14.1 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 342

Pravda’dan Skandal Harita ve Analiz

Bilenler bilir, Sovyetler Birliği
zamanında Rusya’nın tek sesliliğinin ve basına karşı yapılan baskının sembol
isimlerinden birisi haline gelen ‘Pravda Gazetesi’ vardı. Pravda’da yayınlanan
bir haber veya makale aynı zamanda Sovyet (Rus) ‘Derin’ Devleti’nin resmi
açıklaması olarak kabul edilirdi.

Her ne kadar gazetenin adının
anlamı Pravda yani ‘gerçek’ olsa da söyledikleri genel olarak gerçekten öte
Sovyet diktatöryasının propagandası şeklindeydi.

Gel zaman git zaman Türkiye’nin de
dahil olduğu Batı Bloğu’nun karşısında tutunamayan Sovyet Rusya, işgali
altındaki ülkelerin en azından bir kısmının peş peşe bağımsızlığını ilan etmesiyle
tarihin tozlu sayfalarına gömüldü gitti…

Gitti de dünya biraz nefes aldı.
Türk Dünyası gerçeği yeniden gün yüzüne çıktı…

 * * *

Evet biraz tarih dersini
andıran(?) bu girişten sonra, yeniden yazarlık hayatına dönüşün de ilk
adımlarını atmış olduk…

İlk okul çağlarında sınıf ve
ardından okul gazetesi ile başladığım gazetecilik hayatım daha sonra  profesyonel olarak yazılarımızla sürdü
gitti… Ancak son 2 yıldır yoğunluktan yazı hayatımıza ara vermiştik. Ama başta
Yüksel Ercan Ağabeyim olmak üzere adını burada zikredemeyeceğim çok sayıda eş,
dost ve ağabeylerimin tavsiyesi ve teşviki ile yeniden basın sektörüne geri
döndük.

Hayırlı – uğurlu olsun…

 * * *

Gelelim Pravda’ya…

Sovyet Rusya dediğimiz gibi geride
yüz milyonlarca katledilmiş insan bırakarak yıkıldı gitti…

Gitti gitmesine ama yerini kendini
hâlâ mirasçı olarak gören ‘Putin Rusyası’ aldı…

Sovyetler Birliği zamanında Rus
İstihbarat Servisi olan KGB’de görevli bir ajan olan ve bir dönem Türkiye’de de
görev yapmış olan Putin’in, Rusya Federasyonu Devlet Başkanı olması ardından
çökmüş olan Rus Devleti tekrar toparlanmaya başladı.

Tabi bunda, bu dağılma dönemini
iyi değerlendiremeyen başta Türkiye olmak üzere ABD ve diğer Batılı ülkelerin
de ihmali olduğunu unutmamak gerekir.

Ancak hâlâ Sovyetler’den kalma
alışkanlıkları devam ettiren sadece Vilademir Putin değil. Pravda Gazetesi de
hâlâ Rus devletinin resmi yayın organı olmaya devam ediyor…

Mesela 10 Ocak 2022 tarihinde Alexander Shtorm imzasıyla
Pravda  Gazetesi’nde yayınlanan makale
“Dünya Geriliyor: Rusya Olimpiyatlar Sırasında Her Zaman Yeni Bölgeler Kapıyor” başlığıyla yayınlandı. Makalenin mantığı Rusya’nın
eski cumhurbaşkanları Boris Yeltsin zamanı da dahil olmak üzere, her Dünya
Olimpiyatı’nda; dünya sporcuların yarışmalarını ilgiyle takip ederken Rusya’nın
da eski Sovyet işgali altındaki topraklarının bir kısmını daha sınırlarına
kattığından bahsediyor ve örnekler veriyor.

“Bazı insanlar Rusya’nın bir tampon
bölge inşa ettiğini, hatta daha da ileri giderek yakın gelecekte bazı yeni
bölgeleri kapabileceğini varsayıyor. Diğerleri, Rusya’nın birliklerini
Abhazya, Transdinyester, Suriye vb.’de olduğu gibi belirsiz bir süre
Kazakistan’da tutacağını varsayıyor.” deniliyor.

Kazakistan konusundan
bahsedilirken “Bu teoriler ilk başta çılgınca gelebilir. Ancak Destiny ve Call
of Duty adlı bilgisayar oyunlarına ilişkin şüphelerin arka planında (bazıları
Kazak gençliğini bu oyunların tetikleyip sokağa çıkardığına inanıyor), bu
teoriler mantıksız değil.” ifadesi ile enteresan bir mesaj da veriliyor…

 * * *

2022 Pekin Oyunları henüz
başlamadı, ancak Rus barış gücü askerleri, Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü
birliğinin bir parçası olarak Kazakistan’da konuşlandırıldı. Rusya’nın
ilgili olduğu tüm stratejik tesislerin kontrolünü kurdular.” Burada bahsedilen
Baykonur Üzay Üssü, eski tank yeni traktör fabrikası, petrol, doğalgaz ve
uranyum üretim tesisleri vd. Dahası Kazakistan’daki Türkçü politikacılar ve
kişiler de Rus birlikleri tarafından göz altına alındı.

Makalede şu ifadeler ise dikkate
çekici: “İlginç bir şekilde, Kazakistan son zamanlarda Rusça konuşan nüfusa
karşı ayrımcı bir politika yürütüyor. Sovyet sonrası Asya Cumhuriyeti, bu
politikayı Kazakistan makamlarının zımni rızasının arka planına karşı
yürütüyordu.

Rusya’nın yönetimini Batı
dünyası yerine Rusya’ya doğru iterken Kazakistan’daki ulusal ve devlet
çıkarlarını korumaya çalıştığı varsayılabilir” deniliyor.

Peki ya Kazakistan ile hedef
şaşırtılıp Ukrayna gerçek anlamda işgal edilmeye çalışılıyorsa?

Ya da ABD ve diğer müttefiklere
Ukrayna’ya yığınak yapılıyor gibi gösterilip, Kazakistan işgali kalıcı hale
getirilmeye çalışılıyorsa…

 * * *

Zurnanın zırt dediği yer ise
aslında ne Kazakistan ve ne Ukrayna aslında!

Haberde kullanılan görsel.

Görselde Kazakistan başta olmak
üzere bütün Türkistan Türk Cumhuriyetleri’nin yanı sıra İran, Çin, Pakistan ve
Moğolistan da ‘Rusya’ topraklarında gösteriliyor.

Dahası Türkiye’nin kuzey
doğusundaki meşhur 7 vilayet hatta Rize ve Trabzon da Rusya sınırlarında
gösteriliyor. Diğer yandan bugün PYD’nin (PKK’nın) ABD destekli olarak
Suriye’de kuramaya çalıştığı sözüm ona devletçik de açık pembe olarak
gösterilmiş.

Bunu birinin sanırım açıklaması
gerekiyor…

Ama daha ötesi hükumetimiz, F-35
yerine, S-400’leri tercih ederken bu makalenin arkasındaki ‘Büyük Rusya
Masalı’nı da dikkate almıştır inşaallah…

 

Meraklıları için Pravda’nın ilgili
linki:

https://english.pravda.ru/world/150010-russia_olympics/

Kar Yüzüne Çıkan Gerçekler…

    Kış mevsiminin en güzel hediyesidir Kar…

    Rengi masumiyeti çağrıştırır. Yağdıkça
yağar, bembeyaz örtüsüyle yeryüzünü kaplar, erimesiyle toprağa bereket katar. Çiftçinin
en büyük dostu, insanlığın su ihtiyacını karşılayan en önemli kaynaktır.

    Kimi ülkede kış aylarının tümünü kapsar,
kimi ülkede ise bölgeseldir. Bölgelerin kimisinde aylar boyunca yağar. Kimi
bölgede bir görünür, birkaç saat sonra kalkar…

    Kış aylarının bu bereketli hediyesi ülkemizin
doğusunda aylar boyunca varlığını hissettirir, batısı ile güneyinde ise arada
bir yağar.

    
Ama bazen de ülkemizin ne batısına, ne güneyine bakar!  

     Her yanımızı öyle bir kaplar ki, bembeyaz
rengi ile hiçbir renge şans tanımız! Ne toprak görünür, ne ağaçların rengi! Ara
ki çiçekleri bulasın, kuşlar bile beyaza bulanır, nice acımasızlığın izleri
bile kar beyazında kaybolup unutulur!

    
Bu sıraladıklarım kar üstüne çıkan gerçeklerin bilinen yüzüdür!

     Ama kimi zaman kar üstüne çıkıp da bizi
zora sokan öylesine gerçekler vardır ki! Aniden karşımıza çıkıp da bu
gerçeklerin acımasız yüzüyle baş başa kaldığımızda, bunun çaresizliğini hep
birlikte yaşarız…

     İşte geçtiğimiz hafta içinde, ülkemizin en
büyük anakenti denilen İstanbul’da yaşananlar; kar yüzüne çıkan, bizi türlü
açmazlara, büyük sıkıntılara sokan gerçeklerdir…

    Günler öncesinde meteoroloji uzmanlarının
İstanbul’da önemli bir kar yağışının beklendiği haberine rağmen, yirmi
milyonluk bu ana kent kara teslim olmuştur!

