak alınan tedbirler ile kurlar
istikrar kazanmaya başladı. Yurt dışında da ekonomimiz güven kazanmaya başlamıştır.
Bu sebeplede, ABD’li dev yatırım bankası
JP Morgan da bazı Türk bankalarının
tahvilleri için tavsiyesini “nötr” den
ağırlığını artır’a” yükseltmiştir.

JP
Morgan gibi bankalar için “faiz lobisi”
veya “kapitalizmin sömürge aracı” gibi sıfatlar takılsa da dünya para
piyasalarındaki etkinliği tartışılmaz. Hükümetin açıkladığı yeni ekonomik
tedbirler içinde en etkili olan kur korumalı Türk parası (TL)  mevduat hesaplarına dair
olarak JP Morgan, vatandaşların
döviz talebinin azaltmaya başladığını ve dolar baskısının azaldığını açık bir
şekilde ifade etmektedir.

         Kurlardaki artış önce ekonomi yönetimi tarafından
“ihracatı artıracağı, üretim/ yatırım/ istihdam öncelikli yeni ekonomik modele
katkı sağlayacağı gerekçesiyle savunuluyordu. Fakat kur artışlarının enflasyona
büyük etkisi orta ve alt gelir gruplarını sıkıntıya sokunca, kurların bu
modelle (KKM hesabı ile) istikrar kazanmasına çalışılmaktadır.

         Dolara olan talepteki, artış veya azalış, doların azaldığı
ortamda, kurlarda dengelenme meydana getiriyor.

         Dolar talebinin düşmeye başlamasıyla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti
Merkez Bankası’nın (TCMB ) elinin rahatladığını ve dövize müdahale etme
konusunda daha az aksiyon gösterdiğini öne süren JP Morgan, vatandaşların döviz talebinin halihazırda düzenli bir
şekilde oynamalar yaptığını açıklamış bulunmaktadır.

         JP Morgan, dolar
talebinin azalması ile birlikte, çok kısa vade de kredi piyasasında da
istikrarın kazanılmasını beklediklerini duyurmuştur.

         Hükümetin almış olduğu tedbirler sayesinde döviz kurlarının
dengelenmeye başlamasıyla birlikte son zamanlarda marketlerde de kısmen fiyat
artış hızı
düşürülmüş oldu. Ancak, dolar kurunun 8 TL’den 13,5 TL artışının
getirdiği maliyetlerin tamamı henüz fiyatlara yansımamıştır. ÜFE artışının
yüzde 80 iken TÜFE’nin yüzde 36 artmış olması da göstermektedir ki, bu
maliyetler ileri tarihlerde peyde pey fiyatlara yansıyacaktır.

Muhalefetin
yapmış olduğu bütün algı operasyonlarına rağmen, vatandaşın Hükümete olan
güveni ve teveccühünde herhangi bir azalma olmamaktadır. 20 yıldır iktidarda
olan AK PARTİ’nin oyları düşmek şöyle dursun, yapılan her seçimde devamlı
olarak, kısmide olsa yükselmektedir. Halbuki sosyolojik kaide olarak,iktidarda
olan bir parti her geçen yıl oy kaybına uğrar. Buna mukabil ise, muhalefet
partilerinin oyu az veya çok artar. Fakat çok calibi dikkattir ki, bu kaide memleketimizde
neredeyse tersine işlemektedir.

Her
ne kadar ülkelerini sıkıntıya maruz bırakmış tek adamların yönettiği birçok
devlette de iktidarın yüksek oy almaya devam ettiği görülmekte ise, de ana
muhalefet partisi bir özeleştiri yapmalıdır. Aradan geçen 20 yıl gibi uzun bir
zamana rağmen, Ana Muhalefet Partisinin oyu adeta,  % 22- -23 lere çakılıp kalmış bulunmaktadır.
Bu cümleden olarak şu hususu ifade edeyim ki, şayet Ana Muhalefet Partisinin
iktidar olmaya niyeti varsa, maruz kaldığı bu durumun muhasebesini yapmasında
mutlak bir zaruret bulunmaktadır.

