14.1 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 344

Konudan Konuya (24)

     Sigarayı bırakmak
istediği ve birkaç kere teşebbüs ettiği / girişimde bulunduğu halde,
bırakamayan gence şunları söylemek ihtiyacını duydum:

     İnsan ruh ve
bedenden ibaret. Bedeni o şekilde yaratan ve içine rûh denen, bir ömürlük
misafirini yerleştiren Allah’tır. Böylece beden rûha, Allah’ın bir emaneti
olmuştur. Emanete ise hıyanet hoş karşılanmaz. Tertemiz, alındığı gibi iade
edilmesi / geri verilmesi gerekir. Ev sahibi bile, kiracısı çıkacağı zaman; evi
girdiğinde nasıl buldu ise, aynı durumda teslim ederek terk etmesini ister.

     Kiradaki evinin
duvarına, rastgele bir çivinin çakılmasının bile hesabını sorar!

     Elbette insan,
emanet olan bedenine bilerek, isteyerek zarar vermez. Allaha karşı böyle bir
kasıt ve niyet aklından bile geçmez. Fakat hasbelkader alıştığı sigarayı bir
türlü bırakamaz. Oysa bedene rûh hâkim.

     Sigara içmekle,
bir bakıma beden rûha hâkim olmuş oluyor. Bedenin efendisi olan rûh; hizmetçisi
olan bedenin buyruğuna girmiş gibi, tuhaf bir görünüm sergileniyor.

     Halbuki, sigara
içmek rûhun değil, bedenin kötü ve zararlı bir alışkanlığıdır. İşte bu gibi
husûsları nazara vererek, sigarayı bırakmasını iyice bir düşünmesini söyledim.

     Özellikle “Ben kimin
evini kirletiyorum? Kimin emanetini kusurlu hâle getiriyorum?” sorularını
kendisine sormasını istedim.

     Genç, hiç ummadığı
bu hatırlatış karşısında, mahçup bir rûh hâli içinde yanımdan ayrıldı.

     Birkaç gün
geçmemişti ki, genç tarafından telefonla arandım:

     “Hocam dedi, çok
mühim bir noktaya dikkatimi çekmeniz; beni çok düşündürdü ve bana kesin bir
karar verdirdi. Sigarayı bıraktım. Artık içmiyorum.”

  X

     Her mimar aynı
malzemeyi kullanır. Aynı taş ve tuğlaları ve aynı keresteyi. Her mimar;
mimarlıktan anlamayan fakat belli işleri yapabilen, öğretilen işleri yapması
kendilerinden istenen birçok işçi ve usta çalıştırır. Fakat ortaya çıkan
yapılar, birbirinden farklı ve başka başkadır.

     Aynı malzemeler
kullanılmış ama; çok değişik tarzda, çok farklı görünümde binalar, köprüler,
kentler, çeşme ve saraylar yapılmıştır.

     Tıpkı yazar, âlim
ve şairler de aynı kelimeleri, aynı harfleri, aynı yazıyı kullanıyorlar ama;
divanları, birbirinden başka. Eserlerin üslûpları değişik. Konular ele alınış
biçimleri bakımından, çok farklı şekiller arz ediyor. Çünkü malzeme aynı olsa
da; onu kullanacak kabiliyetler, istidatlar çeşit çeşit. Bundan dolayıdır ki,
aynı konuda bile olsa, birbirinden çok farklı eserler ortaya çıkıyor.

     Böylece bu tezahür,
bu zuhûr ve bu meydana getirilenler; sanki susmayan birer senfoni olarak
kulaklarımıza aksedip duruyor.

     Bu eserler her
okunuşda, ilk okunuşdaki gibi, bâkir fikirlerle bizleri baş başa bırakıyor.

     Her okunuş; artan
bir hazla, insanı mânen mest ediyor, tefekkür ummanına daldırıyor.

     Bütün bu ortaya
konan sayısız eserler gösteriyor ki, bunların usta ve yapımcıları; kullanılan
malzeme ve maddeler olmadığı gibi, bu malzeme ve maddeleri kullanan işçi ve
çalışanlar da değildir.

     Her maddenin
arkasında; onun ruhu mesabesinde olan bir mânâ, bir rûh var. Zaten her madde,
şekil ve eser; rûhu hükmündeki mânânın; madde olarak kendisini göstermesinden
başka bir şey değil.

     Plân ve programlar
aslında birer mânâdırlar. Madde olarak zuhûr ederek, ortaya çıkıp görünmek
isterler. Bunların da arkasında, potansiyel olarak insan rûhu var.

     Rûh ise, bedendeki
uzuv ve organları kullanarak; gerçekleştirmek istediği mânâyı; plân ve program
hâlinde ortaya koyar. Rûh; akıl ve fikir safhasındaki mânâları; beden organları
vasıtasıyla kullandığı âlet ve edevatla; çeşitli madde ve malzemeleri de
kullanarak; medeniyet dediğimiz muhteşem manzara ve görüntüyü gözler önüne
sermiş ve hâlâ da sermektedir.

X

Dinime Laf Söyletmem!

Sezen
Aksu’nun 5 sene önce yazdığı bir şarkıda, “Selam söyleyin o cahil
Havva ile Adem’e
” denilmiş.

Nasıl
olduysa, herkesten daha fazla Müslüman olduğunu düşünen birileri 5 sene
sonra bunu fark edip linç kampanyasına dönüştürdüler. Hz. Âdem ile Havva’ya
hakaret ettiği
gerekçesiyle, “Dinime laf söyleyenin dili kesilir” tarzı
tepkiler gösterdiler.

Zülfü
Livaneli “Sezen’in, Âdem ve Havva’nın cennetten atılmalarına yol açan hatayı
gençliklerine ve bilmemeye bağlayan, sözlerinden
hakaret anlamı çıkarmak
ilkel bir zorlamadır” diyor.

Allah’ın
uyarılarını dikkate almayıp, şeytanın sözüne kanmayı ister “cahillik”,
ister Diyanet tefsirinde yazdığı gibi “gaflet” veya başka bir sıfatla da
ansanız bu sığ bakışlılar bir hakaret anlamı çıkartabilir. Ayetteki “zalim
sıfatı daha mı hafif?

Görüldüğü gibi, şiirler, şarkılar, resim ve
karikatürler birer sanat eseri olarak soyut anlamlar ihtiva eder.
Kişilerin kültür seviyesi, dünya görüşü, yetişme tarzı gibi çeşitli sebeplerle farklı
algılamalarının
söz konusu olabildiği eserlerdir.

İstanbul için, “Bir sengine (taşına) Acem
mülkü fedadır”
diyen şaire, eğer bir Acemseniz ülkeme hakaret etti diye kızabilirsiniz.
Fakat İstanbullu bir Türk bu ifadeyi üstün bir sanatsal övgü olarak
alkışlayabilir.

Hz. Âdem ile Havva’nın Cennetten çıkarılışını
anlatan ayetlerde, Allah’ın emrine uyma konusunu ön plana alırsanız, bu
emre uymamayı cahillik, gaflet vb sıfatlarla nitelendirebilirsiniz.

Eğer bu emri göz ardı edip, “peygamberlere
sevgi”
üzerinden yorumlarsanız, bu sıfatları “hakaret” kabul
edersiniz.

O halde, açık bir hakaret olmadıkça, “hüsn-ü
zanda bulunmak”
yani kişi hakkında olumlu, iyi düşünmek daha Müslümanca bir
tavır olmaz mı?

*****************************

Din Siyasete Alet Edilince

Sanat
eserlerinde bazı kişilerin algıladığı anlam, salt gerçekliği ifade etmez. Sanat
zaten bu geniş algılamalara sebep olabildiği için alabildiğine özgür bir
ortamda yapılabilir.
Bu yüzden ülkemiz için son 20 yıl sanatçı yetiştirmek
ve sanat eseri üretmekte çok verimsiz bir dönem oldu.

Sezen
Aksu’yu linç kampanyası özgürlük ortamını daha da daralttı. Şarkıdaki
söz, Cumhur İttifakı tarafından hayat pahalılığını ve Enes Kara’nın intiharı
üzerinden cemaatlerin eleştirilmesini önleme vasıtası yapıldı.

Din bu kadar siyasete alet edilmemeli.

Bir de bu
konuyu hilafet taleplerinin gerekçesi olarak istismar eden sözde hocalar
da var:

“Söyleyin
bana İslam’ın merkezi neresi? İslam’ın söz sahibi, makamı kim? Anladınız mı
şimdi niye kaldırdılar, niye lağvettiler o makamı yüz yıl önce? Çıksın bir
şarkıcı parçası Âdem Aleyhisselam’a ‘cahil’ diyebilsin diye bu makamı
kaldırdılar.”

Bu
konuşmayı Ankara Melike Hatun Camii’nde görevli olan, Diyanet’e bağlı bir imam Bursa’da
bir cami kürsüsünde yapmış.

Bu imam
“Ah İslam kaim olsaydı, ah bu dinin bir başı bir sahibi olsaydı… Ne Hz.
Meryem’e, ne Âdem’e ne Havva’ya, ne Resulullah Aleyhisselam’a, ne şeriata, ne
Kuran’a, ne başörtüsüne, ne çarşafa, ne sarığa, ne minareye kimse konuşamazdı.
Biz o makamı geri istiyoruz arkadaş. İslam adına istiyoruz” diye devam
etmiş.

Bu imam
elbette bilir, halifeliğin dini bir makam değil, daha çok siyasi bir
makam olduğunu
, tarih boyunca siyasi çatışmaların bir aracı olduğunu.

Ama din bu kadar siyasete alet edildiğinde böyleleri de durumdan vazife
çıkarıyor.

Ha! Sezen
Aksu
’nun gerçekten eleştirilmesi gereken yönleri de var.

Sezen
Aksu “Açılım karşısında duranları iki cihanda da lekeli kabul
ediyoruz”
dediğinde böyle tepki gösterilse daha doğru olurdu. Çünkü bu
sözü sanat eseri içinde değil, siyasi maksatlı söylenmiş haksız ve saygısız bir
ifade idi.

*****************************

Bunlar Dinimize Hakaret Değil Miydi?

Sezen Aksu’nun şarkısındaki söze dayanarak “dinime
laf söyletmem”
diye tepki gösterenlere bazı hatırlatmalar yapalım:

“Her Cuma bir ayet sallıyorum, bakara
makara”
diyen eski
AB Bakanı Egemen Bağış’a tepki göstermediniz. Başka bir adam kalmamış
gibi Prag Büyükelçisi yapılmasına da bir söz söylemediniz.

