14.1 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 346

Türkiye ve Türkler (2)

     Türklerin nasıl
bir millet olduğuna gelince:

     Kur’an ehli olan
bu vatanın evlâtları; altı yüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri bin
senedir; Kurânı Hakîm’in bayraktarı olarak, bütün cihana karşı meydan okuyup,
Kur’anı ilân etmiş.

     Milliyetini, Kur’an
ve İslâmiyete kale yapmış. Böylece bütün dünyayı susturmuş, müthiş / dehşetli
tehacümatı / hücumları defetmiş.

     “Cenabı Hak (kendi
takdiri ile) bir kavim getirecektir. Allah onları, onlar da Allahı severler.
Onlar; müminlere karşı son derece alçak gönüllü (şefkatli) kâfirlere karşı ise
inadına (vakarlı), ulu kimselerdir. Allah yolunda cihad ederler. Herhangi bir
kötü dilli kimsenin kınamasından da korkmazlar.” (Maide: 54) 

     Âyetine güzel bir
masadak olmuşlar / anlamına muvafık ve mutabık bir hâl almışlar.

     Bin seneden beri,
İslâmın vahdet ve birliğini muhafaza edip korumuşlar.

     Evet, bin seneye
yakın, Kur’anın bayrağını cihanın cihâtı sittesi / altı cihet ve tarafında,
galibane / galip olana yakışacak şekilde gezdiren bu vatan evlâtlarına,
İslâmiyet hesabına müftehirane / iftihar edercesine ve taraftarane / taraftar
olacak surette muhabbet ve sevgi duymamak mümkün mü?

     Çünkü Türkler;
şarkın / doğunun en cesur, kuvvetli ve kesretli / kalabalık kavmi ve
İslâmiyetin en kahraman ordusudur.

     Türk milleti; yedi
yüz sene müddetince, İslâmiyetin ve Kur’anın elinde; onu şerefli kılan,
barikaâsâ / şimşek gibi bir elmas kılınç olmuştur.

     Kur’anın
bayraktarı ve Kur’anın sena ve övgüsüne mazhar olan bu millet sevilmez mi?

     Bu mübarek milletin
bahadır / kahraman ve yiğit ordusunun milyonlar efradı / fertleri, zabit ve
subaylarını sevmemek, hürmetlerini, haysiyetlerini muhafaza etmemek mümkün mü?

     Türkler; İslâmiyet
ordularının en kahramanı olmaları hasebiyle, Kur’ana yaptıkları ve yapacakları
kudsî / kutsal hizmetleri sebebiyle, her milletten daha çok sevilmeye ve
taraftar olunmaya lâyık bir millettir.

     Türkler hakkında
Peygamberin senası / övgüsü muhakkaktır. Birkaç yerde Türklerden ehemmiyetle
bahsetmiştir. Bu konuda hadis var. Mânâsı hakikat ve Türk milletinin Peygamber
övgüsüne mazhar olduğu bir gerçektir. Bir nümunesi / örneği Sultan Fâtih
hakkındaki hadistir.

     Türk milleti
asırlardan beri, İslâmiyete hizmet etmiş ve çok veliler yetiştirmiştir.  

     Bunların
torunlarına kılıç çekilmez. Ne dün çekilmeliydi, ne de yarınlarda çekilmeli.

     İslâmiyet
milliyetiyle ebedî ve hakikî bir uhuvvet / kardeşlik ile, Türk denilen bu
vatanın iman ehliyle, şiddetli ve pek hakikî bir şekilde alâka kurmak; her
müslümanın manevî görevidir dersek yeridir.

     Türk milleti, beş
yüz, belki bin seneden beri gaziliğini ve hakperestliğini dünyaya göstermiştir.

     Türk milleti;
şeref fermanını, Kur’an bayraktarlığını, kılıçlarıyla imzalayan bir ordu
millettir.

     İslâmiyetin
kahraman ordusu Türklerle, gerçek bir 
tesanüd ve dayanışma ile, el ele verip Kur’anın bayrağını dünyanın her
tarafında, yine ilân etmenin yolları aranmalıdır.

     Kalbinde yerleşen
iman ve itikat cihetiyle, rûyi zeminde / yeryüzünde yüz mislinden ziyade
devletlere, milletlere karşı imanından gelen bir kahramanlıkla karşı koymuştur.

     İslâmiyet ve
kemalâtı maneviyenin / manevî mükemmelliklerin bayrağını; Asya, Afrika ve yarı
Avrupa’da gezdirmiş.

     “Ölsem şehidim,
öldürsem gaziyim.” deyip ölümü gülerek karşılamış.

     Bununla beraber,
dünyadaki müteselsil / zincirleme / arka arkaya gelen düşmanlıklara kadar;  dehşetli tehditlere karşı, imanın
kahramanlığıyla mukabele etmesini bilmiş ve asla korkmamıştır.

     Kaza ve İlahî
kadere karşı ise, imanın; gerekeni yapmak kaydıyla çerçeveli teslimiyet
anlayışına uygun bir durum sergilemiştir.                                                                   

     Korkmak, dehşet
almak yerine; her şeye hikmetle bakmasını bilmiş. Ayrıca her şeyden ibret
alınmasını da ihmal etmiyerek, dünya saadet ve mutluluğunu kazanmayı
başarmıştır.

Beyaz Türkler, Siyah Türkler Yok ama Ak Budun, Kara Budun Gerçeği Var

O da nedir: Ezenler
ile Ezilenler.  Hani Abdürrahim Karakoç’un KAN YAZISI kitabındaki
meşhur dörtlüğünün “Bu düzen değişsin
diyorlar amma
/ Düzülen değişsin
diyemiyorlar
” mısraındaki durum. Yani ikinciller,
yani ezilen, üzülen, büzülenler..   Hatta
Üstat, BU DÜZEN şiirinde;

Zor kullanır, aka kara dedirir;

 Kurbağaya kuş
tutturur bu düzen.

 Namussuza ballı
kaymak yedirir;

 Namusluya taş
yutturur bu düzen.
” der ve
illüzyona işaret eder.

            Osmanlı’da bu
ayrım Askerî (yönetenler) & Reayâ (yönetilenler) şeklindeydi. Anadolu’ya asıl mührü vuran Selçuklularda ise Ortaasya geleneğinde
olduğu gibi Ak budun & Kara budun. Eski Türklerde boy’a ‘bod’ denirdi; bodun/budun da boylar birliği/birlikteliği, günümüze
göre halk/millet. Yalnız bu ikilem sınıfsal değil daha çok durumsaldır.
Yani gruplar arasında geçiş söz konusudur: Devleti kuran Türkmen tayfasının sonradan Devlet-lû
olan zümre karşısında gitgide Kara budun’a
konuşlandı(rıl)ğı çok görülmüştür. Dünün
ezilenleri
’nin bugünün ezenleri
olması gibi..

            Daha da sadeleştirirsek Mevlâna nam Celâleddin Rumî (bana göre Konyalı Şeyh Celalettin) Ak
budundan, Derviş Yunus Kara
budundan. Adı Selçuklu olmuş – İlhanlı olmuş, Türk’müş – Moğol’muş farketmez;
iktidardan ve güçten yana olanlar Ak,
horlanan – dışlanan ve vergilerle terbiye edilenler Kara. Hatta Altay
Türkleri vergiyi ‘kara alman’ olarak
nitelemişlerdir (Bkz. İhsan Toker- Renk Simgeciliği ve Din).

            Mesele ballı
kaymak yalayanlarla taş yutanların kavgasıdır
aslında. İtibar ve
ihtişamcılarla garibanların ve yas tutanların paylaşım mücadelesidir. Müslüm Baba’nın “Ezelden ebede giden
diye ünlediği ‘derin’ bir ‘mesele’dir. Yunus’un saraylı müritleriyle ve sema meclisleriyle meşhur Mevlâna
karşısında eşitlikten ve özgürlükten yani halktan ve Haktan yana olması; Kara budun safında durmasıdır. Daha da
derinlik dileyenler İlem Blog’ta Yunus Emre üzerine Kenan Göçer’le yapılan söyleşiye dikkat kesilsinler.

Kara deniz’in, An-kara’nın âsi
çocuğu Nihat Genç’e YARIN
Dergisi’nden soruyorlar, “Türkiye’nin
soğuk savaşında kurbanların karabudun olmasının diyalektiği nedir
? Ak
budun yaşam arzusu
, Kara budun ise düğüne gider gibi ölüme gitmek mi?”
diye; o da derdimizi tarihimizle birlikte
bir
solukta özetliyor:

Karabudun;
diyelim asırlar boyu isyan etti, ayaklandı. Ya da Osmanlı iktidarına asker
verdi. Karabudun kalabalıktı, gençti, öfkeliydi, atları ve okları vardı. Ama
son iki yüzyıldır; atların ve okların yerine yazarları matbuat geçmeliydi,
olmadı. Karabudun bir nevi intikam alır gibi çakallaştı. Ağanın, beyin köpeği,
mafyanın tetikçisi oldu. İktidarların bekçisi oldu. İdeolojik hareketlerin
kitlesi oldu. Karabudun yüzyıllardır sahipsizliğe dayanamadı. Bu halkın
bozulması demek. Artık kaynaşan, kıvıllaşan, can havliyle ona buna saldıran
kalabalıktan söz edebiliriz. Haklı demek çok zor. Sağ iktidar elli yıldır
karabudunla ayakta; onu cahil tutarak. Artık karabudun demiyoruz, ‘çakal
kültürü’ diyelim. Yine fedakâr, sadık ama hepsi geçimini sağlamak için artık
ağanın, beyin eşkıyalığını yapıyor. Hatta en acı şey karabudunun kendi
yetiştirdiği evlâtları, yazarları; ağaya, paşaya kapıkulu olmuş durumda.

