16.6 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 345

Carl Gustav Jung’a Göre “Ben” Ve “Biz” (Bizim Külliye Dergisi, 91.Sayı, 2022)

0

Carl Gustav Jung (1875-1961) insanın psikolojik boyutlarını inceleyen
psikanalistlerdendir. Onun “bilinç”,
bilinçaltı”, ve “kolektif bilinç dışı”
gibi insan psikolojisine
kazandırdığı birçok kavram günümüzde çok değerli çalışmalardır. Bu incelemede “Ben” ve “biz” temalarını onun
görüşleri doğrultusunda ele alarak bir yaklaşım sergilenmek istenmiştir.

Jung, İsviçreli bir psikiyatr ve analitik psikolojinin kurucusudur. O
sadece psikiyatr değil, dil, din, mitoloji ve edebiyat alanındaki deneyim ve
bilgileri ile de tanınmaktadır. Jung’a göre “bilinç, yalnız mantıksal ve
zihinsel bir taslak değil aynı zamanda akıl dışı olguyu da içinde
barındırmaktadır” Bilinç normal bir nitelikte olabildiği gibi, nevrotik ve
psikotik özelliklere de sahip olabilir. Jung Psikoterapi Pratiği isimli çalışmasında:  “nevrozlu bilinç tutumunun tabii olmayan bir
şekilde tek yönlü olması, bu yüzden de, bilinçdışının tamamlayıcı ve telafi
edici içerikleriyle dengelenmesidir. Bundan dolayı şu durumda bilinçdışının,
bilincin tek yönlülüğünü düzeltmesi bakımından özel bir önemi vardır, böylece
rüyalardan ortaya çıkarılmış bakış açıları ve önerilerin gözlenmesi zarureti
meydana gelir, çünkü bunların, daha önce kolektif nizamların, yani entelektüel
ve ahlaki yapıda, eskiden kalma görüş, alışkanlık ve peşin hükümlerin bulunduğu
yere geçmesi lazımdır. Ferdi yol, ferdin kendi kanunlarının bilgisine
muhtaçtır, yoksa bilincin keyfi kanaatleri arasında yolunu şaşırıp ferdi
içgüdünün verimli zemininden kopmaktadır” demektedir (Jung, 2015: 21).

Analitik Psikoloji’de
açıklandığı gibi “Avrupalı düşünürlerce Ruhun maddiliğine inanış yavaş yavaş
fizik dünyanın maddiliği inancına dönüşmüştür. Sonunda Avrupa bilimi dört
yüzyıl aradan sonra ruhu, maddeden ve maddeyi ruhtan bütünüyle bağımsız bir
biçimde ele almıştır. Jung ise beyin fizyolojisi ile bilinç arasında bağlantı
kurarak ruhun daha derin boyutlarını bilinçaltı ve kolektif bilinç dışı
yorumlarında açıklamıştır (Jung, 2006: 11). “Ben” ve “Biz” kavramlarını Jung
psikolojine göre ele alırsak; “ben”in bilinç, “biz”in bilinç dışı kavramları
ile örtüştüğü görülmektedir. “Bilinçaltı” kavramı ise ben ve biz arasında bir
“alt ben” özelliği olmaktadır. “Bilinçaltı” fiziksel ya da ruhsal, içgüdülerin
etkileri ile insan beni ile iletişim halindedir. Freud’da “bilinçdışı-zihin”
kavramını, kullanmaktadır. Amerika’da o yıllarda William James “bilinçaltı”nı
araştırmaktadır. Freud bilinç dışını hipnoz deneyimleriyle ortaya koyarken;
Jung bunu kabileler arasında yaptığı kültürel antropoloji ve mitolojik
araştırmaları ile sağlam temeller üzerinde inşa etmeye çalışmıştır. Örneğin: İnsan Ruhuna Yöneliş’te bahsedildiği
gibi Jung “bilincin kafa içerisindeki beyinde yer aldığını söyleyince; Amerika
Pueblo yerlilerinin insanın yüreği ile kimi Afrika kabilelerinin de insanların
karnı ile düşündüklerine inandıkları görmüştür (Jung, 2001:28).

Freud’a göre “bilinçdışı gücünü içgüdüsel dürtülerden almakta ve insan
zihninde önemli bir rol oynamaktadır. Bilinç dışı içeriğinin farkına
varılmaması anlamsızlığından değil, ben’in yıldırıcı nitelikte oluşundandır.
Söz konusu içerik bastırılınca, başka yollarla, ruhsal bozukluklarla, ya da
birtakım karakter özellikleriyle ortaya çıkmaktadır” (Jung, 2006: 12). Ruhu bir
beyin salgısı olarak gören meslektaşlarının ruhsuz bir ruh bilim anlayışına
karşı Jung, ruhun zenginliklerine yönelen bir ruh bilim ortaya koymuştur. O
bilincin (ben) bilinç dışı(biz) ile bağlantısını yeni doğan bebeklere atalarının
adını vererek onların hâlâ yaşadığını inancının gösterilmesi örneği ile
insanların bilinç dışı kavramındaki biz olgusunun somutlaştığını ifade
etmektedir (Jung, 2001: 26).

Toplumsal ve tarihsel güçlere “Derinlikler Psikolojisi”nin ışığını tutmak
gerekmektedir. Ruhsal gerçeği tüm boyutlarıyla vermesi gereken insan; onu,
yalnızca bilince ve “bağlı aklın”(akl-ı
maaş-us) dar çerçevesine kapatmayan, “kurtulmuş
aklın
”(akl-ı maad-öke) dinamik ve olumlu yönleri ile bir bilinçdışı algısı
oluşturulmalıdır. Rüyalar isimli
esere göre Freud “bastırılmış acı verici düşünce kendisini ancak “sembolik”
olarak ifade edebilir. Bu düşünceler bilincin ahlaki içeriğiyle uyumsuz olduğu
için, onun tarafından öne sürülen ve adına sansür denilen psişik bir otorite bu
arzunun bilince şekil değiştirmeden geçmesine engel olur” diye düşünmektedir
(Jung, 2015: 40- 41) Halbuki aynı eserde Jung “bir rüyayı sonuçsallık bakış
açısıyla incelerken, bunu Freud’un nedensellik bakış açısından farklı görür.
Rüyanın nedenlerini inkâr etmez; daha çok rüyayla ilgili toplanan çağrışımsal
malzemeyi daha farklı yorumlar. Malzeme gerçekleri aynı kalır; ama bu
gerçeklerin değerlendirildiği kıstas farklıdır. Soru basitçe şu şekilde formüle
edilebilir: Bu rüyanın amacı nedir? Nasıl bir etki bırakmaya çalışmıştır? Bu
sorular her psişik etkinliğe uygulanabildiklerine göre rast gele sorular
değildirler. “Neden” ve “niçin” soruları her yerde sorulabilir; çünkü her
canlı, amaçsal kasti işlevlerle örülmüştür ve bu örülü ağdaki işlevlerin her
biri farklı yönelimleri olan olgulara ayrılabilir (Jung, 2015: 41).

Eski kültürlerin, ilkellerden başlamak üzere, rüyalar ve yanılsamaları
bilinçaltını anlamada kullanılmıştır. Bilinçaltı, uzantısı doğaüstü varlıklara
varan yücelik algılarımızı düzenler ve ilkel alanda, rüyalar, önemli bilgi
kaynakları olarak kabul edilmiştir (Jung, 2001: 29). Psikoterapi Pratiği’nde ifade edildiği gibi Jung’a göre bilinçaltı,
bilinçdışının tamamlayıcı ve telafi edici içerikleriyle dengelenmesidir. Bundan
dolayı bilinçdışının, bilincin ve onun rüya ve benzeri deneyimlerinin ortaya
çıkan yüzü olan bilinçaltının tek yönlülüğünü düzeltmesi bakımından özel bir
önemi vardır. Böylece rüyalardan ortaya çıkarılmış bakış acıları ve önerilerin
gözlenmesi zarureti meydana gelir, çünkü bunların, daha önce kolektif
nizamların, yani entelektüel ve ahlaki yapıda, eskiden kalma görüş, alışkanlık
ve peşin hükümlerin bulunduğu yere geçmesi lazımdır. Ferdi yol, ferdin kendi
kanunlarının bilgisine muhtaçtır, yoksa bilinç ile bilinçaltının keyfi
kanaatleri arasında yolunu şaşırıp ferdi içgüdünün verimli zemininden kopar
(Jung, 2015: 21). Rüyalardaki imgelerin sembolik dili anlaşılmadığı takdirde
yahut sadece sanal bir yorgunluğun biyokimyasal karmaşası olduğu fark
edilmediği takdirde “ben” (bilinç) bilinçaltının etkisi ile gerçeklikten kopuş
sanrıları yaşayabilmektedir. Jung kolektif bilinç dışı motifleri ile de
bilimsel bir zemin oluşturmaya çalışmıştır. Hatta mitolojilerin evrenselliğini
bilinç dışı kavramıyla irtibatlandıran bir diğer psikanalist Otto Rank’a paralel
çalışmalar yapmıştır. Çünkü kolektif bilinçdışı, evrensel “biz”le irtibatlı
olarak insanlığın ve varlığın ortak paydasını ifade etmektedir. Psikoterapi Pratiği’ne göre Jung’un
düşüncesinde “Bu anlamda deniz muntazaman tüm ruhani hayatın toplanma ve kaynak
yeri, yani adına kolektif bilinçdışı denen şey demektir. Mesela hareketli suyun
anlamı hayatın akışı ve enerji meylidir. Tüm motiflerin altında yatan fikirler
arketipik[1] karakterde belirgin
tasavvurlar, yani insan ruhunun üzerine inşa edilip detay kazandığı sembolik
prototiplerdir (Jung, 2015: 23).

Freud’cu bilinç dışı ile Jung’cu bilinç dışı karıştırılmamalıdır. Çünkü
Freud’cu psikanaliz, ataerkildir: Görev duygusu ve ceza korkusu bilinçdışının
temelini oluşturur. Freud’un “üstben”i erkeksidir. Jung’un Analitik
Psikolojisi’nin temeli ise anaerkildir; hem yutup yok edici hem de koruyucu
kadın imgeleriyle doludur. Jung için “üst ben” o kadar önemli değildir. Jung’un
çocukluğu kırsal bir ortamda, doğaya yakın geçmiştir, Freud’unki gibi, o
sosyetik Viyana havası içinde değildir. Bu somut yaşam, onun soyut ruh yapısını
dengeleyici olmuştur (Jung, 2006: 15). Jung’a göre “bilinçaltının yoğun bir
içeriği vardır ve bu içgüdü bilince çıkarılabilirse, engin bir bilgi artışı
elde edilmektedir. Hayvanlarda, örneğin böceklerde yapılan içgüdü incelemesi,
bu bakımdan çok zengin olduklarını göstermektedir. Böceklerin, bilgilerinin
bilincine vardıklarını söyleyemeyiz bununla beraber sağduyu konusunda içtepisel
duyuların bir o kadar önemli ruhsal işlev
oluşturduğu kuşku götürmemektedir
(Jung, 2001: 29).

Sonuç olarak, insan bilinci (ben), bütün yaşam biçimlerini ve atalarının
kalıtsal özelliklerini kapsamaktadır. Fakat her insanda ruhî bir olgunlaşma ve
ruhun işlevselliğinin önceliği söz konusudur. Bilinçli yaşamda bilinçaltı (alt
ben) sürekli olarak bilince kendini hissettirir. Hatta alt ben’de benin tüm
işlevleri bulunmaktadır. Psikanalitik analizlerde bunun işleyişinden
faydalanır. Jung’a göre “bilinç (ben) yoğunluğuna ve merkezileşmesine göre bir
anlıktır. Bireysel deneyimleri ile hafızasının ve tecrübesinin tanıdığı
fırsatlar oranında vardır. Bilinç dışı ise tek olan Ruh’la bütündür ve
sınırlarına ulaşmak çok zordur. Orada kadın-erkek, doğum-ölüm, insan, hayvan,
bitki ve maden, bilinen-bilinmeyenin sınırları ortadan kalkmıştır”. Ruhî bir
bütünlük içinde “düşünce-duygu” zenginliği bilinç dışı olarak insanlığa
sunulmuş bir emanettir. Dağların heybet ve muhteşemliklerine rağmen
yüklenemediği fakat insan için “bilinç dışı (biz)” kutsal bir sorumluluktur. İnsan “ben”i bu mesuliyet bilinci içinde
sonsuz bir bilinçdışı’nın “biz” denizine Kal-u Bela’dan
(Bezm-i Elest)  beri Hak rüzgârı ile yelken açmış
bulunmaktadır.

