23.8 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 342

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 23

Kültür emperyalizmi bir milletin hayatına  

şarıdan dil ve yaşama biçimi olarak  

farklı yollardan sokulmuş unsurlarla

millî bünyeyi bir işgal teşebbüsüdür.’

Türk Edebiyatı Dergisi Genel Yayın Yönetmeni İMDAT AVŞAR
ile

AHMET KABAKLI ve O’nun idealleri hakkında konuştuk.

 

Oğuz
Çetinoğlu:
Ahmet Kabaklı Hocamız Türk Edebiyatı Dergisi ile topluma
hangi hizmetleri vermeyi tasarlamıştı?

İmdat
Avşar:
Ahmet Kabaklı
üstadımızın bu dergi ile Türk milletinin kültür ve medeniyet alanında hangi
dertlerine devâ olmak istediğini, Türk Edebiyatı dergisinin 15 Ocak 1972
târihinde çıkan ilk sayısında yer alan ‘Çıkarken
başlıklı, manifesto niteliğindeki yazısında geniş şekilde bulabiliriz.
Meraklıları için, bu yazının 50. yılımızın ilk sayısında yâni Ocak 2022’de
yayımlanan 579. sayımızda yeniden yayımladığını duyurmak isterim. Üstat, bu
yazısıyla kökü mâziye dayanan yeniyi inşa etmek, çağdaş ve klâsik sanatlar
arasındaki bağı güçlendirmek, devrin kültür buhranına kapılmadan kendi
köklerinden filizlenen yeni kültür ve sanat adamlarını yetiştirmek, sanatta ve
edebiyatta taklitçiliğe düşmemek, yaşayan Türkçeyi esas alarak dildeki
bozgunculuğun önüne geçmek, yurdun neresinde olursa olsun istidat sâhibi
kalemlere sâhip çıkmak ve bu amaçla bir sanat fidanlığı oluşturmak, ideolojinin
esiri bir edebiyata değil hâlis sanata ve doğru düşünceye destek olmak,
binlerce yıldır ürettiğimiz değerlerin inşa edeceğimiz yeniliklerde ilham
kaynağı olmasını sağlamak, yeni çıkan ilim, sanat ve fikir eserlerinin geniş
kitlelere yayılması için ehil kalemlerce tanıtımını yaptırmak gibi asil
hedefler koymuştur. Böylece, millî ve manevî köklerimize bağlı bir edebiyatı ve
sanatı destekleyeceğini dolayısıyla böyle bir toplumun inşası için hizmet
verileceğini duyurmuştur.

Çetinoğlu:
Derginin günümüzdeki hizmet anlayışı hakkında
neler söylemek istersiniz?

Avşar: Birinci sorunuzla bağlantılı olarak şunu
söyleyebilirim ki Türk Edebiyatı Dergisi
Ahmet Kabaklı Hocamızın ilk sayımızda belirlediği ilkelerden hiç sapmadan yayın
hayatını bu düsturlar eşliğinde devam ettirmiştir. Dergimizin 50 yıllık
geçmişine de bugününe de bir göz atıldığında, Türk Edebiyatı Dergisi’nin, Türk milletinin kültür ve
medeniyetine hizmet için öncülerinin koyduğu ilkeler doğrultusunda büyük bir
gayretle faaliyetlerine devam ettiği görülecektir.

Çetinoğlu:
Türkçemizin karşı karşıya bulunduğu
problemlerin çözümünde Türk Edebiyatı Dergisi olarak teklifleriniz neler olabilir?

Avşar: Türkçenin, son yüzyılda bazı temelsiz
politikalarla birtakım hücumlara uğradığı hattâ bunun zaman zaman aydınlar,
sanatçılar eliyle yapıldığı doğrudur. Günümüzde de Türkçe; teknolojinin,
internetin, değişen hayat şartlarının, küreselleşmenin getirdiği bir takım
bozulmalarla, hücumlarla karşı karşıya. Televizyonlar, dergiler, gazeteler de
bu dil bozgununa aracılık ediyorlar maalesef. Meselâ iki yıldır küresel bir
salgınla karşı karşıyayız. Bilinçli olarak ‘salgın
diyorum. Çünkü var olan bu güzelim kelime görmezden gelinerek dilimize bir ‘pandemi’ kelimesi yerleştirildi. Bununla
birlikte resmî ağızlardan ‘bulaşma
fiili yerine ‘bulaş’, ‘tarama ekibi’ yerine ‘filyasyon ekibi’, solunum cihazına bağlı
hasta yerine ‘entübe hasta’
deniliyor: Dil, dışardan müdâhalelerle toptan değişebilecek bir şey olmasa da
ciddî bozulmalar da baş göstermektedir. Daha önce de söylediğim gibi Türk
Edebiyatı
Dergisi geçmişte de
günümüzde de yaşayan Türkçeyi esas alarak, Türkçe konusunda büyük bir
hassasiyet göstererek yayın hayatına devam etmektedir, edecektir. Biz bu
kelimelerin Türkçe olanını kullanarak yaygınlaştırmaya çalışıyoruz.

Çetinoğlu:
Kabaklı Hocamız, ‘Türk Dünyası Birliği’ düşüncesini gerçekleştirmeyi ideal olarak
benimsemişti. Türk Edebiyatı Dergisi
olarak bu idealin edebiyat ayağında gerçekleştirilmesi yönündeki
düşüncelerinizden bahseder misiniz?

Avşar: Merhum Ahmet Kabaklı üstadımız Türk dünyası
ile bağlarımızın yeniden kurulabilmesi için dilin, kültürün, geleneklerin,
törenin sarsılmaz köprüler olduğunu; Türklüğün, Türk kültür ve medeniyetinin
bir bütün olduğunu da biliyordu. Onun hayatının büyük bir bölümü, Türkistan
Türklüğünün Sovyet ve Çin işgalinde olduğu bir döneme denk geldi. SSCB’nin
dağılma sürecinden sonra sadece on yıl yaşadı. Buna rağmen o, daha Sovyet
devrinde, her şeyin yasak olduğu bir dönemde Azerbaycanlı şairlerin şiirlerini Türk
Edebiyatı
Dergisi’nde yayımlamış,
sonra o ülkelere ziyaretlerde bulunmuştu. Onun Türk Edebiyatı adlı beş
ciltlik eserinin ilk cildi de Türk dünyası ile ortak olan destan ve masallara
ayrılmıştır. Ondan sonra derginin yönetimini üstlenen bütün yetkililer onun
izinden gitmişlerdir. Bugün bizler de aynı sürecin bir devamıyız. Dergimizin
geçmiş sayılarına bakıldığında Türk dünyasına mal olmuş Nevai, Yunus Emre,
Fuzuli, Dede Korkut gibi ortak değerlerimiz adına yayımlanmış özel sayıların yanında
Bahtiyar Vahapzade, Cengiz Dağcı, Cengiz Aytmatov, Necip Fazıl, Nihal Atsız,
Anar gibi çağdaş edebiyatçılara hasredilmiş özel sayılarımız da mevcuttur.
Ayrıca Kazak Edebiyatı, Kırgız Edebiyatı, Balkanlar Türk Edebiyatı, Kıbrıs Türk
Edebiyatı, Azerbaycan Edebiyatı, Özbek Edebiyatı gibi özel sayılarımız da
vardır. Biz Türk dünyası birliğinin dil, kültür, sanat ve edebiyatla
kurulacağının bilincindeyiz. Çünkü bu yollarla kurulan köprülerin siyasî ve
ekonomik köprülerden daha sağlam ve kalıcı olduğunu biliyoruz. Kurmuş olduğumuz
Turay Yayınları, Türk dünyasından yazar ve şairlerin kitaplarını
yayımlamaktadır. Türk Edebiyatı Çocuk Yayınevimiz aracılığıyla çocuklara
yönelik ‘Türk Dünyası Masalları
serisini, ‘Dede Korkut Destanlarını
resimli olarak yayımladık. Dergimizde her ay Türk dünyasından bir şair veya
yazarın şiirlerini, hikâyelerini, ilmî yazılarını bulabilirsiniz. Biz Türk
dünyasını edebiyat ve sanat yoluyla birbirine yaklaştırmayı hedefliyoruz,
çalışmalarımız da bu yöndedir.     

Çetinoğlu:
Belli başlı edebî eserlerde; romanda, şiirde,
hikâyede çok şeyler değişti, değişiyor. Kabaklı Hocamızın değişmemesi için
direnç gösterdiği hususlar nelerdi?

Avşar: Değişme kaçınılmaz bir olgudur. Değişime
karşı direnç göstermek de mümkün değildir. Çünkü değişim seli bütün insanları
içine alır ve sürükler. Hiç şüphesiz Ahmet Kabaklı üstadımız da ülkede ve dünyâda
meydana gelen kültür sanat anlayışlarındaki değişimlerin farkındaydı ve hiç
kuşkusuz o da her zaman yenilikten yanaydı. Ancak o, ‘yeni yetişenlerin, başka ülkelerdeki deneyişleri öğrenmeden veya o
deneyişleri taklit etmeden önce kendi ülkelerindeki eski veya çağdaş
sanatkârların deneyişlerini tanımak mecburiyetinde’
olduklarını söylüyor,
kendi köklerimizden beslenen bir yeniliği telkin ve teşvik ediyordu. ‘Batı’dan alınarak taklit edilmiş bir
yeniliğin yerlileşemeyeceğinden
’ bahseden üstat Şeyh Galip, Yahya Kemal,
Mehmet Akif ve Ziya Gökalp gibi şahsiyetlerin yaptığı yeniliği de örnek olarak
gösteriyordu.  

Çetinoğlu:
Kabaklı Hocamız, Tercüman Gazetesi’nde ‘Yaşayan
Türkçemiz
’ köşesi ihdas etmişti. Bu proje Türk Edebiyatı Dergisi’nde canlandırılabilir mi?

Avşar: Üstadımızın yaşadığı o dönemde bunlar
gerekliydi. Onun bu yaptıkları, millî hassasiyetlerimizi dikkat merkezine
çekmekti. Yukarıda da bahsettiğim gibi Türk Edebiyatı Dergisi elli yıllık yayın hayatında bir
bütün olarak ‘Yaşayan Türkçemizi
esas alarak ve dilimize büyük ihtimam göstererek yayın hayatını devam ettirdiği
için ayrıca bir başlık açılmasına gerek olmadığı kanaatindeyim.     

Çetinoğlu:
Ahmet Kabaklı’nın yakından ilgilendiği kültür
emperyalizmi (günümüzdeki adı ile kültür endüstrisi), âşık edebiyatı, tasavvuf
edebiyatı ve halk edebiyatı hakkındaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Avşar: Kültür emperyalizmi bir milletin hayatına
dışarıdan dil ve yaşama biçimi olarak farklı yollardan sokulmuş unsurlarla
millî bünyeyi bir işgal girişimidir. Dünya son elli yılda baş döndürücü şekilde
bir değişime uğramıştır. Ülkeler arasındaki sınırlar sanal yollarla
lağvedilmiştir. Siyasî, ekonomik, kültürel ilişkiler şekil ve yön
değiştirmiştir. Eskiden ülkeler işgal ediliyor, sömürülüyordu. Şimdi ise
insanlar… İnsanlar kablolara bağlı bilgisayarlar ve cep telefonları ile küresel
kültür emperyalizminin gönüllü sömürgesine dönüşmüşlerdir. Bu durum kültürde,
dilde, toplumsal ilişkilerde, değerlerimizde, geleneklerimizde tahribat
yaratmaktadır. Üstat da bu konulara daha o yıllarda dikkat çekmiştir. Halk
edebiyatının, âşık edebiyatının milletin millî yönünü, tasavvuf edebiyatının
ise manevî yönünü muhafaza ettiğini, köksüz değişimlere karşı millî ve manevî
benliği koruduğunu söyleyebilirim. Dilimiz, töremiz, geleneklerimiz farklı
siyasî yapılar içinde âşık edebiyatıyla yüzyıllara direnebilmiştir. Manevî
kimliğimizi inşa edip koruyan din ve tasavvuf öğretisi olmuştur. Ahmet
Yesevi’nin, Yunus’un, Mevlana’nın, Fuzuli’nin, Şeyh Galip’in, Karacaoğlan’ın,
Dertli’nin, Emrah’ın inşa ettiği bir millettir Türk milleti.   

Çetinoğlu:
Dil olgusunun millet kavramındaki yeri nedir?

Avşar: Dil olmadan milletten bahsetmek mümkün
değildir. Millet kavramının belirleyici unsuru dildir. Edebiyat, kültür ve
sanat da o dil ile üretilir. Bizim için Türkçenin konuşulduğu her yer vatandır.
Dolayısıyla dil aynı zamanda vatandır bizim için. Soy olarak Türk olmakla
birlikte bugün başka bir dili konuşan insanlarla bağlarımız kopmuştur. Bizi
millet olarak birbirimize bağlayan şey dil ve dilin ürettiği değerlerdir.

Çetinoğlu:
173 yaşındaki Türk dergiciliğinin günümüzdeki
durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Avşar: Sürekli artan mâliyetler, yabancı paralara
bağlı olarak gelişen iktisadî dengesizlikler, kâğıdın bile ithal ediliyor
olması, internet yayıncılığı ve internet bağımlılığı sebebiyle dergilere olan
talebin azalması maalesef günümüzde dergilerin yayın hayatına devam
edebilmesini zorlaştırıyor. Kapanan dergiler antolojisinde yer almamak için
gayret gösteriyoruz. 

Çetinoğlu:
Sorularla sınırlı kaldığınız için temas
edemediğiniz hususlar için söz sizin efendim, buyurunuz.

Avşar: Sizin aracılığınızla okuyucularımızdan,
Ahmet Kabaklı üstadımızın yaktığı bu kutsal ocağa sâhip çıkmalarını, onun
yaktığı bu edebiyat meşalesini söndürmemeleri ve bizlere destek olmalarını rica
ediyorum.

 

 

Ahmet
Kabaklı’dan Bir Makale

1924’e kadar vatandaşımız olan, Türkçeyi,
Urfalı, Harputlu gibi konuşan, folkloru Türk dünyasını saran Fuzulî’yi de
yetiştirmiş olan bu en eski Oğuz-Bayat (Dedekorkut) Türklerini, artık bilen
yok, öğrenen yoktur. Hallerine kimse acımıyor.

Güneydoğu’da en büyük teminatımızın
Türkmenler olduğunu bilip düşünen siyâsetçimiz, savunmacımız kaldı mı
bilmiyorum? Korkarım, nerelerde uçup konan garip kuşlar olduklarını, söyleyecek
kimseler de azalıyor.

O sebeple, bizden oldukları için her türlü
felâkete uğratılan Irak Türkleri hakkında (bir kısmı Irak Millî Türkmen
Partisi’nden alınmış) şu basit bilgileri okuyucularıma sunmayı gerekli saydım:

Osmanlı Devletimizde Irak üç vilâyetti:
Bağdat, Basra, Musul. Bugün Kuzey Irak denilen bölge, Musul vilâyetinin büyük
kısmıdır.