Evet,
Yakarsa Dünyayı Garibanlar Yakar!” (Ali Tekintüre); evet, “Karabudunun
öfkesi sabrından daha büyüktür!
” (Yusuf Yavuz) amma düzülenin olmadığı bir düzen kuramadığımız müddetçe aklığa sınıf atlayanlara karşı karalar bağlamaya daha çok devam
ederiz. 

Anadolu Demokratlığı –II

0

“Cumhuriyet, muhteşem bir demokrasi projesidir.” (E.Cansen)

Anadolu demokratlık kimliği önceki bölümde tanımlansa
da, bu sosyal dönüşümü oluşturan dönemleri de göz ardı etmemek lazım. Tarihsel
sürece bakıldığında toplumsal ilişkilerdeki değişim ve dönüşümler önlenemez bir
gerçek. Belli bir kritik aşamadan sonra buna direnmek ya da önüne set çekerek
engel olmak nafile. Ticari ilişkilerde bile ürünlerin yanında kültür,
gelenekler-değerler de taşınmıştır. Sadece ticari alanda değil, sanat ve bilim
alanında, hatta vuku bulan savaşlar da söz konusu değişim-dönüşümün birer
unsuru olabilmiştir.  Bu etkileşimler
bazen bölgesel olarak kalabilir. Bununla birlikte toplumsal değişimler
özellikle siyasal ve sosyal
dönüşümlerle sonuçlanan etki alanları bazen küresel boyutlara ulaşabilmiştir.

Demokrasi serüveninde (demos kratos = insan yönetimi); antik çağda (MÖ.
4.yy.), şehir-devlet modeli olan ve Atina
demokrasisi
olarak bilinen bir başlangıç modeli uygulanmıştır. Orta çağda
ise, İngiltere kralının yetkilerini ahali adına sınırlayan Magna Carta Libertatium
(Büyük Özgürlükler Sözleşmesi) ile devam etmiştir. 18. Ve 19.yüzyılda ise,
Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve Fransız İnsan Hakları bildirgeleriyle
demokrasi bir anlamda yükselen değer
haline dönüşmüştür.
1789 Fransız ihtilali sonrasında ise hazırlanan
anayasada; iktidar, halkın seçeceği bir parlamento ile kral arasında yetki
paylaşımı durumunda yeni bir yol ayrımına gelinmiştir. Sonraki yüzyılda da;
batı demokrasileri ile antidemokratik Sovyet ve Çin bloğu ülkeleri malum soğuk
savaş mücadele döneminin sona ermesiyle birlikte liberal demokrasi sistemi sahne almıştır.

Batı Avrupa’nın -kapitalizmin
de yükselişiyle birlikte- kutsal referanslardan uzaklaşarak siyasal ve
hukuksal yapıları köklü değişime uğramıştır. Yani bu durumda devlet kurumu ve
yasalar gücünü ve meşruluğunu daha katılımcı
bir düzenden almıştır. Fransız ihtilali aslında sadece bulunduğu asrın ayarını bozmakla kalmamış, sonraki yüzyıllara
da sarkmıştır.
Bu büyük dönüşümler, daha çok geleneksel temellere dayalı
devlet sistemini sarsmıştır. Bu büyük inkılap iki cümle ile izah etmek gerekirse; değişime
direnen
siyasal yapı
ile değişen toplumsal dinamiğin arasındaki çatışma olarak ifade edilebilir.
Bu
büyük dönüşümler, daha çok geleneksel
temellere dayalı
devlet sistemini sarsmıştır. Bu anlamda Osmanlı
sistemindeki değişim daha çok devlet sistemiyle ilişkili yeni düzenlemeleri
kapsamıştır.  Zaten bu
ihtilalin bizim hissemize düşen iki önemli etkisi tarihçilerin de ortak
görüşüdür: Birincisi, ihtilalle yayılan siyasal anlamdaki artçı şoklardır.
Bunlar; insan hakları, bireysel özgürlükler, eşit vatandaşlık, anayasal
düzen gibi konulardır. Osmanlı aydınları arasında bunların etkisi büyüktür.
Özellikle Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı ve Kanun-i Esasi’nin tesis
edilmesinde de bu fikirler yankı uyandırmıştır. Diğer bir etkisi de m
illiyetçilik
fikrinin gelişmesiyle, devletin himayesindeki etnik grupların bağımsızlık
taleplerini arttırmıştı. Bu durum Osmanlı Devletinin parçalanmasına kadar devam
etmiştir.

Geri dönüp bakıldığında; Tanzimat’la birlikte Osmanlı tebaası,
yurttaşlık haklarını kazanırken, İkinci Meşrutiyet’le siyasal haklar kısa
süreli de olsa elde edilmişti. Bazı dönemlerde ise, aydınların canhıraş
gayretine rağmen, ahalinin pek benimsemediği durumlar vardır. İşte söz konusu
tanzimat ve meşrutiyet kazanımları, tabandan gelen bir talep sonucu
oluşmamıştı. Bu nedenle halka mal edilemedi. Sonuçta İttihat ve Terakki’nin, bu
kazanımları iyi yönetememesi ve taçlı
demokrasi
olarak nitelenen meşrutiyet yolunda harcanan emeklerin de heba
olması önlenememiştir.

II. Meşrutiyet’in ilanı ile birlikte ülkenin sorunlarına çözüm bulmak amacıyla yola çıkan
İttihatçılar “istibdat rejimi”
olarak görülen padişahın yetkilerinin kısıtlanarak
meşrutiyetin ilanına öncülük etmişlerdir. Ayrıca bu idealle yola çıkan
cemiyete; hürriyet ve eşitlik, can ve mal güvenliğinin sağlanması anlamında
büyük bir beklenti yüklenmiştir.  Bazı
tarihçilere göre İttihat ve Terakki iktidarı, daha çok statükocu, pragmatist ve
kalıplaşmış bir yönetim anlayışı içinde olmuştur. Bu bağlamda ittihatçılar
farklı unsurları bir arada tutabilecek seviyede yönetememiş ve
merkeziyetçi-mutlak devletçi bir ideolojik yapıyı oluşturmuştur. Her şeye
rağmen; Türkiye’nin demokratikleşme yolunda altyapıyı oluşturmasıyla kurulan ilk siyasi parti olması ve Osmanlı Devletine Türk
olduğunu hatırlatan
,
savunan ve bunun için çalışan bir siyasal
güç
olması
nedeniyle tarihi süreçte
görevini tamamlamıştır. 

Vay Başıma Gelenler

Yavuz Bülent Bâkiler; şâir, edip ve
hatip olarak kültürümüze; üst seviyede bürokrat ve serbest avukat olarak
devletine ve milletine hizmet etmiş bu sebeple istifâde edilecek tecrübeler
edinmiş seçkin bir şahsiyettir. Dostları O’nu hâtıralarını yazması için baskı
denilebilecek ölçüde teşvik etmişlerdir. ‘Vay
Başıma Gelenler
’ isimli eseri, bu teşviklerin neticesinde hazırlanmıştır.

Hâtıra yazmak
netâmeli bir iştir. Çünkü objektif değil sübjektif görüşlerin ürünüdür. Zan ve
gıybet sınırlarının ötesine geçilebilir. Adı geçen kişi âhirete intikal etmiş
ise, yanlış değerlendirmelerin düzeltilmesi mümkün değildir. Kul hakkı söz
konusudur. Yazılanların doğru olması dahî, gıybet tehlikesini bertaraf etmez.

Üstat Bâkilerin
eserinde iki bölüm var ki orada damıtılmış sular gibi temiz kalpli iki insanın
dürüstlük, âhirette sorulacak hesabın sorumluluğu ve minnet borcunu ödeme
iştiyakı, bilinmesi ve örnek alınması gereken asil hareketlerdir. Yaşanmış
olayları nakleden iki hikâyede, dinimizin yasakladığı zannın ve gıybetin
zerresi yoktur.

Birinci
hikâyenin kahramanı, köy kadınlarının dedikodusu üzerine hanımını öldürdüğü
için 20 yıl hapse mahkûm olan Hâmid Dayı’dır. Hapishâne müdürünün itimadını
kazanmış ve hapishânenin çarşı-pazar ihtiyacını temin için her gün dışarı
çıkabilmektedir. Günün birinde iki arkadaşı bunu kandırır, tünel kazıp kaçmaya
teşebbüs ederler. Kazılan tünelin toprağını Hâmid, çarşı-pazar için dışarı
çıktığında götürecektir. Plânı tatbik ederlerse de tünelin çıkış noktası,
nöbetçi kulübesinin önüne tesâdüf edince, yakalanırlar. Sorgu sual için gelen
savcıya müdür rica eder:

-Savcı Bey, ben
bu adamı, her gün çarşıya-pazara gönderiyordum. Kaçmak isteseydi o zaman
kaçardı. Belli ki bunun aklını çelmişler. Mâsumdur. O’nun hakkında işlem
yapmayalım.

Savcı sordu:
‘Müdür Bey’in söyledikleri doğru mu?

-He. Doğru.

-Peki, niçin
vazifeli çıktığında kaçmadın da tünel kazıp kaçmaya teşebbüs ettin?

-Vazifeli
çıktığımda kaçsaydım, beni müdür bey gönderdiği için suçlu olacaktı, hapse
koyacaklardı. Müdür Bey’in çoluğu çocuğu var. Benim yüzümden onlar perişan
olacaklardı. Vicdanım onların perişan olmalarına râzı gelmedi. Öbür taraftan da
arkadaşlarıma ‘hayır’ demeye de dilim
varmadı.

***

Hikâye
özetlenirken, elbette tadından-râyihasından kayıplar olmuştur. Üstâdın
harikulâde üslûbu çok başkadır.

