12.8 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 335

Tehlikeli İnsanlar!

Elektrik çarpar, doğalgaz patlar,
benzin yakar!

Uranyum, Titanyum, Hidrojen vs…!

Hepsi tehlikeli!

Ama
aynı zamanda faydalı.

***

Sağlıkta, sanayide, bilimde, evde, işte,
günlük yaşamda, tarımda olmazsa
olmazlar!

Tehlikeliler diye yok sayamıyoruz!

Ne kadar yoklarsa, o kadar lazımlar!

Zarar verme olasılıkları ne kadar
yüksek ise,

Tedbirini alır!

Yerinde, kıvamında ve kuralına uygun
kullanırsan, fayda verme olasılıkları da
o kadar yüksek!

Işın!

Frekans!

Nükleer!

Moleküler!

Atom!

Ve daha niceleri…

Hepsi
tehlikeli!

***

İnsanda
öyle.

Zararsız
insanların faydası da zararsızlığı
kadar.

***

Büyük
devletler!

Tehlikeli
muhalif marjinal standart dışı kabul ettiği insanları(nı) sırf zarar verme,
sorun çıkartma ihtimalleri var diye, yok
saymaz!

Uzak
tutmaz!

Kullanır, değerlendirir!

Olmazsa
olmazlar!

Niteliklerini
yeteneklerini heba etmez.

Genelde de kafası
çalışan insanlar kolay idare edilenlerden çıkmaz!

Kendine
güvenir, biraz da zorlukları bu yüzden!

Beklentisi
olan zaten sorun çıkartamaz, neyine güvenecek ki!

İltifatından ve
sadakatinden başka!

***

Selçuklu,
Osmanlı öyle insanlardan faydalanmış ki!

Neler
neler!

İnanan – inanmayan, Müslim – gayrı Müslim, akıllı – deli, erkek- dişi – öteki!

Herkesten…

Şu
an ülkemizde bazı şeyler istenilen gibi olmuyorsa belki de bu yüzden!

***

Bu
durum aslında ilk etapta yönetenlerin işine gelse de sonrasında her şeyi çıkmaza sokar.

Bazen
kadronuzda ki beğendiğiniz sevdiğiniz uyumlu kabul ettiğiniz onlarca “tek renk” insan, beğenmediğiniz 1 kişinin
vereceği faydayı vereme”zler”ye
bilirler!

***

 

Toplam kalite bile diyor
ki!

Nitelikli
kişileri bul yetiştir elinde tut!

İyi
insanları demiyor, uyumlu insanı demiyor, kolay idare edebildiğini demiyor!

Zararsız
insanları demiyor, tanıdıklarını demiyor, dindarları demiyor!

Nitelikli insanları
diyor!

***

Herkes
de her mesleği yapamaz!

İnsanların
yetişme tarzı, inanç yapısı, siyasi görüşü, hatta burçları bile yapacağı işte önemlidir.

Örneğin,

Neyse
boş ver…

***

Demem o ki.

Özel
sektörde iş bulma ihtimali çok az olan o kadar insan kamu kurumlarında
belediyelerde üst düzey yöneticilik yapıyor ki, tanıdıkça Allah Devletimizin
Milletimizin yardımcısı olsun, işimiz gerçekten çok zor diyorsunuz!

Misal!

Neyse…

Yetenekli
vasıflı insanları değerlendiremezsek, et fiyatı da artar, ot fiyatı da artar,
bütçede yetmez, dert de bitmez, dolar da inmez, enflasyon da düşmez, falan filan…

***

Müslüm
Gürses’in de bir veciz sözünde işaret ettiği gibi

Bir
yanda sevdalar, bir yanda hayat

Uyuyabilirsen
uykulara yat

Bilmem
kimdeydi suç, kimde kabahat

Hep
böyle yıllardır ömrümün hali

Salı
günümüz de mübarek olsun inşallah.

Bir Mektep Adam Ahmet Kabaklı

0

Niçin ‘mektep
adam
’ diyorum? Her edebiyat târihçisi, her gazeteci, her fikir adamı ‘mektep adam’ olabilir mi? Asla, zira bu
sıfat her kula nasip olmaz. Ahmet Kabaklı, kurduğu müesseseler, kaleme aldığı
eserler ve yetiştirdiği nesillerle bir okul olduğunu dosta düşmana ispatlamış
bir âbide şahsiyettir. Bugün O’nun rahle-i tedrisinden geçen on binlerce resmî
ve bizim gibi gayr-ı resmî talebeleri, Hocayı her zaman rahmetle yâd ediyor, O’na
olan hasretlerini dile getiriyorlar.

Ahmet Kabaklı Hocayı (Harput, 24 Mayıs 1924-İstanbul,
8 Şubat 2001) Türk Edebiyatı Vakfı’nın Yeşilay İşhanı’ndaki eski binasında
görmüştüm ilk olarak. Hocalarımız Mehmet Kaplan, Muharrem Ergin ve Faruk Kadri
Timurtaş, bizi Edebiyat Vakfı’na gitmemiz hususunda teşvik etmişlerdi. Biz
meraklı iki üç arkadaş bir gün Cağaloğlu’na geldik ve Çarşamba günü yapılan
edebiyat sohbetine katılmak istedik. Nuruosmaniye Caddesi üzerinde bulunan
Yeşilay İşhanı’na geldik, merdivenleri tereddüt ve heyecanla çıkarak salona
girdik. Hoca bizi görür görmez sevinçle ‘Hoş
geldiniz çocuklar
!’ diyerek karşıladı. Okulumuzu sordu, ‘Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü
öğrencisiyiz
.’ deyince ziyâdesiyle sevindi. ‘Çocuklar çok iyi bir bölüm seçmişsiniz. Çok değerli hocalarınız var.
Zaten onlar bizim de dostlarımız. Sizi buraya devamlı bekliyoruz. Biz ödev
vermiyoruz, imtihan yapmıyoruz, diploma vermiyoruz, ama burası da sizin
okulunuz. Hep gelin, çok istifâde edeceksiniz. Kıymetli şahsiyetleri
dinleyecek, onları tanıyacak, büyük irfanımızı ve medeniyetimizi daha çok
seveceksiniz. İlerde bu sözlerimin değerini anlayacak, bu toplantıların
faydasını çok göreceksiniz
.’ dedi. Kendi tâbiriyle ‘El’aziz’de yetişmiş olan Harput Beyi’ni o gün bir sevdim, pîr
sevdim. Şükürler olsun ki, dost halkasından hiç kopmadım.

Vakıf
İkinci Fakültemiz Oldu

Hakîkaten fakültenin yanı sıra vakfa da devam
edenler çok yararlandı, donandı, bilgi ve birikim sâhibi oldu. Ben de bu tâlihliler
kervanına katılanlar arasındaydım. Münevver Ayaşlı, Cemil Meriç, Osman Yüksel
Serdengeçti, Erol Güngör, Sâmiha Ayverdi, Tahsin Banguoğlu, Necip Fazıl
Kısakürek, Nermin Suner Pekin, Turan Yazgan ve İbrahim Kafesoğlu vakıfta
dinleyip gönendiğimiz, tanıyıp istifade ettiğimiz şahsiyetlerden sâdece bir
kaçıydı.

Kabaklı Hoca’yı ve kurduğu vakfın
faaliyetlerini, 1978’den vefat ettiği 2001 Şubatı’na kadar tâkip ettim. Neler
mi kazandım? Maddî olarak hiç. Fakat mânevî âlemde çok gelirim oldu. Varidatın
haddi hesabı yok. Dostlar kazandım, bilgiye eriştim, sevgiyi tattım, saygıyı
öğrendim. Vefasızlıkları da gördüm. Gün geldi Hoca’nın yalnız bırakılışına şâhit
oldum. O bir Dede Korkut bilgeliğiyle yanından uzaklaşanlara da muhabbetlerini
esirgemedi. Saygıda kusur edenlere öfke beslemedi. Çünkü O’nun küçük
meselelerle uğraşacak zamanı yoktu. O bir dâvâ, ideal ve mefkûre adamıydı. Bir
mürşit enginliğinde talebelerine ve dostlarına şefkat elini uzatıyordu.
Edebiyat Vakfı daha sonra Sultanahmet’teki Cevri Kalfa Mektebi’ne taşındı.
Orada hizmet ağı daha da genişledi. Sanat kursları verilmeye başlandı. Kitapevi
açıldı. Restore edilen bina yeni hâliyle çok güzelleşmişti.

Sivil
Üniversite

1980 yılından Hocanın vefat ettiği zamana
kadar tam 21 sene kurduğu bu sivil üniversiteye, bu modern medreseye, bu çağdaş
mektebe Mevlânâ çağrısına uyar gibi gittik. İlim, fikir ve edebiyat sahalarında
değerli simaları görüp dinledik yıllar boyu. Fakülteden mezun olduktan sonra da
ayağımızı kesmedik vakıftan. Hatta Hoca’nın elim kaybından sonra da… Çünkü
ömrümüzün sonuna kadar devam etmemiz gereken bir üniversite, bir akademiydi bu
mekân. Bu yüksek mektebin rektörü, hocası, her şeyi Ahmet Kabaklı, yaygın
tâbirle ‘Hoca’ydı. Hoca, kucaklayıcı ve davetkârdı. Mevlâna gönüllüydü. Mevlâna isimli eserini okurken hep bu
yönünü düşünmüşümdür. Yûnus dilinin inceliğini, hassasiyetini ve derviş
meşrepliğini taşıyordu. Yûnus Emre’nin ruhaniyetini önce yaşamış, ardından
eserini yazmıştı. Fuzûlî’nin büyük aşkını tatmıştı sanki. Saltanatlı Bâki’nin ‘Sultanü’ş-şuâra’ unvanını 20. yüzyılın
büyük şâiri üstad Necip Fazıl’ın başında taçlandırmıştı. Nedim’in zarafeti,
Şeyh Galip’in derinliği vardı Kabaklı Hoca’da. Bazen İstiklal Marşı şâirimiz
merhum Mehmed Âkif gibi haykırır, bazen de mümin ve mütevekkil bir şekilde
duygu ve düşüncelerini de seslendirirdi.

‘Hâce-i
Âhir’di

Ahmet Mithat Efendi edebiyat dünyamızda ‘Hâce-i evvel’, yâni ‘ilk hoca’ olarak biliniyordu. Bana göre
de Ahmet Kabaklı da ‘Hace-i âhir’di,
yâni son hocamızdı. Sâdece eserleriyle değil, on binleri bulan talebeleri,
yüzbinlere ulaşan dinleyicileri ve milyonları aşan okuyucularıyla o memleket
mektebinin son kutlu hocalarındandı. Ahmet Râsim gibi halktan biriydi. Refik Hâlid’in
nefis Türkçesi’ni yazar ve konuşurdu. Yahya Kemal vurgunu, Süleymaniye’nin
meftunu aziz hoca. Ahmet Yesevi’den günümüze uzanan zaman içerisinde Selçuklu
ve Osmanlı medeniyetinin, Müslüman Türk irfanının âşığıydı. Hz. Muhammed’den
Mehmetçiğe bütün mübâreklerin hayranıydı öncelikle.

Ahmet
Kabaklı Türkiye’dir.

Yıllar önce şâir İbrahim Minnetoğlu, şâir ve
yazar ağabeyimiz merhum Abdurrahim Balcıoğlu’na ‘Ahmet Kabaklı’nın hepimizin üstünde hakkı var.’ demişti. Ömer
Öztürkmen ağabeyimiz de, ‘Ahmet Kabaklı
Türkiye
’dir.’ diye yazmıştı vefatının ardından. Türkiye’nin yanı sıra ebed
müddet Osmanlı’ydı. Ârif Nihad Asya’dan Nurettin Topçu’ya, Orhan Şâik Gökyay’dan
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’na, Mâhir İz’den Erol Güngör’e, Fethi
Gemuhluoğlu’ndan Câhit Zarifoğlu’na, kısacası millî ve mânevî bütün
değerlerimizin hararetli ve samîmi savunucularının biricik müdafiiydi.
Grupların, partilerin, cemaatlerin, hiziplerin ve teşekküllerin üstünde ve
dışında ama yerli ve millî olan toplulukların yanındaydı. Cemil Meriç gibi bir
dehanın kazanılmasında ve camiamızda okunmasına vesile olması bile tek başına
çok büyük bir hizmet ve kadirşinaslıktı.

Sohbetlerini
Dinlemek

O güzelim vakıf toplantılarını unutmak kabil
mi? Konuşmacının sözünü tamamlamasından ve sorulara cevap vermesinden sonra
Hocanın kürsünün önüne gelişi ve sağ kolunu kürsüye dayayıp bütün dinleyicilere
hitâben yaptığı özlü ve zarif konuşmayı kim unutabilir? Konuşmacıyı herkesten
daha dikkatle dinleyen ve âdeta mevzuu hazmeden Hoca, bir bakıma toplantının
sonuna yetişebilmiş dinleyicileri de mahrum etmemecesine beş on dakika içinde
konuşmayı başından sonuna kadar özetler ve ana fikri söylerdi.

Hanım
Bak Bu da Kerem

O çok yönlü, çok cepheli bir münevverdi.
Gazeteci, yazar, edebiyat târihçisi, hatip, teşkilatçı ve dergiciydi. Ama bütün
bu işleri muhabbetle, aşkla, şevkle, gönül ile yapardı. Çevresinde bir sevgi hâlesi
oluşturmuştu. Ahmet Kabaklı demek insana değer vermek demekti. Çocuklara bile
hürmet eden, onları şefkatle kucaklayan ve seven bir âbide şahsiyetten
bahsediyoruz. Adının Çapa Öğretmen Okulu’na verilmesi münâsebetiyle ailece
programa katılmıştık. Oğlum Kerem’i görmüş sevmişti. Adını sorup öğrendiğinde de
eşi Meşkûre Hanımefendiye, ‘Hanım bak bu
da Kerem
.’ demişti. Sanırım bir torunun veya yakınının da adı Kerem idi. O
toplantıda Millî Eğitim Bakanı Mehmet Sağlam’ın, Kabaklı’nın elini öpmesi târihe
geçecek bir hadise idi. Devletin Millî Eğitim Bakanı, on binlerce gence hocalık
etmiş bir yazarın elini saygıyla, sevgiyle öpüyordu. Çünkü Ahmet Kabaklı eli
öpülecek bir aydındı.