Fakat
bana öyle geliyor ki, Ana muhalefet Partisi Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun
hiçbir zaman iktidar olmak için bir gayreti ve niyeti bulunmamaktadır. Zira, Ana
Muhalefet Parti lideri olarak kalmak, onu ziyadesiyle memnun ve tatmin
etmektedir.  Bu suretle, hiçbir mesuliyet
altına girmeden Ana Muhalefet Partisi olarak saltanatını devam ettirmektedir. Fakat
bugüne kadar girmiş olduğu 15 seçimin tamamını kaybetmesi onda hiçbir zaman,
utanma, eksiklik ve ezilmişlik duygusu meydana getirmemektedir. Memleket
Partisi Genel Başkanı Muharrem İnce’nin çok güzel bir şekilde ifade ettiği
üzere, yenilen pehlivan güreşe doymaz misali yenilmişte yenilmiştir. Fakat, her nedense hiçbir zaman genel başkanlık
koltuğunu bırakmak aklına dahi gelmemektedir. Yapılan seçim anketlerinde AK
Parti’nin oyları nasıl oluyor da yüzde otuzların altına düşmüyor sorusuna Kılıçdaroğlu,
“düşecek düşecek. Samimi söylemek
gerekirse bizimde topluma güven vermemiz lazım”
demek suretiyle,  bu güne kadar güven vermediklerini açık bir
şekilde itiraf etmiştir.

Diğer
taraftan Kılıçdaroğlu devamlı olarak erken seçimi gündeme getirmektedir.
Acizane olarak şu hususu ifade edeyim ki, seçim 2023 yılının Haziran Ayında
normal zamanında yapılacaktır. Esasen, halkın ısrarlı bir seçim talebi de
yoktur.  Diyelim ki, farzımuhal erken
seçim yapıldı. Kılıçdaroğlu partisinin oyunu yüzde kırkın üzerine çıkarıp tek başına
iktidara geleceğine inanıyor mu acaba? Görünen köy kılavuz istemez. Bundan
sonra da, on defa seçim yapılsa Kılıçdaroğlu, Yine yenilecektir, yinede
kaybedecektir.

Fakat
bu seçimlerde de ittifaklar halinde seçimlere girilecek. Anketlerde Millet
İttifakının oyları Cumhur İttifakını geçmiş görünüyor. Hele hele DEVA ve Gelecek
Partileri de Millet İttifakına katılırsa HDP tarafsız kalsa bile AKP iktidarı
riske girebilir.. Bu bakımdan Ak Parti’nin vatandaşın mutfağındaki sıkıntıyı görmesi
ve gerekli tedbirleri alması  icap
etmektedir..

Yukarıda,ekonominin
kısmen düzelmeye başlamasından bahsetmiştik. Bu cümleden olarak Türkiye Cumhuriyeti
Merkez Bankası Başkanı Şahap Kavcıoğlu, Enflasyon Raporu 2021 – 2022
bilgilendirme toplantısında yapmış olduğu değerlendirmede, 2022 sonunda
enflasyonun %23,2,  2023 yılı sonunda
da  % 8,2 olacağını ifade etmiştir. Şahap
Kavcıoğlu Türkiye’nin dış talep görümünün de olumlu seyrini muhafaza ettiğini
söylemiştir. Ayrıca salgın tedbirlerinin kademe kademe kaldırılması, dış
iktisadi faaliyete katkısını artıran bir faktör olarak ortaya çıkmakta olduğunu
da ifade etmiştir. Bundan önceki plan hedeflerinde ve Merkez Bankası
hedeflerindeki sapmaların bu defa olmayacağı ümit edilmektedir.

Bu
bakımdan, salgın hastalık sebebiyle memleketimizde uygulanan kısıtlamaların hafifletilmesi,
başta turizm olmak üzere, ilgili hizmet kalemlerinde toparlanma eğiliminin
belirginleşmesinde önemli bir rol oynamış bulunmaktadır. Nitekim kredi kartı
ile yapılan harcamalara ait olan verilere göre, salgından daha çok etkilenen
hizmet sektörlerinde artış oranlarının daha yüksek olduğu görülmektedir.

Netice itibariyle,
alınan tedbirler sayesinde, ekonomi iyileşme trendine girmiş bulunmaktadır.
Temennimiz odur ki, iktisadi hayatımızın en kısa zamanda düzelerek, işlerin
yoluna girmesidir.

