26.6 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 335

Emirdağ Güvecindeki Vatan Mutfaktaki Vatan-II

0

“Bu yazı Ablam Asuman ÜNAL ve
Kardeşim SOMET Kurucu Müdürü Dudu YALDIZKAYA Hanımlara ithaf edilmiştir”.

Kimi yemekler içinde pişirildiği
kabın adıyla anılır. Çeşitli doğranmış sebzelerin etle birlikte fırına
verildiği bir yemek olan “güveç” de, içinde pişirildiği kabın adıyla anıla
gelmiştir. Güveç, içi sırlı bir toprak çanağın adıdır.[1]

Yemeğin Malzemeleri: 1 kg. kuşbaşı
et, 5-6 adet patlıcan, yeşilbiber, domates, sarımsak, tuz.

Yapılışı ise şu şekildedir: Kuşbaşı
et, toprak tencerenin içine konularak fırına verilir. Et kavrulduktan sonra
toprak tencerenin içine patlıcan, biber, domates, sarımsak doğranır, tuzlanır
ve karıştırılarak susuz ya da çok az su ilave edilerek tekrar fırına sürülür. Bir
saat sonra fırından çıkarılarak ayranla birlikte servis yapılır. Ancak şunu
belirtmekte yarar vardır: Bu yemeği özel ve lezzetli kılan unsur güveç adı
verilen toprak tencerede susuz olarak pişirilmesidir. Bu nedenle de içine
konulan malzemelerden daha önemlidir pişirilmesinde kullanılan kap. Yemek
bölgede yıllardan beri yapılmaktadır. Eskiden sadece Türkmenler arasında
sevilerek yapılan bu yemek zaman içerisinde yöre halkı tarafından da
benimsenmiştir. Bugün Emirdağ’ın birçok köyünde köylüler bu yemeği taş
fırınlarında yapmaktalar. [2] Eski Türk fırınları ile ilgili Anadolu Türk halk
deyişlerini Ahmed Vefik Paşa kısa, fakat öz olarak toplamıştır. Belgelerin en
eskisi Harezmşahlar çağına aittir. Fırın[3] için, “etmek yişürür ev” denmekte
idi. Aynı kaynağın bir başka yerinde de, “pişürdi etni” etini pişirdi deyimi de
görülmektedir, ikinci önemli belge ise, Kıpçak ve Mısırdaki Memlûk Türklerine
aittir. Onlara göre, “ot ornı”, “fırın” demektir. Eski Türkçede ot, ateş ve
orun da, yer anlayışına gelirdi. Eski Türkçede fırın ile tandır daima
birbirlerine karıştırılmışlardır.[4]

 

Emirdağ güveci diğer güveç
yemeklerinden ayrılır. Çünkü güveçle yapılan yemeklerin hiçbiri yöre ismiyle
anılmaz. Emirdağlılar yemeği öyle benimsemişlerdir ki yemeğe yörelerinin ismini
vermeyi unutmamışlardır. Türk mutfak kültürünün ayrı bir lezzeti olan Emirdağ
Güveci bölgede düğünlerde, mevlütlerde kısaca yöre halkı için önemli görülen
her türlü uygulamada yer almaktadır.[5]

 

Türk Kültüründe et yemeklerinin özel
bir yeri vardır. Bu sebeple, Oğuz Kağan destanında, büyük ziyafetlerde
kesilecek koyunun, hangi parçalarının hangi boylar tarafından yenileceği açık
olarak belirtilmişti. Boylar ve Türk kesimleri arasında kavga çıkmaması için,
hangi Türk bölüğünün, hangi parçayı yiyeceği, önceden kesin bir töre olarak
ilân edilmişti. Bu düşünce, Türklerde “ülüş veya pay” sisteminin bir görüntüsü
idi. Bir koyundaki et payı, çok daha geniş bir mânada, bir devlet ve hukuk
anlayışının, başka bir şekilde anlatılışı idi.[6] Eski Türklerde Sofraya Oturma
Şekli: Selçuknâmelerde “…söğülmeler sedire ve iki kola Oğuz resmince döşenip
müzeyyen oldu. Şerbetler Oğuz resim ve erkânı üzere yenildi ve içildi”
şeklindeki izahata göre ecdadımız sofraya karşılıklı iki sıra üzere
otururlarmış, eğer han (hükümdar) Kayı’dan olursa sağ kol beylerbeyi Kayı’dan
olur. Ve: 1- Kayı, 2- Bayat, 3- Halka evli, 4- Yazır, 5- Döver, 6- Dodurga, 7-
Yaparlı, 8- Afşar, 9- Kızık, 10-Beydili, 11- Kargın, 12- Karaevli boylarından
olanlar sağ tarafa otururlardı. Sol tarafa da 1- Bayındır, 2- Peçenek, 3-
Çavundur, 4- Çepni, 5- Salır, 6- Eymir, 7- Alayutlu, 8- Üreyir, 9- İğdır, 10-
Büğdüz, 11-Yıva, 12- Kınık boyları oturacaklardır.”[7]

 

ET

 

Asya Türkçesinde ud, cinsiyet
tefriki yapılmadan genel olarak “sığırı” ifade eder. Bir VIII.ci yy Manihaist
Uygur metninde “kentü sürüg udug koyanıg = kendi sürülerinden sığır ve
koyunlar” ibaresi okunuyor. Yine bir başka, bu kerre Budhist metinde “yerin ud
mayakı üze suvatıp = zemini (yeri) sığır gübresiyle nemlendirme”den söz
ediliyor. Kaşgarlı bunun Çiğilce ve “Türklerin tanınmış olan oniki yılından
biri” olduğunu söylüyor (DLT I, s. 45)[8] “Eti seven”kişiler için Altay
Türkleri, etsek derlerdi. Altay Türklerinin Bazen da, etşil yani “etçil”
dedikleri de, görülüyordu. Altay’daki Türklerin bu anlayışlarının, Anadolumuzda
söylenenlerden pek büyük bir ayrılığı yoktu. Et Türklerde yaygın olarak, “küçük
et bıçakları” ve “çatal” ile yenilirdi. Uygur fresk ve tablolarında, portreleri
görülen Türk büyüklerinin kemerlerine asılı, tek veya çift bıçaklar
görmekteyiz. Pek küçük bir boyda olan bu bıçakların vazifeleri de, yukarıdaki
bu açıklamamız ile anlaşılmaktadır. Carpini, ve Rubruk gibi. ünlü seyyahlar,
Çingiz Han çağındaki bu küçük et bıçakları ile çatallarından, sık sık söz
açmışlardı. Bir kabın içinde kesilen et parçaları, konukların ağzına bu küçük
et bıçakları ile verilirdi.[9]

M.Ö. 2500’lerde, Batı Türkistan’da,
Aşkabad yakınında bulunan Anau III katının, güneşte kurutulmuş tuğlalardan
(kerpiç) yapılmış dört köşe evler, hububat daneleri, sığır ve koyun gibi
hayvanlara ait kemik kalıntıları ile yerleşik ve ziraatçı bir kültüre sahip
olduğu anlaşılmaktadır. Yine aynı bölge ve devirlerde Namazgâh Tepe de, biraz
da Eneolitik kültürü temsil eden ve Ön Asya ile yakın münasebeti olan bir
merkez olarak karşımıza çıkıyor. Bir çok yönden Anau kültürüne benzer bir
manzara görüyoruz: tuğlaların yanında alçı kalıntıları, kıyılmış yemler, arpa,
buğday ve bazen çavdar, üzüm taneleri, ev hayvanlarından koyun, keçi, sığır,
deve ve köpeklere ait kemikler bol miktarda bulunuyor. Kalıntılardan,
koyunların yünlerinden de istifade edildiği anlaşılıyor- Hububat döğmek için
kullanılan havan elleri ve dibek, bakır eşyalar da önemli buluntular arasında
görünüyor.[10] II.ci binde de güney Sibirya’nın en önemli ve etkileri güneyde
Tanrı dağlarına; batıda Don kıyılarına kadar yayılmış Andronovo kültür
merkezinde artık at, sığır ve koyun gibi ehli ev hayvanlarının yanı sıra deve
de iyice yerleşmişti. Bu devirde at, sadece bir binek ve yük hayvanı olmaktan
çıkıp aynı zamanda eti yenir bir hayvan olarak da önem kazanmıştı. Andronovo
kültürü Altay’lara daha geç zamanlarda, M.ö. 1200-700’lerde yayılmıştı. Yine
Orta Asya kültür tarihi bakımından büyük ehemmiyeti haiz güney Sibirya’da
Karasuk kültürü zikredilir. Andronovo kültürü ile az çok aynı zamanlara tesadüf
eden Karasuk’ta, kabzeleri hayvan suretleri ile müzeyyen hançerler, Orta
Asya’da İskit (Doğu Avrupa, Kuzey Karadeniz, Orta Asya ve Anadolu’da yaşamış ön
Türkler-açıklama: Hilmi Özden) geleneğini devam ettiriyordu. Bu gelenek bütün
Baykal bölgesi, Moğolistan ve Çin’e kadar yayılmıştı. Bu yeni kültür güney
Rusya ve Çin arasında teması temin eden kavimler kitlesine aitti. Bunlar M.Ö-
1200 ile 700 arasında vahdetlerini sağlamışlardı. At, deve, koyun ve sığır
besliyor, koyunyününden kumaş dokuyorlardı. Yenisey bölgesinde bulunan taşlar
üzerindeki resimlerde arabalı çadırlar görülüyor. 682’de Göktürk’ler, Oğuz’lar
(Otuz Oğuz’lar) ve müttefikleri Çin’liler ve Kitay’lar üzerinde kazandıkları
Ötüken ormanında “İnigak Köl” (İnek Gölü) zaferi ile Oğuz’ları ve diğer
kavimleri kendilerine bağlıyorlardı. İnekler mi su içermiş, Ötüken’in bu
gölünde? Bilmiyoruz. Bursa’nın İnegöl’ü bu İnigak Köl’ün bir hatırası olabilir
mi?[11]

 

Görülüyor ki sığır, ve bilhassa
koyun eti yeme itiyadı Anadolu’ya sadece Asya’lı öğeler tarafından taşınmış
olmayıp bu alışkanlık buralarda tarihle beraber başlamıştır. Türkmen’den
binbeşyüz sene kadar evvel bu toprakları etkilemiş İskit’ler için de tarih kitapları
şöyle yazıyor: memleketleri, bütünüyle, balık ve av hayvanından yana çok
zengindi. Bunların başlıca yemekleri kımız, yani tahammür ettirilmiş kısrak
sütü, bol miktarda peynir, bazen soğan, sarımsak ve fasulye gibi sebzeler olup
sofra, mersin balığı ve orkinosla ve her türlü av hayvanı ile olduğu kadar at,
kuzu ve keçi eti ile de takviye edilirdi. Et çoğu zaman kendilerine mahsus bir
şekli haiz büyük bir kazanda haşlanır, bazen de yulaf ile kaynatılırdı.[12] Mamafih
Anadolu sekenesi ile Asya’nın gezginci unsurlarının beslenme sistemleri
arasında bariz bir fark da esasında mevcuttur şöyle ki ilkinde gıda rejimi çok
dengeli, yani az çok her çeşit besin maddesini içine alırken diğerlerinde bu,
genellikle et ve sütlü maddelere dayanıyor (tamamen proteinle beslenme). Bu
husus, o derece meşhur olmuştu ki 1046’da, Semerkand’ın Nasturî metropolidi,
bir mektubunda Oğuz’ları anlatıp “bunların atları da et yemektedir”(!!) diyor.
Dede Korkut kitabında servetin, paradan bahis olunsa dahi, esasta malik olunan
hayvan miktarı ile ölçüldüğü görülür. “Tavla tavla şahbaz atlar, katar katar
kızıl develer, ağılda tümen tümen koyun” zikri daima tekrarlanır- Dirse Han,
kopuzunu çalarken şöyle çağırır:

“Boynu uzun bidevi atlar giderse
menüm gider,

 

Ağıldan tümen koyun giderse menüm
gider,

 

Kaytabandan kızıl deve giderse menüm
gider.”.

 

Ziyafetin eksik olmadığı bu toplumda
başlıca ikram maddesi etti. Şölenlerde daima “attan aygır, deveden buğra,
koyundan koç” kırdırılırdı. Tepe gibi et yığdırılır, göl gibi kımız
sağdırılırdı. Bunlardan başka av etleri de önemli yer tutup itibarlı misafirlere
bunlar özellikle ikram edilirdi. Zamanla, Asya’nın gezginci unsurlarında
sığırın ikinci plana geçtiğini görüyoruz. Oğuz’ların servetleri sayılırken
koyun sürüleri, yılkılar (at sürüleri), develer zikredilip ve “hatta, Hudud
ul-Âlem’e göre, sığırlar” diye ilâve ediliyor. İbn Fadlân, Bulgar’ların at eti
yediklerini kaydetmekte, fakat Oğuz’lar için aynı şeyi tekrar etmemektedir.
Mamafih aynı müellif Oğuz’larda ölenlerin atlarının yenildiğini de kaydediyor.
Diğer taraftan Oğuz destanları da Oğuz’ların, diğer Türk elleri gibi, at eti ve
hatta deve eti yediklerine tanıklık eder. At eti belki de istisnaî hallerde
yeniyordu. Ancak Müslüman olup at etini mubah kılmayan Hanefî mezhebine sülük
edince bundan genellikle vazgeçmiş olmalıdırlar.[13]

SONUÇ

Et yemeği deyince dünyada akla önce
Türkler gelir. Özellikle hayvan yetiştirici Türklerde et yemeklerinin
zenginliğini görmekteyiz. Anadolu’ya gelen Oğuz Türkmen boyları da bu geleneği
hassasiyetle korumaktadırlar. Türk coğrafyasının çeşitli bölgelerinde
farklılıklar olmasına rağmen et yemekleri yapılmaktadır. Sadece Türkiye’de
birçok vilayetimizdeki göveç/güveç yemeğimizin tüm lezzeti ile yaşatılması
tarihle olan bağlarımızı güçlendirmeye devam etmektedir. Millî kimliğimizin çok
önemli bir unsuru olan mutfağımızın “ocağı” tarihin bize emaneti olan
yemeklerimizi hazırlamaya devam ettikçe “Aziz Türk Milleti”nin ocağı
söndürülemeyecektir.