İkinci hikâyenin
kahramanı Duran Efendi; 6 yaşında iken görme kabiliyetini kaybetmiştir. Üstat
Bâkilerin gözyaşlarına ısrarlı dâvetiyeler gönderen iç parçalayıcı hikâyesini
anlatır ve kendisine bir iş bulunmasını ister. Yufka yürekli şâirimiz isteği
yerine getirir. Duran Efendi, yerleştirildiği işten emekli olur. Yavuz
Ağabeyi’nin Ankara’da ve işsiz olduğunu duyunca Sivas’tan Ankara’ya gelir ‘Bir işe girince ödersin’ diyerek 10.000
lira borç vermek ister. Yavuz Bey’in ihtiyacı yoktur. Teklifi reddedince Duran
Efendi ağlamaklı olur. Israrlar üzerine sırf O’nu memnun etmek için parayı
almak mecbûriyetinde kalır. Bir müddet sonra Sivas’ta dostuna l0.000 lira
gönderir. Her ay yanına gelecek olan Duran Efendi’ye Ankara’dan gelmiş gibi
1000 lira ödemesini ve işin içyüzünü kesinlikle gizli tutmasını ister. Âmâ
Duran, her 1000 lirayı alışta Ankara’ya telefon açıp ‘Ağabey, gönderdiğin parayı aldım. Sakın daralma, elin bolardığında
gönderinceyedek beklesen de olur
.’ Der. 

Hikâye,
dokunaklı birkaç cümleden sonra derin bir hasreti ifâde eden cümle ile sona
erer: ‘Bizim millet olarak Duran Efendi asâletindeki
kişilere ne kadar çok ihtiyacımız var Allah’ım
!’

***

Kitaptaki 37
adet harikulâde metinden bâzılarının başlıkları: ‘Benim Annem’, ‘Askerlik: Kara
Sevdam
’, ‘Mâvi Gözlü Kürt’, ‘Müthiş İki Rüyâ’, ‘Sivas’ın En Büyük Ayıbı’, ‘Devlet
Radyosunda Misilsiz Bir Sovyet Rusya Hayranlığı
’, ‘TRT’deki Rusya Yeniçerileri’, ‘Bir
TV Programı Yüzünden Başıma Gelenler’
. ‘İlk
Rüşvet Teklifi: Bir Milyon Lira
’, ‘Muhteşem
Bir Kültür Bakanımız: Mükerrem Taşçıoğlu
’, ‘Moskova’da ve Ankara’da Millî İstihbarat Tarafından Fişlenmem

Kitabın adı; ‘Memleketimden İnsan Manzaları…’ da
olabilirdi. Yakışırdı…

Yeraltı ve yerüstü zenginliklerine, sessiz
çoğunluk grubundaki temiz, nâmuslu, çalışkan ve hepsinden önemlisi
imanlı-inançlı vatansever insanlarımıza rağmen Türkiye neden ve niçin olması
gereken konumda değil
?’ Sorusuna cevap arayanlar, eserdeki satır
arkalarında aradıklarını kolayca bulacaklar.

13,5 X 21 santim
ölçülerindeki 328 sayfalık eser, Ekim 2021’de yayınlandı.

YAKIN PLAN YAYINLARI:

 Cumhuriyet Mahallesi, Halaskârgazi Caddesi, Nu: 97-7 Osmanbey, Şişli –
İstanbul. Telefon: 0.212-458 20 22 / Belgegeçer: 0.212-458 20 77 e-posta:
bilgi@yakinplan.com.tr  /  www.yakinplan.com.tr 

 

YAVUZ BÜLENT BAKİLER

23 Nisan 1936 târihinde Sivas’ta doğdu, ilk ve orta öğrenimini Sivas,
Gaziantep ve Malatya’da tamamladı. 1960’ta Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden
mezun oldu. Dört yıl Ankara Radyosu’nda çalıştı. 1969-1975 yılları arasında
Sivas’ta avukatlık mesleğini icra etti. Bir süre Başbakanlık Toprak-Tarım Reformu
Müsteşarlığı’nda Hukuk Müşâvirliği görevinde bulundu.

1976-1979 yılları arasında Ankara televizyonunda görev aldı. TRT Kurumu’ndan
Kültür Bakanlığı’na Müsteşar Yardımcısı olarak tâyin edildi.

Televizyon kanallarında birçok kültür ve gezi programı hazırlayıp
sundu. Çeşitli gazete ve dergilerde fıkralar-makaleler yazdı. Kitapları ve
televizyon programları dolayısıyla kendisine 28 adet başarı armağanı verildi.

Şiir Kitapları:
Yalnızlık, Duvak, Seninle, Harman.

Antolojileri: Şiirimizde
Ana, Sivas’a Şiir

Nesir
Kitapları: Üsküp’ten Kosova’ya, Türkistan Türkistan, Âşık Veysel, Elçibey,
Mehmet Âkif ’te Çağdaş Türkiye İdeali, Sözün Doğrusu 1-2, Sevgi Mektupları,
Gidenlerin Ardından, Ârif Nihat Asya İhtişamı, Tabuları Yıkmak, Gönlümdekiler
ve Ötekiler, Azerbaycan Yüreğimde Bir Şahdamardır, Unutamadıklarım, Kılıçlar ve
Kalemler, Elçibey, Sorgular- Savunmalar, Muhsin Başkan, Dilimiizdeki Dikenler
(Oğuz Çetinoğlu ile birlikte), Ârif Nihat Asya.

Ayrıca Azerbaycan
edebiyatından Hasan Hasanov’un Brüksel Mektupları ile Bahtiyar Vahabzade’nin
Feryat, İkinci Ses, Nereye Gidiyor Bu Dünya, Özümüzü Kesen Kılıç (Göktürkler)
adlı eserlerini Azerbaycan Türkçesinden Türkiye Türkçesine çevirdi.

 

 

KUŞBAKIŞI

Gençlik Türküsü

1950
sonrası Türk edebiyatının önde gelen yazarlarından biri olan Târık Buğra,
romanlarıyla tanınmış olmakla birlikte geniş bir yelpâzede kalem ürünü eserler
vermiştir. Hikâye, fıkra, makale, deneme, tenkit, tiyatro ve senaryo sâhalarında
da önemli kitapları vardır. Dergiler yayınladı gazete ve yöneticiliği yaptı. ‘Arayan Bulur’ ve ‘Akümülatörlü Radyo’ isimli radyofonik oyunlar ilk kalem
denemeleridir.       ‘Oğlumuz’, ‘Buhran’, ‘Küçük Ağa’, ‘Yağmur Beklerken’, ‘Osmancık’,
Firavun İmanı’, ‘Dönemeçte’, ‘Gençliğim Eyvah’, ‘Ayakta
Durmak İstiyorum
’, ‘İbiş’in Rüyâsı’,
Gagaringrad’, ‘Bu Çağın Adı’ en çok bilinen ve okunan eserleridir.

Gençlik
Türküsü isimli eseri Târık Buğra’nın gazetelerde yayınlanan makalelerinden
oluşuyor. Kitabın önsözü, Prof. Dr. Mümtaz Turhan tarafından yazılmıştır.
Eserdeki makaleler yıllar öncesinde kaleme alınmış olmasına rağmen, bugün
yazılmış gibidir. Olayları çıkaranlar değişmişse de olaylar, çürümüş sakız
gibidir.  

İhtisas Mahkemeleri kurulmalıdır
başlıklı makaleden tadımlık bir bölüm:

Komünist
dinsizdir, ama her dinsiz komünist değildir. Komünist her türlü taassubu,
yobazlığı körükler, ama her mutaassıp komünist değildir. Komünist sermaye ve
hususî mülkiyet düşmanıdır, ama sermayenin, hususî mülkiyetin aleyhinde olan
herkes komünist değildir. Komünist işçi haklarından, sosyal adâletten dem
vurur, ama işçi haklarını savunan, sosyal adâlet için çalışan herkes komünist
değildir. Komünist dâima meşru idârenin karşısındadır, ama her muhalif komünist
değildir. Komünist muhalefet müessesesini de sarsmak, itibardan düşürmek için
fırsatlar icat eder, ama muhalefetin tutumunu da tenkit eden herkes komünist
değildir. Komünistin ana konularından biri de sefâlet ve rezâlet
komisyonculuğudur, ama yokluklar, dertler, çirkefler üzerinde duranların hepsi
de komünist değildir. Komünist örfler, âdetler ve sosyal müesseseler için
‘devrim’ trampeti çalmaktan bıkıp usanmaz, ama devrimden bahseden herkes
komünist değildir.                                                                                         
                                                                                                                 

…Ve bu böylece
uzar gider. O halde komünistin çok hoşlanacağı bir cümleyi söylemek gerekiyor:

Ya herkes komünisttir ya da komünist diye bir şey yoktur.’                                                                                                                    

Komünizmin kanun
dışı sayıldığı memleketler için bu paradoks ilk bakışta herhangi bir gerçek
kadar akla yatkın görünür. Böylece de komünizmin emperyalizmini, bu kanseri
bilen çoğunluk bir ümitsizliğe kapılır. (s: 32)

Târık
Buğra, güzel Türkçemizi en doğru ve güzel şekilde kullanan müstesna bir
yazarımızdır. Hep yaşayan, canlı, güzel bir Türkçe ile yazdı. Uydurma dile hiç
tenezzül etmedi. ‘Öztürkçe Masalı
başlıklı yazısında diyor ki:

Öztürkçeciler, umdukları neticeyi alacak
olurlarsa, bu da ilme karşı, medenîliğimize karşı, kısacası millete karşı
kazanılmış haydut baskınlarına bir yenisinin daha eklenmesinden, barbarlıklar
târihine yeni bir sayfanın daha açılmasından başka bir mâna taşımayacaktır
.’

