14.1 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 343

Siyah Sadece Renk Değil

İçimden geçen yük gemilerinin yolu uzun

Gideceği yere varır mı varmaz mı

Hiç bir fikrim yok

Hangi limanda dursam

Bir yük daha ekleniyor

Yol da benim, yolcu da benim

Köpüren dalgaların sesinde

Dünyanın birikmiş haklı öfkesi var

Yalanın, yanlışın, gurbetin, ölümün

Haksızlığın, yoksulluğun ortasında

Sıktığım yumruklarımı masaya vura vura

Merhametsizler diye bağırıyorum

Biliyorum siyah sadece renk değil

 

Hangi şiir cümlesini kursam

Öznesi faili meçhul cinayet şüphelisi

Yüklemine hep kendimi yüklüyorum

Düşüyorum dönüşü yok uzun yollara

Arada bir dağın yamacına sırtımı yaslıyorum

Ya dağ dile geliyor, ya deniz

İkisi de mavi göğü örtüyor üstüne

Kuşlar bulutların içinde ciyak ciyak

Bir deniz söylüyor çırpına çırpına

Bir dağ gümbür gümbür patlaya patlaya

Sıra bana geliyor elbet, yine bağırıyorum

Sesimi dağ, deniz ve sadece kuşlar duyuyor

Biliyorum siyah sadece renk değil

 

Siyah başımdaki çelgi

Siyah yetim çocuğun gözleri

Siyah birinci sayfa gazete başlığı

Siyah mezar üstünde büyük puntolarla yazılmış çelenk

Siyah içinde sevgi barındırmayan söz

Siyah ateşe verilmiş bir ormandan kalan kül

Siyah evin direği dededen kalan, kapı önünde bir çift
ayakkabı

Siyah okul çocuğunun kordelası

Siyah yoksulların hep acı çektiği eski bir Türk filmi

Siyah ölüden kalma, bitpazarında bir manto

Siyah camları kırık pencerede alın yazısı gibi perde

Biliyorum siyah sadece renk değil

Camide Dil Koparma Söylemi

Bu Cuma namazında partili Cumhurbaşkanı Erdoğan, -nereden
icap ettiyse- Çamlıca Camisinde yanında imam olduğu halde ayağa kalkıp,
mihraptan cemaate hitap etti.

Camiler sevgi, birlik, hoşgörü, huzur ve barış mekânlarıdır.
Camilerde öfke ve nefret dili kullanılmamalıdır.

Üç gündür iktidar kanadından Sezen Aksu’ya karşı yürütülen
bir linç kampanyası vardı. Sanatçı 5 sene önceki bir şarkısında “Hz. Âdem ile
Havva’ya hakaret ettiği” gerekçesiyle suçlanıyordu.

Camide yaptığı konuşmasında, Cumhurbaşkanı Erdoğan bu linç
kampanyasına katıldı:

“Hz. Âdem efendimize uzanan dilleri yeri geldiğinde koparmak
bizim görevimizdir” dedi.

Partili Cumhurbaşkanının hem konuştuğu mekân ve hem de Sezen
Aksu’nun dilini koparmaktan bahseden konuşması sözün bittiği yerdir. Keşke bu
konuşma yapılmamış olsaydı.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına göre devletimiz “demokratik,
laik, bir hukuk devletidir.”

Partili Cumhurbaşkanının bu eylemi demokratik kurallara,
laiklik ve hukuk devleti ilkelerine aykırıdır.

*****************************

İnanç ve İfade Özgürlüğü

Demokratik devletlerde “HERKES ifade özgürlüğü hakkına
sahiptir.” (AİHS md.10)

Anayasamızın 26. Maddesinde “ifade hürriyeti” şu ifadelerle
açıklanmış: “HERKES, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka
yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.”

Anayasamızın 24 ve 25. maddelerine göre ise; HERKES vicdan,
dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. Dinî inanç ve kanaatlerini
açıklamaya zorlanamayacağı gibi dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamayıp
suçlanamayacağı hüküm altına alınmıştır.

Bir önceki yazımda Sezen Aksu’nun şarkısındaki ifadenin bir
hakaret içerdiği iddiasının somut bir gerekçesinin olmadığını, bazı kişilerin
kendi din algısına göre ve siyasi amaçlarla ortaya konulmuş bir iddia olduğunu
anlatmaya çalıştım.

Anayasa Mahkemesi’ne göre, “ifade özgürlüğü siyasi,
sanatsal, akademik veya ticari düşünce ve kanaat açıklamaları gibi her türlü
ifadeyi kapsamına almaktadır.

Sanatsal çalışmalarda durum daha geniş yorumlanmaktadır.
Çünkü “sanat eserlerinde birden çok anlama gönderme yapmaları nedeniyle ortaya
koyduğu mesajın tespiti kolay değildir ve kişiden kişiye değişebilmektedir.”

Bu yüzden, Anayasa Mahkemesi’ne göre, sanatsal ifadeler
Anayasa’nın İfade Hürriyetini düzenleyen 26. ve 27. Maddelerinin koruması
altındadır.

Sanat eserlerinin demokratik bir toplum için taşıdığı büyük
önem dikkate alınarak, devlet adına yetki kullanan makamlara çok dar bir takdir
aralığı bırakılmıştır.

“Şiddeti teşvik etmediği, terör eylemlerini haklı
göstermediği ve nefret duygusunun oluşmasını desteklemediği sürece sınırlama
getirilemeyeceği” kabul edilmiştir.

*****************************

Türkiye Laik Bir Ülke İse

Türkiye Cumhuriyeti laik bir devlettir. Cumhurbaşkanı
Erdoğan 2011 yılında, Başbakan olarak Mısır ve Tunus’a yaptığı ziyaretlerde, şu
sözleri sarf etmişti:

“Türkiye’de anayasa laikliği, devletin her dine eşit
mesafede olması olarak tanımlar. Laiklik kesinlikle ateizm değildir. Laik bir
rejimde insanların dindar olma ya da olmama özgürlüğü vardır. Ben Mısır’ın da
laik bir anayasaya sahip olmasını tavsiye ediyorum. Çünkü laiklik din
düşmanlığı değildir. Laiklikten korkmayın. Umarım ki Mısır’da yeni rejim laik
olacaktır.”

“Laik devlet her inanç grubuna eşit mesafededir. İster
Müslüman olsun, ister Hristiyan olsun, ister Musevi olsun, ister ateist olsun…
Hepsinin güvencesidir. Biz böyle inanıyor, böyle düşünüyoruz.”

O halde, laik Türkiye’de, herkes gibi, Sezen Aksu da başka
bir dinden veya dinsiz olsa bile devlet buna karışamaz. İnancını sorgulayamaz.

*****************************

Hukuk Devleti Miyiz?

Hiçbir hukuk devletinde devlet başkanlarına vatandaşlarından
bazılarının “dilini koparma görevi ve yetkisi” verilmemiştir. Hukuk
devletlerinde bir söz veya fiilin suç olup olmadığına BAĞIMSIZ YARGI karar
verir.

İktidar kanadının Sezen Aksu’yu linç kampanyasına katılan
Adalet Bakanı da, MHP Genel Başkanı Bahçeli de, Cumhurbaşkanı Erdoğan da
kendilerini yargı yerine koyup, “şüphelinin” savunmasını bile dinlemeden mahkûm
ettiler. Bir de “dilini koparmak” gibi bir ceza icat ederek hükmü verdiler.

