14.1 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 337

TMT (Türk Mukavemet Teşkilatı)

       Geçtiğimiz hafta
içinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde ünlü bir iş adamı failleri aranan bir
cinayete kurban gitti. Cinayet haberi duyulduğunda Türkiye’de yayın yapan bir
televizyon kanalında bu haber Kıbrıs Türk tarihine adını şanla, şerefle
yazdırmış, Kıbrıs Türk’ünün adadaki varoluş mücadelesine önderlik eden bir
teşkilatla irtibatlandırılmak istenmiştir!

       Bu teşkilata; ‘’adı suikastlarla bilinen
yarı resmi bir oluşum’’ nitelendirilmesi, böylesi bir haberin yapılması, bu
haberi yapan gazeteci adına büyük bir talihsizliktir. Zira bu gazeteci ya
yapmış olduğu bu haberin sonuçlarının nereye varacağını hesaplayamamıştır! Ya
da haberin odağına oturttuğu bu teşkilatın ne olduğundan haberi dahi yoktur!

    Bu
haber gerek KKTC’de, gerekse Türkiye’de devletin en üst makamları başta olmak
üzere esefle karşılanmış; haberi yapan gazeteciye yönelik devletin her
kademesinden kınama açıklamaları yapılmıştır. Böylesi bir haberin yapıldığı
ilgili TV kanalı hakkında da RÜTÜK tarafından soruşturma başlatılmıştır.

    Bu haberi konu başlığı yaparak, bu yazıyı
kaleme almamdaki amaç ise; yıllar süren titiz bir çalışma sonucunda
hazırladığım; kuruluşundan, teşkilatın yapısına, Kıbrıs adasındaki
faaliyetlerine kadar anlatmış olduğum ‘’TMT
(Ölmek Var, Dönmek Yok)’’
isimli kitabımla bu teşkilatın ne olup, olmadığı
konusunda taraf olmamdır.

   Bir kere şu hususun altını kalın bir çizgi
ile çizerek tarihe bir kez daha not düşmek gerekirse; ‘’adı suikastlarla anılan
yarı resmi bir oluşum’’ diye adlandırılmak istenen Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT)   nedir,
ne demektir diye sorgulandığında tarih sayfaları bu teşkilatı:

    50’li yıllardan, 1974 yılına kadar geçen çeyrek asırlık
süreçte Kıbrıs Türk’ünün adadaki direniş ve varoluş mücadelesine önderlik
ederek, Rum-Yunan ikilisinin adada gerçekleştirmek istedikleri Enosis’i önlemek
amacıyla 1 Ağustos 1958’de adada faaliyete geçen, Rum EOKA terör örgütüne karşı
Kıbrıs Türk’ünün canını, malını, iffetini, tüm kutsal varlıklarını korumak
amacıyla kurulmuş, bu teşkilatta görev almış nice kahramanları anlatır.

    TMT,
kuruluşundan 1976 tarihinde KKTC Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığına dönüşümüne
kadar tarihin hiçbir döneminde ne illegal bir yapının içinde olmuş, ne de adı
suikastlarla anılmıştır. TMT, Kıbrıs Türk’ünün adadaki vatan savunmasının adı,
‘’Kuva-yı Milliye’’ ruhunun Kıbrıs adasına yansıması olmuştur. 

     Kıbrıs adasında Türk
Mukavemet Teşkilatının
kuruluşu öncesinde yaşananlara, TMT’nin adada
faaliyete geçmesiyle birlikte Kıbrıs Türklerinin ortaya koydukları yaşam
mücadelesine, Türkiye’nin yasal garantörlük hakkını kullanarak Türklerin Rumlar
tarafından topyekûn katledilmesine, Kıbrıs adasının Yunanistan’a bağlanmasına
mani olmak amacıyla Mehmetçiğin 20 Temmuz 1974 tarihinde adaya ayak basıncaya
kadar geçen sürece bakıldığında:

    Kıbrıs Türk’ünün ata yadigârı vatan
topraklarında yaşamlarını sürdürebilmek adına vermiş oldukları muhteşem bir
direniş, bu direnişe öncülük eden bu gizli bir teşkilatın ölüm kalım savaşı
görülür.

   Bu savaşın parolası: ‘’ÖLMEK VAR, DÖNMEK YOK’’
tur.

   Bu savaşın içinde nice isimsiz kahramanın
kan ve can bedeli, gözü yaşlı Türk analarının bitmeyen acıları vardır. O analar
ki; günü gelmiş, sırtlarında emzikli bebeleri ellerinde silah, erlerinin yanı
başında Mücahide olarak çarpışmış. Günü gelmiş, yıllar boyunca Hamitköy ovasına
kurulu Kızılay çadırlarında aç susuz yaşam mücadelesi vermiştir.

   Ama hiçbir güç, hiçbir neden, Kıbrıs Türk
halkını vatan topraklarından vazgeçirememiştir. İşte Kıbrıs Türk’ünün adadaki
var oluş mücadelesinin özü budur. Bu öz, en büyük gücü TMT’den almıştır.

   İngiltere’nin Kıbrıs adasına el koymasıyla
başlayan; Kıbrıs Türk Halkının, Rumlara karşı adada gerçekleştirdiği direnişe, var
oluş mücadelesine yansıyan üç önemli gerçek vardır:

   Bu gerçeklerin ilki;

    1878 yılında Kıbrıs adasına el koyan
İngiltere’nin müstemleke döneminden, 1960 yılında kurulan Bağımsız Kıbrıs
Cumhuriyeti dönemine kadar giden süreç de dâhil ama özellikle 21 Aralık 1963
tarihinde başlayarak, 20 Temmuz 1974’e kadar devam eden Rum tedhiş hareketleri
karşısında; Kıbrıs Türklerinin ata yadigârı vatan topraklarında yaşam haklarını
savunmalarıdır.

İkinci gerçek;

    Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşunun
tapu senedi Lozan Anlaşmasıyla Akdeniz’de kurulmuş Türk-Yunan dengesinin,  20 Temmuz 1974 Mutlu Barış Harekâtıyla
Türkiye aleyhine bozulmasının önlenmesidir.   

Üçüncü gerçek ise:

      TMT gibi efsanevi bir teşkilatta görev
almış Türk subaylarının tarihe yazdığı nice kahramanlıklarla, o süreçte bu
teşkilata destek veren Türkiyeli ve Kıbrıs Türk siyasetçilerinin unutulmaz
çabalarının tarihe iz düşümüyle, teşkilata katılan Kıbrıs Türk Mücahitlerinin,
Mücahidelerinin adadaki var oluş mücadelesinde gösterdikleri kahramanlıklarla,
bu uğurda verilen nice şehitlerle, gazilerle ispatlıdır.

    İlk
iki gerçek; yasal antlaşmalarla, tarihi belgelerle kanıtlıdır…

    Üçüncü gerçeğin
yazılı belgesi yok denecek kadar azdır ama bu önemli gerçek, yaşanan olaylarla
kanıtlanmış, tarihin unutmaz hafızasına vatan sevdalılarının can ve kan
bedeliyle yazılarak emanet edilmiştir.

    TMT gerçeği ne değiştirilebilir, ne de
dönüştürülebilir. Hele, hele günümüzde tarihi gerçekleri bilmeden haber yapan, tarihi
gerçekleri saptırarak, internet bilgileriyle bilim insanı kisvesine bürünen,
vicdanlarını cüzdanlarına tercih eden kimileri tarafından Türk Mukavemet
Teşkilatının Kıbrıs Türk halkından aldığı destekle göstermiş olduğu o muhteşem
direniş, gerçekleştirdiği başarılı mücadele; ne yok sayılabilir, ne de aslı
astarı olmayan sokak efsanesiymiş gibi gösterilebilir!

     TMT mensupları; Kıbrıs Türk Halkının
adadaki var oluş mücadelesinde, onlara verilen vatan görevi ne ise; sadece o
görevi kanı ve canı pahasına yerine getirmiş, görevlerini yerine getirirken de
ne haktan, ne de hukuktan vazgeçmemiştir.

      Kıbrıs adası Türk toprağıdır. Kıbrıs Türk
Halkı, atalarından yadigâr bu vatan parçamızda sonsuza değin hür ve bağımsız
yaşayacaktır.

      Yıllar sonra gün gelecek tıpkı bugün
olduğu gibi, tarih sayfaları yine açılacak, yaşanan tarihi gerçekler bir kez
daha sorgulanacaktır!    

       Ancak yüzyıllar sonra dahi, kimler sorgularlarsa
sorgulasın; TMT araştırıldığında, bu teşkilat nedir? Neden kurulmuştur? Diye
sorgulandığında; karşılarına hep şu gerçek çıkacak, ağızlardan şu cümleler
dökülecektir:

     ‘’Türk
Mukavemet Teşkilatı, Kıbrıs Türk’ünün adadaki direniş ve varoluş mücadelesinin
önderi, bizim yaşam kaynağımız olmuş. Bu gün ata yadigârımız Kıbrıs’ta kurulmuş
bağımsız bir devlette özgürce yaşayabiliyorsak, bu topraklar bizim vatanımızdır
diyebiliyorsak eğer; varlığımızla birlikte her şeyimizi o yıllarda atalarımızın
vermiş olduğu o muhteşem direnişe, bu direnişte görev alanlara ve tabi ki,
bizleri adada yok olmaktan kurtaran Türkiye’ye ve Mehmetçiğe borçluyuz.’’

       Kıbrıs adasında bundan 65 yıl önce ölüm, kalım mücadelesi
veren Kıbrıs Türk’ünü, bu mücadelesinde yalnız bırakmayan, onlara önderlik
ederek tarih sayfalarına ‘’TMT – Kod
Adı: KİP’’
olarak geçen bu gizli teşkilat için söylenecek, yazılacak ne
varsa, hepsi bundan ibarettir.

      Unutulmasın ki!

      Yaşanan tüm gerçeklere rağmen bu efsanevi teşkilatın ada tarihine kazıdığı o muhteşem var oluş
mücadelesini göz ardı edenlere, Kıbrıs Türk’ünün ortaya koyduğu Kuva-yi Millîye
(milli güçler) ruhunu yok sayanlara verilecek cevap; tarihin derinliklerinden
bu efsane teşkilatın mensuplarından gelecek, ada topraklarında yine onların
sesi duyulacaktır:

      ‘’Kıbrıs
Türk’ünün yaşayış ve hürriyetine, malına, her türlü ananesine ve mukaddesatına,
her nerede ve kimden olursa olsun vaki olacak tecavüzlere karşı koymak için,
kendimi Yüce Türk Ulusuna adadım. Gördüğüm, duyduğum ve hissettiklerimi ve bana
emanet edilenleri hiç kimseye ifşa etmeyeceğime, ifşaatın ihanet sayılacağına
ve cezasının ölüm olduğuna, verilecek cezayı seve seve kabul edeceğime namusum
ve şerefim üzerine ant içerim.’’

     Vatan, Türk Mukavemet Teşkilatında görev yapanlara
minnettardır.

     (Kaynakça: Bk. Bilgeoğuz Yayınları, TMT
(Ölmek Var, Dönmek Yok)-2021 Atilla Çilingir)

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI’nın Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 9

0

Kabaklı Hoca’nın
Ardından

ZEYNEP
ULUANT

Kuran-ı Kerim’de ‘Küllü nefsin zâikatül mevt’ buyuruluyor,
yani ‘her nefs ölümü tadacaktır.’ Bu
imana âşina ve Allah’ın büyüklüğü karşısında baş eğmiş insanın ölüm karşısında
takınacağı tavır elbette hüzünle karışık bir teslimiyet olacaktır. Şüphesiz biz
inananların indinde ölüm asla bir son olmayıp sanki bir rüyadan uyanıştır.
Fakat ebedî âleme uğurladığımız kimse millete ve cemiyete hizmet etme yolunda
hususî bir yeri olanlardansa duyulan hüzün ve keder büsbütün farklı oluyor.
Âdeta düny^ünın boşaldığını hissediyorsunuz. İşte bundan yirmi bir sene evvel, Fâtih
Câmii’nin avlusunda mahşerî bir kalabalıkla Kabaklı Hoca’yı gerçek âleme
uğurlarken bu duygular içindeydim. Son on beş senedir kaybettiklerimiz, gözümün
önünden bir film şeridi gibi geçiyordu.