Kaynaklar:

Jung, Carl Gustav. (2001). İnsan Ruhuna Yöneliş, Çeviren:
Engin Büyükinal, Say Yayınları, 4. Baskı, İstanbul.

Jung, Carl
Gustav. (2006). Analitik Psikoloji, Çeviren: Ender Gürol, Payel Yayınları,
İkinci Baskı, İstanbul.

Jung, Carl
Gustav. (2015). Rüyalar, Çeviren: Aylin Kayapalı, Pinhan Yayınları, İstanbul.

Jung,Carl
Gustav. (2015). Psikoterapi Pratiği, Çeviren: Sami Türk, Kaknüs Yayınları,
İstanbul.



[1]Kolektif
bilinçaltını oluştururlar. Bireylerin hayatlarına öncülük eder ve ortak
bilinçdışının içinde yer alırlar. Evrensel düşünce biçimleridir. Arketipler,
yüzyıllardır süregelen kuşakların, yaşadığı durumlara verdiği tepkiler ile
insan kültürünü oluşturan yapı taşlarıdır. 

“Ölüm Terbiyesi” ve Tedaileri – I

Ölüm Terbiyesi, Metis
Yayınları’ndan 2018’de çıkan bir Zeynep
Sayın
kitabı. Ölümün ve dirimin düşünsel derinliğinin 150 sayfaya
sığdırıldığı bir eser. Sezai Karakoç’un “Değişe
değişe bozulmuş ölüm bile..
/ Ölüm
bir grev gibi kaplamış ülkemizi
” ithafıyla başlıyor. Ve girizgâhta Zeynep
Sayın, “Bu kitabı memleketimin noksanlığını çektiği şey üzerine, imge ve ölüm
ahlâkı diyebileceğim terbiye üzerine yazdım”
diyor. Ki en baştan
italikliyor: “İmge üretimi tarihi, insanın iki ayağı üzerine basmasından beri artık
ayağa kalkamayan cesede bakmasının tarihidir.”

Kesik Baş’ efsanelerinden Miraçname’lere, Acéphale’den Heidegger’e
yerli – yabancı ölümcül yaklaşımları inceler ve “İçkinliği aşan yegâne şey
ölümdür. Sonlu olmak aşkınlıktır”
, “Cemaat kendini ölümde görünür kılar, ölümse
kendini cemaatte”
der. Ve ekler: “Gerçek tutkusu ölüm ahlâkıdır.”

Balbal’ların düşmanlı bir
dünyada ölüme duyulan saygıdan dolayı düşman için dikildiğini söyleyen Sayın,
enerji imgesi olarak evlere asılan hilye’lerin ve Ramazan’da güm güm diye çalan davul’ların Şaman davulları ve muskaları olduğu düşüncesindedir.
Ona göre “Ölenler değil yaşayanlar şehittir”, “Ölmeden önce ölmüş olanlar
şehittir.”
W.Benjamin’in “İnsanlığın
gizli tarihidir ‘rüya
” fikrini paylaşarak resmin de bir rüya olduğunu hatta
Osmanlı’nın da “Resimde lekesi kalan bir rüya
mekanizması”
olduğunu söyler.

Dirim kısa, ölüm uzundur cehennette
(Ece Ayhan); “Ölmeden önce ölmeyi bilen herkes, kıyamet gününden önce insanı hayvan
kılan bütün özelliklerinden sıyrılabilir.”
Ve “Hiçbir kusur mülkiyetçilik kadar
kötü değildir; bu mülke en başta kişinin kendi başı ve kimliği dahildir”

gibi varlık irdelemeleri üzerinden ‘Tanıklık
edilememiş, tanıklık edilemez olan
’ ‘Muselman’a gelir. Hani Agamben’in
Auschwitz kitabındaki “Toplama
kamplarında zulme kayıtsız şartsız tâbi olan, dilini yitirmiş, cesedinden
boynunun fırladığı yaşayan ölü
” Muselmanlar.  

İsmet
Özel’in “Bize ne başkasının ölümünden
demeyiz
/ Çünkü başka insanların
ölümü, en gizli mesleğidir hepimizin
” dizeleri üzerinden Yeni Osmanlıcılığın aslında Cumhuriyetçiliğin simgesel dilinin
tersyüz edilmiş hali olduğunu seslendirir Zeynep Sayın. “Muhafazakârlık, geleneğin
muhafaza edilmesine değil katledilmesine bağlıdır”
der ve ekler; “Kentsel
dönüşüm bellek dönüşümüdür”
, “Bu işi simgesel düzene ait olan bir sözle
taahhüd eden müteahhid aslında bir mutahere/temizleme elemanıdır.”

“Yeni
Osmanlıcılık, Osmanlı’nın yarım bıraktığını tamamlamak için ve tam da
Osmanlı’yı Osmanlı’dan temizlemek zorundadır.”
Kenti ikiye ayıragelmiş olan Boğaz, bellek
taşıyıcısı olduğu için Kanal İstanbul ile çifte katlanmalı, biricikliği elinden
alınmalı, yeni bir tarihe yelken açmalıdır.
Ha, ne dersiniz; bu
düşünceleri tarihî diziler emperyalizmi üzerinden fikreder misiniz?

Yazara
göre Dünyaya kimliksiz gelirken kimliklenmekte, dünyadan kimlikli giderken
kimliksizleşmekteyiz”
. Yine Yazar’a göre “Hacca gidenler yaşamdan göç eden
muhacirlerdir”
, “Hacılar, tekvinin ‘kevn’ini, ‘ol’ buyruğunu
‘öl’ olarak yaşayan kişilerdir”
.
“Gerçek
ahlâkı mikatte kalan boşluktur”
diyen Z.Sayın, simgeleştirmenin Kâbe’nin içindeki boşluk sezildiği an
başladığını ve boşluğun bakışı
olduğunu imler. Ve “Ölüm yadsındığı sürece yaşam yadsınacaktır” diye ünler.

“Kâbe
İslam’ın boşluk matriksi, Hacer onun bedenidir”
, “Kâbe’nin gösterdiği yegâne istikamet
hicrettir. Muhacir, Hacer gibi olandır”
. “Hacer’in suyu bulmuş medeniyeti
şekilsizdir, kimliksizdir. Karnında su vardır, akarak doğurmuş, medeniyeti
suyla kurmuştur”
. “Hacer’in yüzü taştadır. Siyah köle olan
Hacer’in imgesidir siyah taş”
. “Mikate girenler ve hacca gidenler boşluğu
tavaf etmektedir. Beni öp, sonra doğur beni”
. “Başkanlık yoktur, boşluk vardır.
Boşluğa boşluğu teslim edilmediği sürece kurtuluş yoktur”
. Tüm bu
satırlarla ve sair saptamalarla Zeynep
Sayın
, Ali Şeriati’yi derin bir
dinginlikle şerh eder, bir yandan da günümüze şefaat eder.

Mülk
2, Mâide 32, Kasas 5, Tîn 4 ve Bakara 175 üzerinden finale yürür: “Halkla
beraber boşluğa doğru yürümek ve ölüm cemaatinde buluşmak, gerçek olan
ahlâkındadır ve uhdedir.”
“Dizgelerin, düzenlerin, devletlerin başı ve
başkanlığı canımıza yetmiştir.”
“Kurtuluş; depolanmış, envanterleştirilmiş
bu dünyada kurtulmak, bu dünyayı kurtarmak, dünyaya kendini iade etmektir.”

Oku’yanlara, merak edenlere, anlam arayanlara ve canı sıkılanlara…     

Bazı Ülke Manzaraları Moral Bozucu Olmamalı

Son senelerde sosyal dokumuzda bize
has özelliklerimiz hem zayıfladı, hem sulandırıldı, hem de fonksiyonları
değişti. Bu değişme birlik ve beraberlik şuurunu olumsuz etkiledi. Ekonomik
krizlerin içine düştük. Bu kriz ve sorunlara doğru teşhis konmadığı takdirde
çözümler de etkisiz kalır. İktisadi sorunlar sadece iktisat bilimi ile sınırlı
değildir. Toplumda farklı kesimleri değişik etkileyecek sonuçlar doğurabilir.
Nitekim son yıllarda bazı davranış bozuklukları, örf adetlerden uzaklaşma,
ahlaki değerlerin başkalaşması, artan boşanmalar, kadına yönelen çirkin
saldırılar. Dikkat çeker olmuştur. Hayat şartları ve sosyal ilişkilerdeki
daralma insanlarımızı tekleştirdiği gibi ağır bir stresi hisseder hale
getirmiştir. En ufak bir pürüzde fertleri kavgaya itilmekte ardından vurdu
kırdı görüntüleri ortaya çıkmaktadır. Bir tavuk öldürür gibi, insanlar
öldürülmektedir. Manevi değerlerin etkinliği de zayıflamıştır. Artan israf ve
lüks, yolsuzluklar, adam kayırmalar, fertlerde vatandaşlık şuurunu zayıflatmış;
Türk milletine mensup olma şuurunu zayıflatmış etnik mezhep ve hemşerilik
duygusunu gereğinden fazla ön plana çıkarmıştır. Demokrasimiz kötü bir deney
geçirmiş, demokratik değerler fertlerin gözünde basitleşmiştir. Türk insanının
manevi değerlere ihtiyaç duyduğu bir ortamda bu değerleri istismar edenler kötü
örnek olmuş, sapma davranış ve fikirler ilgi çekmiştir. Sosyal kontrolün
özellikle zayıflaması değişik kuruluş ve kurumları aşırı bağımsızlığa
sürüklemiş, Sayıştay raporları kontrolsüzlüğün ve kamu kaynaklarını istismarın
kontrol dışı örnekleriyle dolmuştur.

            Davranışlarımızda
gayri meşru ve hukuk tanımaz şekilde “biz böyle uygun görüyoruz” anlayışı,
liyakatin yerine sadakatin geçmesi toplumda başıboşluğu artırmıştır. Fikir ve
düşünce açıklama hürriyetinin bazı sınırlar içine hapsedilmesi, bazen yasalara
uygun gerçekleri açıklama, kışkırtma ve nefret duygularını körükleme sayıldığı
için insanlar yazmaktan ve konuşmaktan çekinir olmuşlardır. Demokratik parlamenter
sistemden uzaklaşma, tek adam egemenliğine kayış bunda etkili olmuştur.

            Demokrasinin
bütün kurum ve kurallarıyla gerektiği gibi işletilememesi STK’ların faaliyet
alanını daraltmıştır. STK’ların görevi, doğru-yanlış yapılan her icraatın
yanında yer almak olmamalıdır. İktidara yaklaşanlar destek bulmuş ve önleri
açılmıştır. Bu küçültücü ve aşağılayıcı tasvip edilemeyecek işleri yapmayan STK’lar
takdir edileceği yerde, iyi yönetilmemekle ve pasiflikle suçlanır olmuştur. Bu
bakımdan toplumun çok önemli nefes alışlarını temsil eden STK’lar gerçekleri
ortaya koyamadıklarından etkileri zayıflamıştır.

            Bütün
bunlara rağmen, yapılması gerekenler de vardır. İmar barışına rağmen, yeni
kaçak binaların yapılması, hele bunların mesela bizim için çok önemli bir
tarihi eser olan 462 yıldır İstanbul’un ve hatta Türkiye’nin kalbinde bir mühür
olan Süleymaniye Camii’nin görüntüsünü bozan malum bir vakfın binasının
yapılmasına karşı duyarsızlığın görülmesi ancak siyasilerin bundan rahatsız
olduklarını açıklamalarından sonra herkesi harekete geçirebilmiştir. Şimdilik bu
3-4 katlı binanın yapılmasına göz yumanlar ancak siyasi bir dürtü ile
karşılaştıkları zaman yasa dışı bir binanın ve Süleymaniye’nin görüntüsünün
bozulduğunu fark edebilmişlerdir. Toplumdaki sosyal grupların davranışlarının
güdümlü hale gelmesi demokratik anlayışla açıklanacak bir konu değildir. Bu
ortam inisiyatif kullanma yerine güdülme ihtiyacını meşrulaştırmıştır. Vesayetlerin
yıkıldığından bahsedenler acaba yönetim vesayetinin ortaya çıkışına ne
diyebilirler?

