23.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 341

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve

Eserleri –
14

Türk Edebiyatı
Dergisi – 4

Türk Edebiyatı Dergisi 2022 yılına 579 sayı
ile Serhat Kabaklı’nın sâhipliğinde, İmdat Avşar’ın Genel Yayın Yönetmenliğinde
girdi. Bu sayı ile dergi. 50. yaşını idrak ediyordu.

Şubat 2022’de 580. sayı okuyucu ile buluştu.
Kapaktan tanıtımı yapılan yazılar ve yazarları: *Millî Edebiyatımızın Kalesi
Türk Edebiyatı Dergisi 50 Yaşında: M. Mehdi Ergüzel. *Ahmet Kabaklı’nın İlk
Şiirleri: Tahsin Yıldırım. *Almanya Mektupları / Sürgünde Bir Mezar ve Mustafa
Çokay: Orhan Aras. *Şiir ve Düşünce: Kâzım Yetiş. *Kafka ve Soljenitsin’de
Totalitarizm / Şato ve Gulak: Akşın Yenisey. *Günay Karaağaç’ın Terkçe
Verintiler Sözlüğü: Vahit Türk. Söyleşi: Mustafa İsen ve Tuba Işınsı Durmuş ile
Kılıcın ve Kalemin Sultanları
Kitabı Üzerine / Konuşan: Bilâl Güzel.

Diğer kalem ürünleri ve yazarları: *Son Gün:
Ahmettahsin Erdoğan. *Dik Durma: Hüzeyme Yeşim Koçak. *Şâir Sözü Yalandır:
Cemal Kurnaz. *Dostoyevski’nin ‘Suç ve Cezâ Romanının Şerhi 2: Zeki Özdemir.
*Toprağın Terbiye Ettiği Bir Güzel adam / Günay Karaağaç: Özkan Öztekten. *Ben
Bilal Hadi: Özsan Koban. *Nurettin Topçu / Sorumlu Bir Öğretmen, Akademisyen,
Fikir Adamı, Filozof, Yazar: Şaban Kumcu. *Fotoğraf (Hikâye): Zübeyde Andıç.
*Perde (Hikâye): Yıldırım Türk. *Kayıp Miras (Deneme): Sultan Polat.

Derginin bu sayısındaki şiirler: Şâdi Oğuzhan, Rıdvan Yıldız, Celâlettin Kurt, Selim Tunçbilek, Mehmet Baş, Aysel Hanlarkızı ve Mahmut
Bahar’ın kalem ürünleriydi.

İsmail Tuna, Tayfur Özer, Mehmet Menderes,
Ali Çeviksoy, Emrah Aydemir tarafından hazırlanan ‘Kitaplık’ sayfasında tanıtımı yapılan kitaplar ve yazarları:
*Mâveraü’-Nehr’in Sosyal ve İdârî Yapısı (8-12. Yüzyıllar) (Selenge Yayınları):
Sinan Şâhin. *Batarya İle Ateş: Süleyman Nazif (Ötüken Neşriyat):
İmparatorluklararası Türkler (1856-1914): James H. Meyer. Tercüme: Renan Akman (Türkiye
İş Bankası Yayınları) *Türklerle Berâber / Osmanlı Cephelerindeki Avusturya
Askerî Birlikleri 1914-1918: Emre Saral ve İsmail Tosun Saral (Kronik Kitap)
*Osmanlı Manzum Hadis Edebiyatı: Dr. Mustafa Yüceer. (Türkiye Diyânet Vakfı
Yayınları)

Derginin; ‘Ajanda’ başlıklı sayfalarında: Mehmet Konuk; İranlı şâir Füruğ
Ferruhzad’ın sahnelenen oyunu, Samet Lüleci ise ‘İstanbul’dan Bizans’a Yeniden
Keşfin Yolları’ isimli sergi hakkında bilgi veriyor.

AHMET
KABAKLI HOCA’NIN 2 ŞİİRİ

FATİH SÖYLER

Ferman eylerim şan ile

Şehitlerim at üstüne

Ceng-olunsun hengâm ile

Şer kırılsın düşman deyû

Ta be zaman sefer olsun

Şafaklar rengi kan ile

Allah’ın seher be seher

Gökyüzünden mavilikler

Yüklenen kemer be kemer

İnşa edin iman ile

Söylenesiz insan deyû

Yurduma nur bahşeylerim

Yeşil vatanlar süsüdür

Evliyalar görgüsüdür

Türk’e gurur bahşeylerim

Karanlık çevrem dışıdır

İrfan ilen eğleşiriz

Şâirler sofran başıdır

Sohbet ilen bilişiriz

Sevda padişah işidir

Usul iken sevişiriz

Zulüm yıkılsın

Adâletten gayrı demem

İstanbul’u alır isem

İslâm demem, gayri demem

Bir sayarım insan deyû

Kadıların hükmeylesin

Zamanlara ihsan deyû

Tanrım kitabının dili

Gülpembe vatanlar yolu

Görgülü atam töresi

Beyler büyüsü adalet

Behey vatanlar güzeli

Çok denizli İstanbul’um

Pembe batın gül şafağın

Yedi tepen başüstüne

Sen gibi oynaş üstüne

Ceng-olunsun destan ile

Baka… yiğitlerim benim

Sema oldum üstünüze                                                                                                                                                                                             Göresiz
her seher beni

Kubbelendim denizlendim

Vatan oldum üstünüze

Sevesiz her seher beni

                                         Mart
1954

 

ESKİ
KAVGA

Ben kurumuş incir ağacı

Koyu koyu yeşerirdim bir zaman

Baharlarda yeraltından, semâdar

Renk ile bal devşirirdim bir zaman

Çalım satma komşum incir ağacı 

Gölgem vardı, senin yaprağın ermez

Neşem vardı, senin rüyâna girmez..

 Sevdam
vardı komşum, kelâma gelmez.

İyi dinle komşum incir ağacı: 

Geçen yıllar Nisan yeli esende

İnsan oğlu aşk derdine düşende

Benim gölgem hasbahçeye dönerdi

Nasıl mı ya… komşum incir ağacı

Nasıl mı ya… sen sevişme gördün mü?

Ak giyimli, boylu boslu bir güzel

Yiğidin dizinde yatar, gördün mü?

Kurumuş gitmişsem ne beğenmezsin!

Yaşamaya pırıl pırıl başlanır…  

Şahdamardan can çekilir, iş biter.

Yoksul komşum… sen hayatı bilmezsin

Görüp sevdiğimiz bizlere yeter.

Sefâ sürdüm, komşum incir ağacı

Kumrulara, bülbüllere naz oldum.

 Süslü
yaprak arasında

İri, ballı meyvem ile

Sevdasına el ulaşmaz kız oldum

Anladın mı komşum incir ağacı?

 Senin
yaprakların daha çiğ yeşil

Küçük gölgen âşıkları gizlemez

Çalım satma, gökçe dostum

Senin ömrün benimkine benzemez.

                                                              
Ocak 1956

 

AHMET
KABAKLI’NIN İLK ŞİİRLERİ

580. sayıda, yukarıdaki başlıkla Tahsin
Yıldırım imzâlı yazı dikkat çekici bilgiler ihtiva ediyor:

Türk Edebiyatı Vakfı, Türk Edebiyatı Dergisi
ve eserleri ile adını ve ideallerini unutulmaz kılan Ahmet Kabaklı daha öğrenci
iken müktesebatı ve kendine güveninin yansıması olan yazıları ile yayın
dünyasına adım atmış, Türk kültürünün tezâhür biçimi olarak gördüğü şiire her
zaman önem vermiş ve bu sâhada kalem oynatmıştır. O’nun şâir kimliğine dâir
detaylı çalışma yapılmasa da kendisi ‘Şâir
unvanını hak eden bir edebiyatçıdır. Yayınladığı şiirler, dönemin önemli
kalemleri tarafından dikkate değer bulunan Ahmet Kabaklı’ya dâir ilk müstakil
değerlendirme, Nurullah Ataç tarafından yapılmıştır. Yayın yeri ve yayın târihini
tam olarak tespit edemediğimiz ‘Kadın
Sesi
’ adlı şiiri dönemin önemli ismi Nurullah Ataç’ın yazısına konu
olmuştur.

KADIN
SESİ

Şu
gelen kadın sesidir…

 Aklın donuklaşır serinlikte,

İçinde
ihtilal olur.

 Anan sütü gibidir delilik

Helal
olur.

 İnce esişine kul olduğumun

‘Hey
gidinin efesi!’

Dolaşı
dolaşı hal olduğumun!

 Adam kahrından ölesi…

 Şu gelen kadın sesidir…

Kabaklı’nın Ataç’a yazdığı mektuba eklediği
yukarıdaki şiirini ‘Bir Şiir1
başlığı altında değerlendiren Ataç, ‘Kadın
Sesi
’ni beğendiğini yazıp, ondan bahsetme ihtiyacı duyarak şu satırları
kaleme almıştır: ‘Güzel bir şiir. Benim
bugün size okuyacağım şiir, belli ki vergili bir şâirin elinden çıkmıştır.
Eskilerden değil yenilerden birinin, bir gencin, daha ilk şiirini yazan bir
gencin. Ahmet Kabaklı’nın adını belki duymamışsınızdır, ben de duymamıştım.
Kendini de görmedim, tanımıyorum. Bu şiirini okuduktan sonra kendisine bir
mektup yazdım. Cevap verdi. Bütün dostluğumuz ahbaplığımız işte bu kadar.
Karşılaşsak belki de sevmeyiz birbirimizi. Kendi de söylüyor: Okurmuş benim
yazılarımı ama düşüncelerim arasında, kullandığım kelimeler arasında
hoşlanmadıkları varmış. Kızıyordur onlara. Kızsın. O’nun hatırı için düşüncelerimden,
kullandığım kelimelerden, kimini özene özene seçtiğim, kimini de benim
uydurduğum tilciklerimden geçecek değilim a! Ahmet Kabaklı ile geçinmeğe
niyetim yok. Ama inanın bana, iyi bir şâir
.’

Ataç’a göre Kabaklı şiir üzerine kafa yormuş,
çalışmış ve duygularını bütünlüklü olarak sunmuştur.

Genç yaşta dile hâkimiyetini şiirlerinde
gösteren Kabaklı, bâzı şiirlerini sâde dille yazsa da dikkatlerinize sunduğumuz
şiirler diğerleri kadar sâde değildir. Kabaklı, genç yaşta aruz ölçüsü ile
kaleme aldığı bu şiirlerde devrin siyasîlerini şiire malzeme yaparak dönemi
îtibâriyle güncel siyâsetin panoramasını çıkarmıştır. CHP’nin yıllardır topluma
yaşattığı olumsuzluklara yer verilen şiirlerde bir umut olarak görülen Demokrat
Parti övgüsü yer almıştır. Politik, keskin ve eleştirel şiirleri ile dönemin siyasî
atmosferine, günümüz îtibâriyle unutulan hadiselerine kayıt düşülmüştür. Kelime
hâzinesinin zengin, milliyetçi ve dînî bir söylemin hâkim olduğu şiirlerde
dönemi îtibâriyle bilinen ancak günümüzde unutulan birçok hâdise olduğunu
düşünmekteyiz. Bundan dolayı onun bazı göndermelerini çözmek imkânına sâhip
olamadığımızdan bunlara bilgilendirici notlar eklenememiş ve metinlerde
herhangi bir değişiklik yapılmamıştır.

NEDİM’CE OKUMA

Gez
memleketi gör ki ne hâlet var içinde

Gaflet
ve cehalet ve sefâlet var içinde

Kurtulmadı
millet C.H.P. saltanatından

Mensuplarının
sanma nedâmet var içinde

Hürriyeti
baştan başa gasbetti Celâli2

Güya
ki demokrat ama hiddet var içinde

Ken’an
gibi arslanlara saldırmada
Yalman3

Ali
Kemal’in4 ruhuna rahmet var içinde

Vazgeçtiği
demden beri Çek’ten Gagavuz’dan

Hamdullah’ı5
gör ekmel-ül ümmet var içinde

Sinmiş
‘Vatan’ın6 bağrına küffar ile efrenç7

Marşal,
Eden, Atle, Emin, Ahmet var içinde

Türk’ün
yeri yoktur ‘Yedigün’lerle8 ‘Salon’da9

Dans,
içki ve şehvet diye sohbet var içinde

Hayır
umma; a dostum: ne siyahtan, ne kızıldan

Her
lahza emin ol ki hıyanet var içinde

‘İnsan’10
diye bir yosmaya meftun şuâra11lîk12

 ‘Milliyeti nisyan13 diye feryat var
içinde

Düştük
kaderin destine14 hep ah çekerken

Esbâ-ı
ceta kahrına lânet var içinde

Seyranda
Boğaz’da yine ‘üç çifte kayık’lar15

Gel
gör ki Nedima16 ne rezâlet var içinde

Devletlilerin
şanına hürmet ne Kabaklı

Şad
ol ki senin koskoca millet var içinde

[Mefûlü/mefâîlü/mefâîlü/feûlün]
[Kabaklı, Bizim Türkiye, Ocak 1948, S: 1.]

 

C.H.P.
TÜRKÜSÜ

Halk
Partisiyiz… hey!.. Süreriz zevk u safayı,

 Şu ümmet-i merdudeyi17 dilşâd18
ederiz biz.

Halk
Partisiyiz… Hey!.. Çekeriz hatta kafayı,

 İstersek eğer milleti berbad ederiz biz.