Çok değil iki sene evvel
Necmeddin Hacıeminoğlu’nu, daha önce de İsa Yusuf Alptekin’i gene Fâtih
Câmii’nden uğurlamıştık. Şimdi ise sıra Kabaklı Hoca’ya gelmişti, hem de kırk
gün önce kaybettiği sevgili eşinin ardından…

Henüz küçük bir çocukken,
evimizde Kabaklı Hoca’dan ve gazetedeki sütunundan bahsedildiğini çok net hatırlıyorum.
Aradan birkaç sene geçtikten sonra babam Ergun Göze kendisiyle aynı gazetede
yazmaya başlayınca ise tanışıklığımız hayli ilerlemişti. Kabaklı Hoca’nın aynı
zamanda İlhan Ayverdi Hanımefendi ile Edebiyat Fakültesi’nden sınıf arkadaşı
olması, aramızdaki münâsebetin büsbütün perçinlenmesini sağlıyordu. Zîra
Ayverdi ailesiyle de çocuk yaşımdan beri süregelen güzel bir dostluğumuz vardı.

Gazetede bir dâvânın mücâdelesini
vermek kolay değildi ve arada sıkıntılı günler yaşanabiliyordu. İşte bu
günlerden birinde, Hoca’nın Haseki’deki evine moral destek vermek için
gittiğimizi çok iyi hatırlarım. Lise son sınıftayken ise Türk Ev Kadınları
Derneği’nin Topkapı Sarayı’ndaki Konyalı’da düzenlediği bir edebiyat
toplantısına, edebiyat öğretmenimiz ile birlikte gitmiştik. Konuşmacı Ahmet
Kabaklı Hoca idi. Sohbetten sonra sıra öğrencilerin suallerine gelmişti. Nermin
Suner Hoca da bir grup talebesiyle birlikte oradaydı ve O’nun öğrencilerinden
biri söz alarak gayet küstah bir şekilde şimdi mâhiyetini hatırlayamadığım bir
soru yöneltti. Bu sualde delikanlılık çağını zor geçiren bir gencin isyan ve
hiddeti vardı. Nermin Hanım’ın fes kestiğini ve Kabaklı Hoca’nın da ilk anda
öfkeden sesinin renginin değiştiğini hatırlıyorum. Fakat bu hâl çok kısa sürdü.
Hoca soğukkanlılığını kaybetmeden soruyu cevaplamayı başardı ve sonunda da ‘Çok akıllı bir talebeniz var sizi tebrik
ederim Hocânım
’ dedi. Böylece bu güzel toplantının havası boş yere
elektriklenmekten kurtulmuştu. Sonraki senelerde, o gencin içindeki fırtınayı
atlatarak gayet olumlu bir gelişme gösterdiğini ve aklı başında bir yetişkin
olduğunu rahmetli Nermin Hoca’dan dinlemiştim.

Daha sonra ise kısa bir müddet
oturduğu Şifâ’daki evinde uzunca süren bir rahatsızlık geçirdiğini ve babamın
kendisiyle yakından ilgilendiğini hatırlıyorum. Hasta yatağında gördüğü alâkadan
son derece memnundu. Seksenli yılların başlarındayken de kendisiyle Antalya
Turtel Otel’de karşılaşmıştık. Senelerdir her gün yazı yazmanın verdiği
yorgunluk içindeydi. Gene de yanında getirdiği daktilosuyla yazı yazmaktan geri
durmuyordu. Tâtilin dinlendirici atmosferine girmişken, Tercüman Gazetesi’nin
kapanma cezası aldığı haberini üzüntü ve öfkeyle karşıladığını hatırlıyorum.
Ona göre bu, arzu edilmeyen mecburî bir tâtildi ve temkinden yoksun sorumsuz
hareketlerden dolayı, gazete bu istenmeyen noktaya gelmişti. Devran döndü,
şartlar değişti. Yıllardır milliyetçi, muhafazakâr camianın sesi olan Tercüman
Gazetesi maalesef kapandı. Kabaklı Hoca yazı hayatını Türkiye Gazetesi’nde
devam ettirdi, fakat babamın meşrebi farklıydı, o bu sahadan çekilmeyi tercih
etti. Hoca ile karşılaştığımız zamanlar babamın mutlaka yazması gerektiğini
söylüyor fakat cevap olarak benden sessiz bir tebessümden başka bir şey
alamıyordu.

Kendisiyle büyük kayınvalidem
Sâmiha Ayverdi’nin sohbet meclislerinde de sıkça karşılaşıyorduk. Her sene
Ramazan ayında verilen çocuk iftarlarının büyüklere ayrılan masasında
Kabaklılar mutlaka yer alırlardı. Memleketimizin fikir ve kültür dünyasına
sayısız hizmeti geçmiş Ayverdi ailesiyle hizmet yolunda çok sıkı bir
alışverişleri vardı. Bilhassa Sâmiha Ayverdi ve Ekrem Hakkı Ayverdi’ye
gösterdiği saygı ve muhabbet zikredilmeye değerdir.

Kabaklı Hoca ile iki sene önce
Türk Dünyâsına Hizmet Vakfı’nın düzenlediği bir Balkan gezisinde de beraberdik.
Güzel fakat yorucu bir yolculuğun sonunda vardığımız otelimizin lokantasında
tevekkülle yemeklerimizin gelmesini beklerken bütün aksiliklere rağmen
Hocamızın ‘derin devlet’ esprisini
bularak her fırsatta bizi güldürmesini unutamam.

Kendisiyle Kubbealtı’nın kırkıncı
kuruluş yılı merasiminde karşılaşmam meğerse kendisini son görüşümmüş. Kısa bir
müddet sonra ise ağır bir kalp ameliyatı geçirdiğini haber alacaktık. Kısa bir
müddet sonra,  Vakıfta her sene
düzenlenen iftarımıza gelen Emin Işık Hoca, alışılmışın dışında yemekten önce
başladığı duasıyla Hocamızın sevgili eşi Meşkûre Hanım’ın vefat haberini
verince şoke olduğumuzu hatırlıyorum. Ne kadar zor bir durumdu, hocamız
hastanedeyken çok bağlı olduğu eşinin vefat haberini alacaktı. Aradan kırk gün
henüz geçmişti ki bu sefer de Hocamızın aramızdan ayrıldığını öğrenecektik. Bir
bakıma ne mutlu idi onlara ki, birbirine son derece bağlı bu çift gerçek
dünyada çabucak buluşuyorlardı.

Meşkûre Hanım son derece saf ve
temiz bir insandı. Sevinç Çokum Hanımefendi, Hocamızın ardından Edebiyat
Mecmuası’nın Şubat sayısında yazdığı yazısında ‘Tatlı yanılmalar’ diye çok güzel adlandırarak O’nun bazı hoş,
yanlış anlaşılmalarından bahsetmişti. Bir tânesini de ben İlhan Hanım’dan
dinlemiştim. Şöyle ki: İlhan Hanım Meşkûre Hanım’ın öğretmenlikten emekli
olduğunu duyunca hayırlı olsun demek için telefon açarak, ‘Ayrıldığınızı duydum’ der. Bunu duyan muhatabı heyecan ve üzüntüyle
Aman İlhan hanımcığım kim çıkarıyor bu
dedikoduları, ben hiç Ahmet’ten ayrılır mıyım
?’ demez mi? İşin aslı anlaşılınca
ise tatlı tatlı gülüşeceklerdir. İşte şu küçük anekdot bile Kabaklı çiftinin
birbirlerine olan bağlılık ve muhabbetinin esprili bir anlatımı değil midir? Bu
muhabbete muvâzi olarak da kırk gün gibi kısa bir ara ile rahmet-i Rahmana
kavuşmaları da elbet onlara kaderin bir cilvesi olmalıdır. Allah’tan ikisine de
rahmet diliyor, satırlarıma Sâmiha Ayverdi’nin Kabaklı Hoca’ya imzaladığı
kitapların dikkate değer birkaç ithafiyesiyle son veriyorum. Âlimin ölümü
âlemin ölümüdür sözünü doğrulayan satırlarla…

*Vatan ve imana can fedâ eden büyük dost insan ve
Hak dostu Ahmet Kabaklı Beyefendi’ye büyük izzet ve himmeti için teşekkür ve
sevgiler ile… 24.7.1983

*Evet aziz dost Ahmet Kabaklı sanki bu yazıları berâber,
aynı masada yazmışız. Mamafih doğrusu da bu değil mi? Mâdemki iman ve îkandan
derunî bir yol vardır, aynı sızıları veya şuuru paylaşmış olmamız nasıl
yadırganır? Size de, Meşkûre Hanım’a da sevgi ve selâmlar. 13.7.1990

*Vatanın ve îmanın hasret duyduğu insan örneğini
cemiyete gösteren aziz dost Ahmet Kabaklı Beyefendi ile kıymetli refikası
Meşkûre Hanımefendi’ye… 17.3.1988

 

ESERLERİ

48-TUHAF
BİR SERÜVEN
: (Charles Dickens’dan Tercüme Ahmet Kabaklı) (256 sayfa / 2008
– 3. Baskı)                                                                        
                                                                          

Charles Dickens (1812-1870)
İngiliz yazar ve sosyal tenkitçidir. ‘19.
Yüzyılın en etkili yazarlarından biri
’ olarak şöhret sâhibidir. Yazı
hayatına gazetecilikle başladı. Sonraki yıllarda kundura boyası atölyelerinde
çıraklık, bir avukatın yanında kâtiplik, gazetede adliye muhabiri ve Lordlar
Kamasarı’nda steno yazıcısı olarak çalıştı.  Oliwer Twist, Dawid Copperfield, İki Şehrin
Hikâyesi,  Büyük Umutlar ve Antikacı
Dükkânı isimli kitaplarıyla, Türkiye’de de tanındı.

 Ahmet Kabaklı’nın Türkçe’ye kazandırdığı bu
kitap, ‘Posthumous Papers of Pickwick
Clup
’ adıyla 1837’de yayımlandı. Londra’da bulunan meşhur bir kulübün, halk
nezdindeki itibârını sıfırlamak maksadıyla yazılmıştır. İngilizlerin
esprilerinin soğuk olduğu söylenir. Hepsi Ahmet Kabaklı’nın ince espri
anlayışıyla ısıtılarak okuyucuya sunuluyor ve zevkle okunuyor.

Dickens, tabiattaki
her türlü sesi, at kişnemesini, kırbaç sesini, köpek havlama ve ulumalarını,
kocakarıların, kabadayıların, romanlarındaki kahramanların konuşmalarını çok
mükemmel taklit edermiş. Halk akın akın O’nu görmeye gider, zevkle dinlermiş.
Kitapları da bu gösterilerde satılırmış.

Charles Dickens 58
yaşında iken felç oldu.  Ölümünün
İngilizlerde oluşturduğu üzüntüyü, O’nun ölümünden 11 yıl sonra dünyaya gelen
Avusturyalı yazar Stefan Zweig şöyle anlatıyor:

Ne vakit ki Dickens öldü, ne vakit ki o meş’ale söndü, sanki bütün
İngiltere bir uçtan bir uca yırtılıp parçalandı. Sokakta birbirini hiç görmemiş
olanlar bile onun ölümünü konuşuyorlardı. Kaybedilmiş bir savaştan sonra
görülen elem gibi, bir bozgun acısı bütün Londra’yı sarmıştı. Onu İngiltere’nin
Panteon’u olan Wesminster Manastırı’nda, ölümsüz Shakespeare’in yanına gömdüler
.’

Hayatı kadar yazdığı
romanlar da renkli ve hoştu.

54-TÜRKİYEYİ YOĞURANLAR:  (222 sayfa / 2003 – 3. Baskı)                                                                      
                                                   

Ahmet Kabaklı bu
eserinde Mehmed Âkif’i, Yahya Kemal’i ve Necip Fâzıl’ı anlatıyor. Bu üç isim,
Türk milletinin, geçmişinden kopmadan geleceği kucaklamasını sağlamıştır.
Onlar, bir milletin ancak, dini ve edebiyatıyla ayakta kalabileceğini,
söyledikleriyle ve eserleriyle gerçekleştirdiler. Dilimizi kısırlaştırmak,
edebiyatımızı köreltmek ve mânevi değerlerimizi yıpratmaktan onlar ve onlar
gibi olanlar korudular.

