14.1 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 338

Türkçe Âdem Lisânı

İlk
Meclisin suali

Ruhlar
demi bu hali

Hangi
lisan var idi

Hem
cevap hem suali

 

Türkülerle
gezerim

Türk’ü
Türk’le bezerim

Cihana
ezgi dolsa

Türk
olanı sezerim

 

Türk’ün
Töresi candan

Kurulmuştur
ilk andan

Boynum
başım vursalar

Özüm
vazgeçmez ondan

 

Hak
Âdem’e emretti

“Konuş
Ya Âdem” dedi

Binlerce
lisan sundu

Türkçeyi[1]
tercih etti

 

Hikâye
değil bunlar

Ezelde
vardır onlar

Levh-i
mahfûz okunsa

Görünür
yazar bunlar

 

İlk
peygamber lisanı

Anlatır
biz insanı

Âdem
kendini bildi

Türkçe
Cennet lisanı

 

Türkçeyi
iyi belle

Hem
de Türkçeyle söyle

Dedi
Ahmed[2] ashaba

Yerde
gökte o dille

 

İnsanlık
bir millet[3]ti

Ayrılık
bir zilletti

Lakin
hikmet gereği

Değişmek
bir Rahmet[4]ti

 

Tanış
ve biliş diye

Hep
Hakk’a yönel[5] diye

İnsanlar
ayrı ayrı

Kaldılar
sorsun diye

 

Ayrıldı
renkle lisan

Şaşırdı
onca insan

Sanki
Babil kulesi

Her
şey değişti bir an

 

Unuttular
o anda

Hepsi
ayrı bir zanda

Uçmak
denen o yurdu

Bıraktılar
zamanda

 

İnin[6]
dendi onlara

Karışın
hep kanlara

Sandınız
hayat budur

Emanettir
canlara

 

İnsan
o an anladı

Sözü
öze bağladı

Gurbet
denen yolculuk

Bu
inişle başladı

 

Hakk’ın
hikmeti bunda

Anlaşılır
sonunda

Uzlaşılmaz
sorular

Cevap
bulur o anda[7]

 

Sınar
bir birimizi

Gösterir
içimizi

Bulursak
Hak Cemali

Sileriz
kirimizi

 

özden
masal anlatmaz

İnsan
asla aldatmaz

Şu
üç günlük dünyada

Hak
sözü pula satmaz

 

Türkçe
nazlı bir gelin

Sevgiyle
değsin elin

Unutursan
Türkçeyi

Savurur
seni ilin[8]

 

hilmi
özden

2005

Nottingham/İngiltere

 

 

 

[1] XV. asır mutasavvıf
şairlerinden Kaygusuz Abdal’ın; Hak buyurdu Cebrail’e var dedi / Âdem’i Cennet
içinden sür dedi. Geldi Cebrâil Âdem’e söyledi / Hak buyurduğın ayân eyledi.
Cebrâil dedi ‘Çıkgıl uçmakdan Âdem / Tanrı’nun buyuruğu budur işbu dem. Niçe ki
söyledi hergiz gitmedi / Cebrâil’in sözünü işitmedi. Türk dilin Tanrı buyurdı
Cebrâil / Türk dilince söylegil “Dur git” degil. Türk dilince Cebrâil
“Hey dur!” dedi / “Duru gelgil uçmagın terkin ur” dedi.
şiirinden Tanrı’nın, Âdem’i cennetten çıkarmak için Cebrâil’i görevlendirdiği,
Cebrâil’in ne kadar söylese de, muhtemelen Cebrâil’in dilini bilmediği için,
Âdem’in oralı olmayıp cennetten çıkmadığı için Tanrı’nın Cebrâil’e Âdem’e
Türkçe olarak “Kalk, cennetten çık git!” demesini emrettiği anlaşılmaktadır
. XVIII. asır mutasavvıflarından İsmâîl Hakkı Bursevî ise,Şerh-i Hadîs-i
Erba’în (Kırk Hadis Şerhi) isimli eserinde, ikinci sıradaki hadisi şerh ederken
“Âdem cennetten lisân-ı Türkî ile “kalk” demekle kıyâm edip
çıkmışdır.” diyerek (İsmail Hakkı Bursevî 2005: 114, 175) bu fikre katılmıştır.

[2] “Türk dilini
öğreniniz, çünkü onların egemenlikleri uzun sürecektir” (Hadis) Kaşgarlı Mahmut
ve Divân-ı Lüğati’t Türk.

 

[3] “İnsanlık tek bir
toplum idiler. Sonra Allah duyurucu ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi”(
Bakara suresi/213.ayet)

 

[4] “Her birinize bir yol
ve yöntem verdik. Eğer Allah dileseydi sizi bir tek toplum yapardı” (Maide
suresi/48.ayet)

 

[5] “iyi işlerde
birbirinizle yarışın” ( Maide suresi/48.ayet)

 

[6] “inin oradan” dedi
Allah “birbirinize düşman olarak! Ve sizin için yeryüzünde bir süreye kadar bir
yerleşme ve yararlanma olacak” (Araf suresi/ 24.ayet)

 

[7] “Evet, ayrılığa
düştükleri konularda Diriliş günü, aralarında muhakkak ki Rab’in karar verecek”
(Secde suresi/25.ayet)

 

[8] Vatan

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI’nın Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 5

0

Ahmet Kabaklı’nın Ruh Dünyası-2

İSA KOCAKAPLAN

İdeal
Anne:

Yalnız ve yoksul soframızda güler yüzlü anam,
bazı geceler bizi yıkayıp giydirdikten sonra: ‘Temiz olun, duâ edin, hiç de üzülmeyin. Hızır Aleyhisselâm belki bu
gece gelebilir, evimiz neş’eyle, bet bereketle dolar
’ derdi.

Ejderha
Taşı
’ isimli kitapta yer alan on bir anlatının büyük bölümü efsâne
ağırlıklıdır. Bu efsâneler Harput’un ve yakın yörelerin mânevî çehrelerini
yansıtırlar. Toprak ve insan bu efsânelerle birbirinden ayrılmaz hâle gelir.
Daha önce bu toprakları vatanlaştıran cedlerin türbeleri, menkıbeleri ve efsâneleri,
hâlihazırda yaşayanları huşû ile o topraklara bağlar. Öyle ki zor duruma
düştüklerinde kabirlerinde uyku ile uyanıklık arasında bulunan bu evliya, hemen
duruma müdâhale eder ve evlâtları ile birlikte düşmanı o topraklardan uzak
tutarlar. Süt Kalesi’ni başına bir tac gibi takınmış olan Harput şehri de
evliya yatağıdır. Bunlardan üç tanesi, uç beyleri gibi şehri üç tarafından
korurlar. Anguzu Baba, Uryan Baba ve Fetahmet (Fâtih Ahmet) Baba, bugün de
artık mezraya inmiş, ancak arada bir tenezzüh için Harput’a çıkan Elazizlilerin
mânevî duraklarıdır. Onlar, terkedilmiş şehrin mânevî çehresini korumaya ve
kendilerini ziyâret edenlerin gönüllerine ferahlık vermeye devam etmektedirler.

Belki Alparslan zamanında, belki de farklı
zamanlarda Harput’a gelen bu gazi-dervişler, bura halkının gözünde birleşirler,
üç kardeş olurlar. Münire Hanım oğluna bu üç kardeşin birlikte şehit
düştüklerini, daha sonraki zamanlarda Harput’u almak için gelen gâvurların
gözlerine yeşil sarıkları ve mânevî orduları ile karşı durduklarını, işte bu
yüzden hiçbir zaman Harput’un kâfir eline düşmediğini anlatır.

Ah bizim saf ve temiz iman sâhibi analarımız.
Her şey sizin yüreğiniz kadar sevgi dolu, temiz ve hesapsız olsa idi… O
şehitlerin kendilerinden sonrasına tesirleri sizin sâyenizde ulaşıyordu… Ve
siz bir gün gelip, gönüllü olarak bu mânevî çehreden vaz geçebileceğimizi
nereden bilebilirdiniz.

Efsâneden
gerçeğe

Göllübağ yolu üzerinde yanında iki yavrusu
ile yatmakta olan ejderhaya benzeyen kaya parçası etrafında teşekkül eden ve
Kabaklı’nın kitabına isim olan ‘Ejderha Taşı
efsânesi de Harput’un mânevî cephesini ve ağzı duâlı insanlarını öne çıkarır.
Çok eski zamanlarda yanında iki yavrusu ile Harput’u yutmak üzere yola çıkan ve
şehirdeki herkesin yüreğine korku salan bu ejderha ile yavrularının şerrinden,
şehri ağzı duâlı insanlar kurtarır. Süt Kalesi’ndeki mescidde Allah’a yalvaran
bu insanların duâları hürmetine, canavarlar taş kesilirler. Şimdi Harput’tan
Göllübağ’a giden yolun kenarında munis munis yatmaktadırlar. Kabaklı, dinlerken
önceleri korktuğu sonra kahramanlarını sevimli bulmaya başladığı bu efsâneden
hareket ederek, çocuklarımız için bir vatan sevgisi dersi ile yazısını sona
erdirir:

Bu
Ejderha Taşı efsânesinin bende uyarttığı dersi, anamın anlattığı şeylerin
hikmetini hiçbir zaman unutmamış, yalana ve hafife almamışımdır. O yüzden hâlâ
inanırım ki: Güzel yurdumuza fenâlık yapmaya, onu yutmaya veya elimizden almaya
gelenler veya kalkışanlar, temiz huylu yüce ruhlu milletimizin duâları ile taş
kesilirler, gayretleri ve savaşları ile perişan olurlar
.’

Kitapta yer alan ‘Altın Top’ efsânesi, Harput’un Buzluk mağarası etrafında oluşmuştur.
2001 yılında benim de derinliklerine indiğim bu mağara, sıcak yaz günlerinde
Harput’un buz ihtiyacını karşılarmış. Yazları o kadar soğuk bir mağaradır.
Kışın ise aksine sıcacıktır. Kara, tipiye yakalanan yolcular bu mağaraya
sığınırlar. Efsâne, bu mağaraya derinliklerinde masmavi bir göl ve onun
üzerinde yüzmekte olan göz alıcı altın bir top armağan eder. Ancak bu altın
topun büyüsüne kapılıp onu almak üzere uzananlar, gölün derinliklerinde
kaybolurlar ve bir daha onlardan haber alınamaz. Fidan Gelin de bu sırrın
kurbanlarından birisidir. Halk muhayyilesi Elazığ’dan üç yüz metre yüksekteki
bu bölgeyi, efsânenin sonuçlanması için yeterli bulmaz. Kırk kilometre uzakta
bulunan Hazar Gölü (Gölcük) ile bu mağaranın dibindeki gölü birbirine
bağlayıverir. Efsâne Gölcük’te sona erer: Yıllar sonra Fidan Gelinin kınalı
parmağı, yüzüğü ile orada bulunur.

Kabaklı Hoca ‘Neydi bu altın top? İrade gücü, nefis terbiyesi zayıf olanlara,
mâvilikler ortasında kurulmuş sapsarı büyülü bir tuzak mıydı
?’ sorusunu
sorduktan ve ‘insanları aldatmak, kötü
yollara, felâketlere, hatta millete devlete ihânetlere sürüklemek için
kullanılan her türlü tuzak Buzluk altı gölünün maviliklerinde yüzen o altın top
gibi güzeldir ve çekicidir. Sakın ola o çok güzel, fakat irâdesiz Fidan Gelin
gibi, kendimizi ilk güzel etkiye kaptırıp mahvetmeyelim
.’ dersini
çıkardıktan sonra, efsâneyi daha ileri taşır ve gölün altındaki mâvi ülkeye
hükmeden peri padişahının altın başlı oğlu ile Fidan gelini evlendiriverir.