2. Temmuz. 2015

 

[1] Önder Şenyapılı, Damakta Kalan Tatların Akılda Kalan
Adları, ODTÜ Yayıncılık, 2. baskı, Ankara, 2010, s. 189.

 

[2] M.Öcal Oğuz, Nuray Aykanat, Ayşenur Karagöz, Kentler
ve  İmgesel  Yemekler, Gazi Üniversitesi Türk Halkbilimi
Araştırma ve Uygulama Merkezi Yayınları, 
Ankara, 2006, s.17., Derleyen: Murat Seven, Derleme Tarihi: 2005, Kaynak
Kişi: Ahmet Hacıoğlu, 1939 Emirdağ Doğumlu, Lokantacı

 

[3] Furūn, Celalüddin 
Hızır Paşa (Hacı Paşa), Müntehab-ı Şifa I, TDK Yayınları, Ankara, 1990.
Bahaeddin Ögel, kelimenin İtalyanca olduğunu ifade ediyor. (a. g. e., s.43), فرين ([Yun. phournos / Lat furnos > Ar.
fürūn] isim)Yaşar Çağbayır, Ötüken Türkçe Sözlük, Ötüken Yayınevi, İstanbul,
2007.

 

[4] Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, cilt 4, T.
C. Kültür Bakanlığı, Ankara, 2000, s. 43,45.

 

[5] M.Öcal Oğuz, Nuray Aykanat, Ayşenur Karagöz, a. g. e.,
s.17.

 

[6] Bahaeddin Ögel, a. g. e., s.335.

 

[7] M. Zeki Oral, Selçuklu Devri Yemekleri ve Ekmekleri,
Millî Yemek Kültürümüz (Hazırlayan: M. Sabri Koz), Eskişehir 2013 TDKB,
İstanbul, 2013, s.34.

 

[8] Burhan Oğuz, Türkiye Halkının Kültür Kökenleri, Cilt 1,
Anadolu aydınlanma Vakfı Yayınları, 2. Baskı, 1976, İstanbul, s. 535.

 

[9] Bahaeddin Ögel, a. g. e., s.335, 337.

 

[10] Burhan Oğuz, a. g. e., 539.

 

[11] Burhan Oğuz, a. g. e., 539.

 

[12] Burhan Oğuz, a. g. e., 540.

 

[13] Burhan Oğuz, a. g. e., 540-541.

Ebüsuûd Efendi ve Tefsiri – 1 Ebüssuûd Efendi’nin Hayatı – 1

Hoca Çelebi’ olarak da anılır. Tam adı: ‘Ebüssuûd Muhammed ibn Muhammed el-İskilîbî,
el-İmâdî
’dir. Kendisine uygun görülen diğer unvanlar: ‘Müftilenâm, şeyhülislâm, sultânü’l-müfessirîn, hâtimetü’l-müfessirîn,
muallim-i sânî, allâme-i kül, Hoca Çelebi, Ebû Hanîfe-i Sânî
’ olarak
bilinmektedir.  ‘Ebüssuûd’ ismiyle anılsa
da asıl adı Muhammed’dir.

Osmanlı
yükselme döneminin büyük hukuk ve İslâm âlimidir. H. 17 Safer 896 / M. 30
Aralık 1490 târihinde Çorum’un İskilip ilçesine bağlı İmâdlı, günümüzdeki adı
ile ‘Direklibel’  köyünde dünyâya geldi. Bâzı kaynaklarda
İstanbul’un Metris köyünde doğduğu belirtilmektedir.

Ebüssuûd Efendi
ilk tahsilini babasının yanında yaptı. Ondan Seyyid Şerîf el-Cürcânî’nin kelâma
dâir Hâşiyetü’t-Tecrîd ve Şerhu’l-Mevâkıf, belâgata dâir Hâşiye ale’l-Mutavvel
adlı eserleriyle çeşitli tefsir kitaplarını okudu. Babası, vefat edinceye kadar
O’nun yetişmesi için gayret gösterip, ders vererek eğitip, terbiye etmiş ve
icâzet vermiştir. Babasından sonra, meşhur Osmanlı âlimlerinden Müeyyedzâde
Abdürrahmân Efendi’den, tefsir ve hadis ilimlerini öğrendi. Âlim Karamanlı
Mevlânâ Seyyid Süleyman’dan dersler aldı. Son olarak da bâzı kaynaklarda
belirtildiğine göre meşhur Osmanlı âlimi Müftiyyü’s-Sakaleyn İbn-i Kemâl
Paşa’dan da dersler almıştır. Hocası Mevlânâ Seyyid Süleyman’ın kızı Zeyneb
Hanım’la evlendi. Bu evlilikten Ahmet, Mehmet, Mustafa adlarını verdiği üç oğlu;
Hatice, Rahime ve Kerime adlarını verdiği üç kızı oldu.

Ebüssuûd
Efendi’nin oğullarından Ahmed Efendi Şehzade Medresesi’nde müderris iken yirmi
altı yaşında vefat etmiş, daha sonra babasının gömüldüğü hazireye
defnedilmiştir. Diğer oğullarından Mehmed Çelebi, Halep kadılığına kadar
yükselmiş, Mustafa Çelebi de Anadolu ve Rumeli kazaskerliği yapmıştır.
Kızlarından Kerime Hâtun, Rumeli kazaskeri Kafzade Mustafa Feyzullah Efendi’yle
evlendi. Hatice Hâtun, hemşirezadesi ve babasından icazetli ve şeyhülislâmlığa
kadar yükselen Abdülkadir Efendi’yle evlendi. Rahime Hâtun, Zenbilli Ali
Efendi’nin oğlu Fudayl ile evlendi.

 Ebüssuûd Efendi, çocukluk ve gençlik yıllarından
itibâren babasından zâhirî ve bâtınî ilimleri tahsil etmiştir. Ebüssuûd
Efendi’nin babası Şeyh Muhyiddîn, Fâtih Sultan Mehmed Han’ın oğlu Şehzâde  Bayezit’in Amasya sancak beyliği sırasında
sevgisini ve dostluğunu kazanmıştı. Bayezit’in padişah olmasından kısa bir süre
sonra İstanbul’a dâvet edilmiş ve Fâtih semtinde, Sultanselim civârında kendisi
için bir tekke inşa ettirilmiştir. (bu tekke daha sonra Sivâsî Tekkesi diye
tanınmıştır)

Hünkâr Şeyhi’ olarak bilinen, Ali
Kuşçu’nun talebesinden olup O’nun ölümünden sonra tasavvuf makamına geçmiş
bulunan Muhyiddîn Yavsı ibn Mustafâ el-İmâdî el-İskilîbî, annesi de Ali
Kuşçu’nun yeğeni veya bir rivâyete göre kendi kızı Sultan Hâtun’dur. Bu ikinci
ihtimâle göre Ebûssuûd Efendi, Ali Kuşçu’nun torunu olmaktadır.

İmâdî
nisbesine bakarak Ebûssuûd’u kürt asıllı gösterenler olmuştur. Bu yüzden
bâzıları O’nun, Güneydoğu Anadolu’da bulunan, şimdi Irak toprakları içinde
kalan İmâdiye’li olduğunu zennetmiş bâzıları da İmâd’ı, Âmid ile karıştırarak
O’nun Diyarbakırlı olduğunu yazmıştır.

Âlî Mustafa
Efendi ve Peçuylu İbrâhim’in İmâd’ı İmâdiye ile karıştırarak Ebüssuûd Efendi’yi
Kürt asıllı göstermeleri de yanlıştır. Zira Ebüssuûd Efendi’nin ailesinin şimdi
Irak topraklarında kalmış bulunan İmâdiye ile hiçbir alâkası yoktur. En büyük
hayratı İskilip’tedir.

Ebüssuûd
Efendi ilk olarak Yavuz Sultan Selim döneminde 1516’da Çankırı Medresesi’ne,
buraya gitmekte tereddüt göstermesi üzerine de İnegöl İshak Paşa Medresesi’ne
tâyin edildi. 1520’de buradaki görev süresi sona erince ertesi yıl Dâvud Paşa
Medresesi’nde, bir yıl sonra 1522’de Mahmud Paşa Medresesi’nde görevlendirildi.
1525 yılında Vezir Mustafa Paşa’nın Gebze’de inşa ettirdiği medreseye tâyin
edildi. Bir yıl sonra Bursa Sultâniye pâyesine lâyık görülen Ebüssuûd Efendi
1528’de Medâris-i Semâniyye’den Müftü Medresesi’ne müderris oldu. Beş yıl bu
vazifede kaldıktan sonra önce Bursa, Kasım 1533’te İstanbul kadılığına
getirildi. 1537 yılında Rumeli Kazaskerliği’ne yükseltildi ve hemen sefere
katıldı. Kara Boğdan, Estergon ve Budin seferlerinde padişahın yanında yer
aldı. Budin’in fethinden sonra şehirde ilk cuma namazı O’nun tarafından
kıldırıldı. Sekiz yıl Rumeli kazaskeri olarak görev yapan Ebüssuûd Efendi Ekim
1545’te Fenârîzâde Muhyiddin Efendi’nin yerine şeyhülislâm oldu.

Ebüssuûd
Efendi kazaskerliği ve şeyhülislâmlığı sırasında özellikle ilmî rütbe, mevki ve
kademeleri sistematik bir düzene kavuşturmaya çalıştı. O’nun Rumeli
kazaskerliğine kadar sistemli bir mülâzemet usulü yoktu. Bu durum birtakım
şikâyetlere yol açınca Kanûnî’nin emriyle meselenin halli için görevlendirildi.
Ebüssuûd Efendi önce her pâyede âlimlerin ne kadar mülâzım vereceklerini tesbit
etti, daha sonra da yedi yılda bir mülâzemet usulünü kanunlaştırdı.
Medreselerden mezun olan dânişmendlerin kazaskerlerin meclisindeki ‘matlab’
veya ‘rûznâme’ denilen deftere kaydolarak sıra beklemeleri şartını getiren bu
usul bazan ihlâl edilmişse de uzun yıllar düzenli şekilde uygulanmıştır.

Osmanlı
şeyhülislâmları arasında daha çok verdiği fetvalarla tanınan Ebüssuûd Efendi,
özellikle Batınîliği benimseyen mutasavvıflara karşı koydu.

Başarılı
olduğu için Kanûnî’nin vefatından sonra, oğlu Sultan İkinci Selim Han döneminde
de şeyhülislâm olarak vazifesine devam etti. Osmanlı Devleti’nde şeyhülislâmlık
makamına getirilmiş 131 kişinin içerisinde, en uzun müddetle hizmet gören
kişidir. Aynı zamanda, hazırladığı kanunnamelerle Sultan Süleyman Han’a ‘Kanûnî’ lâkabını kazandıran
şeyhülislâmdır.

Hanefî fıkhı,
Türk örfi hukuku, hâkanın, devletin yüksek menfaatleri için koyma hakkı ve
vazifesi olan hukûkî düzenlemeler ve Osmanlı Cihan Devleti’nin ihtiyaçlarını en
iyi şekilde, hatta birkaç asır boyunca karşılayacak kanunlar hazırladı. Hükümdar
ile bu hususta, tam bir âhenk içinde çalıştı. Sultan Süleyman Han da bu
kanunları onaylayıp yürürlüğe koydu ve aynen uygulanmasına titizlik gösterdi.
Bu bakımdan Türk milletinin yetiştirdiği en büyük hukuk dehâlarından biridir.
Aynı zamanda Osmanlı şâirlerinin içinde seçkin bir yeri vardır. ‘En mükemmel Arapça şiir yazan Türk
olduğu belirtilir.

Kendisi gibi
âlimler yetiştirdi: Kanûnî Sultan Süleyman Han ve Sultan İkinci Selim Han
dönemlerinde Şeyhülislâmlık yapan Ebüssuûd Efendi,  Sultan Üçüncü Murad Han ve Üçüncü Mehmed Han
dönemlerinde şeyhülislâmlık, kazaskerlik yapan ve diğer ilmî mevkilerde bulunan
birçok âlimin hocası olmuştur. Şeyhülislâm Mâlulzâde Seyyid Mehmed, Abdülkadir
Şeyhî, Hoca Sâdeddin, Bostanzâde Mehmed ve Sun‘ullah efendilerle Bostanzâde
Mustafa, Cenâbî Mustafa Efendi, Şâir Bâkî, Hâce-i Sultânî Atâullah, Tezkireci
Âşık Çelebi ve Kınalızâde Hasan Çelebi, Ebülmeyâmin Mustafa Efendi ve Ali
Cemâlî Efendi’nin oğlu Fudayl Çelebi gibi âlimler bunlar arasında sayılabilir.

Verdiği
fetvâlarla Kanûnî’nin, günümüzde ‘Ezidîler
olarak da anılan Yezidîlere karşı hareketlerini ve İkinci Selim Han’ın Kıbrıs
seferini destekleyen fetvâlar verdi. Verdiği fetvâların arasında dikkat çekici
olarak Karagöz oyunları gösterileri ve o zaman yeni olarak Osmanlı ülkesine
girmekte olan kahve içilmesi konuları bulunmaktadır.