Gençlik
Türküsü, güzel Türkçemizi özleyen, Türkçe hassasiyeti olan insanlarımızın
hasretini giderecek, damağımızdaki ana sütü gibi saf ve temiz bir dille yazmak
isteyenlere rehber olacaktır.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara
Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50      Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta:
otuken@otuken.com.tr 
www.otuken.com.tr 

 

 

 

Türk’ün Hâfıza
Sorunu

Kısa bir süre öğretmenlik yaptıktan
sonra Sağlık Bakanlığı’na geçen ve Bakanlık Müşâvirliği görevindeyken emekli
olan Fuat Yılmazer vatansever bir
bürokrat-yazardır. 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 144 sayfalık kitabında 4 adet
makale bulunuyor. Makalelerde hafıza ve şuur arasındaki bağ, Türklerin târihe
bakışı, İnsan-Şuur-Millet ve Millîlik, Millet hâfızâsında yer alması gereken
unsurlar hakkında bilinmesi gerekenleri, kolay anlaşılabilir bir dil ve millî
bir şuurla ele alıyor.

Sonuç bölümünün başlıkları: ‘Türkiye Cumhuriyeti’nden Örnekler’, ‘Türkiye’nin Güvenlik ve Risk Durumu
Belirlenmeli
’,  ‘Yapılması Gerekenler’, ‘Millî
Eğitimin Düzenlenmesi
’, ‘Türk İçin
Türk’e Göre Eğitim
’, ‘Güçlü Türk
Çocuğu, Güçlü Gelecek
’. ‘Türk Devletleri
ve Topluluğu Birliği
’.

Eserde sâdece iç meseleler değil,
Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden çevre ülkelerle alâkalı görüşler de tahlil
ediliyor: Azerbaycan, Ermenistan, Suriye, Mısır, İran, Kıbrıs, Güney Kıbrıs Rum
Yönetimi, Yunanistan… ele alınan bölgelerin birkaçıdır.

Son bölümde ise ‘Yapılması Gerekenler’ başlığı altında bir reçete demeti sunuluyor.
Eğitimci kökenli olan yazar, Millî Eğitim meselemizi de ihmal etmiyor.

Eserde yer alan hoş hikâyelerden biri,
okuyucuyu düşündürecek ve doğruya yönlendirecektir:

Sevdiği kıza
kavuşamadığı için çekip gitmek isteyen gence bir bilge sorar:

Mecnun Leyla’sından
vazgeçti mi?

-Hayır.                                                                                                                                      
                                                                                                      -Kerem ateşten kaçtı mı?

 -Hayır.

 -Ferhat dağları delmekten korktu mu?

 -Hayır.

 -Ya Kocadağlı Ahmet?

 Genç bir süre düşünür sonra:

 -Onu hiç duymadım ki efendim

 Deyince, Bilge:

 -Tabi duymazsın, çünkü o vazgeçti.                                                                     
                                                                                     

Mücâdele
etmek, kararlı olmak, irâde beyan etmek çok önemlidir. Mücâdele her zaman
kazanılır diye bir kural yoktur. Kaybettiğin mücâdeleyi tekrar başlatarak
kazanabilirsin. Önemli olan irâdeni, kararlılığını, mensup olduğun milletin
ruhunu, şuurunu kaybetmemektir. Mücadeleyi kaybetmenin telâfisi vardır, ama
millî ruhu, millî şuuru ve hâfızayı kaybettiğinde onun geri döndürülmesi çok
zordur.  

BİLGEOĞUZ
YAYINLARI:

 Alemdar Mahallesi Molla
Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer:
0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com

 

Türk’ün Kayıp Kitabı: Ulu Han Ata

2024 Yerel Seçimleri Hakkında.

Her
ne kadar ekonomik gelişmeler mevcut Ak Parti hükümetinin lehine gözükmese de!

Cumhurbaşkanımızın
buluğu
yeni
ekonomik model ile birlikte ateşi kontrol altına alınan döviz,

Tatmin
edici düzeyde artan asgari ücret ve peş peşe yürürlüğe gireceği konuşulan 3600
ek gösterge ile EYT yasalarının çıkması halinde!

2023 yılında da yapılması
beklenen Genel Seçimler
Recep
Tayyip Erdoğan ve Cumhur ittifakı zaferi ile sonuçlanır,

Diye düşünüyorum.

***

Elbette
bu sonuçta,

Cumhur
ittifakının cumhur ile arasında ki bağı tam kopacak iken yakalayan tecrübeli lider
Dr. Devlet Bahçeli ve başta Kocaeli teşkilatları olmak üzere halkta karşılığı
olan çalışkan MHP kadrolarının saha desteğinin
önemli rol oynayacağını belirtmekte de fayda var.

Eminim
böyle zor bir dönemde, hiçbir siyasal lider ve parti, bu kadar birlik ve bütünlük
içerisinde hareket etmez, kişisel ve kurumsal beklenti içerisinde olmadan
Mevcut Hükümete bu denli karşılıksız destek vermezdi.

Gerçi
bu destek MHP’ye ve Ülkücülere lazım olsaydı(!)

Hiçbir
Lider ve hiçbir parti böylesine destek vermezdi ya neyse!!!

Konumuz “şimdilik” bu
değil!

Ülkücülerin
alışık olduğu bir durum.

***

Evet;
2023 Genel seçimleri benim kafada tamam da!

2024
yerel seçimlerinde değil.

Bence
2024 yerel seçimleri 2019 yerel seçimlerinde olduğu gibi yine Millet İttifakının
lehine!

Belki de şimdilerde en
fazla da Kocaeli’nde!!!

Olmaz
demeyin, Adana, İstanbul, Ankara, Mersin gibi olmaz denilen pek çok Büyükşehirde
oldu! Kocaeli’nde de olabilir!

Buna
neden olarak!

Kaybedilen
belediyelerde ki başkanların Cumhurbaşkanımızın şahsına verilen oylara
duydukları güven mi dersin, yanlış adaylar da ki ısrarlarımı dersin, adayların
Cumhurbaşkanımız kadar çalışkan ve istekli olmadıklarından mı
dersin?

Sürekli
kazanmanın verdiği doygunluk ve güç sarhoşluğu mu dersin, belediye
başkanlarından daha arkalı(!)

Çalıştırılmakta
zorlanılan
yerini
yadırgayan bürokratlar mı dersin, uzmanlık alanları olmamasına rağmen siyasi
dengeler için atanan tabandan kopuk müdürler mi dersin?

Ne
derseniz deyin!

Belki
hepsi, belki hiç biri, belki daha başka şeyler!

Öyle
ya da böyle ellerinde ki önemli belediyeleri kaybettiler!

Ve şimdi risk
Kocaeli’nde…

***

Peki
bu durumu değiştirmenin bir yolu var mı?

Bence
var!

2019
yerel seçimlerinde hiç aday çıkartmayan tüm gücü ile Ak partili adaylara destek
veren ve o günden beri 1 tane bile üst
düzey yönetici, daire başkanı, genel sekreter, başkan yardımcısı talep etmeyen!

Mevcut
meclis üyeleri ile tüm komisyonlarda belediye çalışmalarına destek olan,

Cumhur
İttifakı sorumluluğunu yerelde de yerine getiren MHP’li adaylar ile seçimlere girmek, riski en aza indirir.

Hatta
tamamen ortadan kaldırır, hem de
hakları!

#diye
düşünüyorum.

***

Hatırlayalım;
en son yapılan yerel seçimlerde şehrimizde Cumhur ittifakının tüm adayları Ak
Partili idi,

Bu
seçimde de hepsi Milliyetçi Hareket Partili olsun ne olur?

12
çok oldu diyelim, hiç olmazsa 12
belediyenin 6’sında adaylar MHP’li olabilir.

Hem
böyle daha da adil olur.

Adil (!?!)

***

Ak
partililer sakın 6 ilçemiz kayıp olur diye düşünmesin, kayıp Millet ittifakı kazanırsa olur!

Mevcut
belediyelerin Cumhur ittifakında kalması kaybetmelerinden daha iyi olmalı!

Nasıl
ki MHP’liler var olan belediyeleri benimsedi, aynısını bir dönem de bazı belediyeler için pekâlâ Ak partililer de
yapabilir!

***

Hem
bu vesile ile Büyükşehir Belediye Başkanlığını kaybetme riskleri de olmaz!

Başka
ilçeleri İzmit gibi kaybetmek bir yana, partili partisiz herkes tarafından
benimsenen, sevilen, karşılık bulan MHP kadrolar
ve adaylar ile
13 belediyenin 13’ü de alınabilir!

Yani
demem o ki!

Önümüzde
ki seçimlerde Cumhur ittifakının şansı, şehrine
hizmet etmek için fırsat bekleyen
nitelikli vasıflı sevilen MHP’li adaylar
ile çok daha yükselir.

***

Son
olarak iddiamı güçlendirmek için…

Millet
ittifakı genel başkanları tarafında da Kocaeli Büyükşehir belediye başkan adayı
olarak duyurulan İzmit belediye başkanı Fatma Kaplan Hürriyet’in sadece İzmit’te değil, tüm ilçelerde
partisinin seçmeni dışında da karşılığı olduğunu!

İlçe
belediye başkanlığı ile tüm ilçeleri hareketlendirdiğini, rekabet ortamının tüm
şehre, belediye çalışanlarının
maaşlarına, sosyal haklarına!

Hatta
Kocaelispor’umuza da fayda verdiğini

İlçe
belediye başkan adaylarını da ilmi siyaset ile kendisi gibi kazanabilecek adaylardan oluşturursa,

2019
yerel seçimlerinde ki yeni kurulan bir parti ve sahada tanınmayan bir Büyükşehir adayı ile %33 oy alınabildiyse!

Milletvekilliği
tecrübesi bulunan, 10 yıldan fazladır aktif siyaset yapan Fatma Kaplan Hürriyet’in
adaylığının aynı olmayacağını!

Arada ki 22 puanlık farkın yarısının tercih değiştirmesinin
çok da zor olmadığını göz ardı etmemek lazım diye ilave edebilirim!

***

         Böyleyken
böyle!

Düşündüklerimin,
konuştuklarımın hepsini yazabilecek dil bilgisine sahip olmadığım, biraz da
konu üyesi olmaktan gurur duyduğum MHP hassasiyetlerim ve sorumluluğumdan olunca
ölçülü yazayım derken eksik de yazmış olabilirim.