Başta petrol olmak üzere, birçok
zenginliklere ve önemli jeostratejik konuma sâhip olan Musul vilâyeti, Kerkük
ve Süleymaniye sancaklarından oluşmakta idi. 

Lozan Andlaşması’da Musul vilâyetinin Irak
veya Türkiye’de kalması meselesi, çözüme bağlanmadığı için (Cemiyet-i Akvam
araya girerek) Musul’un tamamı Irak’a verildi.

Irak Türkmenleri Irak’ın kuzeyinden itibaren
Telafer; Musul, Erbil, Altunköprü, Kerkük, Tuzhurmatu Kifri, Hanekin, Mendeli
ve Bağdat’ın güneydoğusunda bulunan Bedre’ye kadar uzanan bir şerit üzerinde
yaşarlar.

Türkmenlerin nüfusu (Irak’ın asimilasyon
politikası icabı) gizli tutulmuştur ve gerçek dışıdır.

İngiliz kaynaklarına göre Irak’ın % 8.94’ü
Türkmen’dir. Aslında Türkler Irak nüfusunun % 10’undan fazladırlar. 1925
yılında yayımlanan ilk anayasanın metni Arapça, Türkçe ve Kürtçe olarak
basılmıştır. Anayasa’da ‘Resmî dil
Arapçadır
’ denilmekle birlikte 74 sayılı kanunla bunun istisnaları belirtilmiştir.
Bu kanun gereğince başta Kerkük ve Erbil olmak üzere bazı Türkmen bölgelerinde
yargılamanın Türkçe olarak yapılması kabul edilmiş Türkmenlerin çoğunluk teşkil
ettiği ilkokullarda da öğretim tamamıyla Türkçe olmuştur. Sonra bu hakların
hepsi geri alınmıştır.

14 Temmuz 1958’de Cumhuriyet’in kurulmasından
sonra Bağdat Radyosu’nda Türkmence yayınına başlanmış; 1960 yılında, Irak
Türkmenlerinin kültürel ve sosyal hakları çerçevesinde Türkmen Kardeşlik
Ocağı’nın kurulmasına izin verilmiş ve 1968 yılında Kerkük televizyonunda Türkmence
yayın hakkı da tanınmıştır.

1971 yılından itibâren ise ağır bir sindirme
ve asimilasyon politikasına tâbi tutulan Türkmenlerin, yüzlerce genci idam
edilmiş, savunma hakkı tanınmayan devrim mahkemelerince türlü cezâlara
çarptırılmışlardır. Şu anda Irak Türkmenlerinin en basit insan haklarından nasipleri
yoktur.

Irak Türkleri, en sıkıntılı dönemlerini,
1980’den sonra yaşamışlardır. Sekiz senelik İran-Irak ve Körfez Savaşı’nda Irak
yönetiminin o kadar güçlüklerine rağmen Irak Türklerine düşmanlıkları zulümleri
bitmemiştir. Toplu tutuklamalar, yargısız infazlar ve katliamlar devam
etmiştir.

28 Mart 1991 târihinde Altunköprü’de 87
Türkmen’in kurşuna dizilerek şehit edilmeleri, Körfez hengâmesinden dolayı
dikkate bile alınmadı. 5 Nisan 1991 târihinde İstanbul’da, Irak konsolosluk
yetkililerinin 2 Türkmen gencini öldürmeleri de unutulmamıştır.

Irak Türklerinin sıkıntıları, bugün artmış
olsa da aslında çok eski Irak devlet politikasıdır. Hiçbir hakları olmadığı
gibi, 1924, 1926, 1939, 1941, 1946 ve 1959 yıllarında, Türkmenlere uygulanan
katliamlarda nice ocaklar söndürülmüştür.

Irak Cumhuriyeti 7 Temmuz 1990 anayasasının
6. maddesinde ‘Irak halkının Arap ve Kürtlerden
meydana geldiğini ve Kürtlerin millî haklarını
’ kabul etmiştir.

Yâni Türkmenler, yok sayılmıştır. Buna
dayanarak da Türkmenler silinmesi, sindirilmesi hatta katledilmesi gerekli bir
yığın sayılmıştır. (Bunu T.C.’nin varlığına rağmen yapıyorlar, hâlimizi
düşünün.)

Türkmenlere açık yerde Türkçe konuşmak
yasaklanmakla kalmamış, ailesiyle telefon konuşması yapanlar dahi cezalandırılmıştır.
Yüzlerce Türkmen köy ve kasabası yıktırılmış, Türkmen halkı başka yerlere göçe
zorlanmıştır. Irak’ın güneyinden yüzbinlerce Arap vatandaşının Türkmen bölgelerinde
yerleşmeleri için kendilerine karşılıksız teşvik primleri verilmiş ve arazi
dağıtılmıştır.

Devrim Komuta Konseyi’nin 29 Ocak 1976
târihli ve 41 numaralı kararı ile Kerkük ilinin adı bile El-Temîm olarak değiştirilmiştir.
418 numaralı karar ile Kerkük’te, Türkmenlerin gayrimenkul satın almaları
yasaklanmıştır. Saddam’ca mimlenen birçok Türkmen, Erbil ve çevresine, mecburen
göç ettirilmiş olup… Onlar işte bugün Barzanî’nin ayakları altına itilip
öldürülenlerdir.

 

DERKENAR

IRAK’TA TÜRK VARLIĞI

Bu günkü Irak
topraklarında yaşayan Türkler, bölgenin 1348 yıllık sâkinleridir. Türk’ler
ilk defa, 674 yılında bölgeye geldiler.

Emevilerin ordu
komutanı Ubeydullah bin Ziyad, Buhara şehrini kuşattı ise de, Türkleri yenip
şehre hâkim olamadı. Buhara Prensesi Kabaç Hâtûn ile barış sözleşmesi
imzaladı ve savaştaki kahramanlıklarına hayran kaldığı Türklerden 2.000
kişiyi yanına alarak bu günkü Basra şehrine döndü. Bu 2.000 kişi, Irak’a ilk
gelen Türklerdir.

İslâm Arap ordularının
sonraki Türkistan seferleri dönüşlerinde de Irak’a getirilen Türkler oldu.
Arap komutanlar, Türklerin savaşçı yönlerini görmüşler, ordularının
Türklerden alınacak takviyelerle zaferden zafere koşacağına inanmışlardı.
Türkler, yalnızca savaş alanlarındaki cengâverlikleriyle değil; çalışkan,
mert, dürüst ve temiz, ayrıca komutanlarına ve devlet yöneticilerine olan
sadâkatleriyle de vazgeçilmez olduklarını göstermişlerdi. Düzgün bir vücut
yapısına sâhip olmaları dikkat çekiyordu. Arap kızlarıyla evlenip ırkî
değişikliklere uğramaması ve karakterlerinin yerli kültürlerden etkilenip
bozulmaması için, özel olarak inşa edilen yeni şehirlere yerleştirildi. Bu
düzen, Selçukluların bölgeye gelmelerine kadar devam etti.

Irak’ta Türk Hâkimiyeti                                                                                                                              

Tuğrul Bey’in 1055
yılında Abbasi Halifesinin dâveti üzerine Bağdat’a gelişi ile Irak, fiilen
Türklerin yönetimine girdi. Türkler bölgede artık nüfus itibariyle de
üstünlük kurmuşlardı. Halife’nin dînî otoritesine saygı gösterdiler. İslâm’ın
bayraktarlığı Selçuklular tarafından üstlenildi.

Selçukluların
bölgedeki hâkimiyeti, Atabeylikleri ve Kıpçak Beylikleri de dâhil edilirse,
1258 yılına kadar devam etti. 1258 – 1344 yılları arası, İlhanlılar
dönemidir. Karakoyunlulardan sonra, 1534 yılında Irak, Osmanlı Devleti’nin
yönetimine geçti, Anadolu’dan pek çok Türk ailesi Irak’a yerleştirildi.                                                                  
                          

Irak, 1920 yılına
kadar 386 yıl boyunca bir Türk Yurdu olarak târihinin en huzurlu, güvenli ve
bayındır dönemini yaşadı.

OĞUZ ÇETİNOĞLU

 

6 Partinin Mutabakatı Tarihi Bir Olaydır

Millet İttifakını
oluşturan Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti, Demokrat Parti ve Saadet
Partisi’ne DEVA ve Gelecek Partisi’nin katılmasıyla 6 muhalefet partisinin
bir mutabakat metninde anlaşıp açıklamaları tarihi önemdedir.

Uzun
yıllardır unuttuğumuz medeni müzakerelerle, ciddi bir akademik metin kalitesinde,
özenle hazırlanmış bir belgede uzlaşmak son derece değerlidir.

Cumhuriyet
tarihinin en derin siyasi ve ekonomik krizlerinden birini yaşıyoruz.  “Krizin en önemli sebebi, ‘Cumhurbaşkanlığı
Hükümet Sistemi’ adı altında
uygulanan keyfi ve kural tanımaz
yönetimdir”
diyen 6 partinin bu ucube sisteme alternatif olarak
geliştirdiği model tanıtıldı.

Uzun
süredir iktidar kanadı medyasının ve sözcülerinin Millet İttifakına eleştirilerinin
esası şuydu: “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem ile kastedilenin ne olduğu
belli değildi. Muhalefet aslında yönetim krizlerine yol açan eski parlamenter
sistemi getirecekti.”

Oysa
görüldü ki 6 parti “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem önerisiyle Cumhurbaşkanlığı
Hükümet Sistemini sona erdirirken geçmişe geri dönmüyor, hukuk devleti ve
kuvvetler ayrılığı esasına dayanan yeni bir sisteme
geçmeyi”
planlıyor.

Mutabakat metninde, 1961
ve 1982 Anayasasının metninden ve uygulamasından kaynaklanan “yönetimi ve
parlamentoyu çalışamaz hale getiren vesayetçi ve melez hükümet modeli reddediliyor.”

Diğer
yandan da “6 Nisan 2017 referandumuyla geçilen Cumhurbaşkanlığı Hükûmet
Sisteminde Meclis’in tamamen göstermelik bir kuruma dönüşmüş olmasına, tüm
kararların tek kişinin yetkisine verilmesine, yürütme üzerindeki denetim
mekanizmalarının yok edilmesine” karşı mekanizmalar oluşturulmuş.

Ortak aklın ürünü olarak
açıklanan mutabakat metninden anlaşılıyor ki, mevcut Cumhurbaşkanlığı
Sisteminin bütün zararlı yönleri tespit edilmiş. Eski parlamenter sistemin de
tıkanmaya yol açan yönleri analiz edilmiş, literatürde ve dünya uygulamalarında
üretilen çözümlerden yararlanılmış.

6
partinin yeni model hakkındaki iddiası net: “Bu yeni bir başlangıçtır ve
yeni bir inşadır
.”

*******************************

Dörtlü Takrir Gibi

6
partinin mutabakat metni, Türkiye tarihinde demokrasiye geçiş sürecinde
tarihi önemi olan “Dörtlü Takrir” gibi tarihte yerini alacak.

“Dörtlü Takrir” tek parti
döneminde, 7 Haziran 1945’te, CHP grubuna verilmek üzere Celal Bayar, Adnan
Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü tarafından hazırlanan, Anayasa ve
demokrasiye uygun hareket edilmesi çağrısını içeren
önergedir.

Bu dört
isim daha sonra Demokrat Partiyi kurdular ve Türkiye demokrasiye adım attı.

 “Her iki metin ve şartları için çok benzer”
demek elbette doğru olmaz. Ancak birbirine benzeteceğimiz yönleri var.

Muhtemelen
Dörtlü Takrir verildiğinde, olaylar yaşanırken önemi tam olarak anlaşılmamış,
sonuçları öngörülmemiş olabilir. Ama Türk siyaset tarihine “4’lü
takrir”
olarak geçen metnin açıklanması sonrası gelişmelerle tek
parti dönemi sona erdi.

Dörtlü Takrir ile Altılı Mutabakat Metni arasında benzetilebilecek ilk husus “demokrasi
talebi ve özgürlüklerin genişletilmesi için”
hazırlanmış olmasıdır.

Ben bu
iki metnin açıklanmasının sonuçları itibarıyla da benzerlik
göstereceğini ve “tek adam” yönetiminin sona ereceği, demokratik parlamenter
sistemin inşasına başlangıç olacağını
değerlendiriyorum.

*******************************

Ekonomi Öncelikli

Altılı Mutabakat Metni Rusya’nın Ukrayna’yı işgal harekâtı ve yaşadığımız derin ekonomik kriz
gölgesinde kaldı.

Bu
yüzden bazıları “önce ekonomide ve dış politikada ne yapacaklarını
açıklamalılar”
tarzı eleştiriler yapıyor.

Tabii
vatandaşı ilgilendiren ilk husus ekonomi konusunda yaşanan sıkıntılardır.

Vatandaşlarımızın
bir kısmı “kim gelirse gelsin bu durum düzelmez” şeklinde karamsar.
Erdoğanistler “bu badireden de bizi ancak Reis çıkarır” umudunu korumaya
çalışıyor.

Daha
büyük bir kısım iktidarın haftada bir keskin politika değişikliği
yaptığını, ekonomiyi yönetemediğini ve savrulduğunu görüyor. “Muhalefet
böyle olmasın, iktidara geldiklerinde alacakları tedbirler ve iyileştirici
uygulamaları içeren somut ve net bir program sunsun ve güven versin” istiyor.

****

Aslında
mutabakat metninde ekonomiyi ilgilendiren çok önemli maddeler var:

Mutabakat
metninde belirtilen “Devletin her kademesinde açıklık, şeffaflık,
denetlenebilirlik ve hesap verebilirlik ilkelerinin
gereklerinin yerine getirilmesi”
halinde ekonomiye yansıması büyük olur. Devletin kaynaklarının yolsuzluk,
yandaş kayırmacılığı ve israf
gibi sebeplerle heba edilmesini önlenir. Bu
müthiş bir kaynak sağlamak demektir.

“Kamu
görevine alınmada her kademede liyakat ve eşitlik ilkelerinin hâkim
kılınması, şeffaflık sağlanması” insan gücümüzün verimli bir şekilde
kullanılması
demektir. Bunlar ekonomideki savrulmaları önler, istikrar ve
güven sağlar.

“Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası başta
olmak üzere, düzenleyici ve denetleyici kurumların bağımsız olmasının” doğrudan
ve çok olumlu ekonomik sonuçları olacaktır.

****

Ortak Ekonomik Program

Güçlendirilmiş Parlamenter Sisteme dair mutabakat metninden sonrası da gelecek.