            Özelleştirmeler
konusunda yıllardır gerçekleri dile getirmeye çalışıyoruz. Bu konuda
insanlarımızın gerek medya gerek değişik yollardan siyasi tesirlerle beyin
yıkama işlemine tabi tutuldukları bir gerçektir. Devletin elinden tesislerin
yerli özele ve yerli özel vasıtasıyla yabancıların işgaline uğraması
verimliliği artıracak, kamudaki hantallığı giderecek zannedilmiştir.
Devletçilik eliyle üretime karşı olanlar Özelleştirme adı altında açık olarak
yabancılaştırmaların ülkeyi ne hale getirdiğini bugün görebilmelidirler. Bir
ara özelleştirme teslimiyet olarak ortaya çıkmış demokratikleşme ve çağı
yakalamak kabul edilmiştir. Oysa çoğu özelleştirme asıl faaliyet alanı dışına
çıkarılmış ithal hastalığı karşısında mal ve hizmet üretenler üretemez hale
sokulmuştur.

            Bir ara
Cargill vasıtası ve baskısıyla şeker fabrikalarını özelleştirerek
güzelleştirdik! Son günlerde şeker neredeyse karaborsaya düşecekti. Şimdi şeker
fabrikalarını açmaya çalışıyoruz. Kâğıt fabrikaları da maalesef aynı
özelleştirme oyununa kurban edilmiştir. İthalatı kutsallaştırarak yerli
üreticiyi terbiye edeceğini zanneden çarpık anlayış, çiftçiyi topraktan,
işadamını da işyerinden uzaklaştırmıştır. İşyerleri kapanmış veya sığınmacılar
dâhil yabancılara satılmak durumunda kalmıştır. Okullardan andımız kaldırılmış,
gelir dağılımı bozukluğu ve yoksullaşma okul terklerini yükseltmiştir. Gelir
dağılımı bozulmuş, işsizlik artmış, ekonomik kriz toplumu ve aileyi
parçalayacak noktaya gelmiştir. Bu ve benzerlerini ortaya çıkaracak, sesi
çıkacak kimse ve medeni cesaret de kaybolmuştur. Aldırmama ve bana ne zihniyeti
insanları sadece egolarıyla hareket etmeye sürüklemiştir.

            Siz bir
dönem birçok ihtiyacı karşılayan Eminönü’ndeki yerli mallar ve Sümerbank
mağazasını acaba hatırlar mısınız? Beykoz kundura fabrikasının öksüz halini Boğaz’ın
sularından hiç gördünüz mü? Sanki İkinci Dünya Harbinden yeni çıkmış harap bir
Berlin manzarası gibi karşınızda durmaktadır.

            Yabancılar
dayattı biz tarıma, üretime kota koyduk. Aman daha fazla üretmeyin dedik. Bazı
yabancı savcılar hukuk danışmanı oldu; anayasada fikirleri alındı. Yargıdaki
personel görgü ve bilgi geliştirmek için ABD’de eğitici seyahatlere çıktı.

            Rakamlarla
oynadık; ama sonunda enflasyonu %49 olarak açıklamak zorunda kaldık. Müdahale
edilmemesi gereken ve anayasa garantisi altına alınmış kurumların içlerine
iktidarları karıştırdık. Söz dinlemeyen yöneticileri kapının önüne koyduk. İç
politikada yaptığımız yanlışları, bazen dış politikaya taşıyarak düşman
kazandık. Ülke itibarını kırıcı olduk. İsrafın, yolsuzluğun, gösteriş
tüketiminin zirve yaptığı bir dönemden geçiyoruz. Ülkeyi yöneten üst
kademelerin buna karşı örnek olmalarını beklerdik. Devlet ile partiyi
özdeşleştirdik. Devlet=Parti oldu. En üst makama itibar kaybettirdik. İç
siyasette hiddet, şiddet ve adeta kan davası hâkim hale geldi. Kimse bir araya
gelecek ortamı bulamıyor. Beyanatlarda seçilen cümleler hiç hoş değil; toplumu
geriyor ve kamplaştırıyor. Tabii ki geleceğe olan güveni sarsıyor ve beyin
göçünü artırıyor.

            Türk
lirasının değerini koruyalım dedik ama köprü, geçit, şehir hastanelerini
dolarla garantili geçiş ve hasta ile borçlandırdık. KDV’yi %8’den %1’e
indirdik. Geçici bir tedbir getirip üretimde maliyeti düşürücü temel girdileri
ucuzlatamadık. İthalat hastalığı yarattık. Önümüzde yine anayasa konusu var. Milli
kimliksiz, milliyetsiz, devletimizin kuruluş gerekçelerini inkâr eden, toplumu
birbirine yabancılaştırıcı etnik yobazlık yine gündeme getirilebilir. Sevr
şartlarına dönmek bazılarınca demokratikleşme ve çağdaşlaşma zannediliyor. Milli
Mücadeleyi reddeden bazı sağ çevreler zor şartlarda zafer kazanan Cumhuriyet’in
önderlerini suçluyorlar. Anlaşılan bunlar Türk’ün yenilgisini bekliyorlardı.

            Keşke
ülkemizde bu gibi çirkin manzaralar, Türkiye’yi zora sokan bu gibi yanlışlar
olmasaydı da biz birçok alanda ve özellikle de savunma sanayiindeki
başarılarımızı ve benzerlerini yazabilseydik. Bütün bu gibi olumsuzlukları
aşarız; yeter ki yanlışta ısrar etmeyelim ve birbirimizin görüşlerine saygı
duyalım.

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI’nın Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 12