Ben eksik söyleyeyim
siz tam anlayın.

Bu
şehrin tamamında yaşayan tamamında akrabaları, arkadaşları, dostları olan tam bir
Kocaelili olarak önümüzde ki yerel seçimlerde MHP li aday ne kadar fazla olursa Cumhur ittifakının şansı o kadar
yüksek olur.

Ne
kadar az olursa! Sadece ilçeleri değil, Büyükşehir belediyesinin de rakip
partiler ve adaylarca kazanılma ihtimali o kadar artar.

Ben
bu kadarını diyebilirim bizim adaylar 6 olur – 7 olur gerisini büyükler bilir!!!

Beni
şahsen sadece MHP’li adaylar ilgilendirir.

Hayaller Turan, Gerçekler Tufan

14 yaşında
mıyız, 16 yaşında mıyız bilmem
bildiğim milletçe ergenlikten
çıkamadığımız
. Her şeyimiz sığ; vatan-millet edebiyatı,
din-iman-ezan lügati, Atatürk rozeti, Che tişörtü, halkların kardeşliği, klavye
demokratlığı… Ve fakat parti başkanlarıyla kahvehanede okeye dönenlerin, ‘prof’ ünvanlı kimselerin televizyon tekellümleriyle
ev hanımlarının ‘gün’lerinde
konuşulanların pek farklı olmadığı bir devirde-diyardayız.

 

            İktidar bir-iki tane doğru bir sürü yanlış iş yapıyor; bakıyorsun
birine göre hiç hatası yok, birine göre hiç sevabı yok. İki tarafın da
mensupları hatadan âri. Hep “Bizde yanlış olmaz” tripleri; bu kadar
yanlış uzayda mı oluyor?! Bilmediğimiz
tek şey aslında hiçbir şey bilmediğimiz
. Detaylı anlatırsak; herboktan
anlıyor gözüksek de hiçbiboktan anladığımız yok (Halkımız burada çalışma
disiplinlerini boka benzetmiş). Yani câhilliğimizin
farkına bile varamayacak kadar câhiliz
. Herkes de aynı olunca komple kamuflaj.

 

            Karabağ
Savaşı’nda en büyük voliyi Rusya
vurdu ama Azerbaycan ve Türkiye’deki iktidarların verdiği mehterin gazıyla
yürümek isteyenler görmedi, görmek istemedi. Çin’in “Tek Kuşak ve Yol
eko-emperyal projesinin bir ayağının Ermenistan sınırından geçmesine bile ‘Turan Yolu’ yakıştırması yapmadı mı yerli ve millî akademisyenlerimiz?! Türkî Devletler Teşkilâtı diye 30 yıl
sonra bir dayanışma örgütü kuruldu; sanırsın Turan’ı kurduk. Bir siyasî liderden bir başka siyasî lidere hediye
edilen haritayı dahi Türkolog Ruslar
düzeltti.

 

            Oh ne güzel!.. Uluyalım
da Türk Birliği kurulsun
, dua zinciri yapalım da Ümmet-i İslam birleşsin, profillerimizi Atatürk yapalım da laiklik teminat altına alınsın, görselli “can’lara
su verelim
” tıvitlerini retıvit edelim de susuzlukları bitsin. Sonra
bakalım dolar kaç-kaçına ve sığınalım benim ortanca uşağın da dediği “Doları 3 lira yapana ömür boyu oy veririm
mottosuna. Kardeşim; ben kız vermeyeceğim, paramı ve ailemi emanet etmeyeceğim,
güzelce komşuluk yapmayacağım, ticaret ve siyasette sözüne güvenmeyeceğim
kişiye oy vermem.

 

            Kazakistan’ı
30 senedir aynı adam yönetiyor. 7 Kocalı
Hürmüz
gibi bir yandan Amerika’yı,
Rusya’yı, Çin’i, Almanya’yı Türkiye ve İsrail’i idare ediyor; diğer yandan ailesi ve yakın çevresiyle
servetlerine servet katıyorlar. Hem serbest piyasa, hem KGAÖ, hem Kuşak-yol,
hem TDT; dahası hem başkentin (Nur-sultan)
isim babası, hem her seçimde yüzde 70’ten aşağı oy almayan iktidar aygıtının (Nur-otan) lideri, hem de El-başı (Baş-yüce). Aynı bizdeki gibi
bol inşaat, bol yol, bol ışık.. İtibardan tasarruf olmaz. Her yerde aynı
terâne! Gel Azerbaycan’a; tıpkısının
aynısı. Aliyev’ler ve onlara
sadâkatte en önde olanlar yahut öyle gözükenler..

 

            Rusya, Çin’le ekonomik birlik kurmak üzere olan ve
Türkiye kamuoyu gibi TDT’nda aktif
olan Kazakistan’a küçük bir ceza kesti. Büyük ceza Kuzey
Kazakistan’ı Ukrayna’nın Don-bas’ı yapmakla olurdu. Cömert Tokayev’in işine geldi; Nazarbayev’i başka türlü
etkisizleştiremezdi. Ölen Kazak kardeşlerimize Allah rahmet eylesin; artık yeni
demokratik diktatör Tokayev.
Nursultan’ı çabuk unuturuz, Saparmurat Türkmenbaşı’nı unuttuğumuz gibi. Onun
yerine gelen Berdimuhammedov
Türkmenistan’da evlerin ve arabaların rengine bile karışabiliyor.  Yönetim tarzı aynı; akraba çevresi ve sınırsız
güç. (Biz Türkler tek adam’ı severiz ve zihniyetimiz de adamcı’dır. Yönetim
yetkisini verirken mülken devletin tapusunu verdiğimizi varsayarız. Adamımızın
tipi, mazisi ve hitabeti bizim için âb-ı hayattır.)    

            Kazakistan’ı konuşmaya adamımız bile yok. Olanlar da nema-tik
Nazarbayev övücüleri
. ‘Aksakal Yıldırım para mevzusu olmayan bir
konuda ne söyleyebilir ki.. Turancı hareketler, Ötükenciler, Türk Birliği
partikülleri nerdesiniz; sözünüz nedir?
Türk Dünyasının bilge liderleri
, hanisiniz? İçerdeki fındıkkabuğunu doldurmayan
mevzular bitmediğinden mi sıra gelmedi Ortaasya’ya.
Dombra çalmakla olmuyor muymuş? Alooo, sesim geliyor mu?!        

Destek Tedavi- İyileştirici Tedavi

Kanser
gibi ciddi ve ağır hastalıklarda hastalığın ve tedavinin getirebileceği çeşitli
sıkıntılar olur. Yaşadığı ağrılar, bulantı ve kusmalar, ishal, ödem, yaygın
halsizlik, ruhsal sorunlar vb. sıkıntılar hastanın hayat kalitesini azaltır.

Bu
tür hastaların günlük aktivitelerini yerine getirebilmeleri, mümkünse işlerini
devam ettirebilmeleri, değilse hastalık sürecinin sıkıntılarının en hafif
şekilde yaşanabilmesi için gereken tedavi türüne palyatif bakım veya destek bakım
denilmektedir.

Palyatif (palliative)
kelimesinin sözlükteki Türkçe karşılıkları hafifletici, geçici çare,
yatıştırıcı
olarak geçmektedir.

Elbette
önceliğimiz hastalığın iyileştirici tedavi ile bütün olumsuz etkilerinin
yok edilmesi olmalıdır. İyileştirici tedavi ile destek tedavinin
birlikte ve paralel olarak devam ettirilmesi gerekir. Fakat iyileşmesi mümkün
görülmeyen hastalarda iyileştirici tedavi yapmaktan vaz geçilse bile palyatif/
destek tedavi devam etmek zorundadır.

Türkiye ekonomisi de şu sıralarda ciddi ve ağır bir hastalık içindedir. Hastalığın kök sebebi, ekonomik yapının
kendisi değil, kötü yönetimdir.

Dolayısıyla
bu hastalık tedavi edilebilir, siyasi ve idari organlarda yapılacak bir
operasyonla yani iyileştirici tedavi ile sıkıntılar tamamen ortadan
kaldırılabilir.
Ancak operasyon için hastanenin ameliyathanesi hazır değil.
Seçime kadar iktidarın zihniyeti değişmez. Doğru ve gerekli operasyonu yapmaz.

Bu
süreçte hiç olmazsa palyatif/ destek tedavilerle hasta mümkün olan en iyi
konfor seviyesinde yaşatılmalı.

20 Aralık 2021 tarihinde döviz kurlarındaki kontrol edilemez yükselişi önlemek için yapılan
operasyon hastanın şoka girmesini önlemek için alınmış bir geçici tedbirdir.

Dolar 18 TL’ye çıktıktan sonra yapılan operasyonla 11 TL mertebesine indi. Yani
bir bakıma yüksek ateş içindeki hastayı buzlu suya sokarak ateşini düşürdüler.

Hastanın
buzlu suya sokulmasının başka hastalıklara sebep olabileceğini ihtimali
yüksek olsa da
bu riskin alınabileceği ciddi bir durum vardı.

Fakat
Türkiye ekonomisinin bünyesinde hastalığı yapan etkenler durduğu için
ateş tekrar yükselmeye başladı.
Dolar tekrar 14 TL’ye yaklaştı. Üretici
enflasyonu %80 iken, Tüketici enflasyonu açıklandığı gibi %36 bile olsa enflasyon
yükselecek
demektir. Devletin enerji fiyatlarına yaptığı fahiş zamlar
hayatı her alanda pahalandıracak.

Hastanın
yani ekonomimizin bağışıklık sistemi son derece zayıf, muhatap olunan
mikroplar bünyede çok etkili, iyileştirici tedavi için yapılan bir şey yok.

