23.8 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 343

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 20

Rahmetli
Hocam Ahmet Kabaklı’ya Dair… – 2

Oğuz Çetinoğlu: 1960’tan
sonra siyâsî hayattaki değişiklikler, fikir dünyâmızı da etkiledi. Hocamızın
fikrî çizgisinde değişiklik olmadı. Buna rağmen seçilmiş ve tâyin edilmiş
vazifelilerle, geniş halk tabakası nezdindeki itibârı değişmedi, hattâ arttı.
Şiddetli fırtınalara rağmen dengeyi koruyabilmesinin sırrı neydi ?

Prof. Dr. Mehdi Ergüzel: Son
zamanlardaki mülakatlarda “güzel soru..” demek âdet oldu. Bence bu soru,  soyadınızla mütenasip  “çetin bir soru”dur, düşünmeliyim. Hocamın
hatırasına uygun cevap vermeliyim. Rahmetli Kabaklı Hoca, “partiler üstü”
kalmaya hususî bir dikkat gösterirdi. Gayet tabiidir ki milliyetçi hatta
“Turanî idealleri” ve hasretleri vardı. 
Hayatının son 10-15 yılı içinde gittiği Orta Asya Türk diyarlarını
görmek ve Orhun Âbidelerinin bulunduğu bölgeleri gezmek onu çok sevindirmişti.
Diğer İslam ülkelerini de çeşitli vesilelerle görmüş, intibalarını yazmıştı.
Avrupa’yı, Amerika’yı ve Uzakdoğu’yu ise gençliğinden itibaren Paris’ten
başlayan  seyahatlerle, konferans
davetlerine icabet ederek bizzat içinden tanımıştı. Çin’i görüp görmediğini hatırlayamadım.
Görse de pek hoşlanmazdı, üzülürdü diye düşünüyorum. Her yurt dışı seferinden
vatan hasretiyle dopdolu bir heyecanla dönerdi. Yurdumuzun neredeyse her
köşesinden aldığı davetlere icabet etmiş, en çok da Harput gezilerinden
“çocukluk, gençlik hatıraları”yla mesut dönmüştü. Böyle bir gönül adamının
gündelik siyasete heveslenmesi mümkün değildi. O bir partinin adamı olamazdı.
Kaç kere “milletvekilliği teklifi” aldığını, nezaketle geri çevirdiğini
biliyorum. Bize dahi sorardı. Rahmetli Demirel ve rahmetli Türkeş’e hususî bir
muhabbeti vardı, diğerleri ile belli mesafede medenice diyaloglar içindeydi. En
son bir ara seçimde -tafsilatını tam bilmediğim- bazı ısrarlara kulak vererek
Çiller’in liderliğindeki bir partiden aday oldu fakat seçim ertelenince bu
niyet de yarım kaldı. Belki öylesi daha hayırlı oldu. Birilerinin mensubu gibi
sanılmaktan kurtulmuş oldu. Hoca, siyasetin adamı değildi fakat yıllarca en
sert siyasi yazıları da yazan oydu.”Ecurufya” ve “Bizim Alkibiades” bu yılların
tipik yazılarıyla yüklüdür. Günümüzde, muhalefeti, iktidarları ve
“devletlu”ları onun kadar ehliyetle ve medenice, asla taviz vermeden  değerlendirecek kalem olduğunu düşünmüyorum.
Kimse de yazdıklarından dolayı onun üzerine gitmeye, onu susturmaya, sindirmeye
cesaret edemezdi. Çünkü hakkı, hakikati yazardı. Milletin sesiydi. Her meslek
mensubunun derdi onun köşesinde “Gün Işığında” aydınlanarak ayan beyan ortaya
çıkardı.1970’lerde bizim “Çapa Yüksek Öğretmen Okulu”nun meselelerini bile kaç
kere yazmış, davamızı sahiplenmişti. Milletimizin okur yazarları,  onu sever ve takip ederdi. Şimdiki onlarca
yazardan ve konuşurdan  hangilerini kim
ne kadar benimsemiştir, bilemiyorum.. Demek ki Ahmet Kabaklı olmak kolay iş
değilmiş. Bu kadar sevilmesinin, yazdıklarına güvenilmesinin sırlarından biri;
içinde yetişip geldiği milletinin iç dünyasını bilmesi, “iki yaşında yetim
kalmış bir evlat” olarak “garibin hâlini ta derinden anlayabilmesi”ydi. Bir
diğer sır, sağlam bir İslamî terbiyeden geçmesi, devletimizin kanatları altında
yatılı okuyarak yükselebilmesi ve bu minnettarlığı, vefa borcunu, şükran
hissini daima nefsinde taşımasıydı. Güvendiği yakın çevresiyle istişare eder,
danışır ama temel değerlerden bir adım geri gitmezdi. Bu hayat düsturlarını;
yıllar içinde okuduklarından, hocalarından öğrenmiş, şahsında pişirmiş,
olgunlaştırmış olmalıydı.

Çetinoğlu: Başarılı olmak, zirveye çıkabilmek için
ihtiraslı olmak gerekir
’ deniliyor. 
Kabaklı Hoca zirveye çıkabilmiş başarılı bir yazar ve fikir adamıydı.
İhtiraslı mıydı? Cevabınız ‘evet’ ise
ihtirasını; ‘hayır’ ise, başarısını
nasıl yorumlar sınız ?

Prof. Ergüzel: Kabaklı Hoca için “ihtiraslıydı” diyemem ama rahatlıkla, “çok çalışkandı, hiç boş zamanı yok gibiydi,
sürekli, okur, yazar, vazife addettiği bazı önemli işleri yetiştirmeye uğraşır
dururdu
” diyebilirim. Bence “ihtiras”; herhangi bir kazanç uğruna,
başkalarının zararına bile olsa hırs içinde canını dişine takarak âdeta her
vasıtayı mübah görmek, idealleri hiçe saymak, bir davası olmamak, hep kendi
menfaatini düşünmektir. Kabaklı Hoca, Peygamberimizi seven ve onun yolunda
giden adamdı. Peygamberimizin, kendisine vaad edilenlere karşılık “Bir elime
Güneş’i, bir elime Ay’ı verseniz dâvamdan dönmem.” deyişini düşünüyorum da o
büyük insana hayranlığım her seferinde daha da artıyor. Rahmetli Hoca da
dâvasına sadıktı. Türk-İslam ülküsüne gönül vermişti. Bu bağlılığın adı
“ihtiras” değil “mefkûre” olur, “ideal” olur, “davasına sadakat” olur. Başarılı
insanlar; Rahmetli O. Şaik Gökyay’ın “Bu Vatan Kimin ? şiirindeki yiğitler
gibidir. Onlar; ilimde, sanatta, siyasette ve hayatın her alanında “karınca
misali”, menzile varamayacak olsalar bile “Hac yolu”na girenler, ömrünü bir hak
uğruna “iyilik-güzellik-doğruluk” uğruna feda etmeyi göze alanlardır. İhtiraslı
olmak, başarılı olmak için yetmez. İhtiras, insanı yerlerde süründürür ama
bence dava adamlarını yükselten, onları ayakta tutan gerçek, çektikleri ıstıraplara
rağmen benliklerinde taşıdıkları manevi kanatlardır.

Çetinoğlu: Kabaklı
Hoca, pek çok yazara, eğitimciye örnek oldu. Pek çok kişiyi etkiledi. Kendisi
nin
örnek aldığı, etkilendiği kişi veya kişiler hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder
misiniz?

Prof. Ergüzel: Haklısınız. Ahmet
Kabaklı, yarım asrı aşan, hocalık ve yazarlık hayatı boyunca bizim nesil dahil
binlerce genci etkilemiş, şahsiyetleri üzerinde silinmez millî izler
bırakmıştır. Bu 40 yıl içinde yazılarıyla her gün karşılaşan memleketin her
yerinden, her meslekten vatan evladı, onu görmeden ondan ders almışlar,
zihinlerindeki tereddütleri yenmişler, meselelere nasıl bakmak, nasıl tavır
almak gerektiği konularında görüş sahibi olmuşlardır. Bu; “büyük sözü dinlemek,
işin aslını bilene bilhassa, hocalara kulak vermek, onların sözünü  dikkate almak…” geleneği,  milletimizi asırlardır ayakta tutan,
düşmanımızın aşamadığı manevi gücümüzdür. Rahmetli Hoca, bütün tevazuu ve
vakarı içinde hocalığının itibarının farkında olarak yaşadı. Hep saygı gördü.
Konuştuklarının ve yazdıklarının mesuliyetini müdrikti. Bu yaşama üslubu ve
tavrını kimlerden öğrenmişti? Çocukluktan ve gençlik yıllarından itibaren
şahsiyetini yoğuranlardan ve şüphesiz, son günlerine kadar okuduklarından,
bitmeyen tefekkür zamanlarının kendisine öğrettiklerinden… Anadolu toprağı
erenlerle doludur. Ana duasıyla başlayan terbiye hocalarla devam eder.
Üniversite yıllarında Yahya Kemal, Tanpınar, Nurettin Topçu, Necip Fazıl, Arif
Nihat, Mehmet Kaplan, Ayverdiler, İbrahim Kafesoğlu, Kaya Bilgegil,.. Kabaklı
Hocanın yaşayan fikir ve edebiyat çevresidir. Fakat edebî klasiklerimizi tanıma
ihtiyacı, onu fakülte yıllarında Akif’ten, Namık Kemal’e, Gökalp’e, Mevlana’ya,
Yunus Emre’ye, Fuzulî, Baki ve Nedim’e… kadar uzanan çok zengin metinlerle
tanıştıracaktır. Hocaları, “Son Osmanlılar”dır. Kaybedilen koca bir
imparatorluktan kalan son yadigâr nesildir. Onları okuya okuya, dinleye dinleye
yetişmek, az tecrübe değildir. Bu mesele uzar gider…

Çetinoğlu: Kabaklı
Hoca, hayatı boyunca pek çok başarı armağanlarına lâyık görüldü. Vefatından
sonra resmî ve özel kuruluşların tavırlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Ergüzel: Hoca sağlığında, çeşitli
millî kültür kuruluşlarından ödüller aldı, ilgi ve itibar gördü. En hoşuna
giden de “Şeyhülmuharririn” unvanına layık görülmesiydi. Kendisine AKM’de
muhteşem bir törenle tevdi edilen bu armağan ve orada yapılan konuşmalar ona
hayatının en nadide saatlerinden birini yaşattı. O törenden 20 yıl kadar önce
de aynı salonda kendisinin önayak olduğu programda Necip Fazıl’a sunduğu
“Sultanüşşuara” unvanını hatırlamamış olamazdı. O daima vefalıydı. Kendisine de
vefalı davranıldı. Bütün millî kuruluşlarla barış içindeydi, uzlaştırıcı ve
birleştirici lider vasıflarına sahipti. Bu asil tavır, aziz milletimizin
hasletlerindendi. Vakıf’ta değişik vesilelerle devrin ilim, sanat ve siyaset
adamlarının gururunu okşayan, gönlünü alan törenler de yaptırdı. Hoca’yı üzecek
neler olduğunu bilemeyiz. Resmî ve özel kuruluşlarla pek problemi olmadı. Belki
bazı yazılarıyla ilgili mahkemelik olma problemleri de yazdığı gazetelerinin
avukatlarınca hallediliyordu. Bir mahkemesinde de biz dinleyici olarak
bulunmuştuk. Adalet karşısında da efendi ve ciddi tavırlı olduğunu
söylemeliyim. Zaten kendisi aynı zamanda Hukuk Fakültesi mezunuydu.

Çetinoğlu: Ahmet
Kabaklı, 1994 yılında milletvekili ara seçimlerinde aday idi. Seçim iptal
edildi. ‘Hoca kurtuldu’ deyip sevinmek mi gerekir yoksa ‘siyâsî hizmetlerinden
mahrum kaldık’ deyip üzülmek mi?

Prof. Ergüzel: Rahmetli Hoca, çok
sayıda siyasî yazı kaleme almasına rağmen, sözü ayağa düşürmediği için aktif
siyaset yapacak bir mizaca sahip değildi. Meclis’e girseydi, Mehmet Âkif ve
Yahya Kemal gibi olur, sessiz kalamaz, konuşur, mücadele ederse onu üzerler,
yorarlar, yanıltırlar, bedbaht ederlerdi, diye düşünmekteyim. Bu yüzden siyasi
hiziplerin tarafı olmadı,  çekişmelerden
ve kliklerden uzak kaldı.  Şimdi olduğu
gibi Meclis dışından Millî Eğitim veya Kültür Bakanı bile olsa bu kadar
gruplaşma içinde Hoca’nın manevi dünyası zarar görür, huzuru kaçardı. Zaten
aktif siyaset içinde yer almayışı biraz da bu endişeden kaynaklanıyordu. O ‘Cemiyet
ve Vakıf Adamı’ydı, milletin dertlerinin avukatıydı. Bence sevdiği işi yaptı.
Mükemmel bir eğitici, cesur bir kalem, sürekli okuyup kendini yenileyen
“hezarfen bir edebiyatçı” olarak yaşadı… Fikir ve edebiyat hayatımızda
bıraktığı boşluk ne yazık ki dolacağa benzemiyor.

Çetinoğlu: Sorularla
sınırlı kaldığınız için veremediğiniz mesajınız var ise… Söz sizin efendim,
buyurunuz…
 

Prof. Ergüzel: Teşekkür ederim.  Ciddiyetle hazırlanmış sorularınızla
mütenasip açıklamalar yapmaya çalıştım. Ben her asrın, her alandaki büyük
adamlarının, yetişmekte olan nesillere, iyi hazırlanmış, görüntülü biyografik
belgesellerle tanıtılmasının faydasına inanırım. Malazgirt’ten önce ve sonra bu
aziz millet kimleri yetiştirmiş, hangi eserler, nasıl ortaya konulmuş, neler
yaşanmış bilinsin isterim. Mükemmel senaryolarla, dizi filmlerle bizim ve
insanlığın değerli şahsiyetlerini tanımağa, eserlerini ve sözlerini anlamağa
daima ihtiyacımız vardır. Rahmetli Ahmet Kabaklı has bir Anadolu Türk çocuğu,
kendi tabiriyle “Muhammed Oğuz Oğulları”ndan biriydi. Ruhu şad olsun, adı, sanı
ve eserleri yarının nesillerine kalacak kadar “Yıldızların söneceği güne” dek
yaşasın inşallah…

(BİTTİ)

Prof. Dr. M. MEHDİ ERGÜZEL                                                                                                                    İstanbul Yeniyüzyıl
Üniversitesi Öğretim Üyesi

 

 

AHMET KABAKLI’DAN BİR SOHBET:

Azra Erhat’ın Osmanlı dili konusunda dikkate değer bir mesajı var:
Dostlarına vasiyet ediyor:
Eski Türkçeyi hor
görmeyin. Çünkü o uzun yüzyıllardır dilimizdi. Her dilin saygınlığını korumak,
ilimini devam ettirmek gerçek devrimciliğin özelliklerindendir
.’

