14.1 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 345

Hürriyet/Özgürlük ve İstiklâl/Bağımsızlık Benim de Karakterimdir

Hep ilkelerin
kutsallığından bahsettik. Ve tarihî kişiliklerin güçlerini aslında
kullandıkları kavramlardan aldıklarını dillendirdik. İnsanın özgürlüğü bir Tanrı
teminatıdır
; bağımsızlığı ise hem bir takva vesikası hem de dünya
diplomasıdır
.

İnsan ömrünün özeti takındığı tek
rozettir
. Söylemeyip de
yaptıklarıdır ahlâkı
, hayata bakışıdır varlığının anlamı, karakteriyle kişiliğidir kaderi ve tüm
bunların toplamıdır yaşamının beyannamesi, manifestosu…

Bu minvalde tüzüğüyle
kaim
ve ilkelerle daim bir
sendika kurduk: HÜRRİYETÇİ EĞİTİM SEN (Hürriyetçi Eğitim ve Bilim Çalışanları
Sendikası). Özgür düşüncenin ve evrensel ilkelerin yol işaretçisi
olduğu bir yolda yürümek isteyenlerle, farklı fikirlerin bereketini cana minnet
bilenlerle yine ve yeniden hep beraber vira bismillah diyoruz. Atatürk’ün “Hürriyet ve istiklal
benim karakterimdir
” sözüne ‘benim
de
’ diyenleri yanımıza bekliyoruz.

İşte
SENDİKAL MANİFESTOMUZ:

§ 
“Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bir anlayışla
bağımsız sendikacılık yapmayı vazgeçilmez ilke olarak benimsemişiz.

§ 
Hür ve eleştirel düşünceyi özümseyen, çok sesliliğe
saygıyı garanti altına alan çalışmalar için varız.

§ 
Tüm eğitim çalışanlarının ekonomik, sosyal, kültürel
ve mesleki kazanımları ile hak ve menfaatlerini koruyup geliştirmeyi
amaçlıyoruz.

§ 
Çalışma hayatında emektir en yüce değer ve onun da
temeli liyakattir anlayışındayız.

§ 
Çalışanların insan onuruna yaraşır bir yaşantıya
kavuşması için etik ilkelere uygun her türlü mücadeleden yanayız.

§ 
Eğitimde imkân ve fırsat eşitliği ile Bakanlığın
başındaki ‘Millî’ takısı yalnızca yazıdan ibaret olmamalıdır,  bütünüyle uygulamada olmalıdır
kararlılığındayız.

§ 
Sendikacılığın zaaflar üzerine kurulmasına, ayrımcılığın
ve ötekileştirmenin teşkilatlanma yöntemi olarak kullanılmasına karşıyız.

§ 
Hiçbir şekilde siyasetin güdümünde olmayacağız,
siyaset mahfilini ancak çalışanın sesini duyurma ve hak arama mecrası olarak
görme tarafındayız.

§ 
Başkalarında yanlış gördüklerimiz ve
eleştirdiklerimizi yapma tekrarına düşmeyecek bir sistem oluşturma
iddiasındayız.

§ 
Kişilerin ve kurumların ilkeleri gölgelemediği bir
kadro hareketi başlatıyoruz.

§ 
Hürriyetçilik her noktada şiarımızdır. Zira özgürlük
de, irade beyanı da kutsaldır.

§ 
Mücadelemiz memurun vicdanının yanısıra cüzdanının da
hür olması mücadelesidir.

§ 
Düşüncenin gümrük denetçiliği bindiğimiz dalı
kesmektir. Dijital dönüşüm sürecini okumak farklı fikirlerin bereketini
toplumsal faydaya katabilmekle mümkün olur.

§ 
Aslolan millettir, devlet dahil tüm kurumlar milletin
devamlılığı ve refahı içindir. Ki uygarlık da örgütlü mücadelenin tohumları
arasında yeşerir.

§ 
Hayat hakkın mücadele azmin kadardır. Ve tüzüğümüz
mücadelemizin manifestosudur.

§  Sizleri
örgütlenme hürriyetine çağırıyoruz; ant olsun özgürlüğe..

Konudan Konuya (23)

     Herkesin bir
vatanı vardır. Ama herkes kendi vatanını başkalarının vatanından daha çok
sever. Çünkü orası yaşadığı acı tatlı hatıraların mekânıdır. Fakat diğer
insanların kendi vatanlarını sevmelerini de, tabii karşılamalı. Onların vatan
sevgilerine saygı duymalı. Böyle yapmayıp da, “Sadece benimki vatandır!” deyip,
diğer vatanları; vatandan saymazsa, bu bir nevi ırkçılıktır.

     Herkes babasını,
diğer babalardan daha çok sever ve sevmeli. Ama diğer babalara da saygı
duymalı. Fakat “Sadece benim babam babadır!” deyip de, diğerlerini “Baba”
saymadığı için, sevgi ve saygıya değer bulmuyor ise, bu da bir çeşit
ırkçılıktır.

     İnsan annesini çok
sever. Öteki analarla kıyaslanamayacak şekilde çok sever. Sevmeli de. Fakat
diğer annelere de saygı duymalı. Onları da, kendi anası gibi sevgi, saygı ve
hürmete lâyık görmeli. Böyle yapmayıp da, “Anne deyince, bir tek ana vardır. O
da benimki! Başkaları ana sayılmaz!” derse, işte bu ırkçılıktır.

     Bu şekilde birçok
misal ve örnek verilebilir. Fakat insan, tabiri caizse, “Rabbena hep bana!”
dememeli.

     Herkes, aralarında
doğup büyüdüğü milletini sever ve sevmeli. Ama diğer milletlere de, saygı duymalı.
Mensuplarını; kendi milletinden ve din kardeşlerinden olmasa bile, insan olarak
kardeşleri olduğunu unutmamalı. Aksi duyuş ve bakış tarzları; gayri insanî /
insanca olmayan bir davranıştır.

     İşte bu
ırkçılıktır! Uzak durmalı.

     Yunusca bir tavır
sergilemeli; yaratılmışı, Yaratandan ötürü sevmeliyiz.

     Her şeyin müspeti,
mendîsi / olumlusu, olumsuzu olduğu gibi, millete bakışın da, iki yönü vardır:

     Müspet milliyet,
menfî milliyet. Biri yerinde ve doğru bir yaklaşım. Diğeri menfî, ırkçı bir
davranış olup, terk edilmesi gerekir.

     Şu hususları da,
göz ardı etmemek lâzım. İnsanın milletinden övgüyle bahsetmesi, diğer
milletleri kötülüyor ve yeriyor demek değildir.

     İnsanın vatan
sevgisini, milletine bağlılığını dile getirmesi; başkalarını rahatsız etmemeli.

     Arkadaşıyla
konuşan birinin ona “Sen ne iyi bir insansın.” dediğinde, yanındaki diğer
arkadaşının “Yani ben kötü müyüm?” diyerek, menfî bir mânâ ve anlam çıkarması;
ne kadar yanlış ve yersiz bir tepkidir. Çünkü birini övmek, diğerini yermek
demek değildir.

     İnsanın yeri
geldiğinde milletini övmesi ve bununla övünmesi karşısında; işitenin menfî
duygular edinmesine yol açması; “Yarası olan gocunur!” hükmünce, çok çirkin,
yanlış bir tepki ve davranıştır.  

  X

     “Geziye çıkmadım,
çıkamadım! Çünkü yeteri kadar param pulum yok!” diye üzülmeyin. Yolculuğa kendi
içinizden başlayın. Asıl kendinizi bilmek, bulmak, anlamak ve keşfetmek için,
kendinizden kendinize, yani iç âleminize doğru maddeten ve mânen yola çıkın.
Bakın neler göreceksiniz neler. Hem de beş kuruş harcamadan.

     “Dünyaya keşfetmek
için bakın.” denildiği gibi, siz de kendinizi keşfetmek için, kendi içinizde
seyahate çıkın. Çünkü seyrine doyum olmayan bir gezi yaparak; kendinizi fethe
çıkmış olacaksınız.

     Zaten bu fetih
gerçekleşince; çok şeyin içyüzü de anlaşılmış olacak.

     Bu maceralı
yolculukta, yepyeni bir heyecan duymak istiyorsanız, daha ne duruyorsunuz be
dostlar:

     “Haydin sefere!”

X

     Arkadaşını çok
mutlu ve sevinçli gören Erdem:

     “Seni çok neşeli, mesrur ve sevinçli
görüyorum birader! Acaba sebebini öğrenebilir miyim?” diye sormaktan kendini
alamaz. Arkadaşı:

     “Sorma birader
der. Bu gece sabaha kadar üç yüz sayfalık bir kitap okudum ve sadece bir kelime
öğrendim! İşte sevincim bu yüzden!”

     Erdem, Hz.
Ali’nin:

     “Bana bir kelime
öğretenin, kulu kölesi olurum!” anlamına gelen sözünün hikmet ve inceliğini bir
kere daha, müşahhas ve somut bir şekilde anlamış olur.

