16.6 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 346

Atatürk Atatürk’ü Anlatıyor “Savaşan Meclis” -2-

Mustafa Kemal Atatürk
meclise Hitaben
: – “Türkiye’yi
modernleştirmek gibi bir takım görünüşteki bahanelerle Türkiye’nin iç hayatına,
iç yönetimine girmişler ve her yerine sızmışlardır. Böylece uygun bir zemin
hazırlamak kudretini, kuvvetini kazanmışlardır.

– Oysa efendiler, bu kudret ve bu nüfuz Türkiye ve Türkiye
halkında var olan ilerleme cevherine zehirleyici ve yakıcı bir sıvı eklemiştir.
Bunun etkisi altında olmak üzere ulusun ve özellikle yöneticilerin düşünce
yapıları tamamen bozulmuştur. Artık hayat bulmak için, durumu iyileştirmek
için, insan olabilmek için mutlaka Avrupa’dan öğüt almak, bütün işleri
Avrupa’nın emellerine göre yürütmek bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi bir
takım düşüncelere yol açmıştır.

– Oysa hangi bağımsızlık vardır ki, yabancıların öğütleriyle,
yabancıların planlarıyla yükselebilsin. Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir.
Tarihte böyle bir olay kaydetmek girişiminde bulunanlar acı sonuçlarla
karşılaşmışlardır. İşte Türkiye de bu fikir yanlışıyla, bu anlayışla hareket
eden devlet adamlarının yüzünden her saat, her gün,  her yüzyıl biraz daha çok gerilemiş ve daha
çok düşmüştür. Bu düşüş, bu gerileme yalnız maddiyatla olsaydı hiçbir önemi
yoktu. Ne yazık ki, Türkiye ve Türkiye halkı ahlaken düşüyor.

– Ve Bu durum incelenirse görülür ki, Türkiye doğu maneviyatı
ile başlayan batı maneviyatı ile sona erdirilen bu yol üzerinde bulunuyordu.
Batı ve Doğu’nun birleştiği yol üzerinde bulunduğumuzu ve ona yakınlaştığımızı
sandığımız zaman, asli mayası olan Doğu maneviyatından tamamen kopuyoruz,
yalnızlaşıyoruz. Hiç kuşkusuz ki, bugün bu ülkeyi, bu ulusu yok olma çıkmazına
yönelten başka sonuç beklenmez.

– Bu düşüşün ortaya çıkışı korku ve zayıflık ile başlamıştır.
Türkiye ve Türkiye halkı nasılsa bunların başına geçmiş olan bir takım
insanlar, galip düşmanlar karşısında sessizliğe mahkûmmuş gibi Türkiye’yi atıl
ve çekingen bir durumda tutuyorlardı. Ülkenin ve ulusun çıkarlarının gereğini
yapmakta soysuzlaşmış ve alçaktılar. Türkiye düşünürleri adeta kendi
kendilerine hakaret ediyorlardı. Diyorlardı ki: “Biz adam değiliz ve olamayız, kendi kendimize adam olmamıza imkân
yoktur.
” Bizi kayıtsız koşulsuz canımızı, tarihimizi, varlığımızı düşman
olan ve düşman olduğuna hiç kuşku edilmeyen Avrupalılara vermek istiyorlardı.

– Onlar bizi yönetsin diyorlardı. Buna da en yakın bir örnek
olarak İzzet Paşa’yı hatırlatmak
isterim. Biliyorsunuz ki, Balkan Savaşı’nın ardından vicdanı, kumaşı zayıf
olanlar, bu Ulusun artık hayat ve kurtuluş bulamayacağına inandılar. Bunların
başında İzzet Paşa vardı. İzzet Paşa o
zaman dedi ki: “Biz kendi kendimizi adam
ve insan edemeyiz. Biz kendi kendimizi düzeltemeyiz. Bu yüzden bir ekip
getirelim, onlara makam verelim.” Onun seçtiği Liman Von Sanders’in
başkanlığında bir ıslah heyeti getirmiştir ulusun başına.”

Yukarıya aldığım Mustafa Kemal Atatürk’ün sözlerini okuduktan
sonra çok ileriye gitmeye gerek kalmadan son 20 Yılın devletin üst kademelerine
kimlerin geldiğini ve ne söylediklerini, 20 Yılda yapılan icraatlarını,
kaybettiğimiz topraklarımızı ve değerlerimizi takdirlerinize bırakıyorum.

Sağlıklı kalın.

Öğretmenlerimize Haksızlık Etmeyelim

“Çocukların
nasihatten çok, iyi örneğe ihtiyaçları vardır
.” Joseph Jouberth

 

Son zamanlarda okullarda bazı öğretmenler
tarafından öğrencilere şiddet uygulandığına dair haberler çıkmaya başladı. Bazı
öğretmenlerin öğrencilere hakaret ettiğini, aşağıladığını, tehdit ettiğini
hatta dövdüğünü, çekilen cep telefonlarından izledik.

Nitekim ilgili öğretmenler hakkında
soruşturmalar açıldı, cezalar verildi. Elbette ki bu tür davranışlar tasvip
edilemez, hele bir eğitimciden yansıması daha da vahimdir. Çünkü öğretmen bilimin, iyinin, güzelin ve sevginin temsilcisidir.
Onlar insanın ve insanlığın mimarlarıdır. Olumsuz davranışları olamaz,
olmamalıdır. Öğrencilerimiz ne kadar haksız da olsa, bu tür kötü muamelelere
tabi tutulamaz. Sorun ne denli vahim olsa da çözümü “bilimsel ve insani” yöntemlerle olmalıdır.

Her kurumda olduğu gibi, çok az da olsa
eğitim camiasında da öğretmenlik meslek ve itibarına layık olmayan, öğretmenlik
vasfı taşımayan kişiler bulunabilmektedir. Bu gibilerin öğretmenlikten alınıp
uygun görevlere verilmesi gerekir. Böylece öğretmenlik mesleği de yıpratılmamış
olur.

Buraya kadar tamam. Peki, öğretmenlerin
hoşgörüsünü, sabrını taşıran, kural tanımayan, şımarık, vurdumduymaz, sorumsuz
vb. davranışları inatla yansıtan öğrencilerin hiç mi kusuru yok?  Elbette ki çok.

Son zamanlarda bazı öğrenciler tarafından
öğretmenlere karşı; “başkaldırma, alay
etme, ders ortamını bozma, saygısızlık, gereksiz itiraz, alay etme, dalga
geçme, küfür, tehdit ve hatta şiddet”
gibi olumsuz davranışlar sergilenmeye
başlamıştır.

Bu davranışlar gün geçtikçe de
artmaktadır. Bunlar eğitim camiamızı, sevgili öğretmenlerimizi üzmekte ve
derinden yaralamaktadır. Buna rağmen öğretmenlerimiz, bu çirkin saldırılara sabretmekte,
öğretmenliğin saygınlığı ve yüklediği ağır sorumluluktan ötürü bu çirkinlikleri
sineye çekmektedir.

Okulun ve öğretmenlerin huzurunu kaçıran
bu öğrenciler nasıl bu hale geldi dersiniz? Ben âcizane gördüklerimden, okuduklarımdan
ve tecrübelerimden bunu iki temel sebebe dayandırmaktayım:

1.İlkokul
döneminde öğrencilerin alması gereken; “değerler
eğitimi”
nin yeterince öğrencilere kazandırılmaması.

2.Bilinçsiz
anne babaların çocuklarını şımartmaları, iyi örnek olamamaları ve yanlış
yönlendirmeleri.

Yıllarca
okullarımızda eğitimden ziyade öğretim öne çıkarıldı. Sınav endişesiyle
çocuklarımız bilgi küpüne dönüştürüldü. “Dürüstlük,
çalışkanlık, adalet duygusu, şükür, yardımseverlik, dayanışma, arkadaşlık,
saygı, sevgi, dostluk, vefa, vb.”
 
değerler önemsiz görülerek ötelendi. Böylece, çok bilen fakat “ukala, kaba, doyumsuz, kıskanç ve mutsuz”
çocuklar çoğalmaya başladı. Ailenin de kötü örnek olmasıyla, okullarda öğrenci
sorunları gittikçe büyüdü.

İlkeli, eğitime sevdalı, okulla işbirliği
içinde, çocuğuna ikinci bir öğretmen olan velilerimiz elbette pek çok. Bu
değerli velilerimize müteşekkiriz. Bu kıymetli insanların hoşgörü ve
anlayışlarına sığınarak itiraf edelim ki; bazı velilerin okula yardımcı olma,
çocuğuna olumlu anlamda(şımartmadan) ilgi gösterme gibi bir dertleri yok.
Böylesi ailelerin çocuklarının rehberi; sokağın,
internetin, filmlerin
kötü örnekleridir.

Unutmamak gerekir ki çocuğun karakterinin
şekillenmesinde; “okul, aile ve sosyal
çevre”
denilen üç önemli saç ayağı vardır. Aile ve sosyal çevreden kötü
örnekler alan çocuk, okula kolay kolay intibak edemez.

Sevginin eksik verilmesi çocuğu edilgen ve pısırık, aşırı verilmesi şımarık, hediyenin, paranın kontrolsüz
aşırı verilmesi de ukala yapar. Çocuk
hayatta dik durmak yerine, herkese diklenmeyi seçer.  İşte bazı okullarımızı bu tip öğrenciler adeta
istila etmiştir. İlgi noktası kendileridir. Öğretmen ve benzeri saygın kişiler
gözlerinde değersizleşmiştir.

Bu tür öğrencilerin anne babaları,
çocuklarının bu olumsuzluklarını beğenirler. Okula, öğretmene yardımcı
olacaklarına, öğretmenin olumlu uyarılarına, değerli uğraşlarına karşı
öğretmenin üzerinde baskı kurarak, çocuklarının taşkınlıklarını savunmayı
seçerler. Bazen bu baskılar siyasi de olabilmektedir.

Bilgisi az, parası çok şımarık kimi
veliler, yanlış tutumlarıyla eğitimin özüne, bilimin gerçeklerine,
öğretmenliğin saygınlığına leke sürmektedirler. Böylesi velilerin çocukları da
elbette ki şımarmakta, yüz almakta, hata ve taşkınlıkta sınır tanımamaktadırlar.

Bu olumsuz ve haksız müdahaleler,
öğretmenin öğrencinin gözünde saygınlığını ve yasal yaptırım gücünü
kaybetmesine, değersizleşmesine yol açmaktadır. Haksızlığa uğrayan dürüst,
saygın öğretmenin motivasyonu sönmekte, şevki kırılmakta, mesleğine ve sisteme
küsmektedir.

İyi ve örnek aile çocukları, okullarında çok güzel bir
okul iklimi oluştururlar.

Güzel bir
okulumuzda teftiş yapmaktaydım. Sorduğum soruların bazılarını öğrenciler
bilememişti. Sınıf başkanı parmak kaldırarak söz istedi. Söz verince:
“öğretmenim sorduğunuz soruların hepsini öğretmenimiz bize öğretmişti.
Fakat biz unutarak bazılarını bilemedik. Kusur bizde. Sizden sınıfımız adına
özür diliyorum”
dedi. Bu
cevap çok duygulandırmıştı beni. Öğretmene defalarca teşekkür ettim. Böyle
öğrencileri olduğu için…

İlimizin bazı okullarına zaman zaman
dostluk ziyareti yapmaktayım. 24 Kasım ve Atlım Lisesi’nde öğrencilerin
davranışlarını gıptayla izlemiştim. Cep telefonlarını bir düzen içinde toplayarak
sınıf sınıf dolaplara koymalarını, velileri ile görüşmek isteyen öğrencilere
müdür yardımcılarının okul telefonuyla candan nasıl yardımcı olduklarını
görünce gerçekten gururlandım. Bu okullarımızın öğretmen, idareci ve velilerine
gönülden teşekkür ediyorum.

Bazı veliler de iyi niyetli
olmalarına rağmen, çocuklarına gerekli ihtimamı ve dikkati göstermemektedir
maalesef. Kimisi kariyer yapma, kimileri kendi sorunları, kimileri de amaçsız
bir yaşamı seçmeleri yüzünden, çocuklarını adeta sokağa ve internete terk
etmişler.

Böylesi velilerin çocukları; uygunsuz
filimler izleyerek, katıldıkları kötü grupların karakterini kaparak, sokağın
olumsuz ortamından etkilenerek, toplumun onulmaz yarası haline gelmektedir. Bu
çocuklar da, tıpkı anne babaları tarafından şımartılarak yanlış yönlendirilen
velilerin çocukları gibi, hem okulun hem de toplumun en büyük sorunlarıdır.

Değerli anne babalar; sebebiniz her
ne olursa olsun, birinci önceliğiniz evlatlarınız olmalıdır. Onlarla ilgilenin,
sevin, zaman ayırın, güzel örnek olun, yanlışlarına sahip çıkmayın,
şımartmayın. Sorunları ile ilgilenin, size açılmalarına fırsat tanıyın. Sokağa
atmayın. İzlediği filmleri, okuduğu kitapları, arkadaş gruplarını kontrol edin.
Bozulmalarına fırsat vermeyin lütfen. Nazik, saygılı ve dürüst olmalarına
çalışın. Bilgi kısmını zaten okul verecektir.

Doğru bir karakter edinmesi sizin
sayenizde gerçekleşecektir. Şimdi az bir zamanı çocuğuna ayırmaktan kaçınan
anne baba, çocuğunun dönüşü olmayan bir girdaba kapılması durumunda, hem çok
üzülecek ve hem de bütün zamanını ona vermek durumunda kalacaktır.

Sevgili öğretmenlerimizin de tüm
gayesi, biricik evlatlarımızı geleceğe hazırlamaktır. Lütfen öğretmenlerimize
yardımcı olalım. Huzurlu ve mutlu olma adına geleceği hep birlikte inşa edelim.
Okullarımız hüzün yerine, hep sevgi ve güzel diplomalar dağıtsın. Bir anne
babanın en büyük mutluluğu, evladı diploma alırken birlikte çektirdikleri fotoğraf
değil midir?

Sevgiyle kalın…

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI’nın Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 10

0

Siz Fânî
İdiniz Duânız Bâkî

BELKIS İBRAHİMHAKKIOĞLU

Dünyaya
ait foto
ğrafları toparlayıp geriden gelenlere emânet
etmeye haz
ırlandığınızı
hissediyordum. Gitmek istedi
ğiniz yer, ne erguvanların mevsimi, ne
kalabalıkları kucakladı
ğınız mekânlar, ne
t
ârihin derinliğiydi. Ötelerden çağrılıyordunuz.
Ve o g
ün Boğazla helâlleştiniz.

Erguvanlarla ilk siz tanıştırmıştınız. Pırıl
pırıl bir bahar günüydü. Boğaz’ın kıyıları henüz böylesine hoyratça
hırpalanmamıştı. O yürüyüşte tabiatla aranızdaki aşkın şâhidi olmuştum. Beykoz
yolundaki fıstık ağacı, iğdelerin baş döndüren kokusu hayatıma sizinle girdi.