Bizim savunduğumuz kişiler değil, ilkelerdir. 2010 Anayasa
Referandumu ve “Çözüm Sürecinde” söyledikleriyle, belki de “Sezen Aksu bunları
hak etti” diyebilirsiniz. Ama Türkiye bunları hak etmiyor.

****

Gazeteci Sedef Kabaş olayında da aynı yöntemi uyguladılar.
Kabaş, konuşmasının tamamını izleyemediğim canlı TV yayınında, bir Çerkez
atasözü kullanmış. Buradan “Cumhurbaşkanına Hakaret” ettiği anlamı çıkarılarak,
gece saat 02’de, gözaltına alınmış. Sonra tutuklanarak hapse konuldu.

Oysaki Cumhurbaşkanı Erdoğan daha 5 ay önce “Yeni
düzenlemeyle, sırf ifade almak üzere gece yarısı gözaltına alma, otelde,
havalimanında yakalama gibi işlemlere son verdik” demişti.

İsnat edilen suç işlenmiş olsa bile gece evinden gözaltına
alma ve tutuklama hukuka aykırıdır. Kabaş mesai saatlerinde ifade vermeye
çağrılabilirdi. Böyle yapılmadı, bu gazeteci üzerinden bir nevi gözdağı
verildi.

TV Kanalı Tele-1 hakkında inceleme yapacak kurulun başı,
RTÜK Başkanı hiçbir inceleme yapılmadan “ihsas- rey”de bulundu. Adalet Bakanı
kafasında yargılamayı yapıp cezayı kesti.

Bunlar hukuk devleti olmadığımıza dair endişeleri artırır,
başka bir işe yaramaz.

Demokratik ülkelerde bunlar yargıya bile taşınmaz. Ama madem
taşıdınız, bırakınız yargı işini yapsın.

****

Cumhurbaşkanına Hakaret Suçu Olmamalı

Dünyada, “Cumhurbaşkanına Hakaret” suçlamasıyla, 10 yılda
38.500 dava açılan ve 12.881 mahkûmiyet kararı verilen başka bir ülke yok. AKP
dönemi dışında, Türkiye Cumhuriyeti’nin tamamında bu konuda açılan davaların
toplamı bile bu kadar değil. Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olduğu dönemde bu suç
iddiasıyla 160 binden fazla soruşturma açılmış olması dehşet verici.

Mademki partili Cumhurbaşkanlığı yürürlükte. Mademki Cumhurbaşkanı
mı, parti genel başkanı olarak mı konuştuğunu bilemiyoruz, Türk Ceza
Kanunundaki “Cumhurbaşkanına hakaret” maddesi (TCK md.299) kaldırılmalıdır.

Cumhurbaşkanına yapıldığı iddia edilen hakaretler de, bütün
vatandaşlar için geçerli olan (TCK md.125’te düzenlenmiş olan) Hakaret Suçu
kapsamında yargılanmalıdır.

Aforozluklar

   Suç aleminde
en tehlikeli insan kaybedecek bir şeyi olmayan insandır sözü genel kabul görmüş
bir sözdür. Bu sözü Neo Kapitalist düzen
için şöyle söyleyebiliriz: Borcu olmayan kişi düzen için en tehlikeli kişidir
.
Dijitalleşen dünyamızda tehlikeli insan
tanımlaması şöyle de olabilir: dijital düzende analog kalan kişi sistem için
error tehditidir.
Sürüleşmeyen sürüye dahil olmayan, görünenin ve
gösterilenin ötesine bakmaya çalışan, köprüden önce son çıkışı gösteren ve
söyleyen her kafa güç sahipleri açısından koparılması gereken tehlikeli kafalardır.

    Bu tehlikeli kişi tanımlaması ve
isimlendirilmesi tarihin her döneminde hemen hemen aynıdır. Geçmişte ayak
takımı, başı bozuk, yalın ayak başı kabaklar, sapkın, yoldan çıkanlar, rafizi,
dinsiz, deli meczup gibi kavramlarla yaftalananlar yakın tarihimizde yukarıdaki
suçlamaların yanısıra zamanına ve yerine göre ‘Siyonist’ bazen ‘Amerikancı’
bazen ‘gominist, hain, dış mihrak, kökü dışarıda’ diye yaftalanıp aforozlardan
aforoz beğenmek zorunda bırakılırlar.

    Tarihin her
döneminde mevcudu kabul etmeyenler bu türden suçlamalarla karşı karşıya
kalmışlar ve çok ağır bedeller ödemişlerdir. Öldürülmeleri yetmemiş
yakmalardan, deri yüzmelere, çapraz uzuv kesmelere kadar çeşitli işkence
modelleri uygulanmıştır. Aslında bu
işkenceler faile değil seyredenlere yapılmıştır.
Seyirlik hale getirilen
gösterilerle böyle bir yola teşebbüs ederseniz sizin de sonunuz böyle olacaktır
mesajı verilmiştir.

     Meczup, deli,
fakir, ayak takımı diye küçümsenen hor görülen kişilere böyle ağır cezalar
verilmesi aynı zamanda sistemin bu insanlardan ne kadar korktuğunu da gösterir
çünkü başkaldıran insan otoriteyi tanımadığını ilan etmektedir; eşitliği ve
özgürlüğü diğer kölelere göstermiştir. Korku duvarı yıkılmıştır. İsyancı;
efendilerin para, şan, şöhret, mal, mülk gibi prangalarından kurtulmuştur
bunları elinin tersiyle itmiştir. Bu değerlere karşı umursamaz olan tavır
aslında bütün bir sistemin çöküşünün habercisidir. Bu umursamaz tavrın,
reddedişin kelebek etkisi ile diğer köleleri (hür vatandaşı) etkisi altına
almaması için bütün önlemleri almaya çalışır.

     Muktedirler
sadece dünyevi olanın sahipliği iddiasında değillerdir, ilahi gücü de temsil
iddiasındadırlar. İsyankâr muktedirleri bu iddialarından vurur. Bundan dolayı
isyancılara kin ve nefretleri hiç azalmaz. Hatta
öyledir ki birbirlerinin ideolojik anlamda zıddıymış gibi görünen iktidar
sahiplerinin ortak noktası zulmetme kapasiteleri ve gerçekleri kapatma
gayretleridir.

    Bütün
olumsuzluklara korkunç işkence ve baskılara rağmen muktedirler her zaman
istediğini alamamıştır. Hatta tam tersi olarak isyancının boynuna atılan ip
korku yerine karanlıklardan aydınlığa uzanan çerağ olmuş. Derisinin yüzülmesi
çıplak gerçekliğin görülmesine neden olmuş. Çarmıha gerilmesi hakikatin dört yana
yayılmasını hızlandırmıştır. Umut; karanlığın çökmediği vicdanların var
olduğunu bilmektir. 

Hangi Turancılık?

Türk Milliyetçiliği/Turancılık ve
Sistematik Düşünce
” yazımızı şu satırlarla noktalamıştık: “Turancılık akımı
sadece Türkler tarafından değil akraba uluslar ve yabancılar gözü ile de
değerlendirilmiş ve değerlendirilmektedir. Hatta Yabancıların Turancılık için
bulduğu kaynaklar ve yazdıkları biz Türklerden daha fazladır. Bu açıdan yabancı
kaynakların özellikle eleştirel bir süzgeçten geçirilmesi zarureti
bulunmaktadır. Aksi halde duygusal yaklaşımlarla Turancılık Türk Milletinin
hedefleri doğrultusunda değil yabancı akademisyenler hatta istihbarat servisleri
tarafından yönlendirilecektir”.