Daha
da kötüsü iktidar palyatif tedbirler için bile çaresiz görünüyor. Hazinenin
çarçur edilen 128 Milyar dolar rezervi tam bu günlerde lazımdı.
Devletin
elinde ortaya çıkan ağrıları ve diğer belirtileri giderecek ilaç yok. Hasta
bulantı, kusma, ishal, halsizlik gibi fiziki sıkıntıların yanında ruhsal
sıkıntılar yaşamakta.

Hasta
yakınlarının yani milletin bütün bu sıkıntılı süreci katlanabilecek moral ve
motivasyonu da yok. Çünkü doktorlara yani devleti yönetenlere güveni kalmadı.

*************************************

Doğalgazda İl Bazında Fiyatlandırma

İktidar
doğalgaz fiyatlarına 2022 yılbaşı gecesi konutlarda yüzde 25, sanayide yüzde 50
zam yaptı. (Sanayide 2021’de de yüzde 200 zam yapılmıştı.) Şimdi yeni bir
çalışma yapmışlar.

Buna
göre, doğalgaza soğuk bölgelerde yaşayan vatandaşlarımız daha az,
sıcak bölgelerde yaşayanlar daha çok para ödeyecek.

Türkiye’nin Erzurum,
Kars, Ağrı, Iğdır veya Sivas gibi soğuk bölgelerindeki tüketim miktarına
uygulanacak kademeli tarife ile
Antalya, İzmir veya Adana gibi kış
şartlarının daha hafif geçtiği illerde geçerli olacak kademeli tarife farklı
olacak.

Dünyada
enerji fiyatları zaten yükseliyor. Bir de iktidar döviz kurlarını kontrol
edemeyince Türkiye’de enerji (elektrik, doğalgaz, akaryakıt) fiyatları
dayanılmaz bir hal aldı.

Enerji
konusunda hastalığımızın kök sebepleri belli: Yerli enerji kaynaklarımız az.
Nükleer ve yenilenebilir enerji konusunda yatırım yapmakta geç kaldık. Enerji
kaynaklarını çeşitlendiremedik.

İthal kaynaklara bağımlı yapı varken içeride enflasyonu ve döviz kurlarını kontrol edemezseniz
elektrik, akaryakıt ve doğalgaz fiyatlarının yükselmesi kaçınılmazdır.

Kök
sorunu çözemeyen iktidar şimdi böyle palyatif tedbirlerle ağrı ve
sancıyı azaltacağını düşünüyor olabilir.

Ama bu tedbir asla bir çözüm olamaz. Aspirinle kanser ağrısı dinmez.

Kış mevsiminde, Antalya,
İzmir ve Adana gibi sıcak bölgelerde yaşayanlar ısınmak için, Erzurum ve
Kars’ta yaşayan vatandaşlarımıza nazaran çok daha az doğalgaz tüketecektir. “O
halde soğuk bölgelerdeki vatandaşlarımızın ısınma masraflarının yükünü, sıcak
bölgelerdeki vatandaşlarımıza yükleyelim” düşüncesi meselenin tek tarafını
görmenin sonucudur.

Yaz mevsiminde Antalya,
İzmir ve Adana gibi sıcak bölgelerde yaşayanlar Erzurum ve Kars’ta yaşayan
vatandaşlarımıza nazaran daha çok klima ve soğutucu çalıştırmak
zorundadır. Dolayısıyla daha fazla elektrik tüketmektedir.

O
zaman da bu vatandaşlarımızın “yaz aylarında elektrik masraflarımızın yükünü
soğuk bölgelerdeki vatandaşlara yükleyin” talebiyle karşılaşırsınız.

Böyle
yaparsanız kışın sıcak bölgedeki, yazın soğuk bölgedeki vatandaşlarımızın
öfkesine maruz kalırsınız.

Gerçek bir destek tedavi yani palyatif tedbir şu olabilir:

Devletin gücü ve imkânı varsa, enerji fiyatlarındaki artışın bir kısmını sübvanse edebilirsiniz.

Devletin
imkânı yoksa, bütün kaynakları kuruttuysanız, bir kısım vatandaşın sırtından
diğer bir kısma ağalık yapmanızın bir alemi yok.

İyi
bir şey yapıyormuş gibi görünmekle, iyi şeyler yapmak çok farklıdır.

Hayaller ve Gerçekler…

O sabah erkenden kalkmadı!

Uyandığında neredeyse öğlen olmuş, güneş
çoktan en sıcak saatine ulaşmıştı…

Miskin, miskin gerindi…

   Sonrasında hizmetçisine seslenerek, kahvaltısını
getirmesini istedi. Gelen kahvaltıda bir tek kuş sütü eksikti…

   Yatağına getirilen kahvaltıya şöylece bir
baktı!

   Yok, hayır bugün canı bir şey yemek
istemiyordu. Hâlbuki böylesine bir kahvaltıyı bulabilmek değil gerçekte, hayal
âleminde bile zordu!

   Yatağından çıktı, her yanı en pahalı
çinilerle süslü banyosuna geçti. Kendisini süt dolu küvetin kollarına bıraktı.
Bir süre gözlerini kapatıp, en son seyahat ettiği Paris’in gecelerini düşündü.
Bu arada bu süt banyosu da çok iyi gelmişti…

    Banyodan
çıktı, kadife bornozuna sarıldı. Bir süre kendini aynada seyretti, ıslak uzun
saçlarının arasından bakan mavi gözleriyle inanılmaz bir görüntüye sahipti.

    19 yaşına yeni girmişti. Hafifçe gülümsedi;
‘’Bu hayat ne güzel böyle’’ diye fısıldadı…

    Sonrasında giyinme odasına geçti. Son moda
giysilerle dolu dolap kapağını açtı. En son Fransa’dan aldığı kıyafeti seçti.
Uzun sarı saçlarıyla bütünleşen bu şeker pembesi elbise ona öylesine
yakışıyordu ki, az sonra buluşacağı sevgilisinin de bu elbiseyle onu çok
beğeneceğine emindi…

   Bir kez daha aynaya baktı, en son almış
olduğu 5000 avroluk parfümünü de sürdükten sonra odasından çıktı. En pahalı
eşyalarla döşenmiş evinin merdivenlerinden bir prenses edasıyla inmeye başladı…

    Son
basamaktan inmişti ki, telefonu çaldı! Sevgilisi kapının önündeydi…

    Kapıyı açtı, evin önünde son model bir rolls-royce
onu bekliyordu. Sokak kapısının merdivenlerinden yavaşça indi, onu hayranlıkla
izleyen sevgilisine küçük bir öpücük kondurdu, çevresine ışık saçarcasına
arabaya bindi.

   Hayat
tüm ihtişamıyla ona göz kırpıyordu.

   Gözlerini kapattı, bu muhteşem hayatın
içinde kaybolmaya hazırdı…

    Bu muhteşem rüyadan uyanıp da gözlerini
açtığında kendisini İstanbul’un en fakir gecekondu mahallesinden birinde bulmuştu!

    Derin bir iç geçirdi! İşte gerçekler tüm
acımasızlığı ile karşısındaydı…

    Güneş henüz doğmamıştı…

    Titreyerek geçirdiği gecenin soğuk yüzünü
unutmak istercesine, iki büklüm büzüştüğü yatağından aceleyle çıktı!

    Bu sabah da işe geç kalırsa, bu defa mutlak
surette bu işten de atılacaktı. Ama ne kadar erken kalkarsa kalksın,
İstanbul’un o korkunç trafiği her defasında onun işe geç kalmasına neden
oluyordu. Nasıl geç kalmasın ki, onun evi Kartal’ın en ücra köşesinde, iş yeri
ise Gebze’nin sanayi bölgesindeydi…

    Elini yüzünü yıkamak için gecekondunun
dışında bulunan çeşmeye gitti. Buz gibi akan su, elleri gibi yüzünü de
dondurmuştu!

    Yarı donmuş halde tekrar eve döndü. Her
zaman giydiği siyah pantolonunun üzerine siyah kazağını giydi. Simsiyah
saçlarının arasından parıldayan siyah gözleri öylesine yorgundu ki! Ona
bakanlar bu kız olsa olsa 40’lı yaşlardadır diye düşünürdü! Hâlbuki o daha
19’unda bile değildi…

    Bu arada karnının guruldadığını duydu.
Akşam da bir şey yemeden yatmış, o nedenle karnı öylesine çok acıkmıştı ki! Ama
şu anda ne yiyecek bir şeyi vardı, ne de yapacak bir şeyi…

    İçini çekti. ‘’İnşallah bu ay maaşımı
zamanında öderler’’ diye mırıldandı. Çünkü çalıştığı bu iş yerinde hiçbir
maaşını zamanında alamamıştı!

    Sabah ezanı okunmadığına göre daha saat
06.30 olmamıştır diye düşündü.

   Derisi soyulmuş eski botlarını ayağına
geçirdi. Geçen gün bir topuğu çıkmış, yerine oturması için bir çivi ile
tutturmuştu…

    İlk kalkan belediye otobüsüne
yetişirse,  iş yerine zamanında
varabilirdi. Evden dışarı çıktığında onu gecenin ayazı karşıladı! Sonrasında
seri adımlarla yürümeye başladı.

  Artık bu sefil hayatın içinde kaybolmaya
hazırdı…

  Değerli okur;

  Yaşamımız boyunca öylesine rüyalar görürüz
ki, bu rüyaların çoğu hayallerimizle de doludur! İnsanların güzel bir yaşama
olan özlemleri hiçbir zaman bitmez. Hayallerimizde yaşattığımız lüks bir yaşamı
rüyalarımıza taşımak bile bizlere iyi gelir.

   İşte yazımın girişinde anlattığım o muhteşem
rüyanın, hayallerle örtüşmesinden sonra rüyadan gerçek hayata dönüşün
acımasızlığı ile karşılaşmanın çarpıcı acımasızlığı, hüznü de bundandır.

   Ama özellikle şu son dönemde yaşadığımız
gerçekler, geçim sıkıntılarıyla dolu yaşam; eminim ki değil böylesine hayaller
kurmak, bu hayalleri rüyamızda bile görmemizi hasret bıraktı!