Merdane
misal mürd ederiz19 merd-i gayuru,20

Asla
komayız elden öğün meyle gururu

Var
ise; şudur fırkamızın şart-ı zuhuru,21

İslâm’ı
boğar; âlemi hem şad ederiz biz.

 

Dök
derdini ağyare!22 Devâ bekleme bizden,

Söylevle
tüzük; gayrisi gelmez elimizden…

 ‘Halk’ ismi eğerçi yine düşmez dilimizden;

    İcaba göre… Şan ile ric’at ederiz23
biz…

Falih24
ile Behçet25 ile âlem bizi bilsin.

 Şalcıyla,26 Yücel’le27
beli, âlem bize gülsün.

 Bir başka Fazıl28 var ise koşsun o
da gelsin;

Billah…
rey-i âm29 ile evlad ederiz biz.

Allah’a
atıp sonra koduk sizleri, dilsiz;

 Bin devrimi, Sehhar30 elimiz yaptı,
temelsiz

Enstitü31
kurup köylere; Tonguç32-ca-Misilsiz

Engels
ile Marks’ı ana üstad ederiz biz.

Vicdanımızın
kürkünü sayman meded Allah!

 Geçmişimizi ortaya koyman! Meded Allah!

 Suphi33 gibi şeytanlara uyman!
Meded Allah!

 Bak! Kahrımızı sizlere cellad ederiz biz.

Barbar
elinin farkı şudur ellerimizden,

 Kanun-sesi ayyuka çıkar tellerimizden

Hoşnud
ola millet de Düşünsellerimizden!34

Mebusanı35
çün zam ile abad ederiz biz.

Malum
ki derununda neler var daha saklı

Gel
olma fakat, şirk ile sen kanlı bıçaklı

Allah’a
güven… Gayrine-boş ver-ki Kabaklı

Layık
olan hayr ile hem yad ederiz biz.

[Mefûlü/mefâîlü/mefâîlü/feûlün] [Kabaklı,
Bizim Türkiye, Mart 1948, S. 2]

D.P. DESTANI

Uyup
iz’an ile Cellü Celale

Sizi
gark eyledik vad-i muhale36

Sazak’tan37
Menderes’ten38 arzuhal’le

Ne
potlar kırmadık biz bu emelle.

Sorulsa
fikrimiz bir gün kazara

Cehalet Cehaleti Besler- Sözler Anlamsızlaşır

İktidar cephesinden unvanlı birileri çıkıp tutarsız bir laf ediyor. Mesela, “Fransa’da müthiş enflasyon var, eskiden 150 Euro’ya dolan sepet şimdi 750 Euro’ya doluyor.” gibi. %7 ile 7 katı karıştırmış galiba, sonra da 1050 Euro kulağına fazla gelip, biraz indirim yapmış. Adnan İslamoğulları’nın deyişiyle, “Ayağımız alışsın!” diye. Mesela ABD’deki %7 enflasyona “hiper enflasyon” demek gibi… (Sahi Biden’e insanlık icabı hiper enflasyon yaşadıklarını bildirsek. Farkında olmayabilir.)

Muhalefet de bunları yakalayıp her biri için en az iki gün patırtı yapıyor. Muhalif kanallara bakıyorum. Süreç şöyle: Önce saçma sapan beyan, söyleyenin görüntüsüyle veriliyor ve asabi bir sunucu bunun niçin yanlış olduğunu anlatıyor. Sonra bir daha, bir daha… “Eyice” anlayalım diye herhâlde, üç veya dört defa aynı söz ve görüntüler tekrarlanıyor. Sonra 4 ila 8 âkil adam saatlerce bu konuyu tartışıyor. O lafı eden “maksadımı aşan sözler” veya “demek istedim ki…” diye bir daha konuşursa daha da iyi; gösteri yeniden başlıyor. Gazetecilikte “haberi takip etmek” denilen iş, kendiliğinden ve kolayca gerçekleşiyor. Sonra tekrar 4-8 akıllı uzman.

Geri besleme

Bu hâliyle iktidar da muhalefet de çözüm üreten, fikir üreten odaklar değil. Bırakın çözüm üretmeyi, nitelikli soru bile soramıyorlar. Olsa olsa, kendi tribünlerinin amigoluğunu yapıyorlar. Ve amigolar tribünleri bağırtıyor, tribünler siyasileri bağırtıyor ve bu bir döngü hâlinde, ses, gittikçe yükselerek devam ediyor. Buna bilimde “olumlu geri besleme” veya “pozitif geri besleme” denir. “Olumlu” dendiğine bakmayın, bu mekanizmayla, iyi bir şey de kötü bir şey de beslenebilir.  Hani şahit olmuşsunuzdur, amatörlerin kurduğu bir ses sisteminde, mikrofonun aldığı ses hoparlörden çıkınca mikrofon onu tekrar alır, ses yükselip tekrar hoparlöre verilir ve sonunda herkese kulak tıkatan, anlamsız ve çok yüksek bir “iiiiii” sesine dönüşür.

Türkiye’nin, hele şu geçitte, aritmetik bilmeyen siyasilerden daha acil ve önemli işleri yok mu? Mesela bu insanlar nasıl bu kadar basit hatalar yapabiliyor, eğitimimiz niçin bu derece tekliyor… Üstelik hazırlanmış ve dahi prompterli konuşmalarda bile bu nasıl mümkün? Buradan başlayıp eğitim gibi, ilk ve orta öğretim gibi, hele hele üniversite gibi konuları konuşsak olmaz mı? Veya uzman olmayanların da kolayca anlayacakları düzeyde ekonomiden, dış siyasetten bahsetsek?

Evet mi? Eveeet! Hayır mı? Hayııır!

İktidar mensuplarının iler tutar tarafı olmayan beyanlarında da, muhalefetin onlara karşı kendi tribünlerini ayağa kaldırmaya yönelik amigoluğunda da iki cehalet birbirini güçlendiriyor. Bu da bir olumlu geri besleme midir ne? Biri tarafta, bu garip lafları söyleyenlerin cehaleti. Belki de o demeçleri yazıp siyasilerin eline verenlerin cehaleti. Eh… Beklenir. O yazarları da liyakate değil sadakate bakarak almışsınızdır, sonucuna katlanacaksınız. Diğer tarafta, dinleyicilerin, yani halkın cahil sayılması. “Biz ne dersek diyelim, halk anlamaz, kabul eder. Ne kadar sert, ne kadar bombastik, ne kadar şiddetli söylersek o kadar hoşlanır.” kabulü. Bu kabul muhalefette de var. Sonuçta ahali de kendisine biçilen roldeki gibi davranıyor. Ne de olsa burası bir fikir meydanı değil, bir arena, bir stadyum. Stadyumdayken her seyirci, kendi tribünündekilerin davrandığı gibi davranır. Ve tezahürat, yükselir de yükselir…

“Sovyet polisi kime hayvan denileceğini bilir”

Hatırlıyor musunuz, Sayın Cumhurbaşkanımız bir mitingde, dinleyicilere bir soru sormuş ve hep bir ağızdan ve yüksek sesle, “Eveeeet!” cevabını almıştı. Hâlbuki hatip, hayır denmesini bekliyordu. Meydanı uyardı, “Yanlış anladınız, hayır diyecektiniz.” ve meydan hep bir ağızdan bağırdı: “Hayıııır!”. Neye evet, neye hayır dediğimiz önemli değil. Neyin tartışıldığı hiç mi hiç önemli değil. Tribün ne bağırıyorsa odur. O kadar!

Hadi ben de eleştirdiğim davranışı yapayım. İnsan, ölmeden önce eleştirdiği hatayı en az bir kere, mutlaka yaparmış. Ben peşin ödeyeyim. Bakın Geççek’in bana hatırlattığı eski bir Demir Perde fıkrası var. Stalin, Moskova’da, caddede, kortejiyle ilerliyor. Halk kaldırımlara birikmiş, tezahürat yapmakta. Derken bir adam, yüksek sesle “Hayvan!” diyor. Ve söz ağzından çıktığı anda omzunda bir el! “Yürü karşı devrimci!” diyor. Adamcağız, “Dur!” diyor, “Yanımdaki herif nasırıma bastı, ona hayvan dedim.” KGB cevap veriyor, “Sen onu külahıma anlat. Sovyet polisi, kime hayvan denileceğini bilir.” ( millidusunce.com )

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 25

Yeğeni ve Hayr-ül-halefi SERHAT KABAKLI, AHMET
KABAKLI HOCA’mızın 
Müstesna
Şahsiyetini Anlattı.

İkinci Bölüm   

 

Oğuz Çetinoğlu:  En çok üzüldüğü
olaylardan birkaçını lütfetmeniz mümkün mü? Neye üzülürdü?

Serhat Kabaklı: Rahmetli babaannem
Elâzığ’da. Babaannem ve anneannem bizde kalırdı. Dedem öldükten sonra, Yakup
dedem ölünce babaannem, Şükrü dedem ölünce anneannem bizde kalırlardı. İkisine
bir oda vermişti annem, o odada kalırlardı. Hatta namaz kılacakları zaman
seccade yeri için yarıştıklarına da çok şahit olmuşuzdur, çok görmüşüzdür.

Ben askere
gittim, askerden döndüğümde anneannemi göremedim. Anneannem vefat etmiş ve bunu
bana babaannem söyledi, ağlayarak anlattı, “Sabah
kalktık, ölmüştü
” dedi. Günü geldi, artık babaannem rahatsızlandı, ölümcül.
Kabaklı hocaya haber verdik. Kabaklı hoca kalktı, Elâzığ’a geldi. Artık uçak
var çok şükür, uçakla geldi. Geldi, yerleşti bizim eve. Bizim ev de 4 odalı bir
evdi; 3 oda, büyük bir salon. Yazısını orada yazıyor, telefonla yazdırıyor,
zaman zaman Servet’e ya da bana, “Gidin,
bunu faks çekin
” diye veriyor. Böyle bir durumda 15 gün kaldı. Annesi
ölecek diye gelmiş. Babaannem de gözlerini açtı, ölmüyor inadına. “Çocuklar, ben gideyim. Annem iyi artık
dedi, çıktı gitti. O gece babaannem vefat etti. Ertesi gün bir daha kalkıp
geldi, cenazesini yaptık. Ona çok üzüldü, “15
gün başında bekledim, olmadı
” diye ona çok üzüldü.

Bir gün ben
Afyon’dayım, Servet telefon açtı, “Amcam
kalp krizi geçirdi
” dedi. Hemen apar topar kalkıp geldik. Türkiye Gazetesi
Hastanesine yatırmışlar. Servet’le, “Biz
bunu falan doktora emanet edeceğiz. Oraya aktaralım
” dedik ve aktardık.
Yoğun bakıma aldılar, biraz enfeksiyon kaptı vesaire. Biz de başında
bekliyoruz. Ben sürekli başındayım, nöbetteyiz. Servet burada, Esat da geldi.
Bekliyoruz başında. Başında beklediğimiz günlerden birinde kapı çalındı ve
içeriye biri girdi. Bu gelen kişi yasaklı olan biriydi; Recep Tayyip
Erdoğan’dı. Belediye Başkanlığından sonra hapis yatmıştı, yasaklıydı. İçeri
girdi, Kabaklı hoca “Hoş geldin
dedi. Sarmaş dolaş oldular, sohbet ettiler, konuştular ve Kabaklı hoca Recep
Tayyip Erdoğan’a, “Unutma, sen Mandela
olacaksın
” dedi. Sonra Kabaklı hoca yoğun bakımdan çıktı, iyileşsin diye
bekliyoruz. O sırada bir haber geldi. Biraz önce beni duygulandıran, ağlatan
yengem, ana yarısı yengem, evde kendiliğinden vefat etmiş. Yengemin cenazesi
defnedilecek, amcamın haberi yok. Bunu söylemek gerek bir şekilde. Bir zaman
geçtikten sonra, “Öldü, gömdük” demek
olmaz ki. Ama bizim aile çok duygusal. Sıtkı amcam, Esat’ın babası, “Amca, büyüğümüz sensin, sen söyle” dedi.
Gitti içeri, hiçbir şey söyleyemeden ağlayarak çıktı. Babam gitti içeri,
ağlayarak çıktı, hiçbir şey söyleyemedi. Baktım, iş bana düştü. Gittim, dedim
ki, “Amca, sana bildirmek zorundayım; bu
gece yengem vefat etti
.” Ben de ağlıyorum. Gayet sâkin, “O niye öldü yahu, ben ölecektim” dedi.
Yengemin vefatından sonra belki de amcamdan duyduğum son sözler bunlar oldu.
Çünkü tekrar rahatsızlandı, yoğun bakıma kaldırıldı. Bizim ailede evlilikler
hep aşk evliliği gibidir hocam. Amcam aşk evliliği yapmıştı. Eşiyle kırkı
birbirine karıştı. Elâzığ’da babam vefat etti, annemle babamın kırkı birbirine
karıştı. Bu duygusallık biraz taşıyor.

 

 Çetinoğlu: 
Biraz da iyiliklerden konuşalım. Çok üzücü
durumlar, siz de bir hayli duygulandınız.

Hocamızın kültüre ilgisi engindi. Şüphesiz idealleri
vardı. Birçok idealinin en önüne koyduğu mesele neydi?

Kabaklı: Türk dili…

Çetinoğlu: Başka?

