27.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 338

Atatürk: “Çanakkale’de Bir Darülfünun Gömdük”

0

Çanakkale Zaferi’nin 107.
Yıldönümünde Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve Çanakkale Savaşlarında
şehit düşen liseli ve üniversiteli öğrencilerin ve bıyığı terlememiş
Onbeşlilerin (1315’lilerin)
hatırasını yâd etmek istiyorum. Bu
savaşların ağır şartları, İstanbul ve Anadolu’daki medreseler, liseler ve
Darülfünun gibi eğitim kurumlarının tamamına yakınının düzenli bir öğretim
hayatı sürmelerini engellemiştir. Öğrencilerin ve genç öğretmenlerin çoğunun
askere gitmesi nedeniyle, okulların çoğu boşalmış ve hastane, karargâh gibi
çeşitli hizmetlerde kullanılmıştır. Ayrıca okulların büyük bir kısmında
öğretmen ve öğrenci yokluğundan eğitim-öğretime ara verilmek zorunda
kalınmıştır.

             Balkan Savaşları,
Birinci Dünya Savaşı ve Çanakkale Savaşlarında, eğitimli ve aydın bir nesil
kaybettik. Özellikle Çanakkale Savaşlarında ortaya çıkan asker ihtiyacı
üzerine, henüz askerlik çağına gelmemiş lise, üniversite ve medrese öğrencileri
eğitimlerini yarıda bırakarak gönüllü olarak orduya katılmışlardır. Gönüllüler,
öğrenci ve darülfünun taburları adıyla çeşitli cephelerde savaşmışlardır.  Mustafa Kemal Atatürk bu kaybı şöyle ifade
etmiştir: “Biz Çanakkale’de bir Darülfünün
(üniversite) gömdük
”. Çanakkale’de hezimete uğrayan İngiliz generali
Oglander ise şu tespiti yapmıştır: “Çekildik…
Çanakkale’yi geçemedik ama Türk milletinin genç neslini, eğitimli neslini,
çiçeğini yok ettik. Dolayısıyla geleceğini yok ettik. Bellerini zor doğrulturlar.”

            Çanakkale Zaferi’nin 107. yıldönümünde bu savaşlarda
şehit düşen liseli ve üniversiteli öğrencilerin yazdıkları, hazin fakat hazin
olduğu kadar onurlu destandan söz etmek istiyorum. Bu savaş, “Çanakkale içinde
Aynalı Çarşı” türküsündeki gibi ülkeye “Gençliğim eyvah” dedirten bir savaştır.
Ama o askerlik çağında bile olmayan öğrencilerin cesaret aşılayan mücadelesi
hem Çanakkale’den zaferle dönenlerin hem de sonraki kuşakların vatanı müdafaa
kararlılığını artırmıştır. “Çanakkale ruhu” dediğimiz, vatanın bağımsızlığı ve
milletin hürriyeti için canını ve kanını feda etme şuurunun ve iradesinin
doğmasını sağlamıştır.

            1909-1914 yılları arasında Askerî Mükellefiyet Kanunu’na
göre, Sultaniye (Lise) öğrencilerinin askere alınması mümkün değildi.  Fakat cephede asker ihtiyacı doğunca Sultan
V. Mehmet Reşat bir emirle Askerî Mükellefiyet Kanunu’nda bir değişiklik
yaptırarak lise öğrencilerini de cepheye çağırmak zorunda kalmıştır. Kanunun
42. maddesindeki “Sultaniye 10. Sınıf öğrencilerinin askere alınamayacağı” şeklindeki
fıkra, gelecekte uygulanmak üzere ertelenmiştir. Harbiye Nezareti de bir tebliğ
yayınlayarak, 1314 (1896) doğumlu 19 yaşındakilerin henüz askerlik hizmetine
çağrılmamışları ile 1315 (1897) doğumlu 18 yaşındakilerin bedenleri gelişmiş ve
silah kullanmaya kabiliyetli olanların kıtalara teslim olmalarını istemiştir.
İşte “Hey onbeşli onbeşli / Tokat yolları taşlı” diye başlayan Tokat türküsü,
18 yaşında askere alınan ve hepsi Çanakkale’de şehit düşen  1315 doğumlulara yakılan bir türküdür.

            Çanakkale Savaşlarına, o dönemde adları Sultani olan
Galatasaray, İstanbul Erkek, Kabataş Erkek, Vefa, Ankara, İzmir Erkek, Aydın,
Erzurum, Edirne, Çanakkale, Balıkesir, Bursa, Konya, Adana, Kastamonu
Abdurrahman Paşa, Trabzon, Yozgat, Kayseri ve Sivas Liseleri ile İstanbul
Darü’l-muallimini (Erkek Muallim Mektebi) ve Balıkesir
Darü’l-muallimini
öğrencileri ve genç öğretmenleri katılmıştır. Çoğu savaşta şehit düştüler ve bu
yüzden okulları o yıllarda mezun vermedi.. Balıkesir’de yayınlanan Karesi
Gazetesi’nin o günlerde verdiği bir habere göre, babaları Balkan Savaşı’nda
şehit düşen ve Edirne Lisesi’nden Balıkesir Lisesi’ne yatılı olarak nakledilen
25 izci öğrencinin tamamı gönüllü olarak Çanakkale’ye gitmiş ve orada şehit
düşmüşlerdir.

            Gönüllü olarak savaşa katılan İstanbul
liselerinin öğrencilerinden oluşan İstanbul Alayı, iki üç gün süren bir askeri
eğitimden sonra 16 Mayıs 1915’te cepheye sevk edildiler.
2.
Tümene dâhil olan
İstanbul Alayı, Kabatepe bölgesinde “Kanlısırt”
adı verilen dar bir tepeye yerleştirilir. Cephe o kadar kalabalıktır ki,
siperlerde  adeta üst üste yığınak
halindedirler. Tümenin başındaki Yarbay Hasan Bey üstlerine, ”Bunlar daha yeni
geldiler, biraz cepheyi tanısınlar, sabah çatışmalara girsinler” derse de fakat
sözünü dinletemez. 18 Mayıs 1915’i 19 Mayıs 1915’e bağlayan gece saat 03.30’da düşman
mevzilerine ani bir saldırı planlanır. Saldırıdan önce, marş söylenmeyecek ve
borazan çalınmayacaktır. Düşman, gündüzden keşif uçaklarıyla bu hazırlığı
tespit eder.
2. Tümen tam saldırıya kalkarken gençler, emre rağmen coşku
ile milli marşlar söylemeye başlarlar. O anda hazır olan düşman, ani bir
taarruzla saldırır. Bu baskında maalesef 2500’ün üzerinde liseli ve
üniversiteli genç şehit düşer.

            Bugün İstanbul Erkek Lisesi’nin tarihi binasındaki
(Düyun-ı Umumiye binasındaki) tarihi saatler, 50 İstanbul Erkek Liseli şehidin
şehadet saati olan 03.30’da durmaktadır. İstanbul Erkek Lisesi’nin “sarı-siyah”
renkleri de, Çanakkale’de şehit düşen öğrencilerinin, bugünkü kardeşlerine
armağanıdır. Balkan Savaşları’na gönüllü olarak katılan Kabataş Erkek Lisesi
öğretmen ve son sınıf öğrencilerinin çoğunun şehit ve gazi olması üzerine, okul
flamasının kırmızı-beyaz olan renkleri, 7 Mart 1913’te kırmızı-siyah olarak
değiştirilmiştir. Vefa Lisesi’nin Fransızca öğretmeni Ahmet Rıfkı Efendi de
Çanakkale Savaşı’nda şehit düşmüştür. Bugün, 
Ahmet Rıfkı Efendi’nin adı Vefa Lisesi’nin Öğretmenler Odası’na
verilmiştir.

            Çanakkale Savaşlarına o dönemin yükseköğretim öğrencileri
de katılmıştır. 1915’te İstanbul Darülfünunu 1. sınıfında öğrenim gören 2 bin
500 Tıbbiyeli, okullarını bırakarak Çanakkale’ye koştular. İki tümen halinde
Gelibolu’ya gelen gençler, bir Anzak baskını sonucu şehit oldular. 1915’de
fakülte bir süre kapalı kaldı ve okul yaralılar hastanesi olarak kullanıldı.
Okul bir yıl aradan sonra 4 Mart 1916 tarihinde yeniden açıldı. Büyük bir hekim
açığı ortaya çıktığı için okula, lise ve idadi mezuniyeti aranmaksızın öğrenci
alınıp kaybedilen zamanın telafisi için tatil yapılmayarak derslere bütün yıl
devam edildi. 1915 yılında mezun olamayan son sınıf da mezun edildi. Bu nedenle
sonraki yıl açılışında siyaha boyanan Darülfünun, 1921 yılında hiç mezun
veremedi.

            I. Dünya ve Çanakkale Savaşı’nda, İstanbul ve
Anadolu’daki medreselerin çoğu kapandı. Medreselerin çok sayıda öğrencisi
askere alındı. Ekim 1914’te “Darü’l-Hilafeti’l-Âliye Medresesi” adıyla
birleştirilen İstanbul medreselerine, 1914-1915’te 2.880 öğrenci kaydedildi.
Ancak aynı yıl başlayan I. Dünya Savaşı nedeniyle pek çok öğrenci Çanakkale ve
diğer cephelere gönderildi. Bu yüzden sonraki öğretim yılında, ancak 1.354
öğrenci okuma imkânı bulabildi. Aralık 1912’de açılan “Medresetü’l-Vaizin”e
150’den fazla öğrenci kaydedildi. Fakat I. Dünya Savaşı dolayısıyla askere
alınan bu öğrencilerin çoğu şehit ve gazi oldu.

            Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve Çanakkale
Savaşlarında 100 bine yakın okumuş ve aydın gencimizi, yani bir nesli
kaybettik, Bu kaybın olumsuz etkileri Türk İstiklal Harbi’nde ve Cumhuriyet
Türkiyesi’nde de görülmüştür. Genç ve eğitimli bir neslin savaşlarda
yitirilmesi, ülke genelinde ekonomik ve sosyal açıdan ciddi bir açığın meydana
gelmesine sebep olmuştur. Fakat Çanakkale Savaşları kazanılmasaydı, Osmanlı
devleti ömrünü 1915’te tamamlardı, Maneviyatı bozulan Türk milleti, İstiklal
Savaşı’nı yapamaz, Türkiye Cumhuriyeti kurulamazdı. Bağımsız bir toplum olma
yerine, ABD veya İngiliz mandası olur, onların himayesine girerdik. Çanakkale
Muharebeleri ve sonunda kazanılan zaferle, Balkan Savaşı felaketi ile bozulan
milletin ve ordunun maneviyatı düzelmiş, onuru kurtulmuştur. Bu zafer, Mustafa
Kemal Paşa’nın askeri dehasının ortaya çıkmasına ve Millî Mücadele ruhunun
doğmasına yol açmıştır. Çanakkale’de Türk milleti büyük bir özgüven kazanmıştır.
Bu zaferle millet, kurtarıcı liderini bulduğu ve büyük bir
özgüven
kazandığı için Millî Mücadele’ye başlama cesaretini göstermiştir. Bu
sonuçlarıyla Çanakkale Zaferi, İstiklal Savaşı’nın önsözüdür.

            Çanakkale Zaferi’nin 107. yıldönümünde, gençliklerini
yaşamayıp hayallerini bir yana bırakarak, vatanın bağımsızlığı ve milletin
hürriyeti aşkıyla gönüllü olarak savaşa katılıp kanlarını ve canlarını seve
seve fedâ eden liseli ve üniversiteli öğrenciler ile öğretmenlerin aziz
hâtırasını rahmet ve şükranla anıyorum. Hâtıralarını asla unutmayacağız,
unutturmayacağız. Bizlere bu büyük zaferin gururunu armağan eden, başta Kurucu Önderimiz
Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını, bütün şehitlerimizi rahmet ve
şükranla anıyor, ruhları şâd, mekânları cennet olsun diyorum. 

Ey İman Edenler! İman Ediniz! (21)

     “Kaaleti’l-a’râbu:
Âmennâ. Kul: Lem tü’minû. Velâkin kulû: Eslemnâ ve lemmâ yedhuli’l-îmanu fî
kulûbiküm.” (Hucurât: 14)

x

      “Araplar: ‘İman
ettik.’ dediler. De ki: ‘İman etmediniz. Lâkin: ‘İslâma girdik.’ deyiniz.
İman  henüz kalblerinize girmemiş.’ ”

x

     Ey Peygamber!
Çöldeki Bedevî Göçebe Araplardan bir kısmı sana gelip : “Biz iman ettik /
inandık” dediler. Sen de onlara de ki: “Siz aslında, gerçek mânâda, yani
gönülden iman etmediniz / inanmadınız. En iyisi siz ‘Güçlü olduğunuzu gördük ve
siyasî otoriteyi tanıma, vergi verip hizmet alma anlamında, yanınızda yer almak
için, Müslüman / İslâm olduk / teslim olduk.’ deyin. Çünkü iman henüz kalb ve
yüreklerinize tam olarak girmemiş, yerleşmemiştir.” 

x

     “Ayette, Müslüman
olduğunu söylemenin, sadece Müslüman olduğunu sözle ifade etmek olduğu
açıklanmaktadır. Böylece de iman etmenin oldukça farklı birer aşama olduğu anlaşılmaktadır…(Çünkü)
imanı içselleştirmek için pratik yaşamda da, muhkem-kesin hükümlere uygun
olumlu / salih ameller için çaba içinde olmak da gerekmektedir. Diğer bir ifade
ile iman, pratik uygulamalar demek olan salih amellerle birlikte gerçekleştirilerek
içtenleştirilmelidir.

     “Hucurât – 14 ve
15 nci ayetteki ‘imanın kalbe inmesi’ ifadesinden sadece, ‘Ben Allah’ın
varlığına inandım’ demenin yetmediği ve şirk-ortak koşulmamasını istediği
açıklaması ile birlikte değerlendirmek gerekir.

     “(Çünkü) Müslüman
olduğunu söylemek, ancak imana ve müminliğe yönelmenin sadece başlangıcında
olmak demektir.

     “Zaten Tegabün-5
nci ayette, Allah’ın biz insanların sadece O’nu tanıdığımızı sözle ifade
etmemize ihtiyacı olmadığı hatırlatılmıştır.” (Prof. Dr. Gazi Özdemir)

x

     “(Kalplerine iman
yerleşen, derinleşen ve kökleşen) müminler ancak Allah’a ve Resulüne iman eden
(imanlarını bilgi, belge ve delillerle sağlamlaştırıp) ondan sonra asla şüpheye
düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla (fedakârca) mücadele eden
kimselerdir. İşte (“Biz inandık” dediklerinde) doğru (ve samimi) olanlar
bunlardır.” (Hucurât: 15, Veli Tahir Erdoğan)

x

     “Müslümanlığı
kabul etmenin, imana götürücü yolun başlangıcı olduğu…Yani Müslüman olduğunu
söylemek, ancak imana ve müminliğe yönelmenin sadece başlangıcı olmakta ve
kişinin bunu kabul etmesi, onun sadece Müslüman topluma dahil olmasını o
toplumdan sayılmasını sağlamaktadır…Demek oluyor ki, her Müslüman, ancak
gerçek imanlı ve mümin oluşun adayıdır anlamı çıkmaktadır. Ve gerçek imanlılık
ile müminliği ise ancak Allah değerlendirecektir. Ve buna göre de, ‘Müslüman
çok, gerçek imanlı ve mümin çok az, makbul kişi ise çok çok az’ diyebiliriz.”
(Prof. Dr. Gazi Özdemir)

x

     “(Gerçek anlamda)
inananlar, ancak o kimselerdir ki Allah’ın adı anıldığı zaman yürekleri titrer,
O’nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman, (bu) onların iman (nur)larını
artırır (kuvvetlendirir). (İmanın artması muhteva ve tafsil bakımından olurken,
imanın kuvvetlenmesi takvâda ve ibadetleri ihlasla yerine getirmekte tezahür
eder. Çünkü salih amelle / Allah’a itaatle iman artar, günahlarla zayıflar.) Ve
(her işlerinde) ancak Rablerine güvenirler.” (Prof. Dr. Hasan Tahsin Feyizli)

x

     “Erkek ve
kadından, mümin olarak kim de salih ameller işlerse işte onlar cennete girerler
ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.” (Nisa: 124, Prof. Dr. Hasan Tahsin
Feyizli)

Erken Seçim İhtimali Hâlâ Var

AKP+MHP uzun
süredir çalıştıkları Seçim Yasası değişiklik teklifini açıkladı. Teklifin
Cumhur İttifakının çoğunlukta olduğu Meclis’te kabul edilmesi bekleniyor.

Değişiklik
teklifini açıklayanlardan MHP’li Feti Yıldız “Bu kanun yürürlüğe
girdiği andan itibaren bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanmaz. Erken
seçim tartışmalarına son verilmiştir…”
dedi.

Gerçekten erken seçim tartışması sona erdi mi?  Seçimler normal zamanında yani Haziran
2023’te mi yapılacak? Bundan emin değiliz.

Çünkü
iktidar her geçen gün zayıflamaya devam ediyor. Ekonomik sıkıntıların
azaltılması, mevcut zihniyet ve yönetim anlayışıyla mümkün olamayacak gibi
görünüyor.

Bir
diğer sıkıntı, zamanında yapılacak bir seçimde R. Tayyip Erdoğan aday
olamayabilir.
Çünkü Anayasaya göre 2 dönem Cumhurbaşkanlığı yapan kişi 3.
Defa aday olamaz. Anayasa’nın çok net hükmüne rağmen neden “aday
olamayabilir” diye net olmayan bir ifade kullandığımı sorabilirsiniz.

Çünkü
bu konuda son kararı Yüksek Seçim Kurulu (YSK) verecek. Ve “Erdoğan
bu kurulun kararını şimdiden garanti altına almıştır”
şeklinde bir inanç
var.

Bağımsız ve tarafsız yargıya olan inancın en fazla sarsıldığı bir dönemdeyiz. Yüksek Seçim
Kurulu’nun
önceki seçimlerde sandıkların kapanmasına az bir süre kala mühürsüz
oyları geçerli kılarak
seçim sonucunu etkilediğini biliyoruz. İstanbul B.
Belediye seçimlerinde AKP’nin “bir şey olmadıysa bile muhakkak bir şey
olmuştur”
tarzı itirazlarını kabul edip seçimleri yenilettiğini de
unutmamız mümkün değil.

Bu
durumda dahi ben süresinde yapılacak bir seçimde YSK’nın kararınınR.T.
Erdoğan 3. Defa aday olamaz” şeklinde olabileceğini düşünüyorum.
Belki de meseleye
duygusal bakıyorum. Bir hukukçu olarak yılların hakimlerinin “vicdanları ile
cüzdanları arasına sıkıştırılamayacağına”,
tamamen yasalara ve vicdanlarına
göre karar vereceklerine inanmak istiyorum.

Diyelim ki, Erdoğan YSK’nın kendi lehine karar vereceğini garantiledi. Bu mesele o kadar açıkça hukuka aykırı ki
yıllarca tartışılacaktır. Oysaki TBMM erken seçim kararı alırsa Erdoğan
anayasal olarak tekrar Cumhurbaşkanı adayı olabiliyor.

Bu tartışmalı duruma sebebiyet vermemek için Erdoğan, TBMM’nin erken
seçim kararı almasını sağlayabilir. Hatta ekonomi daha kötüye giderse erken
seçime mecbur kalabilir.

Muhalefet
bir erken seçime destek verecektir. Çünkü Erdoğan’ı yenerek iktidar olma
fırsatı
hiç bu kadar yakın olmamıştı.

Bu
değişiklikler Nisan 2022 içinde kabul edilirse, Nisan 2023’ten öncesinde
yapılacak bir erken seçimde seçim kanunundaki bu yeni değişiklikler
uygulanamaz.

Yani hala erken seçim ihtimali var ve bu yapılacak değişiklikler ilk
seçimde uygulanmayabilir.

