23.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 334

Ebüsuûd Efendi Ve Tefsiri – 5 (İrşâdü’l Akli’s-Selim – 5)

‘Biz ancak Sana ibâdet (kulluk) eder ve ancak
Senden yardım dileriz / İyyake na’büdü ve iyyake nestaî’n’

Bu âyetle, şimdiye kadar kullanılan gıyabî
ifâde üslûbundan hazıra hitap üslûbuna geçilmektedir. Bu, o makamın gereği
olarak, yüksek bir belâgat, nazımda ve kelâmda üstün bir edebî sanat örneğidir.
Çünkü ifâdede bir üslûptan diğerine geçmek, nefisleri celp etmek, gönülleri
çelmek için daha etkilidir.

Kur’ân’ın diğer yerlerinde de, birtakım
sırların ve meziyetlerin gereği olarak bu üslûp değişikliğine rastlanmaktadır.

Bu yüce hitap makamının, ibâdet ve yardım
talebinin Cenâb-ı Allah’a tahsisine delâlet eden özel nüktelerden biri de
şudur:

Bundan önceki âyetlerde Allah’a has en
mükemmel temeyyüz ve tecelliyi gerektiren sıfatlar zikredildi. Şimdi bu âyetle
gaybîlik, gizlilik, vicahta veya huzurda (yüz yüze) olma açıklığına çevrilmekte
ve ikinci şahıs zamiriyle hitab edilmektedir. Bir de anılan âyetlerin mevcut
nazmı bize, Yüce Allah’ın, en mukaddes varlık olarak yalnızlığını, Zâtı ile,
kendisinden başka her şeyden ayrıldığını, Zâtı ve sıfatlarıyla birliğini, bütün
varlıkların başlangıçta ve varlıklarını devam ettirirken zât ve vücût olarak
O’na muhtaç olduklarını bildirir. 

İşte insan bu tafsilat ile tefekkür ettikten sonra delil mertebesinden göz ile görme
mertebesine yükselmeli, gıyabî âlemden müşâhede âlemine geçmeli, mukaddes
mahfillerde Mevlâ’sının huzurunda eğilmeli, kemâl-i tevazu ve zillet ile
yalvarıp münâcât kapısını eziklik içinde çalarak:

Ey
Zâtının ve sıfatlarının hâlleri böylesine ulu ve mükemmel olan Allah’ım! Bizler,
ibâdetimizi ve yardım dileğimizi yalnız Sana has kılıyoruz. Zira Senden başkası
kim ve ne olursa olsun, buna lâyık değildir
.’ demelidir.

Her hâlde Fâtiha sûresinin, kulun Mevlâsına
münacâtı ve kendini tamamen O’nun kulluğuna vermesi demek olan namazın bütün
rek’atlerinde okunmasının vücûbunun sırrı bu olsa gerektir.

İbâdet
ve ubûdiyetin mânâsı:

İbâdet, zillet ve alçak gönüllülüğün en
yüksek derecesidir. Bir görüşe göre de ibâdet, Allah’ı râzı eden işlerdir.
Ubûdiyet, Yüce Allah’ın tasarruflarına rıza göstermek; istiâne ise yukarıda
belirtildiği üzere yardım talep etmektir.

Tümleçlerin başka bir deyişle Sana, Senden
kelimelerinin fiillerden önce zikredilmesi, daha önce belirtilen tahsis
mânâsını ve ta’zim ile ihtimam mânâsını ifâde içindir. İbn-i Abbas’a göre bunun
anlamı ‘Senden başkasına ibâdet etmeyiz.’
demektir.

İstiânenin
/ yardım istemenin mânâsı:

Sana ve Senden demek olan ‘İyyake’
kelimesinin tekrarlanması, ibâdet ve yardım talebinden her birînin Yüce Allah’a
tahsisini sarahatle ifâde etmekle beraber bir de O’na olan münâcât ve hitabtan
zevk alındığını belirtmek içindir. İbâdetin, yardım talebinden önce
zikredilmesi ise, İsm-i Celîl’in ve ondan sonra gelen sıfatların, ibâdeti gerektirmesindendir.
İstiâne ise, Allah’ın söz konusu sıfatları üzerine bina edilmektedir. Bundan
başka ibâdet, Yüce Allah’ın hukukundan; yardım isteği ise kul hukukundandır.
Kaldı ki ibâdet, kesin olarak vâcibtir. Yardım istemekse, vâcib olup ol-maması,
yardım talebinin konusuna bağlıdır.

Bir görüşe göre de, anılan takdimin sebebi
şudur: Vesilenin istenen şeyden önce zikredilmesi, icâbet ve kabulde daha etkilidir.
Bu izah, âyetteki yardım talebinin, İslâm âlimlerinin dedikleri gibi, mutlak
olup yardım talep edilen her konuyu kapsaması hâli içindir.

Bir görüşe göre de âyet nazmındaki tertibin
hikmeti şudur: 

Burada istenen, ibâdetteki yardım ve ibâdet
merasimini gereği gibi yerine getirmek için başarılı olmaktır. Kur’an’ın şânına
lâyık ve hamd edenin hâline münâsip olan da budur. Çünkü kulun yardım
talebinden önce mutlaka Yüc Allah’tan, gerçekleştirilmesinde kendisine yardım
etmesi için herhangi bir iş düşüncesi vardır. Ve açık bir gerçektir ki kul,
Yüce Allah’ın akıl ermez işlerini tefekküre dalınca ve o tefekkürün
gerektirdiği hamd ü sena ile meşgul olunca, bütün benliği ile kendini Allah’a
vermekten, O’na tam olarak yönelmekten başka kendi hâl ve hareketlerinden
hiçbir şey aklına gelmez. Bunu da, önce ibâdeti Yüce Allah’a tahsis etmek, sonra
da kendisini Rabbine ulaştıracak hidâyeti dilemek ile gerçekleştirmektedir. O
hâlde ibâdet ile hidâyet dileme zamanları arasında dünyâ işleriyle meşgul
olması nasıl tasavvur edilebilir?! İşte sanki: ‘Bunda da yalnız Senden yardım diliyoruz’ demiş oluyor. Çünkü
bizler, Senin yardımın olmadan hukukunu edaya muktedir değiliz. Bu yoruma göre
âyetteki tertibin gerekçe ve sebebi gayet açıktır. Ayrıca bu âyet-i kerîmede
Yüce Allah’a ibâdet mertebesinin yüksekliğine, buna erişmenin azizliğine,
ibâdet eden kul için bunun en büyük arzu ve amaç olduğuna ve bunun kendi şahsî
gayretleri ile değil, fakat Yüce Allah’ın bir bağışı olduğuna da açık işâreder
vardır. Bir de bu âyetin, kendisinden sonra gelen duâ âyeti ile olan uyumu da
pek açıktır.

Biz
ancak Sana ibâdet eder ve ancak Senden yardım dileriz
’ âyetinde ‘Biz’ zamirinin kullanılması, kulun bütün
kusurlarıyla, tek başına o huzurda durmaya, ibâdetini sunmaya, münferiden
yardım ve hidâyet dilemeye lâyık olmadığını bildiğini ve bunları ancak
kendisinin de içinde bulunduğu bir topluluk ve cemaatle yapabileceğini tasavvur
ettiğini belirtmek içindir. Nitekim hükümdarların âdeti de böyledir (Onların
huzuruna da bir hey’et hâlinde çıkılıp taleplerde bulunulur). Yahut da bütün
tevhid ehli arasında bir dayanışma olduğundan kulun kendisine tecelli edecek
İlâhî hâle onların da iştirakini sağlamak içindir.

Bizi
sırât-ı müstakıme (dosdoğru yola) ilet (İhdina’s-sırata’l- müstakım)!

Bu âyet-i kerîmede, yardım konularının en
önemlisi tahsis ve tâyin edilmiştir. Sanki Cenâb-ı Allah, bundan önceki âyette
yapılan yardım talebine cevap veriyor:

Size
nasıl yardım edebilirim
?’ buyuruyor ve kullar da: ‘Sen, bizi dosdoğru bir yola hidâyet eyle!’ diye niyazda
bulunuyorlar.

Hidâyetin
tarifi:

Hidâyet; lütûf ve atıfet olarak, amaca ulaştıran
araçları göstermektir. Bundan dolayı hidâyet, hayırlı işlere mahsustur.