Edebiyata
Saygı

Cevherleri bulup çıkarmada, onları
milletimize sunmada üstat olan Kabaklı Hoca, akl-ı selime ve geniş bir idrâke
sâhipti. Bütün heyecanı ve coşkusuyla kültür, sanat, edebiyat ve fikir
çalışmalarına hasretmişti mesaisini. Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması’nda
yüzlerce genç hikâyecinin ortaya çıkmasına seviniyor, bu hizmetin mutlaka devam
ettirilmesi gerektiğini vurguluyordu. Son projesi ‘Edebiyata Saygı’ başlığını taşıyordu. Toplumun sanattan
uzaklaştığını, millî edebiyatımızın yeniden topluma, bilhassa gençlere
sevdirilmesi gerektiğini söylüyordu.

Ahmet Kabaklı Hocamız, özüyle sözüyle bizdendi.
Meziyetleri milletimizin meziyetiydi. Özüyle, sözüyle, ruhuyla, yüreğiyle
bizdendi. Bizim değerlerimizi seslendiriyor, bizim kıymetlerimizi savunuyordu.
Bir fikir adamı olarak Temellerin
Duruşması
’nı kaleme almıştı. Eser büyük yankılar uyandırmıştı. Beş ciltlik Türk Edebiyatı, nesillerin el kitabı,
kaynak eseriydi. Biyografi kitapları, çocuk kitapları, araştırma kitapları,
incelemeler ve diğerleri…

Ahmet Kabaklı bir mektepti, medreseydi,
okuldu. Medreseyi de mektebi de okulu da birleştirmiş, ilim ve irfanı şahsında
imtizaç ettirmiş bir kalem efendisiydi. Gençliğe, millete hep doğruları işâret
etti, hayırlı istikametleri gösterdi. O geniş ufkuyla yüreğinde inanç olan,
kafası berrak ve alnı secdeli herkese sâhip çıkan bir hâmi idi.

Bu
Toprakların Sesi

Bu mübârek toprakların sesi, avazıydı. Işığa
doğru yürürken millî ve mânevî değerleri sırtında taşıdı. Gelecek nesillere
dünkü güzellikleri aktarıyordu. Cemil Meriç’in unutulmaz benzetmesiyle ‘muhteşem bir mâziden daha muhteşem bir
geleceğe köprü
’ oluyordu. Ahmet Kabaklı bu ülkenin insanıydı, bu dağların,
ovaların, nehirlerin adamıydı. Ozanlara da sâhip çıkıyordu, aydınlara da.
Anadolu’nun has evladı, İstanbul’un soylu münevveri, Bâbıâli’nin beyefendi
yazarıydı.

Müessese
Kuran Âbide Şahsiyet

Değerli mütefekkir Sâmiha Ayverdi’nin ‘Âbide Şahsiyetler’ isimli nefis bir
eseri vardır. Kitapta, Türk medeniyetinin temel taşları olmuş şahsiyetler
anlatılıyor. Mevlânâ, Yunus, Fatih, Bâki, Mehmed Âkif, Dede Efendi, Safiye Erol
vs… Eserin bütününe baktığımızda adı geçen şahsiyetlerin büyük müesseseler
kurduğunu veya temel eserler vücuda getirdiklerini görüyor ve bu ortak paydada
irtifa kazandıklarına şâhit oluyoruz. Peki bir müessese kurmak kolay mı?
Kurduktan sonra yıllarca ayakta tutabilmek… Hele bu, ilme, irfana, edebiyata
ve kültüre adanmış bir kutlu büyük yapı ise… Müesseseleşmek, büyümektir,
enginlere dalmak, ufukları kuşatmak, sınırları kaldırmak, alabildiğine
medenileşmektir. Sığlığa karşı derinlik, fâniliğe rağmen bâkiye kucak açmak,
kalıcı hâle gelmektir. Müessese, nesilleri beslemek, devirlere mühür vurmak,
insanlığa armağan edilmiş hayırlı bir büyük emektir.

Merhum Hocamızı hatırladıkça bunları
düşünürüm. Mükemmel bir edebiyat târihçisi ve örneği çok az kalan fıkra
muharrirlerinden olan Kabaklı, Türk kültürüne, sanatına ve edebiyatına hizmet etmiş
bir âbide şahsiyetti. Gazetelerde milletimize hitâben yazdığı yazılarıyla, Türk Edebiyatı isimli dev kaynak eseri
ve diğer kitaplarıyla, özellikle kurduğu Türk Edebiyatı Vakfı ile gönüllerde
taht kurmuş bir büyüğümüzdü. Memleket meseleleriyle içi yandığı zamanlar bile
dostlarına ve talebelerine tebessüm etmeyi ihmal etmeyen nâzik, zarif ve
nüktedan bir mizaca sâhipti. Etrafında kalabalıklar olsa da aslında yalnız bir
adamdı, hüzünkârdı. Fakat azimli, inançlı ve kararlıydı. Bütün benliğiyle bir
gayeye yönelmişti. Bir hedefe vurgundu alabildiğine. Milletine sevdalı,
ülkesine âşıktı. Toprağına, vatandaşlarına ilgisi, dikkati, rikkati vardı.
Kısacası o bir ‘mektep adam’dı. O’na
çok yakışan sıfatı söyleyelim: ‘Bir
alperen
’di.

Yaşayan
Türkçe’nin Bayraktarı

1970’li yılların ortalarından itibâren Ahmet
Kabaklı Hocamızın önderliğinde bir dil savaşı başlamıştı. Eski TDK’lılar bütün
güzel kelimelerimizi dilimizden atmaya çalışır ve uydurukça tâbir edilen tuhaf
sözcükleri zorla benimsetmeye kalkışırken Nihad Sâmi Banarlı gibi Ahmet Kabaklı
da Tercüman gazetesinde âdeta bir dil
mücâdelesi başlatmış ve ‘Yaşayan Türkçe
kampanyasının öncülüğünü yapmıştı. Gazetede ilim adamlarının, şâir ve
yazarların makaleleri çıkıyor. Millî ve mânevî değerlerine bağlı olan aydınlar
Türkçeye sâhip çıkıyordu. Bugün büyük ölçüde bu dil savaşı kazanılmışsa bunda
en büyük pay şüphesiz Hocamızındı. O lisan meselesine dikkat eder, bilhassa âhenkli
kelimeleri kullanmayı tercih ederdi. Mesela ‘kültür’ kelimesi yerine ‘irfan
kelimesini tercih ettiğini şöyle söylüyordu: “En sevdiğim kelime ‘irfan’dır. Gönül isterdi ki, batıdan ‘kültür’
kelimesini alacağımıza ‘irfan’ kelimesini kullansaydık
.”

Bir
Merhamet Çınarıydı

Ahmet Kabaklı memleket çocuklarını seven,
onlara sâhip çıkan ve dertlerine çözüm bulmak için gece gündüz çalışan bir
merhamet çınarı, şefkat âbidesiydi. Vefatından sonra Türk Edebiyatı Vakfı’nda
düzenlenen bir anma toplantısında bir edebiyatçı anlatmıştı. Hocaya sormuş: ‘Hocam, 12 Eylül’den önce en çok tehdit
edilen yazarlardandınız. Hiç silah taşıdınız m
ı?’ Hocamızın cevabı şöyle
olmuş: ‘Hayır, bilir misin ki ben
çocukluğumda bile sapan taşımak istemezdim
.’

Düşünce
Dünyamızın Deniz Feneri

Ahmet Kabaklı düşünce hayatımızın kilometre
taşlarından, fikir âlemimizin sönmeyen yıldızlarındandı. Onu her zaman, her
yerde sevgiyle, saygıyla, minnet duygularıyla anmak mecburiyetindeyiz. İyilik
namına, doğruluk adına, hakîkat hesabına, güzellik şanına o yürüyen, koşan,
terleyen, uğraşan, çırpınan ama hep ve çok çalışan bir üstat idi.

Onu soğuk bir kış günü ebedî mekânına
uğurlarken Fâtih Camii’nde toplaşan on binlerce seveni ve talebesi, arkasından
duâ ettiler. Himmeti milleti olan Hoca, ‘bâki
kalan bu kubbede hoş bir sada
’ bırakarak gitti. O sadayı susturmamak, o
ahengi dindirmemek hepimizin görevi. Nasıl mı? Mânevi mirasına sâhip çıkarak,
Türk Edebiyatı Vakfı’ndaki çalışmaları canlı ve dinamik tutarak ve katkılarda
hizmetlerde bulunarak… Türk Edebiyatı
dergisini alarak, aldırarak… Bunu yapmaya mecburuz, çünkü Hocanın yaşarken
hepimize vasiyetiydi. Ümit ederim, daha önce mesâfeli duranlar da Türk Edebiyatı dergisini ve Türk
Edebiyatı Vakfı’nı daha samîmi, daha candan ve muhabbetle kucaklayacaklardır.

Kehânetler
Tutmadı

Bâzı kişiler, yalnız bıraktıkları Ahmet
Kabaklı’nın ardından kem sözler etti: ‘Hoca
ölür, vakıf kapanır
.’ dediler. Gün geldi, Şeyhülmuharririn unvanını da alan
hoca her fâni insan gibi vâdesini doldurup ebediyete doğru yol aldı, Hakka
yürüdü. Bugün, Eyüpsultan’da Piyerloti yakınlarında Haliç’e nâzır bir makberde
ebedî istirahatgâhında… Ama kurduğu müessese hâlen açık. Türk Edebiyatı
Vakfı’nda toplantılar mükemmel şekilde devam ediyor. Sâhibi ve kurucusu olduğu Türk Edebiyatı, Türkiye’nin en çok
okunan fikir, sanat ve edebiyat dergilerinden. Vakfın yayınları, nesilleri
beslemeye devam ediyor.

Onun bıraktığı hizmet bayrağını vefatından
sonra uzun yıllar yeğeni Servet Kabaklı taşıdı. Hizmetler etti, sonra o da
amcasına kavuştu ve yanına defnedildi. Şimdi yine yeğeni Serhat Kabaklı kutlu
vakfın hizmetlerinin başındadır. Vakıf mensupları ve sevenleri Ahmet Kabaklı’nın
bu aziz hatırasına sâhip çıkmaya devam ediyorlar.

Eyüpsultan’a yolu düşenler! Lütfen Piyerloti
Yokuşu’nu tırmanırken yolun sağ tarafında yatan, necip Türk milletinin aziz
evlâdı Ahmet Kabaklı’yı hatırlayıp ruhuna bir Fatiha okuyun… Amel defteri
kapanmayan bu özge hocaya dualar etmek, Fâtihalar göndermek, tuttuğu doğru,
iyi, güzel ve faydalı yolda yürümek, yüreği memleket sevgisiyle dolu olanlara
vicdan borcudur. Kabir ziyâretinden sonra Sultanahmet’e gelmeli. Tramvay
durağının yakınında, zarif minâresiyle görünen Firuzağa Camii’nin karşısında
Cevri Kalfa Mektebi’ni göreceğiz. Tereddüt etmeden içeri girip Kabaklı Hoca’dan
râyihalar teneffüs edeceğiniz bu edebiyat ocağına dâhil olunmalı.

 

Bazı şahsiyetleri
unutamıyoruz. Onları her zaman rahmet, saygı, sevgi, şükran ve dua ile yâd
ediyoruz. Onları bu kadar vazgeçilmez kılan sır nedir? Dâvâları,
mücâdeleleri, idealleri neydi? Sevebilmek için anlamak, anlayabilmek için de
okumak gerek. Bir zamanlar Türkiye Gazetesi’nde yazan kalem erbabı, bir masa
etrafında buluşmuş. Sağdan itibaren: Ömer Öztürkmen, Ayhan Songar, İrfan
Ülkü, Servet Kabaklı, Mustafa Necati Özfatura ve Ahmet Kabaklı. Yazarlarımızı
rahmet niyazıyla anıyorum. İyi ki onları tanımak, okumak ve anlamak bahtına
erişmişiz. Şükürler olsun.                                                                          
MEHMET NURİ YARDIM

Şarkının Mesajı Kime?

Tarkan’ın gündemi
belirleyen “Geççek” şarkısının mesajı kime tartışmasına girmeden
önce başka bir şarkının hikayesini anlatmak istiyorum.

Bu hikâyeyi
Türk Sanat Müziğinin yaşayan en büyük bestekarlarından Amir Ateş Hoca’nın
kendisinden dinledim. Hikâye “yüzyılın bestelerinden” diye anılan “Bir
kızıl goncaya benzer dudağın/ Açılan tek gülüsün sen bu bağın”
şarkısına
ait.

Amir Ateş çok yakını
olan bir ailenin yanında misafirdir. Ailenin 7-8 yaşlarında Mehmet adında bir
çocukları vardır. Çocuğun anne babası mutfakta meşgul iken Amir Hoca çocukla
oynamış, bir süre O’nu avutmak ve uyutmak için odada olan piyanonun başına
geçmiş. O sırada ilk musiki hocalarından Sabahattin Volkan’ın kızı tarafından kendisine
verilmiş olan şiir de yanındadır. Çocuğun uykudaki hali ve şiir o muhteşem
bestenin ilhamını verir. Çok kısa sürede beste ortaya çıkar.

Beste
kısa bir zaman içinde TRT Radyosunda yayımlanır ve herkesin severek dinlediği
meşhur bir şarkı olur. O sıralarda yurtdışından arayan bir Hanımefendi kendisinin
şarkının şiirini (güfteyi) yazan Melek Hiç’in yakın dostu olduğunu
söyler. “Melek Hiç bu şiiri Hz. Peygamber’i düşünerek ve O’na olan
muhabbeti ile yazdığını bana söylemişti”
der.

Oysaki bu güzel
şiire giydirilmiş muhteşem besteyi dinlerken veya okurken bizler kendi
eşimizi veya sevgilimizi düşünürüz.
Melek Hiç gibi Hz. Peygamber
sevgisi veya Amir Ateş gibi küçük bir çocuğun masumiyeti ve güzelliği
aklımıza bile gelmez. Az da olsa bunları düşünerek şarkıyı dinleyen veya
söyleyenler de elbette olabilir.

Ama hiç
kimse “benim anladığım doğru, sen yanlış anlam çıkardın” diyemez, dememelidir.

Çünkü şiirler, şarkılar ve diğer sanat
eserleri soyut anlamlar ihtiva eder. Çoğu zaman bizler içinde
yaşadığımız olaylardan bizi en çok etkileyenlerle ilişki kurarak bu anlamlardan
birini benimseriz.
Kişilerin kültür seviyesi, dünya görüşü, yetişme tarzı gibi
çeşitli sebepler de farklı algılamaların sebebi olabilir.

****

Tarkan’ın “Geççek” şarkısı sosyal
medyada bir günde 50 milyondan fazla izlenmiş. Şarkı umut aşılayan,
çekilen sıkıntıların sona ereceğini müjdeleyen sözleri ve keyifli bestesi ile
hafızalarda yer etti.