Kabaklı, Dersim’e hayat veren Munzur Suyu
etrafında teşekkül eden Munzur Baba efsânesine eserinde geniş bir yer ayırır.
Annesi ve dayısı ile Pertek, Tunceli, Ovacık, Hozat, Dere Nâhiyesi gibi yerlere
yaptığı yolculuk, O’nun çocukluk dünyasını hayaller ve güzelliklerle
doldurmuştur. Kabaklı’nın annesi Münire Hanım Perteklidir. Harput’tan Buzluk
mağarası önünden baktığınızda, Murat Suyu kenarında kurulmuş bu şirin ilçeyi
rahatlıkla görebilirsiniz. Tabii şimdi Keban baraj gölü kıyısında, arabalı
vapurları olan bir sâhil şehridir artık Pertek. Geç vakitte ırmak kıyısına
vardıkları için kelek bulayışları ve bir geceyi Murat Suyu kenarında geçirişleri,
Kabaklı Hocanın çocuk ruhunda ne dalgalanmalar meydana getirmiş, ona ne hayaller
kurdurmuştur. Gökyüzündeki yıldız sağanağı ve yerde geceleyin büyülü bir
görünüm alan Murat Irmağı, O’na hayatının en donanmalı gecelerinden birini
hediye eder. O gece ve o nefis manzara hayâlinden hiç çıkmaz. Kitabı okuyun, en
canlı ve en teferruatlı hikâyenin ‘Murat Kenarı’ olduğunu göreceksiniz. Daha
sonra dünyanın çeşitli ülkelerinde nice nehirler ve denizler gören Kabaklı, bu
çocukluk rüyâsının üzerine hiçbir zaman toz kondurmaz. Murat kenarında
kalabalık bir yolcu grubu ile geçirdiği o geceyi hep ruhunun bir kenarında
taşır. Hikâye şu cümlelerle sona erer:

Uzun
zaman rüyâlarım Murat kenarı ile dolmuştur. O kalabalık, o serinlik, o türkü ve
hayvanlar ile dolmuştur. İçimde bir iklimdir, bir güneştir hâlâ yanıp söner.
Murat kıyısının o gecesini dünyanın neresinde olursa olsun, gördüğüm ve
görebileceğim hiçbir güzelliğe, hiçbir büyüklüğe değişmem
.’

Sonra Tunceli’ye ve Munzur suyunun kaynağı
Ovacık’a gidiş. Yedi kaynaktan süt beyazlığında fışkıran ve adını ermiş bir
çobandan alan Munzur… Hoca, olgunluk yaşlarında tekrar gittiği Ovacık’ta,
birlikte yemek yediği yöre halkından, Munzur Baba efsânesini bir daha dinler.
Vatanın bu mânevî çehresi ile vatan olduğunu; ermişleri, velileri
kaldırdığınızda vatan dediğimiz mukaddes değerin âniden alelâde bir toprak
parçasına dönüşeceğini bilir. Mânevî üstünlüğün çobanı ağadan daha yukarılara
çıkaracağını işleyen bu efsâne, Kabaklı’ya bütün bir vatan toprağını ve onun
koynunda uyuyan velileri düşündürür. Orta Asya’dan Balkanlara kadar çil
kubbeler altında uyuyan bu aziz ölüler, toprağı vatan yaparlar. Onların
isimleri etrafında teşekkül eden efsâneler ve menkıbeler hor görülmemeli,
onlara ‘saçma şeyler’ gözüyle bakılmamalıdır.
Çünkü onlar, halkımızın velilere sunduğu mânevî armağanlardır.

DEVAM EDECEK

ESERLERİ

32-MİLLETE VURULAN PRANGA / BÜROKRASİ: (207 sayfa / 2017 –
2. Baskı)

Türkiye’nin birinci
meselesi bürokrasiyi önlemek, hiç olmazsa hafifletmektir. Bürokrasi, bir
yönüyle eski aydınların ‘kırtasiyecilik’,
halkın ise yana yakıla: ‘Bugün git yarın
gel
’ diye alaya aldığı zihniyettir.

Her türlü okumuş
kişiye güvensizlikle bakan halkımız ‘Allah
hükümet kapısına düşürmesin
!’ veya ‘Allah,
dert verip hekime, dâvâ verip hâkime baktırmasın
!’ derken yine bu köhne
bürokrasinin şerrinden Allah’a sığınmaktadır.

 Bürokrasi, yorgun idârelerin sığındığı bir
hantallık siperidir. Yaratma gücü olmayan üst makamlar, çevrelerine bir örümcek
ağı örerler: İşte bu bürokrasidir. Örümcek ağı örmek, hem iş yapar görünüp göz
boyamaktır, hem de ağa düşen nesneleri keyifli keyifli yutmaktır.

Aziz ve necip
milletimizin dost meclislerinde söylediği bir söz daha var: ‘Devlette yetki sâhibi olanlar, olması mümkün
olan bir işin olmaması için engeller çıkarır. Özel sektör yöneticileri ise
olması zor bir işi, engelleri aşarak olur hâle getirmek için canını dişine
takarak, gecesini gündüze katarak mücâdele eder
.’ Her iki tarafın da
beklentisi vardır. ‘bey’ yâni ‘devlet’ yaman olduğu için birinci
gruptakiler dâima kârlı çıkar. 

33-MUHAYYELÂT: (Giritli Ahmet Efendi’den sâdeleştiren: A.
Kabaklı)  (339 sayfa / 2008 – 2. Baskı)

Giritli Aziz Efendi,
1749-1798 yılları arasında yaşamış, Berlin’de Osmanlı Devleti’ni temsilen Büyükelçi
görevinde bulunmuş şâir ve yazardır. 1769 yılında kaleme aldığı ‘Hayaller Âlemi’ mânâsındaki ‘Muhayyelât’ isimli eseri ile Tanzimat ve
sonrası edebiyatını etkilemiştir. Eserde hayal ile gerçeğin kol kola yürüdüğü
bu harikulâde hikâyelerde biz insanların ruh dünyası yansıtılır.

Ahmet Kabaklı,
Türkçe’ye tercüme ettiği 3 hayal ile birlikte Giritli Aziz Efendi’nin hayatı ve
eserleri hakkında bilgiler veriyor. Son sayfalarda günümüzde kullanımdan düşmüş
veya düşmek üzere olan kelimelerin açıklamalarını veren ‘Sözlük’ var. Derin bir
alâka ve yüksek heyecanla okunacak bir eser.

34-MURAT
KENARI:

(16 sayfa / 2019 – 1. Baskı)

Çocuklara olduğu kadar yetişkinlere de hitap
eden ‘Ejderha Taşı’ isimli eserden
ayrı basım olarak okuyucuya sunulan ‘Murat
Kenarı
’ başlıklı hikâyede; Ahmet Kabaklı 5-6 yasında iken, annesi ve dayısı
ile Tunceli’nin ilçesi Pertek’e ve il merkezine yaptığı seyahati anlatıyor.
Yolculuk Fırat Irmağı’nın en büyük kolu olan Murat Nehri boyunca devam
etmiştir. Küçük Ahmet, gördüğü güzelliklerden o kadar çok etkilenmiştir ki,
50-60 yıl sonra bile ilk günün hayranlığı ve heyecanı ile anlatmaktadır. Murat
Nehri, sabah şafağında başka, kızgın öğle güneşinin altında daha başka, gün
batımında ise harikulâde güzeldir. O Murat’ı sevdiği gibi, Murat’ın da
kendisini sevdiğine inanmaktadır. Murat’a öylesine hayrandır ki, seyahati
yıllar boyunca rüyâlarında devam etmiştir.

Kabaklı Hoca’nın
doyumsuz üslûbu ile kaleme aldığı hikâyeyi okuyanlar, tabiattaki ve dolayısıyla
Türkiye coğrafyasının güzellikleri hâfızalarına nakşedecekler, hayallerinde
yaşatacaklardır.  

35-MÜSLÜMAN TÜRKİYE: (172 Sayfa / 2006 – 4. Baskı)

Ahmet Kabaklı, telif
ettiği eser hakkında şu değerlendirmeyi yapıyor:  

‘Bazıları istese de istemese
de burası Müslüman Türkiye’dir. Müslüman Türkiye ve bu ülkeyi dolduran Türk-
Müslüman halk, dışarda olduğu gibi içerde de çok insana derttir, biliriz ama
bize sonsuz saadettir:

Biz, İslâm varlığının
Türkleriyiz,

Biz, Türklük ruhunun
İslâmlarıyız.

İslâmlık, Türklük
bizde ‘doktrin’ değil hayattır,
gerçeğin kendisidir. Bizde gelişendir, bizde ululaşan ve iki cihanda yüz akı
ile saadet olandır.

Müslüman Türkiye,
Anadolu ve Trakya’nın bin yıllık târih gerçeği içinde doğandır. Alparslan’ın
mübârek ‘abdest suyu’ ile Doğu’da Erzurum yaylalarına saçılandır. Süleyman Paşa
ile sallara binip Avrupa fethine açılan ve onu:

Kerâmet gösterip halka, suya seccade salmışsın 

Yakasın Rumeli’nin dest-i takva ile almışsın

diye alkış (duâ)
şiirlerine doyurandır. Fâtih Sultan Mehmed ile ‘Tekbir’lenip daha muhasara
günlerinde Ayasofya kubbesine konan kuvvet kartalıdır. O şahbâz yiğit ki,
Avrupa ile Asya’nın ‘Pâyitahtı’ İstanbul’u aldıktan sonra, askerleri ile bir
safta durup Akşemseddin Hoca’nın el açarak duâ etmesini dinlemiştir.                                                                                                                                                                                                                                                

36-NÂZIM HİKMET: (142 sayfa / 2016- 3. Baskı)

Nâzım Hikmet’ isimli kitabın yazarı Ahmet Kabaklı, hazırladığı
eserin arka kapağında;

Bugün memleketimizde hâlâ Nâzım’ı tanımak ve tanıtmakta tereddütler,
çekinmeler bulunuyor. Onu okuyup, objektif ölçüler içinde söz konusu
etmektense, Nâzıma tapmayı, onu bir kavga ve öç alma âleti olarak kullanmayı
hâlâ tercih edenler var. Nâzıma, ‘hâin, satılmış, Moskof uşağı’ diyerek işin
içinden sıyrılmak isteyen, nefretini sanat ve edebiyat zanneden kişiler de var.

 Ben, ‘Bu şâir
üzerinde çağdaşları hiçbir hüküm vermemiş, yalnızca övmüş veya yermişler’ diye,
gelecek kuşaklar bizi ayıplamasın istedim
.”

Diyerek başlayıp;
kişiliği, sanatı ve görüşleri başlıkları altında tahlillerden sonra, ‘Genel Değerlendirme’ başlığında ‘Son Birkaç Hüküm’ olarak: ‘Burada Nâzım üzerinde hüküm vermiş olmuyoruz
Diyor.

İlim adamları şahıslar
üzerinde kesin kanaatlerini açıklamazlar. Kanaat oluşturma ameliyesini,
derinlemesine yaptıkları tahlilleri dikkatle okuyanlara bırakırlar. Hoca da
öyle yapıyor. Çünkü O, edebiyat ilminin zirvesine yerleşmiş bir ‘edip’tir. Kanaat beyan etmez,  okuyucuda kesin bir kanaatin oluşması için
ipuçları verir.                                                                                                                                                 

37-NECİP FÂZIL: (176 sayfa / 2018 – 6. Baskı)

Muharrirlerin Şeyhi,
Şâirlerin Sultanı’nı anlatıyor: Önce hayatını, mizacını ve sanatını,
edebiyatımızdaki yerini… Sonra da ‘Sakarya
Türküs
ü’ ile alâkalı
değerlendirme. Daha sonra da Ahmet Kabaklı’nın Mütevelli Heyeti Başkanı olduğu
Türk Edebiyatı Vakfı’nın, Necip Fâzıl’a ‘Sultanüşşuâra
/ Şairler Sultanı
‘unvanını vermesi sebebiyle yapılan muhteşem tören ile
alakalı bilgiler var. Ahmet Kabaklı’nın açış konuşması, Millî Eğitim Bakanı
Orhan Cemal Fersoy’un, Kültür Bakanı Prof. Dr. Emin Bilgiç’in, Prof. Dr. Ayhan
Songar’ın, dönemin Aydınlar Ocağı’nın başkanı Prof. Dr. Süleyman Yalçın’ın
Prof. Dr. Recep Doksat’ın, ve Üstadın konuşması. Yer alıyor. Necip Fâzıl’ın
eserleri hakkındaki makalelerden sona Necip Fâzıl’dan seçmeler ve eserlerinin
tam listesi sunuluyor.  