Hidâyetin
nevileri:

Yüce Allah’ın hidâyeti sayılamayacak kadar
çok ve çeşitlidir. Bununla beraber bunları üç grupta incelemekte yarar vardır:

1-Dâhilî hidâyet: İnsanın, tabiî ve hayvanî
faaliyetlerini, dünyevî ve uhrevî işlerini düzenlemek için gerekli olan kuvvetler,
zâhirî ve bâtınî şuûrlardır.

2-âaricî hidâyet:

Bu da ikiye ayrılır:

a)Tekvinî hidâyet: Bu nevi hidâyet, lisan-ı
hâl ile Hakk’ı açıklar. Daha önce belirtildiği gibi, âlemin (evrenin) her
ferdinde, Allah’ın varlığına işâret eden deliller vardır.

b)Tenzilî (vahyî) hidâyet:Nazarî ve amelî
hükümlerin tafsilâtını açıklayan bu nevi hidâyet de pey-gamberler göndermek ve
kitaplar indirmek sureti ile gerçekleşmiştir. Zira mukaddes kitaplar, tekvinî
delilleri değerlendirme yöntemini göstermek ve onlara dikkat çekmek sûretiyle
hidâyetin bütün çeşiderini içerir. Nitekim:

‘Gerçekten imân ve itaat edenler için arzda
delil, belge, ibret vardır.’ (Zâriyât 51/20)

Kendi nefislerinizde de… O hâlde niçin
görmüyorsunuz?’ (Zâriyât, 51/21)

‘Şüphesiz gece ve gündüzün ihtilâfında (ardı
ardına gelişinde), Allah’ın gökte ve yerde yarattıklarında, Allah’tan gereği
gibi sakınan, sorumluluk şuuru olan bir topluluk için delil ve ibret vardır.’
(Yûnus 10/6) meâlindeki âyederde bu gerçeklere mücmelen işâret edilir.

3-Husûsî hidâyet: 

Bu, hidâyete mazhar olan kimselere vahiy,
yahut ilham ile esrar perdesinin açılmasıdır. Bu mertebelerin her birinin
sâhibi ve peşine düşen tâlibi vardır. İstenen;

‘Hidâyete erenlere gelince; Allah onların hidâyetini
daha da artırır ve onlara takvâlarını ilham eder.’ (Muhammed 47/17) meâlindeki
âyette belirtildiği gibi ya hidâyetin artması veya hidâyetin sürekli
kılınmasıdır (sebat).

 

 

EBÜSSUÛD
EFENDİ’NİN DİĞER ESERLERİ – 2

6-MA’RÛZÂT

Ebüssuûd
Efendi’nin Kanûnî Sultan Süleyman Han’a arzetmiş olduğu fetvâlardır. Padişahın
irâdesi alındığı için kadıları bağlayan ve uyulması mecbûrî hâle gelen bu
fetvâlar, muhtemelen Ebüssuûd Efendi’nin ölümünden sonra Şeyhülislâm Hâmid
Efendi tarafından toplanarak Sultan İkinci Selim Han’a yeniden arzedilmiş ve
uzun yıllar mahkemelerde yürürlükte kalmıştır.

Müftü ve
kadıların sadrazam ve padişaha arzettikleri meselelere ‘ma‘rûz’ denilmektedir.
Ebüssuûd Efendi’nin hayatı boyunca verdiği binlerce fetvâ içinden bu mecmuâda
yer alanlar mahkemelerce mecbûrî olarak uygulanan bir tür kanun hükmü hâline
dönüşmesi için Kanûnî Sultan Süleyman’a sunulduğundan ‘padişaha arzedilen
fetvâlar’ mânâsında ‘Ma‘rûzât’ diye
anılmıştır.

Fetvâlar
genelde müftülere sunulan somut olaylarla ilgili olarak verilir ve kadıları
bağlayıcı değildir. Ma‘rûzât’ta yer alan fetvâlar ise somut bir problemi
çözmeye değil, uygulanan hukuk kuralını değiştirme ve kadıları mecbûrî biçimde
bu yeni ictihadı/kuralı uygulamaya yönlendirme maksadı vardır. Osmanlı
Devleti’nde özellikle 16. yüzyıldan itibâren Anadolu ve Rumeli’de görev yapan
kadılar sâdece Hanefî mezhebi içindeki hâkim görüşe göre hüküm verebilirlerdi;
farklı mezheplerden bir görüşün kadıların şahsî tercihleriyle uygulanması söz
konusu değildi. Kadıların görev alanlarını ve sürelerini sınırlama yetkisine
sahip olan padişahın aynı çerçevede onların yetkilerini sınırlaması da
mümkündü. Kadıyı belli mezheplerin ve hukukçuların görüşleriyle sınırlama da bu
yetki çerçevesindeydi. Osmanlı hukukunda önemli bir yeri olan Kanûnî döneminin
ünlü şeyhülislâmı Ebüssuûd Efendi, kamu yararını ve dönemin ihtiyaçlarını göz
önüne alarak farklı bir mezhebin veya Hanefî mezhebi içerisindeki farklı bir
görüşün uygulanmasını istediğinde bunun gerekliliğini bir fetvâ ile Kanûnî
Sultan Süleyman’a arzetmiş, padişah da fetvâ istikametinde uygulamaya
gidilmesini emretmiştir. Böylece aslında ilmî bir mütalâa olan fetvâlar mecbûrî
biçimde uygulanması gereken bir hukuk kuralına dönüşmüştür. İslâm-Osmanlı
hukukunun dönemin ihtiyaçları ışığında esnek bir ortamda uygulanmasında bu tür
fetvâların önemli bir yeri vardır. Muhtelif zamanlarda Kanûnî’ye arzedilerek
onayı alınmış olan fetvâlar Ebüssuûd Efendi’nin vefatından sonra bir araya
getirilmiş, muhtemelen yeni şeyhülislâm Hâmid Efendi tarafından Sultan İkinci
Selim Han döneminde de yürürlükte kalması için bu padişahın onayına
sunulmuştur.

Ma‘rûzât fıkıh
kitaplarının sistematiğine göre tertip edilmiş ve on dört kitapla; namaz,
zekât, nikâh, cihad, kaçak köle, gāib, vakıf, satım, yargılama, şâhitlik, dâvâ,
gasp, kısmet, kira konularında çeşitli hükümlere ait bölümlere
ayrılmıştır.                                                                       

7-Arazî-yi Harâciyye ve Öşriyye Hakkında
Kanun ve Fetvâlar:
Osmanlı mîrî arazi hukukunun temelini teşkil eden on
kadar uzun fetvâsı veya bu fetvâların mukaddimesini teşkil ettiği Kanûn-ı cedîd
nüshalarıdır.

İslâm’da
toprağın ilâhîlik vasfından dolayı mülkiyete konu olmayacağı şeklinde bir
telakki mevcut değildir. Yerin, göğün, her şeyin yaratıcısı Allah olduğundan
itikadî açıdan her şeyin gerçek mâlikinin de Allah olduğu temel ilkedir. Ancak
bu hukûkî mânada mülkiyet hakkının fertlere tanınmasına engel değildir. Sâdece
fertler bunu Allah’ın ihsanı bilerek ona göre tasarrufta bulunmaya dâvet
edilmiştir. Son zamanlarda ortaya atılan bâzı iddiaların aksine, İslâm
hukukunda arazi hem kamu mülkiyetine hem de ferdî mülkiyete konu
olabilmektedir. Arazinin ferdî mülkiyete konu olabildiğini gösteren Kur’an
âyetleri ve hadisler mevcuttur.

Bütün İslâm
hukukçuları arazinin hem özel hem de kamu mülkiyetinin konusu olabileceğinde
ittifak etmişlerdir. Ancak arazinin Müslümanların eline geçiş tarzının arazi
mülkiyetine etkili olduğunu belirtmişler ve bu konuda bazı farklı görüşler
ileri sürmüşlerdir. Ebüssuûd Efendi bütün bu konuları sağlam esaslara
bağlamıştır.

8-Risâle fî vakfil-menkul ve’n-nuküd:Mevkufül-uküd fî vakfi’l-menkul’ veya ‘Risâle fî cevâzi vakfı’n-nukud’ gibi
adlarla da anılan bu Arapça risâlede taşınır malların ve paranın vakfedilmesi
konusu ele alınmıştır. Risâle İstanbul’da târihsiz ve taşbasması olarak
yayımlanmıştır.