X

     “Kur’anı anlamadan
okuyorsan, hiç okuma daha iyi!” Diyenlere deriz ki:

     Elbette Kur’anın
mânası bilinerek okunması çok daha iyi.

     Fakat mânâsını
bilmese de; Kur’an İlâhî bir kelâm olduğu için, diğer kitap okuyuşlarında
olmayan ve hiçbir kitabın lâfzında bulunmayan bir müessiriyeti, etkisi ve ruha
tarifi imkânsız bir işleyişi vardır.

     Bunun içindir ki,
mânâsı bilinmese de, okumaktan vazgeçmemeli.

     Nitekim
kullandığımız ilaçların terkibini bilmeyişimiz; onları kullanmayı bırakmamızı
nasıl gerektirmiyorsa, ilâcın mahiyetini bilmeyişimiz de; ilaçtan istifademize
bir engel teşkil etmez.

     Hastaya: “İlacın
nasıl ve neden yapıldığını bilmiyorsan, o halde kullanma!” denilmez.

     Çünkü ilacın
tesiri; hastanın ilacın terkibini bilmesine bağlı değildir.  

Kültür Târihçisi, Edip ve Muharrir DURSUN GÜRLEK İle ‘OKUMAK’ Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerim, ‘Oku’ diye başlıyor.
Diğer âyetlerde de ‘Okumak’ hakkında emirler var. Kısa bir hatırlatmanızla
sohbetimize başlayabilir miyiz?

 

Dursun Gürlek: Pek
çok âyette okumamız emredilmektedir. Birkaç tânesini hatırlatayım:

 

“Biz, Kur’an okunduğu zaman, seninle ahirete inanmayanların
arasına gizleyici bir örtü çekeriz. Ayrıca, onu anlamamaları için kalplerine
bir kapalılık ve kulaklarına bir ağırlık veririz. Sen, Kur’an’da Rabbinin
birliğini yadettiğinde onlar, canları sıkılmış bir vaziyette, gerisingeri dönüp
giderler.”  (İsrâ 45, 46)

 

– “Allah sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan
tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, bu
Kitab’ın etkisinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri hem de gönülleri
Allah’ın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitab, Allah’ın, dilediğini kendisiyle
doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol
gösteren olmaz.”  (Zümer 23)

 

 “İşte o apaçık delil
Allah tarafından gönderilen ve en doğru hükümleri hâvî tertemiz sahifeleri
okuyan bir elçidir.”  (Beyyine 2, 3)

 

Çetinoğlu. ‘Okumak’ ile alâkalı hadisler de var…

 

Gürlek: ‘Okumak’la alakalı hadisler de spek çoktur. Yine
birkaç tânesiyle yetinebiliriz:

 

 – Hz. Ebu Ümame
(R.A), ben Rasûlullah (S.A.V)’i: “Kur’an okuyunuz, çünkü Kur’an kıyamet gününde
kendisini okuyanlara şefaatçi olarak gelecektir” buyururken işittim demiştir.
(Müslim, Müsafirin 253)

 

– Hz. Nevvas ibni Sem’an (R.A) şöyle demiştir: Ben
Rasûlullah (S.A.V)’i: “Kur’an ve hayatlarını Kur’ana göre ayarlayanlar kıyamet
günü mahşer yerine getirilirler. Bu sırada Bakara ve Al-i İmran sureleri
kendilerini okuyup amel eden kimseler hakkında hayırlı şehadette bulunup
savunabilmek için mücadele ederek o kimselerin önlerine gelirler” buyururken
işittim. (Müslim, Müsafirin 253)

 

– Hz. Osman ibni Affan (R.A)’dan rivayet edildiğine göre
Rasûlullah (S.A.V) şöyle buyurdu: “Sizin en hayırlınız Kur’anı okuyan, öğrenen
ve öğretendir.” (Buhari, Fezailül Kur’an 21)

 

– Hz. Aişe (R.Anhu)’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah
(S.A.V) şöyle buyurdu: “Kur’anı gereği gibi güzel okuyan kimse Allah’in
peygamberlerine gönderilen elçi itaatkar meleklerle beraberdir. Kur’anı
kekeleyerek zorlukla okuyan kimseye de iki kat sevap vardır.” (Buhari, Tevhid
52, Müslim, Müsafirin 243)

 

Çetinoğlu: Türkiye
ve Türkiye ile mukayese edilebilecek ülkelerdeki kitap okuma alışkanlıkları
hakkında mukayeseli rakamlar verebilir misiniz?

 

Gürlek: Ben o
konunun ayrıntılarını maalesef bilemiyorum. Fakat okuduklarımdan öğrendiğime
göre, istatistikî bilgilerden anladığıma göre okuma meselesinde, kütüphane
kurma konusunda maalesef çok gerilerdeyiz. Bu acı ama bir gerçek olarak
karşımıza çıkıyor. Bunu Türkiye’de basılan kitapların tirajıyla batı ülkelerin
basılan kitapların rakamlarından rahatça anlayabiliriz. Yahut da günlük
gazetelerin baskı adediyle yine Avrupa gazetelerinin baskı adedinden,
anlayabiliriz. Maalesef İslam’ın ilk emri ‘Oku!’
olduğu halde ben Müslüman’ım diyen bir kimsenin okumaya bigâne kalması,
evlerinde kütüphane bulunmaması inancımızla, örfümüzle, âdetimizle bağdaşmıyor.
Kütüphaneden vazgeçtik kitaplığı olan ev sayısı bile çok az maalesef.

 

Çetinoğlu: En mükemmel kültür kaynağı olan kitapla ilgili olarak
devlet politikamızı nasıl buluyorsunuz? Tavsiyeleriniz nelerdir?

 

Gürlek: Yeterli
bulmuyorum maalesef. Eskiden mesela Millî Eğitim Bakanlığı olsun, Kültür
Bakanlığı olsun güzel neşriyat yapıyordu. Kitaplar hem de kıymetli kitaplar
yayınlıyorlardı. Mesela bin temel eser bunlardan biriydi. Üstelik fiyatları da
ucuz olduğu için herkes tarafından kolayca elde edilebiliyordu. ‘Param olmadığı için, maddî durumum iyi
olmadığı için kitap alamıyorum…’
gibi bir mâzeretin arkasına sığınanlara
fırsat vermiyordu. Ucuz oluyordu kitaplar. Maalesef son zamanlarda Millî Eğitim
Bakanlığı ve bilebildiğim kadarıyla Kültür Bakanlığı kitap yayını yapmıyor.
Yapıyor ama Kültür Bakanlığı belli lüks kitapları basıyor. Görsel kitaplar
dediğimiz, onlara ulaşmak da zor, pahalı kitaplar… Bu bakımdan onu bir eksiklik
olarak görüyorum.

 

Çetinoğlu: İnsanlarımızın kitap okumadığından şikâyet ediliyor.
Sizin konu ile ilgili tespitleriniz nelerdir?

 

Gürlek: Demek ki
kitap okuma işi sevdirilmemiş demek ki kitap. Özendirilmemiş. Bu, annelerden ve
babalardan başladığı gibi daha çok öğretmenlerden kaynaklanıyor. Bana kitap
okuma zevkini aşılayan ilkokul öğretmenim Necati Bey idi. Sonra ortaokul ve
lisede –ki ben imam hatip lisesi mezunuyum- tarih hocam olsun, edebiyat hocam
olsun kitap okuma zevkini aşıladılar. Kitabı sevdirdiler. Acı bir gerçek daha
var. Öğretmenlerimizi itham etmek istemem ama büyük çoğunluğu ders kitaplarının
dışındaki kitaplarla pek ilgilenmiyorlar. Hatta hiç ilgilenmeyen öğretmenlerin
sayısı çok fazla… Hâlbuki kitapla doğrudan ilişkisi olan şahıs kimdir?
Öğretmendir. İmamdır, din görevlisidir. İslam’ın ilk emri ‘Oku!’dur. Maalesef bunlar kitaba uzak duruyor. E bunlar sınıftaki
çocuklara yahut da camideki cemaate kitap okumanın ehemmiyetini aşılamıyorsa,
bu bilgiyi veremiyorlarsa bana göre vazifelerini yapmıyorlar demektir. Yani
kitabı böyle para verip almanın zevkini bize yaşatacak bir kültür politikasına
ihtiyacımız var.

Tabii televizyon, maç vesaire diğer görüntüyle ilgili yayın
organlarının fazlalığı da insanları biraz kitaptan uzaklaştırıyor. Tabii kitaba
meraklı olan, kitap kurdu olan televizyona, diğer görüntü malzemelerine itibar
etmez ama başlangıç için onlar biraz engel teşkil ediyor. Şüphesiz burada irade
meselesi devreye giriyor. İnsan iradesini iyi kullanmasını bilirse görüntülü
ortamda bile kitap okuyabilir.