Kabaklı: Buraya şöyle bir giriş yapayım hocam.
Bir gün, evde olduğum günlerden birinde -ki, o zaman televizyon paket yayın
yapıyordu, akşamları bir-iki saat bir yayın yapıyordu, bunun içinde de belki
bir 15-20 dakikalık canlı yayın dönemi vardı- televizyonun başında haberleri
dinlemek için toplanmışız, herkes bakıyor. Hani, “Zeki Müren de bizi görecek mi?” diyordu ya Vizontele’de. Bir kâğıt
getirdiler, spiker Jülide Gülizar kâğıda baktı, “Çok önemli bir gelişme var; İsmet Paşa hayatını kaybetti” dedi. Ben
döndüm, amcamın yüzüne baktım. Başını eğdi, kalktı, içeri gitti, fakat giderken
hıçkırarak ağladı. Sonra biraz zaman geçti -biraz da çocuğuz ya- ben gittim,
dedim ki, “Amca, hep aleyhinde
yazıyorsun; ama adam öldü, ağladın
.” O kadar hoşgörüyle baktı ki bana, “Yavrum, bunlar büyük insanlar. Bunlar
gidecek, bir daha gelmeyecekler. Sen de benim bildiklerimi bilseydin sen de
ağlardın
” dedi.

Türk Dil
Kurumunun uydurmacalarına karşı hep mücadele etti. ‘Türk edebiyatı’ isimli külliyatın Birinci cili tamamlandı, ikinci
cilt tamamlandı, üçüncü cilt tamamlandı diye böyle gönülden Türk Edebiyatı
tarihini bitirdikçe mutlu oldu, bitirdikçe sevindi. Ben evlendim, çocuk oldu,
kızım doğdu ve kızım doğduğu zaman kalkıp Elâzığ’a geldi, adını koydu, “Adı Gülşah olsun” dedi. Sonra bizden,
Gülşah’ı İstanbul’a getirmemizi istedi. Kalktık, otobüse bindik, çocuğu aldık
ve İstanbul’a geldik. Tabii, biliyorsunuz, amcamın çocuğu yoktu. Taner ağabeyim
yengemin ilk eşinden olan çocuğuydu, fakat amcam onu nüfusuna kaydetti ve
korkunç sevdi. O da çok sağlıklı bir insan … Çocuğu kucağına aldı, Gülşah’ı
kucağına aldı. Gülşah da o zaman 1 yaşında, belki 1,5 yaşında. Aldı, içeri
gitti ve içeriden çocuğun kahkahaları geliyor. Hanım, “Ne oldu?” dedi. Beraber bir gittik. Bir Elâzığ tekerlemesi vardır;
Bıcı bıcı bıcı leblebeci.” Çocuk
kahkaha atıyor. Mutlu olduğu bir şeydi.

Mutlu olduğu
bir şeyi daha hatırlıyorum. Yine
Edirnekapı yurdunda kaldığım dönemdi. Dergide, “
Mermer ve İnsan” diye bir
şiirim çıkmıştı. Ben daha üniversite 2’de öğrenciyim, dergide böyle bir şiir
çıktı. Akşam saat 16.00 gibi beni yurttan aradı, “Hemen çık, cemiyete gel” dedi. “Amca,
geç olur
” dedim. “Taksiyle gel
dedi, “Param yok” dedim. “Sen gel, ben kapının önünde veririm
dedi. Ben taksiye bindim, geldim. Kapının önünde bekleyen bir görevli taksinin
parasını verdi, ben yukarıya çıktım, odaya girdim. Odaya girer girmez titremeye
başladım. Necip Fazıl’la oturuyorlar. Amcam dedi ki Necip Fazıl’a, üstada, “İşte bu delikanlı hocam.” Bana döndü,
baktı böyle. Biraz sert baktı. “Ulan, sen
kim oluyorsun
?” dedi üstat Necip Fazıl. Ben hemen amcamın yüzüne baktım,
amcamın yüzünde bir mutluluk var. O bana, “Ulan,
sen kim oluyorsun
?” diyor, amcam gülümsüyor. Ben her şeye rağmen çok
etkilendim ve biraz ağlamaya başladım. “Ulan,
benim önümüzdeki sene yazacağım şiiri bu sene yazmaya senin ne hakkın var
?”
dedi. Bu çok güzel bir iltifattı, hayatta aldığım en büyük iltifattı. Gittim,
elini öptüm. Amcamın yüzündeki gülümseme devam ediyordu. O bir mutluluk anıydı.

Çetinoğlu: 
Ahmet Kabaklı’nın mümtaz şahsiyetinin
oluşmasında annesi Münire Hanım’ın çok büyük etkisinin olduğu biliniyor. Annesi
bu olgunluğu nasıl elde etmişti? Bildiğim kadarıyla ümmiydi. Bu nasıl bir
kültürdür? Harput’un târihini öğretmiştir, Ejderha Taşı menkıbesini anlatmıştır
ve bir başka seferinde de insanlar kaçışırken, “Kaçmayın, Allah’a dua edin” diye bütün Harputlulara âdeta bir tâlimat
vermiştir, herkesi duâya dâvet etmiştir. Bu çok büyük bir imanın göstergesidir.
Bu kültürü nereden aldı acaba? Siz karşılaştınız mı Münire Hanım’la?

Kabaklı: Tabii. Onun kucağında büyüdüm.
Bizim hepimizde emeği vardır. Esat’ın babaannesi -biz nene deriz- nenesi daha
önce vefat etmişti. Hepimiz Münire Hanım’ın torunuyduk, hepimiz onun
eteğindeydik.

Başka bir şey
söyleyeyim. Harput’un mayaları vardır. Türkü, maya, uzun hava.

Muzaffer
Sarısözen bunları derlemiştir ve TRT arşivinde derleyen kişinin adı Harputlu
Sündüz Hanım diye yazıyor. Harputlu Sündüz Hanım da dedemin büyük eşidir,
Esat’ın babaannesidir. Yani tamamen bir kültür tezgâhı içinde bulunmuş. Sündüz
Hanım maya söylermiş. Ben inşallah onları derleyeceğim. Bugünkü gibi teyp
vesaire yok, ama onun anlattıklarını yazarak yaklaşık 2-3 tane defter
doldurmuştum. Bunları derleyeceğim. Sanıyorum, bize herhâlde 100’ün üzerinde
masal anlatırdı. 

Çetinoğlu: 
Çok engin ve zengin bir kültür.

Kabaklı: Bu masalları anlatırken de
sorardı, “Hangisini anlatayım?”
derdi, biz de istek verirdik, onu bir daha anlatırdı. Ben yazılı metin içinde
görmedim; onun bana anlattığı, yazdığım maniler vardı. O maniler gerçekten
belki unutulmuş manilerdi. Biri şöyleydi: “Karşıda
kar taneler / Oturmuş nar taneler / Ölürse çoklar ölsün / Ölmesin bir taneler
.”

Baba evinde
komşu muhabbetiyle büyüyen Münire ninem, dedemin evine geldiğinde, orada da o
günün şartlarında bir kültür müessesesiyle karşılaşıyor. Okuma yazması yok, ama
birilerinin okuduğu şeyleri dinliyor ve korkunç bir hafıza var. Masallar,
hikâyeler, maniler, türküler, bunların hepsi Elâzığ’da babamın evindeydi.
Babamın evini ata evi diye saklıyorduk. Sağ olsun, kardeşim, “Sonra çocuklar birbirine düşer. Ben burayı
satayım ağabey
” dedi. Belki paraya ihtiyacı vardı. Sattı. Orada birtakım
doneler vardı, yazdığım şeyler. Onları büyük çuvallar içinde

 getirdim, hâlâ açamadım. Onları açacağım ve
inşallah onları deşifre edeceğim. Eğer becerebilirsem, birtakım şeyleri
yazabilirsem, onu da Münire neneme ithaf edeceğim.

Çetinoğlu: 
Sündüz nenenin mayalarından aklınızda olan
var mı?

Kabaklı: Mayada önemli olan ahenktir,
her söz ona uydurulur. Mesela, biraz önce söylediğim maniye göre, o alır gider.
Ben dinlerken, bir türkünün hem türkü formunu, hem maya formunu çok
görmüşümdür. “Alma atışan gurban / Atıp
tutuşan gurban / Âlemde yol gidiyor / Senin gidişen gurban
.” Harput manisi.
Bunu bir başkası maya olarak söylüyor.

Al alma dört olaydı / Yiyene dert olaydı /
Al almayı veren yar / Sözüne mert olaydı
.’

Çetinoğlu: Efendim,
Çok teşekkür ederim. Sorularla sınırlı kaldığımız için veremediğiniz bir mesaj
varsa lütfeder misiniz?

Kabaklı: Estağfurullah hocam. Şu anda
Türk Edebiyatı Vakfı’nın hadimiyim. Her ne kadar burada işin present’ı olma
konumu varsa da, biz hizmet noktasındayız. Salonda, bir çarşamba sohbeti
sırasında Ahmet Kabaklı hoca kürsüde konuşurken birden duygulandı ve ağlamaya
başladı. Çünkü parasızlık nedeniyle buranın işleri yürümüyordu.

Çetinoğlu: Kaloriferler
yanmıyordu, gaz sobasını, ‘misâfirlerimiz
üşemesin
’ diyerek oradan oraya taşıyordu.

Kabaklı: Tabii, tabii. ‘Bu vakfı yeğenlerime emanet ediyorum, bu vakfı
öğrencilerime emanet ediyorum’ dedi. 

Çetinoğlu: 
Maşallah, siz de emaneti Servet’ten başlamak
üzere güçlendirdiniz. Hocamızın zamanındakinden çok daha geniş imkânlara sahip.
Sizin eseriniz…

Kabaklı: Estağfurullah.

Kabaklı hoca,
bizim yetişmemizde maddî-manevî çok büyük katkıları olan biridir. Bana telefon
açıp, “Serhat, oğlum, vakıftaki insanlara maaş veremedim” dediği günler, ben
hemen getirip, “Ne kadar amca?” deyip ortaya koydum.

Mutlu oldu mu;
mutlu oldu. Biraz önce o öğrencinin söylediğinde anlattığım gibi, biz
gittiğimiz yerde onunla gururlanıyoruz. Azerbaycan’a gidiyorum, İsa Habibbeyli
bana değer veriyor, “Ben Serhat Bey’e
değer veriyorum, Türk Edebiyatı Vakfının Başkanıdır; soyadı Kabaklı’dır

diyor. Elimizden ne geliyorsa yapacağız. İnşallah, Vakfı da bizim Ömer ağabey,
Ömer Balıbey, Öğretmen Okulları Genel Müdürü… Ömer Balıbey bizim İkinci
Başkanımızdır Mütevelli Heyetinde. Ömer Balıbey konuşmalarında “Türk Edebiyatı Vakfı” demez, “Kabaklı Vakfı” der. Bir-iki defa, “Ağabey, sanki bu bizim malımız gibi
söylemeyelim
” dedim, “Ben senden
bahsetmiyorum oğlum, ben Kabaklı hocamdan bahsediyorum
” dedi.

Çetinoğlu: 
Çok teşekkür ederim, hocam.

Kabaklı: Ben teşekkür ederim.

(BİTTİ)

 SERHAT
KABAKLI’DAN BİR ŞİİR

Gün gidende ay gelende gel oğlum

Cihan yanar sen gülende gül oğlum

Bir yol vardır hak yoludur bul oğlum

Yeri bilmek göğü bilmek bil oğlum

Çabuk büyü çabuk yetiş tez oğlum

Çakal gezen şu dağlarda gez oğlum

 Gez oğlum

Vatanına göz dikeni ez oğlum!

 Dostun kim
düşmanın kim sez oğlum

Tarihini şerefinle yaz oğlum

Yaz oğlum!

Senden gider sonsuzluğa yol oğlum

Dört bir yana salmalısın kol oğlum

Ekmeğini aç olanla böl oğlum

Haram yeme, hakk uğruna öl oğlum!

Çabuk büyü çabuk yetiş tez oğlum

Çakal gezen şu dağlarda gez oğlum

Çabuk büyü çabuk yetiş tez oğlum

Hain gezen şu dağlarda gez oğlum

Gez oğlum

Zulüm dolu saltanattan in oğlum

Zalimlere duymalısın kin oğlum

Nefis kibir mantık yutan dev oğlum

Mağrur olma insanları sev oğlum

Gez oğlum

Vatanına göz dikeni ez oğlum!

Dostun kim düşmanın kim sez oğlum

Söz ver bana geç karşıma söz oğlum!

Al sana Yeni Dünya Düzeni!

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 24

Yeğeni ve Hayr-ül-halefi SERHAT KABAKLI, AHMET
KABAKLI HOCA’mızın                                                                                                     
Müstesna Şahsiyetini Anlattı.

Birinci Bölüm     

 

Oğuz Çetinoğlu: Uygun görürseniz Ahmet
Kabaklı Hoca’mızla aranızdaki akrabalık bağı ile alâkalı bilgilerle başlayalım.
 

