26.6 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 336

Belgelerle ve Kronolojik Erzincan Târihi – 3

Kenan Mutlu Gürses’in hazırladığı 8
ciltlik eserin 694 sayfalık üçüncü cildinde 1600 – 1879 yıllarında Erzincan’da,
Türkiye’de ve çevre coğrafyada yaşanan gelişmeler yer alıyor.  İçindekiler bölümü ise 38 sayfa.

Dikkat çeken
bölüm başlıklarının bazıları: *Celâlî Ayaklanması sırasında Anadolu yağmalandı
ve nüfusun büyük bölümü ölümler, göçler sebebiyle zayi oldu.

Müellif, bu
başlık altında şu bilgileri veriyor:

1603 yılında
Ahıska’da sağ gurebâ (garipler) ağası Yusuf Ağa, altı-bölük sipâhilerine hükmetmesi
sâyesinde, bütün o havalinin hâkimi kesilmişti. 1602’de Deli Hasan üzerine
gitmek için Hüsrev Paşa’nın emrine yollandığı zaman, bütün Erzurum çevresindeki
kulların başında bulunan Yusuf Ağa, Erzurum’a geldiğinde, sipâhilere izin
vererek bu vilâyette büyük bir soygunculuğa sebep olmuş; Erzurum, Bayburt,
Kemah, Erzincan tarafları Celâlî istilâsına mâruz kalmışçasına hasar görmüştü.
Hattâ Divriği’nde, Hüsrev Paşa’nın ordusuna geldikleri zaman ‘Celâlî Hasan ref’
olursa bize de rağbet olunmaz. Celâlî Hasan’ın kuvveti bizim devletimize
sebeptir’ diye kapıkullarını tahrik ederek Celâlî seferinden geri döndürmeye
muvaffak olmuştu. Hâlihazırda, Ahıska’da ‘Celâlî Tarzında’ hareket ediyordu.
Beylerbeyine ve kadılara ait hususları tamamıyla kendisi görmekteydi.

Eserin 8, 9 ve
10. sayfalarında Kuyucu Murad Paşa hakkında bilgiler yer alıyor. Hakkında olumlu
– olumsuz pek çok söylentiler vardır.

Kuyucu Murad
Paşa (1535-1611), Sultan Birinci Ahmed döneminde 11 Aralık 1606 – 5 Ağustos
1611 târihleri arasında sadrazam olmuş bir Osmanlı devlet adamıdır. 1607-1608
yılları arasında 100 yıllık celali isyanlarını sona erdirmiştir.

Bosnalı
Katolik bir âileden gelir. Devşirme olarak Enderun mektebine girmiş, oradan
çıkmasından sonra çeşitli saray hizmetinde bulunduktan sonra saraydan çıkıp
diğer devlet işlerinde vazife aldı. 1554’te Mısır valisi olan Mahmud Paşa
yanında kethuda olarak çalıştı. 1554’te Mısır’a sancakbeyi oldu. Bu görevindeki
başarısından dolayı Mısır emir-haçlığı görevine getirildi.

1571’de Koca
Sinan Paşa ile birlikte Yemen Seferi’ne çıktı. Büyük yararlıklar gösterdi.
1576’da Yemen Beylerbeyi oldu. Dört yıl kaldığı bu görevde Yemen’de önemli imar
faaliyetleri gerçekleştirdi. Fakat bu faaliyetlerden dolayı ve aleyhtarlarının
bu ülkede büyük kazanç ve servet kazandığı söylentileri yaymaya başlamaları
sebebiyle 1580’de bu görevden azledilerek İstanbul’a çağrıldı. Burada bir
müddet Yedikule Zindanı’na hapsedildi.

Çok geçmeden
affedilip Şarki Karahisar Sancakbeyi olarak İstanbul’dan ayrıldı. Ardından
Trablusşam vâlisi, sonra da Karaman Beylerbeyi oldu. Bu görevde iken kendi eyâlet
askerinin başında olarak Özdemiroğlu Osman Paşa serdarlığı altında İran
Seferi’ne katıldı. 1585’te Tebriz yakınlarında Hamza Mirza komutanlığı altında
bulunan Safevi güçleri ile yapılan muharebe sırasına atının ayağı sürçüp bir
kuyuya düşünce İranlılar tarafından kurtarıldı ve esir alındı. Rahmetli Mehmet
Niyazi Özdemir, ‘kuyucu’ lâkabının
buradan ileri geldiğini yazmış ve söylemiştir. Önce Kahkaha Kalesi’nde
tutuklandı. İngiliz Elçisi Lallo hatıralarında Kuyucu Murad Paşa’nın üç yıl
savaş esiri olarak İran Şahı yanında kaldığını belirtmektedir. 1578-1590
Osmanlı-Safevî Savaşı’nın 1590’da imzalanan Ferhat Paşa Antlaşması ile sona
ermesinden sonra 1590’da İstanbul’a döndü.

 

Sonra
sırasıyla Kıbrıs Beylerbeyi, 1594’te Şam; 1595’te Diyarbakır vâliliğine tâyin
edildi. Diyarbakır Vâlisi iken bu valilik üzerinde kalmak şartıyla 1593-1606
Osmanlı-Avusturya Savaşı’nın 1595 Avusturya Seferi’ne katılmak üzere ayrıldı.

Uzun yıllar
Macaristan cephesinde askerî hizmet gördü. 1600’de Kanije Seferi’nde Babofça
Kalesi’ni ele geçirdi. 1603’te Rumeli beylerbeyliği ile Budin Muhafızlığı
görevi verildi. 1605’te ‘Dördüncü Vezir’ rütbesi ile şereflendirilip kubbe
veziri yapıldı. 1606’da İran seferine serdar tâyin edilen Serdar-ı Ekrem ve
Sadrazam Sokolluzâde Lala Mehmed Paşa Macaristan cephesinden ayrılması
gerekince sadrazam, Kuyucu Murad Paşa’yı Macaristan cephesi serdarı olarak
görevlendirdi. Sokolluzade Lâla Mehmed Paşa tarafından Avusturyalılar ile
başlatılan barış müzakereleri Kuyucu Murad Paşa tarafından devam ettirildi. Bu
antlaşmanın son metnini hazırlanışında bulundu. 1606’da Zitvatorok Antlaşması
bu uzun savaşı sona erdirdi. Bu barış antlaşmasının Osmanlı Devleti’nin
imzalandığı en istifâdeli antlaşma olduğu kabul edilmektedir.

1606’da sadrazamlık
makamına getirildi. Sadrazamlık döneminde Anadolu’da çıkan Celâlî isyanlarına
karışan isyancıları idam ettirmesi ile tanınmaktadır. 1608 sonlarına kadar
Anadolu’da sefer yapıp Anadolu’yu Celâlîlerden temizleme operasyonlarını
yönetti. Yakaladığı isyancıların bir kısmını idam ettirdi. Bir kısmına küçük
cezâlar verdi. Bir kısmını da affedip taşrada görevlendirdi.

Belen Geçidi
güneyindeki Oruç Ovası’nda etrafında 40.000 kişilik piyade ve süvari
birliklerinden oluşan bir ordu toplayan Canboladoğlu ile muharebeye girişti. Bu
muharebeyi galip bitiren Kuyucu Murad Paşa, Halep’i ele geçirdi. Bağdat’ta
isyan etmiş olan Tavil Ahmetoğlu Mustafa isyanını bastırmak için Çağalzade
Mahmut Paşa komutasında bir orduyu Bağdat’a gönderip bu isyancıyı öldürttü. Bu
sırada kendisine Ankara sancakbeyliği verilen Kalenderoğlu, şehir halkının kendisini
şehre sokmaması üzerine şehri kuşatmış, üzerine kuvvet gönderilmesinden sonra
geri çekilmiş, daha sonra isyan ederek Bursa ve civarında karışıklıklara sebep
olmuştu. Kuyucu Murad Paşa diplomatik yeteneklerini kullanıp diğer isyancıların
ona katılmasını önledi. Sonra onun üzerine yürüyüp Alaçayır’da yapılan bir
muharebeyi kazandı. Kalenderoğlu asi birlikleri ile birlikte İran’a sığındı.
Kuyucu Murad Paşa sonra Amasya ve Çorum civarlarında ayaklanan Tavil Halil ve
kuvvetleri üzerine yürüyüp yok ettikten sonra İstanbul’a döndü. Bu arada
çeşitli küçük kuvvetlerle isyan eden Celâlîleri ya güler yüzle affedici
tavırlarla affeder görünmüş; bazılarına da çeşitli mahallî idârecilik vererek
isyanlarını durdurmuştu.

Çok
soğukkanlı, çok gaddar ve acımasız olduğu bilinmektedir. Yaşa başa bakmadan;
erkek, kadın, Celâlî eşkıyasına destek verdiği kabul edilen herkesi
öldürtüyordu.

İstanbul’a
döndüğünde 1609 başında İran hükümdarı Şah Abbas’a karşı yeni bir İran seferi
serdarlığı görevi verildi. Sefer hazırlıkları için Üsküdar’da iken, devam eden
Celâlî isyanlarının elebaşlarını rütbe ve görev verme sözüyle kandırıp
Üsküdar’a getirip birer ikişer idam ettirdi.

Şah Abbas seferinde
mevsim şartları sebebiyle başarılı olamadı, Osmanlı ordusu Tebriz yakınlarına
kadar geldi. Fakat İranlılar 1604’ten beri ellerine geçirdikleri Revan, Tebriz
ve Gürcistan ve yörelerindeki kazançlarını kuvvetlendirmeye koyulmuşlardı.
Osmanlı ordusu bu yöreleri geri alamadı. Kuyucu Murad Paşa Diyarbakır’a
çekildi.

1610’dan
itibâren İran elçileri ile sulh müzâkerelerini başlatıp ilerletti ise de
1612’de vefat ettiğinden Nasuh Paşa tarafından tamamlanıp imzalandı. . Kuyucu
Murad Paşa bu müzâkerelerin esaslarını oluşturacak görüşmelere katıldı. Fakat
müzakereler Nasuh Paşa tarafından bitirildi.

Kuyucu Murad
Paşa azimli, tecrübeli, sâdık, doğru ve cesur bir devlet adamıydı. Sultan Ahmed
Han kendisine ‘babacığım’ diye hitap
ederdi.

Üçüncü ciltte;
Ermeni göçleri, o dönemde İslâm âlemi için önemli bir şehir olan Ahlat hakkındaki
bilgilerden sonra Erzincan ve ilçelerinden Kemah, Tercan Alaybeylikleri ile
Erzincan’ın diğer ilçelerine ve Ermenilere geniş yer veriliyor. Bu arada;
Amerika’da köleliğin kaldırılması, İstanbul’da Edebiyat Fakültesi’nin açılması,
Dersim’de Kürt-Ermeni Özgürlük komitesinin kuruluşu, Büyük Ermenistan kurma
projesi gibi konular da işleniyor.

***

Eserin 4.
Cildi 552 sayfadır. 1880-1899 arasındaki 19 yıllık zaman dilimindeki olaylar
konu olarak alınmıştır. Sayfalara serpiştirilen belgelerin çokluğu dikkat
çekmektedir. Ağırlıklı olarak Ermeni meseleleri göze çarpmaktadır. Konu ile
alakalı başlıklar: *Eğin Ermeni Tenevvür Cemiyeti. *Eğin Ermeni Öğrenciler Derneği,
*İngiltere’nin Ermeni olaylarındaki rolü. *Osmanlı Ermenilerini isyana teşvik
için faaliyet gösteren Rus subaylar. *Ermeni ihtilal komiteleri. *Ermeni
ayaklanmaları. *Ermenilerin isyana ve Türk hâkimiyetinden kurtuluşa çağrılması.
*Ermeni-Kürt münâsebetleri. *Ermenilerin Erzurum vukuatı. *Ermenilerin işlediği
cinâyetler. *Ermeniler silâha sarıldılar. *Amerika’nın Ermeni faaliyetlerindeki
rolü. *Ermeni komiteleri. *Erzincan Ermeni İhtilâl komitesi. *Kemah Olayları.
*Erzincan ve Bitlis’te Ermeniler. *Himâye gören Ermeniler.

Bu ciltte
ağırlıklı olarak ele alınan ikinci konu Kürtlerdir. Kürt meselesi de Ermeni
meselesinde olduğu gibi, Türkiye’ye patinaj yaptırmak maksadıyla; İngiltere,
Almanya, Fransa, İtalya gibi batılı ülkelerin, ‘uzak batı’ olarak anılan
Amerika’nın sun’i olarak oluşturup geliştirdiği bir meseledir.  

Doğu
bölgemizde bilhassa Pars emperyalizmi çok etkili olmuş ve menfi âmiller bu
istilâcılığın işini kolaylaştırmıştır. Farsçanın etkisiyle ‘kırma bir ağız’ doğmuş, Doğu’da Türkmen
halkları hem dilleri, hem ruhları ile devlete yabancılaştırılarak ‘Şah ve Iran hayranlığı’ almış
yürümüştür. Bâzıları Doğu ve Güneydoğu Anadolu’muzda yaşayan herkesi, sanki
târih boyunca hep Kürtçe konuşan kimseler gibi göstermeye çalışıyorlar. Onlara
bakılırsa bütün Şark, 5000 yıldan beri Kürdistan’dır. Oysa târih boyunca bölgede
Kürtçe konuşulduğuna ve konuşan kavmin Kürt olduğuna dâir en küçük bir belge
yoktur. Ne tablet, ne bir mezar taşı, ne de başka bir kayıt…

Kaldı ki
içinde ‘Kürt’ kelimesi geçen tek belge,
Yenisey’de bulunan anıt mezardır. Bu mezarın kitâbesi Türkçe olup Gök Türk
alfabesi ile yazılmıştır. Bölge halkı Tûranî olup Türk soyundan gelmektedir.
Artık herkes anlamalıdır ki bugün Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan ve büyük
çoğunluğu Türkçe’den başka dil bilmeyen milyonlarca insanımızı sırf ‘Şarklı’dır
diye bir kalemde ‘âri ırk’ içinde göstermek mümkün değildir. 11. asırdan
itibâren gelip buralara yerleşen Artukoğulları’nın, Dulkadiroğulları’nın,
Akkoyunlular’ın, Karakoyunlular’ın, Karakeçililer’in ve daha nice… meselâ
Danişmendoğulları gibi Türkmen ve Oğuz boylarının ve beylerinin torunları nasıl
başka bir millet gibi gösterilebilir?