6 parti iktidara geldiklerinde ilk günden
itibaren uygulayacakları, öncelik sırası belirlenmiş bir ekonomik program
için çalışmalar yürütüyorlar. Esasen bu partilerin her biri kendi içinde bu
hazırlığı yaptılar.

Yakın bir gelecekte şimdiki mutabakat metni
açıklaması gibi ortak bir programla bu çalışmanın sonucunu da
açıklayacaklarını düşünüyorum.

Arkadan sanayileşme, tarım, eğitim vd
başlıkların detaylandırıldığı çalışmalarla karşılaşacağımızı ümit ediyorum.

Bu metinlerde her birimiz bazı eksik ve
yanlışlar bulabiliriz. Ama iktidara hazırlanan partilerin böyle ciddi
hazırlıklar yapması ülkemiz ve demokrasimiz için umut verici.

Aşıyı reddetme hürriyeti olmalı mı?

 

Hürriyetler
denir, başkasının hürriyetini ihlâl edene kadardır. Başkasına zarar verme
hürriyeti yoktur. Hele topluma karşı suç işleme hürriyetine hiçbir hukuk ve
ahlâk sisteminde izin verilemez.

 

Bir tarafta
hürriyet, bir tarafta başkasına, daha kötüsü, topluma zarar vermek! Yapılacak
tercih bellidir.

 

 

 

Bir gemide,
hiçbir insanın geminin dibinde delik açma hürriyeti olamaz.

 

Aşı
karşıtlığına gelmek istiyorum. İki yıl önce, “her nefs kovidi tadacaktır” diye
yazmıştım. Tam da öyle oldu ve oluyor. Ya hasta olarak yahut aşı olarak her
nefs kovidi tattıktan sonra kovidin öldürücülüğü eskinin çok altına düştü. Aşı
da bir nevi hasta olmaktır. Fakat hastalığın tehlikesini ortadan kaldırarak
hasta olmak. Sonuçta aşı denilen uyarı, vücudun koruma kalkanını harekete
geçiriyor ve bu kalkan, hastalanmaya engel oluyor veya hastalansanız bile
hastalığı hafif geçirmenizi sağlıyor. Tıpkı hastalanmanın yarattığı koruma
gibi.

 

Uyuşturucu
hürriyeti!

Şimdi
Türkiye’de başta aşıya, sonra da maskeye direnç görülüyor. Hâlbuki ikisinin de
yararı, hele aşının, hele mRNA aşılarının üstün başarısı milyonlarca kişiden
toplanan veriyle apaçık ortada. Hiçbir kadın, aşı olup da üç kulaklı, beş
gözlü, yarı insan, yarı maymun bebek doğurmadı. Aşılanmada belli bir orana
çıkabilen ülkeler kısıtlamaları kaldırmaya hazırlanıyor. Makul vadede
hatırlatma dozlarını vatandaşlarına vermeyi başaran ülkeler de…

 

Bu
gerçekler apaçık ortadayken, aşılar hakkında atıp tutma, en etkili aşılar
yaratılış garibeleri doğuracaktır diye halkı aldatmaya kimsenin hakkı var mı?
Ruhsatı var mı? Bunlar gerçeklerle taban tabana zıt, tamamen desteksiz, tamamen
uydurma laflar.

 

Katil
hürriyetler

Hürriyet
var. İsteyen olur, istemeyen olmaz. Kabul. Fakat iş burada bitmiyor ki.
Hürriyet içinde aşı olmayıp ortada dolaşan, sadece kendi hayatını riske atsa
mesele yok. Hatta bunların azalması, toplum için uzun vadede yararlı da
olabilir. Fakat kazın ayağı öyle değil. Bunlar, başkalarına yönelik iki ciddî
tehdit oluşturuyor:

 

Kendi
virüsü kaptığında, hastane aşamasına gelene kadar etrafına bulaştırıyor. Aşı
olan, virüsü kapsa da virüs vücudunda pek çoğalamadığı için virüs yükü daha az.
Aşısızda öyle değil. Vücudu virüs için ideal bir Petri tabağı gibi. Hani şu
laboratuvarlarda mikrop üretmekte kullanılan, içi mikrop besini dolu tabaklar…
Hastanelik olursa ehveni şer, olmazsa daha kötü. O zaman daha fazla insana
bulaştıracak ve daha fazla insanın ölümüne sebep olacak. Önceki yazılarımda,
bir kişinin, beş bin kişiye; 150 kişinin, yüzbinlere bulaştırdığı vakaları
yazmıştım. Virüsün yeni mutasyonlarıyla bu rakamlar daha da yüksek olurdu.
Allahtan çoğunluk üç göz beş kulak saçmalıklarını dinlemiyor.

Yalan ve
uydurma hükümler, insanları aşı konusunda tereddüde sevk ediyor. Hele siyasî
hinterlandı olan biri tarafından söylenirse kandırılanların sayısı tehlikeli
boyutlara ulaşıyor. Aşılanma tempomuzda düşüş yaşıyoruz. Hele bazı illerimizde…
Sağlık Bakanlığımızın haritasına bakınız. Hızlı başlamamıza rağmen, aşılanma
oranında bizden sonra davrananlardan geride kalmaya başladık. Buna izin
verilebilir mi? Topluma karşı bu suçu işleme hürriyetinden bahsedilebilir mi?
Neye benziyor? “Eroin pek yararlıdır.“ diye yazıp çizme hürriyeti var mıdır?
Çıplaklığı sansürlerken, sigarayı ekranda buzlarken… “Aşı olmayın!”
propagandası bunlardan daha mı az zararlı?

“Hürriyetlerin
sınırı, başkalarının hürriyetine tecavüz edene kadardır.” eksik bir hüküm.
“Başkalarına zarar verene kadardır.” diye ilave yapmamız lazım. Hele hele,
“Topluma zarar verene kadardır!”, çok daha kuvvetli bir gerekçe ve huduttur.

 

Din adına
dine zarar

 

Başkasına
zarar verene kadar hürsünüz. Aşı olmamakta da hürsünüz. Ama bir şartla:
Evinizde tek başınıza yaşayacaksınız ve sokağa çıkmayacaksınız. Kabul mü?

 

Nihayet
daha da büyük bir zarardan söz edeyim: Bu aşı karşıtlığı, hatta “Virüs yoktur;
aşı, Bill Gates’ın bizi çiplemek için kurduğu bir tezgâhtır, komplodur!”
iddialarının, maalesef, daha ziyade dindar çevrelerden gelmesi bir başka vahim
gerçektir. Düşünsenize, açık açık gerçeğe aykırı bir tutumu, dindar tanınan
kişiler savunuyor. Hatta zaman zaman, bu saçmalıkları din gereği gibi sunuyor.
Bu dine de imana da zararlıdır. Akla neyi getirir biliyor musunuz?
Kadızadelilerin “Gökleri gözlemek bela getirir” saçmalığıyla, İstanbul
rasathanesini topa tutturmasına benziyor. Asırlar boyu, matbaada Türkçe baskıyı
yasaklamamıza benziyor.

 

 

 

İslam’a en
büyük tehdit, yalnız DAEŞ ve benzerleri gibi din adına Müslümanları katleden
Müslümanlardan gelmiyor. Sadece hırsızlık, yolsuzluk yapan, emaneti ehline
değil eşine dostuna veren Müslümanlardan gelmiyor. Saçmalayan Müslümanlar da
listeye dâhil. Bunlar olup biterken tenkit etmemek, ses çıkarmamak da suça
ortak olmaktır. Susarken de sorumlusunuz.
(https://millidusunce.com/susarken-de-sorumlusunuz/ )

Gerçekler ve Umutlar…

       Güneşin
her doğuşunda ülkemizde aydınlık yüzlerin birbirlerini selamladığı, yeşilin her
tonuyla dolu doğal güzelliklerin içimizi ferahlattığı, doğa dostlarının, dostluğun,
kardeşliğin her yanımızı sardığı bir günü tarif etsem,

      Günün ilk haberlerinde yollarımızda kol
gezen trafik terörü görüntülerini, kadınlarımızın yaşadığı şiddeti,
çocuklarımıza yapılan taciz haberlerini değil, tam tersine ülkemizin yurt
içinde ve dışında kazandığımız nice başarı öykülerini yazsam,    

      Sokaklarında şen kahkahaları duyulan,
evlerinde açlıktan ağlaşmayan çocukların olduğu, çaresiz annelerin, işsizlikten
ne yapacağını bilmeyen babaların olmadığı, yaşama sımsıkı sarılan gülen
yüzlerle dopdolu bir yaşamı anlatsam ne güzel olurdu…

      Ama hiç böyle bir yazı kaleme alamadım ki!

       Çünkü
ardımızda kalan uzun yıllar birkaç güzel başarı öyküsü hariç; hiç böylesine
güzel, böylesine mutlu gerçeklerle dolu olmadı ki…

      Ne zaman ülkemiz feraha çıksa, ne zaman mutlu
çehreler sokaklarımızı doldursa; sanki kıskanç bir el bu güzelliklerin sihrini
bozdu, ülkemizin gülen çehresini soldurdu!

     Yıllar yılları kovalıyor; zaman mı yaşama,
yaşam mı zamana meydan okuyor?

      Bilinmez!

     Ama
bilinen o ki!

   
Yaşadığımız gerçekler; yukarıda tariflediğim güzelliklerin yaşanmasına,
kısa bir süreliğine olsa bile fırsat vermiyor…

     Ülkemizin sadece şu son çeyrek asrında
yaşadıklarımıza bir bakın:

    .  Başta PKK belasıyla yaşanan terör, bu terörün
ülkemize verdiği maddi manevi onca zarar,

    .  Çok
uzak değil bundan altı yıl önce FETÖ alçaklarının ihanetiyle devletimizi ele
geçirmeye kalkan o meczubun sırtımıza sapladığı zehirli hançer,

    . Dış ilişkilerimizde Suriye belasıyla
yaşadıklarımız, milyonlarca göçmenin ülkemize getirdiği yük,

    . Her taşın altından çıkan, ayağımıza her
olayda çelme takan sözde dostumuz Amerika’nın yaptıkları…

    . Korona salgınının ülkemize yaşattığı nice
olumsuzluklar, on binlerce kayıp, yaşam biçimimizin alt üst olması…

    . Bunlarda yetmezmiş gibi yine ABD’nin
tetiklediği döviz krizi ile ekonomimizi sarmalayan kara bulutlar!

    . 
Şimdi de yaşanan Rusya-Ukrayna savaşının ülkemize vereceği ekonomik
zararlar!

       Hiç rahatı yok bu ülkenin.

       Ülkemizde
rahatça yaşamamıza fırsat vermiyorlar. Ama her ne yaparlarsa yapsınlar, neyi
dayatırsa dayatsınlar, ne vatan topraklarımızı ele geçirebiliyorlar, ne de vatana
olan sevdamızı, sadakatimizi aşabiliyorlar.

     Her ne yaşanırsa yaşansın; aydınlık yarınların
umudundan hiç vazgeçmedik,  vazgeçmeyeceğiz
de.

      Ekonomik
sıkıntılar, milyonlarca işsiz insan, umudunu kaybetmiş milyonlarca gencimiz, onca
dış/iç borç, ödenemeyen türlü faturalar, iflaslar, türlü türlü kuyruklar, dövizin
tırmanışı, TL’nin değer kaybı, kepenk kapatan binlerce iş insanının,  acı haberleriyle dolu ülkemizin gündemi.

    Ama ülkemizde yaşam, her olumsuzluğa rağmen
devam ediyor.

    Onca
ekonomik olumsuzluklara rağmen sokaklarımız her sabah işine giden milyonlarca
insanımızla dolu. Milyonlarca öğrencimiz okullarına gidebiliyor.

   İşsizimiz
yok mu evet var. Geçim sıkıntısı her yerde yaşanıyor. Sıkıntılı çehreler,
gülmeyen yüzler, selamlaşmayan insanlarımız da var sokaklarımızda.

     Ama şükürler olsun ki, en azından savaş denen
canavarın o acımasız yüzünü 1923 ten sonra bir daha görmedik, Allah bir kez
daha göstermesin canım ülkeme.

     Unutulmasın ki;

      Evet, bir gün ama bir gün mutlaka
aşağıdaki güzelliklerle dolu yaşamımızı anlatan bir yazı yazılacak bu ülkede:

 Mutlulukla
gülen, birbirlerini selamlayan insanlarımızın sokaklarımızda dolaştığı,

 Evinde
tenceresinde aşı olan annelerin, işinin verdiği güçle her türlü zorluğu aşan babaların,
karnı tok sevinç çığlıklarıyla oynaşan çocukların yaşadığı,

 İstediği
üniversiteye gidebilen, istediği işi bulabilen gençlerin gülen yüzleriyle dolu,

 İçinde
yalnızca sevginin, hoşgörünün, kardeşliğin olduğu,

 Doğal
güzelliklerimize dokunulmayan,

 İş
insanlarımızın gücüyle giderek büyüyen,

 Çiftçisiyle,
işçisiyle emeklisiyle hak ettiği kazancı alan,

 Nice başarı
öykülerinin anlatıldığı,

 Aydınlık
çağdaş yarınlara ulaşmış,

 Modern
Türkiye’nin bir gün mutlaka böyle bir yazısı olacak.

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 22

‘Ahmet
Kabaklı Hoca, Bir Mektep Adamdı’ – 2

Oğuz
Çetinoğlu
: Ahmet Kabaklı Hocamızın, Nurullah Ataç tarafından
beğenilen şiirini konuşuyorduk. Şiirin tam metni size varsa lütfeder misiniz?

Dr. Sâkin Öner: Ataç’a 
Ahmet Kabaklı iyi bir şâirdir
dedirten Kadın Sesi’ şiiri şöyle:

 

Şu gelen kadın sesidir…

Aklın donuklaşır serinlikte,

 İçinde
ihtilal olur.

 Anan
sütü gibidir delilik, helal olur.

 İnce
esişine kul olduğumun.

‘Hey gidinin efesi!’

 Dolaşı
dolaşı hal olduğumun!

Adam kahrından ölesi…

Şu gelen kadın sesidir…

Bir yetişkin kız olacak, ince etekli,

 Endam
emekli emekli

Gül yanaklar, sarı saçlar,

 Fistan
benekli benekli .

 Hülasa
ballı petekli…

Gezin firaklı firaklı 

Şu gelen kadın sesidir…

Uy anam kadın sesidir!

Dayan Allah’ını seversen.

 Sanki
şeytan dürtmesidir,

 Şu
gelen kadın sesidir

Kabaklı Hoca’ya göre ‘şiir; dilin ve nazmın şahsî, üstün bir zevkle kullanılmasından meydana
gelen sanat eseridir
.’ Ahmet Kabaklı, sâde ve etkileyici şiirlerinin yanında
millî romantik duyuşa sâhip mısralara da imza atmaktayken şiiri bırakmıştır.
Oysa nefis ve berrak bir Türkçeyle yazdığı bu şiirlerin sâhibi, Ataç’ın da
söylediği gibi, iyi bir şâirdi. Fakat fikir sâhasına yönelince şiir mecrâsını
bırakmıştır. Bu da Türk şiiri için büyük bir kayıp olmuştur.

