12.8 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 336

Kocaeli Sesini Kaybetti

0

Bugün Ses Kocaeli Gazetesi’nin
sahibi usta gazeteci Güngör Arslan’ın hain bir saldırı sonucu hayatını
kaybetti. Güngör Arslan cinayeti haberi sadece Kocaeli’de değil ulusal basında
da büyük yer aldı.

 

Güngör Arslan’la bir-iki
yazışmamız oldu ancak şahsen hiç tanışmadım. Kendisinin Kocaeli’de mesleğinin
hakkını en iyi veren gazeteci olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Hep dik
kafalıydı, suyun dikine giderdi. Kuyruğuna basılması gereken herkesin kuyruğuna
basardı. Bu özellikleri siyasi iktidarın şehir temsilcileri tarafından hiç hoş
karşılanmıyordu. Nitekim 15 Temmuz bahane edilerek haksız yere tutuklandı. O
dönemde Kocaeli’nin en çok okunan, şehir gündemini belirleyen gazetesi olan ve
“Yeşil Kocaeli” olarak da bilinen Bizim Kocaeli gazetesine el konuldu.

 

Tahliye edildikten sonra yine
frene basmadı. Son derece cesur haberler yapmaya devam etti. Bu yüzden İzmit’te
yürüyüş yolunda bir grup “serserinin” saldırısına uğradı, dövüldü ama O hiçbir
zaman vazgeçmedi.

 

Kocaeli’de bu şehre zarar veren,
bu şehrin kanını emen ne kadar kişi varsa hepsinin ipliğini pazara çıkardı.

 

Son nefesine kadar Kocaeli
halkının hakkını savundu, gazetesine koyduğu isim gibi Kocaeli’nin sesi oldu.

 

Ama bu ses, bugün hain
kurşunlarla kesildi. Arkasında kimin olduğunu henüz bilmediğimiz, büyük
ihtimalle Güngör Arslan’ı hayatında ilk defa gören 21 yaşında bir tetikçinin
kurşunlarıyla Kocaeli sesini kaybetti.

 

Güngör Arslan cinayeti kesinlikle
adi bir adli vaka değildir. Bu cinayet son derece planlı ve organize bir
cinayettir. Bu cinayetin arkasındaki kişi ve/veya kişiler siyasi/ticari
bağlantıları ne olursa olsun derhal tespit edilip yargı önüne
çıkartılmalıdırlar.

 

Hatırlarsanız bundan birkaç ay
önce Kocaeli Halk Gazetesi’nin imtiyaz sahibi Faruk Bostan’a karşı bir cinayet
girişimi olmuştu. Kimlerle bağlantılı oldukları belli olan iki kişi, bir
şirkete ait arabayla Faruk Bostan’ı saatlerce takip ettikten sonra yolda
sıkıştırıp silahla vurmaya teşebbüs etmişlerdi. Olayı basit bir trafik kavgası
gibi göstermeye çalışmışlardı.

 

Ortada MOBESE kayıtları olmasına
rağmen savcılık Faruk Bostan’a cinayet teşebbüsü olayında maalesef kulağının
üzerine yattı. Savcılık işini yapmış olsa, Faruk Bostan’a cinayete teşebbüs
eden kişilerin arkasındaki kişileri kulağından tuttuğu gibi adliyeye getirmiş
olsa belki de Güngör Arslan cinayeti yaşanmayacaktı.

 

Bu defa kimse kulağının üstüne
yatmamalı. Güngör Arslan cinayeti KOM Şube tarafından soruşturulmalı. Emniyet
ve savcılık bu organize cinayetin arkasındaki kişileri (aidiyet ve bağlantıları
ne olursa olsun) yargı önüne çıkartıp bu kişilerin en ağır cezayı almaları
sağlanmalı.

 

Güngör Arslan’ı artık geri
getiremeyiz ama en azından cesur bir gazeteciye silah doğrultmanın faturasının
ağır olduğunu geride kalan herkes görmeli.

 

Buradan bir kere daha Güngör
Arslan cinayetini işleyenleri lanetliyorum. Güngör Arslan’a Allah’tan rahmet,
kederli ailesine ve bütün Kocaeli’ye baş sağlığı diliyorum.

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI’nın Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 11

0

<><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><> 

Bir Türk
Beyi Ahmet Kabaklı – 1

Dr. METİN ERİŞ

1970’li ve 80’li yılların, kültür ve sosyal
faaliyetlerinde Aydınlar Ocağı başrolü oynarken, Ocak merkez üs hüviyetiyle
aynı zamanda birçok konuya açılım imkânı sağlamaktaydı. Meselâ, Kabaklı Hoca’mız
haklı ve gönlündeki sevda dolu istekleriyle bir Türk Edebiyâtı Derneği ve/veya
Vakfının faaliyetlerinin belli ölçülerde hareketlendirilmesini arzuluyor,
özellikle de Türk Edebiyâtı Dergisi’nin yeni veçhesiyle neşrinde hepimizden
gayret bekliyordu.

Ocak merkezinde yaptığımız çalışmalarla
konuda, herkes gibi benim de karınca kaderince, hizmet verme şansım oluyordu…
Zâten o yıllar boyunca Ocak, millî düşünceye öncelik veren bütün aydınların
mutlak uğrak noktası olması yanında, bütün ilim ve fikir adamlarının buluştuğu
ve feyz aldığı bir kaynaktı. Ahmet Kabaklı hocayla 1969 Milliyetçiler Kurultayı’nda
kökleşmeğe başlayan dostluğumuz, yıllar içerisinde Aydınlar Ocağı çerçevesini
aşacak, Edebiyât Vakfı ile Edebiyât Dergisi’ne, çok olmasa da, maddî ve mânevi
destek sağlamadaki hizmetlerimin ötesinde âile dostluğu hüviyetine kavuşacaktı.
Kabaklı Hoca ve eşleri hanımefendinin de dâhil olduğu öylesine seyahatlerimiz
olmuştur ki, bu gezilerin tadı hep hâtıra dünyâmda mükemmel güzellikler olarak
yerini almıştır… Hocayı uzaktan soğuk veya mesâfeli görenlerin, O’nunla bu
tür seyâhatlerde berâber olmaları ne kadar doğru ve güzel olurdu, diye
düşünmüşümdür… Sanırım bütün iç dünyâsı, edebî ve derûnî ölçülerle yıkanmış
kimselerde olduğu gibi, mahzun ve mükedder bir ruh yapısı taşırdı. Fakat hoca
bunu Anadolu bozkırlarının o sonsuz derinliğinden getirdiği halk kültürü ile
bezendiğini belgeleyen nüktelerle donatırdı. Böylece O’nun çok yönlü bilgi ve
görgü haznesinde yeşeren geniş ufkun kaynağını keşfeder, O’na hayranlığınız
daha da artardı. Ahmet Kabaklı’yı tanıdıkça ben O’nu, Orta Asya’da şekillenerek
Anadolu’ya yerleşen eski Türk beylerine benzetirdim. O’nunla sohbet etmek,
beni, hep bildiğim ama O’nunla olunduğunda daha farklı görünen güzergâhlara
doğru taşırdı. Gerçekte bu tuhaf bir duyguydu…

Burada Ahmet Kabaklı Hoca’yla ilgili
düşüncelerimi, O’nu âni bir rahatsızlık sonrası kaybetmemiz üzerine, 2001
yılında, Türk Edebiyatı Dergisi’ne gönderdiğim yazıdan esinlenerek satırlarıma
aktarmak istiyorum…

Ölüm, tıpkı doğum gibi insan için ne kadar
tabiî… Ama yakından tanıdıklarınız arasından yerinin kolay doldurulması
mümkün olmayan birinin ebedî âleme göçü insanı daha bir kedere gark ediyor.
Ahmet Kabaklı’nın vefâtı haberini aldığımda sarsıntım kederimle bütünleşmiş, ‘vah geldi ülkemin başına, vah Türk insanı
diye söylenir olmuştum. Çünkü aziz Ahmet Kabaklı sâdece âilesi ve dostları için
değil, bütün Türkler için önemli ve yeri doldurulmaz bir şahsiyetti. Önce
okuyucusu olmuştum Kabaklı Hoca’nın. Sonra Aydınlar Ocağının kuruluş
çalışmalarının başladığı 1969 yılından îtibâren yakından tanıma şansını bulduğum
Kabaklı Hoca’nın en güzel yanı, O’nun iç dünyâsıyla dış görüntüsünün
farklılaşmadan birbirini tamamlamasıydı. Yıllar boyunca gördüğüm oydu ki Ahmet
Kabaklı, sahte bir kisveye bürünmeye tenezzül etmeyecek dosdoğru bir Türk
Beyi’dir. Hocalığı, edipliği, araştırmacılığı, yol göstericiliği ve özellikle üslûbu,
şüphesiz yeri kolay doldurulmaz bir değere sâhip kılıyordu Kabaklıyı. Ama daha
önemlisi O’ndaki dosdoğru, çarpıtılması mümkün olmayan karakter yapısıydı. O,
has, tertemiz iç dünyâsıyla Türklüğün âşığı idi. Üstelik bununla kalmaz, bu
sevdâyı bütünüyle kendi hayâtında yaşatırdı… Kederli, sıkıntılı günlerinde
bile yüzünden eksilmeyen beşuş tavrı sanki insana ‘hayat bu, fakat hedefiniz, ufkunuz, idealiniz varsa iç dünyâmızdaki
fırtınayı etrâfına, özellikle dostlarınıza aksettirmeyerek mücâdeleye devam
etmelisiniz
’, der gibiydi…

Aydınlar Ocağı’nın kuruluşundan îtibâren,
Ocağın 1988 yılına kadar devam hizmet dolu günlerinde, onunla çok sık berâber
oluyorduk. Bu yıllarda Edebiyât Cemiyeti’nin, Edebiyât Vakfı’nın kuruluş
çalışmalarında ve Türk Edebiyâtı Dergisi’nin yayınında bütün sevdiklerinden
gayret beklerdi. Bu arada içerden ve dışardan pek çok darbe veya
vefâsızlıklarla karşılaşsa da, irâdesini ve sebatkârlığını hiç, ama hiç bir
zaman kaybetmezdi. Bizlere de irâdemizi kaybetmemek için sevdâlı ve azimli
olmanın yeterli olduğunu belgelemeğe çalışırdı… Böylece bir inanç adamı
olarak çevresine örnek olur ve âdeta Türk dünyâsına, ahlâklı ve inançlı
önderlere sâhip olunduğunda nelerin yapılabileceğini belgelemek isterdi.

Şöyle hâtıralarımı yokluyorum. Kabaklı Hoca’yla
seyahat güzelliklerini yaşamak bir başka anlama sâhipti. O’nunla konferanslar,
toplantılar vesilesiyle epeyce seyahat imkânı bulmuştum. Edebî ve fikrî olgunluğunu
tamamlayan mükemmel bir seyahat arkadaşlığı vardı. Nitekim grup içindeki
bütünleyici tavırları, hanımına karşı gösterdiği sevgi ve saygı, örnek
beyefendi kimliği, O’nunla seyâhati bir başka güzelliğe taşırdı. O’nunla
seyâhatler güzeldi güzel olmasına ama bir de öylesine örnek kimliği vardı gören
gözler için! Meselâ âile anlayışı bunlardan biridir… İşte bu noktada O’nun
âile anlayışı hakkındaki görüşlerine bakmamızda fayda var:

Türkiye’de
hâlâ en sağlam unsur âiledir ve bu milletimizin başlıca temel taşıdır.
Düşünülebilir ve beklenirdi ki, geçirdiğimiz devrim hattâ kültür devrimi
denebilecek kadar büyük değişmeler, bu âileyi yok etsin. Ancak bu tahakkuk
etmemiştir. İşte burada milletimizin bir hayâtiyet unsuru, bir meziyeti daha
ortaya çıkıyor: Irza, nâmusa, âileye verdiği değer. Bu değer hiçbir şekilde
elinden alınamamıştır. Türk, bunu spontane bir kültür olarak da Orta Asya’dan,
İslâm’dan süzerek getirmiş olmalıdır ki, âile müessesesi Türkiye’de yıkılamamıştır.
Yâhut en az yıkılmıştır. Gerek boşanmalar açısından, gerek hâlâ büyük âilenin
yaşayışı, ana-babanın saygı görüşü, çocukların aile ihtimâmı içinde
yetiştirilişi bakımından bu durum diğer ülkelerle kıyas edildiğinde açıkça
tespit edilebilir ki Türkiye, hâlâ çok üstün bir seviyeye sâhip bulunmaktadır
.’