 

O’nun bu vasiyeti
hakkında Hilmi Yavuz diyor ki:

 

Müthiş bir
vasiyet bu! Müthiş, çünkü gelenekten ya­rarlanmanın safsata olduğunu öne süren
sözde aydınla­rın suratına Osmanlı tokadı gibi iniyor.’

 

Burada, merhum
Erhat ve benzerleri ile hafiflik ve ay­dınsızlığın boş kafalı çalımını ölmeden
önce sezmiş olanların uyanışlarını hayra alâmet görüyoruz. Fakat alperenlik
sevdası ile biz, işte, onların pîr-i fânilikte ulaştıkları nokta­ya, doğduğumuz
günlerde vasıl olduğumuza seviniyoruz. El­bet bu uğurlu kademli kurtuluşu
bize sağlayan ise bağbançıların, esnafın, işçilerin, halk türkülerinin ve
âşıkların iz’anları arasında yetişmek şansımızdır.

 

Necip Fâzıl
üstadın bir koşuya çıkan yarış atlarına dair teşbihi bakın ne güzeldir:

 

‘Bazı iz’ansızlar
derdi. Bizi yarış edenlerin en arkasında görerek, gerici olduğumuza
hükmederler. Halbuki biz en önde giden atlardan iki dolam daha önde olan
yarışçıyız. Ama onlar iki dolam daha önde olduğumuz halde en arka­da
göründüğümüzü hangi zekâ ile idrak etsinler?

 

Üstadın parlak
nüktelerine sıra gelmişken, ben de size komedya yazarı, bir hayli saldırgan
tiyatrocu Aristofanes’le büyük Sokrates arasında geçen mâ’nalı atışmayı
anlatayım. Bizdeki bazılarına benzetirsek şarlatanlıkla, ağırbaşlılığın bir
yarışması gibidir bu:

 

Aristofanes, Atina’da Sokrates kılığında
sahneye çıkarak, bu esiz filozofu gülünç etmeğe çalışırmış. Tuhaf tavılar,
jestler, maskaralıklarla halkı güldürür, Sokrat’ın beş para etmez bir
yalancı
olduğunu bağıra çağıra söylermiş.

 

Bu tecavüzleri soukkanlılıkla seyreden
Sokrates, onu dinledikten sonra, ağır ağır sahneye çıkarak ‘Ey Atinalılar’ dermiş.
Aristofanes’in, çok usta olduğu sahnede beni nasıl gösterdiğini seyredip dinlediniz.
Şimdi izin verirseniz! Bir de ben, olduğum gibi yani Sokrates gibi dolaşayım!
Bir de beni seyredin ve dinleyin bakalım! Aristofanes’in çarpıtarak anlattığı insana
benziyor muyum! Söyleyin Allah aşkına…’

 

İşte, asırlardan beri, biz muhafazakârları;
Türk kültür târih ve medeniyetinden yücelikler çıkacağına inananları, mürteci
gösterip gülünç etmeye kalkan, temelsiz, köksüz ilericilerle bir de siz bizi
karşılaştırın. Ne yapacağını bilmeyen inançsız ye mukaddesatsız sözde
aydınlarla, benim özendiğim gerçek Türk münevverlerini lütfen siz
karşılaştırın. O zaman Sokrates’in asil ve hikmetli davranışındaki efendiliği
daha iyi sezeceksiniz

 

Azra Erhat’ın geç fakat aydın bir olgunlukla
itiraf ettiği üzere: Biz alperen inancı ile vadedilmiş kültür cennetimizi
bulmak üzere dâima altın çağlarımızı özledik. Olgun İslam’a, büyük târihimize ve
civanmert Türklüğe sevgi ile meylettik. Cenap Şahabettin’in ‘Sen durmadan
bir eskiyi al, ondan bir yeni yap’
öğüdü
kulaklarımızda idi. Hakîkatler köklere dönülerek, eski metinlerin havuzlarında
yeniden yıkanılarak bulunacaktır; geleneğin, destanın, îmanın derinliklerine
varıp mükemmel bir yeniyi bulmak; insanlara en değerli çâreler, icatlar,
şiirler, sağlık terkipleri, yönetim ve fazilet tarzları bağışlayacaktır.

 

Derin göl ve ırmaklarda misilsiz servetler
bularak, onları istifâdelere ve işletmelere açmak bizim hevesimizdir.
Sözde aydının akıl erdiremediği için ‘halklar
dediği sevimli cevherli insanları, aç çıplak ve hayalsiz bırakması ise onların
katılıkları sonucudur. Geleceğe koşarken, Osmanlı Türkünün, 21. asırda tecelli
eden akislerine gönül vermek, muhafazakâr aydına neler kazandırmaz ki?

 

Alperen özenişlerimizin bize neler
kazandırdığını, saymakla bitiremeyiz. Mal, mülk, servet dağdağaları arasında
nice cihanlar yitirildiğini çok kimse bilmez. Fuzuli’nin Leyla ve Mecnun’unu,
Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk’ını ararken aşkı, aşk kabilelerini, aşk aşiretlerini
yeniden buluyor, her bulduğunun sevgisinde bir yeni ‘aşkistan’ yaşıyoruz.

 

Alperen bize, insanları sevmenin, misli görülmemiş
hazineler bahşettiğini hatırlatıyor. Aynı ölçüde, kula kul olmayan, köle olmayan
kaleme, eşsiz hürriyete, riyâ dışındaki bulunmaz Çin ye Maçin kâinatına, hakîkati
aşan masala, kinin, buğzun boynunu vuran nükteye espriye, görülmedik fetihler
kazandırıyor.

 

Alperen bize ayrılıkları, bölücülükleri
yıktırdı. İnsanlar arasında inanç ye sevgiden başka üstünlük olmadığını
öğretti. Birbirimize severek bakmanın, hilâfsız, katıksız sevgisine ulaştık. Târihimizi;
Selçuklu, Osmanlı, Cumhuriyet diye bölüp birbirine vuruşturuyorlardı. Biz onu
kurtararak birbirini tâkip eden ve seven târih bölümleri diye onları birbirine
kavuşturduk. Kimi divan şiirinin kâinatına ve ahengine karşı çıkardı, alperen
elimizden tutup, onların aynı millet destanında eşsiz bağlar bulunduğunu
anlattı.

 

Yüce Peygamberin hikmetiyle, ırklar, cinsler,
gençler yaşlılar arasında ayırışlara, tercihlere, aşağılamalara kim cevaz
yerebilir? Tamahtan, gururdan, hasislikten, yıkıcılık ve ayrılıktan,
merhametsizlikten uzak bir dünya kurduk kendimize…

 

Görmesini bilen her göze Lâmekân’dan Adn
Cennetleri fışkırtan imrenmeler bahşeden Rabbime şükürler olsun.

Ne Ukrayna Ne Rusya ve Hem Ukrayna Hem Rusya

1980
öncesinin en önemli sloganlarından biri “Ne Amerika ne Rusya ne Çin; Her şey
Türkiye ve Türklük için”
idi. Ülkücü gençlik bu sloganı sol kesimin
Rusya ve Çin sempatizanı grupları ile merkez sağın Amerikancı politikalarına
tepki olarak söylüyordu.

Rusya’nın
Ukrayna’ya saldırısı ile başlayan savaş bilinçaltımızı açığa çıkardı. Görüyoruz
ki gençliğimizde söylediğimiz sloganlar düşünce sistemlerimize kalıcı
etkiler bırakmış.

Bir
kesim Amerika’ya haklı tepkisini gösterirken, Rus emperyalizmine destek noktasına
savrulmakta.
Bunlar Rusya’nın güvenliği için tedbir almaya hakkı
olduğu tezine sarılırken, Ukrayna’nın güvenliğini aklına bile getirmiyor.
ABD ve Batıya yakınlaşması olmasa da Putin’in Ukrayna’yı işgal etme niyetini
görmezden geliyor.

Bu kesime göre Putin
haklıdır.
Çünkü NATO’nun SSCB’den ayrılan 14 devleti bünyesine katması
yetmezmiş gibi Ukrayna ve Gürcistan’ı da Rusya’nın etki alanından kopararak
Karadeniz’de kuşatmaya çalışması Rusya’nın güvenliğini tehdit etmektedir.

Diğer
taraftan “ayıdan post, moskoftan dost olmaz” şeklinde zihnimize kazınmış
bir atasözümüz var. Bu atasözünü haklı kılan olaylar taptaze. Hadi Osmanlı
dönemini bırakalım, Suriye İdlib’de 34 askerimizi uçak bombardımanı ile şehit
etmelerinin daha 2. yıldönümündeyiz. Kırım’ın işgali içimizde bir yara.
Cumhurbaşkanımızı ve heyetini sekreter odasında bekletme terbiyesizliği malum.

Dikkat
ederseniz saldırının mağduru Ukrayna’yı değil ABD ve Rusya’yı konuşuyoruz.
Çünkü esas savaş bu ikili arasında.

*******************************

ABD’nin Tuzağı mı?

Rusya’nın
Ukrayna’yı işgal harekâtı başladığında aynı Kırım’ın ilhakı gibi olacak
algı oluştu.

Fakat
Ukrayna’da işgal beklenen hızda gerçekleşmiyor. Ekonomik yaptırımlar
uzun vadede Rusya’yı zayıflatabilir gibi görünüyor.

Bu
durum “Rusya ABD’nin hazırladığı tuzağa düştü” tezini güçlendiriyor. Bu
teze göre
, ABD Rusya’nın Ukrayna’ya girmesini istiyordu.

Çünkü ABD
Rus ordusunun ve Putin’in güçlenmesini durdurmayı planlıyordu. Rus işgali
Rusya’yı öncelikle ekonomik açıdan zayıflatmaya yönelik yaptırımlar
uygulamak için haklı bir mazeret
olacaktı. Ayrıca Rusya sınırına en yakın
bölgede enerjisini tüketeceği bir savaşın içine çekilecekti.

Rusya
kısa zamanda işgali tamamlayamazsa, Batının ağır silah yardımlarıyla da, Ukrayna
uzun sürebilecek vekâlet savaşlarına sahne olabilir. İstikrarsızlaştırılmış bir
coğrafyada Rusya büyük enerji kaybeder. Ekonomik yaptırımlarla Rusya ekonomisi
çok zayıflatılır. Putin’in karizması çizilir.

****

Bu tezi
güçlendiren başka iddialar da var: Ukrayna’nın Yahudi asıllı tiyatro
sanatçısı Başkanı Volodimir Zelenski “Ukrayna’nın en karanlık
oligarklarından İgor Kolomoyskiy’in seçtirdiği kuklaydı.” “Komedyen
Başkan”
ABD ve İngiltere’nin dolduruşuna gelmiş ve NATO’ya girme hevesiyle
Putin’i tahrik etmişti. Hatta bu görüşe göre Zelenski Putin’e atılan
oltanın ucundaki yemdi. 

*******************************

Putin Tuzağa mı Düştü?

“ABD tuzağı” denilen bir
plan varsa, Putin gibi dünyanın en tecrübeli ve üstelik KGB gibi bir istihbarat
teşkilatından yetişmiş bir devlet adamı bu tuzağa nasıl düştü?

Rusya
büyük bir devlet. Büyüklüğü zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarına
sahip olması ve nükleer gücü de olan çok etkili bir ordusu
olmasından kaynaklanıyor.

ABD ordusu için yıllık
750 milyar dolar ayırabilirken Rusya 60 milyar dolar harcama
yapabiliyor.

Çünkü
Rusya ekonomik açıdan en güçlü devletlerden biri değil. GSYH’sı Türkiye’nin 2
katı ama İtalya ekonomisi bile Rusya’dan daha büyük. (İtalya 8. Sırada, Rusya
11. Sırada.)

Rusya Devlet Başkanı Putin gücünden çok daha fazlasını elde etmeyi başaran usta bir devlet
başkanı. Suriye’de, Kırım’da ve Gürcistan’da elde ettiği kazanımlara Batı
sesini çıkaramadı. Eski SSCB devletlerinde Rusya’nın etkinliği artıyor. Bu Putin’de
haklı bir özgüven patlaması
yaşatıyor. Tarihe güçlü Rus Çarları gibi
geçmek istiyor.

Putin NATO’nun
ülkesini kuşatmasına çare arıyor. Ukrayna’nın bağımsız bir devlet olduğunu
kabul etmek istemiyor. “Ukrayna Rusya’dır” diyor.

Putin, 2014’te
bir oldu bitti ile Kırım’ı ilhak ettiği gibi, Ukrayna’nın yarısını veya
tamamını ilhak etmeyi planlamış olabilir. Veya 2008’de Gürcistan’dan Abhazya
ve Güney Osetya’yı kopardığı gibi
Ukrayna’nın bir parçasını koparmayı
hedeflemiş olabilir.

Hesabı
tutarsa gücünü artırır. Ama ya tutmazsa?

*******************************

Türkiye ve Türklük Açısından

Türkiye’nin
¾’ü büyüklüğünde, 41 milyon nüfuslu bir ülke olan Ukrayna’nın
işgalinden bahsediyoruz.

Öncelikle
uluslararası hukuka göre egemen ve bağımsız bir devletin işgal edilmesi
suçtur.
İşgalci devletin kendi güvenliğini gerekçe göstermesi mazeret
olamaz.

Ancak
uluslararası hukukta güçlü olana yaptırım uygulamak çoğu zaman mümkün olmuyor.

Rusya
gücüne güvenerek bu suçu işlemiştir. Uluslararası dengeler ne derse desin, Ukrayna’nın
masum halkı bu zulmü hak etmemiştir.

Ayrıca “Karadeniz’in
Rus Gölü olması”
Türkiye için hiç istenmeyecek bir durumdur. ABD ve NATO da
bunu asla kabul etmek istemeyecektir. Ukrayna’nın Karadeniz’e bağının
koparılması
bu ülke ile ticaretimiz açısından zararlıdır.

Bu
durumda “Türkiye’nin tavrı Ukrayna’nın yanında olmasını gerektirir”
diyebilir miyiz?
Dış politikayı maalesef duygularla değil, akılla ve
dengeleri gözeterek
yapmak zorundayız.

Rusya’ya birçok açıdan bağımlıyız. NATO üyesiyiz fakat “müttefikimiz” ABD ile de aramız pek iyi değil.
Rusya’ya karşı tavır koyacak durumda değiliz. Ancak Ukrayna’nın toprak
bütünlüğünü koruması
Türkiye’nin menfaatinedir.

Türkiye şu anda doğru bir politika izliyor. “Hem Ukrayna ve hem de Rusya bizim
dostumuz”
doğru ama uygulaması çok güç bir politikadır. Her iki taraftan
kendilerinden yana olmamız için baskı gelecektir. Ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranamamış
duruma düşmek de vardır.

Ancak
Türkiye 8 yıllık (1980- 1988) İran- Irak savaşında bu politikayı çok başarılı
bir şekilde uyguladı. Sınırımızdaki savaştan zarar etmeden hatta kârlı çıkmayı
başardık.

Gerekirse
geçmişte yaşanan tecrübelerden ve yetişmiş diplomatlardan da yararlanarak bu
kıldan ince, kılıçtan keskince köprüden geçişi başarmalıyız.