Geççek geççek elbet bu da geççek /Gör bak
umudun gününü gün etçek

Gitçek
gitçek geldiği gibi gitçek / Her şeyin sonu var bu çile de bitçek

Oh oh
zilleri takıp oynıycaz o zaman / O çiçekten günler çok yakın inan

Tarkan
bu şarkıyı korona dönemindeki sıkıntıları düşünerek yazdığını söylemiş. Elbette
eserin sahibinin beyanı esastır.

Ama
halkın algısının aynı olmadığı da açıktır. Lehe ve aleyhe yorum yapan
siyasiler, yandaş ve muhalif medyadaki yorumlardan anlıyoruz ki toplumsal
algı siyasidir. Kimsenin de bu algı yanlıştır deme hakkı yoktur.

*****************************

Tam Zamanıydı

20
senelik AKP iktidarının sonunda geldiğimiz yer şu: Gittikçe kötüleşen ekonomi, çökmüş
bir adalet sistemi, niteliksiz insan yetiştirme düzeni ile geleceğe dair
ümitlerin karardığı bir toplum.

On sene önce 12.500 Dolar olan Kişi Başı Milli Gelir 8.000 Doların
altına düştü.
GSYH’da
Dünya sıralamasındaki yerimiz 17. Sıradan 21. Sıraya geriledi. Dünyada en
fazla değer kaybı yaşayan paralardan biri Türk Lirası.

Sonuçta
derin bir yoksullaşma süreci. Ödenemeyen elektrik ve doğalgaz faturaları.
Halk Ekmek ve TMO’de ucuz yağ için soğuk havada yüzlerce metrelik kuyruklar.
Tane ile alınan domates, kabak ve patlıcanlar.

Orta
öğretimden gelen öğrenciler en düşük barajda bile takıldığı için, Üniversite
girişte barajlar kaldırıldı.
Böylece özel üniversiteler öğrenci
bulabilecek, bu yaş grubundaki işsizlik rakamlarını düşmüş gibi gösterilecek.
Ama sorun 4 sene sonrasına birikecek.

Gençlerin dörtte üçü yurtdışına gitmek istiyor ama kalma sebepleri
niteliksiz olmaları.

Böyle
bir durumda kararan ufkumuzu aydınlatan bir ışık yok gibi idi. AKP girdiği
her seçimi kazandığından toplumda bir “öğrenilmiş çaresizlik” vardı.

Ancak
son dönemde Tek Adam yönetiminin yarattığı sorunlar anlaşıldı. Halkın
farkındalığı arttı.
Millet İttifakı genişliyor. 6 partili muhalefet temel
ilkelerde birlikte hareket etme iradesi bu yönetimin yarattığı karanlık
tünelden çıkış umudu
yarattı.

İşte Tarkan’ın şarkısı tam da bu zamana denk geldi. Bu umutları besleyen, güzel günleri hayal
ettiren ve yaşama sevinci veren sözleri ile sosyal değişime ivme kazandırdı.

*****************************

Siyasi Maksatla Yazılsa Da Suç Değil

AKP Tarkan’ın
“Geççek” şarkısından korktu. Bu şarkının iktidara karşı yazıldığını söylüyorlar
ama ne tür tepki göstereceklerini bilemiyorlar.

Çünkü “Sezen
Aksu’nun dilini koparma”
söyleminin kendilerine zarar verdiğini görüp, “sözlerimiz
Sezen Aksu’ya değildi”
demek zorunda kalalı çok olmadı.

Sanat ve sanatçıyla cebelleşmenin iktidarlara yaramadığını öğrenmeye
başladılar.

Siyasi maksatla da yazılsa şarkının sözlerinde bir suç unsuru yok. İçinde bulunduğumuz sıkıntılı durumların sona
ermesi gerektiğini söylemek, bu sıkıntıların biteceğini müjdelemek niye suç
olsun ki? Hatta açıkça iktidarın değişimi talep edilse bile bu demokratik bir
talep olarak değerlendirilmesi gerekir.

AKP
yapabiliyorsa, “kalcak” mesajı veren şarkılar yaptırabilir. Halk
hangisini severse onu dinler.

Ancak 20
yıllık AKP iktidarı sanat alanında da öyle kurak bir iklim yarattı
ki, sadece
şiir ve müzik alanında değil, sanatın bütün dallarında “sanatçı”
yetiştiremiyor.
Çünkü sanat ve bilim sadece özgür düşüncenin olduğu atmosferde
gelişir.

Siyasal İslamcıların sanat diye bir derdi de kalmadı.

Onlar “biat
et rahat et”
ilkesi ile gönülleri rahat bir şekilde “su akarken küpünü
doldurmakla”
meşguller. 

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 13

Sadık Kemal Tural

 

Benim
akranlarım O’nu Tercüman gazetesinin GÜN IŞIĞI köşesinden halkın aklının
kirlenmesine, şaşırmasına engel olmak üzere fener olan yazılarıyla tanımış,
birbirine ‘Kabaklı Hoca ne yazmış?’ diye sorup onun fikirlerini göze, kulağa ve
akla taşımıştı.

   

“Gün
Işığı”ndaki fener, Kabaklı imzasını insanların zihnine taşırken, bir
bakıma bir halk üniversitesi, yeni yorumlar dağıtım merkezi görevine de sahip
çıkmıştı. Her gün köşe yazısı yazmanın sıkıntılarını bir kez dahi olsa
zihninden geçirmiş olanlar bilirler ki, her yazı diğeri ile aynı etkiyi yapmaz,
aynı ağırlıkta olmaz. Nadiren girdiği polemikler bir kenara, Kabaklı Hoca Gün
Işığı köşesini  bir ahlâk, vicdan ve
istikrar durağı, mazlum, makhur ve masum TÜRKLÜK adına–hukuk mezunu idi–
avukatlık bürosu olarak yaşattı.

 

“Şeyhül
muharririyn”  unvanını alan son köşe
yazarlarından olup  günlük fıkra  yazarlığında, Falih Rıfkı Atay, Peyami Safa,
Gökhan Evliyaoğlu, Abdi İpekçi, İlhan Darendelioğlu, Atila İlhan  gibi ünlü şahsiyetlerin hizmetleri
yanında,  Kabaklı Hoca   başka bir kürsüden ders veren  halk üniversitesi profesörü olmuştu.

     

Millî
Mücadelenin sonunda büyük bir enkaz kaldırılırken bağımsızlık heyecanından
oluşan yoksulluk ortamına doğan on binlerce çocuktan biri olan Ahmet Kabaklı,
öğreniminin lise kısmını Elazığ’da tamamlamış. Seksen yıl önce lise sayısı çok
az,  üniversite ise sadece iki şehirde
bulunduğundan, taşralı gençlerin bir tecelli zemini bulmak, üniversite veya
yüksek okul öğrenimi görmek için, 
gurbete gittiklerinde bir kısmı gidip de kayboluyor, bir kısmı sılası
ile bağlarını koparıyor.  

      

“Anadolu’da
Köklenmiş Bir Şahsiyet” olan Ahmet Kabaklı, öz-yurduyla, Göllübağ ile
Elâzığ ile bağlarını sımsıkı tutmuş, bir vatansever olup  Elazığ konusunun bilinçli bir sevdalısı,
şehrin, hem merkezinin hem ilçe ve köylerinin kalkınması konusunda mahallî
idare ve siyaset adamlarıyla, yakın işbirliği ve güç birliği eden bir aydındı.

     

ELAZİZ’in
fikrî, siyasî ve ekonomik varlığını koruması konusundaki Kabaklı Hocanın
gayretlerini devam ettiren binlerce değerli Elâzığ sevdalısı içinden,
yeğenlerinden merhum Servet Kabaklı ve Serhat Kabaklı da haklı bir şöhrete
ulaşmışlardır. 

   

Ahmet Kabaklı
kelimenin bütün anlam ve çağrışımlarıyla Edebiyat Hocası idi. Diyarbakır
Lisesinde, ardından   Aydın lisesinde,
sonrasında ise  İstanbul’da, hangi
okullarda  hangi gençleri  gün ışığıyla buluşturup, ışığa
karışmalarını  sağladığı konusu, O’na
ulaşacak rahmet dualarının  sayısına da
işaret etmek anlamını  taşıyacağından,
Kabaklı Hoca’ya  ve onunla buluşmuş
öğrencilerine Mevla rahmet   etsin
diyeceğiz.

 

Türk Edebiyatı
Dergisi, sonra Türk Edebiyatı  Vakfı,
arasında da beş ciltlik  TÜRK
EDEBİYATI  adlı hem  antoloji, hem edebiyat tarihi nitelikli
eser… Kabaklı Hoca, 1940-70  arasındaki
basın-yayın  hayatındaki sosyalist-sosyal
demokrat hâkimiyetinin sonuçları olmak üzere, kendilerinden olmadıkları
için  görmezden gelinen, kulak tıkanarak
yok sayılan  edebiyat ve fikir
eserlerini, şahsiyetlerini, çevrelerini 
değerlendirip  hakkı teslime
dayanan düşündürücü hükümlerle  beş
ciltlik EDEBİYAT TARİHİ’nde yer almasını gerçekleştirdi.

 

Ahmet
Kabaklı,  kayınpederim  Ahmet Nihat Akay’ın  yakın dostu, kayınvalidem   Selma 
Hanım’ın  meslektaşı,  Meşkûre Yenge ile birlikte dörtlü olarak
Aydın  Lisesi’nde arkadaşı, fikir yoldaşı
idi. Kayınvalidemin ölümü üzerine, hem cenazede bulunmuş, hem de gazetesindeki
köşesinde 20 Ekim 72’de  “Gömülmesi
İstenmeyen  bir Felsefe” başlıklı  yazısını yazmış, bu metin   Ankara 
Cumhuriyet  Lisesi’nin  –Selma Hoca’nın yönettiği– ÜLKÜ Dergisinin
“Selma Akay Özel Sayısı”nda 
yer almıştı.

 

 Cengiz Aytmatov’un yetmişinci yaş
toplantısında Bişkek’te Devlet Başkanı Askar Akayev’in, Bakanların,   Aytmatov’un yer aldığı
“Prezidyum”da yer verilip oturmam ve açılış bildirisi olarak sunduğum
“Filozof, ŞAİR, Romancı Yüzyılımızın Yeni Velisi Cengiz Bey” başlıklı
konuşmam sırasında salonda bulunan Kabaklı 
Hoca,  gözyaşlarını tutamamış, ara
verildiğinde yanaklarımdan öperek 
“Ben gurur duydum, Selmacığımın ruhu şâd olmuştur; bu konuşmayı  DERGİ için istiyorum.” diyerek
kutlamıştı.

Türk Edebiyatı
Vakfı’nı  canlı tutma konusunda son
derece duyarlılık gösterip düzenli sohbet toplantıları düzenlemişti. Vakfın
idaresi ve Derginin yaşatılması için  
destan şairimiz  Gençosmanoğlu’nu
getirdiğini öğrenince, telefon açıp, saygılarımı sunup “Bu kutlu
vazifeyi  Niyazi Ağbey’e verdiğiniz için
minnetlerimi arz ediyorum.” deyince 
memnuniyetini ifade ederek  çok
güzel bilgiler vermişti.

 

Temiz, yaşayan
ve yaşatılması gereken kelimelerin ördüğü 
kelimelerle yazan ve konuşan, Tercüman gazetesinde “Yaşayan
Türkçe” Kalesinin komutanlığını yapmış olan Kabaklı Hoca’nın   Şiir İncelemeleri  ve 
Edebiyat Tarihi’ne seçtiği metinler ve yorumları   Muheyyelât-ı Aziz Efendi’yi günümüz
Türkçesine aktarması ise, eski, ağdalı enderun diline hâkimiyetinin de  delilidir.  

 

Elazığ’ın bilge
evladlarından Bedreddin Keleştimur  29
Ocak 2022 de birçok tabloyu hayalimde canlandıran güzel bir  metin 
ile Ahmet Kabaklı Hoca’yı anan, anılması gerektiğini vicdan sahiplerine
hatırlatan bir yazı yazarak –sağ olsun, var olsun–  kadirbilirlik yaptı.

 

Anadolu’nun
Türk ve Müslüman olma sürecinde hayırlı merkezlerden biri olan Harput ve
çevresindeki iller, ilçeler ve köylerini 940 yıldır  ataların ruhuna, toprağın ruhuna, tarihin
ruhuna karışarak  vatanlaştıran
insanları, KABAKLI  HOCA’nın şahsında
selamlıyor, Allahım’dan  o çileli
insanlar için rahmet diliyorum.

 

687

Prof. Dr. SADIK
KEMAL TURAL

     1946 yılında Kırıkkale’de doğdu. İlk ve
orta öğrenimini aynı şehirde tamamlayıp fark derslerinin imtihanını vererek İlk
öğretmen okulu diploması aldı. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk
Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu.  
Meslek hayatına Kırıkkale’de Ortaokul Türkçe öğretmeni olarak başladı.
1972’de, Hacettepe Üniversitesi’nde Türkçe dersleri öğretim görevlisi, 1973’de
asistan, 1978’de Edebiyat Doktoru, 1982’de Yardımcı Doçent’, 1983’de Doçent,
1988’de Profesör oldu.

     Kadrosu üniversitede kalmak kaydıyla
Devlet Plânlama Müsteşarlığı’nda daha sonra Almanya’da ‘Türk Çocuklarında
Kültürel Kimlik ve Eğitim Meseleleri Projesi’nin, Gazi Üniversitesi’nde Sanat
Târihi ve Felsefe bölümleri ile Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanlığı Gazi/TÖMER’in
kurucu başkanlığı yaptı. Kültür Bakanlığı yayın komisyonlarında görev aldı.

     Hacettepe, Selçuk Üniversitesi, Gazi ve
Abant İzzet Baysal Üniversitelerinde Yüksek Lisans ve doktora dersleri
verdi. 

     1989’da Atatürk Yüksek Kurumu, Atatürk
Kültür Merkezi Bilim Kurulu Üyeliğine; Bilim Kurulunca  da Yürütme Kurulu Üyeliğine seçildi. Kadrosu
üniversitede kalmak şartı ile Atatürk Kültür Merkezi, Atatürk Kültür Dil ve
Târih Yüksek Kurumu’na Başkan olarak tâyin edildi. 3 Ocak 2002 târihine kadar
Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı, UNESCO Türkiye Millî Komisyonu ‘Yönetim
Kurulu Üyeliği ve Kültür Komitesi Başkanlığı yaptı.

     Türkiye’de ve yurt dışında, yüzü aşkın
millî ve milletlerarası paneller, sempozyumlar, kongre ve bilgi şölenleri
düzenledi, bildiri verdi, tartışmacı olarak yer aldı, dergi yöneticiliği yaptı,
toplantıların kitaplarını hazırladı.