0

Bir Türk Beyi
AHMET KABAKLI – 2
O bir Türk Beyi’ydi… Dünyâsı, inançlarıyla bütünleşmişti. O inançlarını fikirlerinde yaşatan
nâdir insanlardan biriydi. Düşüncelerinden fedakârlık yapmadan, ülkesine ve insanına
sevgisinden bir şey kaybetmeden bu Dünyâya vedâ etti… İnançlarındaki temel sevginin
şekillendiği ‘Türk insanı’ için düşündüklerine gelince, sanırım en doğru olan yine hocanın
kendi söylediklerinde bulunacaktır. 1980’li yıllarda neşredilen Boğaziçi Fikir Dergisi’nde
kendisiyle yaptığım bir sohbette, Türk insanını târif ederken âdeta kendi nefsinde yaşattığı ve
kendine şiar edindiği vasıfları şu cümlelerle dile getirmişti:
‘Türk’ün yüzyıllar içerisinde ortaya çıkmış belli bir insan yapısı vardır. Bu insan yapısının
temelde iki unsura dayandığını söylemek mümkündür: Maddî ve mânevî yapı ve bozkır kültürü.
Türk’ün Orta Asya’da ve umumiyetle bütün Asya’da geçirdiği büyük mâcerâ, bu büyük
mâcerânın bizâtihi sebebi olan varlığı ve O’nu bu mâcerâya sürükleyen maddî cevheridir. Türk
insanını, meydana getiren mânevî unsur ise, İslâmiyet’tir. İslâmiyet ile birlikte Türk insanında
âdeta kendisinin aradığı bir varlık, bir mânevî ruh teşekkül etmiştir. ‘İki denizin birleşmesi’
diye bir söz vardır, işte onun gibi… Türk insanı maddî unsuruna ilâve olarak aradığı mânevî
unsuru İslâmiyet’le bulabilmiştir. Türk’ün İslâmiyet’e çabucak teslim oluşu, savaşsız olarak,
kitleler hâlinde İslâmiyet’e râzı oluşu, O’nu bütün benliği ile içten gelerek kabul edişi, esâsen
O’nu aramakta olduğunun bir ifâdesidir. Demek ki, maddî unsur olarak göçebe Türk’ün
imparatorluk ve İslâmiyet devrinde dahi devam edip gitmekte olan akıncı rûhunu, mânevî unsur
olarak İslâmiyet ve bağlı olarak tasavvufun getirdiği olgunluk ile birlikte mütalâa ederek ‘Türk
insanı tipinin’ bu iki unsurdan meydana gelmiş olduğunu söyleyebiliriz. Bunun daha ziyâde
nev-i şahsına münhasır bir karakter yapısının meydana getirdiğini kabul etmek gerekir. Türk,
Batıyı, yâni Anadolu ve Rumeli’yi tanıyor, İslâm’la müşerref oluyor ve kendisinde, Orta Asya
ile Horasan unsurlarını da taşıyordu.”
O’na göre: ‘Horasan’da İslâmiyet’in ilk temelleri ile birlikte Türk’ün bünyesinde değişiklik
başlar. Türk, şehre yerleşiyor, tabiatıyla büyük bir karakter değişikliği meydana geliyor.
Göçebelikten yerleşik bir kavim doğuyor. İslâmiyet bir tarz-ı hayat hâlinde yaşanıyor. Bunun
yanı sıra mâbetler, kütüphâneler, türbeler yapılıyor ve eski Türk töresinin İslâmiyet içerisinde
ayrı bir şahsiyete büründüğü dikkati çekiyor. Horasan devrinin bize en büyük yâdigârları,
meselâ Hoca Ahmet Yesevî bir Alperen tipi etrâfında kendini gösterir. Hoca Ahmet Yesevî,
Türklük ülküsü ile İslâmlık ülküsünü birbirine kaynaştırmış bir mütefekkir olarak, Anadolu’ya
Alperenler gönderir. Böylece, bir mânâda oraya iyice yerleştikten sonra, Türk insanı
Horasan’dan Anadolu’ya bir ok hâlinde atılıyor. Anadolu’ya gelen Gazi Erenler, Alp Erenler
ve Bacılar, Hacı Bektaş Veli ve Yûnus Emre etrafında Horasan Türklüğün inançlarını
Anadolu’ya getiriyorlar ve yaymağa başlıyorlar. Türklük devlet kurarak, devletler kurarak asıl
şahsiyetini Anadolu’da gösteriyor. Biri Selçuk, diğeri Osmanlı olmak üzere iki büyük
İmparatorluğu Anadolu’da yaşayan Türk Milleti, tabiatıyla ne Horasan Türküne, ne de Orta
Asya Türküne benzeyen yâhut az benzeyen amma onların devâmı olan yeni bir karakteri, yeni
bir dünya görüşünü getirmiş yâhut da edinmiş oluyor. Nedir bu husûsiyetler? Toprağa
yerleşmiş, şehirleşmiş, şehirlerinde mîmârî anıtlarını, İslâm diniyle Türk töresini kaynaştırdığı
müesseselerini kurmuş bir Türklük meydana geliyor. Bu Türklük, yeni geldiği Anadolu’da aynı
zamanda yeni bir takım medeniyetlerle karşılaşıyor. Meselâ Akdeniz havzası medeniyeti ile
karşılaşıyor. Aynı zamanda bir takım başka milletlerle, meselâ Bizanslarla, Araplarla
karşılaşıyor. Bunlarla temas hâline geçiyor. Bu, tabiatıyla başlı başına ne sâdece İslâm’dır, ne
Anadolu’dur, ne de Horasan veya Orta Asya’dır. Bu her üçünün sentezini meydana getirmiş
olan Anadolu Türklüğüdür. Anadolu Türklüğüdür ki, bu Araplardan ayrı, Anadolu’da tanıştığı
Rum ve benzeri diğer kavimlerden ayrı, onlar ölçüsünde olmasa da kısmen Orta Asya’daki
Türk’ten de ayrıdır. Binaenaleyh netice îtibâriyle, nev-i şahsına münhasır bir kültürün,
medeniyetin, yaşayışın bir temsilcisi hüviyetini almıştır.’
İşte aziz Ahmet Kabaklı Hoca’mın görüşündeki Türk kimliği buydu. Maddî varlığı içinde
mânevî değerleri bütünleştiren bir Türk beyi idi. Milleti için her türlü fedakârlığa hazırdı. Hatta
kirlenmiş olduğunu gördüğü, bildiği siyâsette bile! Ve o, ‘yükselmeyi paraya göre ölçenlerdir
ki, böyleleri muayyen kademelere erişinceye kadar çıkarları olan yerlerde sürünmeye bile râzı
olurlar. Yüksek tepelerde kartallar da, yılanlar da bulunur, ama biri sürünerek, biri uçarak
gelir ve servet insanın şahsî değerine hiçbir şey ilâve etmez. Yaradılış bir bütündür. Her insan
bu bütünün bir parçasıdır’, inancını yüreğine kadar hissetmişti. Ülkesinin ve Türk Dünyâsının
da düzgün insanlarca yönetilmesini isterdi. O’nun için Türk dili millî varlığın temelidir.
Kabaklı Hoca’nın sevdâsının temelinde Türk fikir ve edebiyât dünyâsı vardı. Ona göre; ‘Hiç
değişmeyen vasıflarımızın başında, önce Türk’ün akıncı, yerinde duramayan, kabına
sığamayan karakteri gelir. Garip bir tarzda, her üç edebiyâtımız, yâni Orta Asya, Horasan ve
Anadolu edebiyâtları, tetkik edildiğinde hepsinde akıncı rûhun, bir yerden bir yere gitmek
isteyen rûhun hâkimiyetine şâhit olurduk.’
Kabaklı hoca kültür, çağdaşlık ve millet olma anlayışını şu ifâdelerle açıklar:
‘İrfan. En sevdiğim kelimedir. Gönül isterdi ki, batıdan kültür kelimesini alacağımıza ‘irfan’
kelimesini kullansaydık. Zâten kültür kelimesi, uzun bir süre bu anlamda kullanıldı. İnsanların
iç zarâfeti, ruh derinliği mânâsıyla; milletin iç zarâfeti ile ruh derinliği anlamında olan kültürü
birleştirebilmeliydik, birleştirmeliyiz. Çağdaşlığa gelince, çağdaş insan olmakla, ârif insan
olmak aslında birbirinin aynıdır. Medeniyete intibak için rûhi hazırlığınız olmalıdır. Tekniğe
intibak etmek için, yeni yaşayışlara intibak etmek için, ileri diye adını koydukları ne varsa
hepsine sâhip çıkabilmek için, kendi irfânınızı ayakta tutmanız, aydınınızı evvelâ olgun, kâmil
insan tarzında yetiştirmeniz gerekmektedir. Ancak biz her neslin yeni bir millet hâline
gelmemesi için gayret göstermeliyiz. Eğer her nesil yeni bir millet olursa, işte o zaman felâket
olur. Bizde tevâli eden, üst üste gelen inkılâplar, değişiklikler âdeta her nesli yeni bir millet
yapma hedefine yönelmiş gibidir. Tedbirlerimizi aldığımız takdirde ve kemâl devrinden
hareketle irfan unsurumuzu millî eğitimimize ithal ettirebildiğimiz takdirde, gelecek nesiller hiç
şüphesiz bugünküne benzemeyecektir amma, tabiatıyla bu milletin devâmı olacaktır.’
Böylesine inanç ve güven yüklü olan hocanın zaman zaman mahzun ve muazzep anları olurdu.
Hele yakın çevresinden ihânetlerle karşılaştığında çok sarsıntı geçirirdi. Cemiyet, Vakıf ve
Dergi çalışmaları sırasında böylesi anları olduğunda çok güvendiği birkaç ismi çağırarak
istişâre etme gereğini duyardı… İşte o anlarda çâresizlik içindeki Hoca’nın, idealist olarak
düşündüğü insanların fikre neden ihânet etmekte olduklarını anlayamadığını ve hocanın,
parayla ne kadar az ilişkili olduğunu daha yakından yaşardım… Ama onlara bile müsâmaha
göstererek doğrular elde edileceğine inanırdı… Mücâdelesinden ve inançlarındansa asla tâviz
vermezdi… O, nesli tükenen ender insanlardan biri olarak Türk fikir hayâtının son elli yılına,
sâdece fikirleri ve edebî yapısıyla değil, sözünün özüyle bütünleştiği şahsiyetiyle de damgasını
vuran nâdir düşünürlerimizdendir…
Metin Eriş: Gönlümde Taht Kuranlar (s: 174-183) Kubbealtı Neşriyatı. İstanbul 2009.
Dr. METİN ERİŞ
TÜRK EDEBİYATI DERGİSİ – 2
Bu dergide, başka gazete, kitap ve dergilerden seçilmiş bazı yazılar da bulacaksınız. Bunlar
uygun gördüğümüz sanatın veya düşüncenin belgeleri gibi alınmalıdır. Daha kuvvetliler çıktıkça,
seçimlerimizin sayısı artacaktır. Uygun görmediğimiz yazı veya şiirlerden hiç söz açılmayacak mı?
Bu pek seyrek olarak, asla polemiğe kaçmaksızın, zayıf, yanlış, gereksiz yanlarını göstermek
suretiyle ve sırf sanata hizmet için yapılacaktır.
Türk Edebiyatı’nın bizce en büyük hizmetlerinden birisi de, her sayısında, o ay içinde çıkmış telif
veya tercüme (sanat, fikir, ilim) eserlerini, yetkili kalem sahiplerine inceletip tanıtması olacaktır.
Bugünün okumuşları (ayrıca öğrencileri, velileri) bir yayın sağnağı altında bulunuyorlar, iyisi
kötüsünden ayırd edilemeyecek sayıda kitap, dergi, broşür çıkıyor. Bunların iyisini, kötüsünü,
zararlı veya değerlisini ayırd edecek güvenilir bir tenkid dergisi yoktur. Halbuki Batı’da sırf bu
amaçla çıkan mevkuteler vardır. İşte Türkiye Edebiyat Cemiyeti bilhassa bu ihtiyaçla,
okuyucuların yardımına koşan tarafsız tenkid ölçüleri bulacaktır. Bu tutumumuz ciddî olabildiği
ölçüde, kültür buhranını yapan sebeplerden birisi daha kontrol edilebilir olacaktır.
Bir derginin muhtevasını ve imkânlarını saymak ve hattâ tahmin etmek kolay değildir. Gelecek
sayılarımız kendi gücünü, varsa, bizzat gösterecektir. Şüphesiz ki bu dergi çok güzel şeyler
yapmak isteyecek fakat dileklerin gerçekleşmesinde ‘mârifet rağbete bağlıdır.’ hikmeti de
unutulmayacaktır.
Türk Edebiyatı Dergisi’nin 1. sayısındaki yazılardan bâzılarının başlıkları ve yazarları: *Adam
Sen de… (Şiir): Gültekin Sâmanoğlu. *Ahmet Hamdi Tanpınar ve Güzel Eserin Üç Temeli:
Prof. Dr. Mehmet Kaplan. *Korku ve Titreyiş’ten: S. Kırkegaard. Tercüme: Erol Güngör.
*Kaybolan Sanat Eserleri: Mâlik Aksel. *Kâtip Çıkmazı (Tiyatro Eleştirisi): Emine
Barutçuoğlu. *Halı Destanı (Şiir): Mustafa Necâti Karaer. *Büyük Türk Bestekârı Dede Efendi:
M. Câhit Atasoy. *Tiyatro, Sinema ve Bir Kitap: Mustafa Miyasoğlu. *Eski İstanbul’dan
Sahneler: Ahmet Râsim. Bu günkü dile çeviren: K. Domaniç. Dergi ve Gazetelerde Geçen Ay:
M. Nuri Samancı.
Dergi, Ocak 1975’te yayımlanamadı. Şubat 1975’te 37 ve 38. sayılar birleştirilmiş olarak çıktı.
Bu sayı ile yayına ara verildi. 1 Ocak 1977’de tekrar yayımlanmaya başladı. Derginin içeriği
aynı kalmakla birlikte; isim logosu, kapak ve iç sayfalar düzeninde değişiklikler oldu. Bütün
yayın hayatı boyunca dilde yaşayan Türkçe’yi esas alıp milliyetçi-muhafazakâr tutumundan,
memleketçi anlayışından hiç tâviz verilmedi. Azerbaycan edebiyatı başta olmak üzere, Misak-ı
Millî sınırlarımız dışındaki Türklerin edebiyatına ilgi gösterildi. Eski ve yeni kuşakların edebî
ürünleri bir arada yer aldı. Zaman zaman özel sayılar hazırlandı. 1970 sonrasında en çok satan
edebiyat sanat dergileri içinde en fazla satan dergi olarak geniş bir okur kütlesine seslendi.
Derginin Kasım 1999’da çıkan 313. sayısında Zeynep Uluant’ın *Afife Jale Masalı başlıklı
yazısı dikkat çekiyordu. Yazar makalesinde; Afife Jale, Müslüman Türk kadınının medârı
iftiharı değildir. Yalnızca Dârülbedâyi’ye giren ilk Müslüman kadın oyuncudur. Müslüman
Türk kadını için ölçü olabilecek kriterlere sâhip olduğu söylenemez. Zira toplumların çeşitli
kesimlerinde bâzı vasıflarıyla temâyüz eden kimselerin, öncelikle örnek bir hayat çizgisine
sâhip olmaları gerekmektedir. Hâl böyleyken, genç yaşta uyuşturucuya müptelâ olup, bir akıl
hastanesinde hayata vedâ eden bu bahtsız kadının topluma hangi mesajı verebileceğini
doğrusu merak etmişimdir… Afife Jale, bazı yazar ve aydınlarımızın iddia etiği gibi, Müslüman
kadınına sahne oyununu açan bir fedâi midir, yoksa kadınımızın bugünkü teşhirci basının
elinde metâ hâline getirilişin müsebbiplerinden, bir zavallı kader kurbanı mıdır? Batılı
anlamda tiyatro icra etmek medeniyetin tek ölçüsü sayılamaz. Afife’yi ön plâna çıkarmak
isteyenler, yozlaşmayı sanat olarak görenlerdir ki, bunun tiyatro severlikle bir alâkası yoktur.
Tiyatro edebiyatı ve dünyası, birbirinden seçkin tiyatro eserleri ve sanatkârlar ile doluyken
böylesine basitliği ön plâna çıkarmak acaba hangi cehâletin örneğidir dersiniz? Diye soruyor.
Dergi ile ismi özdeşleşen Ahmet Kabaklı ise başyazıda Atatürkçülerin Atatürk Düşmanlığına
değiniyor. Birol Emil yazısında, Radyo-Televizyon Dilinin Bu Günkü Meselelerini irdeliyor.
Diğer sayfalarda; Hüsrev Hatemi, Mehmet Doğan, Hasan Kayıhan, Reha Oğuz Türkkan,
Süreyya Beyzâdeoğlu, Ramazan Gülendam, Mehdi Ergüzel, Fikret Kızıltuğ, Can Etili’nin
yazıları, Mehmet Zeki Akdağ ve Ahmet Balta’nın şiirleri, Savaş Bektaşoğlu’nun Mustafa
Miyasoğlu ile romancılık üzerine yaptığı mülâkat, Cafer Akman’ın bir hikâyesi, Muhterem
Yüceyılmaz’ın kitap tanıtımları vardı.
Türk sanat ve kültürünü, edebiyatın imbiğinden geçirerek sayfalarına aktaran dergide, asırların
ötesindeki bilgelikler, sanat hâline getirilmiş kültür zenginlikleri olarak Mehdi Ergüzel’in
Kutadgu Bilig’den alıntılarıyla günümüze intikal ettiriliyordu: *Kamçı yarası geçer, dil yarası
yıllarca acır. *Cimriye sövülür, cömert övülür. *Töre, yol ve usûlü iyi bilmeli. *Siz diyene siz,
sen diyene sen demeli. *Kendinden yükseklere yaklaşma, yüz güzelliği değil, huy güzelliği ara.
* Ölüyü gören diri kalmaz, ölüme hazırlan….
Türk Edebiyatı Dergisi’nin 315. sayısı, Ocak 2000’de, 56 sayfa olarak çıktı. Muhtevâsını
oluşturan yazılardan biri; ‘Sanat Biçiminde Târih’ başlığını taşıyor. Şeyhü’l Muharrirîn Ahmet
Kabaklı makalesinde; ‘Geçmişte yaşanan olayların, zamanın, mekânın, kültür ve medeniyet
öğelerinin bilgisi, sonraki asırlara iki şekilde aktarılmaktadır. Birincisi: bir bilim dalı olan
târih yazıcılığı yoluyla, ikincisi ise: sanat yoluyla yapılan aktarımdır. Sanat bir yorum
olduğuna göre, sanatın yorum konusu olan târih, halkın hâfızâsına silinmeyecek şekilde
yerleşmektedir.’ Diyor. Kabaklı Hocamız yazısında şu hükme varıyor: ‘Târihin edebiyatımıza
bilinçli olarak taşınması, Tanzimat romantizmiyle başladı, Servet-i Fünûn ile sona erdi. Yahya
Kemal’e kadar, târihimize sevgi ve gururla bakan kimse yoktu. Sanatçılarımız, târihimizin
uçsuz bucaksız olduğunu bilmeliler. Küçük ve pis kokulu gerçeklerin şerrinden yakayı sıyırıp
da bu derin hakîkatlere dönmeliler. Böyle yaparlarsa, millî ve şahsiyetli sanata en kestirme
yoldan varacaklardır. Bu, öyle bir sanat ufkudur ki, bizden gayrısı görmez, sevemez ve
anlayamaz.’ Dergideki diğer yazılardan bâzılarının başlıkları ve yazarları: *Görüntüler
Görüşler: Hüsrev Hatemi. *Millî Egemenliklere ve Göreneklere Müdâhalenin Sınırı: Reha
Oğuz Türkan. *Puşkin Dağlarında: Hasan Kayıhan. *Bienos Dias Meksika: Metin Eriş.
Dergide ayrıca, Ayşegül Celepoğlu’nun Prof. Dr. Sadık Tural ile yaptığı, *Şiirde Zaman
konulu, Gülay Güngül’ün, Gül Şâiri olarak anılan Nurullah Genç ile yaptığı *Gül ve Ben
Üzerine başlıklı röportajlara yer verilmişti. Son sayfalarda; *Sanat Dünyasından, *Sanat
Fidanlığı ve *Yeni Kitaplar bölümleri vardı.
Türk Edebiyatı’nın hayat suyu olma özelliğine sâhip Türk Edebiyatı Dergisi, Ahmet
Kabaklı’nın vefatından sonra, milliyetçi çizgide ciddî bir dergi olarak merhumun yeğeni Servet
Kabaklı tarafından, edebiyatı da içine alan sanatı, edebiyatçıyı da temsil eden sanatkârı, sanat
dostlarına ulaştırmaya, sanat zevki incelikleriyle devam ediyordu. 2005 yılının Ocak ayında
392. sayısı yayınlanmıştı. (DEVAM EDECEK)
AHMET KABAKLI diyor ki…
Türk edebiyat sanat ve felsefesine asıl rengini veren, İslâm dininin getirdiği medeniyet ve kültürdür. Bu kültür ona devre devre edebiyatını
eski kavmî edebiyatlarımızdan yeni özellikler ve belirgin çizgilerle ayırmıştır. Kültür ve edebiyat bu uzun devrede milletle birlikte ümmete de
dayalı bir karakter göstermiştir. Dağınık geniş Türk bölgeleri ve türlü zümre sanatları arasında ortalama benzeyiş çizisini yine İslâm dini
sağlamıştır.
İslâm’la Kaynaşmış Türk Edebiyatı. Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları. (s: 7-8) İstanbul 2006.