Dün, Bugün ve Yarın İslâmiyet (1)

     Akıl ve naklin
(vahiy ve sünnetin) el ele verip ittifak ederek, İslâm hakikatlerinin gerçek
olduğu tasdik edilmişken,

     Asılları, hakikat
zemininde kökleşmekle beraber, dal ve budakları mükemmelliğin göklerine
yükselip yayılmış olduğu halde,

     Hem öyle dallar
ki, meyveleri iki dünya saadeti, yani dünya ve ahiret saadetini vermişken,

     Bizleri mucize
olan Kur’an ile irşat etmişken,

     Öyle bir kitap /
Kur’an ki, kaideleriyle âlemin hilkat / yaratılış kitabı; kaderin eli ve hikmet
kalemi ile yazılmışken,

     Yürürlükte olan
ince, derin ilahî kanunları ortaya koyduğu halde,

     Âdilane / adalete
yakışır hükümleriyle; insan türünün nizamına, dengesine ve ilerlemesine; O
Kur’an mutlak kefil ve her hususta üstad ve yol gösterici olmuşken,

     Sonsuz salâvat /
dualar, kâinatın reisi, fahrı ve iftihar vesilesi olan Hz. Peygamber’e olsun
ki, bütün cins ve türleriyle âlem; O’nun peygamberliğine şehadet / tanıklık
ettiği halde,

     Yine tüm cins ve
türleriyle âlem; O’nun mucizelerine delalet edip, onları gösteriyorken,

     Gayb hazinesinden
getirdiği, yüksek bir meta olan dine, yani İslâmiyete dellallık ettiği halde,

     Âleme teşrif
ettiğinde, her tür kendine has diliyle onu alkışladığı halde,

     Ezel sultanı olan
Allah; yer ve göğün tellerini konuşturduğu ve her bir tel, başka bir dil ile
mucizelerinin nağmelerini söyledikleri halde,

     O şirin sadâ, bu
gök kubbede ilelebet çınladığı halde,

     Sema, kendisinde
meydana gelen miraç olayı ve Ay’ın bölünmesiyle yani semavî dilleriyle
risaletini / peygamberliğini tebrik ederken,

     Yeryüzü, kendi taş, ağaç ve hayvanın /
canlıların dilleriyle mucizelerini sena edip överken,

     Atmosfer, kendi
cin ve bulutların işaretleriyle nübüvvetini / peygamberliğini müjdeler ve O’nu
himayeden geri kalmazken,

     Mazi / geçmiş
zaman, enbiya / peygamberler, semavî kitaplar ve kâhinlerin rumuz ve
telvihatlarıyla / remiz ve işaretleriyle; o hakikat güneşinin fecri sadıkını
gösterip, müjdelerken,

     Ve zamanı hâl,
yani asrısaadet lisanı hâliyle, Arapların tabiatında meydana gelen, o büyük
inkılâbı / değişimi; tam bir bedeviyetten mükemmel bir medeniyetin, çok kısa
bir zamanda doğmasını şahit ve tanık göstererek; nübüvvetini / peygamberliğini
ispat ederken,

     İstikbal / gelecek
zaman; kendinde meydana gelen ve gelecek olayların ve fenlerin dakik / ince
tavırlarıyla O’nun bahtiyar kafilesini karşılarken,

     Yine istikbal,
hakimane bir dil ile irşatlarına teşekkür ederken,

     İnsan nev’i kendi
araştırmalarıyla, özellikle güneş gibi kendi kendine bürhan / delil olan beliğ
hatibi Hz. Muhammed’in diliyle, Haktan geldiğini ilân ederken,

     Ve Zatı Zülcelâl
olan Allah kendi Kur’anı / Kitabının beliğ diliyle, o ümmi peygamberin risalet
fermanını kıraat edip okuyor iken,

     X

     19. asrın başından
beri, milletin hâlen geri kalmış olmasından ötürü feryad ve figan ederek;
üzülmemek elde değil. Çünkü İslâmiyetin mağz ve lübbünü / özünü terk ederek,
kışrına / kabuğuna ve zâhirine / dış görünüşüne bakıp durduk. Ve tabii ki
aldandık.

     İslâmiyeti yanlış
anlayarak ve ona karşı edepte kusur ederek; İslâmiyet’in hakkını ve müstehak
olduğu / lâyık bulunduğu hürmet ve saygıyı, ona karşı ifa edemedik / yerine
getiremedik!

     Tâ, o da bizden
nefret ederek vehim ve hayallerin bulutlarıyla sarılıp, tesettür eyledi /
bizden kendini gizledi ve perdeledi.

     Hem de hakkı var: Zira biz İsrailiyâtı
usûlüne / metoduna ve hikâyeleri akaidine / inancına ve mecazları hakikatlerine
karıştırarak kıymetini takdir edemedik. İslâmı rayından çıkardık.