     Eserleri ve çalışmaları sebebiyle
kendisine Türkiye Millî Kültür Vakfı, Kayseri Sanatçılar Derneği,  Türk Ocakları Genel Merkezi, Kazakistan
Bilimler Akademisi, Motif Halk Oyunları Eğitim Derneği/Vakfı, Türk Folklor
Araştırmaları Kurumu, Kazakistan Bilimler Akademisi, Kırgızistan Devleti Millî
Devlet Üniversitesi, Kazakistan Ahmet Yesevi Üniversitesi,  Dağıstan Bilimler Akademisi tarafından
armağanlar, unvanlar verildi. Kırgızistan Devlet Ödülü’ne lâyık görüldü.
İLESAM’ın yedi kurucusundan biridir. Pekçok dernek ve vakıfta kurucu, üye ve
başkan olarak hizmet verdi.

     16.650 kitap, 11.100 adet süreli yayından
oluşan kütüphanesini, Çankırı Karatekin Üniversitesi’ne,  Eski Harfli Türkçe 1450 kitap ile 250’ye
yakın sözlük ve ansiklopedik sözlük gibi eserlerini Cumhurbaşkanlığı Külliyesi
Millet Kütüphânesi’ne bağışladı. 

     Atatürk Yüksek Kurumu Başkanlığı
kuruluşundan 2011 yılında emekli oldu. 300’ü aşkın makale, deneme,
takriz/sunuş, konuşma ve söyleşi metni, iki düzine kitabı yayınlandı. 

 

 

 

 

TÜRK EDEBİYATI
DERGİSİ – 3

Şubat 2007’de
Türk Edebiyatı Dergisi, 400. sayıya ulaştı. Genel Yayın yönetmeni Beşir
Ayvazoğlu’nun bu sayıda ki ‘Hasbihal’ başlıklı sunuş yazısı:

‘Sevgili Türk
Edebiyatı okuyucuları,

400. sayıyla
karşınızda olmanın büyük mutluluğunu yaşıyoruz. Bildiğiniz gibi, Türk Edebiyatı
yayın hayatına 1972 Şubat’ında başlamış, ancak 1975 yılı başında tafsiline
lüzum görmediğimiz sıkıntılar yüzünden yayınına ara vermek mecburiyetinde
kalmıştı. Ocak 1977’de yeniden merhaba diyen dergimiz, o târihten beri hiç ara
vermeden okuyucularına ulaşıyor. Bunun Türkiye şartlarında büyük bir başarı
olduğunu herhalde kabul edersiniz.

‘Büyük
mutluluk’ dedim. Bu mutluluğu okuyucularımızla paylaşmak için 400. sayıyı
öncekilerden daha zengin bir sayı olarak hazırlamayı planladık ve kolları
sıvadık. İlk işimiz, edebiyat dergiciliğini teşrih masasına yatırmak oldu.
Doğrusu zengin bir ‘Edebiyat Dergiciliği’ dosyası 400. sayıya çok yakışırdı.
Hayrettin Orhanoğlu, Mehmet Aycı, Yusuf Akçay, Mehmet Erdoğan, Ertuğrul Aydın,
Âlim Kahraman, Turan Karataş ve M. Selim Gökçe, yazılarıyla bu dosyaya katkıda
bulundular.

Peki, Türk
Edebiyatı, bir sanat ve edebiyat dergisi olarak nereden nereye gelmişti? Bu
soruya cevap bulabilmek için eski yazı işleri müdürlerinden ulaşabildiklerimizi
bir araya getirdik. Turgut Güler, Mehdi Ergüzel, Ömer Lütfi Mete, Belkıs
İbrahimhakkıoğlu, Ayla Ağabegüm, Olcay Yazıcı ve Muhterem Yüceyılmaz,
hatıralarını ve düşüncelerini uzun uzadıya anlattılar. Bu toplantıda, Türk
Edebiyatına kuruluşundan beri yazılarıyla katkıda bulunan Altan Deliorman
beyefendi de vardı. Elinizdeki sayı, 10 Ocak 2007 günü Türk Edebiyatı Vakfı
Konferans Salonu’nda yapılan bu renkli toplantıda konuşulanlarla başlıyor ve
sözünü ettiğim dosyayla devam ediyor.

Şubat 2007,
Türkiye Edebiyat Cemiyeti, Türk Edebiyatı Vakfı ve Türk Edebiyatı Dergisi’nin
kurucusu olan merhum Ahmet Kabaklı’nın vefatının 6., dergimizin ilk
yazarlarından olan ressam Mâlik Aksel’in vefatının da 20. yılıdır. Bu vesileyle
Ahat Üstüner’in ‘Ahmet Kabaklı’ya Göre Türkçe’ başlıklı yazısına yer verdik ve
eski sayılarımızdan birinde Mâlik Aksel’le yapılmış bir röportajı iktibas
ettik. Altan Deliorman da, uzun bir aradan sonra, ‘Eski Albümden Tanıdık
Çehreler’ üst başlığıyla yazdığı yazılardan birini 400. sayımıza lütfetti.
‘Hezarfen’ başlığını taşıyan bu güzel yazı, Türk Edebiyatı Dergisi’nin başka
bir önemli yazarını, merhum Ayhan Songar’ı vefatının 10. yılında sevenlerine
hatırlatıyor.

M. Orhan Okay
Hoca, ‘İki Hoca, İki Öğrenci, İki Mektup Dizisi’ başlıklı yazısında, Prof. Dr.
Fuat Köprülü ile Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ı mektuplarından yola çıkarak
karşılaştırıyor ve dikkate değer sonuçlara ulaşıyor. Prof. Dr. Abdullah
Uçman’la yaptığımız röportajın da ilginizi çekeceğinizi sanıyorum. 19. Asır
Türk Edebiyatı Târihini başından sonuna kadar gözden geçirerek yeniden yayına
hazırlayan Prof. Uçman, büyük yazarın edebiyat târihçiliğini analiz ediyor.
Bahriye Çeri ile İlhan Alemdar’ın birlikte hazırladıkları ‘Ahmet Hâşim’in
Unutulan Bir Yazısı’ başlıklı yazıya da dikkatinizi çekmek istiyorum. 1925
yılında L’Echo de Turquie Dergisi’nde yayımlanıp unutulan ‘Türk Edebî Zevkinin
Tekâmülü’ başlıklı bu Fransızca yazı 400. sayımızda günışığına çıkmış oluyor.

Diğer yazılara
gelince: Prof. Dr. Nâzım H. Polat, Nâzım Hikmet’in ‘Salkımsöğüt’ şiirindeki bir
imajın kaynağını; Dr. Nuri Sağlam, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın evlilikten
kaçmasına sebep olan hastalığını araştırıyor. Necati Tonga, Orhan Veli’nin
gözden kaçan bir şiirine dikkatimizi çekerken, Bahtiyar Aslan bu yıl Kültür ve
Turizm Bakanlığı tarafından Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne lâyık görülen Sezai
Karakoç’un ‘Gün Doğmadan’ adlı şiir kitabının nasıl okunması gerektiğini
anlatıyor. Prof. Dr. Muhsin Macit, Alaattin Karaca’nın ikinci Yeni Poetikası
adlı kitabını, Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay da Hilmi Ziya Ülkenin ‘Şeytanla
Konuşmalarım’ isimli eserini değerlendirdiler. Senail Özkan’ın ‘Sözün ve
Sükûtun Felsefesi’ başlıklı yazısına özellikle dikkatinizi çekiyorum. Deniz
Özbeyli’nin Forster’in hakkındaki denemesiyle Coşkun Çokyiğit ve Hayati
Koca’nın sinema yazılarını da, eminim, seveceksiniz.

Bu sayımızın
şairleri Cahit Koytak, Ömer Erdem, Kalender Yıldız, Asım Kahveci, Orhan Güdek,
A. Uğur Olgar, Zafer Şık ve Seval Karadeniz; hikâyecileri ise Adige Batur ve
Funda Özsoy Erdoğan…

Ve tabii zengin
bir Kırkambar… Nice 400. sayılara. Muhabbetle, efendim.

Türk Edebiyatı
Dergisi, kitap yayını da yapmaktadır. Türk Kültürü’nün temel taşlarını
oluşturan bu kitaplardan bâzılarının isimleri ve yazarları: ‘Türk Edebiyatı’ (5
Cilt): Ahmet Kabaklı. ‘Temellerin Duruşması 1 ve 2’: Ahmet Kabaklı. ‘Meçhul
Genç Gazeteciye Mektuplar’: Yağmur Atsız. ‘Açıklamalı Edebî Sanatlar’: İsa
Kocakaplan. ‘Destanlar Burcu’: Niyâzi Yıldırım Gençosmanoğlu,  Osman Yüksel Serdengeçti’nin bütün eserleri,
‘Bayram Kurabiyesi’: Ayşe Göktürk Tunceroğlu. 
‘Masal Mektuplar’: Mustafa Ruhi Şirin. ‘Gurub Düşünceleri’: Bahtiyar Vahapzâde.
‘Türkiye’den Çizgiler’: Hüsrev Hatemi. ‘Ses Mimarlarımızdan’: Mustafa Necâti
Karaer. ‘Önce Güvercinleri Vurdular’: Serhat Kabaklı. ‘Mavi Karanlık’: Fırat
Kızıltuğ. ‘Beyler Aman’ (2 Cilt): Hasan Kayıhan. ‘Taşhan’dan Kadifekale’ye’:
İlhan Bardakçı. ‘Geçmişten Geleceğe’: Tâhir Kutsi Makal. ‘Ödüllü Hikâyeler’  2002, 2003 ve 2004: (Türk Edebiyatı Vakfı’nın
Ömer Seyfettin Hikâye yarışmasında derece alan hikâyeler)

Türk Edebiyatı
Dergisi’nin 418. sayısı, Ağustos 2008’de, 10 Haziran 2008 târihinde ebedî âleme
intikal eden büyük Türk yazarının hâtırâsına, 
Cengiz Aytmatov özel sayısı olarak çıktı. Kitapları 176 ayrı dile
çevrilen  Aytmatov hakkındaki yazılar;
Prof. Dr Ramazan Korkmaz, Prof. Dr. Ahmet Buran, Doç. Dr. Orhan Söylemez ve Dr.
Ali İhsan Kolcu  ve birçok tanınmış ilim
ve fikir adamı tarafından kaleme alındı. Kırgızistan İlimler akademisi Cengiz
Aytmatov Enstitüsü Müdürü Abduldacan Akmantaliyev, Türkmenistanlı Şâir Oraz
Yağmur, Azerbaycanlı şâir, fikir ve devlet adamı Sâbir Rüstemhanlı, yakından
tanıdıkları Aytmatov’un bilinmeyen yönlerini gözler önüne seriyorlar.

Kırgızistan ile
birlikte Türk cumhuriyetlerinin bağımsızlığını kazandığı 90’lı yıllardan
itibâren Türk Dünyâsını ortak bir alfabede, dilde ve değerler etrafında
birleştirerek dünya insanlığına örnek olmak idealini sık sık telaffuz eden
Aytmatov, özel sayıda yer alan son söyleşisinde, insanlığın kendisini bulma ve
anlamasında verdiği edebî mücâdeleyi bütün detayları ile anlatıyor.

Özel sayıda
dikkat çeken bir başka yazı ise Aytmatov’un hayran olduğu ve ilham aldığı Türk
dünyasının en önemli destanlarından biri olan Manas Destanı’nı ve manasçıları
anlattığı ‘Kadim Kırgız Ruhunun Zirvesi’ başlıklı incelemesi.

Türk Edebiyatı
Dergisi’nin Cengiz Aytmatov Özel Sayısı, birinci baskı da 25.000 adet basıldı.
İkinci 25.000 baskının da gerçekleştirileceği belirtildi. Bu miktar, Türkiye’de
başlangıcından günümüze kadar edebiyat dergilerinin ulaşamadığı bir
rakamdır. 

Türk Edebiyatı
Dergisi’nin Ekim 2009’da basılan 432. sayısının kapağında Eylül ayı içerisinde
ebedî âleme intikal eden Yücel Çakmaklı’nın resmi bulunuyordu. Çakmaklı; ‘Türk
Sinemasında Farklı Bir Kimlik’ kelimeleriyle anılıyor. Beşir Ayvazoğlu’nun;
‘Kapanalı yarım asrı geçtiği halde unutulmayan kahve / Küllük’, D. Mehmet
Doğan’ın; ‘Okunacak temel eserler ve okumadan aydınlanma’  ile Hayati Bice’nin; ‘Osmanlı ve Türk
Yurtlarındaki Yesevî Sevgisi’ başlıklı makaleleri, Funda Özsoy Erdoğan’ın
‘Kibritçi Kız’ isimli hikâyesi, Tekin Şener’in ‘Cümle İçinde Hayat’ başlıklı
denemesi ve Gürkan Yavaş’ın; ‘İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosu’nun
Şefi Fâtih Salgar ile yaptığı röportaj dikkat çekiyordu. Fâtih Salgar; ‘Biz
Süleymaniye’nin, Selimiye’nin musikimizdeki karşılıkları olan eserleri icra ediyoruz.’
Diyor.

  

Carl Gustav Jung’a Göre “Ben” Ve “Biz” (Bizim Külliye Dergisi, 91.Sayı, 2022)

0

Carl Gustav Jung (1875-1961) insanın psikolojik boyutlarını inceleyen
psikanalistlerdendir. Onun “bilinç”,
bilinçaltı”, ve “kolektif bilinç dışı”
gibi insan psikolojisine
kazandırdığı birçok kavram günümüzde çok değerli çalışmalardır. Bu incelemede “Ben” ve “biz” temalarını onun
görüşleri doğrultusunda ele alarak bir yaklaşım sergilenmek istenmiştir.

Jung, İsviçreli bir psikiyatr ve analitik psikolojinin kurucusudur. O
sadece psikiyatr değil, dil, din, mitoloji ve edebiyat alanındaki deneyim ve
bilgileri ile de tanınmaktadır. Jung’a göre “bilinç, yalnız mantıksal ve
zihinsel bir taslak değil aynı zamanda akıl dışı olguyu da içinde
barındırmaktadır” Bilinç normal bir nitelikte olabildiği gibi, nevrotik ve
psikotik özelliklere de sahip olabilir. Jung Psikoterapi Pratiği isimli çalışmasında:  “nevrozlu bilinç tutumunun tabii olmayan bir
şekilde tek yönlü olması, bu yüzden de, bilinçdışının tamamlayıcı ve telafi
edici içerikleriyle dengelenmesidir. Bundan dolayı şu durumda bilinçdışının,
bilincin tek yönlülüğünü düzeltmesi bakımından özel bir önemi vardır, böylece
rüyalardan ortaya çıkarılmış bakış açıları ve önerilerin gözlenmesi zarureti
meydana gelir, çünkü bunların, daha önce kolektif nizamların, yani entelektüel
ve ahlaki yapıda, eskiden kalma görüş, alışkanlık ve peşin hükümlerin bulunduğu
yere geçmesi lazımdır. Ferdi yol, ferdin kendi kanunlarının bilgisine
muhtaçtır, yoksa bilincin keyfi kanaatleri arasında yolunu şaşırıp ferdi
içgüdünün verimli zemininden kopmaktadır” demektedir (Jung, 2015: 21).