Fırat Yılmaz Çakıroğlu’nun Aziz Ruhuna

Şımarır namertler yiğidi vurur

Yiğidin al kanı bayrakta kurur

Ağla vatan ağla gözyaşın kurur

Yurdumda yiğitler vurulur oldu

 

Sanma(!) bir gün ateş seni de
yakar(!)

Ölüm gümbür gümbür her eve akar

Analar çaresiz mezara bakar

Yiğidim Ülkücüm Fırat’ım soldu

 

PKK, Hınçak Taşnak bir zaman

Müslüman ahali eylerdi aman

Düşmanın hilesi yaman mı yaman

Yılmaz’ım yüreğe hasretin doldu

 

Özden der bir gün şu sözler biter

Virane yerlerde baykuşlar öter

“ÇAKIROĞLU” erler semaya yeter

Şehidin kanadı Cennet’e yoldu

Psikolojimiz: Kavga Çıkaralım da Reyting Artsın

Geçen yazım insan sermayemizin ülkeyi terk
edişiyle ilgiliydi ve gerçekten karamsar bir yazıydı. Fakat karamsar yazmakta
haklıyım. Ben hekimleri vurgulamışım. Bunu, yazıya gelen yorumlardan bir kere
daha anladım: Mühendisler de ülkeyi terk ediyordu… Ve rakamlar, öyle benim
saydığım birkaç zirve örneğin çok ötesinde, binlere, yüz binlere ulaşıyordu.
Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü mezunlarının yarısı yurt
dışına gitmiş. Biz ne yapıyoruz? Bu üniversitelerde, sadık adamlarımız rektör
olsun diye uğraşıyoruz. Derdimiz bu!

 

Tek tük güzel haber de var

Anlattığım bulutlu hatta karanlık manzaranın,
tek tük istisnası var. Hani en karanlık bulutların bile gümüş astarları vardır
denir ya…

 

Mesela bilgisayar- internet oyunları
sektöründe Türkiye’de güzel gelişmeler var. Robotikte de… Bunlar hem üniversite
mezunlarından hem de daha öğrenciyken meraklanıp bu konularda çalışan
gençlerden geliyor. Niçin? Niçini şu: Bu ve buna benzer dallarda dışarıya
doğrudan satış mümkün. Bir oyun programı veya bir robot tasarımı maddî değil.

 

Türkiye’nin maddî üretimde yaptığı bir
atılımı var: İHA ve SİHA’lar. Bu bir yenilikçiliktir ve basbayağı başarıdır.
Gerçi bunların da müşterisi devlet ama tek başına bu unsur başarıyı açıklamaya
yetmez. Diyeceksiniz ki, İHA ve SİHA’ların bütün parçaları veya parçaların
çoğu, hele motor gibi kritik olanlar dışarıdan geliyor. Haklı da olursunuz.
Fakat bu, başarıyı sıfırlamaz. Ancak o kritik parçaları da bir an önce en
yüksek verimlilikle içeride imal etmenin yollarını bulmalıyız.

 

İHA- SİHA konusunu aylar önce bana, bir
okuyucum, yenilikçilikten bahseden bir yazımın altına yaptığı yorumla
hatırlatmıştı.

 

Stratejik üretim

Çağımızda imalat, eski önemini kaybetti. Mor
İnek ve Fikir Virüsü kitaplarıyla ünlenen, yazıp çizdikleri gerçekten virütik
bir popülarite kazanan Seth Godin, eski ve yeni iş şartlarını şöyle bir
benzetmeyle anlatıyor: Bir ürünün piyasaya sunulmasında tasarım, imalat ve
pazarlamayı üç organ olarak alın. Tasarımı bir insanın sağ kolu, imalatı
kafası, pazarlamayı da sol kolu gibi düşünün. Eskiden diyor Godin, kollar
aşağıda, kafa yukarıdaydı. Ve şuna benzer bir resim çiziyor: ıIı. Küçük “ı”ları
kollar, büyük I’yı kafa olarak düşünün. İlk küçük ı, tasarımı, büyük I imalatı
ve ikinci küçük ı, pazarlamayı temsil etsin. Üretimin kıt,  üretenin az olduğu dünyada üretmek, müşteriyi
ve ürettiğiniz nesnenin değerlendirilmesini garanti ediyordu. Hani, “Elimi
öpene satarım” dünyasıydı o dünya. Şimdi ortam değişti ve Godin’in adamı
kollarını yukarı kaldırdı. Artık manzara şöyle: IıI. Tasarım çok önemli.
Pazarlama da öyle. İmalatı her yerde yaptırabilirsiniz. iPhone’unuz varsa
arkasını çevirip okuyun: “ABD’de tasarlanmış, Çin’de üretilmiştir.” yazısını
göreceksiniz. Apple, muhteşem bir pazarlama ve güzel bir tasarımdır.

 

Fakat bu, her konuda doğru değil. Hele SİHA
gibi, Altay tankının, hücum helikopterinin motoru gibi stratejik konularda hiç
değil. Bunları bir an önce ve yandaş – muhalif bakmadan, yurt içinde
üretmeliyiz. Onun için de vasıflı mühendislerimizi kaçırmasak iyi olur.

 

Mühendisler ve hekimler ülkesiydik –
yandaşlar ülkesi olduk

Savunma konusundaki malzeme, muhakkak ki
stratejik ve piyasa koşullarına tabi değil. Fakat bir ürünü başka etmenler de
stratejik yapabiliyor. Batı, üretiminin büyük kısmını Asya-Pasifik havzasına
kaydırınca bazı terslikler yaşamaya başladı. Tayvan’da, bir birine komşu iki
bilgisayar belleği (RAM) fabrikası yandığında aylarca bellek fiyatlarının
yanına yaklaşılamadı. Yonga (çip) üretiminde kullanılan reçineyi üreten
fabrikalar, bir tsunamiden sonra devre dışı kalınca çip krizi patladı.
Dolayısıyla bu ürünlerin de stratejik olduğuna karar verildi ve mesela Philips,
Uzak Doğu’ya gönderdiği üretimini tekrar Hollanda’ya taşıdı.

 

Geçen yazıma yorum yapan Turgay ve Mülayim
mahlaslı okuyucularım da, Hollanda’nın teknoloji atılımını bakınız nasıl
yazmışlardı: “[Hollanda’da] Silikon Vadisi’ne benzer bir yer varmış ve de 1000
‘e yakın Türk mühendis orada çalışıyormuş. “ (Turgay).  “Hollanda, dünyanın en büyük çip fabrikasını
kuruyor” (Mülayim).

 

İlber Ortaylı,  epey önce, “Türkiye bir hekimler ülkesidir.
Yakında bir mühendisler ülkesi de olacaktır.” demişti. Olduk da. Fakat şimdi su
tersine akmaya başladı. Mühendissiz, hekimsiz, fakat bol yandaşlı bir ülke olma
yolunda ilerliyoruz.

 

İğneyi kendimize

Nihayet kendime, basına da bir eleştiri
yönelteyim. Nasıl iktidarın vasıflı bilim adamına, hekime, mühendise ihtiyacı
yoksa basınımızın da olumlu haberlere, başarılı gençlere, genç veya yaşlı
yenilikçiliklere dair haberlere ihtiyacı yok. Başarı haberlerine ihtiyacı yok.
Olumlu gelişmeler, katiyen kötülükler kadar yer bulamıyor. Dolayısıyla başarılı
insanların da şevki kırılıyor. Bu bir negatiflik sarmalı ve belki beyin göçünün
ikinci sebebi de bu.

 

Bir akrabamın, Banu Zorlutuna’nın, yönettiği
açık oturum programının arasında, kanal sahibinin onu çağırarak, “Bir kavga
çıkart da reytingimiz artsın.” dediğini hatırladım.

 

Elin adamı, “Ne yapmış?” diye sorarken biz,
“Bizden mi?” diye soruyoruz. Yenilikçinin de ne sizden ne de öbürlerinden olmak
umurunda değil. Ceketini alıp gidiyor. Hakkaniyetli olayım: Karar, bu
eleştiriyi en az hak eden gazete. ( millidusunce.com )

Kocaeli Sesini Kaybetti

0

Bugün Ses Kocaeli Gazetesi’nin
sahibi usta gazeteci Güngör Arslan’ın hain bir saldırı sonucu hayatını
kaybetti. Güngör Arslan cinayeti haberi sadece Kocaeli’de değil ulusal basında
da büyük yer aldı.

 

Güngör Arslan’la bir-iki
yazışmamız oldu ancak şahsen hiç tanışmadım. Kendisinin Kocaeli’de mesleğinin
hakkını en iyi veren gazeteci olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Hep dik
kafalıydı, suyun dikine giderdi. Kuyruğuna basılması gereken herkesin kuyruğuna
basardı. Bu özellikleri siyasi iktidarın şehir temsilcileri tarafından hiç hoş
karşılanmıyordu. Nitekim 15 Temmuz bahane edilerek haksız yere tutuklandı. O
dönemde Kocaeli’nin en çok okunan, şehir gündemini belirleyen gazetesi olan ve
“Yeşil Kocaeli” olarak da bilinen Bizim Kocaeli gazetesine el konuldu.

 

Tahliye edildikten sonra yine
frene basmadı. Son derece cesur haberler yapmaya devam etti. Bu yüzden İzmit’te
yürüyüş yolunda bir grup “serserinin” saldırısına uğradı, dövüldü ama O hiçbir
zaman vazgeçmedi.

 

Kocaeli’de bu şehre zarar veren,
bu şehrin kanını emen ne kadar kişi varsa hepsinin ipliğini pazara çıkardı.

 

Son nefesine kadar Kocaeli
halkının hakkını savundu, gazetesine koyduğu isim gibi Kocaeli’nin sesi oldu.

 

Ama bu ses, bugün hain
kurşunlarla kesildi. Arkasında kimin olduğunu henüz bilmediğimiz, büyük
ihtimalle Güngör Arslan’ı hayatında ilk defa gören 21 yaşında bir tetikçinin
kurşunlarıyla Kocaeli sesini kaybetti.

 

Güngör Arslan cinayeti kesinlikle
adi bir adli vaka değildir. Bu cinayet son derece planlı ve organize bir
cinayettir. Bu cinayetin arkasındaki kişi ve/veya kişiler siyasi/ticari
bağlantıları ne olursa olsun derhal tespit edilip yargı önüne
çıkartılmalıdırlar.

 

Hatırlarsanız bundan birkaç ay
önce Kocaeli Halk Gazetesi’nin imtiyaz sahibi Faruk Bostan’a karşı bir cinayet
girişimi olmuştu. Kimlerle bağlantılı oldukları belli olan iki kişi, bir
şirkete ait arabayla Faruk Bostan’ı saatlerce takip ettikten sonra yolda
sıkıştırıp silahla vurmaya teşebbüs etmişlerdi. Olayı basit bir trafik kavgası
gibi göstermeye çalışmışlardı.