Vakıflar,
İslâm medeniyetinin önemli unsurlarından birini teşkil eden hayır kurumlarıdır.
Vakıfların faaliyet alanı târihî süreç içinde genişlemiş ve özellikle Osmanlı
döneminde paranın vakfedilmesi uygulaması kısa sürede yaygınlaşmıştır. İlke
olarak, vakfedilen malın gayrimenkul/akar olması esastır. Bu sebeple, para
vakıfları konusunda ciddî tartışmalar ortaya çıkmıştır Ebüssuûd Efendi ve Çivizâde
Muhyiddin Mehmed Efendi gibi ulemânın karşılıklı olarak kaleme aldığı
risâlelerde tez ve anti tezler ortaya konularak mesele derinlemesine
tartışılmış ve karara bağlanmıştır.

9-Bidâ’atü’l-kâ- dî li – ihtiyâcihî fil –
müstakbel ve’l-mâzî:
Osmanlı kadılarının uyması gereken usul ve erkânı
anlatan önemli bir risâledir.

10-Fetâ-vâ Kâtiblerine Tenbih: Fetvâ
metni hazırlayıcılarının riâyet etmesi gereken kaidelerle alakalı bir
risâledir.

11-el-Fetvâl-müteallika bi-beyâni’l-vakti’l-mu‘tebere
li’l-hasâd ve istihkâki’l-gallât:
Osmanlı hukukunda araziden alınan
ürünlerin hasat vakitleriyle vergi tahsil zamanlarını anlatan ve daha sonra
kanunnâmelerin temel kaynağı hâline gelen bir fetvânın hem Arapça’sı hem de
Türkçe’si mevcuttur.

12-Gamezâtü’l-melîh fî evveli mebâhisi
kaşri’l- âmm mine’t- Telvîh:
Hanefî hukukçusu Sadrüşşerîa Ubeydullah’ın
et-Tavzîh Cale’t-Tenkîh adlı fıkıh usûlüne dair eserine Seyyid Şerîf el-Cürcânî
tarafından ‘et-Telvîh’ adıyla yapılan
hâşiyeye Ebüssuûd Efendi tarafından yazılmış bir ta’liktir.

13-Şevâkıbul-enzâr fî evâ’i-li
Menâri’l-envâr:
Hanefî hukukçusu Ebü’l-Berekât en-Nesefî’nin usûl-i fıkha
dair Menârü’l-envâr adlı eserinin ilk kısımlarının Arapça şerhidir.

14-Hasmüî-hilâf fi’l-mesh ‘ale’l-hifâf:
Ebüssuûd Efendi’nin, oğlu Mustafa Çelebi için yazdığı mest üzerine mesh ile
alâkalı bir risâledir.

15-Risâle fî tescîli’l – evkâf: Özellikle nakit para vakıflarının
tesciliyle vakfının tamamlandığını anlatmak için kaleme alınmıştır.

16-Risâle fî vakfi’t – tavâhîn ‘a-le’l – arzi’l
– mevkûfe li’l – gayr:
Başkasına ait vakıf arazi üzerinde bulunan
değirmenlerin vakıf yapılıp yapılmayacağının tartışıldığı bir risâledir.

17-Öşür Hakkında Risâle: Osmanlı vergi
hukukunun şer‘î esaslarını açıklayan bu risâledir. Ebüssuûd Efendi ayrıca
Burhâneddin el-Mergînânî’nin meşhur eseri ‘el-Hidâye’nin
birçok bölümüne ta’lik ve hâşiyeler yazmıştır.

18-Galatât-ı Ebüsuûd: Bu risâle halk
arasında yanlış kullanılan bazı kelimelere dâirdir.

Halk arasında
yanlış kullanılan bazı kelimeler üzerine Türkçe olarak yazılan bu eser; ‘Risâle fî tashîhi’l-elfâzil-mütedâvele
beyne’n-nâs
’ ve ‘Sakatâtü’l-ʻAvâm
isimleri ile de anılır. Yazma nüshaları Süleymaniye kütüphanesinde bulunan bu
risâle, Hayati Develi tarafından Kemalpaşazâde ve Ebussuûd’un Galatât
Defterleri adıyla yayınlanmıştır. Türkiye’de ‘galat’ konusu üzerine yapılan ilk
çalışmanın et-Tenbîh ʻalâ galâti’l-câhil ve’n-Nebîh adıyla İbn Kemal’e âit
olduğunu dile getiren Develi, ikinci sırada Ebussuûd Efendi’yi zikretmiştir.
Nitekim Ebussuûd Efendi’nin bu eserini telif ederken yaptığı birtakım
ilâvelerin yanı sıra genelde İbn Kemal’in risâlesini esas aldığı ifade
edilmiştir. Her iki müellifin de eserlerinde Arapça kelimeler üzerinde durarak,
Farsça ve Türkçe kelimelerden hiç söz etmediğini belirten Develi, bu durumu müelliflerin
ilmiye sınıfından olması ile ilişkilendirmiştir.

Risâlelerin
ele aldığı kelimelerden hareketle genel olarak, ‘imlâ yanlışları ve yanlış okumalar’, ‘anlam bilgisi ve ilgili yanlışlar’, ‘yapı bilgisi ve ilgili yanlışlar,’ ‘ses bilgisi ve ilgili yanlışlar’ şeklinde dört durum üzerinde
yoğunlaştığını ifâde eden Develi, bütün bu benzerliklerinin yanı sıra İbn
Kemal’in risâlesi Arapça iken, Ebussuûd Efendi’nin ise Türkçe olarak yazmasını
önemli bir fark olarak görmüştür.

                                                                        (DEVAM EDECEK)

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Kat: 3
Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77  e-posta:
bogazici@bogaziciyayinlari.com
//   www.bogaziciyayinlari.com.tr  

‘’Sınırları Girne’de Bitermiş!’’

        25 Mart 2022 tarihinde Güney Kıbrıs Rum
kesiminde yapılan bir resmigeçit töreninde, Rumların taşıdığı pankartlardan
birisinde yazan cümle buydu!

     ‘’Sınırlarımız Girne’de biter…’’

       Evet, Yüzbinlerce Türk’ün katledildiği 25 Mart
1821 Mora ayaklanmasının-Yunanistan’ın bağımsızlığının 201’nci yıldönümünde Rum
kesiminde yapılan törende yaşananlar Yunan-Rum ikilisinin tarih boyunca
değişmeyen iki yüz yüzlülüğünü bir kez daha gözler önüne sermiştir.

      Güney
Kıbrıs’taki Yunanistan Büyükelçiliği önünde yapılan tören geçidine benzer
törenlerin vazgeçilmez katılımcılarının başında gelen ama 50’li yıllardan,
1974’e kadar Kıbrıs Türklerine kan kusturan EOKA terör örgütünün temsilcileri,
ilk, orta, lise, üniversite öğrencileri, izciler kurum ve kuruluşların
katılımıyla tarih sayfalarına Yunan katliamlarıyla geçen Mora isyanı hiç ilgisi
olmayan Kıbrıs topraklarında bir kez daha kutlanmış oldu.

      Bu törenler nedeniyle Rum kesimi yöneticisi
Bay Anastasiadis twitter hesabından yaptığı açıklamada: ‘’1821 ve 1955 Kıbrıslı
mücadelecilerinin (EOKA’cılar) bayrağı bize her zaman Kıbrıs’ın Yunanistan’la
kutsal ve kopmaz bağını hatırlatacak’’ paylaşımında bulunurken, adadaki
Yunanistan Büyükelçisi Yoannis Papameletiu ise Türkiye’ye saldırarak ‘’Kıbrıs
istila ve işgal kurbanıdır’’ demiştir.

     Rum kesimindeki siyasi parti temsilcileri de;
Türkiye’yi işgalcilikle suçlayarak; Kıbrıs’ın Helenizm’in kopmaz parçası
olduğunu vurgulamışlardır!

  Değerli Okur:

  Türk-Yunan ilişkileri tarihin her döneminde
çeşitli sorunlar yaşamış, bundan sonrada yaşamaya devam edecektir.

   Bu ilişkiler içerisinde yakın tarihimizde yaşanan
ve hala yaşanmaya devam eden Kıbrıs anlaşmazlığı bu sorunların en büyüğü olarak
yaşamaya devam etmektedir.

   Neredeyse üççeyrek asra yaklaşmış, hiçbir
şekilde çözüm adına bir adım dahi atılmamış bu önemli konu tüm sıcaklığı ile
öylece beklemektedir!