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 19

Rahmetli
Hocam Ahmet Kabaklı’ya Dair… – 1

Prof. Dr. M. MEHDİ ERGÜZEL                                                                                                                    İstanbul
Yeniyüzyıl Üniversitesi Öğretim Üyesi

Oğuz Çetinoğlu: Ahmet
Kabaklı Hocamız, sıradan bir ‘dâvâ adamı’ değildi. ‘bir dâvânın adamı…’ daha
doğrusu ‘dâvâsının adamı’ idi. O’nun dâvâsı hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder
misiniz?

Prof.
Dr. Mehdi Ergüzel:
Oğuz Bey,
önce, “hayrü’l-halefi olmaya çalıştığım” rahmetli Hocamı yâd etmeye vesile olan
bu sohbetimiz dolayısıyla size teşekkür ederim. Elazığ’ın memleketimize en
değerli hediyelerinden biri olan Ahmet Kabaklı, ailesinden ve yetiştiği
muhitten aldığı temel millî vasıfları nefsinde toplamış bir ruh hâleti içinde
“şehirler güzeli İstanbul’a geldiğinde, şairin deyişiyle “daha deniz görmemiş
bir Anadolu çocuğu’dur, 19-20 yaşlarındadır. İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nun
yatılı öğrencisi ve Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde; Prof.
Dr. A. Nihat Tarlan, Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu, Prof. A. Hamdi Tanpınar, Dr. A.
Karahan, Dr. Mehmet Kaplan’ın öğrencisidir. Cemil Meriç ve Cahit Okurer zaten
Elazığ Lisesinden iki değerli öğretmenidir. Fakültede arkadaşları; Muharrem
Ergin, F. K. Timurtaş, A. Alpaslan… küçük sınıflarda da sonradan hepsi profesör
olan O. Okay, N. Hacıeminoğlu, B. Emil, M. Akalın gibi “Yüksek Öğretmenliler”
vardır, ağabey sınıflarda ise ara sıra bize de anlattığı rahmetli Kaya Bilgegil
bulunmaktadır. Bu zengin irfan muhiti içinde Ayverdiler, N. Sami Banarlı, O.
Şaik Gökyay, Nurettin Topçu, İbrahim Kafesoğlu… gibi güzide şahsiyetler de yer
almaktadır. Bu arada onun şahsiyetini yoğuran iki hanımefendiyi unutamayız, onu
dualarla, türkülerle, masallarla büyüten anası Münire Hanım ve millî ruhu
nakşeden Ortaokuldaki Türkçe Öğretmeni Cemile Hanım. Ben bu iki nurlu ve
muhterem hanımı tanıdım ve ellerini öpmek şansını buldum…

Böyle bir ilim irfan camiasına, anasının
dualarıyla gelen genç Ahmet Kabaklı’nın bir “dâvâ adamı” olarak yetişmesi
mukadderdi. Kader onu 1948’e kadar “Âsitâne”nin beşiğinde salladı ve 24’ünde
“çiçeği burnunda bir Edebiyat Öğretmeni” olarak Diyarbakır Lisesine yolladı.
İlk yazı denemelerine öğrenciliğinde başlamıştı. Edebiyat Muallimliğinin tadına
vardığı ilk görev yerinden ayrılırken kendisini şehrin istasyonundan uğurlayan
duygulu öğrenci-veli kalabalığı, vazifesini hakkıyla yaptığının nişanesiydi.
Buradan iki öğrencisi de sonradan Profesör olan Kemal Eraslan ile ticarette
başarı gösterip hocasını unutmayan Cahit Dodanlı idi.

Askerlik, Aydın Lisesi, evlilik, Ankara
Hukuk, Paris… safhalarından sonra Hoca tekrar, hasretini çektiği İstanbul’dadır
ve öğretmen yetiştiren gözde bir eğitim yuvasının kadrosunda, Çapa Eğitim
Enstitüsü’nde; Banarlılar, Gökyaylar, Necatigiller’le bir aradadır. Artık eser
verme çağının heyecanı ve hazırlıkları içindedir. 1957’de Tercüman
Gazetesi’nin- kazanana yazdırmak vaadiyle- açtığı fıkra yarışmasının
birincisidir. Önce haftalık yazar. Bir yazısı üzerine, Y. Kemal Beyatlı’nın
kendisini telefonla tebrik edişini gözleri parlayarak anlattığını hatırlıyorum.
Zaten en sevdiği ve “görüşlerinde hemen hemen hiç yanılmayan mütefekkir
sanatkâr” diye övdüğü Yahya Kemal, onun hayatı boyunca fikirlerini aydınlatan
fenerlerden biridir.

Kabaklı Hoca, artık “Tek Parti Dönemi”nin
bittiği bu yıllarda, kendi alanında eserler vermek kararındadır. Örneklerle
zenginleşmiş, lise ve üniversite mensuplarına da hitap eden, birkaç ciltlik
“Türk Edebiyatı”, hem tarihî akışa hem de çok sayıda metne istinat eden
başlangıçtaki üç cildiyle 1962-66 arasında ‘Türkiye Yayınevi’nin parlayan
kitapları arasına girer. Bu arada Tercüman’daki “Gün Işığında” köşesi memleket
çapında ilgi görmekte “Kabaklı Hoca, bugün ne yazmış bakalım…” sözü halk
arasında tabii karşılanır olmuştur.

Buradan seçtiği yazılar ve uzun takdim
yazılarıyla “Mabed ve Millet” ile “Müslüman Türkiye” kitapları, Kabaklı
Hoca’nın, sonraki yıllarda gerilimi ve iddiası daha da yükselecek olan dâvâ
adamlığı vasfının manifestoları, daha doğrusu fikriyatının ana çizgilerini
veren gür sesi halinde, daha kitapların adıyla ilan ediliyordu. Rahmetli
Hocanın, benim çok beğendiğim tavsifiyle “Muhammed Oğuz Oğulları” bir “mabed
etrafı”nda hayatlarını şekillendirmişler, Asya’nın destanî asırlarından
getirdikleri millî cevherlerini Bizans’ın paslı kilidini kırarak bin yıldır
Anadolu’da “Müslüman Türkiye” ile mayalayıp nesiller boyu yaşatmışlar ve
istikbale yürümektedirler. Ana fikir budur: “Türk-İslam-Muasır”… Rahmetli
Kabaklı Hoca’nın hayatı hep bu sacayağı etrafında gelişti. “Türk Töresi”
başlığıyla neşrettiği bir dizi yazısından sonra asıl niyeti bir “Türk Destanı”
da kaleme almaktı. “Alperenler Kitabı” bu isteğinin farklı bir denemesidir.

Dava adamı Ahmet Kabaklı’nın sesi; Yunus
Emre, Mevlana ve Fuzulî asırlarından 20. asra doğru akıp gelen, Türkçeyle
korunan millî-İslamî değerde Türklük emanetlerinin, M. Âkif – Y. Kemal – Z.
Gökalp – Ö. Seyfeddin – A. Nihat – Tanpınar – N. Fazıl – P. Safa – C. Meriç- M.
Kaplan –N. Topçu… pınarlarında durula durula 1960-2000 arasının dağdağalı 40
yılında yükselen gür bir sestir. O, son nefesine kadar davasından taviz
vermedi. Ana-baba ocağından aldığı, hocalarından öğrendiği, bitmez tükenmez bir
enerji ile okuya okuya geliştirdiği fikriyatını hep bu Müslümanca, Türkçe,
insanca “ilim ve medeniyet yolunda çalışkan yolculuk” temsil etti. Ben
rahmetlinin boşuna bir zaman harcadığını zannetmiyorum. Hep meşguldür, okur,
yazar, yakınlarını ve öğrencilerini de öyle olmaya teşvik hatta icbar eder.
“Elin gâvuru nasıl çalışıp başarmışsa biz onlardan daha gayretli olmalıyız”
kanaatindedir. Kabaklı Hoca’yı anlamak zor değildir. Kitaplarını samimiyetle
çizerek, düşünerek okumak ve o konularda yazmak yeter.

Çetinoğlu: Türkçe’mizin
‘problemli bir dil’ olduğu söylenir. Tanzimat Fermanı ile başlayan batı
taklitçiliği Türkçe’mizi kökünden sarsmıştı. Bu bâdire, Genç Kalemler
Mecmuası’nın ‘Sâdeleştirme Hareketi’ ile atlatılmış iken, 1930’u yıllarda;
dilde tasfiyecilik, “Güneş dil teorisi” gibi şiddetli artçı depremler yaşandı.
‘Uydurukça’ denilen ve ayrıca ihtiyaç yokken batı dillerinden alınan
kelimelerin istilâsı ile dil depremi ve hatta dil katliamı devam ediyor. Bütün
bu menfi hâdiseler karşısında Ahmet Kabaklı’nın Türkçe anlayışı, kurtuluş
formülleri hakkında neler söylemek istersiniz?

Prof.
Ergüzel:
Türkçemizin
“problemli bir dil” olduğu kanaatinde değilim. Her dilin ne kadar meselesi
olabilirse Türkçenin de o kadar ve hatta daha az problemi vardır. Olsa olsa
dilimizin eğitiminde problemler vardır ki anlatmakla bitmez. Başarısız Millî
Eğitim Bakanları ve ufku dar maarif erbabının hataları, en az 60-70 yıldır
Türkçemizin yanı sıra onunla gelişen fikir ve edebiyat hayatımızın zevkli ve
güzel eğitimini de engellemektedir. Mehmet Âkifler, Yahya Kemaller Arif
Nihatlar, Tanpınarlar, Necip Fazıllar, Peyami Safalar, Ahmet Kabaklılar, Yavuz
Bülentler… yetiştiren Türkçe, hâlâ dünyanın en güzel, en ince, en derin ve en
engin dilidir.  Bence asıl mesele,
metinlere dayalı olarak öğretilmesi gereken zengin edebiyat ve fikir dünyamızın
çocuklarımıza ve gençlerimize aksettirilmesinde düşülen cahilce hatalardadır.
Şiirsiz, masalsız, hikâyesiz, denemesiz, romansız, yorumsuz, kitapsız,..
edebiyat eğitimi, dil eğitimi olmaz ama “bizde yıllar ve yıllar boyu test
makinesi gençler yetiştiren garip ötesi bir –güya- eğitim” vardır. Ne yazık ki
bu garabeti besleyen, destekleyen çevreler oluşmuştur. Kendi “dilini
fakirleştirmeyi sadeleştirme sanan” bu anlayış, yüksek seviyede edebî
eserlerimizin hızını kesmiş, verimliliği azaltmıştır. Dilin asırlardır
kazandığı kelime, nüans ve manalar feda edilemez. Dil, sadeleşemez, incelikleri
kuşa çevrilemez. Dil, olsa olsa kıvama erer, olgunlaşır. On bin kelimelik bir
sözlükle 400 bin kelimelik sözlük arasında tercih yapılmasını düşünmek, kırk
kere yanlıştır ve bir zihin hastalığıdır, ciddi bir eğitimle tedavisi gerekir.
Bilmeyenin işi, okumak ve öğrenmektir. Bu da eğitimle, kafa yormakla,
tefekkürle olur. Ahmet Kabaklı’nın yarım asırlık yazarlık hayatı, bizden önceki
nesle, bize ve bizden sonrakilere “dil yâremize dair” yazdıkları ve
söyledikleri, ciltler doldurur. Hoca bu konuda da muvaffak olmuştur.
Arkadaşlarıyla birlikte 1960’larda başlattığı “Yaşayan Türkçemiz Mücadelesi”
20-25 yılda netice vermiş, muhaliflerin, dili daraltmaya çalışanların, aklı
başına getirilmiştir. O yılların hatırası olan eserler arasında, N. Sami
BANARLI’nın “Türkçenin Sırları”, M. N. Hacıeminoğlu’nun “Türkçenin Karanlık
Günleri”, F. K. Timurtaş’ın “Türkçemiz ve Uydurmacılık” ve benzeri kitaplar
sayılabilir. Kabaklı Hoca, o yıllarda varlığına kastedilmeye çalışılan
Türkçeyi, Tercüman Gazetesinden de güç ve destek alarak, devrin fikir ve ilim
adamlarını etrafında tutarak, millet ve devlet nezdinde koruyup gözetmeyi
başaran bir öncü şahsiyet olmuştur. “Güneş Dil Teorisi” unutulup gitmiş, ilmî
bir temeli olmayan bir bakış açısından ibaret kalmıştır. “Dilde Tasfiyecilik,
Arı Türkçecilik ve Uydurukçacılık” da o yılların “soğuk algınlığı” gibi
talihsiz sayfaları arasındadır. Çünkü dil, kendisiyle oynanmasına izin vermez,
has evlatları yoluyla aslına rücu eder, “Gün Işığında” parıldamaya devam
eder.  Yeter ki gaflet, dalalet ve ihanet
olmasın. Türkçe 1300 yılı aşan yazılı tarihiyle, “Kitabeler devri”nden itibaren
günümüze ulaşan muhteşem eserleriyle, yakın gelecekte Türk Dünyasıyla ortak
“Örnekli Bir Milyon Kelimelik Büyük Türkçe Sözlüğü” ile üzerindeki tozları
silkeleyip atacaktır. Yeter ki Türkçe aşkıyla dolu devlet adamları ve bilhassa
Millî Eğitim Bakanları da görev başına gelsin. Ümidimizi hiç kaybetmedik.
Kabaklı Hocanın “Yaşayan Türkçemiz Sancağı” emin ellerdedir.

Çetinoğlu: Ahmet
Kabaklı gibi bir dâvâ adamı, kuvvetli bir kalem ve kelâm erbâbı, bulvarın sol
tarafındaki mahalle sâkinleriyle birlikte olsaydı, ebedî âleme intikalinin 21.
yılında; adını taşıyan kültür merkezleri, caddeler, sokaklar, okullar,
üniversiteler olurdu. Hakkında yazılmış mezuniyet, yüksek lisans, doktora
doçentlik tezleri kütüphâne raflarını doldururdu. Tespitlerime göre hakkında
yazılan 4 kitap, iki mezuniyet tezinin, Elazığ’da bir caddede ve bir okulda
isminin bulunmasını yeterli görüyor musunuz? Kimlerin neler yapmasını arzu
ederdiniz?