 

OKUMAK ÜZERİNE…

*Almanya’da,
7.500 kişiye bir halk kütüphanesi var. Türkiye’de 68.500 kişiye bir halk
kütüphanesi…

*Almanya’da,
halk kütüphanelerinde 104.000.000 kitap var. Bizde 13.000.000

*Almanya
nüfusunun % 10’u halk kütüphanesine üyedir. Türkiye’mizde % 1’i…

*ABD’de
bir yılda 85.121 farklı türde kitap basılırken, Türkiye’de yalnızca 6.151
farklı türde kitap basılıyor.

*Türkiye
nüfusunun % 40’ı hayatı boyunca kütüphaneye hiç gitmemiştir.  % 31’i bir kere gitmiştir. Kütüphaneye
gidenlerin yalnızca % 8’i kitap okumak için gitmiştir.

*Japonya
nüfusunun % 62’si günlük olarak gazete tâkip ediyorken, bu oran bizde
yalnızca % 5’tir. *Japonya’da bir yılda toplam 5.000.000.000’a yakın kitap
basılırken, Türkiye’de yalnızca 25.000.000. kitap basılıyor.

*Japonya’da
kişi başına 25, İngiltere’de 12, ABD’de 8 kitap basılırken; Türkiye’de 12.089
kişiye bir kitap düşüyor.

*Kişi
başına kitaba harcanan para bakımından karşılaştırma:

Norveç’e
137 dolar, Almanya’da 122 dolar, Avusturya’da 100 dolar, Türkiye’de 0,45
dolar…

*Gazete
okuma alışkanlığımız:

Bin
Norveçliden 558′ i, bin Japondan 557′ si, bin Finliden 445′ i, bin İsveçliden
430’u, bin Türkten 61′ i gazete okuyor.

*Birleşmiş
Milletler Teşkilatı tarafından düzenlenen rapora göre Türkiye okuma
alışkanlığında 173 ülke arasında 86. sırada yer alıyor.

*İnsanlarımız
günde ortalama 5 saat televizyon seyrediyor. Kitap okumaya yılda sadece 6
saat ayırabiliyor. Sebebi sorulduğunda; 
baş ağrısından veya uykusu gelmekten söz ediliyor. Kitap okuma
alışkanlığı olmayanların başının ağrıması, uykusunun gelmesi son derece
normaldir. Bunlar sebep değil, sonuçtur. Sebep: kitap okuma alışkanlığımızın
olmayışıdır. 

 

 

 

DURSUN GÜRLEK:

1952 yılında
Tokat’ta doğdu. İlk ve orta tahsilini memleketinde tamamladı. İstanbul
Atatürk Eğitim Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Yeni
İstanbul, Tercüman, Hürriyet, Günaydın gazetelerinde çeşitli görevlerde
bulundu. Bir süre muhtelif okullarda Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği yaptı.
Biyografi araştırmaları ve çeşitli makaleleri Meşale, İnanç, Millî Kültür,
Türk Edebiyatı, Kültür Dünyası gibi dergilerde yayınladı. Tarih ve Düşünce
Dergisi’nin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Bu dergide neşrettiği ‘Kırkambar’
ve ‘Ayaklı Kütüphâneler’ başlığı altındaki yazılarıyla dikkat çekti.

 

Yazar; Osmanlı
tarihi, şark klasikleri ve biyografi sahasında çalışıyor. Başta Kubbealtı
Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı olmak üzere, çeşitli kültür kuruluşlarında
Osmanlıca dersleri, ihtisas alanındaki konularda konferanslar veriyor ve
İstanbul gezilerinde rehberlik yapıyor. 

 

Yayınlanmış eserleri

*Osmanlı Zaferleri, *Osmanlı Kumandanları,*Köprülüler, *Banu Cihan, *Tutiname,
*Sünusiler, *İlim ve İrade, *İbrahim Aleyhisselam,
*Amak-ı Hayal,*Karınca Huzura
Varınca
(2005), *Mâziye Bir Bakıver
(2005), *Çınaraltı Kitap Sohbetleri
(2005), *Kültür Dünyâmızdan Manzaralar
(2010), *Tefekkür ve Tebessüm
(2011), *Sohbet Tadında (2012), *Ayaklı Kütüphâneler (2012).

 

Sevgi, Çocuklara Nasıl Kazandırılır?

“Çocuklar
şekle sokulacak şeyler değil, serpilmeleri sağlanacak bireylerdir.”

 

“Boynunuzda
taşıyabileceğiniz en değerli mücevher çocuğunuzun kollarıdır.”

 

Tüm kıyımların, korkuların, nefretlerin, kinlerin,
savaşların bir nedeni de “adaletsiz
paylaşma
” yani bir bakıma “haksızlığa uğramadır.” Denilebilir. dünyadaki
tüm varlıklar, yine dünyadaki tüm nimetleri adilce paylaşmak zorundadır.

Suyu, havayı, yiyeceği, giyeceği, bilgiyi, duyguyu,
beceriyi, düşünceyi, işi, kurumları, yaşadığımız evi, yuvayı, mahalleyi, semti,
ili, bölgeyi, ülkeyi, dünyayı, kozmosu, tüm varlıklarla birlikte paylaşırız.
Yaşam tutarlı bir paylaşım olunca anlam taşıyabilir.

Ne olursa olsun almak ve sahip olmak duygusu” tutku
haline gelirse savaşların ve acıların sonu gelmez. Paylaşmayı bilmeyenlerde hep
alma duygusu, bencilliği getirir. Bu tutum insanları yalnızlığa ve mutsuzluğa
götürür. Paylaşmak yaşamaktan zevk almaktır.

Öğretmenlik yaptığım yıllarda derse başlamadan önce günlük
olaylar konuşulurdu. On dakikalık bu bölümde; köydeki ve okuldaki haberleri
samimi şekilde ve değer vererek paylaşırdık. Acısı, sıkıntısı, üzüntüsü olan
öğrencilerle ilgilenirdik. Nedenlerini gidermeye çalışırdık. Sevinci olanlarla
bunu paylaşırdık. Doğum günlerini sembolik de olsa sade bir törenle kutlar
sevinçlerinin artmasını sağlardık. Hasta olanları öğrencilerle birlikte
ziyarete giderdik. Sağlığına kavuşarak okula dönen öğrencilere; özlemimizi ve
iyi dileklerimiz samimi şekilde belirtir, yakından ilgilenerek verdiğimiz değeri
belirtirdik.

Bir gün, müdür odamın bitişiğindeki 5.sınıfların
dersliğinden hiç ses gelmemesi beni kuşkulandırmıştı. “Acaba öğretmenleri,
öğrencilerini topluca bir ziyarete mi götürdü haberim olmadı” diye dersliğin
kapsını açtım. Açar açmaz tüm öğrenciler birden ayağa kalktı. İçeri girdim,
öğretmenleri masaya başını koymuş sessizce dinleniyordu.

“Hayrola hoca hanım
bir şey mi var?”
Dedim.

“Biraz rahatsızım” dedi.

Tahtaya döndüğümde kocaman bir cümle gördüm tebeşirle
yazılmış:

“Arkadaşlar
öğretmenimiz hasta, lütfen rahatsız etmeyelim”

Sessizliğin nedenini anlamıştım. Öğrenciler canlarından çok
sevdikleri öğretmenlerini üzmemek için sessizce kitap okuyorlardı.
Öğretmenimizin hastalığı hafif bir soğuk algınlığı idi. Fakat öğrencilerinin
sevgi gösterisi gıpta edilecek bir manzaraydı doğrusu.

Önemli günlerde okulda gösteriler, korolar, tiyatrolar
düzenleyerek öğrencilerin ve ailelerinin katılımlarını sağlardık. Her aile
törene gelirken bayram şekeri getirirdi. Toplanan şekerler görevlilerce tüm
halka ve öğrencilere ikram edilirdi.

Her eğitim öğretim yılının sonunda mezuniyet ve veda günü
yapardık. Hala o yıllardan kayda aldığım teyp bantlarım mevcuttur. Zaman zaman
dinler duygulanırım.1976 yıllarında görev yaptığım bu köyden hala onlarca
öğrencim ve babaları, beni arayarak hal hatır sormakta, hatıralarımın
yenilenmesine ve mutluluğuma katkı sağlamasına vesile olmaktadırlar.

Eğitim ortamında öğrencilerce ileri sürülen karşı savları
sabırla, kızmadan, alaya almadan, hoşgörüyle dinlenmeli; savını kanıtlayan öğrenciye
pekiştireç verilmeli ve öğretmen kendi görüşünden vaz geçmelidir. Öğrenci
savını kanıtlayamıyorsa, onu ikna etmeli; sınıfça doğruya varmalı; fakat karşı
görüşleri de yabana atmamalıdır.

Öğrenci; beklenmedik, tutarsız, istenmedik, genel ahlak
ilkelerine ters düşen davranışlar gösterebilir. Böyle durumların nedeni
araştırılmalı, yanlışlığını öğrenciye buldurarak onu ikna etmeli, tutarlı ve
istendik davranışlar göstermesi için yardım etmelidir.