Sistematik Düşünce ve
Bütünü Görmek

Türkolojinin önemli isimlerinden Macar Yahudisi “Arminius Vambery”
İngiliz istihbaratı ve Osmanlı Sultanı II: Abdülhamid Han’a çalışarak Türkistan
gezisini tamamlamış Turancılık için kullanılabilecek çok materyal toplamıştır.
I. Dünya savaşı sırasında T. Lothrop Stoddard “I. Dünya Savaşı Yıllarında Pan- Turanizm” yazısında önemli
analizler yapmıştır. Fakat bu ve birçok yabancı akademisyen ve yazarların
handikapları yahut istihbarat servisleri için çalıştıkları gerçeği dikkat
çekicidir. Bunlar “Sistematik Düşünce
yaklaşımını yöntem olarak benimsemiş Turancıların dikkatlerinden kaçmamıştır.
Başka bir örnek vermek gerekirse, 1933’te Japonya Turan Derneği tarafından
tasarlanan ve daha sonra Budapeşte’de II. Dünya Savaşı sırasında yayınlanan,
Macar ve Japon halkları arasındaki ortak atalara ait bağlantıların grafik bir
tasvirini gösteren Turan coğrafyasının nadir etnografik bir haritasıdır. Hem
Japonca hem de İngilizce olarak basılan harita, önde gelen Japon Turan
aktivistlerinden Kitagawa Shikazo
tarafından 1933 yılında
 hazırlanmıştır. Bununla beraber
 Shikazo’nun çalışması, Macar Turan Cemiyeti’nin emriyle Budapeşte’de
1943’te basılıncaya kadar el yazması olarak kalmıştır. Harita, Turanlıların atalarıyla
ilişkili olduğunu gösterdikleri  beş etnik grup topraklarını ve bunların
çeşitli alt bölümlerini ifade etmek için renk kodlamasıyla tüm Avrasya’yı
kapsamaktadır: • Fin-Ugorlar (Macarlar (Macarlar), Finliler ve Estonyalılar
dahil 13 alt bölüm), • Samoyedler (3 alt bölüm), • Türkî-Tatarlar (28 alt
bölüm), • Moğollar (16 alt bölüm), • Tunguslar (Japonlar dahil 20 alt bölüm).

Dinlenme Tatili ve Ev Ödevleri

Sevgili öğrencilerimiz iki haftalık yarıyıl tatiline
mutlulukla girdiler. Bu sevincin tatil boyunca da devam etmesi gerekir. O yüzden anne babalara büyük sorumluluk düşmektedir.
Çocuklarına zaman ayırmalı, uygun etkinliklere katılmalarına fırsat verilerek
eğlenmeleri ve dinlenmeleri sağlanmalıdır. Ayrıca çocuklarda baş gösteren
salgın hastalıklara karşı da koruyucu, dikkatli ve duyarlı olmalıdırlar.

Bir yarıyıl tatilinde, Ankarada bir restoranın çocuk oyun odasında ödev yapan öğrencileri
gören Millî Eğitim Bakanlarından Sayın Nabi Avcı, hayli kızmış, ilgilileri
telefonla arayarak, gerekli işlemin yapılmasını istemişti.

Bunun üzerine
Milli Eğitim Bakanlığı, tatilde ödev veren okulların tespit edilip gerekli
işlemin yapılması için Türkiye
genelinde çalışma başlatmıştı.

Günümüzde, az da olsa bazı öğretmenler hala yüklü ve karmaşık ödevlerle öğrencilerin dinlenme
tatillerini kâbusa çevirmeye devam etmektedir.

Oysa yarıyıl tatilinin amacı; öğrencilerin seviyelerine uygun
etkinliklere, gezi gözlem ve benzeri faaliyetlere katılmalarına fırsat vererek,
eğlenip dinlenmelerini sağlamaktır. Böylece ders yorgunluklarını ve stresini
atacak, ikinci yarıyıla daha dinç ve istekli motive edilmiş olarak
başlayacaklardır. Unutulmamalıdır ki; yeterli şekilde dinlenmek, sevilen
etkinliklere katılmak da öğrenmeyi güdülemektedir. 

 Öğrenciler, ödevlerin çokluğu,
karmaşıklığı ve baskısı altında tatillerini heder etmemelidir. Anne babalar da
bu tatilde çocuklarına zaman ayırmalı, onlara katılmalı, hoş ve eğlenceli vakit
geçirmelerine, mutlu olmalarına katkıda bulunmalıdırlar. Eğer ödev verilmişse;
yapmak yerine, planlı şekilde günlere
yayarak sıkılmadan ve zorlanmadan yapmalarına yardımcı olmalıdırlar.

Ödev vermenin nedenleri:

1-Müfredat
programlarındaki ders konularının, gereğinden fazla uzun olması. Bir derse
ayrılan ders saatinin, konuları işleyip kavratmaya yetmemesi.

2- Dersliklerdeki öğrenci sayısının fazla olması, öğretmenlerin
her öğrenciye yeterince zaman ayıramaması.

3-Velilerin, ödev vermeyen öğretmeni eleştirmesi, tepkide
bulunması. Ödev vermeleri hususunda öğretmene baskı kurmaları.

4-Az da olsa bazı öğretmenlerin hala çok ödev verme
alışkanlığından kendilerini kurtaramamaları.

Ödevin sakıncaları:

1-Birçok evde, verilen ödevleri anne baba, dede, ya da bir
aile büyüğü
yaptığından, öğrenciye katkısı olmamaktadır.

2-Uzun ve karmaşık ödevler, öğrencilerin okuldan ve öğretmenlerinden
soğumasına neden olmaktadır.

3-Ödevler, uygun olmayan zeminlerde ve zamanlarda aceleyle
yapıldığından, (soğuk ve loş ortamda, otomobilde, tatil yerlerinde, masasız
zeminlerde vb.) öğrencinin bedeni rahatsızlıklar çekmesine neden olmakta,
yazıları, tertip ve düzenleri
bozulmaktadır.

4- Ödev fobisi yüzünden, öğrenciler strese
girmekte, yeterince eğlenme ve dinlenme fırsatı bulamamaktadır. Tiyatro, kütüphane, sinema, müze,
sergi vb. etkinliklere yeterince katılamamaktadırlar.

5-Birçok ailede ödev yüzünden anne baba çocuğuna
kızmakta, ceza vermek zorunda kalmaktadır. Aile ilişkileri bozulmakta, sevgi ve
saygı ortamı zedelenmektedir.

Öğrencilerin gerekli kaynaklara kolayca ulaşıp, severek ve
isteyerek, uygun ortamlarda, kendilerinin titizlikle yaptıkları, fazla zaman
almayan, bir amacı gerçekleştirmeye yönelik, anlamlı ödevler elbette ki yarar
sağlamaktadır.

Oysa esas olan, öğrencilerin bilgiye giden yolu, öğrenmeyi öğrenme sidir. Artık bilgi sadece
okulda değil, her yerde bulunmakta ve çok çabuk ulaşılabilmektedir.

Çocuklarımızı bilgi hamalı yapmak yerine; araştıran, soran, sorgulayan, bilgiye ulaşabilen ve
kullanabilen bireyler olarak
yetiştirmeliyiz. Bunun yanında; sanata spora ve daha çok kitap okumaya teşvik
edilerek, estetik duygularının gelişmesi sağlanmalıdır.