***

4. cildi
tamamlayan diğer konular: *Sasun olayları ve İngiltere’nin müdâhalesi. *Dersim
Kürtleri. *Kemah olayları. *Ermeni saldırıları. *Erzincan’daki Ermeni olayları.
*Erzincan ve Bitlis’te Ermeniler. *Dersim isyanı. *Ermeni câniler. *Eğin
isyanı. *Anadolu’da Amerikan-Ermeni Konsoloslukları. *Ermenilerin işledikleri
cinâyetler.

Müellif Gürses
ihtişamlı eserinin 5. cildi 451 sayfadır. 1900-1915 yılları arasındaki olayları
kapsamaktadır. Bu ciltte belgelerle birlikte Erzincan ve ilçelerinden cami,
köprü, kervansaray ve diğer sanat eserlerinin resimleri de bulunmaktadır.

Kitabın
muhtevâsını teşkil eden konulardan bâzıları: *Anadolu’daki Ermeni okullarının
sayısı 818’i buldu. *Bir Ermeni fesat komitesi. *Hamidiye alayları.

Ermenilerin 13
Haziran 1878’de Berlin Konferansı’na ‘Ermenistan’a
ilişkin Proje
’ sunması ve bu projenin olumlu karşılanmasından sonra Osmanlı
Devleti sınırları içinde tedhiş ve katliam eylemleri hızlandı. Ermeni Hınçak ve
Taşnak örgütleri düzenli ordu hâline dönüştü. Rusya, Şark vilâyetlerine yönelik
emellerini açıkça ifâde etmekteydi ve işgal hazırlıklarına başlamıştı.
Abdülhâmid Han doğu meselesi adı altında, Avrupalı devletler tarafından
istenilen reformların, Hıristiyan tebaa için önce özerklik sonra bağımsızlık;
Osmanlı Devleti için de zayıflama ve parçalanma anlamına geldiğini düşünüyordu.
Bölgede asayişin temini, Ermeni şaki ve katillerin cezâlandırılması ve Rus
işgaline karşı halktan silahlı güçler oluşturmayı kararlaştırdı. Bu sebeple,
Doğu Anadolu’da bir Ermeni devletinin kuruluşunu engellemek amacıyla 1891
yılında Hamidiye Alayları’nın kurulmasını sağladı.

Hamidiye
Alayları ile Kürtleri Rusya karşısında güçlü bir askerî siper, İran’a karşı
saldırı aracı durumuna getirme maksadı yanında önemli hedeflerden biri de
Kürtleri Türk idârî makamlarının sıkı gözetimi altında durmaya alıştırmaktı.
Bununla birlikte, Hıristiyan millî azınlıkların, özellikle de Ermenilerin
yükselen bağımsızlık hareketlerine karşı kullanmak gibi hedefler de
bulunmaktaydı.

Bu iş için Dördüncü
ordu kumandanı Müşir Zeki Paşa vazifelendirildi. Paşa, kendisine Erzincan’ı
merkez olarak seçti.

40. Alay
Sivas’ta olup, Mihrali Bey tarafından Kars’tan Sivas’a yerleşen Karapapak
(Terekeme) Türklerinden teşkil edilmiştir. 1892 yılında kurulmuştur.

Sultan
Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra iktidara geçen İttihat ve Terakki
Fırkası, Hamidiye Alayları’nın teşkilatını lağvetti. Aşiret hafif süvari
alayları adıyla yeniden düzenlendi ve sayıları da azaltılarak 24’e indirildi.
Doğuda meydana gelen Ermeni isyanlarında önemli faydası görülen bu alaylar,
Balkan Savaşı’nda yerinden oynatılmadı.

1913 yılında,
alaylar yeni bir teşkilatlanma içerisine sokularak ‘İhtiyat Süvari Alayları’
adı altında, iki fırka hâlinde, merkezi Erzurum olan Dokuzuncu Kolordu’ya
bağlandılar. Birinci Dünya Savaşı’nda doğuda dinç ve zinde olarak Ruslara karşı
çarpışan bu alaylar, Rus birliklerini geri çekilmeye zorladılar.

Kenan Mutlu
Gürses, Erzincan’ın mahallî kültürü hakkında, ‘Erzincan Düğünü’ başlıklı yazı ile bilgi veriyor:

Erzincan’da
evlenme işi Erzurum ve İstanbul’dakine benzemez. Erzurum’da halk davul zurna
ile seçkin insanlar ince sazla ve faytonla gelin götürürlerdi. Erzincan’da ise
ilâhiler söylenerek gelin götürürler. İlâhi, sesi güzel birkaç erkek tarafından
düğün alayının önünde okunur. İlâhiciler nöbetleşe okuyarak giderler. Bunların
arkasında gelin faytonu vardır. Gelin faytonunu hanım faytonları izler. Düğün
yemeğine ne kadar çok hanım dâvet edilmişse o kadar çok araba sıralanır. Gelin
faytonu arkasından giden hanım arabası sayısı yemeğin büyüklüğünü gösterir.
Erzincan düğünlerinde yaşlı erkekler gelin alayının önünde faytonla, gençler
atlarla giderler. Düğünün şânını atlılar artırır. Bunlar süvari bölükleri gibi
düzgün gitmezler. Gelişigüzel at oynatır, at koşturur, geniş meydanlarda cirit
oynayarak alayının zaman zaman yanında, zaman zaman arkasında giderek
arabalardaki hanım ve genç kızlara caka satarlardı. Her düğün alayı kesinlikle
müşirlik dâiresi önünden geçerdi. Gelin güveyi evine gittikten sonra alay
dağılırsa da iş bitmezdi. O gün koltuk töreni yapılırdı. Bir önceki gece
kadınlar kına gecesi yaparlar, bu gece güveyi içeri verildikten sonra delikanlılar
sabaha kadar eğlenirlerdi. Bu gibi düğünlere subayları çok dâvet ettiklerinden
birçok düğünde ben de bulundum. Yalnız ikisinden biraz söz edeyim: Hacı
Abdullah Bey’in küçük oğlu Fahri Bey’in nişanlısı Fırat’ın sol tarafındaki
Ürekli idi.  idi. Gelini getirecek ekibe
katılmak için bir Çarşamba günü öğleden sonra tabur komutanından izin aldım.
Sağlayabildiğim bir ata bindim. Tabur arkadaşlarımdan genç teğmenlerle Ürek’e
gittik. Köyün delikanlıları bizi köylerine bir-iki kilometre kala atlı
karşıladılar. Kırlarda at koşturdular. Bizimle cirit oynamak istediler. Kasaba
gençlerinden karşılarına çıkan oldu. Ama subaylardan kimse cesâret edemedi.
Çünkü at cirit oynamak çok idmanlı olmayı ve eğitimi gerektiriyordu. Subaylar
arasında cirit oynamış kimse yoktu. Ben çocukluğumda çok cirit oynadığım için
iyi cirit atıyordum, Çıplak atın üstünde nasıl cirit atılacağını bilmiyordum.
Bundan başka atın da cirit oyununa alışkın olması gerekirdi. Sözün kısası kız
tarafı, biz erkek tarafını yenilmiş saydı.

Bizim
için ayrılmış odaya geçer geçmez yemekler geldi. Karnımızı doyurduk. Bir saat
geçmeden ikinci bir yemek geldi. Zorladılar. Onun için bir-iki lokma daha
aldık. Arası bir saat olmadan üçüncü yemeği önümüze sürdüler. Yatıncaya kadar
belki her saat başı yemek getirdiler. Gece güzel yataklarda yattık. Ertesi
sabah kaymaklı, keteli, çörekli bir kahvaltı yaptık. Artık Erzincan’a dönme
hazırlığı yapıyorduk ki bir yemek daha getirdiler. Gelin alayı güçlükle hazır
oldu. Yalvarmalar ve vaatlerle gelini arabaya aldık. Gelişte atlı delikanlılar
bizi karşıladıkları gibi dönüşte de yolcu ettiler. Birçok da çörek ikram
ettiler
.                                                                                                                              

                                                                                                         (DEVAM EDECEK)

Dünyamız Kötü Yönetiliyor

Rusya Lideri Vladimir Putin
üçüncü haftasını tamamlayan Ukrayna saldırısı sırasında ilk kez Moskova Luzhiniki
Stadyumunda halkının karşısına canlı yayında çıktı. Hem de soykırımın, tacizlerin,
tutuklamaların, kaçırmaların yaşandığı Türk Yurdu Kırım’ı ilhak ve işgalinin 8.
Yıldönümünde (2001). Üstelik sırtında da İtalyan Loro Piana marka 200 bin
liralık mont vardı. Yani Rusya’daki asgari ücretin 104 katı fiyatında bir mont!
Aynı saatlerde ise neredeyse sağlam yapı kalmayan Ukrayna saldırısında asgari
ücretli ailelerin çocukları ölen Rus askerlerinin sayısı ise 10 bini aşmıştı. Bu
cenazeler Rusya’ya götürüldüğünde siz toplumun feryadı figanını dinleyin. Bu Rus
ailelere Putin’in Ukrayna saldırısının sanallık dışında hiçbir makul sebep anlatamayacağını
tahmin etmek mümkün. Belki 20 yılda batının ambargolarıyla ekonomisini
düzeltemeyeceğini bilen Putin, işte bu sebeptendir ki asker cenazelerinin kendi
kamuoyunda tepkiden çekindiği için Ukrayna saldırısını “vekil savaşçılar” ile
de sürdürüyor. Büyük bir direniş gösteren Ukrayna karşısında Rusya, şehir
savaşında önce “paralı askerleri”, sonra “Çeçen milisleri” kullandı; ardından
da Suriye’de Esad’ın kirli işlerini gerçekleştiren Şebiha’dan bin kişilik
askeri birliği ateş hattına gönderdi! Askeri otoriteler böylesi takviyelerle
artık Rusların Ukrayna’da zorlandığını belirtiyorlar.

 

Savaş Suçu İşleniyor

 

Tanklar yavaşlayınca vahşet
böylece sivillere yönelerek arttı. Çocuklar başta olmak üzere kadın ve
yaşlıların sığındığı tiyatro binasının vurulmasının ardından Harkov’da bir orta
mektep binasına da saldırıldı. Ukrayna Başsavcılığı, 63 eğitim kurumunun yerle
bir olduğunu, 24 Şubat’tan bu yana 109 çocuğun hayatını kaybettiğini duyurdu. Marefa
Kentinde 21 sivil daha katledildi. Kiev yönetimi Rus kayıplarına ilişkin resmi
rakam açıklarken, Kremlin iç kamuoyu tepkisinden çekindiğinden bu hususa hiç
girmiyor. ABD ve İngiltere Ukrayna’da toplanan kanıtların Rusya’nın savaş suçu
işlediğinde ısrarlı. Biden ayrıca, üç dişli rakibinden birini sürgüne, birini
hapse, birini toprağa gönderen ve bir anayasa değişikliği ile 2035 yılına kadar
başkanlığını garantiye alan ve soğukkanlılığıyla tanınan Putin’i diktatörlükle de
suçluyor. Bu kadar olsa iyi Rusya, askeri güçle dünyayı tehdit etmenin fayda ve
maliyet analizini demek henüz yapmamış olsa gerek. Daha şimdiden karaborsacılık
hortladı, fiyatlar yükseldi, döviz girdisi geriledi, Moskova Borsası ve merkez
bankası faaliyetlerini dondurdu. Ekonomistlere göre Rusya 20 yılda ancak
saldırı öncesi durumuna gelebilir. Savaş ve işgal demenin yasak olduğu Rusya’da,
Ukrayna saldırısına destek %70 ama kredi kartları çalışmayan, dünyanın batısına
uçamayan, ınstagramdan story bile atamayan Rus orta ve üst sınıflar mevcut halden
şikayetçi ve mutsuz.

Ukrayna saldırısına; küresel
üstünlüğün askeri güç dışında finans, teknoloji, iletişim, kültür, demokrasi ve
hukuk ayaklarıyla Rusya’ya hep birlikte ambargolar uygulayan batı, nedense
Kırım’ın işgal ve ilhakına, Kafkasya’da Abazya ve Osetya’nın Gürcistan’dan
ayrılarak kendi içinde özerk olarak Moskova emrine girmesine sessiz kaldı,
sükut etti.

 

Hırsız ve Dolandırıcıdan Dünya Nasıl Geri  Alınır?

Batının günah galerisini
bilmem kendileri görebiliyor, gezebiliyor mu; ama Batı, Ukrayna’yı yok Avrupa
Birliği, yok NATO ile teselli eden, silah satıp, askeri yatırımlarla tuzağa
düşürdü. Biraz öncesinde ise İsrail’in Filistin saldırısına ve katliamına
sürekli sessizlik, Yahudi yerleşim yerlerini hızlandırmayı görmezden gelme,
Irak’ın işgali ve bir milyondan fazla Müslümanın katledilmesi, İran’a ambargo, kadim
devlet Afganistan’da neredeyse yarım asırdır süren işgal ve savaş, Taliban’ın
yeşertilerek hükümete getirilmesi, Arap Baharı tuzakları, Arakan Müslümanlarını
göçe mecbur ederek aç, sefil, perişan bırakmaları,  Hollanda Barış Gücü askerlerinin teslim
ettiği ve sonra seyrettiği Sırpların Srebrenitsa katliamı, toplu mezarları, Suriye
Savaşı, Kazakistan’ın karıştırılmak istenmesi hemen akla gelen gelişmeler.
Çin’in Uygur Türklerine uyguladığı soykırım da öyle. Batı bir damla kan, bir
varil petrol politikasıyla götürdü işleri ortadoğuda.

İngiliz Gazeteci Oliver
Bullough “Bırakınız Şanımız Yürüsün” adlı kitabında Rus hakimiyeti altındaki
Kafkasya Halkları üzerindeki oyunu anlatıyor. Karar Yazarı İbrahim Kiras’dan
öğrendiğimize göre; Gazeteci “Paravatan”adlı kitabında ise SSCB kalıntısı
dünyanın ve Putin rejiminin kriminal/finansal iskeletinin resmini çekiyor.
Kitabın kapağında ise “Neden dünyayı hırsızlar ve dolandırıcılar yönetiyor ve
onlardan nasıl geri alabiliriz?” yazıyor. Batılı devletler ülkelerindeki Rus
oligarkların yat, villa pahalı otomobil gibi mallarına el koyuyor ve elde
edilen parayı Ukraynalı 3 milyon göçmene harcayacağını açıklıyor.

 

“Sukut Suikastı!”

