16.6 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 344

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 16

0

Bir Kültür Adamı: Ahmet
Kabaklı

 

M. HALİSTİN KUKUL

 

Türk fikir
hayatında; gazeteci, yazar, edebiyat târihçisi ve maarifçi vasıflarıyla üstün
hizmetlerde bulunan ‘Kabaklı Hoca
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili Ve Edebiyatı Bölümü’nü
1948’de bitirdikten sonra, Diyarbakır ve Aydın illerinde edebiyat öğretmenliği
yapmış ve bilâhare Millî Eğitim Bakanlığı tarafından ihtisas için Paris’e
gönderilmiştir. Dönüşünde, İstanbul Çapa Eğitim Enstitüsü’ne tâyin edilmiş ve
burada da 1969 yılına kadar hocalık görevine devam etmiştir.

 

1960 yılında
Hukuk Fakültesi’ni de bitiren Kabaklı Hoca, 1974’te emekliye ayrılarak fiilî
gazete yazarlığı, ebedî âleme intikali ile sona ermiştir.

 

Esasen, O’nun
gazetecilik hayatı, 1957’de Tercüman Gazetesi’nin açtığı fıkra yarışmasında
kazandığı birincilik ödülüyle başlar.

 

Cumhuriyet’in
ilânından bir yıl sonra, 1924 yılında doğan Kabaklı Hoca, bütün ömrünü, Türk
dilinin, Türk edebiyatının ve Türk kültürünün gelişmesi, güzelleşmesi ve
dallanıp budaklanarak  geleceğe gür bir
şekilde intikal etmesi için harcamış hakikî bir ‘kültür adamı’dır.

 

Kabaklı Hoca;
yetmiş yedi senelik hayatının her ânını, Türklüğün şahlanması uğruna
değerlendirmiş ve nihâyet  bu hizmetlerinden
dolayı kendisine 1996’da ‘Şeyh’ül-
Muharrirîn
’ beratı verilmiştir.

 

O; Türkçe’yi ve
Türk edebiyatını gençlerimize sevdiren adamdır. O; Türkçe’nin, dünyânın birkaç
imparatorluk dilinden biri olduğunun şuûrunda olarak onu geliştirmeyi hedef
alan bir Türkçe sevdâlısıdır.

  

O; yazı ve
konferanslarıyla, Türklüğe hasım olan bütün emperyalist cereyanlarla mücâdeleyi
mukaddes bilen bir dâvâ adamıdır.

  

Telif ve tercüme
eserlerinden bazılarını takdîm etmenin, O’nun hizmetlerine bir hürmet olduğunu
düşünüyorum. İşte onlardan birkaçı: Charles Dickens’ten  tercüme Pik Vik’in Mâcerâları (1962), Kültür
Emperyalizmi (1970), Müslüman Türkiye (1970), Mabet ve Millet (1970), Mehmet
Âkif (1970), Yûnus Emre (1971), Mevlâna (1971), Ejderha Taşı (1975), Temellerin
Duruşması (1989), Güneydoğu Yakından (1990), Şiir İncelemeleri (1992),Türk
Edebiyatı Târihi (Beş cilt) (1974 ve 1990), Sultanüş’şuâra Necip Fâzıl (1995),
Şâir-i Cihân Nedim (1996).

 

Kabaklı Hoca,
elbette ki, bu güzel eserleriyle Türkiye’mizin bütün kütüphânelerinde bütün
canlılığıyla yaşamaktadır.

***

Merhum Üstat
Ahmet Kabaklı’nın ‘Güneydoğu Yakından
isimli kitabında bulunan ‘Doğu Anadolu
Gerçeği
’ başlıklı makalesinde bugün de çok tartışılan meselelere ışık
tutuyor. Türk Milletinin bütünlüğünü bozmaya ve parçalamaya çalışan emperyalist
güçler bir nebze de olsa yaptıkları algı yönetiminde başarılı olmuştur.  Özellikle son on yılda Kürtleri ayrı bir
millet gibi gösterme çabaları yoğunlaşmıştır. Kardeşi kardeşe vurdurmayı
dolayısıyla büyük Türk Milletini bölmeyi hedef alan bu güçler asla başarılı
olamayacaktır. Merhum Yazar Ahmet Kabaklı’nın 
İşte o makalede anlattığı gerçekler:

 

Târihten öğreniyoruz ki, bugünkü Doğu topraklarımızda,
vaktiyle Hurriler, Hittiler, Urartular, Sakalar, Persler, Medler,
Makedonyalılar, Müslüman Araplar, Doğu Romalılar vs. uzun ve kısa süreli
hâkimiyetler kurmuşlardır. Hemen belirtelim ki, bu târih dönemi içinde, bu
bölgemizde ne Kürdistan diye bir coğrafya ismi, ne de bir Kürt devleti
mevcuttur.

 

Macar ilim adamlarına göre, ‘Kürt’ bir Türk boyunun adıdır. 1300 yıl önce Orta Asya’da yaşayan ve
oradan ayrılarak tâ Macaristan’a ulaşan Tûranî bir gruptur. Nitekim Elegeş’te
bulunan ‘Kürt hakanı Alp Urungu’nun anıt mezarı bunun en açık delilidir. ‘Kürt’
olarak nitelenen bu Türk boyunun ne Gutti’ler ile, ne de Karluk’lar ile ilgisi
vardır
.’

 

Doğu bölgemizde bilhassa Pars emperyalizmi çok etkili olmuş
ve menfi âmiller bu istilâcılığın işini kolaylaştırmıştır. Farsça’nın etkisiyle
kırma bir ağız’ doğmuş, Doğu’da
Türkmen halkları hem dilleri, hem ruhları ile devlete yabancılaştırılarak ‘Şah ve Iran hayranlığı’ almış
yürümüştür. Bâzıları Doğu ve Güneydoğu Anadolu’muzda yaşayan herkesi, sanki
târih boyunca hep Kürtçe konuşan kimseler gibi göstermeye çalışıyorlar. Onlara
bakılırsa bütün Şark, 5000 yıldan beri Kürdistan’dır. Oysa târih boyunca Kürtçe
konuşulduğuna ve konuşan kavme dâir en küçük bir belge yoktur. Ne tablet, ne
bir mezar taşı, ne de başka bir kayıt…

 

Kaldı ki içinde ‘Kürt
kelimesi geçen tek belge, Yenisey’de bulunan anıt mezardır. Bu mezarın kitâbesi
Türkçe olup Gök Türk alfabesi, Tûranî olup Türk soyundan gelmektedir. Artık
herkes anlamalıdır ki bugün Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan ve büyük çoğunluğu
Türkçe’den başka dil bilmeyen milyonlarca insanımızı sırf ‘Şarklı’dır diye bir kalemde ‘âri
ırk
’ içinde göstermek mümkün değildir. 11. asırdan itibâren gelip buralara
yerleşen Artukoğulları’nın, Dulkadiroğulları’nın, Akkoyunlular’ın,
Karakoyunlular’ın, Karakeçililer’in, Danişmendoğulları’nın daha nice Türkmen ve
Oğuz boylarının ve beylerinin torunları nasıl başka bir millet gibi
gösterilebilir?

 

Acı da olsa itiraf edelim ki, Doğu ve Güneydoğu Anadolumuz’da
kültür emperyal’izmi, Malazgirt Zaferi’mize rağmen devam etmiştir. Bu
bölgemizde yaşayan Türkmen ve Oğuz boyları, kültür merkezlerimizle kolay
bağlantı kuramadıkları için, zaman içinde ‘öz
kültürlerine
’ yabancılaşmışlardır.

 

Bakın bu konuda eski Van milletvekili Ibrahim Arvas neler
söylüyor: ‘Aslında Türk olup da lisanını değiştiren bu muazzam kütleye kötü bir
şey atfetmek günah ve vebaldir. Bendeniz Şemdinan Kaymakamı iken Gerdi aşireti
reisi Oğuz Bey’e sordum: ‘Bu ad Türk
adıdır sana nereden gelmiş
?’ Cevaben dedi ki ‘Bendeniz yirminci Oğuz’um. Bizdeki an’ane, baba, kendi evlâdına kendi
adını verir. Böyle müteselsilen devam eder
.’

 

Yukarıdaki bölümlerin tamamını, Van’dan yetişme derin bir
öğretmen, yazar ve felsefeci Seyid Ahmed Arvasi’nin ‘Doğu Anadolu Gerçeği’ isimli 
kitabından naklettim. Merhuma rahmet ve iz’ansıziara iz’an dilerim.

 

OLMADI HOCAM

İyiyim demiştin son gördüğümde,

Bu işi pek aklım almadı Hocam.

 Elini
öpüp de yüz sürdüğümde,

 Hesapta bu yoktu, olmadı Hocam

Olmadı diyorum, anlayan anlar.

Bu sonlar, kabulü zor olan sonlar.                                                                                                                                                                   
Birer birer gitti sevdiğim canlar,  

Kem tâlih yakamı salmadı Hocam.

Kim duyar,

senden dolmadı Hocam?

Elaziz’den elde kalemle çıktın,

 Yaşarken
binlerce meş’ale yaktın.

 Bilene
kim dinler, kim anlar beni?

 Seni
de yitirdim bak işte seni!

Şöyle düşündüm de artık elini,

 Öpeceğim adam kalmadı Hocam!

El bilmez bu yürek ne için kanar,

Bu ciğer bu bağır ne için yanar?

Ey Harput yiğidi! Pınardın pınar!

 Hangi
gönül bulunmaz servet bıraktın,

 Bazısı
kadrini bilmedi Hocam.

 Efendi
insandın, emsalin azdı,

 Derdini
deryaya döksek almazdı,

 Yine
de o gülmen eksik olmazdı,

 Kaderin
pek fazla gülmedi Hocam.

Elâlem mi haklı, Ârif mi haklı,

 Zamanla görecek varsa meraklı.

 Kim ne
derse desin,  AHMET KABAKLI

Bana göre asla ölmedi Hocam!

                                                             
OZAN ÂRİF

AHMET KABAKLI için Diyorlar ki…

Yirminci
yüzyıl Türk fikir, sanat, siyâset hayatında, üniversite ve serbest teşebbüs
kurum ve kuruluşlarında en önde yer alan, vatanını ve milletini karşılıksız,
aşkla, şevkle seven, Anadolu’yu bir bulut gibi başının üstünde hisseden bir
avuç Türklük ve insanlık sevdalısı… Bunlardan biridir Ahmet Kabaklı.

H. Rıdvan
Çongur: Türk Edebiyatı Dergisi Ahmet
Kabaklı Özel Sayısı
(s: 131) İstanbul, Mart – Nisan 2001)
 

 

İÇERİSİNDE AHMET
KABAKLI’NIN ADI GEÇEN, DAHA ÇOK DA                                      
TÂKİPÇİSİ OLDUĞU DÂVÂDAN BAHSEDEN MUHTEŞEM BİR MAKALE

 

Dünyâda
bizden başka ‘dil meselesi’ olan bir
millet yoktur. Ne bütün lisanı 30-40 kelimeden ibâret Hotantolularda, ne
dilinin hemen hemen bütün kelimeleri Lâtince ve başka dillerden gelmiş Fransız
ve İngilizlerde, ne bütün saflığına rağmen gene de yabancı kelime sızmalarından
masun kalmamış Arapça konuşan milletlerde böyle bir hâdise mevcut değil.

 

Biz,
Osmanlı Cihan Devleti’nin temellerinin sallanmaya başladığı devirlerden beri
devamlı bir propaganda ve telkinle kendi kendimize düşman olduk. Yoldan
rastgele bir delikanlı çevirin, konuşun. Bütün vokabüleri ‘olanak’lı, ‘seçenek’li
birkaç yüz kelimeden ibârettir. Sorsanız, en büyük düşmanı Osmanlı… Kendisine
bu memleketi, bu toprakları bağışlayan ecdâdına kin kusuyor. Edebiyatını,
mûsıkîsini, sanatını, asırların kültür birikimini anlamaz, bunlardan bîhaber,
bir ‘Batılılaşma’dır tutturmuşuz.
Topraklarımızın pek küçük bir kısmı Avrupa kıtasında, kendimizin Avrupalı
olduğunu iddia eder, bir yüz karası şeklinde dâima sonuncu olduğumuz Eurovision
şarkı yarışmalarına katılırız. Bize o yanşmalarda rey verirler, itibar
gösterirler mi sanıyorsunuz? Bugün bütün Avrupa vize koymak suretiyle Türklere
hudutlarını kapatmakla meşgul… Neden? Kendi memleketindeki iş sâhalarının
Türkler tarafından işgal edildiğinden mi? İnanmayın. Bir zamanlar konuştuğum bir
Alman sanayicisi, memleketinde Türklerin yaptığı işleri Alman vatandaşlarının
esasen kabul etmediğini söylemişti de utanayım mı, kızayım mı bilememiştim.

 

Türk
düşmanlığı Avrupada zaman zaman bir histeri nöbeti şeklinde nükseder. Çünkü
daha dün padişahımıza dehâlet eden kralının, Osmanlı hükümdarı tarafından tâyin
edilen prensinin, vâlisinin hâtırasını, ensesinde dâima hissettiği sillemizin
acısını son olarak da Anadolu’dan fışkıran o mukaddes Millî Mücâdelemizin
önünde başkumandanını terketip kaçacak delik arayan müstevli özentisi
babalarını, dedelerini unutmamıştır da ondan. Bir türlü anlamak ve anlatmak istemeyiz…
Bu insanlara yıkanmasını biz öğrettik, bizden görünceye kadar Paris sokaklarından
lâğımlar akarmış. Daha 18. Asırda bile akıl hastalarını ‘içinde cinler var’ diye meydanlarda diri diri yakan, kâinatta
bilmem kaç tâne cin olduğunu sayıp buna dâir, saçlı sakallı ilim (!) adamlarına
kitaplar yazdıran, tıp derslerinde ‘vücuda
dokunan fazla suyun insanı öldüreceğini
’ bir hikmetmiş gibi okutan
Avrupalıya kültürümüz, dilimiz, mûsıkîmiz, edebiyatımız, sanatımızla ancak
bizim ‘büyük millet’ olduğumuzu
söylemekten neden çekiniriz?…

 

Büyük
milletlerin büyük de dilleri olur. Bu diller fethettikleri, münâsebet
kurdukları ülkelerde yaşayanların dillerini de fethederler. Onlardan kelimeler,
deyimler alır, kendilerine maleder, zenginleşirler. Sonra, bugün yaşayan Türk
dili gibi bir hazine ve O’nun Yahya Kemal gibi üstâdları elde kalır.

 

Türkçeyi
sevmek, ona âşık olmak, onunla iftihar etmek Yahya Kemal için bir sanattı.