  1968 yılından beri devam eden müzakere
sürecinde her defasında görüşme masasını devirmeyi başaran Rum tarafı, bu
müzakereler süreci incelendiğinde; Kıbrıs adası onlara verilinceye kadar bu
sorunun çözümü adına hiçbir şekilde olumlu bir adım atmayacağı çok açıktır.

  Kıbrıs sorunun çözümü için uluslararası
platformda; içinde Kıbrıs Türkü geçen her öneri onlar için yok hükmündedir!
Çünkü Kıbrıs Türkleri adada sadece azınlık statüsündedir. Azınlıklara verilecek
hakları da adanın tek sahibi olan Rum tarafı belirleyecektir.

  Ya tarihi gerçekler diye sorulacak olursa?

  Kıbrıs’ın ada tarihi, Rumlara göre onların
varlığı ile başlar! Türklerin adayı işgali ile son bulur! Bu nedenledir ki;
Türkiye garantörlük hakkından vazgeçmediği, Türk askeri adayı terk etmediği
sürece Kıbrıs adasında Türkler adına yaşanan her şey Rum tarafına göre yok
hükmündedir!

  İşte bu nedenledir ki, Rumlar her tarihi
etkinlikten istifade eder, ‘’25 Mart Yunanistan’ın Bağımsızlık Gününü’’ dahi
kendi çıkarları için kullanıp, güya dünyaya mesaj verip, Türkiye’yi işgalci,
adanın kuzeyinde kurulu KKTC devletini de ‘’ayrılıkçı oluşum’’ olarak
tanımlarlar.

     Ama
aşağıdaki tarihi gerçekler hiç de öyle demez:

      Osmanlı döneminde 307 yıl boyunca adanın Türk
toprağı oluşu, 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyetinin anayasal kurucu
ortağından birinin de Kıbrıs Türk Halkı oluşu, bu devlet kurulurken 1959 Londra
ve Zürih anlaşmalarıyla Türkiye’ye tanınan yasal Garantörlük hakkı, dönemin
Cumhurbaşkanı Başpapaz Makarios tarafından Türklerin bu cumhuriyetten atılışı, 1963
Kanlı Noelinde Türklerin topyekûn öldürülmek istenmesi, 15 Temmuz 1974’te adada
gerçekleştirilen Yunan Cuntası destekli askeri darbe ile Kıbrıs adasının
Yunanistan’a bağlanmak istenmesi… Bütün bu tarihi gerçekler nasıl yok
sayılabilir?

    Ama bu tarihi gerçeklerin en çarpıcı olanı
da nedir bilir misiniz?

    Gerek Yunanistan ve gerekse Kıbrıs Rum
kesimindeki genç nesillere aşılanan Türk düşmanlığının hala devam etmesi, o
genç dimağlara böylesine aymaz bir eğitimin verilmesidir!

     Siz hiç ülkemizin milli bayramları
kutlanırken, okullarımızda okutulan tarih kitaplarında Yunan-Rum düşmanlığına
vurgu yapan, körükleyen bir eylem, yazılı bir bölüm gördünüz mü? Tek bir
görüntü, tek bir satır dahi bulamazsınız. Çünkü biz Türkler Devletimizin
kurucusu Büyük Önderimiz Atatürk’ümüzün deyişi ile: ‘’Yurtta Sulh Cihanda Sulh’’ kavramına
sadakatle bağlı bir milletiz. Bizim ne geçmişimizde, ne de geleceğimizde
düşmanlık aşılayan bir kavram yoktur.

    Ancak bize kem gözle bakana, düşmanca
yaklaşana, aziz vatan topraklarımıza girmeye kalkana hak ettiği dersi veririz.
Tarih sayfaları bu derslerin niceleri ile doludur.

  
 İşte bu nedenledir ki, 25 Mart’ta
Kıbrıs adasında gencecik Rum çocuklarına ‘’Sınırlarımız Girne’de Biter’’
pankartı taşıtan okul yöneticilerinin, siyasilerin adada yaşanan tarihi gerçeklere
bir kez daha bakmaları gerekir.

   Çünkü
Kıbrıs’ta Girne’deki yaşam 48 yıldan beridir Ay Yıldızlı Bayraklarımızın
gölgesinde sürmektedir. Bu gerçeğin de hiçbir neden uğruna değişeceği yoktur.

Ebüsuûd Efendi Ve Tefsiri – 4 (İrşâdü’l Akli’s-Selim- 4)

Türkiye kütüphanelerinde birçok
yazma nüshası bulunan eser 8, 9, 11 ve 12 cilt hâlinde olmak üzere çeşitli
zamanlarda ve değişik yayınevleri tarafından basılmıştır.

Tam adı İrşâdü’l-ʿaḳli’s-selîm ilâ
mezâya’l-Kitâbi’l-Kerîm
’dir. Ebüssuûd Efendi, bir tefsir yazmayı öteden
beri düşündüğü halde yoğun meşguliyetleri sebebiyle eserini ancak ömrünün
sonlarına doğru telif etmeye başlamış ve Sâd sûresinin nihayetine geldiğinde
Kanûnî Sultan Süleyman’ın isteği üzerine temize çekerek 1575 yılında padişaha
göndermiştir. Bir yıl sonra da tefsirini tamamlayıp yine padişaha takdim etmiş
ve büyük miktarda mükâfata nâil olmuştur.

Eserine yazdığı
kısa mukaddimede müfessir pek çok tefsir kitabı okuyup istifâde ettiğini,
bunlar arasında bilhassa Zemahşerî’nin el-Keşşâf’ı ile Beyzâvî’nin
Envârü’t-tenzîl’inin özel bir önem taşıdığını belirttikten sonra yazacağı
tefsirin özelliklerinden bahsetmiştir. Buradaki ifâdesinden anlaşıldığına göre
müellif, söz konusu iki eserde önemli gördüğü bilgilerle diğer tefsirlerdeki
bilgileri ve kendi zihninde hâsıl olan işâretleri bir araya getirmek suretiyle
bir tefsir yazmaya karar vermiştir.                                                                                                                   

Özellikle
Kur’ân-ı Kerîm’in fesâhat ve belâgatı üzerinde durulan eserde, âyetler
arasındaki münâsebetler açıklanıp cümlelerin taşıdığı ince ve gizli mânâların ortaya
çıkarılmasına dikkat edilir. Bâzan gramerle ilgili açıklamalar yapılarak
âyetlerdeki i‘rab vecihleri belirtilir. Yer yer mânânın anlaşılmasına yardımcı
olacak ölçüde kıraat farklarına da işâret edilir. Tefsirde şiirlerin de delil
olarak kullanıldığı görülür. Bütün bu özellikleriyle eser nahvî-edebî
tefsirlerden kabul edilir.

Ebüssuûd
Efendi, İsrâiliyat türünden rivâyetlere de yer vermiş, ancak bunlardan
bazılarının uydurma olduğunu, akıl ve nakille bağdaşmadığını ifâde etmiştir.
Hârût ile Mârût hakkında nakledilen rivâyet bunun bir örneğini teşkil eder.
Müellif böyle bir rivâyete güvenilemeyeceğini, bu tür hikâyelerin sâdece irşad
maksadıyla nakledilen mesellerden ibâret olduğunu kaydetmiştir.

Müfessir, bazı
İsrâilî rivâyetler hakkında ise doğru olup olmadığı hususundaki kuşkuyu
belirtmek için ‘denildi, rivâyet edildi
şeklinde ifâdeler kullanmıştır. Bu arada nâdiren işârî yorumlara da temas
edilmiştir.

Ahkâm
âyetlerinin tefsirinde bağlı bulunduğu Hanefî mezhebini öne çıkarmakla birlikte
Ebüssuûd Efendi, zaman zaman diğer mezheplerin temel görüşlerini de özet
hâlinde verir, kendi mezhebiyle diğer mezheplerin görüşleri arasında
karşılaştırmalar yapar.

Müellif, dil
ve belâgat yönüyle Arap edebiyatının doruk noktasında bulunan tefsirinden
dolayı, ‘Zamanın görmediği, kulakların
duymadığı sözler söylemiştir
’ şeklinde sitâyişle anılmıştır.   Kâtib Çelebi de tefsirin nüshalarının İslâm
dünyâsına yayıldığını, ifâde ve üslûbunun güzelliği sebebiyle büyük âlimlerin
kabulüne mazhar olduğunu, el-Keşşâf ve Envârü’t-tenzîl’den başka hiçbir
tefsirin bu ölçüde itibar görmediğini kaydeder.