Ahmet Kabaklı
hayâlhanesinde Mehmed Âkif’i ziyâret ederek sohbet ediyor, koruyuculuğunu devam
ettiriyor. Eserin hemen başlangıcında bir Hz. Ömer kıssası var ki okuyucuyu
vantuz gibi sayfaların arasına çekiveriyor. Kurtulmak ne mümkün… Âkif’in
buhurdanlıktan yayılan râyihalar gibi şiirleri, okuyucunun duygularını
küheylanlar gibi koşturuyor.

Sonra sırada Yahya
Kemal var. Bestelenmeye ihtiyaç hissettirmeyen güfteler gibi…

Ahmet Kabaklı, 1957
yılında İstanbul Çapa Eğitim Enstitüsü öğretmenliğine tâyin edildiğinde Yahya
Kemal’in yakın dostu Nihat Sâmi Banarlı Enstitü’nün müdürü idi. Ahmet Hamdi
Tanpınar’la birlikte Yahya Kemal Beyatlı’yı Park Otel’de ziyârete giderlerken,
Ahmet Kabaklı’yı da yanlarına alırlar. Kabaklı Hoca, bir fırsatını bulup, yalnız
olarak da ziyâret edebilme iznini alır. Bu izni kullandığında sorar:

-Muhterem üstadım,
doğduğunuz ve sevdiğiniz Üsküp’ü biraz anlatır mısınız?

-Üsküp’ü en güzel ‘Kaybolan Şehir’ şiirinde anlattığımı
biliyorsunuz, diyerek henüz kitaba geçmemiş olan o şiiri bana uzattı: ‘Lütfen okur musunuz?’ dedi.

Üsküp ki, Yıldırım Beyazıd Han diyârıdır

Evlâd-ı Fâtihân’a O’nun yadigârıdır

Üsküp ki Şar-dağı’nda devamıydı Bursa’nın

 Bir lâle
bahçesiydi dökülmüş temiz kanın

Ben germeden hayâtı şafaklandıran çağa,

Bir sonbaharda annemi gömdük o toprağa

Vaktiyle öz vatanda bizimken, bugün niçin

Üsküp bizim değil? Bunu duydum için için.

 Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene

Biz sende olmasak
bile sen bizdesin yine.

Cesâretsiz ve
tereddütlü şiir inşadımı tenkit edecek diye beklerken, şâirin gözlerini
nemlenmiş ve yüzüme daha şefkatle bakar gördüm.

Ahmet Kabaklı’nın
sorduğu bir sual üzerine annesinin Yahya Kemal’e vasiyet gibi söylediği cümleyi
okumadan önce derin bir nefes ve elinize mendilinizi alınız:

Oğlum, dünyada iki insanı sev. Peygamber Efendimizi bir de Sultan Murad
Efendimizi
…’

Bitmesi istenmeyen rüyâ
âleminde okunan şiirlerle dolu daha nice sahneler…

***

Ve Necip Fâzıl… Ahmet
Kabaklı’nın dünyâ-ahret dostu…

En güzel şiirinin ‘Çile’ olduğunu söylüyor. Ve şiirin
tahlilini sunuyor. Ve sonra sohbetler… sohbetler…

Bunlardan kısa bir
bölüm:

-İsterseniz ‘Esselâm’ isimli kitabınızla Türk şiirine
getirdiğiniz İslâmî destan sesinin yeniliği ile ‘Tanrı Kulundan Dinlediklerim’ isimli eserinizdeki İslâmî
görüşlerinizi birbirine içirerek, bugünkü sohbetimize devam edelim üstadım,
dedim.

Önce bir sual:
Esselâm’ı niçin yazdınız?

-Bu eser bir ‘Mevlid’
mi? diye sormak istediniz. Hayır! Sâdece ona (Peygamber Efendimize) olan
eritici aşkımın ve gevşemez bağlılığımın vecd destanı… Vecd, îmânın ilk
şartı. Sevgili’nin, sevgili’den alıp getirdiği ve canını fedâya kadar baş
eğilmesi şart, ulvî aşk disiplini şeriatten başka, benim bağlı olabileceğim
hiçbir ölçü hayal edilemez…

-Bir gün
Esselâm’ınızdaki bölümlerin de, Türk ruhuna sinmiş o mübarek çehreli Süleyman
Çelebi’nin Mevlid’indeki ‘bahir’ler gibi camilerde, evlerde, dinî vecd ile
okunmasını ister miydiniz?

-Evlerde,
meydanlarda, toplantı yerlerinde sırf dinî tefekkür, tahassüs ve heyecan
gayesiyle okunmasına… evet!.. Câmilerde, ibâdet şekilleri arasında yer
almasına kat’iyetle hayır!

-Esselâm ’da 63 parça
şiir bulunuşu Peygamberimizin 63 yaşında göçüşlerinden kinâye bir sayı mıdır?

-Levhaların 63 parça
oluşu, mukaddes hayatın yıl sayısından alınma ilhamla, evet… Bu 63 parça
içinde, vak’aları düpedüz resmetmek yerine onların ruhlarını göstermek gayesi
güdülmüştür. 1700 küsur mısralık, kemiyette (sayıca) küçük bir destan… Fakat
keyfiyette, her kelimesi beyin törpüllenmesine mal olmuştur.

-Ne zaman yazıldı
Esselâm’ınız?

-Bir ruh çilesi
içinde, 1960-1961’de hapishanede iken yazılmaya başlandı… Ondan sonra haşin
hayatın zâlim çarkları arasında tekrar gaflet tüneline giren ruhumun kasvet
ikliminde on bir yıl uyuyup 1972 ramazan ayında tamamlandı.

-Yazmaktaki gayeniz?
Daha başka bir deyişle: Hangi hakîkati vurgulamak istediniz?

-Hangi hakikat, hangi
doğru sözlerini anlamam. Tek başına ‘doğru
diye bir şey yok. O’nun (Peygamberin) getirdiği ‘doğru’ var. Bu eser, o gayenin
vecd pırıltılarından bir çakıntı ve aşk haykırışlarından bir ses… O kadar!

Ben ‘hakîkat’ten O’na
giden değil, O’nu topyekûn kabullendikten sonra ondan hakîkate gelen müminim.

Hakîkat, sâdece Allah’ın
dediği ve O’na (Hz. Muhammed’e) bildirdiğidir… Var olmaya bakalım! O ki
varlık o yüzdendir.

-Fikirlerin,
prensiplerin, sistemlerin, ilimlerin, neşelerin, aşkların başlı başına bir hakîkati
yok yani sizce?

-Her şeyi mantosunun
içinde sımsıkı saran ve sınırlaştıran nihâî sebep ve netice Allah’tır… Her şey,
ama her şey bizi aşan bir âlemde, bir ağacın dalları gibi üst üste bekliyor.
Biz, boyumuzu uzatabildiğimiz nispette bu dallardan bir yemiş koparıp yiyebiliyoruz.
Fakat yemişin kendisi bizim değil, ağacın… Gölgesi ve tesellisi ise bizim.

55-YUNUS EMRE: (183. sayfa / 2012 – 12. Baskı)

Frenklerin ‘misyon’ dedikleri kavramın tek kelime
ile karşılığı, zengin Türkçe’mizde maalesef yok. Ancak 2 kelime ile ifâde etmek
mümkün: ‘Özel vazife

Yunus Emre, Cenâb-ı
Allah’ın özel vazife ile Türk milletine armağan ettiği bir değerdir. Dünyâ
ölçüleriyle pahası tespit edilemeyecek bir değer. Ona, Cenab-ı Allah tarafından
verilen özel vazifelerin birincisi: ‘Türk
milletinin adını ve sanını ilelebet korumaktır. Bunu, millet fertlerinin
birbirlerini sevmesi ve mutlak dayanışma ile sağlayacaktır. Çünkü sevgi olmadan
hiçbir şey olmaz. Yaradan’ı sevecek, Yaradan’dan ötürü insanını sevecek,
vatanını sevecek ve koruyacak
.’ 
İkincisi: ‘İnsan topluluklarını
millet hâline getiren Türkçemizi koruyacak ve yücelterek yaşatmaktır
.’
Dilini kaybeden milletlerin târih sahnesinden silindiği bilinmektedir.

Yunus Emre ne bir
devlet reisidir, ne de bir ordu komutanıdır. Kendi köşesinde çok mütevâzı
ölçüler içerisinde bir Türk evlâdıdır.

Yunus Emre’nin
değerini tam olarak ifâde edecek kelimeleri bulmak, cümleler kurmak zordur.
Büyük edibimiz, muktedir mütefekkirimiz Ahmet Kabaklı üstadımız, bu zorluğu
aşmış, ‘Yunus Emre’ isimli hacmi küçük, muhtevâsı zengin eserini hazırlamıştır.
Okumak gerek.  

Mimar Sosyolog Arif Şentürk…

Ben ölen kişilerin ardından çok zor yazı yazarım. Ancak bu seferde
kendimi yazmak zorunda hissettim.

 

“Deryalar” türküsü
ile Türk Milletinin hafızasına kazınan Arif
Şentürk
kimilerine göre sanatçı kimilerine göre türkücü kimilerine göre de
düğün şarkıcısı idi. Ama bana göre bir “mimar sosyolog”du.

 

Zannımca Türk toplumu için çok önemli bir adamdı. Ona şarkıcı, türkücü
demek çok hafif kalır.

 

İyi tanışırdık, Allah rahmet eylesin, meka-ânı cennet olsun…

 

Niye bu yazıyı yazıyorum: çünkü gerçek yüzü ile tanınmayı bence çok
hak etmişti.

 

“Babam Arnavut, anam Boşnak ama ben şen Türk’üm” diyen Arif
Ağa aslında Atatürk’ün “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” sözünün ete kemiğe
bürünmüş şekliydi!

 

Biz Rumeli’yi yani coğrafi ismi ile Balkanları 1800 yıllarının başında
Sırp isyanı ile terk etmeye başladık. Bu insanlar Anadolu’ya öbek öbek gelip
yerleştiler. Çoğunluk geldikleri yerleri ve niçin geldiklerini unuttular. İşte
Arif Şentürk bu unutulan insanları ve toprakları son elli yılda Türk Milletine
türküleri ile yeniden hatırlatan adamdır.

 

Bir gün Bursa Uludağ’da Rumeli derneklerinin yaptığı piknikte birlikte
oturuyor sohbet ediyorduk. Assolist olarak en son o sahne alacaktı. Yüzlerce
insan yanına geldi, babasının dedesinin, ninesinin, halasının, annesinin
selamını söyledi…

 

Çünkü bu adsız kahraman bütün Anadolu’yu düğün, sünnet, şenlik,
festival gibi sebeplerle gezmiş onlara Rumeli’yi türküleri ile yeniden
hatırlatmış ve hatıraları canlı tutmuştur.

 

Bir çocuk Arif ağbiye, “dedemin
düğününde sen söylemişsin”
deyince, Arif Ağbi çocuğa aile şeceresini
anlatıp tüm ailesini tek tek sayıp selam söylüyordu. Böyle bir adamdı rahmetli!

 

Günün birinde Samsun’a fuara çok ünlü sanatçılarla birlikte gazinoda söylemek
için gitmiş gazino patronu onun bir ay bırakmamış çünkü Samsun’da inanılmaz
Rumeli’den gelen bir nüfus varmış. Diyordu ki, “Ben de Samsun’da bu kadar
Rumeli’den gelen olduğunu bilmiyordum. Gece gazinoyu onlar dolduruyordu. Patron
sayemde gazinonun dolduğunu söyledi ve beni bir ay bırakmadı.” diye
anlatmıştı.

 

Bir adam düşünün; binlerce düğüne gitmiş. Babasının ve çocuklarının
düğününde sahne almış bunlarında çocuklarının sünnet ya da evlilik törenlerinde
aynı türküleri söylemiş.

 

Nesiller arası birleştirici, bütünleştirici ve hatırlatıcı bir misyon
edinmiş! Bunda da çok başarılı olmuş.

 

Yani bir mimar bilgeliğinde ve bir sosyolog titizliğinde inşacı bir
yola bilmeden soyunmuş. İşte onun için ona “mimar
sosyolog”
diyorum.