Bâzı
kaynaklarda kem kalem erbabı, Kıbrıs’ın fethini, Sultan’ın şarap düşkünlüğü ile
irtibatlandırır. Güya Kıbrıs’ta yetiştirilen üzümlerden dönemin en kaliteli
şarapları elde edilirmiş… Osmanlı’da padişahlık makamı, mutlak otoritenin
kaynağıdır. Bunda şüphe yok. Fakat bu otorite, ilgili mercilerde kesin karar
alındıktan sonra geçerlidir. Eüssuûd Efendi, yeri geldiğinde, Kanûnî Sultan
Süleyman Han’a bile karşı koymuş, bildiği doğrulara aykırı hiçbir harekete izin
vermemiştir. Bu durumda, üzüm ve şarap meselesi, iftiranın ötesinde bir mânâ
ifâde etmiyor.

Diğer
taraftan, Kıbrıs, mevki itibariyle günümüzde de dünyanın en stratejik
bölgelerinden biridir. Sultan, Ebüssuûd ve karar mekanizmasındaki diğer zevat, 5
asır öncesinden bu hakîkati tespit etmişler. Bir devlet, ancak ileriyi gören
yönetim kadrolarıyla cihan devleti hâline gelebilir.                                                                                                                     

                                                                                                                              
(DEVAM EDECEK)

 

 İRŞÂDÜ’L AKLİ’S-SELİM – 1

 

Tefsirin tam adı; ‘İrşâd-ı akl-ı selim ila mezâvay-ı Kitabil Kerim’dir. Türkçe
karşılığı; ‘Kur’ân-ı Kerîm’in
meziyetlerinin aklıselim’e açıklanması
’ olarak ifâde edilebilir.

Boğaziçi Yayınları tarafından 19,5 X 27,5
santim ölçülerinde 11 ciltte 5.359 sayfa hacimle basılan eserin künyesi: *Proje
ve Koordinasyon: Ergun Göze. *Tercüme: Ali Akın (Diyânet İşleri Başkanı E.
Danışmanı) *Redaksiyon: H. Necati Demirtaş. *Teknik Hazırlık: Mesut Zeybek.
*Kapak ve İç Tasarım: Harun Tan. *Yapım: Yazıevi. *Baskı: Enes Matbaası. *İstanbul,
2021.

492 sayfa hacimli 1. Ciltte, yer alan bölüm
başlıklarından bâzıları: *Yayınevinin Sunuşu (s: 17-38), *Müellifin Önsözü:
(39-44), *Fatihâtü’l-Kitab Sûresi (45-69), *El-Bakara Sûresi (71-478), İndeks:
(s: 479-492)

Âyetlerin önce meali, sonra tefsiri veriliyor.
Bu disiplin, son sayfaya kadar aynen devam ettirilmektedir.

Büyük İslâm İlmihali’nin yazarı Türk din
âlimi ve Cumhuriyet döneminin 5. Diyânet İşleri Başkanı Ömer Nasuhî Bilmen
(1882-1971), Ebüssuûd Tefsiri’nin yazılışından 500 sene sonra kaleme aldığı ‘Tabakattü’l Müfessirin / Tefsir Yazarları
isimli eserinde Ebüssuûd Efendi’nin eseri hakkında şunları yazıyor:

 Merhum Ebüssuûd; Keşşâf ile Envâr’üt-Tenzil’i
esas tutmuş, bunların bütün güzelliklerini bir araya toplamış, bunları yeni
yeni düşüncelerle ve işâretli nüktelerle bir kat daha yükseltmiştir.

Ebüssuûd Efendi bu
iki tefsiri kaynak olarak kabul etmiş, bâzen banların ibârelerini aynen bile
almış olmakla beraber birçok yerlerde Zemahşerî’nin sözlerininin hasta
taraflarını göstermiş ve tenkit etmiş, bunların tefsirlerinde o kadar izah
edilememiş olan bir nice mühim meseleleri derinliğine incelemiş ve
açıklamıştır.

Bu büyük müfessir,
son asırlarda guruba varmış gibi görünen ilim ve irfan güneşinin tekrar
inkişafına güzel bir hizmet etmiş, Türk âleminin yüzünü güldürmüş, ma’rifet ve
fazilet çehresini yeni şeref hâlesiyle tezyin eylemiştir.

Bu girişten sonra Ömer Nasuhî Hoca, muhterem
allâme, büyük bir vukufla bu üç tefsiri kıyaslamış ve değerlendirmiş, her
birisinin diğerine üstün olan taraflarını büyük bir tarafsızlıkla belirttikten
sonra son hükmünü de açıkça ortaya koymuştur. Tefsirler arasında yaptığı mukayese
sonuçlarını madde sırasıyla vermiştir. Buna göre dört noktada Kaazî Beyzavî, Ebüssuûd
Tefsirinden üstündür.

-Kaazî Tefsiri,
kıdemli, yâni daha eski olduğu için kendinden sonrakilere tabiî bir kaynak
olmuştur. Bu dirâyet tefsiri selis ve latiftir.

-Kaazî Tefsirinde
Zemahşerî’nin kendi kabuğuna çekilmesi sebebiyle ileri sürülmüş düşüncelerin
tashihi yoluna gidilmiştir.

-Kaazî Tefsiri,
ulemânın çok bulunduğu bir devirde onların tasvibine mazhar olmuştur.

-Kaazî Tefsiri kıraat
cihetiyle de alâkalı olup, hikmet ve tasavvuf yönü de olduğu için tedrise
elverişli bulunmuş ve Ebüssuûd merhum da bu tefsirden faydalanmıştır.

İşte bu gibi
hususlardan dolayı Kaazî Tefsiri, Ebüssuûd Tefsirinden üstündür.

Bu düşünceleri tam bir tarafsızlıkla serd
ettikten sonra Bilmen Hoca şimdi Ebüssuûd Tefsirine dönmekte ve şu noktaları
tesbit etmektedir.

-Ebüssuûd Tefsiri
Kaazî Tefsirinden tafsilatlı olup muhteviyatı daha çeşitli, düşünceleri daha
isâbetli ve faydalıdır. Diğerlerinden daha sonra yazılmış olduğu için Kaazî
Tefsiri ve Keşşâfın muhteviyatına, onlara lüzum bırakmayacak derecede sâhiptir.
Üstelik ilâveten onlarda bulunmayan bir hayli bahse de mâliktir.

-Ebüssuûd Efendi,
dirâyet hususunda büyük bir başarı göstermekle beâraber, rivâyet yolunu da
Kaazî’den daha fazla kullanmış, tefsirini birçok hadîs-i şeriflerle donatmaya
çalışmış, itikaadî, fıkhî, târihî mesele ve olaylarla daha fazla alâkadar
olmuştur.

-Ebüssuûd Efendi de
Kaazî gibi, Keşşâfın topluluktan ayrılmasına temas eden noktalarını ıslaha
çalışmış, Keşşâfın tevillerine zıt bir tevil tarzı ihtiyar etmiştir. Bu hususta
Ebüssuûd merhumun ihtiyar ettiği tevil tarzı Kaazî’ninkinden daha kuvvetli ve
daha derin inceleyen durumdadır.

-Ebüssuûd merhumun
tefsirinde, söz dizimi disiplini, edebî tahliller daha çoktur. Âyetlerin
arasındaki münâsebet ve insicam gösterilmiştir. Bu tefsirin yazılışındaki
belâgat, tertibindeki ahenk, üslûbundaki ulviyet, ifâdesindeki nezâhet insanı
büyüleyecek derecededir. Ayrıca, ibâreleri açık olduğundan, okunması kolay olup
hâşiyelere ihtiyaç göstermez.

-Ebüssuûd Tefsiri,
Kaazî Tefsiri hakkında ileri sürülen tenkitlerden sonra yazılmış olduğu için
Kaazî’nin uğramış olduğu suçlamalardan uzaktır. 

O kadar ki Kaazî’nin
müsamaha gösterdiği bazı yerlerde Ebüssuûd karşı düşünceler ortaya koyarak
gerçeğin yüzündeki perdeyi kaldırmıştır.

-Kaazî, Şafiî
mezhebinde ve Eş’arî itikadındadır. Ebüssuûd ise Hanefi mezhebinde ve Maâürîdî
itikadındadır. Bu sebeble fıkha, akaide ait ihtilaflı meselelerde Ebüssuûd
mensub olduğu mezhep ve itikadın yolunu takviye etmiş, âyât-ı celileyi o vadide
tefsir ederek gerekli mütalâaları ortaya koymuştur.

Binaenaleyh bu gibi
hususlardan dolayı da Ebüssuûd Tefsiri bizce Kaazî Tefsirine üstün gelmektedir.

Hulasa-i kelâm Kaazî
Beyzavî’nin tefsiri pek güzel, pek faydalı, fevkalâde mühim olmakla beraber
mütalâa erbabını Ebüssuûd Tefsiri’nden müstağni* edemez, fakat Ebüssuûd
merhumun tefsiri Kaazî Tefsiri’nden müstağni edebilir.

*müstağni: İhtiyaç hissetmemek.

Muhterem Ömer Nasuhî Bilmen Hoca bu kat’i
hükmüyle meseleyi bağladıktan ve hem Kaazî Beyzavî’ye hem Zemahşerî’ye rahmet diledikten
sonra bu fikrini açıklayacak iki misal de vermektedir ki bunlardan birincisi:

Cenâb-ı Hakk’ın, 9.
sûrenin 43. âyetinde, Resûl-ü Ekrem’e sitemini anlatırken müfessire gerekli
olan, nezâket ve nezâheti göstermediğidir. Gerçekten Zemahşerî tefsirinde 9.
sûre (Tevbe) 43. âyetteki ‘Afaallahü
Anke…
’ ibâresini, ‘Hatâ ettin, ne
fenâ yaptın
’ tarzında yorumlamıştır. Halbuki burada söz konusu Resûl-ü
Ekrem’in Tebük Gazvesi’ne iştirak etmemek için mâzeret beyan edenlerin
mâzeretlerini kabul etmesinden ibâretti ve tevbih edilecek bir şey olmayıp
şer’i tâbiriyle ancak bir ‘terk-i evlâ
/ uygun olmamakla birlikte, haram ve
günah sayılmayan uygulama
)  idi. Bu bakımdan
böyle bir ifâde Zemahşerî gibi beliğ bir allâme için bir noksan olarak görülmüş
ve bu yüzden İmam Sübkî gibi âlimler Keşşâfi okutmaktan el çekmişlerdir.

Bu böyle iken Kaazî
Beyzavî de Zemahşerî’ye uymuş ve o da edebî bir nakisa irtikap etmiştir. Muhaşşi
(haşiyeci) Şihap diyor ki ‘Kaazî için lâzım idi ki, buna benzer yerlerde
Zemahşerî’ye uymasın.’

Hasılı Kaazî, bu
âyet-i kerîmenin tefsirinde, kendisi gibi mütefekkir edib bir müfessirden
beklenilen hâkimane tetkikatı îfa ve nezaheti beyânı muhafaza edememiştir.

Buna mukabil, Ebüssuûd
Efendi, bu konuda hem gerekli nezahet ve hem de nezâketi göstermiştir şöyle ki:

‘Aleyhisselatı
Vesselam Efendimiz, cihada iştirak etmemek için izin isteyenlerin, mâzeretlerine
mebni kendilerine izin vermiş, hakikati hâlin incilâ ve inkişafına teennide
bulunmamıştı. Bu ise evlâ ve efdal olanı terkten başka bir şey değildir. İşte
‘Afaallahü anke’ nazm-ı şerifi Resûl-ü Ekrem’den sudur eden bu terk-i evlâ’dan
dolayı afv-ı İlâhîye mazhar olduğunu sarahaten göstermektedir.

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme
Sokağı Nu: 44 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer:
0.212-526 09 77  e-posta:
bogazici@bogaziciyayinlari.com
//   www.bogaziciyayinlari.com.tr  

(DEVAM EDECEK)

 

Kara Gün Sakın Ola ki Tekrar Etmesin!

Ahlâk Hastalıkları Hastanesi Açılsın

Bir
dinleri olduğu için ahlâka ihtiyacı kalmamış gibi davranıyorlar
” diyor Amin Maalouf. Tam da bizim durumumuzu imliyor: Ahlâksız dindarlık yada
netameli Müslümanlık..

            Dünya İslâmîlik Endeksi’nin ilk 10’unda,
20’sinde, 30’unda tek bir İslâm
ülkesi bile yok; tamamı gayrimüslim
ülkeler ve hatta bir kısmı da ateizme yakın İskandinav ülkeleri.

            Malezya 38’nci sırasıyla 57 İslam
ülkesinin en önde olanı.. Bizse 65’nci
sıradayız. Bu şu demek: İslâm
ülkelerinin İslâm’la
(ekonomi, hukuk, özlük ve siyasî haklar, uluslararası
ilişkiler) neredeyse doğru dürüst bağı
yok
.

            Hani CumhurbaşkanıBizim zamanımızda TEOG mu vardı” dedi ya;
bizim zamanımızda Ahlâk Bilgisi diye
ayrı bir ders vardı. Gerçi o dersin haricinde de günün her saatinde herhangi
bir olayda Büyükler çeşitli ahlâkî uyarılarda bulunarak toplumsal mutabakatı hep canlı tutarlardı.

            İki Kızılderili atlarıyla dörtnala koşturup duruyorlarmış. Derken yaşlı
ve bilge olan; “Çok hızlı gittik,
ruhlarımız geride kaldı. Biraz dinlenelim de ruhlarımız bize yetişsin

demiş.