 

Ortada MOBESE kayıtları olmasına
rağmen savcılık Faruk Bostan’a cinayet teşebbüsü olayında maalesef kulağının
üzerine yattı. Savcılık işini yapmış olsa, Faruk Bostan’a cinayete teşebbüs
eden kişilerin arkasındaki kişileri kulağından tuttuğu gibi adliyeye getirmiş
olsa belki de Güngör Arslan cinayeti yaşanmayacaktı.

 

Bu defa kimse kulağının üstüne
yatmamalı. Güngör Arslan cinayeti KOM Şube tarafından soruşturulmalı. Emniyet
ve savcılık bu organize cinayetin arkasındaki kişileri (aidiyet ve bağlantıları
ne olursa olsun) yargı önüne çıkartıp bu kişilerin en ağır cezayı almaları
sağlanmalı.

 

Güngör Arslan’ı artık geri
getiremeyiz ama en azından cesur bir gazeteciye silah doğrultmanın faturasının
ağır olduğunu geride kalan herkes görmeli.

 

Buradan bir kere daha Güngör
Arslan cinayetini işleyenleri lanetliyorum. Güngör Arslan’a Allah’tan rahmet,
kederli ailesine ve bütün Kocaeli’ye baş sağlığı diliyorum.

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI’nın Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 11

0

<><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><> 

Bir Türk
Beyi Ahmet Kabaklı – 1

Dr. METİN ERİŞ

1970’li ve 80’li yılların, kültür ve sosyal
faaliyetlerinde Aydınlar Ocağı başrolü oynarken, Ocak merkez üs hüviyetiyle
aynı zamanda birçok konuya açılım imkânı sağlamaktaydı. Meselâ, Kabaklı Hoca’mız
haklı ve gönlündeki sevda dolu istekleriyle bir Türk Edebiyâtı Derneği ve/veya
Vakfının faaliyetlerinin belli ölçülerde hareketlendirilmesini arzuluyor,
özellikle de Türk Edebiyâtı Dergisi’nin yeni veçhesiyle neşrinde hepimizden
gayret bekliyordu.

Ocak merkezinde yaptığımız çalışmalarla
konuda, herkes gibi benim de karınca kaderince, hizmet verme şansım oluyordu…
Zâten o yıllar boyunca Ocak, millî düşünceye öncelik veren bütün aydınların
mutlak uğrak noktası olması yanında, bütün ilim ve fikir adamlarının buluştuğu
ve feyz aldığı bir kaynaktı. Ahmet Kabaklı hocayla 1969 Milliyetçiler Kurultayı’nda
kökleşmeğe başlayan dostluğumuz, yıllar içerisinde Aydınlar Ocağı çerçevesini
aşacak, Edebiyât Vakfı ile Edebiyât Dergisi’ne, çok olmasa da, maddî ve mânevi
destek sağlamadaki hizmetlerimin ötesinde âile dostluğu hüviyetine kavuşacaktı.
Kabaklı Hoca ve eşleri hanımefendinin de dâhil olduğu öylesine seyahatlerimiz
olmuştur ki, bu gezilerin tadı hep hâtıra dünyâmda mükemmel güzellikler olarak
yerini almıştır… Hocayı uzaktan soğuk veya mesâfeli görenlerin, O’nunla bu
tür seyâhatlerde berâber olmaları ne kadar doğru ve güzel olurdu, diye
düşünmüşümdür… Sanırım bütün iç dünyâsı, edebî ve derûnî ölçülerle yıkanmış
kimselerde olduğu gibi, mahzun ve mükedder bir ruh yapısı taşırdı. Fakat hoca
bunu Anadolu bozkırlarının o sonsuz derinliğinden getirdiği halk kültürü ile
bezendiğini belgeleyen nüktelerle donatırdı. Böylece O’nun çok yönlü bilgi ve
görgü haznesinde yeşeren geniş ufkun kaynağını keşfeder, O’na hayranlığınız
daha da artardı. Ahmet Kabaklı’yı tanıdıkça ben O’nu, Orta Asya’da şekillenerek
Anadolu’ya yerleşen eski Türk beylerine benzetirdim. O’nunla sohbet etmek,
beni, hep bildiğim ama O’nunla olunduğunda daha farklı görünen güzergâhlara
doğru taşırdı. Gerçekte bu tuhaf bir duyguydu…

Burada Ahmet Kabaklı Hoca’yla ilgili
düşüncelerimi, O’nu âni bir rahatsızlık sonrası kaybetmemiz üzerine, 2001
yılında, Türk Edebiyatı Dergisi’ne gönderdiğim yazıdan esinlenerek satırlarıma
aktarmak istiyorum…

Ölüm, tıpkı doğum gibi insan için ne kadar
tabiî… Ama yakından tanıdıklarınız arasından yerinin kolay doldurulması
mümkün olmayan birinin ebedî âleme göçü insanı daha bir kedere gark ediyor.
Ahmet Kabaklı’nın vefâtı haberini aldığımda sarsıntım kederimle bütünleşmiş, ‘vah geldi ülkemin başına, vah Türk insanı
diye söylenir olmuştum. Çünkü aziz Ahmet Kabaklı sâdece âilesi ve dostları için
değil, bütün Türkler için önemli ve yeri doldurulmaz bir şahsiyetti. Önce
okuyucusu olmuştum Kabaklı Hoca’nın. Sonra Aydınlar Ocağının kuruluş
çalışmalarının başladığı 1969 yılından îtibâren yakından tanıma şansını bulduğum
Kabaklı Hoca’nın en güzel yanı, O’nun iç dünyâsıyla dış görüntüsünün
farklılaşmadan birbirini tamamlamasıydı. Yıllar boyunca gördüğüm oydu ki Ahmet
Kabaklı, sahte bir kisveye bürünmeye tenezzül etmeyecek dosdoğru bir Türk
Beyi’dir. Hocalığı, edipliği, araştırmacılığı, yol göstericiliği ve özellikle üslûbu,
şüphesiz yeri kolay doldurulmaz bir değere sâhip kılıyordu Kabaklıyı. Ama daha
önemlisi O’ndaki dosdoğru, çarpıtılması mümkün olmayan karakter yapısıydı. O,
has, tertemiz iç dünyâsıyla Türklüğün âşığı idi. Üstelik bununla kalmaz, bu
sevdâyı bütünüyle kendi hayâtında yaşatırdı… Kederli, sıkıntılı günlerinde
bile yüzünden eksilmeyen beşuş tavrı sanki insana ‘hayat bu, fakat hedefiniz, ufkunuz, idealiniz varsa iç dünyâmızdaki
fırtınayı etrâfına, özellikle dostlarınıza aksettirmeyerek mücâdeleye devam
etmelisiniz
’, der gibiydi…

Aydınlar Ocağı’nın kuruluşundan îtibâren,
Ocağın 1988 yılına kadar devam hizmet dolu günlerinde, onunla çok sık berâber
oluyorduk. Bu yıllarda Edebiyât Cemiyeti’nin, Edebiyât Vakfı’nın kuruluş
çalışmalarında ve Türk Edebiyâtı Dergisi’nin yayınında bütün sevdiklerinden
gayret beklerdi. Bu arada içerden ve dışardan pek çok darbe veya
vefâsızlıklarla karşılaşsa da, irâdesini ve sebatkârlığını hiç, ama hiç bir
zaman kaybetmezdi. Bizlere de irâdemizi kaybetmemek için sevdâlı ve azimli
olmanın yeterli olduğunu belgelemeğe çalışırdı… Böylece bir inanç adamı
olarak çevresine örnek olur ve âdeta Türk dünyâsına, ahlâklı ve inançlı
önderlere sâhip olunduğunda nelerin yapılabileceğini belgelemek isterdi.

Şöyle hâtıralarımı yokluyorum. Kabaklı Hoca’yla
seyahat güzelliklerini yaşamak bir başka anlama sâhipti. O’nunla konferanslar,
toplantılar vesilesiyle epeyce seyahat imkânı bulmuştum. Edebî ve fikrî olgunluğunu
tamamlayan mükemmel bir seyahat arkadaşlığı vardı. Nitekim grup içindeki
bütünleyici tavırları, hanımına karşı gösterdiği sevgi ve saygı, örnek
beyefendi kimliği, O’nunla seyâhati bir başka güzelliğe taşırdı. O’nunla
seyâhatler güzeldi güzel olmasına ama bir de öylesine örnek kimliği vardı gören
gözler için! Meselâ âile anlayışı bunlardan biridir… İşte bu noktada O’nun
âile anlayışı hakkındaki görüşlerine bakmamızda fayda var:

Türkiye’de
hâlâ en sağlam unsur âiledir ve bu milletimizin başlıca temel taşıdır.
Düşünülebilir ve beklenirdi ki, geçirdiğimiz devrim hattâ kültür devrimi
denebilecek kadar büyük değişmeler, bu âileyi yok etsin. Ancak bu tahakkuk
etmemiştir. İşte burada milletimizin bir hayâtiyet unsuru, bir meziyeti daha
ortaya çıkıyor: Irza, nâmusa, âileye verdiği değer. Bu değer hiçbir şekilde
elinden alınamamıştır. Türk, bunu spontane bir kültür olarak da Orta Asya’dan,
İslâm’dan süzerek getirmiş olmalıdır ki, âile müessesesi Türkiye’de yıkılamamıştır.
Yâhut en az yıkılmıştır. Gerek boşanmalar açısından, gerek hâlâ büyük âilenin
yaşayışı, ana-babanın saygı görüşü, çocukların aile ihtimâmı içinde
yetiştirilişi bakımından bu durum diğer ülkelerle kıyas edildiğinde açıkça
tespit edilebilir ki Türkiye, hâlâ çok üstün bir seviyeye sâhip bulunmaktadır
.’

Seyahat arkadaşlığı sırasında ondan çok şey
öğreniyordum… Hele, bundan birkaç yıl önce biri Bilecik’e, diğeri yurtdışına
Bulgaristan ve Romanya’ya yaptığımız seyahatlerimizin doyumsuzluğunu anlatabilmem
ve tabiatıyla unutabilmem o kadar zor ki! O, fikir adamı kisvesini nükteleri,
fıkraları, iltifatları ve dostluğuyla bezeyerek seyahati daha bir zevkli kılar
ve kendisini her an aranır duruma getirirdi. Bu beraberliklerde bir şeyi daha
görmüştüm. Çevresini kat’iyen baskı altında tutmak istemez, her konuda istişâre
ederek karşı tarafın fikirlerine önem verirdi. Müzâkerelerini kendi edebî
üslûbu içerisinde ama anlaşılır bir seviyede tutarken, fikren başka dünyâlardan
olan insanları da cezbetmeyi başarırdı. Bir yurt dışı gezisinde, aramızda
çeşitli cenahlardan ve fikirlerden insanlar vardı. Görüyordum ki
sohbetlerindeki doyumsuzluk hemen herkes için, farklı algılansa da, bir câzibe
noktasıydı. Nitekim kendisini o seyâhate kadar hiç tanımamış bir ismi, Kabaklı
Hoca’nın cenâzesinde gözleri yaşlı olarak gördüğümde, O güzel insanın ülkemin
saf, tertemiz insanları için ne anlam taşıdığını bir kere daha anlayacaktım…

DEVAM EDECEK

921

 

 

AHMET KABAKLI DİYOR Kİ…

Yunus Emre’yi
çağlar ve insanlar üstünde Allah katında ermiş gibi tutan halk, edebiyat târihinin
boşluklarını fazlasıyla doldurmuştur. O’nu efsânelerin ve menkıbelerin
kucağında gerçekten daha gerçek bir hayat ile yaşatmıştır. Nitekim hayatının
her safhasına ait bir söylenti, bir efsâne bulunur. Bunlar Yunus Emre’ye kuru
târih rakamlarından çok daha fazla zindelik vermektedir.

Tasavvuf Tarîkat Edebiyat. (s: 107-108) Türk
Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul 2015.

 

 

TÜRK
EDEBİYATI DERGİSİ

İstanbul’da, 15 Ocak 1972 târihinde, Yazar ve
fikir adamı Merhum Ahmed Kabaklı’nın başkanı olduğu, Türk Edebiyat Cemiyeti tarafından kültür ve yayın hayatımıza
kazandırıldı.  Türk Edebiyatı Cemiyeti, 3
Ocak 1978 târihinde kurulan Türk Edebiyatı Vakfı bünyesine alındı. 