 

Bu gün Rumeli yâda Balkanlar dediğimiz toprakları ve oralara ait Türk
ve akraba kültürlerini konuşuyorsak ve de yeniden Balkanları düşünmeye
başlamışsak bunda Arif Şentürk’ün çok büyük payı vardır. Bu sebeple
hatırlanmayı, anılmayı ve arkadan bir Fatiha okunmayı fazlası ile hak etmektedir.

 

Rahat uyu Arnavut bir babadan Boşnak bir anneden olma koca Türk, rahat
uyu! Ebediyen seni hayırla yad edeceğiz…

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI’nın Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 8

0

Ahmet
Kabaklı’nın Gazete Yazarlığı – 2

Gurbete
hicret

Ancak durumda hiçbir düzelme olmuyor, aksine
daha kötüye gidiyordu. Gazete çalışanları arasında da huzursuzluk başlamıştı. O
sırada Günaydın Gazetesi’nin sâhibi Haldun Simavi yeni bir gazete projesi
ortaya attı. Başında Simavi’nin mutemet adamı Kemal Kınacı’nın bulunacağı
milliyetçi-muhazakâr bir gazete yayınlanacaktı. Adı ‘Yeni Haber’ olan bu
gazetenin eleman kaynağı elbette Tercüman gazetesiydi. Servet Kabaklı, Ömer
Lütfi Mete, Ergun Göze, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Mehmet Şevket Eygi ve daha
pek çok isim bu gazeteye geçtiler ve yayın hazırlıklarına başladılar. Gazetede
sağın en tanınmış isimleri vardı. Ama asıl alınması gereken Ahmet Kabaklı idi.

Kabaklı Hoca ile defalarca görüştüler. Hoca,
Tercüman’da eski etkinliğini kaybetmişti. Halbuki o, eskiden olduğu gibi kendi
çizgisinde yürüyen ve sözünün dinlendiği bir gazete istiyordu. Yeni Haber’ciler
Hocaya bu konumu vaat ettiler. Hoca yavaş yavaş ikna oluyordu. Bir gün Vakıfta
dergi toplantısı sırasında bu meseleyi dile getirdi. ‘Yeni Haber diye bir gazete çıkıyor. Beni oraya istiyorlar. Ne
diyorsunuz
?’ diye bizim fikirlerimizi de sordu. Ayla Ağabegüm, Belkıs İbrahimhakkıoğlu,
Melıdi Ergüzel başta olmak üzere toplantıda bulunanlar görüşlerini söylediler.
Ben ve Mehdi Ergüzel, Hocanın Yeni Haber’e geçmesini istemiyorduk. Zira bu
gazete, mâzisi Hocanın geçmişine hiç uygun düşmeyen bir patron tarafından
çıkarılacaktı ve Hocanın kadim okuyucuları bunu kabullenemezlerdi. Hoca bizim
itirazlarımıza karşı şu cümleyi söyledi: ‘Canım,
Kemal Ilıcak ile Haldun Simavi’nin ne farkı var
.’ Bu cümleyi olumsuz
yönlerinin benzerliğini kastederek söylüyordu. Biz de buna karşılık bir şeyler
geveledik ve konu kapandı.

Hoca artık kararını vermişti. Yeni Haber’e
geçecekti. Biz de Mehdi Beyle konuştuk ve daha Hoca ayrılmadan Tercüman
gazetesinin tashih servisinde (akşam vardiyasında) işe başladık. Sanırım 1986
Ekim ayının başıydı. 2 Ekim akşamı tashih servisine Hocanın ‘Hicret ve Gurbet’ başlıklı yazısı geldi.

Biz bunun, Hocanın Tercüman’dan ayrılış
yazısı olduğunu biliyorduk. Ben hemen yazının bir fotokopisini aldım. Yazı 3
Ekim 1986 târihli Tercüman’da yayımlandı. Bu, Hocanın Tercüman’daki şimdilik
son yazısı idi.

Hicret
ve Gurbet
’ başlıklı yazı okunduğu zaman Hoca’nın Tercüman’da rahatsızlık
duyduğu noktalar ve değerinin bilinmediği duygusuna kapıldığı anlaşılır. Hz.
Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’in hayatlarından örnekler verilerek, bu büyük
peygamberlerin, doğdukları büyüdükleri yurtlarındaki kardeşleri tarafından
anlaşılmadıkları ve bu yüzden başka topraklara hicret ettikleri anlatılır.

Hoca, ‘Hiç
kimse kendi şehrinde peygamber olmaz
.’ şeklindeki sözün, bu büyük
peygamberlerin hayatlarına nispetle ortaya çıktığını söyler. Ve bu durumu garip
bulur. ‘Garip’ kelimesi Kabaklı
Hocayı Peygamberimizin bir hadisine götürür: ‘İslâmiyet garip başladı, garip devam edecektir.’ Hoca yazısını bu hikmete
bağlılığını bildiren bir cümle ile noktalar:

Biz de
işte o sapa yolun boynu bükük garipleriyiz
.’

Sözün özü, Hoca içinde doğduğu,
yetiştiği-yetiştirdiği Tercüman diyarında sözünün makes bulmadığına kanaat
getirerek, yeni bir diyara, ‘Yeni Haber’e
hicret eder. Hocanın yazısının elimizdeki orijinal nüshasını incelendiğimizde,
yazdığı son yazıyı nasıl dikkatle tekrar tekrar elden geçirdiğine şâhit oluruz.
‘A klavye’ daktilosu ile aralıklı olarak yazdığı ilk şeklin hemen her cümlesinde
mutlaka bir düzeltme görülür. Bu, onun son ana kadar mükemmeli aradığını
gösterir.

Meselâ yazının başlığına bir göz atalım. Yazı
ilk yazıldığında ‘Hicret’ başlığını
taşımaktadır. Bu bir ayrılışın habercisidir. Hoca yazıyı tekrar gözden
geçirdiğinde ‘ve Gurbet’ ilâvesini
yapmıştır. Böylece yazının başlığı ‘Hicret
ve Gurbet
’ olmuştur. Hoca Tercüman’dan, senelerini verdiği öz yurdundan
ayrılmaktadır. Lâkin gurbete gitmektedir. Bugünkülerin ‘O şirket olmazsa bu şirket, parayı kim fazla verirse ona çalışırım
anlayışına tamamen zıt bir anlayıştır bu. Hoca yurdundan, içi hüzün dolu olarak
ayrılır. Sözünün dinleneceğini ümit ettiği yabancı bir mekâna doğru
gitmektedir. Bunun bilincindedir. Yazının sonraki bölümlerini okuyucu karşılaştırırsa,
iyi bir metin kıyaslaması yapmış olacaktır. Kabaklı’nın büyük yazar olmasının
bir sırrı da ilk yazdığı metni olduğu gibi baskıya vermeyişidir. Yazıya 1946
yılında başladığını düşünürsek O, aradan 40 yıl geçmiş olmasına rağmen, yazdıklarını
hâlâ tekrar tekrar gözden geçirmektedir. Bu hassasiyeti bir çırpıda yazar
olanların anlaması çok güçtür.

On
dört aylık inziva

Peki sonra ne oldu? Yeni Haber Gazetesi’nin
ilk nüshası 21 Ekim 1986 günü yayınlandı. Hoca gazetenin başyazarı konumunda
idi. Gazetenin yayın hayatı 8 Aralık 1986 târihîne kadar 49 gün devam etti.
Gazete kapandı. Tercüman’dan Yeni Haber’e gidenlerin bir kısmı Türkiye Gazetesi’ne
geçtiler. Hoca 14 ay boyunca Türk Edebiyatı Dergisi dışında hiçbir yerde
yazmadı. Dostunu düşmanını büyük ölçüde bu 14 ay içinde anladı. Eskiden bir günde
defalarca arayanlardan bazıları, bu sürede O’nu hiç aramadılar. Bu süre, Hoca
için gerçekten bir gurbet oldu… Ama yazdığı dönemdeki ‘sıla’nın da sanal
olduğunu O’na gösterdi.

Hoca, ‘Temellerin
Duruşması
’ isimli dev eserini bu 14 ayda tamamladı. ‘Şâir-i Cihan Nedim’ senaryosunu yazdı. ‘İstanbul Güldestesi’ni hazırladı. Türk Edebiyatı kitabının 5 cilde
çıkarılması çalışmaları da bu 14 aylık inziva devrinde vuku bulmuştur. Günlük
hayatın kargaşasından ve siyâsetin bitmez tükenmez çekişmelerinden uzak
geçirilen bu 14 ay, Hoca’nın en verimli çalışma devrelerinden birisi olmuştur.

Yuvaya
dönüş

Ahmet Kabaklı 1 Şubat 1988 târihînde yine
Tercüman’da yazmaya başladı. Gazete artık hızla kapanmaya doğru gidiyordu. Hoca’nın
yazmaya başlaması da bu gidişi değiştirmedi. Gazetenin çalışma şartlarının eski
tadı kalmamıştı. Cevizlibağ’daki modern bina elden çıkmış, gazete Davutpaşa’ya
fabrikaların arasındaki bir binaya taşınmıştı. Hoca’nın Tercüman’daki bu
seferki yazı hayatı 2 Mart 1991 târihîne kadar, yani 3 yıl 1 ay devam etti.

Sonra 19 Mart 1991 târihinden itibâren
Türkiye Gazetesi’nde yazmaya başladı.

Bu gazetede 19 Kasım 2000 târihîne kadar
devam yazarlık hayatında da zaman zaman sıkıntılar yaşadı. Hoca, yazılarına müdâhale
edilmesini sevmezdi ve ettirmezdi. Türkiye Gazetesi’nde bâzan yazılarını
değiştirmesi istendi, bâzan yazısı yayınlanmadı, Hoca gitti yayınlanmayan o
yazısını televizyon ekranından okudu. Bâzan reklâm geldi diye yazısı konmadı.
Velhasıl eski tat eski âhenk bir türlü yakalanamadı.

İş bir noktaya geldi ve ahengi sağlayan
tellerden sonuncusu da koptu… Ve işte o zaman, üstat Yahya Kemal’in dediği
gerçekleşti: ‘Bir tel koptu, ahenk
ebediyyen kesildi
.’

Hoca da 8 Şubat 2001 târihînde bu defa,
gurbetten asıl vatana hicret etti…

İSA KOCAKAPLAN

ESERLERİ

47-TEMELLERİN
DURUŞMASI 2:

(359 sayfa / 2019 – 11. Baskı)

Merhum Ahmet Kabaklı,
Temellerin Duruşması’ isimli eserine
yazdığı ‘Takdim’ başlıklı yazısında,
eserinin mahtevâsı için şu bilgileri veriyor:

En çok heykeli
yapılan adam: Atatürk.

En çok övülen
kişi: Atatürk.

 Millet onunla korkutuldu.

Atatürkçü’ denilen zümre, bu
sömürücülüğün suçlusudur.

 O’nun kahraman, milliyetçi şahsiyeti ya aşırı
övgülerle veya yalanlarla büsbütün gölgeleniyor. Bunu yaptıklarında milletimiz,
özellikle milletimiz alçaltılıyor.

Başımıza gelen kötülüklerin çoğunu Atatürk istismarcılığı teşkil
ediyor. Alenen Atatürk’ün adı kullanılarak tezgâhlanan siyâset ve fikir
açıkgözlülüğü pek yıkıcıdır. Heyhat ki ‘Atatürkçülük’
denilerek Türkiye’de 1950’den beri üç dört ihtilâl yapılmıştır. İhtilâli yapanlar
ise bazı zümrelerin veya çıkarcıların adamlarıdır.

O kadar ki Atatürkçülük taassubu, soyguncu ve mafyacıların da
kullandıkları bir sömürü vasıtası olmuştur.

Her sorumlunun gönlüne iki korkuyu özellikle dikerek, bu kavramları
sevimsiz yapmışlardır. Bunlar asker ve Atatürk korkusudur.

Üstelik milliyetçi geçinen birçok ahmak, Atatürkçülükten parsa
toplamak için, suçsuz birçok kimseyi ihbar ederek namuslu insanların mahvına
sebep olmuşlardır.

Bu korkudan kurtulmadıkça serbest düşünmemiz, serbest politika
yapabilmemiz ve hukuk devletine ilk adımları atabilmemiz mümkün değil.

Atatürk’ü küçültmek ve ondan çıkar sağlamak için putlaştıran…
Hakkında yalanlar ve dokunulmazlıklar icat ederek sömüren, olduğundan başka bir
Mustafa Kemal icadına kalkışan Atatürkçü gurubundan ben de milletimiz de dâvâcıyız.