Ve serin serviler altında kalan kabrinde

mısraını
önce ‘siyah serviler altında’ diye
yazdığını ve ‘serin’ kelimesini bulup
yerleştirinceye kadar, neşretmeden önce tam on sene beklediğini söylerdi. Fransız
Akademisinde bir kelimedeki ‘aksan’ın
öne mi arkaya mı eğik’ (yâni aigue
veya grave olması) meselesi senelerce tartışılmıştır. Sonra kalkar, bizde Yahya
Kemal’e dil uzatmaya cüret edebilen bir ‘sözde
hekim
’, ‘muâyene’ye ‘yoklama’ der. Neuzubillâh, Anadoludan
gelen bir vatandaşımıza ‘hastanı getir de
bir yoklayayım
’ dese acaba ne cevap alırdı?

Çok insan anlayamaz eski mûsıkîmizden

Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden

diyen
Yahya Kemal, dil, edebiyat, mûsıkî ve hatta mimarî gibi plâstik sanatlar da dâhil
olmak üzere bütün kültür unsurlarımıza vurgundu.

 

Bugünkü
tasfiyecilere O’nun Türkçesi en güzel cevabı verir. Türkçeye girmemiş hiçbir
yabancı kelimeyi, ister Arapça olsun, ister Acemce veya Fransızca, Lâtince, kullanmamıştır.
Ama bizim olmuş, bize maledilmiş, artık Türkçeliğinden kimsenin şüphe
edemeyeceği kelimeleri de en büyük ustalıkla kullanmasını bilmiştir. Türkçeye
girmiş yabancı kelimeleri onlara bizim verdiğimiz ses ve mânâ içinde kullanmış,
dilimizin cümle mimârîsine şiddetle sâdık kalmıştır. Onun, ister manzum olsun,
isterse mensur, hiçbir yazısında devrik cümleye, çarpık ifâdeye, Türkçe’nin
yapısına aykırı bir sıralamaya asla rastlayamazsınız.

 

Yazılı
ve sözlü dil, insan beyninin en yüksek ve mücerred fonksiyonu, mahsulüdür.
Zihin gelişmesi dildeki tekâmül ile kendini gösterir. Zekâ da ifâde kabiliyeti
ile belli olur. Bu bakımdan diyebilirim ki, Yahya Kemal, tanıdığım üstün zekâlı
nâdir kişilerdendi. Kendisine hastalığı zamanında ve hayatının son yıllarında,
tâze ve müptedi bir hekim olarak, yaklaşmak ve O’nun iltifatına, dostluğuna nâil
olmak şerefine ulaşmış bahtiyar kişilerden biriyim. Bir gün trenle Ankara’ya
gidiyordum. Yemekli vagonda karşıma oturan ve gazeteci olduğunu söyleyen bir ‘herzevekil’, bana Yahya Kemal hakkında
bir şeyler sordu. Bu suallerin Hepsi onun husûsî hayatına âit ve tamamen
uydurma şeylerdi. Kendisine verdiğim cevabı tekrarlamak isterim: ‘Herkesin bir husûsî hayatı, bir de millet
önünde, halk önünde, insanlık ve târih önündeki veçhesi vardır. Hem birçok kişi
için kusur sayılabilecek vasıfların müstesna bazı şahıslarda ziynet
olabileceğini unutma! Yahya Kemal’in, değil bir mısraını, bir kelimesini söyle,
sonra ben de senin elini öpeyim
…’

 

Şiirlerini
aruzla yazmıştır. Bunu tenkid ederler. Yapamadığımızı, erişemediğimizi
karalamak âdetinden vazgeçemeyiz bir türlü. Aruz, Türkçenin o güzelim mûsıkîsini
şiire kalbeden nefis bir beste sanatıdır. Yahya Kemal bu husûsiyetiyle bir
bestekârdır da. Ama ‘anlamayanlara’ sözüm
yok. Ahmet Kabaklı Hoca’nın dediği gibi, ölüm bile O’nun için bir mûsıkînin
bitişi gibidir, hayat mûsıkîsinin…

Bir bitmeyecek şevk verirken beste

Bir tel kopar, ahenk ebediyyen kesilir.

Benim
için Yahya Kemal hasreti, dâima güzel Türkçe hasreti ile birlikte olmuş, aynı
mânâya gelmiştir. Kimbilir,

Fakirliğin Sebebi Soygunlar

“Osmangazi Köprüsü’nün yapım maliyeti 1,2 milyar dolar. Köprüyü yapan firma bu maliyetinin
2 katını 4 yılda zaten çıkardı.
Şimdi köprüyü önümüzdeki 18 yıl boyunca
işletip fazladan 12 milyar dolar fahiş para kazanacak.”

Bu
sözlerin sahibi CHP Milletvekili Abdüllatif Şener, Kamu Özel İşbirliği (KÖİ)
veya Yap- İşlet Devret (YİD) projelerinin millete ödetilen ağır bedelini
TBMM’de ve muhtelif TV’lerde anlattı.

Şener sadece
Osmangazi Köprüsü için müteahhite kazandırılan paranın büyüklüğünü
anlatmak için “milletimizin yüzde 80’i bir milyon dolara sahip olmak şöyle
dursun, bir arada görmemiştir” dedi. 12 milyar dolar demek ise 12 bin
tane milyon dolar veya 163 bin tane milyon TL demek olduğunu
hatırlatalım.

Kamu
Özel İşbirliği (KÖİ) yani Yap-İşlet, Yap-İşlet-Devret, Yap-Kirala-Devret
ve İşletme Hakkı Devri modelleriyle yapılan dev projelerde ve enerji üretim
ve dağıtımı gibi özelleştirmelerde de dönen paralar böylesine büyük rakamlarla
ifade edilebiliyor.

*****************************

Muhalefet Esere Değil Soyguna Karşı

R. Tayyip
Erdoğan’ın “Pi Pi Pi” diye söylemeyi sevdiği, PPP (Public Private
Partnership / Kamu Özel Sektör Ortaklığı) projeleri ekonomimiz için büyük yük
haline geldi. Ama AKP kanadı PPP / KÖİ denilen usulle yapılan
büyük projelerin eleştirildiği her ortamda “bunlar eser yapmaya karşılar, onlar
konuşur biz yaparız”
tarzı sözlerle cevap veriyor.

Abdüllatif
Şener ise “Amaçları o işi yapmak değil, iş üzerinden rant yani bölüşülecek
bir para çıkarmak.
Üzerinden elde edecekleri rant hesapları olmasa bu
iktidar bir km bile yol yapmaz” görüşünde.

Muhalefet “bu eserler neden yapıldı?” demiyor.

“Öncelik
sıralaması doğru değil, keşke kıt kaynaklarla üretime yönelik eserler yapsaydık”
temennisini dile getiriyor.

Ayrıca
muhalefet, “bu yöntemle millet soyuluyor” iddiasında. On katı
maliyetlerle yapılan
ve döviz bazında gelir garantileri hatta borç ödeme
garantileri verilen bu projelerle birilerini zengin etmek için soyulmakta
olduğumuzu”
anlatıyor. Vatandaşlarımızı fakirleştiren ve hatta çocuklarımızın
ve torunlarımızın hayatını karartacak birer kara delik yaratıldığını
anlatıyor.

*****************************

Bu Kadar Parayı Sadece Müteahhitlere Yedirmezler

Abdüllatif
Şener’in KRT TV konuşmasında vurguladığı bir başka husus ise daha korkunç bir
ihtimale işaret ediyordu.

AKP’nin
kuruluşundaki ilk dört kişiden biri olan Abdüllatif Şener, Erdoğan’ı ve
ekibini çok yakından tanıyan biri.
AKP hükümetlerinde Başbakan Yardımcılığı
ve Maliye Bakanlığı yapan ve AKP’nin yönetim tarzını ilkelerine aykırı bulduğu
için daha 2007’de kurucusu olduğu bu partiden ayrılan bir siyasetçi. 2018’den
bu yana CHP milletvekili.

Şener’in TV konuşmasında beni en çok sarsan kısmı mealen şöyle idi:

“Bu
kadar büyük kârları sadece müteahhit firmalara yedirmezler. Bu ihaleleri
verenler aslan payını almadan müteahhitlere vermezler.”

Bu
konuşmadan sonra bekledim. Acaba ihale verme yetkisinde olanlardan bir
tepki gelecek mi, suç duyurusunda bulunacaklar mı diye?

Şu ana
kadar bırakın suç duyurunda bulunmayı, bir açıklama dahi yapılmadı.

Şener
aynı iddiayı bu defa
Sözcü’deki
röportajında
tekrarladı:
“Acaba bu 5 müteahhidin cebine mi giriyor, yoksa bilmediğimiz gizli
ortakların
cebine mi giriyor, o da belli değil. Soruyorsunuz, ya “ticari
sır” ya “devlet sırrı” veya “banka sırrı” diyorlar, herşey gizli. Hepsinin
altında gizli ortaklar var, bu gizli ortaklar “karar vericilere kadar” uzanan
kişilerden oluşuyor.”

*****************************

KÖİ Sözleşmeleri İptal Edilebilir Mi?

İktidara
gelme mücadelesi veren Millet İttifakı partilerinin çalıştığı en önemli
konulardan biri halkımızın Yap- İşlet- Devret diye bildiği KÖİ sözleşmeleri.
En büyüklerine “Beşli Çete” denilen, yandaş müteahhitlerle yapılan
sözleşmeler iptal edilebilir mi?  Muhalefet
fahiş oranlı ve garantili kârlarla milleti soyan bu sözleşmelerin nasıl
iptal edileceğine dair
çözüm üretmeye çalışıyorlar.

Sıkıntı
şu ki; sözleşmelere göre Türk Mahkemeleri yetkili değil. Uyuşmazlık
halinde Uluslararası Tahkime başvurulabilecek.

Cumhurbaşkanı Erdoğan muhalefetin
konuya dair beyanlarına çok kızıyor: “Yatırımcıları tehdit ediyorlar.
‘Geldiğimizde bilesiniz ki ödeme yapmayacağız, elinizden alacağız’ diyorlar. Söke
söke sizden bu paraları uluslararası tahkim yoluyla alırlar”
dedi. (26
Haziran 2021)

Millet İttifakı partilerinin yaptığı çalışmalar sonucunda, makul olmayan fahiş kârlar söz
konusu ise ve yolsuzluk, rüşvet gibi yasal olmayan faktörler varsa bu
sözleşmelerin iptal edilebileceği kanaati oluşmuş görünüyor. “Bu şartlarda hangi
hukuk uygulanırsa uygulansın yani ister İngiliz ister Türk Hukuku fark etmez,
iptal edilebilir. Hiçbir hukuk, dürüstlük ilkesine aykırı olarak, bir
toplumun soyulmasına göz yummaz”
deniyor.

Bu
projeler Sayıştay denetiminden kaçırıldı, şeffaflık yok, bilgi
istendiğinde “ticari sır” gerekçesiyle açıklama yapılmıyor. Oysa kamu
ihalelerinde şeffaflık temel unsurdur.

Millet
ittifakı partileri, iktidar olduklarında, bu sözleşmelerin tarafı olan
firmalarla sözleşmelerin feshi için masaya oturacaklarını, kendilerine makul
bir kâr
verileceğini ve işletmelerin kamulaştırılacağını vaat
ediyorlar.

Günümüzün muhalefeti iktidara gelip, sözleşmelerin detaylarına vakıf
olduğunda
, Abdüllatif Şener’in
ima ettiği gibi, bir suç organizasyonu varsa ortaya çıkacaktır. Suça
bulaşanlar yargıya ve kamuoyuna hesap vermek zorunda kalacak.

Dilerim,
tez zamanda gerçek olur. Zira bu kara delikler kapatılmadan Türk ekonomisinin
belini doğrultması mümkün görülmüyor.

Gençliğim Ey Vah

Ak Partili siyasetçi ve yandaş kalemlerin konuştuğu ve
yazdıklarına göre Almanya bizi kıskana dursun; Almanya geçtiğimiz yıl 50 Milyar
Euro bütçe fazlası verirken, Türk hükümeti 2022 yılı bütçe açığını kapatmak için
ek bütçe yapmak zorunda kalıyor.

Güneşin balçıkla sıvanmayacağının en büyük göstergesi aşağıdaki
raporda açıklıkla belli olmasına rağmen halâ batılı gelişmiş ülkelerin
ekonomilerini çarpıtarak Türkiye ekonomisi ile mukayese etmeleri, aslında
yandaşlığın ne kadar da iflah olmaz ama kendileri açısından vazgeçilemez
olduğunu tartışmalarından anlıyorsunuz. Necip Fazıl’ın yıllar önce böyleleri
için söylediği söz hafızamda halâ tazeliğini koruyor. “Yorulmaz diz, tükenmez söz, utanmaz yüz!” Bu kelimelerin hepsi de
bu arkadaşlarda fazlasıyla mevcut.

Ankara’da temsilciliği bulunan Almanya merkezli KAS Konrad-Adenauer-Stiftung
Vakfı tarafından 15 Şubat 2022 tarihinde açıklanan bir rapora göre gençliğin
büyük çoğunluğu geleceğinden umutsuz.

Yapılan saha çalışmasına göre:

Türkiye’nin geleceğinin
umutsuz olduğunu düşünenlerin oranı %62,8.

Geleceklerinden tamamen
umutsuz olanların oranı ise 35,2.

Fırsat bulduklarında
başka bir ülkeye gitmek isteyenlerin oranı dudak uçuklatacak türden %72,9.

Gençlerin Cumhurbaşkanlığı
sistemine güveni %19, 4.

Adalete güven ise: 11,
9.

Devletin kurumlarına
güvenenler: %70,3. Bilim ve Bilim adamlarına güven %61,8.

Atatürk’e güven ise en
yüksek seviyede: 83,3

Yukarıda açıklanan rakamların ışığı altında gençlerin
görüşlerini tahlil edecek olursak, raporun doğruluğundan kesinlikle şüphem yok.

Bu gençler diyorlar ki: “benim
geleceğimle oynama, devletin rafa kaldırdığın kurumlarını yürürlüğe koy, Bilimden
ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün çizgisinden
şaşma
.”

Sokak röportajlarında gençlerle yapılan söyleşilerde gençler:
“Yıllar oldu bir sinemaya gitmedim,
ailemin gönderdiği para  yurt ve kantin
masraflarıma zor yetiyor, dışarıya çıkıp bir yemek yesem bir hafta aç gezmem
gerekecek….”