Prof.
Ergüzel:
Rahmetli Hocamızın
vefatını takip eden yıllar, Türkiye’nin siyaseten dalgalı yıllarıdır. Her ne
kadar son 20 yılda Hocamızın adı İstanbul Çapa’da sonradan kapatılan bir
Anadolu Öğretmen Lisesi’ne ve bir İlköğretim Okulu’na, doğup yetiştiği
Elazığ’da da yine bir liseye verilmişse de kâfi değildir. Bilhassa çok sevdiği
Harput’ta kurulacak bir Sosyal Bilimler Üniversitesi, Ahmet Kabaklı adını alsa
ne kadar yakışırdı. Bir gün o da olur inşallah. Hocamızın kitaplarını bağışladığı
Ali Emiri Kültür Merkezindeki kütüphane de Ahmet Kabaklı adını taşıyor. Yetmez.
Hakkında birkaç doktora tezi ve on kadar dil ve edebiyat tezi yapılması çok
yakışırdı. Asıl önemlisi de Kabaklı Hoca üzerinde önemli bir biyografi
çalışması yapan Dr. Erol Ülgen Bey, rahmetlinin 20 bin cıvarında yazısını
tespit etmiş. 55 yılda 20 bin yazı, muhteşem bir sayı.. Neredeyse her güne bir
yazı düşüyor. Yazmadığı gün yok. Bu yazıların gazetedeki köşesinin başlığı olan
“Gün Işığında 1, 2, 3..” dizisi halinde, konularına göre tasnif edilerek 25-30
kitap oluşturabileceği düşünülebilir. “Dijital” dedikleri ortamda
“e-kitap”larla herkesin istifadesine açılsa, yapılacak tezler için bu kolaylık
ne iyi olur. Yazılarının bir kısmı Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları çıkmış olsa bile
“Ahmet Kabaklı Külliyatı”nın daha münasip olacağı görüşündeyiz. Ben naçiz bir
talebesi olarak böyle bir çalışmada memnuniyetle yer almaya daima hazırım.
Hatta bu iş, Vakıf bünyesinde oluşturulacak bir “Ahmet Kabaklı Enstitüsü”
tarafından da yürütülebilir. Hocanın adına her yıl vefat ayı Şubat’ta ilan
edilmek üzere ödüllü “Ahmet Kabaklı Deneme, İnceleme ve Fıkra Yarışması”
düzenlenebilir. Yayımlanmış eserlerinin kavram dizinleri hazırlanıp yeni
baskılarına eklenebilir. Hoca’ya yıllar içinde gönderilmiş binlerce mektuptan
seçilebileceklerle, Hoca’nın yazdığı mektuplardan bulunabilenler, kitaba veya
e-kitaba dönüşebilir. Kültür Bakanlığınca bir “Ahmet Kabaklı Armağan Kitabı”
yayımlanabilir. Avrupalılar bu işleri bizden iyi biliyor, kendi millî
değerlerini unutturmuyorlar…

Çetinoğlu: Türk
Edebiyatı Vakfı, -kabul etmek durumundayız- Ahmet Kabaklı dönemine nazaran daha
aktif. Âdeta köklü ve güçlü bir yayınevi gibi çalışıyor. Yapılanlar ve
yapılmakta olanlar sizce yeterli mi? Başka neler yapılabilir?

Prof.
Ergüzel:
Vakfımızın güzel,
verimli faaliyetler ve yayınlar yaptığına şüphemiz yok. Ancak Ahmet Kabaklı
dönemiyle kıyaslanması mümkün değil. Hocanın varlığı, yazdıkları ve konuşmaları
istisnai idi. Dinlemeye gelenler önce onun için gelirlerdi ve gururla dolu olarak
tekrar gelmek üzere giderlerdi. Ben en az çeyrek asırdır bu hakikatin yaşayan
şahidiyim. Siyasi ve kültürel hareketler liderleriyle kaimdir. Biz onun
ideallerini daha ileri taşıyabileceksek zaten bunu zamanla edebiyat tarihi
yazacaktır. Ancak yazarlar dünyamızda -ne yazık ki- bir Ahmet Kabaklı daha
vardır, diyemiyoruz. Hiçbir konuda yapılanların yeterli olduğu söylenmemelidir.
Türk Edebiyatı Vakfı’nın maddî gücü yüksek olmalıdır. Özel Tiyatrolar gibi
resmî bütçe desteğine sahip olmalıdır. Yayınları okullara satın
alınabilmelidir. Telif imkânları artmalıdır. Edebiyat eğitimi gören
üniversiteli gençlere burs ve kitap desteğinde bulunulabilmelidir. Dinî
kuruluşlara yardımı sevap sayan mantık, millî kuruluşların önemini de anlayacak
seviyeye yükselmelidir. Millî hassasiyet yüksekse dinî şuur da yükselir. Yoksa
şaibeli grupların istismarına açık hâle gelinir. Bunun için de devletin
şefkatli ve şuurlu eli, devreye girmeli, denetlerken desteklemelidir de… İstanbul’daki
Üniversitelerin kültür, sanat  ve
edebiyatla ilgili bölümleriyle, Sultan Şehir İstanbul’un 40’a yakın İlçe
Belediyesi’nin Kültür Müdürlükleriyle ortak / paydaş programlar
düzenlenebilmelidir. Hoca’nın sağlığında bunlar zor da olsa yapılabilmekteydi.
Nitekim şimdiki Vakıf Başkanı Serhat Bey ve yönetim kadrosu Azerbaycan başta
olmak üzere Türk Dünyasına açılmaktadır. Bu yıl ilk defa Türk Edebiyatı Vakfı
Ödülleri sunulmuştur ve inşallah devam edecektir.

(DEVAM EDECEK)

 

AZÎZ DOST AHMET KABAKLI’YA

Gün o gün; belli
değil suçlu, haklı

Gönlünde sevgiden
bir umman saklı.

Kabak tadı çoğalan
bir dünyada

Halis altınsın,
dost Ahmet Kabaklı.

 

Vuslat, deminde
Molla Hünkâr Pîr’in,

Can dostlara bir
destan sundun, şirin…

Cenab-ı Hak ömrün
uzun eylesin

Sevgi, saygı yâ
Şeyh’ül Muharrirîn.

                                                                      FEYZİ
HALICI

Bazı Ülke Manzaraları Moral Bozucu Olmamalı…

Son senelerde sosyal dokumuzda bize
has özelliklerimiz hem zayıfladı, hem sulandırıldı, hem de fonksiyonları
değişti. Bu değişme birlik ve beraberlik şuurunu olumsuz etkiledi. Ekonomik
krizlerin içine düştük. Bu kriz ve sorunlara doğru teşhis konmadığı takdirde
çözümler de etkisiz kalır. İktisadi sorunlar sadece iktisat bilimi ile sınırlı
değildir. Toplumda farklı kesimleri değişik etkileyecek sonuçlar doğurabilir.
Nitekim son yıllarda bazı davranış bozuklukları, örf adetlerden uzaklaşma,
ahlaki değerlerin başkalaşması, artan boşanmalar, kadına yönelen çirkin
saldırılar. Dikkat çeker olmuştur. Hayat şartları ve sosyal ilişkilerdeki
daralma insanlarımızı tekleştirdiği gibi ağır bir stresi hisseder hale
getirmiştir. En ufak bir pürüzde fertleri kavgaya itilmekte ardından vurdu
kırdı görüntüleri ortaya çıkmaktadır. Bir tavuk öldürür gibi, insanlar
öldürülmektedir. Manevi değerlerin etkinliği de zayıflamıştır. Artan israf ve
lüks, yolsuzluklar, adam kayırmalar, fertlerde vatandaşlık şuurunu zayıflatmış;
Türk milletine mensup olma şuurunu zayıflatmış etnik mezhep ve hemşerilik
duygusunu gereğinden fazla ön plana çıkarmıştır. Demokrasimiz kötü bir deney
geçirmiş, demokratik değerler fertlerin gözünde basitleşmiştir. Türk insanının
manevi değerlere ihtiyaç duyduğu bir ortamda bu değerleri istismar edenler kötü
örnek olmuş, sapma davranış ve fikirler ilgi çekmiştir. Sosyal kontrolün
özellikle zayıflaması değişik kuruluş ve kurumları aşırı bağımsızlığa
sürüklemiş, Sayıştay raporları kontrolsüzlüğün ve kamu kaynaklarını istismarın
kontrol dışı örnekleriyle dolmuştur.

            Davranışlarımızda
gayri meşru ve hukuk tanımaz şekilde “biz böyle uygun görüyoruz” anlayışı,
liyakatin yerine sadakatin geçmesi toplumda başıboşluğu artırmıştır. Fikir ve
düşünce açıklama hürriyetinin bazı sınırlar içine hapsedilmesi, bazen yasalara
uygun gerçekleri açıklama, kışkırtma ve nefret duygularını körükleme sayıldığı
için insanlar yazmaktan ve konuşmaktan çekinir olmuşlardır. Demokratik parlamenter
sistemden uzaklaşma, tek adam egemenliğine kayış bunda etkili olmuştur.

            Demokrasinin
bütün kurum ve kurallarıyla gerektiği gibi işletilememesi STK’ların faaliyet
alanını daraltmıştır. STK’ların görevi, doğru-yanlış yapılan her icraatın
yanında yer almak olmamalıdır. İktidara yaklaşanlar destek bulmuş ve önleri
açılmıştır. Bu küçültücü ve aşağılayıcı tasvip edilemeyecek işleri yapmayan STK’lar
takdir edileceği yerde, iyi yönetilmemekle ve pasiflikle suçlanır olmuştur. Bu
bakımdan toplumun çok önemli nefes alışlarını temsil eden STK’lar gerçekleri
ortaya koyamadıklarından etkileri zayıflamıştır.

            Bütün
bunlara rağmen, yapılması gerekenler de vardır. İmar barışına rağmen, yeni
kaçak binaların yapılması, hele bunların mesela bizim için çok önemli bir
tarihi eser olan 462 yıldır İstanbul’un ve hatta Türkiye’nin kalbinde bir mühür
olan Süleymaniye Camii’nin görüntüsünü bozan malum bir vakfın binasının
yapılmasına karşı duyarsızlığın görülmesi ancak siyasilerin bundan rahatsız
olduklarını açıklamalarından sonra herkesi harekete geçirebilmiştir. Şimdilik bu
3-4 katlı binanın yapılmasına göz yumanlar ancak siyasi bir dürtü ile
karşılaştıkları zaman yasa dışı bir binanın ve Süleymaniye’nin görüntüsünün
bozulduğunu fark edebilmişlerdir. Toplumdaki sosyal grupların davranışlarının
güdümlü hale gelmesi demokratik anlayışla açıklanacak bir konu değildir. Bu
ortam inisiyatif kullanma yerine güdülme ihtiyacını meşrulaştırmıştır. Vesayetlerin
yıkıldığından bahsedenler acaba yönetim vesayetinin ortaya çıkışına ne
diyebilirler?

            Özelleştirmeler
konusunda yıllardır gerçekleri dile getirmeye çalışıyoruz. Bu konuda
insanlarımızın gerek medya gerek değişik yollardan siyasi tesirlerle beyin
yıkama işlemine tabi tutuldukları bir gerçektir. Devletin elinden tesislerin
yerli özele ve yerli özel vasıtasıyla yabancıların işgaline uğraması
verimliliği artıracak, kamudaki hantallığı giderecek zannedilmiştir.
Devletçilik eliyle üretime karşı olanlar Özelleştirme adı altında açık olarak
yabancılaştırmaların ülkeyi ne hale getirdiğini bugün görebilmelidirler. Bir
ara özelleştirme teslimiyet olarak ortaya çıkmış demokratikleşme ve çağı
yakalamak kabul edilmiştir. Oysa çoğu özelleştirme asıl faaliyet alanı dışına
çıkarılmış ithal hastalığı karşısında mal ve hizmet üretenler üretemez hale
sokulmuştur.

            Bir ara
Cargill vasıtası ve baskısıyla şeker fabrikalarını özelleştirerek
güzelleştirdik! Son günlerde şeker neredeyse karaborsaya düşecekti. Şimdi şeker
fabrikalarını açmaya çalışıyoruz. Kâğıt fabrikaları da maalesef aynı
özelleştirme oyununa kurban edilmiştir. İthalatı kutsallaştırarak yerli
üreticiyi terbiye edeceğini zanneden çarpık anlayış, çiftçiyi topraktan,
işadamını da işyerinden uzaklaştırmıştır. İşyerleri kapanmış veya sığınmacılar
dâhil yabancılara satılmak durumunda kalmıştır. Okullardan andımız kaldırılmış,
gelir dağılımı bozukluğu ve yoksullaşma okul terklerini yükseltmiştir. Gelir
dağılımı bozulmuş, işsizlik artmış, ekonomik kriz toplumu ve aileyi
parçalayacak noktaya gelmiştir. Bu ve benzerlerini ortaya çıkaracak, sesi
çıkacak kimse ve medeni cesaret de kaybolmuştur. Aldırmama ve bana ne zihniyeti
insanları sadece egolarıyla hareket etmeye sürüklemiştir.

            Siz bir
dönem birçok ihtiyacı karşılayan Eminönü’ndeki yerli mallar ve Sümerbank
mağazasını acaba hatırlar mısınız? Beykoz kundura fabrikasının öksüz halini Boğaz’ın
sularından hiç gördünüz mü? Sanki İkinci Dünya Harbinden yeni çıkmış harap bir
Berlin manzarası gibi karşınızda durmaktadır.

            Yabancılar
dayattı biz tarıma, üretime kota koyduk. Aman daha fazla üretmeyin dedik. Bazı
yabancı savcılar hukuk danışmanı oldu; anayasada fikirleri alındı. Yargıdaki
personel görgü ve bilgi geliştirmek için ABD’de eğitici seyahatlere çıktı.

            Rakamlarla
oynadık; ama sonunda enflasyonu %49 olarak açıklamak zorunda kaldık. Müdahale
edilmemesi gereken ve anayasa garantisi altına alınmış kurumların içlerine
iktidarları karıştırdık. Söz dinlemeyen yöneticileri kapının önüne koyduk. İç
politikada yaptığımız yanlışları, bazen dış politikaya taşıyarak düşman
kazandık. Ülke itibarını kırıcı olduk. İsrafın, yolsuzluğun, gösteriş
tüketiminin zirve yaptığı bir dönemden geçiyoruz. Ülkeyi yöneten üst
kademelerin buna karşı örnek olmalarını beklerdik. Devlet ile partiyi
özdeşleştirdik. Devlet=Parti oldu. En üst makama itibar kaybettirdik. İç
siyasette hiddet, şiddet ve adeta kan davası hakim hale geldi. Kimse bir araya
gelecek ortamı bulamıyor. Beyanatlarda seçilen cümleler hiç hoş değil; toplumu
geriyor ve kamplaştırıyor. Tabii ki geleceğe olan güveni sarsıyor ve beyin
göçünü artırıyor.

            Türk
lirasının değerini koruyalım dedik ama köprü, geçit, şehir hastanelerini
dolarla garantili geçiş ve hasta ile borçlandırdık. KDV’yi %8’den %1’e
indirdik. Geçici bir tedbir getirip üretimde maliyeti düşürücü temel girdileri
ucuzlatamadık. İthalat hastalığı yarattık. Önümüzde yine anayasa konusu var. Milli
kimliksiz, milliyetsiz, devletimizin kuruluş gerekçelerini inkar eden, toplumu
birbirine yabancılaştırıcı etnik yobazlık yine gündeme getirilebilir. Sevr
şartlarına dönmek bazılarınca demokratikleşme ve çağdaşlaşma zannediliyor. Milli
Mücadeleyi reddeden bazı sağ çevreler zor şartlarda zafer kazanan Cumhuriyet’in
önderlerini suçluyorlar. Anlaşılan bunlar Türk’ün yenilgisini bekliyorlardı.

            Keşke
ülkemizde bu gibi çirkin manzaralar, Türkiye’yi zora sokan bu gibi yanlışlar
olmasaydı da biz birçok alanda ve özellikle de savunma sanayiindeki
başarılarımızı ve benzerlerini yazabilseydik. Bütün bu gibi olumsuzlukları
aşarız; yeter ki yanlışta israr etmeyelim ve birbirimizin görüşlerine saygı
duyalım.