*******************************

Siyaset Mühendisliği ile Seçim Kazanamayacaklar

AKP ve MHP’nin ortak hazırladığı seçim yasası
değişiklik teklifi tam bir siyaset mühendisliği projesi. Masa başında iyi
çalışılmış, Millet İttifakına karşı mayınlar döşenmiş bir metin bu.

Milli iradeye saygısızlıkla da olsa,
demokrasi ilkelerine aykırı da olsa, asla adil olmasa da, ahlaka ve etik
kurallara ters olsa da “yeter ki biz kazanalım” mantığıyla çalışılmış.

Teklif metni “Kamu yararı düşüncesi olmaksızın,
yalnızca özel çıkarlar için veya yalnızca belli partilerin veya kişilerin
yararına olarak”
hazırlanmış.

Önceki seçimde olduğu gibi Cumhurbaşkanı
ve AKP Genel Başkanı sıfatını taşıyan Erdoğan devletin bütün gücünü,
imkanlarını kendisi ve partisi lehine kullanabilecek.
Muhalefet fiilen
seçimin tarafı olan devlete karşı mücadele edecek.

Teklifte öncelikle DEVA ve Gelecek
Partilerinin ve oy oranları küçük DP, SP, MP, BBP gibi partilerin önünü kesmek
için tuzaklar hazırlanmış. Küçük partilerin oylarının ittifak partilerine
değil, büyük partinin hanesine yazılacağı bir sistem kurgulanmış.
Buradan MHP
de zararlı
çıkacak.

Bu durumda oy oranları küçük partiler
büyük partilerin içinden aday göstermeye mecbur olacak.

****

Evdeki Hesap Çarşıya Uyar Mı?

Bu teklif geçen seçimdeki oy oranları göz
önüne alınarak
hazırlanmış. Fakat o seçimden bu yana köprülerin altından
çok sular geçti.
Ekonomik kriz, sağanak yağmur gibi zamlar, hayat
pahalılığı ve derin yoksullaşma yüzünden Cumhur İttifakının oyları eridi ve
artık Millet İttifakının çok gerisinde kaldı.

Birçok ankete göre AKP hala birinci parti
durumunda olsa bile, CHP ile başa baş görünüyor.  İYİ Parti yükselişini devam ettiriyor. Seçime
kadar olan sürede bu eğilim devam ederse AKP’nin birinci parti olacağı
varsayımına dayalı hesap ters tepebilir.

MHP’nin AKP listelerinden adaylar göstermesinde taraflar anlaşmışlar
gibi.

DEVA ve Gelecek Partilerinin CHP
listelerinden
aday
göstermeleri halinde bu partilere AKP’den gelen bir kısım oyların geri döneceği
varsayılıyor. Bu varsayım temelsiz değil.

Acaba DEVA ve Gelecek Partilerinin İYİ
Parti içinden aday göstermeleri söz konusu olursa
ne olur?

Bu arada MHP’nin bütün illerde veya
bir kısım illerde AKP’den aday göstermek zorunda kalması durumunda MHP
fire vermez mi? MHP’nin AKP güdümüne girmiş halini hiç beğenmese de eli 3
Hilal’den başkasına gitmeyen seçmen ampule mühür vurabilecek mi?
MHP ava
giderken avlanmış olmaz mı? MHP’nin de sırf bu sebeple de kayıpları olacağı
kesin ama ne kadar bilmiyoruz.

****

Çaresiz Değilsiniz, Çare Sizsiniz

Küçük partilerin büyük partilerden aday
gösterilmesi halinde her iki ittifakta da sarsıntılar olacaktır.
Teşkilatlarda çalkantılara, seçmenlerinde kararsızlıklara yol açacaktır.

Ama tecrübeler gösteriyor ki, oyları hızla
eriyen bir iktidar seçim kanunlarında oynamalarla, siyaset mühendisliğiyle
kazanmaya çalışıyorsa işi bitmiştir.

Ülkeyi yönetemeyenler, seçimler için ince
çalışmalar da yapsa, tuzaklar da kursa, bütün il ve ilçe seçim kurullarını
yandaş hakimlere de teslim etseler çare olmaz.

Millet daha bir azim ve kararlılıkla oylarına
ve sandıklara sahip çıkar ve siyaset mühendislerine gereken dersi verir. 

Kanla Yazılan Destan Çanakkale

‘’Tarih kitaplarında Türkler
hakkında yazılı olanlar, hatta onlarla savaşanların anlattıkları, gerçekleri
ifade etmekten acizdir. Mutluluk Türklerle birlikte savaşmaktır. Bu şerefi
ömrümün sonuna kadar taşıyacağım. Taş üstünde yatıyor, güneşe, fırtınalara,
soğuğa, yağmura karşı korumasız siperlerde çamur ve toz içinde günler geçiyor.
Fakat dünyanın bütün araç ve imkânlarına sahip düşmanlarıyla aslanlar gibi
dövüşüyorlardı. Bu ne sessiz ve gösterişsiz bir vatan sevgisiydi. ’’Allah’ın
Adını Yürekten Haykırarak’’ saldırganın üzerine atılıyorlardı. Düşmanları da
onlara hayrandı.’’
(Çanakkale Osmanlı Orduları Komutanı Mareşal Liman
Von Sanders Çanakkale, 1916)

         Çünkü onlar Allah’ın adıyla şahadete
koştular, tarih onları böyle tanıdı. İşte bu destanın her sayfası, o yiğitlerin
kanıyla yazıldı.

       Tam 107 yıl geçti ‘’kanla yazılan o destanın’’ ardından…

        Tarihten silinmek istenen bir devletin, yok
edilmek istenen bir milletin; toprağını, bayrağını, namusunu, şerefini,
ecdadından yadigâr her ne varsa korumak adına; canını verdiği ama bu
değerlerinden, vatan topraklarından bir zerresini bile düşmanına teslim
etmediği bir dönemi anlatır bu zaman.

         Çanakkale;
Türk Milletinin vatanına sevdalı 213.882 yiğidinin bu aziz vatan toprakları
uğruna seve, seve hayatlarını feda ettiği destanın adıdır.

         Bu destan; Çanakkale sırtlarına ‘’Allah’ın
Adını Yürekten Haykıranların’’ kanlarıyla yazılmıştır. Dünya var olduğu sürece,
Türk Milletini tarih sahnesinden silmek isteyen emperyalist güçler; tarih
sayfalarını aralayıp, bu savaşta yaşananları hatırladıkça:

        Büyük Türk Ulusunun; vatanına, bayrağına,
milletine, devletine olan sevdasını daha iyi anlayacak, vatan bellediğimiz bu
gazi toprakları ele geçirmeye kalkışmanın bedelinin ne olduğunu, bir kez daha
öğreneceklerdir.

        Çanakkale’de
hem deniz savaşlarında, hem de kara savaşlarında büyük bir yenilgiye uğrayan
düşmanın hiç tahmin edemediği, aklına dahi getirmediği iki gerçek vardır:

       Birisi
savaş meydanlarının yiğit askeri Mehmetçik, diğeri ise Yarbay Mustafa Kemal’dir.

        Mevzi
savaşları olarak, şanlı tarihimizde yer alan Çanakkale muharebelerinin en
çarpıcı yönü; Mehmetçiğin Komutanına, Komutanın da Mehmetçiğine olan sarsılmaz
güvenidir.

         Mustafa
Kemal’in Çanakkale Savaşları sırasında vermiş olduğu emir; Türk askerinin
Komutanına olan inancını, güvenini ama daha da önemlisi; hayatını vatanı için gözünü
kırpmadan nasıl feda ettiğinin çarpıcı bir kanıtıdır.

          İşte o emrin verildiği an:

          19’ncu Tümen Kumandanı Yarbay Mustafa
Kemal Conk Bayırındadır. Kıyıya çıkan düşmanın gücü karşısında, cephanesi biten
birliklerimiz geri çekilmektedir. Yarbay Mustafa, çekilen birliklerimizin
karşına geçerek durdurur ve yere yatırır. Bunu gören düşman da duraksar ve yere
yatar. İşte bu duraksama; 19’ncu Tümen Komutanı Yb. Mustafa Kemal’in ileriye
hareket ettirdiği 57’nci Alay’a, kıyıya çıkan düşmana taarruzu etmesi için
önemli bir zaman sağlar.

       Ve o büyük dahi dünya savaş tarihine
geçen şu emri verir:

    
“Ben size taarruz emretmiyorum ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar
geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar gelebilir.”

        Bu
emir üzerine yapılan taarruz hava kararırken sahile yakın ilk sırtlara kadar
ulaşır. Böylece Çanakkale savunmasının omurgası teşekkül etmiş olur.

       Bu
olay için Mustafa Kemal;  “57’nci Alay
meşhur bir alaydır. Çünkü hepsi şehit olmuştur” der.

        Böylece Çanakkale destanı kanla yazılırken, dünya
savaş tarihinde bir ilk yaşanmıştır. Çünkü hiçbir savaşta; askerlerine “Size
taarruzu değil ölmeyi emrediyorum” diyebilen bir komutan yoktur.

 Ölüm emrini de, tereddütsüz yerine getiren
Mehmetçik’ten başka bir asker, Türk milletinden başka bir millet de bulunamaz.

        Mustafa
Kemal’in aşağıdaki Bomba sırtı taarruzunun tasviri, Çanakkale muharebeleri
sırasındaki Türk taarruzlarını anlatan bir başka çarpıcı örnektir:

     “Karşılıklı siperler arasındaki mesafemiz
sekiz metre, yani ölüm muhakkak. Birinci siperdekiler hiçbiri kurtulmamacasına,
hepsi düşüyor; ikincidekiler onların yerine giriyor. Fakat ne kadar imrenilecek
bir soğukkanlılık ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya
kadar öleceğini biliyor, en ufak bir duraksama bile göstermiyor; Sarsılmak yok…’’

     Aynı
taarruzları izleyen İngiliz kuvvetleri komutanı, General Hamilton ise
yaşananları şöyle anlatmıştır:

    “Gebe
dağlar Türk doğurmakta devam ediyor.’’

      Evet, o destanın yazıldığı tarihte
Çanakkale savaşlarının yaşandığı boğaz bölgesini çevreleyen, dağlar, taşlar,
ağaçlar hülasa vatanımıza kucak açan ‘toprak ana’ dâhil, her yer Türk
doğurmuştu.

