26.6 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 337

Ukrayna Örneği ve Öğretmenlerimize Düşen Görev

Ukrayna – Rusya savaşı ve işgal olayı bir ders
niteliğindedir. Ukrayna’da milli şuur ile yetiştirilenler, yetişenler ölümü
göze alıp düşmanla vatanı için savaşıyor. Bizde de Çanakkale Zaferi ve Milli Mücadelede
milli şuurlu ve imanlı vatansever insanlarımızın cephelere koşmaları
unutulamaz. Aslında Ukraynalı, Ruslar hakkında da bir fikre sahipti. Bizde
bazıları ise; İstanbul’da eğlenmeyi tercih ediyordu.

Önü açılmış milli devletleri
uyuşturarak aldatma ve yönlendirme peşine düşüldüğü sık sık görülmüştür. Bu
uyuşturucu haplardan birisi de küreselleşme ve aslında küreselleştirme
çabalarıdır. Bugün milli devletlere karşı kullanılan küreselleştirme oldukça
kan kaybetmiştir. Ancak, bir dönem durumu idrak etmekten uzak bazı
siyasetçilerimiz parti sözcüsü olarak çıktıkları ekranlarda milliyetçilik artık
geçerli değil; Dünya küreselleştirme çağında gibi maalesef açıklamalarda
bulunmuşlardı. Ortaya çıkan somut olaylar her blokun ve ülkenin kendi
çıkarlarından ve menfaatlerinden vazgeçmediğini ortaya koymaktadır. Nitekim,
ABD’nin patronu olduğu NATO’yu Doğu Avrupa’ya karşı genişletmek peşinde olduğu
gibi, Rusya da bağımlı bağımsızlık verdiği Rusça konuşan Orta Asya ülkelerine doğru
genişleme veonların liderliğine yükselme peşindedir. Rusya, Rusça konuşan
hiçbir ülkeyi şemsiyesi altından çıkarmak peşinde değildir. Ukrayna’da ve diğer
bazı bölgelerde ABD ile Rusya bilek güreşine girmiştir. Kimse milli
menfaatlerinden ve siyasi varlığından taviz vermemekte; yeni soğuk savaş dönemi
hızla yükselmektedir. Bu ortamda Rusya Türkiye ile ilişkilerini yumuşak
politika şeklinde sürdürmektedir. Bu durum Türkiye’yi tarafsız arabulucu bir
konuma sokmuştur. Bu ülkemizin aleyhine de değildir.

            Bu durum
İstanbul Kanalı açısından da değerlendirme yapmayı gerektirmektedir. Acaba
Boğazlardaki geçiş yasağı bu kanalda uygulanmayacak mıdır? Aslında İstanbul
Kanalı her bakımdan bir lüks ve önceliği olmayan bir yatırımdır. Boğazların
alternatifi olarak sadece yabancıları ve bu bölgede toprak sahibi olmuş yerli
ve yabancıları sevindirmektedir.

            Bizlere
düşen görev genç kuşakları yeterli bilgi ile donatmak ve milli şuurla
yetiştirmektir; onları uyuşturmak sadece teknoloji esaretine sürüklemek değil…

            Çanakkale
Zaferimiz milli hassasiyete sahip imanlı nesillerin zaferidir. Şehit ve
gazilerimiz “Vatan sevgisi imandandır” hadis-i şerifini hep hatırlayanlardır.
Onlar başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Cevat Paşa olmak üzere Anadolu’yu
darül-harp’ten, darül-İslam’a çevirenlerdir. Bilhassa eğitim kurumlarımız
sadece öğretimle yetinmemeli, yakın tarihi bilen ve geleceği bugünden düşünen
nesiller yetiştirmek zorundayız. Kim ne derse desin; Dünyamızda ve bölgemizdeki
gelişmeler milliyetçiliği öcü olmaktan kurtarmıştır. Milliyetçi olunmadan ne
sınırlar, ne de ekonomi korunabilir ve güçlendirilebilir. Bu bakımdan, suya
sabuna dokunmayan, ülke çıkarlarından habersiz bir insangücü yetiştirmek beyin
göçünü de artırmaktır. Birtakım siyasi endişelerden ve partiler arası itişmelerden
uzaklaşarak gençlerimize iyi rehber olmalıyız. Yağsız, tuzsuz, salçasız tarih
kitaplarından kurtularak insanlarımızı beka sorununda hazır hale getirmeliyiz. Milli
eğitimdeki ve kültür politikalarındaki başarısızlık yabancılarla iyi pazarlık
yapılmasını ve ülke çıkarlarının korunmasını da zorlaştırmaktadır. Mutabakat
noktalarını geliştirmeye de mecburuz. Gençleri ve aydınları kamplaştırmaktan,
siyasi malzeme yapmaktan uzaklaşmalıyız. Cumhuriyet mi, Osmanlı mı; Atatürk mü,
başkaları mı; laiklik mi, antilaiklik mi kısır tartışmaları bugünün gündemi
değildir. Eğitim kurumlarımızda aydınlatıcı ders saatleri koyularak Türkiye’yi
Türkiye yapan değerlere bağlı iç siyaset üstü bilgileri gençlere
kazandırmalıyız.

Bu gerçekleri ve ülke çıkarlarını göz
önüne alan Aydınlar Ocağımız gerçek bir sivil toplum kuruluşu olarak internet
sayfasını tekrar ele almış ve önemli gelişmeler sağlamıştır. Bu bakımdan yakın
tarihi aydınlatan İlber Ortaylı’nın “Yakın Tarihin Gerçekleri”, Atatürk’ün
“Nutuk” adlı eseri, Ziya Gökalp’in “Türkçülüğün Esasları“ adlı eseri ve
diğerleri, Atatürk Araştırma Merkezi’nin “Atatürkçü Düşünce”(Ankara, 1992), Erhan
Afyoncu’nun “Yakın Tarih Dersleri”, “Sorularla Osmanlı İmparatorluğu”
kitapları, Yumni Sezen’in “Varolma Sorumluluğu” ve diğer kitapları, Ümit
Özdağ’ın “Stratejik Göç Mühendisliği”, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın B.Göksel’in.;
“Atatürk’ün Soykütüğü Üzerine Bir Çalışma” (Ankara 1987), Ali Gürel’in “Atatürk’ün
Saklanan Şecereci” (5.Baskı, Yeditepe Yayınları), rahmetli dostum Hakkı Dursun
Yıldız’ın “İslamiyet ve Türkler” (6.Baskı, Bilgi Kültür Sanat Yayıncılık,
İstanbul, 2019), rahmetli Erol Güngör’ün “İslamın Bugünkü Meseleleri” ve diğer
eserleri, Özcan Yeniçeri’nin “Türk Kimliği ve Travma” eseri ve diğerleri,
rahmetli Turan Yazgan’ın “Bir Japon Bankasında Maneviyat Eğitimi” isimli
makalesi ve diğer kitapları gibi eserler ile İskender Öksüz’ün “Millet ve
Milliyetçilik”, Tevfik Karabulut’un “Tarihten Bugüne Değişmeyen Strateji;
İslam’a Karşı islam”, Ömer Seyfettin’in bütün eserleri gibi birçok eser
öğrencilere ders ödevi olarak verilebilir. Ancak, maalesef Ömer Seyfettin’i
dışlayan, yasaklayan çirkin zihniyetle bazı güzel şeyler yapılamaz.

Aydınlar Ocağı’nın internet
sayfasındaki yazılar, kitaplar ve galeri herkese yardımcı olabilir.

Aramızdan Ayrılışının 49. Yıldönümünde Milli Birliğimizin Savunucularından Âşık Veysel

0

 Her konuda milletine
öğretmenlik ve rehberlik yapan “Toprak Şairi” 
Âşık Veysel Şatıroğlu, 49 yıl önce 21 Mart 1973’te aramızdan
ayrıldı.  20. Yüzyıl Türk Edebiyatı’nın
son büyük halk ozanı Âşık Veysel, gönül gözü açık bir ârifti. Milliyetçi ve
vatansever bir Türk’tü. Onun en büyük gururu Türk olmaktı. “Türk adı babamdan
bana mirastır/Daha bundan başka adı neyleyim” diyordu. O, şiirleriyle milli
birliğimizin en büyük savunucularından biriydi. Büyük bir Atatürk hayranıydı.

 O, hiç okumamasına
rağmen irfan sahibi bilge bir kişiydi. İnsanların farklı düşünmesini
yadırgamıyor, bunu yaradılışın ve ilâhi nizamın bir gereği olarak görüyordu.
Sorunların ancak farklı düşüncelerin çatışmasından doğacağını söylüyordu.

 Kim okurdu kim
yazardı

 Bu düğümü kim çözerdi

 Koyun kurt ile
gezerdi

 Fikir başka
başk’olmasa

 Âşık Veysel’in millî
duruşunu ortaya koyan, milli birlik ve beraberlik konusundaki görüşlerini
ortaya koyan şiirlerinden seçtiğim örnekleri sizlerle paylaşıyorum. 