            E
biz de bayağı bir ileri gittik ve ahlâkımız
çok gerilerde kaldı. Biraz geviş getirelim de ahlâkımız
davranışlarımıza otursun.

            Bu
konuda Osmanlı zamanında yazılmış sıkı
bir kitap var: AHLÂK-I ALÂÎ. 1565’te
kadılık ve kazaskerlik yapan Kınalızade
Ali Efendi
tarafından yazılmış; ilk
Türkçe ahlâk kitabı
sayılıyor ve Yüksek
Ahlâk
anlamında.

            Kitaptan
Türk Yurdu’nun Temmuz 2017 sayısında
Nevâbitler / Türediler” hakkında
muhteşem bir makale yazan Doç. Alper Özmen
kardeşim vesilesiyle haberdar oldum. Ve Doç.
Ayşe Sıdıka Oktay
’ın inceleme – araştırma tezi üzerinden okudum.

            Başlıktaki
hastane fikri benim, 60 sayfalık Ahlâkî
Hastalıklar ve Tedavisi
bahsi ise Kınalızade’nin. Muhlik (helâk edici) hastalıklar
olarak saydığı cehl (câhillik), hayret (şaşkınlık), hased (kıskançlık), hışm (kızgınlık), hıkd (kin), galebe-i gazab
(aşırı öfke), atâlet (tenbellik), emel (arzu), aşk (şehvete) gibi dalları da Kınalızade Üniversitesi Ahlâk
Hastalıkları TeoTıp Fakültesi
’nin bölümleri olarak somutlaştırmak lazım.

            “İnsan insanın tanığıdır” der
Kınalızade. “Anlatma; örnek ol!” der
Kınalızade. Ve insanları Özgür İnsan,
Özerk (Yarı Özgür) İnsan, Bağımlı (Yarı Köle) İnsan ve Köle İnsan diye dörde ayırarak
tasnifler. İsterseniz günümüzdekilerle test edelim.

            Kınalızade’nin
Sefih Çelebi’ imlendirmesiyle
örneklediği tiplerin Müslüman
toplumumuzda milyonlarca fotokopisi
var. Bir de İkiyüzlüler (Muraî), Bozguncular
(Muharrif), Haydutlar (Bağî), Sapkınlar (Mârik) ve Gözbağcılardan (Muğalâta) oluşan
beşlemesi var.

            Yalancı
şahitlik edenleri, yalan-yanlış yollardan mal edinenleri, rüşvet alan ve bâtıla
meyledenleri, insanların mal ve rızkını gaspedenleri, hırsızlık ve
dolandırıcılık yapanları, ceza diyerek haksız yere mala konanları da bu faslın
zeyli olarak verir.

            Aile Ahlâkı’ndan Devlet Ahlâkı’na, Erdemler
ve Rezîletler
’den Vasat / Orta, İtidal ve Adalet’e kadar birçok
alanda fikir paylaşan KINALIZADE, literatürde Farâbî (Fusûl’ül-Medenî) ile Makyavelli
(Prens) arasında bir yerde duruyor.

            Son
tahlilde bu günlerde en çok tartışılan adalet – adaletsizlik konularında ise
makam odalarına çerçeveyle asılabilecek bir söz söyler: Adalet insaftır.

            El insaf!

 

(5 yıl sonra hatırlatma yazısıdır)

Kızılderililer

Konuya Türk Milliyetçisi Azerbaycan Cumhur Başkanı merhum
Ebulfez Elçi bey’in bir sözü ile girelim;

‘’Türk değilim diyene karşı sakın ısrar etmeyin. Allah’ın
bahşettiği şerefi istemeyen şerefsize, biz zorla şeref verecek değiliz.’’Sen
Türk olduğunu unutsan da; düşman asla unutmaz.’ ’

*

Macaristan’ı ziyaret eden Türk heyetini Macar heyeti böyle
karşılıyor: “Geliniz, Türkler, karındaşlar!”

*

Dışişleri eski bakanlarından İ. Sabri Çağlayangil, bir
röportaj vesilesiyle şunları söylüyor.

1956 da Bursa Valisi iken, bir inceleme için bizi Amerika’ya
göndermişlerdi. Kızılderilileri merak ettim. Mevcutlarını sordum. 400 bin kişi
dediler. “Hepiniz bu kadar mısınız? Daha çok olmalısınız?” dedim.

Tabii bu sorunun cevabını Amerika’da almak, Amerikalıdan
almak mümkün değildir. Beni o zamanlar Missisipi Nehrinin membasında “Çıpı”
aşireti diye bir Kızılderili aşiretine görürdüler. Bu Kızılderili aşireti
Kızılderili olmadığı halde, o güne kadar beş kişiye Kızılderili ismi vermişler.
Beni de Kızılderililiğe davet ederek aşiretlerine kaydedip, “Çiçu İsuya” ismini
verdiler.

Sordum nedir bunun manası diye; dediler ki: “Büyük Birader.”

Bir merasim yaptılar. Bana geyik derisinden bir elbise
giydirdiler ve meşhur tüylü başlıklarını takarak bir tören yaptılar. O zamanlar
80 yaşında olan ve iki üniversite bitirmiş bir aşiret reisi vardı. Törene
gelmiş olan Amerikalılara dedi ki:

“Bu memleket bizimdi, siz bizden zorla aldınız. Zulmederek
aldınız. Fakat bir şikâyetimiz yoktur. Çünkü bu memleketi dünyanın en medeni,
en çağdaş yurdu haline getirdiniz. Ama bu ülkeyi bizden aldığınız sıralarda,
bizim medeniyetimiz sizden çok üstündü. Fakat bugün aşiretimize kabul ettiğimiz
Valinin mensup olduğu millet o zamanlar bizimkinden de ileri bir medeniyet
seviyesindendi. Yaşı küçük de olsa biz bu Türk valisine, ‘Büyük Birader’ ismini
bu yüzden verdik.”

Ben çok duygulandım ve mukabelede bulundum. Beni bir
Kızılderili müzesine götürdüler. Gördüklerime hayret ettim. Bizim kilimlerimiz,
bizim kaplarımız, cezvelerimiz, hatta Anadolu’da yün eğirmek için kullanılan
bizim iğlerimiz. Ben şaşkınlıkla “bunlar bizim” dedim.

Adam gülerek, “biz büyük hicrette, Orta Asya’dan Alaska’ya
oradan da buraya gelmişiz” dedi. Adamın yüzüne baktım, gerçekten bizim gibiler,
Amerikalıya benzemiyorlar.

‘’Ben bir defa daha gurur duydum. Türkün cihana nasıl
yayıldığını gözlerimle gördüm. Meğer bizi onlar kendi kökleri olarak
görüyorlarmış.’’ diyecekti merhum bakanımız.

*

Andımızı yasaklayanlar, kaldıranlar, Türküm diyemeyenlere;
Andımızın okunmasını istemeyen, kanında Türk kültür genlerin taşımayan
yetkililere duyurulur.

Ne mutlu Türk’üm diyene

Mıhlama(Mıklama-Muhlama-Muğlama-Bıklama-Kuymak)Daki Vata Mutfaktaki Vatan-I

Bu derleme, mıhlamanın lezzetini bizlere tattıran Muhterem
Teyze Annem Pakize Numanoğlu Hanımefendiye ithaf edilmiştir.

 

Mıhlama “Karadeniz Bölgesi yemeklerindendir”. Peynir
(çeçil/telli, Trabzon peyniri),mısır unu, tereyağı ve su karışımından yapılır.
Yapılışı: Tereyağı tavaya konur ve yanmamasına dikkat edilerek eritilir. Sonra
mısır unu konarak rengi değişene kadar yakmadan kavrulur. Dikkatli bir şekilde
bir bardak soğuk su (yahut su süt karışımı) ilave edilir. Su kaynamaya
başlayınca peynir azar azar konur. Peynir tereyağında erimeye başlar. Dibi
tutmaması için hafif karıştırarak pişirilir. Sıcak olarak yenilmelidir.
Mıhlamanın ana malzemesi peynir ve tereyağının Türk Mutfak Kültürü Tarihindeki
yerini inceleyelim:

 

PEYNİR

 

Peynir Çeşitleri

 

Peynir ayrı bir mayalama yolu ile elde edilen bir süt
mahsulüdür. Bunun için de peynirin çeşitleri pek çok ve karışıktır. Gerçi bugün
bile hurut ve çökelek gibi kurutulmuş süt mahsullerini biliyoruz. Eski
Türklerde de bu mahsuller, aşağı yukarı aynı anlayışı ve aynı adı taşıyorlardı.
Buna rağmen, peynirin türlü çeşitlerine, kurut ve çökelek denmekten de geri
durulmuyordu. Yani, peynire de, eski metinlerde kurut veya lor adı verildiğini
görürsek, şaşmamalıyız.[1] Mıhlama yapımında lor ve beyaz peynir
kullanılmamaktadır. Daha kaliteli peynirler tercih edilir.

 

“Bışlak” sözü, peynir anlayışını karşılayan, en eski Türkçe
söz idi Bu Türkçe söz, Arapça gerçek karşılığı verilmiş olarak, ilk defa
İbnü-Mühenna Lûgatı’nda görülür. Bışlak deyişi, bu çağda Moğollar tarafından da
kullanılmakta idi. Belki de Türkçe piş-, biş- kökünden gelen bu deyişi, Türk
lehçeleri içinde, yine peynir olarak, Anadolu halk ağızlarında da görüyoruz.
Afyon Emirdağ’ındaki Karaçay Türklerinden derlenmiş olan bu bışlak sözü, Türk
kültür tarihi bakımından önemli bir belgedir. “Peynir” sözü, aslında Türkçe bir
deyiş değildir. Türkçeye Farsçadan girmiştir, ilk defa Mısır Memlûklarının
Türkçe sözlükleri ile, eski Anadolu metinlerinde görülür. Mısır’da yazılmış
sözlüklerde, benir, penir, beynir gibi Farsça formlarda da görülürler. Fakat en
mühim olanı, aynı sözlüklerde, yine peynir karşılığı olarak çıkıt, çiet gibi,
henüz daha tam olarak okunamamış ve münakaşası yapılamamış bazı Türkçe
deyimlerin de görülmesi idi. Peynir mânasına gelen diğer Türkçe bir söz ise
irimçik deyişidir.[2]

 

“İrimçik” deyişi de, ilk önce Mısır Memlûk Türklerinde
görülür. Bilindiği üzere bu lehçenin Anadolu ile yakın ilişkileri vardır. Fakat
Batı Türklüğünde görülen bu deyiş, henüz daha tam manası ile peynir için
kullanılmamakta idi. Daha çok “yoğurt yapmak için süt kaynatılırken, kesilmiş
olan süte, bu ad verilirdi. Hâlbuki Orta Asya lehçelerinde irimçik, doğrudan
doğruya peynir demektir. Bundan da anlaşılıyor ki, peynir yapmanın türlü
usulleri vardı. Eskiden her peynir adı verilen yiyeceğin, bugün yediğimiz
peynirleri ile aynı olmadığını da, unutmamamız lâzımdır. Tabii olarak
peynirlerin de, birçok çeşitleri vardı. Meselâ bazı Orta Asya Türkleri beyaz
peynire, agrımşık adı da verirlerdi. Başka örneklere bakınca, bunun aslının,
ak-erimişik, yani “ak, beyaz peynir” olduğunu da görüyoruz. Aslında bu deyimin,
erimiş, erime sözlerinden gelmiş olması da, çok muhtemeldir. Türlü çağlardaki
peynirler arasında görülen ayrılığı belirtmek için, bugün Türkiye’de yediğimiz
peynirlerin, Avrupa peynirleri ile aynı olmadığını da hatırlatalım, irim sözü
aslında Türkçede, “girdap, çevrinti” mânâsına gelir. Teleme peyniri gibi
adların da, peynirin şekli dolayısı ile verilmiş olması, çok muhtemeldir,
“İremçik peyniri” deyişine, Anadolu’da da rastlanır.[3]Çökelek-çekelik ekşimik
ve varyantları (Anadolu’nun batı yarısı ve Trakya),Işimik (Balıkesir), ılaşık
(Kocaeli), iyişmik (Afyonkarahisar), kesik(Afyonkarahisar, Isparta, Aydın,
İzmir, Manisa, Balıkesir, Sakarya, Bolu, Kastamonu, Çankırı, Amasya, Kırıkkale,
Tekirdağ, Edirne), minci-minzi(Trabzon, Rize, Samsun, Gümüşhane, Artvin),
lor-nor-nur (İstanbu, Edirne, İçel, Bursa, Konya, Balıkesir, Bilecik, Isparta,
Adana), oğuntu (Sinop), piliman(İzmir), süt çürüğü (Elâzığ), torak (Diyarbakır,
Sivas, Muş, Bitlis, Urfa), urda(Çanakkale), ulaşık (İstanbul, Samsun,
Çanakkale, Kocaeli) bunlardandır. [4]

 

Karadeniz bölgesinde değişik isimlerle anılan mıhlama
peynirinin de en önemli özelliği yerken peynirin tellenip sakız gibi
uzamasıdır.