Analitik Psikoloji’de
açıklandığı gibi “Avrupalı düşünürlerce Ruhun maddiliğine inanış yavaş yavaş
fizik dünyanın maddiliği inancına dönüşmüştür. Sonunda Avrupa bilimi dört
yüzyıl aradan sonra ruhu, maddeden ve maddeyi ruhtan bütünüyle bağımsız bir
biçimde ele almıştır. Jung ise beyin fizyolojisi ile bilinç arasında bağlantı
kurarak ruhun daha derin boyutlarını bilinçaltı ve kolektif bilinç dışı
yorumlarında açıklamıştır (Jung, 2006: 11). “Ben” ve “Biz” kavramlarını Jung
psikolojine göre ele alırsak; “ben”in bilinç, “biz”in bilinç dışı kavramları
ile örtüştüğü görülmektedir. “Bilinçaltı” kavramı ise ben ve biz arasında bir
“alt ben” özelliği olmaktadır. “Bilinçaltı” fiziksel ya da ruhsal, içgüdülerin
etkileri ile insan beni ile iletişim halindedir. Freud’da “bilinçdışı-zihin”
kavramını, kullanmaktadır. Amerika’da o yıllarda William James “bilinçaltı”nı
araştırmaktadır. Freud bilinç dışını hipnoz deneyimleriyle ortaya koyarken;
Jung bunu kabileler arasında yaptığı kültürel antropoloji ve mitolojik
araştırmaları ile sağlam temeller üzerinde inşa etmeye çalışmıştır. Örneğin: İnsan Ruhuna Yöneliş’te bahsedildiği
gibi Jung “bilincin kafa içerisindeki beyinde yer aldığını söyleyince; Amerika
Pueblo yerlilerinin insanın yüreği ile kimi Afrika kabilelerinin de insanların
karnı ile düşündüklerine inandıkları görmüştür (Jung, 2001:28).

Freud’a göre “bilinçdışı gücünü içgüdüsel dürtülerden almakta ve insan
zihninde önemli bir rol oynamaktadır. Bilinç dışı içeriğinin farkına
varılmaması anlamsızlığından değil, ben’in yıldırıcı nitelikte oluşundandır.
Söz konusu içerik bastırılınca, başka yollarla, ruhsal bozukluklarla, ya da
birtakım karakter özellikleriyle ortaya çıkmaktadır” (Jung, 2006: 12). Ruhu bir
beyin salgısı olarak gören meslektaşlarının ruhsuz bir ruh bilim anlayışına
karşı Jung, ruhun zenginliklerine yönelen bir ruh bilim ortaya koymuştur. O
bilincin (ben) bilinç dışı(biz) ile bağlantısını yeni doğan bebeklere atalarının
adını vererek onların hâlâ yaşadığını inancının gösterilmesi örneği ile
insanların bilinç dışı kavramındaki biz olgusunun somutlaştığını ifade
etmektedir (Jung, 2001: 26).

Toplumsal ve tarihsel güçlere “Derinlikler Psikolojisi”nin ışığını tutmak
gerekmektedir. Ruhsal gerçeği tüm boyutlarıyla vermesi gereken insan; onu,
yalnızca bilince ve “bağlı aklın”(akl-ı
maaş-us) dar çerçevesine kapatmayan, “kurtulmuş
aklın
”(akl-ı maad-öke) dinamik ve olumlu yönleri ile bir bilinçdışı algısı
oluşturulmalıdır. Rüyalar isimli
esere göre Freud “bastırılmış acı verici düşünce kendisini ancak “sembolik”
olarak ifade edebilir. Bu düşünceler bilincin ahlaki içeriğiyle uyumsuz olduğu
için, onun tarafından öne sürülen ve adına sansür denilen psişik bir otorite bu
arzunun bilince şekil değiştirmeden geçmesine engel olur” diye düşünmektedir
(Jung, 2015: 40- 41) Halbuki aynı eserde Jung “bir rüyayı sonuçsallık bakış
açısıyla incelerken, bunu Freud’un nedensellik bakış açısından farklı görür.
Rüyanın nedenlerini inkâr etmez; daha çok rüyayla ilgili toplanan çağrışımsal
malzemeyi daha farklı yorumlar. Malzeme gerçekleri aynı kalır; ama bu
gerçeklerin değerlendirildiği kıstas farklıdır. Soru basitçe şu şekilde formüle
edilebilir: Bu rüyanın amacı nedir? Nasıl bir etki bırakmaya çalışmıştır? Bu
sorular her psişik etkinliğe uygulanabildiklerine göre rast gele sorular
değildirler. “Neden” ve “niçin” soruları her yerde sorulabilir; çünkü her
canlı, amaçsal kasti işlevlerle örülmüştür ve bu örülü ağdaki işlevlerin her
biri farklı yönelimleri olan olgulara ayrılabilir (Jung, 2015: 41).

Eski kültürlerin, ilkellerden başlamak üzere, rüyalar ve yanılsamaları
bilinçaltını anlamada kullanılmıştır. Bilinçaltı, uzantısı doğaüstü varlıklara
varan yücelik algılarımızı düzenler ve ilkel alanda, rüyalar, önemli bilgi
kaynakları olarak kabul edilmiştir (Jung, 2001: 29). Psikoterapi Pratiği’nde ifade edildiği gibi Jung’a göre bilinçaltı,
bilinçdışının tamamlayıcı ve telafi edici içerikleriyle dengelenmesidir. Bundan
dolayı bilinçdışının, bilincin ve onun rüya ve benzeri deneyimlerinin ortaya
çıkan yüzü olan bilinçaltının tek yönlülüğünü düzeltmesi bakımından özel bir
önemi vardır. Böylece rüyalardan ortaya çıkarılmış bakış acıları ve önerilerin
gözlenmesi zarureti meydana gelir, çünkü bunların, daha önce kolektif
nizamların, yani entelektüel ve ahlaki yapıda, eskiden kalma görüş, alışkanlık
ve peşin hükümlerin bulunduğu yere geçmesi lazımdır. Ferdi yol, ferdin kendi
kanunlarının bilgisine muhtaçtır, yoksa bilinç ile bilinçaltının keyfi
kanaatleri arasında yolunu şaşırıp ferdi içgüdünün verimli zemininden kopar
(Jung, 2015: 21). Rüyalardaki imgelerin sembolik dili anlaşılmadığı takdirde
yahut sadece sanal bir yorgunluğun biyokimyasal karmaşası olduğu fark
edilmediği takdirde “ben” (bilinç) bilinçaltının etkisi ile gerçeklikten kopuş
sanrıları yaşayabilmektedir. Jung kolektif bilinç dışı motifleri ile de
bilimsel bir zemin oluşturmaya çalışmıştır. Hatta mitolojilerin evrenselliğini
bilinç dışı kavramıyla irtibatlandıran bir diğer psikanalist Otto Rank’a paralel
çalışmalar yapmıştır. Çünkü kolektif bilinçdışı, evrensel “biz”le irtibatlı
olarak insanlığın ve varlığın ortak paydasını ifade etmektedir. Psikoterapi Pratiği’ne göre Jung’un
düşüncesinde “Bu anlamda deniz muntazaman tüm ruhani hayatın toplanma ve kaynak
yeri, yani adına kolektif bilinçdışı denen şey demektir. Mesela hareketli suyun
anlamı hayatın akışı ve enerji meylidir. Tüm motiflerin altında yatan fikirler
arketipik[1] karakterde belirgin
tasavvurlar, yani insan ruhunun üzerine inşa edilip detay kazandığı sembolik
prototiplerdir (Jung, 2015: 23).

Freud’cu bilinç dışı ile Jung’cu bilinç dışı karıştırılmamalıdır. Çünkü
Freud’cu psikanaliz, ataerkildir: Görev duygusu ve ceza korkusu bilinçdışının
temelini oluşturur. Freud’un “üstben”i erkeksidir. Jung’un Analitik
Psikolojisi’nin temeli ise anaerkildir; hem yutup yok edici hem de koruyucu
kadın imgeleriyle doludur. Jung için “üst ben” o kadar önemli değildir. Jung’un
çocukluğu kırsal bir ortamda, doğaya yakın geçmiştir, Freud’unki gibi, o
sosyetik Viyana havası içinde değildir. Bu somut yaşam, onun soyut ruh yapısını
dengeleyici olmuştur (Jung, 2006: 15). Jung’a göre “bilinçaltının yoğun bir
içeriği vardır ve bu içgüdü bilince çıkarılabilirse, engin bir bilgi artışı
elde edilmektedir. Hayvanlarda, örneğin böceklerde yapılan içgüdü incelemesi,
bu bakımdan çok zengin olduklarını göstermektedir. Böceklerin, bilgilerinin
bilincine vardıklarını söyleyemeyiz bununla beraber sağduyu konusunda içtepisel
duyuların bir o kadar önemli ruhsal işlev
oluşturduğu kuşku götürmemektedir
(Jung, 2001: 29).

Sonuç olarak, insan bilinci (ben), bütün yaşam biçimlerini ve atalarının
kalıtsal özelliklerini kapsamaktadır. Fakat her insanda ruhî bir olgunlaşma ve
ruhun işlevselliğinin önceliği söz konusudur. Bilinçli yaşamda bilinçaltı (alt
ben) sürekli olarak bilince kendini hissettirir. Hatta alt ben’de benin tüm
işlevleri bulunmaktadır. Psikanalitik analizlerde bunun işleyişinden
faydalanır. Jung’a göre “bilinç (ben) yoğunluğuna ve merkezileşmesine göre bir
anlıktır. Bireysel deneyimleri ile hafızasının ve tecrübesinin tanıdığı
fırsatlar oranında vardır. Bilinç dışı ise tek olan Ruh’la bütündür ve
sınırlarına ulaşmak çok zordur. Orada kadın-erkek, doğum-ölüm, insan, hayvan,
bitki ve maden, bilinen-bilinmeyenin sınırları ortadan kalkmıştır”. Ruhî bir
bütünlük içinde “düşünce-duygu” zenginliği bilinç dışı olarak insanlığa
sunulmuş bir emanettir. Dağların heybet ve muhteşemliklerine rağmen
yüklenemediği fakat insan için “bilinç dışı (biz)” kutsal bir sorumluluktur. İnsan “ben”i bu mesuliyet bilinci içinde
sonsuz bir bilinçdışı’nın “biz” denizine Kal-u Bela’dan
(Bezm-i Elest)  beri Hak rüzgârı ile yelken açmış
bulunmaktadır.

Kaynaklar:

Jung, Carl Gustav. (2001). İnsan Ruhuna Yöneliş, Çeviren:
Engin Büyükinal, Say Yayınları, 4. Baskı, İstanbul.

Jung, Carl
Gustav. (2006). Analitik Psikoloji, Çeviren: Ender Gürol, Payel Yayınları,
İkinci Baskı, İstanbul.

Jung, Carl
Gustav. (2015). Rüyalar, Çeviren: Aylin Kayapalı, Pinhan Yayınları, İstanbul.

Jung,Carl
Gustav. (2015). Psikoterapi Pratiği, Çeviren: Sami Türk, Kaknüs Yayınları,
İstanbul.



[1]Kolektif
bilinçaltını oluştururlar. Bireylerin hayatlarına öncülük eder ve ortak
bilinçdışının içinde yer alırlar. Evrensel düşünce biçimleridir. Arketipler,
yüzyıllardır süregelen kuşakların, yaşadığı durumlara verdiği tepkiler ile
insan kültürünü oluşturan yapı taşlarıdır. 

“Ölüm Terbiyesi” ve Tedaileri – I

Ölüm Terbiyesi, Metis
Yayınları’ndan 2018’de çıkan bir Zeynep
Sayın
kitabı. Ölümün ve dirimin düşünsel derinliğinin 150 sayfaya
sığdırıldığı bir eser. Sezai Karakoç’un “Değişe
değişe bozulmuş ölüm bile..
/ Ölüm
bir grev gibi kaplamış ülkemizi
” ithafıyla başlıyor. Ve girizgâhta Zeynep
Sayın, “Bu kitabı memleketimin noksanlığını çektiği şey üzerine, imge ve ölüm
ahlâkı diyebileceğim terbiye üzerine yazdım”
diyor. Ki en baştan
italikliyor: “İmge üretimi tarihi, insanın iki ayağı üzerine basmasından beri artık
ayağa kalkamayan cesede bakmasının tarihidir.”

Kesik Baş’ efsanelerinden Miraçname’lere, Acéphale’den Heidegger’e
yerli – yabancı ölümcül yaklaşımları inceler ve “İçkinliği aşan yegâne şey
ölümdür. Sonlu olmak aşkınlıktır”
, “Cemaat kendini ölümde görünür kılar, ölümse
kendini cemaatte”
der. Ve ekler: “Gerçek tutkusu ölüm ahlâkıdır.”

Balbal’ların düşmanlı bir
dünyada ölüme duyulan saygıdan dolayı düşman için dikildiğini söyleyen Sayın,
enerji imgesi olarak evlere asılan hilye’lerin ve Ramazan’da güm güm diye çalan davul’ların Şaman davulları ve muskaları olduğu düşüncesindedir.
Ona göre “Ölenler değil yaşayanlar şehittir”, “Ölmeden önce ölmüş olanlar
şehittir.”
W.Benjamin’in “İnsanlığın
gizli tarihidir ‘rüya
” fikrini paylaşarak resmin de bir rüya olduğunu hatta
Osmanlı’nın da “Resimde lekesi kalan bir rüya
mekanizması”
olduğunu söyler.

Dirim kısa, ölüm uzundur cehennette
(Ece Ayhan); “Ölmeden önce ölmeyi bilen herkes, kıyamet gününden önce insanı hayvan
kılan bütün özelliklerinden sıyrılabilir.”
Ve “Hiçbir kusur mülkiyetçilik kadar
kötü değildir; bu mülke en başta kişinin kendi başı ve kimliği dahildir”

gibi varlık irdelemeleri üzerinden ‘Tanıklık
edilememiş, tanıklık edilemez olan
’ ‘Muselman’a gelir. Hani Agamben’in
Auschwitz kitabındaki “Toplama
kamplarında zulme kayıtsız şartsız tâbi olan, dilini yitirmiş, cesedinden
boynunun fırladığı yaşayan ölü
” Muselmanlar.  