 İtimat edersen benim
sözüme

 Gel birlik kavline
girelim kardaş

 Birlik çok tatlıdır,
benzer üzüme

 İçip şerbetini
duralım

 

        Çalışalım,
kurtulalım buhrandan

 Nedir senlik benlik,
usandım candan

 Irkımız, neslimiz
aynı bir kandan

 Yurdun yaraların
saralım kardaş

 

 Âşık Veysel, ülkemizin
birliğine ve vatanın bütünlüğüne kast ederek mezhep ve kimlik kışkırtıcılığı
yapanlara da karşı çıkmıştır. Hepimizin Âdemoğlu olduğu söylemiştir.

 Şu âlemi yaratan bir

 Odur küllî şeye kadir

 Alevî-Sünnîlik nedir?

 Menfaattir
varvarası                                                                                                                                                              

 Hepimizin Türk ve
Müslüman olduğumuzu, bunun da birlik olmamız için yeterli olduğunu belirtir.
Türk adının babamızdan miras olduğunu, bundan başka ada gerek duymadığını
söyler.

 Muhabbetim canda
haslardan hastır

 Avutur Veysel’i bir
şen piyestir

 Türk adı babamdan
bana mirastır

 Daha bundan başka adı
neyleyim.

 ……..

 Aslım Türk’tür.
Elhamdülillah Müslüman

 Şükür Amentüye
etmişiz iman

 Kalbimize yaraşmaz
şirk ile güman

 Kalbimiz nur ile dolu
sayılır”

 Âşık Veysel,
Türklerin aslında ikilik olmadığını, bir bayrak altında birleştiğimizi, vatan
aşkıyla yanıp tutuştuğumuzu vurgular. Bu yüzden etnik çatışmalara da karşı
olduğunu söyler.  “Millet, bayrak, yurt”
gibi değerler için cefaya katlandığını ve buna şükrettiğini ifade eder.

 Birleşiriz bir
bayrağın altında

 Biz Türklerin ikilik
yok aslında

 Yanar tutuşuruz vatan
aşkında

 Hepimiz bu yurdun
evlatlarıyız

 ……..

 Kürt’ü Türk’ü ve
Çerkez’i

 Hep Âdem’in oğlu kızı

 Beraberce şehit gazi

 Yanlış var mı ve
neresi

 ……..

 Veysel der tükenmez
bu benim derdim

 Katlandım cefaya
şükrettim durdum

 Yaşasın milletim,
bayrağım, yurdum

 Dilerim Allah’tan
sonuna kadar

 Alevi-sünni,
Kürt-Türk kavgasına son derece karşıydı. Hiçbir zaman bölücülere âlet olmadı.
1960’lı yılların sonunda davet edildiği İstanbul’da Spor Sergi Sarayı’nda
(Lütfi Kırdar Kongre Merkezi) yapılan bir “Doğu Gecesi”nde sırasını beklerken
bölücü konuşmalar yapıldığını ve bölücü şiirler okunduğunu duyunca protesto
ederek sahneye çıkmadan sazını alıp salonu terk ettiğini çok iyi hatırlıyorum.

 Âşık Veysel, Türkiye
Cumhuriyeti’nin kurucusu Büyük Atatürk’e de büyük muhabbeti vardır. Onun vefatı
üzerine yazdığı ağıtta bu derin muhabbetin izleri vardır. 

 Ağlayalım Atatürk’e

 Bütün dünya kan
ağladı

 Süleyman olmuştu
mülke

 Geldi ecel can ağladı

 

 Atatürk’ün eserleri

 Söylenecek bundan
geri

 Bütün dünyanın her
yeri

 Ah çekti vatan ağladı

 

Fabrikalar icat etti

 Atalığın ispat etti

 Varlığın Türk’e terk
etti

 Döndü çark devran
ağladı

 Âşık Veysel son
yıllarında yazdığı bir şiirinde “Dostlar beni unutmasın” demişti. Biz de
diyoruz ki; “Ey Büyük Ozan! Aradan asırlar geçse de eserlerinle Türk milleti
seni unutulmayacak.” Büyük ozanı 49. ölüm yıldönümünde rahmet, minnet ve şükranla
anıyorum. Ruhu şad, mekânı cennet olsun.

BaĞzı Doktorlar!

Dedemin
yaşlılıktan dolayı bacak damarları tıkanmış, bacaklarında ki morluklar artar
olmuştu!

Karsta
yaşayan dedem ile ilgilenen öğretim görevlisi kardeşim gerekli bütün tetkikleri
yaptırmış, tedavisi ile ilgilenen doktorlardan, bacağın tamamen kangren
olmaması için kesilmesi gerektiği bilgisini almıştı.

90
yaşın üzerinde ve başka rahatsızlıkları da olan dedem gerçekten çok zor
durumdaydı!

Ailece
yaptığımız araştırmalar sonucunda, bu konuda mağduriyet yaşamış tanıdıkların da
tavsiyeleri doğrultusunda acilen İstanbul’a gelmesinin doğru olacağını, kalp
damar cerrahisi konusunda ünlü Koşuyolu Devlet Hastanesinde çok ameliyat
yaptıkları için tecrübeli cerrahların olduğunu,

Bacağın
diz kapağının ne kadar altından kesilirse o kadar kullanılışlı protez imkanının
olduğunu öğrenmiş,

Kardeşimin
gayretleri ile yürüme zorluğu çeken dedemi uçak ile kısa sürede İstanbul’a
getirtmeyi başarmıştık!

***

Randevu
ve sevk imkânı bulunmadığı için acilden giriş yapmamızı o durumda ki bir
hastayı “kolay kolay” hiçbir doktorun geri çevirmeyeceği tavsiyesi ile İstanbul
Anadolu yakasında ki kalp damar cerrahisi konusunda ki ünlü Koşuyolu Hastanesinin
acilinde soluğu almıştık.

***

Yolda
prostat rahatsızlığı nükseden, çişini de yapamadığı için her saniye acısı ve sancısı
artan, bulabildiğimiz yıpranmış bir tekerlekli sandalyede saatlerce kıvranan
dedemizin kıvranmasına rağmen, olanca ruhsuzluğu fütursuzluğu, saygısız
cümleleri ve burnundan kıl aldırmayan tavırları ile bize saatlerce kurdeşen
döktüren!

Oda
yok, Doktor yok Hasta çok diye!!!

Dedemin
yatışını yapmamak için direnen O KADIN doktor ve yanında ki merhametsizleri bin
yıl ömrüm olsa unutmam!

Bize
Ermenistan’da esir kalmışız da derdimizi anlatamıyormuşuz duygusu yaşatan o
doktor bende öyle bir travmaya neden olmuş ki!

Sormayın!

O
olaydan sonra istisnai haller dışında hiç kimsenin kolay kolay kendisine ve ya
bir yakınına şifa versin diye umuduna düştüğü bir doktora saldıracağına
inanasım gelmedi!

***

Hepsi
bir yana,

Meğer
oda da varmış, yeterince doktor da!

Kapasiteyi
doldurmamak için işi yokuşa sürüyorlarmış ki gidebilen başka hastanelere
gitsin!

Özel
hastane değil ya, fazla hastanın kârı yok angaryası çok diye!

Kapının
önünde 8 saatte 2 paket sigara içince güvenlikçiden, taksiciden hastabakıcıdan
duyduğum daha neler neler!

Ağlaya
ağlaya başka hastanelerin yolunu tutan nice garibanlar!

Siyasi
ve sosyal çevrem geniş olduğu için dişi ağrıyana, pansuman gibi basit dertleri
olana bile yardımcı olan ben:

Kendim
için hiç kimseden kolay kolay bir şey istemeyi sevmediğim ve kendi işimi kendim
görmeye alıştığım için olsa gerek, araya araya bulduğum insancıl bir doktorun
merhamete gelmesiyle yatış işlemini güç bela başarmıştım,

8
saat sonra!

***

Geçenlerde
Muğla Devlet Hastanesinde Doktoru darp ettiği iddiasıyla alkışlarla protesto
edilen Uzman Çavuş Ali Akdağlı haberini izlemiş, kendi yaşadıklarım aklıma
gelmiş ve yine tek taraflı söylenenlere inanmamıştım.

Ve
tahmin ettiğim gibi Uzman Çavuş masum çıkmış, doktorun saldırı görüntüleri
yayınlanmıştı!

Azcık
itiraz etsem bize saldıracak ve üste çıkıp suçlayacak O kadın Doktor gibi!

***

EVET
onlarda insan!

EVET
işleri zor!

EVET
biz belki yılda birkaç defa gidiyoruz, ama onlar her gün orada!

EVET
doktor olmak zor!

Ama
tüm bunlar oraya gidenlerin insan olduğunu, hasta olduğunu, ilgiye güler yüze
ve tedaviye ihtiyacı olduğunu düşününce,

Biraz
empati yapmayı, vicdanlı ve anlayışlı olmayı gerektiriyor.

Kim
ta Kars’tan kalkıp bacağını kestirmek için hastane kapılarında sürünmek ister!