AKP Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin “Erdoğan’a
dokunmak bile ibadettir”
dediğinde sesiniz çıkmadı.

AKP Aydın İl Başkanı İsmail Hakkı Eser “Erdoğan
ikinci peygamberdir”
dediğinde herhalde kulaklarınız tıkalıydı.

AKP Düzce Milletvekili Fevai Arslan “Erdoğan
Allah’ın tüm vasıflarını üstünde toplayan bir lider”
dediğinde başka
bir dinin ümmeti miydiniz?

Politika faizlerini 5 puan indirip, kredi
faizlerini patlatan lideriniz “Nas” bahanesini ileri sürdüğünde neden
“dinimizi bu işe karıştırma” demediniz?

Zulüm “adaletten sapma” ve “adaletin zıddı” diye tanımlanır. Adalet
mekanizması siyasallaştırılır, yargı siyasetin emrine verilirken
sustunuz. Yazılıda birinci gelen gençleri sözde mülakatlarda eleyip
bilgisiz yandaşları devlet kadrolarına doldururken de sesiniz çıkmadı.

Dinimiz “emaneti ehline verin” diye
emrediyor. Güreşçiden banka yönetim kurulu üyesi, ekonomi tahsili olmayanı
Hazine ve Maliye Bakanı yaptıklarında dinimizin değerleri aklınıza bile
gelmedi.

Dinimiz “her günahın affı var ama kul
hakkı
müstesna” diyor. Ama İsmet Özel’in dediği gibi “sizin için hak
yemek, sol elle yemek yemekten daha önemsiz.” 

Anadolu Demokratlığı –III

0

“Dünya üzerinde yaşamış ve yaşayan
milletler arasında demokrat doğan yegâne millet Türklerdir.”
(M.Kemâl Atatürk)

Batı dünyasının demokrasi kültürü tarihsel dönem
içinde Rönesans ve Reform hareketlerine kadar dayanır. Özellikle 18. yüzyılda
Avrupa’da başlayan ve kollektif akıl temelinde ortaya çıkan aydınlanma ve
modernleşme döneminin bu kültürün gelişmesinde etkili olmuştur. Bir anlamda
-kapitalizmin de yükselişiyle birlikte- Batı Avrupa’nın,
kutsal
referanslardan
uzaklaşarak siyasal ve hukuksal yapıları köklü değişime uğramıştır. Artık devlet
kurumları ve yasalar, gücünü ve meşruluğunu daha katılımcı bir düzenden almıştır. Nitekim 20.
Yüzyıl sonlarında gelişen küreselleşmenin de etkisiyle gerek siyasal kültür ve diğer değer sistemlerinde, gerekse demokratik
işleyişte inkâr edilemez değişimler söz konusu olmuştur.

Buna bağlı olarak batı dünyası
ile birlikte ABD’nin demokrasi kültürü
ve sistemin işleyişi hep tartışılır olmuştur. Kurum ve kuralları işlese de, bu durum
dış dünyaya evrensel değerlere bina edilememiş, farklı standartlar üretilmiştir. İnsan hakları ve hümanizm yükselen değer gibi görülse işgalci ve
yayılmacı politikalar ve  çıkar
ilişkileri ön planda tutulmuştur. Bu nedenle ülke içi standartları ile dış
dünya standartları çoğu zaman örtüşmemektedir. Mesela dış dünyada antidemokratik
ve dayatmacı-yayılmacı bir ABD yönetimi olsa da kendi toplumu için bireysel
haklar hiç sektirmeden uygulanmaktadır. Toplumun yapısı da bu demokratik
kültüre ve sisteme uyumludur. Öyle ki, demokrasiyi içselleştirmiş bu tip
toplumlarda, sade insan bir senato üyesine, “…dikkat ediniz sayın senatör,
maaşınızı biz veriyoruz, bu anlamda siz benim de çalışanımsınız”
diyebilmektedir ve bu normal karşılanır.

Günümüz dünyasında “demokratik yönetim” adıyla pek çok ülke
var. Ancak adının “demokratik” olması, halkının da hür iradesini temsili etmesi anlamına gelmiyor. Sivil kurum ve
kuruluşların ve halkını temsil eden meclislerinin demokratik işleyişi olmadıkça bir anlamı yoktur. Kaldı ki dünyada
cumhuriyetle yönetilip, demokratik olmayan nice ülkeler var: Çin Halk
Cumhuriyeti, Kuzey Kore (resmî adıyla Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti),
Afganistan, İran ve bazı Arap ülkeleri gibi. Bu aynı zamanda demokrasi ile
tanışmayan toplumlar için ithal edilecek bir kavram değildir. Zaten “size demokrasi verelim” ısrarı da ayrı bir felaketti. Üstelik
“neden?” diye sorulmaması da bir tuhaf durum. Yazık ki bütün dünya kamuoyunun
tanık olduğu bu ütopik macera devam
ediyor, izleri ve acısı henüz silinmiş değil.

Her toplumun
değişime karşı direnme gücü elbette farklı olur. Ancak makul ve insani olan halkın genel kabulü ile benimsemesi.
Genellikle Asya toplumunun ve Ortadoğu toplumunun dönüşümü zamanla orantılı
yani lineer değildir. Bakarsınız uzunca dönem kayda değer bir değişme
göstermeyen toplum çok kısa sürede ani kırılmalarla dönüşüme uğrayabilir.
Birçok uygarlığa mesken olan Anadolu coğrafyasında Cumhuriyetin inşa edilmesi
elbette muhteşem bir durumdur. Bir
devlet kurmak elbette ki kollektif
bir aklın ifadesi ve iradesiyle olmuştur. Kurucu iradeyi teşkil eden ve yöneten
Mustafa Kemal Atatürk bu muazzam ve büyük devleti; kurumlarıyla birlikte kaosa,
toplumsal çatışmalara neden olmadan daha kararlı, ikna edici ve açıklıkla
halkın güven duyarak benimsemesiyle kurmuştur. Burada açıklıkla ifade etmek
gerekir ki, Osmanlı devleti de -her şeye rağmen- sağlam bir bürokrasiye ve
devlet tecrübesine sahipti. Bu yetenekli kadrolar genç cumhuriyetin kuruluşunda
önemli görev ve hizmetlerde bulunmuşlardır.

Türk siyasi
tarihinde Cumhuriyetin kuruluşu muazzam
ve millî
bir toparlanmanın ifadesidir. Osmanlı devletinin çöküşünü oluşturan
ve yeni bir devlet kuruluşunu oluşturan sebepler önemli olmuştur.  En başta
merkezi
yönetimin, ekonominin ve askeri sistemin bozulması, sosyal problemler, dış
etkenler ve buna benzer diğer sorunlar. Ancak Türkiye’nin demokratikleşme
sistemine gelişi söz konusu olduğunda, bunu ayrı ve münferit görmek doğru
olmaz. Bununla ilgili o
rtak görüş;
gerek Tanzimat ve meşrutiyet rüzgârı, gerekse ittihat ve terakkinin hür ve eşit
haklar konusunda siyasi manevraların ve ısrarcı olmasının bu kültürün
oluşmasında önemli katkısı olmuştur. 
Ayrıca kayda değer bir diğer gerçek de, demokratik sisteme geçişin en
büyük yol haritası elbette cumhuriyetin kurumsal olarak işlemesidir. Öyle ki; evrensel hakların temininde soyut ve
tasavvur edilen bir kavramdan çıkıp yaşam
tarzı
olmuştur. Vatandaşlık hukukundan, eğitim ve kadın haklarına,
seçeme-seçilme güvencesinden çalışma yaşamına kadar bir demokratik cömertlik adeta yağmıştır. Yazar Ege Cansen’in dediği gibi,
“cumhuriyet, muhteşem bir demokrasi projesidir”. Bir anlamda yeni kuruluş
aşamasında şartların inanılmaz zorluğuna rağmen, mekanik sistemdeki redüktör gibi toplum enerjisini
kırmadan-dökmeden ve insan tabiatıyla çakışmayan harika bir uyum sağlanmıştır.
Yani cumhuriyet, demokratik yaşama münbit
bir zemin hazırlamıştır. Öyle ki temel insanî hak ve hürriyetlerde hep bir
adım önde olmuştur. Hatta ‘her alanda’ demek umulur ki abartı olmaz;
hukuk-eğitim-sağlıkta, iktisadi alanda, tarımsal üretimde, endüstriyel
gelişmelerde, dış ilişkilerde de. Dünya buna tanıktır, insaflı olan vicdanlar
da. Selam ve sağlıkla.  

Faiz sebep “nas”ından ne çıkar?

 “Faiz sebep, enflasyon sonuçtur” tartışması aklıma,
Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın 1757 tarihli Marifetname’sindeki bir bölümü
getirdi. İbrahim Hakkı Hazretleri, ay ve güneş tutulmasından, geometriden,
özetle tabiat olaylarının bilim yoluyla açıklanmasından söz ediyor. Sonra da
dine dayanarak bilime itiraz edenlere şöyle söylüyor:

 

“Bu durumda, o kimse ki söylenmiş bu işleri çürütmekte
tartışmayı dinin gereklerinden zanneder; o kimse dine zarar vermiş olur. Çünkü,
bu işlerin olmasına geometrik ve matematiksel deliller yol gösterir. Bir kimse
ki onu öğrenmiş olup soruşturmasına gücü yeter, sebebinden ve vaktinden,
miktarından ve süresinden haber verir. Ona denilse ki ‘Bu şeriata aykırıdır’
buna rağmen o kimse, kesinlikle bildiği bu işte şüphe etmez. Belki şeriattan
şüphe eder ki ‘Kesin bilgiye aykırı şeriat nasıl olur?’ diye tereddüde başlar.
Şimdi, şeriata, yoluyla sövenlerin zararından, yolsuz yardım edenlerin zararı
daha çoktur. Nitekim ‘Akıllı düşman, akılsız dosttan iyidir’ demişler.”.
(Marifetname, Prof. Durali Yılmaz sadeleştirmesi, Ataç Yayınları 2013.)

 

 İbrahim Hakkı, yazdıklarının bir kısmını İmam Gazali’den
tercüme ettiğini söylüyor, fakat tırnağın nerede açılıp nerede kapandığı pek
belli değil. İster kendi fikri, ister alıntı olsun, gayet yerinde hükümler.