Atatürk Atatürk’ü Anlatıyor “Savaşan Meclis” -3-

Atatürk, iç kalenin ne kadar önemli olduğuna binaen sözlerine
devam eder:  “-Bizim üç aracımız vardır. Bunlardan birisi ve en temeli, en önemlisi
doğrudan doğruya ulusun bütünüdür. Hayat ve bağımsızlığı için kalp ve
vicdanında beliren arzu ve emellerin gelişmesindeki sağlamlık ve kuvvettir.

-Ulus bu gönülden
arzusunu ne kadar kuvvetle göstermeyi başarırsa ve ne kadar bu vicdani emelini ve
bu emelin gerçekleşmesinde kararlılık ve inancı göstermeyi başarırsa
düşmanlarımızın saldırılarına karşı o kadar kuvvetli bir savunma aracına sahip
olduğumuza inanabiliriz.

-İkinci savunma
aracımız; bu ulusun gerçek ve yetki sahibi temsilcilerinden oluştuğundan,
yüksek kurulumuzun arzusu ve ulusal gerçeği göstermekte ve kanıtlamakta ve
bunun gereklerini bütün inancımızla uygulamada göstereceğiniz kararlılık ve
kahramanlıktır.

Yüksek kurulunuz bütün
dünyaya karşı ne kadar çok dayanışma ve birlik halinde bu ulusal arzuyu
gösterirse, hiç kuşku duymamalıyız ki, Düşmanlarınızın saldırılarına karşı çok
kuvvetli ve en kuvvetli savunma aracına sahip oluruz.

-Efendiler, yine ulusun
silahlı evlatlarından oluşan düşman karşısında toplanmış bulunan ordumuzdur. Bu
kuvvetlerle düşmana karşı tasarlanmış olan cepheler, hepimizce bilinmektedir
ki, ikiye ayrılabilir. Herkesin bildiği bir değişle anlatayım; iç cephe,
görünüşteki cephe. Dış cephe, temel cephe, bütün ülkenin aynı görüşte olarak,
tek vücut olarak kurdukları cephedir.

-Görünüşteki cephe,
doğrudan doğruya ordumuzun düşman karşısında göstermekte olduğu cephedir. Bu
görünüşteki cephe, ordu cephesinin değişmesi, sarsılması, yenilmesi, hiçbir
zaman bir ulusu yok edemez. Bunun hiçbir önemi yoktur. Asıl önemli olan ve
ülkeyi temelinden yıkan ve halkını tutsak eden, iç cephenin düşmesidir.

-İşte bu gerçeği bizden
daha iyi bilen düşmanlarımız ki, başta en alçak düşman olan İngiliz asıl bu
cepheyi yıkmak için iki üç yıldan beri ve yüzyıllardan beri çaba harcamaktadır.

-Bildiğiniz gibi bizim
eski Osmanlı değimimizde, “Kale içten yıkılır.” İşte düşmanlarımız bizi içten
yıkmaya çalışıyorlar. Düşmanlarımızın bilinen bilinmeyen daha çoktur kuşkusuz.
Bilinebilen zehirli girişimleri korkunçtur. Hiç kuşkusuz iddia edebiliriz ki, Her
birinize ulaşabilecek mikroplara ve araçlara bile sahiptir. Ne yazık ki
düşmanlarımız bu uğurda hiçbir fedakârlıktan kaçınmamaktadırlar. Çünkü demin
belirtmiştim, Türkiye’nin yok edilmesi kendi hayatlarıyla karşılıklı bir durum
oluşturuyor. Bu yüzden en çok önem verdikleri, ulusal girişimleri içinden
yıkmak ve iç cepheyi yıkmaktır. Bu arada dikkati çeken olaylar bulunduğu için
söyleyebilirim ki, güneydoğu cephemizde bir Kürdistan sorunu ortaya çıkarmak ve
oradaki masum halkın kafasını karıştırmak ve bozmak ve genel birliği bozmak
için her türlü çabaya girmişlerdir. Kuşku yok, hükümetimizce bunların önüne
geçmek için gereken önlemler de alınmıştır ve bu cephe korundukça tabii ki
görünüşteki cephe de ufak tefek yaralar olsa bile bunları derhal onarmak mümkündür.”

Bu yazıları sizlere 520 sayfalık; Atatürk Atatürk’ü Anlatıyor “Savaşan Meclis” kitabından
aktarıyorum. Olur ya ola ki birileri okur da ders çıkarır niyetiyle.

Çözüm süreci saçmalığında devletin şerefini yerlerde
süründüren, yüzlerce şehit vermemize sebep olan bedbahtlar,  Cihan savaşından çıkıp kurtuluş savaşıyla bir
yurt kuran Mustafa kemal Atatürk, İngiliz’in Fransız’ın at oynattığı Güneydoğu’da
Kürt meselesini kısa zamanda nasıl halletmiş okuyup öğrensinler.

Not: Bu yazı serimiz bu sayıyla son bulmuyor, zaman zaman
yine devam edeceğiz.

Sağlıklı kalın

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 18

0

Güzelden
Gelen Güzeldir

ŞERİF AYDEMİR

Yaşamak iz bırakmaktır’, der Alman
düşünürü ve edebiyat eleştirmeni W. Benjamin.

İz bırakacak
kadar derin ve anlamlı yolculuklar yapmış kutlu insanlar derkenare alınsa,
dünyamız ne çok cılızlaşır, yoksul ve kudretsiz kalır.

Kalp kandili
yanık, aklını kalple birleyen; bedenini, ruhunu ve nefsini gönlüyle bütünleyen
öncü ve örnek şahsiyetlere her devirde ihtiyaç duyulmuştur. Bizim nesil ise
belki de kuşatıldığı şartlar itibâriyle daha çok muhtaç görünüyordu.

Ahmet Kabaklı
Hoca’mız işte tam da burada önem arz ediyor.

Gençliğimizin
pusulasız ve güvensiz olarak zehirli rüzgârların önünde savrulduğu, siyasî ve
ideolojik vagonlara birer ikişer doldurulduğu günlerde Ahmet Kabaklı bizim en
emin limanımız ve sığınağımız oldu. Ferd olarak, toplum olarak yaşama
sevincimizi imanla ve umutla besledi. Ocağımızın ancak kendi öz cevherimizdeki
som ateşten kıvılcım alacağını fark ettirdi. Millet olma varlığımızı,
medeniyetimizi ve târihî mefâhirimizi önümüzde bir tablo gibi sergileyerek bizi
komplekslermizden arındırdı.

Sonsuz
rahmetlere gark olsun. O’nu ne çok arıyoruz. Medyunu şükranız.

Kendilerini
üniversite imtihanına geldiğim 1970 yılında Cağaloğlu’nda ziyâret edip tanıdım.
Hemşehrimdi. Tercüman gazetesi okuyor, yazdıklarını sıkı tâkip ediyordum.
Memlekete dönünce artık mektuplar yazdım, kartlar attım, şiirlerimi gönderdim.
Hiç yüksünmeden hepsine cevap verdi,  uygun
gördüklerini yayımladı. İstanbul’a her gelişimde önce O’nun yanına koştum.
Huzuruna vardım. Bütün mahcubiyetimi, bütün çekingenliğimi o nâzik üslubuyla
her defasında yumuşatmayı bildi. İnsanî sıcaklığını, mültefit ve saygılı
tavrını bir gün olsun esirgemedi.

1979 yılında
tâyinim İstanbul’a çıktı. Sultanahmet’e. Artık yanı başına gelmiştim. Türk
Edebiyatı Vakfı’ndaki Çarşamba sohbetlerinin müdâvimi oldum. Uzun zaman gündemi
orada tâkip ettim, nabzım orada attı. O meclislerde mânevî cemâlden ve edebî
kemâlden haz almış ne insanlar görüp tanıdım. Nakkâş-ı Ezel’in süslediği ve bal
tebessümlü simâları seyre koyuldum. Şimdi o zevat-ı kiramdan şahısların ismini
zikretsem eksik bırakırım. Her biri müstesna meziyetleri hâiz, her biri ayrı
ayrı üslup sâhibiydi. Cemil Meriç, ‘Bu
Ülke
‘de, ‘Eflatun’u sokaktaki adamdan
ayıran: Üslup
’ demişti. Sözde, tavırda, yürüyüşte, giyim kuşamda, hayatın
her safhasında üslup…

Ahmet
Kabaklı’nın gerek gazeteciliği hakkında, gerekse kitapları, sanat kaygıları ve
düşünce sistemine ilişkin söz söyleme yetkinliğinde değilim. Olsa olsa çıplak
gözle tanıdığım Ahmet Kabaklı’yı anlatabilirim.

Mutad ziyâretlerimde
tuhafıma giden sorular yöneltirdi bana. Bir türlü mâna veremezdim. Ağın’da,
Keban’da Arapgir’de ne yeyip içtiğimizi, ne giyindiğimizi sorardı.
Düğünlerimizi, toylarımızı, bayramlarımızı, şenliklerimizi, cenâze işlerimizi,
söylenen türküleri, çocuklara konan yeni isimleri bıkmadan usanmadan öğrenmek
isterdi. Şaşardım. Gençliğimin dar anlayışlarında boğulurdum. Koca Ahmet
Kabaklı nelerle ilgileniyordu? Devlet, millet, siyaset varken bunları mı
sormalıydı? Kaldı ki, aynı şehrin insanıydık, geleneklerimiz birdi.

 Fethi Gemuhluoğlu ağabeyimiz için söylediği
sözü zâten hiç mi, hiç havsalam almıyordu. ‘Folklordan,
töreden, dinden ve tasavvuftan birike birike insan-î kâmil olmuştu

diyordu. Dini, tasavvufu anladık da, folklor ve töre insanı kemâle erdirebilir
miydi? Yaşımın uyandırdığı tâze heyecanlar ve öteden beriden duyduğum kırık
dökük bilgiler içimdeki itirazları büyütüyordu.

Zaman geçecek,
gün gelecek bizzat kendisinden dinleyecektim Ahmet Yesevî öğretisinin hangi
temellere oturduğunu… Şah-ı Nakşibendi’nin halkın içine nasıl katıştığını;
ziyârete gittiği köylerde ekinleri, ağaçları, kuzuları, tavukları bile sorup
insanlarla halleştiğini öğrenecektim. Hz. Mevlânâ’nın  ‘Hakk’ı
bulmak kolaydır, halkı bulmak zordur
’ sözünün hangi anlayışa tekabül
ettiğini, ne gibi iç akrabalıklar kurmamıza denk geldiğini kavrayacak ve dünya
zihnimde yeniden şekillenecekti…

Mayıs ayının
ortalarıydı. Babamın rahatsızlığı münâsebetiyle bir kaç günlüğüne Elazığ’a
gidip dönmüştüm. İlk fırsatta yanına uğradım. Vakıf’da Altan Deliorman’la
birlikte oturmuş sohbet ediyorlardı. Usulca bir sandalyeye iliştim. Elimi
ayağımı iyice toplayıp küçültmüştüm. Çok kere olduğu gibi nefesim tutulmuştu.

Muhterem
Hoca’mız bir iki alıştırmayla beni sözün içine çekmeyi başarmıştı hemen. Gene
sorup soruşturuyordu. Elazığ’dan biraz havadis vermek istedim, hoşuna
gideceğini biliyordum. Goethe’yi ziyârete giden genç şâir gibi bütün söyleyeceklerimi
unuttum ve heyecanla:

-Elazığ’a
bahar iyice gelmişti, Kapalıçarşı’nın önündeki tablalarda yeşil erik
satıyorlardı, diyebildim.

Birden
gözlerinin içine renk renk cıvıltılar düştü. Elazığ sevgisi ve hasreti
yüreğinde dağ gibiydi, hiç eksilmezdi.

Altan
Deliorman gülümseyerek bakıyordu yüzüme. Muzipce sordu:

-Yeşil Erik ne
oluyor?

-Erik
çağalası.

-Ne eriği?

-Caneriği…

-Başka adı yok
mu?

-Aluça
diyenler de var.

-Başka?..

Altan
Deliorman hiç üşenmeden ard arda soruyor, ben ise her defasında başa dönüp aynı
cevapları veriyordum. Yeşil erik, caneriği, bahçe eriği, aluça…

Kabaklı
Hoca,  boş kasnak gibi döndüğümü ve zorda
kaldığımı görünce imdadıma yetişti:

-Altan bey,
Altan bey! Boşuna yorulma! Bu çocuk ‘Papaz
Eriği
‘ demez!

O an nasıl
kalbim ılıdı, nasıl huzurlandım? Sanki bir kır çeşmesinin ışıyan berrak suları
akıvermişti bakışlarım boyunca. Aklımın ucuna gelir de ‘papaz eriği‘ der miydim, bilemiyordum. Ama Kabaklı Hoca, erken
davranıp beni himâyesine almıştı. O gün zihin dünyamda bir kırılma anı yaşadım.
Derin derin düşüncelere sevk olundum. Bin yıldır bu topraklarda kaç türünü
yetiştirip durduğumuz ve dünyanın biricik güzel dili olan Türkçemizle ağzımızı
şirinleştirdiğimiz ‘can eriği‘, niye ‘papaz eriği‘ olsun ki? Hem de onca
türkümüzde kendine yer açmışken, şifalı ve sağaltıcı kokularıyla reçellerimizi,
perverdelerimizi, şurup ve şerbetlerimizi tatlandırmaya devam ederken… Zihnimiz
parçalandığında kelimelerimiz de bizden uzaklaşıyordu demek ki. Kelimelerimizi
kaybedince her şey yerinden oynuyor, millet olma şuurumuzu ve inancımızı da kaybediyorduk…

Cemil Meriç, ‘Öyle seveceksin ki, kelimeler sana
yetecekler
’ demişti. Terbiyeden geçmiş bir dikkatli dilden bahsediyordu.

Dilde dikkat,
kalpte rikkat…

İmandan,
hazdan, şuurdan ve şevkten mürekkep selim bir kalpteki rikkat…

Ahmet Kabaklı Hoca’nın
daha o gün üç temel düşünceyi üç gümüş çivi gibi zihnime çaktığını
hissetmiştim.

Toprağımızı
yurdumuzu mukaddes bilecektik. İdrak ve duygu topladığımız bu topraklara
ayağımızın basması yetmezdi, her an kalbimiz de dokunacaktı.

O da Nurettin
Topçu gibi düşünüyordu: ‘Milliyetçilik
dâvâsı, sâdece milletini sevmek gibi bir histen ibâret değildir, milletini
sevmesini bilmektir
.’

Ve… Dilimiz
nâmusumuzdur; ona sâhip çıkacaktık.

1980
darbesinde, 28 Şubat’ta, onca netâmeli günlerde Kabaklı Hoca’mızı daha yakından
tanıma ve anlama fırsatı elde ettik. Yiğit tavrı hiç değişmedi. Aşk meydanında
merdâne davrandı. Estetik öfkesi, hakîkat tutkunluğu ve yanlışa başkaldırısı
bir milim eksilmedi.

Zarif bir
edâsı vardı. Bâzen boynu çok hafif yana kayardı. Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu
ağabey, ‘Bizim oraların mahcubiyet hâli
derdi.