Hakkında yazılanlardan
berceste cümleler:

Necip Fâzıl’ın hiçbir
şeyini sevmemiş olsanız bile, Türkçe’yi sevdiğiniz için O’nun şiirini
sevmişsinizdir. Mümtaz Sosyal – Milliyet.

Ondaki hayata hükmetme
hırsı sonsuzdu. Osman Yüksel Serdengeçti.

Kültür Bakanlığı Büyük
Ödülünü kazandığınız için sizi candan kutlarım. Bu ödülü almakla Kültür
Bakanlığını onurlandırdınız. Aziz Nesin.

Bir mısraı bir millete
şeref vermeye yetecek şâir: Necip Fâzıl. Yaşar Nâbi Nayır.

Yarına kalacak tek
şâir: Necip Fâzıl. Nurullah Ataç.

38-NECMEDDİN HACIEMİNOĞLU HÂTIRA KİTABI: (759 SAYFA /2017 –
1.  Baskı)

Bu dev eser, Ahmet
Kabaklı’nın telifi değildir. O’nun eseri olan Türk Edebiyatı Vakfı’nın,
Türkçe’mizin yılmaz ve yorulmaz âbidesine Türk’e yaraşır kadirşinaslık
numûnesidir. Dolaylı olarak Kabaklı Hoca’nın eseri sayılır.

39-SANAT ve EDEBİYATIMIZ:  (126 sayfa / 2015 – 2. Baskı)

Bu eser;
Şeyhülmuharririn Ahmet Kabaklı’nın insanımıza bıraktığı çok kıymetli bir
hazinedir.

Sanat ve edebiyata
gönül veren herkesin, özellikle de gençlerimizin bu kitabı okumaları, onların
önlerine yepyeni ufuklar açacaktır.

Bu kitapta, dünya
çapında eserler kaleme almanın yolu gösteriliyor. Ayrıca özümüze dönmeden
kalıcı eserler verilemeyeceğinin altı çiziliyor. Bununla da yetinilmiyor;
özümüze dönmenin ne demek olduğu çok açık ve net bir ifâde ile dile
getiriliyor.

Eserde 27 adet makale
yer alıyor. 

Abeslerle İştigal

Aldığımız
nefesler gibi

Taksit
taksit ölmekteyiz

Verdiğimiz
nefeslerle..

 

 

Haczedilmiş
bir yaşamanın

Dipnotudur
varlığımız

Sefertası
kafeslerle..

 

 

Bitimsiz
bir kavşağın ucu

Hep
uzanan ellerimiz

O
ölümsüz heveslerle..

 

 

İnsanı
ayıran fark neydi

En
çok ne düşündüğümüz

Betonarme
kümeslerle..

 

 

Uykusuzluğa
sattık ömrü

Uzadı
can mezadımız

Alıcısız
kermeslerle..

 

 

Başka
rollere taşınmaktan

Kendini
ıskalar aciz

Ve
hayat geçer piyeslerle..

 

 

(Temmuz 1995 – Bahçecik)

Kum Saatinde Eridikçe Zaman

Kum saatinde
eridikçe aktıkça zaman

Bozulur
büyüsü hayatın hayaller kurur

Emeller söner
perdeler iner eğilir gurur

Küçülür
dünyan renkler solar ufuk kaybolur

Kum saatinde
eridikçe aktıkça zaman

 

Yanık bir is
kokusu anılarımdan tüten

Sararan
yıllara solan umutlara siner

Silik
hayaller gibi yorgun ruhlara iner

Hayat film
şeridi gibi hayalimde döner

Yanık bir is
kokusu anılarımdan tüten

 

Her gün selâ
verilir eşten dosttan yakından

Gönlümde
doldurulmaz büyük boşluklar açar

Bir ruh
burukluğu bir anı bulutu uçar

Kimi
kanatarak kimi tebessümle geçer

Her gün selâ
verilir eşten dosttan yakından

 

Hayat
yandıkça yaşandıkça eriyen bir mum

Kimi
farkedilmez ışığı dibine verir

Kimi tüm
insanların gönül ufkunda erir

Kiminin şavkı
geçmişten geleceğe vurur 

Hayat
yandıkça yaşandıkça eriyen bir mum

 

Bir gün
ötelerden çaldımı son dersin zili

Defter
kapanır ruh yeni yolculuğa çıkar

Kalanlar
anıların penceresinden bakar

Bir ömür yaşananlar
sessiz gözlerden akar

Bir gün
ötelerden çaldımı son dersin zili

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI’nın Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 6

0

Ahmet Kabaklı’nın Ruh Dünyası – 3

Mercan
Şehir’in Koynunda

Kabaklı İstanbul’u ilk olarak on sekiz
yaşında görür. Üniversite eğitimini bu şehirde yapar. 77 yıllık ömrünün 50
yılından fazlasını İstanbul’da geçirir. Sayıları 50’ye ulaşan eserini, 15 bin
makalesini İstanbul’da yazar. En mühimi, İstanbul’un Haseki semtindeki bir
dâirede Annesi Münire Hanımla birlikte yıllarca oturur. Göllübağ’da görülen rüyâ
gerçekleşmiştir. Çok özlediği zaman İstanbul’u bırakıp yanına döndüğü anası da
evinin bir odasında yanındadır artık.

1985-1986 yıllarında çok sevdiği İstanbul’a
edebî bir armağan vermek ister. İstanbul Güldestesi isimli bir kitap hazırlar.
Kitapta Fâtih devrinden günümüze İstanbul için yazılmış şiirlerden seçmeler yer
almaktadır. Ancak, kendisinden belediyece istenilen bu çalışma o yıllarda
basılamaz. İçinde yer alan şiirlerin açıklamalarının da bulunması bakımından
benzerlerinden ayrılan bu eser, Hocanın vefatından sonra 2003 yılında İstanbul
Büyükşehir Belediyesi’nin desteği ile Türk Edebiyatı Vakfı tarafından, İstanbul’a
Fethin 550. yılı dolayısıyla Kabaklı Hoca’nın bir armağanı olarak sunulur.

Harputlu Ahmet Kabaklı, Mercan Şehir’de
yazıları ve eserleri ile bağrından çıktığı milletinin geleneklerini,
inançlarını, isteklerini sütunundan yöneticilere aktarmakta, onların hâlleri
ile hâllenmektedir. Yazı hayatı boyunca milleti ile aynı sıkıntıları paylaşmış,
hiçbir zaman paranın ve menfaatin yanında olmamıştır. Kalemini, kendisini
Göllübağ’dan çeşitli sıkıntılar içinden alıp, İstanbul’a sözünün dinlendiği
fikrinin sorulduğu bir yere getiren yüce irâdenin rağmına kullanmamıştır. Âşık
olduğu İstanbul’da, âşık olduğu milleti ile hemhal olmuştur.

Gençlik yıllarında Fâtih’in ağzından
söylediği;

Behey
vatanlar güzeli

Çok
denizli İstanbul’um

Pembe
batın gül şafağın

Yedi
tepen baş üstüne

mısralarının O’nun çok öncelerden yaptığı bir
vasiyet olduğunu düşünüyorum.

İSA KOCAKAPLAN

HAKKINDA YAZILANLAR

MİLLÎ KÜLTÜR
MESELEMİZ

Dr. EMİN IŞIK

Tanrı
katında sözden daha değerli bir şey olsaydı, Yüce Tanrı, kullarına, söz yerine
onu indirirdi
.’

İnsanı insan yapan dilidir. Aydını aydın
yapan da dilidir. Ona aydın denilebilmesi için anadilini iyi bilmesi,
kelimeleri yerli yerinde kullanması gerekir.

Zamana, zemine ve hâle uygun düşmeyen
konuşmaya söz denmez, lâkırdı yahut zevzeklik denir. Söz ehlinin, söz erlerinin
tükendiği yerde meydanı lâkırdı ehli gevezelerle zevzekler alır…

İşte o zaman ne dil, ne de kültür kalır…

Yahya Kemal, ‘Lisanımız milliyetimizdir’ diyor, ardından da ‘Türkçe, anamın ak sütü gibi helâl’ diye ekliyordu.

Bazı sosyologlar, milleti, aynı dili konuşan
topluluk olarak târif ediyorlar. Ancak bu târif, en ilkel düzeydeki kabile ve
kavim gerçeğini ifâde etmek için geçerli olsa da, ileri ve medenî milletleri ifâde
için yeterli değildir. Çünkü bir kısım düşünürler milleti yalnızca dili olan
topluluk olarak görmüyorlar, ‘edebiyatı
olan topluluk
’ diye târif ediyorlar. Evet, sözlü veya yazılı edebiyat
eserleri, yâni; destanları, masalları, mâni ve türküleri, şarkı ve şiirleri, hikâye
ve romanları olan toplulukları millet sayıyorlar…

Milleti meydana getiren şey yalnızca dil
birliği değildir elbette. Bunun yanında hiç şüphesiz din birliği, soy birliği, târih
ve vatan birliği, örf-âdet (töre) ve kader birliği, kültür ve zihniyet birliği gibi
daha başka önemli unsurların da yeri vardır. Ancak bu unsurların, her milletin hayatında
aynı önemde ve eşit seviyede yer almış olduğu söylenemez. Meselâ; Yahudîler
binlerce senedir dillerini, vatanlarını ve devletlerini kaybetmiş oldukları
hâlde yalnızca dinlerine bağlılıkları sâyesinde millî varlıklarını koruyabilmişlerdir.

Anadolu’yu vatan edinen biz Oğuz Türkleri,
dilimizi, dinimizi, vatan ve devletimizi kaybedersek, Allah korusun, millî
varlığımızı da çok çabuk kaybederiz. Millî varlığımızın hangi millî değerlere
bağlı olduğunu bilir ve o değerleri yıpranmaktan ve yok olmaktan korursak,
millî varlığımızı ve millî bütünlüğümüzü de korumuş oluruz. Bizi ayakta tutan
millî değerlerimiz en başta dilimiz olmak üzere, dinimiz, örf ve âdetlerimiz,
topyekûn millî kültürümüz sürekli saldırıya uğramakta ve her geçen gün biraz
daha yıpranmaktadır. Böyle bir ortamda dile, dine, sanat ve kültüre hizmet,
vatana ve devlete hizmettir. Çünkü millî kültürümüzü yaşatamazsak, millî
varlığımızı da devam ettiremeyiz. Bu vatanda bir hasta adam olarak bile
yaşamamız mümkün olmaz. Kültür değişmeleri yüzünden çok kısa zamanda silinip
gideriz. Belki bu topraklar üzerinde yine bizim soyumuzdan olanlar gezip
dolaşacak, fakat o gezip dolaşanlar bizim çocuklarımız sayılmayacak. Çünkü
onlar artık Türkçe konuşmayacak, bizim türkülerimizi, bizim ninnilerimizi
söylemeyecek, bizim masallarımızı, bizim destanlarımızı anlatmayacak. Onlar
dillerini, dinlerini, millî târih ve millî mûsıkîlerini çoktan unutmuş gitmiş
olacaklar… Evet tıpkı günümüzdeki sömürge artığı ülkelerin aydınları gibi,
İngilizce okuyup İngilizce yazacaklar. Profesörler, şâirler ve saânatkârlar hep
İngilizce eserler kaleme alacaklar.

Evlerde Süleyman Çelebi’nin mevlidi okunmayacak.
Camiler Cuma ve bayram namazlarında bile bomboş kalacak. Belki o günün bayram
olduğunu bilen bile kalmayacak. Düğünlerde, kına gecelerinde memleket türküleri
söylenmeyecek,

Çayda Çıra oynanmayacak. İstiklâl Marşı’nı,
Ezanı bilen, okuyan kalmayacak.