 

İsviçre’de yaklaşık 18 binden
fazla hesap verisi sızan Credit Suisse olayında 100 milyar doların sahipleri
arasında diktatörler, devlet başkanları, politikacılar, ajanlar ve uyuşturucu
baronları bulunuyor(22 Şubat 2022 Karar). Arap Baharı parası dahi buraya akmış.
Bu hesapları vergi anlaşması olmayan ülke vatandaşları kullanmış. Dünyadaki
160’tan fazla uyruktan hesap var bu banka verilerinde. Dil, dil, ırk, renk hiç
fark etmiyor.

Bazen gelişmeler karşısında suskunluk
ve sessizlik de bir cinayet kadar ağır yansımalara neden olabiliyor. Ahmet
Hamdi Tanpınar buna “sükut suikastı” diyor. İşte bunun için önemli demokrasi,
hukuk devleti, insan hakları, hesap verebilirlik, parlamento denetimi ve
şeffaflık. Dolayısıyla ülkelerinde özgürlüklerini hissedenler, doya doya
yaşayanlar şanslı. Dünyada tam tersi olan zorbalık ve despot yönetimlerde
yaşayanların ise böyle bir şansı yok. Saldırılarla göçe mecbur bırakılanların
da Ukrayna’da olduğu gibi 3 milyonu aşkın insan mülteci durumunda. Batı, Afrika
ve Suriyeli göçmenlere kapılarını açmazken, nasıl olduysa Ukraynalı masum ve
mağdur göçmenlere böyle bir fırsat tanıdı!.

Savaşlar, saldırılar, işgal
ve ilhaklar, soykırımlar, soygunlar, bitmeli, müsebbipleri “savaş suçlusu”
olarak yargılanmalı. Çünkü saldırı sadece Türkiye ve bölgeyi değil, bütün
dünyayı etkiliyor. Putin’e Ernest Hemingway, Mark Twain, Emily Dickinson ve
John Steinbeck, Biden’e de bol bol Tolstoy, Dostoyevski, Gogol, Puşkin okumalarını
tavsiye ederim. Savaşların durması için dünyayı biraz da böyle okumak
gerekecek. Yarın yönetimlerinde sorumluluk alacak Z Nesli galiba bunun
farkında.

TTB Kapatılsın, Polis Halkı Dövsün

İktidar
kanadı her geçen gün tuhaf ve kontrolsüz tepkiler veriyor. Halktan kopuk,
kibirli, küstah ve kaba bir üslupla kendilerine kayıtsız şartsız biat
etmeyen veya desteklemeyen kim veya hangi kurum varsa
saldırıyorlar.

İlk
işareti MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli çakıyor. Arkasından AKP
yetkilileri ve trolleri harekete geçiyor:

“Anayasa Mahkemesi kapatılsın.” / “HDP kapatılsın.” / “Türk Tabipler
Birliği kapatılsın.”

Tıp
Bayramı öncesi partili Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan özel sektöre ve
yurtdışına giden hekimler için
çok rencide edici sözler söyledi. “Varsın
giderlerse gitsinler, yerleri boş kalmaz, yeni mezunlarla doldururuz”
dedi.

Bu defa
yandaşlar “Türk Tabipler Birliği (TTB) kapatılsın” diye etiket açtılar. Tüm
doktorları aynı kefeye koyup ağır laflar ettiler.

Bazı
AKP’liler daha da ileri gitti: “Yurtdışına giden doktorlar vatandaşlıktan
çıkarılsın”
dedi.

Hatta
bazıları hızlarını alamadılar; “Tıp Fakülteleri kapatılsın” diye etiket açtılar.

“AK Parti’yi savunduğunu söyleyen, ekranlarda, gazetelerde parti sözcüsü
gibi davranan isimlerin de kampanyaya katıldığını”
gören aklıselim AKP’liler bile bu kadarına şaşırdı.

Geçen
senelerde de Barolar Birliğini kapatmak istedilerse de zorluğunu görüp
bölmeyi düşündüler. Fakat kurdukları iki yandaş baroya üye olacak avukat
bulamadılar.

Bu
yüzden kökten çözüm olarak, istemedikleri bütün kurumlar için “kapatılsın
noktasına geldiler.

Ama
gücün sarhoşluğuyla takındıkları bu kibirli tavrın halk kitlelerinin gönlünde
nasıl tahribat yaptığını göremiyorlar.

Binlerce
yıllık bir Türk devlet geleneğimiz vardı. Bunu yıkıp ilkel bir kabile devleti
veya mafya örgütü yönetimine çevirecek bu teklifleri nasıl ağızlarına
alabiliyorlar, şaşıyorum. Ülkemizi dünya liginde en alt sıralara götürecek
böyle bir zihniyetin iktidarda olmasından utanıyorum.

**********************************

Akp İktidarında Başörtülü ve Dindarlara Zulüm

AKP’ye
muhalif bir dini cemaat olan Furkan Vakfı mensupları Adana’da yürüyüş
yapmak istemiş. Yürüyüş, kanuna uygun bir şekilde, şiddete ve silaha
başvurulmadan yapılmış. Polis sert şekilde yürüyüşe müdahalede bulunmuş.

Görüntülerden açıkça görülüyor ki, müdahale eden polis göstericilere karşı gerçekten aşırı güç
kullanmış.

Türbanlı bir kadın polis, pasif bir şekilde durmakta olan, başörtülü bir göstericiye gaddarca
vurmuş
. Hele bir erkek gösterici polisin darbeleri ile yere çökmüş
vaziyette iken, birkaç polis doğrudan yüzüne biber gazı sıkmışlar. Bu da
yetmezmiş gibi defalarca coplarla adeta işkence edilmiş. Bu cemaati ve vakfı
hiç tanımam ama kim olurlarsa olsunlar bu görüntüler gerçekten can
yakıcıydı.

İktidar
yanlısı gazeteci Kemal Öztürk “hukukta, yönetmeliklerde ve
vicdanlarda karşılığı olmayan”
bu yapılanlara tepki gösterenlerden.

Öztürk
“başörtülü kadın polisin, başörtülü bir kadını copla vurarak yere düşürmesi,

büyük zihinsel kırılmalara ve tepkilere neden oldu” diyor.

“Dindarlara zulmü kaldırdık”, “başörtüsüne özgürlük getirdik”
iddiasındaki 20 yıllık bir iktidarın geldiği yer ibret verici.

Başörtülü polis yerine başı
açık bir polis olsaydı
ve dövülen kadın iktidar yanlısı bir vakfa mensup
olsaydı AKP’lilerin koparabileceği kıyameti bir düşünün.

Ama türbanlı
bir polisin dindar ve başörtülü bir kadına zulmü görüntülenince yandaş
basın suskunluk içinde kaldı. Aşırı güç kullanan polis sayısı çok olduğu halde,
savcılık sadece iki kişi hakkında soruşturma açtı.

Acaba türbanlı
polis bir CHP gösterisinde başı açık bir kadına vursa idi
; AKP’li kesimin
böyle içleri acıyacak ve tepki gösterecekler miydi? Yoksa “elleri gümüşlensin,
copuna sağlık” diyenler çoğunlukta mı olurdu?

**********************************

Bahçeli’den Orantısız Güç Kullanan Polise Övgü

Adana’daki
polisin orantısız güç kullanımına karşı Devlet Bahçeli yine kendisinden
beklenen bir açıklama yaptı:

“Türk polisi
görevinin gereğini yapmış, Müslüman görünümlü bir avuç münafığa,
sokakları karıştırmak isteyen sayıca küçük bir azınlığa Türk devletinin
yaptırım gücünü göstermiştir”
diyerek İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’yu
kutladı.

“Polisin orantısız güç kullandığını” kabul eden İçişleri Bakanı Süleyman Soylu bile
Bahçeli’nin açıklamasına şaşırmış olmalı.

Polis
görevini kanunlar çerçevesinde icra etmek zorundadır. Kişilerin gerçek
veya sahte Müslüman olmasından polise ne?
Kaldı ki, kendi iman-ölçerlerini
Furkancılar kullansa Bahçeli’ye hangi sıfatları yakıştırırdı bilemiyorum.

Yarın
polis MHP toplantısına katılanları “bunlar sahte milliyetçi” diye dövse
yapılan meşru olabilir mi?

****

Görüldüğü
gibi Devlet Bahçeli tıpkı Kemal Kılıçdaroğlu’na linç girişiminde, Meral
Akşener’e saldırıda, gazetecilerin dövülmesinde olduğu gibi yasadışı ve
insanlık dışı saldırıları övmeye devam ediyor.

Benzer tepkileri ve tehditleri milletin bütün fertlerini kucaklaması gereken Cumhurbaşkanlığı
makamında oturan AKP Genel Başkanı da yapıyor.

R.T.
Erdoğan, Rize İkizdere’de Meral Akşener’e yapılan provokatör saldırısı için “Gelin
hanıma çok ileriye gitmeden bir ders verdiler. Çayeli’nde de gerekeni yaptılar.
Daha neler olacak, neler. Bunlar iyi günler”
dememiş miydi?

Artık
açıkça biliyoruz ki, Cumhur ittifakının iki lideri Erdoğan ve Bahçeli
kendilerinin hoşuna gitmeyen fikirlerin açıklanmasını istemiyor. Bunun için
yazan, konuşan, gösteri yapan herkesin sahip olduğu anayasal haklarının engellenmesinden
mutlu oluyorlar. Bu tür evrensel insan haklarını kabul etmiyorlar. Hukukun
üstünlüğü ilkesine
inanmıyorlar.

Gerekirse
“suçu ve suçluyu övüyor, şiddete teşvik ediyorlar.”

Belgelerle ve Kronolojik Erzincan Târihi – 2

Kenan Mutlu Gürses’in hazırladığı 8
ciltlik eserin ikinci cildi 682 sayfadır. 1300’lü yıllarda târih sahnesinde
yerini almaya başlayan Anadolu Beylikleri ile başlıyor. 22 sayfalık ‘İçindekiler’ sayfalarında yine çok geniş
ve farklı bilgiler sunuluyor.

1243 yılında
Gıyaseddin İkinci Keyhüsrev, Kösedağ Meydan Savaşı’nda Moğol ordusu komutanı
Baycu Noyan karşısında tutunamayacağını anlayınca, canını kurtarmak için savaş
alanından kaçtı. Komutansız kalan Selçuklu ordusu, Moğal askerleri tarafından
şehit edildi.

Anadolu
Selçuklu Devleti, İzzeddin İkinci Keykavus, Dördüncü Kılıçarslan, Alâeddin İkinci
Keykubat, Gıyaseddin Üçüncü Keyhüsrev, Gayaseddin İkinci Mes’ud ve kısa süreli
olarak 6 hükümdar döneminde ve 26 yıl boyunca Moğolların İran kolu olan İlhanlı
Devleti’nin hâkimiyeti altında bir nevi vâlilik konumunda hüküm sürdü. Dördüncü
defa göreve gelen İkinci Gıyaseddin Mes’ud 1308 yılında vefat edince İlhanlı
hükümdârı Ebu Said Bahadır Han, Selçuklu Devleti’ni lağvetti. Bu târihten sonra
Anadolu’da ‘Beylikler Dönemi
başladı. Bunlar;  Aydınoğulları, Candaroğulları, Dulkadiroğulları, Eretnaoğulları, Eşrefoğulları, Germiyanoğulları
ve Hamidoğulları Beylikleri idi. Bunların içerisinde; büyük mutasavvıf, tıp
doktoru ve teşkilâtçı Ahî Evran’ın desteğiyle Söğüt ilçesine yerleşen Oğuz Türklerinden
Ertuğrul Gazi, Ahî Şeyhlerinden Şeyh Edebali ve O’nun müridi, Ertuğrul Gazi’nin
Oğlu Osman Gazi’nin kurduğu beylik kısa zamanda Anadolu’da genişledi ve üç
kıt’aya hükmeden cihan devleti hâline geldi.

Gerek
Selçuklular döneminde gerekse Osmanlılar döneminde Ermeniler, târihlerindeki en
mükemmel ve güvenlik içerisinde geçen hayatlarını yaşadılar.

Erzincan
Târihi isimli eserin müellifi, aynı zamanda Ermeniler konusundaki araştırmaları
ile bilinir. Birinci ciltte olduğu gibi ikinci ciltte de Erzincan târihi ile
birlikte çevre topraklarda yaşayan milletler hakkında bilgiler veriliyor. Hatta
Avrupa’da vebâ salgını, İtalya’da Ermeni cemaati, Osmanlı’da Yeniçeri Ocağı’nın
kurulması, Kahire’de Sultan Hasan Camii’nin inşaatı gibi konular da ele
alınıyor.

Emir Timur’un
Altın Orda Hükümdârı Toktamış Han ve Yıldırım Beyazıd ile mücâdalesi dikkat
çeken konulardır. Birincisine ettikleri sebebiyle Çarlık Rusyası’na gelişmenin
yollarını açmış ve kızıl komünistleri; yalnızca Türklerin değil, İslâm âleminin,
Macarların ve Polonyalıların da başına belâ kesilmesine sebebiyet vermiştir.
Yıldırım Beyazıd ile giriştiği mücâde sebebiyle de Peygamber Efendimizin
müjdesi olan İstanbul’un fethini tam yarım asır geciktirmiştir. Bütün bunlara
rağmen, Cengiz Han soyundan gelmediği için hükümdar ve sultan unvanlarını
kullanamayan Emir Timur, Türk ve dünya târihinin gördüğü en büyük
cihangirlerinden biri olarak saygı ile anılır.

Müellif
Gürses’in eserinin ikinci cildine dönersek efendim; önceki bölümde deprem
sebebiyle adı geçen Yerzinga (Erzincan) şehri hakkında 30. sayfada ‘Mutahharten ve Erzincan Emirliği
başlığı altında geniş bilgiler veriliyor.

Hakkında derli
toplu bir araştırma yapılmadığı için yeterli bilgilere ulaşılamayan
Mutahharten’den önce 14. yüzyılın ilk yarısında Eretna Devleti’nin hudutları
içerisine katılmış olan Erzincan, sırası ile Ahî Ayna Bey ve Pir Hüseyin’in
idâresinde kalmış idi. Eretna Beyin ölümünden sonra yerine geçen Mehmet Bey,
tahtı bırakmak mecburiyetinde kaldı ise de 1356’da Kayseri’de tekrar iktidar
koltuğuna oturdu. Ali Ayna Bey’in ölümünden sonra Erzincan Pir Hüseyin’in eline
geçti. Pir Hüseyin 1379’d öldü. Erzincan emirliğini Mutahharten ele geçirdi. Eretna
Beyliği ile birlikte Erzincan da 1381 yılında Kadı Burhaneddin tarafından
hâkimiyet altına alındı. Kadı Burhaneddin Devleti’nin Merkezi Sivas idi.
Yıldırım Beyazıd, 1398 yılında oğlu Mehmet Çelebi’yi Sivas vâliliğine tâyin
edince, Kadı Burhaneddin Devleti de sona erdi. Kısa bir süre önce de Kadı
Burhaneddin Akkoyunlu Devleti’nin kurucusu ve ilk hükümdârı Karayülük Osman Bey
tarafından öldürülmüştü.