İsmet
Özel’in “Bize ne başkasının ölümünden
demeyiz
/ Çünkü başka insanların
ölümü, en gizli mesleğidir hepimizin
” dizeleri üzerinden Yeni Osmanlıcılığın aslında Cumhuriyetçiliğin simgesel dilinin
tersyüz edilmiş hali olduğunu seslendirir Zeynep Sayın. “Muhafazakârlık, geleneğin
muhafaza edilmesine değil katledilmesine bağlıdır”
der ve ekler; “Kentsel
dönüşüm bellek dönüşümüdür”
, “Bu işi simgesel düzene ait olan bir sözle
taahhüd eden müteahhid aslında bir mutahere/temizleme elemanıdır.”

“Yeni
Osmanlıcılık, Osmanlı’nın yarım bıraktığını tamamlamak için ve tam da
Osmanlı’yı Osmanlı’dan temizlemek zorundadır.”
Kenti ikiye ayıragelmiş olan Boğaz, bellek
taşıyıcısı olduğu için Kanal İstanbul ile çifte katlanmalı, biricikliği elinden
alınmalı, yeni bir tarihe yelken açmalıdır.
Ha, ne dersiniz; bu
düşünceleri tarihî diziler emperyalizmi üzerinden fikreder misiniz?

Yazara
göre Dünyaya kimliksiz gelirken kimliklenmekte, dünyadan kimlikli giderken
kimliksizleşmekteyiz”
. Yine Yazar’a göre “Hacca gidenler yaşamdan göç eden
muhacirlerdir”
, “Hacılar, tekvinin ‘kevn’ini, ‘ol’ buyruğunu
‘öl’ olarak yaşayan kişilerdir”
.
“Gerçek
ahlâkı mikatte kalan boşluktur”
diyen Z.Sayın, simgeleştirmenin Kâbe’nin içindeki boşluk sezildiği an
başladığını ve boşluğun bakışı
olduğunu imler. Ve “Ölüm yadsındığı sürece yaşam yadsınacaktır” diye ünler.

“Kâbe
İslam’ın boşluk matriksi, Hacer onun bedenidir”
, “Kâbe’nin gösterdiği yegâne istikamet
hicrettir. Muhacir, Hacer gibi olandır”
. “Hacer’in suyu bulmuş medeniyeti
şekilsizdir, kimliksizdir. Karnında su vardır, akarak doğurmuş, medeniyeti
suyla kurmuştur”
. “Hacer’in yüzü taştadır. Siyah köle olan
Hacer’in imgesidir siyah taş”
. “Mikate girenler ve hacca gidenler boşluğu
tavaf etmektedir. Beni öp, sonra doğur beni”
. “Başkanlık yoktur, boşluk vardır.
Boşluğa boşluğu teslim edilmediği sürece kurtuluş yoktur”
. Tüm bu
satırlarla ve sair saptamalarla Zeynep
Sayın
, Ali Şeriati’yi derin bir
dinginlikle şerh eder, bir yandan da günümüze şefaat eder.

Mülk
2, Mâide 32, Kasas 5, Tîn 4 ve Bakara 175 üzerinden finale yürür: “Halkla
beraber boşluğa doğru yürümek ve ölüm cemaatinde buluşmak, gerçek olan
ahlâkındadır ve uhdedir.”
“Dizgelerin, düzenlerin, devletlerin başı ve
başkanlığı canımıza yetmiştir.”
“Kurtuluş; depolanmış, envanterleştirilmiş
bu dünyada kurtulmak, bu dünyayı kurtarmak, dünyaya kendini iade etmektir.”

Oku’yanlara, merak edenlere, anlam arayanlara ve canı sıkılanlara…     

Bazı Ülke Manzaraları Moral Bozucu Olmamalı

Son senelerde sosyal dokumuzda bize
has özelliklerimiz hem zayıfladı, hem sulandırıldı, hem de fonksiyonları
değişti. Bu değişme birlik ve beraberlik şuurunu olumsuz etkiledi. Ekonomik
krizlerin içine düştük. Bu kriz ve sorunlara doğru teşhis konmadığı takdirde
çözümler de etkisiz kalır. İktisadi sorunlar sadece iktisat bilimi ile sınırlı
değildir. Toplumda farklı kesimleri değişik etkileyecek sonuçlar doğurabilir.
Nitekim son yıllarda bazı davranış bozuklukları, örf adetlerden uzaklaşma,
ahlaki değerlerin başkalaşması, artan boşanmalar, kadına yönelen çirkin
saldırılar. Dikkat çeker olmuştur. Hayat şartları ve sosyal ilişkilerdeki
daralma insanlarımızı tekleştirdiği gibi ağır bir stresi hisseder hale
getirmiştir. En ufak bir pürüzde fertleri kavgaya itilmekte ardından vurdu
kırdı görüntüleri ortaya çıkmaktadır. Bir tavuk öldürür gibi, insanlar
öldürülmektedir. Manevi değerlerin etkinliği de zayıflamıştır. Artan israf ve
lüks, yolsuzluklar, adam kayırmalar, fertlerde vatandaşlık şuurunu zayıflatmış;
Türk milletine mensup olma şuurunu zayıflatmış etnik mezhep ve hemşerilik
duygusunu gereğinden fazla ön plana çıkarmıştır. Demokrasimiz kötü bir deney
geçirmiş, demokratik değerler fertlerin gözünde basitleşmiştir. Türk insanının
manevi değerlere ihtiyaç duyduğu bir ortamda bu değerleri istismar edenler kötü
örnek olmuş, sapma davranış ve fikirler ilgi çekmiştir. Sosyal kontrolün
özellikle zayıflaması değişik kuruluş ve kurumları aşırı bağımsızlığa
sürüklemiş, Sayıştay raporları kontrolsüzlüğün ve kamu kaynaklarını istismarın
kontrol dışı örnekleriyle dolmuştur.

            Davranışlarımızda
gayri meşru ve hukuk tanımaz şekilde “biz böyle uygun görüyoruz” anlayışı,
liyakatin yerine sadakatin geçmesi toplumda başıboşluğu artırmıştır. Fikir ve
düşünce açıklama hürriyetinin bazı sınırlar içine hapsedilmesi, bazen yasalara
uygun gerçekleri açıklama, kışkırtma ve nefret duygularını körükleme sayıldığı
için insanlar yazmaktan ve konuşmaktan çekinir olmuşlardır. Demokratik parlamenter
sistemden uzaklaşma, tek adam egemenliğine kayış bunda etkili olmuştur.

            Demokrasinin
bütün kurum ve kurallarıyla gerektiği gibi işletilememesi STK’ların faaliyet
alanını daraltmıştır. STK’ların görevi, doğru-yanlış yapılan her icraatın
yanında yer almak olmamalıdır. İktidara yaklaşanlar destek bulmuş ve önleri
açılmıştır. Bu küçültücü ve aşağılayıcı tasvip edilemeyecek işleri yapmayan STK’lar
takdir edileceği yerde, iyi yönetilmemekle ve pasiflikle suçlanır olmuştur. Bu
bakımdan toplumun çok önemli nefes alışlarını temsil eden STK’lar gerçekleri
ortaya koyamadıklarından etkileri zayıflamıştır.

            Bütün
bunlara rağmen, yapılması gerekenler de vardır. İmar barışına rağmen, yeni
kaçak binaların yapılması, hele bunların mesela bizim için çok önemli bir
tarihi eser olan 462 yıldır İstanbul’un ve hatta Türkiye’nin kalbinde bir mühür
olan Süleymaniye Camii’nin görüntüsünü bozan malum bir vakfın binasının
yapılmasına karşı duyarsızlığın görülmesi ancak siyasilerin bundan rahatsız
olduklarını açıklamalarından sonra herkesi harekete geçirebilmiştir. Şimdilik bu
3-4 katlı binanın yapılmasına göz yumanlar ancak siyasi bir dürtü ile
karşılaştıkları zaman yasa dışı bir binanın ve Süleymaniye’nin görüntüsünün
bozulduğunu fark edebilmişlerdir. Toplumdaki sosyal grupların davranışlarının
güdümlü hale gelmesi demokratik anlayışla açıklanacak bir konu değildir. Bu
ortam inisiyatif kullanma yerine güdülme ihtiyacını meşrulaştırmıştır. Vesayetlerin
yıkıldığından bahsedenler acaba yönetim vesayetinin ortaya çıkışına ne
diyebilirler?

            Özelleştirmeler
konusunda yıllardır gerçekleri dile getirmeye çalışıyoruz. Bu konuda
insanlarımızın gerek medya gerek değişik yollardan siyasi tesirlerle beyin
yıkama işlemine tabi tutuldukları bir gerçektir. Devletin elinden tesislerin
yerli özele ve yerli özel vasıtasıyla yabancıların işgaline uğraması
verimliliği artıracak, kamudaki hantallığı giderecek zannedilmiştir.
Devletçilik eliyle üretime karşı olanlar Özelleştirme adı altında açık olarak
yabancılaştırmaların ülkeyi ne hale getirdiğini bugün görebilmelidirler. Bir
ara özelleştirme teslimiyet olarak ortaya çıkmış demokratikleşme ve çağı
yakalamak kabul edilmiştir. Oysa çoğu özelleştirme asıl faaliyet alanı dışına
çıkarılmış ithal hastalığı karşısında mal ve hizmet üretenler üretemez hale
sokulmuştur.

            Bir ara
Cargill vasıtası ve baskısıyla şeker fabrikalarını özelleştirerek
güzelleştirdik! Son günlerde şeker neredeyse karaborsaya düşecekti. Şimdi şeker
fabrikalarını açmaya çalışıyoruz. Kâğıt fabrikaları da maalesef aynı
özelleştirme oyununa kurban edilmiştir. İthalatı kutsallaştırarak yerli
üreticiyi terbiye edeceğini zanneden çarpık anlayış, çiftçiyi topraktan,
işadamını da işyerinden uzaklaştırmıştır. İşyerleri kapanmış veya sığınmacılar
dâhil yabancılara satılmak durumunda kalmıştır. Okullardan andımız kaldırılmış,
gelir dağılımı bozukluğu ve yoksullaşma okul terklerini yükseltmiştir. Gelir
dağılımı bozulmuş, işsizlik artmış, ekonomik kriz toplumu ve aileyi
parçalayacak noktaya gelmiştir. Bu ve benzerlerini ortaya çıkaracak, sesi
çıkacak kimse ve medeni cesaret de kaybolmuştur. Aldırmama ve bana ne zihniyeti
insanları sadece egolarıyla hareket etmeye sürüklemiştir.

            Siz bir
dönem birçok ihtiyacı karşılayan Eminönü’ndeki yerli mallar ve Sümerbank
mağazasını acaba hatırlar mısınız? Beykoz kundura fabrikasının öksüz halini Boğaz’ın
sularından hiç gördünüz mü? Sanki İkinci Dünya Harbinden yeni çıkmış harap bir
Berlin manzarası gibi karşınızda durmaktadır.

            Yabancılar
dayattı biz tarıma, üretime kota koyduk. Aman daha fazla üretmeyin dedik. Bazı
yabancı savcılar hukuk danışmanı oldu; anayasada fikirleri alındı. Yargıdaki
personel görgü ve bilgi geliştirmek için ABD’de eğitici seyahatlere çıktı.

            Rakamlarla
oynadık; ama sonunda enflasyonu %49 olarak açıklamak zorunda kaldık. Müdahale
edilmemesi gereken ve anayasa garantisi altına alınmış kurumların içlerine
iktidarları karıştırdık. Söz dinlemeyen yöneticileri kapının önüne koyduk. İç
politikada yaptığımız yanlışları, bazen dış politikaya taşıyarak düşman
kazandık. Ülke itibarını kırıcı olduk. İsrafın, yolsuzluğun, gösteriş
tüketiminin zirve yaptığı bir dönemden geçiyoruz. Ülkeyi yöneten üst
kademelerin buna karşı örnek olmalarını beklerdik. Devlet ile partiyi
özdeşleştirdik. Devlet=Parti oldu. En üst makama itibar kaybettirdik. İç
siyasette hiddet, şiddet ve adeta kan davası hâkim hale geldi. Kimse bir araya
gelecek ortamı bulamıyor. Beyanatlarda seçilen cümleler hiç hoş değil; toplumu
geriyor ve kamplaştırıyor. Tabii ki geleceğe olan güveni sarsıyor ve beyin
göçünü artırıyor.

            Türk
lirasının değerini koruyalım dedik ama köprü, geçit, şehir hastanelerini
dolarla garantili geçiş ve hasta ile borçlandırdık. KDV’yi %8’den %1’e
indirdik. Geçici bir tedbir getirip üretimde maliyeti düşürücü temel girdileri
ucuzlatamadık. İthalat hastalığı yarattık. Önümüzde yine anayasa konusu var. Milli
kimliksiz, milliyetsiz, devletimizin kuruluş gerekçelerini inkâr eden, toplumu
birbirine yabancılaştırıcı etnik yobazlık yine gündeme getirilebilir. Sevr
şartlarına dönmek bazılarınca demokratikleşme ve çağdaşlaşma zannediliyor. Milli
Mücadeleyi reddeden bazı sağ çevreler zor şartlarda zafer kazanan Cumhuriyet’in
önderlerini suçluyorlar. Anlaşılan bunlar Türk’ün yenilgisini bekliyorlardı.

            Keşke
ülkemizde bu gibi çirkin manzaralar, Türkiye’yi zora sokan bu gibi yanlışlar
olmasaydı da biz birçok alanda ve özellikle de savunma sanayiindeki
başarılarımızı ve benzerlerini yazabilseydik. Bütün bu gibi olumsuzlukları
aşarız; yeter ki yanlışta ısrar etmeyelim ve birbirimizin görüşlerine saygı
duyalım.