      Çünkü bu vatan, düşman çizmesi altında
değil,  ay yıldızlı bayrağımızın altında
yaşamak isteyenlerin yurduydu.

     Çünkü o gazi topraklar, işgal edenlerin,
mazluma zulmedenlerin değil, Allah’a büyük bir tevekkülle iman edenlerin
vatanıydı. Tabii ki, ‘Gebe dağlar Türk’ten’ başka ne doğuracaktı ki?

     Denizden
geçemeyeceğini anlayan düşman; bu defa 25 Nisan 1915’de Gelibolu Yarımadası’na
asker çıkararak yeniden şanslarını denerler!

     Ancak bu teşebbüsleri karşısında yine unuttukları,
hesaba katamadıkları önemli bir şey daha vardır!

      Çünkü Çanakkale’deki Türk Ordusu, sadece Alman
Mareşali, Liman Von Sanders’in, bir avuç Alman subayının komutasında
değildir.  İşte düşmanın unuttuğu, hesaba
katamadığı şey de budur.

      Çünkü
onların karşısında ölümü hiçe sayarak savaşan; bu vatanın gerçek sahibi Türk Milletinin
kınalı kuzuları Mehmetçikler, onların Türk Komutanları vardır.  Ve İngilizlere de, Fransızlara da, tarihin en
acı yenilgisini tattırdılar.

     ‘’Çanakkale
savaşlarında; 47.000 Fransız, 205.000 İngiliz/Hintli, Avustralyalı, Yeni
Zelandalı (Anzak) Senegalli ölmüştür.

        Tarihe; ‘’Kanla
Yazılan Destan Çanakkale’’
olarak geçen, ‘’Çanakkale Geçilmez’’ deyimini yazdıran bu savaş sonrasında, Türk
Milleti İstiklal savaşını kazanacak ruh birlikteliğini ve bu savaşa önderlik
edecek liderini Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü kazanmıştır.

        Bu destanı yaratan tüm şehitlerimizin aziz
hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.

        Ey
Bayrak, uğruna veremediğimiz canı gölgende yaşatmaya hakkımız yok.

 

16 Mart 1920 Şehitleri

Su uyur ama düşman uyumaz! Ama Türk daima uyur… Ve
İngilizler ebedi ve ezeli düşmandır!

 

“13 Kasım 1918’den beri işgal altında bulunan İstanbul,
16 Mart 1920 ‘de ikinci kez işgal edilmiştir. İngilizler bu işgalin resmi
olarak saat 10.10’da başlayacağını bildirmelerine rağmen, kendileri için
zararlı gördükleri şahsiyetleri tutuklamak için İstanbul’un uykuda olduğu
zamanı seçmişler ve ani baskınlarla bu tutuklamaları yapmışlardır.

 

50-60 askerden oluşan bir İngiliz müfrezesi, 16 Mart 1920
sabahı saat 05.45’te Şehzadebaşı 
Direklerarası’nda bulunan 10. Kafkas Tümeni Karargâhı ve bu tümene bağlı
Muzika Takımı’nın koğuş olarak kullandığı binaya aniden girerek, yataklarında
uyuyan Türk askerlerine saldırmışlardır. Askerlerimizi uykudan uyandırıp
yataklarından kaldırıp üzerlerine ateş açmışlardır. Bu arada üst kat koğuşlarda
kalan Karargâh Mızıka efradını koridora çıkarıp iki sıra halinde dizen İngiliz
subay, hiçbir direnme göstermeyen silahsız bu efrat için ateş emri vermiştir.  Açılan ateş sonucu 16 askerimiz yaralanmış, 6
Mehmetçiğimiz de şehit olmuştur.

 

Şehzadebaşı Baskını, İstanbul’un işgalinin en ibret verici
olaylarından biridir. Bu baskının İstanbul halkına dehşet havası vermek ve
Karakol Cemiyeti kurucularından olan 10. Kafkas Tümen Kumandanı Yarbay
Kemalettin Sami Bey’i tutuklamak için yapılmıştır. Ancak baskın sırasında
kumandan karargâhta değildi.

 

Baskın sırasında karargâhta bulunan 61 Türk askerinden 5’i
hayatını kaybetti, 16 asker yaralandı, 1 asker kayboldu. Yaralı erlerden biri
(Ödemişli Er Halil oğlu Osman) yolda hayatını kaybetmiştir.

 

Baskın sırasında ve hayatını kaybeden beş şehidimizin adları
şöyledir:

 Fırka Karargâhından Onbaşı Veli oğlu Mehmed (Reşadiye)

 Fırka Karargâhından Çavuş İbiş oğlu Abdullah/Abdulkadir (Zile)

 Mızıka Efradından Ahmed oğlu Nasuh (Balıkesir)

 Mızıka Efradından Kadir oğlu Ömer Osman
(Şehirkışla/Şarkışla)

 Yaralıyken yolda hayatını kaybeden Er Halil oğlu Osman
(Ödemiş/İzmir)

 

Şehitlerden üçü Eyüp yolu üzerindeki mezarlığa törensiz ve
gösterişsiz biçimde defnedilmiştir. Mezar taşları Kurtuluş Savaşı’nın zaferle
sonuçlanmasından sonra dikilmiştir. 1947’de de Edirnekapı Şehitliği’ne
nakledilerek buradaki Sakızağacı Şehitliği’ne gömülmüşlerdir. Gazeteci Galip
Kemali Bey, şehitlerden Kadiroğlu Ömer Osman’ın İplikhane Hastanesi
karşısındaki selviler arasında defnedildiğine dair bilgi vermiştir. Yaralıyken
yolda hayatını kaybeden Ödemişli Er Halil oğlu Osman’ın defnedildiği yer
bilinmiyor. Kayıp askerimizin akıbeti de bilinmiyor.

 

Vatani hizmetlerini yaparken İngilizlerce haince uykuda
hayatlarını kaybeden 16 Mart Şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz. Ey
Türkoğlu Bu ihanetleri ve şehitlerimizi unutma ve unutturma.”

 

Bu yazıyı yılların eğitimcisi Dr. Sakin Öner kaleme almış.
Bugün 16 Mart ve bu şehadetlerin 100.yıldönümü… İstanbul 13.Kasım.1918’den
06.Ekim.1923’e kadar beş yıl işgal altında kalmıştır… Ve 16.Mart.1920
olayları ile İstanbul’un işgalinin ikinci safhası başlamıştır..

 

İstanbul’un işgali, işgal sırasında yaşananlar, işgalcilerin
zulümleri, katliamları, tecavüzleri üzerinde çok konuşulması gereken
hususlardır…

 

Bakın bakalım bu önemli gün hem de 100.yılı olmasına rağmen
nerede konuşulacak, tartışılacak ve Türk Milleti bilgilendirilecektir…

 

Diyanet bu güne bir sayfa açacak mıdır? Misvakla dış
fırçalatma veya taharet usulleri hakkında kampanyalar yürüten tarikat ve
cemaatler bu konuda müritlerine ne anlatacaktır? İktidar yanlısı veya karşıtı
gazeteciler ne diyecektir? Hangi televizyon kanalları bugün için açık oturumlar
yapacaktır? Siyasi partilerin tümü ve liderleri konu hakkında bülbül gibi
şakıyacakmıdır?

 

Bu soruları okuyanların tebessüm ettiğini görüyorum.. O
kadar kalp gözüm açık yani!

 

Maalesef Türk; salaklığını, aptallığını, zeka sorununu,
gevşekliğini, unutkanlığını, saflığını bir karakter zenginliği yani insani bir
değer olarak ifade ediyor!!!

 

Ne bileyim ben öyle diyen Türklere buradan
“yuhhhhh” diye bağırıyorum…

Nulla Potentia Perpetuo Manet

“Nulla potentia perpetuo manet”
ifadesi Latince bir
özdeyiş olup, “Hiçbir güç sonsuza dek
sürüp gitmez” anlamına gelmektedir. İfadenin tamamı 25 Eylül 1453 tarihinde
Papa II. Pius (Enea Silvio Piccolomini) tarafından söylenmiştir ve İtalyan
tarihçi Geovanni Ricci’nin “Türk Saplantısı – Yeniçağ Avrupası’nda Korku,
Nefret ve Sevgi” adlı kitabında şu şekilde aktarılmaktadır;

“Omnium
rerum vicissitudo est, nulla potentia perpetuo manet. Fuerunt Itali rerum
domini, nunc Turchorum incohatur imperium.” (Her şeyin yazgısıdır bu: Hiçbir
güç sonsuza dek sürüp gitmez. Evrenin efendileri daha önce İtalyanlardı, şimdi
Türklerin egemenliği başlıyor.)

 

Hiçbir gücün sonsuza dek sürüp gitmemesi meselesi
fizik kanunlarında da karşımıza çıkan bir realitedir. Termodinamik kanunlarını
bilenler bilirler, fizikte “entropi” diye bir kavram vardır. Entropi, bir
sistemdeki rastgelelik ve düzensizlik (kaos) olarak tanımlanır
ve istatistikten teolojiye birçok alanda yararlanılır. Entropi
kanunu belki de insanların yeryüzünde keşfettikleri en büyük kanunlardan
biridir. Bu kanunun en güzel tariflerinden bir tanesi de “Evrende her şey,
kendini minimum enerji ve maksimum düzensizliğe çekmek ister.”
şeklindedir. Aslına bakarsanız tanımdaki “maksimum düzensizlik”
kavramı da bir “düşük enerji” eğilimini ifade eder, ancak kanunun
biraz daha anlaşılabilir olması için güzel bir ilavedir. Yani aslında gerçek
tanım şudur: “Evrende her şey kendini minimum enerjiye çekmek ister.”
Bu kanun evrenin her yanında o kadar çok gözümüz önündedir ki örnekleri
saymakla bitmez. Birkaç örnek verelim.

Ör 1: Yukarıdan bırakılan bir taş, aşağı düşmek
ister. Çünkü aşağı dediğimiz nokta, yukarı dediğimiz noktadan daha düşük bir
enerji seviyesine sahiptir.