***

Hak
ettikleri maaşları alamamalarının, hayallerinde ki kariyer planlamalarını
yapamamalarının suçlusu hasta vatandaş ve hasta yakınları olmasa gerek!

Evet,
onlarda yaptıkları iş gereği psikolojik desteğe insani iletişim yöntemlerine
ihtiyaçları var!

Kabul,
Avrupa standartlarının altında yaşıyorlar günlük hasta sayıları fazla, ama yine
de zor durumda kapılarına gelenlere karşı merhametli olmalılar!

En
azından, kendileri hasta olduğunda ihtiyaç duydukları kadar!

Maaş,
sosyal hak ve yaşam standartları açısından tek mağdur da kendileri değilken!

En
mağdur, kendileri değilken!

 

***

Değerler
eğitimi lazım derken sadece siyasetçiye, din adamına değil, doktorlara da
lazım!

Yaşadığımız
son 20 yıl sağlık alanında uygulanan yanlış sistemler, sistemsizlikler, onlara
da çok olumsuzluklar kattı!

Kabul
ama!

4
tarafı düşmanla çevrili bir coğrafyada canını ortaya koyup görev yapan!

Bir
uzman çavuşa, bir askere, bir polise “ideolojik
bir garezleri yoksa”
bilip bilmeden anlayıp dinlemeden linç yapacak kadar
da olmamalı!

İnanın
defalarca bu duygularımı sosyal medyada yazmak istemiş, tepki alacağımı
düşünerek hep vaz geçmiştim, ama her doktora şiddet haberlerini her duyduğumda,

Mağdur
olanın sadece doktorlar olduğuna, olayın hiç yoktan çıktığına ve tek taraflı
olduğuna hiç inanmamıştım!

Hastasının
yatışını peygamber sabrı ile başarmış biri olarak söylüyorum!

Bence
bir daha böyle bir olay oldu mu, hem doktora hem de doktora saldırdığı iddia
edilene kameralar önünde kendini savunma derdini anlatma olayın giriş gelişme
sonucunu anlatma imkânı olmalı!

Ne
sosyal medyada ne de mahkemelerde yargısız infaz olmamalı!

Doktorlar
ile yaşadığım tek kötü anı da şimdi rahmetli olan dedem vesilesi ile yaşadığım
o kötü anlar değil elbette, böyle yazabileceğim pek çok olumsuz “Devlet Hastanesi
anım var!”

Kim
bilir sizlerin de o hastane koridorlarında ne kötü anılarınız vardır!

***

Özel
Hastanelerde yaşanan olayların yok denecek kadar azlığı ve Devlet
hastanelerinde el insaf denecek kadar olan olayların çokluğu istatistiklerine
bakınca ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır!

Özelde
olmayabiliyorsa!

Devlet
Hastanelerinde de olmaya bilir!

Ve
son olarak belirtmek isterim ki!

Bence
Bazı doktorlar mesleğini ve beyaz kod imkânlarını sinirli olduklarında baskın
çıkmak için kötüye kullanıyor!

Ben
böyle düşünüyorum,

Sordum!
CKA’ da böyle düşünüyor!

Peki,
bu durum çoğu Doktorlar için mi böyle?

Elbette
ki hayır,

BaĞzı doktorlar.

Meşrutiyet, Cumhuriyet ve Demokrasi

     Dün Meşrutiyet’i,
yani bir hükümdarın başkanlığı altındaki millet meclisi ile idare edilmeyi;
bugün Cumhuriyet’i ve Demokrasi’yi, yani hükümet ya da devlet başkanının halk
tarafından belirli bir süre için ve belirli yetkilerle seçildiği yönetim biçimi
ile ülkenin idare edilmesini; yazık çok yazık ki, İslâma aykırı sanarak; dün
Meşrutiyet’e bugünse Cumhuriyet’e karşı çıkıp, benimsemeyenler, içlerine bir
türlü sindiremeyenler var! Oysa, Kur’an: Seçmeyi, seçilmeyi, istişare, şura ve
meşvereti / danışmayı istiyor.

     İsim değişikliği
ile hakikat değişmez. Bu hükümden anlıyoruz ki, isimden hareketle yanılanlar,
Cumhuriyet ve Demokrasiye karşı çıkanlar, işin muhteva ve içeriğine bakmayıp;
İslâm’ın özüne aykırı bir rejim ve sistem sanıyorlar Cumhuriyet ve Demokrasiyi!
Bu gibiler, dinde hassas oldukları, fakat aklî muhakemede eksik ve noksan
kaldıkları için dine; İslâm düşmanlarından daha çok zarar verdiklerinin
farkında bile değiller.

     Hâlbuki marazı
teşhis, yani sıkıntı, dert ve hastalıkların teşhîsi / tanısı için, tabip ve
doktorun sormaya, deşmeye, kurcalamaya ne kadar ihtiyacı varsa; halkı temsil
eden meclisin de, idarecileri sorgulamaya, o kadar ihtiyacı vardır. Çünkü
cevabın anahtarı sual ve sorudur. Ağlamayan bebek,  emzirilmediği gibi, sorgu ve sorgulanma
olmayacağını bilmek; sorumluyu sorumsuzluğa iter.

     Oysa, sorgu sual
edileceğini bilen idareciler, muhtemel ve ihtimal dâhilinde olan sorulara
karşı, o nispette işlerini sağlam yapar; araştırma ve soruşturmalara karşı;
işlerinin gereğini lâyıkıyla yerine getirirler.

     İşte bütün mesele;
ortaya konan problem ve alınması gereken kararlardan, herkesin faydalanması
için, konuyla ilgili sorular sormalı ve bu soruları; verilecek cevap ve
yanıtlarla kucaklaştırıp karşılaştırarak; soru ve cevapların birbirine muavenet
ve yardımı sağlanmalıdır. Çünkü:

   “Çıkar âsâr-ı
rahmet; ihtilâf-ı rey-i ümmetten.”

     Yani rahmet
eserleri, milletin farklı fikirlerini ortaya koymasıyla kendini gösterir. Onlar
hakkında müspet-menfî, olumlu-olumsuz düşünceleri ileri sürmesiyle ortaya
çıkar. Onların doğru veya yanlış, haklı veya haksız olmaları; ancak karşılıklı
konuşmalarla anlaşılır. Konuların didik didik edilmesiyle; kabul veya redde
imkân verir.

     Böylece lisan ve
dilleri kalplerine tercüman olamayanlar; bu durumları sorularla dile getirerek;
meseleler karşısında, kendilerini tatmin edecek cevapları duymuş olurlar.
Meseleye taraftar olup olmamaları lâzım geldiğini de, bu şekilde yani,
soru-cevap yoluyla anlamış bulunurlar.                                                                                                                                                             
  

     İşte ancak bu
suretle, iktidar taraftarları ile muhalefet mensupları; medenî bir çerçeve
içinde, kimsenin tesir ve etkisinde kalmayarak, efendice bir tartışma ortamında
meramlarını çekinmeden, açıkça ortaya koymanın vicdanî rahatlığına, kendilerini
bırakmış olurlar.

     Hem de siyaset
tabip ve doktorlarının; illet ve hastalıklara teşhis ve tanı koyabilmeleri,
ancak bu soru ve cevapları tahlil ve incelemeleri sonunda mümkün olur.

     Böylece manevî ve
millî değerlerin korunması için, hamiyet sahipleri, tam bir şevkle millî
vazîfe  ve görevlerini ifa etmiş ve
yapmış olmanın gururunu duyarlar.

     Zaten insanlar
fıtraten / yaratılıştan Meşrutiyet, Cumhuriyet ve Demokrasi taraftarı ve
yanlısıdırlar. Bu hususta Arı ve Karıncaların Cumhuriyetçi tavır ve
hareketleri, insanın şahit olduğu en güzel, en çarpıcı ve en güzel örnekler
değil midir?

     Hiç olmazsa Arı ve
Karıncalar kadar bile olmayalım mı?

     Şunu da
unutmayalım ki, akılları gözlerinde olan avama / halka, en büyük dersi; yapılan
işleri görmeleri verir. Çünkü işitileni inkâr mümkün olabilir ama görüleni
inkâr ettirmek oldukça zor ve hattâ imkânsızdır.

    “Âyinesi iştir
kişinin lâfa bakılmaz.

      Şahsın görünür
rütbe-i aklı eserinde.”

 

      Kişinin aynası
sözü değil işidir.

      Kişinin akıl
seviyesini eseri gösterir.

Sevinçleri Kursağında kalan Millet

1970’li yılların ünlü Fransız Sosyalist düşünürü Prof. Dr.
Rager Garaudy İslam ülkelerini tanımlarken: “Gözleri yaşlı insan topluluğu”
olarak nitelendirmiştir. Buna karşılık sonradan Müslüman olan Rager Garaudy’ye
cevaben ülkemizin ünlü gazeteci-yazarlarından Şeyhülmuharririn Ahmet Kabaklı, engin gönül gözüyle
baktığı İslam âlemi için: “O gözyaşları İslâm âleminin hayata manevi bakışından
ileri gelen gözyaşlarıdır” cevabını vermişti.