Seyahat arkadaşlığı sırasında ondan çok şey
öğreniyordum… Hele, bundan birkaç yıl önce biri Bilecik’e, diğeri yurtdışına
Bulgaristan ve Romanya’ya yaptığımız seyahatlerimizin doyumsuzluğunu anlatabilmem
ve tabiatıyla unutabilmem o kadar zor ki! O, fikir adamı kisvesini nükteleri,
fıkraları, iltifatları ve dostluğuyla bezeyerek seyahati daha bir zevkli kılar
ve kendisini her an aranır duruma getirirdi. Bu beraberliklerde bir şeyi daha
görmüştüm. Çevresini kat’iyen baskı altında tutmak istemez, her konuda istişâre
ederek karşı tarafın fikirlerine önem verirdi. Müzâkerelerini kendi edebî
üslûbu içerisinde ama anlaşılır bir seviyede tutarken, fikren başka dünyâlardan
olan insanları da cezbetmeyi başarırdı. Bir yurt dışı gezisinde, aramızda
çeşitli cenahlardan ve fikirlerden insanlar vardı. Görüyordum ki
sohbetlerindeki doyumsuzluk hemen herkes için, farklı algılansa da, bir câzibe
noktasıydı. Nitekim kendisini o seyâhate kadar hiç tanımamış bir ismi, Kabaklı
Hoca’nın cenâzesinde gözleri yaşlı olarak gördüğümde, O güzel insanın ülkemin
saf, tertemiz insanları için ne anlam taşıdığını bir kere daha anlayacaktım…

DEVAM EDECEK

921

 

 

AHMET KABAKLI DİYOR Kİ…

Yunus Emre’yi
çağlar ve insanlar üstünde Allah katında ermiş gibi tutan halk, edebiyat târihinin
boşluklarını fazlasıyla doldurmuştur. O’nu efsânelerin ve menkıbelerin
kucağında gerçekten daha gerçek bir hayat ile yaşatmıştır. Nitekim hayatının
her safhasına ait bir söylenti, bir efsâne bulunur. Bunlar Yunus Emre’ye kuru
târih rakamlarından çok daha fazla zindelik vermektedir.

Tasavvuf Tarîkat Edebiyat. (s: 107-108) Türk
Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul 2015.

 

 

TÜRK
EDEBİYATI DERGİSİ

İstanbul’da, 15 Ocak 1972 târihinde, Yazar ve
fikir adamı Merhum Ahmed Kabaklı’nın başkanı olduğu, Türk Edebiyat Cemiyeti tarafından kültür ve yayın hayatımıza
kazandırıldı.  Türk Edebiyatı Cemiyeti, 3
Ocak 1978 târihinde kurulan Türk Edebiyatı Vakfı bünyesine alındı. 

Derginin sâhipliğini cemiyet ve daha sonra
vakıf adına Ahmet Kabaklı üstlenmişti. Kabaklı Hoca’nın ebedî âleme
intikalinden sonra sâhipliği, kardeşinin oğlu gazeteci yazar Servet Kabaklı,
O’nun da 28 Ağustos 2015’te vefatı üzerine Serhat Kabaklı üstlendi. İlk Yazı
İşleri Müdürü Metin Nuri Samancı idi. Sonraki yıllarda yazı işleri müdürlüğüne
değişik şahıslar getirildi. Muhtelif târihlerde dergiyi hazırlayan isimler:
Sevinç Çokum, Ahmet Taşgetiren, Belkıs İbrahimhakkıoğlu, Turgut Güler, İsa
Kocakaplan, Mehdi Ergüzel, Vahap Elbir, Ayla Ağabegüm, Gazi Altun, tekrar İsa
Kocakaplan ve Beşir Ayvazoğlu, Bahtiyar Arslan ve İmdat Avşar.

Dergiler mezarlığını andıran basın
târihimizde, zaman kalburunun eleyemediği Türk Edebiyatı Dergisi’nin birinci
sayısında yayınlanan ‘Çıkarken
başlıklı, Ahmet Kabaklı imzâlı sunuş yazısında derginin yayın politikası şu
cümlelerle açıklanıyordu:

Türk Edebiyatı
Dergisi, 
fikir ve sanat hayatımızdaki hercümercin içinde telâşsız ve tarafsız
olarak sağduyu ve sâkin düşünceyi işâret eden bir gösterge olmak arzusu ile
çıkıyor. Bugüne kadar birçok sanat ve fikir hareketine öncülük eden Türkiye
Edebiyat Cemiyeti, sayısı pek çok 
olan  değerli  mensupları ile  Türk 
milletinin  geçmişi  ve bu günü, eski ve yeni edebiyatçılar,
çağdaş ve klâsik sanatlar arasındaki yakınlaşmayı  bu 
Türk  Edebiyatı  Dergisi 
ile sağlamayı  düşünüyor.

Dergimizin her
sayısında çok seçkin imzaların yer aldığını göreceksiniz. Bu imzalar, zaman
zaman yazacaklar. Fakat kuvvetimiz, sâdece onlarda değildir. Tanınmış veya
tanınmamış,  pek çok sanat ve fikir
adamları Türk Edebiyatı’nı güçlendireceklerdir.

Elinizdeki bu
sayı,  birçok sebepten dolayı aceleye,
gelmiştir;  on gün gibi bir zamanda
çıkmak mecburluğu olmuştur. Türk Edebiyatı’nın tam kadrosu ve tertibi,  gelecek sayılarda,  gittikçe gelişen niteliğiyle  görülecektir.

Bu dergide ilk iş:
Türk Edebiyatı’nı, en uzak mâzisi, uzak ve yakın geçmişi ve bu günü ile bir
yekpâre bütün hâlinde düşündüğümüzü söylemeliyiz. Yeni’yi yapabilmek veya
yapabileceklere ışık tutmak için geçmişe sık sık döneceğiz. Çünkü içinde yaşadığımız
kültür ve sanat buhranının, mâzideki unsur ve eserleri, yeniden değerlendirmek
gücünü gösterememiş olmamızdan doğduğunu biliyoruz.

Yeni yetişenlerin,
başka ülkelerde yapılan deneyişleri öğrenmeden veya o deneyişlere özenenleri
taklit etmeden önce kendi ülkelerinde, eski veya çağdaş sanatkârlarının
deneyişlerini tanımak mecburiyetinde olduklarını kimse inkâr edemez. Şeyh
Galib’in ‘Hüsn ü Aşk’ Mesnevîsini yazarken
Mevlâna’dan faydalandığını îma ederek:

Esrarını
Mesnevi’den aldım.

Çaldımsa da mîri malı
çaldım

Demesi gibi, bir
gencin kendi sanat ve edebiyatından, çağdaş usuller ve temalar içinde
faydalanması, ‘meşru’ bir ‘hırsızlıktır.’ Nitekim yabancıdan
çalınmış mal, kırk yıl geçse bile yerlileşemez, ona ‘sâhiplik’ konusu kuru bir dâva olarak kalır. Yahya Kemal’in, Mehmet
Âkif’in hattâ Gökalp’ın ‘yeniliklerine
bakınız:

Her üçü, çağdaşlaşmış
kafa ve gönüllerin, kendi sanatlarına ve hayatlarına eğilerek, kudretleri
ölçüsünde ortaya koydukları tâze örneklerdir. Bunlara karşılık millî hazineyi
horlayıp sâdece ‘Batı malı’ aktaranların alacalı yenilikleri, çabuk eskimiştir.
Yeni sanat, ulu bir çınarın bütün yaprakları ile bütün çevrelerdeki ışık, ses
ve rüzgârlara açılışına benzetilebilir. Yâni sanat, üflenmek üzere yabancı
ağızlara uzatılmış bir nefesli saz değildir.

Dergimiz, millî duygu
ve fikir köküne bağlı olarak yetişeceklere dış âlemin yeni eski tecrübelerini
de sunabilmek için, tercüme yazı ve şiirler de yayımlayacaktır. Her milletin
edebiyatlarından ve beliren yeni akımlardan çeşniler verecektir. Ancak, bu
konuda bir ‘Türk Edebiyatı’ dergisi
olduğumuz ölçüsü unutulmayacaktır.

Dilde, ‘yaşayan Türkçe’yi esas tutacağız. Türk Edebiyatı
gibi Türk dilinin de imkânlarının tükenmiş olduğunu; ikisini de bir yana iterek
taklit ve temelsiz sanat yapmak ve ‘uydurma
dil
’ kullanmak gerektiğini kabul etmiyoruz. Bütün dünyâda şaheserler,
yaşayan dil ile verilmiştir. Bizde bu hususun ölümsüz belgeleri, Yunus Emre’nin,
Yahya Kemal’in şiirleri ile Ömer Seyfeddin’in hikâyeleridir. ‘Uydurmacılık’ Türkçe’nin inkârı
demektir. İnkâr, yıkıcılıktır. Anadolu Türk şiiri, ‘havas’ denilen üst zümre’deki birçok edebiyatçının Türkçe’yi
reddedişine karşılık, Yunus’un Türkçe’yi kabulü ile başlamıştır. Hacı Bayrâm-ı
Veli, canlı Türkçe’nin en güzeliyle söylediği şu dörtlükte, Anadolu’da
milletimizle birlikte, Türk edebiyatının da nasıl kurulduğunu, sanki dile
getirmektedir:

Nâgehân
bir  şâre vardım

O şârı  yapılır  
gördüm.

Ben dahi bile yapıldım

Taş ve toprak arasında.

Taş ve toprak arasında’ Türk halkının konuştuğu Türkçe bulunacak,
yeni güç sâhipleri, onu incitmeden ve zorlamadan kullanacaklardır.

Türk Edebiyatı,
Türkiye Edebiyat Cemiyeti adına, yurdun neresinde bir değer, bir istidat
görürse, ona sâhip çıkacaktır. Öylelerini arayacak, onları yalnızlıklarından ve
kurda kuşa yem olmaktan kurtaracaktır. Sütunlarını onlara açan Türk Edebiyatı,
mevcut şöhretleri size sunarken yeni bir sanatın fidanlığı olmaya da
çalışacaktır.

Türk Edebiyatı’nda
başka sanatlarımıza da yer ayrılacaktır. Sergiler, konserler, sahneler ve
günlük sanat olaylarından akisler de bulunacaktır.

Türk Edebiyatı
ideolojiye, kalıpçılığa ve dar görüşe karşı olanların buluşma yeridir.
Titizlendiğimiz nokta: ‘hâlis sanat ve
doğru düşünce
’ meselesi olacaktır.

Türk Edebiyatı
memlekete dönecektir… Ay çiçeğinin gıda ve hayat alabilmek için güneşe dönmesi
gibi. Fakat ‘güneşe dönüş’ teşbihini
genişletebiliriz: Güneş, kâinatları içinde toplayan kesif kudret demektir.
Bizim memlekete dönüşümüz de onun her şeyine, özüne ve ‘idesine’ toplu olarak eğilmek olacaktır. Memleketin târihine de, coğrafyasına,
insanına, anıtlarına, minâre ve fabrikalarına da… Köylüsüne, işçisine,
esnafına, münevverine, memuruna, işsizine, haksızına da… Halk, Dîvan,
Tanzimat, Yeni edebiyatlarına da… Sazına, tamburuna, neyine, piyanosu ve
gitarına da… Nakışına. çinisine, hattına, minyatürüne, kilimine, taş basması
resmine de… Ve mimarisinin, raks ve balesinin, halay ve horonlarının her
türlüsüne… Zira biz ayçiçeğinin güneşe dönmekle hayat bulduğuna görerek
inandığımız gibi, Batı ve Doğu’daki her güçlü sanatın ancak şu saydığımız
unsurlardan devşirilerek terkib edilen ışıklarla meydana geldiğini de
biliyoruz.

Nitekim bu dergi,
Türk sanat ve kültürünün hiçbir kolunu ‘ölü
saymayacaktır. Zîra ‘müzeye kaldırılanlar
bile (hattâ daha çok onlar) Avrupa’da yeni sanatın ilham kaynaklarıdır. Sanat
veya kültürümüzün şu veya bu koluna ‘öldü
demek, elbette Türk milletinin değil ama bunu diyenlerin ölmüşlüğünü ifâde
eder. Şu halde yeni sanatın bütün saydığım kaynaklardan besleneceğine inanan
Türk Edebiyatı, bu kaynakları sık sık değerlendirmeye çalışacaktır.