Ben, saksı çiçekleri annelerin elinde
serpilir bilirdim. Çünkü annem dünyâyı terk ettiğinde çiçeklerimiz kurmuştu.
Yıllar sonra balkonda yetiştirdiğiniz çiçeklere her sabah coşkuyla su
verdiğinizi seyrettiğimde anladım ki çiçekler sevginin elinde can buluyormuş.

Sevgili Hocam, Harputlu Ömer Efendi’nin
yetimi, yetimliğin hüznünü ömrünce gönlünde taşıyan güzel insan. Haberi
işittiğimizde hastahânenin iç bahçesinde toplaştık. İsmimizin başına sevgili
sıfatını ekleyerek hitap ettiğiniz büyüklü küçüklü biz çocuklarınız orada
öylece bekledik. Yanımıza gelseydiniz önce teker teker hepimizin ve
yakınlarımızın hatırını sorar, sonra mevsime inat ısıtan güneşten, bahçedeki
ana kucağını hatırlatan salkım söğütten bahsederdiniz. Bekledik, ama
gelmediniz.

Başka bir gün Yuşa Tepesi’ne kadar
uzanmıştık. Hastalık bedeninizi mecalsiz bırakmıştı, ama geçmişin sesini
duyuran her şey her zamanki gibi hocalık heyecanınızı ateşliyordu. Hazretin
makamında bizi biz yapan, ruh dünyâmızı yoğuran değerlerimizi yetiştirdiğiniz
bütün öğrenciler karşınızdaymışçasına o tok vurgularınızla anlattınız
anlattınız… Ziyâret için orada bulunan çoluk çocuk, genç ihtiyar herkesin
dikkatini çektiniz, ilgiyle dinliyorlardı. Bu 
mübârek makamı hangi duygularla ziyâret ettiklerini bilemezdik. Ama
belli ki, hissedip de dillendiremediklerine tercüman olmuştunuz. Sizi
tanıyanlar ‘Hocam’ diye etrafınızı
çevirdiler. ‘Hocam’, size nasıl da
yakışan bir hitaptı. Gururla, onurla taşıdığınız icâzetinizdi âdeta. Yine o dik
duruşunuz ve hoca gülümseyişinizle hatırlarını sordunuz. Bu memleketin bütün
evlâtlarını öz evlâdınız bildiğinizden karşınızdakinin kim olduğu, ne iş
yaptığı, hangi fikrin peşinden gittiği aklınıza gelmezdi. Zira siz ayrılıkların
değil, birliğin savaşçısıydınız.

Yaklaşan yolculuğun kalbe yansıması olsa
gerek, Yuşa Tepesi’nin yeşilden gökyüzüne uzanan ufku bize sonsuzun huzurunu
duyuruyordu. Ölümden konuştuk. Ruh ikliminizin mürşidi Yunus Emre’nin
mısralarını okudunuz: ‘Ölen hayvan imiş,
âşıklar ölmez
’.

Yuşa dönüşü, Kanlıca’da mola verdik. Denize
uzanan kahvede çay içerken dalgındınız. Şâirin dediği gibi, duyup da
anlatamadığımız bir şeyler vardı.

Sık
sık böyle alıp başımızı bir yerlere gitmeliyiz
’ derken sesiniz mahzundu.
Dünyâya âit fotoğrafları toparlayıp geriden gelenlere emânet etmeye
hazırlandığınızı hissediyordum. Gitmek istediğiniz yer, ne erguvanların
mevsimi, ne kalabalıkları kucakladığınız mekânlar, ne târihin derinliğiydi.
Ötelerden çağrılıyordunuz. Ve o gün Boğaz’la helâlleştiniz.

Birlikte kültür târihimizde iz bırakan nice
değerli ismi ebedî âleme uğurlamıştık. Siz zor günlerin dostu idiniz. Sevdalısı
olduğunuz dergiyle kucakladığınız sevgili dostlarınızın ömürlerinin son
sayfalarında hep sizin isminiz vardır.

Her kimin kaleminden kültürümüz adına
sayfalara damla düşse, yüreğinize sel olur akardı. Gizli bir ahdiniz
varmışçasına onları sıkıntılı zamanlarında yalnız bırakmamayı boynunuzun borcu
bilirdiniz. Onca gaile ve meşgale arasında mutlaka zaman ayırır ziyâretlerine
giderdiniz. Çoğunlukla yanınıza aileniz olarak kabul ettiğiniz vakfın
mensuplarını da alırdınız. Ahmet Bey (Taşgetiren), Ayla Abla (Ağabegüm), İsa
Bey (Kocakaplan), rahmetli Vahap Bey (Elbir), Mehdi Bey (Ergüzel), Cemal Bey
(Aydın), Gazi Bey (Altun) ve daha nicelerimizin hafızasında bu
kadirşinaslığınızın hatırları örnek olarak nakışlanmıştır.

Her ziyâret dönüşü huzur ve teessürü yan yana
yaşardınız. Kültür adını taşıyan bir Bakanlığın memleketin yeri doldurulmaz
kıymetlerine karşı bîgâneliği sizi hem öfkelendiriyor, hem derinden
yaralıyordu. Kör ve sağır vicdanları biraz olsun diriltirim umuduyla yılmadan
yazıyor, yazıyordunuz. Hiç bir partiye, cemaate, gruba hoş görünmeye tevessül
etmeden memleket için, millet için inandıklarınızı ibâdet aşkıyla kaleme
alırdınız. Fâtih Camii avlusunu dolduran binlerin sizi, dînî ve millî
ahlâkımıza yaraşır sükûnetle uğurlayışları, slogan değil, inanç insanı
olduğunuzu resmeden çok anlamlı bir tabloydu.

Duâ yerde kalmazmış Hocam. Siz fânî idiniz,
duânız bâkî. Ümit Meriç Hanımefendi’nin ifâde ettiği gibi; ‘ektiğiniz tohumlar bir gün mutlaka
yeşerecektir
.’

Siz yarınların soluğunu teneffüs eden Hoca
Ahmetlerdendiniz. Her çocuk ve her genç gözünüzde kıymetti. Bulunduğunuz
mecliste çocuklar varsa ilk onları görürdünüz. Başlarını okşar, şakalaşırdınız.
Ziyaretinize gelen gençleri ayakta karşılar, ciddiyetle dinler, kapıya kadar
uğurlardınız. Gençler, sizinle yüz yüze gelmek için, saatlerce kapı önlerinde
beklemez, sekreter barikatlarına takılmaz, soğuk nazarlarla karşılaşmazlardı.
Kalbiniz gibi, kapınız da açıktı. Vakıfta yetiştirdiğiniz genç kardeşlerimizden
Süheyla Derindere, Muhsin Karabay’ın hâtıraları arşivleyen kamerasına dönüp ‘Hoca bizi adam yerine koyardı. Şahsiyet
olduğumuzu öğretti
’ diyordu, gençler adına.

Sevgili Hocam, adınıza hazırladığımız anıt
sayı için yazılan bu yazıda sizi size mi, kendime mi, yoksa okuyucuya mı
anlattığımı ayırt edemiyorum. Yanı başımızda iken hayatın içerisine dağılan görüntüleriniz,
yokluğunuzla hakîkatin aynasına düştü. Hep öyle değil midir? Hâdiselerin
gölgelediği çehreyi bize ölüm gösterir. Yazar, Hatip, Dâvâ Adamı, Hoca, Dost,
Sevgili, Eş, Oğul, Baba, Amca Kabaklı’nın cümle vasıfları, insan Ahmet
Kabaklı’da noktalandı.

Servet (Kabaklı) kardeşimle vakıftaki
odanızda fotoğraflarınızı ve mektuplarınızı masanın üzerine yaydık. Zihnimizdeki
eksik parçalar hâtıralarla tamamlanıyor. İşte ‘anam’ dediğinizde yüreğinizden ses veren Münire Hanım. Sizi
masallara tutkulu kılan kadın… Ondan hiç ‘annem
diye bahsettiğinizi işitmedim. Öğrencilerinizin arasında Aydın’dasınız, Meşkûre
Hanım’la tanışıp evlendiğiniz yıllar. Dal gibi boyunuzla Sen Nehri kıyısındaki
parmaklıklara yaslanmışsınız, Paris’tesiniz.

Harput’ta Ejderha Taşı’nın yanında
durmuşsunuz. İçinde büyüdüğünüz ve içinizde büyüttüğünüz masalların işâret
taşı, işte ‘pişik tivi’ teorisinin mûcidi
üç kafadar. Okul arkadaşlarınız Celâl, Şahap ve siz. Bu şakayı anlatırken
attığınız kahkahalar kulağımda çınlıyor. Elazığ şivesiyle ‘pişik tivi’ kedi tüyü demek. Ankara’da bu tâbiri kim bilir? ‘Pişik tivi’ dediğinizde yüzünüze ‘o da ne’ dercesine bakanlara yeni bir
felsefî akım olduğunu söylüyormuşsunuz. Tabii bu akımın bir de târifi olmalı. ‘Pişik tivi’ etrafında gelişen hayalî
teorileri anlatırken cümleleriniz kahkahalarınızla kesilirdi. Şakalaşmaktan her
zaman çocuksu bir masumiyetle hoşlanırdınız.

Şıklığınız ve zarif duruşunuz bütün
fotoğraflarınızda dikkat çekiyor. Şıklık ve zarâfet, kaşınızın biçimi,
bedeninizin şekli gibi tabiî hâlinizdi. İntizamı severdiniz. Size tevdi edilen
her meseleye eğilişinizdeki titizliğinize imrenirdik. Küçük kâğıtlara notlar
alır, gücünüzün yettiğince yardımcı olmak için çırpınırdınız. İşi biten notları
karalar, eksik kalanları başka bir sayfaya aktarırdınız. Neticesi ne olursa
olsun, kimseyi habersiz bırakmazdınız. Yetiştiğiniz dönemlerin terbiyesi amellerde
rızâyı esas tuttuğundan, kalbî teşekkürden öte karşılık beklemezdiniz.

Bu yazı bitmez Hocam. Yokluğunuz insan
Kabaklı’yı çoğaltıyor içimde. Yeni zamanlar kendi dilini oluştururken
anlayışları da peşinden sürüklüyor. Ama ruhun arayışı değişmiyor. Kalpten kalbe
yürüyen yolda iz bırakanlardansınız. Sizi yazılarınızdan tanıyan genç
okuyucunuza; ‘Hoca’nın senin üzerinde de
hakkı var
dır’ dediğimde, sesi titredi. Emânetiniz taşınacaktır inşallah.
Biz sizden razıyız, Rabbim razı olsun.

(Türk Edebiyatı Dergisi:
Mart-Nisan 2001. S: 329-339, s: 80-82)

 

ESERLERİ

49-53-TÜRK
EDEBİYATI:
                                                                                                                                                                     (1.
Cilt: 620 sayfa / 1994 – 9. Baskı)                                                                                                                                                   (2.
Cilt: 904 sayfa / 1997 – 9 . Baskı)                                                                                                                                                   (3.
Cilt: 771 sayfa / 1997 – 9. Baskı)                                                                                                                                                                  (4.
Cilt: 806 sayfa / 1991 – 8. Baskı)                                                                                                                                                    (5.
Cilt: 1024 sayfa / 1997 – 8. Baskı)                                                                                                                                                (5 Ciltte Toplam: 4125 sayfa)

(2004 Yılında 5 cilt birlikte, Ankara Ticâret Odası’nın
desteğiyle her bir ciltten 1000’er adet basılmıştır.)

Ahmet Kabaklı
eserinin önsözünde, ilk 3 cildini 6 yılda meydana getirdiği esrine ‘Edebiyat Ansiklopedisi’ veya ‘Türk Edebiyatı Târihi’ isimlerinden
birini tercih etmediğini, 1300 yıllık Türk edebiyatının geçmişteki seyrini,
‘zaman’ içine koyarak göz önüne serdiğini açıklıyor.

İkinci ciltten
başlayarak kişiler ve devirler, târih sırasıyla devam edip günümüze kadar
geliyor. Bütün ciltlerde Doğu ve Batı edebiyatına dâir bilgiler ve örnekler
vardır.

Birinci ciltte yer alan bahislerden seçmeler: *Edebiyat
Nedir, *Türk Destanları, *Halk Hikâyeleri, *Mizah, *Türk ve Batı Edebiyatında
Edebî Akımlar,*Müzikli Oyunlar, *Roman, Hikâye ve Edebî Târih, *Halk
Edebiyatında ve Yeni Edebiyatta Nâzım Şekilleri.

Edebiyatın Târifi:

Matematik gibi akılcı
ve fizik gibi deneyli ilimlerde târifler çok önemli ve kesindir. Fikir ve sanat
dallarında ise kesin olamayacağı gibi önemli de sayılmaz. Burada târifin görevi
öğretmekten çok düşündürmektir. Söz gelişi şiir kavramının binlerce târifi yapılmıştır.
Hepsi de doğruya benzer. Ama hepsi doğruya benziyorsa, hiçbiri doğru değil
demektir. Bütün bunlar, şiiri ‘bir başka
açıdan
’ görüşler olduğu için târif edenin zevkine ve sanat anlayışına göre
değişebilir. Edebiyatın târifi de böyledir. Meselâ sözlük, onu şu cümleyle
tanıtıyor:

Edebiyat, düşünce duygu ve hayallerin söz ve yazı hâlinde güzel etkili
bir şekilde anlatılması sanatıdır
.’

Ve Ahmet Kabaklı’nın
târifi: ‘Edebiyat bilgi, gözlem ve
deneyişlere dayalı duygular, düşünceler, hayaller yardımiyle, güzel söz ve yazı
eserleri meydana getirme sanatıdı
r.’

Bu bölümün sonraki
sayfalarında ‘Edebî Eser’, ‘Edebiyat Târihi’, başlıkları altında
doyurucu bilgiler veriliyor.

Her bölümün sonunda ‘Okunacak Kitaplar’ başlığı altında
listeler var.

İkinci cilt, ‘Türk
Edebiyatında Devirler
’ bölümü ile başlıyor. Saka Türkleri, Hun Türkleri,
Göktürkler, Uygurlar, Karahanlılar, Selçuklular ve Çağatay dönemlerinden sonra
Anadolu Türk Edebiyatı ile 19. yüzyıla ulaşılıyor. Her bir dönemin verimlerinin
eserleri, ismen verildiği gibi örnekler de sunuluyor. Okuyucunun; Türklerin ‘edip millet’ olduğu kanaati pekişiyor.

Telif ettiği 100’den
fazla romanı ile Fransız edebiyatının önde gelen ismi olan Honore de Balzac; ‘Edebiyat, insan topluluklarını millet hâline
getiren en mühim unsurdur
’ diyor. Necip Fâzıl Kısakürek de ‘edebiyatsız millet olmaz’ diyerek
Balzac’ı destekliyor. Edebiyatla alâkalı 4000 sayfalık eser yazdığına, Edebiyat
Vakfı’nı kurduğuna, yayını 50 yıldır devam eden Türk Edebiyatı Dergisi’ni
kültür ve yayın dünyamıza kazandırdığına göre Ahmet Kabaklı da mutlaka aynı kanaattedir.