 

O kilidin anahtarı öbür kilidi açmaz

Başımıza gelenlerin önemli bir kısmı elimize geçirdiğimiz
bir anahtarla, o anahtara ait olmayan kilitleri açmaya çalışmamızdan
kaynaklanıyor. Dini bilim yerine koyamazsınız. Bilimi de din yerine. Din
değerler için anahtardır. İslam’ın peygamberinin dediği gibi, “Güzel ahlâkı
tamamlamak için” gelmiştir. Ekonomiyi idare etmek veya ay ve güneş
tutulmalarının zamanını tahmin etmek için değil. Bilim de tam bunlar için
anahtardır; dini açıklamak, ahlâk kuralları koymak için değil.

 

Ülke ekonomisini nasla, daha doğrusu sizin nas sandığınızla
idare etmeye kalkışmak, insanı, tam da yukarıdaki alıntının işaret ettiği
sonuca götürür. Faiz düşünce enflasyon düşmemişse şimdi insanlar neden
şüpheleneceklerdir? Veya şöyle sorayım: Neden şüphelenmelerini istersiniz?
Nastan mı sizden mi?

 

Sonra şu soru sorulabilir: Nassı en iyi Müslümanlar bilir ve
uyar. Diğer dinler ve dinsizler ne bilir ne de uyar, dolayısıyla onlar
eksiklidir. O hâlde Müslüman ülkeler dünyanın en refahlı, en zengin,
vatandaşlarının en mutlu yaşadıkları ülkeler olmalı değil mi?

 

Medine’yi beğenmeyen muhacirler

Maalesef kesinlikle biliyoruz ki öyle değil!

 

O kadar değil ki bizim sığınmacılara “Hangi ülkeye gitmek
istersin?” diye sorulduğunda hiç biri nassın, şeriatın hâkim olduğunu iddia
eden bir ülkeyi söylemiyor. Nastan, dinden, imandan haberi olmayan Batı
ülkelerine gitmek istiyor. Hani bizimkiler kendilerine “ensar” diyorlar ya. Ve
sığınmacıları, Mekke’deki müşriklerden kaçan Müslümanlara benzetiyorlar; muhacirlere…
Eh biz de ensar oluyoruz bu durumda. Yani Medine’de muhacirlere yardım edenler.
Fakat bakınız, bizim sığınmacılar “Medine”de kalmak istemiyor. Akılları,
zorları Bizans’ta! Bugün Bizans yok, o yüzden ABD’ye, Avrupa’ya, en azından
Yunanistan’a gitmeye çalışıyor ve bu yolda boğulmayı göze alıyorlar.

 

Suudî Arabistan’da bulunduğum 80’li yıllarda Araplar,
İsrail’in kendilerini çevire çevire dövmesinden son derece şikâyetçi ve
tabiatıyla bir miktar da eziktiler. Hele başında bir kadının, Golda Meier’in,
bulunduğu bir devletin bunu başarmasını açıklamakta güçlük çekiyorlardı. Bir
toplantıda, bir arkadaşım, “Birçok şeyi yanlış yapıyor olabiliriz ama bakın
biz, hiç olmazsa ‘La ilâhe illAllah‘ diyoruz. Onlar daha temelden yanlış. O
hâlde niçin kaybeden biz oluyoruz?” diye isyan etmişti. Kadınların
yönetimindeki bir ülkenin de huzura kavuşmayacağına dair bir “nas”ı da
söylüyordu.

 

 Tıpatıp aynı hata. Dinle dünya işlerini yönetmeye çalışmak!
Ve tersi de aynı derecede yanlış. Fizikten, kimyadan, özetle dünyaya ait
bilgilerimizden, dünyaya ait bilimlerden dini çıkarmaya çalışmak! Dinle dünya
işlerinin ilişkisi, inananların dünyadan ibret alması olabilir. Asıl,
dindarların doğru, dürüst ve ahlaklı davranışları için dinden ilham almaları.
Bunun ötesi dine de bilime de yarar değil, zarar verecektir.

 

NOMA: Laiklik mi sekülerlik mi?

Sevdiğim bir bilim adamı, Stephen Jay Gould, bu duruşa, NOMA
diyordu. İngilizce açılımı, Örtüşmeyen Müfredatlar (Non Overlapping
Magisteria): Dinin müfredatı ile biliminkinin örtüşmemesi. Bu düşüncenin en
şiddetli karşıtı, ateizmin imanlı savunucusu Richard Dawkins’di.

 

NOMA’ya laiklik de diyebilirsiniz, sekülerlik de. Bizde
laiklik aleyhine pek konuşulmuyor ama sekülerlik nedense açık hedef. Hâlbuki
tarihte laiklik, sekülerliğin biraz eli sopalısıdır. Birincide kilise
karşıtlığı vardır; ikincide yoktur. Ancak bu tutumu, saygı duyduğum din
âlimlerinde de gözlüyorum. Herhâlde benim bilmediğim bir sebep var veya
kelimelere aynı anlamları vermiyoruz. https://millidusunce.com/faiz-sebep-nasindan-ne-cikar/

Prof. Dr. Yümni Sezen’e Armağan

Emekli olmuş kişilere, özellikle de öğretim elemanlarına
‘Armağan Kitabı’ hazırlanması, Türk milletine yakışır bir kadirşinaslıktır.

Dostları Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar, İlâhiyatçı-Yazar Sâdık
Güner, Yazar Râsım Ekşi, Dr. Musa Aksoy ve Emekli Albay Sedat İşgören’den
oluşan Hazırlama Heyeti’nin, Dr. Abdülkadir Yeler editörlüğünde meydana
getirdiği Prof. Dr. YÜMNİ SEZEN’e ARMAĞAN isimli eser, sözü edilen
kadirşinaslığın ürünüdür.

Millî Düşünce Merkezi İstanbul Şubesi’nce hazırlandığı
belirtilen eser, 16,5 X 21 santim ölçülerinde ve 329 sayfadır.

Dr. Abdülkadir Yeler imzalı ‘Editörün Önsözü’ başlıklı yazı
ile başlayan eser, Devlet Eski Bakanı ve Millî Düşünce Merkezi Genel Başkanı Sâdi
Somuncuoğlu’nun ‘Sunum’, Hazırlama Komitesi Başkanı ve Millî Düşünce Merkezi
İstanbul Şubesi eski başkanı Sâdık Güner’in ‘Prof. Dr. Yümni Sezen’i
Takdimimizdir’ ve Millî Düşünce Merkezi İstanbul Şubesi Başkanı Dr. Mehmet Âkif
Demir’in ‘Prof. Dr. Yümnî Sezen Hocama Atfen’ başlıklı yazıları ile devam
ediyor.

Gazeteci-Yazar, Turan Kültür Vakfı Başkanı Râsim Ekşi,
“Yümni Sezen’in Hayatı ve Eserleri” başlıklı yazısında geniş ve derin bilgiler
sunuyor. (s:15-53)

Eserde Yümni Sezen hakkında yazısı bulunanlar: (Alfabetik
sıra ile)

Abdülkadir Yeler, Ahmet Kahraman, Ali Coşkun, Ali Rıza
Kibrit, Arslan Bulut, Arslan Tekin,

Aynur Uraler, Bayraktar Bayraklı, Ekrem Özbay, Emel Süpürür,
Emin Gürses, Fatma Bahar Yağcı, Fatma Odabaşı, Halil Aydınalp, Hayrettin
Nuhoğlu, Hayri Özenli, İbrahim Coşkun, İbrahim Soylu, Mehmet Bayrakdar, Mehmet
Okay, Musa Aksoy, Mustafa Nazım Telli, Nebile Özmen, Neşide Yıldırım – Kâzım
Yıldırım, Nurullah Abalı, Rekin Ertem, Sedat İşgören, Süleyman Hayri Bolay,
Turan Çakıroğlu, Ünal Yılmaz, Zeki Aslantürk

Akademik Makaleler ve başlıkları:

*Musa Aksoy / Arapça’nın Dilimizdeki Yeri, Lisan ve Milliyet
Fikrinin Ortaya Çıkışı

*Rekin Ertem / Harf Devriminin 90. Yılında Alfabe
Tartışmalarında Hurûf-ı Munfasılacılar ve Başarısızlık Sebepleri

 *Rekin Ertem / Harf
Devriminin 90. Yılında Alfabe Tartışmalarında Ermeni Alfabesinden Kimler
Bahsetti?

*Sadık Güner / Hz. Peygamber’i Anlatmak 

*Zeki Arslantürk / Batı Emperyalizmi ve Ortadoğu.

Prof. Dr. Yümni Sezen hakkındaki yazılarından seçilmiş
cümleler:

Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay: Yümni Sezen benim tam tamına
65 senelik kadîm arkadaşım ve dostumdur. Kendisiyle fakültenin ilk yıllarından
itibâren başlayan arkadaşlığımız artarak bugüne kadar gelmiştir.

Yümni Sezen, Urfa’nnı yetiştirdiği nâdir şahsiyetlerden
birisidir. Kendisi çok değerli çalışmalar yapmış ve çok kıymetli eserler vücuda
getirmiştir. Eserleri sıradan yazılar olmayıp fikrî derinliği ve tefekkürü olan
eserlerdir. Ele aldığı meseleyi enine boyuna, derinliğine deşeler, münâkaşa
eder ve mutlaka bir neticeye ulaştırır. Bu sebeple ona boşuna ‘filozof’
demedim. Filozofların umumiyetle sistemleri olur. Gerçi sistemi olmayan
filozoflar da yok değildir. Yümni Sezen’in sistemi, eserlerinde gizlidir.
Dikkatlice eserlerini okuyanlar onu bulabilirler. Yümni Sezen’in son eseri ‘Var
Olma Sorumluluğu’ adını taşımaktadır. ‘Var olma’ tâbiri başlı başına felsefî
bir ifâde olup ‘varoluşçu’ bir felsefî anlayışı ifâde etmektedir. Yümni Sezen
‘varoluş’a bir sorumluluk yüklemiş. Sorumluluk zâten başlı başına felsefî ve
ahlâkî yükümlülüğü gerektirir.

Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar: Yümni Sezen Hocamızın, genel
olarak tasavvufa ve tarikata eleştirel bir yaklaşım içerisinde olduğu bilinir.
Sezen, eleştirilerini özellikle ve çoğunlukla Vahdet-i Vucûd ve kısmen de
Vahdet-i Şuûd anlayışları üzerinde yoğunlaştırmıştır; buna bağlı olarak
eleştirilerin odağına Muhyiddin İbnü’l-Arabî, Mevlânâ Celâlettin-i Rumî ve
İmam-ı Rabbânî gibi sufîleri koymuştur. Eleştirilerini bu sufilerin
kullandıkları varlık, ilim, hak, hakîkat, akıl, nefs, velâyet, zâhir, bâtın,
zuhur, tecelli, şuhûd, tayyün, tahayyül, melekût, insan-ı kâmil ve benzeri
kavramlar üzerinden yapmıştır. İnsanların çoğunun tasavvufa ve tarikata
meyletmesinin ve girmesinin bir sebebi, bu yolla daha iyi Müslüman ve dindar
olacaklarını sanmalarıdır. Acaba böyle oluyor mu? Bilindiği gibi iyi Müslüman
olmak için, aklın kullanımı yanında Allah’ın Kitâbı Kur’ân-ı Kerim ve elçisi
Hz. Muhammedi anlamak ve onlara uymak yeter ve artar bile; başka hiç bir
rehbere veya kaynağa ihtiyacı yoktur. Tasavvufa ve tarikata giren, Sezen
Hoca’nın eleştirileri dikkate alındığında iyi Müslüman olması şöyle dursun,
İslâm’ını bile kaybedebilir.

Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı: Efendim, Prof. Dr. Yümni Sezen
Bey ismi bize birkaç şeyi hatırlatıyor. Birincisi çok çok güçlü bir imana
sâhip, ikincisi çok kültürlü, üçüncüsü de çok milliyetçi bir kimlik.

Arslan Bulut: Yümni Hoca, Türk târihinin şeref kitabında yer
alır…

Dr. Fatma Odabaşı: Sohbetlerinde sıkça konuşulan mevzulardan
biri milliyetçilik meselesiydi. Hocamın araştırma alanları arasında yer alan bu
konu, hem genel olarak hem de İslâm’la ilişkisi açısından önemli tartışmalara
sebep olmuştur. Kendisi yaptığı çalışmalar vesilesiyle, bu meselenin
zihinlerimizde netleşmesine büyük katkı sağlamıştır.

Dr. Abdülkadir Yeler: Sezen Hoca, Yahya Kemal’in şiirindeki;
‘Endülüs üç defa kırmızı…’ ifâdesindeki kırmızıları: ‘Rakkasenin şalı, şarap ve
batmak üzere solan güneşin kızıllığı’ olarak açıkladı.

Doç. Dr. Neşide Yıldırım Doç. Dr. Kâzım Yıldırım: Hocamızı
yakından tanıyanlar O’nun; Ziya Gökalp, Mümtaz Turhan, Erol Güngör ve Seyit
Ahmet Arvasi hocalarımız gibi sosyal alanlarda ilim insanlığının yanında tevâzu
sâhibi ve pozitif enerji dolu biri olduğunu bilirler.

Prof. Dr. Ali Coşkun: Yazarlığa erken başlamış, doktorasını
dışarıdan vermiş ve akademiyaya geç intisap etmiş olmasına rağmen çalışkanlığı
ve gayreti ile kariyer basamaklarını bir bir tırmanmıştır.

Prof. Dr. Emin Gürses: Prof. Sezen, günümüz şartlarında
diyalog mecbîridir diyenlere karşı, diyaloğun direksiyonunun Hıristiyanların
elinde olduğunu vurgulamaktaydı. … Vatikan tarafından başlatılan Dinlerarası
Diyalog çabalarının aslında misyonerliğin farklı bir versiyonu olduğuna dikkat
çekmektedir.

Emekli Öğretmen Mustafa Nâzım Telli: Yazılı imtihan günü geç
kalmıştım. ‘Kar yağıyor, hava soğuk. Sen taaa… Pendikten buraya geldin. Aferin
sana’ diyerek yorgunluğumu unutturdu. Yumuşak huylu, babacan bir adamdı.
İslâm’ın emri ‘Zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız’ Düsturunu yaşıyor ve
yaşatıyordu.

***

Duygulu fakat duygularını disiplin anlayışının ve
prensiplerinin önüne geçmesini şuurla önleyen Yümni Hoca, öğrencilerinin ve
meslektaşlarının, hakkında yazdıklarını okurken, gözpınarlarına gönderilen
ısrarlı davetiyelerden herhalde etkilenmiştir. Asıl önemlisi de, vazifesini bi
hakkın yapmış olduğunun tescil edilmesinden huzurlu olmuştur.

İlminden sık sık faydalandığım aziz ve muhterem dostuma,
sağlık ve huzurla yaşayacağı uzun yıllar diliyorum.

Esere sâhip olmak isteyenler için: Dr. Mehmet Âkif Demir.
0.532-502 02 38

 

 

Prof. Dr. YÜMNİ SEZEN

1938 yılında Urfa’nın Birecik ilçesinde doğdu. Aynı yerde
ilk ve ortaokul öğreniminden sonra 1957’de Gaziantep Lisesini bitirdi. 1961’de
Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Millî Eğitim
Bakanlığı’na bağlı çeşitli okullarda öğretmen ve yönetici olarak çalıştı.
1975’de İstanbul Ortaköy Eğitim Enstitüsünde öğretmenlik yaptı. 1976-1978
İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. 1985’de Marmara
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne öğretim görevlisi olarak geçti. Bir yıl
sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyal Yapı ve Sosyal Değişme
Anabilim Dalı’nda doktorasını tamamladı. Sırasıyla Yardımcı Doçent, Doçent ve
sonra Profesör unvanlarını aldı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde
Din Sosyolojisi öğretim üyeliğinden emekli olarak çalışmalarına devam
etmektedir.

Çalışmaları felsefe, sosyoloji, din sosyolojisi ve İslâmî
sosyoloji çalışmaları üzerinde yoğunlaşmıştır. 1-Günümüzde İslâmiyet ve
Milliyetçilik (1978), 2-Sosyolojiye Göre Halk-Millet-Devlet (1982), 3-Târihî
Maddeciliğin Tahlili ve Tenkidi (1984), 4-Hayatın Mânâsı, Gerçek ve Ötesi
(1984-2004), 5- Sosyoloji Açısından Din (1988, 1993, 1998, 2003), 6-Sosyolojide
Temel Bilgiler ve Tartışmalar  (1990,
1997), 7-Türk Toplumunun Lâiklik Anlayışı (1993), 8-İslâm Sosyolojisine Giriş
(1994), 9-Maddeci Felsefenin Çıkmazları’ (1997, 2000, 2004, 2008), 10-Çağdaşlaşma,
Yabancılaşma ve Kimlik’ (2003), 11-İslâm’ın Sosyolojik Yorumu’ (2004),
12-Kur’ân Işığında İnsan, Akıl ve Toplum (2004) 13- Kurban ve Din’ (2004),
14-Dinlerarası Diyalog İhaneti (2006), 15-Evrenselden Özele Kültür
(Fransızca’dan tercüme 2009) 16-Kültür ve Din (2011), 17-Osmanlı’dan
Cumhuriyete İki Devrin Müftüsü Mustafa Sırrı Sezen (2011), 18-Kapitalizmin
Zulmü’ (2017), 20- Kapitalizmin Zulmü. Marksizmin Muhasebesi, İslâm’ın İlke ve
Hedefleri / Yanlışlara Kurban Edilen Doğrular (2017), 21-Aldatılmamak İçin
Anlamak (2019), 22-Aşk Sarhoşu Dervişlerin Dini: Tasavvuf’ (2020), 23-Var Olmak
Sorumluluğu (2021) isimli kitapları, çeşitli dergi ve gazetelerde makaleleri
yayımlandı.

Evli ve üç kız babası, dört torun dedesidir.

 

 

İSLÂM’I BÖYLE KATLETTİK

Sâdık Güner 15,5 X 23,5 santim ölçülerindeki 386 sayfalık
eserinde Hakk’tan yana görünüp ifsat edici (bozucu) işler yapmaya
çabalayanların, dinimiz İslâm’a vermek istedikleri zararları açıklıyor. Halk
arasında buna ‘suret-i Hak’tan görünmek’ deniliyor. Doğrusu ‘suretâ Hakk’tan
görünmek’tir. Çabalar, iki iddia ile temellendiriliyor: ‘Dinimizin %80’i hadis
kaynaklıdır, %20’si Kur’ân.’ ve ‘Hadisin Kur’ân’a ihtiyacından çok, Kur’ân’ın
hadise ihtiyacı vardır.’

Yazarın tespitlerine göre tahrif edici işlemler İslâmiyet
öncesi alışkanlıkların, gelenek, örf ve âdetlerle kültür unsurlarının, İslâm
hükümlerine dâhil edilmesiyle başlamıştır. İkinci sebep olarak Abdullah İbn
Sebe’nin kasıtlı tahrifatını gösteriyor. Bâzı İslâm târihçileri bu isimde bir
şahsın hiç yaşamadığını iddia ediyorlarsa da, Abdullah İbn Sebeler târih
boyunca İslâmiyet aleyhinde çalışmışlardır. Hâlen de devam etmektedirler. Bu
sebeple Sayın Güner’in ikazları son derece önemlidir. İkazları birer cümle ile
şöyle özetlemek mümkündür. *Bâzı tarikat şeyhleri, müritlerini, mutlak itaate
mecbur ediyorlar. (‘Şeyhin önünde mürit, ölü yıkayıcısının önündeki mevta gibi
olmalı’ deniliyor) *Peygamber sözü olarak oluşturulan hadis külliyatı,
Kur’ân’ın birçok hükümlerini devre dışı bırakabilmiştir. (Çözüm:
Peygamber’imizin söyledikleriyle amel etmek dinde en tabîi akide olarak kabul
edilebilir. Ancak O’na aidiyetinden emin olmak gerekir.) *Allah adına konuştuğu
için tebliğ etiği vahiyden etkilenen insanlar, sâhibini değil, vahyi tebliğ
eden peygamberi yücelterek ilâhî mertebelere taşımalarıdır.

Dikkat çekici iki bilgi: 1- “Allah’ın; ‘sen olmasaydın
kâinatı yaratmazdım’ buyurduğuna inanmak … gibi yaklaşımlar şirk gurubundadır.”
2-Allah’tan başka kimsenin gaybı bilemeyeceği âyetlerde apaçık belli iken…
Hazret-i Muhammed’in aşere-i mübeşşere hakkındaki sözlerine inanmak, kusursuz
şirk olmaktadır.’

(Bilinmektedir ki Aşere-i Mübeşşere rivâyetinde yer alan
isimler üzerinde mutabakat yoktur. O halde, hadis olduğu iddia edilen söz
üzerinde de mutabakat olduğu söylenemez. Olumsuzluklara sebebiyet vereceği için
konu hakkında yeni bir tartışma açılmasından kaçınılmalıdır.. O. Ç.)