Serhat Kabaklı: Önce rahmetli dedemden başlayayım, Ahmet
Kabaklı’nın babası Hacı Ömer Efendi Harput’ta, Sâre Hâtun Camii’nde din
görevlisi. Hacı Ömer Efendi’nin, o günün şartları sebebiyle 3 hanımı, Her bir
hanımından da 2’şer oğlu var. Aile içinde, çocuklar arasında, bu öz, bu üvey
ayırımı asla olmamıştır. Harput’un eteklerinde Hüseynik diye bir köy vardır;
Şeyh Sait ayaklanmasında Şeyh Sait oraya kadar geliyor. Şeyh Sait, sonuçta bir
din adamı. Bunun üzerine Harput’ta toplanıyorlar, “Şeyh Sait’e bir heyet
yollayalım, Harput’a karışmasın” diyorlar ve dedemin de içinde olduğu 5-6
kişilik bir heyeti gönderiyorlar. Şeyh Sait, gelen bu insanların hepsini
cephaneliğe bağlıyor ve havaya uçuruyor. Ahmet Kabaklı’nın babasının mezarı
yoktur, çünkü parçalanmıştır. Belki ondan bize geçen Kabaklı hocanın
Türkçülüğü, ondan bize geçen Türkçülük bu bakımdan biraz da tepki olarak
gelişmiştir. Zaten Şecere-i Terakime’de, Harput’a ilk gelenlerden birinin
Kabaklı Mehmet olduğu yazar. Bizim yerimiz yurdumuz, gelişimiz bellidir.
Kabaklı hocanın annesi Münire Hanım hem Kabaklı hocanın annesidir, hem de benim
babamın annesidir; yani babamla Ahmet amcam aynı karından olan çocuklardır. Ama
Ahmet Kabaklı’nın en büyük idolü büyükannesinden olan Ârif ağabeydir. Onun gibi
olmaya çalışmıştır. Yakışıklı, babayiğit, sözünü bilen, çok iyi ata binen
biridir ve onun gibi olmaya çalışmıştır. Biraz önce sorduğunuz soruya şu cevabı
vereyim: Kabaklı hoca benim amcamdır ve benim … Babam 4 tane çocukla Elâzığ’da,
bir işçi maaşıyla hiçbir şey yapamayacak durumdayken, ben üniversiteyi
kazanınca babama, “Artık Serhat bana ait, onun bütün masrafları bana ait” demiş
ve babam beni o noktada tamamen Kabaklı hocaya bırakmıştır. Kabaklı hoca da
bana geldiğimiz nokta itibarıyla hem hâmilik, hem babalık yapmıştır. Ancak,
şurası çok önemli: Ben eğitim camiasında bulundum ve Kabaklı hoca bir bakıma
bana burs verdi mantığıyla bakarak, bugüne kadar, yaklaşık bir 40 yıl içinde 5
bine yakın öğrenciye burs verdim ve her verdiğim bursu da kabaklı hocanın
hayrına vermiş oldum. Çünkü Kabaklı hoca olmasaydı, ben burs verecek durumda da
olmazdım.

Çetinoğlu: : Kabaklı Mehmet
Harput’a nereden gelip yerleşmiş? Muhtemelen Türkistan’dandır. Bölge belli mi?

Kabaklı: Kitapta ‘Horasan
erenleri
’ olarak kayıtlı. Oraya nereden geldikleri bilinmiyor. Bizim
Harput’taki şivemiz tamamen Azerbaycan şivesidir. Yani şive olarak tamamen
Azerbaycan kökenli olduğumuzu düşünüyorum.

Çetinoğlu: : Sizin Ahmet Kabaklı
hocamızla ilk temasa geçiş gününüzü, o anı hatırlıyor musunuz?

Kabaklı: Oğuz hocam, o sırada biz ailece Elâzığ’dayız. Sıtkı amcam,
Esat Kabaklı’nın babası askerî fırında çalışıyor; hamur yapıyor, ekmek yapıyor.
Benim babam … greyder operatörü. Bizler mütevazı geçinen, mütevazı yaşayan
insanlar olarak gidiyoruz; ama yavaş yavaş, amcam İstanbul’a geldikten sonra
gazetelerde yazmaya başladı. Tabii, amcam Elâzığ’la hiç bağını koparmadı. Her
yıl Elâzığ’a gelirdi. Gelir, ailesiyle birlikte en az bir hafta 10 gün
geçirirdi. Onun gelişini çok büyük bir özlemle, çok büyük bir hasretle
beklerdik. Geldiği zaman giderdik ailece. Otobüsle gelirdi o dönemler. Ailece
giderdik, karşılardık, alıp gelirdik. Akşamları bütün aile bizde toplanırdı.
Ailenin çocukları bütün maharetlerini göstermek için yarışırdı. Halamın oğlu
vardı, Sabahattin; ud çalardı. Sabahattin daha sonra Elâzığ Musiki Cemiyetinin
kurucularından oldu ve orada ud hocası olarak epeyce çalıştı. Esat sazını
çalardı, rahmetli Servet şiirlerini okurdu.

Çetinoğlu: : Sonra Esat Bey devreye
girdi.

Kabaklı: Tabii, tabii. Esat bunu zaten çok net anlatır. Amcama, “Amca, şu TRT’de bana bir program yaptırsalar,
biraz işler açılır, ekstra işler olur, ben de sana yardımcı olurum. Elâzığ’da
herkese se
n bakıyorsun” falan diyor. Amcam da, “Ben senin Nida Tüfekçi gibi
olmanı istiyorum” diyor. Allah’a çok şükür, şimdi Esat da Nida Tüfekçi gibi
oldu, en azından onun izinde giden biri oldu.

O dönemlerde Harput’ta bağ var.
Bağa gidip oturuyoruz.

Çetinoğlu:  Göllü Bağ.

Kabaklı: Göllü Bağ.

Yerde yayılıyoruz, yayılıp
oturuyoruz Kabaklı hocayla beraber. İçeride fotoğrafları var hocam.

İlk temas bu geliş gidiş sırasında.

Çetinoğlu: Kaç yaşındaydınız o
dönemde?

Kabaklı:13-14.

Orta son sınıfta kendimi biraz
futbola verdim. Elâzığspor’da falan futbol oynadım. O sıralar epey bir dersten
ikmale kaldım. O sıra evlerde telefon yok, postaneden telefonla çağrılıyor.
Amcam aramış, çağırmışlar, babam gidip konuşmuş. Babama demiş ki, “Serhat’ı da al da gel. Ben bir daha
arayacağım
.” Gittik, biraz bekledik, aradı. Babamı çağırdılar, babam beni
çağırdı, bana telefonu verdi. “Ben senden
çok ümitliydim. Beni hayal kırıklığına uğrattın. Hemen baban seni İstanbul’a
gönderiyor, geliyorsun. Burada seni kursa yazdıracağım. O dersleri vereceksin,
sınıfını geçeceksin
” dedi. 15 yaşında kalktım, otobüsle tek başıma
İstanbul’a geldim. Hatta öyle bir hatıra ki, beni ilkokuldaki sınıf arkadaşıma
emanet ettiler; çünkü o kız evlenmişti, kocasıyla beraber geliyordu. Ona emanet
ettiler. Geldik, Topkapı’da indik. Onlar taksiyle beni Haseki’de … Apartmanı
önünde indirdiler. Ahmet diye bir çocuk vardı, kapıcının çocuğu. Ahmet beni
karşıladı, hoş geldin dedi.

Size sürpriz olacak, ama Ahmet
kim, biliyor musunuz; Ahmet Maranki.

Çetinoğlu: Kastamonulu.

Kabaklı: Evet. Amcamlar yok, ben de biraz ağlama moduna girdim.
Bunun üzerine, ‘Gelecekler, pazara
gittiler
’ dedi ve beni biraz oyaladı. Onlar geldi, ben rahatladım.

Burada işin içine Sayın Ahmet
Maranki’yi de katmış olduk. Ahmet Maranki, orada o apartmanın kapıcısının
çocuğuydu ve ona okuma zevkini aşılayan da o zamanlar Kabaklı hoca olmuştu.  

Çetinoğlu: Ahmet Kabaklı’nın
sizin üzerinizde bıraktığı ilk intiba neydi? Sevgi, korku, bağlılık?

 

Kabaklı: Sevgi vardı, bağlılık vardı. Korku yoktu. Hiçbir şekilde
kendisinden korkmamızı istemezdi. Ama hoş bir yan vardı. Bir İstanbul
beyefendisiydi. Sürekli güzelim İstanbul Türkçesiyle konuşurdu; akrabalarını,
bizi gördüğü anda hemen Elâzığ şivesiyle konuşmaya başlardı. O bir haslet
olarak ortaya çıkardı.

Çetinoğlu: Kabaklı Hocamızın
hangi yönlerini beğeniyordunuz? ‘Ben de
bu yönlerini alayım
’ diye düşündüğünüz birtakım hasletleri olmuştur
mutlaka.

Kabaklı: Üniversiteye başladım ve üniversiteye başladıktan sonra da
Türk Edebiyatı Cemiyetinde sürekli birlikte olmaya başladık. Türk Edebiyatı
Cemiyeti Yeşilay binasındaydı. Ben, o sıra karşıda, Marmara Üniversitesi
Fikirtepe Kampusunda okuyordum. Her gidiş sonrasında, dönüşümde vakfa gelmek
zorundaydım, gelip orada sohbetlere katılmak zorundaydım. Turgut Güler
ağabeyimiz vardı orada, yazı işleriyle uğraşıyordu. Biz de Beşir Ayvazoğlu’yla
beraber gemici sandalyelerinde oturup dinleyen genç çocuklardık. Ama çok büyük
aşama kaydetti Beşir. Biz, o sırada edebiyat camiasında kalmadık çünkü ekmek
parası için öğretmenlik yollarına düştük.

Kabaklı hoca ailesine çok bağlı
bir insandı. Biraz önce saydığım, “Biz
öz-üvey bilmezdik
” dediğim kardeşlerine sürekli maddî ve manevî yardım
yapardı, sürekli. Kız kardeşi vardı. Dedem vefat ettikten sonra, Yakup Bey diye
bir insanla babaannemi ortada kalmasın diye evlendirmişler. O da son derece
mükemmel bir insan. Ahmet Kabaklı’ya o da babalık etmiştir bir bakıma.

Herkese iyilik düşünen bir insandı.
Biz çok büyük iyiliklerini gördük. Bir hatıramı anlatayım. Bu çok önemli. Bir
gün, bayram öncesi, Kurban Bayramı olabilir -yola çıkıp Elâzığ’a gitseniz, bir
gün gidiş sürüyor otobüsle, bir gün geliş sürüyor, kalıyor 2 gün- “Bizim gazete
bizi yarın Fransa’ya gönderiyor. Yengenle biz Fransa’ya gideceğiz, ama seni
götürme şansım yok. İstersen seni Elâzığ’a göndereyim. Turgut ağabeyin Aydın’a
gidecek. İstersen Turgut ağabeyinle beraber git, oraları gez, gel” dedi bana.
Ben de Elâzığ’a 2 gün otobüsle gideceğime, Turgut ağabeyle -zaten sevdiğim bir
ağabeyim- beraber gideriz dedim, gittik. Orada çok farklı günler yaşadım
gerçekten.

Ondan sonra dönüşte bana dedi ki
Kabaklı hoca, “Gittin, gördün, gezdin.
Yediğin içtiğin senin olsun, ama bana bu 3-4 günü yazıp getireceksin bana.
Neler gördün, neler oldu, neler yaşadın
?” dedi. Bunları yazıp getirdim.

Çetinoğlu:  İlk yazınız mıydı?

Kabaklı: Tabii. Bunu yayınlamadı.

Çetinoğlu:  Bazıları yazı işlerini sevmiyorlar. Siz ilk defa mı böyle
bir yazı yazdınız?

Kabaklı: Tabii. Daha önce yazdığım şeyler vardı mutlaka, ama o ilk
defaydı.

Bir gün eve gittim. Edirnekapı
yurdunda kalıyordum, ama haftada 3 gün eve yemeğe gidiyordum. Bu kuralımızdı o
sırada. 2 yıl evde kaldım, ama diğer dönemde de yine amcam dedi ki gidişimden
birinde, “Yavrum, ben Almanya’ya
gidiyorum
” dedi. Ama bunu söylemeden önce şunu anlatmam gerek. Her eve
gidişimde bana o 3 günü geçirecek bir para verirdi. Giderdim, yemeğimi yerdim,
bana 3 günü geçirecek bir para verirdi, o parayla 3 günü geçirirdim, bir dahaki
gittiğimde tekrar verirdi; ama para verme yöntemleri çok farklıydı. Kitabın
arasına koyardı parayı, “Bu kitabı oku
derdi, bana verirdi. Yani para noktasında beni hiç utandırmazdı. Kış günü,
paltomu giyiyorum, çıkacağım, “Oğlum,
paranı düşürdün yere
” derdi.

Ben Almanya’ya gidiyorum. Sen gelmeye devam edeceksin, yengen gerekeni
yapacak
” dedi. O gittikten 3 gün sonra gittim. 3 günde bütün paramı
bitirmiştim. Gittim, yengeme hizmetimi yaptım, sohbet etti, iltifat etti,
yemeğimi verdi, yemeğimi yedim. Sağ olsun. Çıkarken, yengem unuttu parayı.
Zaten amcamın gidişi de bir haftalık bir şey. Elâzığ’la çok konuştuğum için,
çoklu jeton almıştım. Herhâlde bir 20-25 tane jeton vardı. Kartım vardı.
Edirnekapı’dan Karaköy’e kadar yürüyüp, vapur kartıyla karşıya geçip, oradan
Marmara Üniversitesi Fikirtepe’ye kadar yürüyüp, dönerken aynı yolla gidip,
yemek için de iskelede birkaç tane jeton satıp simit aldığımı çok iyi
hatırlıyorum. Amcam geldiğinde, dişim şişmiş, çok kötü. “Ne olmuş sana oğlum?” dedi. Turgut ağabey durumu biliyordu, Turgut
ağabey anlattı. Ertesi gün beni çağırdı, gittim. Bana o zamanın parasıyla 1000
lira para verdi. “Aklından geçen hangi bankaysa,
gönlünde yatan banka hangisiyse, bunu götür, o bankaya yatır. Böyle bir durum
olduğu zaman bu paradan harcayacaksın. Aksi takdirde, o orada kalacak
” dedi
ve bana böyle bir jest yaptı. Bana göre, bu bir bonkörlüktü. Bonkörlük değil, o
bir tedbirdi de, bana göre bonkörlüktü. Ben, o paraya hiç dokunmadım, o para
düyuna kaldı.