Ör 2: Demir bir kaba sıkıştırılan bir gaz kendini
dışarı atmak ister. Çünkü dış ortamdaki gazlar daha düzensizdir.

Ör 3: Baskı ile kontrol altına alınan toplumlar o
baskıyı kırmak isterler. Çünkü baskı onları bir düzene sokmak ister ancak
toplum daha düzensiz olmak ister. (Vikipedi)

 

Görüldüğü üzere, evrendeki her varlık sahip olduğu
enerjiyi kaybetmeye meyillidir ve eninde sonunda enerjisini kaybeder. Bu kural
elbette sosyoloji ve siyasette de geçerlidir. Vakt-i zamanında Cumhuriyet Halk
Partisi’nin, Demokrat Parti’nin, ANAP’ın, DYP’nin, DSP’nin enerjilerini
kaybettikleri gibi bugün için Türkiye’de iktidar olan Adalet ve Kalkınma
Partisi (AK Parti) de enerjisini ve iktidarını eninde sonunda kaybedecektir.

 

AK Parti, Türkiye’de belki de daha önce hiçbir
siyasi partiye nasip olmayan halk desteğine ve iktidar nimetine sahip oldu. AK
Parti genel anlamda iyi niyetli bir parti olsaydı, sahip olduğu bu imkânı asli
görevine uygun bir şekilde ülkeyi daha iyi noktalara taşımak için kullansaydı
bugün herkesin kazanç içinde ve mutlu olduğu bir Türkiye’de yaşıyor olacaktık.

 

Ancak AK Parti, önüne çıkan iki yoldan kötü olanı
seçti. Ülkenin imkânlarını üstelik ülkeyi genel anlamda yoksul ve güçsüz
bırakacak şekilde yağmalama yolunu seçti. 12 Eylül 2010’daki referandum
sonrasında AK Parti’yi denetleyen kontrol mekanizmalarının AK Parti’nin
kontrolüne geçmesinden sonra ise organize şekilde kötülük üreten bir yapıya
döndü.

Ülkeyi son derece kötü yönetmesine ve üstüne
kötülük üreten bir yapıya dönmesine rağmen arkasındaki halk desteğinin
azalmaması AK Parti’yi tamamen şımarık, 
hoyrat ve kibirli bir hale getirdi. Kendilerinin asla mağlup
edilemeyeceklerini ve asla iktidardan inmeyeceklerini düşündüler. Bir dönem
milleti de bu düşünceye inandırdılar.

 

Gerçi bugün için anketlerde oylarının hala
%30’larda çıkıyor olması, halkın içinde hatırı sayılır bir kesimin ülkenin kötü
yönetimini AK Parti’ye değil de muhalefete veya “dış güçlere” bağlıyor olması
AK Parti’nin gerçekten siyasi sonunun geldiği hususunda ciddi bir tereddüt
uyandırıyor.

 

Ama ne olursa olsun, ister tabiat kuralları deyin,
ister termodinamik kanunu deyin, ister siyasi/sosyolojik gerçekler deyin,
isterse de hayatın değişmez kuralı deyin ne derseniz deyin evrende sonsuz güç
diye bir kavram yoktur ve her güç son bulmaya, her galip eninde sonunda mağlup
olmaya ve her nefis ölümü tatmaya mahkumdur.

 

AK Parti eninde sonunda iktidarı kaybedecek ve
iktidarı kaybettikten sonra da millet tarafından hiç de hayırla yad edilmeyecektir.
Çünkü AK Parti giderken geride enkazdan başka bir şey bırakmayacaktır.

 

Türkiye’yi gerçekten seven, ömrünün geri kalanını
Türkiye’de geçirmek isteyen herkesin AK Parti sonrasında geride kalacak olan bu
enkaz üzerine yeni bir yapının temellerini atmaya ve bu defa herkesin gerçekten
mutlu olacağı bir Türkiye inşa etmeye hazır olması lazım. Yoksa AK Parti’nin
gitmesinin hiçbir anlamı olmayacaktır.

 

“Kullu
nefsin żâ-ikatu-lmevt;

Kullu şey-in hâlikun
illâ vecheh(u)(c) lehu-lhukmu ve-ileyhi turce’ûn.”

Ötüken Neşriyat’tan Muhteşem İki Eser:

Goethe
Faust
Tragedya

Alman edebiyatının zirvedeki ismi Johann Wolfgang Von Goethe (1749-1832); aynı zamanda ressam,
bakanlık yapmış siyâset ve devlet adamı idi. Tabiat âlimi ve farklı disiplinlerde
bilgi sâhibi olması sebebiyle de ‘hazerfen
olarak anılırdı.

Fakir ve inançlı bir âilenin evlâdı olarak dünyaya
gelen, ilâhiyat sâhasında Dr. unvanına sâhip olan Faust’un ifsânevî hayatının
anlatıldığı ‘Faust’ isimli eser, Batı
halk kültürü ve edebiyatında en kalıcı eserlerden biridir. Goethe, ortaçağda
yaşayan, büyücülük yapan, bilgi ve güç elde etme karşılığında ruhunu şeytana
satan efsânevî bir şahsiyet olan Faust’u en başarılı ve etkili bir şekilde
kaleme almıştır. Eser, tiyatro, opera ve bale olarak da sahnelendi. Tema;
Faust’u lânetleyen, yücelten, kötü bir sonla bitiren, antik ve çağdaş
anlayışlarla da kaleme alındı.

Goethe ve en önemli eseri Faust, yerli ve yabancı pek
çok felsefeci, yazar ve edebiyat araştırmacısı, münekkidi tarafından olduğu
gibi, ülkemizin önde gelen Goethe uzmanı Senail
Özka
n tarafından da geniş ve derin bir şekilde incelenmiştir.

Senail Özkan Almancadan tercüme ettiği Faust isimli esere yazdığı
önsözde; ‘Tercüme cesâret ister. Çünkü
muhataralı
(tehlikeli – korkulu) bir iştir. …
Dünya edebiyatının zirvesi sayılan Faust trajedyasını tercüme etmekse, benim
için hakîkaten bir cüret meselesiydi. İtiraf edeyim ki Erol Kılınç Bey’in
ısrarları olmasaydı. Elinizdeki tercüme olmayacaktı
’ diyor. Bu ifâdeleri, ‘tercümede noksanlık ve hatâlar varmış gibi düşünüp, okuyucudan mâzur
görülme talebinde bulunmak
’ şeklindeki yorum, âdil bir hüküm olmaz.

Kelime kelime tercüme, okuyucuya işkencedir, azap
verir. Mütercim, müellifin söylemek istediklerini, kurduğu cümlelerin, hatta
kullandığı kelimelerin derinliklerine inip ne demek istediğini anlayacak, hattâ
hissedecek, anladığı ve hissettikleriyle kendi dil zevkine göre cümleler
oluşturup Türkçeye çevirecektir. Bunu yaparken gerekirse asıl metinden, mânâ
kaybna sebebiyet vermeyecek şekilde bir miktar da uzaklaşmayı kendisine tabîi
bir hak olarak görecektir.

Necip Fâzıl üstâdımızın; ‘bir dil kanunumuz olsaydı, seceresi temiz kalem erbabı bulmak
imkânsızlık ölçüsünde zordur
’ sözünün ‘mutlak
doğru
’ olduğunu kabul eden bu sayfanın hazırlayıcısı, Senail Özkan’ın tercümesine gönül rahatlığıyla 100 üzerinden 100 puan
vermenin hakşinaslık olduğu kanaatindedir.

En mükemmele ulaşmak için ekipteki bütün elemanların
gayreti ve Ötüken Neşriyat’ın maddî fedakârlığıyla meydana gelen eser sâdece muhteva
ve tercüme açısından değil, göz kamaştırıcı bediiyatı ile de hayranlık
uyandırıyor. Gravürlerle zenginleştirilen sayfalar görülmemiş üstün bir estetik
anlayışıyla düzenlenmiştir.

Yetersiz kalan târifleri tamamlamak için kitabın arka
kapak içindeki satırları sunmak gerekecek:

‘Bu çevirinin
hazırlıklarına

 2009 yılında başlanmış

  ilk
mısralar 26 Kasım 2016 târihinde

tercüme edilmiştir.
Eser, 25 Ağustos 2020’de

yayınevine teslim
edilmiş, 26 Ekim 2021’de

son tashihleri
işlenerek baskıya hazır hâle getirilip

 Aralık 2021’de 1000 adet basılmak üzere

  matbaaya
gönderilmiştir.

  Kitabın
ilk neşri, 18 x 26 santim ebadında,

 kuşe kâğıda basılı 170 gram şömizle muhafaza
edilen

brillanta kumaş dokulu
sert kapak içinde

90 gram vivid kâğıda
yapılmıştır.

 Metinde Broadsheet (gövde), Amador (başlıklar)

 ve Baskerville (önsöz, epilog fontları

kullanılmıştır.

Kitaplık rafına değil, gümüş ve altın yaldızlı seramik
ve porselen objelerin sergilendiği camlı vitrinlere lâyık eserin arka kapak
yazısı:

Goethe’nin, 16.
yüzyılın ilk yarısında yaşamış George Faust isimli magusun etrafında şekillenen
fakat aynı zamanda demonlarla sözleşme akdetme, simya yoluyla unsurları
dönüştürme gibi antik motiflerle de beslenen bir Alman halk efsânesine dayalı
Faust tragedyasına 1773 yılından itibâren çalışmaya başladığını birtakım
belgelere dayanarak söyleyebiliyoruz.

İlk fragmanlar ise
1790 ilkbaharında neşredilmiştir. Yıllar boyunca sahne sahne çalışılan eserin
ilk kısmı, bugün de muhafaza edilen düzeniyle, 1808 yılında Goethe
Külliyatı’nın sekizinci cildi olarak Tübingen’de J. G. Cotta tarafından
basılmıştır. İkinci kısmın da dâhil edildiği 12.111 mısradan oluşan bu büyük
edebiyat anıtının nihâyete ermiş yayımı ise 1832’de şâirin ölümünden sonra
gerçekleşebilmiştir.