Bir başka tahrif yolu; ‘İnsanın arzularını tapılası konuma
yerleştirmesidir.’ (Bu batağa saplananlar hakkında Casiye Sûresi 23. âyette
bilgi vardır.)

Asıl büyük tehlike, insanın, Allah ile arasına aracılar
koymasıdır.  Yazar bu konudaki
sapkınlıkları; Yatır ziyâretleri, Allah’ın sıfatlarını kullara isnat etme ve
gizli şirk başlıkları altında inceliyor. (s: 50-56)

Kitapta ele alınan ikinci bahis ‘Şefaat’tir. (s: 57-65)

Üçüncü bahis başlığı: Hassas bir konu olan ‘Büyü ve
Falcılık.’ ‘Rukye’ de bu bölümde ele alınıyor. (s: 66-90) (Peygamber efendimiz,
belli şartlar altında rukye’ye ruhsat vermiştir. (O.Ç.)

Kader konusundaki bilgiler (s: 90-107)’dedir. Kader
konusunda insanlarımız kaba softa-ham yobaz şeyhlerin, şıhların verdiği
bilgilerle ümitsizliğe kapılmaktadır. Hadid Sûresi 22. Âyetini kısır görüşlerle
tefsir edenler; kaderin önceden belirlendiğini değişmezliğini iddia ederler. Bu
iddiaya inananlar; ‘Mâdem ki insanın kaderi, önceden belirlenmiştir,
değişmeyecektir… yapılabilecek bir şey yok demektir…’ noktasına ve ümitsizliğe
götürür. Oysa ki Hâlik-i Zülcelâl Hazretleri’nin rahmetinden ümit kesilmez.

Sâdık Güner’in telif ettiği eserin ikinci bölümünde; Savaş
kuralları, esirler, ganimet, bir başka hassas konu olan ‘fey’ ileaynı durumda
‘nefel’, kölelik ve cariyelik, kabile asâleti-ırkçılık, hakkında bilgiler var.

260-300. sayfalar arasında ‘Kadın’, 301-339 sayfalarda
‘Nikâh’ başlığı altında muta nikâhı, talâk, çok evlilik gibi tartışmalı ve netâmeli
konular ele alınıyor. Son bölümde ise netâmeli bir başka konu olan ‘fâiz’ ve
‘riba’ hakkında derin araştırmaların ürünü olan bilgiler var. Fâiz konusunda
bütün görüşler açıklanmakta ise de, net bir hüküm verilemiyor.

Yukarıda belirtilen bölümlerde bütün meseleler; İslâm
öncesi, İslâm sonrası, Kur’ân’a göre, Hadislere göre tahlil ediliyor. Bu
özellikleri sebebiyle Sâdık Güner’in büyük emeklerle hazırladığı eseri, İslâm
İlmihal’i olarak kabul edilebilir. Her evde bulunması gereken, her Müslüman’ın
başucu kaynağı, el kitabı olma özelliklerine sâhiptir.

İslâm’da tartışılmayan ve hükme bağlanmayan hiçbir mesele
yoktur. Azınlığın kabul ettiği rivâyetleri, ‘hüküm’ diye öne çıkaranlar ve
onlara karşı çıkanlar var. Böylece bir tartışmadır başlayıp devam ediyor. İşin
doğrusu bilinse bile Müslüman halkımıza yansıtılamıyor ‘Kütub-i Sitte’ olarak
anılan eserlerde, ‘mevzu hadis’ olarak anılan uydurma sözler var. (Hadis
konusu, ilâhiyat fakültelerinde ana bilim dalıdır. Buna rağmen sahih olan ve
olmayan hadisler hakkında net bir tespit yapılamamıştır. O.Ç.)

Bir başka ıstırap konusu da mahalle aralarında ‘Hoca
Efendi’, ‘Efendi Baba’, ‘Şeyh’, ‘Şıh’, ‘Molla’, ‘Pir’ ve sâir adlarla anılan
üç-beş uyanık, kendisine imtiyaz sağlayabilmekte, çevresindeki insanları
sömürmektedir. Aklını kullanan her Müslüman doğru yolu bulur. Fakat aklını
kullanamayan saf insanlar olmasa, ‘uyanık’ geçinen sahte softalar asla ‘yolunu’
bulamaz. (O. Ç.)

Bir dokun bin ah dinle bu kâse-i fağfurdan…  

İslâmî konular, okyanuslar kadar derin, deryalar kadar
engindir. İslâmî hassasiyeti olan müminler, öğrenmek istedikleri bilgileri,
İslâmî hassasiyeti olan ve fakat sâdece bilen değil, bildiklerini öğretebilen
insanların eserlerinden ve konuşmalarından öğrenebilirler. İlâhiyatçı yazar
Sâdık Güner’in eseri okuyucuya her konuda olmasa bile okuyucuya doğru bilgiler
vermektedir. Diğer konuları eserin 2. Ciltte yer alması ümit edilir. 

KİTAPYURDU DOĞRUDAN YAYINCILIK:                                                                                                  Yenibosna
Merkez Mahallesi, Cemal Ulusoy Caddesi Nu: 43 Bahçelievler, İstanbul. Tel:
0.212-519 87 20 Belgegeçer: 0.212-529 15 84 e-posta: kdy@kitapyurdu.com  // 
www.kitapyurdu.com 

 

SÂDIK GÜNER

1950 yılında Düzce’nin Akçakoca ilçesi Kalkın (Karkın)
köyünde doğdu. İlkokulu köyünde bitirdikten sonra Düzce İmam-Hatip Lisesinde
okudu. 1972 yılında İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsüne girdi. 1976’da bu okuldan
mezun olduktan sonra kısa bir süre bazı orta dereceli okullarda öğretmenlik
yaptı. 1979 yılından bu yana serbest ticâretle meşgul olmaktadır. Aynı zamanda
mezun olduğu günden bu yana ilmİ çalışmalarına devam etmektedir. ‘Hangi
Müslüman?’ ve ‘Bu İslâm Kur’ân’da Yok’ isimli araştırma eserleii ile ‘Cariyenin
Aşkı’ ve ‘Çığlığımı Duymadınız’ adlı iki romanı bulunmaktadır.

 

DERKENAR:       

KATLETMEK?!

OĞUZ ÇETİNOĞLU

‘Katletmek’ ‘katil’ kelimesinden türetilmiştir. ‘Öldürmek’
demektir. İslâm’ı katletmeye çalışanlar, yeldeğirmenine saldıran Don
Kişotlardır. Zafer, er-geç İslâm’ındır. Çünkü Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerîm var
oldukça İslâmiyet de var olacaktır. Kur’ân, Cenâb-ı Allah’ın koruması
altındadır. O’na bir şey olmaz, İslâm’a da…

İslâm; arsız kemirgenler tarafından kısmen tahrif
edilebilir. Hurâfeler karıştırılarak, nifak çıkartılarak şüpheler
uyandırılabilir. Münâfıklar her devirde vardı. 1443 yıldan beri ancak bir arpa
boyu ilerleyebildiler.

İslâm’ın katledildiğini söylemek, katletme çabasında
olanlara moral vermek olarak düşünülebilir.

‘İslâm’dan sapmalar’ tâbiri, ‘katletmek’ kelimesine nazaran
daha uygun bir tercihtir. 

‘Katlettik’ kelimesi bir başka yönden de dikkat çekiyor:
Kelimeyi kullananın bizzat kendisi de katil olayına iştirak ettiğini
düşündürüyor. Bir meşhurun iki cümlede üç defa kullandığı tekerlemeyle sorayım:
‘Böyle bir şey olur mu?’

Yorulduk! Tekrar Bir Virüs Yazısı

 Geçen hafta bir viral
hastalığı ( Covit-19 ) bizzat yaşayıp şifa ile atlattım. Boğaz ağrısı, bitkinlik
ve boğazdaki doluluğun ızdırabı bile insanı endişelendiren bu hastalığın
akciğerleri tuttuğunda ne kadar büyük bir sıkıntı yaşatabileceğini tahmin
ediyorum. Aşılarımın sağladığı bağışıklığımın (antikorlarım sayesinde) gücü ile
hafif atlattığımı düşünüyorum. Yakalanmayanların gerek tedbirlere uymasının
gerekse aşıyla korunmasının önemini bizzat görmüş oldum.

 Her kış ayı girişinde
insanlarımız özellikle üst solunum yolu enfeksiyonlarına çokça yakalanırlar ve
buna bağlı olarak işlerine, okullarına gidemezler. Bunlar çoğunlukla virüslerin
sebep olduğu hastalıklardır.2019 kış girişinde Çin de başlayıp tüm dünyayı
etkisi altına alan covit19 büyük salgını da bir virüs hastalığıdır. İkinci
yılını dolduran bu salgın, korunma tedbirleri, karantinalar ve aşıyla kontrol altına
alınmaya çalışılmaktadır. Virüslerin doğal özelliği olan ve mutasyon dediğimiz
yapı değiştirmelerinin etkisiyle salgın etkisini hala sürdürürken başta
enfluenza olmak üzere farklı virüslerinde devreye girmesiyle ortaya çıkan
hastalıklar sağlığımızı yine tehdit etmektedir.

 Boğaz ağrısı, öksürük,
burun akıntısı bazen 39 derecelere çıkan ateş, baş ve adale ağrıları, genel halsizlik,
bitkinlik gibi şikayetlerin her biri bu sonbahar-kış hastalıklarının
belirtilerindendir. Hafif olduğunda genellikle soğuk algınlığı, nezle dediğimiz
basit viral enfeksiyonu düşündürür. Şikâyetin

şiddeti ve fazlalığı başta enfluenza tipi olma üzere
covit-19 gribine kadar giden ihtimalleri akla getirir. Nitekim son 20-30 yıl
içinde kuş giribi, domuz gribi, sars, mers gibi hastalıkların herbiri benzeri
şikayetlerle başlamış ve yakaladığı insanın hassasiyeti ve vücut direncine göre
ölüme kadar giden sağlık sorunlarına sebep olmuş viral enfeksiyonlardır. Covit-19
dışında pandemi dediğimiz büyük

salgın yaşamamamız büyük şanstır.

