Konudan Konuya (22)

56

     Hz. Peygamber,
düşmanla yapılan savaşa “Küçük Cihad” , nefisle yapılan savaşa “Büyük Cihad”
diyor. Düşmanla yapılan savaşta ya gazi ya da şehit olmak var. Yani hayatımızı
kaybedebiliriz. Durum bu iken, nefisle yapılan savaş; nasıl oluyor da “büyük”
lâfzıyla vasfediliyor? Çünkü nefisle yapılan savaşı kaybettiğimiz takdirde;
işin ucunda, ebedî / sonsuz âhiret hayatını kaybetmek var! İşte bunun içindir
ki, nefisle yapılan savaş; büyük savaştır.

X

     Çeşit çeşit
hayvanlar var. Kimisi su içinde, kimisi toprak altında, karanlıkta yaşıyor.
Bazıları sürünür vaziyette. Kimisi leş, kimisi pislik yiyor. Kimileri de
birbirine yem oluyor. İnsanla kıyasladığımız takdirde, çok kötü hayat şartları
içinde yaşıyorlar. Bu hayat şartları, onlar için zulüm olmuyor mu? Bu çeşit
kötü ve pis hayat şartları içinde yaşamış olmaları; insanlara gıptayla
bakmalarını gerektirmiyor mu? Evet, eğer böyle bir his ve duygu içinde
olsalardı; gerçekten onlara zulüm edilmiş olurdu. Allah ise zulmetmekten
münezzeh ve uzaktır. Asla zulüm yapmaz. Nitekim yapmamıştır. Zahiren /
görünüşte zor ve kötü hayat şartları içinde olan yaratıklarda; asla
birbirlerine karşı haset söz konusu değildir. Yine onlar birbirine gıptayla
bakar bir his ve duygu sahibi de değillerdir. Ne vücut / beden şekillerinden
ötürü, ne de yiyeceklerinden dolayı şikayetleri var! İnsan dışındaki tüm
canlılar; ne görünüşleri, ne yedikleri, ne de yaşadıkları durum itibariyle
insana karşı asla bir eziklik içinde değildirler. Çünkü Allah onları;
hallerinden memnun olarak yaratmıştır. Böyle olmasaydı; onlara zulüm edilmiş
olurdu. Allah ise zulümden beridir, zâlim değildir. İşte Allahı bu şekilde
tanıyıp, bilmiş olmamızdan ötürü; hayvanların insana göre çok farklı ve aşağı
durumda olmalarını hor görmüyor, fakat tabii karşılıyoruz. Nitekim, bu durum ne
onları, ne de bizleri rahatsız etmekte. Yani etmemekte. Bu yanlış ve yersiz
düşünceler; Allahın isim ve sıfatlarının tezahür ve zuhurunu lâyıkı veçhiyle
bilmemekten ileri geliyor.

X

     Ziraat
Fakültelerinde Süt Bölümleri var. Bölüm Başkanları ise falan veya filan
Profesörler. Bölüm Başkanları neden İnekler değil? Çünkü südü yapan onlar.
Fakat inekler aslında canlı birer makineden başka bir şey değil. Ağızlarından
alıp mideye gönderdikleri otlar; işlenerek en güzel gıda olan süde dönüşüyor.
Bunda ineğin ne eli, ne de gözünün rolü var. Henüz insanlar; bir taraftan
verdikleri otu, diğer taraftan süt yaparak çıkaran bir makine icat edemediler.
Bu bakımdan ineğe muhtaç durumdalar. Fakat insan yine de Süt Bölümü’nün başına
bir ineği oturtmuyor. Çünkü biliyor ki, süt; ineğin karnında oluşuyor ama,
ineğin bunda dahli yok. O İlâhî bir makine olup, nasıl kurulmuşsa öyle
çalışıyor. İnek İlâhî bir süt makinesi olarak yaratıldığı, insanın emrine tâbi
kılındığı için, elbette Süt Bölümü’nün başına ineğin değil, insanın geçmesi çok
doğal bir husus.