Ebüssuûd Tefsiri’ olarak bilinen ‘İrşâdü’l-‘akli’s-Selîm’ isimli eserine
Ebüssuûd’un yazdığı önsöz:

Allah’ın Yüceliği

Resulü Hz.
Muhammed’i hidâyet ve hak din ile gönderen; ilâhı emir ve nehiylerle ilgili
hükümleri muhtevî mukaddes usullerin âdet ve rükünlerinden büyük küçük her şeyi
Resûl’üne bildiren; inananları her şeye galib ve üstün ve her türlü övgüye
lâyık gören, Allah’ın sırat-ı müstakîmine ileten; daha önceki semâvî kitapları onaylayan;
her işin doğrusunu söyleyen; hiçbir şeye ihtiyacı olmayan bilakis kâinattaki
her şeyin kendisine ihtiyaç duyduğu hak ma’buda ibâdeti emreden; bütünüyle
ahenkli ve âyetleri birbiriyle müteşabih, tekrar tekrar bıkılmadan okunan ve
okunduğunda haşyetiyle tüyleri ürperten; her güç meseleyi kolaylaştıran; gelmiş
geçmiş bütün söz ustaları bir araya gelip toplansalar ve aralarında
yardımlaşsalar bile benzerini veya eşdeğerini meydana getirmek hususunda bütün
insanları ve cinleri âciz bırakan; beyyinelerin en âşikârı ve hüccetlerin en
parlağı Kur’an-ı Kerîm’i, akıl sâhiperi üzerinde düşünüp ibret alsınlar diye
eğrisi-büğrüsü olmayan bir Arapça ile Resûlü’ne indiren Allah ne yücedir!

Kur’ân’ın çağrısına uyan kurtulur.

Yüce Rabbimiz
uzunca bir fetret devrinden sonra Hz. Muhammed’e Kur’ân’ı indirdi. O da
insanlar sapıklık içindeyken onlara hak yolu gösterdi. Böylece bâtılın
karanlığı sıyrılıp açıldı ve Hakk’ın nuru ufukta yükseldi. Şimdi kim Kur’ân’ın
çağrısına uyarsa o kurtuluşa erer; kim ona karşı direnir, heva ve heveslerini
Tanrı edinirse o felâket çukurunun kenarındadır ve sonuçta da oraya yuvarlanır.
Şurası da bir gerçektir ki Allah’ın nurundan nasibi olmayan kimsenin âkibeti
karanlıktır.

Yüce Allah
Resulü Hz. Muhammed’e O’nun Ehl-i Beyt’ine, itaatkâr ve faziletli Ashab’ına,
hayırda onların izinden gidenlere salât, selâm ve rahmet eylesin; onların
şânlarını yüceltsin; yıldızlar birbirini izledikçe, gece ve gündüz birbiri
peşinden gidip geldikçe salât ve rahmetini onların üzerine yağdırsın!

Bütün
bunlardan sonra hidâyet eden, doğru yolu gösteren Rabbinin rahmetine muhtaç;
O’nun fakir kulu Ebussuûd b. Muhammed Hamdi Hoca der ki:

Yaratılışın gayesi

Bu kâinat
kitabının tek harfi henüz yazılı değilken O’nun meydana getirilmesindeki asıl
sebep, âdem babamız henüz ortada yok iken, O’nun hamurunun yoğrulmasındaki
derin hikmet; gerçek şeref, lütuf ve kerem sâhibi, her şeyi ilk yaratılıştaki
hâline çeviren, öldürdükten sonra dirilten ve yaratan, şekil ve nizam veren,
Yüce Yaratıcı’nın hakkıyla bilinmek ve kendisine ibâdet edilmek istemesidir. Bu
maksada erişmek için de Kur’ân hükümlerini iyice anlamaktan başka yol yoktur.

Gerçi her şeye
üstün Allah, sonsuz kudretinin delillerini kâinat kitabının sayfalarına yazmış;
vahdaniyetinin bayraklarını maddenin cevher ve arazlarına dikmiş; cihanın her
zerresini, bilginin her damlasını, kudret kaleminin geçtiği her noktayı,
örneksiz icat levhasına yazılan her harfi cemâlini gösteren bir ayna; kemal sîfatlarını
düşündüren bir vâsıta; şüphe götürmeyen kesin delil ve kendisine yönelenler
için sapma imkânı vermeyen düz ve geniş bir yol kılmıştır. Özetle tabiatın her
zerresi Rabbin belgelerini okuyup açıklayan bir hatib gibidir. Bu seslere kulak
verip dinleyenler onun insanlara akılları ölçüsünde sırlarını açıkladığını,
sorulanları uygunca cevaplandırdığını, hikmetlerinin bazılarını gizlediğini
bazılarının da ince işâretlerini verdiğini göreceklerdir.

Yaratılışı anlamak için Kur’an’ın
gerekliliği:

Söz konusu
bütün bu belge ve delillerden yararlanmak; işâret ve alâmetleri maksada uygun kullanmak;
o beşer üstü ifâdelerin mânâlarını, satır aralarında gizlenmiş kaza ve kader
sırlarının sembollerini kavramak güç ve kuvvet sâhibi Allah’ın tevfıki olmadan
yalnız insan aklının üstesinden gelebileceği bir şey değildir. İşte Rabbin
kitabı Kur’an’ın indirilmesinden murad budur. Kur’an öyle bir İlâhî kitaptır ki
İslâm’ı ayrıntılarıyla ortaya koyar. En üstün melekeler bu kitapla kazanılır, dünyâ
ve âhiret saâdetine yine bu kitapla erişilir. Bununla beraber şânı yüce
Kur’ân’ın âyetlerinden bâzılarının ifâdeleri kapalı olduğundan anlaşılmaları
oldukça güçtür. Zâten onu her yönden mutlak mânâsıyla anlamak, semânın sonunu
bulmak veya onun burçlarına çıkıp oturmak kadar imkânsızdır. Böyle olması da
tabiîdir. Çünkü birbirinden farklı konulara temas eder; nazarî ve amelî bilim
ve fenlerin birçok inceliklerini, şer’i hükümlerle bunların delillerini içerir;
mülk ve melekût âlemlerinden haberler verir; aynı zamanda birtakım emirler ve
yasaklar öngörür. Her zaman ve her ülkede kalem erbabının sultanları sayılan büyük
âlimler, Kur’ân-ı Kerîm’i tefsire, âyetlerinin anlaşılmasını kolaylaştırmaya
çalışmışlar ve bu alanda pek değerli eserler tasnif ve telif etmişlerdir.

Niyaz ve Duâ:

Celâl ve
azâmet sâhibi, mülk ve melekût âlemlerinin tek yaratıcısı Rabbimden beni, niyet
ve arzumu gerçekleştirmeye muvaffak kılmasını; yanlış ve yanılgıya düşmekten
korumasını; bu eseri en güzel şekilde tamamlamak için bana yol göstermesini; kıyâmet
gününde yararlanacağım en hayırlı hizmet saymasını niyaz ederim.

Ey yalvarıp
yakarmak için yüzlerimizi koruyucu kapısına zilletle çevirdiğimiz Yüce Mevlâ!
Ey dilek sâhiplerinin yüce katına el açtığı Rabbimiz! Tevfik nurlarını
üzerimize yağdır; bizi hakîkatlerin ince sırlarına vâkıf eyle; hidâyet yolunda
ayaklarımızı sâbit kıl; bizi buyruğuna ve rızana uygun olarak konuştur.

Bizleri bir
an, bir sâniye bile kendi nefsimizle baş-başa bırakma; hayır neredeyse bizi
oraya çek. İşte boynumuz bükük, başımız yerde, sana yalvararak sana geldik.
Feyz dağıtan kapınızı çalıyoruz. Her işte sığınılacak yalnız Sensin. Senden
başka Rabb’imiz yoktur, Senin hayrından başka hayır da yoktur. Bütün işlerin
anahtarları Senin elindedir. Yaratmak da Senin, buyurmak da Senindir. Kıyâmet
günü dirilişten sonra dönüş yine yalnız Sanadır.