 Kesin teşhis nasıl
konulur? Virüsler mikroskoplarla görülemeyecek kadar küçük varlıklardır. Kendi başlarına
canlı değildirler. Bitki, hayvan veya insan hücreleri içinde canlılık gösteren
RNA veya DNA dan ibaret varlıklardır. Girdikleri hücre içinde çoğalarak etki
gösterirler. Enfeksiyon hastalıklarının bazı kan testleri ile bakteriler veya
virüslerden olup olmadığını anlayabiliriz. Kültür-antibiogram tetkikleri ve
bazı radyolojik tetkiklerde ayırt edici teşhiste kullanılır. Virüslerin kültür
testleri yumurta embriyosu gibi canlı kültür testleridir ve henüz günlük
pratiğe girmemişlerdir. Bazı özel durumlarda kesin teşhis için bu tür tetkiklere
başvurulur. Virüs enfeksiyonlarının teşhisinde son yıllarda PCR gibi etkenin
antijen dediğimiz protein parçacıklarını gösteren laboratuvar tekniklerinden
istifade edilmektedir.

Ayrıca eliza testleri denilen antikorların varlığını
gösteren teknik de teşhis ve takipte önemli bir imkândır. Covit-19 dahil birçok
virüs hastalığının hem teşhisinde hem takibinde bu laboratuvar

metodlarından istifade edebilmekteyiz. Bu laboratuvar
teknikleri sayesinde viral hastalıkların erken teşhisi yapılabilmektedir. Bu sayede
bulaşıcı viral hastalıkların tehlikesinin farkına varılıp gerekli tedbirler
alınarak bulaş zincirinin erken kırılması mümkün olmaktadır. Teşhisin doğruluğu
hastalığın takip ve tedavisinde önemli bir imkândır.

 Doğru teşhis doğru
tedavi demektir. Viral enfeksiyonlar ve salgınlar günümüzün ve önümüzdeki yılların
önemli sağlık sorunu olarak karşımıza çıkmaya devam edecektir. Bilinçli
davranış bu konuda da

Sorunun daha kolay ve çabuk çözümünün yegâne yoludur. Teşhis,
tedavi ve koruma yolundaki doğru adımlar sorunun çabuk çözümü ve daha az
zararla atlatılmasının yegâne yoludur. Salgının bittiği,hastalıksız,sağlıklı mutlu
günler dileğiyle.

Duyan Duymayana İletsin Lütfen.

Hani diyorum şöyle her ilçe coğrafi konumuna göre 5’e
bölünse!

5 ayrı bölgeye 5 ayrı ilkokul yapılsa!

5 ortaokul!

5 lise!

5 olmazsa 4 olur 7 olur ihtiyaca göre!

***

Her bir okul en az beş on bin kişilik, 10-15 okulun
birleşimi Kampüs gibi!!!

İçinde her şey olsun, fotokopi odasından, hemşiresi
doktoruna, kocaman tenis kortundan, atletizm pistine, basketbol futbol
sahalarından kafeteryası yüzme havuzu olan yaşam alanları olsa!

Tenis masaları mesela!

Tolga Havuç gibi idealist spor adamları gelip ders verse
yetenek avcılığı yapsa!

Kim yer minderine yetenekli, kim aletli jimnastikte gelecek
vaat ediyor!

Kimin eline bağlama keman yakışır, kimine raket mesela!

Sadece güç kuvvet gerektiren sporlarda değil! Yetenek zekâ
ve teknik gerektiren spor dallarına da yöneltilse çocuklarımız.

Satranç, mangala!

***

Pek çok gider kalemi birleşeceği için masraflar da azalır!

Özel okulların papucu dama atılır!

1 tane müdür 10 tane branşına göre müdür yardımcısı yeter
mesela!

12 yılda 1 yabancı dil öğretemeyen eğitim sistemimi olur
Allah aşkına!

4 yılda İngilizceyi rahat rahat öğretirsin, kendisi de
yabancı dil bilen öğretmenlerin elinde işlenecek binlerce cevher 6 – 10 yaş
aralığında!

Yabancı dil konuşma alanları belirle o alana giren sadece
yabancı dil konuşsun geliştirsin kendisini!

Orta okulda ayrı dil, lisede ayrı!

12 yılın sonunda dünyanın hiçbir yerinde iletişim sorunu
yaşamayacak bir nesil.

Ticaret de yapsın, akademik kariyerde!

***

Sınıfları 20’li 30’lu 40’lı yap, istediğin kadar!

Ama bazı dersler ortak olsun büyük amfilerde mesela!

İlk başta VATAN SEVGİSİ DERSİ! Ortak ders.

Şehit yakınlarını konuştur, gazileri, JÖH’ leri PÖH’ leri…

Çanakkale’yi anlat, Sarıkamış’ı anlat Sakarya savaşını
anlat, Büyük Taarruzu, ver görüntüleri dev ekranlara sinevizyonlara, aç müziğin
sesini.

Çıktık açık alınla on yılda her savaştan…

Bu kadar haini bol bir coğrafyada ilaç olur yetişen bu
çocuklar, yüzyıllardır kanayan, kanatılan her yaraya!

Doğa sevgisi, aile sevgisi, hayvan sevgisi, arkadaş sevgisi,
en çok en çok SEVGİ DERSİ!!!

Kadına saygı, insana saygı, büyüğe saygı,

KENDİNE SAYGI!

Öyle ya kendisine saygı duymayı bilmeyen başkalarına duyar
mı!!!???

Sözünde durma dersi, dürüstlük dersi!

DÜRÜSTLÜK DERSİ!

Paranın amaç değil araç olduğunu, doymayı, durmayı öğret,
asaletin, saygınlığın tüm servetlerden önemli olduğunu öğret!

Güzel bakma, güzel konuşma, doğru yürüme dersi ver, YONT
şekil ver!

Hepsi senin elinde, bir KAMPÜS içerisinde on binlerce çocuk,
cıvıl cıvıl ışıl ışıl.

İnsan yetiştir!

Ne sanatçılar ne sporcular çıkar!!!

İyi insan çıkar on binlerce!

Arkadaşlığı öğret, ekip ruhunu öğret, birlikte bir şeyler
yapsınlar, uyumu öğret!

Bir tarafı bahçe bostan olsun eli ayağı toprağa değsin
çocukların bir şeyler yeşertmeyi yetiştirmeyi öğret.

Trafikte araba kullanırken insan olma dersi ver, yaya olma
dersi, liseden mezun olan ehliyetini bile alabilsin entegre ol sürücü
kurslarıyla, valla!

Pek çok alanda isteğine yeteneğine göre sertifika eğitimleri
düzenle, eğit-donat-yaşat!

DÜNYA ÖZENSİN SANA.

***

Varsın hepsi çapı gören çevre açının 90 derece olduğunu,
giren akımların toplamının çıkan akımların toplamına eşit olduğunu bilmesin,

Kimi kirşof’u kimi Edison’u, kimi de Farabiyi öğrensin kendi
ilgi alanına göre…

Ama hepsi Ali kimdir, Hüseyn Kim, Maturidi, Hoca Ahmet
Yesevi, Sarı Saltuk kim?

Amaçları neydi hepsi az çok duysun öğrensin, benimsesin.

Niye geldik bu coğrafyaya, neden yaratıldık öğrensin.

Ne demiş nesimi? Rızkımı veren Hüda’dır kula minnet eylemem!

ALLAHU EKBER!

***

O devasa ceza evleri de boşalır, kapanır, okula dönüşür
zamanla!

İnsanlık tarihini, dinler tarihini peygamberlerin hayatını
öğret çocuklara, uydurma katmadan, insanın aklına uygun yaklaşımlarla, akli
İslam, kalbi İslam…

Bak bakalım kalıyor mu deist, ateist!

Bizim nesil değişince biz değişince bak bakalım nasıl
değişiyor dünya, her adımları her yaptıkları ibadet her hareketleri zikir…

Yeminle!

 

Ünlü sporcular gelsin derslere, ünlü sanatçılarla başarılı
iş insanları ile kariyer günleri düzenle!

Özendir, hayal kurdurt, hedef seçtirt!!!

Konserler, tiyatro günleri, yetenek sınıfları, oyun odaları!

Dans etmeyi de öğret folklorumuzu da.

Açsınlar kollarını kartal kanatları gibi, oynasınlar başlar
yukarıda HOŞ GELİŞLER OLA MUSTAFA KEMAL PAŞA…

***

Boğma kerrat cetveli ile zorlama sezmediği konularla
çocukları.

Kimse sevmediği ilgi duymadığı bir şeyi öğrenemez zaten.

Senede 2 kere sor kendilerine fizik isteyen fizik öğrensin,
kimya isteyen kimya, tarihse tarih, edebiyat ise edebiyat.

Kim ne istiyorsa onu öğrensin, adam gibi öğrensin.

Meslek sahibi olmak isteyeni yeteneği olanı da yolla
atölyesine!

Derse, sadece o dersi öğrenmek isteyenler girsin.

***

Parayı da dert etmeyin hangi bütçe ile yapılacak bu işler
diye, o da kolay!

Mevcut okulların hepsi mahalle arasında ve hepsinin yeri en
gözde konut alanları!

***

Onların satışından elde edilecek gelirle nice kampüsler
yapılır, hatta para artar bile!

Gerçi bizde pek artmaz ya olsun, inşaat sektörü de
hareketlenir böylece.

İnanmazsanız şöyle mahalle aralarında ki okulların konumunu
ve bahçe büyüklüklerini düşünün bir müteahhit bir şehir planlamacı gözü ile!!!

Kaç site sığar, metre karesi ne kadar?

İnanın oralardan gelecek paraların yarısı ile

Yarım sezonda yapar TOKİ

para olsun yoksa beton NE Kİ!

Kalanı ile de içini donat!

Şehirleşme de ona göre değişir!

Pilot bölgeler seçilip başlanılabilir bence!

Eksikleri olabilir ama üzerinde konuşulabilir bir yöntem!

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, Milli Eğitim
Bakanımız Mahmut Özer, Kocaeli İl Milli Eğitim müdürümüz Ömer Akmanşen!

Misafirim olursanız kalanları anlatırım.

Duyan duymayana iletsin lütfen.

Söz Sırası Bana Gelince

Sosyal medya mecralarından biri vasıtasıyla aldığım davet
üzerine bir Zoom toplantısına katıldım. Konuşmacı, Dr. Mücahit Gültekin’di.
Konu “Toplumsal Cinsiyet ve Ötesi”. Konuşmacıyı yazılarından ve programlarından
tanıyorum. Orta yaşlarda, gayretli, samimi bir akademisyen, konusuna hâkim.

Verdiği örnekler ve istatistiklerle konusunu ilginç ve
dinlenir hale getirmeyi bildi. Yüz civarında katılımcı vardı. Hemen hepsi için,
hayırda yarışanlar diyebiliriz.