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI’nın Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 12

0

Bir Türk Beyi
AHMET KABAKLI – 2
O bir Türk Beyi’ydi… Dünyâsı, inançlarıyla bütünleşmişti. O inançlarını fikirlerinde yaşatan
nâdir insanlardan biriydi. Düşüncelerinden fedakârlık yapmadan, ülkesine ve insanına
sevgisinden bir şey kaybetmeden bu Dünyâya vedâ etti… İnançlarındaki temel sevginin
şekillendiği ‘Türk insanı’ için düşündüklerine gelince, sanırım en doğru olan yine hocanın
kendi söylediklerinde bulunacaktır. 1980’li yıllarda neşredilen Boğaziçi Fikir Dergisi’nde
kendisiyle yaptığım bir sohbette, Türk insanını târif ederken âdeta kendi nefsinde yaşattığı ve
kendine şiar edindiği vasıfları şu cümlelerle dile getirmişti:
‘Türk’ün yüzyıllar içerisinde ortaya çıkmış belli bir insan yapısı vardır. Bu insan yapısının
temelde iki unsura dayandığını söylemek mümkündür: Maddî ve mânevî yapı ve bozkır kültürü.
Türk’ün Orta Asya’da ve umumiyetle bütün Asya’da geçirdiği büyük mâcerâ, bu büyük
mâcerânın bizâtihi sebebi olan varlığı ve O’nu bu mâcerâya sürükleyen maddî cevheridir. Türk
insanını, meydana getiren mânevî unsur ise, İslâmiyet’tir. İslâmiyet ile birlikte Türk insanında
âdeta kendisinin aradığı bir varlık, bir mânevî ruh teşekkül etmiştir. ‘İki denizin birleşmesi’
diye bir söz vardır, işte onun gibi… Türk insanı maddî unsuruna ilâve olarak aradığı mânevî
unsuru İslâmiyet’le bulabilmiştir. Türk’ün İslâmiyet’e çabucak teslim oluşu, savaşsız olarak,
kitleler hâlinde İslâmiyet’e râzı oluşu, O’nu bütün benliği ile içten gelerek kabul edişi, esâsen
O’nu aramakta olduğunun bir ifâdesidir. Demek ki, maddî unsur olarak göçebe Türk’ün
imparatorluk ve İslâmiyet devrinde dahi devam edip gitmekte olan akıncı rûhunu, mânevî unsur
olarak İslâmiyet ve bağlı olarak tasavvufun getirdiği olgunluk ile birlikte mütalâa ederek ‘Türk
insanı tipinin’ bu iki unsurdan meydana gelmiş olduğunu söyleyebiliriz. Bunun daha ziyâde
nev-i şahsına münhasır bir karakter yapısının meydana getirdiğini kabul etmek gerekir. Türk,
Batıyı, yâni Anadolu ve Rumeli’yi tanıyor, İslâm’la müşerref oluyor ve kendisinde, Orta Asya
ile Horasan unsurlarını da taşıyordu.”
O’na göre: ‘Horasan’da İslâmiyet’in ilk temelleri ile birlikte Türk’ün bünyesinde değişiklik
başlar. Türk, şehre yerleşiyor, tabiatıyla büyük bir karakter değişikliği meydana geliyor.
Göçebelikten yerleşik bir kavim doğuyor. İslâmiyet bir tarz-ı hayat hâlinde yaşanıyor. Bunun
yanı sıra mâbetler, kütüphâneler, türbeler yapılıyor ve eski Türk töresinin İslâmiyet içerisinde
ayrı bir şahsiyete büründüğü dikkati çekiyor. Horasan devrinin bize en büyük yâdigârları,
meselâ Hoca Ahmet Yesevî bir Alperen tipi etrâfında kendini gösterir. Hoca Ahmet Yesevî,
Türklük ülküsü ile İslâmlık ülküsünü birbirine kaynaştırmış bir mütefekkir olarak, Anadolu’ya
Alperenler gönderir. Böylece, bir mânâda oraya iyice yerleştikten sonra, Türk insanı
Horasan’dan Anadolu’ya bir ok hâlinde atılıyor. Anadolu’ya gelen Gazi Erenler, Alp Erenler
ve Bacılar, Hacı Bektaş Veli ve Yûnus Emre etrafında Horasan Türklüğün inançlarını
Anadolu’ya getiriyorlar ve yaymağa başlıyorlar. Türklük devlet kurarak, devletler kurarak asıl
şahsiyetini Anadolu’da gösteriyor. Biri Selçuk, diğeri Osmanlı olmak üzere iki büyük
İmparatorluğu Anadolu’da yaşayan Türk Milleti, tabiatıyla ne Horasan Türküne, ne de Orta
Asya Türküne benzeyen yâhut az benzeyen amma onların devâmı olan yeni bir karakteri, yeni
bir dünya görüşünü getirmiş yâhut da edinmiş oluyor. Nedir bu husûsiyetler? Toprağa
yerleşmiş, şehirleşmiş, şehirlerinde mîmârî anıtlarını, İslâm diniyle Türk töresini kaynaştırdığı
müesseselerini kurmuş bir Türklük meydana geliyor. Bu Türklük, yeni geldiği Anadolu’da aynı
zamanda yeni bir takım medeniyetlerle karşılaşıyor. Meselâ Akdeniz havzası medeniyeti ile
karşılaşıyor. Aynı zamanda bir takım başka milletlerle, meselâ Bizanslarla, Araplarla
karşılaşıyor. Bunlarla temas hâline geçiyor. Bu, tabiatıyla başlı başına ne sâdece İslâm’dır, ne
Anadolu’dur, ne de Horasan veya Orta Asya’dır. Bu her üçünün sentezini meydana getirmiş
olan Anadolu Türklüğüdür. Anadolu Türklüğüdür ki, bu Araplardan ayrı, Anadolu’da tanıştığı
Rum ve benzeri diğer kavimlerden ayrı, onlar ölçüsünde olmasa da kısmen Orta Asya’daki
Türk’ten de ayrıdır. Binaenaleyh netice îtibâriyle, nev-i şahsına münhasır bir kültürün,
medeniyetin, yaşayışın bir temsilcisi hüviyetini almıştır.’
İşte aziz Ahmet Kabaklı Hoca’mın görüşündeki Türk kimliği buydu. Maddî varlığı içinde
mânevî değerleri bütünleştiren bir Türk beyi idi. Milleti için her türlü fedakârlığa hazırdı. Hatta
kirlenmiş olduğunu gördüğü, bildiği siyâsette bile! Ve o, ‘yükselmeyi paraya göre ölçenlerdir
ki, böyleleri muayyen kademelere erişinceye kadar çıkarları olan yerlerde sürünmeye bile râzı
olurlar. Yüksek tepelerde kartallar da, yılanlar da bulunur, ama biri sürünerek, biri uçarak
gelir ve servet insanın şahsî değerine hiçbir şey ilâve etmez. Yaradılış bir bütündür. Her insan
bu bütünün bir parçasıdır’, inancını yüreğine kadar hissetmişti. Ülkesinin ve Türk Dünyâsının
da düzgün insanlarca yönetilmesini isterdi. O’nun için Türk dili millî varlığın temelidir.
Kabaklı Hoca’nın sevdâsının temelinde Türk fikir ve edebiyât dünyâsı vardı. Ona göre; ‘Hiç
değişmeyen vasıflarımızın başında, önce Türk’ün akıncı, yerinde duramayan, kabına
sığamayan karakteri gelir. Garip bir tarzda, her üç edebiyâtımız, yâni Orta Asya, Horasan ve
Anadolu edebiyâtları, tetkik edildiğinde hepsinde akıncı rûhun, bir yerden bir yere gitmek
isteyen rûhun hâkimiyetine şâhit olurduk.’
Kabaklı hoca kültür, çağdaşlık ve millet olma anlayışını şu ifâdelerle açıklar:
‘İrfan. En sevdiğim kelimedir. Gönül isterdi ki, batıdan kültür kelimesini alacağımıza ‘irfan’
kelimesini kullansaydık. Zâten kültür kelimesi, uzun bir süre bu anlamda kullanıldı. İnsanların
iç zarâfeti, ruh derinliği mânâsıyla; milletin iç zarâfeti ile ruh derinliği anlamında olan kültürü
birleştirebilmeliydik, birleştirmeliyiz. Çağdaşlığa gelince, çağdaş insan olmakla, ârif insan
olmak aslında birbirinin aynıdır. Medeniyete intibak için rûhi hazırlığınız olmalıdır. Tekniğe
intibak etmek için, yeni yaşayışlara intibak etmek için, ileri diye adını koydukları ne varsa
hepsine sâhip çıkabilmek için, kendi irfânınızı ayakta tutmanız, aydınınızı evvelâ olgun, kâmil
insan tarzında yetiştirmeniz gerekmektedir. Ancak biz her neslin yeni bir millet hâline
gelmemesi için gayret göstermeliyiz. Eğer her nesil yeni bir millet olursa, işte o zaman felâket
olur. Bizde tevâli eden, üst üste gelen inkılâplar, değişiklikler âdeta her nesli yeni bir millet
yapma hedefine yönelmiş gibidir. Tedbirlerimizi aldığımız takdirde ve kemâl devrinden
hareketle irfan unsurumuzu millî eğitimimize ithal ettirebildiğimiz takdirde, gelecek nesiller hiç
şüphesiz bugünküne benzemeyecektir amma, tabiatıyla bu milletin devâmı olacaktır.’
Böylesine inanç ve güven yüklü olan hocanın zaman zaman mahzun ve muazzep anları olurdu.
Hele yakın çevresinden ihânetlerle karşılaştığında çok sarsıntı geçirirdi. Cemiyet, Vakıf ve
Dergi çalışmaları sırasında böylesi anları olduğunda çok güvendiği birkaç ismi çağırarak
istişâre etme gereğini duyardı… İşte o anlarda çâresizlik içindeki Hoca’nın, idealist olarak
düşündüğü insanların fikre neden ihânet etmekte olduklarını anlayamadığını ve hocanın,
parayla ne kadar az ilişkili olduğunu daha yakından yaşardım… Ama onlara bile müsâmaha
göstererek doğrular elde edileceğine inanırdı… Mücâdelesinden ve inançlarındansa asla tâviz
vermezdi… O, nesli tükenen ender insanlardan biri olarak Türk fikir hayâtının son elli yılına,
sâdece fikirleri ve edebî yapısıyla değil, sözünün özüyle bütünleştiği şahsiyetiyle de damgasını
vuran nâdir düşünürlerimizdendir…
Metin Eriş: Gönlümde Taht Kuranlar (s: 174-183) Kubbealtı Neşriyatı. İstanbul 2009.
Dr. METİN ERİŞ
TÜRK EDEBİYATI DERGİSİ – 2
Bu dergide, başka gazete, kitap ve dergilerden seçilmiş bazı yazılar da bulacaksınız. Bunlar
uygun gördüğümüz sanatın veya düşüncenin belgeleri gibi alınmalıdır. Daha kuvvetliler çıktıkça,
seçimlerimizin sayısı artacaktır. Uygun görmediğimiz yazı veya şiirlerden hiç söz açılmayacak mı?
Bu pek seyrek olarak, asla polemiğe kaçmaksızın, zayıf, yanlış, gereksiz yanlarını göstermek
suretiyle ve sırf sanata hizmet için yapılacaktır.
Türk Edebiyatı’nın bizce en büyük hizmetlerinden birisi de, her sayısında, o ay içinde çıkmış telif
veya tercüme (sanat, fikir, ilim) eserlerini, yetkili kalem sahiplerine inceletip tanıtması olacaktır.
Bugünün okumuşları (ayrıca öğrencileri, velileri) bir yayın sağnağı altında bulunuyorlar, iyisi
kötüsünden ayırd edilemeyecek sayıda kitap, dergi, broşür çıkıyor. Bunların iyisini, kötüsünü,
zararlı veya değerlisini ayırd edecek güvenilir bir tenkid dergisi yoktur. Halbuki Batı’da sırf bu
amaçla çıkan mevkuteler vardır. İşte Türkiye Edebiyat Cemiyeti bilhassa bu ihtiyaçla,
okuyucuların yardımına koşan tarafsız tenkid ölçüleri bulacaktır. Bu tutumumuz ciddî olabildiği
ölçüde, kültür buhranını yapan sebeplerden birisi daha kontrol edilebilir olacaktır.
Bir derginin muhtevasını ve imkânlarını saymak ve hattâ tahmin etmek kolay değildir. Gelecek
sayılarımız kendi gücünü, varsa, bizzat gösterecektir. Şüphesiz ki bu dergi çok güzel şeyler
yapmak isteyecek fakat dileklerin gerçekleşmesinde ‘mârifet rağbete bağlıdır.’ hikmeti de
unutulmayacaktır.
Türk Edebiyatı Dergisi’nin 1. sayısındaki yazılardan bâzılarının başlıkları ve yazarları: *Adam
Sen de… (Şiir): Gültekin Sâmanoğlu. *Ahmet Hamdi Tanpınar ve Güzel Eserin Üç Temeli:
Prof. Dr. Mehmet Kaplan. *Korku ve Titreyiş’ten: S. Kırkegaard. Tercüme: Erol Güngör.
*Kaybolan Sanat Eserleri: Mâlik Aksel. *Kâtip Çıkmazı (Tiyatro Eleştirisi): Emine
Barutçuoğlu. *Halı Destanı (Şiir): Mustafa Necâti Karaer. *Büyük Türk Bestekârı Dede Efendi:
M. Câhit Atasoy. *Tiyatro, Sinema ve Bir Kitap: Mustafa Miyasoğlu. *Eski İstanbul’dan
Sahneler: Ahmet Râsim. Bu günkü dile çeviren: K. Domaniç. Dergi ve Gazetelerde Geçen Ay:
M. Nuri Samancı.
Dergi, Ocak 1975’te yayımlanamadı. Şubat 1975’te 37 ve 38. sayılar birleştirilmiş olarak çıktı.
Bu sayı ile yayına ara verildi. 1 Ocak 1977’de tekrar yayımlanmaya başladı. Derginin içeriği
aynı kalmakla birlikte; isim logosu, kapak ve iç sayfalar düzeninde değişiklikler oldu. Bütün
yayın hayatı boyunca dilde yaşayan Türkçe’yi esas alıp milliyetçi-muhafazakâr tutumundan,
memleketçi anlayışından hiç tâviz verilmedi. Azerbaycan edebiyatı başta olmak üzere, Misak-ı
Millî sınırlarımız dışındaki Türklerin edebiyatına ilgi gösterildi. Eski ve yeni kuşakların edebî
ürünleri bir arada yer aldı. Zaman zaman özel sayılar hazırlandı. 1970 sonrasında en çok satan
edebiyat sanat dergileri içinde en fazla satan dergi olarak geniş bir okur kütlesine seslendi.
Derginin Kasım 1999’da çıkan 313. sayısında Zeynep Uluant’ın *Afife Jale Masalı başlıklı
yazısı dikkat çekiyordu. Yazar makalesinde; Afife Jale, Müslüman Türk kadınının medârı
iftiharı değildir. Yalnızca Dârülbedâyi’ye giren ilk Müslüman kadın oyuncudur. Müslüman
Türk kadını için ölçü olabilecek kriterlere sâhip olduğu söylenemez. Zira toplumların çeşitli
kesimlerinde bâzı vasıflarıyla temâyüz eden kimselerin, öncelikle örnek bir hayat çizgisine
sâhip olmaları gerekmektedir. Hâl böyleyken, genç yaşta uyuşturucuya müptelâ olup, bir akıl
hastanesinde hayata vedâ eden bu bahtsız kadının topluma hangi mesajı verebileceğini
doğrusu merak etmişimdir… Afife Jale, bazı yazar ve aydınlarımızın iddia etiği gibi, Müslüman
kadınına sahne oyununu açan bir fedâi midir, yoksa kadınımızın bugünkü teşhirci basının
elinde metâ hâline getirilişin müsebbiplerinden, bir zavallı kader kurbanı mıdır? Batılı
anlamda tiyatro icra etmek medeniyetin tek ölçüsü sayılamaz. Afife’yi ön plâna çıkarmak
isteyenler, yozlaşmayı sanat olarak görenlerdir ki, bunun tiyatro severlikle bir alâkası yoktur.
Tiyatro edebiyatı ve dünyası, birbirinden seçkin tiyatro eserleri ve sanatkârlar ile doluyken
böylesine basitliği ön plâna çıkarmak acaba hangi cehâletin örneğidir dersiniz? Diye soruyor.
Dergi ile ismi özdeşleşen Ahmet Kabaklı ise başyazıda Atatürkçülerin Atatürk Düşmanlığına
değiniyor. Birol Emil yazısında, Radyo-Televizyon Dilinin Bu Günkü Meselelerini irdeliyor.
Diğer sayfalarda; Hüsrev Hatemi, Mehmet Doğan, Hasan Kayıhan, Reha Oğuz Türkkan,
Süreyya Beyzâdeoğlu, Ramazan Gülendam, Mehdi Ergüzel, Fikret Kızıltuğ, Can Etili’nin
yazıları, Mehmet Zeki Akdağ ve Ahmet Balta’nın şiirleri, Savaş Bektaşoğlu’nun Mustafa
Miyasoğlu ile romancılık üzerine yaptığı mülâkat, Cafer Akman’ın bir hikâyesi, Muhterem
Yüceyılmaz’ın kitap tanıtımları vardı.
Türk sanat ve kültürünü, edebiyatın imbiğinden geçirerek sayfalarına aktaran dergide, asırların
ötesindeki bilgelikler, sanat hâline getirilmiş kültür zenginlikleri olarak Mehdi Ergüzel’in
Kutadgu Bilig’den alıntılarıyla günümüze intikal ettiriliyordu: *Kamçı yarası geçer, dil yarası
yıllarca acır. *Cimriye sövülür, cömert övülür. *Töre, yol ve usûlü iyi bilmeli. *Siz diyene siz,
sen diyene sen demeli. *Kendinden yükseklere yaklaşma, yüz güzelliği değil, huy güzelliği ara.
* Ölüyü gören diri kalmaz, ölüme hazırlan….
Türk Edebiyatı Dergisi’nin 315. sayısı, Ocak 2000’de, 56 sayfa olarak çıktı. Muhtevâsını
oluşturan yazılardan biri; ‘Sanat Biçiminde Târih’ başlığını taşıyor. Şeyhü’l Muharrirîn Ahmet
Kabaklı makalesinde; ‘Geçmişte yaşanan olayların, zamanın, mekânın, kültür ve medeniyet
öğelerinin bilgisi, sonraki asırlara iki şekilde aktarılmaktadır. Birincisi: bir bilim dalı olan
târih yazıcılığı yoluyla, ikincisi ise: sanat yoluyla yapılan aktarımdır. Sanat bir yorum
olduğuna göre, sanatın yorum konusu olan târih, halkın hâfızâsına silinmeyecek şekilde
yerleşmektedir.’ Diyor. Kabaklı Hocamız yazısında şu hükme varıyor: ‘Târihin edebiyatımıza
bilinçli olarak taşınması, Tanzimat romantizmiyle başladı, Servet-i Fünûn ile sona erdi. Yahya
Kemal’e kadar, târihimize sevgi ve gururla bakan kimse yoktu. Sanatçılarımız, târihimizin
uçsuz bucaksız olduğunu bilmeliler. Küçük ve pis kokulu gerçeklerin şerrinden yakayı sıyırıp
da bu derin hakîkatlere dönmeliler. Böyle yaparlarsa, millî ve şahsiyetli sanata en kestirme
yoldan varacaklardır. Bu, öyle bir sanat ufkudur ki, bizden gayrısı görmez, sevemez ve
anlayamaz.’ Dergideki diğer yazılardan bâzılarının başlıkları ve yazarları: *Görüntüler
Görüşler: Hüsrev Hatemi. *Millî Egemenliklere ve Göreneklere Müdâhalenin Sınırı: Reha
Oğuz Türkan. *Puşkin Dağlarında: Hasan Kayıhan. *Bienos Dias Meksika: Metin Eriş.
Dergide ayrıca, Ayşegül Celepoğlu’nun Prof. Dr. Sadık Tural ile yaptığı, *Şiirde Zaman
konulu, Gülay Güngül’ün, Gül Şâiri olarak anılan Nurullah Genç ile yaptığı *Gül ve Ben
Üzerine başlıklı röportajlara yer verilmişti. Son sayfalarda; *Sanat Dünyasından, *Sanat
Fidanlığı ve *Yeni Kitaplar bölümleri vardı.
Türk Edebiyatı’nın hayat suyu olma özelliğine sâhip Türk Edebiyatı Dergisi, Ahmet
Kabaklı’nın vefatından sonra, milliyetçi çizgide ciddî bir dergi olarak merhumun yeğeni Servet
Kabaklı tarafından, edebiyatı da içine alan sanatı, edebiyatçıyı da temsil eden sanatkârı, sanat
dostlarına ulaştırmaya, sanat zevki incelikleriyle devam ediyordu. 2005 yılının Ocak ayında
392. sayısı yayınlanmıştı. (DEVAM EDECEK)
AHMET KABAKLI diyor ki…
Türk edebiyat sanat ve felsefesine asıl rengini veren, İslâm dininin getirdiği medeniyet ve kültürdür. Bu kültür ona devre devre edebiyatını
eski kavmî edebiyatlarımızdan yeni özellikler ve belirgin çizgilerle ayırmıştır. Kültür ve edebiyat bu uzun devrede milletle birlikte ümmete de
dayalı bir karakter göstermiştir. Dağınık geniş Türk bölgeleri ve türlü zümre sanatları arasında ortalama benzeyiş çizisini yine İslâm dini
sağlamıştır.
İslâm’la Kaynaşmış Türk Edebiyatı. Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları. (s: 7-8) İstanbul 2006.