Çetinoğlu:
Kabaklı Hocamızın milliyetçilik anlayışı
hakkında neler söylemek istersiniz?

Dr.
Öner:
Kabaklı Hocamızın en
mümeyyiz vasıflarından biri de su katılmamış bir Türk milliyetçisi olmasıydı. O’nun
milletini ve milletin değerlerini sevmekten ve bunlar uğruna mücâdele vermekten
başka bir derdi yoktu. Bir ömür boyu hep millet dedi, dil dedi, din dedi,
kültür dedi. Tanzimat’tan sonra aydınlarımızın Avrupa kültürlerine aşağılık
duygusuyla yaklaşmalarının yabancılaşmaya, kültür alanında sömürgeleşmeye ve
bir kültür ikiliğine yol açtığını söyledi. Bu yüzden yazılarında sürekli millî
kültürü ve manevî değerleri savunarak Anadolu insanının sesi oldu. Her milliyetçi
Türk aydını gibi, millî kültür alanındaki kıyımın acısını yüreğinde duydu ve
sürekli bu yıkımla savaştı. Ona göre İslâmiyet ve Türklük târihte benzerine az
rastlanır bir terkip vücuda getirmiştir. Türkler çeşitli kültürlerle temas
ederek bugüne kadar gelmiş, fakat kendi kültürlerini koruyup Türk kalmayı
başarmışlardır.

Ahmet Kabaklı’nın milliyetçilik anlayışında
Ziya Gökalp -Yahya Kemal – Atsız terkibi esastır. Bu milliyetçiliğin mânevî
tarafını Mevlânâ, Yunus Emre ve Mehmet Âkif kanalıyla gelen dîni ve tasavvufi
perspektif tamamlar. O da Yahya Kemal gibi Selçuklu – Osmanlı – Türkiye
Cumhuriyeti sürecinin, Türk târihinde Batı Türklüğü çizgisini ve organik
bütünlüğü teşkil ettiğini düşünür.  O,
Türk târihine Atsız Hoca gibi bakıyor,  târihte
ve kültürde devamlılık fikrini savunuyordu. Hânedanlar ve rejimler değişse de
devletimizin tek olduğu, ‘devlet-i
ebed-müddet
’ idealinin bütün Türk devletlerini içine aldığı düşüncesindedir.  Kabaklı, Türklüğün sâdece ırk meselesi değil,
aynı zamanda inanç meselesi olduğunu düşünüyordu. Ahmet Kabaklı, tam anlamıyla
bir kültür milliyetçisiydi. 

Çetinoğlu:
Ahmet Kabaklı’nın kurduğu Türk Edebiyatı
Vakfı’nın ve yayın hayatımıza armağan ettiği, 50. Yılını idrâk eden Türk
Edebiyatı Dergisi’nin kültür hayatımıza kazandırdıkları konusundaki
düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Dr.
Öner:
Ahmet Kabaklı Hoca
1960’lı yılların başından itibâren milliyetçi-muhafazakâr kesim üzerinde gazete
yazıları ve konferansları ile etkili oldu. Edebiyat alanında yazdığı kitapları
ile edebiyat eğitimi alanında,  fikir
kitapları ile eğitim çağındaki milliyetçi gençlik, aydınlar ve halk üzerinde
kalıcı etkiler yaptı. Kabaklı Hoca, kurulduğu günlerde Aydınlar Ocağı’nda
yaptığı bir konuşmada, mevcut edebiyat dergilerinin mâlum mahfillerin
sözcülüğünü yaptığını, oysa asıl ve gerçek edebiyatımızı yansıtan bir dergiye
ihtiyaç duyulduğunu ifâde etmiştir. Hocamız arkadaşları ile kurduğu Edebiyat Cemiyeti adına 1972 yılı Ocak
ayından itibaren Türk Edebiyatı Dergisi’ni
yayımlamaya başladı. 1978 yılı Mayıs ayında etrafındaki edebiyat, sanat, fikir
ve ilim insanları ve bâzı politikacılar ile Türk
Edebiyatı Vakfı’
nı kurdu. Türk Edebiyatı Dergisi’ni bu vakfın yayın organı
olarak yayınlamaya devam etti. Türk Edebiyatı Dergisi yoluyla, milliyetçi-muhafazakâr
kalemlere edebiyat dünyâsında alan açtı. ‘İyi
bir muhteva ve iddiasız bir kılıkla
’ yayın hayatına başlayan Türk Edebiyatı, yıllar içinde bir okula
dönüştü,  pek çok yeni şâir, yazar,
hikâyeci ve romancının yetişmesine imkân sağladı. Ayrıca vakıf, edebiyatımızın
yüzlerce önemli eserini ve yeni yetişen şâir ve yazarların kitaplarını
neşretti. Türk Edebiyatı Dergisi yayın hayatına başladığı günden itibâren elli
seneden beri Türkçeye ve millî kültüre hizmet etmektedir. Türk Edebiyatı
Vakfı,  kurulduğu andan itibâren
düzenlediği Çarşamba Sohbetleri ile
millî kültürü kuşatıcı toplantılarda milliyetçi aydınlar ve sanatkârlarla gençliğimizi
ve halkımızı buluşturmaktadır. Vakıf, bu özelliğiyle bir kültür merkezi işlevi
yerine getirmektedir. 

Çetinoğlu:
Sorularla sınırlı kaldığınız için Hocamız hakkında söylemek isteyip de
söyleyemediğiniz veya vermek istediğiniz mesajlar için, buyurunuz söz sizin.

Dr.
Öner:
Ahmet Kabaklı
Hocamızla tanışmamız, 1960’lı yılların başından itibâren Tercüman gazetesindeki
Gün Işığında’ başlıklı köşesindeki
günlük yazıları vasıtasıyla gıyabî oldu. 1965 yılında İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi öğrencisi ve aynı zamanda Babıâlide Sabah Gazetesi muhabiri
olmamla birlikte, İstanbul’da ilk tanıdığım milliyetçi şahsiyetlerden biri
Kabaklı Hoca oldu. O târihten vefatına kadar münâsebetimiz devam etti. Bütün
konferanslarına katıldım. Türk Edebiyatı Vakfı’nı kurduktan ve Türk Edebiyatı Dergisi’ni
yayımladıktan sonra münâsebetimiz daha çok arttı. Vakıf’taki “Çarşamba Sohbetleri”nin hem dinleyicisi
hem de konuşmacısı oldum. Hocam, konuşmacısı olduğum bütün toplantılara bizzat
katılmış ve sonunda mutlaka taltif edici sözler söylemiş ve ödüllendirmiştir.
Hakkında açılan dâvâlara rağmen yazmaktan asla vazgeçmeyen Kabaklı Hoca, yazılarında
millî kültürü ve mânevî değerleri savunarak Anadolu insanının sesi oldu. Dünyâ
görüşünün temelinde insan, âile, vatan, millet, bayrak ve dil sevgisi bulunan Kabaklı
Hoca, ömrü boyunca fikrî eserleriyle gençliğe yol göstermek için çalıştı. Ahmet
Kabaklı Hocamız bir ‘Vakıf insan’ ve
bir ‘Mektep adam’dı. O, ‘gönül coğrafyamızın’, ‘kültür
ve  medeniyet coğrafyamızın’ 
bir gönül ehli, bir âlim
ve ârif insanıydı. ‘Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ bırakarak
aramızdan ayrıldı.
Benim
ve bizim neslimizin yetişmesinde çok büyük katkısı olmuştur. Eserleriyle
gelecek nesillerin yetişmesine de katkı yapmaya devam edecektir.

Çetinoğlu:
Alâka ve zahmetleriniz için teşekkür ederim. 

Dr.
Öner:
Ahmet Kabaklı Hocamızı
bir defa daha anma ve anlama fırsatı verdiğiniz için ben teşekkür ederim.
Hocamızın üzerimizde çok hakkı var, kendisini rahmet ve minnetle anıyorum. Ruhu
şad, mekânı cennet olsun.                                                                                      
(BİTTİ)

Dr. SÂKİN ÖNER

 915

 

 

AHMET
KABAKLI Diyor ki…

Teşkilâtlnarak devlet hâline
gelmiş güçlü bir milletin zayıf milletler ve ülkeler üstünde saltanat
kurması, onların halkını ve topraklarını kendi hesabına çalıştırması, kendine
bağlı cemaat (koloniler) veya zümreler vücuda getirerek askerî, siyâsî,
iktisâdî menfaatlerini dâima geçerli kılması: Buna yuvarlak olarak
emperyalizm denilebilir.

Bu emperyalizm târihin ilk
çağlarından beri var olmakla birlikte, 19. Yüzyıl başından beri şuurlanarak
hukuk-iktisat literatürüne girmiş çeşitli isimlerle anılmıştır.

Kültür Emperyalizmi’ kavramını, Marksistlerden tamamen başka bir
mânâda, mânevî sömürgecilik yerine kullanıyoruz. Kendi kültür ve özüne geç
bırakılmış, yabancı kültür hayranı veya o kültürlere angaje aydın ve
idârecilerin eline düşmüş illetlerin, şahsiyetsiz ve perişan kalmasının
kaçınılmaz olduğunu gösteriyoruz

 

103

AHMET
KABAKLI’DAN BİR MAKALE

İslâm’dan önce
Türkler, yine ‘semâvî’ bir inanç
içinde idiler. Putperest değildi. İslâm’a ve O’nun mâbedine intibakları bu
yüzden kolay oldu. Onlar sanki ezelden beri Hak dinini bekliyorlardı. Eskiden
mâbetleri yoktu. Yalnız Altay, Ural, Tanrı vs. dağlarının en yüksek tepelerini
kudsî sayarlardı. Kurbanlar oralarda kesilir, namlı yiğitler, beyler, şâmanlar
oralara gömülürlerdi.

İslâm’ı bir
soy dini gibi hemen benimseyen ecdadımız, dolaştıkları, hüküm sürdükleri ve
yerleştikleri her yerde bu yeşil inancın mâbetlerini meydana getirdiler.
Türkistan, Afganistan, İran, Mısır ve sâireden sonra Anadolu adım adım
Türk-İslâm câmileriyle donatıldı. Anadolu’muzun Doğu’sundan Batı’sına doğru bu
İslâmlaşma – Millîleşme hareketi İstanbul’un fethinden sonra Rumeli ve Afrika
topraklarında devam etti. Malazgirt, Erzurum, Sivas, Konya, Bursa, Edirne…
şehirlerinde yükselen her biri yeni üslûpta mâbetler din ile milleti İlâhî
kubbeleri altında topladılar. Ezanlar, Türk milletinin hem savaş sadâsı hem
barış ilâhisi hem de İstiklâl Marşı oldular.

Yeni alınan
şehirleri büyütmek için önce boş tepelere bir cami yapılıyor, etrafına
medreseler, imâretler, muvakkithâneler kuruluyor, bu tepeler, çok zaman
geçmeden birer mahalle oluyordu.

Câmi, şehrin
ruhu, canı gibi bir varlıktı. Günlük hayat, maddî mânevî olaylar hep burada
cereyan ediyordu. İlimler, ahlâklar gibi muaşeret dersleri, savaş ilânları hep
câmilerin millî hayata açtığı pencerelerdi. Bursa, İstanbul, Edirne gibi
şehirlerimizde hâlâ bir câmi dolayında kurulmuş mahallerin izleri, mâbetlerde
geçmiş târih vakalarının belirtileri görülmektedir.

İstiklâl
Savaşı’mız önce câmi kürsülerinden saçılan İslâmî millî vaazlar, heyecanlı
hutbelerle başlamış, şuurlanmış sonra cephelerde birer zafer olmuştur. Mütârekede
İstanbul, düşmanların karşısına Ayasofya, Sultanahmet, Süleymaniye gibi hem
imân kalesi, hem mimarî şaheser hem de Millî Ruh’un tecelligâhı olan mâbetlerle
dikilmiştir. Maraş kalesini zapteden de bir câmidir.

Minârelerde
ezanlar, yüzyıllar boyu Türk İslâm hâkimiyet ve istiklâlini haykıran İlâhî
marşlar oldular. Nitekim Osmanlı Devleti’nin yıkımı üzerine eski yurtlarımıza
el koyan köle kavimler, oralarda ezan seslerini susturmağa koyuldular. Mâbedi
Türk’ün öyle bir timsali biliyorlardı ki, intikam almak için minârelerin
boynunu vurup çökerttiler. Abdesti, namazı bile yasakladılar.

Cengiz
Dağcı’nın romanlarını, İva Andriç’in ‘Drina
Köprüsü
’nü, Emine Işınsu’nun ‘Azap
Toprakları
’nı okuyanlar, Kırım’da, Sırbistan’da, Batı Trakya’da esir kalan
Müslüman Türklüğün, nasıl bir ezan, Kur’ân sesine, câmi, namaz, Ramazan
görünüşlerine hasret kaldıklarını anlayacaklardır. Balkanlı ve Batı Trakyalı
Türklerin, Anadolu’ya göç sebepleri arasında bir ‘ezan sesi’ işitme tutkunluğunun büyük payını sezeceklerdir.

Bugün Türkiye’de
mâbet gerçeğini inkâra kalkışan ‘ezan sesinden’ rahatsız olduklarını pervasızca
söyleyebilen kimseler, bu hareketin bizzat millî varlığa, bağımsızlığa karşı
bir cinâyet olduğunu düşünebilmek için, kendilerini sınırlar dışındaki esir
soydaşlarımızın yerine koymaya çalışmalıdırlar. Onların, her Türk köyüne bir
kilise inşa etmelerindeki kasıtlı davranışı kavramalıdırlar. Milletin de
mâbetle birlikte silineceğini iyi bilen bir davranıştır bu.

Yunanlılar, o
meş’um saldırıları ile İzmir, Aydın ve Bursa’yı aldıkları zaman, ilk iş olarak
ezanı susturmaya çalışmışlardır. Birçok câmileri canlı hedefler gibi topa
tutmuş, minâreleri yıkmış, mâbetleri ateşe vermişlerdir. Çünkü Türk-Müslüman
ruhunun oralarda filizlendiğini iyi bilmektedirler.

Mâbetle-milletin
iç içe ve mukaddes birliğini en iyi anlatan şâirimiz Mehmet Âkif olmuştur.
Kurtuluş günlerinin bu yegâne, bu büyük imanlı şâiri, Yunan canavarlığı
karşısında milletimizin gönül feryatları olan İstiklâl Marşı’nın bir kıt’asmda:

Rûhumun senden İlâhi, şudur ancak emeli 

Değmesin
mâbedimin göğsüne nâmahrem eli

Bu
ezânlar ki şahâdetleri dînin temeli 

Ebedî
yurdumun üstünde benim inlemeli.

diye büyük
Allah’a yalvarır.