     O da ceza olarak
bizi dünyada tedip / yola getirmek için, zillet ve sefalet içinde bıraktı.

     Bizi kurtaracak,
yine onun merhametidir.

     Öyleyse, ey
müslüman kardeşler! Geliniz, ondan özür dileyeceğiz. El birliğiyle sadakat
elini uzatacağız. Ona biat edeceğiz. Onun hablülmetînine / sağlam ipine
sarılacağız.

     Hem de korkusuzca, geçmiş asır ve yüzyılların
menfî fikirlerine karşı çıkmalıyız. Meydana çıkmak için, bizi bu hususta
heyecanlandıracak ve cesaret verecek olan; itikadımız / inancımız ve yakînimiz
/ kesin bilgimizdir.

     Çünkü biliyoruz
ki, Hak neşv ü nema bulacak / büyüyüp gelişecektir.

     Her ne kadar
toprakta gizlense de, taraftar ve mültezimleri / destekçileri muzaffer
olacaklardır.

     Her ne kadar zaman
ve zeminin merhametsizliğinden, görünüşte az ve zayıf olsalar da.

     Hem de
itikadımızdır ki: İstikbalde / gelecekte hüküm sürecek ve her kıt’asında mutlak
hâkim olacak, yalnız İslâmiyet hakikatidir.

     Evet, gelecekteki
saadet sarayında, tahta kurulacak gerçekler ve bilgiler; yalnız İslâmiyet
olacaktır.

     Nitekim geleceği
fethedecek yalnız odur. Çünkü emare ve işaretleri görünüyor.

İyilikspor & Kötülükspor ve İnsanlık ligi

İnsan
türü 5 kısımdır: Aktif iyiler, aktif kötüler; pasif iyiler, pasif kötüler ve primatlar. Buradaki ayrım noktası iyilik & kötülükten önce
aktiflik & pasiflik durumudur. Yani
iyilik ve kötülüğün anlam kazanması insan bilincinde değere dönüşmesiyle mümkün

olur. Diğer hâl Sapiens’in sürülükten çıkamadığı upuzun kesittir. Evrensel
mesaja muhatap olduktan sonradır insanoğlunun kâniattaki varoluşsal hareketi
sezinleyerek sorumluluk alışı, eyleme geçişi
.

Var
olmayı “düşünmek ve hareket etmek
olarak tarifler Nurettin Topçu. Şu
halde ‘eşyanın isimleri öğretilmiş
ve ‘kalemle yazmaya varıncaya kadar
bilmedikleri bildirilmiş
insanla ilkel insanı ayıran şey bilinçli
harekettir
, fikrin aksiyona dönüşmesidir. Şeytan karakteri de aksiyoner
kötülüğü
simgeler, zaten zıddıyla
rekabet edebilen bir iyilik eylemi ödüle layıktır
; üstelik
mesajların/metinlerin kılavuzluğunda ve elçilerin/uyarıcıların aracılığında.

 İngilâzcada hareket, eylem ve etkin-lik aynı kökten gelir. İyiliğin
bir cevher ve öz olarak varlığı bizden bağımsız bir oluşsallıktır, hakikat-i
hilkattir. Öyleyse insan iyilik (goodness) istikametinde, tanrısal (Godness)
tarafta faal ve etkin (aktif) olarak
vaziyet/pozisyon almak durumundadır.  İyiliği biliyorum ama yapmıyorum hatta
kötülük daha çok işime geliyor
diyen insanla sigara bana zararlı ama içmeden duramıyorum diyen insan arasında
fark yoktur. Oysa kar yağışı gibi olmalı
iyilik
, etrafa rengini ve hissiyatını vermeli, mührünü vurmalı.

Kardan bile ayrışma çıkaran bir toplum iki kere bozuktur. Sürücül
davranış alışkanlıklarını
sadece belgesel televizyon programlarında değil
gündelik hayatta ve hatta tartışma programlarında da görebilirsiniz.
Gerekçelendirmeniz ne olursa olsun davranışın kaynağı iptidaî fıtrattır. Seçim ve
sandık ortamında pusulaların rengi değişse de yazgımızın değişmezliği
bundandır.
Kaz uçuşu gibidir, yorulan kazlar
yer değiştirir ama hepsinin istikameti aynıdır; sürüden ayrılan bir kaz
görürseniz haber verin.