Bu ciltt
edebiyatımızın yüz akı Dîvân şiirimiz ve dîvan şâirlerimiz ve de örnekleriyle
birlikte şâir hükümdarlarımız 300 sayfa boyunca gergefte işlenen nakış gibi
okuyucuya sunuluyor. Eserin ikici cildinin son bölümünde Karacaoğlan’dan
Bayburtlu Çoban Celâlî’ye kadar halk ve saz şâirlerimiz var.

Üçüncü cilt: ‘Batıya
Yöne
lmiş Türk Edebiyatı’na tahsis edilmiş. Bilindiği gibi Türkler,
-muhtemelen üzengi denilen âleti icat ettikten sonra- Orta Asya’da iken bile
Batıya yönelmişlerdi. Yönelişler, Eftalitler’ olarak da anılan Ak Hunlarla
başladı ‘Tanrının Kırbacı’ olarak târihe
geçen Attilâ, kardeşi Bleda ile birlikte Batı Roma’yı haraca bağladı.  

O zamanki yöneliş,
coğrafî sâhada idi.
3
Kasım 1839’da Mustafa Reşid Paşa tarafından ilan edilen ‘Gülhâne Hattı Hümâyunu’ da denilen yenileşme beratının yürürlüğe
konulması ile başlayan ‘siyâsette
Tanzimat Dönemi
’ edebî akımlara da sirâyet etti ve ‘Tanzimat Edebiyatı’ doğdu.  Tanzimat
Edebiyatı’nın öncüsü 1826-1871 yılları arasında yaşayan, Osmanlı Devleti’nin
desteği ile 1849-1854 yılları arasında Fransa’da eğitim gören İbrâhim
Şinâsi’dir. O’nun ardından Ahmed Mithad Efendi, Şemseddin Sâmi, Abdülhak Hâmid
Tarhan ve Sâmipaşazâde Sezâî, gibi isimler de batı tarzında eserler vermeye
başladı.

Ahmet Kabaklı
eserinde bu şahıslar ve diğer Tanzimat edebiyatçıları hakkında bilgiler ve
eserlerinden örnekler verdikten sonra Servet-i Fünûn Edebiyatçılarını ve
eserlerini mercek altına alıyor: Tevfik Fikret, Hâlid Ziya (Uşaklıgil), Hüseyin
Rahmi (Gürpınar), Hüseyin Câhid (Yalçın), Mehmed Rauf ve Ahmed Râsim…

Ardından Millî
Edebiyat dönemi geliyor. Necip Âsım (Yazıksız), Ziya Gökalp, Ömer Seyfeddin,
Mehmet Âkif (Ersoy), Midhad Cemal (Kuntay), Ahmed Hâşim, Yahya Kemal Beyatlı ve
Fâruk Nâfiz Çamlıbel.

(Bu yazı dizisini hazırlayanın nâçiz kanaatine göre -edebiyatçı
olmaması sebebiyle yanılmış olabileceği de göz önünde bulundurularak- Kabaklı
Hocamızın, Servet-i Fünûn yazarları arasına dâhil ettiği Cenap Şahabeddin, Süleyman
Nazif, Müftüoğlu Ahmed Hikmet ve Mehmed Emin Yurdakul’u da Millî Edebiyatçılar
grubuna dâhil etmek gerekir.)

Dördüncü Cilt: Geniş
bir yelpazeye yayılan edebiyatımızla alakalıdır: *Yeni Edebiyat, *Düşünce
akımları ve ideolojiler
, *1940’dan
sonra şiir
, *Yeni gelenekçi şiir,
*Garipçiler, *Hisarcılar, *Türk Edebiyatı
Dergisi
, *Aruzu devam ettirenler,*İkinci Yeni, *1980’li yılların şiiri, *Toplumculuğu
devam ettirenler
, *Yeni İslâmcı Akım,
*Yirminci Yüzyıl’ın halk şâirleri, *Yirminci yüzyıl Türk edebiyatları, *Yirminci yüzyıl Azerbaycan şiiri
başlıkları altında şâir ve ediplerle eserlerinden örnekler ile Orhan Veli
Kanık, Oktay Rifat (Horuzcu), Can Yücel, Ümit Yaşar Oğuzcan, Özdemir Âsaf,
Bedri Rahmi Eyüboğlu, Fâzıl Hüsnü Dağlarca gibi tanınmış isimler bulunuyor.

Liste hayli uzun. ‘Mısırkalyoniğne’ kelimesinin bile başlı
başına şiir olduğunu iddia eden İlhan Berk’ten, verimlerine kelimenin tam
mânâsıyla ‘şiir’ denilecek eserler
veren Mehmet Çınarlı, Ömer Lütfi Mete, Erdem Beyazıt, Ayhan İnal, Yavuz Bülent
Bâkiler, Âşık Veysel, Bahtiyar Vahapzâde gibi isimler de yer alıyor.

Beşinci Cilt: ‘Birkaç Söz’ ile başlıyor. 12 Ağustos
1993 târihinde kaleme alınan metinden birkaç cümle. ‘Destanlar devrinden günümüze kadar kültür mâcerâmızı içine alan bir
edebiyat târihinin tam olabilmesi için, son elli yılda meydana getirilen
verimlerin de tanıtılması hiç olmazsa varlıklarının ortaya konulması gerekir.
Öyle yapacağız. Şimdi tasarladığımız altıncı ciltte, son 50 yılın deneme,
tenkit, hâtıra, röportaj, makale, fıkra, seyahat yazılarını ve onların
yazarlarını, Güldeste (Antoloji) hâlinde okuyucularımıza sunacağız
.’

Vakıf yöneticilerinin
belirttiğine göre Kabaklı Hoca, vefatından önce 6. Cildin hazırlıklarını
yapmıştır. Fakat bıraktığı müsveddelerin tasnifi hususunda karşılaşılan
güçlükler sebebiyle basımı gecikmiştir. Ümit edilir ki, kısa zamanda zorluklar
aşılır ve 6. Cilt de kültür dünyâmıza kazandırılır.

‘Külliyat’
denilebilecek muhtevaya sâhip olan Türk Edebiyatı ciltlerinin beşincisinde
Mithat Cemal Kuntay, Safiye Erol, Sâmiha Ayverdi, Samet Ağaoğlu, Alev Alatlı,
Selim İleri, Târık Buğra, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Emine Işınsu, Mehmet
Niyâzi Özdemir, Sevinç Çokum, Râsim Özdenören gibi isimler ve eserleri ile
Postmodernizm ve Son Yeni’nin isimleri ve eserleri hakkında bilgiler var. Bu
cilt, Türk dünyasının medâr-ı iftiharı 
Cengiz’lerle sona eriyor: Dağcı ve Aytmatov. 

Cennet Mekân Sultan Abdülhamit Hanı Rahmetle Anıyoruz

0

Ulu Hakan
Abdülhamit Han, vefatının 104. Sene-i devriyesinde rahmet ve dualar ile yad
ediliyor.  Dağılmakta ve yıkılmakta olan
imparatorluğu harap olmaktan kurtaran ve Osmanlı tarihinin devamlılık göstermesinde
büyük bir pay sahibi olan Abdülhamit Han, Ülkemizdeki vesayet odaklarının
temsilcileri tarafından uzun yıllar boyunca itibar suikastına maruz kalmıştır.
Bütün karalama kampanyalarına ve algı operasyonlarına rağmen, Müslüman Anadolu’nun
irfan dolu hafızasında mümtaz bir hatırası olan Ulu Hakan, vesayet odaklarından
temizlenen Yeni Türkiye’nin sembol isimlerinden biri olmuştur.

                Sultan 2.
Abdülhamit
, Osmanlı İmparatorluğu’nun 34. padişahı ve çöküş dönemindeki
devlette mutlak hâkimiyet sağlayan son padişah olarak tarihe geçmiştir. Tahta
geçtiği yıllarda imparatorluk, adeta dağılmanın eşiğinde olmasına rağmen, dâhiyane
bir siyaset anlayışı takip ederek Devlete, 33 yıl gibi uzun bir süre nefes
aldırmıştır. Geçen bu süre zarfın da, eğitim, sağlık ve askeri teknoloji
alanında devasa yatırımlar yapan
Abdülhamit Han
Osmanlı’nın devamını sağlamıştır.  İngiliz Ajanları ile Yahudilerin bütün ısrarlı
taleplerine rağmen, Filistin de bir karış toprak vermemiştir.  Hal böyle iken, Selanik’ten gelen Hareket
Ordusu tarafından tahtan indirilen Ulu Hakan,  Selanik’e sürgüne gönderilmiştir. Tahtan
indirilmesinin akabinde Osmanlıyı Birinci Dünya Savaşına sokan İttihatçılar, imparatorluğu
çöküntüye sürüklemiştir. Her yıl yüzlerce mektep açan Sultan Abdülhamit’in açtığı okullar
da yetişen askeri kadrolar, Milli Mücadelede ön saflarda yer almıştır.

                Ulu
Hakan Sultan 2. Abdülhamit Han’ın Ülkemizi kalkındırma yönündeki tarihi
projeleri, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip
Erdoğan’ın
atılımlarıyla icraata dönüşmektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan
öncülüğündeki AK Parti, Ulu Hakan’ın gerçekleştirmesine mani olunan projelerini
tek tek faaliyete geçirmektedir. Abdülhamit Han’ın projeleri arasında yer alan
Ovit Tüneli, 137 yıl aradan sonra 2018 senesinde tamamlanmak suretiyle,
ulaşımda çığır açmıştır. Yine Abdülhamit döneminde projesi çizilen Marmaray ve
Ulu Hakan’ın hayali olan Boğaz Tüp Geçit Projesi Erdoğan, döneminde tamamlanarak
hizmete açılmıştır.

                Payitaht
İstanbul’a, metro ve boğaz köprüsü hayal eden Abdülhamit Han’ın rüyası Recep
Tayyip Erdoğan’ın İBB Başkanlığı, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı
dönemlerindeki icraatlarıyla gerçek olmuştur.  Konya Ovası Projesi ve ordu – Sivas Yolu
Projesini, Ak Parti, Milletin hizmetine sunmuştur. Karadeniz – Akdeniz Yolu
Projesi, Filyos Limanı Projesi’inde de sona gelinmiştir. Abdülhamit’in, milletin
yaralarının sarılması için inşa ettiği tıp okulu Mekteb-i Şahane binası da bir
asır aradan sonra, yeniden asıl hizmet gayesine uygun olarak Recep Tayyip Erdoğan
tarafından hizmete açılmıştır.

                 10 Şubat 1918 tarihinde İstanbul Beylerbeyi
Saray’ında vefat eden, Sultan 2. Abdülhamit Han, vefatının 104. Yılında
Devlet-i Aliye Ocakları tarafından düzenlenen bir program ile anıldı. Sultan
Abdülhamit Han’ın 4. Kuşak  dan torunu ve
Devlet-i Aliye Ocakları  Başkanı  olan Abdülhamit Kayhan Osmanoğlu ile ocak
üyeleri Ayasofya  Camii Şerifi’nde  Sabah Namazını kıldıktan sonra, Çemberlitaş’da
bulunan 2. Abdülhamit    Han’ın Kabrini
ziyaret etmişlerdir.. Kuran-ı Kerim tilavetinin yapıldığı ve duaların okunduğu
programda, katılanlara lokma ikram edilmiştir.

                Daha
sonra Beşiktaş’taki Ertuğrul Tekke Camisi’nde adına Mevlit okutulmuş. Kayhan
Osmanoğlu, Sultan Abdülhamit Han’ın büyük hizmetler yaptığını, Millete çok
güzel eserler bıraktığını ve siyasi bir deha olduğunu ifade etmiştir.
Abdülhamit, geçmişte güzel ve faydalı işlere imza attığı için bu günlerde çok
tartışılan bir padişah olduğunu dile getiren Osmanoğlu, Necip Fazıl Kısakürek’in  “Onu anlayabilmek her şeyi anlamaktır” sözünü
hatırlatmıştır.

                Ne
acıdır ki, Milletine 33 yıl sıdkı sadakat ile hizmet etmiş olan böyle mümtaz
bir padişah, İngiliz Ajanları tarafından Kızıl
Sultan
olarak vasıflandırılmış olup, bu yakışıksız ithamlar, maalesef bir
zamanlar bizim ders kitaplarında dahi yer almıştır. Ben bu ifadeleri ihtiva
eden talihsiz bilgileri, ilk okul tarih kitaplarında ders olarak okuma
bahtsızlığı maruz kalan talebelerden birisiyim. Allah’a şükürler olsun ki, bir
zamanların Kızıl Sultanı, Milletin
ferasetiyle bugün artık Cennet Mekan Sultan Abdülhamit Han olarak vasıflandırılmaktadır.
Nerden nereye.

                Aradan
yüz yıl geçtikten sonra, şimdi de milletin yüzde elli iki oyu ile seçilen
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a diktatör denilerek ayni ithamlara maruz
bırakılmaktadır. 20 yıldır kesintisiz olarak iktidarda olan Ak Parti’nin yapmış
olduğu devasa eserler, sayısız hizmetler görmezden gelinmektedir. Fakat bazı
kesimler tarafından ne kadar görmezlikten gelinirse gelinsin güneş balçıkla
sıvanmıyor. Zira Millet kendine hizmet edeni çok iyi biliyor. Millet hiçbir
zaman içi kof ve boş laflara itibar etmiyor. Millet hizmet istiyor. Millet
yapılan işe bakıyor. Ayinesi iştir
kişinin lafa bakılmaz
atasözünü çok iyi biliyor. Bu itibarla, 1950 yılından
itibaren 70 yıldan fazla zamandan beri iktidar yüzü göremeyen Ana Muhalefet
Partisinin bundan sonra da görünür yakın tarihlerde iktidar olma imkânı ve
ihtimali bulunmamaktadır. Bu sebeple Ana Muhalefetin kendisini esaslı bir
murakabeye tabi tutmasında mutlak bir zaruret bulunmaktadır. Bu Millet Ana
muhalefetin düşmanı değildir. Düşmanı olması içinde herhangi bir sebep yoktur..
Kusur seçmende değil, kendine çeki üzen vermeyen, veremeyen ana muhalefettedir.