   Karın başlamasıyla birlikte:

    İstanbul içi yollarda kalan on binlerce araç,
bu araçlarda mahsur kalan yüzbinlerce insan, hava alanından kalkamayan uçaklar,
uçakların içinde bekleyen binlerce yolcu, toplu taşıt için kullanılan
Marmaray-metro hatları-metrobüslerde yaşanan izdiham. Kimi hatlarda buzlanma
nedeniyle yollarda kalan, hatta yola dahi çıkamayan belediye otobüsleri,

     Kalkamayan uçaklar nedeniyle dünyanın
üçüncü büyük hava limanı olarak vasıflandırılan İstanbul hava limanında mahsur kalıp
da, çevresinde otel olmadığından valiz bantlarında, oturma gruplarında
sabahlayanlar, dağıtılan karton kutular üstünde yatanlar; ‘’Otel İsteriz’’ diye
bağıran yabancılar,

    Böylesine muhteşem bir hava limanında kar
yoğunluğu nedeniyle çöken kargo binasının çatısı,

    Valilik kararıyla İstanbul otogarından
hareketi yasaklanan yolcu otobüsleri, bu nedenle oto garda yerlerde sabahlayan
yolcular,

   Yine valilik kararıyla belli bir saate kadar trafiğe
çıkması yasaklanan özel araçlar,

    Karın
esir aldığı İstanbul’da, yapılan her türlü ikazı dinlemeden özel araçlarıyla
hem de araçlarında kar lastiği olmadan trafiğe çıkan duyarsız vatandaşlar,

    Kapanan
şehirlerarası yollar nedeniyle; bu yollarda kara teslim olan otobüsler, tırlar,
özel araçlar, yollarda perişan olan binlerce yolcu. Bu insanlardan bir gecelik
otel ücreti için istenen yüzlerce avro nedeniyle karda donmamak için camilerimize
sığınan insanlar,

   İstanbul’da yaşananlara yerinde müdahale
ederek çözüm üretmek için gelen ilgili bakanların, hava koşulları nedeniyle İstanbul
hava limanına inemeyip, yalnızlığa terk edilen Atatürk hava limanına
inebilmeleriyle; yıllar önce İstanbul hava limanı yapılırken, seçilen bölgenin
meteorolojik koşullara uygun olmadığı ikazlarının ne kadar haklı olduğunu
ortaya çıkaran gerçek…

   Allah’tan okullarımız sömestr tatilindeydi.
Bir de okullar açık olup da çocuklarımız bu kar esaretine yakalansaydılar,
neler yaşanacaktı acaba?

    Ve tüm
bu sıkıntılar unutulmuşçasına, o karlı gecede İstanbul Belediye Başkanı Sn.
İmamoğlu’nun, İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi ile aylar öncesinden
kararlaştırılmış akşam yemeğinde buluşmasının basına yansıyan görüntüleri
üzerinden yapılan tartışmalar…

  Ya çarşı pazardaki fiyatlar?

  Dolar salgınını bahane ederek yapılanlar
yetmezmişçesine kar nedeniyle içecekten, yiyeceğe, iğneden ipliğe bir kez daha
gelen zamlar!

   Kar her yanı kaplamışken, ucuz ekmek alabilmek
için kuyrukta bekleyen, soğukta titreşen İstanbullular…

   Kar
yüzüne çıkan bu gerçekler yaşanırken, üstüne üstlük bir de ülkemizin yaşadığı
doğal gaz ve enerji sıkıntısı! Özellikle sanayi bölgelerinde yaşanan bu
sıkıntının, ülke ekonomimize vereceği milyarlarca dolar zarar!

     İki binli yılların ilk çeyreği biterken, 19
yıldan bu yana ülkemizi yönetenlerin söylemleri ile dünyanın en büyük yirmi
ekonomisi arasında olduğu belirtilen ülkemize bu görüntüler hiç yakışmamıştır.

       Böylesine büyük bir kar afetinin
geleceği bilindiği halde; yirmi milyon insanımızın yaşadığı İstanbul gibi büyük
bir ana kenti yöneten İBB’nin günler öncesinden yeterli tedbiri alması; 39 ilçe
yönetimi, 963 mahalle muhtarlığı ile bir araya gelerek alınan tedbirleri gözden
geçirmesi, bu tedbirleri Valilik makamı ile de paylaşması, hatta eğitimini
yapması gerekmez miydi?

     AKOM
denilen şehrin ana arterlerini kontrol eden bir yönetim merkezi ile böylesine
büyük bir afet ile baş edebilmek ne kadar gerçekçidir?

    Kaldı ki, Belediye Başkanlığı-Valilik-
İlgili Bakanlıklar, günler öncesinden geleceği belirlenen böylesine büyük bir
afat karşısında; tüm imkânlarını ortaya koyarak, koordineli bir çalışmayla bu
afata karşı her türlü tedbiri almış olsalardı, bu sıkıntıların çoğu
yaşanmayacaktı.

     Ancak
ne yazık ki bu koordinasyon; görüş ayrılıkları nedeniyle yapılamamış, olan vatandaşlara
olmuş, günler boyunca çekilen onca eziyet, sıkıntı vatandaşa unutmayacağı bir
ders vermiştir.

     İlerleyen
süreçte kar yüzüne çıkan bu gerçeklerin vatandaş üzerindeki yansımalarını oy
sandığı önüne geldiğinde göreceğiz!

     Ancak
bu sıkıntılarla bir daha karşılaşmamak adına, ilgili makamların bu süreçten bir
ders çıkarması, hala devam eden kış mevsiminde yaşanması mümkün yeni bir afat
karşısında insanlarımızın mağdur oldukları hususları bir kez daha yaşamaması
için şimdiden tedbir alıp, yeterince koordinasyon yapmaları şarttır.

      Aynı tarihlerde Yunanistan’da yağan kar
nedeniyle paralı yollarda kalarak mağdur olan insanlara binlerce avro tazminat
ödeneceği açıklandı. Bu yolların bakımından sorumlu olan şirketin ceo’su istifa
etti, Yunanistan Başbakan’ı halkından özür diledi. Bizde ise bu sorumluluğu
nedeniyle ne istifa eden, ne tazminattan bahseden, ne de özür dileyen oldu

    En
nihayetinde kar eriyip gitti! Geride kalanlar ise, binlerce insanımızı mağdur
eden yukarıdaki gerçeklerdi…

 

Binmişiz Alamete, Gidiyoruz Kıyamete

Türk Milleti, 1876 yılından itibaren tercihini Parlamenter
sistem yönetiminden yana koymuştur. Her ne kadar arada darbeler, parlamentoyu
askıya almalar olduysa da neticede her gelen hükümet sistemin korunmasını bir şekilde
sağlamıştır.

Ancak bu sistem, AKP’nin MHP’yi de yanına alarak
hazırladıkları anayasanın 16 Nisan 2017 referandumunda oylanmasına kadar
sürmüştür. Bu tarihten sonra kabul edilen anayasaya göre Cumhurbaşkanlığı
sistemine geçilmiş, Parlamento 2. Plana düşürülmüştür.

24 Haziran 2018 Seçimlerinden sonra Türkiye artık
Cumhurbaşkanlığı sistemine geçmiş ve günümüze kadar öyle yönetilmektedir. Değerli
bilim adamı Prof. Dr. İskender Öksüz’ün de dediği gibi: “Devlet kurum denilen
taşıyıcı sütunların üstünde oturur.” Der ama tek adam sisteminden sonra ortada
ne kurum kaldı ne de sistem. Parlamentoyu saf dışı bırakarak bakanları atayan o,
büyükelçileri atayan o, bağımsız olması gereken merkez bankası başkanını atayan
yine o.

Hâlbuki Türkiye Cumhuriyetinin kurumları yüzyıllık geleneğinde
yerli yerine oturmuş, bu kurumlar içerisinden çok önemli devlet adamları yetişmiştir.
Kurumlar yok edilince onların yerine (nepotizm) ve keyfiyet hâkim olmuştur.
Yetkisiz, liyakatsiz adamlar önemli kurumların başına getirilmiştir. Bir yıl
içerisinde üç defa merkez bankası başkanı değişmiş, Türkiye Cumhuriyetini
temsilen bazı büyükelçiliklere sabıkalı, rüşvetçi büyükelçiler atanmış,
maliyenin başına ekonomiden anlamayan maliyeyi milleti gözlerinin içine
baktırarak yöneten bir kişi atanmıştır.

Hal böyle olunca 20 Yılın sonunda ekonomiden dış politikaya
devlet büyük sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Ekonomide Türk parasının
değeri döviz karşısında erimiş, enflasyon kontrolden çıkmış, tarım
girdileri(gübre, tarım ilacı, mazot) pahalılığı had safhaya yükselmiş köylü
toprağını gübresiz ekmek zorunda bırakılmıştır. Orta direk çökmüş, asgari ücret
4500 TL ye çıkarılmasına rağmen enflasyonun hızla yükselmesinden dolayı 2 ayda
erimek durumunda kalmıştır.


Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de İran dan gelen doğalgazın
kesilmesi Türk sanayiine büyük darbe vurmuştur.

Ama bütün bunlara rağmen iktidar bütün işleri bırakmış
muhalefeti karalamanın peşine düşmüş hakaretin bini bin para…alçak, zillet
illet, soysuz, sütü bozuk…. Bir devlet adamını bırakın, sokaktaki vasat bir
insanın dahi ağzına yakışmayacak sözler bunlar.

Mustafa Kemal Atatürk, cumhuriyetin kuruluş yıllarında
meclise hitaben: “Ordularınız zayıf düşer düşmana yenilirsiniz ama telafisi
vardır. Ekonominiz bozulur çalışır düzeltirsiniz. Ama iç kaleyi sağlam
tutmazsanız devletin çöküşü kaçınılmazdır.) der. (Atatürk Atatürk’ü
anlatıyor-Savaşan Meclis. Milliyet yayınları)

Fakat görüyoruz ki Cumhurbaşkanı bütün muhalefeti hakaret
sağanağına tutuyor, ötekileştiriyor. Bu da yetmiyor gazetecileri, sanatçıları
sözlerinden dolayı yargılayıp içeri attırabiliyor. Camilerden “dil koparma”
nutukları atıyor.