Ödeve ihtiyaç duyulduğu sürece,
yasaklamalarla, verilmesinin ününe geçilemeyecektir. En
akılcı yol, ödev vermeye gerek kalmayacak düzenlemelerin
ve öğrenme ortamlarının sağlanmasıdır.

Yani müfredat
programları yeniden gözden geçirilerek, ayrılan süreye uygun şekilde kısaltılmalıdır. Öğretmenlerimiz
dersleri okulda, kavratacak ve pekiştirecek zamanı bulabilmelidirler.

Unutulmamalıdır ki, verilmesi istenmeyen ödevleri, yasaklarla
değil, gerek kalmadan çözümlemek,
aklın ve bilimin yoludur.

Bu sayede yıllardır denendiği halde, hayata geçirilemeyen çantasız eğitim de rahatlıkla
uygulanabilecektir. Öğrenci çantaları; belki
lazım olur duygusuyla gereksiz
malzemelerle doldurularak taşınamayacak ağırlıkta her gün öğrenciler tarafından okula götürüp
getirilmektedir.

Öğrencilerin daha fazla sosyalleşmesi için ev ödevi sorununun
çözülmesi elzemdir. Çocukları
seviyor musunuz? Diye sorulsa, herkes; kim
sevmez ki diye
atılacaktır elbette ki

Öyleyse onları mutlu kılalım. Geleceklerinin inşası için
gittikleri okullardan ve biricik öğretmenlerinden nefret ettirmeyelim.

Eğitimde zorla öğrenme olmaz. Çocuk ilgi ve ihtiyaç duyduğunu
severek öğrenir.

Sevgiyle kalın

İki Türlü Bakış

     Resim sergisine
giden biri, resimlerin her birinin önünde durur. Beğeni ile her bir tabloya
hayranlıkla bakar. Her portre, peyzaj ve manzaranın karşısında, takdir
hislerini kendi kendine mırıldanır. Renklerin canlılığı karşısında mest olur.
Çizgilerin orantılı uzayış ve yerindelikleri, güzel mi güzel resim ve şahane
tabloların rengarenk görüntüleri; gezeni, tarifi zor bir zevk deryasına gark eder.

     O böyle bir
ortamın renk ve çizgi şöleninde, karışık his ve duygular içinde, âdeta
kendinden geçmiş halde, tablodan tabloya geçiş yaparken, birileri de öfke ve
kızgınlık içinde kendi kendini yiyordu sanki.

     Sergi, meraklı
insanlarla dolup boşalırken; sergiyi açan ve yaptığı tabloları sergileyen
ressam ise, serginin bir köşesinde; seyircilere üzgün, kırgın ve küskün bir
vaziyette bakıyordu!

     Çünkü bu sergiyi;
ressamlığını ortaya koymak, resim kabiliyetini insanlara sunmak ve onların
takdir ve beğenilerini kazanmak için açmıştı. İstiyor ve haklı olarak
bekliyordu ki, tablolarına bakanlar, sanatını görenler; resim ve tabloların
şahsında, kendisini tebrik etsinler. Resimlerin ressamından bahsetsinler; çizgi
ve tasvirlerinden dolayı ressamından, yani kendisinden söz etsinler. Kendisini
konuşsunlar. Hatta kendisinin farkında olarak, gelip kendisini tebrik etsinler.

     Halbuki o bütün bu
resim ve tabloları; ressamlığı, bu yöndeki kabiliyet ve becerisi, sırf
bilinsin, farkına varılsın ve bu şekilde tanınsın diye yapmış. Bunca emek sarf
etmişti. Yani, nasıl yetenekli bir ressam olduğunu insanlara göstermek
istemişti.

X

     Nitekim bir
bestekâr da, bestesini dinleyenlerin; beğenilerini dile getirirken, asıl
kendisine teveccüh edilmesini / yönelinmesini, kendisinden bahsedilmesini
bekler ve umar.

     Yine bir mimar da,
yaptığı binanın plân ve programının kabul görmesi hâlinde, gözlerin ve
sözlerin; asıl kendi şahsını hedef almasını, asıl kendisini tebrik ve takdir
etmesini ve kendisine teşekkür etmesini bekler.

     Nitekim
âletlerimizi kullanırken; onları sevip okşuyor muyuz? Takdir ve tahsinimizi
onları icat edenlere yöneltmiyor muyuz?

X

     Oysa, insanların
istisnalar dışında çoğu, bu inceliğin hiç mi hiç fark ve ayırdında değil!

     Oysa, onlardan
istenen ve beklenen; baktıkları, beğendikleri resimden; o resmi yapana
geçmeleridir. Yani yapılanda yapanı, fiilde fâili, nakışta nakkaşı görmeleri,
bilmeleri ve anlamalarıdır. İşte asıl bakış budur ve bu olmalı.

     Çünkü iki türlü
bakış vardır: Mânâyı İsmî, Mânâyı Harfî.

     Mânâyı İsmî: Bir
şeyin bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsıdır.

     Manayı Harfî: Bir
şeyin kendisini değil de sanatkârını, ustasını, sahibini bilip tanıtan mânâdır.

     Verdiğimiz
örnekteki insanların; sergideki resimleri beğenmeleri; ne kadar doğru ve
yerinde bir hareket ise; resimden ressama geçmemeleri, ressamı hiç hatıra
getirmemeleri de, o nispette yanlış ve eksik bir davranıştır.

     Sadece resimle
meşgul olmak, yapanı hiç hatıra getirmemek; mânâyı ismiyle bakıştır. Yani

eksik ve noksandır.

     Baktığı
resimlerden ressama geçiş; yani yapılanda yapanı görmek ise, mânâyı harfî ile
bakıştır ki, yapılanda yapanı görüp gösteren, asıl bakış budur. Ancak bu
geçişle, bakış; tamamlanmış olur. Böylece bakmak; gerçek bir mânâ ve anlam
kazanır.

     X

     Öyleyse, Cenabı
Hakkın masivasına; yani Allahtan başka bütün varlıklara, yani kâinata / evrene,
yaratılmışlara ve tüm âleme; mânâyı harfiyle / kendisi nâmına değil, Yaratanı
gösterir oluşu yönüyle ve O’nun hesabına bakmak lâzımdır.

     Manayı İsmiyle /
bir şeye bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsıyla ve esbâp /
sebepler, vasıtalar hesabına bakmak hatâdır.

     Evet, her şeyin
iki ciheti / yönü vardır: Bir ciheti / yönü Hakka / Yaratana bakar.

     Diğer ciheti de
Halka / Yaratılana bakar.

     Halka bakan cihet,
Hakka bakan cihete tenteneli / tül gibi bir perde veya şeffaf / saydam bir cam
parçası gibi, altında Hakka bakan ciheti isnadı / dayanma cihet ve tarafını
gösterecek bir perde gibi olmalıdır.

     Bundan dolayı
nimete / Allahın bağışladığı maddî ve manevî lütuf ve ikramlara bakıldığı
zaman; Mün’im / nimet veren, ikram eden Allah, akla gelmeli.

     San’ata bakıldığı
zaman; Sâni / her şeyi san’atlı olarak yaratan Allah hatırlanmalı.

     Esbâba / sebepler ve vasıtalara nazar edildiği
/ bakıldığı zaman; Müessiri Hakikî  /
asıl tesir ve etki sahibi olan Allah; zihne ve fikre gelmelidir.  