                Memleketimizde
yerleşmiş bir gelenek olarak, iç politikada, partiler birbirlerine ne kadar
muhalif olurlarsa olsunlar, mesele dış politika olunca, muhalif muvafık bütün
partiler iç politikayı bir tarafa bırakarak el birliğiyle hareket ederlerdi.
Şimdi ise, bu güzel gelenek de bozulmuş bulunmaktadır.  Şöyle ki, geçtiğimiz günlerde ABD. Başkanı
Biden vermiş olduğu bir beyanatta  “Erdoğan’ı dolaylı değil, demokratik yollardan
tasfiye için muhalefetle iş birliği yapmalıyız”
demiştir.  ABD. Başkanının bu talihsiz beyanatına
karşılık olarak, muhalefet partilerinden en küçük bir tepki dahi gelmemiştir.
En azından ey Biden bu bizim bir iç meselemizdir. Biz bunu
kendi aramızda hallederiz, Sen kendi işine bak diyememişlerdir.
Tayyip Bey
düşmanlığı o kadar ruhlarına işlemiş ki, böyle milli bir meselede dahi,
tepkilerini ortaya koymaktan imtina etmişlerdir. Hâlbuki cılız bir tepki dahi
göstermiş olsalardı, halkın nazarında itibarları artardı kanaatindeyim. Zira
bizim halkımız milli meselelerle alakalı olan dış politikada çok hassas ve
duyarlıdır. Muhalefet,  maalesef, bu
durumu dahi idrak etmekten aciz  bir
tavır sergilemiştir.. Haliyle bu husus vatandaşın gözünden kaçmamaktadır. Ondan
sonra Ana Muhalefet Partisi benim, oyum niye yıllardan beri bir milim yükselmiyor
diye hayıflanıp duruyor. Bu soruyu bilhassa Ana Muhalefet partisinin, kendisine
sık sık sorması icap etmektedir.

                Yazımı,
her kesim tarafından tanınan ve tarafsızlığı hususunda kimsenin şüphesi
bulunmayan Canan Karatay’ın bir sözü
ile bitirmek istiyorum. Canan Karatay diyor ki,

                “Seçim neticesi ne
olursa olsun, bir mahalli seçim de bile eğer, ABD. Ülkemizi tehdit edip, YSK. Henüz
kesin neticeleri açıklamazken Paris Belediyesi’nin ambarda altın bulmuş misali CHP/
HDP/İP adaylarını tebrik ediyorsa, tarafım her daim Erdoğan’dır.
Takdir ve
yorum, değerli okuyucularıma aittir.

Böyle Özelleştirmenin Yaman Olur Bedeli

Aralık
ayına göre bir veya birkaç misli artan elektrik faturaları müthiş bir deprem
etkisi yarattı. Aylık kira bedeli kadar gelen elektrik faturaları hane halkının
temel gıdasından kesilerek ödenmeye çalışılıyor. Ticarethane ve sanayide
elektrik faturaları işyeri kapattırıyor.

Elektrik
faturaları depreminin artçı sarsıntıları ile her türlü üretim ve tüketim maddesinin
fiyat artışları durdurulamıyor. Enflasyon artık aylık çift haneli
rakamlarda.

2002
yılında AKP geldiğinde 1 çeyrek altın alabildiğimiz 27 TL’ye şimdi ancak
bir kg hıyar alınabiliyor.

Peki
bu faturalara yansıyan fiyat artışları bizim kaderimiz mi? Yani bizim
dışımızdaki faktörlerin yarattığı kaçınılmaz bir sonuç mu?

Petrol
ve doğalgaz kaynaklı
elektrik üretimlerinin maliyetlerinde, bu
ürünlerin fiyatlarındaki artış sebebiyle bir yükselme olduğu doğrudur.

Eylül
ayından bu yana Brent Petrol fiyatı 72 dolardan 94 dolara çıktı.
Yani
yüzde 30 fiyat arttı.
Doğalgaz birim fiyatları aynı dönemde yüzde
55-60 arasında arttı
. Ama diğer elektrik girdilerinde bu oranda artış yok.
Mesela hidroelektrik, rüzgâr ve güneş enerjisinde yatırım yapıldıktan sonra hammaddeden
kaynaklanan bir maliyet artışı olmaz. Doğalgaz kaynaklı üretim toplam elektrik
üretiminin yüzde 22,5’i kadar.

Dolayısıyla
üretilen toplam elektriğin hammaddeden kaynaklanan dolar bazında
maliyet artışı ortalama
yüzde 15 mertebesinde olabilir.

Peki,
bizde bir yıl içinde ortalama elektrik fiyat artışı neden yüzde
115 oldu?

Temmuz
2008’de Brent Petrolün fiyatı 145 doları geçmişti. Şimdi 94 dolar.
Yani
yüzde 35 düşmüş.

Ancak
Temmuz 2008’de 1 Kwh elektrik fiyatı 0,23 TL iken neden şu anda 2,06 TL.
Yani Temmuz 2008’den bu yana elektrik TL fiyatı 9 katına çıktı. Neden?

Yarısını
devletten 32 kuruşa,
diğer yarısını şirketlerden 108 kuruşa aldıkları
ve ortalama 70 kuruşa mal ettikleri elektriği bu şirketler 2 liradan satıyor.
Neden?

************************************

Dağıtım
Şirketlerinin Özelleşme Hikayesi

Türkiye
Elektrik Dağıtım AŞ (TEDAŞ), 2004 tarihinde özelleştirme programına alındı. TEDAŞ’a
bağlı dağıtım bölgeleri 21 bölgesel tekele dönüştürüldü. 2009-2013
yılları arasında bunların tamamı 14 şirkete verilerek özelleştirildi.

Bu
şirketlerin özelleştirilmesiyle toplamda 12,7 milyar dolar gelir elde edildi.
Devlet düzenli yumurta veren tavuğunu sattı, bir defalık gelir elde etti. Fakat
almak zorunda kaldığı yumurtaların bedeli birkaç tavuk fiyatı kadar oldu.

Zamanın
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in açıklamasına göre, özel sektör bu sistemi belirli
bir süre işletip tekrar devlete devredecekti
. “Kayıp kaçak azalacak,
tüketicilerin maliyeti düşecek; verimlilik ve hizmet kalitesi artacaktı.”

Söylendiği
gibi olmadığını çok acı bir şekilde öğrendik.

Tüketicilerin
maliyeti
düşmek şöyle dursun, roket gibi yükseldi.

Hizmet
kalitesi
artmadı, elektrik kesintileri ve arızalar çoğaldı.

Isparta
tecrübesi
ile gördük ki bu dağıtım şirketleri hiç yatırım
yapmamış. Yer altına alınması gereken kablolar ilkel direkler üzerinden geçmeye
devam ediyor. Bir kar yağışında 3-8 gün elektrik verilemedi bu şehrimize.

Buna
rağmen dağıtım şirketleri borç batağı içindeler.

Çünkü
bunlar kendi kaynakları olmadan sıfır öz sermayeleri ile bu işe giriştiler.
Özelleştirme için gereken parayı Londra’daki finans çevrelerinden (siz
bunu “faiz lobisi ve dış güçler” diye de okuyabilirsiniz) kredi aldılar.

Londra
banka ve bankerlerinin istediği şartlarda Enerji Bakanlığı ile sözleşme
yaptılar. Bir bakıma Hazine garantisi verilmiş oldu. Sözleşmeler için yargı
yetkisi İngiliz tahkimine verildi.
Yani ödeme sıkıntısı olursa “adamlar
söke söke alır.”

Şimdi
içeride kur artışları patlayınca dağıtım şirketlerinin geliri dolar bazında
düştü.

Bu
gelirle dış borçlarını ödeyemeyecek hale geldikleri için devlet bunları kurtarmaya
çalışıyor. Tabii ki bütün yükü vatandaşın sırtına yükleyerek.

Yani
bizim ödediğimiz elektrik fatura bedelinin büyük kısmı, elektrik
maliyeti için değil, dağıtım şirketlerinin borcunu ödemek içindir.

Eğer
bu özelleştirmeler yapılmasaydı elektik fiyatlarına gelen bu fahiş zamlar
olmayacaktı.

************************************

Elektrik
İletimde De Aynı Yanlış Yapılacak

Geçen
sene Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ) de özelleştirme kapsamına
alındı.
Üstelik bu karar alındığında TEİAŞ kârını bir yılda üçe katlamıştı.

En
kârlı KİT’lerden biri olan “TEİAŞ’ın özelleştirilmesiyle tek kalemlik bir
gelir elde edilmesi amaçlanırken düzenli olarak kâr eden bir kuruluştan
vazgeçilmiş olacak.”

TEİAŞ
Genel Müdürlüğü, “5’li çete” diye adlandırılan şirketlerden en çok Kolin
Holding
ve bağlı şirketi Armin Elektrik şirketine ihaleler veriyor. 2021’de
açıklandığına göre TEİAŞ, bu şirketlerle son beş yılda 203 milyon TL’lik ihale
imzaladı.

Dağıtım
şirketlerinde olduğu gibi yine Kolin ve diğerlerinin aslan payını
alacağı bir özelleştirme planlanıyor olmalı. Ancak muhtemelen dağıtım
şirketlerinin zor durumda oluşu veya kredi bulma sorunu yüzünden henüz mesafe
alamadılar.

Hele
yandaş dağıtım şirketlerini bir kurtaralım. TEİAŞ’ı da bunlara vereceklerdir.

Dayan
ey halkım. Daha sırtına yüklenecek çok yük var!

****

Elektrik
Kamu Eliyle Yönetilmeli

Elektrik
Mühendisleri Odası’na (EMO) göre, “TEİAŞ’ın özelleştirilmesi de tüketiciye
elektrik fiyatlarında artış olarak yansıyacak.”

“Şebeke
verimliliği, planlaması, ikili anlaşmalar, altyapı sistemi üzerindeki
sorumluluğu dolayısıyla elektriğin kalbi ve aklı konumunda olan TEİAŞ,
elektriğin kamuda kalan son kısmı.”

TEİAŞ’ın
kamuda kalması ve
“diğer üretim ile dağıtımın kamulaştırılması
gerekiyor. Halkın ucuz elektriğe ulaşabilmesi için elektriğin
(üretimi,
iletimi ve dağıtımının bir bütün olarak) kamu eliyle işletilmesi ve yönetilmesi
şart.”

Mülakatta kalırlardı – Kan Kaybediyoruz

7 Şubat tarihli The New York Times’da Carlotta Gall imzalı uzun bir yazı var. Gall, gazetenin İstanbul Büro Şefi. Yazısının başlığı şöyle: “Türkiye’nin doktorları gidiyor. Enflasyon sarmalının son zayiatı.

Beyin göçü, açık ve yakın tehlikedir. Yerimizden fırlayıp “Ne yapmalıyız?” diye sormalı ve çare bulup uygulamalıyız. Bu “Bay falan!”, “Bay filan!” laflarından birkaç mertebe daha önemli bir derttir. İktidar da buna çare aramalı, muhalefet de bu konuda ne yapmayı planladığını açıklamalıdır. Bu komplo teorisi değil; soyuluyoruz. Hem de en değerli kaynağımız, insan kaynağımız; en değerli sermayemiz, insan sermayemiz gidiyor. Geri gelmemek üzere!

Carlotta Gall’ın yazısında verilen rakamları aslında biliyoruz ama kör dövüşünün gürültüsünden, bunlar ön plana çıkamıyor. Bir yılda göçen hekim sayısı binin üstünde. Daha önceki on yılın toplamı 4.000. Bu, hızlanan bir kanamayı gösteriyor. Göç etmek isteyen hekimlere yönelik yabancı dil kursları, bir endüstri hâline gelmiş. Binlerce hekim, yalnız genç değil, tecrübeli hekim de bu niyetle Almanca ve İngilizce öğreniyor. Yakında bazı illerde, belirli ameliyatları yapacak cerrah bulunmayacak deniyor. TÜİK Başkanını değiştirerek tedavi edilecek bir yara değil bu.

Yalnız hekimler değil

Hekimler, yabancılar için alçak dallardaki olgun meyveler. Hemen koparıp heybelerine atıveriyorlar. Anketlerde, gençlere sorulduğunda, %80’e yakını, yurt dışına gitmeyi arzu ettiğini söylüyor. Ana-babalara, çocuğunuzun yurt dışına gitmesini, yurt dışında okumasını arzu eder misiniz diye sorulduğunda da benzer yüzdelerle “Evet.” cevabı alıyoruz. Bu “Kahrolsun emperyalistler!” işi değil. Bu, geriye doğru on yıllara uzanan plansızlığın, programsızlığın, öngörüsüzlüğün sonucu. Ülkenin maddî kaynaklarını da, insan kaynağını da haciz fiyatına satışa çıkaran enflasyonun, paranın değerinin sert düşüşünün sonucu. Liyakati, marifeti boşlayıp yandaş kayırmanın sonucu.

Bir video programında Selçuk Şirin şu önemli tespiti yapıyor: “Biz, geri dönmek için giderdik. Şimdikiler kalmak için gidiyor.

Âdetimizdir, “Bir Türk bilmem ne yaptı!” diye haber yapmaya bayılırız. Benim hiç hoşuma gitmeyen bir haber türüdür. Hani “At konuştu!” gibi beklenmedik, olağanüstü bir iş gibi anlatırız. Maalesef haklıyızdır da. Amerikalı veya Alman böyle haber yapmaz. Çünkü başarıyı kazananın o ülkeden olduğu varsayılan kabuldür. Ancak başarı o ülkelerin dışında gerçekleşmişse milliyet belirtilir.

Neredeler?

Şimdi rastgele son birkaç ayın gazete haberlerini size sayayım:

  1. Dr. Gökhan Hotamışlıgil, diyabete yol açan bir hormon keşfetti. Şeker hastalığının tedavisinde önemli bir adım olabilir.
  2. Dr. Derya Unutmaz, COVID ve varyantlarına karşı etkili olabilecek bir tedavi türü keşfettiklerini açıkladı.
  3. Doç. Dr. Hande Özdinler, ölü sinir hücrelerini 60 günlük bir tedaviyle canlandırdı. Buluşun başta ALS, birçok sinir ve beyin hastalığının tedavisinde kullanılabileceği ifade edildi.
  4. Canan Dağdeviren, fizik mühendisi. Malzeme bilimi, mühendislik ve biyomedikal mühendisliğinin kesiştiği noktada çalışmakta! Pil istemeyen kalp pilinden mesela Parkinson tedavisinde kullanılabilecek, beyne doğrudan ilaç verebilen enjektöre kadar icatlarda imzası var. Öğretim üyesi ve kendi laboratuvarını yönetiyor.
  5. Zeynep Tüfekçi, tanınmış bir yazar ve dijital teknolojiler, yapay zekâ ve toplum arasındaki etkileşime odaklanmış bir bilim insanı.
  6. Müge Çevik, Zeynep Tüfekçi’nin, pandemi hakkında araştırma yaparken başvurduğu isim. Bulaşıcı hastalıkları ve medikal viroloji konusunda öğretim üyesi. Aynı zamanda, COVID-19’un bulaşma şartları hakkındaki yeni ve önemli bir yayının yazarlarından biri.