Derginin sâhipliğini cemiyet ve daha sonra
vakıf adına Ahmet Kabaklı üstlenmişti. Kabaklı Hoca’nın ebedî âleme
intikalinden sonra sâhipliği, kardeşinin oğlu gazeteci yazar Servet Kabaklı,
O’nun da 28 Ağustos 2015’te vefatı üzerine Serhat Kabaklı üstlendi. İlk Yazı
İşleri Müdürü Metin Nuri Samancı idi. Sonraki yıllarda yazı işleri müdürlüğüne
değişik şahıslar getirildi. Muhtelif târihlerde dergiyi hazırlayan isimler:
Sevinç Çokum, Ahmet Taşgetiren, Belkıs İbrahimhakkıoğlu, Turgut Güler, İsa
Kocakaplan, Mehdi Ergüzel, Vahap Elbir, Ayla Ağabegüm, Gazi Altun, tekrar İsa
Kocakaplan ve Beşir Ayvazoğlu, Bahtiyar Arslan ve İmdat Avşar.

Dergiler mezarlığını andıran basın
târihimizde, zaman kalburunun eleyemediği Türk Edebiyatı Dergisi’nin birinci
sayısında yayınlanan ‘Çıkarken
başlıklı, Ahmet Kabaklı imzâlı sunuş yazısında derginin yayın politikası şu
cümlelerle açıklanıyordu:

Türk Edebiyatı
Dergisi, 
fikir ve sanat hayatımızdaki hercümercin içinde telâşsız ve tarafsız
olarak sağduyu ve sâkin düşünceyi işâret eden bir gösterge olmak arzusu ile
çıkıyor. Bugüne kadar birçok sanat ve fikir hareketine öncülük eden Türkiye
Edebiyat Cemiyeti, sayısı pek çok 
olan  değerli  mensupları ile  Türk 
milletinin  geçmişi  ve bu günü, eski ve yeni edebiyatçılar,
çağdaş ve klâsik sanatlar arasındaki yakınlaşmayı  bu 
Türk  Edebiyatı  Dergisi 
ile sağlamayı  düşünüyor.

Dergimizin her
sayısında çok seçkin imzaların yer aldığını göreceksiniz. Bu imzalar, zaman
zaman yazacaklar. Fakat kuvvetimiz, sâdece onlarda değildir. Tanınmış veya
tanınmamış,  pek çok sanat ve fikir
adamları Türk Edebiyatı’nı güçlendireceklerdir.

Elinizdeki bu
sayı,  birçok sebepten dolayı aceleye,
gelmiştir;  on gün gibi bir zamanda
çıkmak mecburluğu olmuştur. Türk Edebiyatı’nın tam kadrosu ve tertibi,  gelecek sayılarda,  gittikçe gelişen niteliğiyle  görülecektir.

Bu dergide ilk iş:
Türk Edebiyatı’nı, en uzak mâzisi, uzak ve yakın geçmişi ve bu günü ile bir
yekpâre bütün hâlinde düşündüğümüzü söylemeliyiz. Yeni’yi yapabilmek veya
yapabileceklere ışık tutmak için geçmişe sık sık döneceğiz. Çünkü içinde yaşadığımız
kültür ve sanat buhranının, mâzideki unsur ve eserleri, yeniden değerlendirmek
gücünü gösterememiş olmamızdan doğduğunu biliyoruz.

Yeni yetişenlerin,
başka ülkelerde yapılan deneyişleri öğrenmeden veya o deneyişlere özenenleri
taklit etmeden önce kendi ülkelerinde, eski veya çağdaş sanatkârlarının
deneyişlerini tanımak mecburiyetinde olduklarını kimse inkâr edemez. Şeyh
Galib’in ‘Hüsn ü Aşk’ Mesnevîsini yazarken
Mevlâna’dan faydalandığını îma ederek:

Esrarını
Mesnevi’den aldım.

Çaldımsa da mîri malı
çaldım

Demesi gibi, bir
gencin kendi sanat ve edebiyatından, çağdaş usuller ve temalar içinde
faydalanması, ‘meşru’ bir ‘hırsızlıktır.’ Nitekim yabancıdan
çalınmış mal, kırk yıl geçse bile yerlileşemez, ona ‘sâhiplik’ konusu kuru bir dâva olarak kalır. Yahya Kemal’in, Mehmet
Âkif’in hattâ Gökalp’ın ‘yeniliklerine
bakınız:

Her üçü, çağdaşlaşmış
kafa ve gönüllerin, kendi sanatlarına ve hayatlarına eğilerek, kudretleri
ölçüsünde ortaya koydukları tâze örneklerdir. Bunlara karşılık millî hazineyi
horlayıp sâdece ‘Batı malı’ aktaranların alacalı yenilikleri, çabuk eskimiştir.
Yeni sanat, ulu bir çınarın bütün yaprakları ile bütün çevrelerdeki ışık, ses
ve rüzgârlara açılışına benzetilebilir. Yâni sanat, üflenmek üzere yabancı
ağızlara uzatılmış bir nefesli saz değildir.

Dergimiz, millî duygu
ve fikir köküne bağlı olarak yetişeceklere dış âlemin yeni eski tecrübelerini
de sunabilmek için, tercüme yazı ve şiirler de yayımlayacaktır. Her milletin
edebiyatlarından ve beliren yeni akımlardan çeşniler verecektir. Ancak, bu
konuda bir ‘Türk Edebiyatı’ dergisi
olduğumuz ölçüsü unutulmayacaktır.

Dilde, ‘yaşayan Türkçe’yi esas tutacağız. Türk Edebiyatı
gibi Türk dilinin de imkânlarının tükenmiş olduğunu; ikisini de bir yana iterek
taklit ve temelsiz sanat yapmak ve ‘uydurma
dil
’ kullanmak gerektiğini kabul etmiyoruz. Bütün dünyâda şaheserler,
yaşayan dil ile verilmiştir. Bizde bu hususun ölümsüz belgeleri, Yunus Emre’nin,
Yahya Kemal’in şiirleri ile Ömer Seyfeddin’in hikâyeleridir. ‘Uydurmacılık’ Türkçe’nin inkârı
demektir. İnkâr, yıkıcılıktır. Anadolu Türk şiiri, ‘havas’ denilen üst zümre’deki birçok edebiyatçının Türkçe’yi
reddedişine karşılık, Yunus’un Türkçe’yi kabulü ile başlamıştır. Hacı Bayrâm-ı
Veli, canlı Türkçe’nin en güzeliyle söylediği şu dörtlükte, Anadolu’da
milletimizle birlikte, Türk edebiyatının da nasıl kurulduğunu, sanki dile
getirmektedir:

Nâgehân
bir  şâre vardım

O şârı  yapılır  
gördüm.

Ben dahi bile yapıldım

Taş ve toprak arasında.

Taş ve toprak arasında’ Türk halkının konuştuğu Türkçe bulunacak,
yeni güç sâhipleri, onu incitmeden ve zorlamadan kullanacaklardır.

Türk Edebiyatı,
Türkiye Edebiyat Cemiyeti adına, yurdun neresinde bir değer, bir istidat
görürse, ona sâhip çıkacaktır. Öylelerini arayacak, onları yalnızlıklarından ve
kurda kuşa yem olmaktan kurtaracaktır. Sütunlarını onlara açan Türk Edebiyatı,
mevcut şöhretleri size sunarken yeni bir sanatın fidanlığı olmaya da
çalışacaktır.

Türk Edebiyatı’nda
başka sanatlarımıza da yer ayrılacaktır. Sergiler, konserler, sahneler ve
günlük sanat olaylarından akisler de bulunacaktır.

Türk Edebiyatı
ideolojiye, kalıpçılığa ve dar görüşe karşı olanların buluşma yeridir.
Titizlendiğimiz nokta: ‘hâlis sanat ve
doğru düşünce
’ meselesi olacaktır.

Türk Edebiyatı
memlekete dönecektir… Ay çiçeğinin gıda ve hayat alabilmek için güneşe dönmesi
gibi. Fakat ‘güneşe dönüş’ teşbihini
genişletebiliriz: Güneş, kâinatları içinde toplayan kesif kudret demektir.
Bizim memlekete dönüşümüz de onun her şeyine, özüne ve ‘idesine’ toplu olarak eğilmek olacaktır. Memleketin târihine de, coğrafyasına,
insanına, anıtlarına, minâre ve fabrikalarına da… Köylüsüne, işçisine,
esnafına, münevverine, memuruna, işsizine, haksızına da… Halk, Dîvan,
Tanzimat, Yeni edebiyatlarına da… Sazına, tamburuna, neyine, piyanosu ve
gitarına da… Nakışına. çinisine, hattına, minyatürüne, kilimine, taş basması
resmine de… Ve mimarisinin, raks ve balesinin, halay ve horonlarının her
türlüsüne… Zira biz ayçiçeğinin güneşe dönmekle hayat bulduğuna görerek
inandığımız gibi, Batı ve Doğu’daki her güçlü sanatın ancak şu saydığımız
unsurlardan devşirilerek terkib edilen ışıklarla meydana geldiğini de
biliyoruz.

Nitekim bu dergi,
Türk sanat ve kültürünün hiçbir kolunu ‘ölü
saymayacaktır. Zîra ‘müzeye kaldırılanlar
bile (hattâ daha çok onlar) Avrupa’da yeni sanatın ilham kaynaklarıdır. Sanat
veya kültürümüzün şu veya bu koluna ‘öldü
demek, elbette Türk milletinin değil ama bunu diyenlerin ölmüşlüğünü ifâde
eder. Şu halde yeni sanatın bütün saydığım kaynaklardan besleneceğine inanan
Türk Edebiyatı, bu kaynakları sık sık değerlendirmeye çalışacaktır.

(DEVAM EDECEK)

 

AHMET KABAKLI İÇİN DİYORLAR Kİ:

Ciltlerce
kitabı, binlerle makaleyi daha da okunur yapan çok canlı, vuzuhu ve sâdeliği
içinde çarpıcı ve bazen vurucu, tabiî ve yaşayan Türkçe’ye kendi mizacını,
kendi edâsını geçiren çok şahsî, çok berrak, edebiyat, târih, hukuk ve
siyâset kültürüyle zenginleşmiş bir üslûp…

Ahmet
Kabaklı’nın her tabakadan okuyucu üzerindeki tesir ve telkin kudretini biraz
da bu üslûpta aramak lâzımdır. Bu üslûp yalnız kitaplarına ve dergi
yazılarına değil, günlük meseleleri ele aldığı gazete fıkralarına da ayrı bir
renk, bir çeşni verir. Ahmet Kabaklı’nın üslûbu hakîkaten revnaklı bir
üslûptur.

Birol Emil: Türk Edebiyatı Dergisi Ahmet Kabaklı Özel
Sayısı
. S: 329-330, s: 17 – İstanbul 200.

Bizde O Ortam Yok da, Bizim Ortam Nasıl Ortam?

Bizim insanlarımızın, yurt dışındaki başarı hikâyeleriyle gurur
duyuyoruz. Aziz Sancar gibi, Özlem Türeci ve Uğur Şahin gibi, rahmetli hocam
Oktay Sinanoğlu gibi tanınmışlardan başka, basınımızda adı geçen fakat birinci
grup kadar yaygın tanınmayanların isimlerini geçen yazımda vermiştim. Kısa ve
rastgele ama göğüs kabartan bir listeydi. Sonra sordum: Niçin burada değiller?
Ardından bir yorum yapmıştım: Mülakatta kalırlardı her halde! Bu yorum ne kadar
ciddî, ne kadar şaka? Samimiyetle söyleyeyim, emin değilim. Ciddiyeti yarıdan
fazla galiba.

 

Bu noktaya gelindiğinde genellikle, “Burada o ortamı bulamıyorlar.”
denir. “Bu ortam” anahtarı bütün kapıları açar. Ortam… Hani doğa bilimlerinde
“ekosistem” denilen şey. Öyle ya penguen Kızıl Deniz’de yaşayamaz. Deveyi
Finlandiya’ya götürüp üretemezsiniz. Hadi daha kibar örnek olsun, kaktüs,
Alaska’da yaşamaz; kardelen, Mısır’da. İşte tıpkı bunun gibi bazı insan
tiplerinin hoşlanacağı, bazılarının da tahammül edemeyeceği, yaşayamayacağı
ortamlar vardır, ekosistemler vardır demek ki.

 

Bizim onlara ihtiyacımız yok ki!