(DEVAM EDECEK)

 

AHMET KABAKLI İÇİN DİYORLAR Kİ:

Ciltlerce
kitabı, binlerle makaleyi daha da okunur yapan çok canlı, vuzuhu ve sâdeliği
içinde çarpıcı ve bazen vurucu, tabiî ve yaşayan Türkçe’ye kendi mizacını,
kendi edâsını geçiren çok şahsî, çok berrak, edebiyat, târih, hukuk ve
siyâset kültürüyle zenginleşmiş bir üslûp…

Ahmet
Kabaklı’nın her tabakadan okuyucu üzerindeki tesir ve telkin kudretini biraz
da bu üslûpta aramak lâzımdır. Bu üslûp yalnız kitaplarına ve dergi
yazılarına değil, günlük meseleleri ele aldığı gazete fıkralarına da ayrı bir
renk, bir çeşni verir. Ahmet Kabaklı’nın üslûbu hakîkaten revnaklı bir
üslûptur.

Birol Emil: Türk Edebiyatı Dergisi Ahmet Kabaklı Özel
Sayısı
. S: 329-330, s: 17 – İstanbul 200.

Bizde O Ortam Yok da, Bizim Ortam Nasıl Ortam?

Bizim insanlarımızın, yurt dışındaki başarı hikâyeleriyle gurur
duyuyoruz. Aziz Sancar gibi, Özlem Türeci ve Uğur Şahin gibi, rahmetli hocam
Oktay Sinanoğlu gibi tanınmışlardan başka, basınımızda adı geçen fakat birinci
grup kadar yaygın tanınmayanların isimlerini geçen yazımda vermiştim. Kısa ve
rastgele ama göğüs kabartan bir listeydi. Sonra sordum: Niçin burada değiller?
Ardından bir yorum yapmıştım: Mülakatta kalırlardı her halde! Bu yorum ne kadar
ciddî, ne kadar şaka? Samimiyetle söyleyeyim, emin değilim. Ciddiyeti yarıdan
fazla galiba.

 

Bu noktaya gelindiğinde genellikle, “Burada o ortamı bulamıyorlar.”
denir. “Bu ortam” anahtarı bütün kapıları açar. Ortam… Hani doğa bilimlerinde
“ekosistem” denilen şey. Öyle ya penguen Kızıl Deniz’de yaşayamaz. Deveyi
Finlandiya’ya götürüp üretemezsiniz. Hadi daha kibar örnek olsun, kaktüs,
Alaska’da yaşamaz; kardelen, Mısır’da. İşte tıpkı bunun gibi bazı insan
tiplerinin hoşlanacağı, bazılarının da tahammül edemeyeceği, yaşayamayacağı
ortamlar vardır, ekosistemler vardır demek ki.

 

Bizim onlara ihtiyacımız yok ki!

Bilim adamlarımızın, yenilikçi girişimcilerimizin bulamadıkları ortam
ne ola ki? Tek tek sayılır: Laboratuvar yok, maaş az vs., vs., vs.. İşin aslı
başkadır. Gerçekten ortam yoktur ama mesele laboratuvardan ibaret değildir.
Uçak konmayan havaalanları, geçilmeyen köprüler yapan bir ülke için
laboratuvar, bunların zekâtı bile değildir. Öyle hovardaca harcamalarımız var
ki, birkaç bilim ve fikir adamına boş harcamalarımızın onda birini versek
istediklerinden fazla gelirleri olur. Bulunmayan ortam bu değil.

 

Ortam gerçekten yok. Çünkü bu ortamın, bu Türkiye’nin, bilim
adamlarına, fikir adamlarına ihtiyacı yok! Belki daha doğru ifade şudur: Öyle
bir ihtiyacı, ne biz duyuyoruz ne de her kademedeki kamu veya özel sektör
duyuyor.

 

Şimdi üniversiteyi düşünün. Hiç “Şu araştırmaya yeterli fon
ayırıyoruz.”, “Hayır ayırmıyoruz!”, “Falan alandaki bilim adamlarına
ihtiyacımız var, ne yapıp edip bulalım, yetiştirelim.” gibi bir tartışmaya
şahit oldunuz mu? Kulağımıza çarpan, bazen de yüreğimizi yaralayan tartışmalar
bambaşka: “Falanca efendi rektör olsun mu? Filanca kişi gerçekten bütün
akrabalarını üniversiteye mi almış? Hiç mi atıf almamış? Ne! Yayını da mı
yokmuş!” Belli ki bizim üniversiteden beklediğimizle, o “ortamın” bulunduğu
ülkelerdeki üniversitelerden beklenenler aynı değil. Bizim ihtiyaçlarımız daha
farklı. Belki doğru söz, “daha süflî”. Maslow piramidinin en altında. Biz,
“Biraz da biz yiyelim!” diyoruz.

 

Biraz da biz yiyelim ekosistemi

Özel sektör yatırımcısını düşünün. Neyi tercih etsin? Her 5 yeni
girişimden 4’ü ilk yıl batıyor. Birinci yıl ayakta kalan her 5 girişimden 4’ü
de beşinci yıl sonuna kadar batıyor. Zaten bir teşebbüsün, bir yatırım
maliyetini çıkarması için 5 ila 10 yıl gerekir. 5 yılda çıkaranlar istisnadır.
Mesela Amazon, onlarca yıl bilançosunda kâr göstermemişti. Çünkü hedefi
büyümekti.

 

Şimdi siz, Türkiye’de yatırımcı olsanız, iş insanı olsanız, yenilikçi
yatırımı mı tercih edersiniz; büyücek bir hafriyat (toprağı kazıp taşıma)
ihalesi peşinde koşmayı mı? Geçiş garantili köprüler, hasta garantili
hastaneleri mi, bağışıklık tedavisini mi tercih edersiniz? Hele garantiler
dolar cinsindense! Hatta bir adım daha ileri gidelim: Kendi başınıza iş yapmayı
mı, devlete çalışmayı mı tercih edersiniz?

 

Eğer birinci yolu tercih edenler çoğunluktaysa, bu da dönüp tekrar
ortamı etkiler. Derler ki, ceviz ağacı da çam da, altında başka cins bitki
yetişmeyecek şekilde toprağı zehirler. Burada da benzer bir mekanizma çalışır.
Çünkü piyasada yatırılacak paranın, açılacak kredinin hacmi sonsuz değildir.
Kârlı olan kamuya çalışmaksa kamu da kendine çalışanlara verilecek parayı, yine
kamudan alır: Vergi alır. Zam yapar. Bunlar yetmezse karşılıksız harcar, bu da
enflasyon yapar. Sonuçta, yukarıda saydığım kâr garantili işler, hemen bütün
kaynakları emer bitirir. Başka teşebbüslere kaynak kalmaz. Kredi piyasasında
devletin, kaynakları tüketmesine “crowding out” diyorlar. Bu İngilizce söz, bir
yeri kalabalıklaştırıp, başkalarının girmesine engel olmak anlamına geliyor.
Ben işi kredi piyasasından daha geniş tuttum.

 

Özel sektör de aslında devlet sektörüdür

“Biraz da biz yiyelim.” ekonomilerinde, devlet sektörü, devlet
sektörüdür, peki… Fakat devletten beslenen özel sektör de aslında devlet
sektörüdür. Bu ekonomilerin sözde “iş adamları”, hayatlarında rekabet
etmemişlerdir. Verimlilik, yenilik, risk hesabı yapmak gibi sıkıntıları
olmamıştır. Yabancı ülkelerde de iş yapalım, mal ve hizmet satalım diye bir
dertleri de yoktur.

 

Sonra bir gün iktidar değişir. Giden iktidar zamanında büyüyüp
serpilen, o anlı şanlı firmalar da iktidarla birlikte göçü göçüverir. Çünkü
onlar, kuvöze doğup, kuvözde büyümüş, kuvözde ihtiyarlamış, sakallı bebekler
gibidir. Kendi başlarına ne beslenebilir, ne de nefes alabilirler. Onların
yerini, yeni hafriyat ve inşaat firmaları alacaktır. Yenilikçi yatırım
arayanlar, bilimin sınırlarını genişletmeye çalışanlar da uygun ortamlara
göçmeye devam eder. Sonra gazetelerde okuruz: Bir Türk harikalar yarattı! “At
konuştu!”, “Toplama- çıkarma yapan kedi!” haberlerinin hemen yanındaki sütunda.

 

Yeme sırası bizde ekonomilerinde, sıranız geçmeye görsün. Aç
kalırsınız, çünkü bileğinizin hakkıyla rızkınızı kazanmayı hiç öğrenmediniz ki.

 

Karamsar bir yazı oldu. Fakat yanlış değil. Tek tük istisnalar var.
Basınımızın bu istisnaları vermekle işlediği günah da… Onları başka bir yazıda
ele alayım. (
https://millidusunce.com/bizde-o-ortam-yok-da-bizim-ortam-nasil-ortam/)

YÖK, Barajları Kaldırarak Nereye Koşuyor?

0

Yükseköğretim Kurulu (YÖK)’nun Yükseköğretim
Kurumları Sınavına (YKS) ilişkin aldığı son kararla TYT ve AYT baraj puanları
uygulaması kaldırıldı. Acaba YÖK’ün bu kararı yükseköğretim hayatımıza ne
getirecek, ne götürecek? Bu konuyu hep birlikte masaya yatıralım, enine boyuna
irdeleyelim.

 

        Bu
yıl 2.8 milyon adayın başvurması beklenen 2022 Yükseköğretim Kurumları
Sınavından (YKS) itibaren ön lisans ve lisans programlarını tercihte 150 ve 180
olan TYT ve AYT baraj puanları uygulaması kaldırıldı. Adaylar, önceki yıllarda
olduğu gibi sınav puanına orta öğretim başarı puanı eklenerek oluşacak
yerleştirme puanıyla, puan üstünlüğüne göre yerleşme imkânı elde edecekler. Tıp,
diş hekimliği, eczacılık, hukuk, mimarlık, mühendislik ve öğretmenlik
programlarındaki baraj şartı devam edecek. Temel Yeterlilik Testinin 135 dakika
olan sınav süresi, 30 dakika artırılarak 165 dakikaya çıkarıldı.

 

        Yükseköğretim
hayatımızı önce nicelik yönünden değerlendirelim. 2003 yılı öncesinde 53
devlet, 23 vakıf (özel) olmak üzere toplam 76 üniversitemiz vardı. 2021
verilerine göre;   131’i devlet üniversitesi, 78 vakıf (özel)
üniversitesi ve 5 bağımsız meslek yüksekokulu olmak üzere toplamda 214 yükseköğretim
kurumumuz var. Bu kurumlarda, Açık Öğretim Fakültesi dâhil 8.4 milyon öğrenci
öğrenim görüyor. Üniversite öğrencisi nüfusumuz 150 ülkeden fazla. Bizimle aynı
nüfusa sahip olan Almanya’da 2.8 milyon üniversite öğrencisi var. Yükseköğretim
kurumlarımızda 90 bin 338 öğretim üyesi, 180 bin 65 öğretim elemanı bulunuyor.
Öğrenci başına düşen hoca sayısından, yılda yayınlanan uluslararası makale
sayısına, kütüphanesindeki kitap sayısından, araştırmalara ayrılan bütçe
miktarına kadar birçok nicel değerlendirmede geride kalıyoruz.

 

        Yükseköğretim
hayatımızı şimdi de nitelik yönünden değerlendirelim. Dünya üniversiteleri
içinde ilk binde şu dokuz üniversitemiz var: Koç Üniversitesi, Sabancı
Üniversitesi, Bilkent Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Boğaziçi
Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Ankara Üniversitesi, Hacettepe
Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi. Üniversitelerin aldığı Nobel Ödülü gibi
uluslararası başarılarını ve önerilen akademik makale sayılarını inceleyerek bu
kriterler çerçevesinde dünyanın en iyi 2000 üniversitesini sıralayan Şanghay
Klasmanına göre, Türkiye’den ilk 100’e hiçbir üniversite giremezken ilk 500’de
yer alan tek üniversite İstanbul Üniversitesi oldu.

 

Ortaokul ve liselerimizin akademik
başarılarının ne kadar düşük olduğu PİSA sınavları sonuçlarından biliniyor.
Türkçe okuduğunu anlayamayan çok öğrencimiz var. Çoğunluğu vakıf (özel)
üniversitesi olan yeni üniversitelerin çoğunun eğitim kalitesi dünya
standartlarının oldukça altında. Buralarda yeterli sayıda öğretim üyesi
bulunmuyor. Anadolu’da açılan üniversitelerin o illerin sosyal, ekonomik ve
kültürel iklimine pozitif bir etkisi olsa da, toplamda kalitenin düşmesine de
sebep oluyorlar. Ancak bilimsel eğitime yeterli önemin verilmeyişi, liseden
gelen öğrencilerin yeterli temele sahip olmamaları gibi yapısal sorunlar
sebebiyle üniversitelerimizin niteliği bir türlü artmıyor. Bunun değişebilmesi
için zihniyetin değişmesi ve sistemin evrensel standartlara göre yeniden düzenlenmesi
gerekiyor.