Bin şükür,
mâbetlerimizin göğsüne dokunmak ve ezanları susturmak isteyen Yunan sürüleri,
millî îmânın hareket haline getirdiği ordularımızın gücü ile püskürtülüp denize
dökülmüşlerdir. Şimdi sıra, manevî işgalleri, çirkin tecâvüzleri, kültür
emperyalizminin tutulmuş veya gafil uydularını Mâbet’te billurlaşan millî şuura
ulaştırmaya gelmiştir. Bugünkü cihadımız, geriliği, sahteliği, duygusuzluğu,
saygısızlığı, câhilliği denize dökmektir.

Şimdi mâbetle
milletin arasını açmak için hesapsız miktarda, Musevî, Mason, Komünist,
Katolik, Ortodoks paraları akıtıldığını bilmenin millî-İslâmî birliğe sımsıkı
sarılmanın günüdür. Mahfımızı isteyen her türlü ihânetle birlikte ‘cahâlet-gaflet, bölücülük
emperyalizmine de karşı koymak zamanıdır. Millî üslûbun mâbetleri etrafında, Kur’ân
rahmetinin şelâlesinde gelecek çağlara hükmeden güçlü bir millet meydana
getirmek, Türk ve İslâm âlemine yeniden kurtarıcı, koruyucu rehber olmak,
Allah’ın milletimize bahşettiği alın yazısıdır.

***

1071’den sonra
Anadolu’da yeşeren Türk kültürünün de, câmi, mescit ve dergâhlar çevresinde boy
attığını kimse inkâr edemez. İslâmiyet’in Doğu ve Batı’da savunucusu, iki cihanda
mutlu imanlısı ve ‘Allah’ın Türk adlı
ordusu
’ olan bizler, O’nun mâbetlerini, yüksek tepelere ve yüksek gönüller
üzre inşa etmişiz.

Sanat
dehâmızın paha biçilmez verimleri ‘bir kûh-u tecellî’ gibi camiler olmuştur.
Çifte Minâre’lerden Ulu Cami’e, Süleymaniye, Selimiye serhaddine kadar vatan
yüzü mâbetlerle donanmıştır. Türk dehası, ancak İslâm inancına ve cami âhengine
kavuştuktan sonra kıvamını bulmuştur.

İstanbul’dan
câmileri çıkarınız… Şeddadî ve hantal binalar yığını altında ezilir gibi
olacaksınız. ‘Mâbetsiz Şehir’ olmak
iddiası ile kurulmuş olan sözde modern Ankara, yalnız İslâm gönüllerine değil,
ecnebî bakışlarına bile hüzün verici bir apartman mezbelesi olmaktan ancak o
şanlı kalesi ve tepeler üstüne inşa edilen yeni mâbetleri sâyesinde
kurtulmuştur. Uzak ovalardaki toprak yığını köylerimiz bile, ancak mâvilikler
arasında hilâl oklarıyla dalan beyaz minâreler görünüşü ile göz ve gönül
doldururlar.

Câmi, eski ve
yeni Türk’ün hayatında mihrak noktasıdır. Süs, nakış ve yeşillik, mâneviyat,
huzur ve temizlik bu şerefeler gölgesine yaraşır. Kubbeler gövdesinde metânet,
şadırvanlar çevresinde bereket, son cemaat yerlerinde sükûnet hissi vardır.
Eski medeniyetimizi hâlâ aksettiren Bursa gibi şehirlerin câmiler etrafında
kurulduğu belli olmaktadır. Nitekim: Emir Sultan, Yıldırım, Murâdiye, Çekirge
ve Yeşil, vaktiyle tamamen bir câmi kuruluşuyla gelişmiş mahallelerdir.

Hayat,
medeniyet ve harsımızın en büyük kozu olan mâbetlerimize gerekli saygının binde
biri gösteriliyor mu acaba? Heyhat! Yalnız idârenin değil, halkımızın da bu
işteki günah ve lâübalilik payı anlatılmaz ölçüdedir.

En azından,
çocuklarımıza ve gençlerimize, mâbet sevgi ve saygısını öğretmiyoruz. Allah
korkusu, ecdat ve sanat duygusu bilmeden yetişen nesiller, bu eşsiz anıtların
karşısında ürpermek şöyle dursun, ona, âdi bir taş muâmelesi ediyorlar. Şimdi,
İstanbul’un büyük câmileri avluları, hattâ son cemaat yerlerinde, mahalle
gençleri, takım takım futbol maçlarındadır. İhtişamlı kapı aralarında danalar
dolaşmakta ve serseriler, hayırsızlar sürüsü, mermer merdivenler üstünde üç
kâğıt oynamaktalar. Mezar taşları ardında ve çit duvarlarının düzlüğü üstünde,
işsizler uyku çekmekte, şadırvan yalaklarına dünyanın en iğrenç maddeleri
karışmaktadır.

Dostlar! Söyleyin hangi tecelliye
ağlasak…

Ahmet Kabaklı: Mâbet ve Millet. Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, s: 23-26  İstanbul 2007  

Türkiye’nin Sistematik İstila Ve Parçalanma Planı

Türkiye’nin Sistematik İstila ve
Parçalanma Planı:

I-Dinler arası diyalog ve hoşgörü maskesi
altında Anadolu coğrafyasında tüm Ermeni kiliseleri restore edilerek açılmış
tepelerine heybetli Haçlar takılmıştır

II- 2254
kilometrelik Suriye sınırımızın mayın temizleme ihalesi 2000’li yıllarda
İsrail’e ihaleye verilmek istenmiştir. 
TBMM’den 196 milletvekilin Anayasa mahkemesine başvurusu ile bu ihale
iptal edilmiştir
[1]. Daha
sonra mayınlar İsrail dışında bir firmaya temizlettirilmiştir.

III- Bu süreçte Arap Baharı yutturmacası
ile Kuzey Afrika ve Ortadoğu kan gölüne dönüştürülmüştür.  Şam’daki Emevi camiine Putin ziyaretini
gerçekleştirmiş ve Türkiye’yi kuşatma mesajını vermiştir. ABD ise on binlerce
tır dolusu ağır mekanize askeri mühimmat ve aracı PKK/PYD’nin hizmetine vermiş
ve onları Türkiye’ye karşı eğitmeye devam etmektedir. Her ülkenin kendi adına
kurdurduğu terör örgütü IŞİD/DAEŞ ise sadece Müslüman Türk (Türkmen) kanı ve emperyalistlerin
isteğine uymayan bölgenin etnik gruplarının kanını dökmüştür.

IV-Türkiye’ye kaçmaları istenen
Suriyeliler ise mayınsız araziden Türkiye’ye oluk oluk geçmişlerdir. Türkiye’de
piyon bir Emevi-Arap devletinin alt yapısı her geçen gün oluşturulmaktadır.

V- Kontrolsüz bir şekilde yabancılara
toprak satışı devam etmekte ve vatandaşlık hakkı verilmektedir[2].

VI-Ermenilerin 1915 tehciri yüksek oranda Osmanlı
Devleti tarafından Suriye topraklarına yapılmıştır. Bu çıkarılan Ortadoğu
savaşı ve Sayks Piko anlaşmasının 21.yy versiyonu ile bu bölgedeki Ermeniler
Türkiye’ye kazasız belasız intikal ettirilmektedir. Her biri atalarının
ayrıldıkları şehirlerde ikamet etmeye başlamıştır. Türkiye’de kalıcı bir
Ermeni devletinin alt yapısı her geçen gün kurulmaktadır.

Cevdet
Küçük’ün SYKES-PICOT ANTLAŞMASI yazısından bu antlaşmanın detayları okunmaktadır:

“I.
Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’nin Asya’daki topraklarının paylaşılması
konusunda yapılan gizli antlaşma (16 Mayıs 1916).

 I. Dünya Savaşı’ndan önce Osmanlı Devleti’nin
tasfiyesi konusunda anlaşamayan İtilâf devletleri savaş esnasında da bir iş
birliği sağlayamadılar. Birinin elde ettiği başarı diğerleri için hoşnutsuzluğa
yol açıyor, her devlet diğerlerinin istilâsına karşı kendi nüfuz bölgesini
titizlikle koruyordu. İngiltere ve Fransa’nın Çanakkale’den yeni bir cephe
açmaya karar vermesi Boğazlar üzerinde tarihî emelleri olan Rusya’yı
telâşlandırdı. Müttefiklerinin İstanbul’a yerleşmesinden endişe eden Rusya
Boğazlar’ın kendisine verilmesini istedi (4 Mart 1915). Aralarında bir
anlaşmaya varmadan bu kadar önemli bölgenin Rusya’ya bırakılmasını doğru
bulmayan İngiltere ile Fransa, Rusya’nın İttifak devletleriyle anlaşması
tehlikesini de göze alamadılar. İngiltere, Osmanlı toprakları üzerindeki
taleplerinin yerine getirilmesi şartıyla Rusya’nın isteklerini kabul
edebileceğini bildirdi (12 Mart). Fransa, Osmanlı Asyası’nın da paylaşılmasını
önerdi (23 Mart). Petrol zengini Arap topraklarını ele geçirmek amacıyla
Araplar’la gizli görüşmeler yapan İngiltere önce Rusya ile anlaşmak gerektiğini
bildirdi. Büyük Ermenistan vaadiyle Ermeniler’i kışkırtan Rusya, Doğu
Anadolu ile Çukurova’yı istiyordu. Mersin ve Adana’nın Fransa’ya verilmesini
kabul etmesi üzerine Fransa da Boğazlar’ın Rusya’ya terkedilmesine razı oldu
(10 Nisan).
Karşılıklı notalarla imzalanan antlaşmaya göre İstanbul ve
Çanakkale boğazları, Marmara denizi, Midye-Enez hattına kadar Güney Trakya,
İstanbul Boğazı ile Sakarya nehri ve İzmit körfezi arasındaki bölge, Gökçeada
ve Bozcaada Rusya’ya veriliyordu. Rusya da İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı
Devleti’nin diğer bölgelerinden uygun görecekleri yerleri almalarını ve Osmanlı
egemenliğinden ayrılacak Arap ülkelerinin bağımsızlığını tanımayı kabul
ediyordu.
İstanbul Antlaşması adını alan bu ilk gizli paylaşım yeni antlaşmaların
yapılmasına yol açtı. Çanakkale savaşlarında zorlanan müttefikler savaşa
katılması için İzmir ve çevresini Yunanistan’a vermeyi kararlaştırdılar (12
Nisan). İtalya ile imzaladıkları Londra Antlaşması’yla da (26 Nisan), Oniki Ada
ile Trablusgarp’taki işgalini tanımayı taahhüt ettiler. Ayrıca Asya Türkiye’si
paylaşıldığında İtalya’ya Akdeniz bölgesinden bir pay verilecekti. Buna
karşılık İtalya, müttefikler yanında savaşa girmeyi ve müslümanlara ait kutsal
yerlerinin bağımsız bir İslâm devletinin egemenliğinde bırakılmasını kabul
ediyordu.

 

Savaşın başından beri İngilizler’in
Osmanlı yönetimine karşı isyana teşvik ettikleri Mekke Emîri Şerîf Hüseyin,
İngiltere’ye askerî iş birliği teklifinde bulundu. Karşılığında bütün Arabistan
yarımadasını içine alacak ve kendi idaresine bırakılacak müstakil bir Arap
devleti kurulmasını ve halifeliğin Türkler’den alınmasını istiyordu.
İngiltere, Arap bağımsızlığını desteklemeye
hazır olduğunu ve halifeliğe de bir Arap’ın getirilmesine çalışacağını bildirdi
(24 Ekim). Araplar buna mukabil bağımsızlıklarını kazandıktan sonra
İngiltere’nin Basra ve Bağdat vilâyetlerindeki özel durumunu tanıyacaktı. Ancak
İngiltere, Türkçe konuşulan bölgelerle Fransa’nın istediği Suriye kıyılarını,
Şam, Hama, Humus, Halep, Musul ve Filistin’i antlaşmanın dışında bırakmıştı.
Şerîf Hüseyin ise yalnızca Türkçe konuşulan Mersin ve Adana gibi bölgelerden
vazgeçtiğini bildirdi (5 Kasım). İngiltere, Şerîf Hüseyin’in en büyük rakibi
Necid Emîri İbn Suûd ile de gizli bir antlaşma imzalayarak Şerîf Hüseyin’e vaad
ettiği Necid topraklarında ve Basra körfezi kıyılarında (Küveyt hariç) İbn
Suûd’un bağımsızlığını tanımayı taahhüt etti (26 Aralık).
İngiltere’nin bu
ikiyüzlü politikasından habersiz olarak Halep ve Beyrut konusundaki iddialarını
sürdüren Şerîf Hüseyin, İngiliz-Fransız ittifakını bozmamak için Suriye ve
Lübnan üzerindeki isteklerinin çözümünü savaştan sonraya ertelediğini bildirdi.
Türkler’e karşı savaşa hazırlanabilmeleri için kendilerine para ve silâh
yardımında bulunulmasını ve barış sırasında Araplar’ın yalnız bırakılmaması
konusunda güvence verilmesini talep etti (1 Ocak 1916). Şerîf Hüseyin’in
İngiliz-Fransız ittifakını bozacak davranışlardan kaçınma yolundaki yazısını
senet saydığını ve istenen yardımın yapılacağını bildiren İngiltere Araplar’ın
yalnız bırakılmayacağı konusunda da güvence verdi (30 Ocak).