Çetinoğlu: Hocamız genelde
iyimser bir insandı. Onu en çok memnun eden olaylar nelerdi, neye dikkati
çekecek kadar memnuniyet duyuyordu?

Kabaklı: Birincisi, “Biz
ailece sana Topkapı Sarayı’nı gezdireceğiz
” dedi. Çıkıp geldik buralara,
gezdik. Genç bir Fransız bayan tek başına geziyor. “Keşke bizim gençlerimiz de böyle olsa, tek başına böyle gidip gezecek
seviyeye gels
e” dedi. Bu, onun bir isteğiydi. Bir gün, ben yurttayım yine
-o sırada cep telefonu falan yok- yurtta adımı anons ettiler. Aşağı indim, bir
baktım, amcam gelmiş. Şaşırdım. Tabii, Edirnekapı yurdu da ülkücülerin elinde.
Hocayı da görünce hemen almışlar aralarına. Gittim, biraz sohbet etti, “Hadi, gidiyoruz” dedi, çıktık. Araba
kullanmayı yeni yeni öğrenmişti. Bir Murat 124’ü vardı; 34 PN 590. Arabaya
bindik. Nereye gideceğini sormaya korkuyorum. “Kumburgaz’a gidiyoruz” dedi. Gittik Kumburgaz’a. Kumburgaz’da bir
yazlığı vardı, küçük bir yazlık, bir apartman dairesi. Gittik oraya. Giderken
hiçbir şey konuşmadı. Gittik, eve çıktık. Sinirlendiği zaman konuşa konuşa
ferahlardı. “Yahu, ben daha ne yapayım?”
falan diyordu. Yengemle ufak bir tartışmaları olmuş. “Ben ne yapayım? Nasıl olur?” falan. Çıkarken, “Kitaplarını al” demişti bana, ben de kitaplarımı almıştım. Oraya
telefon çektirmişti, yazlığa. Ayrıca orada bir masası vardı, daktilosu vardı.
Günlük yazılarını orada yazdı, telefonla yazdırdı, yazıları çıktı gazetede. Ben
dersime çalıştım. Oradaki o 3 gün bana çok yaradı. Çıkıp yürüdük. Manavdan
domates, biber, patates vesaire aldık, et aldık, geldik, ben amcama yemekler
yaptım. Annem rahatsızken, yemekleri ben yapardım, o dönemde kardeşlerime
yemekleri ben yapardım. Akşam amcam dedi ki, “Hadi, gidelim.” Giderken de çok gergin olduğunu görüyorum. Çünkü
artık durumu biliyordum ve gerginliğini biliyordum. Gittik, arabayı park ettik,
yukarı çıktık.

Bunu söylerken ağlayabilirim.

Yengem kapıyı açtı, “Ahmet, seni çok özledim” dedi. O da, “Ben de seni özledim” dedi. O tartışmanın
hiçbir izi kalmadan -o sahneyi her hatırlayışımda ben böyle oluyorum- güldük,
oynadık, sevindik, yemek yedik, ondan sonra beni gönderdi.

Ahmet Kabaklı gibi olmak
aklımızın ucundan bile geçmiyordu, geçmezdi. Onun her iyi özelliğini kapmaya
çalışıyorduk, ama Ahmet Kabaklı gibi olmak bir mucizeydi. Anadolu’nun
Harput’undan geleceksin, bir İstanbul beyefendisi olacaksın ve İstanbul’da
insanlar seni sevecek.

Çetinoğlu:  Hattâ Türkiye’nin bütün insanları sevecek…

Kabaklı: Türkiye’nin bütün insanları ve yurtdışından Türkler. Şimdi
gidip bakıyorum, “Biz 50 yıldır Kabaklı
hocayı okuyor, onun izinden gidiyoruz
” diyorlar. Ama elbette, gördüğümüz
her iyi özelliği kapmak durumundayız.

Tayinim çıktı, Bitlis’e gittim.
Bitlis Öğretmen Okuluna tayinim çıktı. İlk tayinim oraya çıktı. Kendisine, “Böyle böyle, ben gidiyorum” dedim. “Orada Ali Fuat Çapanoğlu validir, sana
yardımcı olur
” dedi. Ben Bitlis’e gittim. Bitlis’te, Öğretmen Okulunda çok
huzurlu bir ortam bulamadım. Bir gün bir baktım, Vali geldi. Beni çağırdı,
benimle tanıştı. “Hazırlan, gidiyoruz
dedi. Beni aldı, Ahlat’a götürdü. Ahlat Yatılı Bölge Okuluna vekâleten idareci
yaptı. Biliyorsunuz Ahlat, Alpaslan Gazi’nin şehitlerini bile Malazgirt
Ovası’nda bırakmayıp götürdüğü yerdir. Orada çok büyük bir Selçuklu mezarlığı
vardır. Orada da Kabaklı hocanın bir özelliğini gördüm.

Azerbaycan’da, Azerî lehçesinde
kabak, ilk gelen, önce manasında. Bunu gördükten sonra, soyadımı hiç
yüksünmedim. Bir gün bir öğrencim bana dedi ki… Öğrencimin adı da Ali Tilki. “Benim soyadımla çok dalga geçildi hocam.
Sizin soyadınızla hiç dalga geçmediler mi
?” dedi. Düşündüm, hiç dalga
geçmediler; çünkü o soyadına bir özellik katmıştı o. Kim dalga geçer; onu
tanımayan küçük çocuklar. Benim oğlum okula gittiğinde, “Ulan kabak” demiş olabilirler, o ayrı; ama onun dışında, böyle bir
şey yaşadık hocam.

Devam Edecek

Tebliğde Usûl ve Metot

     Hz. Muhammed’e
Peygamberlik verilip “Tebliğ et.” emri gelince, ortam tam bir karanlık içinde,
tam bir zulüm altındaydı. Ezen ezene, sömüren sömürene idi. Çok az sayıdaki
“İyiler” hariç; çoğunluk edep ve ahlâkdan uzak ve yoksundu. Faiz almış yürümüş,
kadın âdeta yerlerde sürünmeye mahkûm edilmiş, kız çocuklarına hayat hakkı
tanınmaz olmuş, yerin altına gömülmeye lâyık görülmüştü. Kölelik revaçta, hak
hukuk hak getire. Putperestlik almış yürümüş, şirk çoğunluğun inanç ve itikadı
olmuştu. Putlara tapılıyor, Kâbe putlarla dolup taşıyordu. Adalet meçhul,
merhamet tanınmaz, büyük küçük bilinmez olmuştu.

     İşte böyle bir
toplumu yola getirmek, onlara bir Allahı tanıtmak, onlara hakkı hukuku
göstermek, doğru ve âdil olmalarını sağlamak için, Hz. Muhammed
görevlendirilmişti.

     Böyle bir toplumun
ileri gelenlerine karşı Hz. Peygamber; tebliğine, İslâmı onlara duyurmaya,
İslâmdan onları haberdar etmeye; onların menfî / olumsuz, yanlış, kötü ve bozuk
söz, davranıış ve hareketlerini yüzlerine vurarak başlamadı.

     Çünkü olacaksa
onlar İslâm olacak, onlar İslâma gelecek, onlar putları terk edecek, onlar
İslâm ahlâkını benimseyeceklerdi.

     Bunun içindir ki,
Hz. Muhammed tebliğine “Ey dinsiz ve imansızlar! Ey müşrik / şirk içinde
olanlar / Allaha ortak koşanlar! Ey rezil topluluk! Ey kendini bilmez aşağılık
mahlûklar!” gibi aşağılayıcı ifadelerle sözlerine başlar olmadı.

     “Sizler nasıl insanlarsınız?
İnsan bile değilsiniz! Her türlü mel’anetleri ve mel’unlukları / lânetlik
işleri yapan; insan suretinde şeytan ve iblislersiniz!” diye de, itici,
uzaklaştırıcı bir üslûpla tebliğine başlamadı.

     Çünkü olacaksa
bunlar İslâm olacaktı. Ancak bunlardı İslâma gelecek olanlar.

     Onların bu
yönlerini nazara vermeden, onların rezilliklerini ve gayri insanî taraflarını
hatırlatmadan; yani onları rencîde etmeden, kırıp incitmeden, Kur’andan aldığı
ders ile: “Ya eyyühennas! / Ey insanlar!” hitabıyla, mealen / anlam olarak şu
tarzda konuşmalar yaptı: “Allaha gelin. Allah birdir. Eşi benzeri yoktur. Sizi
O yarattı. Ben O’nun abdi / kulu ve Resûlü / Elçisiyim. Beni sizlere O
gönderdi. Beni sizler için, O vazifelendirdi. O’nu tanıynız, biliniz. İstediği gibi
olunuz. Ben işte size O’nu tanıtmak için gönderildim. Kendinize geliniz. Allahı
tanıyınız. Beni de  O’nun elçisi olarak
kabul ediniz. Unutmayınız ki, “Elçiye zeval olmaz.”

     Evet, Hz.
Muhammed; onların ne olduğunu yüzlerine vurmadan, ne olmaları gerektiğini
nazara veriyor. Üstelik nasıl olmaları lâzım geldiğini, kendi yaşayışı ve güzel
sözleriyle dile getiriyordu.

     Müjdeliyor, nefret
ettirmiyor, zoru değil kolayı gösteriyordu.

     Çünkü biliyordu
ki, aslında insan mükerrem / hürmete lâyık bir varlıktır. İstemeyerek,
bilmeyerek ve gafletle; yanlış görüş ve düşüncelere sapmış, maalesef müşrik ve
putperest olmuşlardı.

     Öyleyse onları
kazanmak lâzımdı. Bu da en güzel örnek olmakla mümkün ve olası idi. En güzel,
en müessir / en etkili hak sözleri söylemekle kabildi.

     İşte Hz. Muhammed;
bu güzel müjdeli ve muştulu tavır ve sözleriyle gönülleri fethetti. Onları
karanlıklardan aydınlıklara çıkardı.

     Bunu yaparken
parası pulu ve askeri yoktu. O’nu bu kutsal davasından vazgeçirmek için, yüklü
miktarda paralar vermeyi, en güzel kadını kendisi için bulmayı ve hatta isterse
O’nu başlarına geçirmeyi bile teklif ettiler! Yeter ki, bu davasından
vazgeçsindi. Ama O hepsini reddetti.

     “Bunları kabul
edip, hak davama âlet edeyim!” deseydi, davası o anda çöker ve ölü doğmuş
olurdu. Daha doğmadan kaybolur giderdi.

     İnsanlığı
kurtaracak büyük davasına evinden başladı. Hz. Hatice ve Hz. Ali’nin müslüman
olmalarıyla ilk adımı attı. İslâmı önce en yakınlarına tebliğ ederek kutsal ve
büyük, cihanşümul / evrensel davasına başladı. Sonra merkezden ufuklara doğru
dairesini genişlettikçe genişletti. Zamanla milyonları içine aldı. Attığı ilk
adım, göle atılan bir taş gibiydi. Düştüğü yer bir noktaydı, ama dalgası
kıyılara ulaştı.

     Evet, çok büyük
insanlık davasına, çok küçük bir adımla evinden başladı. Fakat davası cihana
yayıldı. Muvaffak olup başardı mı? Evet başardı.

     Öyleyse bizler de,
çevremize ışık tutmak istiyorsak; güzellikle, tatlı sözlerle, incitmeden,
kırmadan gönüllere girmeye çalışalım.

    Zira düşmanı yok etmenin en güzel yolu, onu
kendimize dost kılmaktır. Böylece düşman yok olur, biz de bir dost kazanmış
oluruz.

     Çünkü “Bin dost
az. Bir düşman çoktur.” Bir düşmanın yapacağı kötülüğü ve vereceği zararı; bin
dost önleyemez. Zira düşman yapmak istediğini; çok gizli ve sinsi bir şekilde
yapmaya çalışacaktır.

     Demek ki, kimse
‘ayranım ekşidir’ demeyeceği için, kimsenin karanlık yüzlerini nazara verip
dışarı vurmadan; onu karanlığından aydınlığa çağıran usûl ve metotları baş tacı
etmeli. Neticeyi de, Allahdan beklemeli. Çünkü hidayet / doğru yolu buldurmak
O’nun işi. Bizlere sadece tebliğ ve duyurmak düşüyor.

     Kaldı ki, bu
konularda; kaderin anlayamadığımız, hikmetli yönleri de var. Onun için,
üzerimize düşenleri yapıp, sonucu O’na bırakmalıyız. Unutmayalım ki:

 

   “Hak şerleri hayr
eyler

     Zannetmeki gayr
eyler

     Ârif onu seyreyler

     Mevlâ görelim
neyler

     Neylerse güzel
eyler.”