Yüce Allah’ın
ulûhiyyeti, zerrelerine kadar bütün kâinatı kaplamıştır. Bu isbat
gerektirmeyecek kadar apaçık bir hakikattir. Çünkü ulvî ve süfli varlıklar
olsun; mücerret ve maddî varlıklar olsun; ruh ve cisim olsun; imkân ve vücût
dâiresindeki her şey, haddi zatında Cenâb-ı Allah’ın gözetiminde bulunmaktadır.
Eğer O’nun terbiyesinin (tanzim ve yönetimi) bağları bir an için kesilirse,
anılan varlıkların hiçbiri yerinde duramaz, kendisini barındıracak bir yurt
bulamaz. Bütün o varlık dediğimiz şeyler mahvolur, yokluğa yuvarlanır. Fakat
şânı Yüce Cenâb-ı Akdes, hiçbir varlıktan rahmet bağını kesmez; geçen her
zamanda ve akıp giden her anda kendi zâtından, vücûdundan, sıfatlarından ve
kemâlâtından kaynaklanan öyle feyiz, bereket, lütuf ve ihsan yağdırır ki,
bunların çeşit ve miktarları ifâde kudretimize sığmaz; onları ancak Alîm / her
şeyi hakkıyla bilen ve Habîr / her şeyden hakkıyla haberdar olan Allah bilir.
İlâhî kanun ve sistemin zorunlu gereği budur; çünkü mümkinâttan hiçbir
varlığın, başlangıçta İlâhî kudret olmaksızın, kendi başına var olması
düşünülemeyeceği gibi, varlık âlemine çıktıktan sonra varlığını devam ettirmesi
de düşünülemez… Varlığın bekası da yine onu ilk yaratan Yüce ve Aziz Rabbimiz
tarafından sağlanır. Daha başlangıçta, bir varlığın, yokluğun kapıları
kendisine tamamen kapatılmadan varlık âlemine çıkması tasavvur edilemez. Keza o
varlığın, mucib sebebine bağlı olarak varlık âlemine çıktıktan sonra yokluğa
giden arızî yollar tamamen kapatılmadan varlık olarak devamı da düşünülemez.
Devamlılık vasfı, zorunlu bir vücudun (var olmanın) özelliklerindendir.

 

 

Ebüssuûd
Efendi’nin Diğer Eserleri – 1

1-Fetâvâ-Yı Ebüssuûd Efendi:

İstanbul
kütüphânelerinde Ebüssuûd Efendi’ye nisbet edilen fetvâların derlenmesiyle
meydana gelmiş birçok fetvâ mecmuası vardır. Beyazıt Devlet Kütüphânesi’nde
bulunan Ebüssuûd Efendi’ye ait iki fetvâ mecmuası yeniden düzenleyerek
yayımlamıştır.

Ebüssuûd
Efendi’nin fetvâlarını, biri ülkedeki bütün kadıları bağlayan fetvâlar, diğeri
onun bir müftü olarak dinî konularda sorulan sorulara verdiği cevaplar olmak
üzere iki gruba ayırmak mümkündür. Birinci gruba girenler ‘fetvâ-yı şerîfe’
adıyla padişaha sunulup tasdik edildikten sonra, devlet başkanının ictihadî
meselelerden birini tercih etmesi durumunda onunla işlem yapılacağı prensibi gereği
devletin bütün kadıları için bağlayıcıdır. Ma‘rûzât’ta yer alan Ebüssuûd’a ait
fetvâlarla kānûn-ı cedîdin nüvesini teşkil eden fetvâlar, Budin Kanunnâmesi’nin
mukaddimesi olarak kaydedilen ve mîrî arazinin esasını tanzim eden fetvâlar,
gedik, icâreteyn, istibdâl gibi konulara ait fetvâlar bu gruba girmektedir. Bu
tür fetvâlar kanunnâmeler gibi hukukî mevzuat arasında yer almış ve günümüzdeki
ictihadı birleştirme kararlarının fonksiyonlarını îfa etmiştir. Ebüssuûd
Efendi’nin bu fetvâları, Osmanlı Devleti’nin son zamanlarına kadar yapılan
bütün hukukî düzenlemelere temel teşkil etmiştir. Meselâ vakıf müessesesinin
zirveye ulaştığı bir dönemde Ebüssuûd Efendi vakıflarda gedik meselesini
araştırarak çalışmasını bir risâle içerisinde Kanûnî’ye fetvâ-yı şerîfe
şeklinde arzetmiş ve Osmanlı Devleti’nde asırlarca uygulanan, bazan faydalı,
bazan da zararlı sonuçlar doğuran gedik hakkının temeli Ebüssuûd’un bu fetvâsı
ile atılmıştır.

Yine mîrî
arazi rejimi, Ebüssuûd Efendi’nin bütün kanûn-ı cedîd nüshalarının baş tarafında
zikredilen fetvâlarında her yönüyle açıklanmıştır. Hatta Budin Kanunnâmesi’nin
mukaddimesinde mîrî arazi meselesi fetvâ şeklinde açıklandığı gibi Sultan
İkinci Selim Han döneminde hazırlanan Üsküp Kanunnâmesi’nin mukaddimesinde de
konu çok açık biçimde ve fetvâ tarzında beyan edilmiştir. Ayrıca sûfîler,
kızılbaşlar ve Şiîler’le ilgili fetvâları ile mâlikâne-divanî sistemi ve
Osmanlı vergi hukukunu yakından ilgilendiren öşür ve aksâmı hakkındaki
fetvâları Osmanlı hukukunda derin izler bırakmıştır.

Ebüssuûd’un
birinci gruba giren fetvâlarını diğer fetvâlarından ayıran en önemli özellik,
bunların cevaplarının kısaca ‘câizdir
veya ‘câiz değildir’ şeklinde olmayıp
bazan müstakil bir risâle teşkil edecek tarzda gerekçeleri ve delilleriyle
birlikte geniş olarak verilmesidir. Meselâ onun nakit para vakfının meşrû
olduğunu ileri süren ve Çivizâde Muhyiddin Mehmed Efendi’nin aksi yöndeki
görüşlerini tenkit eden fetvâsı nakit para vakfı hakkında müstakil bir
monografi gibidir. İmam Birgivî’ye karşı yine aynı konuda kaleme aldığı fetvâ
da müstakil bir risâle olarak basılmıştır. Sorulan soru ile ilgili fıkıh
kitaplarında farklı görüşler ortaya atılmış ve Ebüssuûd da bunlardan birini
tercih etmişse bunun delillerini etraflı şekilde fetvâlarında aksettirmiştir. Bu
hususta Ebüssuûd Efendi’nin İslâm hukukuna ve Osmanlı uygulamasına katkısı çok
önemlidir.

Ebüssuûd
Efendi’nin ikinci gruba giren, O’nun bir müftü olarak İslâm hukukunun hemen her
dalına ait verdiği fetvâlar ise çeşitli kişiler tarafından klasik fıkıh kitaplarının
sistematiğine uygun şekilde bir araya getirilmiştir. Ebüssuûd müftülüğü
süresince verdiği fetvâları bizzat kendisi tedvin etme imkânı bulamamış, ancak
daha hayatta iken kâtipleri ve talebeleri onun fetvâlarını derleyip
düzenlemişlerdir.

2-Macâkıdut-tarrâf fî evveli sûreti’l-Feth
minel-Keşşaf:
Türkmenistan’ın Taşavuz / Daşoğuz olarak da bilinen Zemahşer
şehrinde doğması sebebiyle, Türk asıllı olabileceği de belirtilen Fars kökenli
olarak kayatlara geçen Zemahşerî’nin (1075-1144) el-Keşşâf adlı tefsirindeki
Fetih sûresiyle ilgili bölümünün haşiyesidir.

3-Tefsîru sûreti’l-Furkân: Furkan
sûresi, Allah Teâlâ’nın yüceliğini, evrendeki hükümranlığının mutlaklığını
vurgulayan ve O’nu ulûhiyyetine yakışmayan niteliklerden tenzih eden âyetlerle
başlar; Kur’an’ın ilâhî kaynaklı ve Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğu
hususundaki kuşkuları reddeden açıklamalarla devam eder.

4-Tefsîru sûreti’l-Mü’minîn: Mü’minun
sâresinin tefsiridir. Sûrenin girişinde sözü edilen mutluluğun mekânını teşkil
eden cennete vurgu yapılmaktadır. Sûrenin ilk âyetlerinde cennete gireceklerin
vasıfları, namaz ve zekât ibâdetlerini yerine getirmek, emânete riâyet etmek,
faydasız söz ve davranışlardan sakınmak ve iffetlerini korumak diye ifâde
edilmiştir

5-Risale fî bahsi îmâni’l-Fir’avn: Firavun’un
imanıyla ilgili olup son nefesinde iman eden kimsenin imanının sahih olduğunu
söyleyen âlimlere karşı yazdığı bir reddiyedir.