 

İngiltere, Arap ayaklanmasını
garantiledikten sonra Osmanlı Asyası’nın paylaşılması konusunu görüşmek için
Fransa’dan bir temsilci göndermesini istedi. İngiltere’nin Araplar’la gizlice
anlaşmasından memnun olmayan Fransa, Beyrut eski konsolosu François Georges
Picot’yu özel temsilci olarak yolladı.
İngiltere de Dışişleri Bakanlığı müsteşarı Sir Mark Sykes’ı
görevlendirdi. Kasım 1915’te iki devlet arasında Londra’da başlayan görüşmeler uzlaşmayla
sonuçlandı (3 Ocak 1916). Genelde İngiltere’nin bakış açısını yansıtan antlaşma
taslağına göre İngiltere Beyrut’un Suriye’de kurulacak Arap devletinin içinde
yer alması önerisinden, Fransa da Filistin’in Suriye’nin bir parçası olması
isteğinden vazgeçiyordu. Bölgenin sadece kendi egemenliği altında bulunması
iddiasından da vazgeçen Fransa, Filistin’de uluslararası bir rejim kurulmasını
ve Basra’dan Filistin’e kadar uzanan bölgenin İngiltere’nin kontrolüne veya
egemenliğine verilmesini kabul ediyordu. Buna karşılık İngiltere, Fransa’nın
Suriye’nin sahil bölgesi ile Kilikya’nın tamamını almasına ve İran sınırına
kadar uzanan bölgenin Fransız nüfuzuna bırakılmasına onay veriyordu. İtalyanlar’dan
gizlenen antlaşma taslağının Rusya tarafından onaylanması gerekiyordu. Sykes ve
Picot, Petrograd’a giderek antlaşma taslağını Ruslar’a gösterdiler (11 Mart)
.
Çanakkale başarısızlığının yol açtığı iç huzursuzluğu yeni toprak
kazanımlarıyla gidermeye çalışan Rusya, Ermeniler’in yardımıyla işgal ettiği
Doğu Anadolu’dan çıkmayacağını açıklayarak artık Ermenisiz Ermenistan siyaseti
gütmeye başlamıştı. Fransız etki alanının İran sınırına kadar uzanmasını
Rusya’nın güneye doğru genişlemesini engelleyeceğini ileri sürerek taslağa
karşı çıktı. Ruslar ancak Trabzon, Erzurum, Bitlis, Muş ve Siirt ile Türk-İran
sınırını içeren kuşağın kendilerine verilmesi karşılığında antlaşma taslağını
onaylayabileceklerini bildirdiler. Sinop Limanı’nın da Rusya’nın etki alanına dâhil
edilmesini istemeleri yeni bir Fransız-Rus anlaşmazlığına yol açtı
.
İngilizler, Kerkük üzerindeki iddiasından vazgeçmesi karşılığında Fransa’ya
Sivas-Kayseri bölgesinden ek toprak verilmesini önerdi. Öneriyi kabul eden
Fransa ile Rusya arasında imzalanan antlaşmayla (26 Nisan) Aladağ, Kayseri,
Akdağ, Yıldızdağ, Zara, Eğin ve Harput arasında kalan topraklar Fransa’ya
verildi. Erzurum, Van, Bitlis, Muş, Siirt ve Trabzon Rusya’ya bırakıldı.
Trabzon’un batısındaki sınır daha sonra belirlenecekti. Buna karşılık Rusya,
Suriye ve Mezopotamya’nın İngiltere-Fransa arasında paylaşılmasını kabul etti.

Rusya’nın
onayını aldıktan sonra İngiltere ve Fransa arasında Sykes-Picot Antlaşması
imzalandı (16 Mayıs 1916)[3].

Sykes
Pikot Antlaşması tarihin çöplüğüne Türkiye Cumhuriyeti tarafından atılmasına
rağmen hâlâ gündem demde midir?

F.
Gregory Gause (Vermont Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü, Basra Körfezi’nin Uluslararası İlişkileri
kitabının yazarıdır ) The Washington Post gazetesinde “Is this the end of
Sykes-Picot?” (Sykes-Picot’nun
sonu mu?)
20. Mayıs.  2014 yazısında:

“Sykes-Picot’un
sonu” ifadesi kullananlar için; slogan ve yanlış adlandırma olduğunu ifade
etmektedir. Sözlerine şöyle sürdürür: 
“1916 Sykes-Picot anlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun Arap (ve bazı
Türk ve Kürt) topraklarının İngiltere ile Fransa arasında bir ön bölünmesini
sağladı, ancak nihai sınırlar 1920’deki San Remo konferansında iki güç
tarafından belirlenmiştir. Sykes – Picot, Kuzey Irak’ı Fransa’ya vermişve
Kutsal Topraklar için uluslararası bir rejim öngörmüştü. San Remo, Fransa ve
İngiltere’nin sonradan çizeceği sınırlar için Milletler Cemiyeti’ne onay
vermiştir. Lübnan, Suriye Fransız, 
Ürdün, Filistin İngiliz mandasına bırakılmıştır ve İngiliz mandası olan
Irak, Osmanlı’nın üç vilayeti olan 
Bağdat, Basra ve Musul’dan oluşturulmuştur.  Fransa ve İngiltere’nin yaklaşık yüz yıl önce
elde ettiği jeopolitik muafiyetin bu dünya için çok daha uzun olmadığı sonucuna
varılmamalıdır. İngiltere’nin eski mandası Filistin artık tamamen İsrail
kontrolü altındadır (Gazze kısmi bir istisna ve Batı Şeria egemenlik konusunda
bir belirsizlik içindedir). Irak, Lübnan ve Suriye (Fransa’nın 1939’da
İskenderun/Hatay’ı Türkiye’ye bırakması dışında) inşa edildikleri gibi
kalmıştır. “Filistin” ile “Ürdün” arasındaki İngilizlerin çizdiği sınır,
yıllardır olduğundan daha istikrarlı görünmektedir. Irak devletinin yıkımı
yakın zamanda değildir 1991’de ülkenin kuzey ve kuzeydoğusunda Batı tarafından
korunan (Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararıyla) Kürt bölgesinin
kurulması gerçekleştirilmiştir. Uluslararası güçler, Osmanlı sonrası doğu Arap
dünyasını inşa ettiler. Sömürge yetkililerinin, sömürgecilerle işbirliği yapan
yerel seçkinlerin ve ardından bağımsız devlet yöneticilerinin, değişen
derecelerde başarıları ile gerçek devletler inşa etmeye çalıştıkları bölgesel
alanlar yaratmışlardır. Hiçbir Rus, Çinli veya Avrupalı lider, Ortadoğu
haritasının yeniden düzenlenmesi için uluslararası bir konferans önermemiştir.
Devletlerin kendileri kendi içinde parçalanabilir. Ortadoğu da ki kavgalar
kalacak gibi görünüyor. En azından resmi olarak ve uluslararası hukuk
açısından, Fransız ve İngilizlerin yaklaşık yüz yıl önce çizdiği sınırlar
içinde ne kadar kırılgan olursa olsun “Sykes-Picot” yaşamaktadır
”  F. Gregory Gause’un The Washington Post
gazetesindeki bu yazısı[4]
önümüzdeki yıllarda henüz ölmediğine inanılan hayalet antlaşmanın Türk
toprakları ve Orta Doğu üzerinde dolaştırılacağa benzemektedir. Dolayısıyla
Türkiye Cumhuriyeti Syks-Picot’un şu haritasını unutmamalıdır:

 

Bitkiler, Otlar ve Mikroplar…

Birkaç
yazı üst üste ciddi şeyler yazdığım zaman içimden “sen sıkıldıysan her kes sıkılmıştır” değişik bir konu bul-yaz!

Muhabbet
olsun diye geçiyor.

Öyle
olunca da aklıma hayvanlar, bitkiler, gözle
görülen
görülemeyen mikroplar geliyor.

Okuyanlar
bilir, daha önce ilginç hayvanlar hakkında yazmıştım, oldukça da beğenilmişti.

Bu
yazıda her ne kadar ilk önce mikroplar ve ya doğalgaz faturalarından yakınan
halkın sorunlarını kuru fasulye dağıtıp
kendi gazlarını kendileri üretsin gibi bir cümle sarf eden
, fatura ve geçim
sıkıntısı olmadığı rahatlığından ve fütursuzluğundan çok belli olan siyasal İslamcı televizyon ünlüsü Turgay
Güler hakkında duygularımı yazmayı düşünsem de,

Nafile
olacağı düşüncesi ile bu yazımı daha faydalı bir konu olacağı düşüncesi ile ilginç bitkilere ayırdım.

Malumunuz
siyasal İslamcılar aşırı güç yüzünden son 20 yılda öyle değiştiler, öyle değiştiler ki inanın tanıyamaz,
tanımlayamaz olduk!

Allah
yardımcıları olsun ne diyeyim, Müslümanlıkla alakaları ne kadar az bir bilseler
belki düzelmek isterler ama neyse,

Değişmeyecek
ve gün geçtikçe iyiye gitmeyen tatsız konuları bir kenara bırakıp kopyala yapıştır yaparak sizlere sunacağım
yazı konumuza dönelim.

***

İnternette
gezerken ilginç bitkilerden karşıma ilk önce Kanayan Diş Mantarı çıktı, Şeytanın dişi olarak da
isimlendirilebilen bu mantar türünün görünüşü oldukça ilginç!

Birisi
yemeye çalışmış ve tadını beğenmemiş
olacak ki,
Yenilmez olarak sınıflandırılmış.

Üstünde
var olan kırmızı kan gibi sıvılar da bir tür anti bakteriyel savunma mekanizması

Sonra
sıra ile Siyah Yarasa Çiçeği, bir
uzaylı ırkını andıran Bebek gözü Bitkisi

Anavatanı
Avustralya olan çıkardığı iğrenç koku ve sıvı ile sinekleri üzerine çekerek
üreyen Deniz Anemonu Mantarı

Korku
filmlerine konu olabilecek kadar ürkütücü görüntüsü olan Şeytan Pençesi

Madagaskar’da
yetişen sivri ve zehirli olmasının yanında inanılmaz büyük bir hızla büyüyen Porcupine Domatesi

İçinden
bir sürü kurtçuk fırlıyormuş gibi gözüken çürük elmaya benzeyen Elma Pası Mantarı

Budanın
elinden çok, birbirine yapışmış patates kızartmalarına benzeyen , Çin ve
Japonya’da güçlü kokusu sebebiyle popüler bir meyve olan Buddha’nın Eli

Photo
Shop denilebilecek kadar ilginç olan inanılmaz bir görüntüsü olan Kırkma Çiçeği

Güneş Gülü

Ölü Adamın Parmakları

Maymun Yüzlü Orkide

Yahudi Kulağı

Ve
son Tozlaşmaya yardımcı olacak kuşları etkilemek için çarpıcı bir güzelliği
olan olarak Fahişe Dudağı

İnternet
arama motorlarına yazıda geçen bitki isimlerini yazın, görüntüleri ve
özellikleri size de ilginç gelecektir,

***

Beğenmediniz
mi?

Ben
size sürekli güzel konu nerden bulayım!

Üstüme gelmeyin, sataram
köyü ha
J

Esen
kalın.

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 21

‘Ahmet
Kabaklı Hoca, Bir Mektep Adamdı’ – 1

Oğuz
Çetinoğlu
: Ahmet Kabaklı Hocamızın şahsiyet ve karakter özellikleri
ile ahlâk anlayışı hakkında söyleyeceklerinizle röportajımıza başlayabilir
miyiz?

Dr. SÂKİN ÖNER

Dr. Sâkin Öner: Memnuniyetle. Röportaja bu soru ile
başlamanız çok isâbetli oldu. Ahmet Kabaklı Hocamız her şeyden önce bir
şahsiyet ve karakter âbidesiydi. Mehmet Âkif gibi, Nihal Atsız gibi, Nurettin
Topçu gibi, düşündüğü ve inandığı gibi yaşayan, yazıları ve konuşmalarında inandığı
fikirleri cesâretle savunan, özü sözü bir, güvenilir insandı. Kabaklı Hoca,
aynı zamanda çok nâzik bir insan, bir nezâket ve zarâfet âbidesiydi. O, nezâketle asâleti birleştiren bir edep insanıydı. Dört başı mâmur bir
beyefendiydi.
Türklüğü ve
İslâmiyeti hayatının gayesi hâline getiren, onlara lâyık olmaya çalışan Kabaklı
Hoca, büyük bir fikir ve dâvâ insanıydı.
Müslüman Türk aydın kimliğinin en müşahhas ve en muhteşem örneklerinden
biriydi.

 

Kabaklı Hoca bir alperen ahlâkına, alperen
yaşayışına, alperen hürriyetine, milletinin her varlığını kuşatan alperen
sevgisine sâhipti. O’na göre Alperenlik; ‘İslâm’a
tam iman, millete tam hizmet şuuru içindeki kahramanlıktır. Kahramanlık ise
kötülüğe kapılmayan, haram mala el sürmeyen, her ne şart içinde olursa olsun
Allah’tan başka hiçbir varlıktan korkmayan, yalana, hileye, millet malına
sarkmayan irâde ile nefisten kurtuluş imtihanını kazanmaktır
.’

Kabaklı Hoca, bâzı edebiyatçılar tarafından; eserlerinde doğruluğu ve dürüstlüğü
anlatmasıyla, ‘Yusuf Has Hacib’e, Türk dilinin
korunması ve geliştirilmesi için yaptığı mücâdele ile ‘Kaşgarlı
Mahmud’a
’ ve bilgeliği ve otoritesi yönüyle, ‘Dede
Korkut’a
dünyânın neresinde Türk varsa onların dertleriyle hemhal
olmasından dolayı ‘Derviş gaziye, akıncı beyine’ ve her çağrılan yere
gitmesiyle, ‘Evliya Çelebi’ye benzetilmiştir.

 

Çetinoğlu:
İdeal bir eğitimci olan Ahmet Kabaklı’nın
eğitimciliği ve eğitim anlayışı konusunda neler söylemek istersiniz?

Dr.
Öner
Ahmet Kabaklı, gerek
yazılarında, gerek kitaplarında, gerek konuşmalarında, gerekse cemiyet hayatında,
hep öğretmen kimliğini ön plâna çıkarmıştır. O, sanki öğrenmek ve öğretmek için
dünyâya gelmişti. Parasız yatılı imtihanını kazanıp İstanbul Yüksek Öğretmen
Okulu’ndan diploma aldı. İstanbul Edebiyat Fakültesi’nden de mezun olup elli
yıl öğretmenlik yaptı. Öğretmenliği sâdece okul duvarları arasında kalmadı.
Öğretmenlik O’nun hayatının her anına sinmişti. Çünkü hedefi ve idealleri olan
bir münevver olarak, bunları topluma ancak eğitim yoluyla yansıtabileceğini
biliyordu.  Ahmet Kabaklı, elli yıl
boyunca öğreticilik vasfını kaybetmedi. Öğretmenliğe başladığı Diyarbakır’da
okul saatleri dışında oranın en büyük değerleri olan Süleyman Nazif ve Ziya
Gökalp için anma günleri, ‘Dîvan
Edebiyatı Geceleri
’  düzenleyerek,
Diyarbakır Halkevi’nce yayımlanan ‘Karacadağ
Dergisi
’ni ayağa kaldırarak öğrencilerine ve Diyarbakır halkına seçkin bir
kültür muhiti meydana getirmeye çalıştı.

Ahmet Kabaklı, eğitimin millî ve siyâset üstü
olması gerektiğini söylerdi. Millî şuurun ve millî ruhun ancak eğitim yoluyla
yeni nesillere kazandırılacağına inanıyordu. Bu yüzden müfredatın da millî
olması gerektiğini savunuyordu. Eğitimde kemiyetten çok keyfiyetin, yâni
kalitenin önemli olduğunu vurguluyordu. 
Kabaklı Hoca bu ruhla mücâdele etmek, öğretmek, ayakta kalmak ve Türkiye’nin
hemen hemen üç nesil ‘çocuk, genç ve
olgunlarına bir şeyler öğretmek
’ için sabırla yılmadan ve yorulmadan
çalıştı.