Öğrenciyi hiçbir zaman disiplin kuruluna vermemeli.
Aşağılayıcı, korkutucu, tehdit edici tümceler söylememeli; kin tutmamalı,
nefret etmemelidir.

Bu davranışın doğru değil; senden bunu
beklemiyordum. Neden yaptın? Sana yardımcı olmak istiyorum; bana açıklar mısın”

gibi tümceler söylemeli, sorunun çözümüne gitmelidir. Eğer sorun öğretmence
çözülemeyecek düzeyde ise, okul rehberlik servisini, ya da diğer kurumları
devreye sokmalıdır.

Öğretmen bir fikrin yanında yer almamalı, karşıt görüşte
olanların düşüncelerini ileri sürmelerine imkân vermelidir. Öğrencileri sabırla,
alaya almadan, kızmadan, sözlerini kesmeden dinlemeli; düşüncelerini
belirtenlere, kanıtlayanlara pekiştireç vermelidir. Öğretmen tartışmayı
öğrencilerin cevaplarıyla özetleyip bir sonuca varmalıdır. Tartışmalar boşlukta
kalmamalıdır.

Öğretmen okulunda öğrenciyken meslek derslerinde, “transfer” konusunu işliyorduk. Dersi
hazırlayan arkadaşlar, transferi; “eğitim
sürecinde öğrenilen bilgiler, yetenekler, beceriler ve diğer karakteristiklerin
iş sürecinde uygulanması”
şeklinde tanımladıktan sonra pozitif, negatif ve nötr
transfer çeşitlerinden bahsettiler.

Bir arkadaşımız, “madem
transfer öğrenilenlerin aktarılması ise, nötr diye bir transfer çeşidi olamaz”
diye
itiraz etmişti. Öğretmenimiz kitaplarda yer almasına rağmen, nötr transferin
kabul edilmemesi fikrine saygıyla değer vermişti. O arkadaşımız da bayağı
gururlanmıştı bu yaklaşımdan.

Müfettişlik yıllarımda bir
öğretmeni öğrenci velisi şikâyet etmişti. Konu hakkında soruşturma yaptırdık.
Durum şöyleydi: Öğretmenin sınıfında bir öğrencinin kalem kutusu kayboluyor.
Öğrenci durumu öğretmenine söylüyor. Öğretmen de teker teker öğrencilerin
çantalarını arıyor. Bir öğrencinin çantasında buluyor. Bu öğrenciyi hırsız
olarak ilan ettikten sonra, dersliğin kapısında ayakta tutarak, tüm
öğrencilerin derslikten çıkarken yüzüne tükürmelerini sağlıyor.

Tabi bu durum karşısında
öğrenci perişan olmuş. Arkadaşlarından, öğretmenden ve okuldan nefret etmeye
başlamış, okulu terk etmiş. Babası da öğretmeni şikâyet etmişti.

Oysa bu olay öğretmen tarafından, öğrenciyi kırmadan akılcı
şekilde çözülebilirdi. Eğitimci önyargılı ve duygusal olmamalıdır. Öğrenci
yanlış da yapsa, onu kırmadan, üzmeden, korkutmadan olumlu yönde kazanmak
gerekir.

Her öğrencinin bilişsel, duyuşsal ve devinişsel hazır
bulunuşluk düzeyleri arasında ayrılıklar vardır. Eğitim her kişinin kendini
tanımasına, yeteneklerini geliştirip varlığını gerçekleştirmesine imkân
tanımalıdır. Her insan her bir derste aynı düzeyde, bilgi, beceri, duyuş
geliştiremeyebilir.

Eğitimin bir amacı da, insanın gizil güçlerini en küçük
yaşta ve en kısa zamanda belirleyip geliştirmektir. Tek tip insan yetiştirmeye
yönelik etkinliklerden en çok, zeki, özürlü ve özel yetenekli çocuklar zarar
görmektedir.

Bunun sonucu olarak, pek çok insan eğitim sisteminde
harcanmaktadır. Farklılıklar olmazsa
gelişme ve değişme; benzerlikler olmazsa ahenk ve düzen olmaz.
Her
öğrenciye istendik davranışı kazanabilecek yeterli zaman verilmelidir.
Öğrenciye içten ve sevecen davranmalı; bütün etkinliklerin onun için olduğunu
hissettirmelidir.

Sevgide; yalan, hile, ikiyüzlülük, vefasızlık, aldatma, öç
alma, kin duyma,affetmeme gibi duygulara yer yoktur. Mevlana’nın dediği gibi “Ya
göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün!.
.
” düşüncesi sevginin en
belirgin özelliğidir.

 

“Çocuk. doldurulacak bir kap değildir.
Sadece sevgi ile büyütülecek bir candır.”

 

Sevgiyle kalın…

Erken Seçim

0

Son günlerde biraz tavsamış
olmakla beraber, erken seçim talebi az da olsa gündemde ki, yerini muhafaza
etmektedir. Esasen, şu anda, acizane kanaatime göre Memleketimizin erken bir
seçime zinhar ihtiyacı bulunmamaktadır.  Zira,
Seçmenlerin % 52 sinin oyunu almak suretiyle seçilen bir Cumhurbaşkanı
işbaşındadır. Beş yıllık normal  görev
süresi, 2023  yılının Haziran ayında
nihayete erecektir. Milletvekili Genel Seçimlerinin de ayni tarihte yapılması
icap etmektedir. Kısaca ifade etmek icap ederse, seçime daha bir buçuk yıla
yakın bir zaman olduğu gibi, halkında 
ısrarlı  bir seçim  talebi yoktur.

                Erken
seçim talebin de bulunan, bugüne kadar girmiş olduğu bütün seçimleri açık ara
farkla kaybeden CHP. Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğludur. Bundan sonra
yapılacak olan, ister erken seçimde olsun, isterse zamanın da yapılacak olan
seçimde olsun kaybetme ihtimali  yine %
1500 kesin ve  bankodur.  Memleket Partisi  Genel Başkanı Muharrem  İnce’nin ifadesi ile  bugüne kadar girmiş olduğu 15 seçimin
tamamını kaybeden ve yenilen pehlivan güreşe doymaz misali  Kılıçdaroğlu’nun  ısrarını anlamak mümkün değildir.. Kaldı ki,
CHP bu memlekette 70 yıldır hiç bir zaman tek başına iktidar olamamıştır.
Bundan sonra da bir 70 yıl daha geçse, yine iktidar olma  ihtimali ve imkanı  yoktur. 
CHP, bu güne kadar hep  Milletin
arzusu hilafına yapılan gayri meşru ihtilallardan sonra, ara rejimler sayesinde  iktidar olabilmiştir.. Bakmayın siz CHP Genel
 Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, iktidara
gelirsem şunu yapacağım, şunun hesabını soracağım demesine.  Onun bu ifade tarzı,  yıllardan beri   iktidar yüzü görmeyen  CHP. tabanını ayakta tutabilmek için algı
operasyonu meydana getirme gayesine matuf bulunmaktadır.

                Şu
sıralar Erken Seçim kısmen gündemden kalktığına göre, şimdi muhalefette
bulunanlar kaybetme zeminine doğru yollarına devam etmektedirler. Şöyle ki,
bazı kamu oyu araştırma şirketlerinin yaptıkları anket çalışmalarına göre, AK
PARTİ.nin oyunun düştüğü ifade edilmiş olmasına rağmen, muhalefette bulunanların
oy oranları  ise, hiçbir şekilde
yükselmemektedir.. CHP.nin  oy oranı ise,
adeta % 22—23 lere çakılıp kalmış durumdadır. 
Buna mukabil,  20 yıldır
kesintisiz bir şekilde iktidar da bulunan AK PARTİ.nin oy oranı  nerede ise, hiçbir zaman % 40  ın altına düşmemektedir. Halbuki  genel kaide olarak iktidarda olan bir partinin
oyları düşer.  Fakat bilindiği üzere,
yapılan her seçimde AK PARTİ. nin ve onun Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın
aldığı oyların oranı düşmek şöyle dursun, devamlı olarak yükselmektedir. Bu
durumu, her seçimi kaybeden muhalefet partilerinin iyi değerlendirip, hal ve
hareket tarzlarını gözden geçirmelerinde mutlak bir zaruret bulunmaktadır.

  Ehemmiyetine binaen şu hususu ifade edeyim ki,
Muhalefet partilerinin, hiçbir ayırım yapmadan hepsi ,iktidara geldikleri takdirde neler yapacaklarını  anlatmaları yerine mütemadiyen Tayyip Erdoğan
düşmanlığı yapmaktadırlar.
Böyle bir hareket tarzı ise,muhalefet
partilerine ilave bir oy getirmemektedir. Halbuki Tayyip Erdoğan
düşmanlığı  yapacaklarına iktidara
geldikleri takdirde neler yapacakların, AK PARTİ. den farklı olarak hangi
yenilikleri getireceklerini anlatsalar herhalde 
daha fazla halkın teveçcüğüne 
mazhar olurlar kanaatindeyim.