3 Tarz-ı İhanet

Yusuf Akçura’nın 20.yy başında kaleme aldığı “Üç Tarz-ı Siyaset”te Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük anlatılır
ve mukayese edilir. Bu yüzyıl başında bu toprakların tarihini yazanlar /
yazacaklar ise siyaset penceresindekilerle değil ihanet tenceresindekilerle
uğraşacaklar.

Osmanlı’nın
rabiası (dörtleme) Din ve Devlet, Mülk ve Millet idi. Mülk
kavramı, Hanedanın zılliyetinden çıkıp özel mülkiyete dönüştüğü için kenara
bırakılabilir. Fakat diğer tevarüs edilen mücerred kavramlar için toplu bir
ihanet sözkonusudur.

1-Dinî teşekküllerin yada din iddiasında bulunanların Dinimiz’e
ihanetleri: Kendi meşrep ve tariklerini din gibi kutsamaları, kendi liderlerine
uçan halı hazırlamak için evvelâ Peygamber ve sahabelerini uçurmaları, Kuran’ın
özüne ve anlamına vâkıf olmadan telaffuzunu sevaba hâsıl kılmaları, Peygamberin
mücadelesini değil kişisel eşyalarını / eşkalini örnek almaları, ihtiyaç
sahiplerine vermek yerine hep almak ve ihtiyaçlı olma alışkanlıkları, Allah’tan
başkasına kulluğu yasaklayan İslâm’a ‘gassâlın elinde meyyit’, ‘şeyhe
teslimiyet’, ‘itaat’, ‘râbıta’ vs. diyerek kula bendeliği ve gönüllü köleliği
getirmeleri..

Hiçbiri
bir diğerini gerçek Müslüman saymaz. Her birinin devletle veya devlet
adamlarıyla işi vardır. Teşekküllerinde ehliyet ve liyakat değil kıdem ve
kariplik (yakınlık) hiyerarşik esastır. Söz ve kanaatlerinin sorgulamasına
küfür gözüyle bakarlar. Allah’ı Yahudiler gibi özel ilahları gibi algılar; kimi
Cennete, kimi Cehenneme göndereceğini ve her kelimeye kaç puan vereceğini
bilirler; oluşturdukları dünyevî iş ve işlemler çarkını, müşahhas alışveriş
düzeneğini en büyük ahiret yatırımı sayarlar.

Son
soru: Din böyle olur mu?

2-Hür ve eşit yurttaşların kendilerini o seviyeye taşıyan Cumhuriyete /
Devletimiz’e o özgürlükle ihanet etmeleri: Sülâle adlarından oluşan devlet
takılarını kutsayıp ortak adla kurulanları küçümsemeleri, şahısların mutlak
egemenliği yerine milyonların iradesinin temel alınmasını içselleştirememeleri,
halk idaresini hafife alan halkın hala kendini güttürecek çoban araması ve oy
sandığı haricinde yönetime katılmaması, nerdeyse bir asırdır demokratik bir
devletle yönetildiğimiz halde simitten saray, golden kral, güzellikten kraliçe,
sünnet çocuğundan şehzade ve voleybolcudan sultan çıkarması..

5
bin yıllık tarihin 100 küsur yılını çıkarırsak cumhuriyet ve demokrasi adına,
kurduğumuz yüzlerce devletin 1-2’sini çıkarırsak devletin millîliği adına
geriye pek bir şey kalmıyor. Binlerce yılın alışkanlığından doğan insiyakî
davranışlar, gözbebeği muamelesi görmesi gereken bu Son Devletimizin göz göre
göre erimesine izin veriyor. Belki farkında olmadan Cumhuriyet istenmeyen çocuk
ve sanki gâvurların kurduğu / kurdurduğu bir yapı muamelesi görüyor. Ki her bir
değeri belki de fazla emek verilmeden kazanıldığından ötürü basit
alışverişlerdeki bozuk para gibi harcanıyor.

Soru:
Devlet böyle kalır mı?

3-Milleti oluşturan toplulukların milletimize ihanet etmeleri: Binlerce
yıllık bir kültür ve medeniyetle beraber isimleşen bir milleti, memleketçilik
yada alt etnik kimliklerle tanımlamaları, Milletimiz’in bayrağına ve
bütünlüğüne yönelik olumsuz faaliyetleri görmezden gelmeleri, Milletin çocuklarının
gâzâsını ve şehadetini cenazelerdeki ‘iyi biliriz’ şehadetinden farklı
görmemeleri, bu milletin en parlak zekâlı çocuklarının siyaseddin kuruluşlarca
zombi robotu yapılmasına ses çıkarmayarak destek vermeleri, kendi üretmediği
üçbuçuk teknolojik oyuncağın hatırına akrabalık gibi, komşuluk gibi, paylaşmak
gibi, dayanışma gibi, merhamet, dostluk ve iyilik gibi değerleri toptan
kurban (7 ortak) etmeleri, ebeveyninin koyduğu kendi
millet adını beğenmeme yada pek telaffuz etmemeleri..

Öz
ve anlam olarak İslâm Dini, siyasal varlık olarak Türkiye Cumhuriyeti ve ruh –
beden olarak Türk Milleti yeniden dosdoğru anlamlandırılmak zorundadır. Yoksa
fıtratı ihanete zorluyoruz.

Bu yazı böyle son bulur mu(Bu
yazı 6 yıl önce de yayınlanmıştır.)

Kurumların Yükselişi ve Çöküşü

Devlet kurum denilen taşıyıcı sütunların üstünde durur. Bu
kocaman, fakat doğru sözdeki “kurum” soyut bir kavram olabilir. Eğitim, adalet,
savunma, dış ilişkiler gibi. Bunların vücut bulmuş hâlleri de vardır: Millî
Eğitim Bakanlığı, üniversiteler, mahkemeler, savcılık, ordu, Dışişleri
Bakanlığı gibi.

 

Anlatım için ikincisini seçeyim. Şüphesiz bu somut kurumlar
zayıflarsa, onların amacına hizmet ettiği soyut “kurumlar” da sıkıntıdadır.
Dışişleri Bakanlığı zayıflarsa dış ilişkiler zayıflar gibi…

 

Adalet olmazsa mülk ne olur?

Bizim geleneğimizde ordu ve adalet, en önem verdiğimiz iki
kurum. Duvarlara “Adalet mülkün temelidir” yazmışız. Çok yüksek makamda oturan
biri bir zamanlar bunu, “Mülk işte, ev, arsa, tarla…” diye açıklamıştı gerçi.
Fakat mülk, devlet demektir. Bunun bir başka çekimi olan “melik” de devlet
reisidir; aynı kökten. Türkçede “il” dediğimiz kavramın Arapçasıdır mülk.
“Adalet devletin temelidir” demek ki…

 

Adalet olmazsa, Yusuf Has Hacip’in bin yıl önce Kutadgu
Bilig’de söylediği gibi “Beylik ular”; yani devlet yıkılır. Kitaplarımı
okuyanlardan özür dileyerek kendimden ve Has Hacip’ten intihal eyleyeyim:

 

 

 “Bu il tutguka köp er
at sü kerek

Er at tutguka neng tavar tü kerek

 

“Bu neng alguka bir kerek bay budun

Budun baylıkınga törü tüz kodun

 

“Bularda biri kalsa törti kalur

Bu törti yime kalsa beglik ulur

 

“Günümüz Türkçesi ile şöyle:

 

“İl tutmak için çok asker ve ordu lazımdır.

Askeri beslemek için de çok mal (tavar) ve servete ihtiyaç
vardır.