Şimdi her birinin bulunduğu yeri açıklayayım:

  1. Gökhan Hotamışlıgil, Harvard Üniversitesi’nde Sabri Ülker Metabolik Araştırmalar Merkezi Başkanı.
  2. Derya Unutmaz, Connecticut’ta, Jackson Laboratuvarı’nda ve Connecticut Üniversitesi’nde.
  3. Hande Özdinler, Northwestern Üniversitesi ALS Araştırma Merkezi’nin yöneticisi.
  4. Canan Dağdeviren, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) kendi kurduğu Medya Laboratuvarı’nın yöneticisi.
  5. Zeynep Tüfekçi, ABD’nin saygın dergisi The Atlantic’te yazıyor ve Kuzey Carolina Üniversitesi’nde öğretim üyesi.
  6. Müge Çevik, St. Andrews Üniversitesi’nde bulaşıcı hastalıklar ve medikal viroloji konularında öğretim elemanı.

Sizin de içiniz yanıyor mu? Başarılarından gurur duyuyoruz duymaya da niçin oradalar? Niçin burada değiller?

Sonra kendi kendime soruyorum: Burada olsalar mülakatı geçebilirler miydi dersiniz? Kazansalardı, onda bir maaşla burada çalışırlar mıydı? Şu an yönettikleri, çalıştıkları kurumları burada bulabilirler miydi?  (https://millidusunce.com/mulakatta-kalirlardi-kan-kaybediyoruz/)

TMT (Türk Mukavemet Teşkilatı)

       Geçtiğimiz hafta
içinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde ünlü bir iş adamı failleri aranan bir
cinayete kurban gitti. Cinayet haberi duyulduğunda Türkiye’de yayın yapan bir
televizyon kanalında bu haber Kıbrıs Türk tarihine adını şanla, şerefle
yazdırmış, Kıbrıs Türk’ünün adadaki varoluş mücadelesine önderlik eden bir
teşkilatla irtibatlandırılmak istenmiştir!

       Bu teşkilata; ‘’adı suikastlarla bilinen
yarı resmi bir oluşum’’ nitelendirilmesi, böylesi bir haberin yapılması, bu
haberi yapan gazeteci adına büyük bir talihsizliktir. Zira bu gazeteci ya
yapmış olduğu bu haberin sonuçlarının nereye varacağını hesaplayamamıştır! Ya
da haberin odağına oturttuğu bu teşkilatın ne olduğundan haberi dahi yoktur!

    Bu
haber gerek KKTC’de, gerekse Türkiye’de devletin en üst makamları başta olmak
üzere esefle karşılanmış; haberi yapan gazeteciye yönelik devletin her
kademesinden kınama açıklamaları yapılmıştır. Böylesi bir haberin yapıldığı
ilgili TV kanalı hakkında da RÜTÜK tarafından soruşturma başlatılmıştır.

    Bu haberi konu başlığı yaparak, bu yazıyı
kaleme almamdaki amaç ise; yıllar süren titiz bir çalışma sonucunda
hazırladığım; kuruluşundan, teşkilatın yapısına, Kıbrıs adasındaki
faaliyetlerine kadar anlatmış olduğum ‘’TMT
(Ölmek Var, Dönmek Yok)’’
isimli kitabımla bu teşkilatın ne olup, olmadığı
konusunda taraf olmamdır.

   Bir kere şu hususun altını kalın bir çizgi
ile çizerek tarihe bir kez daha not düşmek gerekirse; ‘’adı suikastlarla anılan
yarı resmi bir oluşum’’ diye adlandırılmak istenen Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT)   nedir,
ne demektir diye sorgulandığında tarih sayfaları bu teşkilatı:

    50’li yıllardan, 1974 yılına kadar geçen çeyrek asırlık
süreçte Kıbrıs Türk’ünün adadaki direniş ve varoluş mücadelesine önderlik
ederek, Rum-Yunan ikilisinin adada gerçekleştirmek istedikleri Enosis’i önlemek
amacıyla 1 Ağustos 1958’de adada faaliyete geçen, Rum EOKA terör örgütüne karşı
Kıbrıs Türk’ünün canını, malını, iffetini, tüm kutsal varlıklarını korumak
amacıyla kurulmuş, bu teşkilatta görev almış nice kahramanları anlatır.

    TMT,
kuruluşundan 1976 tarihinde KKTC Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığına dönüşümüne
kadar tarihin hiçbir döneminde ne illegal bir yapının içinde olmuş, ne de adı
suikastlarla anılmıştır. TMT, Kıbrıs Türk’ünün adadaki vatan savunmasının adı,
‘’Kuva-yı Milliye’’ ruhunun Kıbrıs adasına yansıması olmuştur. 

     Kıbrıs adasında Türk
Mukavemet Teşkilatının
kuruluşu öncesinde yaşananlara, TMT’nin adada
faaliyete geçmesiyle birlikte Kıbrıs Türklerinin ortaya koydukları yaşam
mücadelesine, Türkiye’nin yasal garantörlük hakkını kullanarak Türklerin Rumlar
tarafından topyekûn katledilmesine, Kıbrıs adasının Yunanistan’a bağlanmasına
mani olmak amacıyla Mehmetçiğin 20 Temmuz 1974 tarihinde adaya ayak basıncaya
kadar geçen sürece bakıldığında:

    Kıbrıs Türk’ünün ata yadigârı vatan
topraklarında yaşamlarını sürdürebilmek adına vermiş oldukları muhteşem bir
direniş, bu direnişe öncülük eden bu gizli bir teşkilatın ölüm kalım savaşı
görülür.

   Bu savaşın parolası: ‘’ÖLMEK VAR, DÖNMEK YOK’’
tur.

   Bu savaşın içinde nice isimsiz kahramanın
kan ve can bedeli, gözü yaşlı Türk analarının bitmeyen acıları vardır. O analar
ki; günü gelmiş, sırtlarında emzikli bebeleri ellerinde silah, erlerinin yanı
başında Mücahide olarak çarpışmış. Günü gelmiş, yıllar boyunca Hamitköy ovasına
kurulu Kızılay çadırlarında aç susuz yaşam mücadelesi vermiştir.

   Ama hiçbir güç, hiçbir neden, Kıbrıs Türk
halkını vatan topraklarından vazgeçirememiştir. İşte Kıbrıs Türk’ünün adadaki
var oluş mücadelesinin özü budur. Bu öz, en büyük gücü TMT’den almıştır.

   İngiltere’nin Kıbrıs adasına el koymasıyla
başlayan; Kıbrıs Türk Halkının, Rumlara karşı adada gerçekleştirdiği direnişe, var
oluş mücadelesine yansıyan üç önemli gerçek vardır:

   Bu gerçeklerin ilki;

    1878 yılında Kıbrıs adasına el koyan
İngiltere’nin müstemleke döneminden, 1960 yılında kurulan Bağımsız Kıbrıs
Cumhuriyeti dönemine kadar giden süreç de dâhil ama özellikle 21 Aralık 1963
tarihinde başlayarak, 20 Temmuz 1974’e kadar devam eden Rum tedhiş hareketleri
karşısında; Kıbrıs Türklerinin ata yadigârı vatan topraklarında yaşam haklarını
savunmalarıdır.

İkinci gerçek;

    Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşunun
tapu senedi Lozan Anlaşmasıyla Akdeniz’de kurulmuş Türk-Yunan dengesinin,  20 Temmuz 1974 Mutlu Barış Harekâtıyla
Türkiye aleyhine bozulmasının önlenmesidir.   

Üçüncü gerçek ise:

      TMT gibi efsanevi bir teşkilatta görev
almış Türk subaylarının tarihe yazdığı nice kahramanlıklarla, o süreçte bu
teşkilata destek veren Türkiyeli ve Kıbrıs Türk siyasetçilerinin unutulmaz
çabalarının tarihe iz düşümüyle, teşkilata katılan Kıbrıs Türk Mücahitlerinin,
Mücahidelerinin adadaki var oluş mücadelesinde gösterdikleri kahramanlıklarla,
bu uğurda verilen nice şehitlerle, gazilerle ispatlıdır.

    İlk
iki gerçek; yasal antlaşmalarla, tarihi belgelerle kanıtlıdır…

    Üçüncü gerçeğin
yazılı belgesi yok denecek kadar azdır ama bu önemli gerçek, yaşanan olaylarla
kanıtlanmış, tarihin unutmaz hafızasına vatan sevdalılarının can ve kan
bedeliyle yazılarak emanet edilmiştir.

    TMT gerçeği ne değiştirilebilir, ne de
dönüştürülebilir. Hele, hele günümüzde tarihi gerçekleri bilmeden haber yapan, tarihi
gerçekleri saptırarak, internet bilgileriyle bilim insanı kisvesine bürünen,
vicdanlarını cüzdanlarına tercih eden kimileri tarafından Türk Mukavemet
Teşkilatının Kıbrıs Türk halkından aldığı destekle göstermiş olduğu o muhteşem
direniş, gerçekleştirdiği başarılı mücadele; ne yok sayılabilir, ne de aslı
astarı olmayan sokak efsanesiymiş gibi gösterilebilir!

     TMT mensupları; Kıbrıs Türk Halkının
adadaki var oluş mücadelesinde, onlara verilen vatan görevi ne ise; sadece o
görevi kanı ve canı pahasına yerine getirmiş, görevlerini yerine getirirken de
ne haktan, ne de hukuktan vazgeçmemiştir.

      Kıbrıs adası Türk toprağıdır. Kıbrıs Türk
Halkı, atalarından yadigâr bu vatan parçamızda sonsuza değin hür ve bağımsız
yaşayacaktır.

      Yıllar sonra gün gelecek tıpkı bugün
olduğu gibi, tarih sayfaları yine açılacak, yaşanan tarihi gerçekler bir kez
daha sorgulanacaktır!    

       Ancak yüzyıllar sonra dahi, kimler sorgularlarsa
sorgulasın; TMT araştırıldığında, bu teşkilat nedir? Neden kurulmuştur? Diye
sorgulandığında; karşılarına hep şu gerçek çıkacak, ağızlardan şu cümleler
dökülecektir:

     ‘’Türk
Mukavemet Teşkilatı, Kıbrıs Türk’ünün adadaki direniş ve varoluş mücadelesinin
önderi, bizim yaşam kaynağımız olmuş. Bu gün ata yadigârımız Kıbrıs’ta kurulmuş
bağımsız bir devlette özgürce yaşayabiliyorsak, bu topraklar bizim vatanımızdır
diyebiliyorsak eğer; varlığımızla birlikte her şeyimizi o yıllarda atalarımızın
vermiş olduğu o muhteşem direnişe, bu direnişte görev alanlara ve tabi ki,
bizleri adada yok olmaktan kurtaran Türkiye’ye ve Mehmetçiğe borçluyuz.’’

       Kıbrıs adasında bundan 65 yıl önce ölüm, kalım mücadelesi
veren Kıbrıs Türk’ünü, bu mücadelesinde yalnız bırakmayan, onlara önderlik
ederek tarih sayfalarına ‘’TMT – Kod
Adı: KİP’’
olarak geçen bu gizli teşkilat için söylenecek, yazılacak ne
varsa, hepsi bundan ibarettir.

      Unutulmasın ki!

      Yaşanan tüm gerçeklere rağmen bu efsanevi teşkilatın ada tarihine kazıdığı o muhteşem var oluş
mücadelesini göz ardı edenlere, Kıbrıs Türk’ünün ortaya koyduğu Kuva-yi Millîye
(milli güçler) ruhunu yok sayanlara verilecek cevap; tarihin derinliklerinden
bu efsane teşkilatın mensuplarından gelecek, ada topraklarında yine onların
sesi duyulacaktır:

      ‘’Kıbrıs
Türk’ünün yaşayış ve hürriyetine, malına, her türlü ananesine ve mukaddesatına,
her nerede ve kimden olursa olsun vaki olacak tecavüzlere karşı koymak için,
kendimi Yüce Türk Ulusuna adadım. Gördüğüm, duyduğum ve hissettiklerimi ve bana
emanet edilenleri hiç kimseye ifşa etmeyeceğime, ifşaatın ihanet sayılacağına
ve cezasının ölüm olduğuna, verilecek cezayı seve seve kabul edeceğime namusum
ve şerefim üzerine ant içerim.’’

     Vatan, Türk Mukavemet Teşkilatında görev yapanlara
minnettardır.

     (Kaynakça: Bk. Bilgeoğuz Yayınları, TMT
(Ölmek Var, Dönmek Yok)-2021 Atilla Çilingir)

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI’nın Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 9

0

Kabaklı Hoca’nın
Ardından

ZEYNEP
ULUANT

Kuran-ı Kerim’de ‘Küllü nefsin zâikatül mevt’ buyuruluyor,
yani ‘her nefs ölümü tadacaktır.’ Bu
imana âşina ve Allah’ın büyüklüğü karşısında baş eğmiş insanın ölüm karşısında
takınacağı tavır elbette hüzünle karışık bir teslimiyet olacaktır. Şüphesiz biz
inananların indinde ölüm asla bir son olmayıp sanki bir rüyadan uyanıştır.
Fakat ebedî âleme uğurladığımız kimse millete ve cemiyete hizmet etme yolunda
hususî bir yeri olanlardansa duyulan hüzün ve keder büsbütün farklı oluyor.
Âdeta düny^ünın boşaldığını hissediyorsunuz. İşte bundan yirmi bir sene evvel, Fâtih
Câmii’nin avlusunda mahşerî bir kalabalıkla Kabaklı Hoca’yı gerçek âleme
uğurlarken bu duygular içindeydim. Son on beş senedir kaybettiklerimiz, gözümün
önünden bir film şeridi gibi geçiyordu.

Çok değil iki sene evvel
Necmeddin Hacıeminoğlu’nu, daha önce de İsa Yusuf Alptekin’i gene Fâtih
Câmii’nden uğurlamıştık. Şimdi ise sıra Kabaklı Hoca’ya gelmişti, hem de kırk
gün önce kaybettiği sevgili eşinin ardından…

Henüz küçük bir çocukken,
evimizde Kabaklı Hoca’dan ve gazetedeki sütunundan bahsedildiğini çok net hatırlıyorum.
Aradan birkaç sene geçtikten sonra babam Ergun Göze kendisiyle aynı gazetede
yazmaya başlayınca ise tanışıklığımız hayli ilerlemişti. Kabaklı Hoca’nın aynı
zamanda İlhan Ayverdi Hanımefendi ile Edebiyat Fakültesi’nden sınıf arkadaşı
olması, aramızdaki münâsebetin büsbütün perçinlenmesini sağlıyordu. Zîra
Ayverdi ailesiyle de çocuk yaşımdan beri süregelen güzel bir dostluğumuz vardı.