Göz ile
dinlemek zarâfetini gösterirdi. Kimseyi arafta bırakmaz, diyeceğini der, ortaya
muammalı söz koyup kenara çekilmezdi.

Düşünce çilesi
çekerdi. Bu gözlerinden okunurdu.

Eskiler,  ‘Güzelden
gelen güzeldir
’ demişler. O’nun, her zaman aramızda iyiliği hatırlatacak
bir güzel sözü vardı. Etrafına umut yayıyordu. Her renkten, her kesimden
insanın yüreğine dokunmayı biliyordu. Kim ne der, hangi sıfatı yakıştırır
bilemem ama benim intibam o ki, Ahmet Kabaklı ideolojik asabiyeti yüksek biri
değildi. Bütün siyaseti, Türk Milleti’nin kadimdem getirdiği iman, şuur ve
değer varlığı üzerine kuruluydu.

Er odur ki,
ezelî sızı düşsün içine.

Ahmet Kabaklı
Hoca’mız öyle ezelî ve soylu bir sızıyla yaşadı ve o sızıyla Rabbinin huzuruna
vardı.

Memnun,
müsterih ve mutmaindi. Kâmil bir mü’mindi.

Ruhu şad,
ahiret makamı âlî olsun.

           

 

 

 

Ahmet Kabaklı’nın Yayınlanan İlk Yazısı

 

YUNUS EMRE Mİ YALAN
SÖYLÜYOR,                                                                                 GÖLPINARLI
MI?

 

Demagoji
piyasamıza yeni kadem basan (bir Ekim) erguvanî renk, Yığın dergisinde: Sabık,
eski edebiyat ve Tasavvuf üstadı bay Abdülbaki son iki yıl zarfında fikrî
tekâmülüne şaheser bir örnek daha vermek istemiş. Edebiyat Fakültesi Tanzimat
Edebiyatı Doçenti Dr. Mehmet Kaplan’ın (bir Temmuz) târihli İsstanbul
dergisinde yazdığı ‘Yunus Emre’ye Göre
İnsan
’ makalesinin tahrifi suretile garip bir hâle getirilmiş olan yazının
ismi ‘İnsanı ve insanlığı her şeyin üstünde
tutan Yunus
‘tur.

 

Aynı
mecmuanın bir başka sayfasında ‘Tevfik
Fikret ve Eseri
’ isimli kitabı münasebetiyle güya tenkit ederek, haksız
çıkardığı Mehmet Kaplan’ın Yunus hakkındaki fikirlerini nasıl evirip çevirip,
nasıl kendisine mal ettiği iki yazının mukayesesi suretiyle açıklanabilir. Şu
farkla ki, Mehmet Kaplan, Yunus Emre’deki insan sevgisini ve kâinat görüşünü
‘Spinoza’ ve ‘Goethe’de başka türlü ifâdelerini bulduğumuz bir panteizm
fikriyle izah ederken Gölpınarlı şu yalan dünyaya Emrem Yunus’un gözüyle olsun
bir maddî nigâh ediyor.

 

Üstat yeni iktisadî imanın verdiği vecd-ü hâl ile öyle bir coşuş
coşmuş, öyle bir kükreyiş kükremiş ki, yalnız ‘Marksist Yunus Emre’, ‘Komünist
Şâir
’ unvanlarını kullanmadığı kalmış. Hani burasını da ehl-i idrakin
iz’anına bırakıyor -hele ben söyliyeyim de, herkes kaderince anlasın- der gibi
bir hâli var.

 

Makalenin
hemen üstünde Nuri İyem’in yaptığı bir portre var. Naçar Yunus’un olduğunu
kabul edeceğimiz bu çehre, hayâlimizdeki mistik, kanaatkâr ve günahsız Yunus’a
hiç benzemiyor. Deryâdil Anadolu şâirine izâfe edilen bu portrede şimal
liderlerinin soğuk ve dürüst insafsızlığı okunuyor. Hayatında hiç kana
girmemiş, insana ve insanlığın bütün vüs’atiyle büyük ruhuma doldurulmuş
melek-haslet bir şâire karşı doğrusu ya cesurca bir muziplik.

 

Bozkırlar, kana boyanmış susuz bozkırlar;
ağaçsız toprağın bağrı şahrem şahrem; kuruyan kanların üstüne damlayan
kanlardan toprak, çiğ güneş altında yer yer buhurdan gibi tütmede
’ diyerek;
on üçüncü asır Anadolu’sunun çehresini çizdiğini vehmeden yazar, bize kalırsa
ihtilâl Rusya’sının hâlini pek güzel tersîm ediyor. Maksim Gorki’yi bu günlerde
fazlaca okuyor olmalı. ‘Divan Edebiyatı
Beyanındadır
’da gördüğümüz aynı sahte tonla târihe iftira, aynı müstehzî
üslûp, aynı yeni tuvalet giymiş ahretlik hâli.

 

Evet;
öyle sınıflaşmış bir Anadolu ki, adâlet müvezzii olan Tanrı bile ‘müstevlilerin
müttefikidir. Derebeylerinin zulmü almış yürümüş, zavallı işçi ve ırgat sınıfı
(!) kapitalist ağaların, has kölelerin elinde inim inim inildemektedir. Siz
sabık edebiyat üstadının büyük kalbine bakın ki, kendi zamanını bir yan etmiş
de, yedi asır evveline acıyor. Devrini aşan adam dediğimiz de bu olsa gerek her
hâlde. Ama ne yapsın, o devirde kendisi gibi ümanist bir idealistin olmayışına
da gönlü râzı olmuyor. Alıyor şâir Yunus’u ele, O’na materyalistlik pâyesi
veriyor. Ne demişti Rasih: ‘Lûtfu var
olsun eder ihsan ihsan üstüne
.’

 

Mutlaka
okumalısınız o makaleyi. Okuyun, öğrenin fakat şaşmayın aziz okuyucular.

 

İbâdetler başıdır terk-i dünya’ diyen
Yunus için ‘hiçbir vakit kendi içine
çekilmiştir
’ hükmü verilirse şaşmayın. Çünkü aziz üstat fikrini takviye
için şu mısraları alıyor.

Teferrüc eyleyû vardım sabahın sinleri
gördüm.

 Karışmış
kara toprağa şu nâzik tenleri gördüm.

Yok,
yok; bu sözlerin bizim anladığımızdan başka bir mânâsı da mı var? diye düşünüp
şaşmayın.

 

Bu
kadarla kalsa iyi. Göçebe natüralizmini, İslâm Tasavvufu ile karıştıran üstadın
ideolojisi, İslâm dininin Tasavvufun asırlardan beri telkin edegeldiği -ölümden
sonra müsâvat- fikrinden de hisseyap oluyor. Misal olarak aldığı:

Şunlar ki çoktur malları

Gör nice olur halleri

Sonucu bir gömlek giymiş

Onun da yoktur yenleri

 

Kanı mülke benim deyen

Köşk-ü saray beğenmeyen

Şimdi bir evde yatarlar

Taşlar olmuş üstünleri

 

beyitlerindeki
fikirlerin Ziya Paşa’da da:

 

Çün bay-u gedâ hake beraber girecektür…’
şeklinde bulunduğunu öyle ise Gölpınarlı’nın ‘Dîvan Edebiyatı Beyanındadır’da bu şâiri neden reddettiğini düşünüp
şaşmayın. Fakat yazıda göreceğiniz ahkâmın en acaibi şimdi veriliyor: ‘Ölümden en fazla bahseden Yunus, şüphe yok
ki hayata en maddî bağlarla bağlıydı
’ deniliyor. Bir kehânet örneği
addedilmeğe şâyeste olan bu sözleri ile Yunus’un:

 

Bu dünya bir lokmadır.

Ağzında çiğnenmiş bil.

Dive periye düpdüz

Hükümleri ettin tut.

 

sözleri
arasındaki müthiş tezadı düşünüp şaşmayın.

 

Zâten
eski üstadın kendisi de itiraf ediyor. Meğer âciz kalmışmış. Yazısının bir
yerinde Yunus’u ‘Et ve madde âşıkı
saymaktan başka çâremiz yok
’ diyor.

 

Eğer beni öldüreler külüm göğe savuralar

Toprağım anda bağurur bana seni gerek senî.                                                                                                     

 

gibi sözlerin
ve:

 

Ol benim sevdiğim nigâr ol benden fariğ

Nice varup hoş görünem iki cihandan fariğ

 

mısralarında
düsturlaştırdığı bir sevgilinin derdiyle yanan Yunus’a şâyet et ve sinir âşıkı
yâni zampara pâyesi verilirse şaşmayın.

 

Bir
hüküm daha: ‘Zâten Yunus’un tasavvufu
züht üzerine kurulmuş korkak bir tasavvuf değil ki
’ deniliyor. Fakat izah
edilmiyor ki, kimin tasavvufu züht ve takva üzerine kurulmuştur ve korkaktır.
Yoksa bizim bildiğimiz hür ve serâzad felsefe de mi diğergûn oldu? Yoksa en çok
zâhit olması lâzım gelen Şeyhülislâm Yahya Efendi bile:

 

Mescidde riyâ pişeler etsin ko riyayı

Meyhaneye gel kim ne riya var ne müraî

 

dememiş
miydi? Misalleri uzatmak ve Yunus Emre müellifinden beklenmeyecek kadar çürük
olan iddiaları sayıp dökmek kabil, fakat yetişmez mi ki? Şimdi düşünüyoruz.
Fikret’e kıyan, O’nu efkâr-ı umumiyye önüne zihninden bile geçirmediği
ideallerin bayraktarı olarak çıkaran eller, şimdi de bizim derin, büyük, bizim
dertkeş Yunusumuza saldırıyorlar. O’nun yedi mezarındaki kemiklere cefa
çektirmeye niyet etmişler. Belki yakında onun için de ‘Yunus Emre ve İdeolojisi’ isimli kitaplar yazılacak; ‘İleri Gençlik Teşkilâtları’ O’nun da
materyalizmi hakkında konferanslar tertipleyecek.

 

Düşüncemiz
bizi fenâ şeyler söylemeğe -yalan söylüyorsun Abdülbaki bey- diye kükremeğe
götürecek kadar ağır. ‘Yunus’un beş yüzü
mütecâviz şiiri, ağaçların, kuşların, suların ve insanların her seher, her
sabah söylediği Yunus İlâhileri senin dediğini demiyor, senin söylediğini
söylemiyor’
demek istiyoruz. Fakat târihimin İlâhi sayfaları arasından
gelen Emrem Yunus’un lâhutî sesi bizi teskin ediyor:

 

Kim bize taş atar ise güller nisar olsun ana

Çerağıma kasteden hak yandırsın çerağını.

 

Son Saat, Yıl: 1, nr. 120, 20 Kasım 1946, s. 2.

Petro’dan Putin’e Rus Emperyalizminin Ruhu

Devletler
değişir, devletlerin geleneksel hedefleri değişmez. Zira varlıkları sıkı sıkıya
ona bağlıdır. Milletleri de sistemler değiştirir; bazen olumlu bazen de olumsuz
yönde zihniyet evrilmesi yaşanır ve toplumların hamuru yeni evrenin şeklini
alır. Petro ile Putin arasında 3 asırlık fark var fakat hamurun yoğurulduğu evreler
aynı. Hükümranlık noktasından bakarsak Petro 43 yıl başta kalmış, Putin’in ise daha 20 yılı var.

Güce
tapma esaslı dünya düzeninin çığırtkanlarının alt perde söylemleri doğal olarak
güçlüye zayıfı ezme hakkını bahşediyor. Kaderdaş
Ukraynalılar
ağıtvari “Talihin elinde oyuncak oldum / Zalim
elinden sarardım, soldum”
şarkısını söylerken bile içimizdeki
Rusofiller, Avrusyacılar ve korkuzanlar ‘Putin haklıydı’, ‘Adamı kızdırdılar’, ‘Ruslar
raconu kor’ okeyine dönüyor.

Hud 113 der ki; “Zulmedenlere
en ufak bir eğilim dahi göstermeyin! Sonra ateş size de dokunur”
. Gözünüzün
önündeki hatta haritada başınızın üstündeki zulmü gör(e)miyor musunuz; miyop
musunuz? Karadeniz bir Rus Gölü olduğunda ne yaşadığınızı
hatırlamıyor musunuz? 150 yıl önceki
çifte hezimetli ve bol muhaceretli 93
Harbi
’ni de mi hafızadan çıkarttınız?

Tarihsizlik en büyük talihsizliğimiz bizim. Hep aynı şeyleri yapıp bambaşka sonuçlar
bekliyoruz. Hele hele düşmanımın düşmanı noktasından bakıyorsak. Tıpkı iç
siyasette olduğu gibi dışta da NATO karşıtlığından bakıyor adam/kadın, kendini
Rus emperyalizminin yanında buluyor. Çok Atatürkçü abilerim/ablalarım siz Mustafa Kemal’in dış politikada
yazı-tura attığını mı sanıyorsunuz
?!

Ha,
bir de barışseverler var. “Yurtta barış, cihanda barış”çılar, “Barış, hemen
şimdi”ciler.. Barış; izbandutun biri haksız yere halim selim birini
pataklıyorsa onu eyleminden alıkoymaktır
. Bu da dua ve temenniyle olmaz, bizatihi zulmedeni engellemekle
olur. Dahası zalimle mazlum arasında
eşit mesafede olunmaz
. Buna en hafifinden ilkesizlik denir.

 Demiş ya Karakoç: “Beni dinle ey kadı / Bozuldu
işin tadı
/ Zulümse eğer adı / Kenan yapsa da aynı / Yunan
yapsa da aynı”
Yani Biden
yapsa da aynı, Putin yapsa da aynı.
Amerikan emperyalizminden kaçıyor, Rus ya da Çin emperyalizmine sığınıyorsunuz.
Atatürk gibi ‘dik’ atın da
görelim. Üçüncü yada dördüncü bir yol bulun da gidelim. D-8’den
Afrasya Birliği’ne dek yerli ve
millî olan hangi seçeneğe sempati duydunuz? Cevap: hiçbiri.

Nev Ottomancılar, sizin rahvan atlar ve tahta kılıçlar ne oldu; set
dışında kişnemiyor/işlemiyor mu? Reis,
ikircikli duruyor diye mi brüt duruşsuzluğunuz? Zulüm âyetleri Diyar-ı
Filistin haricinde işlevsiz mi
? Cami hocaları ‘âmin’ dedirmedikçe mazlumlar, masum siviller ve ahlâksız bir işgale
karşı kendi ülkelerini mukaddes bir vazifeyle savunan Ukrayna güçlerine niyazen
de olsa destek olamayi misunuz?!

42 milyonluk bir ülkenin en az 35 milyonunun istemeyeceği bir
şekilde 600 bin kilometrekarelik bir
ülkeyi işgale kalkışmanın hiçbir meşru gerekçesi olamaz. Rusya’nın güvenliği can da Ukrayna’nınki patlıcan mı?! Başkentine
değin bütün sistemlerini çökertmeye çalışmak 21.yüzyılın devlet organizeli insanlık
suçlarındandır. Rusya’yı İsrail’den
ayıran nedir
yahut Putin’i Hitler’den;
gücün cazibesi midir?