Şâirler Prensi’nin
hayatının altmış yılına yayılan Faust, dünya edebiyatının şahikalarında yer
alan, insan zihninin bir mitoloji kataloğu içinde harmanlanan derinlikli
hâllerinin hepsine temas edilmiş muhteşem bir epik tragedyadır. Eser bize, daha
yüce olana ulaşmak isteyen sancılı insan ruhunun sihir, simya ve şeytanî
güçlerin anaforunda kayboluşu, taşıdığı ikilikten yakalanıp uçuruma sürüklenişi
ve nihâyet Tanrı’nın, bütün nakısaları içinde bu ruhu takdir edişinin kusursuz
bir anlatısını ve dayandığı arkaik halk hikâyesinin çok ötesine geçen mütekâmil
uyarlamasını sunar. Böylece, Shattuck’un değerlendirmesiyle; ‘Faust’un büyüklüğü, insanın yüceliğinin
aynı zamanda zayıflığını da kapsıyor olması ve göz kamaştırıcı şiir sanatında
yatar.’ Goethe, folklorun, târihin ve mitlerin yeknesak ve yalın irfanından bir
edebî heykel inşa etmiştir. Şâiri tarafından nazım türlerinin hemen hepsinin
denendiği Faust, büyük Rus şâiri Puşkin’in ifâdeleriyle ‘eşi benzeri olmayan
bir eserdir. Alman edebiyatının en yüksek ifadesidir ve tıpkı Dante’nin ‘İlâhî Komedya’sı gibi kendi başına bir
dünyâdır, başka hiçbir eserle kıyas edilemez […] Shakespeare’in eserleri gibi
başlı başına bir kozmostur […] Bu eserde Leibniz, Kant, Lessing, Herder […]
dâhil olmak üzere bütün Alman filozoflarını toplayın, bunların hepsinden daha
fazla düşünce, daha orijinal fikirler, daha fazla felsefe mevcuttur. Faust
hayatın gerçek felsefesidir.’

303 sayfalık eserin ilk 226 sayfalık bölümün hemen her
sayfası muhteşem gravürlerle zenginleştirilmiş ana metin, son 72 sayfasında
eserin mütercimi Senail Özkan’ın
epiloğu (sonuç bölümü) yer alıyor. 

 

  

SENAİL ÖZKAN:                                                                    

1955 yılında
Gümüşhane’de doğdu. 1974’te başladığı Hacettepe Üniversitesi Elektronik
Mühendisliği Bölümü’nden 1978’de ayrılarak Almanya’ya gitti ve burada
1979-1985 yılları arasında Bonn Üniversitesi’nde Felsefe, Alman Edebiyatı ve
Sosyoloji tahsil etti. 1998’de Türkiye’ye dönen Senail Özkan, Felsefeci,
yazar ve mütercim olarak çalışma hayatını devam ettirmektedir. Mevlâna ve
Goethe (2006), Nietzsche: Kaplan Sırtında Felsefe (2004), Schopenhauer:
Paradokslar Üzerinde Raks (2006), Aşk ve Akıl Doğu ve Batı (2006), Ölüm
Felsefesi (2013) gibi telif eserlerinin yanı sıra Goethe’den Doğu-Batı Divanı
(2009), Genç Werther’in Istırapları (2014), Faust (2022); Hammer’den İstanbul
ve Boğaziçi 1 (2011); Katharina Mommsen’den Goethe ve İslâm (2012), Goethe ve
Dünya Kültürleri (2015); Annemarie Schimmel’den Yunus Emre ile Yollarda
(1999), Ben Rüzgârım Sen Ateş (1999), Muhammed İkbal (2007), Şark Kedisi
(2009) gibi tercümeleri neşredilmiştir. Doğu-Batı Divanı tercümesiyle Türkiye
Yazarlar Birliği’nin Tercüme armağanına (2009), tercüme ve telifleriyle Türk
kültürüne katkıları dolayısıyla Star Gazetesi tarafından verilen Necip Fâzıl
Kısakürek Ödülü’ne (2015) lâyık görülmüştür.
  

 

 

 

Faustun Tahlil ve
Tefsiri

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve
Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmış olan Burhanettin Batıman (1909-1960) tarafından telif edilen, Göktürk Ömer Çakır tarafından yayına
hazırlanan eser, sert kapak cilt içerisinde, 17 x 24 santim ölçülerinde, Ivory
kâğıda basılı 690 sayfadır. 2022 yılında okuyucuya sunulmuştur.

Goethe’nin uzun yıllar çalışarak kendisini seçkinliğin
doruğuna yerleştiren âbide eserin künhüne varabilmek için tefsir, yorum ve
açıklamalara ihtiyaç olduğu belirtiliyor. Müellif eserini bu maksatla
hazırlamıştır. Çalışma, ilk olmadığı gibi son da değildir. Edebî ve felsefî
eserlerdeki aşılamayan belirsizliklerin sebebiyet verdiği düşünce fırtınası,
böyle bir ihtiyacı okuyucunun önüne koyuyor. İnsanoğlu; parçası olduğu tabiatın
işleyişi hakkında son derece sınırlı bilgilere sâhiptir. Gidenin asla geri
gelmediği hayat ötesi âlem hakkında ise, tahminde bile bulunamamaktadır. Dr.
Faust; felsefeden dine, astronomiden tıbba kadar birçok sâhada, bilgi sâhibi olan
fakat sâhip olduğu bilgilerle tatmin olamayan, daha fazlasını isteyen bir
karakterdir. Bunun için varlığına inanılan fakat gücü ve ulaştırabileceği son
hakkında hiçbir bilgiye sâhip olunamayan şeytanla işbirliği yapmayı göze
almaktadır. ‘Faust’un Tahlil ve Tefsiri
isimli kitap, Goethe’nin Faust’unu okuyanları, zihin tusunamilerinde harap
olmaktan kurtaracak güvenilir bir limandır. Aksi takdirde Faust’un düştüğü
girdapta kaybolması kaçınılmaz olacaktır. İşte o girdaplardan biri: ‘Dr. Faust, tıp bilgisiyle hasta bedenleri
iyi edebileceğini fakat bedenî varoluşun sonsuzluğu konusunda hiçbir şey
yapamayacağını ve Allah gibi yoktan var edemeyeceğini bilmektedir. Yine de
araştırmaktan vazgeçemez
.’… “Faust,
insanlığın dramıdır. İnsanlık ise binlerce cephesi olan bir muammadır. Bu
muammayı tamamıyla halletmek, insan gücünün hudutları dışında olmakla berâber,
Tanrı kıvılcımı taşıdığını iddia eden ‘âdemoğlu’ bu ‘sert lokmayı’ çiğneyip
öğütmeye çalışmaktan hiçbir an geri kalmamıştır
.”

Eserden tadımlık bir bölüm:

Faust’u âdi sevgi ve
bayağı zevklerle oyalayarak bağrındaki iyi ruhu öldürmek, ideal ve irâdesini
baltalayarak kendisine kul yapmak için Mefistofeles’in giriştiği ikinci büyük
teşebbüs, zindan ve idamla neticeleniyor. Ruhunda yüksek bir gaye ve ilâhî kıvılcım
taşıyan, Tanrı’ya; ‘karmakarışık’ dahi olsa kulluk eden, ‘karanlık isteğinde
doğru yolu tamamıyla müdrik olan’ Faust’u Tanrı’dan uzaklaştırmak, ‘iyi ruhunu’
öldürerek hayvan mertebesine, hattâ hayvandan daha aşağı bir seviyeye indirmek
ve ‘severek toprak yedirmek’ için Prolog’da tutuştuğu bahsi Mefistofeles bu
sefer de tamâmen kazanamamıştır. Şeytan, Faust’un Gretchen’i baştan çıkardıktan
sonra derhâl unutacağını, daha fazla maddî zevkler tadabilmek hırsıyla diğer
mâsum kızları da iğfale çalışacağını, zevk ve sefa içinde ‘yaşayıp kalacağını’
ümit etmişti 1âkin bu ümit ve gayretleri boşa çıkmıştır. Zira aşkına sâdık
kalan Faust, yaptıklarına pişman olmuş, felâketten felâkete sürüklediği zavallı
Gretchen’i kurtarmak için hayatını bile tehlikeye koymaktan çekinmemiştir. Bu
hareket de gösteriyor ki Şeytan’la yaptığı mukaveleye ve uzun arkadaşlığa
rağmen Faust’un bağrındaki iyi duygular tamamen sönmemiş, ‘Mağara ve Orman’
sahnesinin son mısralarında Mefistofeles’in iddia ettiği gibi, tamamıyla
‘şeytanlaşmamış’tır Aynı zamanda Faust’un bu hareketi Gretchen’i sırf maddî
zevkler tatmak arzusu ile değil, bilakis bambaşka bir duyguyla, hayat yaratan
ve cinsin idâmesini temin eden müspet ve ilâhi bir aşkla sevmiş olduğunu ve bu
sevginin el’an mevcut bulunduğunu ispat ediyor. Yüksek uğraşmalarında çok kere
yanılacak ve kötü yollara sapacak olan Faust’un Gretchen’e karşı gösterdiği
sadakat bilhassa Tanrı’nın affına ve ebedî necata mazhar olabilmesi için büyük
bir şefaat yerini tutacaktır. Bunu şimdiden tahmin etmek mümkündür. Faust’un
büyük âlemde geçireceği imtihanların başlangıcını teşkil eden Gretchen
faciasının sonu aynı zamanda ileride mazhar olacağı ilâhî affa da bir
işârettir. ‘Ebedî kadınlığın’ zavallı
bir timsâli ve hazin bir kurbanı olan Gretchen, varlığını ve mukaddes
duygularını Faust uğrunda fedâ ederek bağrındaki iyi ruhu uyandıracak ve onun
kurtulmasını temin edecektir. Bu bakıma göre ‘Zindan’ sahnesi Faust’un dünya
yolculuğunda bir dönüm noktası teşkil ediyor.
(s: 276)

Goethe’nin, dünya klâsikleri arasında yer alan Faust
isimli eseri, muhtevâsının çok zengin felsefî derinliği sebebiyle pek çok
farklı yorumla yüzlerce defa yeniden incelenmiş, dünyanın birçok ülkesinde çok
farklı yorumlarla sahnelenmiştir. Eserin sahnelenmek için değil, düşünerek
okunmak için yazıldığı belirtilmesine rağmen, sahne oyunları da büyük âlâka
görmüştür.