X

     İşe gidip
gelirken, günümüzün en az bir saati, vasıta ve araçlarda geçiyor. O saatleri
bir şeyler okuyarak geçirsek; bir senede yüzlerce saat okumuş oluruz ki, büyük
bir kazanç. Zaman öyle bir şey ki, durmadan ırmak gibi akıp gidiyor. Zaman
içinde, iki defa yıkanılması mümkün olmayan bir nehir gibi. Geçen zamanı geri
getirmek ise imkânsız. Vasıtada giderken, zaman durmuyor ki, onu
değerlendirmekten gâfil oluyor! Bir şeyler okumakla o zamanı verimli kılmaktan
uzak kalıyoruz!
Her zaman cebimizde okunacak küçük bir kitap olmalı. Her fırsatta, çıkarıp
okumalıyız. Hem yolculuğun nasıl çabucak, hiç sıkılmadan bittiğini görür, hem
de bilgilenerek nasıl hoş bir vakit geçtiğini anlarız.

X

     Şanslı bir
zamandayız. Her türlü neşriyat Türkçemizde var. Telif ve tercüme eserlerle
kitapçı vitrinleri dopdolu. Güzel Türkçemizin Türk diliyle ifade edemeyeceği,
yabancı dillerde neşredilmiş / yayınlanmış hiçbir eser mevcut değil. Kısaca,
dünyada Türkçeye çevrilemiyecek hiçbir eser yok. Bu bakımdan, Türkçemizle ne
kadar iftihar etsek azdır. Çünkü Kur’an ve Hadis dışında, Türkçemiz; bütün
dillerin üstünde bağdaş kurmuş ve üstünlük kazanmış, gurur verici bir mahiyet
almıştır. 

       

Önceki İçerikİhracat Patlaması Yaşıyor…muşuz?
Sonraki İçerikDişi Deve
Avatar photo
1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1955'de Ordu ili, Mesudiye kazasının Çardaklı köyü ilkokulunu bitirdi. 1965'de Bakırköy Lisesi, 1972'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. 1974-75 Burdur'da Topçu Asteğmeni olarak vatani vazifesini yaptı. 22 Eylül 1975'de Diyarbakır'ın Ergani ilçesindeki Dicle Öğretmen Lisesi Tarih öğretmenliğine tayin olundu. 15 Mart 1977, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Osmanlıca Okutmanlığına başladı. 23 Ekim 1989 tarihinden beri, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Yakınçağ Anabilim Dalı'nda Öğretim Görevlisi olarak bulundu. 1999'da emekli oldu. Üniversite talebeliğinden itibaren; "Bugün", "Babıalide Sabah", "Tercüman", "Zaman", "Türkiye", "Ortadoğu", "Yeni Asya", "İkinisan", "Ordu Mesudiye" ve "Ayrıntılı Haber" gazetelerinde ve "Türkçesi", "Yeni İstiklal", "İslami Edebiyat", "Zafer", "Sızıntı", "Erciyes", "Milli Kültür", "İlkadım" ve "Sur" adlı dergilerde yazıları çıktı. Halen de yazmaya devam etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefası'nı sadeleştirmiş ve 1981'de basılmıştır. Metin Muhsin müstear ismiyle, gençler için yazdığı "Irmakların Dili" adlı eseri 1984'te yayınlanmıştır. Ayrıca Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nce hazırlattırılan "Van Kütüğü" için, "Van Kronolojisini" hazırlamıştır. 1993'te; Doğu ile ilgili olarak yazıp neşrettiği makaleleri "Doğu Gerçeği" adlı kitabda bir araya getirilerek yayınlandı. Bu arada, bazı eserleri baskıya hazırlamıştır. Bir kısmı yayınlanmış "hikaye" dalında kaleme aldığı edebi yazıları da vardır. 2009 yılında GESİAD tarafından "Gebze'de Yılın İletişimcisi " ödülü kendisine verilmiştir.