20 Yılın sonunda Türkiye gençliğinin bugününe ve yarınına
bakış açısı maalesef böyle.

Sevgili okuyucularım gelin isterseniz “Eski Türkiye” dedikleri Türkiye’nin 40 yıl 50 yıl ilerisine bir
nostalji yapıp o günlere gidelim. Daha lise çağlarında bir delikanlı
geleceğinden umutlu Lise öğrencisiyse, gelecekte kendisini ya bir öğretmen, ya
da bürokrasinin herhangi bir dalına memur adayı olarak görürdü. Endüstri Meslek
Lisesine giden bir genç, eğitim gördüğü dalda bir iş yeri kurma olmazsa
bulunduğu vilayetteki bir fabrikaya girip çalışma hayalleri vardı. Yüksek
tahsil yapanlar, kendilerini geleceğin kaymakam’ı, vali’si, veya bir fabrikanın
genel müdürü olma yolunda hayaller kurarlardı.

Televizyonların olmadığı yıllarda zengin fakir demeden
gençlerin büyük çoğunluğu hafta sonları sinemaya giderlerdi. Mesela İstanbul’da
kazandığı staj parasıyla Yenikapı Çakıl gazinosunda Fatma Girik(Allah rahmet eylesin) dinlenebilirdi. Şehzade başında
sinemaya gidilir, Laleli plakçılarında Merhum Necdet Tokatlıoğlundan: “Uçan Kuşlar Martılar”, Kâmuran Akkor’dan: “Dağlar Kızı Reyhan” şarkılarının
namelerini dinleyebilirdiniz.

Peki, sağcısıyla solcusuyla ideallerindeki Türkiye’yi kurma
hayalinde ki bu gençlik o günlerden bugünlere gelirken ne oldu da bu karamsar
tablo ortaya çıktı?

Bir kere 12 Eylül darbesi, gençliği de-polizite ederek üzerinden silindir gibi geçti. Devletine bir
baba şefkatiyle güvenen, onu seven gençlik, Başbakan Özal’ın “- artık Devlet Baba” yok” demesiyle vatanına
bağlı Türk gençliğini “Devlet Baba” şefkatinden yoksun ve başsız bıraktı. Türk
vatandaşının dişinden tırnağından artırarak ödediği vergilerle kurulan en
güzide fabrikalar ve işletmeler o günden itibaren özelleştirilmeğe başlandı.

Ve son olarak gelinen nokta da ise Türkiye Cumhuriyeti:
Elleri kınalı genç kızlarımızın ilmik ilmik dokuduğu halı diyarı, Gül ve
Lavanta kokulu güzel Isparta’mızda 6 gün elektriksiz soğuk ve kar altında
kaldı.

Sağlıklı kalın.

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 15

0

Bir Mektep
Adam Ahmet Kabaklı

MEHMET NURİ YARDIM

Niçin ‘mektep
adam
’ diyorum? Her edebiyat târihçisi, her gazeteci, her fikir adamı ‘mektep adam’ olabilir mi? Asla, zira bu sıfat
her kula nasip olmaz. Ahmet Kabaklı, kurduğu müesseseler, kaleme aldığı eserler
ve yetiştirdiği nesillerle bir okul olduğunu dosta düşmana ispatlamış bir âbide
şahsiyettir. Bugün O’nun rahle-i tedrisinden geçen on binlerce resmî ve bizim
gibi gayr-ı resmî talebeleri, Hocayı her zaman rahmetle yâd ediyor, O’na olan
hasretlerini dile getiriyorlar.

Ahmet Kabaklı Hocayı (Harput, 24 Mayıs 1924-İstanbul,
8 Şubat 2001) Türk Edebiyatı Vakfı’nın Yeşilay İşhanı’ndaki eski binasında
görmüştüm ilk olarak. Hocalarımız Mehmet Kaplan, Muharrem Ergin ve Faruk Kadri
Timurtaş, bizi Edebiyat Vakfı’na gitmemiz hususunda teşvik etmişlerdi. Biz
meraklı iki üç arkadaş bir gün Cağaloğlu’na geldik ve Çarşamba günü yapılan
edebiyat sohbetine katılmak istedik. Nuruosmaniye Caddesi üzerinde bulunan
Yeşilay İşhanı’na geldik, merdivenleri tereddüt ve heyecanla çıkarak salona
girdik. Hoca bizi görür görmez sevinçle ‘Hoş
geldiniz çocuklar
!’ diyerek karşıladı. Okulumuzu sordu, ‘Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü
öğrencisiyiz
.’ deyince ziyâdesiyle sevindi. ‘Çocuklar çok iyi bir bölüm seçmişsiniz. Çok değerli hocalarınız var.
Zaten onlar bizim de dostlarımız. Sizi buraya devamlı bekliyoruz. Biz ödev
vermiyoruz, imtihan yapmıyoruz, diploma vermiyoruz, ama burası da sizin
okulunuz. Hep gelin, çok istifâde edeceksiniz. Kıymetli şahsiyetleri
dinleyecek, onları tanıyacak, büyük irfanımızı ve medeniyetimizi daha çok
seveceksiniz. İlerde bu sözlerimin değerini anlayacak, bu toplantıların
faydasını çok göreceksiniz
.’ dedi. Kendi tâbiriyle ‘El’aziz’de yetişmiş olan Harput Beyi’ni o gün bir sevdim, pîr
sevdim. Şükürler olsun ki, dost halkasından hiç kopmadım.

Vakıf
İkinci Fakültemiz Oldu

Hakîkaten fakültenin yanı sıra vakfa da devam
edenler çok yararlandı, donandı, bilgi ve birikim sâhibi oldu. Ben de bu tâlihliler
kervanına katılanlar arasındaydım. Münevver Ayaşlı, Cemil Meriç, Osman Yüksel
Serdengeçti, Erol Güngör, Sâmiha Ayverdi, Tahsin Banguoğlu, Necip Fazıl
Kısakürek, Nermin Suner Pekin, Turan Yazgan ve İbrahim Kafesoğlu vakıfta
dinleyip gönendiğimiz, tanıyıp istifade ettiğimiz şahsiyetlerden sâdece bir
kaçıydı.

Kabaklı Hoca’yı ve kurduğu vakfın
faaliyetlerini, 1978’den vefat ettiği 2001 Şubatı’na kadar tâkip ettim. Neler
mi kazandım? Maddî olarak hiç. Fakat mânevî âlemde çok gelirim oldu. Varidatın
haddi hesabı yok. Dostlar kazandım, bilgiye eriştim, sevgiyi tattım, saygıyı
öğrendim. Vefasızlıkları da gördüm. Gün geldi Hoca’nın yalnız bırakılışına şâhit
oldum. O bir Dede Korkut bilgeliğiyle yanından uzaklaşanlara da muhabbetlerini
esirgemedi. Saygıda kusur edenlere öfke beslemedi. Çünkü O’nun küçük
meselelerle uğraşacak zamanı yoktu. O bir dâvâ, ideal ve mefkûre adamıydı. Bir
mürşit enginliğinde talebelerine ve dostlarına şefkat elini uzatıyordu.
Edebiyat Vakfı daha sonra Sultanahmet’teki Cevri Kalfa Mektebi’ne taşındı.
Orada hizmet ağı daha da genişledi. Sanat kursları verilmeye başlandı. Kitapevi
açıldı. Restore edilen bina yeni hâliyle çok güzelleşmişti.

Sivil
Üniversite

1980 yılından Hocanın vefat ettiği zamana
kadar tam 21 sene kurduğu bu sivil üniversiteye, bu modern medreseye, bu çağdaş
mektebe Mevlânâ çağrısına uyar gibi gittik. İlim, fikir ve edebiyat sahalarında
değerli simaları görüp dinledik yıllar boyu. Fakülteden mezun olduktan sonra da
ayağımızı kesmedik vakıftan. Hatta Hoca’nın elim kaybından sonra da… Çünkü
ömrümüzün sonuna kadar devam etmemiz gereken bir üniversite, bir akademiydi bu
mekân. Bu yüksek mektebin rektörü, hocası, her şeyi Ahmet Kabaklı, yaygın
tâbirle ‘Hoca’ydı. Hoca, kucaklayıcı ve davetkârdı. Mevlâna gönüllüydü. Mevlâna isimli eserini okurken hep bu
yönünü düşünmüşümdür. Yûnus dilinin inceliğini, hassasiyetini ve derviş
meşrepliğini taşıyordu. Yûnus Emre’nin ruhaniyetini önce yaşamış, ardından
eserini yazmıştı. Fuzûlî’nin büyük aşkını tatmıştı sanki. Saltanatlı Bâki’nin ‘Sultanü’ş-şuâra’ unvanını 20. yüzyılın
büyük şâiri üstad Necip Fazıl’ın başında taçlandırmıştı. Nedim’in zarafeti,
Şeyh Galip’in derinliği vardı Kabaklı Hoca’da. Bazen İstiklal Marşı şâirimiz
merhum Mehmed Âkif gibi haykırır, bazen de mümin ve mütevekkil bir şekilde
duygu ve düşüncelerini de seslendirirdi.

‘Hâce-i
Âhir’di

Ahmet Mithat Efendi edebiyat dünyamızda ‘Hâce-i evvel’, yâni ‘ilk hoca’ olarak biliniyordu. Bana göre
de Ahmet Kabaklı da ‘Hace-i âhir’di,
yâni son hocamızdı. Sâdece eserleriyle değil, on binleri bulan talebeleri,
yüzbinlere ulaşan dinleyicileri ve milyonları aşan okuyucularıyla o memleket
mektebinin son kutlu hocalarındandı. Ahmet Râsim gibi halktan biriydi. Refik Hâlid’in
nefis Türkçesi’ni yazar ve konuşurdu. Yahya Kemal vurgunu, Süleymaniye’nin
meftunu aziz hoca. Ahmet Yesevi’den günümüze uzanan zaman içerisinde Selçuklu
ve Osmanlı medeniyetinin, Müslüman Türk irfanının âşığıydı. Hz. Muhammed’den
Mehmetçiğe bütün mübâreklerin hayranıydı öncelikle.

Ahmet
Kabaklı Türkiye’dir.

Yıllar önce şâir İbrahim Minnetoğlu, şâir ve
yazar ağabeyimiz merhum Abdurrahim Balcıoğlu’na ‘Ahmet Kabaklı’nın hepimizin üstünde hakkı var.’ demişti. Ömer
Öztürkmen ağabeyimiz de, ‘Ahmet Kabaklı
Türkiye
’dir.’ diye yazmıştı vefatının ardından. Türkiye’nin yanı sıra ebed
müddet Osmanlı’ydı. Ârif Nihad Asya’dan Nurettin Topçu’ya, Orhan Şâik
Gökyay’dan Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’na, Mâhir İz’den Erol Güngör’e, Fethi
Gemuhluoğlu’ndan Câhit Zarifoğlu’na, kısacası millî ve mânevî bütün
değerlerimizin hararetli ve samîmi savunucularının biricik müdafiiydi.
Grupların, partilerin, cemaatlerin, hiziplerin ve teşekküllerin üstünde ve
dışında ama yerli ve millî olan toplulukların yanındaydı. Cemil Meriç gibi bir
dehanın kazanılmasında ve camiamızda okunmasına vesile olması bile tek başına
çok büyük bir hizmet ve kadirşinaslıktı.

Sohbetlerini
Dinlemek

O güzelim vakıf toplantılarını unutmak kabil
mi? Konuşmacının sözünü tamamlamasından ve sorulara cevap vermesinden sonra
Hocanın kürsünün önüne gelişi ve sağ kolunu kürsüye dayayıp bütün dinleyicilere
hitâben yaptığı özlü ve zarif konuşmayı kim unutabilir? Konuşmacıyı herkesten
daha dikkatle dinleyen ve âdeta mevzuu hazmeden Hoca, bir bakıma toplantının
sonuna yetişebilmiş dinleyicileri de mahrum etmemecesine beş on dakika içinde konuşmayı
başından sonuna kadar özetler ve ana fikri söylerdi.

Hanım
Bak Bu da Kerem

O çok yönlü, çok cepheli bir münevverdi.
Gazeteci, yazar, edebiyat târihçisi, hatip, teşkilatçı ve dergiciydi. Ama bütün
bu işleri muhabbetle, aşkla, şevkle, gönül ile yapardı. Çevresinde bir sevgi hâlesi
oluşturmuştu. Ahmet Kabaklı demek insana değer vermek demekti. Çocuklara bile
hürmet eden, onları şefkatle kucaklayan ve seven bir âbide şahsiyetten
bahsediyoruz. Adının Çapa Öğretmen Okulu’na verilmesi münâsebetiyle ailece
programa katılmıştık. Oğlum Kerem’i görmüş sevmişti. Adını sorup öğrendiğinde
de eşi Meşkûre Hanımefendiye, ‘Hanım bak
bu da Kerem
.’ demişti. Sanırım bir torunun veya yakınının da adı Kerem idi.
O toplantıda Millî Eğitim Bakanı Mehmet Sağlam’ın, Kabaklı’nın elini öpmesi târihe
geçecek bir hadise idi. Devletin Millî Eğitim Bakanı, on binlerce gence hocalık
etmiş bir yazarın elini saygıyla, sevgiyle öpüyordu. Çünkü Ahmet Kabaklı eli
öpülecek bir aydındı.

Edebiyata
Saygı

Cevherleri bulup çıkarmada, onları milletimize
sunmada üstat olan Kabaklı Hoca, akl-ı selime ve geniş bir idrâke sâhipti.
Bütün heyecanı ve coşkusuyla kültür, sanat, edebiyat ve fikir çalışmalarına
hasretmişti mesaisini. Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması’nda yüzlerce genç
hikâyecinin ortaya çıkmasına seviniyor, bu hizmetin mutlaka devam ettirilmesi
gerektiğini vurguluyordu. Son projesi ‘Edebiyata
Saygı
’ başlığını taşıyordu. Toplumun sanattan uzaklaştığını, millî
edebiyatımızın yeniden topluma, bilhassa gençlere sevdirilmesi gerektiğini
söylüyordu.

Ahmet Kabaklı Hocamız, özüyle sözüyle bizdendi.
Meziyetleri milletimizin meziyetiydi. Özüyle, sözüyle, ruhuyla, yüreğiyle
bizdendi. Bizim değerlerimizi seslendiriyor, bizim kıymetlerimizi savunuyordu.
Bir fikir adamı olarak Temellerin
Duruşması
’nı kaleme almıştı. Eser büyük yankılar uyandırmıştı. Beş ciltlik Türk Edebiyatı, nesillerin el kitabı,
kaynak eseriydi. Biyografi kitapları, çocuk kitapları, araştırma kitapları,
incelemeler ve diğerleri…

Ahmet Kabaklı bir mektepti, medreseydi,
okuldu. Medreseyi de mektebi de okulu da birleştirmiş, ilim ve irfanı şahsında
imtizaç ettirmiş bir kalem efendisiydi. Gençliğe, millete hep doğruları işâret
etti, hayırlı istikametleri gösterdi. O geniş ufkuyla yüreğinde inanç olan,
kafası berrak ve alnı secdeli herkese sâhip çıkan bir hâmi idi.