 

Faust’un ilk bölümü veya Faust 1 olarak bilinen ‘Faust
Trajedisi’, Goethe’nin 1808 yılında yayımladığı eserdir. Alman Edebiyatı ve
Faust geleneğinin en önemli ve çok alıntılamalı eserlerinden biridir. Drama,
birçok defa târihi Doktor Faustus hikâyelerini oluşturan diğer yazarlar
tarafından ele alınmakta ve bu hikâyeleri, insanlığın temsili konusunda Faust
2’de genişletmektedir.

Faust’u
ana metinden okumak cesaretine sâhip kişilere kolaylık olması bakımından
eserdeki figürleri şöylece özetlemek mümkündür:

Üç Melek: Raphael, Gabriel ve Michael; Mefisto: Şeytan; Faust:
İlim adamı; Wagner: Faust’un
asistanı; Öğrenci: Faust’un
öğrencisi; Büyücü: Mefisto’nun
hizmetçisi; Margarete (Gretchen): Genç
bir kadın,   Faust’un sevgilisi; Marthe: Gretchen’in komşusu, Lieschen:
Gretchen’in tanıdığı, Valentin: Gretchen’in erkek kardeşi.

***

Bir ortaçağ efânesi olan Faust temasını
işleyen Alman, Fransız, İngiliz, Rus, Amerikalı ve diğer milletlerden pek çok
yazar olduğu gibi Faust, Türkçeye en çok tercüme edilen kitaplar arasında
bulunmaktadır. İlk Faust tercümesi 1886’da Nâmık Kemal tarafından
gerçekleştirildi. Leon Cahun’un Gökbayrak isimli eserini Türkçeye çeviren Galip
Bahtiyar, 1932 yılında Faust’u kitap hâlinde Türk okuyucusuna sundu. 1935,
1939, 1942, 1950, 1958 yıllarında değişik kişilerin tercümesi ile çeşit
zenginliği sağlandı. 1960 yılından sonraki çalışmalar, kısmî tercümelerdir.

Ötüken Neşriyat’ın, değerli bir armağan gibi
okuyucuya sunduğu Senail Özkan’ın
Faust tercümesi ve Göktürk Ömer Çakır’ın
yayına hazırladığı ‘Faust’u okuma ve
anlama rehberi
’ olarak vasıflandırılabilecek eseri, çok önemli bir ihtiyacı
karşılamaktadır.

Goethe’nin İslâmiyet’e olan yakınlığı ve Hz.
Muhammed’e olan hayranlığı sebebiyle anlaşılıyor ki Türk okuyucusunun Goethe ve
Faust’a ilgisi artarak devam edecektir.

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

 İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu
34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

GÖKTÜRK ÖMER ÇAKIR:

Araştırma –
İnceleme, Araştırma ve Başvuru Kitapları, Biyografi kategorilerinde eserler
yazmış bir yazardır. Başlıca kitapları alfabetik sırayla; *Küçük Asya
Sikkelerinde Grifon Tasvirleri, *Millî ve Mânevî Târihimizin Büyük Simaları,
*Kronograf – Müntahabat-ı Ayarsız olarak sayılabilir.

Göktürk Ömer
Çakır’ın kitapları; Cedit Neşriyat, Gece Kitaplığı aracılığıyla
kitapseverlerle buluşmuştur.

 

 

 

 

 

 

KISA KISA… / KISA
KISA…

1-MİSYONERLİK
VE EVANJELİZM:
Alâeddin
Usta / Bilgeoğuz Yayınları.

2-AŞI
Biontech Aşısına İden Yol ve Geleceğin Tıbbı:
Joe Miller, Özlem
Türeci, Uğur Şâhin. Çeviren: Kemal Atalay / Kronik Kitap.

3-KORKU
VE TİTREME
:
Gulam Hüseyin Saedi. Çeviren Matbule Aras Eivazi-Ferhad Evazi / Yapı Kredi
Yayınları.

4-KADİM
TÜRK YURDU FERGANA VÂDİSİ VE BÜYÜK GÜÇLERİN HÂKİMİYET MÜCÂDELESİ:
Dr. İlter Türkmen /
Berikan Yayınevi.

 5-KİM
KORKAR ÇAĞDAŞ SANATTAN:
Kiyung An – Cesica Cerasi. Tercüme: Mehmet Üstünipek /
Hayatperest Yayınevi

 

Ulusal Güvenlik Açısından Uzay

“Devletin hava ülkesindeki
(sahasındaki) egemenlik sahasının sınırsız olduğu görüşü uzay hukuku kuralları
ile değişmiştir. Uzayın bilimsel anlamda tanımı, atmosferin dikey sınırı
meselesi açısından da son derece öneme sahiptir. Çünkü uzay, devletlerin kara
ve deniz ülkesi üzerinde yükselen hava tabakalarının aksine, insanlığın ortak
malı olarak kabul edilmektedir. Diğer yandan pozitif uluslararası hukuk
bakımından uzay kavramı, yalnız uzay boşluğunu değil, aynı zamanda dünya ve
onun atmosferi dışındaki tüm gök cisimlerini (insan yapımı uydular hariç) de
kapsamaktadır.” (1)

 

Uzay, Ay ve diğer gök cisimleri,
egemenlik iddialarına ve milli iktisaba konu olamazlar. Ancak uzaya fırlatılan
cismi (uydu vb.) sicile kaydedilmiş olan Devlet, bu cisim ve üzerindeki
şahıslar üzerinde uzayda iken yetki ve kontrolünü muhafaza eder.(2)

 

Birleşmiş Milletler Online
Endeksi’ne göre bugün (15 Mart 2022) itibariyle dünya yörüngesinde 8576
bireysel uydu bulunuyor. Bu alanda ABD 4364 adet uydu ile başı çekiyor. ABD’yi
1553 uydu ile Rusya, 655 adet ile Çin ve 524 adet ile İngiltere (Birleşik
Krallık) izliyor. Türkiye’nin uydu sayısı ise 16. En son 13 Ocak 2022 tarihinde
Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi tarafından eğitim ve araştırma amacıyla
üretilen Grizu-263 ile Türkiye’nin uydu sayısı 16’ya yükselmiş durumda. (3)

 

Neden Bu Kadar Çok
Uydu Var?

 

Uydular çeşitli kullanım amaçları
ile üretilip uzaya gönderilmektedirler. Bunlar arasında iletişim, dünya gözlem,
teknoloji geliştirme ve sergileme, navigasyon ve konumlandırma, uzay bilimi ve
gökbilimi, yerbilim gibi muhtelif amaçlar yer almaktadır. Uyduların yer altı
kaynaklarının (maden vb gibi) tespitinden tutun, meteorolojik gözlemlerin
yapılmasına, küresel seyahat ve lojistik ağının sağlanması ve denetimine kadar
pek çok ekonomik amacı bulunmaktadır. Ancak bu kadar çok uydu gönderilmesinin
asıl amacının istihbarat sağlamak ve askeri amaçlar olduğunu bilmek lazım.
Bugün sıradan kullanıcıların bile Google Earth sayesinde oturduğu yerden
dünyanın bir ucunda havuz başında güneşlenen bir insanın fotoğrafını
çekebildiğini göz önüne alırsak, devletlerin uydular vasıtasıyla nasıl bir
istihbarat gücüne sahip olduklarını daha iyi anlayabiliriz. Ancak savaş
uçaklarının, savaş gemilerinin, kara birliklerinin, binlerce kilometre uzaktaki
pireyi gözünden vuran füzelerin elinin, ayağının, gözünün ve kulağının uydular
olduğunu bütün bu devasa askeri düzeneğin uydular sayesinde faaliyet
gösterdiklerini bilmek lazım.

 

Ülkelerin hava kontrol ve savunma
sistemlerinin, kara ve deniz kontrollerinin uydular sayesinde ayakta
kaldıklarını da bir kenara yazmak lazım. Yine uydular aracılığıyla herhangi bir
ülkenin konusu yazılım olan herhangi bir savunma sisteminin rahatlıkla devre
dışı bırakılabileceğini de bilmek gerekmektedir. Bu manada uzayda uydu
hakimiyeti olan bir ülkenin istediği herhangi bir ülkenin hava savunma
sistemleri başta olmak üzere genel olarak bütün savunma sistemlerini oturduğu
yerden kilitleyebilmesi mümkündür.

 

Bir ülke kendi uyduları vasıtasıyla
başka ülkelerin savunma sistemlerini bertaraf edemese bile, en azından o
ülkenin uydularını saf dışı bırakarak uydusuz kalan bir ülkeyi kör, sağır ve
hatta elsiz-ayaksız bir rakip haline getirebilir. Bu nedenle, uzayda fazla
sayıda uydu bulundurmanın yanı sıra, diğer devletlerin uzaydaki uydularının
sayılarını, hareketlerini denetleme ve gerektiğinde bunlara müdahale
edebilmenin yollarını aramak Türkiye için gerçek anlamda bir ulusal güvenlik
meselesidir.

Nitekim hafızam beni
yanıltmıyorsa 2002 veya 2003 yılında (Hilmi Özkök’ün Genelkurmay Başkanı olduğu
dönemdi) TSK bünyesinde dördüncü bir kuvvet olarak Uzay Kuvvetleri Komutanlığı
kurulması için bir planlama yapılmaktaydı. Ancak ülkedeki siyasi iktidarın
vizyonu böyle bir projenin önemini anlamak için yeterli olmadığından proje
hayata geçmedi.

 

Burada bir parantez açarak kısa
bir açıklama yapalım. Evrenin oluşumu hakkında bugün için kabul edilen en genel
geçer teori olan Big Bang Teorisi’ne göre evren evren sonsuz küçüklükte ve
sonsuz sıcaklıkta bir noktanın patlamasıyla meydana gelmiştir. Bu büyük
patlamanın meydana getirdiği merkezkaç gücün etkisiyle genişlemeye başlamıştır
ve bu genişleme hala devam etmektedir. Ancak bu teori de akıllara başka başka
sorular getirmektedir. Evren neyin içinde genişliyor ve evrenin içinde
genişlediği “şeyin” içinde başka evrenler de var mı? yine o evrenin içinde
genişlediği “şey” de başka bir “şeyin” içinde mi ve ondan da başka “şeyler” var
mı?