Alparslan, Orhan Gazi, Yıldırım Beyazıt,
Fâtih, Yavuz, Gazi Osman Paşa, Battal Gazi, Ulubatlı Hasan, Nene Hatun, söylemeye
dilim varmıyor, ama belki Atatürk bile kimdir ve bunlar neler yapmışlardır
bilen kalmayacak, kalsa da onlara kulak veren olmayacak. Mevlânâ’dan,
Yunus’tan, Hacı Bayram ve Hacı Bektaş’tan birkaç kelime ile söz etmek bile
nefretle kınanacak ve ayıplanacak…

Bu olacaklar birer kehânet veya uzak birer
ihtimal değildir.

Sovyetler’de ve Rumeli’de Türk kültürünün
izlerini silip süpürmek ve tamamen yok etmek hususunda yapılanları gördükten
sonra bizim de gafletimizi ve umursamazlığımızı hesaba katarak ve ürpererek
bunları söylüyorum…

Yabancı dille öğretim yapan lise ve fakülte
sayısı, onlara sağlanan itibar, verilen değer, yabancı dil bilenlerin aldığı âferinler
göz önünde tutulursa, kehânet sanılan o korkunç akıbet bir gün mutlaka gelip çatacaktır.

Dilini, dinini, târihini, kahramanlarını ve
millî mefâhirini ve bütünüyle millî kültürünü bilmeyen ve tanımayan nesiller,
bu değerleri nasıl yaşatacak, niçin yaşatacak?

İnsan bilmediği ve tanımadığı şeyi sevebilir
mi?

Sevmediği şey uğruna fedakârlık yapabilir mi?

Türk kültürüne karşı topyekûn olmasa bile
bazı alanlarda açılmış olan savaş sinsice devam etmektedir…

Her Türk aydını gibi, millî kültür alanındaki
bu kıyımın, bu yıkımın acısını yüreğinde duyan, dile indirilen her darbede bin
kerre kahrolan Ahmet Kabaklı Hoca, zaten yaşarken de her gün bin kerre
ölüyordu. O’nun milletini ve milletinin değerlerini sevmekten ve bunlar uğruna
mücâdele vermekten başka bir derdi yoktu. Bir ömür boyu hep ‘millet’ dedi, ‘dil’ dedi, ‘din’ dedi, ‘kültür’ dedi. ‘Aman ha aman’ dedi…

Millet denilen olgu, bir kültürle alâkalı
varlıktır, kültürün kendisidir. Millet olmanın, hele hele medenî millet olmanın
ilk şartı, kültürüne sâhip çıkmaktır.

Gelecek, bir kırık mezar taşını emânet-i mukaddese
gibi koruyan ve millî kültürünü vatan kadar mukaddes sayan milletlerin
olacaktır…

(Türk Edebiyatı Dergisi: Mart-Nisan 2001. S: 329-339, s: 54-55)

 

 

 

ESERLERİ

40-SEYİRLİK OYUNLAR: (189 sayfa / 2016 – 1. Baskı)

Gerek dünya
edebiyatındaki, gerekse ülkemizdeki dünden bugüne bütün seyirlik oyunlar,
Şeyhülmuharrirîn Ahmet Kabaklı gibi bir üstadın bakış açısı ve
değerlendirmesiyle gözler önüne seriliyor.

Tiyatrodan meddahlık
ve karagöz oyunlarına varıncaya kadar bütün seyirlik oyunlar, türleri ve özellikleriyle
en anlaşılır bir şekilde açıklanıyor.

Seyirlik oyunların târihî
seyrini, insanlığa ve insanımıza ne kazandırdıklarını görüp bilmek isteyen
herkese seslenen bir eser.  Özellikle
meddahlık, Karagöz, ortaoyunu gibi unutulma sınırında bulunan seyirlik
oyunlarımızın hazırlanmasına ve canlanmasına imkân sağlıyor.

41-SINIRLARIN ÖTESİ: (179 sayfa / 2011 – 2. Baskı)

Osmanlı Cihan
Devleti’nin dağılması ile Osmanlı yönetiminde bulunan coğrafyada 41 ayrı devlet
kuruldu. Bunların hepsi Osmanlı dönemindeki huzur ve güven ortamının hasreti
içerisinde, hayatta kalmaya çalışıyorlar. Bunlardan biri de Irak Türkleridir. Kitapta
her biri kalplere saplanan hançer gibi, beyinlere sıkılan kursun gibi 49 adet
makale var. Bâzılarının başlıkları: ‘Ağlama
Ceylan Balası
’, ‘Kerkük’ten Musul’dan’,  ‘Kerkük
Topun Ağzında
’, ‘Türkmen’in Çilesi’,
Kerkük’te Bayram Cinâyetleri’, ‘Esir-i Gurbetiz Biz’,  ‘Utanç
Verici
’, ‘Dünya Diktatörü’, ‘Bayrağımız Zaho’da Bir Gürünse’,  ‘Çâre
Kerkük Türkü’dür
’, ‘Men Türkmenem
Ağlayan Menem
’, ‘Irak’taki
Yetimlerimiz
’, ‘Acılar Ardındaki
Acılar
’, ‘Türkmenim, Gitti Canım’,
Bu Ne Sestir Gelir Mene Kerkük’ten’,
Vatanın Felâketi

 Eserin ‘Ekler
bölümünde târihî bir belgenin Türkçe metni var: ‘Ankara Antlaşması’    

42-ŞÂİR-İ
CİHAN NEDİM:

(480 sayfa / 1996 -1. Baskı)

Arka kapak yazısında Ahmet Kabaklı okuyucuya
şöyle sesleniyor:

Ey, Nedim’in her kuşaktan torunları!

Ey şiirin ezelî hayranları

Şiir ve hayal ülkesinin sâkinleri olan
sizler!

 Lâle
Devri içre ve âlem içre âlemleri gezdim…

 Tayy-ı
mekân, tayy-ı zamân eyledim sizin için!

 Şâir-i
Cihan Nedim’den ve devrinden getirebildiğim kadar gerçek ve rüyâ getirdim
size…

Şâir Nedim, 1681-1730 yılları arasında
yaşamış, dîvan edebiyatımızın en tanınmış isimlerinden biridir.

Günümüzde kafiyesiz vezinsiz, bediî zevkten
mahrum, cümleleri alt alta koyup ‘şiir’ diye okuyucunun şiir zevkini katleden
sözde şâirlerin verdiği eziyetten helâk olmuş kişileri tedâvi edecek bir eser…

                                                                                                                                                                                                                             43-ŞEHİR MEKTUPLARI: (Ahmed Râsim’den sâdeleştiren  A. Kabaklı 200 sayfa / 2007 – 2. Baskı)

Milletvekilliği de
yapmış bir yazar olan Ahmet Râsim, 
1864-1932 yılları arasında yaşamıştır. Târihçi ve gazeteci, aynı zamanda
şâir ve bestekârdır.

Eserde Ahmet Râsim’in
57 adet mektubu var. Yaşadığı dönemin İstanbul hayatını, beşerî ilişkileri günümüze
aktarıyor.

Diğer eserlerinden
bâzıları:   lk Sevgi (1890), Güzel Eleni (1891), Afife
(1892), Mektep Arkadaşım (1893), Tecrübesiz Aşk (1893), Bîçâre  (1894), İki Güzel Günahkâr (1922), Gecelerim
(1894), Fıkralar ve Makaleler (1895), Gülüp Ağladıklarım (1924), Eski Romalılar;
3 c. (1887-1889), Resimli ve Haritalı Osmanlı Tarihi; 4 c. (1910-1912), Romanya
Mektupları (1917), Matbuat Târihine Giriş: İlk Büyük Muharrirlerden Şinasi
(1927), İki Damla Gözyaşı (1894), Madam Hardiber (1903), Asya Kumsallarında
(1904) ve 18 adet okul kitabı.

44-ŞİİR
İNCELEMELERİ
:
(351 sayfa / 2018 – 5. Baskı)

Büyük kültür geçmişine
yaslanmayan, büyük estetik zevk taşımayan eserler bize hiçbir şey anlatamaz. Oysa
bizler asırlar boyunca şaheserler vermiş bir edebiyat birikimine sâhibiz. O
yüzden bizim şâirlerimiz, içinde derin sırlar barındıran şiirler yazmıştır.

Usta yazar Ahmet
Kabaklı bu eserinde, bu sırra erişmiş mısralardan örneklere yer veriyor.
Şiirlerin arka planına dâir ipuçları sunarken yaslandıkları kültürün
unsurlarını da okurlarına hatırlatıyor.

Bu kitap, hakîki
şiiri özleyen okuyuculara yeni mânâlar, yeni estetik zevkler ve yeni duygular
ilham ettiriyor.  

Eserde şiirleri
incelenen şâirlerden bâzıları: Ahmed Yesevî, Yunus Emre, Süleyman Çelebi, Avnî,
Kaygusuz Abdal, Fuzûlî, Köroğlu, Nedim, Karacaoğlan, Erzurumlu İbrâhim Hakkı,
Şeyh Galip, Nâmık Kemal, Mehmet Emin Yurdakul, Mehmet Âkif Ersoy, Ziya Gökalp,
Âşık Veysel, Yahya Kemal Beyatlı, Necip Fâzıl Kısakürek, Ârif Nihat Asya.

45-TASAVVUF
TARÎKAT EDEBİYAT:

(264 sayfa / 2015 – 3. Baskı)

İlâhiyatçılarımızdan
bir kısmı tasavvuf ve tarikat yapılanmasının aleyhinde görüşlere sâhiptir.  Haklıdırlar. Çünkü bu kavramlar, istismar
edilmektedir. Ahmed Yesevî, Bahaeddin Veled, Sarı Saltuk,
Hacı Bektâş-ı
Velî,  Ahî Evran, Somuncu Baba, Hacı
Bayrâm-Veli, Akşemseddin, Sümbül Sinan, Merkez Efendi, Aziz Mahmud Hüdâî,
Erzurumlu İbrâhim Hakkı gibi mutasavvıflar yok. Onların postunda şimdi mahalle
aralarında şıhlar, efendi babalar, hoca efendiler, ham softa-kaba yobazlar
oturuyor. Mutasavvıflar ve iman ehli târikat şehyleri  olmasaydı, daha uzun yıllar Kuteybe bin
Müslim gibi kaba kuvvet kullanarak, verdiği sözü hiçe sayarak 40.000’leri ceviz
ağaçlarına asmak suretiyle korku ve dehşet saçarak, Türkleri güya Müslüman etme
cinâyetleri işleyenlerle veya haricîlerle mücâdele hâlinde olurduk.

Günümüzde sâdece
aydınlarımızın değil, her okur-yazar insanımızın da tasavvuf ve tarîkatlar konusunda
yeterli ve sağlıklı bilgiye sâhip olması vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Bu bilgi,
hem içinde yaşadığımız toplumun gerçeklerini yakından görüp tanıma bakımından
gerekli, hem de geçmişten günümüze uzanan edebî ürünlerimizin anlaşılması açısından
son derece önemlidir. Çünkü Türk şiirinin kurucuları arasında tasavvufa gönül
vermiş, tarîkat içinde pişmiş büyüklerimiz köşe başlarını tutarlar. Onlar
edebiyatımıza silinmez damgalarını vurmuşlardır. Şiirimizin pîri Yunus Emre
bunların başında gelir.

Tasavvufun ne olduğu,
tarîkat eğitiminin hangi hassasiyetleri kazandırdığı bilinmeden geçmişten
geleceğe akan edebiyat metinlerini anlamak da imkânsızlaşır. Şiir veya nesirde
sık sık başvurulan istiare, mecaz ve sâire şeklindeki göndermeleri sezip zevk
alabilmek için bu konuların yeterince bilinip özümsenmesi şarttır.

O yüzden Kabaklı
Hoca’nın ‘Tasarruf ve Tarîkat Edebiyatı
isimli eserinde, bu daldaki edebiyat eserlerine geçilmezden önce, tasavvuf ve
tarîkatlar konusunda okuyucu, en değerli kaynaklara başvurularak hakîki
bilgiler sunulmaktadır.

 

AHMET KABAKLI DİYOR Kİ…

Tasavvufun temeli olan bu teorinin son
şekli Şeyh-i Ekber diye anılan Muhyiddin-i Arabî tarafından kurulmuştur. Buna
göre: Varlık tektir, birdir. Bu tek varlık, mutlak varlık (vücud-ı mutlak)
olan Allah’ın varlığından ibârettir. Ondan başka bir varlığın bulunması
mümkün değildir.