Gazetede bir dâvânın mücâdelesini
vermek kolay değildi ve arada sıkıntılı günler yaşanabiliyordu. İşte bu
günlerden birinde, Hoca’nın Haseki’deki evine moral destek vermek için
gittiğimizi çok iyi hatırlarım. Lise son sınıftayken ise Türk Ev Kadınları
Derneği’nin Topkapı Sarayı’ndaki Konyalı’da düzenlediği bir edebiyat
toplantısına, edebiyat öğretmenimiz ile birlikte gitmiştik. Konuşmacı Ahmet
Kabaklı Hoca idi. Sohbetten sonra sıra öğrencilerin suallerine gelmişti. Nermin
Suner Hoca da bir grup talebesiyle birlikte oradaydı ve O’nun öğrencilerinden
biri söz alarak gayet küstah bir şekilde şimdi mâhiyetini hatırlayamadığım bir
soru yöneltti. Bu sualde delikanlılık çağını zor geçiren bir gencin isyan ve
hiddeti vardı. Nermin Hanım’ın fes kestiğini ve Kabaklı Hoca’nın da ilk anda
öfkeden sesinin renginin değiştiğini hatırlıyorum. Fakat bu hâl çok kısa sürdü.
Hoca soğukkanlılığını kaybetmeden soruyu cevaplamayı başardı ve sonunda da ‘Çok akıllı bir talebeniz var sizi tebrik
ederim Hocânım
’ dedi. Böylece bu güzel toplantının havası boş yere
elektriklenmekten kurtulmuştu. Sonraki senelerde, o gencin içindeki fırtınayı
atlatarak gayet olumlu bir gelişme gösterdiğini ve aklı başında bir yetişkin
olduğunu rahmetli Nermin Hoca’dan dinlemiştim.

Daha sonra ise kısa bir müddet
oturduğu Şifâ’daki evinde uzunca süren bir rahatsızlık geçirdiğini ve babamın
kendisiyle yakından ilgilendiğini hatırlıyorum. Hasta yatağında gördüğü alâkadan
son derece memnundu. Seksenli yılların başlarındayken de kendisiyle Antalya
Turtel Otel’de karşılaşmıştık. Senelerdir her gün yazı yazmanın verdiği
yorgunluk içindeydi. Gene de yanında getirdiği daktilosuyla yazı yazmaktan geri
durmuyordu. Tâtilin dinlendirici atmosferine girmişken, Tercüman Gazetesi’nin
kapanma cezası aldığı haberini üzüntü ve öfkeyle karşıladığını hatırlıyorum.
Ona göre bu, arzu edilmeyen mecburî bir tâtildi ve temkinden yoksun sorumsuz
hareketlerden dolayı, gazete bu istenmeyen noktaya gelmişti. Devran döndü,
şartlar değişti. Yıllardır milliyetçi, muhafazakâr camianın sesi olan Tercüman
Gazetesi maalesef kapandı. Kabaklı Hoca yazı hayatını Türkiye Gazetesi’nde
devam ettirdi, fakat babamın meşrebi farklıydı, o bu sahadan çekilmeyi tercih
etti. Hoca ile karşılaştığımız zamanlar babamın mutlaka yazması gerektiğini
söylüyor fakat cevap olarak benden sessiz bir tebessümden başka bir şey
alamıyordu.

Kendisiyle büyük kayınvalidem
Sâmiha Ayverdi’nin sohbet meclislerinde de sıkça karşılaşıyorduk. Her sene
Ramazan ayında verilen çocuk iftarlarının büyüklere ayrılan masasında
Kabaklılar mutlaka yer alırlardı. Memleketimizin fikir ve kültür dünyasına
sayısız hizmeti geçmiş Ayverdi ailesiyle hizmet yolunda çok sıkı bir
alışverişleri vardı. Bilhassa Sâmiha Ayverdi ve Ekrem Hakkı Ayverdi’ye
gösterdiği saygı ve muhabbet zikredilmeye değerdir.

Kabaklı Hoca ile iki sene önce
Türk Dünyâsına Hizmet Vakfı’nın düzenlediği bir Balkan gezisinde de beraberdik.
Güzel fakat yorucu bir yolculuğun sonunda vardığımız otelimizin lokantasında
tevekkülle yemeklerimizin gelmesini beklerken bütün aksiliklere rağmen
Hocamızın ‘derin devlet’ esprisini
bularak her fırsatta bizi güldürmesini unutamam.

Kendisiyle Kubbealtı’nın kırkıncı
kuruluş yılı merasiminde karşılaşmam meğerse kendisini son görüşümmüş. Kısa bir
müddet sonra ise ağır bir kalp ameliyatı geçirdiğini haber alacaktık. Kısa bir
müddet sonra,  Vakıfta her sene
düzenlenen iftarımıza gelen Emin Işık Hoca, alışılmışın dışında yemekten önce
başladığı duasıyla Hocamızın sevgili eşi Meşkûre Hanım’ın vefat haberini
verince şoke olduğumuzu hatırlıyorum. Ne kadar zor bir durumdu, hocamız
hastanedeyken çok bağlı olduğu eşinin vefat haberini alacaktı. Aradan kırk gün
henüz geçmişti ki bu sefer de Hocamızın aramızdan ayrıldığını öğrenecektik. Bir
bakıma ne mutlu idi onlara ki, birbirine son derece bağlı bu çift gerçek
dünyada çabucak buluşuyorlardı.

Meşkûre Hanım son derece saf ve
temiz bir insandı. Sevinç Çokum Hanımefendi, Hocamızın ardından Edebiyat
Mecmuası’nın Şubat sayısında yazdığı yazısında ‘Tatlı yanılmalar’ diye çok güzel adlandırarak O’nun bazı hoş,
yanlış anlaşılmalarından bahsetmişti. Bir tânesini de ben İlhan Hanım’dan
dinlemiştim. Şöyle ki: İlhan Hanım Meşkûre Hanım’ın öğretmenlikten emekli
olduğunu duyunca hayırlı olsun demek için telefon açarak, ‘Ayrıldığınızı duydum’ der. Bunu duyan muhatabı heyecan ve üzüntüyle
Aman İlhan hanımcığım kim çıkarıyor bu
dedikoduları, ben hiç Ahmet’ten ayrılır mıyım
?’ demez mi? İşin aslı anlaşılınca
ise tatlı tatlı gülüşeceklerdir. İşte şu küçük anekdot bile Kabaklı çiftinin
birbirlerine olan bağlılık ve muhabbetinin esprili bir anlatımı değil midir? Bu
muhabbete muvâzi olarak da kırk gün gibi kısa bir ara ile rahmet-i Rahmana
kavuşmaları da elbet onlara kaderin bir cilvesi olmalıdır. Allah’tan ikisine de
rahmet diliyor, satırlarıma Sâmiha Ayverdi’nin Kabaklı Hoca’ya imzaladığı
kitapların dikkate değer birkaç ithafiyesiyle son veriyorum. Âlimin ölümü
âlemin ölümüdür sözünü doğrulayan satırlarla…

*Vatan ve imana can fedâ eden büyük dost insan ve
Hak dostu Ahmet Kabaklı Beyefendi’ye büyük izzet ve himmeti için teşekkür ve
sevgiler ile… 24.7.1983

*Evet aziz dost Ahmet Kabaklı sanki bu yazıları berâber,
aynı masada yazmışız. Mamafih doğrusu da bu değil mi? Mâdemki iman ve îkandan
derunî bir yol vardır, aynı sızıları veya şuuru paylaşmış olmamız nasıl
yadırganır? Size de, Meşkûre Hanım’a da sevgi ve selâmlar. 13.7.1990

*Vatanın ve îmanın hasret duyduğu insan örneğini
cemiyete gösteren aziz dost Ahmet Kabaklı Beyefendi ile kıymetli refikası
Meşkûre Hanımefendi’ye… 17.3.1988

 

ESERLERİ

48-TUHAF
BİR SERÜVEN
: (Charles Dickens’dan Tercüme Ahmet Kabaklı) (256 sayfa / 2008
– 3. Baskı)                                                                        
                                                                          

Charles Dickens (1812-1870)
İngiliz yazar ve sosyal tenkitçidir. ‘19.
Yüzyılın en etkili yazarlarından biri
’ olarak şöhret sâhibidir. Yazı
hayatına gazetecilikle başladı. Sonraki yıllarda kundura boyası atölyelerinde
çıraklık, bir avukatın yanında kâtiplik, gazetede adliye muhabiri ve Lordlar
Kamasarı’nda steno yazıcısı olarak çalıştı.  Oliwer Twist, Dawid Copperfield, İki Şehrin
Hikâyesi,  Büyük Umutlar ve Antikacı
Dükkânı isimli kitaplarıyla, Türkiye’de de tanındı.

 Ahmet Kabaklı’nın Türkçe’ye kazandırdığı bu
kitap, ‘Posthumous Papers of Pickwick
Clup
’ adıyla 1837’de yayımlandı. Londra’da bulunan meşhur bir kulübün, halk
nezdindeki itibârını sıfırlamak maksadıyla yazılmıştır. İngilizlerin
esprilerinin soğuk olduğu söylenir. Hepsi Ahmet Kabaklı’nın ince espri
anlayışıyla ısıtılarak okuyucuya sunuluyor ve zevkle okunuyor.

Dickens, tabiattaki
her türlü sesi, at kişnemesini, kırbaç sesini, köpek havlama ve ulumalarını,
kocakarıların, kabadayıların, romanlarındaki kahramanların konuşmalarını çok
mükemmel taklit edermiş. Halk akın akın O’nu görmeye gider, zevkle dinlermiş.
Kitapları da bu gösterilerde satılırmış.

Charles Dickens 58
yaşında iken felç oldu.  Ölümünün
İngilizlerde oluşturduğu üzüntüyü, O’nun ölümünden 11 yıl sonra dünyaya gelen
Avusturyalı yazar Stefan Zweig şöyle anlatıyor:

Ne vakit ki Dickens öldü, ne vakit ki o meş’ale söndü, sanki bütün
İngiltere bir uçtan bir uca yırtılıp parçalandı. Sokakta birbirini hiç görmemiş
olanlar bile onun ölümünü konuşuyorlardı. Kaybedilmiş bir savaştan sonra
görülen elem gibi, bir bozgun acısı bütün Londra’yı sarmıştı. Onu İngiltere’nin
Panteon’u olan Wesminster Manastırı’nda, ölümsüz Shakespeare’in yanına gömdüler
.’

Hayatı kadar yazdığı
romanlar da renkli ve hoştu.

54-TÜRKİYEYİ YOĞURANLAR:  (222 sayfa / 2003 – 3. Baskı)                                                                      
                                                   

Ahmet Kabaklı bu
eserinde Mehmed Âkif’i, Yahya Kemal’i ve Necip Fâzıl’ı anlatıyor. Bu üç isim,
Türk milletinin, geçmişinden kopmadan geleceği kucaklamasını sağlamıştır.
Onlar, bir milletin ancak, dini ve edebiyatıyla ayakta kalabileceğini,
söyledikleriyle ve eserleriyle gerçekleştirdiler. Dilimizi kısırlaştırmak,
edebiyatımızı köreltmek ve mânevi değerlerimizi yıpratmaktan onlar ve onlar
gibi olanlar korudular.

Ahmet Kabaklı
hayâlhanesinde Mehmed Âkif’i ziyâret ederek sohbet ediyor, koruyuculuğunu devam
ettiriyor. Eserin hemen başlangıcında bir Hz. Ömer kıssası var ki okuyucuyu
vantuz gibi sayfaların arasına çekiveriyor. Kurtulmak ne mümkün… Âkif’in
buhurdanlıktan yayılan râyihalar gibi şiirleri, okuyucunun duygularını
küheylanlar gibi koşturuyor.

Sonra sırada Yahya
Kemal var. Bestelenmeye ihtiyaç hissettirmeyen güfteler gibi…

Ahmet Kabaklı, 1957
yılında İstanbul Çapa Eğitim Enstitüsü öğretmenliğine tâyin edildiğinde Yahya
Kemal’in yakın dostu Nihat Sâmi Banarlı Enstitü’nün müdürü idi. Ahmet Hamdi
Tanpınar’la birlikte Yahya Kemal Beyatlı’yı Park Otel’de ziyârete giderlerken,
Ahmet Kabaklı’yı da yanlarına alırlar. Kabaklı Hoca, bir fırsatını bulup, yalnız
olarak da ziyâret edebilme iznini alır. Bu izni kullandığında sorar:

-Muhterem üstadım,
doğduğunuz ve sevdiğiniz Üsküp’ü biraz anlatır mısınız?

-Üsküp’ü en güzel ‘Kaybolan Şehir’ şiirinde anlattığımı
biliyorsunuz, diyerek henüz kitaba geçmemiş olan o şiiri bana uzattı: ‘Lütfen okur musunuz?’ dedi.

Üsküp ki, Yıldırım Beyazıd Han diyârıdır

Evlâd-ı Fâtihân’a O’nun yadigârıdır

Üsküp ki Şar-dağı’nda devamıydı Bursa’nın

 Bir lâle
bahçesiydi dökülmüş temiz kanın

Ben germeden hayâtı şafaklandıran çağa,

Bir sonbaharda annemi gömdük o toprağa

Vaktiyle öz vatanda bizimken, bugün niçin

Üsküp bizim değil? Bunu duydum için için.

 Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene

Biz sende olmasak
bile sen bizdesin yine.

Cesâretsiz ve
tereddütlü şiir inşadımı tenkit edecek diye beklerken, şâirin gözlerini
nemlenmiş ve yüzüme daha şefkatle bakar gördüm.

Ahmet Kabaklı’nın
sorduğu bir sual üzerine annesinin Yahya Kemal’e vasiyet gibi söylediği cümleyi
okumadan önce derin bir nefes ve elinize mendilinizi alınız:

Oğlum, dünyada iki insanı sev. Peygamber Efendimizi bir de Sultan Murad
Efendimizi
…’

Bitmesi istenmeyen rüyâ
âleminde okunan şiirlerle dolu daha nice sahneler…

***

Ve Necip Fâzıl… Ahmet
Kabaklı’nın dünyâ-ahret dostu…

En güzel şiirinin ‘Çile’ olduğunu söylüyor. Ve şiirin
tahlilini sunuyor. Ve sonra sohbetler… sohbetler…

Bunlardan kısa bir
bölüm:

-İsterseniz ‘Esselâm’ isimli kitabınızla Türk şiirine
getirdiğiniz İslâmî destan sesinin yeniliği ile ‘Tanrı Kulundan Dinlediklerim’ isimli eserinizdeki İslâmî
görüşlerinizi birbirine içirerek, bugünkü sohbetimize devam edelim üstadım,
dedim.

Önce bir sual:
Esselâm’ı niçin yazdınız?

-Bu eser bir ‘Mevlid’
mi? diye sormak istediniz. Hayır! Sâdece ona (Peygamber Efendimize) olan
eritici aşkımın ve gevşemez bağlılığımın vecd destanı… Vecd, îmânın ilk
şartı. Sevgili’nin, sevgili’den alıp getirdiği ve canını fedâya kadar baş
eğilmesi şart, ulvî aşk disiplini şeriatten başka, benim bağlı olabileceğim
hiçbir ölçü hayal edilemez…

-Bir gün
Esselâm’ınızdaki bölümlerin de, Türk ruhuna sinmiş o mübarek çehreli Süleyman
Çelebi’nin Mevlid’indeki ‘bahir’ler gibi camilerde, evlerde, dinî vecd ile
okunmasını ister miydiniz?