Bu kitapta, Gazi’yi olduğu gibi anlatmak denemesi yapılıyor.

Bu kitabı; hâlis ve kahraman Atatürk’ü putçulardan kurtarmak için
yazıyorum

Milletimizin kahir ekseriyeti,  yukarıdaki bilgileri 3 maddede özetliyor:

1-Hakîki Atatürkçüler, 2-Atatürkçü
geçinenler,  3-Atatürk’ten geçinenler.

Atatürk’ten
geçinenler, Atatürk’ü; Komünist devrimcilerin Stalin’i, Kültür ihtilalcilerinin
Mao’yu övdükleri gibi övüyorlar. Atatürk’ü samîmi olarak sevdikleri için değil,
O’nun adını kullanarak ‘kurtuluşa kadar
devrim
’ yapmak için… ‘Kurtuluş’tan
kasıtları, geçmişte Türkiye’yi Komünizmin kölesi yapmaktı. Komünizm Rusya’da
çöktükten sonra ne söyleyeceklerini henüz belirleyemediler. Günün şartlarına
göre, gelen emirler doğrultusunda hareket ediyorlar.

 Batılılar Türkleri sevmezler. Onlardan gelen
emirler, Milletimizin hayrına değildir.

Sözünü esirgemeyen diplomat’ olarak bilinen Keçecizâde Mehmed Fuad
Paşa (1814-1868); ‘Siz dışarıdan, biz
içeriden uğraşmamıza rağmen 100 yıldan beri Osmanlı Devleti yıkılmadı
’ sözü
ile tanınır.  Başka bir hikâyesi daha
vardır: Paris’te Büyükelçi iken, dâvetli olduğu opera galasına gider,
protokoldeki yerine oturduktan az sonra Fransa İmparatoru Üçüncü Napolyon
salona girdiğinde, herkes ayağa kalkar, Fuad Paşa yerinden kımıldamaz. Bu durum
imparatorun gözünden kaçmaz. Görevlilerden birine emreder: ‘Sorun bakalım, kendisini Kanûnî’nin elçisi
ni zannediyor
? Elçimizin cevabı Osmanlı tokadı gibidir: ‘Hâşâ, eğer ben Kanûnî Sultanımın sefiri
olsaydım; sizin kralınız, benim bulunduğum salona, benden izin almadan
girebilir miydi
?’

Onlar, Türkleri
sevmediklerini böyle iğneli sözlerle ifâde ederler. Sahte nezâket…

Buna karşılık biz,
Türk dostu olarak görünen Yahudi Moiz Kohen’in yazdığı Kemalizm ideolojisini
baş tâcı ediyoruz. Ermeni asıllı Agop Dilaçar’a Türk Dil Kurumu’nda başuzmanlık
vazifesi veriyoruz.

Her milletin Türkleri
sevmemesi için kendine göre bir takım sebepleri vardır da, Yahudiler için hiç
bir sebep yoktur. Çünkü târih boyunca Yahudilerle savaşımız değil, çatışmamız
bile olmadı. Aksine İspanya’dan kovulan Yahudileri, gemi göndererek
topraklarımıza getirdik, bağrımıza bastık.

Buna rağmen
Yahudiler, milletlerarası arenalarda Türkler aleyhindeki faaliyetlerle
yetinmiyorlar, yeterli ölçüde şuur sâhibi olamayan insanlarımızı kendi
milletinin aleyhinde görüşlere yönlendiriyorlar. Onların bir kısmına, sahte
Atatürkçülük yapma görevi verilmiştir. Başka şeyler de verilmiş olmalı ki,
Atatürk prensiplerinin aleyhinde hareket ettiklerinin farkına varamıyorlar.

Atatürk’ten
geçinenler ise; içerisine konulduğu kabın şeklini almakta mâhir olan
omurgasızlardır. Yavuz Bülent Bâkiler, Kültür Bakanlığı’nda Müsteşar Yardımcısı
iken 1981’de, darbeciler tarafından ‘Atatürk
100 Yaşınd
a’ sloganı ile faaliyetler düzenlenmektedir. ‘Atatürk’ten geçinenler’ ekibinden biri, Atatürk’ün kahve içtiği fincanı
1.000.000 liraya satmak ister. İddiasını ispat etmesi istendiğinde, Bâkiler’i
cumhurbaşkanına şikâyet eder görevden alınmasını sağlar.

Bunlardan Ahmet Kabaklı
da şikâyetçidir. Şöyle diyor:

Atatürk’ten geçinenler, hür ve serbest düşünen
insanları  ‘Atatürk düşmanı’ diyerek
mahvederler. Türettikleri bu heyulânın ‘Atatürk’ olduğuna cebren inanmamızı
isterler. İtiraz eden veya gerçeği açıklayan biri çıksa hemen aforoz ederler.
Sunî katedralleri, bankaları, matbaaları, gizli dernekleri, ders kitapları,
sayısız soyguncu kulüpleri, fikir mafyaları, işkence çeteleri ile mânevî
engizisyonda parçalarlar.

Atatürk bahane edilerek yapılan zulüm ve vurgunlar,
trilyonla yutulup harcanan millet paraları canımıza yetmiştir.

Şu hâlde milletimiz için doğru ve gerekli olan vazife:
Uydurma târih ve inanılmaz efsânelerden kurtulup Atatürk’ün gerçeğini
bulmaktır.

Çünkü gerçek insan ve seçkin Atatürk yerine konulan
uydurma ve hurâfeleri kimse kabul edemez; etmemelidir. Bunun için halkı
zorlamak, insan şeref ve haysiyetine tecâvüzdür.

Ahmet Kabaklı, ‘Sahte ve Kalp Atatürkçüler’, ‘Atatürkçülerin Atatürk Düşmanlığı’, ‘Kahraman’ı Yıkmak İçin Yakıştırmalar’, ‘Atatürkçü Geçinen Komünizm’, ‘Bunlar mı Atatürkçü?’ gibi başlıklar
altındaki makelelerde meseleyi enine boyuna inceleyip sağlam hükümlere varıyor.

Millî Eğitim Bakanı
Sayın Sağlam’ın sözlerinden hareketle ortaya konulan sağlam hükümlerden biri,
134-135. sayfalarda:

“Millî Eğitim Bakanı Sayın Sağlam, kendisine mahsus
heyecanlı söylev tonu ile fakat biraz da öfkelenmiş olarak, son televizyon
konuşmasında:

‘Atatürk sola da çekilemez, sağa da çekilemez…
Çektirmeyeceğiz, kararlıyız!’ diyordu.

Başta Sayın Evren olmak üzere MGK’nin yeniden açtığı bu
milliyetçilik çağının Millî Eğitim Bakanını, acaba hangi solcu komünist
sinirlendirdi ki bu tonda konuşmaya lüzum gördü?

Gezileri sırasında TÖBDER’den artakalan bir kişinin
kasıtlı konuşmasını mı dinledi? Yoksa bakanlık teşkilâtında, yine 1978-1979
döneminden kalma yöneticiler var da onlar ‘Atatürk’ü, yine sola çekmek’
cür’etine mi kalkıyorlar?

Çünkü Atatürk, hakikaten sola çekilemez ve çektirmeyiz. Çünkü bu, milletimize olduğu kadar ve bilhassa Atatürk’ün koyu milliyetçiliğine
karşı da bir ihânettir.

‘Atatürk sağa da çekilemez’ çünkü buna lüzum yoktur. O’nu
ne kadar ‘sağa’ çekseniz yine de O’nun koyu milliyetçiliğine yetişemezsiniz.

Ah şu Türk Târih Kurumu! Atatürk’e ait bütün belge,
fotoğraf, yazı, söylev, demeç, sohbet ve hatıraları (tek birini gizlemeden)
neşretmiş olsa idi bugün kimse onu ‘sola’ çekemeyecekti. Sayın Sağlam da böyle
kızıp üzülmeyecekti…

Atatürk’ün milliyetçiliği, antropolojiye kadar
genişlemiştir. Mimar Sinan’ın mezarını açtırarak kafatası üstünde tetkikler
yaptıran Atatürk’tür. Orta Asya yâni geniş Turan kültürünü, Türk târih ve
edebiyatına o, bilhassa getirmiştir. Millî destanlarımıza candan bağlıdır.
Bozkurt amblemli şapkaları, liselilere mecburî olarak giydirten de O idi.

Atatürk diyor ki: ‘Dünya yüzünde Türk’ten daha büyük, ondan
daha eski, ondan daha temiz bir millet yoktur ve bütün insanlık târihinde
görülmemiştir
.’ Bu cümleyi söyleyen insan ‘Türk Milliyetçisi’, yâni ‘sağcı
değilse, kim ve nasıl sağcı olabilir? 

Ahmet Kabaklı, ispat
edici delilleri satırlar arasına serpiştirerek 352 sayfalık eserinin özetini; birkaç
cümle ile veriyor:

Milletimiz, ecdadının din ve töresine, ahlâkına, yapıcı imanına,
adâletine, hoşgörücü ruhuna, ırz ve namus anlayışına, 2000’lerin hukuk
üstünlüğü ve demokrasi şartları içinde ulaşmaya mecburdur.

Yasaklı demokrasi olamaz. Demokrasi elbette töreli ve
kanunlu olur. Demokrasinin elbet bir cebri de, asayişi ve nizamı da olur. Fakat
kara rejimin yasakları, korkuları, yalan dolanları ile ne kalkınma ne de düzen
sağlanabilir.

Uyanacak ve hürriyetin tadına varacak olan milletimiz,
okumuşlarını şahsiyet ve karaktere icbar edecektir.

Bizim tek gayemiz, asıl hedefimiz, devletle milleti
kaynaştırmaktır. İşte ancak bu kaynaşma olduğu zaman, demokrasi muradımız da
tam mânâsıyla gerçekleşecektir

Erzurum’a Gidip Palandöken’i gördünüz mü? Ya Kocaeli!

   Ülkemizin tarihi ve
doğal zenginliği olan önemli şehirlerimizin biri de Erzurum’dur.

M.Ö 5000 li yıllardan beri yerleşim yeridir. Doğu Anadolu’yu
Karadeniz’e ve iç Anadolu’ya bağlayan ayrıca Kafkaslar ve İran bağlantısı için
en uygun coğrafyaya sahip olması bu şehri önemli kılmaktadır. Bu özelliği
sebebiyle Roma-Pers imparatorluklarının, Bizans-Selçuklu , Osmanlı-İran-  Rus devletlerinin bölgeyi kontrol etme hedefi
olmuştur. Bu sebeple çok sık yönetim değişikliği ve savaş tahribatları yaşayan
bir şehirdir. Erzurum adı erzen-i rum adından gelmektedir. Erzen bölgesi
Selçukluklular döneminde ilk fethedilen yerdir. Doğu Roma imparatorluğundan
alınan bu bölge Erzen-i Rum şekliyle isimlendirilmiş, daha sonra Erzurum
şekline dönüşmüştür. Kanuni Sultan Süleyman döneminden sonra 250 yıl sükûnet
görmüş; imar ve iskân yönü ile güvenli bir şehir olmuştur. Son 100 yılda iki
önemli tarihi olay yaşamıştır. Birisi 93 harbi denilen 1877-1878 ‘deki
Osmanlı-Rus harbindeki Aziziye tabyalarındaki olaydır. Bölgedeki isyancı
Ermenilerin desteğiyle Rus birliklerinin bu tabyaları ele geçirmesi üzerine
sivil Erzurum halkının  balta ,nacak,
bıçak, tüfek gibi kendi imkanlarıyla burayı kurtarıp. Erzurum’un işgalinin
önlenmesidir. Bu olay Nene Hatun namıyla ünlenen bir kadın kahramanımızı
yaratmıştır. Diğeri milli mücadeledeki konumudur.

Şöyle ki Mustafa Kemal Paşa Amasya tamimi sonrası işgal
altındaki payitaht hükümeti tarafından İngilizlerin baskısıyla ordu
müfettişliği görevinden azledilmiş ve İstanbul’a çağırılmıştır. O ise bu emire
uymayıp milli mücadeleyi sürdürmek üzere Erzurum’a gelmiştir. İşte bu durumda
kolordu komutanı Kâzım Karabekir Paşa Mustafa Kemal Paşayı tutuklamak yerine
kendisine tabi olup her türlü emir ve komutasına girdiğinin beyanı Erzurum
kongresinin
önünü açmış bağımsızlık ve her türlü mandacılığa karşı
olunacağının kararlarının alınmasını sağlamıştır.