Bu
Toprakların Sesi

Bu mübârek toprakların sesi, avazıydı. Işığa
doğru yürürken millî ve mânevî değerleri sırtında taşıdı. Gelecek nesillere
dünkü güzellikleri aktarıyordu. Cemil Meriç’in unutulmaz benzetmesiyle ‘muhteşem bir mâziden daha muhteşem bir
geleceğe köprü
’ oluyordu. Ahmet Kabaklı bu ülkenin insanıydı, bu dağların,
ovaların, nehirlerin adamıydı. Ozanlara da sâhip çıkıyordu, aydınlara da.
Anadolu’nun has evladı, İstanbul’un soylu münevveri, Bâbıâli’nin beyefendi
yazarıydı.

Müessese
Kuran Âbide Şahsiyet

Değerli mütefekkir Sâmiha Ayverdi’nin ‘Âbide Şahsiyetler’ isimli nefis bir
eseri vardır. Kitapta, Türk medeniyetinin temel taşları olmuş şahsiyetler
anlatılıyor. Mevlânâ, Yunus, Fatih, Bâki, Mehmed Âkif, Dede Efendi, Safiye Erol
vs… Eserin bütününe baktığımızda adı geçen şahsiyetlerin büyük müesseseler
kurduğunu veya temel eserler vücuda getirdiklerini görüyor ve bu ortak paydada
irtifa kazandıklarına şâhit oluyoruz. Peki bir müessese kurmak kolay mı?
Kurduktan sonra yıllarca ayakta tutabilmek… Hele bu, ilme, irfana, edebiyata
ve kültüre adanmış bir kutlu büyük yapı ise… Müesseseleşmek, büyümektir,
enginlere dalmak, ufukları kuşatmak, sınırları kaldırmak, alabildiğine
medenileşmektir. Sığlığa karşı derinlik, fâniliğe rağmen bâkiye kucak açmak,
kalıcı hâle gelmektir. Müessese, nesilleri beslemek, devirlere mühür vurmak,
insanlığa armağan edilmiş hayırlı bir büyük emektir.

Merhum Hocamızı hatırladıkça bunları
düşünürüm. Mükemmel bir edebiyat târihçisi ve örneği çok az kalan fıkra
muharrirlerinden olan Kabaklı, Türk kültürüne, sanatına ve edebiyatına hizmet
etmiş bir âbide şahsiyetti. Gazetelerde milletimize hitâben yazdığı
yazılarıyla, Türk Edebiyatı isimli
dev kaynak eseri ve diğer kitaplarıyla, özellikle kurduğu Türk Edebiyatı Vakfı
ile gönüllerde taht kurmuş bir büyüğümüzdü. Memleket meseleleriyle içi yandığı
zamanlar bile dostlarına ve talebelerine tebessüm etmeyi ihmal etmeyen nâzik,
zarif ve nüktedan bir mizaca sâhipti. Etrafında kalabalıklar olsa da aslında
yalnız bir adamdı, hüzünkârdı. Fakat azimli, inançlı ve kararlıydı. Bütün
benliğiyle bir gayeye yönelmişti. Bir hedefe vurgundu alabildiğine. Milletine
sevdalı, ülkesine âşıktı. Toprağına, vatandaşlarına ilgisi, dikkati, rikkati
vardı. Kısacası o bir ‘mektep adam’dı.
O’na çok yakışan sıfatı söyleyelim: ‘Bir
alperen
’di.

Yaşayan
Türkçe’nin Bayraktarı

1970’li yılların ortalarından itibâren Ahmet
Kabaklı Hocamızın önderliğinde bir dil savaşı başlamıştı. Eski TDK’lılar bütün
güzel kelimelerimizi dilimizden atmaya çalışır ve uydurukça tâbir edilen tuhaf
sözcükleri zorla benimsetmeye kalkışırken Nihad Sâmi Banarlı gibi Ahmet Kabaklı
da Tercüman gazetesinde âdeta bir dil
mücâdelesi başlatmış ve ‘Yaşayan Türkçe
kampanyasının öncülüğünü yapmıştı. Gazetede ilim adamlarının, şâir ve
yazarların makaleleri çıkıyor. Millî ve mânevî değerlerine bağlı olan aydınlar
Türkçeye sâhip çıkıyordu. Bugün büyük ölçüde bu dil savaşı kazanılmışsa bunda
en büyük pay şüphesiz Hocamızındı. O lisan meselesine dikkat eder, bilhassa âhenkli
kelimeleri kullanmayı tercih ederdi. Mesela ‘kültür’ kelimesi yerine ‘irfan
kelimesini tercih ettiğini şöyle söylüyordu: “En sevdiğim kelime ‘irfan’dır. Gönül isterdi ki, batıdan ‘kültür’
kelimesini alacağımıza ‘irfan’ kelimesini kullansaydık
.”

Bir
Merhamet Çınarıydı

Ahmet Kabaklı memleket çocuklarını seven,
onlara sâhip çıkan ve dertlerine çözüm bulmak için gece gündüz çalışan bir
merhamet çınarı, şefkat âbidesiydi. Vefatından sonra Türk Edebiyatı Vakfı’nda
düzenlenen bir anma toplantısında bir edebiyatçı anlatmıştı. Hocaya sormuş: ‘Hocam, 12 Eylül’den önce en çok tehdit
edilen yazarlardandınız. Hiç silah taşıdınız m
ı?’ Hocamızın cevabı şöyle
olmuş: ‘Hayır, bilir misin ki ben
çocukluğumda bile sapan taşımak istemezdim
.’

Düşünce
Dünyamızın Deniz Feneri

Ahmet Kabaklı düşünce hayatımızın kilometre
taşlarından, fikir âlemimizin sönmeyen yıldızlarındandı. Onu her zaman, her
yerde sevgiyle, saygıyla, minnet duygularıyla anmak mecburiyetindeyiz. İyilik
namına, doğruluk adına, hakîkat hesabına, güzellik şanına o yürüyen, koşan,
terleyen, uğraşan, çırpınan ama hep ve çok çalışan bir üstat idi.

Onu soğuk bir kış günü ebedî mekânına
uğurlarken Fâtih Camii’nde toplaşan on binlerce seveni ve talebesi, arkasından
duâ ettiler. Himmeti milleti olan Hoca, ‘bâki
kalan bu kubbede hoş bir sada
’ bırakarak gitti. O sadayı susturmamak, o
ahengi dindirmemek hepimizin görevi. Nasıl mı? Mânevi mirasına sâhip çıkarak,
Türk Edebiyatı Vakfı’ndaki çalışmaları canlı ve dinamik tutarak ve katkılarda
hizmetlerde bulunarak… Türk Edebiyatı
dergisini alarak, aldırarak… Bunu yapmaya mecburuz, çünkü Hocanın yaşarken
hepimize vasiyetiydi. Ümit ederim, daha önce mesâfeli duranlar da Türk Edebiyatı dergisini ve Türk
Edebiyatı Vakfı’nı daha samîmi, daha candan ve muhabbetle kucaklayacaklardır.

Kehânetler
Tutmadı

Bâzı kişiler, yalnız bıraktıkları Ahmet
Kabaklı’nın ardından kem sözler etti: ‘Hoca
ölür, vakıf kapanır
.’ dediler. Gün geldi, Şeyhülmuharririn unvanını da alan
hoca her fâni insan gibi vâdesini doldurup ebediyete doğru yol aldı, Hakka
yürüdü. Bugün, Eyüpsultan’da Piyerloti yakınlarında Haliç’e nâzır bir makberde
ebedî istirahatgâhında… Ama kurduğu müessese hâlen açık. Türk Edebiyatı
Vakfı’nda toplantılar mükemmel şekilde devam ediyor. Sâhibi ve kurucusu olduğu Türk Edebiyatı, Türkiye’nin en çok
okunan fikir, sanat ve edebiyat dergilerinden. Vakfın yayınları, nesilleri
beslemeye devam ediyor.

Onun bıraktığı hizmet bayrağını vefatından
sonra uzun yıllar yeğeni Servet Kabaklı taşıdı. Hizmetler etti, sonra o da
amcasına kavuştu ve yanına defnedildi. Şimdi yine yeğeni Serhat Kabaklı kutlu
vakfın hizmetlerinin başındadır. Vakıf mensupları ve sevenleri Ahmet Kabaklı’nın
bu aziz hatırasına sâhip çıkmaya devam ediyorlar.

Eyüpsultan’a yolu düşenler! Lütfen Piyerloti
Yokuşu’nu tırmanırken yolun sağ tarafında yatan, necip Türk milletinin aziz
evlâdı Ahmet Kabaklı’yı hatırlayıp ruhuna bir Fatiha okuyun… Amel defteri
kapanmayan bu özge hocaya dualar etmek, Fâtihalar göndermek, tuttuğu doğru,
iyi, güzel ve faydalı yolda yürümek, yüreği memleket sevgisiyle dolu olanlara
vicdan borcudur. Kabir ziyâretinden sonra Sultanahmet’e gelmeli. Tramvay
durağının yakınında, zarif minâresiyle görünen Firuzağa Camii’nin karşısında
Cevri Kalfa Mektebi’ni göreceğiz. Tereddüt etmeden içeri girip Kabaklı Hoca’dan
râyihalar teneffüs edeceğiniz bu edebiyat ocağına dâhil olunmalı.

 

Bazı şahsiyetleri
unutamıyoruz. Onları her zaman rahmet, saygı, sevgi, şükran ve dua ile yâd
ediyoruz. Onları bu kadar vazgeçilmez kılan sır nedir? Dâvâları,
mücâdeleleri, idealleri neydi? Sevebilmek için anlamak, anlayabilmek için de
okumak gerek. Bir zamanlar Türkiye Gazetesi’nde yazan kalem erbabı, bir masa
etrafında buluşmuş. Sağdan itibaren: Ömer Öztürkmen, Ayhan Songar, İrfan
Ülkü, Servet Kabaklı, Mustafa Necati Özfatura ve Ahmet Kabaklı. Yazarlarımızı
rahmet niyazıyla anıyorum. İyi ki onları tanımak, okumak ve anlamak bahtına
erişmişiz. Şükürler olsun.                  
                                                        MEHMET NURİ YARDIM

Covid-19 Salgınında Son Durum

Aralık 2019 yılında
Çin’de başlayıp kısa sürede tüm dünyayı etkileyen bu salgın
hastalığı ikinci
yılını doldurmuştur. Bu güne kadar
ülkemizde 10 milyon
insan
bu hastalığa yakalanmış
ve 85 bini
ölümle sonuçlan
mıştır. Dünyada ise 250 milyon
insanın bu hastalığa yakalan
dığı ve bunların
5 milyon
unun ölümle sonuçlandığı
bilinmektedir.

Salgın hastalıklar
insanlık tarihinde her zaman önemli değişimlere sebep olmuştur. 1918’de
başlayıp 3 yıl süren İspanyol gribinin 1. Dünya Savaşının bitmesi
nde etkili olduğu
söylenir. O salgında dünya nüfusu 1.5 milyar olup, 500 milyon insan hastalığa
yakalanmış ve 50 milyonu ölmüştür. Daha önceki veba
,
kolera

salgınları insani ve idari felaketleri yaşatmıştır. Covit-19 salgını da benzeri
zorlukları günümüz insanına yaşatmış ve yaşatmaya devam etmektedir. İşimizde,
aşımızda, komşuluk ilişkilerimizde,
ibadetlerimiz dâhil
tüm t
oplantılarımızda
direkt veya dolaylı olarak farklı mecburiyetleri yaşadık, yaşamaktayız.
Bu hastalığın
sebep olduğu beklenmeyen ölümlerin üzüntüsü bir yana, bir çoğunun cenaze
törenlerine bile katılamayışımız; hastalanan komşu, eş, dost ve akrabalarımızın
kapılarını çalıp yüz yüze geçmiş olsun bile diyemeyişimiz hüznümüzü, acımızı
arttıran olaylar zinciridir.

Covit-19’un
hayvanlardan geçen ve yapı değişikliği ile insanlarda ağır solunum yolu
sorunları yapabilen bulaşıcılık vasfı kazanmış Corona grubu
bir virüs
olduğunu biliyoruz.
Virüslerdeki mutasyon
dediğimiz yapı değişikli
klerinin de etkisiyle
ile s
algın
devam etmektedir. Viral enfeksiyonlarda bu durum bilinen bir gerçektir. Grip
aşılarının her sene yeniden uygulanması bu sebepledir. Alfa, beta, gama, delta
ve son olarak omicron varyantları bugüne kadar
bilinen
çeşitleridir.

Enfeksiyon hastalıkları
için en önemli silah AŞI’dır. Birçok bulaşıcı hastalık aşılar sayesinde
tehlikeli hastalık olmaktan çıkmıştır. Covit-19 yeni bir virüs olduğu için
aşısı yoktu
. Ayrıca tıbbın elindeki viral enfeksiyonlarında kullanılan ilaçların
etkisiz olması Covit-19 salgını ile mücadeleyi zorlaştırmakta ve salgını
insanlık için daha tehlikeli hale getirmekteydi.

Yapılan bilimsel
çalışmalar sayesinde aşının bulunması ve 2021 başlarında uygulanmaya başlaması
salgının 3. dalgasını daha kolay ve az ölümlü sonuçla
rla
atlatılmasını
sağlamıştır. Sağlık çalışanlarının ve risk gruplarının aşılanarak bağışıklık
kazandırılması bu kesimlerdeki hastalanma ve ölüm oranını çok azaltmıştır. Lakin
aşılanmanın gerekli hız ve sayıda yapılamaması ve aşı karşıtlığı şeklinde
bilimsel olmayan bilgilere inanan insanların aşılarını yaptırmamaları 202
1 sonbaharında
4. dalga, Ocak 2022 başında ise 5. dalga diyebileceğimiz bir sonucu
doğurmuştur. Bu durum maalesef vaka sayılarının ve ölümlerin artışına sebep
olmuştur. Bu dönemlerde şu ana kadar 30 binden fazla insanımız hayatını
kaybetmiştir.

2022 yılı başlarında
hastalık hala salgın vasfını sürdürmektedir. Ağır karantina uygulamaları olmasa
bile koruyucu tedbirlere uymamız gerekmektedir. Aşının koruyucu etkisini unutmadan
hatırlatıcı dozların yapılması ihmal edilmemelidir. Hastalıklarda bağışıklığın
önemi
unutulmamalıdır. Bu sebep ile bağışıklığı
kuvvetlendirici beslenme
, spor, temizlik ve benzeri
durumlara
daha çok dikkat edilmeli, bağışıklığı düşüren (yorgunluk,
uykusuzluk gibi) durumlardan kaçınılmalıdır.