Üçüncü Dünya Savaşı ve Çin

Türkiye’de insanlar, başkalarının menfaat konuşlanmaları
gereği ürettiği düşünce alglerini
otomatik pilotta algılayıp geviş getirmeyi fikir serdetmek
sanıyor. Bazen o
hale geliyor ki bir kedinin kesilen kuyruğu için hassasiyet gösteren bir birey;
ölen, öldürülen yüzlerce-binlerce insanı ve yıkık-perişan uygarlık manzaralarını
kendi gözüne kapayıp perdeleyebiliyor. Bir de herkes herkesi içten içe
hainlikle, dıştan içe ajanlıkla suçluyor. Ağzı, bir toplumun zihnindekilerin
tercümanıdır
. ‘Dervişin fikri neyse
zikirmatiği de odur.

Geçen
hafta Rusya’nın haksız ve zulümkâr
işgaline karşı hakkaniyeti ve mazlumiyeti dermeyan eden cümleler sıralamış,
tarih ve kitabî külliyatı da referans kılmıştık. Yani ânın/günün anlam ve önemi
üzerindeydik; şimdi de gidişatın anlamlandırmasını ve değerlendirmesini yapmaya
çalışalım. Dünden yarına düşülen notlar gibi bugünden de ilerki günlere konum
atalım.

Korona’nın Türkiye’de şube açtığı Mart
2020
’de kaleme aldığımız “Koronavirüs Üzerinden Yepyeni Bir Çağ Sürümü”,
Çip Çağı ve Komünal Kapitalizm”, “Egemenliğin Çin’e Devri”, “Gıda
ve Su İmparatorluğu
” gibi yazılarda çağ geçişlerinin insan ölçeklendirmesiyle
ve eşiklerinin de yaratıcı yıkımlar (creative
destructions) marifetiyle olduğunu anlatmaya çalışmıştık. Mottomuz da ‘aklını kullanmaya ve bilmeye cesaret et’
(sapere aude!) idi.

Ekonomik
açıdan ilk 10’da yer almayan 17 milyon kilometrekarelik Rusya Federasyonu sopa yani ordu
gücünde Dünya’da ilk üçte. Putin’le
Çarlık Rusyası standartlarına avdet eden
yapının; bir: 21.yy için
demode yöntemleri, iki: sınırsız gibi gözüken kara ve deniz kaynakları
hedeflenmiş görünüyor. Putin’in
şeytanlaştırılması
Hitler’le denkliğine değin sürecek gibi.

Üç
çeyrek yüzyıldır devam edegelen II.Dünya Savaşı statükosu küresel şirketler
eliyle/emeğiyle yeniden formatlanmaktadır. BM Güvenlik Konseyi’nin 5 Daimi Üyesini bundan böyle ülke yada devlet olarak değil de şirket yada CEO olarak algılayın hatta
Bill Gates, Elon Musk, Jeff Bezos, Mark Zuckerberg, Larry Page beşlisiyle bir
temel atalım. Ne yazık ki dünya gene
5’ten büyük olmayacak

Tüm
Avrupa’yı istilâ eden nasyonal sosyalizme karşı kapitalizmin ağababaları
komünizmin padişahıyla işbirliği yapmıştı; hem de Nazi Almanyası ile Sovyet
Rusya
arasındaki Saldırmazlık Paktı’na rağmen. Hitler’i önce finanse sonra paspas ettiler. Bu arada 2 milyar 300 milyonluk dünya nüfusunun Avrasya’nın payına düşen nitelikli bir yüzde 3’ü kaybedildi, yıkılmış bir Avrupa
ve Asya ile. Dahası hem bir zırh olarak Yahudi Soykırımı miti geliştirildi hem de Ortadoğu’nun göbeğine İsrail konduruldu. Ve bu düzenek
günümüze dek tıkır tıkır işledi.

Rusya, Ukrayna’yla tuzaklandı. Uluslararası sistem (finans kapital) ABD ile Çin’in
toplam toprak büyüklüğündeki Rus
İmparatorluğu’nu Alman İmparatorluğu gibi
dağıtarak sürümünü güncellemek
yahut resetlemek istiyor. 1,5 milyarlık
insan kaynağına sahip Çin’in Rusya
ve eski Sovyet coğrafyasında daha şimdiden 10
milyon
insanının var olduğu söyleniyor. 145 milyonluk Rusya Federasyonu nüfusunu egale etmek Çin’in sadece
birkaç düzine yılını alır.

Birleşik Devletler üzerinden dünyayı idare eden dev şirketler gayrı Birleşik Çin üzerinden hegemonya
yürütmek niyetindeler. En kötü ihtimalle Pekin’le
Vaşington eksenli 2 kutuplu bir dünya olur;
liberal kapitalizmle komünal kapitalizm.
Rusya’nın hırpalanması sessiz ve derinden süper
güçlük
sırasını bekleyen Çin’in önünü açar. Şanghay İttifakı’nda birlikte olmaları birbirlerini satmayacağı
anlamına gelmez. Hem I. hem de II. Dünya Savaşı’nda sağlam satış örnekleri var.

III. Dünya Savaşı yeni konuşlanma için yaratıcı yıkım mesabesinde
olabilir. Ve hatta Hitler’in değişik silahları kullanma cesaretinden ilham
alırsak Putin’in veya Putin’e karşı
nükleer silahların kullanma olasılığı
bile sanıldığı kadar düşük değil.
Ne Ukrayna’dan ne Rusya’dan vazgeçeriz” diyen Türkiye’nin; bir: kendisini Ukrayna’yla
özdeşleştirmesi, iki: küresel
kamuoyuyla birlikte Rusya’dan vazgeçmesi mukadder gözüküyor. Şimdilik ses
çıkarılmıyor amma velâkin baskılama başladığında bir erken seçimle yeni dizayna
çarçabuk geçeriz. Neticede Türkler
Asya’nın ortasından Karadeniz’le Akdeniz’in ortasına bu uyum yeteneğiyle
yerleşip tutundular. Bir Atatürk
çıkana dek kimimiz Amerikancı/Avrupacı, kimimiz Rus’çu, kimimiz Çin’ci
takılacak; tıpkı devr-i Osmanlı gibi.

Benzine zam üstüne zam yapıldığında
benzinlikte sıraya giren bir milletiz biz
, ertesi gün zamlara karşı eyleme geçen değil; uyarız suyun akışına
vesselâm. 

Sadi Somuncuoğlu: Bir Nirengi Noktası

En
yakınlarımız hayatımızın nirengi noktalarıdır. Yaşamımızın akışı içinde onlarla
birlikte düşünürüz. Düşünmekle kalma; onlarla sevinir, onlarla üzülürüz. Anne,
baba, kardeş, sevgili, eş, çocuklarımız ve en yakın dostlarımız, yoldaşlarımız.

 

Sonra
onlardan biri ahirete göçer. Nirengisiz kalırız. Bir sıkıntı çattığında ilk
düşüncemiz, yine ona sığınmaktır. Bir başarımızı, bir güzelliği hemen onunla
paylaşmak isteriz. Gel gelelim o artık yoktur. Pusulasız bir gemiye döneriz.

 

Çare,
geri kalanların kıymetini daha bir iyi anlamaktır. Ancak ne mutlu ki biz,
gidenlerle dertleşmeye, onlarla birlikte sevinmeye ve üzülmeye de devam ederiz.
On yıllar, on yıllar boyunca aldığımızı, verdiğimizi gönlümüz hatırlar. Bu
alışveriş, beynimizin kıvrımlarına da kazınmıştır. Onların bizim sevgimize ve
aklımıza artık ihtiyacı yoktur ama biz, onlardan almaya devam ederiz.

 

Eşim
Emine Işınsu’yu kaybettiğimde, çok yakınlarıma, “Bir yıl içinde benden üç
cenaze çıkacak.” demiştim. 40 gün kadar önce, oğlum Yağmur gitti. En son da
Sadi. Bekliyorduk ama ne kadar beklerseniz bekleyin, “O artık yok!” hükmü
çarpıyor. Fena çarpıyor.

 

KÜBİTEM

 

Biz,
Ankara ekibiydik. Yurdun dört bir yanından gelip Ankara ekibi olmuştuk. Fikir
ve duygu dağarcığımızın içi aynıydı. Konuşmalarımızda, değerlendirmelerimizde
Türkçülüğün Esasları’na, Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları’na, Türk
Ülküsü’ne, hatta Kültür Değişmeleri’ne, Türkiye Tarihi’ne rahatça atıf yapardık
ve hepimiz ne dendiğini hemen anlardık. Hepimiz Türk Ocağı’ndan, Türkçüler
Derneği’ndendik. Ankara ekibinin bir de Galip Erdem’le aynı şehirde bulunmak
avantajı vardı. Galip Ağabey’e danışmamızın arasını bir günden fazla açtığımız
enderdi.

 

Biz,
1967-68’in Ankara ekibiydik; gidişlerinin sırasıyla, Halil Özyıldız, İbrahim
Metin, Sadi Somuncuoğlu. En son ben eklenmiştim. O zamanlar her şeyin en
genciydim; tıpkı bugün her şeyin en yaşlısı olduğum gibi.

 

Sadi’yle
bir gün Ankara’nın Meşrutiyet Caddesi’nde yürüyor ve özellikle üniversite
öğretim elemanlarının toplanabileceği bir derneğe ihtiyacımızı konuşuyorduk.
Tam o sırada, Meşrutiyet’le Bayındır Sokağı’nın köşesindeki apartmanda asılı
“Kiralık” ilanı bizi çağırdı. Kirayı sorduk… Hocalardan toplarız dedik.
Toplayamazsak? Hesapladık, maaşlarımızdan karşılayabiliyorduk. Hemen kontratı
yaptık ve Kültür Bilim ve Teknik Merkezi- KÜBİTEM doğdu.

 

1960’LAR,
1970’LER

 

O
günlerin efsane yayınları, Töre, Devlet, Bozkurt hep bu daireye, KÜBİTEM’e
taşındı. Öğretim üyeleriyle yaptığımız ilk toplantıda, hocalar salona
sığmıyordu. 100 civarındaydılar. O gün Bilim Kurulu kuruldu ve başına rahmetli
Tarık Somer geçti. MHP’nin gençlik işlerini Sadi yürütüyordu. İlk Ülkü Ocakları’nın
kuruluşu; gençliğin ve sonra bütün Türkiye’nin, o günün Putinleri’ne karşı
destansı direnişi, onun liderliğinde yürüdü. Töre’yi, orada daha yakından
tanıdığım sonra eşim olan, Emine Işınsu çıkarıyordu. Devlet ve Bozkurt; birinci
derecede Halil, Sadi ve İbrahim’in işiydi. Ben, hepsine karınca kararınca
destek vermeye çalışıyordum. Açılıştan bir süre sonra Dündar Ağabey de (Dündar
Taşer), sohbet mekânını, Bulvar Palas’tan KÜBİTEM’e taşıdı.

 

KÜBİTEM’in
her çekmecesinde Ülkü-Bir gibi, Ülkü-Tek gibi, bir derneğin dosyası vardı.
Gençliğin eğitimi kadar örgütlenmesi de Sadi’nin sırtındaydı. 50-100 kişiden
başlayan gençliğimiz, onun önderliğinde, önce binlere, sonra on binlere ve
sonunda Türkiye’nin her tarafından yüzbinler ve milyonlara tırmandı. Bu tırmanışta-
ve bugün de- sloganımız şöyleydi:

 

Ne
Amerika, ne Rusya, ne Çin. Her şey Türklük için!

 

O
günlerde yalnız KÜBİTEM’de değil, kirada birlikte oturduğumuz evde de Sadi ile
beraberdik. Önce o, ülkücü arkadaşımız Mübeccel Hanım’la evlendi. Sonra ben ve
Işınsu evlendik.

 

SÖZ
KONUSU TÜRKLÜK İSE

 

Gerçi
hepimiz, fikrimizle ve gönlümüzle, o zamanın bir marşında geçen:

 

“Atalardan
bize kalan emanettir bu vatan,

 

Susuz
kalsa toprağımız sularız kanımızla.”

 

ilkesine
inanmıştık. Ama günün kaç saatinde bu duyguyla yaşadığımız değişiyordu. Galiba
Sadi, neredeyse 24 saat bu hissin içindeydi. Tıpkı Galip Ağabey gibi milletin
içinde yok olmuş, “fena fil millet” idi. Daha genç dostumuz, Millî Düşünce
Merkezi’nin şimdiki başkanı Hakan Paksoy, ölüm döşeğinde, “Türk” ve “Türkiye”
dendiğinde gözlerinden yaş indiğini anlattı. Yolculuğunun farkındaydı ve
Türklük için daha yapacağı çok şey varken, artık gücünün yetmeyeceğinin yasını
tutuyordu.

 

Niyazi
Yıldırım Gençosmanoğlu’nun Atsız için yazdığı şu mısralar, Sadi’ye de ne güzel
yakışır:

 

“O
gün Tanrıdağı’nda tan ağardığı çağda,

 

Dediler
Oğuz Han’ın otağına giren var.

 

“Ve
Tanrı Kut Mete’nin huzurunda Sadi’yi,

 

Kür
Şad’la Kül Tiğin’le diz vururken gören var.”

 

Somuncu
Baba’nın bu torununu, Aksaray’da, Somuncu Baba Külliyesi’nin Ervah
Kabristanı’nda toprağa verdik. Paksoy, Sadi’nin mezarına, Bilge Kaan
Bengütaşı’nın yanından alınmış bir avuç toprağı da koydu.