İnsanın imtihanı iyilikle kötülük arasında sınanmaktır. Varlığın kıymetengiz
âleminde bir yer tutan insanoğlunun kendi değeri üzeri üzerinden değerler
evreninin farkına varmasıdır
. Seyir
halindeki insanlığın iyiliksporla kötülükspor arasında bir tercihte bulunması

(bunun bireysel bir irade kullanımı ile mi yoksa otomatik yani doğulan ortamdan
tevarüsle mi olduğu da önemli) ve tercihi doğrultusunda; sahada, tribünde, evde
oturduğu yerde yahut sokaklar miktarınca bilinçsizlik içinde yapıp ettikleri yada yapmadıkları, etmedikleridir cevap anahtarı ve not
tutarı. Genel bir özete çevirirsek iyiliği yapanlar ve yaymaya çalışanlar iyilik
yurduna
(cennet), kötülük
yapanlar ve yayılmasına göz yumanlar kötülük yurduna (cehennem) yerleşimci oluyor; hem
bu dünyada hem öbür dünyada. Burdakinde hepimiz
sığınmacıyız
, yüzyılı bulmaz gideriz ama öte tarafta kalıcıyız, orda canımız çok sıkılacak çoook.

İstatistik
verirsek ülkelerle ayrışan/toplaşan insanların
yüzde 90’ı
iyilik ve kötülük konusunda pasif
yani seyirci, yani sürücü; ortama göre hareket ediyor. Yüzde 3,5 – 4’lük dilim aktif iyi, bir o kadarı da aktif kötü; gerisi ise zekâ olarak
günahsızlarla beyni sapıtmış, karakteri kömürleşmiş olanlar. Bütün maç yüzde 7–8’lik dilimde geçer
ve kim daha çok taraftar toplarsa o kazanır gibi gözükür bu dünyada; oysa
kayıp ve kazançta daimîlik sözkonusudur
her iki dünyada da. İyilerin ve iyiliğin kaybettiği bir hengâmede aslında
herkes kaybetmiştir
. Kazanan bir nâkısadan, eksiden, olumsuzluktan
yararlandığı için artık onun içine veya çevresine o, bir virüs veya bir kanser
hücresi olarak girmiştir; göz yumulduğunda tüm toplum çürüyene kadar da
gidebilir. Sonra da değişik surette resetlenir
ve hayat denilen müsabaka yeniden başlar.

“Her benlik/can/nefs ölümü tadacak; sizi
bir deneme/sınav/test olarak iyilikle ve kötülükle imtihan ederiz.”
(Enbiya 35)

Pasif iyilere ve pasif
kötülere
duyurulur.

Artık Bu Kadarı da Olmaz Diyemiyoruz

Şaşırma duygumuzu kaybetmek üzereyiz. Hukuka
ve demokratik teamüllere aykırı olaylar hayal edebileceğimizin de ötesine ulaştı.

“Artık bu kadarı da olmaz” dediğimiz bir
olayı tartışamadan peş peşe daha da beterlerini yaşıyoruz. Sanki bu yapılanlar
normalmiş gibi bir şaşırma duygusu, bir demokratik tepki gösteremiyoruz.

Mesela geçen hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan cami
mihrabından
Sezen Aksu’ya yönelik linç kampanyasına katılmıştı. “Hz.
Âdem’e hakaret edenlerin dilini koparmak görevimizdir”
cümlelerini
kullanmıştı.

Tam “bu kadar da olmaz” diyecekken, bu hafta olanlar
öncekileri arattı.

****

Bir Çocuğun Siyasi İstismarı

Olay Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan
Trabzon’daki toplu açılış töreninde yaşandı. Erdoğan izleyiciler arasında yer
alan on yaşında bir çocuğun sahneye çıkarılmasını istedi. Erdoğan’ın uzattığı
mikrofonu alan çocuk, “Arkadaşlar, Bay Kemal Cumhurbaşkanı amcamın
karşısında kim? O adam hain, hain” dedi.

On yaşında bir çocuğun “hain”
kavramının anlamını bilmesi mümkün değil. On yaşındaki çocuk dedesi yaşındaki
adama “Bay Kemal” demez. Ama bu sözleri söylemesi için hazırlanarak
kürsüye çıkarıldığı anlaşılıyor. Böyleyse siyasi ahlakın dip noktasıdır bu.

Çocuğun dedikleri önemli değil. Ama kürsüdeki
CB Erdoğan, Bakanlar ve diğer zevatın bu sözleri büyük bir memnuniyetle ve
gülerek karşılamış olması vahim.