Muhalefet
partileri, erken seçim olacak diye Cumhurbaşkanlığı adaylığı hususunda
aralarında devamlı olarak müzakere yapmaktadır Hatta bir ara Kılıçdaroğlu’nu
bile bir hayli  havaya soktular.  Fakat, İYİ PARTİ Genel Başkan Yardımcısı  Müsavat Dervişoğlu , biz kaybetmesi  muhtemel  
bir adayı tercih etmeyiz deyince Kılıçdaroğlu’nun bütün sevinci
kursağında kaldı.

Muhalefetin en
büyük handikabı seçmene  güven
verememesidir. Devamlı olarak “Erdoğan
gitmeli”
diyorlar. Tamam Erdoğan gitsin de yerine Kemal KIlıçdaroğlu mu
gelsin. Bu memleketi  Kılıçdaroğlu’nun  daha iyi idare edeceğine inan pek fazla kimse
bulunmamaktadır.. Geçenlerde bir araştırma şirketinin yaptığı Liderlik ile
alakalı bir araştırmada Kıllıçdaroğlunu ay oranı % 07 çıkmış. Ali Babacan ile
Ahmet Davudoğlu ’nun  oy oranları
ise  % 
1—-1,5 lar seviyesinde kalmıştır. Bu adı geçen şahıslar
velinimetlerine yaptıkları ihanetin cezasını çekmişlerdir. Amiyane tabirle
kendilerini inkar etmişler, vefasızlık ve nankörlük yapmışlardır. Bu sebeple
halkta , Erdoğan’ı satan herkesi satar kanaati meydana gelmiştir.

Diğer taraftan
adı geçen şahıslar biz bu memlekete demokrasi getireceğiz diyorlar.  Fakat kaostan , sokaktan, dış baskılardan/AB
D:Başkanı Biden’den medet umuyorlar, yardım bekliyorlar. Allah aşkına bu
memleket de Biden’in desteği ile demokrasi geleceğine inan  var mı?. 
Zira, ABD. hiçbir zaman Türkiye de demokrasinin yerleşmesinden yana
olmadı. Tam tersine bütün demokrasi dışı müdahalelerin , darbelerin arkasında
ABD. oldu.

 Üzülerek ifade edeyim ki, Muhalefet, son
zamanlarda, memleket de meydana gelen pozitif havayı  nasıl zehirleriz gayreti içerisine girmiş
bulunmaktadır. Fakat bu hususta hiç şekilde Başarlı olamamaktadır.

 AK PARTİ ise,
bütün hazırlıklarını 2023 yılı Haziran Ayında yapılacak seçimlere  göre ayarlamaktadır. 2022 yılında erken seçim
yapılma ihtimali tamamen ortadan kalkmıştır. Esasen Cumhurbaşkanlığı Hükümet
sistemine göre  Recep Tayyip Erdoğan
istemediği veyahut da AK PARTİ destek vermediği sürece, erken seçim kararının
alınması da mümkün olmadığına göre erken seçime nasıl gidilecektir. MHP Genel
Başkanı Devlet Bahçeli de geçtiğimiz Salı günü Partisinin grup toplantısında
yapmış olduğu konuşmada “  Seçimler zamanında yapılacaktır.” demiştir.
Böylece Erken Seçim tartışması gündemden düşmüştür. 

Dişi Deve

Kimi der gerçek kimi
der uydurma fakat son günlerde birçok tartışmada anlatılan menkıbelerden. Hani
şu;

Bir gün Hz. Ali’nin
taraftarlarının yoğun olduğu Küfeden bir arap, devesiyle Şam’a gelmiş.Şam
sokaklarında dolaşırken biri ona yanaşıp

-Ver o dişi deveyi
bana! Demiş. Tartışma büyümüş, Küfe’den gelen adam “Bu deve benimdir, üstelik
dişi değil erkektir.” Diye itiraz etmişse de anlaşamamışlar.Konu Muaviye’ye
yansımış

Halk meydanda
toplanmış…

Muaviye, Küfe’den
gelenle Şamda deveye sahip çıkan yerliyi dinledikten sonra, kararını açıklamış

-Bu dişi deve
Şamlınındır!

Sonra toplananlara
dönmüş ve sormuş;

-Ey cemaat, bu dişi
deve kimindir?

Cemaat hep birlikte
bağırmış:

-Şamlınındır!

Küfeli şaşkın bir
vaziyette devesinin ardından bakakalırken, Muaviye onu yanına çağırmış;

-Ey Küfeli, dinle!…
Sen de ben de biliyoruz ki, bu deve senindir ve dişi değil erkektir, Ama sen
Küfe’ye dönünce Gördüklerini Ali’ye anlat ve de ki: “Ey Ali, Muaviye’nin dişi
deveyi erkekten ayırt edemeyen o ne derse evet diyen onbin adamı var ayağını
denk al!”

Hatırladınız değil mi?

Menkıbeler güzeldir,
hayretle ve ibretle okunur, dinlenir ama hem zamanımızdan hem mekanımızdan hem
de kendimizden uzak tutarız. Oysa günümüzün Muaviyeleri ve “deve dişidir!!!”
diyenleri hala aramızda. Belki bizlerde deve dişidir diye bağıranlardanız lakin
farkında değiliz. Bir Müslüm şarkısı gibidir sevdamız. Hangimiz sevmedik  şarkısında söylediği gibi; Hangimiz düşmedik
kara sevdaya?,  Hangimiz sevmedik
çılgınlar gibi… Deli gibi sevmek ruhumuzda var. Aşığın gözü kör kulağı sağır.
Doğruyu yanlışı ondan göremedik. Yakıldı, yıkıldı yine de sevdik… diye söyler
bilge adam. Gücü sevdik , Parayı sevdik, makamı sevdik, sevilmeyi sevdik,
nefret etmeyi sevdik, iktidarıyla muhalefetiyle partimizi sevdik, liderimizi
sevdik, sürümüzü sevdik, sendikamızı sevdik ama doğruları ilkeleri hakikati
sevemedik bağırdık hep bir ağızdan “Bu deve dişi devedir” Diye. Futbol takımı
tutar gibi sevdik. Görmeyen gözlere , fikri hür ,vicdanı hür, irfanı hür
olmayanlara ne anlatsak boş , bu yüzden sözü çok uzatmaya gerek yok…

Bakın bakalım  sizin develer dişi mi?  Umduğunuzla bulduğunuz farklı olmasın…

 

Konudan Konuya (22)

     Hz. Peygamber,
düşmanla yapılan savaşa “Küçük Cihad” , nefisle yapılan savaşa “Büyük Cihad”
diyor. Düşmanla yapılan savaşta ya gazi ya da şehit olmak var. Yani hayatımızı
kaybedebiliriz. Durum bu iken, nefisle yapılan savaş; nasıl oluyor da “büyük”
lâfzıyla vasfediliyor? Çünkü nefisle yapılan savaşı kaybettiğimiz takdirde;
işin ucunda, ebedî / sonsuz âhiret hayatını kaybetmek var! İşte bunun içindir
ki, nefisle yapılan savaş; büyük savaştır.

X

     Çeşit çeşit
hayvanlar var. Kimisi su içinde, kimisi toprak altında, karanlıkta yaşıyor.
Bazıları sürünür vaziyette. Kimisi leş, kimisi pislik yiyor. Kimileri de
birbirine yem oluyor. İnsanla kıyasladığımız takdirde, çok kötü hayat şartları
içinde yaşıyorlar. Bu hayat şartları, onlar için zulüm olmuyor mu? Bu çeşit
kötü ve pis hayat şartları içinde yaşamış olmaları; insanlara gıptayla
bakmalarını gerektirmiyor mu? Evet, eğer böyle bir his ve duygu içinde
olsalardı; gerçekten onlara zulüm edilmiş olurdu. Allah ise zulmetmekten
münezzeh ve uzaktır. Asla zulüm yapmaz. Nitekim yapmamıştır. Zahiren /
görünüşte zor ve kötü hayat şartları içinde olan yaratıklarda; asla
birbirlerine karşı haset söz konusu değildir. Yine onlar birbirine gıptayla
bakar bir his ve duygu sahibi de değillerdir. Ne vücut / beden şekillerinden
ötürü, ne de yiyeceklerinden dolayı şikayetleri var! İnsan dışındaki tüm
canlılar; ne görünüşleri, ne yedikleri, ne de yaşadıkları durum itibariyle
insana karşı asla bir eziklik içinde değildirler. Çünkü Allah onları;
hallerinden memnun olarak yaratmıştır. Böyle olmasaydı; onlara zulüm edilmiş
olurdu. Allah ise zulümden beridir, zâlim değildir. İşte Allahı bu şekilde
tanıyıp, bilmiş olmamızdan ötürü; hayvanların insana göre çok farklı ve aşağı
durumda olmalarını hor görmüyor, fakat tabii karşılıyoruz. Nitekim, bu durum ne
onları, ne de bizleri rahatsız etmekte. Yani etmemekte. Bu yanlış ve yersiz
düşünceler; Allahın isim ve sıfatlarının tezahür ve zuhurunu lâyıkı veçhiyle
bilmemekten ileri geliyor.