Salgın ne zaman
sonlanır derseniz;
şu anda korunma tedbirleri ve
aşılanmanın sağlayacağı duruma bakar. Çünkü burada virüsün yeni mutasyonlarının
ne yapacağını bilememekteyiz.
Sevindirici bir husus, tedavi edici Molnupiravir isimli bir ilacın
kullanılmaya başlanmasıdır.
Bu ilaç hastalığın başlangıcında kullanılarak iyileşmeyi
sağlamaktadır. Bakanlığın kontrolünde gerekli ve uygun vakalarda ülkemizde de
kullanılmaya başlanmıştır. Gerek aşının sağladığı bağışıklığın yaygınlaşması,
gerekse bu yeni tedavi imkânı sebebiyle bazı ülkelerde salgın tedbirleri
kaldırılmıştır. Ülkemizde de hastalığı geçiren ve aşılananların sağladığı
bağışıklığa, bu tedavi imkanı da eklendiği için 1 – 2 ay içerisinde
salgın hüviyetinden kurtulacağımız düşüncesindeyim.

Bu salgın günlük
hayatımızdaki birçok zenginliğin farkına varmamızı, görmemizi sağlamıştır.
Ayrıca iki önemli kazanımı daha olmuştur. Birisi başta hekimlerimiz olmak üzere
sağlıkçılarımızın ve sağlık kurumlarımızın önemini kavramamızdır. Diğeri ise
aşının gerekliliğinin farkına varılıp, yerli aşımız Turkovac’ı
üretmemizdir.

Salgının sebep olduğu
başta sağlıkçılarımız olmak üzere, tüm ölenlerimize rahmet dilerken, salgınsız
ve hastalıksız nice sağlıklı günlere…

Kendi Bindiği Dalı Kesmek!

Tehlikeli İnsanlar!

Elektrik çarpar, doğalgaz patlar,
benzin yakar!

Uranyum, Titanyum, Hidrojen vs…!

Hepsi tehlikeli!

Ama
aynı zamanda faydalı.

***

Sağlıkta, sanayide, bilimde, evde, işte,
günlük yaşamda, tarımda olmazsa
olmazlar!

Tehlikeliler diye yok sayamıyoruz!

Ne kadar yoklarsa, o kadar lazımlar!

Zarar verme olasılıkları ne kadar
yüksek ise,

Tedbirini alır!

Yerinde, kıvamında ve kuralına uygun
kullanırsan, fayda verme olasılıkları da
o kadar yüksek!

Işın!

Frekans!

Nükleer!

Moleküler!

Atom!

Ve daha niceleri…

Hepsi
tehlikeli!

***

İnsanda
öyle.

Zararsız
insanların faydası da zararsızlığı
kadar.

***

Büyük
devletler!

Tehlikeli
muhalif marjinal standart dışı kabul ettiği insanları(nı) sırf zarar verme,
sorun çıkartma ihtimalleri var diye, yok
saymaz!

Uzak
tutmaz!

Kullanır, değerlendirir!

Olmazsa
olmazlar!

Niteliklerini
yeteneklerini heba etmez.

Genelde de kafası
çalışan insanlar kolay idare edilenlerden çıkmaz!

Kendine
güvenir, biraz da zorlukları bu yüzden!

Beklentisi
olan zaten sorun çıkartamaz, neyine güvenecek ki!

İltifatından ve
sadakatinden başka!

***

Selçuklu,
Osmanlı öyle insanlardan faydalanmış ki!

Neler
neler!

İnanan – inanmayan, Müslim – gayrı Müslim, akıllı – deli, erkek- dişi – öteki!

Herkesten…

Şu
an ülkemizde bazı şeyler istenilen gibi olmuyorsa belki de bu yüzden!

***

Bu
durum aslında ilk etapta yönetenlerin işine gelse de sonrasında her şeyi çıkmaza sokar.

Bazen
kadronuzda ki beğendiğiniz sevdiğiniz uyumlu kabul ettiğiniz onlarca “tek renk” insan, beğenmediğiniz 1 kişinin
vereceği faydayı vereme”zler”ye
bilirler!

***

 

Toplam kalite bile diyor
ki!

Nitelikli
kişileri bul yetiştir elinde tut!

İyi
insanları demiyor, uyumlu insanı demiyor, kolay idare edebildiğini demiyor!

Zararsız
insanları demiyor, tanıdıklarını demiyor, dindarları demiyor!

Nitelikli insanları
diyor!

***

Herkes
de her mesleği yapamaz!

İnsanların
yetişme tarzı, inanç yapısı, siyasi görüşü, hatta burçları bile yapacağı işte önemlidir.

Örneğin,

Neyse
boş ver…

***

Demem o ki.

Özel
sektörde iş bulma ihtimali çok az olan o kadar insan kamu kurumlarında
belediyelerde üst düzey yöneticilik yapıyor ki, tanıdıkça Allah Devletimizin
Milletimizin yardımcısı olsun, işimiz gerçekten çok zor diyorsunuz!

Misal!

Neyse…

Yetenekli
vasıflı insanları değerlendiremezsek, et fiyatı da artar, ot fiyatı da artar,
bütçede yetmez, dert de bitmez, dolar da inmez, enflasyon da düşmez, falan filan…

***

Müslüm
Gürses’in de bir veciz sözünde işaret ettiği gibi

Bir
yanda sevdalar, bir yanda hayat

Uyuyabilirsen
uykulara yat

Bilmem
kimdeydi suç, kimde kabahat

Hep
böyle yıllardır ömrümün hali

Salı
günümüz de mübarek olsun inşallah.

Bir Mektep Adam Ahmet Kabaklı

0

Niçin ‘mektep
adam
’ diyorum? Her edebiyat târihçisi, her gazeteci, her fikir adamı ‘mektep adam’ olabilir mi? Asla, zira bu
sıfat her kula nasip olmaz. Ahmet Kabaklı, kurduğu müesseseler, kaleme aldığı
eserler ve yetiştirdiği nesillerle bir okul olduğunu dosta düşmana ispatlamış
bir âbide şahsiyettir. Bugün O’nun rahle-i tedrisinden geçen on binlerce resmî
ve bizim gibi gayr-ı resmî talebeleri, Hocayı her zaman rahmetle yâd ediyor, O’na
olan hasretlerini dile getiriyorlar.

Ahmet Kabaklı Hocayı (Harput, 24 Mayıs 1924-İstanbul,
8 Şubat 2001) Türk Edebiyatı Vakfı’nın Yeşilay İşhanı’ndaki eski binasında
görmüştüm ilk olarak. Hocalarımız Mehmet Kaplan, Muharrem Ergin ve Faruk Kadri
Timurtaş, bizi Edebiyat Vakfı’na gitmemiz hususunda teşvik etmişlerdi. Biz
meraklı iki üç arkadaş bir gün Cağaloğlu’na geldik ve Çarşamba günü yapılan
edebiyat sohbetine katılmak istedik. Nuruosmaniye Caddesi üzerinde bulunan
Yeşilay İşhanı’na geldik, merdivenleri tereddüt ve heyecanla çıkarak salona
girdik. Hoca bizi görür görmez sevinçle ‘Hoş
geldiniz çocuklar
!’ diyerek karşıladı. Okulumuzu sordu, ‘Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü
öğrencisiyiz
.’ deyince ziyâdesiyle sevindi. ‘Çocuklar çok iyi bir bölüm seçmişsiniz. Çok değerli hocalarınız var.
Zaten onlar bizim de dostlarımız. Sizi buraya devamlı bekliyoruz. Biz ödev
vermiyoruz, imtihan yapmıyoruz, diploma vermiyoruz, ama burası da sizin
okulunuz. Hep gelin, çok istifâde edeceksiniz. Kıymetli şahsiyetleri
dinleyecek, onları tanıyacak, büyük irfanımızı ve medeniyetimizi daha çok
seveceksiniz. İlerde bu sözlerimin değerini anlayacak, bu toplantıların
faydasını çok göreceksiniz
.’ dedi. Kendi tâbiriyle ‘El’aziz’de yetişmiş olan Harput Beyi’ni o gün bir sevdim, pîr
sevdim. Şükürler olsun ki, dost halkasından hiç kopmadım.

Vakıf
İkinci Fakültemiz Oldu

Hakîkaten fakültenin yanı sıra vakfa da devam
edenler çok yararlandı, donandı, bilgi ve birikim sâhibi oldu. Ben de bu tâlihliler
kervanına katılanlar arasındaydım. Münevver Ayaşlı, Cemil Meriç, Osman Yüksel
Serdengeçti, Erol Güngör, Sâmiha Ayverdi, Tahsin Banguoğlu, Necip Fazıl
Kısakürek, Nermin Suner Pekin, Turan Yazgan ve İbrahim Kafesoğlu vakıfta
dinleyip gönendiğimiz, tanıyıp istifade ettiğimiz şahsiyetlerden sâdece bir
kaçıydı.

Kabaklı Hoca’yı ve kurduğu vakfın
faaliyetlerini, 1978’den vefat ettiği 2001 Şubatı’na kadar tâkip ettim. Neler
mi kazandım? Maddî olarak hiç. Fakat mânevî âlemde çok gelirim oldu. Varidatın
haddi hesabı yok. Dostlar kazandım, bilgiye eriştim, sevgiyi tattım, saygıyı
öğrendim. Vefasızlıkları da gördüm. Gün geldi Hoca’nın yalnız bırakılışına şâhit
oldum. O bir Dede Korkut bilgeliğiyle yanından uzaklaşanlara da muhabbetlerini
esirgemedi. Saygıda kusur edenlere öfke beslemedi. Çünkü O’nun küçük
meselelerle uğraşacak zamanı yoktu. O bir dâvâ, ideal ve mefkûre adamıydı. Bir
mürşit enginliğinde talebelerine ve dostlarına şefkat elini uzatıyordu.
Edebiyat Vakfı daha sonra Sultanahmet’teki Cevri Kalfa Mektebi’ne taşındı.
Orada hizmet ağı daha da genişledi. Sanat kursları verilmeye başlandı. Kitapevi
açıldı. Restore edilen bina yeni hâliyle çok güzelleşmişti.

Sivil
Üniversite

1980 yılından Hocanın vefat ettiği zamana
kadar tam 21 sene kurduğu bu sivil üniversiteye, bu modern medreseye, bu çağdaş
mektebe Mevlânâ çağrısına uyar gibi gittik. İlim, fikir ve edebiyat sahalarında
değerli simaları görüp dinledik yıllar boyu. Fakülteden mezun olduktan sonra da
ayağımızı kesmedik vakıftan. Hatta Hoca’nın elim kaybından sonra da… Çünkü
ömrümüzün sonuna kadar devam etmemiz gereken bir üniversite, bir akademiydi bu
mekân. Bu yüksek mektebin rektörü, hocası, her şeyi Ahmet Kabaklı, yaygın
tâbirle ‘Hoca’ydı. Hoca, kucaklayıcı ve davetkârdı. Mevlâna gönüllüydü. Mevlâna isimli eserini okurken hep bu
yönünü düşünmüşümdür. Yûnus dilinin inceliğini, hassasiyetini ve derviş
meşrepliğini taşıyordu. Yûnus Emre’nin ruhaniyetini önce yaşamış, ardından
eserini yazmıştı. Fuzûlî’nin büyük aşkını tatmıştı sanki. Saltanatlı Bâki’nin ‘Sultanü’ş-şuâra’ unvanını 20. yüzyılın
büyük şâiri üstad Necip Fazıl’ın başında taçlandırmıştı. Nedim’in zarafeti,
Şeyh Galip’in derinliği vardı Kabaklı Hoca’da. Bazen İstiklal Marşı şâirimiz
merhum Mehmed Âkif gibi haykırır, bazen de mümin ve mütevekkil bir şekilde
duygu ve düşüncelerini de seslendirirdi.

‘Hâce-i
Âhir’di

Ahmet Mithat Efendi edebiyat dünyamızda ‘Hâce-i evvel’, yâni ‘ilk hoca’ olarak biliniyordu. Bana göre
de Ahmet Kabaklı da ‘Hace-i âhir’di,
yâni son hocamızdı. Sâdece eserleriyle değil, on binleri bulan talebeleri,
yüzbinlere ulaşan dinleyicileri ve milyonları aşan okuyucularıyla o memleket
mektebinin son kutlu hocalarındandı. Ahmet Râsim gibi halktan biriydi. Refik Hâlid’in
nefis Türkçesi’ni yazar ve konuşurdu. Yahya Kemal vurgunu, Süleymaniye’nin
meftunu aziz hoca. Ahmet Yesevi’den günümüze uzanan zaman içerisinde Selçuklu
ve Osmanlı medeniyetinin, Müslüman Türk irfanının âşığıydı. Hz. Muhammed’den
Mehmetçiğe bütün mübâreklerin hayranıydı öncelikle.

Ahmet
Kabaklı Türkiye’dir.

Yıllar önce şâir İbrahim Minnetoğlu, şâir ve
yazar ağabeyimiz merhum Abdurrahim Balcıoğlu’na ‘Ahmet Kabaklı’nın hepimizin üstünde hakkı var.’ demişti. Ömer
Öztürkmen ağabeyimiz de, ‘Ahmet Kabaklı
Türkiye
’dir.’ diye yazmıştı vefatının ardından. Türkiye’nin yanı sıra ebed
müddet Osmanlı’ydı. Ârif Nihad Asya’dan Nurettin Topçu’ya, Orhan Şâik Gökyay’dan
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’na, Mâhir İz’den Erol Güngör’e, Fethi
Gemuhluoğlu’ndan Câhit Zarifoğlu’na, kısacası millî ve mânevî bütün
değerlerimizin hararetli ve samîmi savunucularının biricik müdafiiydi.
Grupların, partilerin, cemaatlerin, hiziplerin ve teşekküllerin üstünde ve
dışında ama yerli ve millî olan toplulukların yanındaydı. Cemil Meriç gibi bir
dehanın kazanılmasında ve camiamızda okunmasına vesile olması bile tek başına
çok büyük bir hizmet ve kadirşinaslıktı.

Sohbetlerini
Dinlemek

O güzelim vakıf toplantılarını unutmak kabil
mi? Konuşmacının sözünü tamamlamasından ve sorulara cevap vermesinden sonra
Hocanın kürsünün önüne gelişi ve sağ kolunu kürsüye dayayıp bütün dinleyicilere
hitâben yaptığı özlü ve zarif konuşmayı kim unutabilir? Konuşmacıyı herkesten
daha dikkatle dinleyen ve âdeta mevzuu hazmeden Hoca, bir bakıma toplantının
sonuna yetişebilmiş dinleyicileri de mahrum etmemecesine beş on dakika içinde
konuşmayı başından sonuna kadar özetler ve ana fikri söylerdi.