Fırat Yılmaz Çakıroğlu’nun Aziz Ruhuna

Şımarır namertler yiğidi vurur

Yiğidin al kanı bayrakta kurur

Ağla vatan ağla gözyaşın kurur

Yurdumda yiğitler vurulur oldu

 

Sanma(!) bir gün ateş seni de
yakar(!)

Ölüm gümbür gümbür her eve akar

Analar çaresiz mezara bakar

Yiğidim Ülkücüm Fırat’ım soldu

 

PKK, Hınçak Taşnak bir zaman

Müslüman ahali eylerdi aman

Düşmanın hilesi yaman mı yaman

Yılmaz’ım yüreğe hasretin doldu

 

Özden der bir gün şu sözler biter

Virane yerlerde baykuşlar öter

“ÇAKIROĞLU” erler semaya yeter

Şehidin kanadı Cennet’e yoldu

Psikolojimiz: Kavga Çıkaralım da Reyting Artsın

Geçen yazım insan sermayemizin ülkeyi terk
edişiyle ilgiliydi ve gerçekten karamsar bir yazıydı. Fakat karamsar yazmakta
haklıyım. Ben hekimleri vurgulamışım. Bunu, yazıya gelen yorumlardan bir kere
daha anladım: Mühendisler de ülkeyi terk ediyordu… Ve rakamlar, öyle benim
saydığım birkaç zirve örneğin çok ötesinde, binlere, yüz binlere ulaşıyordu.
Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü mezunlarının yarısı yurt
dışına gitmiş. Biz ne yapıyoruz? Bu üniversitelerde, sadık adamlarımız rektör
olsun diye uğraşıyoruz. Derdimiz bu!

 

Tek tük güzel haber de var

Anlattığım bulutlu hatta karanlık manzaranın,
tek tük istisnası var. Hani en karanlık bulutların bile gümüş astarları vardır
denir ya…

 

Mesela bilgisayar- internet oyunları
sektöründe Türkiye’de güzel gelişmeler var. Robotikte de… Bunlar hem üniversite
mezunlarından hem de daha öğrenciyken meraklanıp bu konularda çalışan
gençlerden geliyor. Niçin? Niçini şu: Bu ve buna benzer dallarda dışarıya
doğrudan satış mümkün. Bir oyun programı veya bir robot tasarımı maddî değil.

 

Türkiye’nin maddî üretimde yaptığı bir
atılımı var: İHA ve SİHA’lar. Bu bir yenilikçiliktir ve basbayağı başarıdır.
Gerçi bunların da müşterisi devlet ama tek başına bu unsur başarıyı açıklamaya
yetmez. Diyeceksiniz ki, İHA ve SİHA’ların bütün parçaları veya parçaların
çoğu, hele motor gibi kritik olanlar dışarıdan geliyor. Haklı da olursunuz.
Fakat bu, başarıyı sıfırlamaz. Ancak o kritik parçaları da bir an önce en
yüksek verimlilikle içeride imal etmenin yollarını bulmalıyız.

 

İHA- SİHA konusunu aylar önce bana, bir
okuyucum, yenilikçilikten bahseden bir yazımın altına yaptığı yorumla
hatırlatmıştı.

 

Stratejik üretim

Çağımızda imalat, eski önemini kaybetti. Mor
İnek ve Fikir Virüsü kitaplarıyla ünlenen, yazıp çizdikleri gerçekten virütik
bir popülarite kazanan Seth Godin, eski ve yeni iş şartlarını şöyle bir
benzetmeyle anlatıyor: Bir ürünün piyasaya sunulmasında tasarım, imalat ve
pazarlamayı üç organ olarak alın. Tasarımı bir insanın sağ kolu, imalatı
kafası, pazarlamayı da sol kolu gibi düşünün. Eskiden diyor Godin, kollar
aşağıda, kafa yukarıdaydı. Ve şuna benzer bir resim çiziyor: ıIı. Küçük “ı”ları
kollar, büyük I’yı kafa olarak düşünün. İlk küçük ı, tasarımı, büyük I imalatı
ve ikinci küçük ı, pazarlamayı temsil etsin. Üretimin kıt,  üretenin az olduğu dünyada üretmek, müşteriyi
ve ürettiğiniz nesnenin değerlendirilmesini garanti ediyordu. Hani, “Elimi
öpene satarım” dünyasıydı o dünya. Şimdi ortam değişti ve Godin’in adamı
kollarını yukarı kaldırdı. Artık manzara şöyle: IıI. Tasarım çok önemli.
Pazarlama da öyle. İmalatı her yerde yaptırabilirsiniz. iPhone’unuz varsa
arkasını çevirip okuyun: “ABD’de tasarlanmış, Çin’de üretilmiştir.” yazısını
göreceksiniz. Apple, muhteşem bir pazarlama ve güzel bir tasarımdır.

 

Fakat bu, her konuda doğru değil. Hele SİHA
gibi, Altay tankının, hücum helikopterinin motoru gibi stratejik konularda hiç
değil. Bunları bir an önce ve yandaş – muhalif bakmadan, yurt içinde
üretmeliyiz. Onun için de vasıflı mühendislerimizi kaçırmasak iyi olur.

 

Mühendisler ve hekimler ülkesiydik –
yandaşlar ülkesi olduk

Savunma konusundaki malzeme, muhakkak ki
stratejik ve piyasa koşullarına tabi değil. Fakat bir ürünü başka etmenler de
stratejik yapabiliyor. Batı, üretiminin büyük kısmını Asya-Pasifik havzasına
kaydırınca bazı terslikler yaşamaya başladı. Tayvan’da, bir birine komşu iki
bilgisayar belleği (RAM) fabrikası yandığında aylarca bellek fiyatlarının
yanına yaklaşılamadı. Yonga (çip) üretiminde kullanılan reçineyi üreten
fabrikalar, bir tsunamiden sonra devre dışı kalınca çip krizi patladı.
Dolayısıyla bu ürünlerin de stratejik olduğuna karar verildi ve mesela Philips,
Uzak Doğu’ya gönderdiği üretimini tekrar Hollanda’ya taşıdı.

 

Geçen yazıma yorum yapan Turgay ve Mülayim
mahlaslı okuyucularım da, Hollanda’nın teknoloji atılımını bakınız nasıl
yazmışlardı: “[Hollanda’da] Silikon Vadisi’ne benzer bir yer varmış ve de 1000
‘e yakın Türk mühendis orada çalışıyormuş. “ (Turgay).  “Hollanda, dünyanın en büyük çip fabrikasını
kuruyor” (Mülayim).

 

İlber Ortaylı,  epey önce, “Türkiye bir hekimler ülkesidir.
Yakında bir mühendisler ülkesi de olacaktır.” demişti. Olduk da. Fakat şimdi su
tersine akmaya başladı. Mühendissiz, hekimsiz, fakat bol yandaşlı bir ülke olma
yolunda ilerliyoruz.

 

İğneyi kendimize

Nihayet kendime, basına da bir eleştiri
yönelteyim. Nasıl iktidarın vasıflı bilim adamına, hekime, mühendise ihtiyacı
yoksa basınımızın da olumlu haberlere, başarılı gençlere, genç veya yaşlı
yenilikçiliklere dair haberlere ihtiyacı yok. Başarı haberlerine ihtiyacı yok.
Olumlu gelişmeler, katiyen kötülükler kadar yer bulamıyor. Dolayısıyla başarılı
insanların da şevki kırılıyor. Bu bir negatiflik sarmalı ve belki beyin göçünün
ikinci sebebi de bu.

 

Bir akrabamın, Banu Zorlutuna’nın, yönettiği
açık oturum programının arasında, kanal sahibinin onu çağırarak, “Bir kavga
çıkart da reytingimiz artsın.” dediğini hatırladım.

 

Elin adamı, “Ne yapmış?” diye sorarken biz,
“Bizden mi?” diye soruyoruz. Yenilikçinin de ne sizden ne de öbürlerinden olmak
umurunda değil. Ceketini alıp gidiyor. Hakkaniyetli olayım: Karar, bu
eleştiriyi en az hak eden gazete. ( millidusunce.com )