Her ne kadar rahmetli Ahmet Kabaklı’nın İslâm âlemine engin
hoşgörülü bakışına saygı duysak ta tarih, ne yazık ki Rager Garaudy’yi haklı
çıkarıyor. 


Düşünün bir defa Hz. Muhammet(Sav.) den bu güne Muaviye’nin,
Yezit’in, Irak’ta Saddam Hüseyin’in, Suriye de Hafız Esat ve halefinin halklarına
yaptıkları zulüm ve gözyaşından başka ne var? Bu devletler tarih boyunca
demokrasi nedir, bir devlet yönetiminde bireylerin hakları nelerdir bunları
bilmemiş ve böyle bir idari yapıyla hiç tanışmamışlardır. Her devirde
kendisinden öncekini kanlı bir darbeyle devirmiş tek adam sistemini kaderleri bilmişlerdir.

Yukarıda saydığımız ülkelerde öyle de ülkemiz idari
sisteminde işler nasıl gidiyor birde dönüp kendimize bakalım.


Henüz dünyanın birçok ülkesinde seçme seçilme hakları
vatandaşlarına verilmemişken Demokrasinin bir gereği olarak çok partili hayata
geçişin öncülüğünü yapan Mustafa Kemal Atatürk, Halk Fırkası’nı kurmuş; onun
açtığı yolda Terakkiperver Cumhuriyet
Fırkası
ve Serbest Cumhuriyet
Fırkası
kurulmuştur. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, “Şeyh Sait İsyanı“ sonrasında
kapatılmış; Serbest Cumhuriyet Fırkası
ise rejim düşmanlarının sığınağı haline geldiğinden kendisini feshetmiştir.

1930 yılında ortaya çıkan ve “Menemen Olayı“ olarak adlandırılan irticai faaliyet, rejim
karşıtlığının hala güçlü olduğunu göstermiştir. 
İşte bu hadiselerin bir sonucu olarak, Türkiye’nin henüz çok partili
hayata hazır olmadığı anlaşılmış ve Atatürk’ün yaşadığı dönemde çok partili
hayata geçiş maalesef sağlanamamıştır.

 Demokrat Parti,
1945’te Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan’ın muhalif
bir tavır sergilemesi sonucunda kurulmuştur. Bu gurup tarihe Dörtlü Takrir
olarak geçen bir önerge vererek tek parti yönetimine karşı muhalefetini belli
etmiş, ardından Cumhuriyet Halk Partisi’nden ayrılarak 7 Ocak 1946’da Demokrat
Parti’yi kurmuştur.


Çok partili hayata geçtiğimizden bu güne güya demokrasi ile
yönetiliyoruz ancak, demokrasimiz topal ördek misali bir türlü düzgün yürümemiş,
tam rayına oturmamıştır. Ancak gene de halkın büyük çoğunluğu tarafından
seçilen hükümetler, vizyonları ve dünya görüşlerine göre Türkiye’yi iki binli
yılların başına kadar taşımışlardır.

Ancak son 20 yıl içerisinde AKP Hükümetleri işbaşına
gelişinden bugüne kadar giderek yargı, yürütme ve yasama organlarını by-pas
ederek hızla Tekadam sisteminin en üst sınırına yerleşmiştir.

Tekadam sisteminin emarelerini sıralayacak olursak:

-TBMM. Görev alanından soyutlanmıştır.

-Bakanların kendi hür iradeleriyle istifa etme lüksü yoktur,
ancak cumhurbaşkanından affını isterler.

-Bakanların kendi adlarına demeç verme hakları yoktur.
(Hatırlayın Sağlık Bakanının: “Sayın cumhurbaşkanım ben sizden habersiz bir şey
söyler miyim” dediğini.)

-Milletin tepesinden çay fırlatmalar. (Bu gelenek krallık ve
padişahlık devirlerinden kalma. Eğer elden verilirse tebaa ile eşit mesafede
olunmuş olur ki bu da ne krallığın, ne padişahlığın ve nede başkanlığın şanına
yakışır!)

Bu misalleri çoğaltmak mümkündür. Ancak birde partili
cumhurbaşkanı unvanıyla konuşmalar var ki söze; Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı
sıfatıyla başlayıp, AKP Genel başkanı olarak Cumhur İttifakına övgüler dizip,
Millet İttifakına illet, zillet, cibilliyetsiz gibi sözlerle bitirmek bu milletin
yarısını bölmek ve rencide etmektir.

Bunun en son örneğini 1915 Çanakkale Köprüsü”nün açılışında yaşadık. Her Türk vatandaşı gibi
bizde böyle bir eserden elbette ki gurur duymak isterdik ancak konuşmanın
sonunda gene Cumhur İttifakının dışındakileri ötekileştirip cephe alınması
milletin hevesini kursağında bırakmıştır.


Cumhurbaşkanının her konuşması, TC. Cumhurbaşkanı’nın değil
Parti Devleti Başkanının konuşmasını çağrıştırmaktadır.

Sağlıklı kalın.

Hasbelkaderlik Teorisi

*
İnsanın imtihanı yeryüzü öğrenciliğidir.
Bazı görevlere geliş veya seçiliş öğrenciliğin sınavlarından. Ki aldığın
notlarla değerlendirilir öğreniş sürecin.

*
Aslında birinin bir makama gelmesi/getirilmesi, imkânlarla buluşması/buluşturulması
yahut ömrünün bereketlenmesi/bereketlendirilmesi kişinin ayrıca sınava
sokulmasıdır.  Kendine ve insanlığın
ahlâki ilkelerine ihanet etmeyen sınıfı/sınavı geçer. Makama yada imkâna
çakılan – kalan kaybeder. Kazandığı tek şey kaybının baş döndüren derinliğidir.
Ve insanın en büyük kaybı kaybettiğini bilememesidir.

 

Şirk Trafiğinde Seyreden Araç Sahiplerine

 

* Şirk, insandaki kişilik bölünmesidir.

* Tevhid, şahsiyetin tekilleşmesidir.

*
Ortak tanrılar ve aracılar tek kişiliğe tutunamayanların işidir, çoklu
kişiliktir.

Karakterin
farklı yüzleri, şirk unsurlarıyla temayüz eder.

 

*
İlkeleri bulmak Allah’ı bulmaktır.
İlkeleri kavramsallaştırmak Allah’a ulaşmaktır.

*
İlke yaklaştırır, varlığı kaynağa taşır.

*
İlkesizlik, hayvanîlik ve bitkiliktir.

*
Evreni çözmek; hak, adalet, ölçü, sevgi, dostluk vb. değerlerle mümkündür.

*
İnsan ne kadar âdil olursa o kadar Allah’tanlaşır/tümleşir; ne kadar iyi, ne
kadar merhametli, ne kadar vefalı, ne kadar sözüne sâdık, ne kadar güvenilir vs.
olursa o kadar Allah’a yani tümevarır.

 

Akıl da Bir Peygamberdir

 

*
İnsanın aklının kapasitesi belki Tanrı’yı ihata etmeye yetmez. O’nu bırak,
O’nun varlık şemsiyesini, evren organizasyonunu, hayat algoritmasını bile
tamamen kavramaya yetersiz de kalabilir. Fakat bu da bir akletmedir.

*
Doğrusu biz böyle bir Allah’a inanıyoruz ve O’nun âyetleri / delilleri
üzerinden O’nu yahut O’nun organizasyonunu fehmediyor yada en azından
fikretmeye çalışıyoruz.

*
Ya sizin Allah’ınız kim? Yerel veya bölgesel bir Allah mı? Sadece Müslümanlara
hizmet veren yahut sadece Türk ırkına hizmetkâr bir Allah mı? Yoksa
tarikatınıza, cemaatinize mi özel? En kötüsü; pirinizin, şeyhinizin, gavsınızın
sihirli lambasındaki cin mi? Alâaddin’in aparatı ve Allah’ı, sihirbazın şapkası
ve tavşanı mıdır?

*
Kaderin akletme şeklindir, düşünme
sistemindir. Ki aynı zamanda da karakterindir.

 

Hayat Farkındalık Bestesidir

 

*
Evrenle uyum içinde varlığı anlamlandırmaktır mesele; yaşam döngüsü ise görsel
güftesi.

*
Ve insana tek bir türküden sorulacak.

*
Farklıklarla savaş, yeldeğirmenleriyle
savaştır
; heyulamsı bir savaş.

*
Tek tip’çi cehalet, fıtrata hatta hilkate düşmanlıktır.

*
Muntazam çeşitlilik içre kaotik ve metodik bir içkinlik / iç güveyliği tüm
hikâyemiz.

İyi Partiler, Kötü Partiler

Siyasî
partiler Türkiye’nin, Türk milletinin refahı ve kalkınması için farklı yollar,
farklı projeler teklif ederler. Temel amaçları birdir. Bu amaca gidiş için
tutulmasını teklif ettikleri yollar farklıdır.

 

Bu ideal
durum. Demokrasiler için geçerli tarif.