 

Allah
rahmet eylesin. ( https://www.karar.com/yazarlar/iskender-oksuz/sadi-somuncuoglu-bir-nirengi-noktasi-1592339
)

Anne Babalar Çocuklarınıza Sahip Çıkınız

Çocukların nasihatten çok, iyi örneğe ihtiyaçları
vardır.
Joseph
Joubert

“Çocuğunuzu anlayabilmeniz için, onu kendine özgü
gelişim bi­çimi içinde, bir bütün olarak görebilmeniz gerekir. Ana-babalık
sanatı üzerine kurulan eğitsel felsefeyi iyice sindirin içinize. Çocuk yetiştir­mek,
güç ve karmaşık bir iştir. Ne var ki dünyanın mutluluk getiren, insana huzur
veren en tatlı uğraşılardan da biridir. Bir ananın dünyaya sunacağı en önemli
armağan, mutlu ve güvenli bir insan olarak yetiş­tirilmiş çocuklardır.”
Dr. Fitzhugh Dodson

Ana-babaların
çocuklarına gösterebileceği en büyük sevgi, onlar­la kuracağı arkadaşlıktır.
Henry
Ward Beecher

 

Anne, baba, çocuklar ve bazen de yakın akrabaların
sıkı bir hayat birliği oluşturacak şekilde toplanıp birleştiği, biyolojik,
psikolojik, hukuki, ahlaki, ekonomik, kültürel ve dinî bağlara dayalı en küçük
sosyal birime aile denir.

 Aile; içinde insan türünün üretildiği,
toplumsallaşma süre­cinin ilk ve en etkili biçimde yer aldığı, ana-babalar ile
çocuklar arasında birincil ilişkilerin kurulduğu, ekonomik etkinliklerin yer
aldığı bir toplumsal kurumdur. Toplumun temeli ailedir. Çocuğun eğitiminde en
önemli ku­rum ailedir.

Mutluluğun kaynağı para ve teknoloji değildir.
Mutluğun kaynağı huzurlu bir ailedir. Bizim kültürümüzde merhamet, şef­kat ve
hoşgörü vardır. Aile, çocuğun kişiliğinin biçimlenmesinde en önemli çev­resel
etkendir. Kişilik, çocuğun kendisine, çevresindeki insanlara ve dünyaya karşı
tavırlarını belirleyen özelliklerin tümüdür.

Aile; çocuğun gelişimini, toplumsal uyumunu ve
başarısını etkileyen en önemli etkenlerden biridir. Çocuğun yaşamasında ve
gelişiminde “anne-baba” kadar önemli
olan başka bir etken söz konusu değildir.

Aile ortamındaki yakın, sıcak ve duyarlı iliş­kiler
aile bireyleri arasında güvenli bir bağ oluşmasını sağlar. Duyarlı ve ilgili
ailede, çocuğun istekleri ve bakış açısı önem­senir; çocuğun gereksinimleri
uygun bir biçimde ve zamanında karşılanır.

Çocuğun bedensel, ruhsal ve sosyal gelişimi sevgi dolu
sı­cak bir ortamda yetişmesine bağlıdır. Böyle
bir ortamı sağlaya­cak ilk ve temel topluluk şüphesiz ailedir
.

Uyumlu
ilişkiler içinde, güvenli bir aile ortamında sevgi ve anlayışla büyüyen çocuk
olgunlaşır, kişilik kazanır, kendi ayak­ları üzerinde durmayı öğrenir.
Sevildikçe güven duygusu pekişir, desteklendikçe öz saygısı artar. Anlayış
gördükçe hoşgörülü ol­mayı, sorumluluk aldıkça bağımsız davranmayı öğrenir.

Çocuk kendisini yönetebilmeyi,
dürüstlüğü, yalan söylememeyi, sevgi ve saygıyı,  doğru davranışlar sergilemeyi, ya da olumsuz
kötü davranışları genellikle anne babasından alır.  Anne babasının davranışlarını yineleyerek, o
davranışları özümser. Taklit ile başlayan bu benimseme, giderek çocuğun
kişiliğine yerleşir. Anne baba, doğru davranışları hayatlarına yansıtmış,
çocuklarına yeterli sevgi ve ilgiyi gösteren kişiler ise, çocukları da bu
istikamette yetişir.

Çocuk anne ve babasını taklit
ederek sosyal ya
şama alışır. Aile içinden
seçti
ği örnek kişi, bozuk kişilik
yap
ısına sahipse, kötü
davran
ış şeklinin çocukta da görülme ihtimali
yüksektir. Anne-baban
ın iyi örnek olması çok
önemlidir. Bu yüzden ebeveynlerin sözlerden çok davran
ışlarıyla
model olmalar
ı gerekir.

“Çocuğunuzu Kötü Etmenin Yolları” ya da “Yengeç
Kitabı”
nın yazarı C.G. Salzman,
çocukların kötü alışkanlıkları ailelerinden nasıl öğrendiklerini anlatan bir
kitap yazmıştır.

Çocukların aile dışından
öğrendikleri davranışların geçici olduğunu, kalıcı davranışların aileden
öğrenildiğini söyleyen Salzman, “Kötü huy
ya anneden ya da babadan ya da her ikisinden çocuğa geçmektedir”
diyor.

Salzman’ın verdiği örneklerden
birkaçı:

-Sürekli asık suratlı olursanız,
herkesin yanında çocuğunuzu eleştirip kabahatlerini yüzüne vurursanız, en ufak
hatasında da onu cezalandırırsanız çocuğunuz
sizden nefret eder.

-Zorda kaldığınız zaman çocuğunuzu
babasıyla tehdit ederseniz, yatamadığı zaman “öcü geliyor” diye korkutursanız, çocuğunuz babasından, ve öcüden nefret eder.

-Yerine getiremeyecek sözler
verirseniz, karı koca olarak birbirinize saygı göstermezseniz, çocuklarınızın
yanında birbirinizi eleştirir, kavga eder, birbirinize hakaret ederseniz çocuklarınızın güvenini kaybedersiniz.

-İki kardeşten birini sürekli över,
diğerini sürekli eleştirirseniz, birine sürekli ödül verir diğerini sürekli
cezalandırırsanız çocuklarınız
birbirlerini kıskanmaya başlar.

-Onlara sürekli kötü insanlardan
bahsederseniz, herkesin menfaat için birbirini aldattığını, dünya da
güvenilecek insanların kalmadığını söylerseniz çocuğunuzu insanlardan soğutmuş olursunuz.

-Aileniz dâhil herkese kaba
davranırsanız, çocuklarınızın gözü önünde hayvanlara eziyet ederseniz, komşu
veya iş arkadaşlarınızı döverseniz, düşmanlarınızın çok olduğundan bahsederseniz,
tabanca ve bıçaksız gezmezseniz çocuğunuzun
acımasız ve zalim olmasını sağlarsınız.

-Çocuklarınızın yanında sizden daha
zengin olanları çekiştirirseniz, gayrı meşru yollardan zengin olduklarını
söylerseniz, memurların rüşvetle büyüdüğünden bahsederseniz çocuğunuzun kıskanç olması kaçınılmazdır.

-“Önce ders sonra oyun” kuralında
acımasız olursanız, ders yapmadığı zaman çok katı yasaklar koyarsanız çocuğunuzu okuldan soğutursunuz.

-Çocukların her istediğini yerine
getirirseniz, onları oyuncak ve hediye yağmuruna tutarsanız çocuklarınızın bencil ve şımarık olmasına
sebep olursunuz.

-Onu aldatırsanız, başkalarına yalan
söylerseniz, suçlarını itiraf ettiklerinde bile azarlarsanız çocuklarınızı yalana alıştırışınız.

-Sürekli dedikodu yapar, herkesin
arkasından konuşursanız çocuğunuzu da
dedikoducu yaparsınız
.

Çocuklarımız
bizim sahip olduğumuz mallar değillerdir. Görevimiz, onlarla beraber büyümek,
arkadaş olmak, sevmek, kabul etmek, anlamak, desteklemek, beraber oynamak, yol
gös­termek, geliştirmek, kolaylaştırmak, kalıcı olumlu izler bırak­mak, onları
kazanmak, olabildiğince ön yargısız olmak.

 Böyle bir ortamda büyüyen çocuk çevresine
yetişkin olduğunda doğal olarak faydalı olabilecektir çünkü öncelikle kendini
anlayabilen, kendine faydalı olabilen bir insan olmuştur.

 

  “Çocuklarınızı kuzu gibi büyütmeyin ki;
ileride koyun gibi güdülmesinler.”
    Şeyh Sadi  Şirazi

 

Sevgiyle kalın…

Millî Hafızanın Işığında 1921 Ve 1924 Anayasaları

Türk
Anayasa tarihinde 1921 Anayasası diğerlerinden hem hazırlandığı ortam hem de
muhtevası itibarıyla çok farklı bir durum arz etmektedir. Bunun sebebi çok
olağanüstü şartlarda hazırlanmış ve yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmadığı
bir ortamda kabul edilmiştir. 1921 Anayasası şu siyasi süreçlerin sonunda
ortaya konmuştur:

30
Ekim 1918’de tarihinde Mondros Mütarekesi ile Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya
Savaşı’nda mağlup kabul edilmiş ve Osmanlı toprakları paylaşılmaya
başlanmıştır. Bu paylaşılma ve işgal sonunda Anadolu ve Rumeli’de dirinme ve
örgütlenme çabalarına girişilmiştir. Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919 tarihinde
Samsun’a ayak basması ile direniş sivil alandan siyasi bir alana doğru genişleme
göstermiştir. Nitekim bu amaçla 22 Haziran 1919 tarihinde Amasya tamimi
yayınlanmıştır. Amasya Tamimi’nden sonra 23 Temmuz- 7 ağustos 1919 tarihleri
arasında Erzurum Kongresi’nin toplanması sağlanmıştır; yaklaşık yurdun doğu ve
kuzey doğu bölgelerinden toplam 62 temsilci Erzurum Kongresi’ne katılmış Kurtuluş
Savaşı’nın yol haritası çizilmiştir. Milli Mücadele 4-11 Eylül 1919’da
tarihinde Sivas Kongresi ile devam etmiş Meclis-i Mebusan’ın toplanması gerektiği
mutabakatına varılmıştır. İstanbul Son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı 12 Ocak 1920
tarihinde toplanmış 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul’un işgal edilmesi nedeniyle
kısa ömürlü olmuş Ancak 20 Ocak 1920 tarihinde Misak-ı Milli’yi kabul etmiştir.
Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı 18 Mart 1920’de son toplantısını yapmış 12 Nisan
1920 tarihinde de fesih edilmiştir. Ankara’da 23 Nisan 1920 tarihinde
İstanbul’daki Son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ın dan gelen 92 kişiyle ve yurt
genelinden seçilen 232 kişi yeni Meclisi açmıştır.

Kurtuluş
Savaşı’nın devam ettiği süre içinde yeni meclis yasama faaliyetleri ile
birlikte yeni anayasayı yapmayı planlamıştır. Büyük Millet Meclisi yaklaşık 2
ay görüşmeler yaptıktan sonra 20 Ocak 1921 tarihinde Teşkilatı Esasiye Kanunu
kabul edilerek yürürlüğe girmiştir. 1921 anayasasının yürürlüğe girdiği ortamda
dikkat edilmesi gereken çok önemli hususlar bulunmaktadır. Bunlar sırasıyla
şunlardır:

1-
İşgal altında bulunan Osmanlı topraklarında İstanbul’da Saltanat ile Ankara’da
Millî bir mücadele başlatan Büyük Millet Meclisi bulunmaktadır. Dolayısıyla
Vatan coğrafyasında iki ayrı yönetim mevcuttur.

2-
Padişahlık devam etmektedir

3-
Aynı şekilde Hilafet Kurumu da bulunmaktadır. Mustafa Kemal Paşa ve yakın
çevresi Millî mücadelenin devam ettiği ortamda birçok arkadaşıyla fikir
ayrılığına düşeceğini bildiği için padişah ve hilafet konusunda herhangi bir şahsî
düşüncelerini açıklamamıştır.

Hâlbuki
Mustafa Kemal’in gençlik yıllarından beri düşüncesi Cumhuriyeti ilan etmek hilafet
ve saltanatı kaldırmaktır. Her ne kadar 1921 Anayasası Osmanlı Türk siyasi
tarihinde ilk olarak egemenliği kayıtsız şartsız millete vermiştir. Fakat hâlâ
milletin Cumhuriyet deneyimi oluşmadığı gibi padişaha ve hilafete bağlılığı
devam etmektedir. Dönemin şartları göz
önünde bulundurulduğunda Mustafa Kemal’in ve yakın arkadaşlarının muhalefetin
tepkisini çekmemek ve Millî Mücadele’yi kesintiye uğratmamak için Cumhuriyet
düşüncesini açıkça ifade etmemişlerdir.

“1921
Anayasası oldukça kısadır ve sadece 24 maddeden oluşmaktadır. 1921 Anayasası’nda
temel hak ve özgürlükler ile ilgili herhangi bir madde yer almamıştır. Bunun
sebebi ise 1876 Kanuni Esasi’nin yürürlükten kaldırılmamış olmasıdır. 1921 Anayasası yerinden yönetime önem veren
bir metindir.  İlginç olan 24 maddelik
kısa bir Anayasada 14 maddenin yerel yönetimlere ayrılmış olmasıdır. Genel
olarak rejimi hükümet sistemini egemenliği seçimleri belirledikten sonra kalan
kısım yerel yönetimleri içermektedir
” (Şahin, 2012: 5).