    Her geçen gün sıkıntılarıyla gelen yaşamın acımasız
gerçekleri; özellikle milyonlarca yoksul insanımızı etkilerken, genç nüfusun
geleceğe dair umutlarını da yok etmektedir.

   Ülkemizde bir zamanlar ‘’orta direk’’ diye
adlandırılan az da olsa mutlu olan kesim yok olmuş, onun yerini, ‘’yokluklarla
mücadele eden mutsuz kesim’’ almıştır.

   Kısacası orta direğin az da olsa almış olduğu geçim
nefesi dahi yok olmuş; toplumumuz  ‘zenginler’ ve ‘yoksullar’ olmak üzere ikiye
ayrılmış, artık içi tüm güzelliklerle dolu hayallerimizin yerini türlü acımasızlıklar,
renkli rüyalarımızın yerini ise kapkara umutsuzluklar almıştır.

  Bu yeni yılda yeniden güzel hayaller, renkli
rüyalarla buluşmak umuduyla…

Çocuk Ailede ve Okulda Sevildiğini Hissetmelidir

“Sevgi en yüce iletişim biçimidir. İhtiyaçlar hiyerarşisinde
sevgi, kişinin insanlığının yüce geliştirici ajanı olarak durur. Bu nedenle,
sevgi öğretimi tüm çocukluk müfredatının temelini oluşturmalıdır. Diğer tüm
konular bu tür öğretimden doğal olarak gelişmelidir.” Ashley Montagu

“Bir toplumun asıl
ruhunu en iyi gösteren şey o toplumda çocuklara nasıl davranıldığıdır.”  Nelson Mandela,

Sevgi olmayan yerde nefret,
sıkıntı ve başarısızlık vardır. Sevginin bulunduğu yerde de neşe, mutluluk,
huzur, başarı ve verimlilik vardır. Kişinin yetişmesinde, gelişmesinde ve
başarısında sevgi önemli bir rol oynar. Bunun için sevgi ailede, okulda ve yaşanılan
her ortamda mutlaka olmalıdır.

Sevgi insanları birbirine
yaklaştıran, dayanıştıran, yardımlaştıran ve bütünleştiren bir iksirdir. Toplum
yapısının harcıdır. Bunun için sevgi insan topluluğunun olduğu her yerde
yeterince olmalıdır.

Çocuklukta sevginin “ana-baba” gibi iki kaynaktan alınması
son derece önemlidir. Bu sevgi çocuğun bedenî ve ruhî gelişiminin en temel
ihtiyacıdır. Çocuğun hayattaki başarılarında da en önemli etkendir. Ailesinden
sevgi gıdasını yeterince alan çocuk okulda ve daha sonraki iş hayatında
başarılı ve mutlu olur. Çocuğun, ailede
ve okulda sevildiğini hissetmesi için:

Ailede ve okulda çocuk kendisine önem verildiğini ve sevildiğini
hissetmelidir.

-Çocuğun gösterdiği çabaya
saygı duyulmalı, başarıları övülmeli ve ödüllendirilmelidir.

-Çocuktan yetenekleri
doğrultusunda ve gücü nispetinde başarı beklenmelidir.

-Çocuğun ihtiyaçları
karşılanmalı, kişiliğine saygı duyulmalı ve ona devamlı sevgi ile
yaklaşılmalıdır.

-Aşırı baskı,
sevgisizlik, aile kavgaları, ilgisizlik ve cezalandırmalar çocuğu evden
kaçırarak sokağa ve kötü ortamlara iter. Bu tutumdan  kaçınmak gereklidir.

– Okulda çocuklar için bir sevgi ortamı
oluşturmalıdır. Okul idarecileri ve öğretmenler korkulan kişiler değil, sevilen
ve sayılan kişiler olmaya özen göstermelidirler.

-Öğrencilere sevgi ile yaklaşmalı ve yeterli
rehberlik yapmalıdırlar.

-Okul-aile ve öğrenci üçlüsü arasında bir sevgi
zinciri oluşturularak her türlü sorun bu sevgi çerçevesinde çözümlenmelidir.

– Ailede ve okulda çocuğun çalışması yanında dinlenme
ve oyun ihtiyaçları da giderilmelidir.

– Çocuk asla dövülmemeli, sevilmelidir. Dayak çocuğu
pısırıklaştırır ve teşebbüs kabiliyetini köreltir. Dayak yerine hoşgörü ve
sevgi göstererek rehberlik yapmalıdır.

– Sevgi, çocuğu şımartmamalı ve sorumluklarını ihmal
ettirmemelidir. Gösterilen sevgi bir disiplin ölçüsü çerçevesinde olmalıdır.
Evde, okulda ve çevrede kendine düşen görev ve sorumlulukları yerine
getirmelidir.

– Çocuklar arasındaki sevgi paylaşımında ölçülü
olmalıdır. Bazılarını diğerlerinden fazla sevdiğini açıkça belirtmek kıskançlık
ve çekişmelere yol açabilir.

– Çocuk, sevmek ve sevilmek ihtiyacı içindedir.
Ana-babalar ve öğretmenler çocuklara kendilerini sevdirerek ve onları severek
eğitmelidirler. Böyle bir ortamda öğrenmek zevk haline gelir.

 

Sevgi, saygı ve muhabbetin açmayacağı kapı yoktur.
Sertlik, öfke ve hırçınlıkla bir yere varılamaz. Çocuklara sevgi, saygı ve
muhabbet kapılarımızı açarak onları bu ortamda eğitmeliyiz. O zaman ne kadar
başarılı ve verimli olduklarını açıkça görebiliriz.

Sevgi ile dikilip geliştirilen bitkilerin ve sevi ile
eğitilen hayvanların diğerlerinden daha farklı bir gelişim gösterdiklerini
kolayca fark edebiliriz.

Okullar, birbirine karşı ilgisiz insanların oluşturduğu, birtakım
disiplin ve kuralların uygulandığı “soğuk yerler” olmaktan çıkarılmalıdır.
Öğretmenler, öğrenciler, yöneticiler ve diğer çalışanlar arasında; ilgi,
duyarlılık, açık fikirlilik, sorumluluk vb. gibi güzel özellikler geliştirilerek
okulda sevgi ve huzurlu bir aile ortamı oluşturulmalıdır.

Bu nedenle eğitim ortamında yeri geldiğinde; “duygu ve düşünceleri
paylaşma”, “hoşgörülü olma”, “kişinin kendisini tanımasına, yeteneklerini
geliştirmesine yardımcı olma”, “saydam olma”, “insanın önemli
gereksinimlerinden biri olma”, “merkeze hiçbir varlığı koymama”, “tutarlı bilgi
sahibi olma”, “bilgi ve duyguyu inceltme, zenginleştirme” kavramları
öğrencilere kazandırılmalıdır.

Bu bağlamda; “Sevgide; hem ben,
hem sen, hem de biz varız.”. O yüzden; sevgi eğitim ortamında mutlaka olmalıdır.
Öyleyse sevgi ve özgürlük öğrencilere nasıl kazandırılabilir? Öğretmen sınıfta
ne yapmalı ki, sevgi ve özgürlüğü sağlayabilsin? Yapılması gerekenler:

1.Sevgi, duygu ve düşünceleri paylaşmaktır.

2.Sevgi hoşgörüdür; fakat vurdumduymaz olmak, boş vermek
değildir.

3.Sevgi kişinin kendisini tanımasına ve yeteneklerini
geliştirmesine yardım etmektir.

4.Sevgi saydam olmalıdır.

5. Sevgi insanın önemli gereksinimlerinden biridir.

6. Sevgi, bencil olmama, her
varlığın birbiriyle ilişkisini belirleyip bu ilişkileri tutarlıca geliştirme,
sorunların çözü­münde kubaşık çalışmadır.

7. Sevgi tutarlı bilgiye
dayalı, çoğulcu, demokratik, özgür bir ortamda boy verip gelişebilir.

8. Sevgi, bilgi ve duygunun
incelmesi, tutarlı olması ve zenginleşmesidir.

 

İkinci makalemizde bu
başlıklardan bahsedeceğiz.

 

Sevgiyle kalın…

Öğretmenlik Meslek Kanunu Görüşmeleri Başlarken

2021 Yılının son günlerinde TBMM’ne
sunulan Öğretmenlik Meslek Kanunu tasarısı önümüzdeki günlerde görüşülmeye
başlanacak.  En kalabalık memur grubu
olan öğretmenler için çok önemli olan bu kanun tasarısı, inşallah günlük
siyasete alet edilmeden eksiklikleri tamamlanarak en kısa sürede yasalaşarak
hayata geçer.  1 milyon 200 binin
üzerindeki öğretmeni yakından ilgilendiren bu kanun tasarısı, maalesef konunun
paydaşlarının görüşleri tam olarak alınmadan alelacele hazırlandığı için
eğitimin paydaşları ve eğitimle ilgili STK’lar tarafından çeşitli yönlerden
eleştirilmektedir.

                12
maddeden ibaret olan Öğretmenlik Meslek Kanunu tasarısının içeriği ile ilgili
görüş ve eleştirilerimi belirtmek istiyorum.

                1.
Kanun tasarısında öğretmenliğe ilk atamada uygulanmakta olan mülakat sınavının
da kaldırılacağı hükmü mutlaka ilave edilmelidir. Öğretmenlikte adaylık
kaldırma sınavının iptal edilmesi olumlu bir düzenlemedir. Bunun yerine Aday
Öğretmenlerin, eğitim ve uygulamadan oluşan Aday Öğretmen Yetiştirme Programına
tabi tutularak adaylık süreci sonunda Adaylık Değerlendirme Komisyonu
tarafından yapılan değerlendirme sonucunda başarılı olanlar öğretmenliğe
atanacağı belirtiliyor. Yalnız Adaylık Değerlendirme Komisyonu’nun liyakat ve
tecrübe sahibi eğitimcilerden kurulması ve objektif değerlendirme yapmaları
önemlidir. Aksi takdirde bu komisyonların, öğretmenliğe ilk atamadaki mülakat
komisyonlarından farkı kalmayacaktır.