Bu nokta, tasavvufu, İslâm ve diğer
dinlerin yaratılış anlayışından mecâzen ayırmaktadır. Onlar, biri Yaradan
(Allah), biri yaratılan (canlılar ve cansızlar) olmak üzere iki varlık kabul
etmişlerdir. Tasavvuf, Allahtan özge bir varlık yoktur (Lâ mevcude illallah)
düsturunu, özge bir mânâ ile ileri sürmektedir.

Mutlak (eksiksiz, katıksız) varlık olan
Allah aynı zamanda mutlak iyilik (hayr-ı mutlak) ve mutlak güzellik (hüsn-i
mutlak) ’tir.

Her şey zıddı ile bilinir. Şu hâlde en
üstün iyilik ve güzellikte olan Allah’ın zıddı da, zarurî olarak, yokluk (lâ
vücud), çirkinlik (lâ hüsn) ve kötülük, şer (lâ hayr) dir. Fakat bu yokluk,
çirkinlik ve şer asla bağımsız olarak mevcut değildir. Bunlar, mutlak varlık
olan Allah’ın yokluk suretinde ifâdesidir. Sırf varlığın zıddı olarak
tasavvur edilirler. Geçici bir an için düşünülen vehim ve hayallerdir.

Bu dünya ve kâinatta görünen bütün
şeyler, Allah’a nisbet edilirse (O’nun varlığı sâyesinde) var, fakat gerçekte
hayat ve gölge oyunlarıdır. Bunların hepsi, İlâhî varlığın mazharı (zuhur
etme yeri) dır. Her ne varsa Allah’tır. Her şeyi varlığı ile izhâr etmiş,
varlığıyla görmüştür. Her şeyde kendini yine kendisine göstermiştir. Yokluk,
mutlak varlığın aynasıdır. Allah nurunun aksi, yoklukta görünür. Biz görünüşe
bakarak onları bağımsız varlıklar sayarız. Oysa bu hâlimiz, şaşılıktır, bakar
körlüktür. Mutasavvıflar, her şeyin Allah’ın bir mazharı olduğunu göstermek
için güzel benzetmeler yapmışlardır.

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI’nın Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 4

0

Ahmet Kabaklı’nın Ruh
Dünyası-1

İSA KOCAKAPLAN

Ahmet Kabaklı,
babasını üç yaşında kaybetmiş bir yetimdir. Bir de küçük kardeşi Ömer Kabaklı
vardır. Ve yetimlerine hem ana hem baba olmak mecbûriyetinde kalan, onları
1930’lar Türkiye’sinde hayatta tutmaya uğraşan mübârek bir anne Münire Hanım…

1911 yılından beri art
arda gelen savaşlara 14 yılını ve milyonlarca evlâdını vermiş bir milletin
elinde kalan, imparatorluk bakiyesi harap bir yurt. Yetişkin erkeklerini
Galiçya’dan Yemen’e kadar uzanan geniş coğrafyanın koynuna bırakan bu millet,
şimdi küllerinden yeniden doğmaya çalışmakta, dul kadınları ve yetimleri ile
târihîn sayfalarına tutunmak için çabalamaktadır.

Ahmet Kabaklı’nın
babası Ömer Efendi de 1927 yılında hayata vedâ etmiştir. Münire Hanım
yetimlerini yetiştirmek ve onları hayata bağlamak için gecesini gündüzüne katan
analardan biridir. İşte bütün uğraşmalarına rağmen yetimlerinin kursağına iki
gündür bir lokma ekmek koyamamıştır. Ama dâima Allah’a bağlı kalan bu mübârek
kadının saf imanı, Gümüş’ün ağzındaki bohça içinde, bir demet yufka ekmeğinin
ayağına kadar gelmesine vesile olmuştur. Yeni doğan bebeğe rızkını annesinin
memesinden gönderen Allah, yuvada kımıldayamadan duran biçâre kuş yavrusuna
yiyeceğini, annesinin gagasında gönderen Allah, işte iki gündür aç bîilâç duran
bu yavrulara rızıklarını, bir köpeğin taşıdığı bohça içinde göndermiştir.

O gün sıtmalar içinde
kıvranan küçük Ahmet bunu hiçbir zaman unutmamış, aradan yıllar geçtikten
sonra, 1985 yılında kaleme aldığı kitabında bu hatırasını çocuklarla
paylaşmıştır. Yukarıdaki satırları yazdığı sırada 61 yaşındadır. Buna rağmen o
çocukluk hatırasını bütün canlılığı ile yaşamakta ve en sıkıntılı zamanlarda
bile Allah’tan umut kesilmemesi gerektiğini, çocuklarımızın zihinlerine altın
cümlelerle yazmaktadır. ‘Ejderha Taşı’ndaki ‘Gümüş’ isimli hâtıra-hikâye
aşağıdaki paragrafla sona erer:

‘İster inanın ister
inanmayın bu hadise oldu çocuklar! Demek, insanlar unutmuştu ama Yüce
Allah’ımız, iki yetimiyle bir dulunu unutmamıştı. Bizim temiz inancımıza göre
belki de bu Gümüş, darda kalan Tanrı kullarının yardımına koşan, iyilikler
meleği Hızır Aleybisselam’ın köpeği idi.’ 

İşte Ahmet Kabaklı’nın
hayatının sonuna kadar değişmeyen O’nu bir hâtif gibi dâima tâkip eden yönü, bu
temiz inanç ve çocukluk döneminde çekilen sıkıntıları asla bir istismar
vesilesi yapmadan, kendini olgunlaştıran dersler olarak kabul edişidir. Bu
sebeple dâima mazlumun yanında olmuş; yoksulun, ihtiyaç sâhibinin yardımına
koşmuştur.

Allah’a ve O’nun
rahmetine olan sarsılmaz imanı dolayısıyla asla dünya menfaatlerine kendini
kaptırmamıştır. O, kendisini Harput’ta boynu bükük bir yetimlikten alarak,
Türkiye’nin en önemli gazetesinin, en saygı duyulan ve en çok okunan köşe
yazarı mertebesine getiren kuvvetin kaynağını gayet iyi biliyordu. Ölümüne
kadar kalemini eğip bükmeden dâima Hakk’tan yana kullanmasının ardında yatan en
önemli etken, Münire Ana’dan miras olarak devraldığı temiz Tanrı inancı idi.
Darda kalan kullarının yardımına dâima yetişen, Hızır’ını onlara yoldaş eden
Tanrı… İnsan bu inancı bir defa ruhuna sindirdi mi, artık hiçbir güç ve
menfaat onu elde edemez… Hiçbir tehlike onu korkutamaz. Her gün tehdit
telefonları almasına ve Marksistlerin ölüm listesinde bulunmasına rağmen, Ahmet
Kabaklı’ya asla geri adım attırmayan irâde, O’nun bu temiz Tanrı inancından güç
alıyordu.

Hz. Hızır’dan Noel
Baba’ya

Kabaklı’nın ‘Ejderha
Taşı’ isimli kitabında bulunan on bir hâtıra-hikâye veya efsânede her vesile
ile bu inanış ortaya çıkar. Hikâyelerden birisi ‘Boz Atlı Hızır’ başlığı ile
müstakil olarak Hızır Aleyhisselama ayrılmıştır.

Çocuklarımıza artık
anaokullarından itibâren kendi dedeleri gibi sevdirilmeye çalışılan, her
yılbaşında etrafında milyon dolarlık pazarlar oluşturulan Noel Baba miti,
Kabaklı Hocayı çok rahatsız ederdi. Yazık ki günümüzde bu durum her çevreden
insan tarafından

 daha da benimsenmiş ve özümsenmesi gereken (!)
Avrupaî değerler arasında değişmez yerini almıştır. Bizim geleneğimiz ve
inancımızdan gelen ve bizi her an hayata bağlayan Hızır Aleyhisselam ise sosyal
hayatımızın dışındadır ve neredeyse hiç hatırlanmamaktadır.

Çünkü bu inancın
ekonomik değeri yoktur. Yılın belirli gün ve haftalarında vitrinlere
çıkarılarak pazar oluşturmaya katkısı, hiç mesâbesindedir. Öyleyse unutulması
gerek. Çünkü o yardımını gizli yapar, hediyesini gizli verir. Darda kalan
kişinin imdâdına koşar, ama yardım alan kişi onun Hızır olduğunun farkına,
ancak o görünmez olduktan sonra varır. Yâni Hızır Aleyhisselam’ın reklâm değeri
de yoktur. Bizim mahfiyete, gizliliğe, içe kapanışa, gösterişten çekinmeye
dayalı inancımızın bir göstergesidir Hızır…

Ve bu yüzden Ramazan
aylarında âlâ-yı vâlâ ile iftar yemekleri düzenleyen, yoksul çocuklara
yardımlarını televizyon ekranlarında yapan, yardımın, kameralar önünde törenle
yapılmasını ilke hâline getiren inançlı zenginlerin ön plâna çıktığı bir dönemde,
elbette Hızır Aleyhisselam’dan çok Noel Baba revaç bulur. ‘Sağ elin verdiğini,
sol elin görmemesi’ eski zamanlarda kalmıştır.

Ahmet Kabaklı yoksul
çocukluk günlerinin Hızır’ını dâima gönlünün bir köşesinde taşımış ve bu
mukaddes değeri, ‘Allah’tan ümit kesilmez’ anlayışı çerçevesinde kendi
çocukluğundan, batı değerleri furyası altında kendi kültüründen ötelere
savrulan günümüz çocuklarına getirmeyi bilmiştir. İşte çocukluk günlerinde Ana
dilinden ve tavrından edinilen Hızır inancı şu cümlelerde dile gelir:

‘İnanırdık ve bilirdik
ki Hızır Aleyhisselâm bizi darda, yolda, karanlıkta bırakmaz. Hem öyle allı
pullu esvaplarla bacadan da inmezdi. Çok sıkılıp çaresiz olduğumuz demlerde
O’nu Allah yollardı. Tipide, fırtınada, bir tehlike anında Hızır’ın gelmesi demek;
hayatta çaresizlik yoktur, Allah bizi unutmaz ve kurtarır, demektir.

İdeal Anne:

Yalnız ve yoksul
soframızda güler yüzlü anam, bazı geceler bizi yıkayıp giydirdikten sonra:

‘Temiz olun, duâ edin,
hiç de üzülmeyin. Hızır Aleyhisselâm belki bu gece gelebilir, evimiz neş’eyle,
bet bereketle dolar’ derdi.

Kitapta yer alan on
bir anlatının büyük bölümü efsâne ağırlıklıdır. Bu efsâneler Harput’un ve yakın
yörelerin mânevî çehrelerini yansıtırlar. Toprak ve insan bu efsânelerle
birbirinden ayrılmaz hâle gelir. Daha önce bu toprakları vatanlaştıran cedlerin
türbeleri, menkıbeleri ve efsâneleri, hâlihazırda yaşayanları huşû ile o
topraklara bağlar. Öyle ki zor duruma düştüklerinde kabirlerinde uyku ile
uyanıklık arasında bulunan bu evliya, hemen duruma müdâhale eder ve evlâtları
ile birlikte düşmanı o topraklardan uzak tutarlar. Süt Kalesi’ni başına bir tac
gibi takınmış olan Harput şehri de evliya yatağıdır. Bunlardan üç tanesi, uç
beyleri gibi şehri üç tarafından korurlar. Anguzu Baba, Uryan Baba ve Fetahmet (Fâtih
Ahmet) Baba, bugün de artık mezraya inmiş, ancak arada bir tenezzüh için
Harput’a çıkan Elazizlilerin mânevî duraklarıdır. Onlar, terkedilmiş şehrin
mânevî çehresini korumaya ve kendilerini ziyâret edenlerin gönüllerine ferahlık
vermeye devam etmektedirler.