   Şehir merkezindeki
Erzurum Kalesi, Selçuklu döneminden kalan çifte minareli medresesi, İlhanlı
döneminden kalma Yakutiye Medresesi, başta üç kümbetler olmak üzere birçok
kümbetiyle tarihe ışık tutar. Osmanlılar döneminden kalan camiler, çeşmeler, hamamalar
tarihi dokuyu tamamlar. Şehir cumhuriyetle birlikte önemini korumaya devam
eder. Eğitim ve sağlık alanlarında öncelikli hizmet alan şehirlerimizdendir. Şehir
palandöken dağının eteğinde kurulmuştur. Bu dağımız son dönemlerde yapılan kış
sporları için yapılan yatırımlar ile önem kazanmıştır. Yapılan oteller ve
burada yapılan tesisler kış sporları için ciddi bir kış turuzmi imkânı
sağlamaktadır. 2300 den 3200 metreye kadar çıkan dağın yüksekliği uzun süre karla
kaplı kalmasını sağlar. Dağın yamaçlarının acemiden profesyonel sporculara
kadar kış sporlarına uygun olması ve şehir merkezine yakın olması bu cazibeyi
artırır. 2011 ‘de dünya üniversiteler arasında kış oyunlarına ev sahipliği
yapması burayı  kış sporlarında çok daha
fazla bilinir kılmıştır.Böylece kış sporları için cazip hale gelmiş olan bu
şehrimiz ciddi bir turistik imkana kavuşmuştur.Bu özelliği ile gıpte
edilecek konumdadır.
Tabi ki Erzurum’a gidince ayran aşı denen çorbasını
içmek, peşinden çağ kebabı denen dönerini yemek ve arkasından da kadayıf
dolması denen yöresel tatlısını tatmak ayrı bir zenginliktir.

    Palandökendeki
hareketliliği görüp Erzurum’ u gezerken şehrimiz ile ilgili şu tespitleri
paylaşmak istedim. Kocaeli şehrimiz de doğal zenginlikleri bakımından çok daha
fazla imkânlara sahiptir. Kartepemiz daha iyi imkânlara kavuşturulmalıdır. Samanlı
Dağlarımızın çok daha fazla dağ ve doğa turizmine uygun olması önemli bir imkândır.
Buralarda Çim Kayağı, Yamaç Paraşütü gibi aktiviteler yapılabilir. Ayrıca
Sapanca Gölümüz, Marmara Denizimiz, Karadeniz kıyılarımız turizm potansiyeline
sahip alanlarımızdır. Şehrimizin İstanbul gibi 15 Milyonluk bir metropole komşu
olması avantajımızdır. Şehrimiz bu doğal imkânları ile insanların gezip-görme, dinlenme,
eğlenme ihtiyaçlarına fazlası ile cevap verebilecek özelliktedir. Yeme-içme-barınma
imkânlarının arttırılarak bunların tanıtılması ve daha bilinir kılınması
şehrimize ciddi bir zenginlik sağlayacaktır.

   Bu güzel şehirde
daha iyi günlerde yaşamak dileklerimle.

Ekonomi İçin Muhalefetin Çözümü Var

Bazıları
“ekonomi konusunda muhalefet hep kötü yapılan şeyleri sıralıyor, kendi
çözümlerini anlatmadığı için güven vermiyor”
iddiasındalar.

Bir
bakıma bu iddia aşı karşıtlarının “içinde ne olduğunu bilmediğim sıvıları
vücuduma almam” savunmasına benziyor.
Aşı karşıtları sanki şimdiye kadar
kullandıkları ilaçların içeriğindeki maddeleri tanıyor mu? Bırakın ilaçların
içeriğini, yedikleri içtikleri gıdanın vücutlarına taşıdığı nice zehirli veya
zararlı maddeleri bilmeleri mümkün değil.

Ama
sıra aşıya gelince nedense içeriğini bu kadar merak ediyorlar.

Bunun
gibi, iktidara soru soramayanlar muhalefete “çözüm ve modeliniz var mı?”
diyor.

Millet
İttifakı
şemsiyesi altında toplanan 6 partinin her birinin ekonomi
konusunda yaptıkları hazırlıklar ve açıklamaları var.
“Kendi çözümlerini
söylemiyorlar” diyenlerin bu açıklananları dinleyip okumadığı anlaşılıyor.

Ayrıca
ben Ak Parti ile MHP’nin tüzük ve programlarını okudum. Bugün AKP’nin
yaptıkları her iki partinin tüzük ve programlarında vaat ettikleriyle alakası
yok.

İktidarın
dün söylediği ile bugün söylediği çözümler 180 derece değişirken, buna itiraz
etmeyenlerin muhalefetten “hap gibi çözüm” istemelerini anlamak mümkün
değil.

İktidar
daha Aralık ayında “döviz kurları serbestçe artsın, ihracatımız artar,
cari açığımız düşer ve üretim, istihdam odaklı kalkınma gerçekleşir” diyordu.
Şimdi sadece kur artışını önleyebilmek için “kur garantili hesap,
garantili altın hesabı” gibi sonu çok sıkıntılı olabilecek yollara sapıyor.

Her
gün “şapkadan tavşan çıkarır gibi” yeni model çıkaran iktidara
güvenelim
ama daha tüzük ve programlarında ve güncel konularda vaat ettiklerini
okumadığımız muhalefeti “modelleri yok” diye suçlayalım mı?

Yine
de bu tür eleştiriler muhalefetin bu algıyı değiştirecek bir iletişim dili
geliştirmesi gerektiğini de gösteriyor.

Aslında
model ve çözüm önerisi yazmak kadar yapılan vaatlerin uygulanacağına dair güven
vermek
gerekiyor. İktidar yazdıklarını ve söylediklerini uygulamıyor.
Ama hala görevde.

İktidarın
pusulası yok, nereye gideceği belirsiz. Muhalefete vaatlerini uygulaması için
şans vermek gerekiyor.

*********************************

Yapısal
Sorunlar ve Öncelik Belirleme

Ekonomimizin
içinde bulunduğu kötü durumun sebebi yapısal sorunlar ve kötü yönetimdir.

Yapısal
sorunlarımız
deyince aklımıza çok şeyler geliyor. Mesela
Türkiye üreten, ürettiğini satıp cari fazla veren bir ülke değil. Aldığımız
sattığımızdan fazla. Hep cari açık veriyoruz ve bunu borçla kapatıyoruz.

Eğitim
kalitemiz çok kötü. İhracatımız içinde yüksek teknolojili ürün oranı çok
düşük. İşin kötüsü bu oran artacağı yerde düşüyor. Yani yükte ağır, pahada
hafif ürün üretebiliyoruz.

Tarımda
kendi kendine yeten bir ülke iken samandan buğdaya, etten meyveye, o kadar çok
gıda ürünü ithal ediyoruz ki şaşırmamak elde değil.

Dünyanın
en bereketli topraklarına sahibiz. Ama Trakya kadar arazilerimiz ekilip dikilmiyor.
Tarım ve hayvancılıkta teknolojiyi kullanamıyoruz. Çiftçiler doğru şekilde desteklenmiyor.
Elektrik, gübre, akaryakıt gibi dövize endeksli girdilerin maliyete etkisi çok
yüksek. Bu yüzden tarım ve hayvancılıkta ithalata bağımlı hale geldik.

Son
20 yılda Türkiye sanayi ve tarımını geliştirerek büyümedi.
Dışarıdan
sermaye girişlerine
paralel olarak büyüdü. Bu girişler azaldığında
da GSYH düştü.

Bu
sürede devlet borçlarını artırdığı gibi, özel sektör ve vatandaşlar da
borçlandılar.
Borç aldığımız parayla üretim tesisleri yapmadık, Ar-Ge’ye
yatırım yapmadık, inşaat ve lüks tüketime harcadık. Böyle bir büyüme
sürdürülebilir değildi. Şimdi yediğimiz hurmaların bedelini ödeme
zamanı.

Demek
ki yapılmaması gerekenler yapıldı ve bunların neler olduğu belli.

Yapılması
gerekenler
de ekonomiden anlayan herkesin bildiği konular. Fakat uygulanabilir
olması önceliklerin iyi belirlenmesine bağlı.

*********************************

Öncelikler
Belirlenmezse Yapısal Reformlar Yapılamaz

İYİ
Parti Ekonomi Politikaları Başkanı Prof. Dr. Bilge Yılmaz siyasete yeni
kazandırılan bir değerimiz. Prof. Yılmaz ABD’nin Finans Eğitimi veren en
prestijli üniversitesi Wharton School’da finans profesörü. ABD’de ve dünyada
alanının en iyilerinden bir ekonomist.
İYİ Parti lideri Meral Akşener’in
davetiyle partinin ekonomi kurmayları arasına katıldı.

Prof.
Dr. Bilge Yılmaz İYİ Parti’nin “Kalkınma Kongresinde” nitelikli bir sunum
yaptı. Şu cümlelerini önemli buldum:

“Yapısal
reformların yapılabilmesi için önceliklerin iyi belirlenmesi gerekir.

Birçok ülke yapısal reformların teşhisini ve tedavi yöntemini doğru belirliyor.
Fakat önceliklerini tespit edemedikleri için uygulayamıyor. Uygulayabilmek için
hangi problemlerin hangi sırayla çözüleceğini belirlemeniz gerekir.”

“Yapısal
reformların her birinin ülke içinde ve dışında muhalifleri olabilir. Siz hepsini
birden ortaya koyarsanız
bütün muhalifleri bir araya getirirsiniz.”

****

Prof.
Dr. Bilge Yılmaz
’ın verdiği bilgiye göre, İYİ Parti’nin
finansal alanda ilk yapılacaklar listesinde şunlar var:

“Merkez
Bankasının bağımsızlığı ANAYASAL GÜVENCE altına alınacak.”

“Merkez
Bankası’nın güvenilirliği, saygınlığı yeniden tesis edilecek. Bilanço yapısı ve
uluslararası rezerv pozisyonu güçlendirilecek, döviz müdahaleleri hakkında
kapsamlı rapor sunulacak. Merkez Bankası enflasyonla mücadele görevini bağımsız
olarak ve tüm silahlarını kullanarak
yürütecek. Döviz swap işlemlerinin
seviyesi kademeli olarak düşürülecek.”

Bunlar
yapılırsa enflasyon düşer. Arkasından faizler de düşer.

“Düşük
faiz enflasyonu düşürmenin bir ödülüdür.”

Görünen
o ki, İYİ Parti Ekonomi Politikaları Başkanı Prof. Dr. Bilge Yılmaz “Ekonomist”
olduğunu söyleyen Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “faiz sebep,
enflasyon sonuçtur” tezinin tam tersini savunuyor.

Erdoğan
“söz dinleyen Merkez Bankası Başkanı” istiyor.

İYİ
Partili Prof. Dr. Bilge Yılmaz “bağımsız ve liyakatli Merkez Bankası Başkanı
ile çalışılırsa enflasyon düşer”
diyor. (Nitekim Merkez Bankasının
bu nitelikteki başkanları Durmuş Yılmaz ve Erdem Başçı döneminde enflasyon en
düşük, MB rezervleri en yüksek seviyede idi.)

Hangi
“ekonomiste”
inanacağınıza elbette siz karar vereceksiniz.

Egzoz Seslerindeki Çığlık

0

       Gençlik yıllarımızda motorların egzozlarındaki susturucu aparatları
çıkartılır motorun alabildiğine ses çıkarması sağlanarak dikkatlerin size
dönmesi sağlanırdı ve uzun saçlarla da rüzgâr gibi geçti güzellemesi yapılırdı.
Bak şu serserilere diyenlerde vardı gençtir hoş görmek gerekir diyenlerde. O
günlerden bugüne gelen motorcu gençlik bugünlerde saçların savrulmasından
ziyade kapitalist sistemin içinde yaşam salvoları yapmaktadır. Ayın sonunu nasıl getireceğini
düşünmekten bırak saçların savrulmasını saçlarının beyazlaması veya kelleşmeyle
karşı karşıyadır. 14-15 saat çalıştığı halde emeğinin karşılığını alamayan
kitlelere dönüştürülmüştür
. Sadece çalışan ve uyuyan zombilere
dönüştürülmüştür. Moto-kuryelerin egzoz sesleri, yerini hakkımızı isteriz, köle
düzenine hayır, sömürüye hayır diyen seslere bırakmış.