                2.
Öğretmenlik kariyer mesleği olarak tanımlanarak, bu meslek mensuplarının aday öğretmenlik
döneminden sonra; “öğretmenlik,  uzman
öğretmenlik ve başöğretmenlik” gibi üç kariyer basamağına ayrılacaklar. Her kariyer
basamağının hakları, görevleri ve sorumlulukları netleştirilecek.

                3-
10 yılını doldurmuş öğretmenlerden, 180 saatten az olamamak üzere düzenlenen
Uzman Öğretmenlik Eğitim Programını ve mesleki gelişim alanlarında Uzman
Öğretmenlik için öngörülen asgari çalışmaları tamamlamış olanlar, Uzman
Öğretmen unvanı için yapılacak sınava başvurabilecekler. Yapılacak yazılı
sınavda 70 ve üzeri puan alanlar başarılı sayılacaklar. 10 yılını doldurmuş
öğretmenlerden Yüksek lisans yapmış öğretmenler ise sınavdan muaf tutularak,
doğrudan “Uzman Öğretmen” olacaklar. Uzman Öğretmenler, hem bir
derece alacak, hem de maaşlarında 1000 lira artış olacak.

                4.
Uzman Öğretmenlerden on yılını doldurmuş olanlardan, 240 saatten az olmamak
üzere düzenlenen Başöğretmenlik Eğitim Programını ve mesleki gelişim
alanlarında Başöğretmenlik için öngörülen asgari çalışmaları tamamlamış olanlar,
Başöğretmenlik unvanı için yapılacak sınava başvurabilecekler. Yapılacak yazılı
sınavda 70 ve üzeri puan alanlar başarılı sayılacaklar. 10 yılını doldurmuş
uzman öğretmenlerden doktora yapmış öğretmenler ise sınavdan muaf tutularak,
doğrudan “Başöğretmen” olacaklar. Başöğretmenler, hem bir derece alacak,
hem de maaşlarında 2000 lira artış olacak.

                5.
Öğretmenlik Meslek Kanunu tasarısındaki en önemli düzenleme olan “öğretmenlik,
uzman öğretmenlik ve başöğretmenlik” gibi kariyer basamakları konusunun,
öğretmenler arasında yaratacağı başka sorunlar üzerinde durmak istiyorum. 2005
yılında başlayan ve 2006 yılında sonuçlandırılan ve bir daha
tekrarlanmayan  “Öğretmen Kariyer
Basamakları Sınavı” sırasında Vefa Lisesi’nde müdürdüm. O tarihte toplam 600
bin öğretmen vardı. “Öğretmenlerin yüzde 20’si Uzman Öğretmen (120 bin), yüzde
10’u Başöğretmen (60 bin) olacak” dendi. Sadece “Uzman Öğretmenlik” için sınav
yapıldı ve barajı aşan 90 bin civarında öğretmen “Uzman Öğretmen” yapıldı.
Doktorası bulunan 300 civarında öğretmen de Başöğretmen yapıldı. O tarihten
itibaren görevde olan Uzman Öğretmenler ve Başöğretmenler, diğer öğretmenlerden
az da olsa farklı maaş aldılar. Bu sınav bir daha yapılmadığı için, sınava
giremeyen diğer öğretmenler maddi yönden mağdur oldular. Bu da öğretmenler
arasında yıllarca süren bir huzursuzluğa sebep oldu. Ayrıca Uzman Öğretmenler
ve Başöğretmenlerden emekli olanların maaşlarına bu unvanlarından dolayı hiçbir
fark yansımadı. TBMM’nin gündemindeki kanun tasarısında da, Uzman Öğretmenler
ve Başöğretmenlerden emekli olanların maaşlarına bu unvanlarından dolayı bir
fark yansıtılıp yansıtılmayacağı hususu belirtilmemiştir. Bu konuya da açıklık
getirilmesi gerekir.

                6.
Öğretmen kariyer başmakları sınavında, mutlaka yüzde 50 oranında öğretmenleri
ilgilendiren mevzuat (T.C. Anayasası, 1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu,
657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu, Milli Eğitim Teşkilat Kanunu vb. kanun ve
yönetmelikler) ile pedagojik formasyonla ilgili sorular ve yüzde 50 oranında branş
bilgisi ile genel kültür, güncel sorunlar, eğitimdeki çağdaş yaklaşımlar ve
bilişim teknolojisi ile ilgili sorular sorulmalıdır.

                 7. Ayrıca öğretmenlere kariyer basamaklarında
ilerleme imkânı sunulurken, lisans üstü eğitim için de çok önemli teşvikler
verilecek. Fakat kariyer basamakları uygulanırken büyük sıkıntılar olacak. Bir
defa 10 yılını tamamlayan her öğretmen Uzman Öğretmen veya 10 yılını dolduran
her Uzman Öğretmen Başöğretmen olamayacak. İstekli olanlardan öngörülen eğitimi
alanlar ve yapılacak sınavda başarılı olanlar bu unvanı kazanacak. Bazı
öğretmen sendikaları, “Yıllardır var olan uzman-başöğretmenlik mağduriyeti
ortada iken yapılması düşünülen sınav kabul edilemez. Öğretmenlik zaten bir
ihtisas mesleğidir, her öğretmen uzmandır, kıdemi dolan her öğretmen ilgili
tazminatlardan yararlanmalıdır” diyorlar. Bu görüşe prensip olarak katılmakla
birlikte hiçbir hükümetin 1 milyon 200 binin üzerindeki öğretmenin tamamına
aynı anda ilgili tazminatları vermesinin mümkün olmadığını düşünüyorum. Ama
görünen o ki, tasarı bu şeklinde yasalaşırsa öğretmenler arasında bir ayrışmaya
ve huzursuzluğa yol açacak. 

                8.
Bu sınav ile ilgili de bazı eleştirilerim olacak. 2005 yılında yapılan sınavda
sadece öğretmenleri ilgilendiren mevzuat (T.C. Anayasası, 1739 Sayılı Milli
Eğitim Temel Kanunu, 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu, Milli Eğitim Teşkilat
Kanunu vb. kanun ve yönetmelikler) ile pedagojik formasyonla ilgili sorular
soruldu. Sonuçta şunu gördüm, sınav sonunda branşında yetkin ve etkin olmayan,
ders dışı hiçbir etkinlikte yer almayan ve performansı düşük olan bazı
öğretmenler sınavı kazandı, branşında yetkin ve etkin olan, öğrencilerini proje
yarışmalarına hazırlayıp başarılı olan ve performansı yüksek bazı öğretmenler
ise barajı aşamadığı için Uzman Öğretmen olamadı. Bu sınavın en büyük eksikliği,
branş bilgisi ile ilgili soru bulunmamasıydı. Bu sınavlarda ayrıca genel
kültür, güncel meseleler, eğitimdeki çağdaş yaklaşımlar ve bilişim teknolojisi
ile ilgili sorular da sorulmalıdır.

                9.
Bu kanun tasarısının getirdiği en önemli yeniliklerden biri, öğretmenlere 3600
ek göstergenin uygulanmasıdır. Tasarıya göre sadece Birinci derecedeki
öğretmenlerin ek göstergeleri 3600`e çıkarılacak. Diğer derecelerde bulunan
öğretmenler için de bu artışa göre düzenleme yapılması öngörülüyor.  3600 ek göstergenin sadece Birinci derecedeki
öğretmenlere verilmesi, diğer derecelerdeki öğretmen arasında huzursuzluğa yol
açacaktır. 3600 Ek göstergeden emekli öğretmenlerin de yararlandırılacağı
hususu da mutlaka bu kanun kapsamına alınmalıdır. Ayrıca tasarının 8 inci maddesinde
yapılan 3600 ek gösterge ile ilgili düzenlemenin 15.01.2023 tarihinde yürürlüğe
girecek olması da bir huzursuzluk konusu olacaktır.

                10-
Mecburi hizmet hariç özlük hakları, atamalar, mazeret tayinleri başta olmak
üzere sözleşmeli öğretmenler kadrolu öğretmenlerle aynı haklara sahip
olacaklar. Sözleşmeli öğretmenlerin kadrolu öğretmenlerle aynı haklara sahip
olmaları yerine, bütün atamaların kadrolu olarak yapılmasının, sözleşmeli öğretmen
kavramının milli eğitim mevzuatından çıkarılmasının daha uygun olacağını
düşünüyorum.

                11.
Mecliste bu kanun aynen kabul edilirse, 3600 ek göstergenin yürürlük tarihi 15.01.2023
olacak. 3600 Ek göstergenin yayım tarihinde değil de, 2023 yılında yürürlüğe
girecek olması da öğretmenler arasında huzursuzluğa yol açacaktır.

                12.
Ayrıca bu kanun tasarısına, öğretmenlerin ve eğitim yöneticilerinin mesleki
gelişmeleri sağlayacak Milli Eğitim Akademisi’nin açılması hususu da
eklenmelidir.

                Öğretmen
sendikaları, Öğretmenlik Meslek Kanunu tasarısına paydaşlarla birlikte
hazırlanmadığı ve öğretmenlerden görüş alınmadan hazırlandığı için karşı
çıkıyorlar. Bu tasarı, büyük ihtimalle meclisin büyük çoğunluğu tarafından kısa
sürede kabul edilerek yasalaşacak. Temennimiz bu kanunun, eksiklikleri
tamamlanarak öğretmenin sosyal ve mali statüsünü yükselten bir kanun olarak kabul
edilmesi ve bütün hükümlerinin 2022 yılında yürürlüğe girmesidir. O zaman 2022
yılı öğretmenlerin yılı olur.