 

Şimdi YÖK’un aldığı TYT ve AYT baraj puanları
uygulamasının kaldırılmasından kimler memnun olur ona bakalım. Önce akademik
başarısı düşük olan öğrenciler memnun olur. 2021 YKS’de 700 bin genç baraj
altında kaldı. Bu kararla yüz binlerce öğrenciye bir soru çözemeseler bile
üniversiteye girme kapısı açıldı.

 

Bu karardan ikinci olarak vakıf (özel)
üniversiteleri çok memnun olmuşlardır. Çünkü geçen yıl, bazı devlet
üniversiteleri ile daha çok vakıf (özel) üniversiteleri kontenjanlarını
dolduramadılar. Bazı Tıp ve diş hekimliği fakülteleri ile mühendislik bölümleri
bile boş kaldı. Geçen yıl boş kalan kontenjan miktarı 170 bin.

 

Bu karardan üçüncü olarak ÖSYM memnun olacak.
Çünkü geliri ciddi olarak artacak. 2022 YKS’ye girecek öğrenciler, en az yüzde
10 zamla her basamak için 115 liradan üç basamak için 345 lira ücret ödeyecek.

 

Bu karardan dördüncü olarak, bu kararın
arkasındaki siyasi irade memnun olur. Belki bu karardan memnun olan bazı
gençlerimiz önümüzdeki seçimde bu iradeye oy verirler.

 

Şimdi içimizi acıtması gereken şu gerçeği de
unutmayalım. İŞKUR’un son işsizlik verilerine göre; 418 bin lisans, 330 bin ön
lisans, 18 bin yüksek lisans ve 770 doktora mezunu olmak üzere 770 bin
civarında kayıtlı üniversite mezunu işsizimiz var. Kayıtlı olmayanlarla
birlikte bu sayı milyonun üzerindedir. Bu karar sonucunda birkaç yıl sonra
üniversiteli işsiz sayımız ciddi olarak artacak.  

 

Sonuç olarak şu hususu belirteyim, YÖK’ün
2022 Yükseköğretim Kurumları Sınavından (YKS) baraj puanlarını kaldırma kararı,
ülkemizin yükseköğretimine bir kalite kazandırmayacağı gibi, düşük olan
kaliteyi daha da aşağı çekecektir. Asıl sorun, barajı kaldırmak değil,
erişilebilir nitelikli eğitimi sağlamak ve istihdam yaratabilmektir.

Atatürk Atatürk’ü Anlatıyor “Savaşan Meclis” -2-

Mustafa Kemal Atatürk
meclise Hitaben
: – “Türkiye’yi
modernleştirmek gibi bir takım görünüşteki bahanelerle Türkiye’nin iç hayatına,
iç yönetimine girmişler ve her yerine sızmışlardır. Böylece uygun bir zemin
hazırlamak kudretini, kuvvetini kazanmışlardır.

– Oysa efendiler, bu kudret ve bu nüfuz Türkiye ve Türkiye
halkında var olan ilerleme cevherine zehirleyici ve yakıcı bir sıvı eklemiştir.
Bunun etkisi altında olmak üzere ulusun ve özellikle yöneticilerin düşünce
yapıları tamamen bozulmuştur. Artık hayat bulmak için, durumu iyileştirmek
için, insan olabilmek için mutlaka Avrupa’dan öğüt almak, bütün işleri
Avrupa’nın emellerine göre yürütmek bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi bir
takım düşüncelere yol açmıştır.

– Oysa hangi bağımsızlık vardır ki, yabancıların öğütleriyle,
yabancıların planlarıyla yükselebilsin. Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir.
Tarihte böyle bir olay kaydetmek girişiminde bulunanlar acı sonuçlarla
karşılaşmışlardır. İşte Türkiye de bu fikir yanlışıyla, bu anlayışla hareket
eden devlet adamlarının yüzünden her saat, her gün,  her yüzyıl biraz daha çok gerilemiş ve daha
çok düşmüştür. Bu düşüş, bu gerileme yalnız maddiyatla olsaydı hiçbir önemi
yoktu. Ne yazık ki, Türkiye ve Türkiye halkı ahlaken düşüyor.

– Ve Bu durum incelenirse görülür ki, Türkiye doğu maneviyatı
ile başlayan batı maneviyatı ile sona erdirilen bu yol üzerinde bulunuyordu.
Batı ve Doğu’nun birleştiği yol üzerinde bulunduğumuzu ve ona yakınlaştığımızı
sandığımız zaman, asli mayası olan Doğu maneviyatından tamamen kopuyoruz,
yalnızlaşıyoruz. Hiç kuşkusuz ki, bugün bu ülkeyi, bu ulusu yok olma çıkmazına
yönelten başka sonuç beklenmez.

– Bu düşüşün ortaya çıkışı korku ve zayıflık ile başlamıştır.
Türkiye ve Türkiye halkı nasılsa bunların başına geçmiş olan bir takım
insanlar, galip düşmanlar karşısında sessizliğe mahkûmmuş gibi Türkiye’yi atıl
ve çekingen bir durumda tutuyorlardı. Ülkenin ve ulusun çıkarlarının gereğini
yapmakta soysuzlaşmış ve alçaktılar. Türkiye düşünürleri adeta kendi
kendilerine hakaret ediyorlardı. Diyorlardı ki: “Biz adam değiliz ve olamayız, kendi kendimize adam olmamıza imkân
yoktur.
” Bizi kayıtsız koşulsuz canımızı, tarihimizi, varlığımızı düşman
olan ve düşman olduğuna hiç kuşku edilmeyen Avrupalılara vermek istiyorlardı.

– Onlar bizi yönetsin diyorlardı. Buna da en yakın bir örnek
olarak İzzet Paşa’yı hatırlatmak
isterim. Biliyorsunuz ki, Balkan Savaşı’nın ardından vicdanı, kumaşı zayıf
olanlar, bu Ulusun artık hayat ve kurtuluş bulamayacağına inandılar. Bunların
başında İzzet Paşa vardı. İzzet Paşa o
zaman dedi ki: “Biz kendi kendimizi adam
ve insan edemeyiz. Biz kendi kendimizi düzeltemeyiz. Bu yüzden bir ekip
getirelim, onlara makam verelim.” Onun seçtiği Liman Von Sanders’in
başkanlığında bir ıslah heyeti getirmiştir ulusun başına.”

Yukarıya aldığım Mustafa Kemal Atatürk’ün sözlerini okuduktan
sonra çok ileriye gitmeye gerek kalmadan son 20 Yılın devletin üst kademelerine
kimlerin geldiğini ve ne söylediklerini, 20 Yılda yapılan icraatlarını,
kaybettiğimiz topraklarımızı ve değerlerimizi takdirlerinize bırakıyorum.

Sağlıklı kalın.

Öğretmenlerimize Haksızlık Etmeyelim

“Çocukların
nasihatten çok, iyi örneğe ihtiyaçları vardır
.” Joseph Jouberth

 

Son zamanlarda okullarda bazı öğretmenler
tarafından öğrencilere şiddet uygulandığına dair haberler çıkmaya başladı. Bazı
öğretmenlerin öğrencilere hakaret ettiğini, aşağıladığını, tehdit ettiğini
hatta dövdüğünü, çekilen cep telefonlarından izledik.

Nitekim ilgili öğretmenler hakkında
soruşturmalar açıldı, cezalar verildi. Elbette ki bu tür davranışlar tasvip
edilemez, hele bir eğitimciden yansıması daha da vahimdir. Çünkü öğretmen bilimin, iyinin, güzelin ve sevginin temsilcisidir.
Onlar insanın ve insanlığın mimarlarıdır. Olumsuz davranışları olamaz,
olmamalıdır. Öğrencilerimiz ne kadar haksız da olsa, bu tür kötü muamelelere
tabi tutulamaz. Sorun ne denli vahim olsa da çözümü “bilimsel ve insani” yöntemlerle olmalıdır.

Her kurumda olduğu gibi, çok az da olsa
eğitim camiasında da öğretmenlik meslek ve itibarına layık olmayan, öğretmenlik
vasfı taşımayan kişiler bulunabilmektedir. Bu gibilerin öğretmenlikten alınıp
uygun görevlere verilmesi gerekir. Böylece öğretmenlik mesleği de yıpratılmamış
olur.

Buraya kadar tamam. Peki, öğretmenlerin
hoşgörüsünü, sabrını taşıran, kural tanımayan, şımarık, vurdumduymaz, sorumsuz
vb. davranışları inatla yansıtan öğrencilerin hiç mi kusuru yok?  Elbette ki çok.

Son zamanlarda bazı öğrenciler tarafından
öğretmenlere karşı; “başkaldırma, alay
etme, ders ortamını bozma, saygısızlık, gereksiz itiraz, alay etme, dalga
geçme, küfür, tehdit ve hatta şiddet”
gibi olumsuz davranışlar sergilenmeye
başlamıştır.

Bu davranışlar gün geçtikçe de
artmaktadır. Bunlar eğitim camiamızı, sevgili öğretmenlerimizi üzmekte ve
derinden yaralamaktadır. Buna rağmen öğretmenlerimiz, bu çirkin saldırılara sabretmekte,
öğretmenliğin saygınlığı ve yüklediği ağır sorumluluktan ötürü bu çirkinlikleri
sineye çekmektedir.

Okulun ve öğretmenlerin huzurunu kaçıran
bu öğrenciler nasıl bu hale geldi dersiniz? Ben âcizane gördüklerimden, okuduklarımdan
ve tecrübelerimden bunu iki temel sebebe dayandırmaktayım:

1.İlkokul
döneminde öğrencilerin alması gereken; “değerler
eğitimi”
nin yeterince öğrencilere kazandırılmaması.

2.Bilinçsiz
anne babaların çocuklarını şımartmaları, iyi örnek olamamaları ve yanlış
yönlendirmeleri.

Yıllarca
okullarımızda eğitimden ziyade öğretim öne çıkarıldı. Sınav endişesiyle
çocuklarımız bilgi küpüne dönüştürüldü. “Dürüstlük,
çalışkanlık, adalet duygusu, şükür, yardımseverlik, dayanışma, arkadaşlık,
saygı, sevgi, dostluk, vefa, vb.”
 
değerler önemsiz görülerek ötelendi. Böylece, çok bilen fakat “ukala, kaba, doyumsuz, kıskanç ve mutsuz”
çocuklar çoğalmaya başladı. Ailenin de kötü örnek olmasıyla, okullarda öğrenci
sorunları gittikçe büyüdü.

İlkeli, eğitime sevdalı, okulla işbirliği
içinde, çocuğuna ikinci bir öğretmen olan velilerimiz elbette pek çok. Bu
değerli velilerimize müteşekkiriz. Bu kıymetli insanların hoşgörü ve
anlayışlarına sığınarak itiraf edelim ki; bazı velilerin okula yardımcı olma,
çocuğuna olumlu anlamda(şımartmadan) ilgi gösterme gibi bir dertleri yok.
Böylesi ailelerin çocuklarının rehberi; sokağın,
internetin, filmlerin
kötü örnekleridir.

Unutmamak gerekir ki çocuğun karakterinin
şekillenmesinde; “okul, aile ve sosyal
çevre”
denilen üç önemli saç ayağı vardır. Aile ve sosyal çevreden kötü
örnekler alan çocuk, okula kolay kolay intibak edemez.

Sevginin eksik verilmesi çocuğu edilgen ve pısırık, aşırı verilmesi şımarık, hediyenin, paranın kontrolsüz
aşırı verilmesi de ukala yapar. Çocuk
hayatta dik durmak yerine, herkese diklenmeyi seçer.  İşte bazı okullarımızı bu tip öğrenciler adeta
istila etmiştir. İlgi noktası kendileridir. Öğretmen ve benzeri saygın kişiler
gözlerinde değersizleşmiştir.

Bu tür öğrencilerin anne babaları,
çocuklarının bu olumsuzluklarını beğenirler. Okula, öğretmene yardımcı
olacaklarına, öğretmenin olumlu uyarılarına, değerli uğraşlarına karşı
öğretmenin üzerinde baskı kurarak, çocuklarının taşkınlıklarını savunmayı
seçerler. Bazen bu baskılar siyasi de olabilmektedir.

Bilgisi az, parası çok şımarık kimi
veliler, yanlış tutumlarıyla eğitimin özüne, bilimin gerçeklerine,
öğretmenliğin saygınlığına leke sürmektedirler. Böylesi velilerin çocukları da
elbette ki şımarmakta, yüz almakta, hata ve taşkınlıkta sınır tanımamaktadırlar.