Duvara asılı bir pano düşünün. Panonun bir yüzüne
bakıyorsunuz partili cumhurbaşkanı partisi adına muhalefete hakaret yağdırıyor,
aynı dozda muhalefet kendisine cevap verdiğinde panonun arka yüzünde devletin cumhurbaşkanı
çıkıyor karşınıza: “vay sen cumhurbaşkanına nasıl hakaret edersin!” Yargı
derhal göreve çağırılıyor.

Dünyanın demokrasi ile yönetilen hangi ülkesinde görülmüş
böyle bir sistem gören duyan varsa söylesin lütfen.

Sağlıklı kalın.

Devlet Karın Altında Kaldı

Bu hafta yaşadığımız yoğun kar yağışları
sonucu devlet karın altında kaldı. Meteorolojinin önceden uyarılarına
rağmen megakent İstanbul’a kara ve havadan giriş ve çıkışlar uzun süre
kapatıldı. Bolu civarında hem otoyol ve hem de devlet karayolu kapandı. Tarsus-
Adana- Gaziantep otoyolu
ve daha pek çok şehirlerarası yol kapandı. İstanbul’da
bazı ana arterler 17 saat kadar trafik kilitli kaldı.
İnsanlar aç, susuz
araçlarında kaldı. Bir kısmı araçlarını yola bırakıp gidebildikleri yere yaya
gittiler. Ankara’dan, Bursa’dan, Trakya’dan İstanbul’a girişler yasaklandı.

Ulaştırma Bakanı ve İçişleri Bakanı İstanbul’a karayolu ile gelemediler. Bolu’da
yollar kapanmıştı. Havayolu ile geldiler. Uçakları İstanbul
Havalimanına inemedi
, yolcu trafiğine kapattıkları olan Atatürk
Havalimanına inebildi.

“Dünyanın en büyük havalimanlarından” İstanbul
Havalimanının pistleri bir günden fazla süreyle temizlenemedi.
Uçaklara
binmiş yolcular 9-10 saat uçakların içinden çıkamadı. Bunlara yemek bile
verilemedi. Uçaklara binemeyenler havalimanı içinde mahsur kaldı. Uçuşları
iptal edilmiş yolcular kartonlar üstünde uyudular.

İstanbul’un yollarında sorumluluklar şöyle paylaştırılmış durumda:

Kar nedeniyle çok yoğun sorun yaşanan TEM
otoyolu, Karayolları sorumluluğunda
. Basın Ekspres, Mahmutbey Gişeler,
İSTOÇ güzergahı da buraya ait.

Çayırova’dan Büyükçekmece’ye kadar olan D-100
Karayolu (E-5) ve yan yolları ile 39 ilçedeki ana caddeler İBB’nin
sorumluluğunda
bulunuyor. 39 ilçedeki ara yollar ise ilçe
belediyelerinin
yetki alanında.

Kuzey Marmara Otoyolu ve İstanbul Havalimanı burayı yapan özel
şirketlerin sorumluluğunda.

Bunların hepsi de sistemi açık tutma
konusunda başarılı olamadı. Kriz yönetilemedi.

Birçok gerekçesi olsa da temel sebep birimler
arasındaki koordinasyonsuzluktu.
Sorumlu birimler arasında bilgi ve
imkanlar paylaşılmıyor.

İBB, devleti yönetenlerce, intikam alınması
gereken bir düşman muamelesi görüyor.

Sistemin çarklarından birini durdurmaya kalkarsanız
diğerleri de zarar görür. Buna rağmen birlikte iş yapmaktan kaçınıyorlar.

*********************************

Kriz Yönetimi ve İletişim Becerisi

Krizler, olaylar başladıktan sonra yapılan
mücadele ile değil, kriz gelmeden önce alınan tedbirler sayesinde önlenir
veya zararı en aza indirilir.

Olaya müdahale edecek ekiplerin her türlü
teknik ve lojistik ihtiyacının karşılanmış ve ekipler eğitim ve tatbikatlarla adeta
gözü kapalı müdahale edebilecek yetenekler kazanmışsa
kriz büyümez.

Mesela orman yangınları için söndürme
uçakları ve helikopter filonuz eksiksiz, su tedarik havzalarınız yeterli;
pilotlarınız, ormancılarınız tecrübeli ise yangınları büyümeden
söndürebilirsiniz. Bunları yapmayan bir Bakan ormancılarla beraber bizzat
mücadele etse, günlerce uykusuz, aç susuz çalışsa bile O’nun görevini yaptığını
göstermez.

Deprem için tedbirleri almamış, yıkılabilecek evleri önceden yenilememiş, kurtarma
ekiplerini eğitmemiş bir devletin Bakanını düşünün. Bu bakan enkazın başında
bizzat kurtarma çalışmasına katılsa, enkaz altındaki vatandaşla bizzat iletişim
kurmaya çalışsa da bunlar O’nun görevini yaptığını göstermez.

Esasen ben deprem, yangın, sel, kar ve diğer felaketlerde
olay mahalline devlet büyüklerinin gelmesini faydalı bulmam.

Devlet yetkililerinin kriz yönetim merkezlerinden bilgi alması ve
tıkandıkları hususlarda yardımcı olması en faydalı yönetim biçimidir.

Devlet büyüklerinin olay mahalline gelmeleri
belki vatandaşın yalnız olmadığını hissetmesi açısından psikolojik rahatlık
sağlar. Fakat devlet büyüklerinin gelişi işi bilen ve yöneten uzmanların
çalışmalarını aksatır. Bazen de bilgileri yetersiz ama işgüzar siyasilerin
müdahalesi zararlı da olur.

*********************************

İmamoğlu’nun Yemeği

AKP için İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu başarısız
göstermek çok önemli.
Muhtemelen böyle yaparlarsa, hem Belediye seçimindeki
çifte mağlubiyetinin acısını gidereceklerini ve hem de gelecek
seçimde İstanbul’u yeniden kazanacaklarını düşünüyorlar. İmamoğlu
Cumhurbaşkanı adayı olursa
da yıpratılmış olarak yarışa başlamasını
planlıyorlar.

Bu yüzden kar yağmaya başladığı andan
itibaren beceriksizlikle suçlama kampanyası başlatıldı. Karla mücadele
devam ederken İngiltere Büyükelçisiyle yediği yemek üzerinden yıpratmaya
çalışıyorlar.

İstanbul Belediye Başkanının bir hatasını
tespit edip deşifre edebilmek için mobese kayıtlarıyla izlendiği ortaya
çıktı. İçişleri Bakanlığı suçluları izlemek için kurulmuş bir sistemi böyle
bir siyasi amaç için kullanıyorsa bu daha büyük bir kriz demektir.

İstanbul gibi bir metropolün Belediye Başkanı
önemli bir siyasi kimliktir. Büyükelçilerle görüşmesi olağan ve gereklidir.
Bizim büyükelçimizin de Londra Belediye Başkanı ile görüşme yapması olağandır,
yapmıyorsa eksikliktir. Bu sözlerim diğer ülkeler için de geçerlidir.

Peki, İmamoğlu, böyle bir krizin ortasında,
bu yemeği ertelese daha iyi olmaz mıydı?

Bana göre teknik olarak gereksiz fakat
siyasi iletişim becerisi açısından gerekli bir tavır olurdu.

Teknik olarak bir Belediye Başkanı 24 saat uyumadan,
yemeden, istirahat etmeden kriz yönetiminin başında olması mümkün de değildir,
doğru da değildir. 90 bin kişilik çalışanı olan bir organizasyon kurumsal bir
çalışma içinde olmalıdır. Başkan sadece yönetim kademelerinin çözemediği
darboğazları açmak için devreye girmelidir.

Fakat Türkiye hala bir Batı ülkesi gibi
objektif ve soğukkanlı değerlendirmelerin yapılabildiği bir ülke değildir.
Yıllardır
AKP yönetimlerinin göz boyama tekniklerine alışkın toplumumuzun beklentileri
farklıdır.

Ulaştırma Bakanı ile İçişleri Bakanı
İstanbul’a geldi de karla mücadeleye ne katkı sağladı?
Varsa bir katkıları bunu telefonla da
yapabilirlerdi. Fakat bu bir siyasi iletişim tercihidir.

Halkımızın depremde, selde, savaşta zarar
gören vatandaşlarımızın, zararlarına ve acılarına sebep olan hataları işleyen
siyasilere hesap sorma alışkanlığı yoktur. Hele o siyasiler kendisini
kucaklayıp acısını paylaşıyor görünüyorsa, onlara minnet bile
duyar.

Siyasi iletişim açısından Ekrem İmamoğlu’nun bu hususu göz ardı etmemesi
gerekirdi.