Çetinoğlu:
Kabaklı Hoca’nın Türk dilinin, Türkçe’nin mevcut durumu ve geleceği ile alâkalı
görüşlerinden söz eder misiniz?

Dr. Öner: Kabaklı Hoca bütün yazı ve kitaplarında ‘Yaşayan Türkçeyi savunmuş ve bu Türkçe ile yazmıştır. Bu Türkçe;
arı, duru ve sâde bir Türkçedir. Bu Türkçe, Destanlar Devri’nden, Halk ve Dîvan
edebiyatlarından süzülüp gelen, münâsebete girilen Doğu ve Batı kültür ve
medeniyetlerinden etkilenen bir İmparatorluk Türkçesidir. Kabaklı Hocamız sözünde, sohbetinde, kaleminde; ‘sevgi,
merhamet, şefkat ve gönül dili
’ kullanmıştır. O dil, Türk milletinin
mâzisinden, ruhundan, gönlünden, inancından süzülen öz dilimizdir.

 

Kabaklı
Hoca,
Yaşayan Türkçe Hareketiadıyla başlattığı dil hareketi ile dilimize giren ve çok kullanılan
kelimelerin artık dilden atılamayacağını, bu kelimelerin halkın dilinde yer
ettiğini ve kullanıldığını, bunların dilimizi zenginleştirdiğini savunmuştur.
Hoca, dilimize ve kültürümüze malolmuş, halkımızın rahatlıkla anladığı
kelimelerin, hangi kökenden olursa olsun ‘Öztürkçeleştirme
adı altında tasfiye edilmesine karşı çıkmıştır. 
Kabaklı Hoca, Türk Dil Kurumu’nda 1995 yılından itibâren üye olarak
görev yaptı. Kabaklı Hoca’nın çok iyi derecede Fransızcaya vâkıf olduğunu
biliyoruz. Hoca buna rağmen, ‘yabancı
dille eğitime
’ karşıydı. Ama Türk gençlerinin, dünyâ gençliği ile rekabet
edebilmek için ‘yabancı dil öğretimi’ne
önem vermelerini istiyordu. 
Ahmet Kabaklı hocamız yaklaşık 40 yıllık yazı
hayatında Türkiye’de doğru dil, doğru din, doğru târih ve doğru iktisat
konusunda meseleleri çok açık ve kesin bir şekilde edebî bir dille ortaya koyan
fikir adamlarımızdan birisiydi. O, basın târihimizde; Cumhuriyet Dönemi’nde, ‘Edebî gazeteciliğin öncülüğünü’ yapmıştır.

 

Çetinoğlu:
Yazılarında sohbetlerinde okuyucusunu
dinleyicisini, dâima iyiye, doğruya ve güzele yönlendirirdi. O’nun nazarında
iyi, doğru ve güzel kavramları neleri ifâde ediyordu?

 Dr. Öner: Hangi yaşta olursa her insana değer veren, görüşlerini dikkatle ve sabırla
dinleyen ve büyük bir nezâketle cevap veren bir insandı.  Kabaklı Hocamız, özellikle gençlere çok değer
ve önem verir, onları hiç kırmazdı. Onların iyi yetişmesi için elinden gelen
çabayı gösterirdi. 1960’lı yılların son döneminde üniversite öğrencisiydim,
Yeşildirek’teki Rüstempaşa Yurdu’nda kalıyordum. Hocamızı yurdumuza dâvet
ettik, seve seve geldi ve Türkiye’nin meseleleri üzerinde güzel bir konuşma
yaptı. Konuşmasının sonunda Hocamızın samîmi yaklaşımından cesaret alarak ve
genç olduğumuz için kendisini bazı konularda eleştirdik. Bunları son derece
olgun karşıladı ve her zamanki güler yüzüyle eleştirilerimizi cevaplandırdı.

Kabaklı Hoca, bütün yazı, kitap ve
konuşmalarında Türk milletini her zaman iyiye, doğruya ve güzele
yönlendirmiştir. O’na göre ‘iyi, doğru ve
güzel
’ kavramları, gerçek insanın ruh ve düşünce dünyâsını ifade
etmektedir. Hocamız Türk insanının; Türk töresi, İslâm ahlâkı ve cihanşümul
insanî değerlerin imtizacından meydana gelen bir değerler birleşimini yaşaması
ve yaşatması gerektiğini savunuyordu. Bu değerleri içselleştiren insanımızın ‘doğru, dürüst, hoşgörü sâhibi, iyiliksever,
paylaşmayı ve yardımlaşmayı benimsemiş, herkese sevgi ve saygı ile yaklaşan,
uzaklaştıran değil uzlaştıran, olumsuzlukları değil olumluları ön plana çıkaran

bir anlayışta olmasını savunmuştur. Kendisi de bu özellikleri hayat şekli
olarak benimsemiştir. Bir iman ve aksiyon insanı olan Kabaklı Hoca yazılarında
en çok Ahlâk, adâlet, doğruluk,
dürüstlük, fazilet, alperenlik, bilgelik, asâlet
” kavramları üzerinde
durmuştur. Ahmet Kabaklı Hocamız gerçek bir ‘Harput Beyefendisiydi…’

Çetinoğlu: Kabaklı Hoca’nın sağlığında ve vefatından sonra resmî ve
özel kuruluşların vefa borcunun îfası konusundaki değerlendirmenizi lütfeder
misiniz?

Dr.
Öner:
Ahmet Kabaklı Hocamıza
sağlığında 14
Aralık 1996
‘da Aydınlar Ocağı ve 55 gönüllü kuruluşun desteğiyle
Atatürk Kültür Merkezi’nde düzenlenen bir törenle, ‘Şeyhül Muharririn’ (yazarların üstadı, şeyhi, pîri) unvanı verildi.
O törene katılanlar arasındaydım. O törende Millî Eğitim Bakanından, Kabaklı
Hoca’nın mezun olduğu ve uzun yıllar öğretmen olarak çalıştığı Çapa’daki Çapa
Anadolu Öğretmen Lisesi’ne ‘Ahmet Kabaklı
adının verilmesi talep edildi. Bakanlık bu talebi olumlu karşıladı ve hocanın
adını okula verdi. Fakat okul mezunlarının karşı çıkarak açtıkları dâvâ sonucu,
bu isim yargı kararıyla kaldırıldı. Bir kısmı Kabaklı Hoca’nın sağlığında, bir
kısmı vefatından sonra Türkiye’de
bazı ilkokul ve liselere Ahmet Kabaklı’nın adı verildi. Meselâ İstanbul
Başakşehir’de
Ahmet Kabaklı İlkokulu,
Ankara Mamak’ta Ahmet Kabaklı İlkokulu ve Ortaokulu, Elazığ’da  Ahmet Kabaklı Anadolu Lisesi gibi. 2011 yılında
ise Ahmet Kabaklı hâtırasına İstanbul’un Fâtih ilçesinde Ali Emiri Efendi
Kültür Merkezi içerisinde kendi adını taşıyan ve içerisinde Ahmet Kabaklı’nın özel
kitap koleksiyonu ve 30.000 civarında kitap bulunan
Ahmet
Kabaklı Halk ve Çocuk Kütüphânesi
’ açıldı. Elazığ’da ise Kredi ve Yurtlar Kurumu tarafından
yapılan 2812 kişilik bir öğrenci yurduna ‘
Ahmet Kabaklı Erkek Öğrenci Yurdu ismi verildi. Bunlara rağmen,  ülkemizin üç kuşağına Türk-İslâm kültür ve
medeniyeti eğitimi veren bir eğitimci, kültür insanı ve yol gösterici bir fikir
önderine bugüne kadar yapılanları yeterli görmüyorum.

Çetinoğlu:
Kabaklı Hoca’nın eğitim, kültür ve sanat
adamlığı hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz? Siz eğitim ve kültürle
alâkalı yetkili bir devlet görevlisi olsaydınız, vefatından sonra Hoca için
nelerin yapılması konusunda talimat verirdiniz?

Dr. Öner: Ahmet Kabaklı, 1948’de başladığı öğreticilik yâni öğretmenlik mesleğini
1974 yılına kadar devam ettirdi. O târihten sonra da İstanbul Teknik Üniversitesi
Türk Musikisi Konservatuvarı’nda Türk Edebiyatı dersi okuttu. O, sıradan bir
edebiyat öğretmeni değil, sıra dışı bir hocaydı Kendisini öğrenmek ve
öğretmekle vazifeli addediyordu.

 

O, sâdece gençleri
eğitmekle yetinmedi, daha geniş bir âileye yâni millete ulaşmak arzusuyla
günlük gazete yazılarıyla ve kitaplarıyla öğretmenliğini topluma yaydı.
Kabaklı, Türk edebiyatına ve kültürüne hizmet etmeyi hayatının gayesi olarak
gördü. O, modern bir alperendi. Yazılarında ve konuşmalarında Anadolu’yu
kılıçla, ilimle, sanatla fetheden alperenlerin şaşırtıcı ve olağanüstü
yeteneklerini yücelten Ahmet Kabaklı; geçmiş asırların efsanevî gazi
dervişlerinin yerine modern alperenlerin Türkiye’nin bilimine, sanatına, siyâsetine
katkıda bulunacaklarını düşünüyor, demokratik ve güçlü bir ülke özlemiyle
yaşıyordu. Bir kültür insanı olan Kabaklı Hoca;  ‘Dil ve
kültür olmadan millet olmaz. Kültür, onu meydana getiren milletle beraber
doğar, çoğalır ve gelişir.  Yeniden kültür yapılamaz,
Yeniden
musiki, yeniden dil, yeniden terbiye,  Yeniden hukuk, yeniden iman ve
inançlar yapılamaz
.’
Diyordu. O, bütün hayatı boyunca fikriyle, zikriyle, kalemiyle Türk
kültürünü savunmuştur.

 

Eğitim ve kültürle alâkalı yetkili bir devlet
görevlisi olsaydım; Ahmet Kabaklı Hoca adına bir ‘Araştırma Enstitüsü’ kurdururdum, Kültür Bakanlığınca adına her yıl
başarılı şâir ve yazarlara ‘Edebiyat
Ödülü’
verilmesini ve Millî Eğitim Bakanlığı’nca mesleğe yeni başlayan her
Türkçe ve Edebiyat öğretmenine Hoca’nın beş ciltlik “Türk Edebiyatı” kitabını armağan edilmesini sağlardım.

Çetinoğlu:
Kabaklı Hoca’mızın şâirliği ve şiir
anlayışını değerlendirir misiniz? Halk şiiri / Tekke ve tasavvuf şiiri, Dîvan şiiri,
Tanzimat şiiri, Servet-i Fünun şiiri, Fecr-i âti şiiri, Millî Edebiyat şiiri,
Cumhuriyet şiiri, Birinci yeni ve İkinci yeni şiiri hakkındaki tercihleri
hakkında neler söylemek istersiniz?
 

Öner:
Ahmet Kabaklı’nın Türk
edebiyatını bütün yönleri, dönemleri, türleri ve şahsiyetleri ile ele alan, ilk
baskılarında 3 cilt, daha sonraki baskılarında geliştirilerek 5 cilt olarak
basılmış olan Türk Edebiyatı isimli
kaynak kitabı her konuda olduğu gibi, şiir anlayışını ve edebî dönemlere
bakışını görmek mümkündür. Hocamızın bu eseri, modern tarzda hazırlanan ve Türk
edebiyat târihçiliği açısından kıymetli çalışmalardan biridir. Kabaklı Hoca,
Türk târihine ve bütün Türk devletlerine bir bütün olarak baktığı gibi, Türk
edebiyatının dönemlerine de bir bütün olarak bakmıştır. Edebî eserlerimizin
hepsinin, milletimizin değişik dönemlerin farklı şartlarına göre duygu ve
düşüncelerine tercüman olduğu görüşündedir. Yusuf Has Hacib’i de, Yunus Emre’yi
de, Mevlâna’yı da, Dede Korkut’u da, Fuzûlî’yi de, Karacaoğlan’ı da, Nedim’i,
Yahya Kemal’i de, Mehmet Âkif’i de ve Necip Fâzıl’ı da duygu ve düşünce dünyâmızın
ayrı bir boyutu, rengi ve değeri olarak görür. Kabaklı Hoca, Halk Edebiyatı’na da,
Divan Edebiyatı’na da, yeni edebiyata da hâkimdi.

 Ahmet
Kabaklı, Türk Edebiyatı Dergisi’nin ilk sayısında ‘Çıkarken’ başlıklı yazısında derginin çizgisini şöyle açıklamıştı: ‘Bugüne kadar birçok sanat ve fikir
hareketine öncülük eden Türk Edebiyatı Cemiyeti, sayısı pek çok olan değerli
mensupları ile Türk milletinin geçmişi ve bugünü, eski ve yeni edebiyatçılar,
çağdaş ve klâsik sanatlar arasındaki yakınlaşmayı Türk Edebiyatı dergisi ile
düşünüyor.’
Bu açıklamada belirtildiği gibi, Türk Edebiyatı Dergisi
kesintisiz 50 yıldır devam eden yayın hayatında edebiyatımızın geçmişi ile
bugünü arasında bir köprü görevi görmüştür. Bir taraftan günümüzün yetenekli şâir
ve yazarlarının eserlerine yer verilirken, edebiyatımızın geçmiş bütün
dönemlerinin sanatkârları ve eserlerine de yer verilmiştir.

Kabaklı Hoca, kamuoyunda yazar olarak
tanınır. Ama birçok yazarımız gibi yazı hayatına şiirle başlamıştır. Kabaklı 1956 yılında gazete
yazarlığına başlayınca şiiri bırakmıştır. Şiirleri
sayıca az olmasına rağmen nitelik bakımından edebiyatımızda önemli yer tutar.
Mehmet Âkif ve Necip Fâzıl’ın sanatı hakkında hazırladığı kitaplarda
kafiyelerden fikirlerin bediîliğine, heceden ritmin vurgularına kadar şiir
sanatında şâir kadar şiir sanatına hâkim olduğu görülür. Kabaklı Hoca, ölçülü
ve kafiyeli her metnin şiir olmayacağını, sözün şiir olması için seçkin bir söyleyişle
ifâde edilmesi gerektiğini, sözün o zaman değer kazanacağını belirtmiştir. Sâdece
ölçülü ve kafiyeli söz olarak kalırsa, bu söz şiir olmaz, ancak bir manzume
olur.