 

Bir de pek o
kadar demokrasi olmayan haller var. Bunlara daha önce, “Biraz da biz yiyelim”
veya “Yeme sırası bizde” rejimleri demiştim. Onlarda da siyasî partilerin
amaçları birdir: Ülkenin zenginliklerinin, yandaşlarla birlikte emilip
tüketilmesi. Bu “emilmeye”, Acemoğlu ve Robinson, “extraction” diyor, yani
istihraç. Limonun sıkılarak suyunun çıkarılması gibi. Amaç, yine bir. Ancak bu
rejimlerde, projelerin, programların önemi yoktur. Siyasî partiler,
programlarıyla değil, temsil ettikleri yeme gruplarıyla farklılaşır.

 

Kötüyü sonra
ele almak üzere şimdi tekrar ideal hâle dönelim. Bir partiyi parti yapan, ülke
için sunduğu farklı reçete, farklı yol haritasıdır. Parti, o yola inanan, o
yola ikna olmuş insanları bir araya getirir. Belki önce bir dernekten
ibarettirler ve sonra çoğalırlar. Amaçları ülke ve toplum olduğuna göre
siyasete girip ülkeyi yönetmeye talip olurlar. Bu amaçla siyasî parti kurarlar.
Artık çokturlar. Ülkenin her tarafında aynı düşüncelere sahip arkadaşları
vardır. Kendilerine bir yönetim ve bir başkan seçerler.

 

Liderlik zor
zanaat

Yöneticilik
de başkanlık da zor işlerdir. Külfettir. Yüktür. İnsanın yaşantısına ipotek
koyar. Fakat hangi iş, hangi meslek fedakârlık yapmadan size başarının kapısını
açar ki… Üstelik siyasetin gayesi şüphesiz ulvîdir. Kendiniz için değil, bütün
bir toplum için çalışırsınız. Fakat eninde sonunda yorulursunuz ve yönetime başka
fikirdaşlarınız gelir. Hatta “hadi artık, biraz da siz yüklenin” deyip
çekilirsiniz.

 

Kendi
tecrübemden, geçen asırda, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ndeki Teorik Kimya
Bölümünü örnek verebilirim. Bölüm başkanı seçme zamanı geldiğinde kavga
kopardı. Ama “sen olma, ben olacağım” kavgası değil, “yeter artık başkası
olsun” kavgası. Aynı üniversitede başka bir kuruluşun seçimindeydik. Çoğumuzun
sevdiği bir hocamıza başkanlık yapmasını teklif ettik. Bütün cana yakınlığıyla
verdiği cevabı unutmam: “Yedim kazın etini; unutmam lezzetini!”

 

 

 

İyiydi,
kötüydü bu başka konu ama İttihat ve Terakki için yetkin bir tespit beni
şaşırtmıştı: “İttihat ve Terakkî’de lider yoktu!” diyor Feroz Ahmed. Zamana
göre, şartlara göre, konulara göre önderlik yapanlar vardı. Ama tek ve değişmez
lider olmamış.

 

Lider ve
yönetim neye yarar?

Partinizin
teklif ettiği refah, kalkınma ve ülkenin güçlenme reçetesi, programınızda
anlatılmıştır. Fakat kâğıt üstündeki program, güncel problemleri, her an
değişen ortamı önceden kestiremez. Sürekli değerlendirme, yön ve yol
düzeltmeleri gerekir. Bu iş için gereken bilgi, parti üyelerinden gelir.
Milletvekilleri, seçildikleri bölgelerden, parti teşkilatından gelen
teklifleri, bildirilen fırsatları, sıkıntıları arkadaşlarıyla ve yönetimle
paylaşır. Yönetim sürekli ülkenin bütününü ve şartları gözler, yerelden gelen
bilgilerle birlikte değerlendirir ve kararlar alır.

 

Liderin asıl
işlevi, yönetimdeki diğer fikirdaşları ile birlikte partinin ilkelerini canlı
tutmaktır. Değişen şartlarda izlenecek stratejinin örgütün en uzak noktalarına
kadar içselleştirilmesini sağlamaktır. Bilgi ve düşünce akışını bir fıskiyeye
benzetebiliriz. Fıskiye dipten beslenir. Gelen su tepede birleşir ve aşağı
yağar. Böylece bütün parti, ortaklaşa geliştirilen, birleştirilen ve icraat
planlarına dönen bilgi ve fikir akışına, değerlendirmelere erişebilir.

 

 

 

Bu ideale
erişmiş bir siyasî toplulukta, örgüt, her konuyu merkeze sorma gereğini
hissetmez. Çünkü bilgi ve değerlendirmeler her an deveran hâlindedir. Üyeler,
fikri, programı, stratejiyi yaşarlar. Onu zaten tuğla tuğla kendileri
örmüşlerdir. En küçük adımında bile yüce liderin işaretini, talimatını
beklemezler.

 

Hayrat
çeşmesi

Kötü örneğe,
“biraz da biz yiyelim” yapısına dönelim.

 

Fark en
baştan başlar. Bir araya gelinmesinin sebebi paylaştıkları bir fikir, bir
reçete değildir. Bir araya gelmelerinin sebebi, iktidarın nimetlerinden
yararlanmaktır. En basitinden, bir yerlere seçilip o yerin sunduğu maaş, hakkı
huzur veya ne isimle olursa olsun gelir elde etmektir. Bu gelir, emeklilikle
ömür boyu garanti altına da alınabilir. Böylece siyaset, bir kazanç kapısı, bir
meslek hâlini alır. Fakat asıl büyük ödül, iktidarın sağladığı ek çıkarlardır.

 

Bu yapıda
plan, program, fikir, önemli değildir. Önemli olan liderin gözüne girip
mutluluk piramidinde önce aşağılarda da olsa bir yer edinmektir. Sonra yavaş
yavaş yukarı tırmanılacaktır. Bu tırmanış için de aşağınızdakinin üstüne
basmak, yanınızdakinin o basamağa doğru hareketlenmesine engel olmak, basamakta
biri varsa, onu alaşağı etmek olağandır, hatta gereklidir.

 

 

 

Altta veya
üstte fikir üretmek gerekmez. Bütün fikirler liderden gelir. Bütün kararlar ona
danışılarak alınır. Siz karar almazsınız, lider alır ve size bildirir.
Bildirmezse, siz lütfen, talimat vermesini dilersiniz; vakti varsa size dönüp
hikmetini paylaşır.

 

İyi dediğim
yapıda bilgi alttan kaynaklanıyor, yukarıda birleştirilip paylaştırılıyordu.
Fıskiyeye benzetmiştim. Kötü yapıda aşağıda kuraklık vardır. Rahmet ancak
yukarıdan yağar. Felsefedeki südur anlayışı gibi. Tepeye ne kadar yakınsanız o
kadar nemalanırsınız. Fıskiye değil, hayrat çeşmesidir onlar. Liderin zekâtı
aşağı akar. https://millidusunce.com/iyi-partiler-kotu-partiler/

 

Türk Dünyâsı Türkçesi Hakkında M. Halistin Kukul ile Konuştuk

Oğuz Çetinoğlu: Yûnus Emre’nin vefatının 700. yılı
münâsebetiyle, 2021 yılı, UNESCO tarafından ‘Yûnus Emre Yılı’ olarak ilân
edildi. Buna bağlı olarak, Türkiye de, Cumhurbaşkanlığı nezdinde hem Yûnus Emre
hem de ‘Dünyâ Dili Türkçe’ adıyla bir faaliyetin başlatılması cihetinde adım
attı. Konu hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

M. Halistin Kukul: Bu güzel, fevkalâde ve mânalı
faaliyeti takdir etmemek mümkün değildir. Ancak…

Ne Yûnus Emre ne
de Türkçe böyle gelip geçici, belli bir zamanda, âdeta gösteriş için yapılan
faaliyet olmalıdır. Bu tarzda yapılan faaliyetlerden de fazla bir fayda elde
edildiği söylenemez. Bir defa başta üniversitelerimizin Türk Dili ve Edebiyâtı
ve Târih Bölümleri buna her an hazır olmalıdır. Yûnus Emre olmadan bir dil ve
edebiyat tahsili; Orhun Kitâbeleri olmadan da ne dil ne târih ne de Türk
sosyolojisi olabilir. Ne yazık ki, Türkiye üniversitelerinde, Yûnus Emre
okunmadan/okutulmadan Türk Dili Edebiyatı Bölümü; Orhun Kitâbeleri okunup
tanınmadan da Târih Bölümü bitirilen dönemler olmuştur.

Bu; ‘anatomi’
dersi görmeden Tıp Fakültesi’ni bitirmek demektir. Türk kültürü; diliyle, dinî,
askerî, iktisâdî, an’anevî, bediî hattâ coğrafî değerleriyle bir bütündür. Bu
bütünün baş tâcı ise onun lisânı’dır ki bu da Türkçedir.

Çetinoğlu: Türkçe neden baş tâcımızdır?