Belki Alparslan
zamanında, belki de farklı zamanlarda Harput’a gelen bu gazi-dervişler, bura
halkının gözünde birleşirler, üç kardeş olurlar. Münire Hanım oğluna bu üç
kardeşin birlikte şehit düştüklerini, daha sonraki zamanlarda Harput’u almak için
gelen gâvurların gözlerine yeşil sarıkları ve mânevî orduları ile karşı
durduklarını, işte bu yüzden hiçbir zaman Harput’un kâfir eline düşmediğini
anlatır.

Ah bizim saf ve temiz
iman sâhibi analarımız. Her şey sizin yüreğiniz kadar sevgi dolu, temiz ve
hesapsız olsa idi… O şehitlerin kendilerinden sonrasına tesirleri sizin
sâyenizde ulaşıyordu… Ve siz bir gün gelip, gönüllü olarak bu mânevî çehreden
vaz geçebileceğimizi nereden bilebilirdiniz.

DEVAM EDECEK

Zaman ve Gerçekler

     Mazide / geçmişte
nazarî / teorik ve soyut olan bir şey, müstakbel / istikbal ve gelecekte bedihî
/ apaçık, anlaşılır bir hâl ve durum almış olabilir.

     Nitekim şöyle
tahakkuk etmiş / gerçekleşmiştir: Âlem, kâinat, evren ve dünyada istikmal meyli
/ kemale erme, gelişme ve olgunlaşma isteği vardır.

     Onun ile âlemin
hilkati / kâinatın yaratılışı, tekâmül / gelişme kanununa tabi ve bağlıdır.

     İnsan ise, kâinat
ağacının semeresi / meyvesidir.

     Yine o ağacın
eczası / cüz ve parçalarından biridir. Böyle olduğu için, onda bile, istikmal meyli
/ kemale, olgunluğa erme isteği mevcuttur.                                                                                                        

     İşte bundan ötürü
insanda, bir terakki meyli / ilerleme ve yükselme isteği vardır.

     Bu meyil ile,
fikirlerin telâhuku / birbirine eklenmesi gerçekleşir. Birbirlerine destek
vermeleri sağlanır. Bu gibi yardımlaşmalar sonunda tekâmül meyil ve isteği
gelişerek; neşvünema bulur / büyüyüp gelişir.

     Fikirlerin
telâhuku / baş başa vermesi, birbirini desteklemesi ile temel esaslar; mükemmel
hâle gelerek inbisat eder / açılır ve genişler.

     Bu güzel başlangıç
yani temel esasların olgunlaşması ise, kainat fenlerinin tohumlarını;
yaratılışın sulbünden, zamanın terbiye ettiği bir zemine bırakmakla aşılamada
bulunur. O tohumlar da, tedrici / kademeli tecrübeler ile büyür gelişir.

     Bundan dolayı bu
zamanda herkesçe bilinen ve sıradan ilimler arasına giren pek çok meseleler
var. Geçmişte gayet teorik, gizli ve delile muhtaç idiler. Çünkü görüyoruz şu anda
Coğrafya, Kozmoğrafya / Astronomi, Kimya ve Mühendislikle alâkalı nice
meseleler var ki, gerekli alt yapı ve vasıtaların tekemmülü / olgunlaşması ve
fikirlerin birbirini aşılamasının yaptığı keşiflerle; bu zamanın çocukları için
bile, artık meçhul / bilinmez ve gizli tarafı kalmamıştır. Belki oyuncak gibi
onlar ile oynuyorlar.

     Halbuki, İbni Sina
ve emsaline / benzerlerine nazarî / teorik ve gizli kalmışlardır. Oysa,
hikmetin  pederi ve üstadı hükmünde olan
İbni Sina; zekâsının keskinliği, fikrinin kuvveti, bilgisinin kemâli ve
meseleleri çözümleme kapasitesi noktasında; bu zamanın yüzlerce hükema / hakîm
ve filozof ve bilim adamlarıyla muvazene olunsa / karşılaştırılsa, İbni Sina
hepsine karşı tercih edilecek, onların hepsine karşı üstün ve yüksek tutulacaktır.

     Nitekim, bu
mahiyet ve ilimdeki bu keyfiyeti sebebiyle, İbni Sina’nın “Tıpta Kanun” kitabı,
asırlarca Batı üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulup durmuştur.

     Bu bakımdan
noksaniyet / noksanlık, İbni Sina’da değil. Çünkü o ibni zamandır / kendi
zamanının çocuğudur. Onu nakıs / noksan ve eksik bırakan, zamanın noksaniyeti
idi. Yoksa O, kendi zamanının dâhisiydi. Kaldı ki, İbni Sina’yı zamanının
zirvesine çıkaran bilgiler; bugün ortaokul talebelerinin sıradan bildikleri
şeyler arasındadır.

X

     Şu hakikat ve
gerçeği de, nazarı dikkate almak lâzımdır:

     Mesail / meseleler
iki kısımdır: Birisine fikirlerin telâhuku / fikirlerin birbirine katılımı ve
eklenmesi tesir eder. Belki ona mütevakkıf / bağlıdır.

     Nasıl ki, maddiyatta
büyük bir taşı kaldırmak için, teavün / yardımlaşma gereklidir.

     Diğer kısımda,
esas itibariyle telâhuk / birbirine katılım ve teavün / yardımlaşma tesirsiz ve
etkisizdir. Bin de, bir de birdir. Nasıl ki, bir uçurumdan atlamak veyahut dar
bir yerden geçmekte  insanların tamamı ve
fert olarak her biri, birdir. Teavün / yardımlaşma fayda vermez.

     Bu kıyasa binaen /
dayanarak fünun / fenlerin bir kısmı, büyük taşın kaldırılması gibi teavüne /
yardımlaşmaya muhtaçtır. Bunların ekseri / çoğu, maddî ilimlerdendir. Diğer bir
kısmı ikinci misale / örneğe benzer.

     Tekemmülü /
tamamlanması def’î / birden yahut buna benzer bir şekilde olur. Bunun çoğu
maneviyat veya ilâhiyat ilimlerinde söz konusudur. Lâkin, her ne kadar efkârın
telâhuku / fikirlerin birbirine katılımı; bu ikinci kısmın mahiyetini tağyir
etmez / değiştirmez, tekmil etmez/ olgunlaştırmaz ve tezyit etmez / artırmaz
ise de, bürhan ve delillerin mesleklerine kuvvet verir, açıklık ve görünürlük
kazandırır.                                                                                            

     Hem de nazarı
dikkate almak lâzımdır ki: Kim bir şeyde çok tevaggul etse / meşgul olsa,
galiben / bu durum onun çoğu kere, başka şeyde gabileşmesine / yabancılaşmasına
sebebiyet verir. Bu sırra binaendir ki, maddiyatta tevaggul eden / çok meşgul
olan, maneviyatta gabileşir / yabancılaşır ve sathî olur / yüzeysel kalır.

     Bu noktaya
nazaran, maddiyatta mahareti olanın; maneviyatta hükmü hüccet / delil olmasına
sebep olmadığı gibi, çok defa sözü dahi şayanı istima / dinlenilmeye lâyık
değildir.

     Kezalik / bunun
gibi, tamamen hakikat ve soyut gerçekler olan maneviyatta; maddiyyunun / maddî
ilimlerle meşgul olanların hükümlerine müracaat ve fikirleriyle istişare etmek,
âdeta Rabbanî lâtife denilen kalbin sektesini ve nuranî bir cevher olan aklın
sekeratını ilân etmek demektir.

     Evet, her şeyi
maddiyatta arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise, maneviyatta kördür.

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 3

0

Ahmet Kabaklı’nın Kişiliği Ve Mücâdele
Hayatı-2

Fırtına
kuşu

Kabaklı, Âkifvâri bir istiğna içinde idi. Âkif
için anlatırlar: Üstad bir gün Sebilürreşad idârehanesinde otururken, içeriye
İttihat Terakki’nin bir adamı girer ve Sadrazamın parti hakkında yazılanlardan
hoşnut olmadığını söyler. O sırada arkadaşları ile birlikte yemek yemekte olan
Âkif’in cevabı ibret vericidir: ‘Git
sadrazamına söyle, ben böyle kuru fasulye yemeye râzı olduktan sonra onun
yapacakları vız gelir
!’

Süleyman Nazif de, Âkif de ömürlerince paraya
dost olmadılar ve kalemlerini kılıç gibi kullandılar.

Ahmet Kabaklı da ömrünce paraya dost olmadı.
O’nun kaleminin kırıntıları bile olamayacaklar, etkileri asla onunla
ölçülemeyecek olanlar, gazetecilikten servet kazandılar. Kabaklı Hoca’nın benim
bildiğim kadarıyla Doğan SLX marka, 1996 model bir otomobili vardı ve bu
otomobil LPG ile çalışıyordu.

28 Şubat 1997’de başlayan sürecin muhâtaralı
günlerinde yazdığı bir yazı gazetede yayınlanmayınca, aynı yazıyı bir
televizyon kanalında okutmuş ve ardından o kanala çıkarak söylediklerini bir
kere daha savunmuştur. Hatta bu devrede, kendilerini savunamayacak duruma düşenler,
kendilerini tehlikeye atmak istemeyenler, Ahmet Kabaklı’nın ardından bunları
söylüyor gibi görünmeye çalışmışlardır. En tehlikeli konularda programlarına
Ahmet Kabaklı’yı misâfir etmişlerdir. Çünkü onlar da biliyorlardı ki zülfiyâre
dokunan konularda ancak hesapsız bir adam rahatça konuşabilir. Bu kişi de 55
yıldır çizgisini değiştirmeyen, kalemini asla kimseye kiralamayan, Harput’un
yiğit evlâdı Ahmet Kabaklı olabilirdi. O, bunların farkında idi. Ama din,
millet ve vatan için söylenmesi gereken doğruları, baskı dönemlerinde kimsenin
söylemeye cesâret edemeyeceğini de biliyordu. Kendisi söylemezse, yazmazsa o
doğruların ifâde edilmeyeceğini de biliyordu. Onun için bu doğruları, doğru
bildiklerini, kimseden çekinmeden söyledi, yazdı. O, fırtınalı havalarda uçmayı
seven bir fırtına kuşu gibi ülkenin üzerinde soğuk rüzgârların estiği bir
ortamda dâima mücâdele sâhasında kaldı ve huzur-u kalple sevdiği Allah’ına
yürüdü.

8 Şubat 2001 târihînde Hakk’ın rahmetine
kavuşan Kabaklı Hocanın 10 Şubat 2001 Cumartesi günü Fâtih Câmii’nde yapılan
cenâze töreni, O’nun bu yönünün ne kadar etkili olduğunu çok açık gösteriyordu.
Binlerce kişi kendi gönüllerindekini bir ömür boyu savunan, çekinmeden
söyleyen, ‘dünyâ-yı dûn için edâniye baş
eğmeyen’
bu Alperen’i uğurlamaya gelmişti. Binlerce kişi, Kabaklı Hoca’dan
helâllik diledi. Hücre hücre milletiyle kaynaşmış bir yazarın Hakk’ın huzuruna
onların duâları ile uğurlanışı, milletin Kabaklı Hocalarını bağrına basışı Türk
milletinin derinden derine yaşadığını göstermesi bakımından mühimdi.

O, pek ortada görünmeyi sevmeyen sessiz
çoğunluk, böyle durumlarda bütün heybetiyle kendini gösteriyor ve evlâdını
bağrına basıyordu. Halka hizmetin Hakk’a hizmet olduğu gerçeği bir kere daha
ortaya çıkıyordu. Bir milletin en üst seviyedeki aydınları ile bir Anadolu
kasabasındaki esnafın müşterek okuduğu kaç yazar vardır? Sabahleyin fakülteye
gelen bir profesörün,  ‘Bakalım Kabaklı Hoca bugün ne yazmış?’
deyişi ile Anadolu kasabasındaki dükkânında güne başlayan esnafın ‘Evlât, oku bakalım Kabaklı ne yazmış?’
sözleri arasındaki görünmez bağ, milleti millet yapan en kuvvetli bağdır. Bu
bağ, vatan ve millet sevgisidir. O sevgiyi garazsız ivazsız yaşatan kaleme
duyulan bağlılık ve hayranlıktır.

Kabaklı Hoca’nın mücâdele hayatı da biraz
Yavuz Sultan Selim’inkine benzer.