Bu eser,
Mü’minun sûresinin tefsiridir. Son nefeste tevbe meselesi, İslâm’ın en çok
tartışılan konularından biridir. Bâzı âlimler, tevbenin; Allah’ın Müslümanlara
bir ihsanı olduğunu, ölüm alâmeti başlayıp yaşamaktan ümidi kesilen insanın
tevbesinin sahih olacağı, kabul edileceği görüşündedir. Aksi görüşte olanlar da
vardır. Ebüssuûd Efendi, son nefes öncesinde iman etmenin sahih olmayacağını,
teferruatı ve delilleriyle anlatıyor. Teferruat ve delillerde, ölüm ânındaki
insanı teselli edecek hususlar da yer alıyor.

 

                                                                       
(DEVAM EDECEK)

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Kat: 3
Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77  e-posta:
bogazici@bogaziciyayinlari.com
//   www.bogaziciyayinlari.com.tr  

Ahlaksız Seçim İsteyen Müslümanlar

AKP ve
MHP ortak çalışması sonucu hazırlanan Seçim Kanunu teklifi halen Meclis’te
görüşülmekte. Bu teklif, Cumhur İttifakının iktidarı kaybetme korkusuyla
hazırladığı bir “seçim mühendisliği” ürünü.

Mehmet
Y. Yılmaz T-24’teki yazısında, çok isabetli olarak, teklifin adını “Seçim
Hilelerini Garantiye Alma Kanunu”
olarak koymuş.

Teklifin
amacı, seçim hileleri ve taraflı seçim kurullarının hukuka aykırı kararlarıyla
da olsa, seçim kazanmaktan ibaret.

Beni
burada asıl ilgilendiren husus, değişiklik teklifinin içindeki ahlaksızlıklar
ve Cumhur ittifakının “muhafazakâr Müslüman, yerli ve milli” yönetici ve
seçmenlerinin ahlaksız teklife karşı tutumları.

Önceki
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden biliyoruz ki bu kitle için seçimlerin eşit ve
adil şartlarda yapılmasının hiçbir önemi yoktur.
Yeter ki seçimi kazanan
kendilerinden olsun.

2018
seçimlerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın makamından aldığı güç ve devletin imkânlarını
kendisi ve partisi lehine hoyratça kullanmasını hiç yadırgamadılar. Erdoğan’ın
güya resmi açılış programları yaparak, devletin imkânlarını ve gücünü
kullanarak, fiilen parti mitingleri yapmasından hiç rahatsızlık
duymadılar.

Bu
kadar adaletsiz ve eşit olmayan şartlarda yapılan seçimlerde “trafolara
kedi girmesinden”
, bir emrivaki ile “atı alanın Üsküdar’ı geçmesinden” mutluluk
duydular.

****

Partili Cumhurbaşkanı Seçim Yasağından Muaf

Parlamenter
sistemde Başbakan ve 3 bakan için seçim yasakları uygulanıyordu. Yeni
sistem gereği Anayasa ve kanunlarda “Başbakan” yazan her cümlede, yerine
Cumhurbaşkanı” yazıldı. Sadece seçim yasaklarına dair maddede bu
yapılmadı. Böylece AKP ve MHP iş birliği ile yapılmakta olan değişiklikte partili
Cumhurbaşkanı seçim yasaklarından muaf tutuldu.

Açıkça
demek istiyorlar ki, Cumhurbaşkanı adayı olacak Erdoğan halen elinde olan bütün
devlet gücünü ve imkânlarını pervasızca kullanacak. Çünkü kendileri ve
tabanları için ahlak ve adaletin bir kıymeti yok.
Sadece kazanmak önemli.

*******************************

Seçim Güvenliği

Seçim güvenliğini ilgilendiren,
en utanç verici teklif İl ve İlçe Seçim Kurulları başkanlarının seçiminde
yapacakları değişiklik.

1950’den
beri, Türkiye Cumhuriyeti’nde yapılan bütün seçimlerde uygulanan kurala göre, “il
ve ilçedeki en kıdemli hâkim il veya ilçenin seçim kurulu başkanı olur.”

Bu
kural mahkemelerde yargılamayı istediğiniz hâkimlerin değil, önceden
belirlenmiş objektif kurallara göre görevlendirilmiş hâkimlerin yapması (tabii
hâkim ilkesi)
uygulamasına benziyor.

Cumhur
İttifakı işte bu kuralı değiştirmek istiyor. Bu teklif Türk demokrasisi için
bir kara lekedir.

Siyasi
davalarda, sıkça “tabii hâkim ilkesini” çiğneyen, bu tür davalarda kendi
seçtikleri hakimleri görevlendiren bir zihniyetten beklenen bir tavır bu.

Yapılacak
değişiklikle “İl ve İlçe Seçim Kurulu Başkanları birinci sınıfa ayrılmış
hakimler arasından kura ile belirlenecek.”

15
Temmuz 2016’dan sonra 14 bin yeni hâkim ve savcı alındı. Bunların pek
çoğu 1. Sınıf hâkim yapıldı. Bu partili hukukçuların sandık
kurullarını belirlerken ve itirazları karara bağlarken, emir ve talimatla karar
vereceklerini
hesap ediyor olmalılar.

İşi
garantiye almak için, “kuraya dâhil olmak istemeyen hakimler listeden
çıkartılır”
diye bir madde ilave etmişler. Çeşitli baskılarla
yıldıracakları tarafsız hakimlerden “seçim kurulu başkanı olmak
istemediklerine” dair dilekçe almaları pek zor olmasa gerek.

Arada
bir kaçak olmaması için de tedbir alınmış. Bu kura çekimini, HSK
tarafından atanan C. Başsavcısı ile 2 hâkimden oluşan, Adli Yargı Adalet
Komisyonları yapacak.

*******************************

Bu Hesap Ters Teper

Ben Cumhur
İttifakının bu hesaplarının tutmayacağını düşünüyorum. Bu kadar oy
hırsızlığı
yapılmasına, geçmişi partili de olsa, hakimlerin çoğunun alet
olmayacağına, adil bir seçim olmasına çalışacağına inanıyorum.

Ama
belli bir yüzdede partizan hakimlerin seçimin kaderini değiştirmeye
yönelik ahlaksızlıkların bir parçası olma ihtimalini de göz ardı edemiyorum.

Mehmet
Y. Yılmaz’ın içimi karartan ifadesi muhalefetin ortak kaygısıdır: “Seçimi
çalma niyetinin bu kadar açık seçik ortaya konulmasındaki fütursuzluk, seçim
günü neler yapabileceklerinin de ipucunu veriyor. Bu kanun değişikliği,
iktidarın seçime hile karıştırmak için bir hazırlık yaptığını da gösteriyor.”

Ancak sandıklarda
işi sıkı tutacak muhalefet partileri hiçbir yolsuzluğa izin vermeyebilir.

İktidar
bu haksızlıkları yaptıkça milli iradenin tepkisi büyüyecektir. Ahlâksız
ve adaletsiz bir seçimle kazanacaklarını sananlar, yenilenen İstanbul Belediye
seçimleri gibi, hezimete uğrayacak.

*******************************

Müslüman Ahlaksız Zafere Sevinir mi?

Varsayalım
ki, Cumhur İttifakı ve Tayyip Erdoğan bu seçime istedikleri kurallar ve
kurullarla
girdiler. Sandıklarda yapılacak hilelerle milletin oyu çalınarak;
İl, İlçe Seçim Kurulları veya Yüksek Seçim Kurulunun alacağı hukuksuz
kararlarla, hak etmedikleri halde seçimi kazandılar. Acaba kendilerini Müslüman
ve Milliyetçi
olarak tanımlayan Cumhur İttifakı seçmenleri bu sözde “zaferden”
mutlu olacak mı?

Beni
her şeyden çok üzen şey bu sorunun cevabı.

Açıkça seçimleri
çalmak
için yapılan bu hazırlıklara karşı iktidarın sadık seçmenleri ve
yandaş medyadan en küçük bir tepki yok.

Bu
kesimin anlayışı şu: “Ahlaksız da olsa, seçimi yeter ki biz kazanalım,
bizimkiler kazansın.”

Bu
zihniyet Demokrasinin ahlaki kurallarına uymuyor.