Kukul: Türkçe, bir Türk’ün, tesadüfen
birilerinin uyarılarıyla üzerinde durulması gereken bir lisân değil; her zaman,
her yerde, her hâl ve şartta ve her coğrafyada gönül seferberliğiyle ve fakat
ilimle gelecek nesillere ulaştırılması gereken en mühim ‘kültür bağımız’dır.
Türkçe’nin ‘Dünyâ Dili’ olması için önce ‘anavatanlarında, yâni Türkiye’de,
Azerbaycan’da, Özbekistan’da, Kırgızistan’da, Türkmenistan’da, Kazakistan’da,
Doğu Türkistan’da, Kuzey Kıbrıs’ta, Balkanlar’da, Kırım’da, Kerkük’te ve dîğer
Türk mekânlarında ‘müştereklik’ kazanmasıyla, ilim dallarında ve bilhassâ söz
san’atlarında kendini ispat etmesi gerekir. Bu ‘hâkimiyet’ yok mudur? Kesin
olarak söylüyorum ki, vardı ve vardır ve dâima da olacaktır. Sıkıntımız şudur
ki bu hususta gerekli ve yeterli mesâfeyi alabilmiş; koruma ve gelişmeyi
sağlayabilmiş değiliz.

Sık sık
‘Adriyatik’ten Çin Seddi’ne’ diye telâffuz edilen/ettiğimiz tâbir elbette ki bu
mesâfeyle de sınırlı değildir. Hangi ‘Adriyatik’ten Çin Seddi’ne?’ ABD’den
Avustralya’ya, Almanya’dan Kuzey Afrika’ya, Arabistan’a kadar yürünen her
sahada Türkçe’nin gönül sesi bulunur. Ancak biz sâdece bu konuşulan/anlaşma
vâsıtası olan lisânı/Türkçeyi kastetmiyoruz: Biz; şiirde, romanda, tiyatroda,
hikâyede olduğu gibi, matematikte, fizikte, biyolojide, kimyâda, astronomide,
sosyolojide, hukukta, iktisatta, tıpta veya dînî ilimlerde de Türkçenin zirvede
yer almasından söz ediyoruz. Çünkü dil/lisân, her sahayı ilgilendirir. Onsuz
hiçbir şey olmaz; ne ilim, ne de san’at. Yâni insan hayatının yegâne
olmaz/olamaz şartlarının en başta geleni de dildir; bu ise bizim için
Türkçe’dir.

Çetinoğlu: Türkçe’mizin ‘problemli bir dil’ olduğu söyleniyor…

Kukul: Doğrudur. Kendi iç mes’elelerini
hâlletmiş bir Türkçe, ‘yabancı kelime
ve ‘uydurukça‘nın tesirinden uzak,
aslî hüviyetinde yâni, ayrıca; bütün unsurlarını da ‘kaideleştirmiş’ bir merhaleye ulaşmalıdır. Ne yazık ki bu henüz
mevcut değildir. Meselâ; ‘Türkçe’nin
dilbilgisi
’ -ortalama olarak- herkesin mutabık olduğu bir hâle
gelebilmiş/getirilebilmiş midir? Hayır! Niçin? Çünkü; lisân/Türkçe bir türlü
kendi zeminine oturtulamamıştır. Bir defa; Türkçe ve Türkçeleşmiş kelimelerimiz
hakkında mutabık olunacak kaideler mevcut değildir. Ayrıca kaidelere uygun bir
türetmeyle değil uydurma kelimelerle ve yabancı kelimelere her türlü
serbestliği tanıyarak bir Türkçe inşâsına gidilmiş/gidilmektedir. Seneden
seneye âdeta ‘Vay be!’ denilerek
düşünülmeye çalışılan bir dil kendi içindeki muzırlarla mücâdele sebebiyle
korunmasını ve gelişmesini nasıl sağlayabilir? Tabiî ki sağlayamaz ve arzu
edilen seviyede de sağlayamamıştır!

Denebilir ki her
dil, dünyâ dilidir. Doğrudur. Çünkü; başlangıç îtibâriyle, dil de Allahü
Teâlâ’nın bir lütfu, bir ikrâmı olarak biz insanlara sunduğu büyük bir
nimettir. Hâdisenin İlmî, siyâsî ve içtimâî bir hâl alması, maalesef, bu temel
hareket noktasını gözden ırak tutmakta veya bu husus bilerek nazarlardan
kaçırılmaktadır.

Çünkü Rûm
Sûresi’nin 22. âyetinde Yüce Allah meâlen şöyle buyurmaktadır: ‘Gökleri ve yeri
yaratması ve dillerinizin/lisânlarınızın ve renklerinizin çeşit çeşit/türlü
türlü/farklı farklı/değişik oluşu da yine onun
delillerinden/derslerinden/âyetlerinden/ibretlerindendir.’

O hâlde; Bizim
mes’elemiz; hem ‘dînî bir emir’ ve hem de ‘millî bir şuûr’ olarak mensubu
bulunduğumuz Türkçe’nin dünyâ dilleri arasındaki mevkisinin ne olduğunu
tespittir. Buna rağmen bu dil ilmi/lisâniyyât, bizde arzu edilen seviyede
gelişememiştir. Bundaki müessir menfî tavır ve unsurlar da pek çok olmasına
rağmen, bunların giderilebilmesi bir yana neler oldukları tespit edilip
müşterek kanaate varılamamış ve zamana bırakılarak yenilerinin de ilâve
edilmelerine sebebiyet verilmiştir.

Çetinoğlu: Türkçe’nin ‘hakîki mânâda dünya dili olabilmesi için yaplması gereken daha çok iş
var
’ mı diyorsunuz?

Kukul: Evet! Bir dilin cihânşümûl olabilmesinin
şüphesiz ki belli şartları vardır. Bu şartlar; nüfus yâni çok kişi tarafından
konuşurluluk, târihîlik yâni mâzîsinin çok eskilere dayanması ve bir diğeri de
mekân/coğrafya yâni o dilin geniş vatan sathında kullanılmasıdır. Bu
cihetlerden bakıldığında Türkçe; takriben üç yüz milyon kişi tarafından
konuşulan, târihî derinliği birlerce yılı bulan ve dünyânın bir ucundan bir
ucuna geniş mekânlarda/vatanlarda, büyük kitlelerin kullandığı bir mükemmel
lisândır.

Nihad Sâmi Banarlı
‘Türkçenin Sırları’ adlı eserinde şu hususlara dikkat çekerek dünyâ dili
olmanın âdeta şartlarını ortaya koyar:

“Diller, fonetik
gelişmelerine, morfolojik teşekküllerine; doğuşlarına, yayılışlarına, basit
veyâ sentetik diller oluşlarına ve daha başka dil kaanunlarına göre türlü
araştırmalara mevzû olmuştur.’ Fakat dillerin bir de milletlerin târîhine,
târîhî kaderine ve yaşadıkları mâcerâlara göre bizzat târih eliyle yapılmış bir
sınıflanışı vardır. Buna göre bazı diller, kültür ve edebiyat dili olarak başka
dillere boyun eğmiş, hatta zamanla başka dil olmuş lisânlardır. Bunların bir
kısmı da başka dillerden faydalanmaya bile güçleri yetmeyen, küçük millet,
kavim ve kabîle dilleridir. Böyle diller umûmiyetle bir vatanda -hattâ küçük
bir vatanda- işlenirler.

Bir kısım diller
de vardır ki yalnız bir vatanda değil, birçok vatanlarda devlet kurmuş,
hâkimiyyet kurmuş, büyük milletlerin dilidir. Bu diller, pek tabiî olarak,
medeniyyet ve hâkimiyyet götürdükleri ülkelerin dillerinden derlenmiş
kelimelerle de zengin, büyük diller’dir. Bir başka söyleyişle bunlar alelâde
devlet dilleri değil imparatorluk dilleri’dir. (…) Dünyâ târîhinde hem askerî
ve hem de idârî imparatorluk hem de dil ve kültür imparatorluğu kurabilmiş
milletler azdır. Bu saydığımız vasıflara şüphesiz bâzı mühim farklarla uygun
imparatorluk dilleri denilebilir ki Lâtince, Arapça, İngilizce ve Türkçe’dir.
Bu dillerin hiçbiri özdil değildir. Esâsen yeryüzünde hiçbir kültür ve
medeniyet dili hiçbir zaman özdil olmak taassubuna ve basitliğine iltifât
etmemiştir.”

Çetinoğlu: Merhum Banarlı’nın bu cümlelerini nasıl
yorumluyorsunuz?

Kukul: Bu cümleler çok sıhhatli bir tahlile tâbi
tutulunca görülür ki, Türkçe, ne bir “sentetik/sunî/yapma dildir ne de bir
kabîle dilidir. Pek çok dil âilesinden gelmiş kelimeleri bünyesine katabilmiş
ve herbirine mevcut mânâsının üzerinde mânâlar yükleyebilmiş bir kültür ve
medeniyet dilidir. Kaldı ki Türkçe, dünyâda konuşulan birçok dile de kelime
vermiştir. Bu kelime alış-verişleri dilin ana kaidelerine ve yapısına zarar
verip onları bozacak derecede faaliyet göstermiyorsa fazla diyecek bir şey
yoktur. Ancak; mevcut kelimeleri saf dışı bırakmayı hedefliyor ve anlaşma unsuru
ve vasıtası olarak ârızalara sebebiyet veriyorsa, bu durum mahzurludur hattâ
vahîmdir.