 

Konumuza dönecek olursak uzay
çalışmaları Türkiye için olmazsa olmaz derecede hayati bir konudur. Bu nedenle
Atatürk’ün “İstikbal göklerdedir” sözüne iyi kulak vermek ve buradaki “gökler”
kavramını sadece kuşların uçtuğu hava sahası veya uyduların döndüğü alan ve
hatta uzay boşluğu olarak bile kabul etmemek lazım. “Gökler” kavramını geniş
anlayıp gözümüzü ve ufkumuzu evrenin içinde genişlediği “şeye” ve hatta o şeyi
de içinde barındıran “şeye” genişletmek lazım. Bu yazıda genel olarak
uydulardan ve onların kullanım alanlarından bahsetmeye çalıştık ama bu konuyu
sadece uydular ile kısıtlı olarak görmemek gerekmektedir. Uzay ne kadar büyük
ve geniş bir saha ise bu alanda yapılabilecek çalışmalar da o kadar büyük ve
geniştir. Zamanın izafiliğinden mekanın bükülebilmesine, oradan moleküler
transportasyona kadar her türlü çalışmayı bu kapsama dahil edebilirsiniz.

 

Ama bunların boş işler olduğunu
düşünüyorsanız; ihale kovalamak, kamunun imkânlarıyla finanse edilen projeleri
kullanarak zenginleşmek, küçük siyasi menfaatlerin peşinden koşmak, doktorlara
çatmak daha cazip ve önemli geliyorsa buna yapabileceğim hiçbir şey yok.

 

“Kul innemâ enâ munżir(un)(s) vemâ
min ilâhin illa(A)llâhu-lvâhidu-lkahhâr(u)” der geçerim. Vesselam…

 

 

(1) Gündüz, Arslan:
Milletlerarası Hukuk, Ed: Günel, Reşat Volkan, Beta Basım, 11. Baskı, İstanbul,
2021, s. 434.

 

(2) Arslan, s. 435.

 

(3) https://www.unoosa.org/oosa/osoindex/search-ng.jspx?lf_id=

Suya Sabuna Dokun(ma)mak!

Yapmayın… Yapmayın…

Türkiye’nin
yetiştirdiği çok değerli ekonomistlerimiz var. Bunlar yaşadığımız
ekonomik buhranın sebebi ve körükleyicisi olan yanlış politikaları görüp adeta
saçlarını başlarını yoluyorlar.

Çünkü Türkiye’yi
yönetenler pandemi süreci ve akabinde Rusya- Ukrayna savaşının
getirdiği ve getireceği çok riskli ortamda hiç yapılmaması gereken şeyler
yapıyor.

İktidar
ekonomiyi bir deneme yanılma yöntemiyle yönetmeye çalışıyor. Yetkililer
genel kabul görmüş yöntemlerin dışında heterodoks dedikleri politikaları
savunuyorlar. Bir uçtan öbür uca savrulmakta olan politikalar belirsizlik ve
güvensizlik yaratıyor.

Ekonomist Hakan Kara son
durumu değerlendiren mesajında şu tespitleri yaptı:

“Cari denge hızla bozuluyor, enflasyon beklentisi artıyor ve ekonomi
yavaşlıyor.
(Cari açık ve üretim
verisi henüz savaşın etkisini içermiyor.)

Ekonomide
ender görülen bir durumdur. Bu üç temel göstergeyi birden bozmak özel çaba
gerekir.”

Değerli
ekonomist Mahfi Eğilmez, iktidarın “Faizi indirince kur yükselecek,
kur yükselince cari açık düşecek, cari açık düşünce enflasyon düşecek….”

söyleminin sonunda geldiğimiz yeri tanımladı: “Hepsinin tersi oldu.”

Zanka
TV’de çok değerli yorumlarını dinlediğimiz Rubil Gökdemir de “Bütün
ceremesine milletçe katlanmamıza karşın; Cari fazla hedefiyle yola çıkıp,
sadece OCAK ayında 7,11 milyar $’lık cari açıkla bütün zamanların rekorunu
kırdınız!
Hiç mi utanmıyorsunuz?” diyerek iktidarı eleştirdi.

Sonuçta
kur yükseldi, cari açık yükseldi, enflasyon yükseldi, işsizlik yükseldi.
Bu dört parametreyi birden yükseltmek hakikaten özel bir çaba ve beceri
gerektirir.

Yönetim hatalarının sonucu olarak, insanlarımız arabasını kullanamaz, kaloriferini yakamaz, elektrikli
cihazlarını kullanamaz, tatil yapamaz ve hatta temel gıda ihtiyaçlarını alamaz
hale geldi. Sağlık ve eğitim hizmetleri dahi aksamakta.

*******************************

Kur Korumalı Mevduat Hesabı Çok Riskli

Baktılar
ki, kur yükselince başta enerji olmak üzere ithal ettiğimiz her şey
pahalanıyor. İthalata bağımlı bir sanayi ve tarım altyapımız olduğundan maliyetler
artıyor ve enflasyonu tutmak mümkün olmuyor. Ancak “faizi
artırmayacağız”
diye de kendilerini bağladıkları için faiz silahını
kullanamadılar.

Bu
yüzden Kur Korumalı Mevduat (KKM) diye bir mevduat türü icat ettiler. Yeniçağ’dan
Remzi Özdemir’in verdiği bilgilere göre bu hesaplar 500 milyar lirayı
geçti.  “Yaklaşık 800 bin kişinin
parasına devlet, dövizle garanti verdi.”
 Garantiyi veren bankalar değil. 800 bin kişiyi
koruma altına almak için 85 milyon nüfusu kefil yaptılar.

“Bu
kişilerin ortalama baz alınan kuru 13.40 lira. Vade sonunda dolar kuru şu
andaki seviyede (14,90 TL) kalırsa Hazine’nin
(halkımızın) zararı
yaklaşık 50 milyar TL olacak.

Eğer kur
vade sonunda 16.40 olursa Hazine 100 milyar lira bunların hesabına
vergisiz para yatıracak.”

Allah
korusun diyeceğim ama gidişat o yönde, “eğer dolar kuru 20 lira olursa,
işte o zaman yandık. Çünkü bu 800 bin kişiye ödeyeceğimiz rakam yaklaşık
230 milyar lira olacak.”

Buradaki
milyar TL rakamlarını küçümsemeyin, bunlar korkunç meblağlar. 6 sıfır atılmadan
önceki söyleyişle 100 katrilyon lira, 230 katrilyon lira gibi
meblağlardan bahsediyoruz.

Tam bir
bataklık yaratıldığı açık değil mi?

*******************************

Prof. Dr. Özgür Demirtaş Yalvarıyor

İşler o
kadar kötüye gidiyor ki saygın ve çok takip edilen ekonomi profesörümüz Özgür
Demirtaş
adeta yalvarırcasına şu açıklamayı paylaştı:

1)   
“Hükümete ve
Yönetenlere Tavsiyem: Döviz satarak piyasayı tutmaya çalışmayın. Bu konu
100 kez söylendi, 100’ünde de dinlenmedi, 100’ünde yanlış olduğu anlaşıldı.

Döviz satışı (hele dünyanın ve Jeo-politiğin bu kadar
ısındığı dönemlerde) son derece yanlış.

2)   
Faizi
“inatla” düşük tutmanızın maliyeti ÇILGIN Enflasyon oldu. Yapmayın.

Yapacağınız
şey NET: Faizi “Olması Gereken Yere” bırakmanız. Olması
gereken yer diyorum. Çünkü inatla oranın altında tutuyorsunuz.

Enflasyonun %120 olduğu yerde Faiz %14’te TUTULMAZ. Yapmayın!

3)   En sonunda:

a) Ya Faizi Arttırmak zorunda kalacaksınız. b) Ya SUPER-BONO
çıkarmak
zorunda kalacaksınız.

Türkiye de bu geçen zamanda Enflasyon altında ezildiği ile kalacak.

Politikanız NET olarak yanlış. YAPMAYIN… Daha ne diyeyim YAPMAYIN…”

*******************************

Faizi Artırırlarsa

RTE’ninfaiz
sebep enflasyon sonuçtur”
tezi ve “Nas var” söylemiyle ekonomimiz
bir çıkmaz sokak içine saptı.

Prof. Dr. Özgür Demirtaş, bu çıkmaz sokaktan çıkabilmek için iktidarın politika faizini yükseltmek,
faizleri enflasyon oranına yaklaştırmak zorunda kalacağı kanaatinde.
Diğer
birçok ekonomi uzmanı da benzer görüşü savunuyor.

O zaman
biz Eylül 2021 ayından bu yana altı buçuk ayda dolar kurunu 8 TL’den 15
TL’ye; bir litre motorini 7,5 TL’den 22,5 TL’ye neden çıkardık?
Neden bir
yıllık üretici fiyat artışlarını yüzde 120’lere
yükselttik; İnsanlarımızın
en az yüzde 90’ını bir iki kademe fakirleştirdik?

Faiz yükseltilirse de bu çektiklerimiz geri gelmeyecek. Muhtemelen kurlar düşmeyecek, fiyatlar
inmeyecek. Ancak kurların ve enflasyonun yükselmesi duracak.

Bunu
biliyoruz, çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan bir sene kadar önce Naci
Ağbal’ı Merkez Bankası Başkanı
olarak atadığında, yüksek faizi “acı
ilaç”
kabul ettiği dönemde bu tecrübeyi yaşadık. O zaman faizleri
yükselttiler, kur ve enflasyon artışı durdu.

Ağa ile
marabanın bir iddia sonucunda ilk hale gelince, “biz bu b..’u neden yedik?”
dedikleri hikâyedeki gibiyiz.

Faizler resmen yükseltilirse, ekonomide savrulma duracak, kısmi bir normalleşme ve
dengelenme
olacak.

Ama bizler
madem bir sene önceki politikaya dönecektik, halkımız bunca ceremeyi
niye çekti?”
diye soracağız.