Ünal Atabay

Geçmişte Sağlık Hizmetleri ve Misyonerlik

Türk Tarih kurumunca
basılan ve İdris Yücel’in ‘’Anadoluda
Amerikan Misyonerliği ve Misyon Hastaneleri’’
isimli kitap böyle bir yazıyı
yazmamın sebebidir. Osmanlı devletinin son yüzyılındaki misyonerlik
faaliyetleri bu coğrafyada dün ve bugün yaşananların arka planını daha iyi
anlamamızı sağlar. Geçen yüzyıl ık ık bu bölgedeki sağlık hizmetleri üzerinden
yapılan misyoner çalışmaların yazıldığı kitaptaki bilgiler çok dikkat
çekicidir. Osmanlı da 1800’ lerdeki  sağlık hizmetleri gedik usulü denilen ve İstanbul’daki
hekimbaşının görevlendirdiği klasik usülde eğitim almış çok az sayıdaki
insanlarca verilirdi. İstanbul’daki darüşşifalar ile birlikte Edirne, Manisa,
Konya, Kayseri, Amasya, Sivas gibi önemli şehirlerdeki darüşşifalar sağlık
hizmeti verilen yerlerdir. Katarakt ameliyatı yapan kehhaller, kırık çıkık
işlerini yapan sınıkçılar ,el becerisi iyi olan aynı zamanda sünnetçilik yapan
berberler de sağlık hizmeti verirlerdi. Özellikle darüşşifalar, bölgeleri için
güvenli ve bilindiği kadarıyla bugün bile hayranlık duyulan hizmetlerin
verildiği yerlerdir. 1900’ lere gelindiğinde savaşlar sebebiyle devletin buralara
ayırdığı kaynaklar azalmış, vakıf anlayışındaki zayıflama da bunlara eklenince
buralarda verilen sağlık hizmetleri yetersiz hale dönüşmüştür. Mazhar Osman’ın
hayatını anlatan kitapta, doktor Mazhar bey İstanbul dakı Toptaşı
Bimarhenesi  ile Edirne darüşşifasındaki
akıl hastalarının yeni açılan Bakırköy akıl hastanesine nakli öncesindeki
perişan durumu anlatarak buna işaret eder.

1827’ de açılan ve 1839’da
modernize edilip Tıbbiye-i Askeriyeyi Şahane adını alan eğitim kurumu öncelikle
ordunun ihtiyacını karşılayan hekimleri yetiştirmiştir. Bu hekimlerimiz ayrıca
bölgelerinde ihtiyaç durumunda sivil halka da sağlık hizmeti vermişlerdir.1867 ‘de
açılan Mektebi Tıbbiyeyi Mülkiye de sivil hekim yetişmiştir. Bunların bir kısmı
memleket tabipliği adı altında belediyeler üzerinden sağlık hizmeti
vermişlerdir. İstanbul’da 1845’ de açılan Vakıf Gureba, Hastanesi, 1862 ‘de
açılan Zeynep Kamil Hastanesi,1887 açılan Beyoğlu Belediye Hastanesi ,1899’ da
açılan Şişli Etfal Hastanesi o dönemden bugüne  önemli hizmet veren sağlık kurumlarımızdır.

1850’lerden sonra
anestezi, mikropların bulunması ve antisepsi anlaşının gelişmesi özellikle
cerrahide yeni gelişmeler sağlamıştır. Yeni tıbbi anlayışın uygulamasında bu
yeni okullardan gelen askeri hekimler, memleket hekimlerinin yanında
Amerika’dan, Avrupa dan gelen misyoner sağlıkçıların etkisi çoktur. 1835’ lerde
gezici sağlık hizmeti şeklinde başlayan 1900’ lere gelindiğinde Gaziantep,
Mardin. Diyarbakır ,Sivas ,Merzifon ,Tarsus ,Konya ,Adana ‘da hastane hizmeti
şekline dönüşen misyoner sağlık hizmetleri bulundukları yerler için güvenli
sağlık hizmeti alınan adresler olmuştur. İzmit’imizde de 1891’de Fransız Assomptimist
miyonerleri şu anda defterdarlık binasının bir bölümünde dispanser açarak
sağlık hizmeti vermişlerdir. Ayrıca yüzlerce gezici sağlık ekipleri de bulundukları
bölgenin insanına, önce sağlık hizmeti vermişler; bunun yanında kendi inançları
yönüyle tebliğ ve eğitim yapmışlardır. Çalışmalarında özellikle bölgelerindeki
Osmanlının Rum ve Ermeni tebası hedef alınmıştır. 1835’ de İzmir’e gelen Bord
misyoneri Dr. Azabel Grant bütün Anadolu’yu baştanbaşa gezmiştir. İlk miyoner
sağlıkçı olan bu doktor  1845 ‘lere kadar
Van, Diyarbakır, Mardin ve Harput’ta çalışalar yapmıştır. Bundan sonra Dr. Azari
Smith 1847-1852 yılları arasında Antep bölgesinde çalışmıştır. Bu çalışmaları
sebebi ile Gaziantep’ de açılan misyoner hastanesinesine Smith Hastanesi adı
verilmiştir. Bir kısmının ayrıca dini eğitimi olan bu insanlar ülkelerinin
gönüllü elçileri gibi çalışarak bölge ile ilgili her türlü bilgiyi
raporlamışlardır. Bu raporlar ise ülkeleri tarafından siyasi ve ticari kaynak
olarak kullanılmıştır. Sağlık ve eğitim alanındaki bu misyoner çalışmalar
Osmanlı Devletimizin yıkılış sürecinde etkili olmuşlardır. Bunlar 1100’lü
yıllardaki  bu coğrafyaya gelen Horosan
erenlerinin çalışmalarını hatırlatmaktadır.Kitaptaki bilgiler, insanı hayrete
düşürmekle birlikte yetişmiş kaliteli  insanların ülkeleri için ne kadar önemli
olduğunu göstermektedir. Bu tür insanların varlığının ülkeleri için ne kadar önemli
olduğunu anlatmaktadır.

Misyoner sağlık
hizmetleri Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurulması ile sona ermiş ve bu
maksatla gelen misyonerler memleketlerine geri dönmüşlerdir.

Türkiye Nasıl Bir Cumhurbaşkanı Arıyor?

Adına Türkiye dediğimiz bu topraklar yüzyıllardır “iktidar savaşları” yaşıyor. Ancak bu savaşların ne
halkla ilgisinin olduğu ne de halka bir faydasının bulunduğunu bir türlü
göremedik.

 

Yine bu bahsi geçen “iktidar
savaşları”
kapsamda seçimlere bir yıldan fazla süre olmasına rağmen
ülkeyi bundan sonra kim / kimler yönetecek tartışması ve bununla birlikte
hazırlığı başlamış durumda.

 

Bunun en önemli nedeni, ülkeye hâkim olan “görünmeyen güç” ve onların uluslararası
işbirlikçilerinin işlerini şansa (!) bırakmak istemeyişleridir.

 

Her şeyden önce unutmamalıyız ki; bu toprakların üzerindeki Türk hâkimiyeti
yok edilmek istenmektedir. Nihai hedef, Türkleri yeniden Asya bozkırlarına
sürmektir. Konuyu bunu baz alarak değerlendirmeye başlamak gerekir.

 

Bunun için her türlü anayasal ve yasal mevzuat oluşturulmaya
çalışılmaktadır. İttifakların ağzındaki “Yeni
Anayasa”
baklası bu nedenle ıslatılmaya ve yine ittifaklar tarafından “Edirne-İmralı-Diyarbakır
Üçgeni”
kurulmaya çalışılmaktadır. Bu sebeple devletin işleyişini
sağlayan yargı ve bürokrasi dumura uğratılmıştır.

 

Örneğin demokrasiler açısından bir garabet teşkil eden siyasi partiler
yasası ile genel başkanlara tek başlarına partilerini yönetecek yetkiler
verilirken bu yetmemiş olacak ki, “seçilmiş
Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi”
ne geçilerek TBMM adeta devre dışı
bırakılmış ve bir kişi üzerinden koskoca Türkiye’nin kontrolünün sağlanması
yoluna gidilmiştir. Bunlar halkın dikkate alınmadığı uygulamalardır.

 

Hep birlikte izliyoruz ki, bu durum Türk Milletinin aleyhine sonuçlar
doğurmaya başlamış olup sürdürülebilirliği mümkün gözükmemektedir.

 

Bu devlet bir Türk devletidir. Devletin arkasında ki, millette Türk
Milletidir. O sebeple yaşanan olaylar ve gelişmeler bize devletin ve milletin
yaşamsal sıkıntılar içinde olduğunu göstermektedir.

 

Ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik sorunlar çok ağır olsa da esas
dikkate alınması gereken husus; milli, manevi ve ahlaki çöküş içinde
bulunduğumuzdur.

 

Ekonomik sorunları kısa ve orta vadede çözmek veya çözüme yaklaştırmak
mümkündür. Ancak milli, manevi ve ahlaki çöküşün önlenebilmesi ise doğru
tedbirler alınmak suretiyle bir kaç nesil sürebilecek bir hadisedir.

 

Türk Milleti, bunları görmek, bilmek ve tedbirlerini almak zorundadır.
Aksi halde daha zor günler yaşaması kaçınılmazdır.

 

Hepimiz biliyoruz ki, ülkemizin sorunlarını çözmek ancak siyaset yolu
ile mümkündür. Türk Milleti ise sadece mazeret üretmekte ve dünyanın bu en zor
işinden uzak durmaktadır.

 

Bugün siyaset sahnesinde gördüğümüz figürler, söylemlerine ve
eylemlerine bakarak diyebiliriz ki, Türk Milletine karşı iyi niyetten yoksun ve
samimiyetsiz insanlardır.

 

Bugün “görünmeyen
güç”
ve onun uluslararası işbirlikçileri karşımıza ikili bir
ittifaktan oluşan partiler gurubunu çıkarmıştır. Merkezi idare ve yerel
yönetimler bu partiler tarafından paylaşılmıştır. Bu paylaşım ile birlikte adı
geçen ittifaklara mensup partilerin birbirlerinden pek bir farklarının olmadığı
Türk Milletince anlaşılmış ve görülmüştür.