Çetinoğlu: Türkçemizin günümüzdeki durumuna da
bakabilir miyiz?

Kukul: Türkçemiz, bugün, senelerdir yapılan
yanlışlar ve aynı yanlışların tekrar edilmesi sebebiyle zor günler
yaşamaktadır. Dünyânın gelişmiş ülkelerinde, linguistique (lengüistik) yâni dil
ilmi büyük mesâfeler aldığı hâlde, bizde, Türkçe hakkındaki gerek şekil ilmi
(morphologie/morfoloji) gerek menşe ilmi (etymologie/etimoloji) ve gerekse ses
bilgisi (phonetique/fonetik) belli bir merhale kat ederek birer ilim hâlinde
sunulamamıştır. Böyle bir lisânın sözdizimi olarak adlandırılan syntaxe
(sentaks) bahsindeki başarısı ne kadar olabilir?

Çetinoğlu: Mevzunun uzağında olanlar tarafından
daha iyi anlaşılabilmesi için misallendirmeniz mümkün müdür?

Kukul: Hâlâ, t(i)ren mi diyelim yoksa tren mi,
Kur’ân mı diyelim Kuran mı, sür’at mı diyelim sürat mı, mesele mi doğru yoksa
mes’ele mi, k(ı)ravat mı diyelim kravat mı, p(i)sikoloji mi diyelim psikoloji
mi… tartışması içindeki bir dil nasıl gelişebilir? Dolayısiyle; dilimizin
ciddî bir şekilde düşünülmesi gereken imlâ mes’elesi de mevcuttur. Dilimize
dâir değişmez bir kaide vardır: ‘Türkçe yazıldığı gibi okunan ve okunduğu gibi
yazılan bir dildir. O hâlde; Trabzon yazıp onu nasıl Tırabzon okuyabiliyoruz?
Trakya yazıp onu nasıl Tırakya okuyabiliyoruz? Plan yazıp niçin pilân okuyoruz;
laik yazıp niçin lâik hattâ lâyik okuyoruz? Branş mı yazıp okuyalım yoksa bıranş
mı? Ne dersiniz? Gaaye mi, gâye mi yoksa gaye mi doğrudur? Gaazi mi, gâzi mi
yoksa gazi mi demeliyiz? Kaabiliyet mi, kâbiliyet mi yoksa kabiliyet mi
yazıp-okuyalım? Aaşık mı, âşık mı, aşık mı doğrudur? Gaaliba mı, gâliba mı,
galiba mı doğrudur?

Çetinoğlu: Bu mesele Cumhuriyet öncesinde
halledilmişti…

Kukul: Evet! 1911 yılında Ömer Seyfettin’in Genç
Kalemler Dergisi’nde yazdığı ‘Yeni Lisan’ makalesiyle başlayan Ali Canip Yöntem
ve Ziya Gökalp’in yürüttüğü Millî Edebiyat akımı/hareketi ile. Bu mes’elenin
alevlenmesi 12 Temmuz 1932 ‘de Mustafa Kemal’in tâlîmâtıyla kurulan ve daha
sonraları Türk Dil Kurumu adını alan Türk Dili Tedkik Cemiyeti’nin
faaliyetleriyle devam etti. Bu dönemin bir hulâsasını Yavuz Bülent Bâkiler’in
kaleminden naklediyorum:

“Atatürk’ün Türkçe
konusunda birbirine tamamen zıt üç görüşü vardır…

Atatürk 1932-1934
arasında dilde tasviyeci oldu. Bin yıldan beri dilimize giren, yerleşen ve
herkes tarafından bilinen, sevilen, kullanılan Arapça-Farsça kelimeleri,
Türkiye’mizden yasakladı. ‘Şey kelimesini
kullanmayacaksınız
.’ dedi. Sonra kimsenin kimseyi anlamadığını görünce, bu
hatâsından kendisi vazgeçti. 1934-1935 yılları arasında, dilde ırkçılıktan
uzaklaştı. ‘Türkçeleşen Türkçedir’
dedi. Bu çok doğru bir yoldur. Ben de şimdi bu düşüncedeyim. 1935-1938 yılları
arasında, Güneş Dil Nazariyesine kayarak iddia etti ki: ‘ilk insan Türk’tür, ilk lisan Türkçedir. Dünyadaki bütün diller
Türkçe’den doğmuştur
.’ Bu görüş yanlıştır. Nitekim İnönü, 1940 yılında Dil
ve Târih Coğrafya Fakültesi’ndeki Güneş-Dil Nazariyesini anlatan dersi
yasakladı. Elbette doğru yaptı.” 

Bâkiler’in bu
tarafsız/ilmî tespit ve bakışına rağmen Türkiye’deki dil münâkaşası, ilmî
faaliyet ve hareketten ziyâde siyâsî bir tartışma hâlinde sürüp  devam edip gitti ve hâlen de devam edip  gitmektedir. Bir kısım zevât; Atatürk’ün,
1934-1935 yıllarındaki görüşünü değil de 1932-1934 yılları arasındaki,
reddettiği birinci ‘tasfiyecilik/arı dilcilik/öz Türkçecilik/uydurmacılık’
görüşünü ısrarla tâkip ederek, Türkçe’yi tam mânâsıyla bir çıkmaza soktular.
Güneş-Dil Nazariyesi’ni (Teorisi’ni) artık söz konusu yapan hiç kimse yoktur.

Türk Dil Kurumu
Yazmanlarından Ömer Asım Aksoy; ‘Cumhuriyetin
50. Yılında Gelişen ve Özleşen Dilimiz
’ adlı kitabında ‘Dilin Layikliği’ başlıklı yazısında
şöyle diyor:

Dilde layiklik, dinin dile karışmamasıdır.
Türkler İslâmlığı kabul ettikten sonra bu dinin dili sayılan Arapça, Türkçeyi
yavaş yavaş gölgelemeye başlamış; giderek küçümsenen, kullanılmasından utanılan
bir dil sayılmasına, bu yüzden de yoksullaşmasına, unutulmasına yol açmıştır.
Bu durum dilin ulusallığı ilkesine de bağımsızlığı ilkesine de devletin
layikliği ilkesine de ters düşmektedir. Bundan dolayı dilde din dilinin
egemenliği bulunmamalıdır
.’

Utanılan bir dil’ nasıl olur? Sâdece
bunu bilmek isterim! Kaldı ki; iddiasına göre, Aksoy, en azından “din, kabul, devlet, ters
kelimelerini kullanmamalıydı.

Bahtiyar
Vahabzâde, benim de katıldığım ve bizzat şâhit olduğum 23-25 Ekim 1992
târihleri arasında Ankara’da toplanan Türk Dünyası 1. Yazarlar Kurultayı’nda
yaptığı konuşmasında şunları söyledi:

Biz, bütün bu zulüm ve çile rejimine,
diktanın getirdiği alfabe değişikliğine rağmen dilimizden kopmadık. Ama şimdi
ben sizden soruyorum: Hür, müstakil bayrağı göklerde dalgalanan Türkiye
Türkleri olarak siz, nasıl koptunuz güzelim Türkçeden? Uydurukçanın sizi bizden
ayırmasına nasıl müsaade ettiniz? ‘Eser’i, ‘kitap’ı atıp nasıl
zayıflaştırdınız? Niye fakirleştirdiniz Türkçemizi
?”

Yine Ömer Asım
Aksoy’a göre, Bahtiyar Vahabzâde, ‘zulüm, ve çile, rejim, dikta, alfabe,
rağmen, ama, hür, müstakil, müsaade, eser, kitap, fakîr’ dememeliydi!..

Tabiî ki, bu kadar
değil!..

Bahtiyar
Vahabzade’den aldığım 26.09.2001 târihli mektubunda da bu hususta şunları
yazıyordu: “(…) Türkçe’nin geleceği konusundaki makalenizi büyük memnuniyetle
okudum. Benim Azerbaycan’daki 50 yıllık mücadelemin esasını ana dili ve onun
korunması teşkil ediyor. Siz doğru yazıyorsunuz, haklısınız ki, Türkiye’de dil
kurumunun yarattığı  uyduruk sözler
(eser-yapıt, millî-ulusal, hikâye-öykü gibi) Türkiye Türkleri’ni Türk Dünyası
halklarının dilinden koparıyor. Siz bir yandan ortak dile gelelim diyorsunuz,
öte yandan Türk Dünyası ile ortak kelimelerimizi dilinizden çıkarıyorsunuz.
Sizin bu konudaki düşüncelerinize katılıyorum. Bu bakımdan ‘Öğrenci Seçme Sınavı’ adlı makaleniz
benim kalbimi fazlasıyla rahatlattı. Bu konularla ilgili olarak sizinle karşı
karşıya konuşmak arzusundayım, inşallah Allah nasip ederse dertlerimizi,
fikirlerimizi karşılıklı olarak konuşuruz…’

Türk Dünyâsı
Türkçesinin hedefi budur ve bu olmalıdır.