Daha da vahimi İçişleri Bakanı Süleyman
Soylu’nun
bu olay üzerine twitter’den attığı mesajı.

“Çocuk, Eren Bülbül’ün katillerinin
arkadaşlarına ‘hain’ demiş. Çocuktan al haberi”
demiş İçişleri Bakanı.

Acaba çocuk, “Bay Kemal’in” mitinginde kendisine verilen mikrofondan, “Eren
Bülbül’ün katillerinin dağdaki ve hapisteki liderleriyle müzakere yürüten, bu terörist
başlarından mesajlar okutan, bir katili TRT’ye çıkaranları”
ismen
söyleyerek, “hain” deseydi neler olurdu?

Herhalde İçişleri Bakanı hemen harekete geçer
çocuk ve yakınları tutuklanır, mitingi düzenleyenler linçe tabi tutulurdu.

“Hukukun herkese eşit olarak uygulanmadığı
rejimin adına ne denir?”
siz
karar verin. Ama hukuk devleti ve demokrasi denilemeyeceğinden eminim.

********************************

44 Bin Terörist

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan,
Trabzon’da Toplu Açılış töreninde yaptığı konuşmasında, yine İstanbul Büyükşehir
Belediyesini suçladı:

“44 bin işçiyi belediyeden atıp, onların
yerine maalesef teröristleri doldurdular”
dedi.

Bu iddia gerçekse, “İstanbul Belediyesini
terör örgütü yönetiyor ve devletimiz buna göz yumuyor” anlamı çıkar. Bu iddia
ortaya atıldığından beri epey zaman geçti. İstanbul Belediyesinde bu dönemde
işe alınanlar ve alanlar hakkında terör örgütü üyesi olmaktan soruşturma
açıldığına dair bir haber okumadım.

Daha geçen hafta İçişleri Bakanı Türkiye’deki
terörist sayısının 150’nin altına düştüğünü söyledi. 44 bin işçi yerine
alınanlar terörist ise İçişleri Bakanı neden gereğini yapmıyor?

İstanbul Belediyesi teröristleri işe almış,
devlet bunları da biliyor, fakat İçişleri ve Adalet teşkilatı görevini yapmıyor.
Bütün bunlardan haberi olan devletin başı da görevini yapacağı yerde durumu
halka şikâyet ediyor.

Bu kadar mantıksız ve devlet üslubuna aykırı
beyanların doğru olması felaket olurdu. Yanlış veya yalan olması ise
ayrı bir talihsizlik
sayılmalıdır.

********************************

“Reis Sizi İzliyor” Mesajı

Bugün teknoloji insanların izlenmesi,
gözetlenmesi ve takibi
için büyük imkanlar sunuyor. Bu imkanların en çoğu
devletlerin elindedir. Demokratik ülkelerde bu araçların yasa dışı ve siyasi
amaçlarla kullanımı yasaklanmıştır.
Bu imkanların kullanılması, kamu
yararına olarak, suç ve suçluların tespiti gibi belli amaçlarla
sınırlandırılmıştır.

Günümüzde George Orwell’in 1984
romanındaki durum
teknik olarak fazlasıyla gerçekleşti. İnsanların telefon
konuşmaları, internet görüşmeleri, e-posta ve mesajları
kayıt altına
alınabiliyor. Gittikleri mekanlar HTS kayıtları, Mobese ve özel kameralarla
tespit edilip, kayıt altına alınıyor.

1984 Romanında devleti yöneten sistemin başındaki Big
Brother (Ağabey)
her ev ve işyerinde bulunan tele-ekran denilen bir
araç ile bütün vatandaşları izleyebiliyor. Sistem, Ağabey’in koyduğu kurallara
uymayanları tespit ediyor ve cezalandırıyordu.

Zaten sistem bu izlemeyi yaptığını saklamıyordu.
Tele-ekranlarda “izlemeden kaçmanın mümkün olmadığı” anlatılıyor, her yerde
karşınıza çıkıveren Ağabey’in resimlerinin altına yazılmış “Ağabey sizi
izliyor”
mesajı ile beyinlere kazılıyordu.

Hukuk devleti olma iddiasında olan Türkiye’de
de bu izleme araçlarının, siyasi rakiplerine karşı avantaj elde etmek için
kullanılması suçtur. Özellikle tamamen devletin kontrolü altındaki Mobese
kayıtlarının
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı veya muhalefete karşı siyasi
rekabette avantaj sağlamak için kullanılması suçtur.