Tevhîd
maksadıyla geçirmişti ömrünü   

Ref’etti ermagaanını Dergâh-ı
Vabdet’e

Bu, mısraları Ahmet Kabaklı için de rahatlıkla
söyleyebiliriz. Ömrünü tevhid maksadıyla geçirdi ve armağanını Birlik
Dergâhı’na sundu…

İSA KOCAKAPLAN

 

HAKKINDA
YAZILANLAR-1

AHMET KABAKLI AĞABEYİME VEDÂ

YAVUZ BÜLENT BÂKİLER

Harfleri mi unuttum; yoksa kalemimin üzerinde
anlatılmaz bir ağırlık mı var? Bilemiyorum!

Hani bazen rüyalarımızda yaşadığımız hâl
gibi! Hani kaçmak istediğimiz halde kaçamamak, konuşmak istediğimiz hâlde
konuşamamak, vurmak istediğimiz halde vuramamak gibi ağır, acı sancılı,
sıkıntılı bir hâl:

Yazmak istediğim halde yazamıyorum.

Hâlsizim, elsizim, dilsizim, çâresizim. Çünkü
ağabeyim beni yetim bıraktı.

Ayrı şehirlerde, ayrı ana-babalardan
doğmuştuk. Ama O benim öz ağabeyim gibiydi. Önce O’na uzun mektuplar yazmıştım.
Mektuplarımı Türk Edebiyatı Vakfı’nda arkadaşlarına okumuş, zaman zaman onlar
üzerine sohbet kapıları aralamıştı ve bana yazdığı cevaplardan birinde demişti
ki: ‘Beni en iyi anlayanlardan biri de
sensn Yavuz Bülent
!’

Aslında hep elimden tutan, hep bana yer
gösteren, yol gösteren ve beni, benim neslimi en iyi anlayanlardan biri de
oydu… Şimdi sâhipsiz, şimdi isimsiz kalmış gibiyim.

O. Henri’nin meşhur ‘Son Yaprak’ hikâyesini bilenler, beni daha iyi anlayacaklardır. O,
bizim soy-sop, ilim-irfan ağacımızın güzel yapraklarından biriydi. Diğer
yaprakları, ecel rüzgârı birer-ikişer düşürüp savulmuştu. Bir dal üzerinde tek
başına kalıvermişti. Gözüm O’nun dalına, O’nun yaprağına takılmıştı. Kalb
ameliyatında duâ ediyordum. Ah ne yazık; duâlarım kabul olmadı ve benim ‘son yapraklarımdan’ biri daha koptu.

Biliyorum ki ‘ölüm, yok olup gitmek, bitmek değil’dir.’ 

 Biliyorum ki ölüm, yeni bir dünyâya doğmaktır.

Biliyorum ki ölüm ilâhî bir dâvete uymaktır.

Biliyorum ki ölümden dönüş yoktur.

Hiç kimse bana teselli sözleri söylemesin.
Ben ağabeyimi kaybettim. Lügatlarımızda ana-baba-ağabey vefatını unutturacak
birkaç kelimemiz keşke olsaydı.

Biliyorum ki; ‘O’nun hiçbir dostu yoktu;
vatanımızın ve miletimizin dostları hariç.’

Biliyorum ki; ‘O’nun hiçbir düşmanı da yoktu.
Vatanımıza ve milletimize düşman olanlar hariç.’

Biliyorum ki bugün, Fâtih Camiinde, O’nun
cenaze namazını kıldıran hoca cemaate soracaktır:

O’nu
nasıl bilirdiniz
?’ diyecektir.

Onu yakından uzaktan tanıyanlar riyâsız cevap
vereceklerdir:

İyi
biliriz
!’ diyecektir.

Hakkınızı
helâl ediniz
! Hakkınızı helâl ediniz!
Hakkınızı helâl ediniz!’ Diyecektir.

Benim cevabımı herkesin duymasını çok
isterdim:

-O, kimsenin hakkını yemedi! Ama yüzbinlerce
kişi üzerinde O’nun unutulmaz hakları var! O bize hakkını helâl etsin! O bize
hakkını helâl etsin!

Bugün onu ebedî âleme uğurlayacağız. Teselli
bulduğum tek nokta şu:

Benim Ahmet Kabaklı ağabeyimin sevap defteri
ebediyyen kapanmayacak! Sevgili Peygamberimiz bize müjdelemedi mi; ‘Hayırlı evlât yitiştiren Müslümanların, yol,
köprü, çeşme, câmi, okul yaptırarak insanlara faydalı olan hayırseverlerin ve
ilmî-ebedî eserlerle bize doğruyu, güzeli, faydalıyı gösteren kimselerin sevap
defterleri ebediyyen kapanmayacaktır
!’ demedi mi?

Ahmet Kabaklı Ağabeyim, yine Elazığ’ın çok değerli
evlâtları olan Fethi Gemuhluoğlu, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğiu, Fikret
Memişoğlu… gibi tam bir Türkmen beyi olarak yaşadı: Doğru dil, doğru din,
doğru târih şuuruyla yaşadı ve yazdı.

Her
nefis elbette ölümü tadacaktır
!’ Ölüm elbette mukadderdir. Ama hiç olmazsa
bu büyük kayıplarımızın ardandın oturup düşünebilsek ve ‘o güzel atlara binip gidenler ne
söylemişlerdi, ne yapmışlardı, ne yapmak istemişlerdi
?’ diye kıssalardan
hisseler çıkarmaya çalışsak.

Rahmet olsun Ahmet Kabaklı ağabeyimize. Bin
rahmet olsun.

(Türk Edebiyatı Dergisi: Mart-Nisan 2001. S: 329-339, s: 94)

 

ESERLERİ – 3

19-GÜMÜŞ: (16 sayfa / 2019 – 1. Baskı)

Gümüş, güyâ çocuklar
için yazılmış minik fakat deryalar genişliğinde, okyanuslar derinliğinde
mesajlar ihtiva eden ‘Ejderha Taşı
isimli berceste satırlarla dolu eserin 5. hikâyesidir. Çok şirin ve renkli bir
kapak içerisinde ayrı basım olarak okuyucuya sunulmuştur. Önce anneler-babalar
okumalı, sonra da gözlerindeki yaşı kurulayıp çocuklarına okumalı. Gümüş isimli
sevimli köpeğin; fakir aç ve harap Kabaklı âilesine yaptığı ‘inanılması mümkün değil’ gibi görünen
olayın kahramanı olarak yaptığı hizmetle, 3-5 yaşlarındaki Ahmet’in, gönüller
sultanı Ahmet Kabaklı olmasında çok büyük rolü vardır.

Sevgi; insanın,
insanlığın en birinci, en büyük ve en önemli ihtiyacıdır. Sevgisiz hiçbir şey
olmaz. Gümüş, insanı seviyor ve insana sevmeyi öğretiyor.

20-GÜNEYDOĞU
YAKINDAN:
(56 sayfa / 1980 – 1. Baskı)

Merhum Üstat Ahmet
Kabaklı, ‘Güneydoğu Yakından’ isimli kitabında,
bugün de çok tartışılan meselelere ışık tutuyor. Türk Milletinin bütünlüğünü
bozmaya ve parçalamaya çalışan emperyalist güçler bir nebze de olsa yaptıkları
algı yönetiminde başarılı olmuştur. 
Özellikle son on yılda Kürtleri ayrı bir millet gibi gösterme çabaları
yoğunlaşmıştır. Kardeşi kardeşe vurdurmayı dolayısıyla büyük Türk Milletini bölmeyi
hedef alan bu güçler asla başarılı olamayacaktır. Merhum Yazar Ahmet
Kabaklı’nın  İşte o makalede anlattığı
gerçekler:

Târihten öğreniyoruz ki, bugünkü Doğu topraklarımızda, vaktiyle
Hurriler, Hittiler, Urartular, Sakalar, Persler, Medler, Makedonyalılar,
Müslüman Araplar, Doğu Romalılar vs. uzun ve kısa süreli hâkimiyetler
kurmuşlardır. Hemen belirtelim ki, bu târih dönemi içinde, bu bölgemizde ne
Kürdistan diye bir coğrafya ismi, ne de bir ‘Kürt devleti mevcuttur
.’

Macar ilim adamlarına göre, ‘Kürt’ bir Türk boyunun adıdır. 1300 yıl
önce Orta Asya’da yaşayan ve oradan ayrılarak tâ Macaristan’a ulaşan Tûranî bir
gruptur. Nitekim Elegeş’te bulunan ‘Kürt hakanı Alp Urungu’nun anıt mezarı
bunun en açık delilidir. ‘Kürt’ olarak nitelenen bu Türk boyunun ne Gutti’ler
ile, ne de Karluk’lar ile ilgisi vardır
.”

Doğu bölgemizde bilhassa ‘Pars emperyalizmi’
çok etkili olmuş ve menfi âmiller bu istilâcılığın işini kolaylaştırmıştır.
Farsça’nın etkisiyle ‘kırma bir ağız’ doğmuş, Doğu’da Türkmen halkları hem dilleri,
hem ruhları ile devlete yabancılaştırılarak ‘Şah ve İran hayranlığı’ almış
yürümüştür. Bâzıları Doğu ve Güneydoğu Anadolu’muzda yaşayan herkesi, sanki
târih boyunca hep ‘Kürtçe’ konuşan kimseler gibi göstermeye çalışıyorlar.
Onlara bakılırsa bütün Şark, 5000 yıldan beri ‘Kürdistan’dır. Oysa târih
boyunca ‘Kürtçe’ konuşulduğuna ve konuşan kavme dâir en küçük bir belge yoktur.
Ne tablet, ne bir mezar taşı, ne de başka bir kayıt
…”

“Kaldı ki içinde ‘Kürt’ kelimesi geçen tek belge,
Yenisey’de bulunan anıt mezardır. Bu mezarın kitâbesi Türkçe olup Gök Türk
alfabesi de Tûranî olup Türk soyundan gelmektedir. Artık herkes anlamalıdır ki
bugün Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan ve büyük çoğunluğu Türkçe’den başka dil
bilmeyen milyonlarca insanımızı sırf  ‘Şarklı’dır’ diye bir kalemde ‘Âri ırk’ içinde göstermek mümkün
değildir. 11. asırdan itibâren gelip buralara yerleşen Artukoğulları’nın,
Dulkadiroğulları’nın, Akkoyunlular’ın, Karakoyunlular’ın, Karakeçililer’in,
Danişmendoğulları’nın daha nice Türkmen ve Oğuz boylarının ve beylerinin
torunları nasıl başka bir millet gibi gösterilebilir?”

Halistin Kukul: Kapsam Haber, Samsun 17.07.2018

21-HIRSIZ KORKUSU: (24 sayfa 
/ 2019 – 1. Baskı)

Ahmet Kabaklı
Hoca’nın, ‘Ejderha Taşı’ isimli kitabından çocuklar için ayrı basım yapılan bu
eserinde kelimelerle çok mükemmel bir hırsız portresi çiziyor. Bu kitabı okuyan
çocuklar ve hatta (daha önce hırsızlık yapmamış) yetişkinler asla hırsızlık
yapmayı düşünmezler.

22-İRFAN ve İNSAN: (167 sayfa / 2013 – 1. Baskı)

Bu eserde, şöhretini
ve kalemini lüks bir hayat yaşamak için değil de, milletinin huzurlu ve
gelişmiş bir istikbali için kullanan ve bu uğurda varını yoğunu ortaya döken
bir ideal adamının; Ahmet Kabaklı’nın şimdiki ve gelecek kuşaklarca örnek
alınacak gayret ve çırpınışları yankılanıyor.

Eserde, sanatımız ve
kültürümüz, fikriyatımız ve toplum hayatımızla alakalı düşünceleri zevkle
okunuyor ve zihinlere yerleştiriliyor.

Kitapta yer alan
makalelerden bâzılarının başlıkları: ‘İrfanımıza
Kastettiler
’, ‘Kültür Tahribatına
Uğradık
’,  ‘Edebiyatsızlık Barbarlıktır’, ‘Kalem
Nâmusu
’, ‘Türk Dünyâsında Sanat ve
Mimârî
’, ‘Batılı Bizi Sevmez.’