Hanım
Bak Bu da Kerem

O çok yönlü, çok cepheli bir münevverdi.
Gazeteci, yazar, edebiyat târihçisi, hatip, teşkilatçı ve dergiciydi. Ama bütün
bu işleri muhabbetle, aşkla, şevkle, gönül ile yapardı. Çevresinde bir sevgi hâlesi
oluşturmuştu. Ahmet Kabaklı demek insana değer vermek demekti. Çocuklara bile
hürmet eden, onları şefkatle kucaklayan ve seven bir âbide şahsiyetten
bahsediyoruz. Adının Çapa Öğretmen Okulu’na verilmesi münâsebetiyle ailece
programa katılmıştık. Oğlum Kerem’i görmüş sevmişti. Adını sorup öğrendiğinde de
eşi Meşkûre Hanımefendiye, ‘Hanım bak bu
da Kerem
.’ demişti. Sanırım bir torunun veya yakınının da adı Kerem idi. O
toplantıda Millî Eğitim Bakanı Mehmet Sağlam’ın, Kabaklı’nın elini öpmesi târihe
geçecek bir hadise idi. Devletin Millî Eğitim Bakanı, on binlerce gence hocalık
etmiş bir yazarın elini saygıyla, sevgiyle öpüyordu. Çünkü Ahmet Kabaklı eli
öpülecek bir aydındı.

Edebiyata
Saygı

Cevherleri bulup çıkarmada, onları
milletimize sunmada üstat olan Kabaklı Hoca, akl-ı selime ve geniş bir idrâke
sâhipti. Bütün heyecanı ve coşkusuyla kültür, sanat, edebiyat ve fikir
çalışmalarına hasretmişti mesaisini. Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması’nda
yüzlerce genç hikâyecinin ortaya çıkmasına seviniyor, bu hizmetin mutlaka devam
ettirilmesi gerektiğini vurguluyordu. Son projesi ‘Edebiyata Saygı’ başlığını taşıyordu. Toplumun sanattan
uzaklaştığını, millî edebiyatımızın yeniden topluma, bilhassa gençlere
sevdirilmesi gerektiğini söylüyordu.

Ahmet Kabaklı Hocamız, özüyle sözüyle bizdendi.
Meziyetleri milletimizin meziyetiydi. Özüyle, sözüyle, ruhuyla, yüreğiyle
bizdendi. Bizim değerlerimizi seslendiriyor, bizim kıymetlerimizi savunuyordu.
Bir fikir adamı olarak Temellerin
Duruşması
’nı kaleme almıştı. Eser büyük yankılar uyandırmıştı. Beş ciltlik Türk Edebiyatı, nesillerin el kitabı,
kaynak eseriydi. Biyografi kitapları, çocuk kitapları, araştırma kitapları,
incelemeler ve diğerleri…

Ahmet Kabaklı bir mektepti, medreseydi,
okuldu. Medreseyi de mektebi de okulu da birleştirmiş, ilim ve irfanı şahsında
imtizaç ettirmiş bir kalem efendisiydi. Gençliğe, millete hep doğruları işâret
etti, hayırlı istikametleri gösterdi. O geniş ufkuyla yüreğinde inanç olan,
kafası berrak ve alnı secdeli herkese sâhip çıkan bir hâmi idi.

Bu
Toprakların Sesi

Bu mübârek toprakların sesi, avazıydı. Işığa
doğru yürürken millî ve mânevî değerleri sırtında taşıdı. Gelecek nesillere
dünkü güzellikleri aktarıyordu. Cemil Meriç’in unutulmaz benzetmesiyle ‘muhteşem bir mâziden daha muhteşem bir
geleceğe köprü
’ oluyordu. Ahmet Kabaklı bu ülkenin insanıydı, bu dağların,
ovaların, nehirlerin adamıydı. Ozanlara da sâhip çıkıyordu, aydınlara da.
Anadolu’nun has evladı, İstanbul’un soylu münevveri, Bâbıâli’nin beyefendi
yazarıydı.

Müessese
Kuran Âbide Şahsiyet

Değerli mütefekkir Sâmiha Ayverdi’nin ‘Âbide Şahsiyetler’ isimli nefis bir
eseri vardır. Kitapta, Türk medeniyetinin temel taşları olmuş şahsiyetler
anlatılıyor. Mevlânâ, Yunus, Fatih, Bâki, Mehmed Âkif, Dede Efendi, Safiye Erol
vs… Eserin bütününe baktığımızda adı geçen şahsiyetlerin büyük müesseseler
kurduğunu veya temel eserler vücuda getirdiklerini görüyor ve bu ortak paydada
irtifa kazandıklarına şâhit oluyoruz. Peki bir müessese kurmak kolay mı?
Kurduktan sonra yıllarca ayakta tutabilmek… Hele bu, ilme, irfana, edebiyata
ve kültüre adanmış bir kutlu büyük yapı ise… Müesseseleşmek, büyümektir,
enginlere dalmak, ufukları kuşatmak, sınırları kaldırmak, alabildiğine
medenileşmektir. Sığlığa karşı derinlik, fâniliğe rağmen bâkiye kucak açmak,
kalıcı hâle gelmektir. Müessese, nesilleri beslemek, devirlere mühür vurmak,
insanlığa armağan edilmiş hayırlı bir büyük emektir.

Merhum Hocamızı hatırladıkça bunları
düşünürüm. Mükemmel bir edebiyat târihçisi ve örneği çok az kalan fıkra
muharrirlerinden olan Kabaklı, Türk kültürüne, sanatına ve edebiyatına hizmet etmiş
bir âbide şahsiyetti. Gazetelerde milletimize hitâben yazdığı yazılarıyla, Türk Edebiyatı isimli dev kaynak eseri
ve diğer kitaplarıyla, özellikle kurduğu Türk Edebiyatı Vakfı ile gönüllerde
taht kurmuş bir büyüğümüzdü. Memleket meseleleriyle içi yandığı zamanlar bile
dostlarına ve talebelerine tebessüm etmeyi ihmal etmeyen nâzik, zarif ve
nüktedan bir mizaca sâhipti. Etrafında kalabalıklar olsa da aslında yalnız bir
adamdı, hüzünkârdı. Fakat azimli, inançlı ve kararlıydı. Bütün benliğiyle bir
gayeye yönelmişti. Bir hedefe vurgundu alabildiğine. Milletine sevdalı,
ülkesine âşıktı. Toprağına, vatandaşlarına ilgisi, dikkati, rikkati vardı.
Kısacası o bir ‘mektep adam’dı. O’na
çok yakışan sıfatı söyleyelim: ‘Bir
alperen
’di.

Yaşayan
Türkçe’nin Bayraktarı

1970’li yılların ortalarından itibâren Ahmet
Kabaklı Hocamızın önderliğinde bir dil savaşı başlamıştı. Eski TDK’lılar bütün
güzel kelimelerimizi dilimizden atmaya çalışır ve uydurukça tâbir edilen tuhaf
sözcükleri zorla benimsetmeye kalkışırken Nihad Sâmi Banarlı gibi Ahmet Kabaklı
da Tercüman gazetesinde âdeta bir dil
mücâdelesi başlatmış ve ‘Yaşayan Türkçe
kampanyasının öncülüğünü yapmıştı. Gazetede ilim adamlarının, şâir ve
yazarların makaleleri çıkıyor. Millî ve mânevî değerlerine bağlı olan aydınlar
Türkçeye sâhip çıkıyordu. Bugün büyük ölçüde bu dil savaşı kazanılmışsa bunda
en büyük pay şüphesiz Hocamızındı. O lisan meselesine dikkat eder, bilhassa âhenkli
kelimeleri kullanmayı tercih ederdi. Mesela ‘kültür’ kelimesi yerine ‘irfan
kelimesini tercih ettiğini şöyle söylüyordu: “En sevdiğim kelime ‘irfan’dır. Gönül isterdi ki, batıdan ‘kültür’
kelimesini alacağımıza ‘irfan’ kelimesini kullansaydık
.”

Bir
Merhamet Çınarıydı

Ahmet Kabaklı memleket çocuklarını seven,
onlara sâhip çıkan ve dertlerine çözüm bulmak için gece gündüz çalışan bir
merhamet çınarı, şefkat âbidesiydi. Vefatından sonra Türk Edebiyatı Vakfı’nda
düzenlenen bir anma toplantısında bir edebiyatçı anlatmıştı. Hocaya sormuş: ‘Hocam, 12 Eylül’den önce en çok tehdit
edilen yazarlardandınız. Hiç silah taşıdınız m
ı?’ Hocamızın cevabı şöyle
olmuş: ‘Hayır, bilir misin ki ben
çocukluğumda bile sapan taşımak istemezdim
.’

Düşünce
Dünyamızın Deniz Feneri

Ahmet Kabaklı düşünce hayatımızın kilometre
taşlarından, fikir âlemimizin sönmeyen yıldızlarındandı. Onu her zaman, her
yerde sevgiyle, saygıyla, minnet duygularıyla anmak mecburiyetindeyiz. İyilik
namına, doğruluk adına, hakîkat hesabına, güzellik şanına o yürüyen, koşan,
terleyen, uğraşan, çırpınan ama hep ve çok çalışan bir üstat idi.

Onu soğuk bir kış günü ebedî mekânına
uğurlarken Fâtih Camii’nde toplaşan on binlerce seveni ve talebesi, arkasından
duâ ettiler. Himmeti milleti olan Hoca, ‘bâki
kalan bu kubbede hoş bir sada
’ bırakarak gitti. O sadayı susturmamak, o
ahengi dindirmemek hepimizin görevi. Nasıl mı? Mânevi mirasına sâhip çıkarak,
Türk Edebiyatı Vakfı’ndaki çalışmaları canlı ve dinamik tutarak ve katkılarda
hizmetlerde bulunarak… Türk Edebiyatı
dergisini alarak, aldırarak… Bunu yapmaya mecburuz, çünkü Hocanın yaşarken
hepimize vasiyetiydi. Ümit ederim, daha önce mesâfeli duranlar da Türk Edebiyatı dergisini ve Türk
Edebiyatı Vakfı’nı daha samîmi, daha candan ve muhabbetle kucaklayacaklardır.

Kehânetler
Tutmadı

Bâzı kişiler, yalnız bıraktıkları Ahmet
Kabaklı’nın ardından kem sözler etti: ‘Hoca
ölür, vakıf kapanır
.’ dediler. Gün geldi, Şeyhülmuharririn unvanını da alan
hoca her fâni insan gibi vâdesini doldurup ebediyete doğru yol aldı, Hakka
yürüdü. Bugün, Eyüpsultan’da Piyerloti yakınlarında Haliç’e nâzır bir makberde
ebedî istirahatgâhında… Ama kurduğu müessese hâlen açık. Türk Edebiyatı
Vakfı’nda toplantılar mükemmel şekilde devam ediyor. Sâhibi ve kurucusu olduğu Türk Edebiyatı, Türkiye’nin en çok
okunan fikir, sanat ve edebiyat dergilerinden. Vakfın yayınları, nesilleri
beslemeye devam ediyor.

Onun bıraktığı hizmet bayrağını vefatından
sonra uzun yıllar yeğeni Servet Kabaklı taşıdı. Hizmetler etti, sonra o da
amcasına kavuştu ve yanına defnedildi. Şimdi yine yeğeni Serhat Kabaklı kutlu
vakfın hizmetlerinin başındadır. Vakıf mensupları ve sevenleri Ahmet Kabaklı’nın
bu aziz hatırasına sâhip çıkmaya devam ediyorlar.

Eyüpsultan’a yolu düşenler! Lütfen Piyerloti
Yokuşu’nu tırmanırken yolun sağ tarafında yatan, necip Türk milletinin aziz
evlâdı Ahmet Kabaklı’yı hatırlayıp ruhuna bir Fatiha okuyun… Amel defteri
kapanmayan bu özge hocaya dualar etmek, Fâtihalar göndermek, tuttuğu doğru,
iyi, güzel ve faydalı yolda yürümek, yüreği memleket sevgisiyle dolu olanlara
vicdan borcudur. Kabir ziyâretinden sonra Sultanahmet’e gelmeli. Tramvay
durağının yakınında, zarif minâresiyle görünen Firuzağa Camii’nin karşısında
Cevri Kalfa Mektebi’ni göreceğiz. Tereddüt etmeden içeri girip Kabaklı Hoca’dan
râyihalar teneffüs edeceğiniz bu edebiyat ocağına dâhil olunmalı.

 

Bazı şahsiyetleri
unutamıyoruz. Onları her zaman rahmet, saygı, sevgi, şükran ve dua ile yâd
ediyoruz. Onları bu kadar vazgeçilmez kılan sır nedir? Dâvâları,
mücâdeleleri, idealleri neydi? Sevebilmek için anlamak, anlayabilmek için de
okumak gerek. Bir zamanlar Türkiye Gazetesi’nde yazan kalem erbabı, bir masa
etrafında buluşmuş. Sağdan itibaren: Ömer Öztürkmen, Ayhan Songar, İrfan
Ülkü, Servet Kabaklı, Mustafa Necati Özfatura ve Ahmet Kabaklı. Yazarlarımızı
rahmet niyazıyla anıyorum. İyi ki onları tanımak, okumak ve anlamak bahtına
erişmişiz. Şükürler olsun.                                                                          
MEHMET NURİ YARDIM

Şarkının Mesajı Kime?

Tarkan’ın gündemi
belirleyen “Geççek” şarkısının mesajı kime tartışmasına girmeden
önce başka bir şarkının hikayesini anlatmak istiyorum.

Bu hikâyeyi
Türk Sanat Müziğinin yaşayan en büyük bestekarlarından Amir Ateş Hoca’nın
kendisinden dinledim. Hikâye “yüzyılın bestelerinden” diye anılan “Bir
kızıl goncaya benzer dudağın/ Açılan tek gülüsün sen bu bağın”
şarkısına
ait.

Amir Ateş çok yakını
olan bir ailenin yanında misafirdir. Ailenin 7-8 yaşlarında Mehmet adında bir
çocukları vardır. Çocuğun anne babası mutfakta meşgul iken Amir Hoca çocukla
oynamış, bir süre O’nu avutmak ve uyutmak için odada olan piyanonun başına
geçmiş. O sırada ilk musiki hocalarından Sabahattin Volkan’ın kızı tarafından kendisine
verilmiş olan şiir de yanındadır. Çocuğun uykudaki hali ve şiir o muhteşem
bestenin ilhamını verir. Çok kısa sürede beste ortaya çıkar.