Bu olumsuz ve haksız müdahaleler,
öğretmenin öğrencinin gözünde saygınlığını ve yasal yaptırım gücünü
kaybetmesine, değersizleşmesine yol açmaktadır. Haksızlığa uğrayan dürüst,
saygın öğretmenin motivasyonu sönmekte, şevki kırılmakta, mesleğine ve sisteme
küsmektedir.

İyi ve örnek aile çocukları, okullarında çok güzel bir
okul iklimi oluştururlar.

Güzel bir
okulumuzda teftiş yapmaktaydım. Sorduğum soruların bazılarını öğrenciler
bilememişti. Sınıf başkanı parmak kaldırarak söz istedi. Söz verince:
“öğretmenim sorduğunuz soruların hepsini öğretmenimiz bize öğretmişti.
Fakat biz unutarak bazılarını bilemedik. Kusur bizde. Sizden sınıfımız adına
özür diliyorum”
dedi. Bu
cevap çok duygulandırmıştı beni. Öğretmene defalarca teşekkür ettim. Böyle
öğrencileri olduğu için…

İlimizin bazı okullarına zaman zaman
dostluk ziyareti yapmaktayım. 24 Kasım ve Atlım Lisesi’nde öğrencilerin
davranışlarını gıptayla izlemiştim. Cep telefonlarını bir düzen içinde toplayarak
sınıf sınıf dolaplara koymalarını, velileri ile görüşmek isteyen öğrencilere
müdür yardımcılarının okul telefonuyla candan nasıl yardımcı olduklarını
görünce gerçekten gururlandım. Bu okullarımızın öğretmen, idareci ve velilerine
gönülden teşekkür ediyorum.

Bazı veliler de iyi niyetli
olmalarına rağmen, çocuklarına gerekli ihtimamı ve dikkati göstermemektedir
maalesef. Kimisi kariyer yapma, kimileri kendi sorunları, kimileri de amaçsız
bir yaşamı seçmeleri yüzünden, çocuklarını adeta sokağa ve internete terk
etmişler.

Böylesi velilerin çocukları; uygunsuz
filimler izleyerek, katıldıkları kötü grupların karakterini kaparak, sokağın
olumsuz ortamından etkilenerek, toplumun onulmaz yarası haline gelmektedir. Bu
çocuklar da, tıpkı anne babaları tarafından şımartılarak yanlış yönlendirilen
velilerin çocukları gibi, hem okulun hem de toplumun en büyük sorunlarıdır.

Değerli anne babalar; sebebiniz her
ne olursa olsun, birinci önceliğiniz evlatlarınız olmalıdır. Onlarla ilgilenin,
sevin, zaman ayırın, güzel örnek olun, yanlışlarına sahip çıkmayın,
şımartmayın. Sorunları ile ilgilenin, size açılmalarına fırsat tanıyın. Sokağa
atmayın. İzlediği filmleri, okuduğu kitapları, arkadaş gruplarını kontrol edin.
Bozulmalarına fırsat vermeyin lütfen. Nazik, saygılı ve dürüst olmalarına
çalışın. Bilgi kısmını zaten okul verecektir.

Doğru bir karakter edinmesi sizin
sayenizde gerçekleşecektir. Şimdi az bir zamanı çocuğuna ayırmaktan kaçınan
anne baba, çocuğunun dönüşü olmayan bir girdaba kapılması durumunda, hem çok
üzülecek ve hem de bütün zamanını ona vermek durumunda kalacaktır.

Sevgili öğretmenlerimizin de tüm
gayesi, biricik evlatlarımızı geleceğe hazırlamaktır. Lütfen öğretmenlerimize
yardımcı olalım. Huzurlu ve mutlu olma adına geleceği hep birlikte inşa edelim.
Okullarımız hüzün yerine, hep sevgi ve güzel diplomalar dağıtsın. Bir anne
babanın en büyük mutluluğu, evladı diploma alırken birlikte çektirdikleri fotoğraf
değil midir?

Sevgiyle kalın…

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI’nın Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 10

0

Siz Fânî
İdiniz Duânız Bâkî

BELKIS İBRAHİMHAKKIOĞLU

Dünyaya
ait foto
ğrafları toparlayıp geriden gelenlere emânet
etmeye haz
ırlandığınızı
hissediyordum. Gitmek istedi
ğiniz yer, ne erguvanların mevsimi, ne
kalabalıkları kucakladı
ğınız mekânlar, ne
t
ârihin derinliğiydi. Ötelerden çağrılıyordunuz.
Ve o g
ün Boğazla helâlleştiniz.

Erguvanlarla ilk siz tanıştırmıştınız. Pırıl
pırıl bir bahar günüydü. Boğaz’ın kıyıları henüz böylesine hoyratça
hırpalanmamıştı. O yürüyüşte tabiatla aranızdaki aşkın şâhidi olmuştum. Beykoz
yolundaki fıstık ağacı, iğdelerin baş döndüren kokusu hayatıma sizinle girdi.

Ben, saksı çiçekleri annelerin elinde
serpilir bilirdim. Çünkü annem dünyâyı terk ettiğinde çiçeklerimiz kurmuştu.
Yıllar sonra balkonda yetiştirdiğiniz çiçeklere her sabah coşkuyla su
verdiğinizi seyrettiğimde anladım ki çiçekler sevginin elinde can buluyormuş.

Sevgili Hocam, Harputlu Ömer Efendi’nin
yetimi, yetimliğin hüznünü ömrünce gönlünde taşıyan güzel insan. Haberi
işittiğimizde hastahânenin iç bahçesinde toplaştık. İsmimizin başına sevgili
sıfatını ekleyerek hitap ettiğiniz büyüklü küçüklü biz çocuklarınız orada
öylece bekledik. Yanımıza gelseydiniz önce teker teker hepimizin ve
yakınlarımızın hatırını sorar, sonra mevsime inat ısıtan güneşten, bahçedeki
ana kucağını hatırlatan salkım söğütten bahsederdiniz. Bekledik, ama
gelmediniz.

Başka bir gün Yuşa Tepesi’ne kadar
uzanmıştık. Hastalık bedeninizi mecalsiz bırakmıştı, ama geçmişin sesini
duyuran her şey her zamanki gibi hocalık heyecanınızı ateşliyordu. Hazretin
makamında bizi biz yapan, ruh dünyâmızı yoğuran değerlerimizi yetiştirdiğiniz
bütün öğrenciler karşınızdaymışçasına o tok vurgularınızla anlattınız
anlattınız… Ziyâret için orada bulunan çoluk çocuk, genç ihtiyar herkesin
dikkatini çektiniz, ilgiyle dinliyorlardı. Bu 
mübârek makamı hangi duygularla ziyâret ettiklerini bilemezdik. Ama
belli ki, hissedip de dillendiremediklerine tercüman olmuştunuz. Sizi
tanıyanlar ‘Hocam’ diye etrafınızı
çevirdiler. ‘Hocam’, size nasıl da
yakışan bir hitaptı. Gururla, onurla taşıdığınız icâzetinizdi âdeta. Yine o dik
duruşunuz ve hoca gülümseyişinizle hatırlarını sordunuz. Bu memleketin bütün
evlâtlarını öz evlâdınız bildiğinizden karşınızdakinin kim olduğu, ne iş
yaptığı, hangi fikrin peşinden gittiği aklınıza gelmezdi. Zira siz ayrılıkların
değil, birliğin savaşçısıydınız.

Yaklaşan yolculuğun kalbe yansıması olsa
gerek, Yuşa Tepesi’nin yeşilden gökyüzüne uzanan ufku bize sonsuzun huzurunu
duyuruyordu. Ölümden konuştuk. Ruh ikliminizin mürşidi Yunus Emre’nin
mısralarını okudunuz: ‘Ölen hayvan imiş,
âşıklar ölmez
’.

Yuşa dönüşü, Kanlıca’da mola verdik. Denize
uzanan kahvede çay içerken dalgındınız. Şâirin dediği gibi, duyup da
anlatamadığımız bir şeyler vardı.

Sık
sık böyle alıp başımızı bir yerlere gitmeliyiz
’ derken sesiniz mahzundu.
Dünyâya âit fotoğrafları toparlayıp geriden gelenlere emânet etmeye
hazırlandığınızı hissediyordum. Gitmek istediğiniz yer, ne erguvanların
mevsimi, ne kalabalıkları kucakladığınız mekânlar, ne târihin derinliğiydi.
Ötelerden çağrılıyordunuz. Ve o gün Boğaz’la helâlleştiniz.

Birlikte kültür târihimizde iz bırakan nice
değerli ismi ebedî âleme uğurlamıştık. Siz zor günlerin dostu idiniz. Sevdalısı
olduğunuz dergiyle kucakladığınız sevgili dostlarınızın ömürlerinin son
sayfalarında hep sizin isminiz vardır.

Her kimin kaleminden kültürümüz adına
sayfalara damla düşse, yüreğinize sel olur akardı. Gizli bir ahdiniz
varmışçasına onları sıkıntılı zamanlarında yalnız bırakmamayı boynunuzun borcu
bilirdiniz. Onca gaile ve meşgale arasında mutlaka zaman ayırır ziyâretlerine
giderdiniz. Çoğunlukla yanınıza aileniz olarak kabul ettiğiniz vakfın
mensuplarını da alırdınız. Ahmet Bey (Taşgetiren), Ayla Abla (Ağabegüm), İsa
Bey (Kocakaplan), rahmetli Vahap Bey (Elbir), Mehdi Bey (Ergüzel), Cemal Bey
(Aydın), Gazi Bey (Altun) ve daha nicelerimizin hafızasında bu
kadirşinaslığınızın hatırları örnek olarak nakışlanmıştır.

Her ziyâret dönüşü huzur ve teessürü yan yana
yaşardınız. Kültür adını taşıyan bir Bakanlığın memleketin yeri doldurulmaz
kıymetlerine karşı bîgâneliği sizi hem öfkelendiriyor, hem derinden
yaralıyordu. Kör ve sağır vicdanları biraz olsun diriltirim umuduyla yılmadan
yazıyor, yazıyordunuz. Hiç bir partiye, cemaate, gruba hoş görünmeye tevessül
etmeden memleket için, millet için inandıklarınızı ibâdet aşkıyla kaleme
alırdınız. Fâtih Camii avlusunu dolduran binlerin sizi, dînî ve millî
ahlâkımıza yaraşır sükûnetle uğurlayışları, slogan değil, inanç insanı
olduğunuzu resmeden çok anlamlı bir tabloydu.

Duâ yerde kalmazmış Hocam. Siz fânî idiniz,
duânız bâkî. Ümit Meriç Hanımefendi’nin ifâde ettiği gibi; ‘ektiğiniz tohumlar bir gün mutlaka
yeşerecektir
.’

Siz yarınların soluğunu teneffüs eden Hoca
Ahmetlerdendiniz. Her çocuk ve her genç gözünüzde kıymetti. Bulunduğunuz
mecliste çocuklar varsa ilk onları görürdünüz. Başlarını okşar, şakalaşırdınız.
Ziyaretinize gelen gençleri ayakta karşılar, ciddiyetle dinler, kapıya kadar
uğurlardınız. Gençler, sizinle yüz yüze gelmek için, saatlerce kapı önlerinde
beklemez, sekreter barikatlarına takılmaz, soğuk nazarlarla karşılaşmazlardı.
Kalbiniz gibi, kapınız da açıktı. Vakıfta yetiştirdiğiniz genç kardeşlerimizden
Süheyla Derindere, Muhsin Karabay’ın hâtıraları arşivleyen kamerasına dönüp ‘Hoca bizi adam yerine koyardı. Şahsiyet
olduğumuzu öğretti
’ diyordu, gençler adına.

Sevgili Hocam, adınıza hazırladığımız anıt
sayı için yazılan bu yazıda sizi size mi, kendime mi, yoksa okuyucuya mı
anlattığımı ayırt edemiyorum. Yanı başımızda iken hayatın içerisine dağılan görüntüleriniz,
yokluğunuzla hakîkatin aynasına düştü. Hep öyle değil midir? Hâdiselerin
gölgelediği çehreyi bize ölüm gösterir. Yazar, Hatip, Dâvâ Adamı, Hoca, Dost,
Sevgili, Eş, Oğul, Baba, Amca Kabaklı’nın cümle vasıfları, insan Ahmet
Kabaklı’da noktalandı.

Servet (Kabaklı) kardeşimle vakıftaki
odanızda fotoğraflarınızı ve mektuplarınızı masanın üzerine yaydık. Zihnimizdeki
eksik parçalar hâtıralarla tamamlanıyor. İşte ‘anam’ dediğinizde yüreğinizden ses veren Münire Hanım. Sizi
masallara tutkulu kılan kadın… Ondan hiç ‘annem
diye bahsettiğinizi işitmedim. Öğrencilerinizin arasında Aydın’dasınız, Meşkûre
Hanım’la tanışıp evlendiğiniz yıllar. Dal gibi boyunuzla Sen Nehri kıyısındaki
parmaklıklara yaslanmışsınız, Paris’tesiniz.