X

     Ziraat
Fakültelerinde Süt Bölümleri var. Bölüm Başkanları ise falan veya filan
Profesörler. Bölüm Başkanları neden İnekler değil? Çünkü südü yapan onlar.
Fakat inekler aslında canlı birer makineden başka bir şey değil. Ağızlarından
alıp mideye gönderdikleri otlar; işlenerek en güzel gıda olan süde dönüşüyor.
Bunda ineğin ne eli, ne de gözünün rolü var. Henüz insanlar; bir taraftan
verdikleri otu, diğer taraftan süt yaparak çıkaran bir makine icat edemediler.
Bu bakımdan ineğe muhtaç durumdalar. Fakat insan yine de Süt Bölümü’nün başına
bir ineği oturtmuyor. Çünkü biliyor ki, süt; ineğin karnında oluşuyor ama,
ineğin bunda dahli yok. O İlâhî bir makine olup, nasıl kurulmuşsa öyle
çalışıyor. İnek İlâhî bir süt makinesi olarak yaratıldığı, insanın emrine tâbi
kılındığı için, elbette Süt Bölümü’nün başına ineğin değil, insanın geçmesi çok
doğal bir husus.

X

     İşe gidip
gelirken, günümüzün en az bir saati, vasıta ve araçlarda geçiyor. O saatleri
bir şeyler okuyarak geçirsek; bir senede yüzlerce saat okumuş oluruz ki, büyük
bir kazanç. Zaman öyle bir şey ki, durmadan ırmak gibi akıp gidiyor. Zaman
içinde, iki defa yıkanılması mümkün olmayan bir nehir gibi. Geçen zamanı geri
getirmek ise imkânsız. Vasıtada giderken, zaman durmuyor ki, onu
değerlendirmekten gâfil oluyor! Bir şeyler okumakla o zamanı verimli kılmaktan
uzak kalıyoruz!
Her zaman cebimizde okunacak küçük bir kitap olmalı. Her fırsatta, çıkarıp
okumalıyız. Hem yolculuğun nasıl çabucak, hiç sıkılmadan bittiğini görür, hem
de bilgilenerek nasıl hoş bir vakit geçtiğini anlarız.

X

     Şanslı bir
zamandayız. Her türlü neşriyat Türkçemizde var. Telif ve tercüme eserlerle
kitapçı vitrinleri dopdolu. Güzel Türkçemizin Türk diliyle ifade edemeyeceği,
yabancı dillerde neşredilmiş / yayınlanmış hiçbir eser mevcut değil. Kısaca,
dünyada Türkçeye çevrilemiyecek hiçbir eser yok. Bu bakımdan, Türkçemizle ne
kadar iftihar etsek azdır. Çünkü Kur’an ve Hadis dışında, Türkçemiz; bütün
dillerin üstünde bağdaş kurmuş ve üstünlük kazanmış, gurur verici bir mahiyet
almıştır. 

       

İhracat Patlaması Yaşıyor…muşuz?

Geçtiğimiz günlerde Kocaeli Yarımca sahilinde gezerken bir
arkadaşla karşılaştık. Gemi Acente sahibi olan bu arkadaşa İşlerinin nasıl
gittiğini sordum. Bana, sahilde aralarında yaklaşık 1,5 Km. mesafe bulunan iki
limanı gösterdi. “Oralara gemi yanaşırsa bizim işlerimiz de iyi olur, bak ikisi
de bomboş” dedi. Haklıydı arkadaşım gerçekten de son günlerde limanlara gemi
yanaşmıyordu.

Gerek hükümet kanadından yetkililer olsun, gerekse iktidar
yanlısı konuşmacılar televizyonlara her çıktıklarında ihracat patlamasından söz
ediyorlar. Ben de onlar öyle konuşurken hep düşünmüşümdür acaba ihracatı
patlatacak seviyede ne üretiyoruz?

Bundan 50 yıl öncesine kadar nüfusumuzun büyük çoğunluğu köylerde
yaşadığı için her ne kadar yeterli miktarda ileri teknolojiye dayanan tarım
alet ve makinelerimiz yoksa da narenciye ve tahıl üretimi ihracıyla Türkiye’ye,
İpraş, Petkim, Seydişehir Alüminyum, Şeker fabrikaları gibi daha birçok devasa
tesis kazandırılmıştır.


Bugüne baktığımızda yukarıda saydığım tesis ve fabrikaların
hepsi özelleştirilmiş, özelleştirilen tesislerin büyük çoğunluğu da alıcılar
tarafından yağma Hasanın böreği misali amaçlarının dışında ranta dayalı bir şekilde
kullanılmaktadır.

Eskiden üretip ihraç ettiğimiz tahıl ürünlerinin birçoğunu
bugün ithal eder durumdayız. Buğdayı Rusya’dan, Pirinci Çin ve ABD’den,
Mercimeği Kanada’dan, Tohumluk domates ise İsrail’den. Etleri Sırbistan ve
Fransa’dan Samanı da Bulgaristan’dan ithal ettiğimize göre; elimizde katma
değeri yüksek mal üretecek yüksek teknolojiye dayalı tesisler de olmadığına
göre sahi ne üretiyoruz da ihracatta patlama yaşıyoruz?

Açıklayayım…

Yurdumuz topraklarından çıkan birçok değerli madeni işleyecek
ekipman olmadığı için hammadde olarak yurtdışına ihraç ediyoruz.

Otomotif sektöründe(Montaj sanayi) ithalatı %70-80’lere varan
yabancı marka araçları ihraç ediyoruz.

Hakkını yemeyelim bazı ülkelere son yıllarda ürettiğimiz İHA
ve SİHA’ları da az da olsa satıyoruz..

Bunların yanında bir de çok acayip sanal ihraçlarımız var.

 İlkokuldan
üniversiteye kadar okutup en verimli çağında mezun olduktan sonra iş bulamayan
genç beyinlerimizi zorunlu olarak yurtdışına gönderiyoruz.

Memleketimizin en can alıcı, en önemli ihraç ürünlerinin
başında ise, Türkiye Cumhuriyetini temsilen gönderilen ismi ayakkabı
kutularından çıkan milyon Dolarlarla, ve aldığı rüşvetlerle ünlenen, dinimizi
çıkar amaçla kullanan bakaracı-makaracı hariciyecimiz var.

 Ayrıca adı Ülkücü Mustafa
Eroğlu’nun öldürülmesi olayına karışan Viyana büyükelçisi Ozan Ceyhun var.

Hele son olarak Almanya’nın Frankfurt şehrine 6000 Euro
maaşla atanan ihraç ürünü bir şahsiyet! Var ki tam evlere şenlik. 301
madencinin hayatını kaybettiği Soma’da bir madenci yakınını tekmelemesiyle
ünlenen Yusuf Yerkel.

Bu şahsın atanmasına Alman Sendikalar Birliği (DGB) dahi
büyük ölçüde karşı çıkıp tepki göstermelerine rağmen ki gösterilen tepkilerin
bu tayin işlemi durduruluncaya kadar devam edeceği söyleniyor, ama o atamayı
gerçekleştiren makamların hiç çıtı çıkmıyor.


Peki, ama Türkiye’nin elinde yetişmiş, uzman, adı hiçbir
akçalı işe bulaşmamış ülkemizi yüzünün akıyla temsil edecek insanımız yok mu?
Var hem de çok fazla. Ama atalarımızın da bu konuda söylenmiş çok güzel bir
sözü var: “Balık baştan kokar.”

Sağlıklı kalın.

Büyük Türkçü Âlim Kilisli Necip Asım (Yazıksız)

Geçenlerde vuslata eren
Klasik Türk Sanat Musikisi üstatlarından, sahasının son temsilcisi ve çınarı
Prof. Dr. Alaeddin Yavaşça’nın (1926-2021) Kilisli olması, Türkçe Dil Bilginleri
Kilisli Muallim Rıfat Bilge (1874-1953), Dil Bilimci Prof. Dr.Faruk Kadri
Timurtaş (1925-1983) ile bir başka Kilisli âlimi daha hatırlattı; Büyük Türkçü Prof.
Dr. Necib Asım(1861-1935).