Küçük bir
ekleme yaptıktan sonra gelişmeler hakkında Kenan Mutlu Gürses’in yorumunu
okuyup başka bir bölüme geçilebilir:

1398 yılında Kadı
Burhaneddin, Akkoyunlular hükümdarı Kara Yülük Osman Bey tarafından mağlûp
edilip öldürülünce Erzincan Beyliği rahatladı. Ancak Osmanlı Beyliği hükümdarı
Yıldırım Bayezid’ın Kara Yülük Osman Bey’i yenerek Sivas’ı alması üzerine,
Osmanlılarla Erzincan Beyliği komşu oldu. Yıldırım Bayezid, Mutahharten Bey’den
Timur’dan ayrılarak kendisine tâbi olmasını istediyse de Mutahharten Bey bunu
kabul etmedi. Daha sonra Osmanlılara karşı Timur’la birleşerek 1400 yılında
Sivas’ın Timur ordusu tarafından işgaline yardım etti. Timur’un güneye
yönelmesi üzerine bölgeye ulaşan Osmanlı birlikleri Erzincan Beyliği üzerine
yürüdü. Erzincan, Osmanlı birliklerince işgal edilmesine rağmen Mutahharten Bey’e
dokunulmadı ve Osmanlıya tâbi olduğu ilân edildi. Rehin olarak ailesi Bursa’ya
götürüldü. Ancak Mutahharten Bey başına gelen bu durumu Timur’a anlattı.

Garbî Anadolu
Beyliklerinden sonra Candar ve Karaman hükümetlerinin ve ondan sonra da Kadı
Burhaneddin ülkesinin işgali artık Osmanlı devletini hemen bütün Anadolu’ya
hâkim bir vaziyete getirmiş oluyordu. Bu vaziyette artık Karadeniz sâhilinde
küçük bir şerit gibi uzanan Trabzon Pontus İmparatorluğu ile Erzincan
Beyliğinden Maraş ve Elbistan havalisindeki Dulkadir emâretinden ve Malatya’dan
Kilikya’ya kadar hulûl etmiş olan Mısır Kölemen hâkimiyetiyle Foça, Amasra ve
Samsun gibi bâzı sâhil noktalarında kalan Ciniviz kolonilerinden başka ilk
halede alınacak bir yer kalmamıştır.

O zamana kadar
Osmanlılarla dostluk münâsebetlerinden ayrılmamış olan Mısır ve Suriye Kölemen
sultanlığını gittikçe bir rakip devlet hattâ bir düşman hâline getiren en mühim
âmil, işte bu jeopolitik vaziyettir.

Hiç şüphesiz Yıldırım
Bayazid’in başarıları sonucu ortaya çıkmış olan bu yeni durumdan en fazla
etkilenen, Timur’un Anadolu’daki bağımlıları idi. Bunlar arasında da sözü
edilen devrede, hâlâ siyâsî hayatta faal rol oynayanı, Erzincan Emirliği idi.
Çünkü Osmanlı Hükümdârı Yıldırım Bayezid, yaptığı genişleme ile bu emirliğe
sınır komşusu olmuştu. Nitekim emirliği üzerine düşen bu yeni tehdit karşısında
Mutahharten’in yine koruyucusu Timur’a dayandığını görmekteyiz.

Öte taraftan
Karabağ’dan Gürcistan içine hareket eden Timur, Nerda’da konakladığı sırada
Anadolu’daki en sâdık bendelerinden Erzincan Emîri Mutahharten, Erzincan’dan
gelerek huzuruna çıkmış, kendisine bağlılığını bir defa daha belirtmişti. Timur
ise Mutahharten’e çeşitli hediyeler vermişti. Burada bu ziyâretin sebebi
üzerinde durmak yerinde olur. Acaba Mutahharten kendi isteğiyle mi böyle bir teşebbüste
bulunmuştu, yoksa Anadolu hakkında bilgi almak için mi, Timur tarafından yanına
çağrılmıştı? Herhalde büyük kurultaydan sonra Mutahharten’in gelişi Timur
tarafından yapılan bir çağrı sonucu olmuş olmalıdır. Çünkü yaptığı hazırlıklardan
sonra son bir defa Anadolu’daki siyâsî durum ve gelişmelerden haberdar olmak
istemişti. Bu bilgileri de kendisine ancak Mutahharten verebilirdi. Çünkü 1386-1387’lerden
beri kendisine sadakatle hizmet ettiğini göstermiş olan Anadolulu tek emîr
buydu. Timur ile ilgisini hiç kesmemeye özen göstermişti. Zaman zaman m değerli
hediyelerden oluşan elçilik heyetleri göndermişti. Nitekim Hindistan seferi
için Semerkand’a dönen Timur, Miranşah’ın oğlu Ebubekr’i Tebriz’e uğurlarken Mutahharten’in
armağanı değerli bir atı ona hediye etmişti. Bu arada Mutahharten’in Timur’un
Erzincan Emîrliği’nin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü ile ilgili dâvâda da
tamamıyla kendi yanında olduğunun, Osmanlı Hükümdarı Yıldırım Bayezid tarafından
resmen bilinmesini sağlamaya çalıştığı da gözden kaçmamaktaydı. Nitekim daha
sonraki Timur-Osmanlı diplomatik yazışmalarında Mutahharten’in hoşlanacağı
terimlere, Timur tarafından yer verilmesi de bu düşüncemizi doğrulamaktadır.

Nihayet Gürcistan’da
durumu kendi lehine düzenleyen Timur, Avnik’e gelerek ordugâhını kurmuştu.
Böylece Anadolu, Irak ve Suriye’yi ele geçirmeye başlaması için geride artık
hiçbir engel kalmamıştı.

Timur 1399-1400
kışını Karabağ’da geçirmişti. Bu sırada Azerbaycan, Gürcistan ve Arapların
hâkimiyetindeki Irak’ta başarılı sindirme faaliyetlerinde bulunmuş bölgeyi terk
ettiği dönemde kendisine karşı oluşmuş muhalefeti de kırmış olarak Bingöl
yaylasına gelmiş, Avnik’te ordugâhını kurmuştu. Bu şekilde de önceki dönemlerde
olduğu gibi Anadolu ve Memluklu meseleleri ile ayrı ayrı uğraşmak için geride
herhangi bir siyâsî engel kalmamıştı.

Bu defa anarşi içinde
bir Memluklu Sultanlığı ve Osmanlı liderliğinde siyâsî bütünleşmesi gerçekleşme
yolunda dikkate değer gelişmeler sağlamış bir Anadolu ile karşı karşıya
gelmekteydi. Anadolu’da bu işin mimarlığını da Yıldırım Bayezid yapmaktaydı.
Bir Timurlu târihçi olan Şerefeddin Ali Yezdî, bu durumu şöyle anlatmaktadır: ‘Liderliğini Yıldırım Bayezid’in yaptığı
Osmanlı Devleti, Anadolu’nun büyük bir kısmına hükmetmekteydi. Şöyle ki, Aydın,
Menteşe, Germiyan, Karaman ve Candarğulları beylikleri ve nihâyet Akkoyunlu
Kara Yülük Osman Bey’in Kayseri-Sivas devleti Hükümdarı Kadı Burhaneddin’i
öldürmesinden sonra da Malatya’ya kadar uzanan bu devlete ait topraklar
hâkimiyet sahasına katılmıştı. Daha sonra da Mısır Memluklu Sultanı Berkuk’un
ölmesinden (1399) sonra da sultanlığın Anadolu içlerindeki uzantısı olan
yöreleri de siyâsî sınırlarına katarak devlet sınırlarını Erzircan ve Fırat’a
dayandırmıştı

Timur, siyâsî ve
askerî başarılarından sonra görünüşte ilk defa kendi çapında bir rakiple karşı
karşıya gelmekteydi. Ancak Osmanlı hükümdarı açısından bu görünüm bizce, şeklî
olmaktan ileri bir anlam taşımıyordu. Çünkü Anadolu’da silah zoru ile
gerçekleştirilmeye çalışılan siyâsî birliği kurma çabası, belki bir dereceye
kadar başarıya ulaşmış görünmektedir. Fakat tümü Türkmenlerin idâresinde olan
yukarıda adlarını saydığımız istila edilmiş bölgelerde, henüz Osmanlı yönetimi
tam anlamıyla yerleşmiş sayılmazdı. Bizce bu tabîi idi. Çünkü bu bölgelerde
Anadolu’nun siyâsî birliğini, tıpkı Osmanlılar gibi, kendileri için de yerine
getirilmesini mecbûrî ilke olarak kabul eden ve politik mücâdelelerini buna
göre ayarlamış olan beylikler vardı.

Metahharten’in ölümü ve Erzincan
Emirliği’nin sonu:

Emir Timur,
Suriye’ye inince, Kara Yusuf mâiyeti ile birlikte Osmanlı ülkesine ayak basıp
Türk hükümdârına mülâki oldu. Yıldırım Bayezid, Karakoyunlu Beği’ne Aksaray
Bölgesini dirlik olarak erdi. Kara Yusuf, Osmanlı topraklarında 8-9 ay kaldı.
Timur, Suriye seferi ile meşgul iken, Bayezid, Kara Yusuf’u da yanına alarak
kendisiyle Timur’un arasının açılmasında başlıca müsebbip on Erzincan hâkimi
Mutahharten’in üzerine yürüdü. Yapılan vuruşmada Mutahharten’in naibi Mukbil,
Kara Yusuf’un adamları tarafından esir alındı ve Mutahharten bozguna uğratıldı.
Bunun üzerine şehir halkı Bayezid’den aman talep etti. Yıldırım Bayezid,
Osmanlı müelliflerine göre, Erzincan’ı Kara Yusuf’a vermiş fakat Karakoyunlu
beyi şehir halkı ile anlaşamayıp 16 gün hâkimlik yaptıktan sonra kendi
isteğiyle çekilmiştir. Bayezid, Erzincan halkının ricaları üzerine şehri,
metbuluğunu kabul etmek şartıyla Matahharten’e geri vermiştir.

Emir Timur,
Suriye Seferi’nden dönünce, yeni fethedilen Alıncak Kalesi’ni görmeye gitti.
Tuhahharten de Sinop Emiri İsfendiyar Bey’le birlikte Timur’u ziyârete gitti.
Yıldırım Bayezid de elçiler göndererek sulh talebinde bulundu. Timur da sulhtan
yana olduğu belirtip kendi şartlarını bildiriyor ve Kara Yusuf’un muhakeme
edilmek üzerine kendisine teslim edilmesini istiyor, kışı Karabağ’da geçirip
ilkbaharda Anadolu sınırına gelip cevap bekleyeceğini bildiriyordu. Bayezid,
Kara Yusuf’un Anadolu sınırları dışında bulunduğunu, tekrar geldiği takdirde
kabulde tereddüt etmeyeceği cevabını vermişti. Kenan Mutlu Gürses’in kanaatine
göre Timur, cihanşümul imparatorluk kurmak (yâni Anadolu’ya sâhip olmak)
emelinde idi. İki yüzlü bir politika adamı olan Mutahharten de Timur’u tahrik
ediyordu.

Çok önemli
gelişmelerin devamını yine Erzincan Târihi’nden okuyalım:

1401 yılı
kışını Karabağ’da geçiren Timur, Bayezid’e karşı yapacağı hayatî savaş için
askerî hazırlık yaptıktan sonra elçisini Bayezid’e gönderdi. Mutahharten’e
karşı tutumunu değiştirmesini, Kemah Kalesi’ni kendi memurlarına teslimi ile Mutahharten’in
Bursa’da esir tutulan ailesinin salıverilmesini, Kara Yusuf’un kendisine teslim
edilmesini istedi.

Osmanlı
hükümdarı ise bu teklifi cevapsız bıraktı. 1402 yılının ilkbaharında Timur
tekrar ve daha ağır şartlar içeren mektup gönderdi.

Arap
kaynaklarında bulunan mektupta Timur’un, Bayezid’e ‘Sen Allah yolunda cihad yapan bir insansın, senin mahvedilmeni istemem,
fakat sen babandan ve dedenden sana kalan memleketlerle alâkadar ol ve onlarla
kanaat et. Eretna memleketlerini bana teslim et
’ diye yazdığı
belirtilmektedir.

Timur
beklediği cevabı alamayınca Erzurum’a hareket etti. Buradan Erzincan’a indi.
Kemah’ın muhasarasını emretti. On beş gün dayanabilen kale zapt edildi.
Burasını eski sâhibi Mutahharten’e iade etti. Sivas’a yürüdü, katliam yaptı,
Ankara Çubuk Ovası’nda zafer kazandı.

Mutahharten’in
ölüm târihi hakkında kayıtlarda sarih bilgi yoktur. Ancak onun 1403 yılı son
aylarında henüz hayatta bulunduğu kesindir. Zira bu sıralarda Anadolu’yu terke
hazırlanan hâmisi Timur’la son bir görüşme yaptığı kayıtlara geçmiştir. Bu târihten
kısa bir süre sonra öldüğü tahmin edilmekte ise de Erzincan Emirliği’nin kime
geçtiği bilinmemektedir.

1410 yılında
Kara Yusuf, Erzincan halkının Erzincan emiri Mutahharten’in torunu Şeyh
Hasan’dan şikâyet etmeleri üzerine şehri hâkimiyeti altına aldı, Pîr Ömer’i
vâli tâyin etti. Kara Yusuf’un ölüm haberi; ‘nasıl, niçin ve nerede’ soruları cevapsız bir şekilde Erzincan’a
1420 yılında ulaştı. 

***

Kitabın
sonraki bölümlerinde yine önemli bilgiler var: Kırım Hanlığı’nın kuruluşu, Şeyh
Bedreddin’in idam edilmesi, İstanbul’un fethi, Doğu Anadolu’dan İstanbul’a
göçen Ermeniler, 1375 Otlukbeli Zaferi, Zazalar, Kürtler, Şah İsmail, Şehzâde
ve Sultan Selim, Çaldıran Savaşı, Yavuz Sultan Selim’in Kemah Kalesi’ni fethi,
Kanuni Sultan Süleyman ve fetihleri, Erzincan hakkında bilgiler, Kemah
Kanunnâmesi, Kanuni Sultan Süleyman Erzincan’da, Erzincan’ın Kızılbaş Türkleri,
İran ile 12 sene süren harp, Celâli isyanları gibi başlıklar dikkat çekiyor.