 

“Bu malı elde etmek için halkın zengin olması gerektir.

Halkın zengin olmasın için de, doğru kanunlar(töre)
konulmalıdır.

 

“Bunlardan biri ihmal edilirse dördü de kalır

Dördü birden ihmal edilirse, beylik çözülmeye yüz tutar.”

 

 

 Ordu, maliye, refah
ve adalet! Bir birine sıkı sıkıya bağlı yapılardır bunlar. Birlikte ayakta
duran kurumlar.

 

Ya ordu olmazsa

Adalet, iç gücü ve zenginliği sağlıyor; ordu da içeriyi dış
düşmanlara karşı koruyor. Bizim ordumuz nasıldı? Varna’yı, Mohaç’ı, Kosova’yı
düşünün. Teşkilatçılığıyla, disiplini ile yenilmez bir ordu! Sonra Doksan Üç
Harbi’ni, Balkan bozgununu düşünün. Lime lime dökülen bir ordu. Rusları aylarca
mıhlayan, ağır zayiat verdiren Plevne’nin yardımına gitmeyen bir komutan.
Düşmandan daha iyi teçhizatlı fakat sıfır eğitimli bir Balkan Harbi ordusu.
Birinciler tıkır tıkır çalışan, sağlam geleneğe dayanan kuruma, ikinciler
geleneğinden kopmuş, yozlaşmış kuruma örnektir.

 

Ordumuz en göz önündeki kurumumuzdu. Ona dayanan örnekler
vermek kolaydır. Dostum Taha Akyol, devletin zirvede olduğu devirlerindeki
mahkemeleri, adaleti ve çöküş devirlerindeki gerçek Karakuşî Kadı hikâyelerini
anlatabilir size. Yükselişin Enderun’undan çöküşün medreselerine, beşik
ulemasına nasıl geçildiğini de bilenlerden dinleyebilir, okuyabilirsiniz.

 

 

 Yükseliş ve çöküşün
mekanizmasını, kendi dar tecrübemle canlandırmaya çalışayım. Bir X kurumunu
alalım. Bu yukarıda saydıklarımdan herhangi biri olabilir. Bir üniversite, bir
adliye, bir yüksek mahkeme, bir askerî birim…

 

Yükseliş

X’in kıdemli mensupları vardır. Orta kıdemdekiler vardır…
Bunlar yıllardır bir arada çalışmış, daha önce gelip geçmiş mensupların
bıraktıkları gelenekle, ahlâk mirası ile beslenmiştir. Neyin nasıl yapılacağı
gerçi talimatlarda, kurallarda yazılıdır ama onlar bunu beyinlerinin ve
kalplerinin derinliklerine yerleştirmiş, içselleştirmiştir. Yalnız kurallar
değil, değerleri de vardır. Yalnız neyin nasıl yapılacağı değil neyin
yapılmayacağı, yapılamayacağı da bellidir. Bu kurumdan yolsuzluk, usulsüzlük çıkmaz.
Çalışanlar takım ruhuyla çalışır. Her biri işini doğru yapar. Fakat daha
önemlisi, takım arkadaşlarının her birinin de doğru yapacağından emindir.
Herkes herkesin ne yapacağını, onlar daha yapmadan bilir. Üstün başarılı bir
futbol takımı gibi. Kurumda takım havası, “biz” havası hâkimdir. Bu hava,
emeklilerde bile devam eder. Beraberlikleri hiç bitmez. Kurumun özellikle
başarılı eski üyeleri, efsane gibi anlatılır. “Falancanın zamanında…” diye
başlayan ve övünülen hikâyeleri vardır.

 

Yeni gelenler, kurum için gerekli zor eğitimin kademelerini
birer birer geçmiş, çalışmış, çabalamış, alanlarında en yüksek başarı
gösterenler arasından dikkatle seçilmiştir. Bir mabede girer gibi kuruma dâhil
olurlar. Taze kan getirirler, fakat geleneği de miras edinirler. Kıdemlilere
saygı vardır; onlardan öğrenmek için bütün alıcıları açıktır. Kıdemlilerde de
onlara şefkat ve yeteneklerine güven vardır. Seçkin gençlerdir bunlar.

 

Daha önceki yazılarımda “Dünyada en tepelerde sayılan
üniversiteleri oraya taşıyan nedir?” diye sormuştum. Cevabı, gelenekti. Gelenek
dediğim şey de yukarıda tarif ettiğim silsile, usta-çırak zinciridir.
Kurumların ahlakıdır; kurumların hafızasıdır.

 

İşte devleti ayakta tutan bu ahlak ve hafızadır. Nesiller
arası saygı ve güvendir. Ve titizlikle yüceltilen bilgi ve yetenektir ki ona
“liyakat” diyoruz. Yani layık olma.

 

Gelecek yazımda il nasıl “ular”, kurumlar nasıl çözülür, onu
anlatacağım. https://millidusunce.com/kurumlarin-yukselisi-ve-cokusu/

Karikatürist Murat Yılmaz

Kocaeli,
ilginç bir şehir. Coğrafi olarak şahane bir konuma kurulduğu halde, şehir
halkının gadrine uğratılıp çirkinleştirilmiş mazlum bir şehir. Ben Kocaeli’yi
yaşlı bir kadın görünümü verilmiş genç bir kıza benzetiyorum. Dünyanın en güzel
konumlarından birinde bu kadar kötü ve çarpık bir şehirleşme için daha uygun
bir ifade bulamadım.

 

Kocaeli’nin
mazlumluğu yalnızca şehircilik anlayışıyla ilgili değil elbette. Kültürel
olarak da kendine yakışan bir konumda değil bu şehir. Şehir kolay kolay değer
üretemiyor, ürettiği değerlerin de kadrini kıymetini bilmiyor. Aslında bu
sadece Kocaeli’nin değil Türkiye’nin genel bir sorunu. Hayattayken kimsenin
değerini bilmeyiz. Bu değerler öldükten sonra ise ortalık “sırma saçlıydı”,
“badem gözlüydü” nidalarıyla inler. Halbuki insanların kadrini kıymetini onlar
hayattayken bilmek gerekir.

 

Kocaeli’nin
kadrini bilmediği değerlerinden biri kesinlikle Karikatürist Murat Yılmaz’dır.
Ki içinizde, hayatı İzmit’te geçmiş böyle bir değerin ismini ilk defa duyanlar
olduğuna eminim. Hâlbuki Murat Yılmaz, karikatür camiasında dünya çapında
tanınmışlığı olan bir değerdir.

 

Murat
Yılmaz isminden ilk defa Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın sitesinde yayınlanan
karikatürler vasıtasıyla haberdar oldum. Kendisini ilk defa yine Kocaeli
Aydınlar Ocağı’nın organize ettiği bir kahvaltıda görmüştüm.

 

Tanışmamız
ise bir dava vesilesiyle oldu. Yaklaşık 2 yıl önce tanımadığım bir numara
aradı. Hattın diğer ucundaki kişi Murat Yılmaz’dı. Bir konuda hukuki yardıma
ihtiyaç duyunca, beni tavsiye etmişler. Buluştuk, görüştük. Hukuki problemi
çözdük. Bu süreçteki görüşmeler kendisiyle dost olmamıza vesile oldu. Sağ olsun
benim bir karikatürümü çizerek hediye etti. Yine ofisimi ziyarete geldiğinde
kendi çizdiği hukuk konulu bir karikatürü hediye etme nezaketini gösterdi. Yine
hukuki bir konuda benim kendisine teklif ettiğim fikri karikatüre çevirme
nezaketini gösterdi.