Kıpçak soylu (olmasa bile kapı komşumuz) Ukrayna halkının yanında olduğumuzu dosta-düşmana
duyururuz. Odesa’dan Azak Denizi’ne, Harkiv’den Lviv’e dek
Deşt-i Kıpçak’a selam olsun. Mustafa
Cemil Kırımoğlu’
nun ellerinden, Volodimir
Zelenski
’nin gözlerinden öperim.

Наші серця з Україною. Nashi sertsya z
Ukrayinoyu.

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 17

0

İstanbul’da
Sosyal Gerçekçi Harputlu Bir Edip

MEHMET CEMAL ÇİFTÇİGÜZELİ

Orta mektepte Türkçe öğretmenlerimizin
etkisiyle ders kitaplarının dışında okuma hastalığına yakalanan bir grup
arkadaşımız ile kitap, dergi ve mecmuaları yakın takibe almıştık (1959). Hem de Kilis gibi bir sınır ilinde.
Bu gruptaki arkadaşlarımız kendi aramızda harçlıklarımızdan para toplayarak
Peyami Safa (1899-1961) için Milliyet, Kadircan Kaflı (1899-1969) ve Ahmet
Kabaklı (1924-2001) için de Tercüman’a abone olmuştuk. Üstelik bu gazetelerin
spor sahifeleri de iddialıydı. Arkadaşlarımızla bir yerde oturup zaman zaman
okuduklarımızın muhasebesini yapardık. Söz konusu dönemdeki arkadaşlarımdan
çoğu hekim, avukat ve öğretmen oldu. Edip çıkmadı ama hâlâ okuyan bir nesil
filiz verdi, fidan oldu, gül açtı.

Türkiye’nin yükselen yıllarındaki (1950 ve
1970 arası) okullarımızda mekteplerarası münâzaralar yapılırdı. İstanbul birincisi seçilirdi. Hattâ buna Yeşilay da katkı verirdi. Bendeniz de
Kültür ve Edebiyat Kolu Başkanı olarak bunlara iştirak ediyordum. Yıllar sonra
bu uygulamanın yeni bir muhit içinde, tâze bir arkadaş grubuyla ne kadar faydalı, öğretici ve eğitici olduğunu
fark etmem hayata atıldığımda gerçekleşti ve sosyal sorumluluk aldığımda bana
yansıdı. Keşke okullarımızda böylesi programlar yeniden başlasa, mevcut büyük
kurgu kırılabilse.

Dün Üç, Bugün Beş Ciltlik Dev Çalışma

Ahmet Kabaklı’yı köşe yazılarından tanıdığımı
hatırlıyorum. Kitaplarıyla yüz yüze olmam ise (06 Haziran 1967) üniversite yıllarıma rastlıyor. O yıllarda bir kitapçılar çarşısı
olan ve talebelere İskontolu satışlar yapan Beyaz Saray’da sosyolog, târihçi ve eğitimci Tahsin Demiray’ın sâhibi olduğu Türkiye Yayınevi tarafından
yayınlanan üç ciltlik Türk Edebiyatı eseriyle oldu. Bu çalışmada ölümsüz
sanatçılarla, onların şaheserlerini bulmam kolaylaşmıştı. Türk Edebiyatının
yaşayan değerleri artık elimin altındaydı. Bu zaman dilimi ayrıca siyâsî, ideolojik çatışmaların yoğun olduğu yıllardı. Bana ilaç gibi
gelmişti. ‘Çünkü muhâfazakârların-milliyetçilerin
tembelliği yüzünden edebiyatımız toplum üzerindeki büyülü etkisini yitirmiş,
öncü kudretini bırakarak hayattan uzaklaşmış gibiydi. Gerçi bazı teşebbüsler
vardı ama tam hakkını vermek çâ
resinden yoksundular. Çünkü kenardan köşeden
muhtasar bakışlarla perakende sunuşlar millî
kültür ve sanatı
benimsetemezler
.’ Bunu Ahmet Kabaklı hocadan okumuştum ve
yaşıyordum. Seçme, sevme ve düşünme hakkımı böylece isâbetli kullanmıştım.

Kabaklı Hoca
diyordu ki ‘Edebiyat insanı daha iyi Türk yapan, gelecek zamanlara yön veren,
cazibesiyle merak uyandıran, okuyanın tercihiyle onu daha iyilere götüren millî
bir kültürdür. Bugüne kadar ki nesiller düşünmek, beğenmek ve değerlendirmek
sanatını edebiyattan edinmişlerdir.
’ Bu tespit hayatım ile örtüştüğünden beni çok etkilemişti. Çünkü
gençlik yıllarımız Türk toplumunun en çok değiştiği, en hareketli bir devrine
rastlıyordu. Bütün dünyayı ve özellikle Avrupa ve Türkiye’yi etkileyen 1968
nesli bol ve çok renkli düşünce ve sanat akımlarıyla, tepkilerle, yeniliklerle,
eylemlerle doluydu. Nesil kavgası başlamış ve acımasız devam ediyordu.
Yönetimler de bunu sâdece seyrediyor, insana yatırım yapmayı düşünmüyorlardı.

Üç Akım Gümbür Gümbür

Ahmet Kabaklı’nın köşe yazıları kadar,
neredeyse yayınlanalı 60 sene olan (1965) o gün üç, bugün beş cilt olan Türk Edebiyatı çalışması beni etkilemişti. Hâlâ aynı kitap eskimiş kapakla, azıcık yıpranmış da olsa kütüphânemde gururla
durur ve ondan hep istifâde ederim.
Bu çalışmanın özel bir imlâsı yoktu ama
kelimelerin bir de lügatçesi konulmuştu. Birinci ciltte yeni bir bakış ve
anlayış içinde folklor verimleri, manzum ve nesir edebiyat tür ve şekilleri,
üslup ve anlatımı konuları vardı. İkincisi destanlarla başlıyor, Servetifünun
Edebiyatının sonuna kadar devam ediyordu. Önce 1908-1940 arası yıllarını hatırlatan son cilt ise bir
yandan millî edebiyatı, sonra da 1965’e
kadar olan yeni edebiyatı, dönemleri yansıtmaktaydı.

O yıllarda tanıdığım iki isim yayıncı
Sâlih Özcan ve araştırmacı Muhittin
Nalbantoğlu isimlerini Kabaklı Hoca’nın bu çalışmasında görünce de sevinmiştim.

Söz konusu senelerde muhafazakâr ve milliyetçi görüşün kitap, dergi ve yayın
organları yok denecek kadar azdı ve mevcutları da yetersizdi. Sanat ve kültür
sol ve sosyalistlerin tekelinde görünürdü. İşte bunu iyi yakalamıştı Ahmet
Kabaklı Hoca. Çünkü düşünce akımları olarak Atatürkçülük, Milliyetçilik ve
Sosyalizmin altını çiziyordu. Üç akım da birbirini görmezden geliyordu.
Milliyetçilik yetim evlat muamelesi gören bir durumdaydı.

Değerleri Cımbızla Seçebilmek

Ahmet Kabaklı Türk Edebiyatı çalışmasıyla
1940 sonrası şiir akımına benim de yakından tanıdığım İbrahim Minnetoğlu, Feyzi
Halıcı ve Lisede edebiyat öğretmenim Bekir Sıtkı Erdoğan’ı yerleştirmişti.
Sol o yıllarda da ve hâlâ çok tutucuydu. Bu sanatkârları görmezden geliyordu.

Türk Edebiyatında 1950’den sonra şiirde Atila
İlhan, Edip Cansever, Cemal Süreya vardı. Ahmet Kabaklı Hoca bunların arasında
Sezai Karakoç’u görmeyince Mona Roza’yı hemen yerleştirdi. Şâir Sezâi Karakoç sıralamaya böylece girdi. Üstelik
Sezâi Karakoç üstada ilk hakkını teslim
edenlerden biri de Cemal Süreya idi. Bu yüzden de eleştiri almıştı. Ama sosyalistler
sıralama yaparken Doğu ve Batıyı en ince
detaylarına kadar bilen Sezâi Karakoç’u
hiç görmezlerdi. Görmek istemezlerdi. Tutuculuk zincirine kendilerini
hapsetmişlerdi. Üniversitelerin Türkoloji bölümlerinin bile görmediği bu ayıbı
Ahmet Kabaklı Hoca gördü. Kıymet geç de olsa ortaya çıkacaktı ama zaman hızla
akıyordu.

Ahmet Kabaklı 1950’den sonra edebiyatımızda
bağımsızlar grubuna Tarık Buğra ve Mustafa Necati Sepetçioğlu’nu da ekleyerek
Sait Faik Abasıyanık ve Haldun Taner’i yalnız bırakmadı. Edebiyatımızda sosyal
gerçekçilerde Üç Kemal olarak bilinen Kemal Tâhir, Orhan Kemal ve Yaşar Kemal vardı. Maalesef köy romanı yazmayan,
sosyal hayatın vazgeçilmezleri emekçileri görmezden gelen, olmazsa olmazı orta
direk için yeterli duyarlılığı bulunmayan, efsâneleri, örfleri günümüzle örtüştürmeyen yenilikçi milliyetçi bir yazar
olmadığı için buraya koyacak bir isim bulamamış olsa gerek. Oysa sol sapkın
ideolojisini yazdığı romanlarına, öykülerine ve hattâ şiirlerine yerleştirerek aynı zamanda hem
edebiyat ve hem de ideolojik sunum yapıyordu.

Sivil Toplumun İçindeki Münevver

Ahmet Kabaklı
Hoca önemli ve ciddî bir aydındı.
Dolayısıyla Aydınlar Ocağı’nın da aynı zamanda vazgeçilemez bir lokomotifi idi.
Aynı zamanda kurucusu ve istişare/ilim kurulu başkanıydı. Cağaloğlu’ndaki
Aydınlar Ocağı’ndaki her programda hazır bulunuyordu. Aynı MTTB’nin çoğu miting
ve programlarına katkı verdiği gibi… O yıllarda aynı zamanda Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’nda
ders vermesi gençlerle sürekli birlikte olması anlamı da taşıyordu. İnsana
yatırımı dolayısıyla hiç ama hiç ihmal etmedi. 1978 yılında bir grup
arkadaşıyla birlikte kurduğu Sultanahmet’teki Türk Edebiyat Vakfı üniversite
gençliğinin devamlı uğradığı, programlarına katıldığı, özellikle Çarşamba
sohbetlerini hiç ama hiç kaçırmadığı bir akademi, bir mekândı. Türk Edebiyatı Dergisi de aksakallarla yeni nesli
birbirine yakınlaştıran, tâze
kabiliyetleri ortaya çıkaran, yeni
isim ve resimlerle topluma sunulan aylık saygın bir yayın organıydı.

Ahmet Kabaklı Hoca’nın kendine has bir
özelliği vardı.  Hep güler yüzlü idi. Karşısındaki kim olursa
olsun onu dinleyebiliyor, dakikalarca sabır gösterebiliyordu. Öyle
modayı tâkip eden birisi
değildi. Giyimi kuşamı mütevazıydı.
Sanırım bunda hem İstanbul Edebiyat Fakültesi ve hem de Ankara Hukuk Fakültesi eğitimi almasının yanında
Fransa’da bir yıl kalarak Paris’teki yurtdışı tecrübesinin olması da önemliydi.
Hiç kimse tahmin bile etmezdi ama Fransızca biliyor, Charles Dickens’ten
tercümeler de yapıyordu.

Dört Yıllık Berâberliğimiz

Kendisiyle Tercüman Gazetesi’nde 4 yıl
birlikte çalıştım. Ahmet Kabaklı Hoca Tercüman’a açılan bir fıkra yarışmasını
(1956) kazanarak girmiş ve hâlâ devam ediyordu. Etrafına selâm vererek mütebessim çehresiyle binaya girerken herkes saygı ile ayağa kalkardı.
Yayın hizmetinin rahatladığı bir zaman diliminde genelde yazı işleri ailesiyle birlikte kalır ve derin
sohbetler yapardı. Ancak Tercüman üst yönetiminin mesai sonları veya tâtil
günleri ihmal etmediği Yenikapı Kamacı ve Adana Ocakbaşı ile Beyoğlu Çiçek Pasajı
yemekli sohbet ve ikramlarına katılmazdı. Gazetenin diğer katlarına ve
bölümlerine de pek gelmezdi.

Bu ara 163 adlı kitabım yeni yayınlanmıştı.
Konusu fikir suçlarıyla ilgili idi. Yâni TCK’nın antidemokratik 141-142 ile 163. ve 6187. maddelerindeki
lâikliğin yanlış uygulamasından ve
algılamasından doğan inanç, düşünce ve teşebbüs hürriyetini engelleyen
kanunlarla alâkalı olarak yaptığım
araştırmaydı. Ayrıca TBMM’ndeki müzâkereler, değerlendirmeler, haksız tutuklanan maznunlar, mağdurlar ile
yaptığım röportajlarda yer alıyordu. Mâvi renkli kapağında ise 163 yazılı demir
parmaklıklar arkasında yorgun bir fikir emekçisinin grafik tasarımı yer
almıştı. Yazı işleri Müdürü Ünal Sakman’ın odasında Ahmet Kabaklı Hocamı
görünce kendisine mahcup bir heyecanla götürüp 163 adlı 350 sahifelik resimli
kitabımı verdim. Ayıp olur diye imzalayamamıştım bile. Ünal Sakman gözleriyle
bizi takip ediyordu.  Kabaklı Hoca
şöyle bir kitaba baktı. Sonra ‘Sen de mi kitap yazdın?!’ dedi. Utandım. Müsaade isteyip ayrıldım. Oysa tebrik edileceğimi
tahmin ediyor, gazetemde bu kitap haberinin yayınlanacağını sanıyordum.
Üzülerek odama geçtim. Gazetede düzeltmen olduğumdan bütün yazılar kontrolümüzden
geçer, paraf etmedikçe yayınlanmazdı. İtirazlarımız kim olursa olsun makul
karşılanırdı. Genelde büyük titizlik gösterdiğimiz bütün köşe yazıları bir
buçuk sahifeydi. Yazarlarımızın daktiloyla yazdıklarını sonradan gözden
geçirerek az da olsa üzerinde tükenmez kalemle çıktılar yapardı. Yazısı
okunaklıydı Ahmet Kabaklı Hoca’nın. Tarık Buğra’nın yazılarında hiç ekleme,
çıkarma, düzeltme olmazdı. Doğrudan altına imza atabilirdik. En çok çıktı yapan
yazarımız ise Ergun Göze idi.

Spor yazarı İslam Cupi idi. Edebiyat ve sporun örtüştüğünü herkese gösterirdi
bu yazılarında. Meselâ yüzde yüzlük bir golün atılamayışını anlatırken, “Dostoyevski
kolayına
Budala dememiş”. Tolstoy da ‘Azap Yolları’, Yahut kaçan bir penaltı için ‘kumarbaz’ diye hatırlatır,
asist yapan ve gölü atan için ‘Dostoyevski’nin Karamazof Kardeşler’i sahaya
inmiş. Üstelik Tolstoy’un Diriliş’iyle birlikte
’ gibi yazardı. Bir spor yazarının edebiyat
merakı Ahmet Kabaklı ile arasında yeni bir gönül bağı oluşturmuştu. İslam Cupi,
hocaya aşırı saygılı biriydi ve diğer spor yazarlarından da farklıydı.