Feminizmin çıkışını, nasıl evirildiğini, günümüzde cinsiyetçilik
adına hangi düşünceye gelindiğini, ne tür uygulamalar yapıldığını anlattı önce.
İstanbul Sözleşmesi’ndeki tuzakları, biyolojik cinsiyetle toplumsal cinsiyet
arasındaki farkı vurguladı. Cinsiyet zemininde kavga veren feministler arasında
da derin görüş farklılıklarının bulunduğunu, birbirlerine tahammülsüzlüklerinin
saklanamaz boyutta olduğunu, kendini “Genç Feministler” diye tanıtan bir
güruhun çelişkilerini ve sapkınlıklarını öğrendik.

Programa Trabzon’dan katılan Edip Bey, söz aldı, bir değerlendirme
yaptı ve “Ne yapabiliriz?” diye sordu. Mücahit Bey, soruya akademik üslupla
cevap verdi ve bir yerde “kaos” kelimesini kullandı.

Söz, talebim üzerine bana verilince “kaos” sözcüğünü
önemsediğimi, bence bunun bu geceki konuşmanın anahtar sözcüğü olduğunu,
pratiğe dönük bir değerlendirme yapmak, katkı sunmak istediğimi söyledim:

“Dünya zemininde yaşayan insanları aktifler ve pasifler diye
ikiye ayırabiliriz. Maalesef kötüler daha aktif durumda, iyileri pasif
bırakabilmek için sürekli bir kaos oluşturuyorlar. İyilerin güçlenmesini,
egemenliğini önlüyorlar. Bu azgın azınlık, uygun gördüğü yer ve zamana göre
birtakım enstrümanlar kullanıyor. Demokrasi, ırkçılık, mezhepçilik,
cinsiyetçilik birer kaos aracı olarak kullanılıyor.

Demokrasi getirmek için asker gönderip silah yardımı
yaptıkları, eğitim ve ekonomi projeleri ürettikleri hiçbir yerde huzur
sağlayamadılar. O ülkelerin insanlarını yeterince fakirleştirip başlarına da
kendilerine bağlı yöneticiler bırakarak orayı terk ettiler. Her birey ve toplum
kendi milliyetini sever ve savunur. Bunu iyi bilen kaos mühendisleri,
insanların bu özelliklerini de gerektiği zaman iyi kullandılar. Cihan devleti
Osmanlı’nın yıkılışında bu projenin zalimce uygulandığını görüyoruz. Emek,
değerlidir ve kutsaldır. Her insan emeğinin karşılığını almayı, değerinin
bilinmesini ister. İnsanların bu özelliğini bilen bataklık sineği tabiatlı
kaosçular, emek-sermaye çatışması oluşturdular, komünizm ideolojisi adına
halkları ayaklandırdılar, insanları birbirlerine düşürdüler, nihayetinde bu
toplumları yıllarca sömürdüler. Mezhepler, bir çatışma aracı değil, dini
ritüelleri ve birtakım fıkıh kurallarını uygulamada kolaylaştırıcı öneriler
sistemi olduğu halde, kötülerin elinde her zaman toplumları çatıştırma,
ayrıştırma aracı olarak kullanılagelmiştir. Akıtılan kanlar, hiçbir zaman
mazlumların sıkıntılarına ilaç olmamış, zalimlerin elinde bir kılıç olmuştur.
Toplumların bu konudaki cehaleti ve asabiyeti de bu fitnecilerin işini
kolaylaştırmıştır.

Kadın-erkek eşitliği tartışması ya da çatışması,
insanoğlunun var olduğu ilk günden beri gündemden hiç düşmemiştir. Özellikle
son yüzyılda icat edilen feminizm ve sonrasındaki türevleri, kaos plancılarının
bir başka projesidir. Bir kaos aracıdır, kargaşa orkestrasının bu senfonideki
enstrümanıdır. Önce karşıt cinsler, eşitlik uğruna kavga etsin, sonra
cinsiyetlerin tanımı ve işlevi üzerine zihinler bulandırılsın, bu kargaşa
ortamında karıştırıcılar gemilerini yürütsün. Yapılan bu. Bunlar bir de
“Kendilerine fesat çıkarmayın dendiğinde ‘Biz ancak ıslah edicileriz.’ derler.
İyi bilin ki asıl ortalığı ifsat edenler, kendileridir; lakin anlamazlar.”
(Bakara 11/12)

Akordu bozuk enstrüman misali, yakalanmaktan kaçındığımız
korona virüsünün de, Kovid 19 Senfonisini seslendirerek bir kaos ortamı
oluşturduğunu fark ve müşahede etmeliyiz. Kaos çıkararak insanları çaresiz
bırakma amacıyla bir laboratuvarda üretildiği iddiası hiçbir zaman
reddedilmeyen korona virüsüne yakalanmamak için insanlar sokağa çıkamaz,
birbirine gidemez oldu. Toplumsal birlikteliğin gücü kırıldı, bireysel
çaresizlik yaşanır oldu. İstenen de zaten buydu.

Edilgenlikten kurtulmalıyız, inadına “bir ve beraber olmak”
zorundayız, bunu her yerde haykırmalıyız. Birbirimizi kucaklamalıyız, varlık ve
yokluğumuzu paylaşmalıyız. Şer üzerine düzen kurucuların planlarını çözmeli,
oyunlarını boşa çıkarmalıyız. Hayırda yarışanlar olarak, hayır üzerine
sistemler geliştirmeli, projeleri hayata geçirmeliyiz. Hakk’ın batılı
yeneceğine, güneşin karanlıkları kovacağına inanmalıyız.

“El ile gelen, düğün bayram.” denir. Birlikte olduktan sonra
kederler azalır, sevinçler artar. Dünya egemenlerinin kaos planları da havada
kalır. Birlikteliğimizin yapı taşı olan aileyi çok önemsemeliyiz. Aile
yapımızın derin yara aldığını, aileyi yıkmaya yönelik fitne projelerinin
başarıya ulaştığını itiraf etmek zorundayım. Boşanmalardaki artışlar, geç
evlenmeler ya da nikahsız birlikteliklerin yaygınlaşması hatta bunun meşru
kabul edilir hale gelmesi birer tehlike çanıdır. Kariyer yapmak sevdası ile,
kişilerin, evliliği, evlilerin ise çocuk yapmayı geciktirmeleri, hem bizim
yakalandığımız bir hastalık hem de kaosçuların başarısıdır. “Demir, tavında
dövülür.” der atalarımız.”

Bu konuda söylenecek çok şey, şüphesiz vardı. Ancak tadında
bırakmayı da bilmek gerekirdi. Uzatılan şeyin tadı kaçar.

“Kötülerin kazanması için iyilerin sessiz kalması
yeterlidir.” der Edmund Burke. Aktif iyi olmak zorundayız. Dünya hayatımızı
Cehennem’e çeviren kaosçuların akordu bozuk enstrümanlarını reddetmeli,
yüzlerine fırlatmalıyız. İşimiz, yeryüzü Cennet’ini inşa etmek olmalı. Onların
bataklığında sinek bitmez, gül bahçesine de o sinekler girmeye cesaret edemez.

“Gül devri ayş eyyamıdır zevk ü safa hengamıdır / Aşıkların
bayramıdır bu mevsim-i ferhundedem (Gül devri yiyip içme günleridir, zevk ve
safa zamanıdır /  Bu nefesi uğurlu mevsim
aşıkların bayramıdır.) der Nef’i Bahar Kasidesi’nde.

Çiçeğimiz gül, mevsimimiz bahar ola…

Otoriter Kültür Zekayı Yetkisizleştirir

Şimdi nakledeceğim cümleler siyasi bir kitaptan değil, kişisel gelişim alanında en tanınmış
yazar Stephen Covey’in “8. Alışkanlık” adlı kitabından alınmıştır. Bu
kitap siyasi bir eser değildir. Buna rağmen, objektif verilerinden
çıkarılmış bilimsel ve genel değerlendirmeler olduğu için, AKP iktidarının da
biz vatandaşların da ders çıkarabileceği tespitlerdir:

“Otoriter bir lider varsa, onu izleyenler ne yapar? Çoğu pasif bir şekilde itaat eder;
söylenene kadar bekler ve söyleneni yapar. Davranışlarıyla otoriter liderin emir
verme ve kontrole devam etmesini onaylar. Bu da izleyenlerin pasifliğini
doğurur. Bunlar insan kapasitesini ve zekayı yetkisizleştirir. İnsanlardan
yeterince faydalanılmamış olur.
İnsanlar yönetilecek ya da kontrol edilecek
nesnelere dönüşür.”

Sonuçta
boyun eğme ya da sadakat gösterileri ‘doğru’; itaatsizlik sayılan haller
ise ‘yanlış’ olarak kabul edilir. Politize bir sırt sıvazlama kültürü
gelişir.

“Sağlıklı anlaşmazlıkları ortadan kaldıran bu dinamik, içerleme, öfke, kötü niyetli itaat,
düşük güven, düşük kalite ve düşük performans üretir.

Bu duygular ifade edilmese bile hiçbir zaman yok olup gitmezler. Diri diri toprağa gömülür ve ileride daha
kötü bir şekilde ortaya çıkar.”

****

Stephen Covey’in bu
tespitleri, AKP’nin sorun çözme becerisinin tamamen yok olmaya doğru gitmesini
anlamamız için değerli. Aynı zamanda AKP’nin oyları büyük ölçüde azalmasına rağmen
hala birinci parti olmaya en yakın parti olmasını anlamak için de önemli.

AKP
iktidarının son on yılında, özellikle Cumhurbaşkanlığı Sistemine
geçişten sonra, AKP ve devlet kadroları tek adama pasif bir
şekilde itaat eden bir yapılara dönüştü. Böylece ekibin insani kapasitesi ve
bireysel zekâları yetkisizleşti yani devreden çıkarıldı
. İtiraz edebilmek,
yanlışı görüp doğruyu tavsiye edebilmek imkânı hepten yok oldu. Sadece liderin
her dediğine kayıtsız şartsız uymak ve sadakat gösterileri DOĞRU sayılmakta.

Liderin hata ve yanlışlarını gösterme, tavsiye ve eleştiride bulunma ise YANLIŞ olarak değerlendirilmekte. Hatta “hadsizlik,
terbiyesizlik” olarak sıfatlandırılmakta. Böyle bir şeye “cüret
edenler, otoriter lidere en sadık olduğunu iddia edenler tarafından, adeta linç
edilmektedir.