 

Murat
Yılmaz, son derece özgün çizgileri olan bir karikatürist. Karikatür sevenler
bilirler. Bir karikatürü kimin çizdiğini bilmeseniz bile sadece çizgi
yorumundan karikatüristin kim olduğunu anlayabilirsiniz. Özellikle Selçuk Erdem
ve Serkan Altuniğne karikatürlerinde, karikatüristin kim olduğu çizim
üslubundan kolaylıkla anlaşılır. Murat Yılmaz karikatürleri de öyledir mesela.
Üzerinde hiç isim yazmasa bile bir karikatürün Murat Yılmaz’ın elinden
çıktığını kolaylıkla anlayabilirsiniz.

 

Murat
Yılmaz’ın son derece harika bir mizahi bakışı vardır. Karikatürlerinde genelde
evrensel bir mizah anlayışının etkilerini görürsünüz. Yerel olan yahut siyasi
olanın Murat Yılmaz karikatürlerinde pek izi görünmez. O’nun karikatürlerini
bir Çinli de bir Meksikalı da rahatlıkla anlayıp kahkahalarla gülebilir.

 

Kendisi
aynı zamanda Dünya Karikatüristler Birliği (Union of World Cartoonists) Başkan
Yardımcısı’dır. Murat Yılmaz’ın özellikle DKB’nin organizasyonlarında
yayınlanan karikatürlerini incelediğinizde en iyi karikatürlerini yurt içinden
ziyade yurt dışının beğenisine sunduğunu ve hepsinin de gerçekten çok
beğenildiğini görürsünüz.

Murat
Yılmaz, sadece bu şehrin veya bu ülkenin değil dünya insanlık tarihinin bir
değeridir. Bu değerin İzmit’ten çıkmış olması ve hala eşi ve dünya tatlısı iki
çocuğu ile birlikte İzmit’te yaşıyor olması bizler için büyük bir şans. Hem
Kocaelililer, hem Kocaeli’nin yerel basını hem de Kocaeli’nin yerel yöneticileri
Murat Yılmaz’ın değerini görmeli ve kendisini her anlamda desteklemelidirler.

 

Bu
son yazdığım cümle bir yanlış anlamaya mahal vermesin. Murat Yılmaz’ın kimsenin
ne maddi ne de manevi desteğine ihtiyacı yok elbette. Ancak marifetin iltifata
tabi olduğunu ve böylesi değerlere maddi ve manevi destek vermenin hepimizin
boynunun borcu olduğunu bilmek lazım. Vesselam.

Şeyh Sait İsyanı, İngiltere Ve Musul (13 Şubat 1925) Sheıkh Saıt Rebellıon England and Mosul, (February 13, 1925) Özet

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dünyası
Uygulama ve Araştırma Merkezi Yakın Tarih Dergisi 2019 Cilt 3 Sayı 6

52

Halifeliğin kaldırılmasını bahane eden çevreler Doğu Anadoluda Şeyh Sait İsyanını çıkarmıştı.
Bu İsyan daha önceden planlanmış İngilterenin
desteğinde gerçekleştirmek isteniyordu. O sıralar Musul meselesi ile ilgilenen
Türkiye İngilterenin kışkırttığı isyanlar
sebebiyle iç sorunları çözmek istedi. Aksi halde yeni devlet yıkılabilirdi.
İngiltere bunu bildiği için Türkiyeyi Musul meselesinin çözümünden uzaklaştırdı ve isyanlarla meşgul etti.

Anahtar Kelimeler: Türkiye,
İngiltere, Musul, Şeyh Sait İsyanı

Summary

The groups who excused the abolition of the caliphate
launched the Sheikh Sait Rebellion in

Eastern Anatolia. This rebellion was intended to be realized
with the support of Britain, which was

previously planned. At that time Turkey was interesting in
the problem of Mosul, Turkey wanted to

solve problems of rebellion against provoked from Britain.
Otherwise the new state could be

destroyed. England knew this, Turkey was too occupied with
the solution of Mosul and rebellion.

Keywords: Turkey, England, Mosul, Sheikh Said Rebellion

Giriş

Türkiye
Cumhuriyetinin kuruluş sürecinde
İngiltere, Türkiye üzerinde diplomatik baskıyı yoğunlaştırmıştı
ve 6 Ağustos 1924 günü Musul sorununu tek taraflı
olarak, Türkiye’ye danışmadan,
Milletler Cemiyetine götürdü. Hemen ertesi günü Hakkari bölgesindeki

Nesturiler Türkiye
Cumhuriyeti’ne karşı ayaklandırıldı (7 Ağustos) ve İngilizin ekmeğine yağ

sürdüler. Cumhuriyet henüz birinci yaş gününü
bile kutlayamamış iken dış destekli bir saldırıyla karşı karşıya bırakıldı. Halifeliğin
kaldırılmasından yaklaşık bir yıl sonra, 13 Şubat

1925’te Şeyh Sait, din
elden gidiyor diye
doğudaki bazı aşiretleri Türkiye
Cumhuriyeti’ne karşı ayaklandırdı. Şeyh Sait, yeşil bayrak açarak, sala
getirerek yürüyor, “Halifelik
kaldırıldı, medreseler kapandı, din elden gidiyor” diye propaganda
yapıyordu. Din, (istismarcıların elinde) tehlikeli bir silahtı. İsyan çabucak
yayılabilir, yalnız Doğudaki bazı illerle sınırlı kalmayabilir, Orta ve Batı
Anadolu’ya da yayılabilirdi. Yayılmaya çalışılıyordu1

.

 

*

Prof. Dr, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, Tıp Fakültesi,

1 Bilal Şimşir, Kürtçülük
II (1924-1999), Bilgi Yayınevi, 2009, Ankara, s.26.

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dünyası
Uygulama ve Araştırma Merkezi Yakın Tarih Dergisi 2019 Cilt 3 Sayı 6

53

1. Şeyh Sait İsyanı

Şeyh Sait isyanını2 organizatörü ise 1923 yılında kurulmuş olan gizli azadı
teşkilatı idi.

Şeyh ve aşiret reislerini elde etme gayreti içine
giriyorlardı. Şeyh Sait bu hareketin elebaşı olarak ileri sürülmekte
idi. Azadı mensupları 1924 yılında ilk kongresini yaparak isyanının planını çizmişlerdi.
Ana stratejiyi de tespit etmişlerdi. Şeyh Sait bu toplantıda ön plana çıkarılmıştı.
İsyanda 1925 yılına ertelenmişti. İsyan müddetine
kadar teşkilat mensupları, aşiret reis ve etkili şeyhlerle temas edip, onları
isyan hareketine katılmaya çağırıyor. Hükümet icraatlarına muhalif olan
Türk unsurlarla özellikle
Hilafet yanlılarını yanlarına almaya gayret ediyorlardı. Dış ülkelerden destek sağlama imkânları aranması da
kararlaştırılmıştı. Gürcistan ve
Irak’a temsilci gönderilerek Rus ve İngiliz desteğinin sağlanmasına çalışmıştır.
Araları açık olan aşiret reislerini şeyhler vasıtası ile barıştırma faaliyetine
girişilmiştir.