Birçok makalemde
sözünü ettiğim ‘Türk Dünyâsı Türkçesi
hedef ilke olmadıktan sonra bütün bu nemelâzımcılıklar ilimsizlik içinde devam
edip gidecektir. Türk Dünyâsı Türkçesini hedefleyen millî bir Türk Dili
çalışmasının mevcut şartlarda, mevcut üniversitelerimizde yapılabileceği
kanaatini taşımıyorum. Millî Türk Dili şuûru yeterince gelişmemiş yapıların bu
mes’eleye yaklaşmaması ve ona çözüm aramaması zâten görünür vaziyettedir. Kaldı
ki; biraz endîşe taşıyan üniversite mensuplarının da ders yükleri otuz-kırk
saate ulaşırsa, siz varın garabeti seyredin.

Çetinoğlu: Türkçe konulu bilgi şölenlerinde
yapılan Türkçe hatâları dikkatinizi çekiyordur…

Kukul: Yapıldığı târihteki bütün İstanbul
gazetelerinde yer alan ibretlik bir haber naklediyorum: ‘26-27 Nisan 2001
tarihinde Türk Dili konuşan Ülkeler Zirvesinin yedincisi İstanbul’da yapıldı.
Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, Kazakistan Nursultan Nazarbayev,
Kıtgızistan Askar Akayev, Türkmenistan Saparmurat Türkmenbaşı ve Özbekistan
Meclis Başkanı Erkin Halitov ve ev sâhibi Türkiye Ahmet Necdet Sezer idi.  Türkiye ve Azerbaycan Cumhurbaşkanları ancak
TÜRKÇE konuşabildi. Zirvenin ortak dili RUSÇA oldu. İstanbul Türkçesi ile ortak
alfabe hâlâ gerçekleşmedi.

Türkiye, maalesef,
endişeli, çekingen ve ürkek hareket ediyor. 8. zirve 2002’de Türkmenistan’da
(Aşkabat’ta) yapılacak.’

Bugün ne
değişmiştir, bilmek hakkımızdır!..

İstikametimizi,
hiç değilse bundan böyle sağlam bir iz üzerinde devam ettirebilmemiz gerekir.
Her şeye rağmen, en azından bin üç yüz senelik yazılı ve beş bin senelik sözlü
kültüre sâhip büyük bir medeniyetin temsilcisi sıfatıyla, Türk milletinin güzel
ve güzîde dili olan Türkçenin öncelikli hedefinin ‘Türk Dünyâsı Türkçesi’ olmalı ve ardından, cihânşümûl vasfını,
ilmiyle, kültürüyle, tefekkürü ve siyâsetiyle ortaya koymalı ve devam
ettirmelidir.

Bir üniversite
mensubu dostumuzun makalesinden bir cümleyle sözü bağlamak istiyorum. Diyor ki:
Tam 39 ülke ‘Uygur kültürü, din ve inanç
özgürlüğü, serbest dolaşım hakkı, ifade hürriyeti kısıtlanıyor.
’ diye
haykırıyor” Cümledeki ‘serbest’ ve ‘hürriyet’ kelimelerini anladım da bunların
arasında kıvranan ‘özgürlüğü’ kelimesi neyin nesi oluyor, onu anlamakta
zorlandım!?

Türk Dünyâsı
Türkçesi; Dünya Dili Muhteşem Türkçenin eşiğidir. Bu eşiği atlamadan oraya
geçmek zordur. Bunu bir ilke ve bir hedef olarak ortaya koyup çalışmadıktan
sonra bir ileri bir geri gidip geliriz ve hâliyle yerimizde sayarız değil,
yerimizde bile sayamayız; çünkü başkaları hızla ilerliyor. Biz ise, birbirimize
övgüler düzer, bocalar dururuz!

M. HALİSTİN KUKUL (Em.
Öğretim Görevlisi- Şâir ve Yazar)

 01 Ocak 1943 târihinde T(ı)rabzon’un
Beşikdüzü ilçesinde doğdu. İlk ve ortaokulu orada okudu. 1961 yılında
Erzincan Askerî Lisesi’ni bitirerek aynı yıl Kara Harp Okulu’na girdi. 21
Mayıs 1963 hâdiseleri sebebiyle oradan ayrıldı. Sonra, Atatürk Üniversitesi
Fen-Edebiyat Fakültesi F(ı)ransız Dili ve Edebiyâtı Bölümü’ne girdi ve
fakülteden 1967’de mezun oldu. Kısa bir süre liselerde öğretmenlik yaptıktan
sonra, Ocak 1972’den îtibâren Diyarbakır ve Samsun Eğitim Enstitüleri’nde ve
bilâhare Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde Öğretim
Görevlisi olarak çalıştı.

İlk şiirini, 1961 yılında
‘Harbiye’nin Sesi’ dergisinde yayınladı. Bunu takiben: Türk Edebiyatı, Defne,
Çağrı, Hisar, Millî Kültür, Erciyes, Töre, Sur, Ülkemiz, Zafer, Kültür ve
Sanat, Güneysu, Çaba, Türk Yurdu, Seviye, Karınca, Bizim Ece, Bizim Külliye,
Boğaziçi, Toker, Yeniden Diriliş, Öncüler, Uzun Sokak, Çınar Gençlik, Türkiye
Çocuk, Sarmaşık Kültür, Somuncu Baba, Toşayad Kümbet, Türkmence, Aydın Efesi,
Edebice dergileri; Bab-ı Âli’de Sabah, Tercüman, Ortadoğu, Türkiye, Hergün,
Millet, Zaman, Yeni Düşünce, Büyük Kurultay, Millet, Türkeli, Gündüz
gazeteleri; wwkapsamhaber.com ve samsunhabertv yaygınağ (internet)
sitelerinde şiirleri, hikâyeleri ve makaleleri yayınlandı/yayınlanmaktadır.

 Edebiyât ödülleri: Ülkemiz Dergisi şiir
yarışması birinciliği (1968); Töre Dergisi şiir yarışması 2. Teşvik ödülü
(1984); Tercüman Gazetesi şiir yarışması 3. Mansiyonu (1985); Türkiye Millî
Kültür Vakfı Çocuklar İçin Şiir Yarışması 2. Mansiyonu (1987); Türk Edebiyâtı
Vakfı Mehmet Âkif Şiir Tahlilleri Yarışması (Üniversite Öğretim Üyeleri
G(u)rubunda) birinciliği (1987); Eskişehir Valiliği Yûnus Emre şiir yarışması
3. Lüğü (1992); Ortadoğu Gazetesi şiir yarışması 3. Lüğü (1992); Türkiye
Millî Kültür Vakfı şiir yarışması 2.liği (1994).

Yayınlanmış Eserleri:

Şiir dalında: Türk’ün Ayak Sesleri
(1974); Sonsuzluk Merdiveni (1987); Şiirlerle Nasreddin Hoca Fıkraları
(1989-1990-1999-2006-2014-2016); Uyanmak Zamanı (2017)

Resimli Nasreddin Hoca Çocuk Şiirleri
Kitapları: Parayı Veren Düdüğü Çalar (1998); Ye Kürküm Ye (1998); Buyurun
Cenaze Namazına (1998); Ya Tutarsa (1998); Biraz Da Biz Ölelim, (1998);
Kuyudan Çıkardım Ya (2006); Hırsızın Hiç mi Suçu Yok (2006); İçinde Ben de
Vardım (2006 ); Hepsinin Tadı Aynı ( 2006); Yorgan Gitti Kavga Bitti (2006),
Ayçiçekle Nurdede (1989)

Manzûm Destanları: Kıbrıs Destanı
(1975 – 1988); Dağıstanlı Arslan Şeyh Şâmil Destanı 1992-1995-1997); Kanije
Destanı (1992-1997)

Tiyatro dalında: Gelincikler Narindir
(1986); Havada Bulut Yok (1986 )

Sorguluyorum Çünkü İtirazım Var!

Eksik

Şehirler
doluşur gözlerime

Gölgemin
düştüğü kaldırımlar

Yamalı
düşlerle adımladığım yollar

Dalgın
bakışlarımın değdiği caddeler doluşur.

Bazen
mavi bir deniz bazen heybetli bir dağ büyür içimde

Hiçbirinde
tam değildir.

Tam
dediğim yerden eksilir hikâyelerim

Cümlelerim
noktasız, düşüncelerim dalgın

Uzun
yollardan gelen bakışlarım yorgun

Yıllandıkça
yıpranır yıllarım

Yalnızca
ellerim, yüzüm değil

Gülümsemem,
kederim de çizgilenir

Eskise
de heveslerim

Donmuş
ümitlerin durağına seferler keserim

Kutsiyetsiz
bir sunak

Taçsız
bir taht kurulur gönül otağına

Bir
masal…

Bir
Yusuf masalıdır yaşanan

Zihnim
kör kuyularda Züleyha’sını arar

Çakmak
taşlarına, toprağa, rutubete

En
çok da sensizliğe dökülür yüreğim.