 

Geçenlerde İstanbul Fatih’te
ziyaretine gittiğim Büyüyen Ay Yayınları sahibi Öğretmen Mustafa Kirenci bana
ilk yayına başladıkları birinci kitapları olan Ali Yıldız’ın hazırladığı Necib
Asım’ın Kitap adlı eserini hediye etti. Buna ek olarak yine Necib Asım’ın Eski
Savlar adında, bu defa Irmak Kaçar’ın yayına hazırladığı Divanu Lügati’t
Türk’teki Ata Sözleri’ni muhtevi eserini verdi. Bu iki önemli çalışma bana yeni
iki torunum olmuş kadar keyif verdi, inceleyerek lezzet aldım. Necib Asım’ı
Kıymetli Kirenci’ye tanıtan da bir başka hemşerimiz Büyük Doğu Yazıişleri
müderlerinden Avukat, Yazar Hüseyin Rahmi Yananlı merhum olmuş. Muallim Mustafa
Kirenci, üstad Sezai Karakoç ile birlikte Diriliş Yayınları’nda çeyrek asrı
şakın hizmeti geçmiş önemli bir entelektüelimizdir.

 

Asker, Akademisyen Ve Türk
Derneği Başkanı

Necib Asım’ı bir kere daha
yeniden tanıdım. Hayatı şöyle özetle; Necib Asım Kilis’te Balhasanoğulları
adıyla bilinen sipahi kökenli bir aileye mensup. Kilis’te doğmuş, İstanbul
Kadıköy’deki evinde vefat etmiş ve Sahray-ı Cedit Mezarlığında defnedilmiş.
Eğitimine Kilis’te başlamış, Şam İdadisinde okumuş, İstanbul Kuleli Askeri
Lisesi ve Harbiye Mektebinden mezun olmuş. Askeri okullarda ve Harbiye’de
Türkçe, Fransızca ve Tarih öğretmenliğinde bulunmuş. Hizmetlerini tamamlayınca
da Albay rütbesiyle emekli olmuş.

2. Meşrutiyet’ten sonra (1908)
İstanbul Üniversitesi’nde Türk Tarihi ve Türk Dili dersleri verdi. Türk
Derneği’nin kurucuları arasında bulundu ve başkanlığına seçildi. 1927 yılında
TBMM’ne girdi ve vefat edene kadar Erzurum milletvekili olarak görev yaptı (1935).
Vefatından bir sene önce Yazıksız soyadını aldı.

Tercüman-ı Hakikat’te,
Maarif’te, Musavver, Malumat, Servet-i Fünun’da ve Ahmet Cevdet’in yayınladığı
İkdam’da yazılar yazdı, Medresetüledep adında kendisi de bir dergi yayınladı.
Necib Asım yazılarında dilin sadeleştirilmesini ve Türkçenin Avrupa dillerinden
aşağı bir dil olmadığını savundu ve yazdı. Türk Yurdu, Bilgi, Edebiyat
Fakültesi Mecmuası, Türk Tarih Encümeni Mecmuası gibi dergilerde makaleler
kaleme aldı.

 

Türkolojiyi Kuran İlk Türk
Dili Hocası

Macarların Peşte’de
yayınlanan Keleti Szemle Dergisinde Balhasanoğlu ve Balkanoğlu imzasıyla
yazılar neşretti. Eski Türkçe üzerinde de yoğun çalışmalar yaptı. Orhun
Abidelerinin metnini ve tercümesini, Ayasofya Kitaplığında bulduğu Atabetül
Hakayık’ın Uygur ve Arap Harfleriyle yazılmış bir nüshasını bularak bu iki
değerli eseri ilim dünyasına kazandırarak, buna bir önsöz yazmıştır.

Necib Asım’ın bir başka
önemli hizmeti de Darülfünun’da Türkolojiyi kurmasıdır. Necib Asım aynı zamanda
Türkoloji de ilk Türk Dili Tarihi profesörüdür. Çalışmaları yurtiçi ve dışında
yankı bulmuş önemli bir ilim adamıdır. Chicago’da kendisine üstün hizmet
madalyası ve diploması verilmiştir (1892). Ayrıca Paris’teki Societe Asiatique
üyeliğine kabul edilmiştir (1895).

Necib Asım Türk Dili, kültürü
ve tarihi hakkında yaptığı çalışmaları; 
hem kendisi hayatta iken ve hem de günümüzde referans teşkil eden bilgi
ve belgelerdir. Fikirleriyle Türk Diline, Türkoloji çalışmalarına ve Türklüğe
katkıları hep önde olmuştur. Türkçenin sadeleştirilmesini savunmuştur.

 

Hem İnsanlığımız , Hem
Kitaplarımız Tehdit Altında Mı?

Türk Milliyetçiliğinin
kurucusu olarak da bilinen Necib Asım Türkçe’in medeni dünya dilleri arasında
belli bir yeri bulunduğunu savunur ve herkesin yazdığını anlayacak bir dil
kullanmasını salık verir. Şam’da eğitimi sırasında Araplardan gördüğü ayırımcılık
üzerine İslam öncesi Türk kimliğini, Türk Dili ve kültürünü ortaya çıkarmaya
karar vermiştir. Dolayısıyla Fransızca ve Arapça yanında Türkistan Türklerinin
dili Uygurca ve Çağatayca dillerine de hakim olmuş, Türklerin tarihte büyük
medeniyetler kurduğunu, uygarlıklar arasında bir köprü olduğunu belirterek
milli tarih anlayışının temellerini atmış, 1000’in üzerinde makale kaleme almıştır.

Necib Asım’ın yazdığı
Kitab’ın önsözünde ise Ali Ayyıldız esere vurgu yaparken “Müslüman kitapla
doğar, kitapla yaşar ve Kitapla ölür. Başucumuzda okunan Kitab’ın sesini
işiterek can vermek hepimizin en derin arzusudur..böylece ilahi Kitab’a bağlı
olarak insan tarafından telif edilen kitaplar ortaya çıktı.. kitapsız ne bir
millet ve ne bir medeniyet vardır. kitabın kepeğe dönüştüğü günümüzde hakiki
manada kitaba yönelmek, bizi kuşatan çirkinlik ve kötülüklerden
uzaklaştırır..çünkü batı medeniyeti, insanı ve kitabı elektronik bir aygıta
dönüştürmeye başlamıştır. Hem insanlığımız ve hem kitaplar tehdit altındadır.”

 

Ölçü Kitab

Kitap aşkıyla dolu bir ilim
adamı olan Necib Asım Türkiyatın ve Türkçülük akımının taban bulmasına,
gelişmesine, ses getirmesine katkı sağlamıştır. Kitab sevgilidir, yardır naz
etmez. Eserde Kitab ile alakalı her türlü bilgi ve belgeyi bulmak mümkün; yazma
eserler, kitap falcılığı, matbaacılık, mühürcülük, imzaya kadar kitabı ortaya
çıkaran her hususta malumat verilmiştir. Mısır’dan Babil’e Avrupa’dan İslam
coğrafyasındaki kitab maceralarına kadar anlatılmıştır. Necib Asım kitaba özel
merakı olan ve okuyan; 2. Abdülhamit döneminde eser telif etmeye başlaması
hatırlanacak olursa Osmanlı fikir dünyası, sorunlara yaklaşım biçimi öne çıkar,
ölçü olur.

Su yüzene çıkarılan eserleri
Ziya ve Hararet, Güvercin Postası, Ev Kızı, Hasan Tahsin ile birlikte Lugat-ı
İlmiyye ve Fenniyye, Yeni Tertiple Muhtasar Osmanlı Sarfı, Muhtasar Osmanlı
Nahvi, Lugat-ı Musahabet, Kitap, Osmanlı Sarfı, Mükemmel Sarf ve Nahvi Osmani,
Ural ve Altay Lisanları, Orhon Abideleri, En eski Türk Yazısı, Ferit, Leon
Cahun’dan tercüme Gök Sancak, Gök Bayrak, Sitler-İskitler, Milli Aruz, İlm-i
Lisan, Hibetü’l Hakayık, Türk Tarihi, Mehmet Arif ile birlikte Osmanlı Tarihi,
Bektaşi İlmihali ve A.Nesci’nin Moğal istilasını anlatan eserinin tercümesi
Celaleddin Harzemşah.

1927’de TBMM’ne giren ve bu
hizmetini vefat ettiği 1935 yılına kadar sürdüren Necib Asım’ın vasiyeti
üzerine Sahray-ı Cedit Mezarlığındaki mezar taşında “Necib Asım, Türk Tarihi
Müellifi 1861-1935” yazmaktadır.

 

İlimde Daha Fazlasına Talip
Olmak

Necib Asım ile alakalı
hemşerisi ve saygın hocamız Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, sevgili dostlarım
Prof. Dr. İsmail Kara ve Prof. Dr. Abdullah Uçman, Prof. Dr. Hasan Eren, Doç
Dr.Tekin Tuncer, Yazar Fazilet Pınar Kocaoğlu, Kilis Üniversitesi Öğretim Üyesi
Nermin Zahide Aydın, Doç. Dr.Tuncay Böler’in referans olarak gösterilen
çalışmaları vardır. Ancak kâfi değildir. Necib Asım ile alakalı bir dönemin
yapısı, fikri gelişmesi ve eserleri için bilimsel, Türk Dili, Tarihi, Türkoloji
ve Türkçülük konularında çalışmaların artması gerekiyor. Çünkü Türkiye ve
toplumuzun insan kaynağı zengindir.