Bu suçun işlendiği cihazlardan Emniyet
teşkilatı
, daha geniş bakışla İçişleri Bakanlığı sorumludur.
İçişleri Bakanı burada sorumluları bulup adalete teslim etmezse, sorumlunun
bizzat kendisi olduğu anlamının çıkacağını bilir. Bilir de bu Mobese
kayıtları neden medyaya servis edildi?

Acaba birileri “Reis sizi izliyor”
mesajı mı vermek istiyor?

********************************

Ekonomi Yönetilemeyince

Bu hafta içinde devletin önemli bazı
makamlarında oturanlar değişti. Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçildikten sonra en
önemli bakanlıklar ve bağımsız olması gereken kurumlarda hızlanan bir değişim
var.

Adalet Bakanı olarak 9. Değişim gerçekleşti. Adalete güven algısı
hala yerlerde. Çünkü adalet sisteminin en fazla siyasallaştığı dönem bu. Bu
dönemde Bekir Bozdağ 3. defa Bakan oldu. Bekir Bozdağ’ın neden bulunmaz
bir Adalet Bakanı olduğunu, geçmişte söylediği sözlerden anlayabilirsiniz.

AKP iktidarı enflasyonu düşüremiyor, ekonomik
parametrelerin
hepsi kötü. Bu verileri TÜİK’in manipülasyonu ile düzeltiyor
göründüğü genel bir kanaat haline geldi. AKP döneminde TÜİK’e 10. Başkan
atandı.

Son üç yılda TÜİK’in 6. Başkan değişimi bu.

AKP döneminde 6 Maliye Bakanı ve 8 Merkez
Bankası
değişimi ile rekor kırıldı.

Son TÜİK Başkanının İstatistik alanında bir
çalışması ve tecrübesi yok.

Son Maliye ve Hazine Bakanının ekonomi
tahsili ve tecrübesi yok.

Son Merkez Bankası Başkanının Merkez Bankası
tecrübesi yok.

Olmasa da olur… Nasıl olsa “ekonomist” bir
devlet başkanımız var!

Tekin Yeken

Kocaeli bir deprem şehri ve bu
şehir 1999’daki o büyük acıyı tam merkezinde yaşadı. Ancak Kocaeli’nin ne şehir
planlama ne de inşaat tekniği ve güvenliği bakımından depremden gerekli
dersleri çıkarmadığını görüyoruz. Şehir halkı bir yana, yerel yöneticilerin bu
konuda son derece duyarsız son derece umursamaz olduklarını söylemek hata
olmaz. Hoş daha şehrin merkezi, vitrini olan Yürüyüş Yolu’na kaldırım yapmaktan
aciz olan yerel yöneticilerin deprem gibi şehir planlama gibi kapsamlı
konularda beceri göstermelerini beklemek hata olur. İnsan yine de yerel
yöneticilerin hiç olmazsa alanında yetkin kişilere ara sıra da olsa kulak
vermelerini bekliyor. Bu bekleyişin beyhude olduğunu bile bile üstelik..

 

İşte, Kocaeli’de şehrin depreme
karşı güvenliğinin sağlanabilmesi için ne şekilde planlama yapılması gerektiği
konusunda en ehil kişilerinde biri hiç kuşkusuz Kocaeli Üniversitesi öğretim
üyesi Doç.Dr. Tekin Yeken’dir. Ama her liyakatli isim gibi, Tekin Hoca da
Kocaeli’nin kadri kıymeti bilinmeyen değerlerinden biridir.

 

Tekin Yeken, 1960 yılında Kars’ta
dünyaya geldi. Lisans eğitimi Kocaeli Üniversitesi Mühendislik Fakültesi
Jeofizik Mühendisliği bölümünde tamamladıktan sonra yüksek lisans ve doktora
eğitimlerini İstanbul Üniversitesi’nde yine jeofizik mühendisliği alanında
tamamlamıştır. 1994 yılında Illinois Institute of Technology -Chicago(ABD)’da
bilimsel çalışmalarda bulunmak için Kocaeli Üniversitesi tarafından
görevlendirilmiştir. Halen Kocaeli Üniversitesi’nde lisans öğrencilerine
“Deprem Erken Uyarı Sistemleri” ve “Jeofizikte Potansiyel Teori” derslerini,
yüksek lisans öğrencilerine ise “Elektromanyetizma” ile “Sonlu Farklar ve Sonlu
Elemanlar” derslerini vermeye devam etmektedir.