Beste
kısa bir zaman içinde TRT Radyosunda yayımlanır ve herkesin severek dinlediği
meşhur bir şarkı olur. O sıralarda yurtdışından arayan bir Hanımefendi kendisinin
şarkının şiirini (güfteyi) yazan Melek Hiç’in yakın dostu olduğunu
söyler. “Melek Hiç bu şiiri Hz. Peygamber’i düşünerek ve O’na olan
muhabbeti ile yazdığını bana söylemişti”
der.

Oysaki bu güzel
şiire giydirilmiş muhteşem besteyi dinlerken veya okurken bizler kendi
eşimizi veya sevgilimizi düşünürüz.
Melek Hiç gibi Hz. Peygamber
sevgisi veya Amir Ateş gibi küçük bir çocuğun masumiyeti ve güzelliği
aklımıza bile gelmez. Az da olsa bunları düşünerek şarkıyı dinleyen veya
söyleyenler de elbette olabilir.

Ama hiç
kimse “benim anladığım doğru, sen yanlış anlam çıkardın” diyemez, dememelidir.

Çünkü şiirler, şarkılar ve diğer sanat
eserleri soyut anlamlar ihtiva eder. Çoğu zaman bizler içinde
yaşadığımız olaylardan bizi en çok etkileyenlerle ilişki kurarak bu anlamlardan
birini benimseriz.
Kişilerin kültür seviyesi, dünya görüşü, yetişme tarzı gibi
çeşitli sebepler de farklı algılamaların sebebi olabilir.

****

Tarkan’ın “Geççek” şarkısı sosyal
medyada bir günde 50 milyondan fazla izlenmiş. Şarkı umut aşılayan,
çekilen sıkıntıların sona ereceğini müjdeleyen sözleri ve keyifli bestesi ile
hafızalarda yer etti.

Geççek geççek elbet bu da geççek /Gör bak
umudun gününü gün etçek

Gitçek
gitçek geldiği gibi gitçek / Her şeyin sonu var bu çile de bitçek

Oh oh
zilleri takıp oynıycaz o zaman / O çiçekten günler çok yakın inan

Tarkan
bu şarkıyı korona dönemindeki sıkıntıları düşünerek yazdığını söylemiş. Elbette
eserin sahibinin beyanı esastır.

Ama
halkın algısının aynı olmadığı da açıktır. Lehe ve aleyhe yorum yapan
siyasiler, yandaş ve muhalif medyadaki yorumlardan anlıyoruz ki toplumsal
algı siyasidir. Kimsenin de bu algı yanlıştır deme hakkı yoktur.

*****************************

Tam Zamanıydı

20
senelik AKP iktidarının sonunda geldiğimiz yer şu: Gittikçe kötüleşen ekonomi, çökmüş
bir adalet sistemi, niteliksiz insan yetiştirme düzeni ile geleceğe dair
ümitlerin karardığı bir toplum.

On sene önce 12.500 Dolar olan Kişi Başı Milli Gelir 8.000 Doların
altına düştü.
GSYH’da
Dünya sıralamasındaki yerimiz 17. Sıradan 21. Sıraya geriledi. Dünyada en
fazla değer kaybı yaşayan paralardan biri Türk Lirası.

Sonuçta
derin bir yoksullaşma süreci. Ödenemeyen elektrik ve doğalgaz faturaları.
Halk Ekmek ve TMO’de ucuz yağ için soğuk havada yüzlerce metrelik kuyruklar.
Tane ile alınan domates, kabak ve patlıcanlar.

Orta
öğretimden gelen öğrenciler en düşük barajda bile takıldığı için, Üniversite
girişte barajlar kaldırıldı.
Böylece özel üniversiteler öğrenci
bulabilecek, bu yaş grubundaki işsizlik rakamlarını düşmüş gibi gösterilecek.
Ama sorun 4 sene sonrasına birikecek.

Gençlerin dörtte üçü yurtdışına gitmek istiyor ama kalma sebepleri
niteliksiz olmaları.

Böyle
bir durumda kararan ufkumuzu aydınlatan bir ışık yok gibi idi. AKP girdiği
her seçimi kazandığından toplumda bir “öğrenilmiş çaresizlik” vardı.

Ancak
son dönemde Tek Adam yönetiminin yarattığı sorunlar anlaşıldı. Halkın
farkındalığı arttı.
Millet İttifakı genişliyor. 6 partili muhalefet temel
ilkelerde birlikte hareket etme iradesi bu yönetimin yarattığı karanlık
tünelden çıkış umudu
yarattı.

İşte Tarkan’ın şarkısı tam da bu zamana denk geldi. Bu umutları besleyen, güzel günleri hayal
ettiren ve yaşama sevinci veren sözleri ile sosyal değişime ivme kazandırdı.

*****************************

Siyasi Maksatla Yazılsa Da Suç Değil

AKP Tarkan’ın
“Geççek” şarkısından korktu. Bu şarkının iktidara karşı yazıldığını söylüyorlar
ama ne tür tepki göstereceklerini bilemiyorlar.

Çünkü “Sezen
Aksu’nun dilini koparma”
söyleminin kendilerine zarar verdiğini görüp, “sözlerimiz
Sezen Aksu’ya değildi”
demek zorunda kalalı çok olmadı.

Sanat ve sanatçıyla cebelleşmenin iktidarlara yaramadığını öğrenmeye
başladılar.

Siyasi maksatla da yazılsa şarkının sözlerinde bir suç unsuru yok. İçinde bulunduğumuz sıkıntılı durumların sona
ermesi gerektiğini söylemek, bu sıkıntıların biteceğini müjdelemek niye suç
olsun ki? Hatta açıkça iktidarın değişimi talep edilse bile bu demokratik bir
talep olarak değerlendirilmesi gerekir.

AKP
yapabiliyorsa, “kalcak” mesajı veren şarkılar yaptırabilir. Halk
hangisini severse onu dinler.

Ancak 20
yıllık AKP iktidarı sanat alanında da öyle kurak bir iklim yarattı
ki, sadece
şiir ve müzik alanında değil, sanatın bütün dallarında “sanatçı”
yetiştiremiyor.
Çünkü sanat ve bilim sadece özgür düşüncenin olduğu atmosferde
gelişir.

Siyasal İslamcıların sanat diye bir derdi de kalmadı.

Onlar “biat
et rahat et”
ilkesi ile gönülleri rahat bir şekilde “su akarken küpünü
doldurmakla”
meşguller. 

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 13

Sadık Kemal Tural

 

Benim
akranlarım O’nu Tercüman gazetesinin GÜN IŞIĞI köşesinden halkın aklının
kirlenmesine, şaşırmasına engel olmak üzere fener olan yazılarıyla tanımış,
birbirine ‘Kabaklı Hoca ne yazmış?’ diye sorup onun fikirlerini göze, kulağa ve
akla taşımıştı.

   

“Gün
Işığı”ndaki fener, Kabaklı imzasını insanların zihnine taşırken, bir
bakıma bir halk üniversitesi, yeni yorumlar dağıtım merkezi görevine de sahip
çıkmıştı. Her gün köşe yazısı yazmanın sıkıntılarını bir kez dahi olsa
zihninden geçirmiş olanlar bilirler ki, her yazı diğeri ile aynı etkiyi yapmaz,
aynı ağırlıkta olmaz. Nadiren girdiği polemikler bir kenara, Kabaklı Hoca Gün
Işığı köşesini  bir ahlâk, vicdan ve
istikrar durağı, mazlum, makhur ve masum TÜRKLÜK adına–hukuk mezunu idi–
avukatlık bürosu olarak yaşattı.

 

“Şeyhül
muharririyn”  unvanını alan son köşe
yazarlarından olup  günlük fıkra  yazarlığında, Falih Rıfkı Atay, Peyami Safa,
Gökhan Evliyaoğlu, Abdi İpekçi, İlhan Darendelioğlu, Atila İlhan  gibi ünlü şahsiyetlerin hizmetleri
yanında,  Kabaklı Hoca   başka bir kürsüden ders veren  halk üniversitesi profesörü olmuştu.

     

Millî
Mücadelenin sonunda büyük bir enkaz kaldırılırken bağımsızlık heyecanından
oluşan yoksulluk ortamına doğan on binlerce çocuktan biri olan Ahmet Kabaklı,
öğreniminin lise kısmını Elazığ’da tamamlamış. Seksen yıl önce lise sayısı çok
az,  üniversite ise sadece iki şehirde
bulunduğundan, taşralı gençlerin bir tecelli zemini bulmak, üniversite veya
yüksek okul öğrenimi görmek için, 
gurbete gittiklerinde bir kısmı gidip de kayboluyor, bir kısmı sılası
ile bağlarını koparıyor.  

      

“Anadolu’da
Köklenmiş Bir Şahsiyet” olan Ahmet Kabaklı, öz-yurduyla, Göllübağ ile
Elâzığ ile bağlarını sımsıkı tutmuş, bir vatansever olup  Elazığ konusunun bilinçli bir sevdalısı,
şehrin, hem merkezinin hem ilçe ve köylerinin kalkınması konusunda mahallî
idare ve siyaset adamlarıyla, yakın işbirliği ve güç birliği eden bir aydındı.

     

ELAZİZ’in
fikrî, siyasî ve ekonomik varlığını koruması konusundaki Kabaklı Hocanın
gayretlerini devam ettiren binlerce değerli Elâzığ sevdalısı içinden,
yeğenlerinden merhum Servet Kabaklı ve Serhat Kabaklı da haklı bir şöhrete
ulaşmışlardır. 

   

Ahmet Kabaklı
kelimenin bütün anlam ve çağrışımlarıyla Edebiyat Hocası idi. Diyarbakır
Lisesinde, ardından   Aydın lisesinde,
sonrasında ise  İstanbul’da, hangi
okullarda  hangi gençleri  gün ışığıyla buluşturup, ışığa
karışmalarını  sağladığı konusu, O’na
ulaşacak rahmet dualarının  sayısına da
işaret etmek anlamını  taşıyacağından,
Kabaklı Hoca’ya  ve onunla buluşmuş
öğrencilerine Mevla rahmet   etsin
diyeceğiz.

 

Türk Edebiyatı
Dergisi, sonra Türk Edebiyatı  Vakfı,
arasında da beş ciltlik  TÜRK
EDEBİYATI  adlı hem  antoloji, hem edebiyat tarihi nitelikli
eser… Kabaklı Hoca, 1940-70  arasındaki
basın-yayın  hayatındaki sosyalist-sosyal
demokrat hâkimiyetinin sonuçları olmak üzere, kendilerinden olmadıkları
için  görmezden gelinen, kulak tıkanarak
yok sayılan  edebiyat ve fikir
eserlerini, şahsiyetlerini, çevrelerini 
değerlendirip  hakkı teslime
dayanan düşündürücü hükümlerle  beş
ciltlik EDEBİYAT TARİHİ’nde yer almasını gerçekleştirdi.

 

Ahmet
Kabaklı,  kayınpederim  Ahmet Nihat Akay’ın  yakın dostu, kayınvalidem   Selma 
Hanım’ın  meslektaşı,  Meşkûre Yenge ile birlikte dörtlü olarak
Aydın  Lisesi’nde arkadaşı, fikir yoldaşı
idi. Kayınvalidemin ölümü üzerine, hem cenazede bulunmuş, hem de gazetesindeki
köşesinde 20 Ekim 72’de  “Gömülmesi
İstenmeyen  bir Felsefe” başlıklı  yazısını yazmış, bu metin   Ankara 
Cumhuriyet  Lisesi’nin  –Selma Hoca’nın yönettiği– ÜLKÜ Dergisinin
“Selma Akay Özel Sayısı”nda 
yer almıştı.

 

 Cengiz Aytmatov’un yetmişinci yaş
toplantısında Bişkek’te Devlet Başkanı Askar Akayev’in, Bakanların,   Aytmatov’un yer aldığı
“Prezidyum”da yer verilip oturmam ve açılış bildirisi olarak sunduğum
“Filozof, ŞAİR, Romancı Yüzyılımızın Yeni Velisi Cengiz Bey” başlıklı
konuşmam sırasında salonda bulunan Kabaklı 
Hoca,  gözyaşlarını tutamamış, ara
verildiğinde yanaklarımdan öperek 
“Ben gurur duydum, Selmacığımın ruhu şâd olmuştur; bu konuşmayı  DERGİ için istiyorum.” diyerek
kutlamıştı.

Türk Edebiyatı
Vakfı’nı  canlı tutma konusunda son
derece duyarlılık gösterip düzenli sohbet toplantıları düzenlemişti. Vakfın
idaresi ve Derginin yaşatılması için  
destan şairimiz  Gençosmanoğlu’nu
getirdiğini öğrenince, telefon açıp, saygılarımı sunup “Bu kutlu
vazifeyi  Niyazi Ağbey’e verdiğiniz için
minnetlerimi arz ediyorum.” deyince 
memnuniyetini ifade ederek  çok
güzel bilgiler vermişti.

 

Temiz, yaşayan
ve yaşatılması gereken kelimelerin ördüğü 
kelimelerle yazan ve konuşan, Tercüman gazetesinde “Yaşayan
Türkçe” Kalesinin komutanlığını yapmış olan Kabaklı Hoca’nın   Şiir İncelemeleri  ve 
Edebiyat Tarihi’ne seçtiği metinler ve yorumları   Muheyyelât-ı Aziz Efendi’yi günümüz
Türkçesine aktarması ise, eski, ağdalı enderun diline hâkimiyetinin de  delilidir.  

 

Elazığ’ın bilge
evladlarından Bedreddin Keleştimur  29
Ocak 2022 de birçok tabloyu hayalimde canlandıran güzel bir  metin 
ile Ahmet Kabaklı Hoca’yı anan, anılması gerektiğini vicdan sahiplerine
hatırlatan bir yazı yazarak –sağ olsun, var olsun–  kadirbilirlik yaptı.

 

Anadolu’nun
Türk ve Müslüman olma sürecinde hayırlı merkezlerden biri olan Harput ve
çevresindeki iller, ilçeler ve köylerini 940 yıldır  ataların ruhuna, toprağın ruhuna, tarihin
ruhuna karışarak  vatanlaştıran
insanları, KABAKLI  HOCA’nın şahsında
selamlıyor, Allahım’dan  o çileli
insanlar için rahmet diliyorum.

 

687

Prof. Dr. SADIK
KEMAL TURAL

     1946 yılında Kırıkkale’de doğdu. İlk ve
orta öğrenimini aynı şehirde tamamlayıp fark derslerinin imtihanını vererek İlk
öğretmen okulu diploması aldı. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk
Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu.  
Meslek hayatına Kırıkkale’de Ortaokul Türkçe öğretmeni olarak başladı.
1972’de, Hacettepe Üniversitesi’nde Türkçe dersleri öğretim görevlisi, 1973’de
asistan, 1978’de Edebiyat Doktoru, 1982’de Yardımcı Doçent’, 1983’de Doçent,
1988’de Profesör oldu.