 

Yani Türk Milleti iyice çaresizliğe düçar olsun, gençler ve yetişmiş
insanlar ülkeyi terk etmeyi düşünsün, göçlerle nüfus ve kültür yapımız
değişsin, borç batağı ile bir kuru ekmeğe muhtaç kalalım diye bu ittifaklar ve
bunların perde arkasında olanlar uzun zamandır adına “tahterevalli siyaseti” diyebileceğimiz bir politikayı
uygulamaya koymuşlardır.

 

Bu nedenle halk, kendini kimin ve nasıl yöneteceğine dair büyük
kaygılar taşımakta ve gelecekten umudunu iyice kesmiş bulunmaktadır. Türk
Milleti, önümüzdeki yıl yapılacak olan seçimlerin ortaya çıkartacağı tablodan
ümitsizdir.

 

Yapılan kamuoyu araştırmaları bahsettiğimiz sebeplerden dolayı
seçmenin %20 ila %35 arasında kararsız olduğunu veya seçimi protesto etmeyi
düşündüğünü ortaya koymaktadır.

 

Türk Milleti Çaresiz Değildir!

 

Nasıl ki, onca imkânsızlık ve parasızlık ile bir “Kurtuluş Mücadelesi” başlatılmış ve sonuç alınmış ise
yeniden kısıtlı gibi görünen imkânlarla birlikte bir “Demokrasi Mücadelesi” verilerek Türk Milletinin makûs
talihi bir kez daha yenilebilir ve yenilmelidir de!

 

Bu işin hiç bir mazereti olamaz… Unutulmamalıdır ki, Süleyman Demirel‘in dünya
politikacılarına vizyon katan “Siyaset
için 24 saat çok uzun bir zamandır”
sözü bize yol haritamızın nasıl
olması gerektiğine dair ip uçları vermektedir.

 

Yapacağımız şey; vatan ve milliyetsever, Atatürk’ün ortaya koyduğu
ilkelere yürekten bağlı, Cumhuriyetçi, Türk Milletinin her derdini samimiyetle
kucaklayan, yerli, milli, bağımsız ve bağlantısız (Türk Milleti dışında yerli
ve uluslararası güçlere bağlı olmayan) bir adayı yüz bin imza toplayarak aday
yapmak ve onu seçtirebilmek için var gücümüzle çalışmaktır.

 

Onun için bugüne kadar olduğu gibi kimseye koltuk değneği olmaya gerek
yoktur!

 

Unutmayın! Bir kişiyi değiştirdiğiniz zaman değil doğru kişiyi
seçtiğimiz zaman düzlüğe çıkmaya başlayacağız…

 

Eğer yeniden milli bütünlüğü arzu ediyorsak, karnı tok sırtı pek bir
millet olmak istiyorsak, hukukun üstünlüğünü ve yargı bağımsızlığını
özlediysek, vatanımızı vatan kaçkınları ile paylaşmak yüreğimizi acıtıyorsa ve
nihayetinde çocuklarımıza ve torunlarımıza Türkiye’yi bir ve bütün olarak
bırakmayı düşünüyorsak; kirli tuzaklara düşmeden, aradığımız şartları taşıyan
Cumhurbaşkanı adayımızı Türk Milletinin önüne getirmek zorundayız…

Konuşmuyoruz!

     Konuşmuyoruz,
münakaşa ediyoruz!

     Konuşmuyoruz,
çekişiyoruz!

     Konuşmuyoruz,
inatlaşıyoruz!

     Konuşmuyoruz,
nifak tohumları saçıyoruz!

     Konuşmuyoruz,
nefret tohumları ekiyoruz!

     Konuşmuyoruz,
birbirimizden uzaklaştıracak adımlar atıyoruz!

     Konuşurken;
mes’ele ve konuları, enine boyuna ortaya koymuyor!

     Konuşurken;
klişeleşmiş kelime, söz ve sözcüklerle, güya fikir alış verişinde bulunuyoruz!

     Konuşmalarımız
açıklama, izah etme ve anlatma şeklinde cereyan etmiyor!

X

     İki taraf da, pek
de anlamadığı ve hatta bilmediği hüküm cümleleri ile, birbirine cevap verdiğini
sanıyor!

     İki taraf da,
birbirini anlamadan dinlemeden, mevzu ve konuyu; hüküm cümleleriyle, hükme
bağlıyor!

     İki taraf da,
birbirini peşînen suçluyor, suçlanıyor!

     İki taraf da,
birbirini peşînen itham ediyor, itham ediliyor!

     Uzayan sözde
konuşmalar; konuşanları birbirine karşı, birbiri aeyhinde daha da bilenmiş,
daha da kızgın, daha da muğber ve birbirine, maalesef / üzülerek belirteyim ki,
daha da düşman hâle getiriyor.

     Bunu önlemenin
yolu, hüküm bildiren, klişeleşmiş kelime ve sözlerden uzak durarak; konuyu açık
seçik bir şekilde ortaya koymak; cevabını da bu şekilde beklemek olmalı.

     Verilecek cevap,
kabul edilir veya edilmez; bunu da tabii ve doğal karşılamalı.

     Herkes, birbirini
karşı karşıya getirecek söz ve davranışlardan kaçınmalı.

     X

     Nedir bu hüküm
verici kelime ve sözcükler derseniz, bu hususta şunları sıralayabiliriz:

  “Sen zaten Sağcısın,
…Solcusun, …İlericisin, …Gericisin, …Yobazsın, …Komünistsin,
…Teröristsin, …Vatan Hainisin, …Liberalistsin, …Sosyalistsin!” ve bu
gibi klişeleşmiş kelime ve sözler.

     Bunlar açıklayıcı
olmayan, muhatabımızı / karşımızdaki kimseyi; doğru dürüst anlamadan, dinlemeden;
ne oldukları hakkında; bu hüküm kelimeleri ile, yerli yersiz karar vererek,
kesin hükme bağladığımız; manen öldürücü, şok tesiri yapan; menfî / olumsuz,
âdeta sihirli sözcüklerdir.

     Evet, “Sen zaten
şusun, busun!” diye karşılık verince, konu daha baştan sonuca ve hükme
bağlanmış oluyor. Artık konuşacak bir şey kalmadığı için, söz noktalanmış
bulunuyor!

     “Böyle gecenin
hayır umulur mu seherinden?” Be dostlar!

     Çünkü, geriye
sadece birbirine düşman, muğber, hasım ve soğuk tipler kalıyor.

     Çünkü, kısa bir
konuşmadan sonra, söyleyecek bir şeyi kalmayanlar; hemen can simidine
sarılırcasına, yukarıda sıraladığımız hüküm cümlelerinden medet umarak,
bunlardan birine sığınıyor. Böylece kendisini güya haklılık garantisine almış
oluyor.

X

     Şunu da unutmayalım ki, sevmediğimiz birçok
kimsenin; kulak verilmesi gereken, güzel söz ve fikirleri olabileceği gibi,
sevip beğendiğimiz nice şahısların da, doğru bulamayacağımız söz ve fikirleri
bulunabilir. Bu durumlarda nasıl bir tavır takınmamız gerektiğini, şu sorulara
vereceğimiz cevaplarda bulabiliriz:

     Fırıncıyı
sevmememiz, fırından ekmek almamıza engel olmalı mı?

     Ekmeğin suçu ne?

     Manavı sevmememiz,
ondan meyve ve sebze almamıza engel sayılmalı mı?

     Sebze ve
meyvaların suçu ne?

     Kasabı sevmememiz,
ondan et almamıza mâni teşkil etmeli mi?

     Etlerin suçu ne?

Tanımadığımız Tanıdıklar Albaniya ve Azerbaycandaki Albanlar (Ali Şâmil’in Eseri)

Ali Şâmil, hayatını ve ömrünü
ilmî araştırmalara, Türk milletinin kaderini belirleyen konuların
araştırılmasına adayan bir ilim adamıdır. ‘Türk
Milletinin Tanınmış Adamları
’, ‘Kuzey
Kıbrıs
’, ‘Uygur’, ‘Gagauz’, ‘Kuzey Kafkas Türklerinin Folkloru ve Edebiyatı’, ‘Axıskalı Hasta Hasan’, ‘Colan Türkmenleri (folklor və etnoqrafiya
örnekleri
)’, ‘Kaşkaylar ve Onların Folkloru’
ile benzeri çalışmaların yazarı olan, yorulmak bilmeyen araştırmacının Albaniya ve Azerbaycandaki Albanlar
kitabının 53 yıllık araştırma ve gözlemin sonucu olduğunu söylersek yanılmayız.

Öncelikle 276 sayfalık
kitabın Köhlen Yayınevi tarafından yayınlandığını belirtmek gerekir. Yayınevi
Sovyet döneminin klasik kitap yayıncılığından uzaklaşarak, Avrupa ve Amerika’da
yayınlanan bir kitap olarak tasarlamaya çalışmıştır.

Kitabın editörü Prof. Celal
Gasımov, esere yazdığı önsözde, Ali Şâmil’in Türk halklarının edebî ve kültürel
mirasının araştırılması, yayınlanması ve tanıtılmasında yaptığı çalışmanın bir
enstitünün yaptığı çalışmaya denk olduğunu söyler. Araştırmacının bu kitabı
yazarken üç ilkeye sıkı sıkıya bağlı kaldığına dikkati çeker. Profesöre göre
yazar, eserinde bahsettiği şahsiyetler hakkında daha önce bahsedilen görüşlere
yer vermekte, okuyucuya ne vereceğini açıklığa kavuşturmakta ve gelecekteki
araştırmacılara kalanların cevaplarını vermektedir.