 

Bizim Tekin Hoca’yla tanışmamız
2019 yılı Ekim ayında Amasya’da gerçekleştirilen Aydınlar Ocakları Şurası
vesilesiyle olmuştur. Tekin Hoca’yla dört gün boyunca hem yol arkadaşlığı yapma
hem de şura sebebiyle sürekli bir arada bulunma ve birbirimizi yakından tanıma
imkânımız oldu.  Aramızdaki ağabey-kardeş
hukuku o günden beri devam etmektedir. Ancak, benim Tekin Hoca’nın Kocaeli için
önemli bir değer olduğunu düşünmem kendisine duyduğum sevgi ve saygıdan ziyade
Tekin Hoca’nın gerçekten alanında yetkin ve donanımlı bir isim olmasından
kaynaklanmaktadır.

 

Nitekim Tekin Yeken’in alanında
yetkin ve donanımlı ve yine bu şehre büyük katkı sağlayacak bir isim olduğunu
düşünen tek kişi ben değilim. 2014 yerel seçimlerinde kendisine Kartepe
Belediye Başkan adaylığı teklif edilmiş, Tekin Hoca bu teklif üzerine
Kartepe’ye ilişkin ciddi çalışmalar yapmış, projeler üretmiş ancak teklifi
yapan kişilerin çapsızlığı ve kadrolarının da yamyamlığı Hoca’yı siyasetten
uzaklaştırmıştır.

 

Tekin Yeken Hoca, Kocaeli’ye dair
projelerini aralarında üniversiteden gelen bir hukuk bulunan şu anki Büyükşehir
Belediye Başkanı Tahir Büyükakın’a da sunmuş ancak şehre gerçekten büyük katkı
sağlayacak olan bu projeleri Tahir Başkan “koltuğunda geri yaslanarak ve
sigarasının dumanını havaya üfleyerek” dinlemiş ve söz konusu projelere verdiği
değeri ve aslında kendi vizyonunu beden diliyle ortaya koymuştur. Halbuki aynı
Tahir Başkan’ı biz Kocaeli’de ve aslında tüm ülkede belli bir ağırlığı olan bir
müvekkilimle birlikte üstelik Tahir Başkan’ın yetki kapsamı dışında olan bir
konuyla ilgili olarak ziyaret ettiğimizde on beş dakika olarak planlanan
ziyaret bir saat civarı sürmüş olmasına rağmen can kulağıyla dinlemişti.

 

Asıl konumuza dönecek olursak;
daha önce de defalarca ifade ettiğimiz üzere Kocaeli dünyanın en güzel coğrafi
bölgelerinden birine kurulmuş ancak son derece kötü bir planlaması ve
yerleşmesi olan bahtsız bir şehir. Bu yönüyle adeta kocakarı makyajı yapılmış
genç bir dilbere benziyor. Esasında Kocaeli’nin sorunu yalnızca
şehirciliğindeki estetik yoksunluğu da değil. Bu şehir potansiyel bir depremin
risklerini üzerinde taşıyor, hem de her an. İzmit’in 80 sene önce çekilen
fotoğraflarına bakarsanız denizin Halk Evi önüne kadar geldiğini ve yine Yeni
Cuma Camii diye meşhur Pertev Paşa Camii’nin denizin hemen kenarında olduğunu
görürsünüz. Deniz doldurularak oluşturulan, dolgu yapılmayan ancak denize yakın
olan kısımlarının ise balçık olduğu bir zeminin ne kadar güvenli olduğunu
sizlerin irfanına bırakıyorum.

 

Bu şehrin acilen son derece
düzenli ve cetvelle çizilmişçesine simetrik ve yaşanabilir bir şekilde yeniden
inşa edilmesi lazım. Milli gelire İstanbul’dan sonra en büyük katkıyı sunan bu
şehrin hak ettiği değeri görmesi lazım. Şehrin hak ettiği değeri görmesi için
de değer görmeyi hak eden kişilere değer göstermek lazım. Doç.Dr. Tekin Yeken
yani benim Tekin Hocam bu değerlerden biridir ve Kocaeli’nin yeniden
yapılanması ve Kocaeli’nin gerçek anlamda bir şehir olması için Tekin Hoca’nın
kesinlikle etkili ve yetkili bir isim haline gelmesi şarttır. Aksi halde
kaybeden Kocaeli olur.