 

Mıhlama peyniri nedir? Karadeniz’in yaygın yemeği kuymak’ın
en önemli özelliği yerken peynirin tellenip sakız gibi uzamasıdır; bu nedenle
peynir kalitesi çok önemlidir. Lor veya beyaz peynirden olmaz. İmansız peynir
denilen ve Karadeniz’in kuymak yapılan yöresel peyniri çiğ sütten elde edildiği
için alındıktan sonra geniş ve derin bir kabın içine konulup üzerine el yakacak
sıcaklıktaki su dökülerek su soğuyana kadar bu suyun içinde bekletilir. Daha
sonra istenilen büyüklükte dilimlenir. Kullanılacak olan yere göre bazen
hafifçe tuzlanır.[5]Mıhlama da kullanılan Karadeniz bölgesinde yağsız inek
sütünden veya koyun sütünden yapılan pide biçiminde peynir çeşidine “koloti”
peyniri de denir.[6] Ordu, Trabzon, Gümüşhane, Bingöl (Kiğı ilçesi), Rize
–Kolotu-Kolot, ocak ya da tandırda pişirilen una yoğurt, yumurta ve yağ
karıştırılarak yapılan ekmek, bir çeşid pide[7]demektir. Peynirin pide
biçiminde olması peynire de adını vermiştir.

 

 

 

 “Türk coğrafyasında
imansız peynir”:

 

Civil (Artvin, Erzurum), çeçil (Amasya, Artvin, Kars,
Erzurum), çiğleme(Aydınlı aşireti-Amasya, Tokat, Kayseri), deleme (Samsun,
Kars), dıngaz(Balıkesir), teleme (Çanakkale) gibileri de yağı alınmış sütten
yapılan peynirlerdir ki bunlara alelıtlak “imansız peynir” adı verilir.
Bunlardan çiğleme (Amasya, Tokat, Ordu) ile deleme (Azerî köyleri — Amasya,
Kars, Erzurum, Sivas, Gümüşhane) aynı zamanda pişirilmeden büyük kazanlarda
toplanıp yağı alınan süt ve yeni yavrulayan ineğin ilk sütünden yapılan yoğurt
(sırasıyla Rize ve Kars, Kerkük) anlamlarına da geliyor. Yukarda ki torak,
Çağatay kökenli bir kelime olup lor dahi Farsça aynı şeyi ifade eden lûr’dan
muharreftir. Bu dilde lûrâ da, çobanların sütten yaptıkları, teleme tabir
olunan şeydir.[8]

 

Ağız veya taze süt üzerine incir veya yaprağından çıkan
beyaz sıvıyı damlatmak suretiyle yapılan süt kestirmesine teleme-teleme peyniri
(Adana, Van, Bursa, Amasya, Gaziantep, Mersin, İstanbul) denir ki işbu maruf
yumuşak peynir beyaz tenli tombulca hanımlara alem olmuş: “teleme peyniri gibi
avrat” denir bunlara (İstanbul). Teleme’nin aslının deleme olup bunun Farsça
olduğunu Bürhan-ı Katı Tercümesi teyid ediyor: “Deleme (Farsça.): …
Delememânasınadır ki amme teleme derler- Taze süde maya çalıp karıştırarak taze
peynir gibi münakit olur. Çobanların büyük ikramıdır”. “Çobanın gönlü olursa
tekeden teleme çalar” der Antep’li.

 

Yunus da:

 

“Yunus bilmez kendi halin

 

Çalaptır söyleden dilin

 

Bir nicesi yeni gelin

 

Ak teleme yüzler yatur”

 

Demiş. Güzel avradın tarifine hep ağartı’ların dahil
olmasında bozkırın yaşam tekniğini görüyoruz. Gilgil peyniri, namı diğer teltel
peyniri (Artvin), taze sütten maya ile kesilerek elde edilir. Pişirilip
mayalanmış sütten hasıl olanı da uyanuk(Eskişehir, Edirne, Bursa) tesmiye
edilir.[9]

 

 

 

TEREYAĞI

 

“Tereyağı”, eski Anadolu kitaplarının bir çoklarında, kere
yağ adı ile adlandırılırdı. Aynı deyişi Kıpçak ve Mısır Memlûk Türklerinde de
görüyoruz. Sağ yağ gibi, çok eski bir özlük taşıyan Türk deyişlerini de,
Anadolu’da görmüyor değiliz. Sarı yağ deyimi ise daha çok, yaygın olarak
eritilmiş veya taze olarak elde edilmiş inek yağlarına denirdi. Eski Türk
kaynaklarında, bu deyime de rastlıyoruz. Bu gibi sözler, Anadolu’da olduğu
kadar, Orta Asya’da da yaygındır.[10]

 

Konumuzla ilgili olmasa da Karadeniz yöresinde yumurta
yemeklerinden bazıları da “Mıhlama” adıyla bilinmektedir. Bu yerlerde Mıhlama
yapılırken, patatesli karışıma kavrulmuş kıyma da konur. Bazı yörelerde patates
konulmadan sadece kıyma ile bazılarında da kaşar peyniri ve mısır unu ile
Mıhlama yapılır.”[11] Borana-boranı vs.’nin karşılıkları arasında yumurta,
yağda kızardıktan veya suda haşlandıktan sonra üzerine sarımsaklı yoğurt
dökülerek yapılan yumurta (Isparta, Burdur, Balıkesir, Kütahya, Eskişehir, Kocaeli,
Kastomonu, Zonguldak, Çorum, Samsun, Sinop, Amasya, Antalya, Konya, Tokat,
Ankara, Kerkük) ıspanak, yoğurt ve yumurta ile yapılan (Erzurum) tarifleri de
var. Kaygana, kayağına-kaygama varyantları ile birlikte omlet (Rize, İzmir,
Bursa), kayganada zeytinyağında kızarmış yumurta üstüne yoğurt dökülerek
yapılan yumurta (Aydın) oluyor. Bu aynı tariflere, Anadolu’nun her tarafına
şamil olmak üzere cübır-cılbıra-cükır-cilbir ve sair varyantları aynen
uymaktadır. Kuymak da, Erzurum’da peynirli omlet karşılığında kullanılıyor.
Kürü, Ankara’da yumurta, Kars’ta balık yumurtası, havyardır. Söğürme, haşlama
yumurta (Kars), kestirme, limon ve yumurta ile terbiye (Ordu), telemen de
rafadan yumurtadır (Niğde).[12]

 

Rafadan Arapça refdaridan muharref olup XVI. cı asırda
urfadan, rufadan şekillerinde kullanılmıştır.[13] Halıcı (1997)’nın Karadeniz
bölgesi yemekleri ve yemek alışkanlıklarını saptamak amacıyla, il
merkezlerinden 5’er kişi olmak üzere toplam 85 kaynak kişiyle yaptığı
araştırmada, Rize civarının yemek tipleri ve yemekle ilgili
alışkanlıklarının,  bazı küçük değişmeler
dışında, zaman içinde fazla farklılık göstermediği görülmüştür. Geçiş
dönemlerinde eskiden ziyafet verilirken günümüzde pasta ve meşrubat ikramı
yapıldığı bulunmuştur. Her ilin özgün üçer yemeği seçilerek standartlaştırılıp,
Besin değerleri bulunmuş ve fotoğraflanarak verilmiştir. Rize iline özgü
yemeklerden de hamsi kayganası, mıhlama, mısır çorbası standartlaştırılmıştır.
Karadeniz bölgesinde yöre ürünleriyle şekillenmiş ve göçler nedeniyle zenginleşmiş
bir mutfak kültürü bulunduğu saptanmıştır.[14] Kastamonu/Tosya’da ise, mıhlama
şu şekilde yapılır: 1) Öncelikle, isteğe bağlı miktarda (bâzıları az soğan, çok
kavurma; bâzı kimseler ise, çok soğan, az kavurma tercih edebilirler)
hazırlanan miktarda “dikine dilimlenmiş” soğan ve “kavurma”, sâdeyağda
(tereyağı) veya zeytinyağında “öldürülür”. Soğan, pembemsi bir görünüm almalı,
ancak yakılmamalıdır. 2) Soğan ve “kavurma” karışımı istenilen kıvama
geldiğinde, üzerine yumurta kırılır (yumurta miktarı da isteğe bağlıdır).
Mıhlama, usûlüne uygun olarak yapılmak isteniyorsa, mutlaka kavurma kullanmak
gerekir. 3) Yumurta kırıldıktan sonra, yine isteğe bağlı olarak, az ya da çok
pişirilir. Önemli olan, yumurtanın “ak” kısmının pişmiş olması ve yumurtanın üzerinde
şeffaf/yapışkan bir sıvı kısmın kalmaması. 4) Yumurta istenilen kıvamda
pişirildikten sonra, üzerine ─başka bir tavada, yakmadan eritilmiş olan─
sâdeyağ dökülür. 5) ve, hazırlanan mıhlama, şâyet var ise, bakır sahanlarda
ikram edilir.  [15].

 

 

 

Sonuç

 

Türk Kültür coğrafyasında büyük bir öneme sahip mutfağımıza
sahip çıkılması ve onun muhafaza edilerek zenginleştirilmesi gerekmektedir.
Türk’ün damak zevkinin zenginliği dünyada nadir milletlerde mevcuttur. Bunu
devam ettirmek ve geniş Türk coğrafyasında yemek kültürümüzün ipuçlarını ortaya
çıkarmalıyız. Türkistan, Türkiye, Balkan ve diğer Türk Yurtları halkiyat
araştırmaları birlikte yürütülmelidir. Bu sayede zengin bir coğrafyanın
muhteşem kültür ve irfanı sinir ve damar ağları gibi birbirleri ile buluşacaktır.
Günümüzde maalesef Türkiye’ye dayatılan farklılıkları öne çıkarmaktır. Halbûkî
farklılıklarla beraber ortak paydamız birlikte ele alınmazsa Türkiye’miz için
sıkıntılı günler gelecek demektir. Mutfak, halk sanatları, kilimler, halılar,
çorap desenleri, oyunlar, düğünler, ağıtlar, masallar, destanlar, kız ve gelin
kıyafetleri, başlıkları ve bir milleti millet yapan bir çok unsur bölgelerimize
hapsedilmemelidir. Tabii ki yöresel bir takım farklılıklar olacaktır. Lakin
bunu millî kültür ve tarihimizden koparmaya hiç birimizin hakkı yoktur.
Türkçedeki ağız farklılıklarını lehçeler, lehçeleri dil farklılıkları göstermek
gibi yapay gündemlerle karşı karşıya bulunmaktayız. Mutfağımızdaki çorba,
odamızdaki sofra, evimizdeki kilim, bahçemizdeki çınar bizlere atalarımızın
mirasıdır. Türk insanı geçmişle bugünü, bugünle yarını buluşturan bir ufka
sahip olmalıdır. Bugünkü Türklerin yarınlara ve insanlığa karşı sorumluluğu ve
borcu kainatlar kadar büyüktür.

 

hilmi özden

 

2015

 

 

 

 

 

 

 

[1] Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, cilt 4, T.
C. Kültür Bakanlığı, Ankara, 2000, s. 29-30.

 

[2] Bahaeddin Ögel, a. g. e., s. 30.

 

[3] Bahaeddin Ögel, a. g. e., s. 31.

 

[4] Burhan Oğuz, Türkiye Halkının Kültür Kökenleri, Cilt I,
İstanbul, 2002, s.636.

 

[5] http://www.kolaylezzet.com/

 

[6] Veteriner Hekimliği Terimleri Çalışma Grubu, Veteriner
Hekimliği Terimler Sözlüğü, Türk Dil Kurumu Yayınları, İstanbul, 2009, s. 937.

 

[7] Ömer Asım Aksoy ve Arkadaşları, Türkiye’de Halk Ağzından
Derleme Sözlüğü, IV. Cilt, Türk Dil Kurumu Yayınları, İstanbul, 2009, s. 2912.

 

[8] Burhan Oğuz, a. g. e., s.636.

 

[9] Burhan Oğuz, a. g. e., s. 638.

 

[10] Bahaeddin Ögel, a. g.e., s. 14.

 

[11] Önder Şenyapılı, Damakta Kalan Tatların Akılda Kalan
Adları, ODTÜ Yayıncılık, 2. baskı, Ankara, 2010, s. 344.

 

[12] Burhan Oğuz, a. g. e., s. 700.

 

[13] Burhan Oğuz, a. g. e., s. 701.

 

[14] Necdet Dokur, Rize İli Çamlıhemşin İlçesi Köylerinin
Yemek Kültürü Üzerine Bir Çalışma, (Danışman: yrd. Doç. Dr. Nermin Işık),
Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Konya, 2009 s.18.

Mütefekkir Yazar Av. HİCRAN GÖZE Hanımefendi ile TÜRK KADINI Hakkında konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: İdeal Türk kadınının
hususiyetlerini belirtebilir misiniz?

Hicran Göze: Doğumundan ölümüne kadar içinde yaşadığı toplumun ona
verdiği şekille şekillenen, o cemiyete ‘Türk cemiyeti’ damgasını vuran türlü
âdetlerin, örflerin zenginliği içinde yaşaya yaşaya hiç kimseye benzemeyen,
yalnız milletine has bir görünüş ve ruh kazanan insandır.

Çetinoğlu:
Toplumumuzda bu ölçülerde kadın var mı?

Av. Göze: Ne yazık ki yok denecek kadar az… İdeal Türk kadınını
bâzen içine hapsolduğu târihin tozlu sayfalarından çıkarıp bir tablo seyreder
gibi seyrediyoruz. O kadınla aramızdaki bağları, ondan bize intikal etmesi
lâzım gelen kıymetleri düşünmek pek çok kişinin aklına bile gelmiyor!

Düğünü. Düğününde giydiği
elbisesi, hayat anlayışı, sâhip olduğu imânı ve şahsiyeti, târihe geçmiş
kahramanlıkları, elinden bin bir mahâretle çıkmış şimdi müzeleri süsleyen
nadide işlemeleri, kendisine hoş vakit geçirten meşgaleleri ve türlü
eğlenceleri ile bu kadın ne kadar Türk ve ne kadar Müslüman’dı.