1925 yılında 2. kongresini yapan azadı mensupları, Şeyh Saitin işareti ile Mayıs 1925’de
isyanın başlatılmasına karar vermişti. Şeyh Sait müritlerinin çoğunlukta bulunduğu Lice, Hani, Piran,
Palu bölgelerinde hazırlıkları gözden geçirmek için, seyahate çıkmıştır.

Licenin Hanı
bucağına gelen Şeyh Sait burada Torakanlı Reşit Ağa, Kör Hüseyin ağa,

Eyüpoğlu Zülfı ağa, Pirandan öğretmen
Fahri, Şeyh Saitin kardeşi
Abdurrahim ve Miri

Hamdi beyin katıldığı bir toplantı yaptı. Ayaklanma tarihi 21
Mart 1925 olarak kararlaştırıldı.

Esasen Şeyh Sait 1924 yılının 15 Kasımında oğlu Ali Rıza’yı
İstanbul’a göndermiş, Seyid

Abdülkadir’den
muvafakat almıştır. Seyit Abdülkadir
Ali Rıza ile yaptığı bu görüşmeden
sonra, avdeti sırasında ona, Mustafa Kemal aleyhinde hazırlanmış beyannamelerin
de, dağıtmak üzere,
teslim etmiştir.

Şeyh Saitin
beyanname mahiyetindeki aşiret reislerine ve bölge halkına yayınladığı

fetva şöyledir:

“…
Kurulduğu günden beri
Din-i Mübin-i Ahmedînin temellerini yıkmaya çalışan Türkiye

Cumhuriyeti Reisi Mustafa Kemal ile arkadaşlarının ahkâmına
aykırı hareket ederek Allah ve

Peygamberi inkâr ettikleri ve Halife-i İslâmı sürdükleri için gayr-i meşru olan bu idarenin yıkılmasının
bütün İslâmlar üzerine
farz olduğu, Cumhuriyetin başında olanların mal ve canlarının Şeriat-i Garrâ-i
Muhammediyyeye göre
helal olduğu ilan olunur3

.

 

Geniş Bilgi için
bakınız: Yaşar Kalafat, Şark Meselesi Işığında Şeyh Sait Olayı, Karakteri, Dönemindeki
İç ve Dış Olaylar, Boğaziçi Yayınevi, Ankara, 1992.

Yaşar Kalafat, age.,
s. 204.

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dünyası
Uygulama ve Araştırma Merkezi Yakın Tarih Dergisi 2019 Cilt 3 Sayı 6

54

2. Hilafet, İngiltere ve Şeyh Sait İsyanı

1919-1926 yılları arasındaki Türk-İngiliz münasebetlerini
inceleyen Ömer Kürkçüoğlu,

Şeyh Sait isyanıyla ilgili olarak şu hususları
belirtmektedir:

1925 Şubatında
Doğu Anadolu’daki Kürt ileri
gelenlerinden Nakşibendi, Şeyh Sait’in giriştiği ayaklanma hareketi, Türkiye’nin istikrar ihtiyacını
ve dolayısıyla Musul sorununda anlaşmaya varmak zorunluluğunu somut bir biçimde
ortaya koydu. Ayaklanmanın dinsel sloganlara dayanması, Halifeliğin
kaldırılmasının Kürtler’de böyle
bir tepki için elverişli ortam yarattığını ortaya koyar. Ayaklanmanın önderi
Şeyh Sait’in, “İslâm’ın Türkler’le

Kürtler
arasındaki tek bağ olduğu; Türkler
de kendi geleceklerini düşünmek zorundadır. biçiminde
söylediği bildirilen sözleri, bu kanıyı güçlendirmektedir.
Fakat dinsel sloganların gerisinde “Bağımsız Kürdistan” fikrinin yattığı da anlaşılmaktır

Halifeliğin kaldırılmış olması, Kürtler’in ayaklanmasında önemli rol oynadığı gibi, Kürt unsurunun çoğunlukta
bulunduğu Musul
üzerindeki
T
ürk iddiasını da
zayıflatmıştır. Milliyetçi d
üşünceye yabancı olan Musul Kürtleri’nin, Türkiye’yi Irak’a tercih
ettikleri söylenebiliyorsa, bunun başlıca nedeni, Halife
ye yani İslam ‘a olan bağlılıklarıydı. Musul
sorununun çöz
üme kavuşturulmamış
olduğu bir sırada Halifeliğin kaldırılması; İngiltere’nin İslâm etkeni dolayısıyla
duyabileceği endişeyi gidermek için, ya da öteki nedenlerle alınmış olsa da, sonuçta
T
ürkiye’nin Musul tezine manevî
bir darbe indirmişti. İngiltere’nin Musul’daki bir görevlisi, Halifeliğin
kaldırıldığı yolundaki haberi hayretle karşılayıp, inanmakta g
üçlük
çektiklerini yazmaktadır. Bu İngiliz görevlisi, o zamana kadar “K
ürdistan’ı patlamaya hazır bir
volkan gibi kaynaştıran T
ürk
propagandasının, K
ürtlerin
Halifeye kesin bağlılıklarına dayandırıldığını, T
ürkler’in kendi bindikleri dalı kesmelerinin ise,
İngiltere için inanılmayacak kadar m
ükemmel
bir şey olduğunu” belirtmektedir. İngiliz görevlisi, “tabii, bu yeni
durumdan kendimiz için yararlanmayı ihmal etmedik” diye eklemektedir. T
ürk

Hükümeti’nin Kürt ayaklanmasına karşı aldığı sert önlemler,
Musul’daki mahalli Kürt ileri gelenlerinin
tepkisine yol açmaktaydı. Bu tepkilerin, İngiltere bakımından
yararlanmaya” elverişli bir ortam hazırladığı görülüyordu5

.

Burada Ömer Kürkçüoğlunun dikkatlerinden kaçan nokta halifeliğin kaldırılmaması(!)
hususunda İngilterenin
oynadığı roldür.
İngiltere İslam dünyasındaki

 

4 Yaşar Kalafat, age.,
s. 184., Ömer K
ürkçüoğlu, Türk İngiliz İlişkileri (1919-1916), Ankara, 1978, s.
290 vd.

Şeyh Sait olayının İngiltere boyutu için bk. Robert Olson,
The Emergence Of, Kurdish Nationalism and the

Sbeikh Said Rebellion, 1880-1925, Austin 1969., age., s.
52-92 ve 128-150. 5

 Yaşar Kalafat, age.,
s. 185., Ömer Kürkçüoğlu, Türk İngiliz İlişkileri (1919-1916), Ankara, 1778, s.
290 vd.

Şeyh Sait olayının İngiltere boyutu için bkz. Robert Olson,
age., s. 52-92 ve 128-150.

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dünyası
Uygulama ve Araştırma Merkezi Yakın Tarih Dergisi 2019 Cilt 3 Sayı 6

55

mezhebî ayrılığın kışkırtıcısı idi. Dolayısı ile din ve
halifelik adına yapılan isyanlar o dönem de yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyetini parçalamaya ve Musul sorununun
İngiltere lehine sonuçlandırmaya yönelikti. Kürtleri
ve İslam dünyasını düşünen bir İngiltere asla olmayacaktı.

2.1. Sünni
Halifeliğin Kaldırılmaması(!) Yönünde
İngilterenin Planı Gerek
İstiklal Harbi sırasında gerekse ertesinde yeni devletin kuruluşu sürecinde

İstanbul’da bulunan basın, Ankara’daki millî hükümete karşı genelde hasım gibi davrandı.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminde yürüt1...342343344...1.3861.386 Sayfanın 343. Sayfası