Harput’ta Ejderha Taşı’nın yanında
durmuşsunuz. İçinde büyüdüğünüz ve içinizde büyüttüğünüz masalların işâret
taşı, işte ‘pişik tivi’ teorisinin mûcidi
üç kafadar. Okul arkadaşlarınız Celâl, Şahap ve siz. Bu şakayı anlatırken
attığınız kahkahalar kulağımda çınlıyor. Elazığ şivesiyle ‘pişik tivi’ kedi tüyü demek. Ankara’da bu tâbiri kim bilir? ‘Pişik tivi’ dediğinizde yüzünüze ‘o da ne’ dercesine bakanlara yeni bir
felsefî akım olduğunu söylüyormuşsunuz. Tabii bu akımın bir de târifi olmalı. ‘Pişik tivi’ etrafında gelişen hayalî
teorileri anlatırken cümleleriniz kahkahalarınızla kesilirdi. Şakalaşmaktan her
zaman çocuksu bir masumiyetle hoşlanırdınız.

Şıklığınız ve zarif duruşunuz bütün
fotoğraflarınızda dikkat çekiyor. Şıklık ve zarâfet, kaşınızın biçimi,
bedeninizin şekli gibi tabiî hâlinizdi. İntizamı severdiniz. Size tevdi edilen
her meseleye eğilişinizdeki titizliğinize imrenirdik. Küçük kâğıtlara notlar
alır, gücünüzün yettiğince yardımcı olmak için çırpınırdınız. İşi biten notları
karalar, eksik kalanları başka bir sayfaya aktarırdınız. Neticesi ne olursa
olsun, kimseyi habersiz bırakmazdınız. Yetiştiğiniz dönemlerin terbiyesi amellerde
rızâyı esas tuttuğundan, kalbî teşekkürden öte karşılık beklemezdiniz.

Bu yazı bitmez Hocam. Yokluğunuz insan
Kabaklı’yı çoğaltıyor içimde. Yeni zamanlar kendi dilini oluştururken
anlayışları da peşinden sürüklüyor. Ama ruhun arayışı değişmiyor. Kalpten kalbe
yürüyen yolda iz bırakanlardansınız. Sizi yazılarınızdan tanıyan genç
okuyucunuza; ‘Hoca’nın senin üzerinde de
hakkı var
dır’ dediğimde, sesi titredi. Emânetiniz taşınacaktır inşallah.
Biz sizden razıyız, Rabbim razı olsun.

(Türk Edebiyatı Dergisi:
Mart-Nisan 2001. S: 329-339, s: 80-82)

 

ESERLERİ

49-53-TÜRK
EDEBİYATI:
                                                                                                                                                                     (1.
Cilt: 620 sayfa / 1994 – 9. Baskı)                                                                                                                                                   (2.
Cilt: 904 sayfa / 1997 – 9 . Baskı)                                                                                                                                                   (3.
Cilt: 771 sayfa / 1997 – 9. Baskı)                                                                                                                                                                  (4.
Cilt: 806 sayfa / 1991 – 8. Baskı)                                                                                                                                                    (5.
Cilt: 1024 sayfa / 1997 – 8. Baskı)                                                                                                                                                (5 Ciltte Toplam: 4125 sayfa)

(2004 Yılında 5 cilt birlikte, Ankara Ticâret Odası’nın
desteğiyle her bir ciltten 1000’er adet basılmıştır.)

Ahmet Kabaklı
eserinin önsözünde, ilk 3 cildini 6 yılda meydana getirdiği esrine ‘Edebiyat Ansiklopedisi’ veya ‘Türk Edebiyatı Târihi’ isimlerinden
birini tercih etmediğini, 1300 yıllık Türk edebiyatının geçmişteki seyrini,
‘zaman’ içine koyarak göz önüne serdiğini açıklıyor.

İkinci ciltten
başlayarak kişiler ve devirler, târih sırasıyla devam edip günümüze kadar
geliyor. Bütün ciltlerde Doğu ve Batı edebiyatına dâir bilgiler ve örnekler
vardır.

Birinci ciltte yer alan bahislerden seçmeler: *Edebiyat
Nedir, *Türk Destanları, *Halk Hikâyeleri, *Mizah, *Türk ve Batı Edebiyatında
Edebî Akımlar,*Müzikli Oyunlar, *Roman, Hikâye ve Edebî Târih, *Halk
Edebiyatında ve Yeni Edebiyatta Nâzım Şekilleri.

Edebiyatın Târifi:

Matematik gibi akılcı
ve fizik gibi deneyli ilimlerde târifler çok önemli ve kesindir. Fikir ve sanat
dallarında ise kesin olamayacağı gibi önemli de sayılmaz. Burada târifin görevi
öğretmekten çok düşündürmektir. Söz gelişi şiir kavramının binlerce târifi yapılmıştır.
Hepsi de doğruya benzer. Ama hepsi doğruya benziyorsa, hiçbiri doğru değil
demektir. Bütün bunlar, şiiri ‘bir başka
açıdan
’ görüşler olduğu için târif edenin zevkine ve sanat anlayışına göre
değişebilir. Edebiyatın târifi de böyledir. Meselâ sözlük, onu şu cümleyle
tanıtıyor:

Edebiyat, düşünce duygu ve hayallerin söz ve yazı hâlinde güzel etkili
bir şekilde anlatılması sanatıdır
.’

Ve Ahmet Kabaklı’nın
târifi: ‘Edebiyat bilgi, gözlem ve
deneyişlere dayalı duygular, düşünceler, hayaller yardımiyle, güzel söz ve yazı
eserleri meydana getirme sanatıdı
r.’

Bu bölümün sonraki
sayfalarında ‘Edebî Eser’, ‘Edebiyat Târihi’, başlıkları altında
doyurucu bilgiler veriliyor.

Her bölümün sonunda ‘Okunacak Kitaplar’ başlığı altında
listeler var.

İkinci cilt, ‘Türk
Edebiyatında Devirler
’ bölümü ile başlıyor. Saka Türkleri, Hun Türkleri,
Göktürkler, Uygurlar, Karahanlılar, Selçuklular ve Çağatay dönemlerinden sonra
Anadolu Türk Edebiyatı ile 19. yüzyıla ulaşılıyor. Her bir dönemin verimlerinin
eserleri, ismen verildiği gibi örnekler de sunuluyor. Okuyucunun; Türklerin ‘edip millet’ olduğu kanaati pekişiyor.

Telif ettiği 100’den
fazla romanı ile Fransız edebiyatının önde gelen ismi olan Honore de Balzac; ‘Edebiyat, insan topluluklarını millet hâline
getiren en mühim unsurdur
’ diyor. Necip Fâzıl Kısakürek de ‘edebiyatsız millet olmaz’ diyerek
Balzac’ı destekliyor. Edebiyatla alâkalı 4000 sayfalık eser yazdığına, Edebiyat
Vakfı’nı kurduğuna, yayını 50 yıldır devam eden Türk Edebiyatı Dergisi’ni
kültür ve yayın dünyamıza kazandırdığına göre Ahmet Kabaklı da mutlaka aynı kanaattedir.

Bu ciltt
edebiyatımızın yüz akı Dîvân şiirimiz ve dîvan şâirlerimiz ve de örnekleriyle
birlikte şâir hükümdarlarımız 300 sayfa boyunca gergefte işlenen nakış gibi
okuyucuya sunuluyor. Eserin ikici cildinin son bölümünde Karacaoğlan’dan
Bayburtlu Çoban Celâlî’ye kadar halk ve saz şâirlerimiz var.

Üçüncü cilt: ‘Batıya
Yöne
lmiş Türk Edebiyatı’na tahsis edilmiş. Bilindiği gibi Türkler,
-muhtemelen üzengi denilen âleti icat ettikten sonra- Orta Asya’da iken bile
Batıya yönelmişlerdi. Yönelişler, Eftalitler’ olarak da anılan Ak Hunlarla
başladı ‘Tanrının Kırbacı’ olarak târihe
geçen Attilâ, kardeşi Bleda ile birlikte Batı Roma’yı haraca bağladı.  

O zamanki yöneliş,
coğrafî sâhada idi.
3
Kasım 1839’da Mustafa Reşid Paşa tarafından ilan edilen ‘Gülhâne Hattı Hümâyunu’ da denilen yenileşme beratının yürürlüğe
konulması ile başlayan ‘siyâsette
Tanzimat Dönemi
’ edebî akımlara da sirâyet etti ve ‘Tanzimat Edebiyatı’ doğdu.  Tanzimat
Edebiyatı’nın öncüsü 1826-1871 yılları arasında yaşayan, Osmanlı Devleti’nin
desteği ile 1849-1854 yılları arasında Fransa’da eğitim gören İbrâhim
Şinâsi’dir. O’nun ardından Ahmed Mithad Efendi, Şemseddin Sâmi, Abdülhak Hâmid
Tarhan ve Sâmipaşazâde Sezâî, gibi isimler de batı tarzında eserler vermeye
başladı.

Ahmet Kabaklı
eserinde bu şahıslar ve diğer Tanzimat edebiyatçıları hakkında bilgiler ve
eserlerinden örnekler verdikten sonra Servet-i Fünûn Edebiyatçılarını ve
eserlerini mercek altına alıyor: Tevfik Fikret, Hâlid Ziya (Uşaklıgil), Hüseyin
Rahmi (Gürpınar), Hüseyin Câhid (Yalçın), Mehmed Rauf ve Ahmed Râsim…

Ardından Millî
Edebiyat dönemi geliyor. Necip Âsım (Yazıksız), Ziya Gökalp, Ömer Seyfeddin,
Mehmet Âkif (Ersoy), Midhad Cemal (Kuntay), Ahmed Hâşim, Yahya Kemal Beyatlı ve
Fâruk Nâfiz Çamlıbel.

(Bu yazı dizisini hazırlayanın nâçiz kanaatine göre -edebiyatçı
olmaması sebebiyle yanılmış olabileceği de göz önünde bulundurularak- Kabaklı
Hocamızın, Servet-i Fünûn yazarları arasına dâhil ettiği Cenap Şahabeddin, Süleyman
Nazif, Müftüoğlu Ahmed Hikmet ve Mehmed Emin Yurdakul’u da Millî Edebiyatçılar
grubuna dâhil etmek gerekir.)

Dördüncü Cilt: Geniş
bir yelpazeye yayılan edebiyatımızla alakalıdır: *Yeni Edebiyat, *Düşünce
akımları ve ideolojiler
, *1940’dan
sonra şiir
, *Yeni gelenekçi şiir,
*Garipçiler, *Hisarcılar, *Türk Edebiyatı
Dergisi
, *Aruzu devam ettirenler,*İkinci Yeni, *1980’li yılların şiiri, *Toplumculuğu
devam ettirenler
, *Yeni İslâmcı Akım,
*Yirminci Yüzyıl’ın halk şâirleri, *Yirminci yüzyıl Türk edebiyatları, *Yirminci yüzyıl Azerbaycan şiiri
başlıkları altında şâir ve ediplerle eserlerinden örnekler ile Orhan Veli
Kanık, Oktay Rifat (Horuzcu), Can Yücel, Ümit Yaşar Oğuzcan, Özdemir Âsaf,
Bedri Rahmi Eyüboğlu, Fâzıl Hüsnü Dağlarca gibi tanınmış isimler bulunuyor.

Liste hayli uzun. ‘Mısırkalyoniğne’ kelimesinin bile başlı
başına şiir olduğunu iddia eden İlhan Berk’ten, verimlerine kelimenin tam
mânâsıyla ‘şiir’ denilecek eserler
veren Mehmet Çınarlı, Ömer Lütfi Mete, Erdem Beyazıt, Ayhan İnal, Yavuz Bülent
Bâkiler, Âşık Veysel, Bahtiyar Vahapzâde gibi isimler de yer alıyor.

Beşinci Cilt: ‘Birkaç Söz’ ile başlıyor. 12 Ağustos
1993 târihinde kaleme alınan metinden birkaç cümle. ‘Destanlar devrinden günümüze kadar kültür mâcerâmızı içine alan bir
edebiyat târihinin tam olabilmesi için, son elli yılda meydana getirilen
verimlerin de tanıtılması hiç olmazsa varlıklarının ortaya konulması gerekir.
Öyle yapacağız. Şimdi tasarladığımız altıncı ciltte, son 50 yılın deneme,
tenkit, hâtıra, röportaj, makale, fıkra, seyahat yazılarını ve onların
yazarlarını, Güldeste (Antoloji) hâlinde okuyucularımıza sunacağız
.’