Celâlî
isyanları genel bir isimlendirmedir.

İsyanları, 16.
ve 17. yüzyıllarda, Osmanlı yönetimindeki Anadolu’da Yavuz Sultan Selim
döneminde başlayan ve Sultan Dördüncü Mehmed Han dönemine kadar devam eden
zaman zarfında devlete karşı iktisâdî, sosyal, askerî ve siyâsî sebeplerle
çıkarılan ayaklanmalara verilen addır.

İlk defa 1519
yılında isyan eden Bozoklu Şeyh Celâl tarafından başlatıldı. Temelinde; Şiî
eğilimli Türkmen gruplar üzerinde Safevîlerin de tahrikleri vardır. Celâlî
isyanlarına sâdece çiftçiler ve işsizler destek vermemiştir, Osmanlı devletinin
Sünni teokratik yapıda olmasına karşı çıkan Aleviler de Celâlî isyanına destek
vermiştir.

Belli başlı
Celâlî isyanları: *1525 yılında İçel Sancağındaki vergi memurunun Süklün Koca
adlı ihtiyara kötü davranışları sonucu Süklün Koca, diğer adıyla Kadri Hoca
Baba, köylüleri etrafına toplamış, oğlu Süklün Şah veya Şah Veli de kendisine
katılmıştır. Daha sonra o çevrede büyük saygı gören Baba Zünnun da köylülerin
başına geçerek ayaklanma çıkardı. Çıkan ayaklanma 1526 yılında bastırıldı.
Anadolu’da artan mâli sıkıntılar yanında yeni düzenlemelerden memnun olmayan ve
yoğun Safevi propagandasından etkilenen Türkmen gruplarının destek verdiği
Kalender Çelebi İsyanı, 1526 Mohaç Seferi sırasında patlak verdi. İsyan Orta
Anadolu’da süratle yayıldı. 1527 yılında sadrazam Pargalı İbrahim Paşa
komutasındaki Osmanlı güçlerinin, 1527’de Elbistan dolaylarındaki galibiyeti
sonucu Kalender’in öldürülmesiyle isyan bastırıldı.

1598’de Sivas
ve Maraş bölgesinde çıkan Karayazıcı Ayaklanması, Celâlî hareketlerinin
niteliğini değiştirdi. Sekban askerlerinin komutanıyken ayaklanan
Karayazıcı’ya, dirlikleri ellerinden alınan sipâhiler, topraklarını terk eden
köylüler, işsiz kalan sekbanlar, yönetimden hoşnut olmayan beyler ve paşalar da
katıldı. Karayazıcı üzerine gönderilen Osmanlı ordusu karşısında Tokat’a
çekildi ve 1601’de öldü. Celâlî isyanların bastırılmasında görevlendirilen
Kuyucu Murad Paşa’nın 1606-1610 yılları arasında 50.000’den fazla isyancıyı
öldürdüğü rivâyet edilir.

Diğer
isyanlar: 1622’de Erzurum Beylerbeyi Abaza Mehmed Paşa, 1640-1648 yılları
arasında Sivas vâlisi Varvar Ali Paşa, 1658’de Abaza Hasan Paşa isyanları
olarak bilinir.                           
              

(DEVAM EDECEK)

 

    

Türk Milletine Allah’ın Bir Lütfu: Sosyal Medya!

Türk milletinin içeriden ve dışarıdan kuşatıldığını söylemek pek
yanlış bir şey olmaz!

 

Bu yeni bir durum olmadığı gibi birçok şeyi çabucak unuttuğumuz için
tarih boyunca sıklıkla tekrar eden bir durumdur…

 

Başımıza gelenleri düşünmediğimiz gibi gelecek olanları da akıl edemez
bir halimiz vardır. Yani anlayacağınız her zaman sonuçlar sebebi ile bir
dövünme pozisyonundayız…

 

Böyle olmasına rağmen çoğumuz “dualı
bir millet”
olduğumuzu kabul eder ve Allah’ın her daim yeni lütuflar
sunarak Türk milletinin yanında olduğunu söyleriz.

 

Mesela bedeli ağır ödenmiş olsa da, vatan dediğimiz bu topraklar bize
Allah’ın bir lütfudur.

 

Yine İstanbul’un fethi ile çağ kapatıp çağ açan Fatih Sultan Mehmet
Han gibi bir şahsiyet bize Allah tarafından bahşedilmiş bir lütuftur…

 

Keza bunlara nice devlet adamlarını, sanatçıları, mimarları vs.
eklemek mümkündür. Örneğin eserlerini bugün bile gıpta ile seyrettiğimiz Mimar
Sinan gibi…

 

Allah’ın bize son lütuflarından biri de şüphesiz Mustafa Kemal
Atatürk’tür. Onun önderlik ettiği mücadele ile nispeten de olsa bağımsız bir
devletin vatandaşları olarak kendi bayrağımız altında özgürce yaşıyoruz… Az
buz bir nimet değildir bu!

 

Zaman zaman konjoktürel hadiselerde bize Allah’ın bir lütfu olarak
faydaya dönüşür. Mesela 1950’lerin sonunda Kıbrıs konusunda garantörlüğümüzün
kabulü ile 1974’teki Kıbrıs Barış Harekâtımızın hukuki alt yapısının oluşması
gibi…

 

Türk Milleti, eğitimi karartıldığı için kendi menfaatlerini
bilemeyecek ve anlayamayacak kadar cahil bırakılmıştır. Aynı zamanda medyası
yerli ve milli olmadığı için olayları ve başına gelenleri yorumlayamayacak
durumdadır. Bu bir içeriden kuşatılmışlık halinin dışarı vurumudur. Aksi
olsaydı bu kadar yalpalamaz ve sıkıntılar içinde olmazdık.

 

Bütün bu olumsuzluklara rağmen Allah bizlere lütuflar sunmaya devam
etmektedir.

 

Bunlardan biri de, internetin ortaya çıkışı ile yaşamımıza giren “sosyal medya” olayıdır. Yani
içeriden ve dışarıdan kuşatılmışlığımızı yarıp aydınlığa çıkmak için
kullanabileceğimiz en önemli araçlardan biri “sosyal medya”dır.

 

Peki biz bu kadar önem atfettiğimiz “sosyal medya”yı lehimize sonuçlar doğurabilecek şekilde
kullanabiliyor muyuz? Tabii ki, pek çok şeyde olduğu gibi yine cevabımız “hayır” olacaktır!

 

Türk Milleti, bilgiye ulaşmak ve olayları doğru okuyabilmesi için
sosyal medyayı çok iyi kullanmayı başarmalıdır.

 

İstiklâl Marşımızın “korkma”
diye başlamasından da anlaşılacağı üzere milletimiz yüzyıllar boyunca “hakim güç” tarafından
korkutulmuştur. Bu korkuyu günümüzde de, sosyal medyada bariz bir şekilde
görmekteyiz.

 

Sosyal medya enstrümanları (Facebook, Twitter, Instagram, WhatsApp
vb.) nerede ise vefat, taziye, başsağlığı, doğum, yaşgünü ve anıları paylaşma
organlarına dönüşmüştür. Hâlbuki kontrolü oldukça zor olan bu mecra amaca en
uygun bir şekilde kullanılmalıdır.

 

İnsanlar gerçekleri ve bunlar hakkında yorumlarını açıkça
paylaşmalıdır.

 

Ancak malumunuz olduğu üzere “korkunun
ecele faydası yoktur.”
Allah’ta bilemem ama her zaman lütuflarda bulunmayabilir
ya da biz bize sunduğu lütufların farkına varamayabiliriz… Bu nedenle lütuf
olduğunu anladığımız şeyleri iyi değerlendirmeliyiz.

 

Gelin Türk milleti olarak “sosyal
medya”
mecrasını korkmadan ve iyi kullanalım. Bu içinde bulunduğumuz
durumdan çıkmak için bize büyük faydalar sağlayacaktır. Unutmayalım ki;
korkarsak söner bize ait olan bu şafaklarda her şey!

Çanakkale Zaferi

Çanakkale Zaferi’nin 107. Yıldönümünü kutluyoruz… Tarihî
şahsiyetlerimizi anmak yahut geçmişte kazandığımız zaferleri kutlamak bizim
için kadirşinaslıktan ziyade bir görevdir. Elbette maziye takılıp kalmayacağız.
Yüzümüz geleceğe dönük olacak. Ama gözümüzü de geçmişten ayırmayacağız. Çünkü
geçmiş bizim için bir aynadır. Bu aynaya bakarak zaferlerimizi de
hezimetlerimizi de göreceğiz. Ve dün yaşadıklarımızdan ders alarak
yarınlarımızı inşa edeceğiz…

Peki, Çanakkale Harbi’ne baktığımızda ne görüyoruz? Bu savaştan
alacağımız ders nedir?

Öncelikle şunu belirtelim ki, “Çanakkale Savaşı’nı tek
başına ele alıp değerlendirmek doğru olmaz. Zira Çanakkale Savaşı, I. Dünya
Harbi’nde savaştığımız cephelerden sadece biridir. Evet, Çanakkale’de bir
destan yazdık ama diğer cephelerde aynı başarıyı gösteremedik. Esasen
göstermemiz de mümkün değildi. Biz en büyük hatayı I. Dünya Savaşı’na dâhil
olmakla yapmıştık. Nitekim bizi savaşa sokan maceracı paşalar
(Enver-Talat-Cemal) kısa süre sonra durumun vahametini görmüş olacaklar ki
İshak Paşa’yı, görüşüne başvurmak üzere Beylerbeyi Sarayı’nda gözetim altında
tutulan padişah II. Abdülhamid’e gönderirler. II. Abdülhamid, İshak Paşa’ya
şunları söyler:

“Bu vaziyette artık benim verebileceğim bir fikir,
tavsiye edebileceğim bir tedbir kalmamıştır. Zira bu zavallı devlet Harb-i
Umûmî’ye (I. Dünya Savaşı) sürüklendiği gün münkariz olmuştur. (yıkılmıştır)
Sizi bana gönderenler, harbe girmeden önce göndermeliydiler. Dünyanın
karalarına ve denizlerine hâkim olan devletlerine karşı Almanya ve Avusturya
ile birleşip ateşe atılmak, tarihin ender kaydettiği hatalardandır.”

Diğer taraftan Çanakkale Zaferi elbette bizim için önemlidir.
Allah muhafaza, Çanakkale’de mağlup olsaydık sanırım bugün Anadolu’da başkaları
olurdu. İşte bunun içindir ki Mehmet Akif, Çanakkale Muharebesi ile Bedir
Savaşı arasında bir ilgi kurarak Mehmetçiğe şöyle seslenir:

“Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker//Gökten
ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer//Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor
Tevhîdi//Bedri’n aslanları ancak bu kadar şanlı idi.”

Mehmet Akif’in, Çanakkale’de savaşan Mehmetçiği “Bedir’de
savaşan “ashap”la karşılaştırması basit bir benzetme gibi görünse de
aslında şair yukarıdaki mısralarda büyük bir hakikati dile getirmektedir. Çünkü
Müslümanlar o gün Bedir’de mağlup olsalardı müminlerin ocağı Medine düşer ve
İslâm güneşi daha doğmadan batmaya mahkûm olurdu. Aynı şekilde, düşman
Çanakkale’de o gün galip gelseydi başta İstanbul olmak üzere bütün Türk yurdu
ve İslâm dünyası işgal edilecekti. Dolayısıyla, Bedir Savaşı ile Çanakkale
Harbi arasında bir benzerlik olduğu muhakkak…

*

Zamanın Büyük Britanya İmparatorluğu İngiliz Emperyalizmine
karşı

Osmanlının Payitahtı İstanbul’un işgâl edilmesini önleyen
Çanakkale savaşları, Osmanlı subaylarının olduğu gibi İngiliz subaylarının da
takdirlerine mazhar olmuş olacak 57. Alay Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in
savaş tekniğini isabetle kullanması, askerine verdiği cesaret ve taktikler
sonucu, savaşın kazanılmasında başrol olmuştur.

Zira Anafartalar Komutanı Mustafa Kemal’in tarihe geçen o
meşhur taarruz emri verilen savaşın ne kadar hassas süreçlerden geçtiğini
gösterir;

‘’Ben size taarruz etmeyi değil ölmeyi
emrediyorum!” diyecekti.

*

İki yıl sürecek ( 1915/ 17) bu çetin ve zor şartlarda geçen
kara ve deniz savaşlarının kazanılmasının verdiği üstün moralin ve güvenin 1919
ruhunun başlangıcı; Kurtuluş Savaşlarının da öncüsü olacaktı.

Zira Çanakkale Zaferinin üçüncü yılında Montrö Mütarekesi
sonucu Osmanlı parçalanmış; İngiliz İstanbul Sarayburnu önlerindedir.
Anadolu’ya çıkmak üzere görevlendirilen Mustafa Kemal bu tarihte kendisine
tahsis edilmiş gemisiyle Samsun’a gitmek üzere İngiliz muhripleri arasından
geçerken arkadaşlarına dönerek ‘’geldikleri gibi giderler!’diyecekti. Bilindiği
gibi, İngiliz’in desteğinde Yunan’a karşı verilen kurtuluş savaşlarında Başbuğ
Mustafa Kemal Yunan’ı İzmir’den denize döker; İngiliz geldiği gibi gider;
Osmanlının külleri üzerinde Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti kurulur.

*

Gazi Paşamız Atatürk’ün günümüz Liderlerine ışık tutacak
veciz ifadeleriyle:

‘’Artık millet, iki şey için silaha sarılacaktır: Milli
sınırlarımız içinde yaşamını, bağımsızlığını ve egemenliğini korumak için!
Artık bizim saldırgan bir askeri siyasetimiz olmayacaktır. Cihangirlik
sevdasında, savaşarak ülkeleri alma peşinde olmayacağız. O düşünüş biçimini
izleme yüzünden en ağır cezaları hala çekmekteyiz. ‘’

*

Anlaşılan o ki, dünyada en büyük talihsizlik bir insanı
tanımadan, dinlemeden, eserlerini okumadan o’nun hakkında hüküm vermektir.
Sanırım en talihsiz insanlar nankörlerdir. Bu vatan için ter döken, kan döken,
can veren herkese sonsuz minnet duyuyoruz. O eşsiz kahraman kadronun tırnağı
etmeyen zavallıların, onları küçümseme gayretleri sadece ve sadece ‘’yarının
utanç levhaları’’ olacaktır. Diğer Müslüman ülkelerin hali karşısında bugün pırıl
pırıl bir Türkiye varsa unutmayalım bu ‘’Atatürk’ün ve arkadaşlarının’’
eseridir.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran iradenin, Türk Milliyetçisi
iradenin karşısında Türk Düşmanlığı üzerine kurgulanmış ve cemaatçilik
örgütlenmesi adı altında bedevi kültüründen beslenen Türk kültür genlerinden
mahrum nankörleri ve diğer kanı bozukları görmeliyiz.