Kimler Israrla Zırvalar?

Örnekleri
o kadar çoğaldı ki? Anlı şanlı kişiler gerçeklikten kopuk, yalan olduğu
kolayca öğrenilebilecek
laflar edebiliyor. Halkın oyuna muhtaç olduğu halde,
halkın halinden hiç anlamadığını gösteren sözler sarf edebiliyor.

Mesela,
Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati “Halkın koşa koşa döviz hesaplarını
kur korumalı mevduata (KKM) çevirdiğini”
söyledi. Birkaç gün sonra resmî
açıklamalardan anlaşıldı ki, döviz mevduat hesaplarında hiç azalma olmadığı
gibi artış olmuştu.

Bakan
Nebati, 20 Aralık operasyonunda, “Devletin bir müdahalesi olmadığını,
kurdaki düşüşün yerleşiklerin satışıyla gerçekleştiğini”
söyledi. Bir hafta
sonra, Merkez Bankası rezervleri açıklanınca çok ciddi müdahale yapıldığı
ortaya çıktı.

Bakanın,
bu sözleri söylediğinde, “yalan söylediğinin” ortaya çıkabileceğini öngörmemiş
olması düşünülemezdi. O halde güvenilirliğini kaybetme pahasına niye böyle
konuştu?

AKP Genel Başkanı ve CB Erdoğan AKP kurulmadan çok önce yapılmış eserleri “biz yaptık biz” diye
sahiplendiğinde bunun doğru olmadığını elbette biliyordu.

Ekonomik krizin gittikçe genişlediği,
yüksek enflasyonun kitleleri perişan ettiği, fakirleşmenin
derinleştiği, Türkiye ekonomisinin birçok alanda 20 sene öncesinden
kötüye gittiği
bir ortamdayız. Devletin bütün rakamları Erdoğan’ın elinde,
kendisi durumun ciddiyetini en iyi bilebilecek durumda.

Böyleyken
ve bu kötü tablonun mimarı olduğu halde, “ekonomide başarı hikayeleri
yazdıklarını”
söyleyebiliyor. Hatta “Türkiye’nin sergilediği performans ile
dünyanın en büyük 10 ekonomisine girme hedefine hiç olmadığı kadar yakınız”
gibi
gerçeğe taban tabana zıt açıklamalar yapabiliyor.

Acaba doğru
olmadığı hemen ortaya çıkabilecek ve halkla alay eder gibi sarf edilen böyle
sözleri hem de miting meydanlarında neden ve nasıl konuşabiliyor?

AKP’li
sözcüler rüşvet, iltimas ve nepotizm gibi suç/ günahları için “günah
işleme özgürlüğü” ve “ayette Allah yakınlarınıza bakmayı emrediyor”
gibi
saçma savunmalar yapabiliyorlar.

MHP,
BBP Genel Başkanları; Saraydaki yöneticiler ve bakanlar da birçok saçma sözler
ediyorlar.

Uzun
zamandır, “gerçeğe aykırı olduğu kolayca ortaya çıkabilecek beyanları ve
halktan kopukluğun işareti olan konuşmaları niye yaparlar?”
diye
düşünüyordum.

Yeniden
Aydınlanma Derneği (YAD) Genel Başkanı, arkadaşım, Halil Konuşkan
felsefe okumuş bir eğitimcidir. Halil Konuşkan’ın kısa Facebook paylaşımında o aradığım
cevabı ve felsefi açıklamasını buldum.

****

Yeniden
Aydınlanma Derneği (YAD) Genel Başkanı Halil Konuşkan’ın tespiti şöyle:

“BBP
Genel Başkanı Mustafa Destici ‘kasaptan et alamıyorsanız, kuzu kesin!’ demiş
ya, millet bunu diline doladı. Haksızda değiller, çünkü 1 kg et alacak parası
olmayan kuzu alacak parayı nereden bulsun, değil mi?

Biz
bu saçma beyanattan ziyade bir insanın nasıl böyle saçmalayabildiğini
incelemek istiyoruz.

Dikkat
edilirse bu yandaşların ilk saçmalıkları değil. Peki niye saçmalıyorlar?

İnsanoğlunu diğer canlılardan ayıran iki önemli yeti var; bunlar akıl ve
ahlak.

Tanrı
vergisi olarak insan akla uymayanı hemen kavrar. Hatta akla uymayanı
yapan kişinin zihni bile bunu kavrar. Ne var ki çıkar ilişkileri sebebiyle bir
defa hatalı konumlanma yapılmıştır. Bu konum dolayısıyla akla uygun
olmayanı savunmak
gerekmektedir.

Bu ise ahlakî olmayan ve aklî de olmayan yeni bir tutum belirlemeyi
gerektirecektir.

Tanrının
insana bahşettiği aklı ve ahlakı devre dışı bırakanların savunmaları ve
açıklamaları da tabii ki akılsız, ahlaksız ve saçma olacaktır.”

***********************************

Terörle Mücadele Ediyor-muş Gibi Davranmak

PKK
ile “Özerk Kürdistan” pazarlıkları yapan, “açılım sürecinde”
Kandille görüşmeleri için HDP milletvekillerini Kandil’e gönderen, teröristbaşı
ile müzakere yürüten;
son İstanbul Belediye seçimlerinde A. Öcalan’dan
mesaj getirtip okutan, Osman Öcalan’ı TRT’ye çıkaran
AKP idi.

Daha
dün, “Edirne’deki (Selahattin Demirtaş), en büyük hesabı
İmralı’dakine
(A. Öcalan’a) verecek” cümlesini sarf eden de AKP
Genel Başkanı Erdoğan’dı.

FETÖ’yü
devletin kılcal damarlarına kadar sokan, TSK’nın vatansever subaylarını
birlikte tasfiye eden, “ne istedilerse verdik” diyen de AKP idi.

Fakat
sütten çıkmış ak kaşık gibi rakiplerine “teröre ve teröriste destek vermek”
suçlamalarını yapabilmek -ahlaki olarak ne kadar sorunlu olsa da- müthiş bir
propaganda başarısı sayılabilir.

****

Bir
HDP’li kadın milletvekilinin 2017’de öldürülen bir PKK militanı ile dağdaki
karargahlarında çekilmiş resmi servis edildi. Bu görüntü tahammül edilir gibi
değil.

Bu
olay üzerine, İktidarın başı Tayyip Erdoğan “PKK terör örgütünün
uzantılarını parlamentomuzda görmek istemiyoruz.
Bu teröristlerden oluşan
parlamento, demokratik bir parlamento olamaz” dedi.

Küçük
ortağı Devlet Bahçeli durur mu? O da “Terör örgütüne eleman
devşiren
HDP’yi, Türk siyasi ve demokrasi hayatında bir saniye bile
görmeye tahammül edemiyoruz”
diye kükredi.

Oysaki,
R.T. Erdoğan
, “çözüm sürecinin” arkasındaki siyasi irade olarak anılır. Devlet
Bahçeli
’nin de TBMM’de HDP Eş Genel Başkanları Pervin Buldan ve Sezai
Temelli ile tokalaşırken
yüzündeki sevecen ifadesi hiç unutulmadı. Ahmet
Türk’ün hastalık mazereti uydurularak hapisten çıkmasını sağlayan da Bahçeli
idi.

Ayrıca,
belli ki devletin elinde bu görüntü daha 2017’de yani O kadın milletvekili
seçilmeden önce de vardı. Ama nedense milletvekili adayı olmasına izin
verilmiş.

HDP’nin,
teröristle milletvekilinin resmi çıkmadan önce de yapısı aynıdır, hiç değişmedi.
PKK terör örgütü ile irtibatını devlet en ince detayına kadar eskiden de biliyordu,
şimdi de biliyor.

Buna
rağmen “devlet aklı” HDP’nin kapatılmasını doğru bulmuyor olmalı ki
bugüne kadar HDP faaliyetlerine izin verildi.

“Devlet aklı” dediğimiz
irade belki de, HDP kapatılırsa, PKK irtibatlı milletvekillerinin ve
yöneticilerin diğer partilere dağılmasını istemiyor olabilir. Belki “HDP
bünyesinde iken bu kitleyi daha kolay kontrol edebileceğini” düşünmektedir. Dış
dünyaya karşı daha demokratik bir görüntü vermek, dış baskıları azaltmak veya “6
milyon taraftarı olan bir kitleyi doğrudan terör örgütüne itmemek” istiyor da
olabilir.

Bu
görüş değişmediği taktirde Erdoğan ve Bahçeli’nin sözlerinin terörü bir
seçim propaganda malzemesi olarak kullanmaktan
öte bir anlamı yoktur.
Terörle mücadele ediyor-muş gibi davranmaktır.