Görüldüğü
üzere 1921 Anayasası zorunluluktan dolayı yürürlüğe girmiş ileride Türkiye
Cumhuriyeti olacak devletin yapısına uygun olmadığı başından belli olmuştur.
İstanbul’da
Osmanlı hanedanı ve padişah bulunmakta aynı coğrafya üzerinde iki ayrı devlet
otoritesi işlev görmektedir. Uluslararası camiada ve devlet erkin’de problemler
doğuran bu iki başlılık Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının cesur girişimiyle
önce 30 Ekim 1922 tarihli 307 sayılı kanunla halifelik saltanattan ayrılmış 1
gün sonra da bir 2 Kasım 1922’de 308 sayılı kanunla Saltanat kaldırılmıştır. Bu
aşama Büyük taarruzun kazanıldığı Anadolu coğrafyasının düşmandan temizlendiği
tarihtir. Ankara hükümeti içerde ve dışarda rüştünü savaşarak ispat etmiştir. Bu
başarıların ışığında Mustafa Kemal Paşa saltanatın kaldırılması ile ilgili
kanun görüşmeleri sırasında mecliste etkili bir konuşma yapmıştır:

         “Efendiler!

         İçinde
bulunduğumuz şartlara rağmen safsatayla münakaşa ile nazariyatla vakit
geçirdiğimizi görüyorum. Hâkimiyet ve Saltanat hiç kimseye ilim icabıdır diye
münakaşa ile mügalata ile verilmez. Hâkimiyet ve Saltanat kuvvetle kudret’le
zorla alınır.  Türk milleti de Hakimiyet
ve saltanatı Bilfiil İsyan ederek kendi eline almıştır. Bu olmuş bitmiş bir
durumdur. Mesele hâkimiyet ve saltanatı bırakacak mıyız bırakmayacak mıyız
meselesi değildir. Mesele bu zaten olmuş bitmiş durumu ifade etmektir. Bu
herhalde ve mutlaka olacaktır burada toplananlar meclis ve herkes meseleyi bu
şekilde görürlerse fikrimce uygun olur. Aksi takdirde yine hakikat ifade
olunacaktır. Fakat ihtimal Bazı kafalar kesilecektir” (Tanör, 2002: 279-280).

29
Ekim 1923’te tarihinde Cumhuriyet ilan edilmesine rağmen yeni anayasanın önünde
Hilafet Makamı bir engel teşkil etmektedir. Cumhuriyetin ilanı üzerine
İstanbul’da
bazı kişiler Hilafet makamını güçlendirmek isterler ve 9 Kasım 1923 günü Vatan
gazetesinde Hanife’nin istifa edeceği haberi üzerine halife Abdülmecid şu
sözlerini yayınlar:

 “Halifelik makamına seçilmenin bir surette
yapıldığını ve icma-i ümmetle (sözlük anlamı imamların ve fakihlerin şeriat
işlerini belirlemede oybirliği etmeleri ile) olduğunu biliyorsunuz.  O zaman yapılan bu seçim İslam âlemine
bildirilmiş ve her taraftan iyi kabul görmüştür. Bütün İslam âleminin her daim
teveccühlerinize mazhar olmaktayım. Asya’nın en ücra köşelerine varıncaya kadar
İslam âleminden binlerce mektup ve telgraf aldın ve birçok yerlerden heyetler
gönderilerek bu duygular tekit ediliyor. Gördüğüm bu teveccühler karşısında
ufak tefek dedikodulardan alınarak çekilmek küfranı nimet(nankörlük) olur” sözleri
ile halifeliğini güçlendirmek isteyen Abdülmecid sözlerine “Halifelik makamından çekilmekliğime sebep
görmüyorum
”(Eroğlu,1989: 72) diyerek devam eder.

Cumhuriyetin
ve Türkiye’nin yapması gereken inkılapların önünde Halifeliğin engel olacağı
kesinlikle açıktır.  İngilizler Sünni Hilafeti destelemek amacıyla Hint Müslümanlarını
harekete geçirir. Böylece Şii Hilafet Sünni Hilafet diye İslam Dünyasında iki
başlılık olacaktır. Asırlarca siyasi anlamda her hangi bir birlik
sağlanamamıştır. İslam dininin siyasî bir iddiası da yoktur. O insanlara
hidayet dinidir.  Hilafet kurumları dinî
değil tamamen tarihî ve siyasi kurumlardır. Bayram Zengin’in isabetli
teşhisiyle “Şiiliğin geliştirdiği “İmamiye” teorisinin karşısına çıkarılmış Sünni
bir “Halifelik” teorisidir”.

Hilafetin
kaldırılması konusunda Mustafa Kemal Paşa’yı süratle harekete sevk eden bir olayda
Hindistanda İsmailiye mezhebinin imamı Ağa han ile Alihan’ın halifenin siyasi
durumunun korunması için İsmet Paşa’ya yazdıkları mektup ve bu mektubun daha
İsmet Paşa’nın eline geçmeden muhalefeti temsil eden Tanin gazetesinde
yayınlanmasıdır. 3 Mart 1924’te tarihli hilafetin ilgasına ve hanedanı
Osmaniye’nin Türkiye Cumhuriyeti memalik-i hariciyesine çıkarılmasına dair
kanunla Osmanlı monarşisinin dayandığı dini müessese de ortadan kaldırılmış ve
yeni Türkiye demokratik ve laik gelişme yolunda son ve önemli bir adım daha
atmıştır” (Eroğlu, 1989: 74).

Saltanatın
kaldırılması, Cumhuriyet ve halifelik makamının sona erdirilmesinden sonra ihtiyacı
hissedilen en önemli mesele yeni bir anayasa olmuştur. “Çünkü 1876 Kanuni Esasi
halen resmen ilga edilmemiş ve 1921 Anayasası ise ihtiyaçlara cevap verebilmekten
çok uzaktadır. Bu nedenle Büyük Millet Meclisi Kanuni Esasi encümeni bir
anayasa taslağını 9 Mart 1924’te tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne
sunmuştur. Taslak Metin 20 Nisan 1924 tarihinde kabul edilmiş ve 3 gün sonra 23
Nisan’da yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. 1924 anayasası 1921 Anayasası’ndan
farklı olarak nitelikli çoğunlukla 2/3 kabul edilmiş ve 6 bölüm ve 105 maddeden
oluşmuştur” (Şahin, 2012: 17)

Engin Şahin’in “1921 1920 4961 1982 Cumhuriyet Anayasaları” kitabında 1924
anayasasının özellikleri şu şekilde özetlemektedir:

“1924
anayasası modern anlamda bir anayasanın taşıyabileceği tüm özellikleri
içermektedir devlet organlarının görev ve yetkileri maddeler halinde
düzenlenmiş ve vatandaşların temel hakları güvence altına alınmıştır. Ayrıca
kendinden önceki anayasa ikilemine son vermektedir yani 1921 Anayasası’nın 1876
Kanuni Esasiyi ilga etmemesinden kaynaklanan çift anayasa sistemi 1924
anayasasının 104. maddesi ile son bulmuştur. Böylece Türkiye Cumhuriyeti
Devleti yeni anayasasına kavuşmuştur.

         1924
Anayasası anayasanın üstünlüğü ilkesini benimsemiştir. Yasaların ve anayasa
dışındaki tüm mevzuatın anayasaya uygun olması gerekliliği 1924 anayasasının
103. maddesi ile zorunlu hale gelmiştir. Bu durum olması gereken bir hükümdür
ve 1921 Anayasası’nın eksik yönüdür. Ancak yasaların anayasaya uygunluğunu
denetleyecek bir anayasal mekanizma ön görülmese de günümüzde bu görevi Anayasa
Mahkemesi yapmaktadır ve 1961 Anayasası ile kurulmuştur. 1924 Anayasası’nın 1.
maddesinin yani Cumhuriyet ilkesinin değiştirilmesinin 102. madde ile teklif
edilmesi dahi yasaklanmıştır. Anayasa değişikliği ile ilgili bu süreçte
cumhurbaşkanına bir veto yetkisinin tanınmamış olması söz konusudur. Cumhurbaşkanı
anayasa değişikliklerini meclise geri gönderemez veya onaylamaz.

         1924
Anayasası 1921 Anayasası’ndan farklı olarak meclis hükümeti sistemini kabul
etmemiştir. Parlamenter sistem ile meclis hükümeti sistemi arasında karma
sistem olarak adlandırılan sistemi benimsemiştir. Egemenlik yetkisinin sadece meclis
tarafından kullanılması yasama ve yürütme yetkisinin mecliste olması,
Cumhurbaşkanlığı veya Devlet Başkanlığı makamının öngörülmemiş olması ve
meclisin hükümeti her zaman denetleyip düşürebilme yetkisi meclis hükümeti
sistemi özellikleridir. Yürütme yetkisinin cumhurbaşkanı ve bakanlar kurulu
arasında paylaşılması, cumhurbaşkanının Başbakanı ataması ve hükümetin güvenoyundan
sonra teşekkül etmesi, hükümetin kolektif sorumluluğunun bulunması parlamenter
sistem özellikleridir. 1924 anayasası Cumhurbaşkanlığı makamı öngörmüştür
Cumhurbaşkanı devletin başıdır ve anayasada tanımlanmış yetkileri oldukça
geniştir. 1924 Anayasası’nın 1. bölümünde genel esaslar yer almaktadır devletin
şekli cumhuriyettir, dini İslam ibaresi 1928 yılında anayasadan çıkartılmış ve
1937 yılında laiklik ilkesi eklenmiştir. 
Egemenlik yetkisi sadece Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne verilmiştir.  1924 Anayasası’nda yargı görevi bağımsız
mahkemelere verilmiştir ve anayasanın 4. bölümünde düzenlenmiştir.  1921 anayasasının değinmediği boşluk böylece
doldurulmuştur. Anayasaların olmazsa olmazı temel haklar bölümüdür ve 1924 Anayasası’nın
Türklerin kamu hakları başlığını taşıyan 5. bölümünde 68- 88 maddeleri aralarında
temel hakları sıralanmıştır. Bu durum da 1921 Anayasası’nın eksik kalan
yanlarından bir diğerini tamamlanmasıdır” (Şahin,  2012:17-18)

Sonuç

1921
ile 1924 Anayasası karşılaştırılacaksa bu karşılaştırmadan 1924 anayasasının
çağdaş cumhuriyetin ruhuna daha uygun bir tarihî anayasa olduğu
anlaşılmaktadır. 1921 anayasası Osmanlı
anayasası devamı olduğu gibi devletin iki başlı, saltanat ve halifeliğin olduğu
bir dönemde hazırlanmıştır.
Üstelik bugünde açık uçlu bir şekilde
tartışılması netleşmemiş yerel yönetimler 1921 Anayasasında güçlendirilmiştir.
Yerel yönetimler Türkiye’nin bölgeler arası dengesizlikleri ve terör olayları
göz önüne alınmadan her belediye seçiminden sonra kayyum atanarak çözülebilecek
bir problem değildir. Üniter yapı zayıfladıkça ve yerel yönetimler güçlendikçe
devlet idaresi karşısında bu durum kontrol edilemeyen bir paradoks oluşturacaktır.
Bölgeler arası sosyolojik sorunlar mevcut oldukça yerel yönetimler konusunda
kimler hangi konularda güçlenmesini istiyor sorulmalıdır. Yahut hangi sahada
güçlenmeli yahut üniter devletin zaafa uğratılabileceği alanlar dikkatli bir
analize tabii tutulmalıdır.

20. yy’ın başında zorlu şartlar
içinde Ankara’da büyük bir Millî Mücadele veren insanların Osmanlı Saltanat ve
Hilafetine karşı gösterdikleri dengeleri koruyucu hassasiyet ile ortaya
koydukları 1921 Anayasa’sının bugünlerde tekrar gündeme getirilmesi 21.yy’ın
gerçeği ile bağdaşmamaktadır. Buna sosyolojik regresyon (gerileme) denebilir.
Tarih
her zaman doğru yahut yanlış icraatları değil zaruri (zorunluluktan
kaynaklanan) olaylar bütünüdür. Bütüncül sistematik bir bakış açısı ihmal edip
sadece duygusal bir tarih hayranlığı ile Anayasa değişiklikleri yapılacaksa
Türk insanının ahvali üzüntü verici demektir. Bir an evvel insanımız, akademisyenler,
aydınlarımız ve politikacılarımız bütüncül bir bakışla meselelere yaklaşmalı ve
Karl Popper’ın söylediği gibi “hayat problem çözmektir” yaklaşımı ile
hareket etmelidir. Milattan önce 475 (ölümü)
Heraklitos
bile “Aynı nehirde iki defa
yıkanılmaz
” demektedir.

Türk Anayasa tarihi geriye hatta en
geriye olumsuz örneklere dönerek değil millî hafızanın ışığında günümüzle ve
gelecekle bağı koparmadan ileriye zamanın doğru akışına yürümeyi
gerektirmektedir.

Kaynaklar:

Bülent
Tanör (2002). Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, 9. Baskı, YKY, İstanbul.

Engin
Şahin (2012). 1921 1920 4961 1982 Cumhuriyet Anayasaları, Beta Yayıncılık, İstanbul.

Hamza
Eroğlu (1989).Atatürk ve Cumhuriyet, TTKB, Ankara.