Ahmet Kabaklı, fazla şiir yazmamasına rağmen, edebiyat
eleştirmenleri tarafından başarılı bir şâir olarak kabul edilmiştir. Bu konuda,
Kabaklı Hoca ile fikir yönünden taban tabana zıt biri olarak devrin kudretli eleştirmenlerinden Nurullah Ataç’ın görüşlerine bakmak yeterlidir. Ataç, Kabaklı’nın ilk şiiri olan ‘Kadın Sesidir’ şiiri hakkında Varlık Yayınları
arasında yayımlanan ‘Okuruma Mektuplar
isimli kitabında ‘Bir Şiir’ adıyla
övücü bir yazı yazmıştır. Şâirliği üzerinde durulması gerektiğini belirttiği
Ahmet Kabaklı’ya bir mektup yazmış ve çok geçmeden cevabını almıştır. Nurullah
Ataç bu yazısında Ahmet Kabaklı ile aralarındaki mektuptan şöyle bahsetmiştir:Güzel bir
şiir benim bugün size okuyacağım şiir, belli ki vergili bir şâirin elinden
çıkmıştır. Eskilerden değil yenilerden birinin, bir gencin, daha ilk şiirini
yazan bir gencin. Ahmet Kabaklı’nın adını belki duymamışsınızdır, ben de
duymamıştım. Kendini de görmedim, tanımıyorum, bu şiirini okuduktan sonra
kendisine bir mektup yazdım, cevap verdi. Bütün dostluğumuz ahbaplığımız işte
bu kadar. Karşılaşsak belki de sevmeyiz birbirimizi. Kendi de söylüyor: Okurmuş
benim yazılarımı ama düşüncelerim arasında, kullandığım kelimeler arasında
hoşlanmadıkları varmış. Kızıyordur onlara. Kızsın. Onun hatırı için
düşüncelerimden, kullandığım kelimelerden, kimini özene özene seçtiğim, kimini
de benim uydurduğum tilciklerimden geçecek değilim a! Ahmet Kabaklı ile
geçinmeğe niyetim yok. Ama inanın bana, iyi bir şâir
.’ Ataç, Kabaklı’nın şiirinin açık, söyleyeceğini perde arkasından değil, göz önünde doğrudan söyleyen, ne demek istediğini birden söyleyen bir
şiir olduğunu belirterek ‘Şiirde devrim
diyorlar, hürriyet diyorlar. Ahmet Kabaklı’nın şiiri bir şeyi yıkmadan, büyük
laflar kullanmadan o hürriyete eriveriyor
’ diyor. Kısacası Ataç, Kabaklı’nın şiirinin kolay yazılmış
gibi görünmekle beraber üzerinde çok çalışılmış, çok işlenmiş bütünlüklü bir
şiir olduğunu, bu güzellikte şiirlerin az yazıldığını söylemiştir.                                                   
(DEVAM EDECEK)

2022

Sadi Somuncuoğlu’nun Ardından Ne Dediler?

1970’li yıllarda
TÖRE-DEVLET yayınlarındaki yazılarıyla değerli birçok devlet adamının yetişmesine
vesile olan, eski Devlet Bakanı, Milli Düşünce Merkezi’nin kurucusu, Genel
Başkanı merhum Sadi Somuncuoğlu ile birçok yerde yollarımız kesişti. MHP
Kongreleri başta olmak üzere; karlı bir kış günü Ankara Söğütözü Kurultayında,
Milli İrade söyleşilerinde, Aydınlar Ocakları, Türk Ocakları gibi kuruluşların
toplantılarının konuşmacısı, konuğu ve müdavimiydi.

28 02 2022
Tarihinde Hakka yürüyen Merhum Sadi Somuncuoğlu’nun ardından yazılan aynı gün
sosyal medyada toplumun değişik kesimlerine mensup kişilerin aşağıdaki
açıklamalarını takdirlerinize sunuyorum.

Kendisine
Allah’tan rahmet diliyorum. Ruhu şad, mekânı cennet olsun.

   

Meral Akşener

Türk Milleti’nin kıymetli bir
evladı daha aramızdan ayrıldı…

Türk milliyetçiliğine büyük
hizmetleri olan, nice değerli insanlar yetiştiren, eski bakanlarımızdan Sadi
Somuncuoğlu abimizi kaybettiğimizi üzüntüyle öğrendim.

Mekânı cennet, ruhu şad olsun!

*

Müyesser Yıldız.

Bir Büyük Devlet Adamıydı.

Eski Devlet Bakanı Sadi
Somuncuoğlu’nu kaybettik.

Yıllarca beraber çalıştığım,
devlet adamlığının ne olduğunu lafzıyla ve ruhuyla ondan öğrendiğim çok ama çok
değerli bir insandı. 

Hepsinden önce de babam gibiydi.

Çok ama çok üzgünüm.

Mekânı cennet, tüm ışıklar onunla
olsun.

*

BANU AVAR

Ah Sadi Bey… Mekânın cennet
olsun. Milli İrade Bildirisi’ne ilk imza koyanlardandınız. Söz konusu
memkeketse parti purtu dinlemem derdiniz.

Dertli yıllar sizi hasta etti.
Yine de 2 yıl direndiniz…

Eski Devlet Bakanı Sadi
Somuncuoğlu kanser tedavisi gördüğü Başkent Hastanesi’nde sabaha karşı yaşamını
yitirdi.

Eski Türk Ocakları Genel Başkanı,
Milli İrade Bildirisi imzacısı ve Milli Düşünce Merkezi Genel Başkanıydı.

*

Prof. Dr. Kürşad ZORLU

Türk Milletinin çok değerli bir
ve evladını kaybetti. Türk milliyetçiliğine büyük hizmetleri olan büyüğüm Sadi
Somuncuoğlu’nu kaybettik.

Mekânı cennet olsun!

Aktif siyasetten sonra kaleme
aldığı makalelerini okumanızı salık veririm…

*

Ruhittin Sönmez(Kocaeli Aydınlar Ocağı eski başkanı)

Sadi Somuncuoğlu gerçek bir Türk Milliyetçisi, inandığı gibi
yaşamış, siyaset ve devlet adamı olarak lekesiz, temiz ve dürüst kalmış,
ilkelerinden ve ülküsünden taviz vermemiş, mücadeleci bir Türk aydını,
siyasetçisi ve devlet adamı idi.

*

Türkçü Alpcansu

Sadi Somuncuoğlu, Ülkücü
Cumhurbaşkanı olabilirdi.

Bahçeli engelledi.

Vekili Cemal Enginyurt’a
dövdürtmüştü.

Hayatını kaybeden devlet ve dava adamına
Allah rahmet eylesin.

*

Sinan Oğan

Türk milliyetçiliğinin yaşayan
hafızalarından, dava adamı, Millî Düşünce Merkezi Genel Başkanı ve eski Devlet
Bakanı Sadi Somuncuoğlu’nun vefatını derin üzüntüyle öğrendim.

Merhuma Allah’tan rahmet,
ailesine ve sevenlerine sabırlar diliyorum. Türk milletinin başı sağ olsun.

*

Ilteriş Metin

Baba dostu değerli büyüğüm amcam
Sadi Somuncuoğlu’nun vefatını büyük üzüntüyle öğrendim. Türk Milliyetçileri’nin
başı sağolsun.

*

                Prof Dr. Ozkul Cobanoglu

Onun çıkardığı Bozkurt Dergisi
hayatıma yön verdi. O MİLYONLARCA GENCİN SADİ ABİSİYDİ.

MEKÂNIN CENNET OLSUN

SADİ SOMUNCUOGLU

*

Kutluk Kağan Sümer

Sadi Amcam,

Türk Milliyetçiliği Hareketinin
hafızası, aksakalı, Devlet’li ve Töre’li yılların mimarlarından, büyük fikir ve
devlet adamı Sadi Somuncuoğlu vefat etmiştir. Kendisine Yüce Allah’tan rahmet,
yakınlarına ve Türk Milliyetçisi camiaya başsağlığı dilerim.

*

Mehmet Mehdi Ergüzel

CİDDİ ve HEP DÜŞÜNCELİ ADAMA RAHMETLER
OLSUN…

1969-70 ve sonrası… İstanbul’da
her yer gergin. Olaysız, kavgasız ve patlamasız gün yok. Kulaklarımız kirişte..
Düşünceli, çatık kaşlı bir arkadaş sesi yanımıza yaklaşıyor : “Arkadaşlar,
Sadi Abi burdaymış. Akşama doğru Orman Fakültesinde semineri varmış, haberiniz
olsun.”  Çapa nere, Orman Fakültesi
nere? İstanbul’un bir ucu. Ta Sarıyer’de… Rahmetli Sadi Abi’nin yazılarını
Devlet’te okurduk ama adını yanı başımızda sohbetimize konu olarak ilk duyuşum
hatıralarım arasında böyle canlandı. Rahmetli Türkeş gibi pek gülemeyen yüzü
veya derinlere dalan mütebessim ciddiyeti ile SADİ SOMUNCUOĞLU BEY,

82 yaşında Hakiki Sevgili’ye
kavuştu. Ruhu şad olsun. Cumhurbaşkanı yapılmasının önüne geçilmesi hiç doğru
olmamıştır. Oraya Sezer’den bin kere daha fazla yakışırdı. Kader hükmünü icra
ediyor. Yazdıkları üzerinde düşünülmeli, yeni yetişenler yazdıklarını okuyarak
tecrübelerinden  ders almalıdırlar..
Allah rahmet eylesin, ruhu şad, kabri pür nur, mekânı cennet olsun inşallah…

Öncesi ve Sonrasıyla İslâmiyet (1)

0

     Yahudi ve
Hristiyanların inanç, ahlâk, tarih ve efsaneye dayalı kültürü olan
İsrailiyat’tan bazıları zamanla İslâma karıştı. Aynı şekilde Yunan hikmeti yani
felsefesinin bir kısmı da, İslâmiyete girmekle din süsüyle göründü. Fikir ve
görüşlerin bozulmasına sebep oldular.

     Araplar, İslâmdan
önceki Cahiliyet Dönemi’nde, sayılı kişiler dışında, okuma yazma bilmeyen, ümmi
bir topluluk idi. Ne zaman ki, içlerinden hak tecelli etti / belirdi, ortaya
çıktı. His, duygu ve kabiliyetleri uyandı. Hak ve hakikati açıklayan İslâm
diniyle hem hâl oldular. Bütün rağbet, istek ve meyilleri İslâmı bilip
öğrenmeye doğru kaydı.

     Tüm dikkatlerini
büyük bir istek ve heyecanla İslâmı bilmeye hasrettiler. İslâmı sevgi ve
hasretle kucakladılar. Fakat kâinata bakışları, araştırma ve incelemeleri;
hikmet ve felsefe gözüyle değildi. Belki delil getirmek, bir delile dayanarak
netice çıkarmak için idi.

     Onların o hassas,
tabiî / doğal zevklerine ilham eden Kur’andı. Onların fıtrat / yaratılış,
tabiat, mizaç ve huylarına uygun olan geniş ve yüksek çevreleri idi. Hâlis, saf
ve kabiliyetli olan aslî, bozulmamış yaratılışlarına çeki düzen veren Kur’andı.
Öğreticileri ve onları İslâmî terbiye ile donatan sadece Kur’an idi.

     Bundan sonra
Araplar; diğer milletleri İslâmla tanıştırmış. Onları İslâm şemsiyesi altına
almış oldular.

     Fakat bütün bunlar
olurken, diğer milletlerin malûmat ve bilgileri de, Müslüman olmaya  başladı! Tahrif olmuş, değiştirilmiş şeyler
olan İsrailiyat / Yahudi ve Hristiyanların inanç, ahlâk, tarih ve efsaneye
dayalı kültürleri; İslâmiyete karışmaya başladı!

     Vehb, Ka’b gibi
ehli kitab âlimlerinin, yani Yahudi ve Hristiyan bilginlerinin; yalan yanlış
fikir ve görüşleri; İslâmiyetleri cihetiyle Arapların hayal hazinelerine bir
kanal, bir yol bularak; o saf, hâlis ve tertemiz fikirlerine karıştılar! Sonra
da, onlardan hürmet ve saygı gördüler! Çünkü ehli kitap; Yahudi ve Hristiyan
âlimleri olarak İslâmiyete girdiler. İslâmiyetle şereflendiler. Son derece  büyüklük kazandılar. Mükemmelleşip kemale
erip olgunlaştılar.

     Fakat geçmişteki
yalan yanlış bilgileri, makbul hâle geldi! Maalesef kabul gördü! Doğruluğu ve
gerçekliği herkes tarafından kabul edilir olup reddedilmedi! Çünkü İslâmiyetin
usûl / metot ve esaslarına, henüz karşı çıkan bir durumda değildiler. Hikâyeler
olarak görüldüler! O çerçevede mütalâa olundular! Hikâye edilen bir haber, söz
ve olay olarak algılandılar! Ehemmiyetsiz / önemsiz görüldüğü için, tenkit
edilmeksizin, eleştiri yapılmaksızın dinlenir oldular!

     Fakat ne yazık ki,
sonradan hak ve doğru olarak kabul edildiler! Çok şüphe, kuşku ve zanlara
sebebiyet verdiler! Hem de ne zaman ki, İsrailiyat; yani Yahudi ve
Hristiyanların inanç, ahlâk, tarih ve efsaneye dayalı kültüründen İslâma
karıştığı bilinen şeyler; Kitap ve Sünnetin bazı imalarına  kaynak olacak duruma geldiler! Bazı mefhum ve
kavramlarına bir vesileyle, mehaz ve menba 
olabilecek vaziyete yükseldiler!

     Fakat bu, asla
âyet ve hadislerin mânâ ve anlamları demek değildi. Eğer doğru olsaydılar,
onların fertlerinden olmaları mümkün olurdu. Kötü seçimlerinden ötürü, başka
bir mehaz bulamayan veya nazarını o tarafa çeviremeyen zahirperest / dış
görünüşe önem verenler; bazı âyet ve hadisleri, o İsrail hikâyelerine
tatbik  ederek tefsir eylediler!

     Halbuki, Kur’anı
tefsir edecek, yine Kur’an ve sahih hadistir. Yoksa, hükümleri mensuh /
kaldırılmış olduğu gibi, kıssa ve hikâyeleri dahi tahrif edilmiş olan İncil ve
Tevrat değildir.

     Evet, ayet ve
hadisin manasını dolaylı yoldan doğrulayıp tasdik edici şey ile mana
ayrıdırlar. Halbuki, dolaylı yoldan mana alanına girenler, asıl mana yerine
konuldu. Çok defa mümkün şeyler, sanki olmuş gibi kabul edildi. Yani imkânlar
vukuat ve olaylara karıştırıldı.

     Hem de, ne zaman
ki, Yunan hikmeti / felsefesi; Müslüman etmek için, Abbasi Halifesi Me’mun
zamanında tercüme olundu. Fakat, pek çok esatir, mitolojik efsane ve
hurafelerin menba ve kaynağından çıkan o hikmet / felsefe, bir derece
bozulmuştu. Bu yüzden; saf Arab düşüncesinin içlerine girdi! Bir derece
fikirleri karıştırdığı gibi, tahkikten taklide yol açtı.

     Hem de abı hayat
olan İslamiyetten; fıtrî anlama kabiliyetleriyle mana çıkarmaları kabil ve
mümkün iken, o felsefenin talebeliğine tenezzül ettiler!