Temellerin Duruşması

Ahmet Kabaklı Hoca yazı hayatının altın
yılları 1970’li yıllarda başladı. 30 yıl kadar da devam etti. Muhafazakâr ve milliyetçi kesimin bir meselesi olunca Ahmet Kabaklı Hoca’ya
koşardık. TRT’ye genel müdür
olarak Cem Duna gelmişti. Duna Yönetimi hükümet tarafından da tartışılır
haldeydi. Konuyu Ahmet Kabaklı hocaya anlattım. Kurumun fazla yıpratılmaması gerekiyordu. TRT’deki uygulamaların
olumlu ve olumsuz yanlarını anlattım, özellikle atamalardaki tarafgirlik
konusunda belgeler verdim. O zaman ikna oldu ve bir yazı yazdı. Bu
değerlendirme TRT çalışanlarını kısmen de olsa rahatlatmıştı. Zaten Cem Bey de
bir müddet sonra ayrıldı.

Günün birinde Erzurum Hürsöz Gazetesi ve Akajans
Temsilcisi meslektaşım rahmetli Durdemir Bilirdönmez aradı “Mehmet
can, Ahmet Kabaklı hoca bugünkü yazısında senin 163 adlı kitabından
bahsediyor. ‘
Allah billah aşkına bu eseri okuyun, inanan insanlar üzerindeki bu
antidemokratik maddelerin nasıl uygulandığını bir görün. Böyle bir zalimlik
olamaz
.’ diyor.” Çok sevinmiştim. Sonradan konu Başbakan Turgut
Özal’a kadar gitti. Bilindiği gibi Rahmetli Özal başta 163, 141,142 vs fikir
suçlarını oluşturan bu maddeleri yürürlükten kaldırdı.

Ahmet Kabaklı Hoca Türk Dil Kurumu asil üyesi
oldu (1995). Şeyhülmuharririn ilân
edildi (1996). Röportaj, roman, hikâye, senaryo, monografi, deneme, eleştiri, fikrî ve ansiklopedik kitapları birbiri ardından,
bazıları yeni baskılarıyla yayınlandı.

Ahmet Kabaklı Hoca’nın ‘Temellerin Duruşması’ adlı kitabı henüz yayınlanmıştı. Konu çok
hassastı; Atatürkçülük, devrimler, ilkeler, inkılaplar, İstiklal
Mahkemeleri vs. Aynı konuyu Kâzım
Karabekir gibi İstiklal Savaşı Kahramanları ve Rıza Nur gibi TBMM’nin kurucu
milletvekilleri de yazmıştı. Ama bu eserler kraldan ziyâde kralcılar tarafından
hem toplatılmış, yakılmış, yazarlar hakkında dâvâ açılmıştı. Temellerin
Duruşması’nda muhalif veya muvafık her okuyucu konunun gerçek verilere
dayanılarak değerlendirildiğinde hem fikirdiler. Bol referanslı idi. Duygu
değil, vesikalar öndeydi. O yıllarda kurucusu olduğum ve yönetiminde bulunduğum
Türkiye Yazarlar Birliği’nde Temellerin Duruşması adlı Ahmet Kabaklı’nın bu
eserini yılın kitabı seçtik (1989).
Eser birkaç baskı yaptı. Yok sattı. Temellerin Duruşması’nı muarızların olay
yapmamasının sebebi Ahmet Kabaklı’nın öğretmen ve hukukçu olması yanında
birikiminin ve donanımının da önemi vardı.

Ankara, Seni Görmek İster Her Bahtı Kara
Ahmet Kabaklı Hoca Türkiye
Yazarlar Birliği’ni o yıllarda önemsiyordu. Özellikle armağanlarda görüşü ne olursa olsun bütün memleket
sever ve namuslu fikir emekçilerine başarı armağanları verilmesine çok iltifat etmişti. Ankara’ya geldiğinde
kendisini Kavaklıdere Güniz Sokak’taki Hacı Ârif Bey Lokantasında
misâfir ettik. Masadakilerin
tamâmı yeni isimlerden oluşan fikir
adamı, akademisyen, şâir ve yazarlardı.
Bu sivil toplumumuza çok iltifatlar etti, programlarımızdan, kadromuzdan
ve başarı armağanlarından sitayişle
bahsetti. ‘Lütfen bu şekilde devam edin, bize de bu yakışır’ dedi.

Kendisiyle sürekli görüşüyor ve fikir
teatisinde bulunuyorduk. Mutlu olduğunu hissediyordum. Görüşlerimizi çok
önemsiyordu. O sıralarda ben de Türkiye
Gazetesinde Ayhan Katırcıkara imzasıyla Fantezi ve Kulis yazıları kaleme
alıyordum. Aynı gazetede ayrı köşelerin muharrirleri olmuştuk. Tam 12
sene kadar devam etti bu yazı hayatım.

Elaziz’de Türk Edipleri ve Türk Dünyâsı
Liderleri

Ahmet Kabaklı Hoca doğup büyüdüğü Elazığ’ı da
hiç ihmal etmezdi. Elazığ ve civar kasabalarda gerçekleşen Milletlerarası Hazar Şiir Akşamları 1992’de başladı
2014 yılına kadar değişik aralıklarla devam etti. Öyle ki 2001 Milletlerarası Hazar Şiir Akşamları Ahmet
Kabaklı hocanın hâtırasına gerçekleşti.
Kabaklı Hoca Türk Dünyası ve edebiyatını hep hatırlatıyor, işbirliklerinin
gelişmesine katkı sunuyordu. Hazar Şiir Şöleni de bundan nasiplendi. Türk Dünyasının önemli isimleri olan
edipler Mağcan Cumabay, Bahtiyar
Vahapzade, Ali Şir Nevai, Cengiz Aytmatov, sonra devlet adamları, liderler Batı
Trakya’dan Mehmet Emin Aga, İbrahim Şerif, sonra Rauf Raif Denktaş, Mustafa
Abdülcemil Kırımoğlu, Nursultan Nazarbeyev vs bu etkinlikte gündem oldu, ya
şehre geldi, veya isimleri bazı yerlere verildi. Adlarına armağanlar takdim edildi, Türk Dünyası ve şâirler yürüyüşü yapıldı. Gerçekten program
Türk Dünyası Şöleni gibi gerçekleşti. Elazığ Valisi Muammer Erol 19. Uluslararası Hazar Şiir Akşamları’na
özellikle beni de dâvet etmiş, oturum
yönetmiştim. Bu programda Ahmet Kabaklı Hoca da vardı. Bir akşam bizi Harput’a
çocukluğunun geçtiği mekânlara dâvet
etti. Prof. Dr. Rahmetli Nevzat Yalçıntaş da iştirak etmişti. Derin bir
Elaziz sohbeti yapmıştık.

Her iki
Hocamıza da Allah’tan rahmet diliyorum.

 

AHMET
KABAKLI Diyor ki…                                                                                                                                                          
Hayatımızın her safhası; yaşayış, davranış ve
kültürümüz bize haylice yabancılaşmıştır. Bâri mefkûremiz, ulaşmak
istediğimiz hedeflerrimiz yabancı olmasın ki… ağır ağır kendimizi bulalım.
(Alperen
s:11)

Bir Başsavcı Kaç Türk Vatandaşına Tekabül Eder?

0

Satranç
oynayanlar bilirler, satrançta her taşın belli bir puanı vardır. Piyon (piyade)
1 puan, Fil 3 puan, At 3 puan, Kale 5 puan ve Vezir 10 puan değerindedir.
Buradan yola çıkarak mesela bir filin veya bir atın üç piyade, bir kalenin beş
piyade, vezirin 10 piyade veya iki kale değerinde olduğunu söyleyebiliriz. Şah’a
ise tabiî ki değer biçilemez çünkü Şah gittiğinde oyun da biter.

 

Benzer
bir puanlama durumu Türk siyaset ve bürokrasi alanında da söz konusudur. Örneğin
Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan tek başına 90 milyon Türk vatandaşı
değerindedir. Son yirmi yıldır yapılan bütün sistem değişikliklerinin Sayın
Cumhurbaşkanımızın siyasi kariyerinin devamı için gerçekleştirildiğini göz
önüne alırsak bu iddiamızı ispatlamış oluruz. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti’nin
ve Türk milletinin aleyhine olmasına rağmen 2017 yılındaki referandumla
birlikte geçtiğimiz başkanlık sistemi bunun en somut örneklerindendir. Sayın
Cumhurbaşkanımız 90 milyon Türk vatandaşı değerinde olmasaydı bu sistem
değişikliğini hangi gerekçeyle yapacaktık ki yoksa?

 

Öyle
görünüyor ki beli sayıda Türk vatandaşı değerinde olma durumu bürokratlar veya
bir kısım seçilmiş başka siyasetçiler veya bir kısım çok mühim (!) iş adamları için
de geçerlidir. Örneğin milletin zararına olarak bütün kamu ihalelerini alan
beşli konsorsiyum gibi. Mehmet Cengiz, Nihat Özdemir vb. gibi patronların da Türk
vatandaşı cinsinden değerleri vardır ve 90 milyonu 5’e bölünerek bu zat-ı cenab-ı
şahanelerinin değerleri hesaplanabilir. Buna göre bir Mehmet Cengiz kaba bir
hesapla 18 milyon Türk vatandaşı etmektedir! Gerçi kendisi bütün bir milletin damına
un seriyor ama neyse bu faslı geçelim.

 

Yine
siyasetten örnek verecek olursak bütün akraba-ü ecdadını Esenler Belediyesi ile
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin muhtelif kadrolarına dolduran ve Esenler’de
tam anlamıyla beyliğini ilan eden Esenler Belediye Başkanı Mehmet Tevfik Göksu,
Esenler nüfusunu oluşturan 447.116 Türk vatandaşı değerindedir!

 

Seçilmişlerde
hesaplama kolay ama iş atanmışlara gelince işin rengi değişiyor. Çünkü burada
bir bürokratın Türk vatandaşı cinsinden değerini hesaplayabilmek için
seçilmişlerde olduğu gibi bir parametreye sahip değiliz maalesef. Hadi avukat
olduğum için adliyeden örnek vereyim, mesela bir başsavcının değerini
hesaplamak bu manada çok zordur. Çünkü elimizde bu hesabı yapmayı sağlayacak
temel bir parametre bulunmamaktadır. Şöyle bir gidiş yolundan gidilebilir tabi
ki; öncelikle bir savcının Türk vatandaşı cinsinden değeri bulunur akabinde de
o şehirde toplam kaç savcı varsa o temel değer savcı sayısıyla çarpılarak
Başsavcının Türk vatandaşı cinsinden değeri hesaplanabilir. Mesela bir savcı 50
Türk vatandaşı değerinde olsun ve o şehirde de 100 savcı olsun. O vakit
Başsavcının Türk vatandaşı cinsinden değeri 5000 olacaktır. Ancak burada da
şöyle bir temel sorun var, her savcının Türk vatandaşı cinsinden değeri aynı mı
olacaktır? Hırsızlık suçlarına bakan savcıyla organize suçlara bakan veya terör
suçlarına bakan savcının Türk vatandaşı cinsinden değerini aynı kabul edilebilir
mi? Ancak hesaplama kolaylığını sağlamak adına tıpkı “pi” sayısını 3 almak gibi
savcıların değerini de eşit almak gerekmektedir.

 

Şimdi
diyeceksiniz ki durup dururken böyle bir hesap yapma ihtiyacını nereden duydun?
Güngör Arslan şehit edilince, şehrin diğer bir “deli” gazetecisi olan Faruk
Bostan da bundan birkaç ay önce kendisine karşı düzenlenen cinayet teşebbüsüne
dair soruşturma dosyasının akıbetini öğrenebilmek için Kocaeli Cumhuriyet
Başsavcısı ve Tokatlı olması hasebi ile benim de değerli bir hemşehrim olan
Habib Korkmaz’dan randevu talep etti. Ancak hemşehrim yoğun olduğu gerekçesiyle
Faruk Bostan’ın görüşme talebini kabul etmedi. Sonradan öğrendiğime göre Faruk
Bostan’ın bu altıncı görüşme talebi imiş ve tüm talepleri hep aynı yoğunluk
gerekçesi ile reddedilmiş.

 

Ben
konudan Faruk Bostan’la birlikte adliyeye giden Abdullah Kaya’nın Facebook
paylaşımı nedeniyle haberdar oldum. Abdullah Kaya’nın paylaşımında Başsavcı’nın
odasının önünde yere oturarak bekleyen Faruk Bostan ve Faruk Bostan’a
muhtemelen orada oturmamasını söyleyen bir polis memuru arkadaşın fotoğrafı
vardı.

 

Düşünün
ki kendisine suikast girişiminde bulunulmuş bir Türk vatandaşı, aylardır kapağı
bile kaldırılmayan dosyasının akıbetini sormak için Başsavcı ile görüşmek
istiyor ama Başsavcı görüşmeyi kabul etmiyor. Dosyada mutlaka gerekli işlemler
yapılıyordur. Adım gibi eminim ki suikast girişiminde bulunan failler, her biri
birkaç yüzbin Türk vatandaşı değerinde olan bazı siyasi kişilerle irtibatlı
oldukları için dosya basit bir trafik kazası gibi ört bas edilmeye
çalışılmıyordur. Benim değerli hemşehrim Sayın Başsavcı Bey, Faruk Bostan’la
görüşse mutlaka dosyada ne gibi gelişmeler olduğunu alnı açık bir şekilde
söyleyecektir. Peki, o zaman neden görüşmüyor?

 

Sayın
Başsavcı, haklı olarak dosyasının akıbetini öğrenmek isteyen bir Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşını kapısının önünde saatlerce neden bekletiyor?

 

Bürokratlar
devlete değil millete hizmet etmek için o makamlarda görev yapmaktadırlar.
Makamlar bir saltanat aracı değildir ve asla olamaz. Siz yukarıda yazdıklarıma
bakmayın. Görevi ne olursa olsun her siyasetçi, her bürokrat, her iş adamı
yalnızca ve yalnızca 1 Türk vatandaşı değerindedir. Görevlerini daha kolay
yapabilmeleri için bir kısım bürokratlara tanınan imkân ve yetkiler yalnızca
görevlerini yerine getirmek için kullanılabilirler. Vatandaşa karşı kişisel bir
icbar vasıtası olarak kullanılamazlar.

 

Vatandaş,
kamu görevlisi tarafından görüşme ret talebiyle kapılarda bekletilemez.

 

Sonuçta
makamlar ve makamları temsil eden kişiler geçici, vatandaş kavramı ise
kalıcıdır.

 

Devlet
olmak, hele hele hukuk devleti olmak bunu gerektirir. Eğer bu son yazdığım
hüküm yanlışsa yani her bir siyasetçi, bürokrat, iş adamı yalnızca ve yalnızca
1 Türk vatandaşı değerinde değilse o zaman soruyorum, siz de cevap verin.

Bir Başsavcı kaç Türk vatandaşına tekabül eder?