23-İNSAN ve DÜNYÂSI: (167 sayfa / 2018 – 1. Baskı)

Uluların şikâyeti
nefistendir. Hamların yakınması ise malsız mülksüz olmaktan, yeteri kadar ‘dünyâlığı’ olmamaktan, ‘Yarın ne olacağım, ne yiyip içeceğim
korkusundan…

Halbuki her şeyin sâhibi
Cenâbı Hakk olduğuna göre, ‘hayır ve şer
O’ndan
’ ise ve ‘Allah neylerse güzel eyler’ özdeyişine inanmışsak
ne diye gam çekelim? ‘Allah varken gam
yoktur
’ diyenler, boşuna mı konuşuyorlar?

Kitapta yer alan 51
adet makalede Kabaklı Hoca’mız, gönüllere ferahlık veren garantili müjdeler
sunuyor. Okuduktan sonrasında da geçerli olacak ferahlığın anahtarı, Allah’a
inanmak ve güvenmek… O ne güzel dosttur!

24-İSLÂM’LA KAYNAŞMIŞ TÜRK EDEBİYATI: (198 sayfa /
2006  – 1. Baskı)

Hoca Ahmed
Yesevî’den, Battal Gazi, Ali Şir Nevâî, Bâbür Şah,  Sarı Saltuk Baba, Ebülgazi Bahadır Han’dan
Hacı Bektaşlara kadar uzanan târihimiz, bizim bu topraklarda kök salış târihimizdir.

On birinci yüzyıldan
on dokuzuncu yüzyıl ortalarına kadar çok zengin ve bol eserleri görülen bu
devir, Türk târih ve edebiyatının çok önemli bir çağıdır.

Türkler bu çağın ilk
asırlarında durmadan Batı’ya akmış, Anadolu’da bir vatan sağlamış ve daha sonra
üç kıta üstünde gelişen bir cihan devleti kurmuşlardır. İslâmî edebiyat Doğu
Türkleri arasında gelişmiş, târihî akış içerisinde; Anadolu’ya, Mısır’a,  Cezâyir’e, Kuzey Afrika’nın hemen tamamına ve
Tuna boylarına kadar yayılmıştır. 

Ahmet Kabaklı 27
makaleden oluşan eserinde; Türklerin İslâm’ı kabulünden başlayıp İslâmî Türk
edebiyatının coğrafyasını ortak vasıflarını inceliyor.

25-İSTANBUL GÜLDESTESİ: (358 sayfa / 2003 – 1. Baskı)

Kuşe kâğıda basılı,
İstanbul manzaralarını yansıtan renkli fotoğraflar, yağlıboya tablolar, ebru
çalışmalarıyla zenginleştirilmiş eserde Ahmet Kabaklı Hocamızın imbikten geçmiş
zevki ve titizliğiyle seçilen İstanbul şiirleri yer alıyor. Zaman itibâriyle de
geniş bir yelpazeye yayılan seçme eserler, görmeyenlerde İstanbul hasretini çoğaltıyor,
İstanbul’da yaşayanların şehir kültürlerini geliştiriyor, İstanbullu olmanın
hazzını ve gururunu yaşatıyor.

Tursun Bey’in ‘iki karaya, iki denize bakan yer’ olarak
târif ettiği İstanbul, dünyâ şehirleri arasında, üzerine en çok eser yazılmış
olan şehirlerin başında gelmektedir. Kabaklı Hoca, hassas dikkati ve titiz
araştırmacılığı ile İstanbul üzerine yazılmış şiirleri bir araya toplayan bir
eser bulunmadığını tespit etmiş ve bu Güldeste’yi hazırlamıştır.

1990’lı yıllarda
hazırlanan eser, İstanbul’un fethinin 550’yılına armağan olarak İstanbul
Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna döneminde, İstanbul Büyükşehir
Belediyesi Kültür A. Ş.’nin desteğiyle 4000 adet basılmıştır.

İstanbul ile alakalı
târihî bilgilerin Ahmet Kabaklı tarafından kaleme alındığı eserde; Orhan Seyfi
Orhon, Ârif Nihat Asya, Nihat Sâmi Banarlı, Yavuz Bülent Bâkiler, Faruk Nâfiz
Çamlıbel, Ahmet Kabaklı, Bâkî, Nef’i, Sultan Üçüncü Selim, Nedim, Enderunlu
Vâsıf, Karacaoğlan’ın şiirleri, değişik yazarların hazırladığı güftelerden
bestelenen şarkılar eserin zenginliğini oluşturuyor. 

Atatürk Atatürk’ü Anlatıyor “Savaşan Meclis”

“Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar, hiç ibret alınsaydı tekerrür mü
ederdi.” Mehmet Akif Ersoy

 

Sizlere bu yazımda Milliyet yayınlarınca çıkarılan ve İbrahim M. Karakaş ve Gülnur Aksop’un
hazırladığı Atatürk Atatürk’ü Anlatıyor
“Savaşan Meclis”
kitabından alıntılarla dün ve bu günün mukayeselerini yapmaya
çalışacağım, çünkü Mustafa Kemal Atatürk te TBMM’de yaptığı konuşmada aynı
kıyaslamayı yapmış:

 

Mustafa Kemal Atatürk: “Bugün
bütün dünyaya etki eden, ulus ve ülke hayatımızı tehdit altında bulunduran en
kuvvetli açılımlar Türkiye’nin zararı ile açılım bulmuştur. Eğer kuvvetli bir
Türkiye var olsaydı, denilebilir ki, İngiltere’nin bugünkü siyaseti
olmayacaktı. Türkiye Viyana’dan sonra Peşte ve Belgrat’ta yenilmeseydi,
Avusturya-Macaristan siyaseti işitilmeyecekti. Fransa, İtalya ve Almanya da
aynı kaynaktan ilham alarak, açılım ve siyasetlerine kuvvet
vermişlerdir….Türkiye’nin yok edilmesinde çıkar ve hayat görenler, parça parça
kalmaktan çıkmışlar, aralarındaki çıkarları denkleştirmişler ve ittifak
yapmışlardır.”
(Sayfa: 344-345)

 

Atatürk’ün yukarıya aldığım sözlerinin ışığı altında şimdi
AKPARTİ hükümetlerinin yirmi yıllık icraatlarını değerlendirecek olursak: Büyük
Ortadoğu Eşbaşkanlığı gibi bir hayale kapılmasaydık, Ortadoğu ve Türkiye’nin
durumu böyle mi olurdu? Libya ikiye bölünmüş olmaz, Suriye emperyalist
devletlerin at oynattığı çok parçalı bir devlet değil, toprak bütünlüğünü
koruyan devlet statüsünü muhafaza ederdi. Kuzey Suriye de Türkiye’yi tehdit
eden Kürt devleti kurulma teşebbüsünde bulunulmaz, yüzlerce Türk askeri o
topraklarda şehit verilmezdi.

 

BOP Projesinin Orta Doğuya getirdiği istikrasızlıktan; Deli
Petro’dan buyana sıcak denizlere inme hayali gören Rusya Akdeniz’e inerek bu
hayalini gerçekleştirmiş, ABD, Yunanistan’ın Dedeağaç bölgesine askeri üs
kurarak Türkiye’ye tehdit oluşturmuştur. Şimdi Kara Denize girme teşebbüsleri
arayışındadır.

 

Boğazlar sözleşmesi gereği savaş gemilerinin boğazlardan
geçmesini yasaklayan maddeyi delme projesi olarak hangi gizli anlaşma gereği
bilinmeyen ve yapılması düşünülen “Kanal
İstanbul
” doğrusu “İstanbul Kanalı” sayesinde Kara Denize girmeğe
çalışmaktadır.

 

Türk askerinin Kuzey Irak’tan Katar’a, Suriye’den Libya’ya
dağılmış olmasını fırsat bilen, Avrupa Birliğinin desteğinden cesaret alan Yunanistan,
2004 yılından 2020 yılına kadar Ege Denizinde Türkiye’ye ait olan 19 ada ve bir
kayalığımızı işgal etmiştir. Taşoz adamızdan her gün göz göre göre petrolümüzü
çalmaktadır.

 

Bu mukayeseli yazı serimize fırsat buldukça devam edeceğiz.

Sağlıklı kalın.

Devam Edecek

Öğretmenlik Kanunu Öğretmenlerin Sorunlarını Çözecek mi?

0

Mecliste geçen hafta kabul edilen Öğretmenlik Meslek Kanunu
öğretmenleri sorunlarını çözmek yerine öğretmenler arasında yeni
huzursuzluklara yol açacak gibi görünüyor.

Öğretmenlik Meslek Kanunu’nun getirdikleri yenilikleri
hükümleri ayrı ayrı inceleyelim.

1. Öğretmenler; Aday Öğretmenlik,  Öğretmenlik, Uzman Öğretmenlik ve
Başöğretmenlik olmak üzere dört kademeye ayrılıyor. Bugün aynı görevi yapan
öğretmenler: Kadrolu Öğretmenlik, Sözleşmeli Öğretmenlik ve Ücretli Öğretmenler
olmak üzere üç kategoriye ayrılıyor. Böylece öğretmenler yedi kategoriye
ayrılacak. Bu da öğretmenler arasında yeni huzursuzluklara yol açacak.

2. Aday öğretmenlerin adaylığı üç kişilik Değerlendirme
Komisyonu tarafından kaldırılacak. Bu komisyon ne kadar objektif olacak. Eğer
bu komisyonlar da mülakat komisyonları gibi olursa belli görüşteki
öğretmenlerin adaylığı kaldırılacak, diğerlerinin kaldırılmayacak. Bu
öğretmenler bir yıl daha denendikten sonra görevlerine son verilecek. Bu
komisyonun tasarıdan çıkarılması gerekirdi.

3. 10 yıllık öğretmenlerden isteyenler 180 saatlik eğitimden
sonra sınava girip 70 puan üzeri puan alırlarsa Uzman Öğretmen olup diğer
öğretmenlerden 1000 lira fazla ücret alacaklar. Bu sınavda başarılı olamayanlar
Öğretmen olarak kalacaklar. Bu da öğretmenler arasında yeni bir huzursuzluk
konusu olacak.

4. 20 yılını dolduran Uzman Öğretmenlerden 240 saatlik
eğitimi tamamlayıp sınavda 70 puan üzeri puan alanlar Başöğretmen olacaklar ve
diğer öğretmenlerden 2000 lira fazla ücret alacaklar. Bu sınavda başarılı
olamayan Uzman Öğretmenler de huzursuz olacaklar.

5. 1. Dereceye gelen öğretmenlere 3600 ek gösterge
uygulanacak. Diğer derecelerdeki öğretmenler ise bu haktan yararlanamadıkları
için huzursuz olacaklar. 3600 ek gösterge uygulamasının 2023’te yürürlüğe
girmesi de ayrı bir huzursuzluk konusu. Ayrıca bu uygulamanın emeklilere
uygulanıp uygulanmayacağı da kanun da belirtilmiyor. Emekliler de yıllardır bu
uygulamayı bekliyorlar.

6. Kanunda Sözleşmeli Öğretmenlik kaldırılmadı. Hâlbuki
Sözleşmeli Öğretmenliğin bu kanunla kaldırılması bekleniyordu. Hatta
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 1 Aralık 2021 tarihinde Beştepe’de yapılan
20. Milli Eğitim Şûrası’nın açılış toplantısındaki konuşmasında Bu farklılıkların
kaldırılacağını söylemişti. Bu ayrımın sürmesi de öğretmenler arasında ayrı bir
huzursuzluk kaynağı olmaya devam edecek.

Öğretmenlik Meslek Kanunu’nun tamamı 12 maddeden ibaret.
Kanunu’nun 1. ve 2. madde amaç ve kapsam maddeleri, son iki madde de yürürlük
maddesi. Geriye kalan 8 madde ile getirilen yenilikler bunlar. Ama görünen şu
ki, bu kanun öğretmenlerin dertlerine derman olmayacak, sorunlarını çözmeyecek.
Tam aksine öğretmenler arasında yeni huzursuzluklara yol açacak.