Vakıf yöneticilerinin
belirttiğine göre Kabaklı Hoca, vefatından önce 6. Cildin hazırlıklarını
yapmıştır. Fakat bıraktığı müsveddelerin tasnifi hususunda karşılaşılan
güçlükler sebebiyle basımı gecikmiştir. Ümit edilir ki, kısa zamanda zorluklar
aşılır ve 6. Cilt de kültür dünyâmıza kazandırılır.

‘Külliyat’
denilebilecek muhtevaya sâhip olan Türk Edebiyatı ciltlerinin beşincisinde
Mithat Cemal Kuntay, Safiye Erol, Sâmiha Ayverdi, Samet Ağaoğlu, Alev Alatlı,
Selim İleri, Târık Buğra, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Emine Işınsu, Mehmet
Niyâzi Özdemir, Sevinç Çokum, Râsim Özdenören gibi isimler ve eserleri ile
Postmodernizm ve Son Yeni’nin isimleri ve eserleri hakkında bilgiler var. Bu
cilt, Türk dünyasının medâr-ı iftiharı 
Cengiz’lerle sona eriyor: Dağcı ve Aytmatov. 

Cennet Mekân Sultan Abdülhamit Hanı Rahmetle Anıyoruz

0

Ulu Hakan
Abdülhamit Han, vefatının 104. Sene-i devriyesinde rahmet ve dualar ile yad
ediliyor.  Dağılmakta ve yıkılmakta olan
imparatorluğu harap olmaktan kurtaran ve Osmanlı tarihinin devamlılık göstermesinde
büyük bir pay sahibi olan Abdülhamit Han, Ülkemizdeki vesayet odaklarının
temsilcileri tarafından uzun yıllar boyunca itibar suikastına maruz kalmıştır.
Bütün karalama kampanyalarına ve algı operasyonlarına rağmen, Müslüman Anadolu’nun
irfan dolu hafızasında mümtaz bir hatırası olan Ulu Hakan, vesayet odaklarından
temizlenen Yeni Türkiye’nin sembol isimlerinden biri olmuştur.

                Sultan 2.
Abdülhamit
, Osmanlı İmparatorluğu’nun 34. padişahı ve çöküş dönemindeki
devlette mutlak hâkimiyet sağlayan son padişah olarak tarihe geçmiştir. Tahta
geçtiği yıllarda imparatorluk, adeta dağılmanın eşiğinde olmasına rağmen, dâhiyane
bir siyaset anlayışı takip ederek Devlete, 33 yıl gibi uzun bir süre nefes
aldırmıştır. Geçen bu süre zarfın da, eğitim, sağlık ve askeri teknoloji
alanında devasa yatırımlar yapan
Abdülhamit Han
Osmanlı’nın devamını sağlamıştır.  İngiliz Ajanları ile Yahudilerin bütün ısrarlı
taleplerine rağmen, Filistin de bir karış toprak vermemiştir.  Hal böyle iken, Selanik’ten gelen Hareket
Ordusu tarafından tahtan indirilen Ulu Hakan,  Selanik’e sürgüne gönderilmiştir. Tahtan
indirilmesinin akabinde Osmanlıyı Birinci Dünya Savaşına sokan İttihatçılar, imparatorluğu
çöküntüye sürüklemiştir. Her yıl yüzlerce mektep açan Sultan Abdülhamit’in açtığı okullar
da yetişen askeri kadrolar, Milli Mücadelede ön saflarda yer almıştır.

                Ulu
Hakan Sultan 2. Abdülhamit Han’ın Ülkemizi kalkındırma yönündeki tarihi
projeleri, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip
Erdoğan’ın
atılımlarıyla icraata dönüşmektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan
öncülüğündeki AK Parti, Ulu Hakan’ın gerçekleştirmesine mani olunan projelerini
tek tek faaliyete geçirmektedir. Abdülhamit Han’ın projeleri arasında yer alan
Ovit Tüneli, 137 yıl aradan sonra 2018 senesinde tamamlanmak suretiyle,
ulaşımda çığır açmıştır. Yine Abdülhamit döneminde projesi çizilen Marmaray ve
Ulu Hakan’ın hayali olan Boğaz Tüp Geçit Projesi Erdoğan, döneminde tamamlanarak
hizmete açılmıştır.

                Payitaht
İstanbul’a, metro ve boğaz köprüsü hayal eden Abdülhamit Han’ın rüyası Recep
Tayyip Erdoğan’ın İBB Başkanlığı, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı
dönemlerindeki icraatlarıyla gerçek olmuştur.  Konya Ovası Projesi ve ordu – Sivas Yolu
Projesini, Ak Parti, Milletin hizmetine sunmuştur. Karadeniz – Akdeniz Yolu
Projesi, Filyos Limanı Projesi’inde de sona gelinmiştir. Abdülhamit’in, milletin
yaralarının sarılması için inşa ettiği tıp okulu Mekteb-i Şahane binası da bir
asır aradan sonra, yeniden asıl hizmet gayesine uygun olarak Recep Tayyip Erdoğan
tarafından hizmete açılmıştır.

                 10 Şubat 1918 tarihinde İstanbul Beylerbeyi
Saray’ında vefat eden, Sultan 2. Abdülhamit Han, vefatının 104. Yılında
Devlet-i Aliye Ocakları tarafından düzenlenen bir program ile anıldı. Sultan
Abdülhamit Han’ın 4. Kuşak  dan torunu ve
Devlet-i Aliye Ocakları  Başkanı  olan Abdülhamit Kayhan Osmanoğlu ile ocak
üyeleri Ayasofya  Camii Şerifi’nde  Sabah Namazını kıldıktan sonra, Çemberlitaş’da
bulunan 2. Abdülhamit    Han’ın Kabrini
ziyaret etmişlerdir.. Kuran-ı Kerim tilavetinin yapıldığı ve duaların okunduğu
programda, katılanlara lokma ikram edilmiştir.

                Daha
sonra Beşiktaş’taki Ertuğrul Tekke Camisi’nde adına Mevlit okutulmuş. Kayhan
Osmanoğlu, Sultan Abdülhamit Han’ın büyük hizmetler yaptığını, Millete çok
güzel eserler bıraktığını ve siyasi bir deha olduğunu ifade etmiştir.
Abdülhamit, geçmişte güzel ve faydalı işlere imza attığı için bu günlerde çok
tartışılan bir padişah olduğunu dile getiren Osmanoğlu, Necip Fazıl Kısakürek’in  “Onu anlayabilmek her şeyi anlamaktır” sözünü
hatırlatmıştır.

                Ne
acıdır ki, Milletine 33 yıl sıdkı sadakat ile hizmet etmiş olan böyle mümtaz
bir padişah, İngiliz Ajanları tarafından Kızıl
Sultan
olarak vasıflandırılmış olup, bu yakışıksız ithamlar, maalesef bir
zamanlar bizim ders kitaplarında dahi yer almıştır. Ben bu ifadeleri ihtiva
eden talihsiz bilgileri, ilk okul tarih kitaplarında ders olarak okuma
bahtsızlığı maruz kalan talebelerden birisiyim. Allah’a şükürler olsun ki, bir
zamanların Kızıl Sultanı, Milletin
ferasetiyle bugün artık Cennet Mekan Sultan Abdülhamit Han olarak vasıflandırılmaktadır.
Nerden nereye.

                Aradan
yüz yıl geçtikten sonra, şimdi de milletin yüzde elli iki oyu ile seçilen
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a diktatör denilerek ayni ithamlara maruz
bırakılmaktadır. 20 yıldır kesintisiz olarak iktidarda olan Ak Parti’nin yapmış
olduğu devasa eserler, sayısız hizmetler görmezden gelinmektedir. Fakat bazı
kesimler tarafından ne kadar görmezlikten gelinirse gelinsin güneş balçıkla
sıvanmıyor. Zira Millet kendine hizmet edeni çok iyi biliyor. Millet hiçbir
zaman içi kof ve boş laflara itibar etmiyor. Millet hizmet istiyor. Millet
yapılan işe bakıyor. Ayinesi iştir
kişinin lafa bakılmaz
atasözünü çok iyi biliyor. Bu itibarla, 1950 yılından
itibaren 70 yıldan fazla zamandan beri iktidar yüzü göremeyen Ana Muhalefet
Partisinin bundan sonra da görünür yakın tarihlerde iktidar olma imkânı ve
ihtimali bulunmamaktadır. Bu sebeple Ana Muhalefetin kendisini esaslı bir
murakabeye tabi tutmasında mutlak bir zaruret bulunmaktadır. Bu Millet Ana
muhalefetin düşmanı değildir. Düşmanı olması içinde herhangi bir sebep yoktur..
Kusur seçmende değil, kendine çeki üzen vermeyen, veremeyen ana muhalefettedir.

                Memleketimizde
yerleşmiş bir gelenek olarak, iç politikada, partiler birbirlerine ne kadar
muhalif olurlarsa olsunlar, mesele dış politika olunca, muhalif muvafık bütün
partiler iç politikayı bir tarafa bırakarak el birliğiyle hareket ederlerdi.
Şimdi ise, bu güzel gelenek de bozulmuş bulunmaktadır.  Şöyle ki, geçtiğimiz günlerde ABD. Başkanı
Biden vermiş olduğu bir beyanatta  “Erdoğan’ı dolaylı değil, demokratik yollardan
tasfiye için muhalefetle iş birliği yapmalıyız”
demiştir.  ABD. Başkanının bu talihsiz beyanatına
karşılık olarak, muhalefet partilerinden en küçük bir tepki dahi gelmemiştir.
En azından ey Biden bu bizim bir iç meselemizdir. Biz bunu
kendi aramızda hallederiz, Sen kendi işine bak diyememişlerdir.
Tayyip Bey
düşmanlığı o kadar ruhlarına işlemiş ki, böyle milli bir meselede dahi,
tepkilerini ortaya koymaktan imtina etmişlerdir. Hâlbuki cılız bir tepki dahi
göstermiş olsalardı, halkın nazarında itibarları artardı kanaatindeyim. Zira
bizim halkımız milli meselelerle alakalı olan dış politikada çok hassas ve
duyarlıdır. Muhalefet,  maalesef, bu
durumu dahi idrak etmekten aciz  bir
tavır sergilemiştir.. Haliyle bu husus vatandaşın gözünden kaçmamaktadır. Ondan
sonra Ana Muhalefet Partisi benim, oyum niye yıllardan beri bir milim yükselmiyor
diye hayıflanıp duruyor. Bu soruyu bilhassa Ana Muhalefet partisinin, kendisine
sık sık sorması icap etmektedir.

                Yazımı,
her kesim tarafından tanınan ve tarafsızlığı hususunda kimsenin şüphesi
bulunmayan Canan Karatay’ın bir sözü
ile bitirmek istiyorum. Canan Karatay diyor ki,

                “Seçim neticesi ne
olursa olsun, bir mahalli seçim de bile eğer, ABD. Ülkemizi tehdit edip, YSK. Henüz
kesin neticeleri açıklamazken Paris Belediyesi’nin ambarda altın bulmuş misali CHP/
HDP/İP adaylarını tebrik ediyorsa, tarafım her daim Erdoğan’dır.
Takdir ve
yorum, değerli okuyucularıma aittir.

Böyle Özelleştirmenin Yaman Olur Bedeli

Aralık
ayına göre bir veya birkaç misli artan elektrik faturaları müthiş bir deprem
etkisi yarattı. Aylık kira bedeli kadar gelen elektrik faturaları hane halkının
temel gıdasından kesilerek ödenmeye çalışılıyor. Ticarethane ve sanayide
elektrik faturaları işyeri kapattırıyor.

Elektrik
faturaları depreminin artçı sarsıntıları ile her türlü üretim ve tüketim maddesinin
fiyat artışları durdurulamıyor. Enflasyon artık aylık çift haneli
rakamlarda.

2002
yılında AKP geldiğinde 1 çeyrek altın alabildiğimiz 27 TL’ye şimdi ancak
bir kg hıyar alınabiliyor.

Peki
bu faturalara yansıyan fiyat artışları bizim kaderimiz mi? Yani bizim
dışımızdaki faktörlerin yarattığı kaçınılmaz bir sonuç mu?

Petrol
ve doğalgaz kaynaklı
elektrik üretimlerinin maliyetlerinde, bu
ürünlerin fiyatlarındaki artış sebebiyle bir yükselme olduğu doğrudur.