         Düşük beygir gücüne sahip motorlarıyla
ortaya koydukları mücadele gücün beygirle ölçülemeyeceğini çok beygir gücüne
sahip şirketlere kafa tutarak ve kazanarak göstermişlerdir. Sindirmek isteyenlere
karşı hak mücadelesi ekmek kavgasını kırmadan, dökmeden demokratik yollarla
yapmışlardır. Sarı, kırmızı yelekleriyle
o koca koca tabelalı sendikalara renk kartelasının her tonunu göstermişler.
Sayılarla yapılan sendikal örgütlenmenin matematiksel problem üretmekten öteye
gitmediğini iki kere ikinin dört etmediğini bir daha ispat etmişlerdir.
Bu
da bize hak ve hakikat adına emek ve adalet adına ümit var olmamız gerektiğini
söylemektedir. Yaldızlı büyük
tabelaların gölgesine sinmiş konformist alanlarından ‘STK’ cılık oynayanlara
inat hak arama mücadelesinin el kitabı olmuşlardır.

         Moto-kurye, esnaf-kurye, lojistik
sektörü ve sağlık alanında çalışan insanlar pandemi sürecinin ağır yükünü çeken
gruplar olmuştur. Fakat çalışmalarının karşılığını almadıklarını düşündükleri
için 2021 ve 2022 de eylemlilik sayıları yüzde yediden yüzde on dokuza
yükselmiştir. Sorunda bura da zaten hangi sektör canının yandığını hissediyorsa
ayağına basıldığını düşünüyorsa feryat ediyor başkasının başına gelenleri ise sessizce
seyrediyor. Parçalara değil bütüne ve esasa odaklanmak gerektiğini anladığımız
zaman başardığımız zaman olacaktır. Esnaf-kurye uygulaması aslında taşeronluğun
başka bir boyutu işçi değil kendi işinin patronu ol,iş ortağımız ol
yutturmacasının diğer ismidir. Taşeronluğun
normalleştirildiği bir düzene karşı çıkmak bir sektörün değil her sektörün
esası olmalıdır.
Taşeronlaşma seksenlerde batı kapital dünyasının kendi
işinin patronu olacaksın hayalinin satılarak insanların sisteme gönüllü
köleliğinden başka bir şey değildir. Esnaf – Kuryelerin başkaldırması
taşeronluğa karşı bir çıkış olması nedeniyle ayrı bir önem kazanmaktadır.

       
Ülkemizde insanların sendikalı ya da sendikasız örgütlü veya bireysel
hak araması, direnişi korkulan kavramlar haline getirilmiştir. Ekonomi –
politik güç sahipleri bu korku ateşine odun taşımaya devam edeceklerdir.
Muktedirlerin karşısında çalışanların en önemli gücü birlikte olmaktan geçer.
Ancak birlikte olurlarsa korku dağlarını aşabilirler. Fakat birliktelikler kâğıt
üzerinde ki sayılarla sağlanmaz. Birliktelik demek işten atılan her işçi için
sonuna kadar mücadele etmek demektir. Yoksa onları ödedikleri bedellerle baş başa
bırakmak değildir. Çalışanların sendikal mücadeleye inançlarının çok düşük
seviyede olduğu bir zeminde işçileri patronların inisiyatifine bırakmak
gelecekte uğrayacağın haksızlıklarda yanında kimseyi bulamayacaksın demektir.

       
İnsanın metalaştırıldığı ve sarf malzeme olarak görüldüğü bu Neo-
kapital düzende esas mesele mevzi çatışmalarını kazanmak değil topyekûn bir
savaşı kazanmaktır. Bu savaş insanca bir yaşam savaşıdır Hakk’ın verdiği bu
nimetlerin hakça bir bölüşüm savaşıdır.
Eğer bu savaş kazanılmazsa tanrıcı-kapitaller sağ-sol, laik-anti laik, İslamcı-seküler Türk, Kürt, Alevi- Sünni ayırt
etmeden rengine, cinsine cibilliyetine 
bakmadan hepimizin üzerinden silindir gibi geçecektir. Bizler esası
anlamayıp kendi pencerelerimizden mahalle kavgalarımıza devam mı edeceğiz yoksa
şehrimiz, ülkemiz ,dünyamız yani insan için insanlık için başımızı kaldıracak
mıyız? hiç olmazsa iki kelam edecek miyiz?   

Sünnilerin Yemeği Yenir mi?

Sırf
denemek için, empati kurmak için; Google’ ye Sünnilerin yemeği yenir mi diye
yazıp arattım!

Karşıma
yine, Alevilerin yemeği yenir mi diye
çıktı.

İnanmazsanız
sizde yazın ve görün.

***

Dini
inancı mezhebi bir kenara bırak, insanlık
açısından bile çok üzücü bir durum!

Zaten
bu coğrafya da bütün mesele bu!

Meseleye
kimin kestiği hayvanın eti, ya da kimin pişirdiği yemek yenir?

Helal mi-Haram mı diye
bakmak gerekirken.

Hala
neleri konuşuyoruz, ayıp bize!

***

Bırak
büyüklerin ne yediğini, yeni doğan çocuklara yedirdiğimiz özel mamaların,
genetiği değiştirilmiş bütün gıda maddelerinin neredeyse tamamı GAYRI MÜSLİMLER tarafından yapılıyor,

Bunu
sorun etmiyoruz!

Adam
işi gücü bırakmış diyanete sormuş ki hocam Alevinin pişirdiği yenir mi?

Ve utanmadan fetva
istemiş!

Onlar
da ciddiye alıp uzun uzun cevap vermişler

Hani
tik tok ta bir videoda diyor ya!

“Sana
whatsapp’dan bir şey attım bi bak!”

*!%&QWé’’?*#!!%&?

***

Bırak
Alevi’yi Caferi’yi, uzak doğudan gelenleri şintoistler, Budistler pişirip
dondurup yolluyor!

Hristiyan’a şükredersin çoğu ateist!!!

En
lüks lokantalarda abdestsiz ve sünnetsiz İtalyan, İspanyol, aşçıların elinden
yemek için yarışılan “büyük paralar
ödenen”
İslam coğrafyasında, derdimiz tasamız bir şekilde hep ALEVİLER!

Alevi’ye
oy verilmez!

Alevi’ye
kız verilmez!

Alevi’nin
yemeği yenmez!

 

Neden?

Kaplumbağa deden!

***

Ne
diyeyim bilemedim!

Alevilerin Şiilerin
masasına oturmak

onların misafiri olup birlikte helal lokmalarından yemek her kula nasip olmaz
zaten!

Ben
zaten yazı yazmam gerektiği için yazıyorum, çok da önemsemiyorum aslında, iyi
bir şey kalmadığı için haber falan da izlemiyorum,

Ne
duyuyorsam sosyal medyada denk geldikçe, zaten
beş on 20-30-40-50 dostum arkadaşım var
önemsediğim!

Ya
da en fazla 100

Hepsi
o kadar.

Onlar
yazdıklarımı okusun, yine güzel yazmış, konuya
farklı değinmiş desinler diye yazıyorum
, yoksa benim de İslam âleminden umudum
yok!

Alem oldu bize, elalem!

***

Sorunun
temeli kısası özü şu!

Hazreti
Ali, Peygamber efendimizin emri ile girdiği her savaşta “Mekke’nin fethinden sonra Müslüman olan”

!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

Ebu
süfyanın babası utbe’yi, Hint’in abisi Velit’i, muaviyenin kardeşi hanzalayı
öldürmüş!

Bu
kin, O kinin devamı!

Atılan
iftiraların, uydurmaların hepsi o dönemin ve o ailenin ve taraftarlarının ektiği tohumlar.

Aslında
bu yazıyı 5 yıldır yazageliyorum, bu tür konular hep gündemde olduğu için
güncelliğini yitirmiyor maalesef!

10
sayfayı Kısalta kısalta anca 2 sayfaya indirdim, maksat duygularımı paylaşayım yoksa gerisi lafı güzaf.

Herkes
her şeyi biliyor zaten.

Aşık
Marsavi’nin de dediği gibi, içinde insan
olsun deri herkeste var!

***

Son
olarak kendime ait bir şiirle satırlarıma son verirken, sosyal medyada, sokakta, trafikte artan küfürleşmeler ve sinirsel
patlamaların
insanlarımızın yaşadığı “yaşatılan” ekonomik, duygusal ve
yaşamsal sorunlar ile ilgili olduğunu, siyasetçiler kürsülerden öfkeli cümleler
kurdukça bu öfkeli insan sayısının maalesef daha da artacağını…

Birbirimizden
mümkün mertebe uzak durmamız gerektiğini
sosyal medyalarımızı, sosyal alanlarımızı ve sosyal mecralarımızı daraltmamızı tavsiye
ediyor!

Selamlarımı
sunuyorum.

***

Bütün kötülerden, bir arzumuz var

Toplumun
huzurunu, bozmayın lütfen

Zaten hayat zor, ne gereği var

Durup durup
kötü söz, kusmayın lütfen

 

Koca dünya, yaşayalım değil ki dar

Nedir ki derdiniz,
Alevilerden

İnsan da olmalı, utanma ve ar

Zaten size
veren yok, o yemeklerden

 

Bir hesabınız varsa, hala Bedir’den

Emir
peygamberden, ne gelir elden

Mirası devralıp, emevilerden

Öfkenize
bahane, etmeyin lütfen.

#diyedüşündüCKA

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI’nın Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 7

0

Ahmet
Kabaklı’nın Gazete Yazarlığı – 1

İSA KOCAKAPLAN

Ahmet Kabaklı’nın yazılarının bibliyografyası
olan ‘Ahmet Kabaklı Nerede Ne Yazdı?
isimli kitap 2004 yılında yayınlandı. Değerli bilim adamı Erol Ülgen bu kitabı
hazırlamak için Hocanın vefatından birkaç ay sonra çalışmaya başladı. Beyazıt
Devlet Kütüphanesinin rahmetli müdürü Şerafettin Kocaman’ın hazırladığı ortamda
7 aya yakın süren bir araştırma, bize alfabetik bir bibliyografya armağan etti.
Erol Ülgen’in bana imzaladığı kitabın başına ben de Hocanın yazı hayatı
hakkında bazı notlar düşmüşüm:

Kabaklı Hoca 1961 yılından itibâren Tercüman
gazetesinde sürekli yazmaya başlamış.

24 Şubat- 28 Mart 1986 târihleri arasında
yazılarına 26 gün ara vermiş.

3 Ekim 1986 günü ‘Hicret ve Gurbet’ başlıklı yazısını yazarak, yıllarını verdiği
Tercüman’dan Yeni Haber gazetesine gitmek üzere ayrılmış.

Yeni Haber’deki yazılarına 21 Ekim 1986 târihînde
başlamış. 8 Aralık 1986 târihînde gazete kapanmış. Bu süre 49 gün ediyor. Erol
Ülgen Yeni Haber’de Hoca’nın 45 yazısına rastlamış. Demek ki Hoca burada 4 gün
yazmamış.

Hoca, 9 Aralık 1986 ile 31 Ocak 1988 târihleri
arasında (14 ay) gazetelerde yazı yazmamış. Bu sürede Türk Edebiyatı Dergisi’nde
Temellerin Duruşması’ başlıklı yazılarını
yayımladı. Bu yazılar 1989 yılında kitaplaştı.

Hoca, 1 Şubat 1988 târihinde tekrar
Tercüman’da yazmaya başlamış. Yazıları 2 Mart 1991 târihîne kadar devam etmiş.

3-18 Mart 1991 târihleri arasında yazı
yazmamış.

19 Mart 1991’de Türkiye Gazetesi’nde yazmaya
başlamış. Türkiye Gazetesi’nde son yazısı 19 Kasım 2000 târihînde çıkmış. 17
Kasım 2000 târihinde Türkiye Hastanesi’ne yattığını hatırlıyorum. Bu târihten 8
Şubat 2001 târihinde vefatına kadar yazısı yayınlanmadı.