“Bizim kitabımızda Türklük yok”, “Türklük şart değil”
diyenler yine bunlar! Bu asil milletin aşıyla beslenen nankörler,

Türklüğü ayaklar altına aldıklarını söyleyen bu hainlerle
ülke yıllardır boğuşuyor; kan kaybediyor.

*

Çocuklarımızı sahte din soslu uyuşturucu kültürden arındırıp
Türk Kültür DNA’sı ile donanımlı ‘’Kurt Gibi’’ yetiştirilmezse yine olacağı
budur.

*

Başta Ebedi Başbuğ Atatürk olmak üzere, bize bu toprakları
vatan kılmak, vatan tutmak için can veren Kuvva-i Milliye şehitleri atalarımız,
bu aziz milletin necip evlatları, kutlu ruhlarınız şad olsun.

Belgelerle Ve Kronolojik Erzincan Târihi – 1

16 X 23 santim
ölçülerinde, tamamı 8 cilt ve toplam 4713 sayfa olan bu muazzam eserin müellifi
Kenan Mutlu Gürses, Erzincan Târihi isimli kitabı yazmış
olmasının sebebini, bütün ciltlerin arka kapağında yer alan sunuş yazısında
şöyle açıklıyor:

Doğduğumuz ve
doyduğumuz topraklarda, asırlar öncesinden başlayarak günümüze kadar nasıl
gelindiğini; milletlerin, medeniyetlerin, dinlerin ve dillerin var ve yok
oluşlarına nasıl beşiklik ettiğini, gerçekler karşısında bir kesim aydının
târihe yalan söyletmiş olduğunu, tek bir bakış açısı ile Batılılarla birlikte,
Doğu toplumlarına nasıl önyargılı baktıklarını, taraftarlığın bilinçli olarak
yaratıldığını, ‘resmî ve gayrı resmî
târih
’ gibi ifâdelerle insanların aldatılarak var olan kaynakların
yeterince kullanılmadığını, Erzincan ve çevresinde yaşanmış Dersim ve Ermeni
meselesinin bütün çıplaklığı ile aydınlatıldığını, genel kabul görmüş
kaynakların titizlikle değerlendirildiğini, hiçbir yorum katılmadan arşiv
belgelerinin tıpkı basım ve çevirileriyle sizlere aktarıldığını, Gilbert Keith
Chesterto’un ‘Geçmişi bilmeyenlerin
zaafı, bugünü bilmemeleridir. Târih, insanların oturdukları şehri veya
yaşadıkları çağı görebildikleri tek gözlem kulesidir
’ ifâdeleriyle Erzincan’ın
günümüze nasıl geldiğini, Belgelerle
Kronolojik Erzincan Târihi
’nde bulacaksınız.

Mustafa Kemal
Atatürk 1931 yılında; ‘Târih yazmak,
târih yapmak kadar mühimdir. Târihi yazan, târihi yapana sâdık kalmazsa
değişmeyen hakîkat, insanlığı şaşırtacak bir mâhiyet alır.
Demişti. Kenan
Mutlu Gürses, Atatürk’ün bu sözünü direktif kabul etmiş olmalı ki, doğup
büyüdüğü Erzincan’ın târihini, târihi yapanlara ve onların bıraktığı belgelere
sâdık kalarak yazmayı kendisine aslî vazife olarak kabul etmiş. Çok da iyi
etmiş, Eline, gönlüne, aklına sağlık…

Memleket /
vatan sevgisi, insanın doğduğu büyüdüğü şehri tanımakla başlar. Çünkü insan,
tanımadığını sevemez. Doğduğu, büyüdüğü şehri sevmeyen, vatanını da sevmez, onu
koruma, ona hizmet etme düşüncesi de gelişmez.

Kenan Mutlu
Gürses’in; el emeği, göz nuru ile yıllarca devam eden çalışmalarıyla meydana
getirdiği eser, yüce bir vatan sevgisinin âdeta ete kemiğe bürünmüş canlı bir
âbide gibi, gelecek asırlara intikal edecek bir muhteşem eserdir.

Derin ve engin
târih şuuru ile hazırlanan eserin ‘Önsöz
başlıklı yazısı dikkatle okunmaya değer:          

Erzincan’ın dünyanın
Asya’ya açılan kapısı olması, Doğu Anadolu bölgesinde yer alması,
Trans-Kafkasya’ya yakınlığı, Karadeniz’den Akdeniz’e ulaşan en stratejik yolun
kilit noktasında bulunması, ipek yolunun buradan geçmesi, târih boyunca birçok medeniyete
beşiklik etmesi, stratejik ve jeopolitik öneme sâhip konumda bulunması, çok
kişi tarafından göz ardı edilmiştir. Bu önemli özelliğin, târihin
şekillenmesinde, medeniyetin gelişmesinde ne denli etken olduğu, belki söz
konusu coğrafyada yaşayanlar tarafından da yeterince fark edilmemiştir. Tıpkı,
Türkiye’nin Dünya üzerindeki eşsiz öneme sâhip bir noktada bulunduğunun
milletçe bilincinde olamadığımız gibi!             

Erzincan’ın dünya ve
Türk târihinin seyri içinde, doğu-batı güzergâhı üzerindeki kavşakta yer almış
şehir olması, coğrafî özelliklerinin çevresine ve insanına bahşettiği
husûsiyetler ile Anadolu’nun her döneminde en önemli merkezlerinden biri
olmuştur.

Geçmişteki olayları,
insanlığa doğru aktaran, toplumlara kendilerini tanımalarını sağlayan, nereden
geldiklerini, atalarının kimler olduğunu anlatan, tecrübelerin aktarılmasını
üstlenen, târih dediğimiz ilim dalı, çoklukla devrinde yaratılmış kaynakları
kullanmamıştır. İstisnaları ayrı tutarsak, günümüz de ‘nakil târihçiliği’ ağırlık kazanarak, mevcut olan kaynaklara
başvurulmamakta, olayın öznesi olanların yazdıkları eserler, kitâbeler, âbideler,
resmî arşiv belgeleri, yeterince araştırılmamakta, popüler olana atıf yapılarak
eserler meydana getirilmektedir.     

Günümüze kadar farklı
târih yazımını, anlatımını örneklerini görmekteyiz. Târihçilerin dünya
devletlerinin yaptıkları takvimleri, zaman dilimlerini farklı şekillerde kullanarak;
târihi düşünceyi ve ilişkileri doğru tahlillerle aktarmalarını dikkate alarak;
geçmişteki olayları araştırarak, belgeleri inceleyerek vermiş olduklarını ön
plânda tutarak, araştırmaya dayalı çalışmama başlarken, kronolojik ve
mukayeseli târih akışını hedeflemiştim. Bunu başarmanın ve ilkçağdan günümüze
kadar bütün safhaları aktarmanın zorluğunu gördüğümde, sâdece târihin akışı
içerisinde önemli olaylara, şahıslara da yer vererek, bazı başlıkları mukayese
edilmesi amacıyla kullandım. Özellikle arşiv belgeleri ile yaşandığı döneme
nasıl geldiğimizi görmek için bir pencere açmaya çalıştım. 

Erzincan târihi; ilk
defa, 1930-1932 yıllarında Erzincan Valiliği yapan  Ali Kemalî Bey (1884-1963 tarafından 1932
yılında hazırlanmıştır.          

Dönemin imkânları
çerçevesinde ulaşılan kaynakların az sayıda olması, bunların nakil yolu ile
kullanılması, şehir ve çevresi için detaylı bir târih kitabını ortaya çıkaramamış,
ancak döneminde büyük bir eksikliği tamamlamıştır.  

Aradan geçen 50
yıldan sonra, yukarıda belirttiğim çerçeveler içerisinde Erzincan Târihi ve
Erzincan Târihi ile ilgili birçok yayın yapılmıştır. Bu eserler, otuz yılı aşkın
süredir, Erzincan Târihi ile ilgilenen herkesin başvurduğu kaynaklar olarak kabul
edilmiştir. Söz konusu eserlerin çoğunluğunda arşiv belgeleri kullanılmamıştır.
Ne yazık ki hemen, hemen herkesin bilinçsizce dile getirdiği ve safsatadan
ibâret olan ‘Erzincan’ın ilkçağ târihi hakkında
esaslı bilgiye henüz sâhip değiliz
’ klişeleşmiş ifâdesini Erzincan Târihi
diyerek konuşmaya ve yazmaya başlayan (istisnalar hâriç) her kesim tarafından
kullanılmış ve kullanılmaktadır. Kuşkusuz bu yanlış değerlendirmeyi yine târihçiler
gerekçeleriyle topluma aktaracaklardır.

Söz konusu zaman
diliminde belirli bir konuyu işleyen, târihçi ve târih ile ilgilenenler
tarafından birçok değerli çalışma yapılmıştır. En önemli çalışma, doğru târih
bilgisinin arşiv belgelerinden geçtiğine inanmış olan, bütün eserlerin de bu hususa
özen göstererek öncelik veren ‘Kemah
Sancağı ve Erzincan Kazası
’ isimli eseriyle yol gösteren, ufuk açan, merhum
Prof. Dr. İsmet Miroğlu’nun 1990 yılında yayınladığı Erzincan Târihi ile ilgili
çalışmanın ve Tahir Erdoğan Şahin’in yayınlamış olduğu eserlerin ayrı bir yeri
olduğunu belirtmek isterim…

Erzincan eski Valisi
Ali Kemali Bey’den 90 yıl sonra ‘Belgelerle
Kronolojik Erzincan Târihi
’ni farklı bir bakış açısı içerisinde hazırladım.            Son 20-25 yıl içerisinde de târihe
karşı artan ilgim, belirli konular hakkında çok daha tecessüs duymam, edindiğim
bilgiler, târihe olan merakımı kamçıladığı gibi, Erzincan Târihi içerisinde
gerek Ermeni gailesi, gerekse Dersim meselesi, târihe çok daha dikkatli
bakmamın sebebi oldu. Yaklaşık yirmi beş yıl önce başlamış olduğum
araştırmalar, okuduğum belgeler, bir anda beni binlerce arşiv belgesi ve sayısız
yazılı kaynakla baş başa bıraktı. Okuduklarımı, edindiğim bilgileri yazmağa karar
verdim. Kısa bir uğraştan sonra, târih disiplini, felsefesi, sosyolojisi
velhasıl târihin faydalandığı ilimlere dayalı olarak içime sinecek, topluma
sunulacak özellikte tam detaylı bir eser, meydana getirebilmem için en az on
yıl daha çalışmam gerektiği kanaatine vardım. Sabırsızlığım vardı. Ne yaşım, ne
zamanım, kanaatlerim doğrultusunda gitmeme uygun değildi. Bu nedenle de
çalışmamı bu kapsamda tutarak yorumsuz ve kronolojik olarak gerçekleştirdim.

İstisna kişiler
dışında, bu kadar sayısız eseri çok kimsenin okumadığını, arşiv belgelerini bir
kısım târihçilerin dahi görmediklerini anlıyordum. Zira son dönemde yayınlanan
eserlerin birçoğunda da konularla ilgili bilgi eksikliği veya yanlışlığı vardı.
Türkiye’de kitap yayınlamanın, belge araştırmanın, arşiv kataloglarını incelemenin,
hiç de kolay olmadığını, hatta müstehzice ‘yap
da görek
’ diyenlerle dahi karşılaşıyordum.

Sonuçta; genel kabul
görmüş eserlerden kronolojik düzende yaptığım iktibaslar ve Cumhuriyet,
Osmanlı, Topkapı Sarayı Müzesi, Genelkurmay Başkanlığı ve Tapu Kadastro Kuyûd-ı
Kadime arşivlerinden tespit ettiğim binlerce arşiv vesikası arasından seçerek,
transkripsiyonu ve özetleriyle hazırladığım bu eseri yaklaşık on beş yılı aşkın
bir sürede tamamlamış oldum.

Bu çalışma, İ.Ö. 10.000
yılından başlatılarak, coğrafyanın oluşumu ve târihin gelişimi ile yakın döneme
kadar Erzincan’ın nasıl ve hangi şartlar altında günümüze geldiğini, arkeolojik
kazılara dayalı kaynakları, şehrin hangi kültürlerin tesiri altında kaldığını,
bu coğrafyadan gelip geçen ve târih sahnesinden silinen milletleri, dinleri,
dilleri ve kültürleri yansıtmaktadır.

Târihin genel
akışıyla kronolojik çerçevede olayların mukayese edilmesine dikkat çekmeğe
çalışırken, ilkçağdan günümüze bütün safhaların bu eserde yer almadığının
özellikle ve tekrar altını çizmek istiyorum. Günümüze taşınmış, târihe şâhitlik
edecek bu varlıklardan sayısız kitâbe, kale, yerleşim alanları, câmiler,
türbeler, ziyâret yerleri, zâviyeler, konaklar, manastırlar, kiliseler,
çeşmeler, hanlar, değirmenler ve mağaralara imkânsızlık nedeniyle yeterince yer
veremediğimi tekrar tekrar ifade etmek istiyorum.

Gönül isterdi ki: bu
çalışmamda adı geçen bütün coğrafi noktaların, bütün âbidelerin,
fotoğraflarını, milletlerin ‘Antropoloji’,
Etnografi’, ‘Etnoloji’ ve ‘Filoloji’ ile alâkalı özelliklerini incelemiş olarak,
bütün arşiv belgelerinin tamamını, yayınlayabilseydim. Çok istememe rağmen
bütün bunları gerçekleştirmem de mümkün olamadı. Bütün olarak bakıldığında,
kullandığım kaynak ve belgelerle çağdaş târih anlayışı ile kronolojik olarak
hazırlanan çalışmama, arkeoloji, filoloji, paleografi, nümismatik, diplomasi,
epigrafi ve diğer alanların dönemlerine göre yerleştirilmesine de ayrı bir özen
göstermeye çalıştım. Arşiv belgeleriyle aktarılan olayların, kronolojik akışla
ilgi ve önemine başarabildiğim ölçüde dikkat ettim.