Bilim adamlarımızın, yenilikçi girişimcilerimizin bulamadıkları ortam
ne ola ki? Tek tek sayılır: Laboratuvar yok, maaş az vs., vs., vs.. İşin aslı
başkadır. Gerçekten ortam yoktur ama mesele laboratuvardan ibaret değildir.
Uçak konmayan havaalanları, geçilmeyen köprüler yapan bir ülke için
laboratuvar, bunların zekâtı bile değildir. Öyle hovardaca harcamalarımız var
ki, birkaç bilim ve fikir adamına boş harcamalarımızın onda birini versek
istediklerinden fazla gelirleri olur. Bulunmayan ortam bu değil.

 

Ortam gerçekten yok. Çünkü bu ortamın, bu Türkiye’nin, bilim
adamlarına, fikir adamlarına ihtiyacı yok! Belki daha doğru ifade şudur: Öyle
bir ihtiyacı, ne biz duyuyoruz ne de her kademedeki kamu veya özel sektör
duyuyor.

 

Şimdi üniversiteyi düşünün. Hiç “Şu araştırmaya yeterli fon
ayırıyoruz.”, “Hayır ayırmıyoruz!”, “Falan alandaki bilim adamlarına
ihtiyacımız var, ne yapıp edip bulalım, yetiştirelim.” gibi bir tartışmaya
şahit oldunuz mu? Kulağımıza çarpan, bazen de yüreğimizi yaralayan tartışmalar
bambaşka: “Falanca efendi rektör olsun mu? Filanca kişi gerçekten bütün
akrabalarını üniversiteye mi almış? Hiç mi atıf almamış? Ne! Yayını da mı
yokmuş!” Belli ki bizim üniversiteden beklediğimizle, o “ortamın” bulunduğu
ülkelerdeki üniversitelerden beklenenler aynı değil. Bizim ihtiyaçlarımız daha
farklı. Belki doğru söz, “daha süflî”. Maslow piramidinin en altında. Biz,
“Biraz da biz yiyelim!” diyoruz.

 

Biraz da biz yiyelim ekosistemi

Özel sektör yatırımcısını düşünün. Neyi tercih etsin? Her 5 yeni
girişimden 4’ü ilk yıl batıyor. Birinci yıl ayakta kalan her 5 girişimden 4’ü
de beşinci yıl sonuna kadar batıyor. Zaten bir teşebbüsün, bir yatırım
maliyetini çıkarması için 5 ila 10 yıl gerekir. 5 yılda çıkaranlar istisnadır.
Mesela Amazon, onlarca yıl bilançosunda kâr göstermemişti. Çünkü hedefi
büyümekti.

 

Şimdi siz, Türkiye’de yatırımcı olsanız, iş insanı olsanız, yenilikçi
yatırımı mı tercih edersiniz; büyücek bir hafriyat (toprağı kazıp taşıma)
ihalesi peşinde koşmayı mı? Geçiş garantili köprüler, hasta garantili
hastaneleri mi, bağışıklık tedavisini mi tercih edersiniz? Hele garantiler
dolar cinsindense! Hatta bir adım daha ileri gidelim: Kendi başınıza iş yapmayı
mı, devlete çalışmayı mı tercih edersiniz?

 

Eğer birinci yolu tercih edenler çoğunluktaysa, bu da dönüp tekrar
ortamı etkiler. Derler ki, ceviz ağacı da çam da, altında başka cins bitki
yetişmeyecek şekilde toprağı zehirler. Burada da benzer bir mekanizma çalışır.
Çünkü piyasada yatırılacak paranın, açılacak kredinin hacmi sonsuz değildir.
Kârlı olan kamuya çalışmaksa kamu da kendine çalışanlara verilecek parayı, yine
kamudan alır: Vergi alır. Zam yapar. Bunlar yetmezse karşılıksız harcar, bu da
enflasyon yapar. Sonuçta, yukarıda saydığım kâr garantili işler, hemen bütün
kaynakları emer bitirir. Başka teşebbüslere kaynak kalmaz. Kredi piyasasında
devletin, kaynakları tüketmesine “crowding out” diyorlar. Bu İngilizce söz, bir
yeri kalabalıklaştırıp, başkalarının girmesine engel olmak anlamına geliyor.
Ben işi kredi piyasasından daha geniş tuttum.

 

Özel sektör de aslında devlet sektörüdür

“Biraz da biz yiyelim.” ekonomilerinde, devlet sektörü, devlet
sektörüdür, peki… Fakat devletten beslenen özel sektör de aslında devlet
sektörüdür. Bu ekonomilerin sözde “iş adamları”, hayatlarında rekabet
etmemişlerdir. Verimlilik, yenilik, risk hesabı yapmak gibi sıkıntıları
olmamıştır. Yabancı ülkelerde de iş yapalım, mal ve hizmet satalım diye bir
dertleri de yoktur.

 

Sonra bir gün iktidar değişir. Giden iktidar zamanında büyüyüp
serpilen, o anlı şanlı firmalar da iktidarla birlikte göçü göçüverir. Çünkü
onlar, kuvöze doğup, kuvözde büyümüş, kuvözde ihtiyarlamış, sakallı bebekler
gibidir. Kendi başlarına ne beslenebilir, ne de nefes alabilirler. Onların
yerini, yeni hafriyat ve inşaat firmaları alacaktır. Yenilikçi yatırım
arayanlar, bilimin sınırlarını genişletmeye çalışanlar da uygun ortamlara
göçmeye devam eder. Sonra gazetelerde okuruz: Bir Türk harikalar yarattı! “At
konuştu!”, “Toplama- çıkarma yapan kedi!” haberlerinin hemen yanındaki sütunda.

 

Yeme sırası bizde ekonomilerinde, sıranız geçmeye görsün. Aç
kalırsınız, çünkü bileğinizin hakkıyla rızkınızı kazanmayı hiç öğrenmediniz ki.

 

Karamsar bir yazı oldu. Fakat yanlış değil. Tek tük istisnalar var.
Basınımızın bu istisnaları vermekle işlediği günah da… Onları başka bir yazıda
ele alayım. (
https://millidusunce.com/bizde-o-ortam-yok-da-bizim-ortam-nasil-ortam/)

YÖK, Barajları Kaldırarak Nereye Koşuyor?

0

Yükseköğretim Kurulu (YÖK)’nun Yükseköğretim
Kurumları Sınavına (YKS) ilişkin aldığı son kararla TYT ve AYT baraj puanları
uygulaması kaldırıldı. Acaba YÖK’ün bu kararı yükseköğretim hayatımıza ne
getirecek, ne götürecek? Bu konuyu hep birlikte masaya yatıralım, enine boyuna
irdeleyelim.

 

        Bu
yıl 2.8 milyon adayın başvurması beklenen 2022 Yükseköğretim Kurumları
Sınavından (YKS) itibaren ön lisans ve lisans programlarını tercihte 150 ve 180
olan TYT ve AYT baraj puanları uygulaması kaldırıldı. Adaylar, önceki yıllarda
olduğu gibi sınav puanına orta öğretim başarı puanı eklenerek oluşacak
yerleştirme puanıyla, puan üstünlüğüne göre yerleşme imkânı elde edecekler. Tıp,
diş hekimliği, eczacılık, hukuk, mimarlık, mühendislik ve öğretmenlik
programlarındaki baraj şartı devam edecek. Temel Yeterlilik Testinin 135 dakika
olan sınav süresi, 30 dakika artırılarak 165 dakikaya çıkarıldı.

 

        Yükseköğretim
hayatımızı önce nicelik yönünden değerlendirelim. 2003 yılı öncesinde 53
devlet, 23 vakıf (özel) olmak üzere toplam 76 üniversitemiz vardı. 2021
verilerine göre;   131’i devlet üniversitesi, 78 vakıf (özel)
üniversitesi ve 5 bağımsız meslek yüksekokulu olmak üzere toplamda 214 yükseköğretim
kurumumuz var. Bu kurumlarda, Açık Öğretim Fakültesi dâhil 8.4 milyon öğrenci
öğrenim görüyor. Üniversite öğrencisi nüfusumuz 150 ülkeden fazla. Bizimle aynı
nüfusa sahip olan Almanya’da 2.8 milyon üniversite öğrencisi var. Yükseköğretim
kurumlarımızda 90 bin 338 öğretim üyesi, 180 bin 65 öğretim elemanı bulunuyor.
Öğrenci başına düşen hoca sayısından, yılda yayınlanan uluslararası makale
sayısına, kütüphanesindeki kitap sayısından, araştırmalara ayrılan bütçe
miktarına kadar birçok nicel değerlendirmede geride kalıyoruz.

 

        Yükseköğretim
hayatımızı şimdi de nitelik yönünden değerlendirelim. Dünya üniversiteleri
içinde ilk binde şu dokuz üniversitemiz var: Koç Üniversitesi, Sabancı
Üniversitesi, Bilkent Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Boğaziçi
Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Ankara Üniversitesi, Hacettepe
Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi. Üniversitelerin aldığı Nobel Ödülü gibi
uluslararası başarılarını ve önerilen akademik makale sayılarını inceleyerek bu
kriterler çerçevesinde dünyanın en iyi 2000 üniversitesini sıralayan Şanghay
Klasmanına göre, Türkiye’den ilk 100’e hiçbir üniversite giremezken ilk 500’de
yer alan tek üniversite İstanbul Üniversitesi oldu.

 

Ortaokul ve liselerimizin akademik
başarılarının ne kadar düşük olduğu PİSA sınavları sonuçlarından biliniyor.
Türkçe okuduğunu anlayamayan çok öğrencimiz var. Çoğunluğu vakıf (özel)
üniversitesi olan yeni üniversitelerin çoğunun eğitim kalitesi dünya
standartlarının oldukça altında. Buralarda yeterli sayıda öğretim üyesi
bulunmuyor. Anadolu’da açılan üniversitelerin o illerin sosyal, ekonomik ve
kültürel iklimine pozitif bir etkisi olsa da, toplamda kalitenin düşmesine de
sebep oluyorlar. Ancak bilimsel eğitime yeterli önemin verilmeyişi, liseden
gelen öğrencilerin yeterli temele sahip olmamaları gibi yapısal sorunlar
sebebiyle üniversitelerimizin niteliği bir türlü artmıyor. Bunun değişebilmesi
için zihniyetin değişmesi ve sistemin evrensel standartlara göre yeniden düzenlenmesi
gerekiyor.

 

Şimdi YÖK’un aldığı TYT ve AYT baraj puanları
uygulamasının kaldırılmasından kimler memnun olur ona bakalım. Önce akademik
başarısı düşük olan öğrenciler memnun olur. 2021 YKS’de 700 bin genç baraj
altında kaldı. Bu kararla yüz binlerce öğrenciye bir soru çözemeseler bile
üniversiteye girme kapısı açıldı.

 

Bu karardan ikinci olarak vakıf (özel)
üniversiteleri çok memnun olmuşlardır. Çünkü geçen yıl, bazı devlet
üniversiteleri ile daha çok vakıf (özel) üniversiteleri kontenjanlarını
dolduramadılar. Bazı Tıp ve diş hekimliği fakülteleri ile mühendislik bölümleri
bile boş kaldı. Geçen yıl boş kalan kontenjan miktarı 170 bin.

 

Bu karardan üçüncü olarak ÖSYM memnun olacak.
Çünkü geliri ciddi olarak artacak. 2022 YKS’ye girecek öğrenciler, en az yüzde
10 zamla her basamak için 115 liradan üç basamak için 345 lira ücret ödeyecek.

 

Bu karardan dördüncü olarak, bu kararın
arkasındaki siyasi irade memnun olur. Belki bu karardan memnun olan bazı
gençlerimiz önümüzdeki seçimde bu iradeye oy verirler.

 

Şimdi içimizi acıtması gereken şu gerçeği de
unutmayalım. İŞKUR’un son işsizlik verilerine göre; 418 bin lisans, 330 bin ön
lisans, 18 bin yüksek lisans ve 770 doktora mezunu olmak üzere 770 bin
civarında kayıtlı üniversite mezunu işsizimiz var. Kayıtlı olmayanlarla
birlikte bu sayı milyonun üzerindedir. Bu karar sonucunda birkaç yıl sonra
üniversiteli işsiz sayımız ciddi olarak artacak.  

 

Sonuç olarak şu hususu belirteyim, YÖK’ün
2022 Yükseköğretim Kurumları Sınavından (YKS) baraj puanlarını kaldırma kararı,
ülkemizin yükseköğretimine bir kalite kazandırmayacağı gibi, düşük olan
kaliteyi daha da aşağı çekecektir. Asıl sorun, barajı kaldırmak değil,
erişilebilir nitelikli eğitimi sağlamak ve istihdam yaratabilmektir.