Bir
ayrılışın hikâyesi

Hayatta her şey istediğimiz gibi gitmez. Biz dâima
iyi olsun, güzel olsun faydalı olsun diye çırpınır dururuz, ama o işlerin başka
türlü gitmesini isteyenler de vardır. Onlara göre de kendi istedikleri daha
faydalıdır.

Aynı çatı altında yıllarca birlikte çalıştığınız,
geceyi gündüze kattığınız ‘can dostlar’la
bir bakarsınız ayrı yollarda yürür olmuşsunuz. Bu yürüyüş iplerin kopmasına
kadar bir süre daha devam eder. Eski samîmiyetler, ivazsız garazsız dostluklar
devam ediyormuş gibi görünür. En azından sizi dışarıdan öyle görürler. Siz de
bu görünüşün hatırına, bu kekremsi gidişe bir süre daha katlanırsınız.

Lâkin iş bir noktaya gelir ve ahengi sağlayan
tellerden sonuncusu da kopar ve işte o zaman üstat Yahya Kemal’in dediği
gerçekleşir: ‘Bir tel kopar, âhenk
ebediyyen kesilir
.’

Kabaklı Hoca’nın 1961 yılından itibâren
sürekli olarak yazdığı, büyüyüp gelişmesine ömrünü verdiği, sağda partiler üstü
bir konumda kalmasına özen gösterdiği ve bu sayede 750.000 tirajlara ulaşan
Tercüman Gazetesi ile de zaman zaman böyle kırılma noktaları olmuştur.

Gâhi
vatan gurbetlenir

1961 yılından başlayarak, 1986 yılına kadar
25 yıl boyunca sürekli ‘Gün Işığı’nı damıtan kalem, bir gün gelmiş geri plana
itildiğini hissetmiştir. 1960 İhtilali sonrasının baskılı yıllarında, canını
dişine takarak doğruları yazmaktan çekinmeyen ve mazlumun hakkını savunmaktan
bir an bile geri durmayan kalem, 12 Mart öncesi ve sonrasında şimdilerde idol
hâline getirilen 68 kuşağının ve ardıllarının tehditlerinden, ölüm
fermanlarından yılmayan kalem, 1980 İhtilalinin ağızlara kilit vuran uygulamalarına
aldırmayan kalem, yâni Tercüman gazetesinin ‘başyazarı’ bilinen Ahmet Kabaklı, 1985-1986 yıllarında, gazetedeki
eski dostları ile aralarında eski samîmiyet ve ahengin kalmadığını hisseder.
Her kararda ‘Hoca’nın görüşünü alan ve ona ayrı bir değer veren kadim dost
Kemal Ilıcak, artık olmayacak işler yapmaktadır.

Meselâ, muhafazakâr kesimin alâmet-i fârikası
olan Tercüman gazetesinin yanı başında, onun misyonu ile hiç uyuşmayan ‘Bulvar’ isimli bir magazin gazetesi
beliriverir. Hoca bunu, okuyucuyu aldatmak olarak değerlendirir. Bir tarafta
millî-mânevî değerleri yücelten, hâkimiyet milletindir ilkesini benimseyen ve
sağda partiler üstü bir tutum tâkip eden Tercüman gazetesi; diğer yanda bugünkü
popüler magazin programlarının habercisi olan bir bulvar gazetesi. Bunların
ikisinin de sâhibi Kemal Ilıcak, ikisi de Tercüman tesislerinde basılıyor,
ikisi de aynı binada hazırlanıyor.

Elbette durumun farkına varan Anadolu’daki
okuyucu, Ahmet Kabaklı’yı mektup ve telefon bombardımanına tutuyor. Millî
değerlerimizle bağdaşmayan bu ‘Bulvar’ garabetini Hocaya soruyor. Okuyucu
Tercüman çatısı altında olup biten her şeyden Ahmet Kabaklı’yı sorumlu görüyor.
Hoca sanki Tercüman’ın bir yazarı değil de sâhibi ve tek sorumlusu gibi
algılanıyor. 25 senede oluşan hava bu. İşin garibi Hoca da buna biraz inanıyor.
Ne birazı, bayağı öyle zannediyor. Ve kendisine gelen kınama mektuplarındaki
şikâyet konularını düzeltmek için Kemal Ilıcak ile sürekli görüşüyor,
tartışıyor. Ama işin doğrusu, eskisi kadar etkili olamıyor. Zira gazetede
ikinci bir isim giderek güçlenmeye başlamıştır.

Nazlı
Ilıcak

Yazmaya başladığı ilk zamanlarda yazılarını
Kabaklı Hocaya kontrol ettiren Nazlı Ilıcak, artık rüştünü ispat etmiş ve gazetede etkisini hissettirmektedir. 1980 darbesinden
sonra ‘
Millî Birlik Konseyi’ olarak anılan heyete karşı en cesur yazıları
kaleme alan ve Selimiye’de hapis yatan Nazlı Ilıcak, 1983 seçimlerinden sonra
oklarını bu defa Turgut Özal’a yöneltmiştir. Önce ‘Bir Bilen’ olarak andığı Demirel, sonra Mehmet Yazar’ı destekleyen ve
Özal’ı ağır şekilde tenkit eden yazılar kaleme almaktadır.

Sanırım 1984-1985 yıllarında Güneş Gazetesi
Mehmet Yılmaz tarafından satın alınınca Tercüman’dan yapılan transferler Kemal
Ilıcak’a derin bir şok yaşatmıştır. Güneri Civaoğlu, Necmi Tanyolaç gibi
isimler başta olmak üzere, Kemal Ilıcak’ın değer verdiği pek çok isim Güneş Gazetesi’ne
transfer olmuşlardır. Kabaklı Hoca, içinde gözünü açtığı gazetesinden kopmayı
asla düşünmemiştir, ama gidenlerin ardından ağıtlar yakan Kemal Ilıcak, işte bu
eski dostunu eskisi gibi dinlememekte, gazetenin havasına uygun olmayan işlerin
yapılmasına müsâade etmektedir.

Bulvar
Gazetesi Nazlı Hanım’ı tatmin etmek için
’ çıkarılmaktadır. Kemal Ilıcak’ın
Hoca’ya söylediği budur. Nazlı Ilıcak’ın iktidara muhalefeti Kemal Ilıcak’ın
gazete dışındaki şirketlerini de olumsuz etkiler.

Herhalde 1982’de kurulan ve benim de ilk televizyonumu
aldığım TER-PA, yâni Tercüman Pazarlama mal teslimatını zamanında yapamamaya,
sonra hiç teslimat yapmamaya başlar. Elbette bunun mağdurları da Hocanın
kapısını aşındırırlar. Bir başka fiyasko da Tercüman Mahallesi projesinde
yaşanır. Cevizlibağ’da gazete binasının hemen yanı başındaki arsada yapılacak
bloklardaki dâireler, pahalıca olmalarına rağmen kısa zamanda satılırlar. Fakat
inşaat bir türlü başlayamaz. Onun da faturası Tercüman’a çıkar. Dolayısıyla Kabaklı
Hocanın kapısındaki müştekiler arttıkça artar.

Bütün bu gelişmeler Hocayı çok huzursuz
etmekteydi. Vakıfta da zaman zaman bu sıkıntılardan bahsediyordu. İşte iş ilk
defa bir kopma noktasına, 1986 yılının Şubat ayında geldi. Hoca 24 Şubat’tan 28
Mart’a kadar tam 32 gün gazeteye yazı yazmadı. Bu arada gazetedeki sütununda Hocanın
hasta olduğu için yazamadığı şeklinde bir anons verildi. Kemal Ilıcak uzun
uğraşmalardan sonra Hocayı ikna etti ve Kabaklı 28 Mart 1986 târihînden itibâren
köşesinde tekrar yazmaya başladı.

(DEVAM EDECEK)

Ekonomik Anarşizm

Fakülte yıllarında dersler kapsamında çeşitli siyasî
akımları incelerken ‘anarşizmin’ bir ideolojik görüş olduğunu öğrendiğimde
inanın çok şaşırmıştım. Çünkü bizim kuşağın hatırında ‘anarşizm ve anarşist’,
12 Eylül 1980 Askeri Harekâtı’nın öncesinde; ana haber bültenlerinde her gün
duyduğumuz bir kelimeydi.

12 Eylül öncesinde ‘anarşistler’,  sokak ortasında sağcı – solcu diye
birbirlerini öldürüyor, diye biliyorduk. Ama öğrendik ki, öyle değilmiş…

Anarşizm özet olarak; mevcut düzeni ortadan kaldırabilmek
için insanları sistemden illallah dedirtecek şekilde bunaltıp, ‘artık ne
olacaksa olsun, lanet olsun bu düzene’ dedirtmekmiş.

Böylece insanların direncini kırarak, devletsizliği de
öngören yeni bir düzeni yerleştirmekmiş…

 * * *

Şimdi durduk yere üniversite yıllarına neden gittik
derseniz, sevgili dostlar, cevabı gayet basit.

Ülkemizde uzunca bir süredir adeta ‘ekonomik anarşizm’ hüküm
sürüyor…

Aslında siyaset biliminde her ne kadar ‘anarşist ekonomi’
diye bir kavram olsa da; Sayın Hükumetimiz bir ilke imza atarak(?) siyaset
bilimi literatürüne yeni bir kavram daha kazandırıp bence adeta “Ekonomik
Anarşizm”i de icat etti.

Haydi hayırlı olsun…

Olsun da; millet ne hale geliyor, onu da düşünmek gerekmez
mi?

 * * *

Dünyanın hangi ülkesinde neredeyse 2 günde bir standart hale
gelmiş şekilde benzine, mazota, LPG’ye 70 – 75 kuruş civarında zam yapılır?

Elektriğe yüzde 127 zam yapılır?

Bu da yetmezmiş gibi elektrik üretimi için doğal gaz
yetmiyor diye, sanayi tesisleri günlerce kapatılır?

Dolar 7 – 8 Lira civarından 1 ay içerisinde 18,5 Lira’ya
çıkarılıp ardından da 13,5 Lira’ya düşürülüp sonra da zafer kazanılmış gibi
ortaya çıkılır?

Ekmek, süt, peynir, un, şeker, yağ, sebze, meyve gibi temel
gıda maddelerine gelen deli zamları, söylemiyorum bile…

Kapanan iş yerleri, iflas eden şirketler, sayıları
milyonları aşan işsiz ordusu, ‘ev gençleri’ kavramı, yurt dışına doğru yaşanan
korkunç beyin göçü, sosyal yardım alarak ayakta kalmaya çalışan milyonlarca
aile…

Bütün bunlar ‘ekonomik anarşizm’ değil de nedir?

 * * *

Bu konuda DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın şu
cümlesi çok dikkat çekici:

“(Adeta) Devleti batırma kampanyasına destek vermeleri için
banka çalışanlarına ve şirketlerine yoğun baskı yapıyorlar. Banka şube
müdürlerine talimat gitmiş durumda. Şu kalan Türk Lirası hesapları var ya
‘onları da dövize endeksleyin, ne kadar çok dövize çevirirseniz o kadar çok
taktir edeceğiz’ diye.

Kendi vatandaşlarımız yetmiyor, yurt dışındaki
vatandaşlarımızın döviz birikimlerini de bu kampanyaya dâhil etmeye
çalışıyorlar. Devleti yabancı bir paraya endeksli bir biçimde daha da
borçlandıralım diye uğraşıyorlar. Bu garanti verdikleri para devletin parası,
Hazine’nin parası bu. Ben şimdi size soruyorum: Faize karşı mücadele Türk
Lirası banka hesaplarının faizi yetmezse kur daha çok artarsa, ben onun farkını
da ayrıca sana ödeyeceğim mi demek, bu mu? Tarihe not düşmek için söylüyorum:
Bu proje, Hazine’yi batırma, devleti batırma projesidir.”

 * * *

Elbette hiç kimsenin gece yatağa yatarken, sabah nasıl bu
ülkeye zarar veririm diye düşünmediğini biliyorum. Ama liyakatsizliğin alıp
başını gittiği, benim adamım olsun da, ne olursa olsun anlayışının zirve
yaptığı bir dönemde; kara delik haline gelmiş bir bütçeyle yaşananların,
‘ekonomik anarşizmden’ başka bir izahı olabilir mi? Bilemiyorum…