Başkaca dikkat
çekecek bir husus ise, bazı konuların tekrar tekrar yazılmış olmasıdır.
Kullanmış olduğum kaynaklar da bir olay târih felsefesi içerisinde aktarılırken
bâzen yer ve şahıs isimleri eksik veya farklı olarak verilmiştir. Tek bir
kaynağı okumuş olanların farklılığı görmesi, araştırmacıların şu kaynakta
şöyleydi, bu kaynakta böyleydi dememeleri için söz konusu tekrarlar tarafımdan
bilinerek, farklılıkları ortaya koymak amacı ile yapılmıştır. Bu bölümler, o
dikkatle okunmalıdır. Kullanmış olduğum Ermeni kaynaklarının çapraz okunmaya
ihtiyaç duyulduğu hususundaki önem ve kanaatimi ayrıca belirtmek isterim.

Başkaca mümkün
olmayan önemli hususlardan biri ise, Dil Bilgisi Kurallarına aykırılık
olmuştur. Kaynaklara tamamen sâdık kalınarak yaptığım iktibas, müelliflerin
metinlerdeki kullandığı ifâdelerle bağlantılıdır. Herhangi bir ifâde, olay ve
yer isimlerinin farklı farklı yazıldığına bakıldığında bu da anlaşılacaktır.

Kuşkusuz, Erzincan Târihi
üzerinde çok daha çalışılacak konu ve belge bulunmaktadır. Yabancı dilde
yapılan yayınlar, arşivlerimizdeki belgelerin binlercesi, yabancı ülke
arşivlerinde bulunan belgeler çalışmamın dışında kalmıştır. Söz konusu eksiklik
yeterince kaynak sağlandığında ancak Erzincan Târihi tamamlanmış olacaktır.

Bu çalışmanın
hazırlanması sürecinde; beraberce geçirilecek zamanın bütün dilimlerinde, ihmal
ettiğim, her türlü fedakârlığa katlanan, birlikte çok şeyi paylaşamadığım başta
eşim ve ailemin bütün fertlerine ve beni gerçekten yüreklendiren dostlarıma
teşekkür ediyorum. Yayının Erzincan târihi ile ilgileneceklere faydalı olması
ümidi ile… Var ise hatâ ve noksanlarım af ola…

Kenan Mutlu Gürses: Araştırmacı Yazar, İstanbul
Mecidiyeköy, 2021

***

705 sayfalık
birinci cilt, ‘Önsöz’ başlıklı
yazıdan sonra, Erzincan vilâyetine ait 13 adet harita ile devam ediyor. 45
sayfalık ‘İçindekiler’ bölümünde
dikkat çeken başlıklar:

*İÖ 10.000:
İnsanlığın varoluşu ve ilk insanlar. *İÖ 3000: Anadolu’nun yer adları. *İÖ
3000: Ermenistan / efsâne ve târihî gerçek. *İÖ 3000: Yazılı kayıtların
başlayışı ve Erzincan’ın bulunduğu bölge. *İÖ: Türklerin Aras boyuna
uzanmaları.* İÖ 1378: Anadolu’da baş gösteren hâdiseler. *İÖ 900: Erzincan
Altıntepe Kalesi. *İÖ 750: İskitler ve İlk Kıpçaklar.*İÖ 610: Erzincan
yöresinde Medler ve Persler; Medler ve Ermenistan. *İÖ 609: Anadolu’da
İskitler. *İÖ 600: Ermenilerin Anadolu’ya gelişi; Manandyan’ın Ermeni târihi
kronolojisi. *İÖ 553: Pers İmparatorluğu ve Ermeniler. İÖ 518: Ermenistan’ın
târihî coğrafyası ve Ermeniler. *İÖ 500: Altay ilk Türk kültürleri. *İÖ 366:
Destanlara göre ilk Türkler. *İÖ 331: Küçük Ermenistan. *İÖ 323: Ermenilerin
ilk krallık dönemi. *İÖ 190: Ermenilerin İÖ 1. Yüzyıla kadar olan dönemi. *İÖ
188: Roma imparatorluğu ve Erzurum. *İÖ 100: Erizahan veya Erzincan. *İÖ 95:
Erzincan adı; târihte Erzincan için kullanılan adlar. *İÖ 68: Roma-Ermeni
Kavgaları.

İS 53:
Ermenilerin Arşaklar dönemi *350: Göktürklerin târih sahnesine çıkması. *379: Târihte
Kemah’ın aldığı isimler. *387: Ermenistan’ın bölünmesi. *392: Türklerin Erzurum
ve çevresinde görünmeleri. *395: Türklerin Anadolu’ya yönelik ilk hareketi.
*430: Pers hâkimiyeti altında Ermenistan. *450 Görtürklerin menşei. *536:
Erzurum vilâyeti. *Yerzinga / Erzincan Sancağı. *552: Avarlar. *571: Hz.
Muhammed’in Dünya’ya teşrifleri (20 Nisan). *578: Kıbrıs Ermeni cemaati. *632:
Hz. Muhammed’in ebedî âleme doğuşu ve Hz. Ebubekir’in halife seçilmesi. *640:
Ahlat şehrinin târihi. *653: Müslümanların Ankara’yı fethi. *657: Sıffin
savaşı. *665: Emevilerin Ermeni politikası. *698: Müslümünların Kartaca’yı
fethi. *712: Semerkant’ın Müslümanlar tarafından zaptı. *717: Abdülaziz oğlu
Ömer Emevi halifesi oldu. *720: Abdülaziz oğlu Ömer, kendisinden sonra halife
olan ikinci yezid tarafından zehirlenerek öldürüldü. *745: Göktürk devleti
yıkıldı. *747: Horasan’da Ebu Müslim, Abbasoğullarını tahta geçirmek için
ayaklanma başlattı. *750: Emevi hânedanlığı sona erdi, Abbasi Devleti kuruldu.
*751:Türklerle Çinliler arasında Türklerin galip geldiği Talas Meydan Savaşı.
*775: Erzurum’da Ermenilerin yaptığı katliam *786: Hârun Reşid, Abbasilerin
halifesi oldu. *805: İslâm ordusu Kıbrıs’ı fethetti. *900: Ermeni-Bizans
ittifakı. *Erzincan’ın ilçelerinden Karkın. *921: Volga bölgesindeki Bulgar
Türkleri Müslüman oldu. *915: Erzincan’ın ilçelerinden Karkın. *961: Abbasiler
döneminde Anadolu’da Türkler. *1000: Selçuklu Ermeni İlişkileri ve
neticeleri.*1045: Erzincen depremi. *1096: Birinci Haçlı Seferi. Ve daha
yüzlerce başlık…

Görüldüğü gibi
müellif Kenan Mutlu Gürses, Erzincan târihini bütün teferruatı ile yazarken;
insanlık, İslâmiyet ve Türklük târihini de eserine önemli gördüğü noktalarıyla
dâhil etmiş.

Bu vüs’atte
bir eserin, ancak Türk Târih Kurumu gibi geniş kadrolu bir resmi kuruluş
tarafından yazılabileceğini; akıl, mantık ve vicdan sâhibi herkes kabul eder.
Ne hazin tecellidir ki, böyle bir eseri hazırlama cesâretini gösteremeyen bol
imkânlı kuruluşlar, eserin basılması konusuyla da ilgilenmemişlerdir.

Yazı dizisinin sonraki bölümlerinde
diğer ciltlerin muhtevaları hakkında bilgi verilecektir.

(DEVAM EDECEK)

KENAN
MUTLU GÜRSES

     Erzincan İli Kemah İlçesi
Aşağı Gedik Mahallesi nüfusuna kayıtlı olup, babasının memuriyeti sebebiyle
1950 yılında Bayburt’ta doğmuştur. Yine bu sebeple ilköğrenimini değişik il
ve ilçelerde, orta öğrenimini ise, Erzincan Merkez Orta Okulu ve Erzincan
Lisesi’nde görmüştür.

Çalışma hayatına Erzincan Bayındırlık Müdürlüğümde
memur olarak başlamış, Askerlik görevini tamamladıktan sonra, özel sektörde
devam etmiştir. Çalıştığı süre içerisinde (1976) Çulpan unvanlı firmasını
kurmuş, 1980 yılında ise özel sektörden ayrılarak aynı unvanla değişik
sektörlerde ticârî faaliyetine devam etmiştir.

1965 yılından
günümüze kadar mahallî gazete ve dergilerde; şiir, makale ve muhtelif
konularda yazılar yazmaktadır.

Kenan Mutlu Gürses,
Erzincan Kültür ve Eğitim Vakfı kurucularından ve eski Başkanlarındandır. 40
yıldır Beşiktaş Jimnastik Kulübü Kongre ve ayrıca Divan Kurulu üyesidir.

Hâlen kurucusu ve
sâhibi olduğu Çulpan Emlak Danışmanlığı Ticaret ve Limited Şirketi’nde,
İstanbul Mecidiyeköy’de ticârî hayatına devam etmektedir. Evli ve üç çocuk
babasıdır.

stibdat

     İstibdat: Çok eski
devirlerden günümüze -Asr-ı Saadet ve Hulefa-yı Râşidîn / Hz. Muhammed’den
sonraki Dört Halife Devri hâriç- geçmişten günümüze kadar tarih boyunca kanuna
uymayan, nizama tâbi olmayan, keyfî ve baskıcı bir yönetim şeklidir.

x

     İstibdadın: Zulüm
ve tahakküm etmek gibi bariz bir vasıf ve karakteri vardır.

x

     İstibdat:
Tahakküm, zorbalık ve zorla hükmetmenin adıdır. Tamamen keyfî bir muamele ve
davranış şekli olup, bunun bir kişi tarafından uygulanmasıdır.

x

     İstibdat: Kuvvete
istinat eden / dayanan; cebir, baskı ve zorlama yolunu ihtiyar eden / seçen bir
idare ve yönetim tarzıdır.

x

     İstibdat: Rey-i
vahittir. Yani tek bir şahıs ve kişinin; kendi görüş, istek ve arzuları
doğrultusunda; ülkeyi idare etmesidir.

x

     İstibdat: İşte bu
yüzden, sui-istimale / salâhiyet ve sorumluluğunu gayet / son derece kötü
kullanmaya çok müsait / çok uygun bir zemindir.

x

     İstibdat: Kısaca
demek lâzımsa, zulmün temeli, insaniyetin / insanlığın mahvına ve yok olmasına
imkân ve fırsat veren bir rejimdir.

x

     İstibdat: Sefalet
/ sefillik, perişaniyet, düşkünlük ve yoksulluk derelerinin esfel-i safilînine
/ aşağıların en aşağısı, cehennemin en aşağı tabakasına; insanı tekerlendiren,
sürükleyen gayri insanî /  insanlık dışı
bir idare şeklidir.

x

     İstibdat: Âlem-i
İslâmiyeti / İslâm Âlemini, Müslüman milletleri, İslâm dünyasını zillet /
alçaklık, hakirlik ve aşağılığa iten bir idare tarzıdır.

x

     İstibdat: Ağrazı /
garazları, kötü maksatları ve husumeti / düşmanlığı uyandırır.

x

     İstibdat:
İslâmiyeti zehirlendirerek; yani onun hayat veren ışığını söndürerek, insanları
karanlıkta bırakır.

x

     İstibdat: Her şeye
sirayetle / her şeye bulaşması, geçmesi, yayılması ve dağılması sebebiyle; her
şeye zehirini atar, her şeye zehirini döker.

x

     İstibdat:
Müslümanlar arasında ihtilâf ve anlaşmazlıkların, birbirine zıt farklılıkların
çıkmasına da sebep ve olanak verir. Bunlara vesile olacak zemin ve ortamların
meydana gelmesini sağlar.

x

     İstibdat:
Taklîdin, yani delilsiz olarak hareket etmenin, şeriat ve dindeki delilleri
bilmeksizin, bir hükümle amel etmenin de, pederi / babası ve atasıdır.

x

     İstibdat: Siyasî
istibdadın veledi / çocuğu hükmünde olan ilmî / bilimsel istibdadı netice veren
de yine istibdattır. Nitekim, Mürcie, Cebriye, Rafiziye ve Mutezile gibi
İslâmiyeti müşevveş eden / düzensiz hale getirip karmakarışık bir duruma sokan
fırka, grup ve partilerin de, doğmasına yol açan; ilmî istibdattan başkası
değildir.

 

 

Yapan Değil Uyaran Suçluymuş

Garip
şeyler oluyor Türkiye’de. Hatay Belediye Başkanı “Hatay elden
gidiyor” dedi diye hakkında Valilik suç duyurusunda bulundu.

Hatay
Belediye Başkanı, eski AK Partili yeni CHP’li, Lütfü Savaş. Başkan Savaş
Suriyeli nüfus artışının şehrin mevcut durumda ve geleceğinde yaratacağı
sorunlara
dikkat çekti.

“Hatay’ın
nüfusu 1 milyon 670 bin. Gayri Resmi verilere göre 800 binin üzerinde
Suriyeli var.
Yaklaşık her 2 kişiden biri Suriyeli” dedi. Yanlış mı?
Değil.

“Hatay’daki
doğumların yüzde 75’ini Suriyeli kadınlar yapıyor. Yeni doğan her dört
çocuktan üçü Suriyeli
” dedi. Yanlış mı? Hayır, doğru.

Hadi
diyelim ki “yanlış”; devletin elindeki “doğru” rakamları bildirin, Belediye
Başkanı da kendi rakamlarını açıklasın. Doğrusu ortaya çıksın değil mi? Suç
duyurusu da ne oluyor?

Bakın, Türkiye’deki
resmi Suriyeli sığınmacı sayısı 3 milyon 700 bin. Türkiye’de 10
yaşın altındaki Suriyeli sayısı 1 milyon 68 bin. 10 senede doğan Suriyeli
çocuk sayısından anlaşılıyor ki bunların doğurganlık hızı Türk kadınlarının 4-5
katı.

Zaten Hatay
Belediye Başkanı da aynı şeyi söylüyor. Yetkilileri ve halkımızı uyarıyor: “Demografik
yapı bizim aleyhimize gelişiyor. 12 yıl sonra Hatay belediye başkanı
Suriyeli olabilir
.”

Lütfü Savaş “çare bulun”
diye adeta yalvarıyor: “Atatürk’ün milli sınırlara kattığı son yer burası.
Bu coğrafyada zemin kaygan. Hatay elden gitmesin…”

İli
hakkında Ankara’yı uyaran Belediye Başkanı görevini yapıyor… Hatay Valiliği
O’nun hakkında suç duyurusunda bulunuyor. Akıl alır gibi değil.

Rusya- Ukrayna savaşında, Rus nüfusun yoğun olduğu Ukrayna’nın sınır bölgelerinin etkisini
görmediniz mi?