Çetinoğlu: Günümüzdeki kadınlar?

Göze: Günümüzdeki kadın ise batılılaşmanın, millîyi her zerresi ile
silen bir batılılaşmanın tâlihsiz mahsûlü…

Batı’daki hemcinslerinin hayatını
en hurda teferruatına kadar yaşayan, bir ecnebî nazarında dahi millî hususiyetlerini
ve orjinalitesini kaybeden bu kadın, öz kültüründen hiçbir örfün ve âdetin
zenginleştiremediği bu yeni ‘taklit’ yaşayışında gün geçtikçe bunalıyor,
sıkılıyor, ziyan oluyor. Yazık oluyor Türk kadınına.

Çetinoğlu: Batıda ve bizde kadın
meselesi hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Göze: Bu gün Batı’da olduğu gibi bizde de çözümlenmeyi, açıklığa kavuşturulmayı
bekleyen bir ‘Kadın Meselesi’ var!

Batı’yı körü körüne taklit etme
hastalığına tutulduğumuzdan beri onunla müşterek dertlere uğramamız, aynı
felâketlerden korkar olmamız artık tabiîleşmiştir. Kadın unsurunda görülen
moral çöküntünün derinlerine inerek bazı tespitler yapmak zarurîdir. Çünkü bu
basit bir mesele değildir. Kadının huzurlu olmaktan çok uzak olan bu günkü
hayatında, insanlığı tehdit eden pek çok mesele gizlidir.

Asrın kadını, kendisini hürriyet
ve eşitlik diye yola çıkaran parlak ve cilâlı boş lâfların neticesi bir seks
çılgınlığının içine düşmüştür.

Manevî bağlarını koparmış bir
insanlığın dramından hissesine en çok rezâlet düşen ne yazık ki kadınlık olmuştur.

Kadın bugün sâdece bir mal
hükmündedir. Öyle bir mal ki, bütün olarak da, parça parça öne sürülerek de vücudundan
milyonlar kazanmak mümkündür.

Kadın hürriyet ve eşitlik uğruna
evinin mahremiyetinden koparılarak kaldırımlara düşürülmüştür. Kadının
böylesine istismar edilip kullanıldığı bir devir yoktur diyebiliriz.

Bu günün kadını, önce kendinin
düşmanıdır. Bütün diğer vasıflarını, devleştirdiği dişiliğinin uğruna zedelemiş
ve feda etmiştir. Kendisini yalnızca bu açıdan değerlendiren bir erkek kütlesi
yaratarak gafletin eşsiz örneklerinden birini vermiştir.

Aile kadınları tek hedefi seks
olan bir modanın tâkipçisi olarak sâdece bir dişi hâline gelmiştir. Ana kadın,
eş ve hemşire kadın bu insafsız moda kasırgasının silip süpürdüğü varlıktır.

Bir dişi için büyük paralar
harcayan ama anaya, kardeşe, evlâda sırt çeviren erkekler çoğalmıştır.

Kısaca ifade edersek, dişi olarak
kazanmak sevdasına düşen kadın, ana, eş, bacı ve evlât olarak çok şeyler kaybetmiştir.

Çetinoğlu: 8 Mart Kadınlar Günü’ hakkında neler söylemek istersiniz?

Göze: Bir 8 Mart kadınlar günü dolayısı ile bâzı gazetelerin
köşelerini tutmuş özgürlük taraftarı ve feminist hanım yazarlarımız neler neler
döktürmüşlerdi… Büyük bir coşku ile kutladıkları bir kadın da vardı.
Kumkapı’nın bir meyhânesinde gece yarısı annesi ile kafa çekerken kendisini
rahatsız eden meyhâne sâhibini, bıçağını çekip öldürüvermişti.

Bu çok mâsum (!) genç kızımız
mâsumiyeti neticesi katil olduktan sonra ise medyamız sâyesinde her gün bir
kanalda herkesi irşat (?!) ederek meşhur da olmuştu… Daha sonra da kocasını
öldürdüğü hanımla sarmaş dolaş gazinolarda sanat (!) icra etmeye başlamıştı.

Çetinoğlu: Ne kadar rezil
olurlarsa o ölçüde meşhur olmak… Şöhrete giden en garantili yol…

Göze: Bizim kadın kahramanlarımız medyamız sâyesinde artık
bunlar… Her mukaddes mefhumu senede bir günün içerisine hapsetmeye meraklı
oluşumuzdan beri dünyanın en ulvî varlığı kadına da tek bir günü lâyık görerek
ne kahraman (!) kadınlar üretiyoruz.

Çetinoğlu: Feminist yazarlarımız
var. Onlar Türk kadınına nasıl bir gelecek hazırlıyorlar?

Göze: Feminist yazarlar, kadın hürriyeti adına kadınlarımızı, kızlarımızı
meyhâneye dâvet ediyorlar. Onların hazırladığı geleceği düşünmek bile ıstırap
verici.

İsveç televizyonunda kadın
bacağının dörtte birini gösterip çorap reklâmı yaptırılırsa bütün feministler
ayağa kalkar. Bizde ise yalnız televizyonun değil hemen hemen bütün gazetelerin
istismar ettiği tek şey hâline gelmiş kadın bedeninin teşhirini bir haysiyet ve
şeref meselesi yaparak hesap soran tek gerçek feminist bayan var mı acaba?

Sözde feminist yaygaralar ve
iğrenç konuşmalarla dolu, ipek kâğıtlı mecmualarda, bir portakal veya elma gibi
soyulup soyulup, sırtından tiraj ve para kazandığınız kadını, bütün şerefli
adlardan da mahrum bıraktıktan sonra ‘Kadının
Adı Yok
’ diye kitap yazıp gene keseyi doldurmanın ise pek çok adı vardır…
Ama o adlar ancak magazin basınının üretmeye çalıştığı kadın tiplerine yakışır.

Olağanüstü gayretlerinize rağmen,
hâlâ nesli tükenmemiş namuslu, fedakâr, âilenin temel direği ‘Türk ve Müslüman’
kadının ise cemiyette adı da vardır sanı da, soyu da bellidir, sopu da.

Çetinoğlu: Genç kızlarımız
hakkında neler söylemek istersiniz?

Göze: Genç kız deyince gözümde canlanan bir hayâl var. Ben o hayâli
çok sevdim ve seveceğim de.

Hayâl’ diyorum, çünkü günümüzdeki genç kız gerçekleri o hayâlden o
kadar uzaklarda ki… Yarım asrı çoktan devirmiş olanlar, belki nostalji ama
bambaşka bir genç kızı hatırlarlar. Berber eli değmemiş, permasız, boyasız
saçları, makyajsız yüzleriyle fistolara, dantellere, kurdelelere dost olan
bambaşka genç kızları…

Onlar, oturuşları, kalkışları,
konuşuşları, küçüklerine ve büyüklerine davranışlarıyla ne kadar ölçülü ve
zariftiler. Yün örmesini, dikiş dikmesini, nakış yapmasını da bilirler ve kitap
da okurlardı.

O genç kızlar haksızlığa
uğrasalar dahi hocalarına çok saygılıydılar. Sesleri kuş cıvıltısı gibiydi.
Sigara ve içki onların hiç tanımadığı şeylerdi

Mevcut olmayan diskoteklerin,
barların ve kafelerin değil kırların temiz havasını teneffüs ederlerdi. Doğu ve
Batı çatışmasının tam ortasında olmalarına rağmen henüz bozulmamış olan Türk
âilesinin koruyucu kanatları altındaydılar.

O âileler ki kadınları henüz
erkeklerin kurtarılması lâzım gelen içki ve kumar ve fuhuş batağına düşmemişti.

Yolunu şaşırmış erkeği bile
kurtaran bir huzur yuvası olan evin çatısı altında ana kadınlar vardı. İşte o
genç kızlar o ana kadınların çokça bulunduğu toplumun eseriydi.

Zamanımızın genç kızlarının
ideali ‘önce vatan ve âilem’ diyen o
ana kadınlar olmalıdır. Bu günün genç kızı ise her türlü vasıta ile gözüne
gözüne sokulan bu karakterin tam tersi bedbaht kadın tiplerine
imrendirilmektedir.

Açıkça söyleyelim, bu günün genç
kızı, âileyi Türk yapan, onu analık ve eşlik vasıflarına sâhip kılan pek çok
değerin yabancısı hatta düşmanı olarak yetişmektedir.

Çetinoğlu: Bahaneleri hazır:
Dünya küçüldü, sınırlar kalktı, kültür
alışverişi yaygınlaştı deniliyor…

Göze: Kültür alışverişini kimse inkâr edemez. Ama seçimi iyi
yapmak, kendi kültürünü fedâ etmemek şartı ile…

Çetinoğlu: Günümüzün revaçta olan
fikrî moda akımı sosyalizm, kadınları nasıl şekillendiriyor?

Göze: Yüzlerce çeşit sosyalizm sayılmıştır. Hepsinin temeli de
materyalizme yâni maddeciliğe dayanır. Buna rağmen sosyalizm iki ana grupta
toplanabilir: Marksist sosyalizm, Marksist olmayan sosyalizm.

Marksist sosyalizm için insan
tipi işçidir. Nasıl işçi? Ferdiyeti ve milliyeti olmayan işçi, makinenin bir
parçası olan işçi…

Nitekim Komünist Rusya’da bütün
kadınlar da en süflisi de dâhil olmak üzere hangi işte çalışırsa çalışsın işçi
sınıfının menfaatine göre muamele görmüşlerdir. İşçi sınıfının menfaati neyi
icap ettiriyorsa kadın onu yapmak mecbûriyetindedir. Çocuklarını devlete
bırakmak, evliliğini devletin isteğine göre ayarlamak dâhil.

İnsanları bir köle durumuna
getiren proleterya diktatörlüğü kadını da aynı ölçüde ezmiştir. Bunun bir tek
istisnası vardır. Reklâm ve propaganda için kullanılan artistler, sirk
cambazları gibi önde gelen sanatkâr taifesi…

Ama onlar da sırasına göre
komünist partisinin ileri gelenlerine yem olmaktan kurtulamamışlardır.

Batı tipi sosyalizmdeki kadın ise
biraz daha talihlidir. Çünkü bâzı şeyleri seçme hürriyetini elde etmiştir.
Hattâ karakterini bulmak imkânına da sâhiptir. Ne var ki onun da hareket
noktası madde olduğu için ve cemiyet tarafından öyle şartlandırıldığından
dolayı tâkip edeceği yolu tam çizemez. Hayatını kazanmak için çalışır. Kazandığı
para ile yapmak istediği şey ise o hayatı istediği gibi yaşamaktır. Seks
özgürlüğünün yalancı câzibesine çabuk kapılır. Daha çocukluktan çıkmadan kadınlığa
ayak basar. Bu ayak basış bir âile çevresinde değil, kendisine pek çok oyuncağı
gerçekmiş gibi sunan toplumunda olur. Ticâretin can damarı olan reklâmın sâyesinde
bu piyasada bedeni ile yerini alır. O da artık bir çeşit köledir. Komünizmin
kadınından daha farklı olarak refah içindedir ve biraz da enteldir.
Burjuvazinin sunduğu nimetlerle, kendine has bir entelliği biraz
karıştırmıştır. Bu tip kadın evliliği yük olarak görür, anne olmak istemez,
birliktelikten yanadır. Yaşlılık kapısını çalana kadar cinselliğini yaşamak
ister. Yaşlılığı karşılayacak mânevî gücü, toplumu kendisine vermediği için son
yıllarında bunalır ve alkolden, uyuşturucudan yardım ister. Entelliği ona
bunalımını önleyecek şeyleri vermekte hasis davranmıştır. Bu noktada komünizmin
kadını daha mâsum ve mahkûm görülebilir.

Her ikisinin de müşterek tarafı
birisinin sefâlet diğerinin sefâhat tarafından âile dışına çıkarılmış
olmasıdır. Bu da bir nevi işçiliktir sanki. Nitekim batı sosyalizmi bu
kadınları meslek sâhibi kabul etmiş ve sendika hakkı da vermiştir.

Komünizmin kadınına canlı bir
misal verilirse bu herhangi bir ‘Katerina
veya ‘Nataşa’dır. Ama sosyalizmin
kadını meselâ bir ‘Simon de Beauvoir’ da olabilir. Bunlar sosyalizm kadın
tayfının iki kutbudur.

Çetinoğlu: Açıklamalarınız için
çok teşekkür ederim Efendim. İnşallah eskilerin ifâdesiyle tenebbühe, gafletten
kurtulmaya ve doğrunun bulunmasına vesile olur
.

 

 

Av. HİCRAN GÖZE:

      Yazar ve
hukukçu. Yarım asırdır devam eden yazarlık hayatında pek çok önemli esere imza
attı.

     1931’de
Kadıköyü’nde İbrahimağa Mahallesi’nde, Ruhsar-İhsan Gürsan çiftinin kızı olarak
dünyaya geldi.  Çocukluğu, babasından
ayrı olarak anneannesi Nigâr Hanım ve dayısı Basri Kayaman’ın himâyesinde, eski
Kadıköyü’nün güzel ve nezih atmosferinde geçti. Kadıköyü’ndeki 35. Gâzi
ilkokulunu bitirdikten sonra bir zamanlar Kızıltoprak’ta Zühtü Paşa’nın köşkü
olan Kadıköy Kız Ortaokulu’nda birinci ve ikinci sınıfları okudu. Ortaokulu
Zühtü Paşa’nın kızlar için yaptırdığı Kızıltoprak’taki taş mektep’te
bitirdikten sonra gene aynı Paşa’nın hayır eseri olan, bir zamanlar ‘Kenan
Evren Lisesi’ olarak anılan lisenin birinci sınıfını bitirdiği sırada okulun
kapatılması üzerine lise tahsilini Müşir Ahmet Ratip Paşa’nın köşkü olan Çamlıca
Kız Lisesi’nde tamamlayarak 1950 senesinde mezun oldu. Hayatına üvey baba
olarak giren Avukat Burhanettin Güleryüz’ün fikrî yapısının şekillenmesinde
payı büyüktür. 