-Evlerde,
meydanlarda, toplantı yerlerinde sırf dinî tefekkür, tahassüs ve heyecan
gayesiyle okunmasına… evet!.. Câmilerde, ibâdet şekilleri arasında yer
almasına kat’iyetle hayır!

-Esselâm ’da 63 parça
şiir bulunuşu Peygamberimizin 63 yaşında göçüşlerinden kinâye bir sayı mıdır?

-Levhaların 63 parça
oluşu, mukaddes hayatın yıl sayısından alınma ilhamla, evet… Bu 63 parça
içinde, vak’aları düpedüz resmetmek yerine onların ruhlarını göstermek gayesi
güdülmüştür. 1700 küsur mısralık, kemiyette (sayıca) küçük bir destan… Fakat
keyfiyette, her kelimesi beyin törpüllenmesine mal olmuştur.

-Ne zaman yazıldı
Esselâm’ınız?

-Bir ruh çilesi
içinde, 1960-1961’de hapishanede iken yazılmaya başlandı… Ondan sonra haşin
hayatın zâlim çarkları arasında tekrar gaflet tüneline giren ruhumun kasvet
ikliminde on bir yıl uyuyup 1972 ramazan ayında tamamlandı.

-Yazmaktaki gayeniz?
Daha başka bir deyişle: Hangi hakîkati vurgulamak istediniz?

-Hangi hakikat, hangi
doğru sözlerini anlamam. Tek başına ‘doğru
diye bir şey yok. O’nun (Peygamberin) getirdiği ‘doğru’ var. Bu eser, o gayenin
vecd pırıltılarından bir çakıntı ve aşk haykırışlarından bir ses… O kadar!

Ben ‘hakîkat’ten O’na
giden değil, O’nu topyekûn kabullendikten sonra ondan hakîkate gelen müminim.

Hakîkat, sâdece Allah’ın
dediği ve O’na (Hz. Muhammed’e) bildirdiğidir… Var olmaya bakalım! O ki
varlık o yüzdendir.

-Fikirlerin,
prensiplerin, sistemlerin, ilimlerin, neşelerin, aşkların başlı başına bir hakîkati
yok yani sizce?

-Her şeyi mantosunun
içinde sımsıkı saran ve sınırlaştıran nihâî sebep ve netice Allah’tır… Her şey,
ama her şey bizi aşan bir âlemde, bir ağacın dalları gibi üst üste bekliyor.
Biz, boyumuzu uzatabildiğimiz nispette bu dallardan bir yemiş koparıp yiyebiliyoruz.
Fakat yemişin kendisi bizim değil, ağacın… Gölgesi ve tesellisi ise bizim.

55-YUNUS EMRE: (183. sayfa / 2012 – 12. Baskı)

Frenklerin ‘misyon’ dedikleri kavramın tek kelime
ile karşılığı, zengin Türkçe’mizde maalesef yok. Ancak 2 kelime ile ifâde etmek
mümkün: ‘Özel vazife

Yunus Emre, Cenâb-ı
Allah’ın özel vazife ile Türk milletine armağan ettiği bir değerdir. Dünyâ
ölçüleriyle pahası tespit edilemeyecek bir değer. Ona, Cenab-ı Allah tarafından
verilen özel vazifelerin birincisi: ‘Türk
milletinin adını ve sanını ilelebet korumaktır. Bunu, millet fertlerinin
birbirlerini sevmesi ve mutlak dayanışma ile sağlayacaktır. Çünkü sevgi olmadan
hiçbir şey olmaz. Yaradan’ı sevecek, Yaradan’dan ötürü insanını sevecek,
vatanını sevecek ve koruyacak
.’ 
İkincisi: ‘İnsan topluluklarını
millet hâline getiren Türkçemizi koruyacak ve yücelterek yaşatmaktır
.’
Dilini kaybeden milletlerin târih sahnesinden silindiği bilinmektedir.

Yunus Emre ne bir
devlet reisidir, ne de bir ordu komutanıdır. Kendi köşesinde çok mütevâzı
ölçüler içerisinde bir Türk evlâdıdır.

Yunus Emre’nin
değerini tam olarak ifâde edecek kelimeleri bulmak, cümleler kurmak zordur.
Büyük edibimiz, muktedir mütefekkirimiz Ahmet Kabaklı üstadımız, bu zorluğu
aşmış, ‘Yunus Emre’ isimli hacmi küçük, muhtevâsı zengin eserini hazırlamıştır.
Okumak gerek.  

Mimar Sosyolog Arif Şentürk…

Ben ölen kişilerin ardından çok zor yazı yazarım. Ancak bu seferde
kendimi yazmak zorunda hissettim.

 

“Deryalar” türküsü
ile Türk Milletinin hafızasına kazınan Arif
Şentürk
kimilerine göre sanatçı kimilerine göre türkücü kimilerine göre de
düğün şarkıcısı idi. Ama bana göre bir “mimar sosyolog”du.

 

Zannımca Türk toplumu için çok önemli bir adamdı. Ona şarkıcı, türkücü
demek çok hafif kalır.

 

İyi tanışırdık, Allah rahmet eylesin, meka-ânı cennet olsun…

 

Niye bu yazıyı yazıyorum: çünkü gerçek yüzü ile tanınmayı bence çok
hak etmişti.

 

“Babam Arnavut, anam Boşnak ama ben şen Türk’üm” diyen Arif
Ağa aslında Atatürk’ün “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” sözünün ete kemiğe
bürünmüş şekliydi!

 

Biz Rumeli’yi yani coğrafi ismi ile Balkanları 1800 yıllarının başında
Sırp isyanı ile terk etmeye başladık. Bu insanlar Anadolu’ya öbek öbek gelip
yerleştiler. Çoğunluk geldikleri yerleri ve niçin geldiklerini unuttular. İşte
Arif Şentürk bu unutulan insanları ve toprakları son elli yılda Türk Milletine
türküleri ile yeniden hatırlatan adamdır.

 

Bir gün Bursa Uludağ’da Rumeli derneklerinin yaptığı piknikte birlikte
oturuyor sohbet ediyorduk. Assolist olarak en son o sahne alacaktı. Yüzlerce
insan yanına geldi, babasının dedesinin, ninesinin, halasının, annesinin
selamını söyledi…

 

Çünkü bu adsız kahraman bütün Anadolu’yu düğün, sünnet, şenlik,
festival gibi sebeplerle gezmiş onlara Rumeli’yi türküleri ile yeniden
hatırlatmış ve hatıraları canlı tutmuştur.

 

Bir çocuk Arif ağbiye, “dedemin
düğününde sen söylemişsin”
deyince, Arif Ağbi çocuğa aile şeceresini
anlatıp tüm ailesini tek tek sayıp selam söylüyordu. Böyle bir adamdı rahmetli!

 

Günün birinde Samsun’a fuara çok ünlü sanatçılarla birlikte gazinoda söylemek
için gitmiş gazino patronu onun bir ay bırakmamış çünkü Samsun’da inanılmaz
Rumeli’den gelen bir nüfus varmış. Diyordu ki, “Ben de Samsun’da bu kadar
Rumeli’den gelen olduğunu bilmiyordum. Gece gazinoyu onlar dolduruyordu. Patron
sayemde gazinonun dolduğunu söyledi ve beni bir ay bırakmadı.” diye
anlatmıştı.

 

Bir adam düşünün; binlerce düğüne gitmiş. Babasının ve çocuklarının
düğününde sahne almış bunlarında çocuklarının sünnet ya da evlilik törenlerinde
aynı türküleri söylemiş.

 

Nesiller arası birleştirici, bütünleştirici ve hatırlatıcı bir misyon
edinmiş! Bunda da çok başarılı olmuş.

 

Yani bir mimar bilgeliğinde ve bir sosyolog titizliğinde inşacı bir
yola bilmeden soyunmuş. İşte onun için ona “mimar
sosyolog”
diyorum.

 

Bu gün Rumeli yâda Balkanlar dediğimiz toprakları ve oralara ait Türk
ve akraba kültürlerini konuşuyorsak ve de yeniden Balkanları düşünmeye
başlamışsak bunda Arif Şentürk’ün çok büyük payı vardır. Bu sebeple
hatırlanmayı, anılmayı ve arkadan bir Fatiha okunmayı fazlası ile hak etmektedir.

 

Rahat uyu Arnavut bir babadan Boşnak bir anneden olma koca Türk, rahat
uyu! Ebediyen seni hayırla yad edeceğiz…

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI’nın Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 8

0

Ahmet
Kabaklı’nın Gazete Yazarlığı – 2

Gurbete
hicret

Ancak durumda hiçbir düzelme olmuyor, aksine
daha kötüye gidiyordu. Gazete çalışanları arasında da huzursuzluk başlamıştı. O
sırada Günaydın Gazetesi’nin sâhibi Haldun Simavi yeni bir gazete projesi
ortaya attı. Başında Simavi’nin mutemet adamı Kemal Kınacı’nın bulunacağı
milliyetçi-muhazakâr bir gazete yayınlanacaktı. Adı ‘Yeni Haber’ olan bu
gazetenin eleman kaynağı elbette Tercüman gazetesiydi. Servet Kabaklı, Ömer
Lütfi Mete, Ergun Göze, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Mehmet Şevket Eygi ve daha
pek çok isim bu gazeteye geçtiler ve yayın hazırlıklarına başladılar. Gazetede
sağın en tanınmış isimleri vardı. Ama asıl alınması gereken Ahmet Kabaklı idi.

Kabaklı Hoca ile defalarca görüştüler. Hoca,
Tercüman’da eski etkinliğini kaybetmişti. Halbuki o, eskiden olduğu gibi kendi
çizgisinde yürüyen ve sözünün dinlendiği bir gazete istiyordu. Yeni Haber’ciler
Hocaya bu konumu vaat ettiler. Hoca yavaş yavaş ikna oluyordu. Bir gün Vakıfta
dergi toplantısı sırasında bu meseleyi dile getirdi. ‘Yeni Haber diye bir gazete çıkıyor. Beni oraya istiyorlar. Ne
diyorsunuz
?’ diye bizim fikirlerimizi de sordu. Ayla Ağabegüm, Belkıs İbrahimhakkıoğlu,
Melıdi Ergüzel başta olmak üzere toplantıda bulunanlar görüşlerini söylediler.
Ben ve Mehdi Ergüzel, Hocanın Yeni Haber’e geçmesini istemiyorduk. Zira bu
gazete, mâzisi Hocanın geçmişine hiç uygun düşmeyen bir patron tarafından
çıkarılacaktı ve Hocanın kadim okuyucuları bunu kabullenemezlerdi. Hoca bizim
itirazlarımıza karşı şu cümleyi söyledi: ‘Canım,
Kemal Ilıcak ile Haldun Simavi’nin ne farkı var
.’ Bu cümleyi olumsuz
yönlerinin benzerliğini kastederek söylüyordu. Biz de buna karşılık bir şeyler
geveledik ve konu kapandı.

Hoca artık kararını vermişti. Yeni Haber’e
geçecekti. Biz de Mehdi Beyle konuştuk ve daha Hoca ayrılmadan Tercüman
gazetesinin tashih servisinde (akşam vardiyasında) işe başladık. Sanırım 1986
Ekim ayının başıydı. 2 Ekim akşamı tashih servisine Hocanın ‘Hicret ve Gurbet’ başlıklı yazısı geldi.

Biz bunun, Hocanın Tercüman’dan ayrılış
yazısı olduğunu biliyorduk. Ben hemen yazının bir fotokopisini aldım. Yazı 3
Ekim 1986 târihli Tercüman’da yayımlandı. Bu, Hocanın Tercüman’daki şimdilik
son yazısı idi.

Hicret
ve Gurbet
’ başlıklı yazı okunduğu zaman Hoca’nın Tercüman’da rahatsızlık
duyduğu noktalar ve değerinin bilinmediği duygusuna kapıldığı anlaşılır. Hz.
Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’in hayatlarından örnekler verilerek, bu büyük
peygamberlerin, doğdukları büyüdükleri yurtlarındaki kardeşleri tarafından
anlaşılmadıkları ve bu yüzden başka topraklara hicret ettikleri anlatılır.

Hoca, ‘Hiç
kimse kendi şehrinde peygamber olmaz
.’ şeklindeki sözün, bu büyük
peygamberlerin hayatlarına nispetle ortaya çıktığını söyler. Ve bu durumu garip
bulur. ‘Garip’ kelimesi Kabaklı
Hocayı Peygamberimizin bir hadisine götürür: ‘İslâmiyet garip başladı, garip devam edecektir.’ Hoca yazısını bu hikmete
bağlılığını bildiren bir cümle ile noktalar:

Biz de
işte o sapa yolun boynu bükük garipleriyiz
.’

Sözün özü, Hoca içinde doğduğu,
yetiştiği-yetiştirdiği Tercüman diyarında sözünün makes bulmadığına kanaat
getirerek, yeni bir diyara, ‘Yeni Haber’e
hicret eder. Hocanın yazısının elimizdeki orijinal nüshasını incelendiğimizde,
yazdığı son yazıyı nasıl dikkatle tekrar tekrar elden geçirdiğine şâhit oluruz.
‘A klavye’ daktilosu ile aralıklı olarak yazdığı ilk şeklin hemen her cümlesinde
mutlaka bir düzeltme görülür. Bu, onun son ana kadar mükemmeli aradığını
gösterir.

Meselâ yazının başlığına bir göz atalım. Yazı
ilk yazıldığında ‘Hicret’ başlığını
taşımaktadır. Bu bir ayrılışın habercisidir. Hoca yazıyı tekrar gözden
geçirdiğinde ‘ve Gurbet’ ilâvesini
yapmıştır. Böylece yazının başlığı ‘Hicret
ve Gurbet
’ olmuştur. Hoca Tercüman’dan, senelerini verdiği öz yurdundan
ayrılmaktadır. Lâkin gurbete gitmektedir. Bugünkülerin ‘O şirket olmazsa bu şirket, parayı kim fazla verirse ona çalışırım
anlayışına tamamen zıt bir anlayıştır bu. Hoca yurdundan, içi hüzün dolu olarak
ayrılır. Sözünün dinleneceğini ümit ettiği yabancı bir mekâna doğru
gitmektedir. Bunun bilincindedir. Yazının sonraki bölümlerini okuyucu karşılaştırırsa,
iyi bir metin kıyaslaması yapmış olacaktır. Kabaklı’nın büyük yazar olmasının
bir sırrı da ilk yazdığı metni olduğu gibi baskıya vermeyişidir. Yazıya 1946
yılında başladığını düşünürsek O, aradan 40 yıl geçmiş olmasına rağmen, yazdıklarını
hâlâ tekrar tekrar gözden geçirmektedir. Bu hassasiyeti bir çırpıda yazar
olanların anlaması çok güçtür.