Çok sâde ve
anlaşılır bir dille yazılmış olan kitabın ‘Giriş
bölümünde araştırmacı Ali Şâmil, Arnavut ülkesine ‘Kartallar Ülkesi’ mânâsına gelen ‘Şipri’ dendiğini ve ‘Arnavutluk
yer adının  ‘köy’ mânâsna gelen ‘İlliria
kelimesinden oluştuğuna dikkati çeker. Yazar, Arnavutluk’un 1912’de, târihî
topraklarını kaybetme pahasına da olsa bağımsızlığını kazandığını, ülke nüfusunun
ağırlıklı olarak Sünnî ve Bektaşî olduğunu ve geri kalan Hıristiyanların Ortodoks
ve Katolik olduğunu kaydeder.

Kitapta Ali Şâmil,
Arnavutluk hakkında bildiklerini ve gördüklerini ve bu ülkeye neden gitmek istediğini
ayrıntılı olarak yazar. Araştırmacı bu ülkeyi gençlik yıllarından itibâren
bilse de,  Azerbaycan’da yaşayan Ahmed
Trinic ve Nafia Abid’le (Ahmed Şükrü’nün kızı) ilgili  bilgisi olsa bile, ancak oraya gitme arzusunun
son yıllarda Tiran’da düzenlenecek olan bir sempozyuma dâvet mektubu ile
başladığı ortaya çıkar. Arnavut İsmail Farka’nın hayatıyla Polonya’da
yayınlanan Dissident Sözlüğü Ansiklopedisi’ne makaleler yazarken tanışır.
Yazara göre, Sovyetler Birliği’ndeki Arnavutluk büyükelçiliğinin sözcüsü İsmail
Farka`yı, Azerbaycan Millî İstihbarat Teşkilâtı ile işbirliği yapmak istemediği
için bir trende felç edilir. Daha sonra da ‘şizofreni’ teşhisi konularak bir akıl hastanesine tedâviye gönderilir.
Yazar, olayların Moskova’da olmasına rağmen onun 25 yılı aşkın bir sürede
Azerbaycan’daki akıl hastanelerinde zorla ‘tedâvi
gördüğünü yazar.

Ali Şâmil’in bu ülkeye
gitme isteğinin, hükümet yetkilileriyle görüşerek ve onlardan neden bu şahsa
sâhip çıkmadıklarını öğrenmek maksadı taşısa da, yazar, bu ülkeye olan ilgisinin
gençlik yıllarında okuduğu Arnavut hikâyeleri ile başladığını hatırlatır ve der
ki; ‘Sovyet basını Enver Hoca’yı
Marksizm-Leninizm fikirlerinden uzaklaştığını söyleyerek sert bir şekilde eleştirdiğinde,
ben her zaman ve her yerde Enver Hoca’nın yanında yer aldım
.’

Üniversite yıllarında Emin
Abid hakkında araştırma yaparken, Nafia adında Arnavut asıllı bir kızla
evlendiğini öğrenen Ali Şâmil, onun hayatını ve biyografisini araştırmak istediğini
belirtir. Yazar tanıdığı üç Arnavut hakkında çeşitli makaleler yazıp bunları
Azerbaycan, Polonya ve Arnavutluk’ta yayınlamış olmasına rağmen, başarılı
olamadığı için pişmanlık duymakta ve sempozyuma dâvet edilmesini 20 yıllık
kaygısını sona erdirmek için bir fırsat olarak görür.

Kitapta ayrıca yazarın Tiran
gezisi, Tomor Piri ziyâreti, ‘Gelenek ve
Mısır Arasında: İmam Ali’nin Dünyası
’ konulu bir sempozyuma katılımış,
İsmail Farka ile  ilgili konuşması ve bu
konuşması sırasında ona olan ilgisizliği yer alır.

Araştırmacı Ali Şâmil,
20-24 Mayıs 2008 târihlerinde Konya’da Selçuk Üniversitesi’nde düzenlenen bir
konferansta Arnavutluk’tan Entela Muço ile tanıştığını anlatır ve hayatından bâzı
sayfalar sunar. Tiran Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü’nde okuyan
Entela Muço’nun öğrenimi sırasında Türkçe’ye ilgi gösterdiği, farklı derslerde
Türkçe bilgisini arttırdığı ve Arnavutluk Eğitim Bakanlığı bursuyla 1994-1995
yıllarında Türkiye’de TÖMER’de eğitim gördüğü ortaya çıkar. Ali Şâmil onun Arnavutluk’ta
13-20. yüzyıllarda yazılmış Osmanlı belgelerini bilen biri olarak tanındığını,
450 hektarlık bir arsanın belgelerini hazırlayıp notere sunduğunu, servet
hırsının bu belgeyi  fotoşopla değiştirdiğini
ve onun zor durumda kaldığını belirtir. Araştırmacı kitabında Entela Muço`nun Azerbaycan
ile ilişkisinden, sempozyumlara aktif katılımından, daha sonra kütüphâne ve
arşiv yerine devlet dâirelerini ziyâret etmesinden ve ‘Dostluk, İlim ve Kültür
Derneği-Azerbaycan Derneği’ni oluşturmasından bahseder. Yazar, Bakü’deki Nevruz
Bayramı`ndan daha fakir görünen Tiran’daki Nevruz Bayramı`nı da anlatır.

Ali Şâmil`in eserinde
Arnavutluk’ta dine olan  tavır da yer
almaktadır. Tiran’ın merkezi meydanlarından birine orta boy bir Bektaşi dedenin
heykelinin dikildiği ve Enver Hoca’nın hükümdarlığı döneminde ülkede kırmızı
tuğladan yapılmış bir binanın tek ibâdet yeri olduğu ortaya çıkar. O,  Ramazan ve Kurban Bayramı’nda ülkenin dört bir
yanından Müslümanların buraya namaz kılmak için geldiklerini ve binanın hâlen câmi
olarak kullanıldığını yazar.

Ali Şâml ayrıca
Osmanlı Devleti’nde üne kavuşan Arnavutların isimlerinden de bahsetmekte ve
Damad Farid Paşa, Mehmet Âkif Ersoy, Şemseddin Sâmi, Nâim Fraşeri, Nâmık Kemal,
Dr. İbrahim Temo, Hoca Hasan Tahsin gibi Türk dünyâsına hizmet etmiş Arnavut
asıllı kişilerin faaliyetleri hakkında kısaca bilgi vermektedir.

Kendisini Arnavut olarak
tanıtan Ahmed Trinic, ‘Arnavutluk ve
Azerbaycan’daki Arnavutla
r’ kitabında çokça adı geçen Arnavutlardan biridir.
Ali Şâmil, onun sessiz bir insan olmadığını ve sosyo-politik hayattaki
faaliyeti sebebiyle 1930’larda baskı girdabına düştüğünü belirtir. Yazar tartışmalı
bir şahsiyet olarak nitelendirdiği Ahmed Trinic hakkında bilgi almak için Azerbaycan
Millî İstihbarat Teşkilatı`nın arşivlerine gittiğini, soruşturma materyallerini
okuduğunu, sorgulama, söz konusu kişinin hayatını ve karakterini tam olarak
aydınlatamasa da, çocuklarının babaları için beraat istemesini ve Gulam
Memmedli`nin Ahmed Receb oğlu Trinic’in beraatini uygun görmediğini vurgular. Ali
Şâmil ayrıca soruşturmada vatana ihânet suçlamasıyla tutuklanan Ahmed Triniс’in
casus olduğuna ve ülkeye ihânet ettiğine dâir ciddî bir delil bulunmadığını da
yazar. Yazar, onun çocukluğunu ve gençliğini, askerliğini ve esaretini, Bakü’ye
gelmeden önce ülkedeki sosyo-politik durumu, Muhammed Resulzâde ile görüşmesini,
bir Müslüman askerî okulunda öğretmen olarak çalışmasını, Hasan Ruşeni Bark’ın onu
neden öldürmek istediğini, onun ölümle üzleştiği Guba kazasını, Ali Bey
Zizikski`nin onu neden ölümden kurtarmak istediğini , ‘İttihad Partisi’nin
başkanı Garabey Garabeyov ile görüşmesini, Guba-Haçmaz’ın Ermeni-Bolşevik
haydutlarından temizlenmesindeki rolünü ve benzeri meseleleri sâde bir dille anlatır.

Ali Şâmil, bildiği
belgelere dayanarak, ‘Ahmed Trinic’in
Türkiye casusu ve herhangi bir karşı-devrimci grubun üyesi olmadığı

sonucuna varır. Ahmed Trinic ile ilgili makale, 1915-1936 Azerbaycan târihinin
karanlık sayfalarını bir insan hayatı örneği üzerinden aydınlatması açısından
çok alâka çekicidir. Azerbaycan târihçilerinin ad ve soyadlarını çizmekle,
onlarca insanın hayatına dâir belgeler ortaya koymakla, yanlışların nereden ve
nelerden kaynaklandığını belgelerle göstermektedir. Baskı mağdurları, Sovyet
Komünist Partisi’nin 20. Kongresi’nden sonra, yani 1956’da beraat ederler. Ancak
Ahmed Trinic, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra beraat eder.