     Kadrosu üniversitede kalmak kaydıyla
Devlet Plânlama Müsteşarlığı’nda daha sonra Almanya’da ‘Türk Çocuklarında
Kültürel Kimlik ve Eğitim Meseleleri Projesi’nin, Gazi Üniversitesi’nde Sanat
Târihi ve Felsefe bölümleri ile Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanlığı Gazi/TÖMER’in
kurucu başkanlığı yaptı. Kültür Bakanlığı yayın komisyonlarında görev aldı.

     Hacettepe, Selçuk Üniversitesi, Gazi ve
Abant İzzet Baysal Üniversitelerinde Yüksek Lisans ve doktora dersleri
verdi. 

     1989’da Atatürk Yüksek Kurumu, Atatürk
Kültür Merkezi Bilim Kurulu Üyeliğine; Bilim Kurulunca  da Yürütme Kurulu Üyeliğine seçildi. Kadrosu
üniversitede kalmak şartı ile Atatürk Kültür Merkezi, Atatürk Kültür Dil ve
Târih Yüksek Kurumu’na Başkan olarak tâyin edildi. 3 Ocak 2002 târihine kadar
Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı, UNESCO Türkiye Millî Komisyonu ‘Yönetim
Kurulu Üyeliği ve Kültür Komitesi Başkanlığı yaptı.

     Türkiye’de ve yurt dışında, yüzü aşkın
millî ve milletlerarası paneller, sempozyumlar, kongre ve bilgi şölenleri
düzenledi, bildiri verdi, tartışmacı olarak yer aldı, dergi yöneticiliği yaptı,
toplantıların kitaplarını hazırladı.

     Eserleri ve çalışmaları sebebiyle
kendisine Türkiye Millî Kültür Vakfı, Kayseri Sanatçılar Derneği,  Türk Ocakları Genel Merkezi, Kazakistan
Bilimler Akademisi, Motif Halk Oyunları Eğitim Derneği/Vakfı, Türk Folklor
Araştırmaları Kurumu, Kazakistan Bilimler Akademisi, Kırgızistan Devleti Millî
Devlet Üniversitesi, Kazakistan Ahmet Yesevi Üniversitesi,  Dağıstan Bilimler Akademisi tarafından
armağanlar, unvanlar verildi. Kırgızistan Devlet Ödülü’ne lâyık görüldü.
İLESAM’ın yedi kurucusundan biridir. Pekçok dernek ve vakıfta kurucu, üye ve
başkan olarak hizmet verdi.

     16.650 kitap, 11.100 adet süreli yayından
oluşan kütüphanesini, Çankırı Karatekin Üniversitesi’ne,  Eski Harfli Türkçe 1450 kitap ile 250’ye
yakın sözlük ve ansiklopedik sözlük gibi eserlerini Cumhurbaşkanlığı Külliyesi
Millet Kütüphânesi’ne bağışladı. 

     Atatürk Yüksek Kurumu Başkanlığı
kuruluşundan 2011 yılında emekli oldu. 300’ü aşkın makale, deneme,
takriz/sunuş, konuşma ve söyleşi metni, iki düzine kitabı yayınlandı. 

 

 

 

 

TÜRK EDEBİYATI
DERGİSİ – 3

Şubat 2007’de
Türk Edebiyatı Dergisi, 400. sayıya ulaştı. Genel Yayın yönetmeni Beşir
Ayvazoğlu’nun bu sayıda ki ‘Hasbihal’ başlıklı sunuş yazısı:

‘Sevgili Türk
Edebiyatı okuyucuları,

400. sayıyla
karşınızda olmanın büyük mutluluğunu yaşıyoruz. Bildiğiniz gibi, Türk Edebiyatı
yayın hayatına 1972 Şubat’ında başlamış, ancak 1975 yılı başında tafsiline
lüzum görmediğimiz sıkıntılar yüzünden yayınına ara vermek mecburiyetinde
kalmıştı. Ocak 1977’de yeniden merhaba diyen dergimiz, o târihten beri hiç ara
vermeden okuyucularına ulaşıyor. Bunun Türkiye şartlarında büyük bir başarı
olduğunu herhalde kabul edersiniz.

‘Büyük
mutluluk’ dedim. Bu mutluluğu okuyucularımızla paylaşmak için 400. sayıyı
öncekilerden daha zengin bir sayı olarak hazırlamayı planladık ve kolları
sıvadık. İlk işimiz, edebiyat dergiciliğini teşrih masasına yatırmak oldu.
Doğrusu zengin bir ‘Edebiyat Dergiciliği’ dosyası 400. sayıya çok yakışırdı.
Hayrettin Orhanoğlu, Mehmet Aycı, Yusuf Akçay, Mehmet Erdoğan, Ertuğrul Aydın,
Âlim Kahraman, Turan Karataş ve M. Selim Gökçe, yazılarıyla bu dosyaya katkıda
bulundular.

Peki, Türk
Edebiyatı, bir sanat ve edebiyat dergisi olarak nereden nereye gelmişti? Bu
soruya cevap bulabilmek için eski yazı işleri müdürlerinden ulaşabildiklerimizi
bir araya getirdik. Turgut Güler, Mehdi Ergüzel, Ömer Lütfi Mete, Belkıs
İbrahimhakkıoğlu, Ayla Ağabegüm, Olcay Yazıcı ve Muhterem Yüceyılmaz,
hatıralarını ve düşüncelerini uzun uzadıya anlattılar. Bu toplantıda, Türk
Edebiyatına kuruluşundan beri yazılarıyla katkıda bulunan Altan Deliorman
beyefendi de vardı. Elinizdeki sayı, 10 Ocak 2007 günü Türk Edebiyatı Vakfı
Konferans Salonu’nda yapılan bu renkli toplantıda konuşulanlarla başlıyor ve
sözünü ettiğim dosyayla devam ediyor.

Şubat 2007,
Türkiye Edebiyat Cemiyeti, Türk Edebiyatı Vakfı ve Türk Edebiyatı Dergisi’nin
kurucusu olan merhum Ahmet Kabaklı’nın vefatının 6., dergimizin ilk
yazarlarından olan ressam Mâlik Aksel’in vefatının da 20. yılıdır. Bu vesileyle
Ahat Üstüner’in ‘Ahmet Kabaklı’ya Göre Türkçe’ başlıklı yazısına yer verdik ve
eski sayılarımızdan birinde Mâlik Aksel’le yapılmış bir röportajı iktibas
ettik. Altan Deliorman da, uzun bir aradan sonra, ‘Eski Albümden Tanıdık
Çehreler’ üst başlığıyla yazdığı yazılardan birini 400. sayımıza lütfetti.
‘Hezarfen’ başlığını taşıyan bu güzel yazı, Türk Edebiyatı Dergisi’nin başka
bir önemli yazarını, merhum Ayhan Songar’ı vefatının 10. yılında sevenlerine
hatırlatıyor.

M. Orhan Okay
Hoca, ‘İki Hoca, İki Öğrenci, İki Mektup Dizisi’ başlıklı yazısında, Prof. Dr.
Fuat Köprülü ile Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ı mektuplarından yola çıkarak
karşılaştırıyor ve dikkate değer sonuçlara ulaşıyor. Prof. Dr. Abdullah
Uçman’la yaptığımız röportajın da ilginizi çekeceğinizi sanıyorum. 19. Asır
Türk Edebiyatı Târihini başından sonuna kadar gözden geçirerek yeniden yayına
hazırlayan Prof. Uçman, büyük yazarın edebiyat târihçiliğini analiz ediyor.
Bahriye Çeri ile İlhan Alemdar’ın birlikte hazırladıkları ‘Ahmet Hâşim’in
Unutulan Bir Yazısı’ başlıklı yazıya da dikkatinizi çekmek istiyorum. 1925
yılında L’Echo de Turquie Dergisi’nde yayımlanıp unutulan ‘Türk Edebî Zevkinin
Tekâmülü’ başlıklı bu Fransızca yazı 400. sayımızda günışığına çıkmış oluyor.

Diğer yazılara
gelince: Prof. Dr. Nâzım H. Polat, Nâzım Hikmet’in ‘Salkımsöğüt’ şiirindeki bir
imajın kaynağını; Dr. Nuri Sağlam, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın evlilikten
kaçmasına sebep olan hastalığını araştırıyor. Necati Tonga, Orhan Veli’nin
gözden kaçan bir şiirine dikkatimizi çekerken, Bahtiyar Aslan bu yıl Kültür ve
Turizm Bakanlığı tarafından Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne lâyık görülen Sezai
Karakoç’un ‘Gün Doğmadan’ adlı şiir kitabının nasıl okunması gerektiğini
anlatıyor. Prof. Dr. Muhsin Macit, Alaattin Karaca’nın ikinci Yeni Poetikası
adlı kitabını, Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay da Hilmi Ziya Ülkenin ‘Şeytanla
Konuşmalarım’ isimli eserini değerlendirdiler. Senail Özkan’ın ‘Sözün ve
Sükûtun Felsefesi’ başlıklı yazısına özellikle dikkatinizi çekiyorum. Deniz
Özbeyli’nin Forster’in hakkındaki denemesiyle Coşkun Çokyiğit ve Hayati
Koca’nın sinema yazılarını da, eminim, seveceksiniz.

Bu sayımızın
şairleri Cahit Koytak, Ömer Erdem, Kalender Yıldız, Asım Kahveci, Orhan Güdek,
A. Uğur Olgar, Zafer Şık ve Seval Karadeniz; hikâyecileri ise Adige Batur ve
Funda Özsoy Erdoğan…

Ve tabii zengin
bir Kırkambar… Nice 400. sayılara. Muhabbetle, efendim.

Türk Edebiyatı
Dergisi, kitap yayını da yapmaktadır. Türk Kültürü’nün temel taşlarını
oluşturan bu kitaplardan bâzılarının isimleri ve yazarları: ‘Türk Edebiyatı’ (5
Cilt): Ahmet Kabaklı. ‘Temellerin Duruşması 1 ve 2’: Ahmet Kabaklı. ‘Meçhul
Genç Gazeteciye Mektuplar’: Yağmur Atsız. ‘Açıklamalı Edebî Sanatlar’: İsa
Kocakaplan. ‘Destanlar Burcu’: Niyâzi Yıldırım Gençosmanoğlu,  Osman Yüksel Serdengeçti’nin bütün eserleri,
‘Bayram Kurabiyesi’: Ayşe Göktürk Tunceroğlu. 
‘Masal Mektuplar’: Mustafa Ruhi Şirin. ‘Gurub Düşünceleri’: Bahtiyar Vahapzâde.
‘Türkiye’den Çizgiler’: Hüsrev Hatemi. ‘Ses Mimarlarımızdan’: Mustafa Necâti
Karaer. ‘Önce Güvercinleri Vurdular’: Serhat Kabaklı. ‘Mavi Karanlık’: Fırat
Kızıltuğ. ‘Beyler Aman’ (2 Cilt): Hasan Kayıhan. ‘Taşhan’dan Kadifekale’ye’:
İlhan Bardakçı. ‘Geçmişten Geleceğe’: Tâhir Kutsi Makal. ‘Ödüllü Hikâyeler’  2002, 2003 ve 2004: (Türk Edebiyatı Vakfı’nın
Ömer Seyfettin Hikâye yarışmasında derece alan hikâyeler)

Türk Edebiyatı
Dergisi’nin 418. sayısı, Ağustos 2008’de, 10 Haziran 2008 târihinde ebedî âleme
intikal eden büyük Türk yazarının hâtırâsına, 
Cengiz Aytmatov özel sayısı olarak çıktı. Kitapları 176 ayrı dile
çevrilen  Aytmatov hakkındaki yazılar;
Prof. Dr Ramazan Korkmaz, Prof. Dr. Ahmet Buran, Doç. Dr. Orhan Söylemez ve Dr.
Ali İhsan Kolcu  ve birçok tanınmış ilim
ve fikir adamı tarafından kaleme alındı. Kırgızistan İlimler akademisi Cengiz
Aytmatov Enstitüsü Müdürü Abduldacan Akmantaliyev, Türkmenistanlı Şâir Oraz
Yağmur, Azerbaycanlı şâir, fikir ve devlet adamı Sâbir Rüstemhanlı, yakından
tanıdıkları Aytmatov’un bilinmeyen yönlerini gözler önüne seriyorlar.

Kırgızistan ile
birlikte Türk cumhuriyetlerinin bağımsızlığını kazandığı 90’lı yıllardan
itibâren Türk Dünyâsını ortak bir alfabede, dilde ve değerler etrafında
birleştirerek dünya insanlığına örnek olmak idealini sık sık telaffuz eden
Aytmatov, özel sayıda yer alan son söyleşisinde, insanlığın kendisini bulma ve
anlamasında verdiği edebî mücâdeleyi bütün detayları ile anlatıyor.

Özel sayıda
dikkat çeken bir başka yazı ise Aytmatov’un hayran olduğu ve ilham aldığı Türk
dünyasının en önemli destanlarından biri olan Manas Destanı’nı ve manasçıları
anlattığı ‘Kadim Kırgız Ruhunun Zirvesi’ başlıklı incelemesi.

Türk Edebiyatı
Dergisi’nin Cengiz Aytmatov Özel Sayısı, birinci baskı da 25.000 adet basıldı.
İkinci 25.000 baskının da gerçekleştirileceği belirtildi. Bu miktar, Türkiye’de
başlangıcından günümüze kadar edebiyat dergilerinin ulaşamadığı bir
rakamdır. 

Türk Edebiyatı
Dergisi’nin Ekim 2009’da basılan 432. sayısının kapağında Eylül ayı içerisinde
ebedî âleme intikal eden Yücel Çakmaklı’nın resmi bulunuyordu. Çakmaklı; ‘Türk
Sinemasında Farklı Bir Kimlik’ kelimeleriyle anılıyor. Beşir Ayvazoğlu’nun;
‘Kapanalı yarım asrı geçtiği halde unutulmayan kahve / Küllük’, D. Mehmet
Doğan’ın; ‘Okunacak temel eserler ve okumadan aydınlanma’  ile Hayati Bice’nin; ‘Osmanlı ve Türk
Yurtlarındaki Yesevî Sevgisi’ başlıklı makaleleri, Funda Özsoy Erdoğan’ın
‘Kibritçi Kız’ isimli hikâyesi, Tekin Şener’in ‘Cümle İçinde Hayat’ başlıklı
denemesi ve Gürkan Yavaş’ın; ‘İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosu’nun
Şefi Fâtih Salgar ile yaptığı röportaj dikkat çekiyordu. Fâtih Salgar; ‘Biz
Süleymaniye’nin, Selimiye’nin musikimizdeki karşılıkları olan eserleri icra ediyoruz.’
Diyor.