Özellikle
sınır bölgelerimizde yoğunlaşan Suriyeli sayısının ileride yaratacağı
riskleri görmeyenler, “Suriyelileri göndermeyeceğiz” diyen sözde yerli
ve millîler haklı… Ama “demografik yapımız bozuluyor” diye çare arayanlar
suçlu öyle mi?

Halen Montrö
Sözleşmesi konusunda uyaran Emekli Amiraller ile “dolar 10 TL olacak”
diyen ekonomistler yargılanıyor.
Şimdi sıra Hatay Belediye Başkanında mı?

Bunlar
bir zamanlar FETÖ organizasyonuna dair uyarı yapanların başına gelenleri
hatırlatmıyor mu?

**********************************

DR. MEHMET ÖZ

ABD’de
ünlü bir doktor olan ve “Dr. OZ SHOW” adlı bir TV sağlık programının da
sunucusu olan Dr. Mehmet Öz, ABD’de Cumhuriyetçilerin adayı olarak Senato’ya
girmek için
çalışma yapıyor.

Ancak
Dr. Öz’ün Türk kökenli ve çifte vatandaş olması sıkıntı yaratıyor.

ABD’de
bir Türk ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Öz, “seçilmesi takdirinde
Senato’ya giren ilk Türk ve Müslüman olacak”
diye konuşuluyordu.

Ancak önce
Öz’ün rakibi McCormick “neden ABD ordusu yerine Türk ordusunda askerliğini
yaptığını”
sorguladı.

Akabinde
“ABD kamuoyunda Öz’ün seçilmesi takdirinde bir Türk vatandaşı olarak nasıl
güvenlik brifingi alabileceğine”
dair tartışmalar başladı.

Bu
gelişmeler üzerine Dr. Öz “senatör seçilirse Türk vatandaşlığından
ayrılacağını”
açıkladı. Yani “seçilirse Senato’ya giren ilk Türk değil
ama ilk Müslüman olacak.”

Dr. Öz,
2011 yılındaki bir röportajında ise “Göçmen bir anne babanın oğlu olarak, Türk
köklerime derinden bağlı bir Amerikalı olarak
büyüme ayrıcalığına sahip
oldum” demişti.

Aslında
Öz’ün adaylığının önünde yasal bir engel yok. ABD kanunlara göre,
Kongre’de görev yapan çifte uyruklulara karşı herhangi bir yasak bulunmuyor.

Ancak kamuoyunun
bakışını yasalarla yönetmek mümkün değil.

**********************************

Kemal Derviş, Mehmet Şimşek, Merve Kavakçı

Ben Mehmet
Öz
ile alakalı bu haberleri okuduğumda, “acaba Türkiye ve Türk Milleti
bu konularda nasıl davranırdı?”
diye düşündüm.

Aklıma çifte
vatandaş
olarak ülkemizin ekonomisini emanet ettiğimiz Kemal Derviş ve
Mehmet Şimşek
geldi.

Bu iki
ekonomistten Kemal Derviş, ABD’de Dünya Bankası’nda kariyer
yapmıştı. Babası Türk, annesi Alman, eşi Amerikalı idi. Kürt kökenli Mehmet
Şimşek
ise İngiltere vatandaşıydı, ilk eşi Amerikalı idi. Bu
vatandaşlarımız bulundukları ülkenin vatandaşlarına tanıdığı haklardan da
faydalanmak için çifte vatandaş olmuşlardı.

Merve Kavakçı da ABD
vatandaşı iken 1999 seçimlerinde Türkiye’de milletvekili seçilmişti.

Başörtüsü ile yemin etmesi olay oldu. ABD vatandaşı olduğunu bildirmediği
için vatandaşlıktan çıkarıldı.
2017’de yeniden T.C. vatandaşlığına alınıp, büyükelçi
yapıldı. 

Buna
rağmen ABD Vatandaşlık Yemini etmiş bir kişinin, “şimdiye kadar
tabiiyetinde bulunduğum her türlü devlet tabiiyeti ve egemenliğini reddettiğime;

ABD’ye bağlılık ve sadakat göstereceğime” diye yemin ettiğini unutmamak lazım.

İngiliz vatandaşı olanların, bu arada Mehmet Şimşek’in de ettiği yeminde de şu ibareler var: “İngiliz
vatandaşı olduğumda Majesteleri Kraliçe II. Elizabeth’e ve vârislerine bağlı
kalacağıma tanrının adıyla yemin ederim.” 

“Başka bir ülke tabiiyetinde olan bir kişinin, Türkiye’nin ekonomisinden
de sorumlu olmasının çok büyük sakıncaları var”
diye eleştirenler olmuştu. Ancak Mehmet
Şimşek yıllarca Maliye Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak görevler yaptı.
Kamuoyundan tepki gelmedi.

****

Çifte vatandaşlık
eleştirilecek bir durum değil. Başka ülkelerde yaşayan Türk vatandaşlarının
bütün vatandaşlık haklarından faydalanması için zaten devletimiz de teşvik
ediyor.

Ancak
ABD kamuoyunun milleti temsil makamına ve kritik görevlere gelecek olanlara
karşı
ve bu kapsamda senatör aday adayı Dr. Mehmet Öz’e gösterdiği
hassasiyeti anlamlı ve değerli buluyorum.

ABD
kamuoyunda tartışılan konu Dr. Öz’ün Müslüman olması değil. Yine de Mehmet
Öz “kendisinin seküler bir Müslüman, 4 çocuğunun ise Hıristiyan
olduğunu
açıkladı. Ancak tartışma köken, vatandaşlık ve mensubiyet
duygusu üzerinden yürüyor.

Çünkü vatandaşlık
statüsü ülkeye bir sadakat borcu altına soksa da köken ve milli
mensubiyet duygusu yeminlerin de üzerinde bir etkiye sahiptir.

Kendilerini TÜRK hisseden çifte vatandaşlar olduğu gibi T.C. vatandaşı, milletvekili ve bakan
olduğu halde kendisini TÜRK hissetmeyenler de var. “AKP ile hepimiz Türk
olmaktan kurtulduk!” diyenler de.

Gözyaşının Rengi Yok

Son yıllarda Suriye’den, Irak’tan, Afganistan’dan
gelen 
mültecileri geri çevirmek
için İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, BM kararları ve AİHM kararlarını hiçe
sayan Batı, Ukraynalı mültecilere büyük bir memnuniyetle kucak açmıştır. Keşke
ayırım yapılmadan hepsine bu bağır takdim edilebilseydi.

Ukraynalı mültecilerin beyaz, sevimli ve
kendilerinden oldukları için daha sıcak bir karşılamayı hak ettiğini savunan
Avrupa ülkeleri, Rusya’nın 24 Şubat’taki işgalinden bu yana 3 milyondan fazla
Ukraynalı mülteciyi ortak bir dayanışma gösterisiyle karşıladı.

Avrupa, Ukraynalı mültecilerin ten
rengi, ırk, din gibi kriterler bakımından Orta Doğu ve Afrika’dan gelen
mültecilere göre “daha nitelikli” olduğunu öne sürmektedir.

Yunanistan’da hunharca botları
batırılan, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti’nde vahşi muamelesi yapılarak kamplara
hapsedilip aç susuz bırakılan, Fransa ve Belçika’da sokaklara kurdukları eğreti,
sağlıksız çadırlarda barınmaya mahkûm edilen. Çocukları ellerinden alınarak
başka ailelere verilen, hatta tel örgüleri geçerken çelme takılarak kin duyulan
insanlar da mülteci idi.

Açlıktan, yoksulluktan ve kirli savaştan
kaçmaktaydılar. Bu mültecilere Avrupa asla acımadı. Ülkelerine girmesinler diye
üzerlerine yürüdü, setler oluşturdu, tuzaklar kurdu. Taylan bebek gibi kimi
denizde, kimi yollarda, kimi sınırlarda kurşunlarla ve sağlıksız kamplarda can
verdi. Fakat Ukraynalı mültecileri çiçeklerle, özürler dileyerek karşıladılar.
Rahat ortamlarda lüks otellerde konuk ettiler.

Avrupa’nın bu ikiyüzlü ve çifte
standartlı tutumundan Göç Politikaları Merkezi Direktörü Andrew Geddes,
nihayet  rahatsız olmuşa benzemektedir
ki,  yaptığı açıklamada, Avrupa’nın
Ukraynalı mültecilere yönelik “çok sıcak
karşılaması”
ile Suriyelilere, Afrika ve Orta Doğu’dan gelen diğer
sığınmacılara yönelik büyük ölçüde “düşmanca”
tavır alması arasında “gece ve gündüz”
kadar fark olduğunu söylemektedir.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek
Komiserliği (BMMYK) Sözcüsü Shabia Mantoo,
da Batılı ülkelerin mültecilere yönelik uygulamalarına tepki göstererek; “Asıl mesele, günün sonunda hatırlamamız
gereken, hepsinin insan olduğudur”
söyleminde bulunmuştur.

Ukraynalıları “medeni” olarak
nitelendiren birçok siyasetçi-gazeteci, açıklamaları ile ötekileştirmenin ne
kadar korkunç boyutlara ulaştığını da gözler önüne sermektedir. Hepsi koro halinde:
“Ukraynalıların kötü durumuna tanık olmak çok zor. Çünkü bize benziyorlar.”söyleminde
bulunmaktadırlar.

 CNBC: “Açıkça söylemek gerekirse bu
kişiler, Suriye’den gelen mülteciler değil, bunlar Ukrayna’dan gelen
mülteciler… Hristiyanlar, açık tenliler, bize benziyorlar.”

CBS NEWS: “Kusura bakmayın ancak burası Irak ya da Afganistan’ın onlarca yıldır
karşı karşıya kaldığı çatışma ortamı değil. Burası, çatışma veya savaş
gerçekleşmesini görmeyi ummayacağınız daha medeni ve Avrupai bir şehir.”

SKY NEWS: “Aklınıza gelmeyecek şey gerçekleşti… Bu gelişmekte olan bir üçüncü
dünya ülkesi değil, burası Avrupa!”

            Frnasız
BFM TV:
“21. yüzyıldayız, bir Avrupa şehrindeyiz ve sanki Irak’ta veya
Afganistan’daymışız gibi seyir füze ateşleri var, hayal edebiliyor musunuz!?.
Zor olan onlara, giyim tarzlarına bakmak. Bu kişiler refah seviyesi yüksek,
orta sınıf insanlar. Bu kişiler Orta Doğu’dan ya da Kuzey Afrika’dan kaçmaya
çalışan mülteciler değil. Yan dairenizde yaşayan herhangi bir Avrupalı aileye
benziyorlar.”

            CBS
dış haberler muhabiri Charlie D’Agata:
     Burası
Irak ya da Afganistan değil… Bu nispeten medeni, nispeten Avrupa şehri.        

BBC David Sakvarelidze:    Benim için
çok duygusal çünkü mavi gözlü ve sarı saçlı Avrupalıların öldürüldüğünü
görüyorum.”    

The Telgraf Daniel Hannan: “Bu sefer savaş yanlış çünkü insanlar
bize benziyor ve Instagram ve Netflix hesapları var.”

 BFM TV: “Burada kaçan Suriyelilerden
bahsetmiyoruz… Avrupalılardan bahsediyoruz.”

 İspanyol TV haber kanalı La Sexta: “Bunlar televizyonda
acı çekmeye alıştığımız diğer çocuklar gibi değil, bu çocuklar sarışın ve mavi
gözlü, bu çok önemli.”

 CNN Julia Ioffe: “Sarin gazının uzak
Suriye’de Müslüman ve farklı kültürden insanlara kullanılması başka bir şey.
Avrupa topraklarındayken Avrupalılara ne yapacak?

Bulgaristan Başbakanı Kiril Petkov,
Ukraynalılar hakkında “Bu insanlar zeki,
eğitimli insanlar. Bu alışık olduğumuz mülteci dalgası değil, kimliğinden emin
olamadığımız, geçmişi belirsiz, terörist bile olabilecek insanlar değil”
diyerek
talihsiz açıklamalarda bulunmuştur.

2015 yılında mülteci krizi zirvesinde,
Çek Cumhurbaşkanı Milos Zeman, Avrupa’ya sığınmak isteyen Suriyeli ve Iraklı
mülteci akınını “organize bir işgal” olarak nitelendirmişti.

Slovakya, 2015 yılında yalnızca Suriye’den
gelen Hristiyanları kabul edeceğini söylemişti.

BMMYK verilerine göre; 2014 yılından bu
yana Orta Doğu, Asya ve Afrika’dan Avrupa’ya geçme umuduyla kara veya deniz
yoluyla Akdeniz’e gelen 20.000’den fazla sığınmacının birçoğu boğularak ölmüştür.

Suriye krizinin patlak vermesinin
üzerinden 11 yıl geçti. Birleşmiş Milletler tarafından açıklanan verilere göre
geçen 11 yıl içinde en az 350 bin kişi hayatını kaybetti. 12 milyon kişi
yerinden edildi ve 14 milyon sivil, insani yardıma muhtaç kaldı. Afganistan’da
20 yılda ABD askerleri, 47 bin sivilin hayatını kaybetmesine yol açtı. BM
tarafından açıklanan verilere göre Afganistan’da yaklaşık 3 milyon 400 bin kişi
yerinden edildi.

Oysa gözyaşının rengi, ırkı, inancı
yoktur: İnsanlık duyguları ve merhameti olanlar bunu düşünmez ve asla
sorgulamaz. Tıpkı Türk Devletinin, Türk Milletinin yaptığı gibi; “kim olursan
ol, mağdursan bize gel…” demelidir, diyebilmelidir. İnsanlık onuru ve şerefi
bunu gerektirmektedir. Orta doğudan gelen milyonlarca mülteciyi biz böyle
karşıladık. Ukraynalıları da… Kimsiniz, renginiz, ırkınız, inancınız nedir
demedik.

Avrupa’nın Ukraynalılara gösterdiği
bunca iltifata ve ilgiye rağmen, Ukrayna halkı yine Türkiye’nin tavrından
tutumundan, sıcak bağrını açmasından, samimi ve gerçek desteğinden son derece
memnun ve mutludur.

Çünkü biz dobrayız, doğalız, güven veren
sonsuz bir sevgiye ve merhamete sahibiz. “Kem küm…” etmeyiz. Sinsi ve kirli beklentilerimiz,
planlarımız yok, olmaz da. Çünkü biz Yunusların, Mevlanaların, Hacı Bektaş-ı
Velilerin torunlarıyız. O yüzden dostluğun, barışın mertliğin, insanlığın
garantisi ve gerçek sahibiyiz.

Sevgiyle kalın…