Ali Şâmil bu eserinde Emin
Abid ve Arnavut asıllı eşi Nafia Abid ve Emin Abid’in akrabaları hakkında
yaptığı kapsamlı araştırmayı akıcı bir dille kaleme almaktadır. Genel olarak,
araştırmacı Emin Abid mirâsıyla üniversite yıllarından beri ilgilenmektedir. Emin
Abid’in bulunması ve okunması kolay olmayan Lâtin alfabesi ile yazılmış ‘Aşiret Dönemi Azerbaycan Edebiyatı Üzerine
Belgeler
’ başlıklı makalesi Ali Şâmil’in ilgisini çekmiş ve o dönemden
yazar hakkında bilgi edinmeye çalışmıştır.

Kitapta uzun bir araştırmadan
sonra araştırmacı, Emin Abid’in yeğeni Hüseyin Nejdet’in evine giderek eşi
Valentina Pozdşeva ile görüşmesinden, onların baskıya mâruz kaldıklarını, Şeki`ye
sürgün edildiklerini, evlerindeki belgelerin Azerbaycan Edebiyat ve Sanat
Arşivi’ne teslim edildiğini ve orada Emin Abid`in adına bir fon kurulduğundan
bahseder. O, Emin Abid ve eşi hakkında bazı bilgileri ‘Azerbaycan Tıp Dergisi’nde tercüman olarak çalışan Asgari (veya
Asgarov-Ali Şâmil) olarak bilinen bir kişiden aldığını vurgular. Araştırmacı, ‘Emin Abid’in adının Zeynalabdin olduğunu ilk
ondan duyduğunu
’ yazar. Millî İstihbarat Teşkilâtı arşivlerinde çalışırken
bu bilginin gerçekliğine şâhit olduğunu söyler. Oradan şunu da öğrenmiş ki,
Zeynelabdin Mutallib oğlu Ahmedov okumak için İstanbul’a gittikten sonra orada
Muhammed Resulzâde ile sık sık görüşmüş, editörlüğü ile yayınlanan ‘Yeni Kafkasya’ dergisinin bölüm başkanı
olmuş ve Muhammed Resulzâde’ye saygının bir göstergesi olarak Emin lakabını
almış ve ömrünün sonuna kadar yazılarını bu imzayla yazmış ve Emin Abid olarak tanınmışdır.

Daha sonra Emin Abid,
Arnavut olan Nafia ile üniversitede tanışmış ve Emin Abid üniversiteyi
bitirdikten sonra Bakü’ye dönünce Nafia eğitimini bırakıp Bakü’ye gelmiş, evde terzilik
yapmaya başlamış, konu komşuya elbise dikmiş ve eşi tutuklandıktan kısa bir
süre sonra o da tutuklanmıştır.

Ali Şâmil
tembellik etmeyip 1930’larda Emin Abid’in yaşadığı eve giderek Gasım İsmayılov
Caddesi’ndeki İtalianka adlı iki katlı binanın kapısını çalmış ancak tehditkar
bir cevap almış. ‘Biz öyle birini tanımıyoruz,
bu kapıyı bir daha çalma
!’ diye  sinirli
bir şekilde cevap verirler.

Araştırmacı kitabında
İsmail Farka`nın akıbetine kayıtsız kalamaz. Moskova’daki Arnavutluk
büyükelçiliğinde çalışan Arnavut bir şahsa, Millî İstihbarat Teşkilatı`nın
Moskova-Odessa trenindeki oyunlarına, hastanenin kendisine Şemseddin Mehdi oğlu
Mehdiyev olarak muamele etmesine ve kendisine ‘şizofreni’ teşhisi konarak müebbet hapse gönderilmesinden bahseder.
Ali Şâmil, bu kişinin akıbeti hakkında bilgi verirken, Azerbaycanlı bir kadınla
evlendiğini ve altı çocuğu olduğunu, 83 yaşındaki bu şahsın zengin bir adamın
villasında bahçıvanlık yaptığını kaydeder. Araştırmacı, ‘Onu hayatta tutan irâde gücünün, haklarının geri kazanılacağına ve
anavatanına bir kahraman olarak döneceğine dâir ümitliydi
’ diye yazar.

Ali Şâmil’in 20.
Yüzyılda Azerbaycan’da yaşamış ve ülkenin sosyo-politik hayatında önemli izler
bırakmış Arnavut asıllı Ahmed Bedi Trinic, Nafia Abid ve İsmail Farka hakkında
makale ve yol raporlarının yer aldığı bu kitap, benzerlerinden çok farklıdır.
Yazar onların hayatlarına ışık tutarak Arnavut hemşehrilerimizi daha iyi
tanımamıza yardımcı oluyor. Araştırmacının sıkı çalışması sâyesinde bu kitap,
gizli gerçekleri ortaya çıkarmak açısından paha biçilmez bir kaynak olarak
değerlendirilebilir.

Kitap sanki
haksızlığa, adâletsizliğe ve zulme isyan ruhuyla yazılmıştır. Bu ruh sâdece ‘Albaniya ve Azerbaycan’daki Albanlar
adlı kitabına değil, aynı zamanda 25 kitabına ve 500’den fazla ilmî makalesine
de hâkimdir. Sanki kendisine yapılan haksızlıkların acısını ve ıstırabını hakkında
bahsettiği insanlarla anlatmaya çalışıyor.

 

Prof. Dr. SÖNMEZ ABBASLI

     23 Şubat 1980’de Bakü’de münevver bir
ailenin evlâdı doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Bakü`de tamamladı. 2002
yılında Azerbaycan Diller Üniversitesi İngilizce Fakültesi’ni dereceyle, 2004
yılında da Yabancı ve Millî Edebiyat alanında yüksek lisansını da derece ile
bitirdi.

     Çalışma hayatına İdrak Okulu’nda
İngilizce öğretmeni olarak başladı (2002-2011).

     2007-2010 yıllarında Azerbaycan Millî
İlimler Akademisi Folklor Enstitüsü`nde Folklor İlmi dalında filoloji
alanında doktorasını yaptı. 

     2011 yılından bu yana Azerbaycan Millî
İlimler Akademisi Folklor Enstitüsü’nde çalışmaktadır.

     2012 yılında ‘Azerbaycan Fıkralarının Mahallî Özellikleri’ konulu doktora
tezini savundu.

     2014-2017 yıllarında Azerbaycan
Cumhuriyeti Yüksek Öğretim Kurulu`nda Filoloji Uzman Konseyi`nin İlmî
Sekreteri olarak çalıştı. 2016 yılında doçent ünvanını aldı.

     2016-2020 yıllarında Folklor
Enstitü’sünde Folklor ilmi dalında filoloji alanında ikinci doktorasını
yaptı. Doktora tezini ‘Karabağ Folklor
Ortamının Tipolojisi
’ üzerine tamamladı.

     Azerbaycan dâhil Türkiye, Gürcistan,
Rusya, Fransa ve Makedonya’da konferans ve sempozyumlara aktif olarak
katılmaktadır.

     8’i yurt dışında olmak üzere 80’e yakın
makale ve tezi, ‘Azerbaycan Fıkralarının Mahallî Özellikleri’ ve ‘Karabağ Folkloru Türk Manzûmeleri ve Tören
Gelenekleri
’ monografileri, 10 adet derleme kitabın yazarı ve 4 kitabın
editörüdür.

     ‘Dede
Korkut
’ adlı ilmî derginin genel yayın yönetmen yardımcısıdır.

     Türkiye’de yayınlanan milletlerarası
indeksli bilim dergisi olan ‘Dergi
Karadeniz
’in yayın kurulu üyesi ve Azerbaycan temsilcisidir. Ayrıca
Türkiye’de yayınlanan ‘Mevsimler
ve Irak’ta yayınlanan ‘Türkmeneli
dergilerinde çeşitli konularda düzenli olarak yazıları yayınlamaktadır.

     2020 yılında Azerbaycan Millî Bilimler
Akademisi`nin Şeref Diploması’na, 2021 yılında ise ‘Kafkas-Medya Halk Birliği’ tarafından düzenlenen ‘Yılın Etkili İlim İnsanı’, ‘İlhanlı Azerbaycan’ ve ‘Karabağ-Azerbaycan’ diplomalarına lâyık
görüldü.

     Hâlen Azerbaycan Bilimler Akademisi
Folklor Enstitüsü`nün Klasik Folklor Bölümü’nde doçent doktor olarak
çalışmaktadır. Enstitü’nün Halkla İlişkiler Sorumlusudur.

     sonmezabbasli@gmail.com 

 

 

Dr. ALİ ŞÂMİL
HÜSEYİNOĞLU:
                                                                                                         

     1948 yılında
Göyçé İlçesi’nin İnékdağ (şimdiki Ermenistan Cumhuriyetine bağlı Vardenis
rayonunun Teretuk) köyünde doğdu.

     1973’de
Bakü’de Azerbaycan Devlet Üniversitesi’nin Gazetecilik Fakültesi’nden mezun
oldu. 1973-1993’de Nahçıvan Özerk Cumhuriyetindeki ‘Şark Kapısı’, 1990-1993’de Azerbaycan Halk Cephesi’nin ‘Azadlık’
gazetelerinde çalıştı. 1993-2004’de Azerbaycan Millî Ansiklopedisi’nde ‘Türk halklarının Meşhur İnsanları
Ansiklopedi gurubunun başkanlığını, 1996-2007 yıllarında Azerbaycan Millî
İlimler Akademisi Folklor Enstitüsünde ‘Türk
Halklarının Folkloru
’ bölümünde ilmî araştırmalar yaptı. 2007 yılından bu
yana, Azerbaycan Millî İlimler Akademisi Folklor Enstitüsü Milletlerarası
İlişkiler Bölümü Başkanı olarak görev yapmaktadır.