On
dört aylık inziva

Peki sonra ne oldu? Yeni Haber Gazetesi’nin
ilk nüshası 21 Ekim 1986 günü yayınlandı. Hoca gazetenin başyazarı konumunda
idi. Gazetenin yayın hayatı 8 Aralık 1986 târihîne kadar 49 gün devam etti.
Gazete kapandı. Tercüman’dan Yeni Haber’e gidenlerin bir kısmı Türkiye Gazetesi’ne
geçtiler. Hoca 14 ay boyunca Türk Edebiyatı Dergisi dışında hiçbir yerde
yazmadı. Dostunu düşmanını büyük ölçüde bu 14 ay içinde anladı. Eskiden bir günde
defalarca arayanlardan bazıları, bu sürede O’nu hiç aramadılar. Bu süre, Hoca
için gerçekten bir gurbet oldu… Ama yazdığı dönemdeki ‘sıla’nın da sanal
olduğunu O’na gösterdi.

Hoca, ‘Temellerin
Duruşması
’ isimli dev eserini bu 14 ayda tamamladı. ‘Şâir-i Cihan Nedim’ senaryosunu yazdı. ‘İstanbul Güldestesi’ni hazırladı. Türk Edebiyatı kitabının 5 cilde
çıkarılması çalışmaları da bu 14 aylık inziva devrinde vuku bulmuştur. Günlük
hayatın kargaşasından ve siyâsetin bitmez tükenmez çekişmelerinden uzak
geçirilen bu 14 ay, Hoca’nın en verimli çalışma devrelerinden birisi olmuştur.

Yuvaya
dönüş

Ahmet Kabaklı 1 Şubat 1988 târihînde yine
Tercüman’da yazmaya başladı. Gazete artık hızla kapanmaya doğru gidiyordu. Hoca’nın
yazmaya başlaması da bu gidişi değiştirmedi. Gazetenin çalışma şartlarının eski
tadı kalmamıştı. Cevizlibağ’daki modern bina elden çıkmış, gazete Davutpaşa’ya
fabrikaların arasındaki bir binaya taşınmıştı. Hoca’nın Tercüman’daki bu
seferki yazı hayatı 2 Mart 1991 târihîne kadar, yani 3 yıl 1 ay devam etti.

Sonra 19 Mart 1991 târihinden itibâren
Türkiye Gazetesi’nde yazmaya başladı.

Bu gazetede 19 Kasım 2000 târihîne kadar
devam yazarlık hayatında da zaman zaman sıkıntılar yaşadı. Hoca, yazılarına müdâhale
edilmesini sevmezdi ve ettirmezdi. Türkiye Gazetesi’nde bâzan yazılarını
değiştirmesi istendi, bâzan yazısı yayınlanmadı, Hoca gitti yayınlanmayan o
yazısını televizyon ekranından okudu. Bâzan reklâm geldi diye yazısı konmadı.
Velhasıl eski tat eski âhenk bir türlü yakalanamadı.

İş bir noktaya geldi ve ahengi sağlayan
tellerden sonuncusu da koptu… Ve işte o zaman, üstat Yahya Kemal’in dediği
gerçekleşti: ‘Bir tel koptu, ahenk
ebediyyen kesildi
.’

Hoca da 8 Şubat 2001 târihînde bu defa,
gurbetten asıl vatana hicret etti…

İSA KOCAKAPLAN

ESERLERİ

47-TEMELLERİN
DURUŞMASI 2:

(359 sayfa / 2019 – 11. Baskı)

Merhum Ahmet Kabaklı,
Temellerin Duruşması’ isimli eserine
yazdığı ‘Takdim’ başlıklı yazısında,
eserinin mahtevâsı için şu bilgileri veriyor:

En çok heykeli
yapılan adam: Atatürk.

En çok övülen
kişi: Atatürk.

 Millet onunla korkutuldu.

Atatürkçü’ denilen zümre, bu
sömürücülüğün suçlusudur.

 O’nun kahraman, milliyetçi şahsiyeti ya aşırı
övgülerle veya yalanlarla büsbütün gölgeleniyor. Bunu yaptıklarında milletimiz,
özellikle milletimiz alçaltılıyor.

Başımıza gelen kötülüklerin çoğunu Atatürk istismarcılığı teşkil
ediyor. Alenen Atatürk’ün adı kullanılarak tezgâhlanan siyâset ve fikir
açıkgözlülüğü pek yıkıcıdır. Heyhat ki ‘Atatürkçülük’
denilerek Türkiye’de 1950’den beri üç dört ihtilâl yapılmıştır. İhtilâli yapanlar
ise bazı zümrelerin veya çıkarcıların adamlarıdır.

O kadar ki Atatürkçülük taassubu, soyguncu ve mafyacıların da
kullandıkları bir sömürü vasıtası olmuştur.

Her sorumlunun gönlüne iki korkuyu özellikle dikerek, bu kavramları
sevimsiz yapmışlardır. Bunlar asker ve Atatürk korkusudur.

Üstelik milliyetçi geçinen birçok ahmak, Atatürkçülükten parsa
toplamak için, suçsuz birçok kimseyi ihbar ederek namuslu insanların mahvına
sebep olmuşlardır.

Bu korkudan kurtulmadıkça serbest düşünmemiz, serbest politika
yapabilmemiz ve hukuk devletine ilk adımları atabilmemiz mümkün değil.

Atatürk’ü küçültmek ve ondan çıkar sağlamak için putlaştıran…
Hakkında yalanlar ve dokunulmazlıklar icat ederek sömüren, olduğundan başka bir
Mustafa Kemal icadına kalkışan Atatürkçü gurubundan ben de milletimiz de dâvâcıyız.

Bu kitapta, Gazi’yi olduğu gibi anlatmak denemesi yapılıyor.

Bu kitabı; hâlis ve kahraman Atatürk’ü putçulardan kurtarmak için
yazıyorum

Milletimizin kahir ekseriyeti,  yukarıdaki bilgileri 3 maddede özetliyor:

1-Hakîki Atatürkçüler, 2-Atatürkçü
geçinenler,  3-Atatürk’ten geçinenler.

Atatürk’ten
geçinenler, Atatürk’ü; Komünist devrimcilerin Stalin’i, Kültür ihtilalcilerinin
Mao’yu övdükleri gibi övüyorlar. Atatürk’ü samîmi olarak sevdikleri için değil,
O’nun adını kullanarak ‘kurtuluşa kadar
devrim
’ yapmak için… ‘Kurtuluş’tan
kasıtları, geçmişte Türkiye’yi Komünizmin kölesi yapmaktı. Komünizm Rusya’da
çöktükten sonra ne söyleyeceklerini henüz belirleyemediler. Günün şartlarına
göre, gelen emirler doğrultusunda hareket ediyorlar.

 Batılılar Türkleri sevmezler. Onlardan gelen
emirler, Milletimizin hayrına değildir.

Sözünü esirgemeyen diplomat’ olarak bilinen Keçecizâde Mehmed Fuad
Paşa (1814-1868); ‘Siz dışarıdan, biz
içeriden uğraşmamıza rağmen 100 yıldan beri Osmanlı Devleti yıkılmadı
’ sözü
ile tanınır.  Başka bir hikâyesi daha
vardır: Paris’te Büyükelçi iken, dâvetli olduğu opera galasına gider,
protokoldeki yerine oturduktan az sonra Fransa İmparatoru Üçüncü Napolyon
salona girdiğinde, herkes ayağa kalkar, Fuad Paşa yerinden kımıldamaz. Bu durum
imparatorun gözünden kaçmaz. Görevlilerden birine emreder: ‘Sorun bakalım, kendisini Kanûnî’nin elçisi
ni zannediyor
? Elçimizin cevabı Osmanlı tokadı gibidir: ‘Hâşâ, eğer ben Kanûnî Sultanımın sefiri
olsaydım; sizin kralınız, benim bulunduğum salona, benden izin almadan
girebilir miydi
?’

Onlar, Türkleri
sevmediklerini böyle iğneli sözlerle ifâde ederler. Sahte nezâket…

Buna karşılık biz,
Türk dostu olarak görünen Yahudi Moiz Kohen’in yazdığı Kemalizm ideolojisini
baş tâcı ediyoruz. Ermeni asıllı Agop Dilaçar’a Türk Dil Kurumu’nda başuzmanlık
vazifesi veriyoruz.

Her milletin Türkleri
sevmemesi için kendine göre bir takım sebepleri vardır da, Yahudiler için hiç
bir sebep yoktur. Çünkü târih boyunca Yahudilerle savaşımız değil, çatışmamız
bile olmadı. Aksine İspanya’dan kovulan Yahudileri, gemi göndererek
topraklarımıza getirdik, bağrımıza bastık.

Buna rağmen
Yahudiler, milletlerarası arenalarda Türkler aleyhindeki faaliyetlerle
yetinmiyorlar, yeterli ölçüde şuur sâhibi olamayan insanlarımızı kendi
milletinin aleyhinde görüşlere yönlendiriyorlar. Onların bir kısmına, sahte
Atatürkçülük yapma görevi verilmiştir. Başka şeyler de verilmiş olmalı ki,
Atatürk prensiplerinin aleyhinde hareket ettiklerinin farkına varamıyorlar.

Atatürk’ten
geçinenler ise; içerisine konulduğu kabın şeklini almakta mâhir olan
omurgasızlardır. Yavuz Bülent Bâkiler, Kültür Bakanlığı’nda Müsteşar Yardımcısı
iken 1981’de, darbeciler tarafından ‘Atatürk
100 Yaşınd
a’ sloganı ile faaliyetler düzenlenmektedir. ‘Atatürk’ten geçinenler’ ekibinden biri, Atatürk’ün kahve içtiği fincanı
1.000.000 liraya satmak ister. İddiasını ispat etmesi istendiğinde, Bâkiler’i
cumhurbaşkanına şikâyet eder görevden alınmasını sağlar.

Bunlardan Ahmet Kabaklı
da şikâyetçidir. Şöyle diyor:

Atatürk’ten geçinenler, hür ve serbest düşünen
insanları  ‘Atatürk düşmanı’ diyerek
mahvederler. Türettikleri bu heyulânın ‘Atatürk’ olduğuna cebren inanmamızı
isterler. İtiraz eden veya gerçeği açıklayan biri çıksa hemen aforoz ederler.
Sunî katedralleri, bankaları, matbaaları, gizli dernekleri, ders kitapları,
sayısız soyguncu kulüpleri, fikir mafyaları, işkence çeteleri ile mânevî
engizisyonda parçalarlar.

Atatürk bahane edilerek yapılan zulüm ve vurgunlar,
trilyonla yutulup harcanan millet paraları canımıza yetmiştir.

Şu hâlde milletimiz için doğru ve gerekli olan vazife:
Uydurma târih ve inanılmaz efsânelerden kurtulup Atatürk’ün gerçeğini
bulmaktır.

Çünkü gerçek insan ve seçkin Atatürk yerine konulan
uydurma ve hurâfeleri kimse kabul edemez; etmemelidir. Bunun için halkı
zorlamak, insan şeref ve haysiyetine tecâvüzdür.

Ahmet Kabaklı, ‘Sahte ve Kalp Atatürkçüler’, ‘Atatürkçülerin Atatürk Düşmanlığı’, ‘Kahraman’ı Yıkmak İçin Yakıştırmalar’, ‘Atatürkçü Geçinen Komünizm’, ‘Bunlar mı Atatürkçü?’ gibi başlıklar
altındaki makelelerde meseleyi enine boyuna inceleyip sağlam hükümlere varıyor.

Millî Eğitim Bakanı
Sayın Sağlam’ın sözlerinden hareketle ortaya konulan sağlam hükümlerden biri,
134-135. sayfalarda:

“Millî Eğitim Bakanı Sayın Sağlam, kendisine mahsus
heyecanlı söylev tonu ile fakat biraz da öfkelenmiş olarak, son televizyon
konuşmasında:

‘Atatürk sola da çekilemez, sağa da çekilemez…
Çektirmeyeceğiz, kararlıyız!’ diyordu.

Başta Sayın Evren olmak üzere MGK’nin yeniden açtığı bu
milliyetçilik çağının Millî Eğitim Bakanını, acaba hangi solcu komünist
sinirlendirdi ki bu tonda konuşmaya lüzum gördü?

Gezileri sırasında TÖBDER’den artakalan bir kişinin
kasıtlı konuşmasını mı dinledi? Yoksa bakanlık teşkilâtında, yine 1978-1979
döneminden kalma yöneticiler var da onlar ‘Atatürk’ü, yine sola çekmek’
cür’etine mi kalkıyorlar?

Çünkü Atatürk, hakikaten sola çekilemez ve çektirmeyiz. Çünkü bu, milletimize olduğu kadar ve bilhassa Atatürk’ün koyu milliyetçiliğine
karşı da bir ihânettir.

‘Atatürk sağa da çekilemez’ çünkü buna lüzum yoktur. O’nu
ne kadar ‘sağa’ çekseniz yine de O’nun koyu milliyetçiliğine yetişemezsiniz.

Ah şu Türk Târih Kurumu! Atatürk’e ait bütün belge,
fotoğraf, yazı, söylev, demeç, sohbet ve hatıraları (tek birini gizlemeden)
neşretmiş olsa idi bugün kimse onu ‘sola’ çekemeyecekti. Sayın Sağlam da böyle
kızıp üzülmeyecekti…

Atatürk’ün milliyetçiliği, antropolojiye kadar
genişlemiştir. Mimar Sinan’ın mezarını açtırarak kafatası üstünde tetkikler
yaptıran Atatürk’tür. Orta Asya yâni geniş Turan kültürünü, Türk târih ve
edebiyatına o, bilhassa getirmiştir. Millî destanlarımıza candan bağlıdır.
Bozkurt amblemli şapkaları, liselilere mecburî olarak giydirten de O idi.

Atatürk diyor ki: ‘Dünya yüzünde Türk’ten daha büyük, ondan
daha eski, ondan daha temiz bir millet yoktur ve bütün insanlık târihinde
görülmemiştir
.’ Bu cümleyi söyleyen insan ‘Türk Milliyetçisi’, yâni ‘sağcı
değilse, kim ve nasıl sağcı olabilir? 

Ahmet Kabaklı, ispat
edici delilleri satırlar arasına serpiştirerek 352 sayfalık eserinin özetini; birkaç
cümle ile veriyor:

Milletimiz, ecdadının din ve töresine, ahlâkına, yapıcı imanına,
adâletine, hoşgörücü ruhuna, ırz ve namus anlayışına, 2000’lerin hukuk
üstünlüğü ve demokrasi şartları içinde ulaşmaya mecburdur.

Yasaklı demokrasi olamaz. Demokrasi elbette töreli ve
kanunlu olur. Demokrasinin elbet bir cebri de, asayişi ve nizamı da olur. Fakat
kara rejimin yasakları, korkuları, yalan dolanları ile ne kalkınma ne de düzen
sağlanabilir.

Uyanacak ve hürriyetin tadına varacak olan milletimiz,
okumuşlarını şahsiyet ve karaktere icbar edecektir.

Bizim tek gayemiz, asıl hedefimiz, devletle milleti
kaynaştırmaktır. İşte ancak bu kaynaşma olduğu zaman, demokrasi muradımız da
tam mânâsıyla gerçekleşecektir