     1950 yılında
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi. Sınıf arkadaşı olan Ergun Göze
ile 1954’te evlendi. Fakülteden evliliğin araya girmesiyle ve anne olmanın
yüklediği sorumluluk sebebiyle biraz gecikmeyle 1956 senesinde mezun oldu. Üç
çocuğu,  beş torunu ve bir de torun
çocuğu bulunmaktadır.

     Bir dönem ‘Bâbıâli’de Sabah Gazetesi ’nde imzasız
olarak ‘Kadın ve Ev ’ köşesini
hazırladı. Hicran Göze’nin, ‘Yeşilay ’,
Töre’, ‘Büyük Türkiye’, ‘Şadırvan
’ ve ‘Kubbealtı Akademi’  mecmualarında yazıları yayınlanmıştır. 

      ençlik
yıllarında Yeşilay Cemiyeti Kadınlar kolu gibi birçok dernek bünyesinde aktif
faaliyet gösteren Hicran Göze  çalışmalarına
hâlen devam etmektedir.  

     Yayınlanmış
eserleri: *O Bir Yetim İdi, *Sulh Peygamberi, *Kılıcın Hakkı (üç safhada Hz. Peygamberin hayatı), *Türk Kadını (Muhtelif
mecmualarda çıkan yazıların toplamı), *İçkinin
Kokusu, Sigaranın Dumanı ve Kadın
(Uzun seneler Yeşilay mecmuasında çıkan
yazılar), *Âyetler ve Kadınlar (Kadın
konusundaki âyetleri inceleyen bir araştırma), *Zor Yılların Zor Kadını Halide Edip Adıvar  (biyografi), *Mâverâdan Gelen Ses (Sâmiha Ayverdi biyografisi),  *Kadıköylü
Yıllarım
  (hâtıra ), *Hüzünlü Bir Yolculuk – Mehmed Âkif
(biyografi), *Bir Zamanların Kadıköyü’nde
Edebiyatçılar ve Aşkları, *Ergun Göze ile Elli beş Yıl, *Yahyâ Kemal ve Atatürk.

Bu Emperyalist, Bu Değil

Belgelerle ve Kronolojik Erzincan Târihi – 4

Kenan Mutla Gürses’in hazırladığı 8 ciltlik
Erzincan Târihi’nin 6. Cildi 666 sayfadır. 1916-1918 yılları arasındaki
olayları ihtiva etmektedir. Bu ciltte, ‘Şehit
– Birinci Dünyâ Savaşı
’ başlıklarının çokluğu dikkat çekiyor.

Birinci Dünyâ Savaşı’nın Özeti

28 Temmuz 1914 târihinde başlayan bu büyük savaş
1918 senesinde sona erdi. Adından da anlaşılacağı üzere dünyâ târihine yön
veren bu savaşa çok fazla devlet katılmıştır. Savaşa katılan devletlerin
yaşayış ve yönetiliş şekli değişti. Savaş, sanayileşmiş devletler arasında
siyâsî ve iktisâdî hâkimiyete sâhip olmak maksadıyla İttifak ve İtilâf
devletlerinin sömürge mücâdeleleri neticesinde ortaya çıkmıştır.

Maddî ve mânevi büyük zarara uğrayan bu
devletler kendi çıkarları doğrultusunda anlaşma yaparak 1. Dünyâ Savaşı’nın
zararlarını en aza indirmeye çabalamışlardır.

İttifak Devletleri: Almanya, Avusturya-Macaristan
İmparatorluğu, Osmanlı Devleti ve sonradan Bulgaristan. 

İtilaf Devletleri: İngiltere ve sömürgeleri:
Avustralya, Hindistan. Fransa, Çarlık Rusya, Yunanistan, Sırbistan, Belçika,
Portekiz, Japonya ve ABD. Savaş başladığı esnada tarafsız olan ABD 1917
senesinde gelindiğinde savaşa katılmıştır.

İtalya ilk başta ittifak devletleri
içerisinde yer almıştır. Fakat daha sonra tarafsız olacağını söylese de 1915
senesinde itilâf devletlerinin yanında savaşa katılmıştır.

Birinci Dünyâ Savaşı’nın özel sebepleri
arasında; Almanya ve Fransa arasındaki Alsace-Lorraine bölgesi problemi ilk
sırada gelmektedir.

Görünürdeki en önemli sebep ise
Avusturya-Macaristan veliahdı olan Franz Ferdinand’ın Saraybosna’yı ziyâreti
esnasında genç bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesidir.

 Birinci Dünyâ Savaşının Sonuçları: Asya ve
Avrupa’da bulunan ülkelerin bütün düzenleri bozulmuştur. Osmanlı Devleti,
Çarlık Rusya ve Avusturya-Macaristan imparatorluğu parçalanmaya başladı,
Çekoslovakya, Yugoslavya, Macaristan ve Polonya adında yeni ülkeler
kurulmuştur. Savaşta yenilen ülkeler çok ağır antlaşmalar imzalamak durumunda
bırakılmıştır.

71. sayfada, ‘Üçüncü Büyük Göç’ başlığı altında Birinci Dünyâ Savaşı’ndan sunulan
bir kesit ile savaş trajedisi gözler önüne seriliyor:

Türk ordusu, Rusların
karşısında bozuldu. General Yudeniç tarafından idâre edilen çar ordusu,
Erzurum’a doğru harekete geçti. 1829-1877’den sonra üçüncü büyük göç bu sırada
meydana geldi. Doğunun gözde şehri Erzurum, bir anda Şah İsmail devrindeki
perişanlık ve terk edilmişlikle karşı karşıya kaldı. ‘Ruslar geliyor’ haberini duyan yaşlı, genç, kız, kadın ve çocuk;
kış mevsiminin olumsuz şartlarına dahi bakmadan Erzincan ve Bayburt’a doğru
hicrete başladılar. Binlerce insan, soğuk ve dondurucu rüzgâra rağmen; Sivas, Tokat,
Yozgat, Kayseri ve Adana’ya doğru yollarına devam etti. Aziz Samih, rastladığı
bir göç kafilesini şöyle tasvir etmektedir: ‘Yolda kalpleri yakan hicret manzaraları… Zavallı kadınlar, çocuklar,
yalınayak bir kağnıya veyahut bir öküze kirli birkaç yorgan yüklemiş… Bir iki
zayıf inek ve danayı önüne katmış… Meçhul bir ufka gidiyorlar. Malûl bir
ihtiyar, anasını sırtına almış erkekler… Çocuklarını yorgana sarmış, omuzlamış,
kucaklamış kadınlar… Kağnıların arkasından yürümeye çalışan yavrular… Nereye
gittiklerini sorarsanız, onlar da bilmiyorlar. Rus askerinden Ermeni
saldırısından canını kurtarmak istiyorlar. Sürü sürü zavallıların kim bilir her
gün ne kadarı boş köylerin yıkık damları altında can veriyor. Doğru sayısını
Yaradan bilir. Erzurum vâlisi şimdiye kadar ölenleri 15.000 tahmin ediyor
.’
  

Diğer bir başlık başka bir facianın
habercisidir: ‘24 Mayıs 1916 – Harbin
başında âni bir taaruzla işgal altında kalan hudut köylerindeki 40.000’den
fazla İslâm ahâli, Rus ve Ermeniler tarafından cins ve yaş ayırımı yapılmadan
namuslarına tecâvüz edildikten sonra imhâ edildi
…’

Hemen her başlıkta, ‘zulüm’, ‘işkence’, ‘tecâvüz’ ve ‘katliam’ kelimeleri yer alıyor. Kelimelerle çizilen tablolar, kâbus
olarak uykuları bölecek kadar canlı ve dehşetli… Sâdece Erzurum’da değil, doğu
Anadolu’nun hemen her şehrinde, kasabasında, köyünde ve mezrasında aynı
fâcialar…

511 sayfalık 7. ciltte 1918-1923 yıllarında
yer alan hâdiseler var. 25 sayfalık içindekiler listesinin ilk satırlarında ‘Pontus meselesi nedir?’ başlığı göze
çarpıyor:

Pontus Meselesi
Tanzimat Fermanı’nın gayri-Müslimlerle ilgili hükümlerinden faydalanılarak
ortaya atılmıştır. Pontusçuluk 19. yüzyıl sonlarında özellikle İngiltere,
Fransa, Rusya ve ABD tarafından zaman zaman ve gerektiği kadar destek bulan, Yunan
Megali İdeasının bir uzantısı olarak Doğu Karadeniz kıyılarında kurulması
planlanan bir devletin doğuşunu hazırlamak için başvurulan her türlü faaliyet
(siyasî, askerî, dinî, etnik kışkırtma, kültürel vd…) olarak tanımlanabilir.

Pontus meselesi Yunanlılar
ve Batılılar için başka – başka mânâlar iâde etmektedir. Zaman zaman ve
icabettiği kadar desteklenen ‘Pontus
Meselesi
’ batılılar için Yunanlıların anladığı mânâdan çok, Türkleri dünyâ
kamuoyu önünde zor durumda bırakmak, siyâsî alanda sıkıştırmak için harekete
geçirdikleri, Yunanlıları da bu oyunlarına âlet ettikleri bir siyâsî meseledir.
Stefanos Yerasimos’un deyimiyle ‘Pontus
Meselesi dönemin büyük güçleri tarafından Ortadoğu politikasında doğurduğu,
zaman zaman önemli sonuçlara rağmen oldukça önemsiz (marjinal) bir olay
’dır.
Yine Stefanos Yerasimos olayın fazla önemli olmayışını şu şekilde izah etmektedir.
‘arşivlerde Pontus belgeleri ayrı bir başlık altında sınıflandırılmamıştır.
Nitekim bu olaylarla ilgili belgeler Türkiye, Kafkasya, Yunanistan vb.
dosyalara dağılmış durumdadır.’

Türkler ve Yunanlılar
arasında mesele olan ve üzerinde hak iddia edilen Pontus ülkenin sınırlarının
içine hangi Türk şehir ve kasabaları sokulmak isteniyordu. İstanbul’da
yayınlanan Patris Rum gazetesinin (17 Ocak 1919’da) yazdığına göre Paris’te
bulunan bir Rum heyetinin kurmayı hayal ettikleri Pontus Cumhuriyeti’nin
sınırlarını gösteren ve ilk defa Paris’te bastırılan haritaya göre şu şehirler
sınırları içinde gösteriliyordu: Trabzon, Giresun, Ordu, Canik (Samsun), Sinop,
Gümüşhâne, Şarki Karahisar, Tokat, Amasya, Çorum, Yozgat sancaklarının tamamı,
Erzurum vilâyetinin İspir ve Bayburt kazaları, Erzincan Sancağı’nın Refahiye ve
Kuruçay kazalarının tamamı, Sivas vilâyetiyle, Koçgiri, Hafik, Yenihan kazaları
kısmen, Kastamonu vilâyetinin Tosya, Taşköprü kazalarının tamamı, İnebolu
kazasını kısmen içine alıyordu. Hayalî ülkenin başşehri olarak da Samsun
gösterilmekteydi. Ülkenin yüzölçümü 70.000 km2 olarak kabul
edilmekteydi.

Yerasimos 1942 yılında İstanbul’da dünyâya
gelen Fransa’da şehircilik profesörü unvanına hak kazanan, hayatının bir
bölümünü İstanbul’da yaşadıktan sonra 2005 yılında Paris’te vefat eden Yunan
asıllı araştırmacı yazardır.  Yazdıkları
tamamen doğrudur. Fakat biz Türkiye Türkleri olarak bu doğrulara yaslanarak
rehâvet çukuruna düşersek, kendimizi büyük problemler yumağının içerisinde
kaybolmuş olarak görebiliriz. Hassas ve dikkatli bir vatansever olan Kenan
Mutlu Gürses, 8 ciltlik dev eserinin hemen hemen her sayfasında aynı tehlikeye
dikkat çekiyor. Çığırtkan azınlık durumundaki hayalperestler, ‘Küçük’ olduğu zannedilen her meseleyi,
siyâsî atraksiyonlarla ve ‘algılama
denilen beyin yıkama metotlarıyla akıllardan ve hâfızalardan bütün doğruları,
spatula ile kazıyıp yerine iğrenç yalanlarla çarpık fikirler yerleştirmeye
çalıyor. Kendileri uydurdukları yalanlara inanıyorlar, Türklerin en sâdık
düşmanlarını da inandırdıkları yetmiyormuş gibi, fâre kapanına takılmış peynir
gibi, Nobel armağanı vaadi ile, kafa kâğıdının ‘tabiiyeti’ karşılığında ‘Türk’ yazan devşirilmiş angutları da
kandırıyorlar. Çağımızdaki fâreler bile böyle bir tuzağa düşmez iken,
insanların şöhret uğruna, kirli vaatlere kanmaları ne hazin tecellidir.  ‘Küçük
diye üzerine gidilmeyen her mesele, günün birinde hakikat olarak geri zekâlı
kafalara yerleştiriliyor. Bu metoda; ‘Ne
sihirdir ne kerâmet, laf kalabalığı ve yoğun yalanlarla vatan toprağı çalmak
mârifet
’ denilirse, isâbetli bir hüküm verilmiş olur. Koskaca bir
transatlantik batar, içindekiler kurtulamazken, küçük bir tahta parçasına
tutunup hayatta kalabilme şahsını kullananları düşünürsek, insan hayatında
küçük-büyük kavramının çok da garantili bir imkân olmadığı anlaşılır. Vatan
toprağı candan azizdir. O’nu korumak için hassas ve uyanık olmak gerekir.