     Ali Şâmil’in
yayınlanmış 10 kitabı,  150’ye yakın
ilmî incelemesi, 500’den çok makalesi vardır. 10 ülkede düzenlenen 35
Milletlerarası Sempozyuma, 16 Millî Sempozyuma katılmış, bildiri sunmuştur.

     Kitaplarından bâzıları:

    1- Kuzey
Kıbrıs: (2001), Azerbaycan Millî Ansiklopedisi Neşriyatı, Bakü. 2-
Burulğandan (*) Çıkmak Mümkün müdür?: (2001), Azerbaycan Millî
Ansiklopedisi Neşriyatı, Bakü. 3- Dastanlaşmış Ömürler: (2000), Seda
Neşriyat, Bakü. 4- Âşık İsgender Ağbabalı: (2006), Seda Neşriyat, Bakü. 5-
Uygur, Gagauz, Küzey Kafkas Türklerinin Edebiyatı Târihi: (2008) Seda
Neşriyat, Bakü.

Sağ Tamam gibi, Sıra Solda!

Açılımlı
saçılımlı yılarda yazdığım yazılarda,

Sağ
görüşlü vatandaşlarımızın, söz dinleyen disiplinli ve çalışkan olduklarını…

Peşinden
gittikleri kişiyi ve yolu sorgulamadan itaat ettiklerini…

Birbirlerinin
açığını kapatan ve  “cesaretli”
olduklarını, alanları ve yetenekleri dâhilinde olsun veya olmasın verilen
görevi yerine getirirken korkmadıklarını, gerektiğinde kural mural
tanımadıklarını…

İşin
sonunda paylarına düşene ve kendileri hakkında ki takdire razı olduklarını…

Tüm
bu artılarına rağmen, siyasi metot, yol yöntem ve söylemlerinin yanlış
olduğunu!

Onları
ve bizi!

Bu
coğrafyada refah ve güven içerisinde yaşatacak tek ideolojinin hepimizi bir
arada tutacak çimentonun Türk Milliyetçiliği fikrini olduğunu ve daha sının da

Turan
birliği ile mümkün olduğunu,

Şayet
o “büyük” kitleyi inandırıp tarafımıza çekebilirsek ülkemiz adına her şeyin daha
iyi olacağından bahsetmiş,

Bir
tez ortaya sunmuştum.

***

Geldiğimiz
bu noktada tezim gerçek oldu sayılır!

Bir
zamanlar Haburda yaşanan tiyatroyu savunanlar Türkçülük bölücülüktür diyenler
bile, Selçuklu cu, Osmanlı cı, turan cı olduysa!

Bayrak
elden, Türklük dilden düşmüyorsa!

Bunda
hepimizin emeği var.

Bende,
aman benim ne katkım var deyip, mütevazi davranmayacağım, bende bu olandan
vebalse vebal!

Sevap
sa sevap!

Az
veya çok pay sahibiyim #diyedüşünüyorum.

Yani,
sağ şimdilik tamam gibi!

Allah
bereket versin.

***

Anca
bu kadar olur!

Evet
sağ tamam gibi ama yetmiyor!!!

Sırada
sol var!

Genellemeler
her zaman gerçeği yansıtmaz ve kast ettiklerim kesinlikle tanıdığım solcular
değil!

Edebiyatı
ile söze başlayayım ki!

Üzerine
alınan solcu tanıdıklarıma,

Seninle
ne alakası var!

Estafurullah,
ben başkalarını kast ediyorum diyerek gönllerini alabileyim(!)

***

Bence;
Sağcılar ne kadar sonuç odaklı ise solcular da o kadar sonuç odaksız.

Allah
akıl vermiş, fikir vermiş, bilgi vermiş, yetenek vermiş ama gereği kadar kullanmıyorlar!

Neyin
nasıl yapılacağını çok iyi biliyorlar!

Yapmıyorlar!

Yapılsın
istiyorlar!

Onlar
tespit etsin talep etsin ve olsun istiyorlar!

Dünya
kendi etraflarında dönsün, dursun istediklerinde de dursun istiyorlar,
mütemadiyen istiyorlar!

***

Olmazsa!

Olmazsa
eleştirirler!

Eksik
açık bulmakta üstlerine yoktur!

Ve
haklıdırlar da! “bu şaka değil, haklı oldukları gerçek”

De!

Kuru
kuruya haklılık pek işe yaramıyor.

***

Misal,
bize yeni bir oda lazım derler ihtiyacı tespit eder fikir veriler, ikna da ederler,

Gelin
yapalım dersin, harç, çimento, tuğla, su, çizme, kalıp, terazi, işçilik vs…
lazım der, ustanın bile aklına gelmeyecek tüm detayları sıralarlar,

Hadi
hepsini ben bulurum gel başlayalım de!

İlk
kürek vurulacağı gün takım elbise boyalı potin ile gelir, proje çizdirdik mi,
projeyi kim çizdi, projeyi çizen hangi okul mezunu, siyasi görüşü ne?

Hesaplamaları
doğru mu, yönetmeliklere uygun mu?

Malzemeleri
kimden aldık, başka yerlerden de teklif aldık mı, standartlara uygun mu?

Duvarlar
ne renk olacak?

Ve
daha neler neler…

Adamın
ömrünü yerler

Ve
ya 2. İhtimal çok geçerli mazeretleri olduğu için gelmezler!!!

***

Güncel
olaylardan, biraz uzak örnek verdim ki anlatmak istediklerim tam anlaşılmasın,

İşin
kısası, Hayalleri Andromeda galaksisi, gerçekleri bir küçücük bilye taşı!

***

Konuşurken
devlet kurarlar, Putin, Obama onlar kadar bilmez, Lenin ve Castro’ya da onlar
öğretmiştir solculuğu!!!

En
önemli ortak yanları, kıymetleri bilinmemiş, sözleri dinlenmemiştir.

***

Evet;
kesinlikle bilgili, kültürlü, dürüst ve güvenilir insanlar ama o kadar!

Ortak
noktaları da uyumlu ve sonuç odaklı değiller!

Düşün
ki solun kalesi olması gereken kenar mahalle ve işçi sınıfını bile ihmal ede
ede sağın kalesi haline getirdiler!

Halkçılık
ve toplumculuk dillerinde var!

Müthiş
tespitleri var! Ama o kadar.

Herkes
laik çağdaş Atatürkçü olsun isterler ama tüm bunlar kendi kendine olsun
isterler, zahmete gelemedikleri gibi de maddi açıdan da “tutumludurlar”!!!

Yobazlar
kurslar açıyor, tarikatlar çocuk yetiştiriyor, filancalar beyin yıkıyor derler!

Bir
kaçımız bir araya gelip Türkan Saylan’ın boşluğunu dolduralım demezler!

Sosyal
medyada beğendikleri faaliyetlere iştirak etmezler, ismi ile övündükleri
rozetini taktıkları derneklere maddi manevi destek vermezler!

Ama
her zaman baskın çıkacak haklı çıkacak mazeretleri ve gerekçeleri hatta
sitemleri vardır!

***

Bırakın
geniş halk kitlelerine ulaşıp onlarla bütünleşmeyi çoğu zaman birbirleri ile de
pek geçinemezler!

Felsefecileri
okur, güzel felsefe yaparlar!

Sanırım
yeter!

Haddimi
kaç tur aştım bilemem ama yazarlık hayatımda hiç eleştirmediğimden olsa gerek
bu yazıda solu bile solladım!

***

Yani
demem o ki bize gerçekten bir sol lazım ama tam sol!

Bu
sol sol değil!

Sadece
tespit ve eleştiri yapan değil, korkutan, karamsar tablo çizen, endişelendiren
değil!

Umut
veren, örnek olan bir sol!

Sağı
dengeleyecek bir sol!

Sağa
terk ettiği geniş halk kitlelerini yeniden kazanabilecek bir sol!

Derneklerini
sivil toplum kuruluşlarını sahiplenecek, yeniden canlandıracak, yardım ve
eğitim faaliyetlerinde yeniden kendini gösterecek bir sol!

Geçimli
bir sol!

İlk
önce birbirleri ile!!!

Şimdiye
kadar ki, kazandığı seçimleri kendilerinde bir keramet olduğu için değil,
halkın sağa mesaj vermek için sağı düzeltmek adına yaptığını anlayabilen,
halkın ihtiyaç ve eğilimlerine cevap verebilen bir sol!

Kendi,
solcu belediye başkanlarının neden sağcı bürokratlar tercih etmek zorunda
kaldığını anlayabilen bir sol!!!

Bulduğu
açıklar yerine bulduğu fikirler ile gündeme gelen “bir araya gelen” bir sol!

Ortak
faaliyetlerde Logolarının yerini ve tabela kavgasını aşmış bir sol!

Evet
biz Türkçüler sadece sağdan değil soldan da sorumluyuz, bunun için ilk
hedefimiz biraz da solu sahiplenmeli onların da gereği kadar aksiyoner olmaları
için katkı sağlamalıyız.

Sağa
yatık bir şekilde bu emperyalist zamanda güven içerisinde yol alamayız,

Evinde
iş yerinde durağan halde ki solcuları, siyasi partilerde pasifize edilmiş
solcuları sosyal hayata kazandırmamız üretken işlerde buluşturmamız lazım.

Ülkemizin
sağ ve sol açıdan dengeye ihtiyacı var.

Bu
ülkenin aykırı düşünen, farklı bakan, kabına sığmayan sol beyinlere de ihtiyacı
var.

O
zaman, vira bismillah.

TAM SOL İLERİ…