Bünye
içinde “sağlıklı anlaşmazlıkları” ortadan kaldıran bu süreç ortak
aklı devreden çıkardığı için sorunlar çözülemiyor.
Fakat liyakatsiz ve
sadık
bir kitlenin AKP’den kopmasını güçleştiriyor. Çünkü bütün elde
ettikleri kazanımlar akıl ve yeteneklerinin değil, sadakatlerinin eseri.
Ve
kaybedecekleri şeyler çok olduğu için otoriter liderin eteğini
bırakamıyorlar.

Otoriter
kültürün yarattığı düşük kalite ve düşük performans sonucu zarar gören sadece
muhalifler değil. Bu durum AKP içinde pasifize edilmiş nitelikli kişilerde de
içerleme, öfke, güvensizlik yaratıyor.
Bu duygular şimdi olmasa bile çok
yakında mutlaka ortaya çıkacak.

*********************************

RAĞBET SÖZ DİNLEYEN LİYAKATSİZLERE

Sırf “söz
dinlemiyor”
diye bağımsız olması gereken Merkez Bankası Başkanları görevden
alındı. “Söz dinleyenler” işbaşına getirildi.

“Söz dinlesin” diye ekonomi
tahsili olmayandan Ekonomi Bakanı, güreşçiden banka yönetim kurulu üyesi
yapıldı.
Dışişleri eğitimi ve tecrübesi olmayan siyasiler büyükelçiliklere atandı.
“Türkçe öldü”
diyen adam Milli Eğitim’e Bakan yardımcısı yapıldı.

Bu
yüzden Türkiye tam bir Kaht- Rical yani devlet adamı kıtlığı
yaşamaktadır.

Ekonomide,
iç ve dış politika alanında her hafta değişen stratejik kararlar; dün
savunduklarını bugün yerden yere vurmalar; terörist ilan ettikleri ülke ve örgütlerle
ilişki kurmalar
; Sarayda hazırlanan Kanun Hükmünde Kararnamelerin
yarısının yeni KHK’lar ile düzeltme çabaları Türkiye’nin nitelikli insan
gücünden yeterince yararlanılmadığını gösteriyor.

Sağlık alanında
yaşadığımız gel-gitleri yazsam birkaç makaleye sığmaz. En sonuncusunu yazayım: Seyahat
edenlere,
aşıları tamamlanmamış olanlar için, Covid-19 tespitinde
kullanılan PCR testi uygulaması zorunlu idi. Bu zorunluluk kaldırıldı.
Bir
gün geçmeden
fark ettiler ki bu karar uluslararası uçuş kuralları açısından
doğru değildi. Uçak yolculuklarında yeniden PCR testi zorunlu hale
getirildi.

Peki,
Ulaştırma Bakanlığı, Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü veya THY Genel Müdürlüğü
içinde bu kuralları ve PCR testi uygulamasının kaldırılmasının sakıncalarını
bilen hiç kimse yok muydu?

Bin
yıllık devlet geleneği olan ülkede dış politikadaki savrulmaları fark eden,
ekonomide girilen çıkmaz sokağı gören, çıkarılan KHK’ların yanlışlarını önceden
düzelttirecek hiç mi uzman yoktu?

Cevap
yok” ise felaket, “var ama hiçbiri Reis’e bunları söyleyemiyor”
ise dehşet!

Türkiye’nin
beşerî sermayesini heder eden otoriter lider yönetimine son verir ve
yarattığı otoriter kültürü ortadan kaldırırsak, ortak aklın kanatlarına yeniden
kavuşabiliriz.

Tecrübeye Değer Katmak

Yaşanmışlığa tecrübe deniyor. Pek çok olayı değişik yön ve
boyutlarıyla yaşamaktır tecrübe, bir diğer adıyla deneyim. Bilgelik kazandırır
kişiye. Olay ve olgulardan irfani bir sonuç çıkarma becerisidir bilgelik. Her
bilge, insanlık hayrına değer üretme meziyet ve niteliğine sahip midir? İşin
püf noktası burası.

Yaşanmış bir kıssayı paylaşmak isterim:

Bandırmalı Tatlıcı Ali Dayı, bir gün, çocuklarının, ateş
yakmak için kesilen odunlar arasından düzgün olanları ayırdıklarını görür ve
onlara sebebini sorar: “Onlardan keser ve balta sapı yapabiliriz.” cevabını
alır. Ali Dayı bu durum karşısında ağlar ve “Doğru olunca odunlar bile kendini
ateşten kurtarabiliyor, ya insanların doğru olanları? Rabbim bizi doğruluktan
ayırmasın.” der.

Tatlıcı Ali Dayı, tam bir bilgedir, işin künhüne vakıf
olmuştur. Her davranış, her olay, fiziki ya da kimyasal her kural, her yasa,
her olgu ve oluş; bir ayettir onun için. Kitap’ta yazması gerekmez ayetin.
Biyolojinin, sosyolojinin her yasası ona O’nu hatırlatır, anlatır. O,  doğrudur, haktır. Hakk, O’nun adıdır.

Yaşanmışlık, bazen bazı kişileri doğruluktan uzaklaştırır.
Bir tür savrulma bu. Hazan yaprağı…

Yine bir kıssa paylaşmak isterim:

Cambazın biri topallayan eşeğini pazara çıkarır. Eşeğin
fiyatı da gayet uygundur. Bir başka cambaz talip olur. Anlaşırlar. Alıcının
yanına birileri gelir, eşeğin topal olduğunu ve kandırıldığını söyler. Alıcı,
eşeğin topal olmadığını, tırnağında taş bulunduğunu, eşeğin bu yüzden
topalladığını söyler. Aynı kişi, doğru satıcıya gider, eşeğin topal olmadığını,
ayağındaki taş sebebiyle topalladığını, dolayısıyla sağlam eşeği ucuza
sattığını söyler. Satıcı, “Eşek, topal olmasına topal, topallık sebebi taş
zannedilsin diye taş koydum.” der. Aynı kişi bu defa alıcıya eşeğin gerçekten
topal olduğunu, taşın bir aldatma olduğunu söyleyince ondan “Vay namussuz vay!
Verdiğim para sahte olmasaydı demek ki beni kazıklayacaktı!” cevabını alır.

Aldatma da tecrübe işidir. Yalan, kandırma, üçkağıtçılık,
düzenbazlık; deneyimle elde edilecek niteliklerdir. Zamanın, mekânın, olayların
senteziyle oluşan tecrübe nasıl oluyor da iki, hatta daha fazla, birbiriyle
çelişen insan tipleri üretebiliyor? Hakka koşanlar, haktan kaçanlar… Olduranlar
ve öldürenler… Yük alanlar ve yük olanlar… Aldatanlar ve aldananlar… Aldananın
dahi aldattığı bir toplum… Aldatma ve yalan üzerine kurulmuş ilişkiler ağı,
örümcek ağından daha güçsüzdür. Yahudilerin, zina yapmış bir kadını
cezalandırma fetvası vermesi için önüne getirdiklerinde Hz. İsa’nın “İlk taşı
günahsız biri atacak.” demesiyle herkesin meydanı terk etmesini hatırlatmak
isterim. “Böyle gecenin hayr umulur mu seherinde?” der şair.

“Zamanın ruhu” diye bir ifade var. Kapsamı, dar. “Hayatın
ruhu” demeliyiz. Hayatın ruhunu okuyabilmek, anlayabilmek ve buna göre bir
yaşam tarzı ortaya koyabilmek… Ben bunun için “Allah’ım beni bana bırakma, bana
öyle bir yaşantı ver ki öldükten sonra hesabını kolay verenlerden olayım.” diye
dua ediyor, temennide bulunuyorum. Size de öneririm. Su yolunu bulunca zaten
akış kolay oluyor. Yoluyla gidene aşılmayacak dağ yoktur. Hayatın ruhu;
istikamettir, dosdoğruluktur.

İnsanlara bakıyorum, sermayelerini fütursuzca harcıyorlar.
Para, mal, sağlık, zaman, ömür… hepsi, birer sermaye. Parası vardır, harcamayı
bilmez; sağlığı vardır, bedenine zarar verecek uğraşlara yönelir; zekidir,
fitne üretir; tecrübesini insanlığın yararına kullanmaz; ömür denen hayat
sürecini olur olmaz yerlerde ve işlerde israf eder; dostluk, güven gibi kazanımlarını
bir çırpıda sıfırlar, sevgi ve sabır gibi fıtri değerlerini yanlış adreslerde
israf eder, vücut azalarını günah kulvarlarında, ahlak dışı işlerde kullanır…
Bu insanları anlamak gerçekten zor. Zor olan, anlamak değil, bu anlamsızlığı
anlamak. İnsanı üzüyor.

Oksijen, hidrojenle birleştiğinde su, su da hayat kaynağı
oluyor. Tecrübe, Hakk’ın öğretileri hakikatlerle birleştiğinde yüksek bir
kıymet kazanıyor. Hekimin elinde neşterin şifa aracı olması gibi.
“Cibilliyetsize ilim öğretmek, eşkıyaya kılıç vermektir.” demiş Mevlana.
Tecrübe kılıcı, ancak Hakk’ın sesiyle, esir bedenleri özgürlük ülkesinin onurlu
insanları yapabilir.

Siyaset, ticaret, memuriyet… Binitimiz ne olursa olsun, bizi
felaha ulaştıracak, huzur ülkesinin dingin sakinleri arasında konuşlandıracak
vasıtalardan vazgeçmemeliyiz. Yol belli, Necip Fazıl’ın dediği gibi: “Oluklar
çift, birinden nur akar, birinden kir.”

Bize eşyanın ve zamanın ruhunu, olayların hikmetini,
varlıktaki hiçliği öğretemeyen bir tecrübe, tam bir emek israfı olsa gerek.
Akif’in ifadesiyle “ömr-i heder”.

İdam mahkûmu Temel’e cellat son sözünü sorar, Temel: “Ha bu
bana bir ders olsun.” der.

Pişmanlık ve çaresizlik haykıran cümle…  Trajik bir son…

Ziya Paşa, bu dünya hayatını “Dehrin ne safa var acaba sim ü
zerinde / İnsan bırakır hepsini hin-i seferinde”
(Dünyanın altınında ve
gümüşünde bir mutluluk yok / İnsan son seferinde hepsini bırakır) beytiyle izah
eder.

Bu yoldaki durakta bir daha konaklamayacağız. Yol ayrımı,
hemen önünde!