Biz yine incelemekte olduğumuz esere dönelim:
Orada, ders alınacak pek çok doğru bilgi var. Hem de alâkalı dönemden kalma
belge fotokopileriyle… Kurtuluş Savaşı’mızın nirengi noktalarından biri olan ‘Erzurum Kongresi’ ile alâkalı belgeler
ve fotoğraflar, 80, 81 ve 82. ve devam eden sayfalarda. 106. Sayfadaki şu
başlık heyecan verici: ‘23 Temmuz 1919 –
Erzurum Kongresi; muhakkak ki, Türk Milleti’nin mâkus târihinde şarkta doğan ve
hızla bütün millî şuur ve vicdanı kendi ışığında derleyen bir güneşti
.’

Erzurum Kongresi elbette Türk Milleti’nin
mâkus tâlihinde doğan bir güneştir. Onda hiç şüphe yok. Fakat kongre günlerinde
yaşanan ve az bilinen bir hâdise, her şeyin dönem noktasıdır:

Mustafa Kemal Paşa, pâdişah fermanı ile
gönderildiği Anadolu’dan, istilâcı ve işgalci İngiliz ve Fransızların
müstemleke valisi gibi hareket eden komutanların isteği doğrultusunda
İstanbul’a dönmesi emredilmiştir. Mustafa Kemal Paşa, azil kararından önce
istifa eder.

9 Temmuz 1919 karışık bir gündür. Etrafında
herkes biraz durgundur. Sivil hayatta ilk gündür. Artık hiçbir resmî sıfatı,
bir yetkisi, bir rütbesi, hatta yeri yurdu, geliri ve parası yoktur.

Kurmay Başkanı Kâzım (Dirik) Bey, Mustafa
Kemal Paşa’nın karşısına dikilir:

Paşam,
siz askerlikten istifa ettiniz. Benim bundan sonra emrinizde bu vazifeme devam
imkânım kalmadı. Evrakı kime teslim edeyim?

Mustafa Kemal’in cevabı hazin bir inilti olur
ve bulunduğu koltuğa derin bir yeis içinde gömülür.

Ya
öyle mi efendim? Peki efendim…

Millî mücadeleye devam konusunda her şey
bitmiş gibi görünür. Böyle geçici ruh düşkünlüğü anları, kahramanların,
peygamberlerin hayatında da vardır. Bu düşkünlükler, ümitsizliklerdir ki, eğer
onlarla karşılaşan insanlar, onlarla hesaplaşmayı bilirse, ancak yeni yolların,
yeni kurtuluşların müjdecisi olurlar.

Tam o sırada yaver Cevat Abbas, Mustafa
Kemal’in odasına yıldırım hızıyla dalar:

Karabekir
Paşa geliyorlar. Arkalarında bir bölük süvari askeri var
!

Mustafa Kemal Paşa sararmıştır. Bunalım zirve
noktasındadır. Yerinden kalkar. Odanın ortasına ilerler. Ayaktadır. Gözleri
kapıya dikilmiştir. İçinde hayatının en tehlikeli sorusu uyanır. Hayatında en
önemli dönüm noktasıdır. Karabekir Paşa, tevkif etmeye mi gelmiştir?

Kâzım Karabekir Paşa kapıda görünür. Arkasını
subaylar çevirmiştir. Sâkin görünmeye çalışır. Yüz hatları hiçbir şey ifâde
etmez. Binanın önünde süvâri bölüğü saf nizamı almıştır. Karabekir ilerler.
Yaklaşır. Durur. Askerce selâm verip tekrar esas duruşa geçer. Önemsiz bir
şeymiş gibi, sükûnetle bildirir:

Emrinizdeyim
Paşam! Ben, subaylarım, erlerim, kolordum, hepimiz emrinizdeyiz.

Viraj alınmış, doruk aşılmıştır, buhran
geçmiştir, ilk zafer kazanılmıştır. Mustafa Kemal; vefalı, cesur, dürüst
arkadaşının boynuna sarılır. Onu kucaklar öper…

***

Sekizinci ve
son cilt 452 sayfadır. 1924-1996 yılları arasındaki 70 yılın hâdiseleri bu
kitapta özetlenmiştir. Ziya Gökalp’in vefatı, Kâzım Karabekir, Ali Fuat
Cebesoy, Rauf Orbay, Refet Bele ve berâberindeki 24 milletvekili tarafından
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşu, Şeyh Sait Ayaklanması, İstiklal
Mahkemeleri, İzmir Suikastı, Dersim Olayları, Harf devrimi, 1930 Erzincan
Depremi, Türk Târih Kurumu ile Türk Dil Kurumu’nun kuruluşu, Doğu Türkistan’da
Turfan ayaklanması, Seyit Rıza Meselesi; ilk 200 sayfada ele alınan konuların
dikkat çeken hâdiseleridir.

Seyit Rıza az
bilinen bir şahıstır. ‘Pir Seyit Rıza
olarak da anılırdı. 1863 yılında, sonradan adı Tunceli olarak değiştirilen
Dersim vilâyetinin Ovacık ilçesine bağlı Lirtik köyünde doğdu. 1937 yılında
Elazığ’da idam edildi.  Dersim İsyanının
mimarı ve baş lideridir. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemlerinde rejime karşı
çıkanlardan biridir. Hakkında devletin köylülere dağıttığı toprakları zor
kullanarak üstüne geçirdiği, sıcak savaş sonrası bölgeye hizmete gelen şehir
yapılanması uzmanlarına karşı yöre halkını kışkırttığı gibi birçok iddia
bulunmaktadır.

Dersim Ayaklanmaları:

Dersim
vilâyeti Osmanlı döneminde yüzyıllarca yurtluk ve ocaklık biçiminde özerk
olarak yönetiliyordu. Özellikle Tanzimat döneminde merkezî yönetimin güçlendirilmesi
maksadına yönelik düzenlemelere karşı ilki 1847 yılında olmak üzere 1877-1878,   1885,  
1892,   1893- 1895.   1907,  
1911,   1916 yıllarında sık sık ayaklanmalar
çıkmıştı. Bölgenin tabiat şartları ve aşiret temeline dayanan sosyal yapısı,  merkezî yönetimin otorite kurmasını
engellemişti. Cumhuriyet döneninde de bölgede hâkim olan aşiret düzenini
dağıtmak ve devlet gücünü yerleştirmek maksadıyla bazı düzenlemeler yapıldı.
1930’ların ilk yarısında bölgede meydana gelen ayaklanmalar bastırıldıktan sonra,
1935’te 2884 sayılı Tunceli Vilâyeti’nin İdâresi Hakkında Kanun çıkarıldı. Buna
göre Tunceli iline bir askerî vâli tâyin edilecekti. Aynı zamanda Dördüncü Umumî
Müfettiş sıfatını alan vâlinin yönetim, askerî ve adlî alanlarda  geniş yetkileri vardı. Düzeni sağlama ve
güvenlik açısından gerekli gördüğü durumlarda ilde yaşayan kişileri ve
aileleri, il sınırları içinde bir yerden başka bir yere göndermeye, il
sınırları içinde oturmalarını yasaklamaya da yetkiliydi. Kanunun uygulanmaya
başlamasıyla 1937 başlarında yeni olaylar çıktı. Bölgede güvenlik sağlanamadı
ve hükümet otoritesi kurulamadı. Bu sırada Suriye sınırında ve sınıra yakın
bölge ve illerde de benzer olaylar görüldü. Hatay’a bağımsızlık tanıyan
Milletler Cemiyeti kararından sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılan
görüşmelerde, bu gelişmelerin başta Fransa ve Fransa’nın mandası altındaki Suriye
tarafından kışkırtıldığı ileri sürüldü. Başbakan İsmet İnönü ise, Tunceli
ilinde iki yıldır tâkip edilen reform programının hedefinin bölgenin medenî bir
hâle getirilmesi olduğunu belirterek, programın uygulanmasına karşı bölgede
direniş görüldüğünü belirtti. Mart-Nisan 1937’de olayların genişlemesi üzerine
başlatılan askerî harekât, 13 Eylül 1937’de sona erdi. İsmet İnönü harekâtın
ardından olayların tamamen bastırıldığını, ayaklanmacılardan 250 kişinin ölü
olarak ele geçirildiğini ve 1.000 dolayında kişinin de teslim olduğunu
açıkladı. Ayaklanmacıları 3 uçak filosu bombaladı. Dünyânın ilk kadın askerî
pilotu Sabiha Gökçen harekâtta görev aldı. Yöre halkının bir bölümü başka
illerde iskân edildi.

Askerî
harekâttan sonra ayaklanmacılar yargılanmaya başladı ve 15 Kasım 1937’de biten
yargılamalar sonunda ayaklanmanın önderi Seyyid Rıza’nın da aralarında
bulunduğu yedi kişi idam edildi. Çok sayıda ayaklanmacı değişik hapis cezalarına
çarptırıldı. Fakat olaylar devam etti ve 1938’de yeni ayaklanmalar çıktı. Bunun
üzerine ikinci bir askerî harekâta girişildi ve Eylül 1938’de ayaklanma tamamen
bastırıldı.

Eserin sonraki
bölümlerinde 1939 Erzincan depremi, Hatay’da iskân edilen Erzincanlılar, İkinci
Dünyâ Savaşı ile alâkalı haberler, Refah şilebi, İsrâil’de Yahudi Devleti’nin
kurulması, Kerkük’te ve Kıbrıs’ta Türklere yapılan katliamlar, İsrail ile Arap
devletleri arasındaki savaşlar, İran’da Humeyni devrimi, Berlin Duvarı’nın
yıkılması, Dayton Barış Antlaşması gibi konular inceleniyor.

Kitabı edinmek isteyen için:

 KENAN MUTLU GÜRSES: ggg@gggurses.com

CİNİUS
YAYINLARI:
Moda Caddesi, Borucu Han Nu: 20 Dâire: 504-505 Kadıköy,
İstanbul.

Telefon: 0.216-550 70 58 // e-posta: iletisim@ciniusyayinlari.com  www: http://ciniusyayinlari.com  

2023 seçimlerinde görüşmek üzere!

Eskiden
her biri iktidar düşürecek gelişmeler şimdilerde böbrek taşı bile düşürmüyor!

Bakanlarımız
üst düzey bürokratlarımız öyle komik öyle hicivli açıklamalar yapıyor ki!

İnanın,
onların görüntülerinin olduğu kısa videolar, komedi videolarından daha fazla
paylaşılıyor, sosyal medyalarda!

Bize
de gülmekten başka yapacak bir şey kalmıyor, “ağlanacak halimize”

Her
biri ünlü Mizah üstadı gibi!

“kara mizah”

***

Bir
Bakanımız emtia fiyatları artmasaydı enflasyon da artmazdı diyerek iktisatçılara parmak ısırtırken!

Diğeri
Türk Lirası için, düşebileceği en alt
seviyeye düştü,
daha ne kadar düşebilir ki diyor!

Et
Süt kurumu müdürümüz, kuyrukları
azaltmak için zam yaptık
diyerek tam hepimizi gülmekten öldürecek iken!

Tarım
bakanımız ayrı efsane bir öneri ile Afrika’dan toprak kiralayıp tarım
yapılabileceğimizi söylüyor!

Üç
tarafı denizler ile çevrili dünyanın en verimli toprakları olarak kabul edilen,
kara parçasından!

***

İnanın
bu yaşadıklarımıza ömrü vefa edip şahit olabilseydi La Fonten bile kıskanırdı, tövbe ederdi masala hikâyeye!

Zaten
peri masalı gibi bir hayat yaşıyoruz!

Dolores Umbridge
masalları(!)

***

Muhabir
ramazan alışverişi yapanlarla röportaj yaparken kameraman dükkânda ki kilosu 170
TL olan İran hurmasını görüntülüyor,

5
on dakika süren çekimlerin sonuna doğru kamera tekrar aynı reyonları çekerken,
kameranın açısı tekrar aynı hurmasının
etiketine denk gelince
bir bakıyoruz demin kilosu 170 TL olan hurma olmuş, 190
TL!

İlahi nikomedya.

***

Artık
marketlerde fiyatlar o kadar sık değişiyor ki, etiket makinasının başında
dursun ve sürekli yeni fiyat çıkartsın diye sadece o iş için bir elaman
çalıştırılıyor diye duyuyoruz!

İstihdama katkı
anlamında güzel bir gelişme(!)

***

Benzin
zamları da artık haber değeri taşımadığı için artışları benzin istasyonlarının
tabelalarından takip ediyoruz!

Yani
demem o ki, ben hak ettiğimiz şekilde
yönetildiğimizi düşünüyorum!

Onun
için “Allah nasip ederse” ilk seçimde tereddütsüz olarak mevcut iktidarının devamından yana oy vereceğim.

Hem
ne öyle 6-7 parti kafa karıştırır, bir kişinin hızına yetemiyoruz kaldı ki çok
başlılık!

Bana göre değil.

Ben
şahsen ilk kez tam ikna oldum, yeni dönemde daha renkli simaların bakan ve
bürokrat yapılacağından hiç şüphem kalmadı,

Daha
neler olabilir kimler bakan olabilir ve zaman bizi hangi maceralara sürükler, diye
merakla ve sabırsızlıkla bekliyorum.

2023 seçimlerinde
görüşmek üzere,
esen
kalın!

Cumartesi
günümüz de mübarek olsun inşallah.