Eylül
ayından bu yana Brent Petrol fiyatı 72 dolardan 94 dolara çıktı.
Yani
yüzde 30 fiyat arttı.
Doğalgaz birim fiyatları aynı dönemde yüzde
55-60 arasında arttı
. Ama diğer elektrik girdilerinde bu oranda artış yok.
Mesela hidroelektrik, rüzgâr ve güneş enerjisinde yatırım yapıldıktan sonra hammaddeden
kaynaklanan bir maliyet artışı olmaz. Doğalgaz kaynaklı üretim toplam elektrik
üretiminin yüzde 22,5’i kadar.

Dolayısıyla
üretilen toplam elektriğin hammaddeden kaynaklanan dolar bazında
maliyet artışı ortalama
yüzde 15 mertebesinde olabilir.

Peki,
bizde bir yıl içinde ortalama elektrik fiyat artışı neden yüzde
115 oldu?

Temmuz
2008’de Brent Petrolün fiyatı 145 doları geçmişti. Şimdi 94 dolar.
Yani
yüzde 35 düşmüş.

Ancak
Temmuz 2008’de 1 Kwh elektrik fiyatı 0,23 TL iken neden şu anda 2,06 TL.
Yani Temmuz 2008’den bu yana elektrik TL fiyatı 9 katına çıktı. Neden?

Yarısını
devletten 32 kuruşa,
diğer yarısını şirketlerden 108 kuruşa aldıkları
ve ortalama 70 kuruşa mal ettikleri elektriği bu şirketler 2 liradan satıyor.
Neden?

************************************

Dağıtım
Şirketlerinin Özelleşme Hikayesi

Türkiye
Elektrik Dağıtım AŞ (TEDAŞ), 2004 tarihinde özelleştirme programına alındı. TEDAŞ’a
bağlı dağıtım bölgeleri 21 bölgesel tekele dönüştürüldü. 2009-2013
yılları arasında bunların tamamı 14 şirkete verilerek özelleştirildi.

Bu
şirketlerin özelleştirilmesiyle toplamda 12,7 milyar dolar gelir elde edildi.
Devlet düzenli yumurta veren tavuğunu sattı, bir defalık gelir elde etti. Fakat
almak zorunda kaldığı yumurtaların bedeli birkaç tavuk fiyatı kadar oldu.

Zamanın
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in açıklamasına göre, özel sektör bu sistemi belirli
bir süre işletip tekrar devlete devredecekti
. “Kayıp kaçak azalacak,
tüketicilerin maliyeti düşecek; verimlilik ve hizmet kalitesi artacaktı.”

Söylendiği
gibi olmadığını çok acı bir şekilde öğrendik.

Tüketicilerin
maliyeti
düşmek şöyle dursun, roket gibi yükseldi.

Hizmet
kalitesi
artmadı, elektrik kesintileri ve arızalar çoğaldı.

Isparta
tecrübesi
ile gördük ki bu dağıtım şirketleri hiç yatırım
yapmamış. Yer altına alınması gereken kablolar ilkel direkler üzerinden geçmeye
devam ediyor. Bir kar yağışında 3-8 gün elektrik verilemedi bu şehrimize.

Buna
rağmen dağıtım şirketleri borç batağı içindeler.

Çünkü
bunlar kendi kaynakları olmadan sıfır öz sermayeleri ile bu işe giriştiler.
Özelleştirme için gereken parayı Londra’daki finans çevrelerinden (siz
bunu “faiz lobisi ve dış güçler” diye de okuyabilirsiniz) kredi aldılar.

Londra
banka ve bankerlerinin istediği şartlarda Enerji Bakanlığı ile sözleşme
yaptılar. Bir bakıma Hazine garantisi verilmiş oldu. Sözleşmeler için yargı
yetkisi İngiliz tahkimine verildi.
Yani ödeme sıkıntısı olursa “adamlar
söke söke alır.”

Şimdi
içeride kur artışları patlayınca dağıtım şirketlerinin geliri dolar bazında
düştü.

Bu
gelirle dış borçlarını ödeyemeyecek hale geldikleri için devlet bunları kurtarmaya
çalışıyor. Tabii ki bütün yükü vatandaşın sırtına yükleyerek.

Yani
bizim ödediğimiz elektrik fatura bedelinin büyük kısmı, elektrik
maliyeti için değil, dağıtım şirketlerinin borcunu ödemek içindir.

Eğer
bu özelleştirmeler yapılmasaydı elektik fiyatlarına gelen bu fahiş zamlar
olmayacaktı.

************************************

Elektrik
İletimde De Aynı Yanlış Yapılacak

Geçen
sene Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ) de özelleştirme kapsamına
alındı.
Üstelik bu karar alındığında TEİAŞ kârını bir yılda üçe katlamıştı.

En
kârlı KİT’lerden biri olan “TEİAŞ’ın özelleştirilmesiyle tek kalemlik bir
gelir elde edilmesi amaçlanırken düzenli olarak kâr eden bir kuruluştan
vazgeçilmiş olacak.”

TEİAŞ
Genel Müdürlüğü, “5’li çete” diye adlandırılan şirketlerden en çok Kolin
Holding
ve bağlı şirketi Armin Elektrik şirketine ihaleler veriyor. 2021’de
açıklandığına göre TEİAŞ, bu şirketlerle son beş yılda 203 milyon TL’lik ihale
imzaladı.

Dağıtım
şirketlerinde olduğu gibi yine Kolin ve diğerlerinin aslan payını
alacağı bir özelleştirme planlanıyor olmalı. Ancak muhtemelen dağıtım
şirketlerinin zor durumda oluşu veya kredi bulma sorunu yüzünden henüz mesafe
alamadılar.

Hele
yandaş dağıtım şirketlerini bir kurtaralım. TEİAŞ’ı da bunlara vereceklerdir.

Dayan
ey halkım. Daha sırtına yüklenecek çok yük var!

****

Elektrik
Kamu Eliyle Yönetilmeli

Elektrik
Mühendisleri Odası’na (EMO) göre, “TEİAŞ’ın özelleştirilmesi de tüketiciye
elektrik fiyatlarında artış olarak yansıyacak.”

“Şebeke
verimliliği, planlaması, ikili anlaşmalar, altyapı sistemi üzerindeki
sorumluluğu dolayısıyla elektriğin kalbi ve aklı konumunda olan TEİAŞ,
elektriğin kamuda kalan son kısmı.”

TEİAŞ’ın
kamuda kalması ve
“diğer üretim ile dağıtımın kamulaştırılması
gerekiyor. Halkın ucuz elektriğe ulaşabilmesi için elektriğin
(üretimi,
iletimi ve dağıtımının bir bütün olarak) kamu eliyle işletilmesi ve yönetilmesi
şart.”

Mülakatta kalırlardı – Kan Kaybediyoruz

7 Şubat tarihli The New York Times’da Carlotta Gall imzalı uzun bir yazı var. Gall, gazetenin İstanbul Büro Şefi. Yazısının başlığı şöyle: “Türkiye’nin doktorları gidiyor. Enflasyon sarmalının son zayiatı.

Beyin göçü, açık ve yakın tehlikedir. Yerimizden fırlayıp “Ne yapmalıyız?” diye sormalı ve çare bulup uygulamalıyız. Bu “Bay falan!”, “Bay filan!” laflarından birkaç mertebe daha önemli bir derttir. İktidar da buna çare aramalı, muhalefet de bu konuda ne yapmayı planladığını açıklamalıdır. Bu komplo teorisi değil; soyuluyoruz. Hem de en değerli kaynağımız, insan kaynağımız; en değerli sermayemiz, insan sermayemiz gidiyor. Geri gelmemek üzere!

Carlotta Gall’ın yazısında verilen rakamları aslında biliyoruz ama kör dövüşünün gürültüsünden, bunlar ön plana çıkamıyor. Bir yılda göçen hekim sayısı binin üstünde. Daha önceki on yılın toplamı 4.000. Bu, hızlanan bir kanamayı gösteriyor. Göç etmek isteyen hekimlere yönelik yabancı dil kursları, bir endüstri hâline gelmiş. Binlerce hekim, yalnız genç değil, tecrübeli hekim de bu niyetle Almanca ve İngilizce öğreniyor. Yakında bazı illerde, belirli ameliyatları yapacak cerrah bulunmayacak deniyor. TÜİK Başkanını değiştirerek tedavi edilecek bir yara değil bu.

Yalnız hekimler değil

Hekimler, yabancılar için alçak dallardaki olgun meyveler. Hemen koparıp heybelerine atıveriyorlar. Anketlerde, gençlere sorulduğunda, %80’e yakını, yurt dışına gitmeyi arzu ettiğini söylüyor. Ana-babalara, çocuğunuzun yurt dışına gitmesini, yurt dışında okumasını arzu eder misiniz diye sorulduğunda da benzer yüzdelerle “Evet.” cevabı alıyoruz. Bu “Kahrolsun emperyalistler!” işi değil. Bu, geriye doğru on yıllara uzanan plansızlığın, programsızlığın, öngörüsüzlüğün sonucu. Ülkenin maddî kaynaklarını da, insan kaynağını da haciz fiyatına satışa çıkaran enflasyonun, paranın değerinin sert düşüşünün sonucu. Liyakati, marifeti boşlayıp yandaş kayırmanın sonucu.

Bir video programında Selçuk Şirin şu önemli tespiti yapıyor: “Biz, geri dönmek için giderdik. Şimdikiler kalmak için gidiyor.

Âdetimizdir, “Bir Türk bilmem ne yaptı!” diye haber yapmaya bayılırız. Benim hiç hoşuma gitmeyen bir haber türüdür. Hani “At konuştu!” gibi beklenmedik, olağanüstü bir iş gibi anlatırız. Maalesef haklıyızdır da. Amerikalı veya Alman böyle haber yapmaz. Çünkü başarıyı kazananın o ülkeden olduğu varsayılan kabuldür. Ancak başarı o ülkelerin dışında gerçekleşmişse milliyet belirtilir.

Neredeler?

Şimdi rastgele son birkaç ayın gazete haberlerini size sayayım:

  1. Dr. Gökhan Hotamışlıgil, diyabete yol açan bir hormon keşfetti. Şeker hastalığının tedavisinde önemli bir adım olabilir.
  2. Dr. Derya Unutmaz, COVID ve varyantlarına karşı etkili olabilecek bir tedavi türü keşfettiklerini açıkladı.
  3. Doç. Dr. Hande Özdinler, ölü sinir hücrelerini 60 günlük bir tedaviyle canlandırdı. Buluşun başta ALS, birçok sinir ve beyin hastalığının tedavisinde kullanılabileceği ifade edildi.
  4. Canan Dağdeviren, fizik mühendisi. Malzeme bilimi, mühendislik ve biyomedikal mühendisliğinin kesiştiği noktada çalışmakta! Pil istemeyen kalp pilinden mesela Parkinson tedavisinde kullanılabilecek, beyne doğrudan ilaç verebilen enjektöre kadar icatlarda imzası var. Öğretim üyesi ve kendi laboratuvarını yönetiyor.
  5. Zeynep Tüfekçi, tanınmış bir yazar ve dijital teknolojiler, yapay zekâ ve toplum arasındaki etkileşime odaklanmış bir bilim insanı.
  6. Müge Çevik, Zeynep Tüfekçi’nin, pandemi hakkında araştırma yaparken başvurduğu isim. Bulaşıcı hastalıkları ve medikal viroloji konusunda öğretim üyesi. Aynı zamanda, COVID-19’un bulaşma şartları hakkındaki yeni ve önemli bir yayının yazarlarından biri.

Şimdi her birinin bulunduğu yeri açıklayayım:

  1. Gökhan Hotamışlıgil, Harvard Üniversitesi’nde Sabri Ülker Metabolik Araştırmalar Merkezi Başkanı.
  2. Derya Unutmaz, Connecticut’ta, Jackson Laboratuvarı’nda ve Connecticut Üniversitesi’nde.
  3. Hande Özdinler, Northwestern Üniversitesi ALS Araştırma Merkezi’nin yöneticisi.
  4. Canan Dağdeviren, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) kendi kurduğu Medya Laboratuvarı’nın yöneticisi.
  5. Zeynep Tüfekçi, ABD’nin saygın dergisi The Atlantic’te yazıyor ve Kuzey Carolina Üniversitesi’nde öğretim üyesi.
  6. Müge Çevik, St. Andrews Üniversitesi’nde bulaşıcı hastalıklar ve medikal viroloji konularında öğretim elemanı.

Sizin de içiniz yanıyor mu? Başarılarından gurur duyuyoruz duymaya da niçin oradalar? Niçin burada değiller?

Sonra kendi kendime soruyorum: Burada olsalar mülakatı geçebilirler miydi dersiniz? Kazansalardı, onda bir maaşla burada çalışırlar mıydı? Şu an yönettikleri, çalıştıkları kurumları burada bulabilirler miydi?  (https://millidusunce.com/mulakatta-kalirlardi-kan-kaybediyoruz/)