İslam’da
kul hakkı, kamu hakkı” gibi kavramlar hiçbir din ve öğretide olmadığı
kadar önemlidir. Yani bu zihniyet Müslümana hiç yakışmıyor.

Müslümanlar iktidarı ele geçirdiklerinde, milletin varlığını aralarında paylaştıklarında
başarılı sayılmazlar.

Müslümanlara “devletin dini adalettir” ilkesini hâkim kıldığında saygı
duyulur.

Kendisini Müslüman olarak kabul eden seçmenlere diyoruz ki, bizim oyumuzu çalanlara, irademize
aykırı olarak devleti ele geçirenlere, devleti adaletsizce yönetenlere destek
veren herkese hakkımız haram olsun.

Bu
vebale bilerek ve isteyerek ortak olanlar biliniz ki, iki cihanda da ellerimiz
yakanızda olacak.

Milliyetçilik Ve Muhafazakârlık Ayrıştırması

Milliyetçilik ve muhafazakârlık
birbirine ters kavramlar olmayıp zaman zaman iç içe ve birlikte düşünülmesi
gereken kavramlardır. Milliyetçi çizgide olan bir kimsenin maddi ve manevi
değerleri, eserleri, sosyal mirası koruyucu olması da beklenir. Muhafazakâr bir
aydının milliyetçi olmadan neyi muhafaza edip koruyacağı da tartışmalıdır. Bir
muhafazakârın hassas olduğu değerler; milliyetçinin de sahip çıkması gereken
değerlerdir. 

            Ancak
ülkemizde kendini muhafazakâr olarak tanımlayan bazılarının milliyetçiliğe
karşı ve onu reddeder davranışları anlamsızdır. Bu bir çeşit davranış
bozukluğudur. Milletleşmeyi, milli kimliği reddeden, Türk milletine mensubiyet
duygusunu dışlayan bir kimse neyi ne ölçüde muhafaza edebilir? Milliyetçiliği
reddeden muhafazakârın, muhafazakârlığı reddeden bir milliyetçinin fikir
çizgisi henüz olgunlaşmamış kabul edilebilir. Sosyal değişme de gelişme
şeklindeki olumlu bir değişmenin reddi; muhafazakârlığa ve milliyetçiliğe de
zararı dokunur. Esas olan toplumun ihtiyaçlarına göre ve çağa göre değişmedir.
Gelişme ileride toplumun beka sorununu doğurmayacak nefes alışlarıdır. Aslında
sadece geçmişe takılıp kalmak onu taklit haline sokmak muhafazakârlık değildir.
Muhafazakârlık Türk milletini diğer milletlerden ayıran kendine has özelliklerin
korunarak yaşatılması ve canlı kılınmasıdır. Milletleşemeyen ve kalabalık halinde
kalan toplumlarda muhafazakârlık ve milliyetçilik ortak iradesi de gelişemez.
Bir toplumda değişme kadar muhafazakârlık fonksiyonuna da ihtiyaç vardır. Bir
Fransız katolik ile İspanyol veya başka bir ülkenin katoliği aynı din dairesine
mensup olmalarına rağmen yaşama tarzı (kültür) farklarına sahiptirler.
Milletleşme ile millileşen kültür o kültürün mensuplarını milli menfaatler
doğrultusunda hareket etmelerine yol açar. Diğer taraftan bir Türk, Yunan,
Fransız, Alman muhafazakârları birbirinden kültürel farklar gösterirler. Bu
bakımdan muhafazakârlık değişmeyen bir ideoloji değildir. Milliyetçilik de
aynıdır. Bunlar hiçbir ülkenin inhisarında da değildir. Çünkü ülkeden ülkeye
değişirler. Değişmede sadece değişme olduğu için kabul edilmez. Olumlu bir
değişme yani sosyal gelişme olabilmesi için toplum sosyal ve ekonomik açıdan ve
zihniyette olumlu bir ortak seviyeye gelmelidir. Toplumları bekleyen
tehlikelerden biri de körü körüne geçmişi taklittir.

            Değerli ilim
adamı rahmetli Erol Güngör milliyetçiliği de ırkçılıktan kesin olarak
ayırmıştır. O’na göre, milliyetçilik bir kültür hareketi olarak ırkçılığı;
halka dayanan bir hareket olmasıyla da otoriterliği reddeder.

            Yine rahmetli
Erol Güngör “milliyet farklarını hesaba almayan bir İslam düşüncesi, kaynağını
İslam dininden ziyade, bazı siyasi durumlardan almaktadır. Bu manada İslamcılık
şimdiye kadar hep hâkim milliyete karşı hoşnutsuzluğunu doğrudan doğruya
belirtemeyen etnik azınlıkların ideolojisi olmuştur. Bunların maksadı İslam
ülkeleri arasında birlik sağlamaktan ziyade kendi yaşadıkları ülkedeki milliyetçi
politikayı nötralize etmektir. Bu azınlıklar ayrılıkçı bir politika takip
edecek kadar kalabalık ve güçlü olduklarını hissettikleri an kendi
istikametlerinde bir milliyetçilik hareketi açmaktan hiç geri kalmazlar; böyle
bir güce erişemedikleri müddetçe İslam davasının şampiyonu olarak görünürler”
(Prof.Dr.Erol Güngör, İslam’ın Bugünkü Meseleleri, İstanbul 1981, sh.181).
Aslında İslamcı görünüm altındaki bazılarının ayrılıkçı bazı hareketlerle iç
içe olmaları sebepsiz değildir. Türkiye’de de Cumhuriyetin ve milli devletin
kuruluş amacını ve Milli Mücadeleyi reddedenler, Atatürk düşmanlığına
soyunanlar, rahmetli Güngör’ün işaret ettiği yanlışlardan hareket
etmektedirler. Bunlar Allah’ın ipine değil; emperyal güçlerin iplerine
sarılmayı kurtuluş zannederler. Milli Mücadeleye karşı hareketlerin ve
isyanların temelinde bu husus yatmaktadır.

            Bir
milliyetçi ve muhafazakârın iktisadi görüşleri ile bir liberalin görüşleri de
farklıdır. Liberal her şeyin kendi içinde zamanla dengeye varacağına inanır ve
gerekli kamu müdahalelerini dışlar. Ferdi kutsallaştırır; toplumun fertlerden
meydana geldiğini unutur görünür. Yani ağacı gören ormanı fark etmez. Fert mi,
toplum mu şeklindeki kısır tartışma; milliyetçi ve muhafazakâr
kamplaştırmasının bir başka örneğidir. Özgürlükler de ütopyalaştırılamaz;
onların da yasal sınırları vardır.    

            Yazımızın
sonunda tekrar muhafazakârlık kavramına dönersek; muhafazakârlık, bir milleti
diğerinden ayıran, fark ettiren, kendi kimliğini veren maddi ve manevi
değerlerin sistemli bir şekilde korunması ve korunarak geliştirilmesidir.
Sadece geçmişe takılıp kalmak değildir. Müspet evrensel, kültürel ve teknolojik
gelişmeleri dışlamak ve onları ülke yararına kullanamamak da değil…

Ebüsuûd Efendi Ve Tefsiri – 3 (İrşâdü’l Akli’s-Selim – 3)

Ebüssuûd
Efendi’nin, Boğaziçi Yayınları tarafından okuyucuya sunulan en önemli eseri, 11
ciltlik İrşâdü’l Akli’s-Selim’in ana bölümü 45. sayfada, Fâtiha Sûresinin meâli
ile başlıyor.

1-Bismi’l1âhi’r-Rahmâni’r
Rahîm. 2-Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. 3-O, Rahmân ve Rahîm’dir;
4-Din gününün mâlikidir. 5-Biz ancak Sana ibâdet (kulluk) eder ve ancak Senden
yardım dileriz. 6-Bizi sırat-ı müstakîme (doğru yol) ilet. 7-Nimetlendirdiğin
kimselerin yoluna; gazabına uğrayanların ve sapıkların yoluna değil!

Fâtih’nın
tefsir bölümüne ise Sûrenin isimleri hakkında bilgi verilerek başlanıyor. Bu
isimler: 1-el-Fâtiha, 2-Kur’ân’ın Anası (Ümmü’l-Kur’ân, 3-Kitabın Anası
(Ümmü’l-Kitab), 4-Hazine Sûresi (Sûretü’l-Kenz), 5-Hamd, Şükür, Duâ, Salât,
Şifâ Sûresi, 6-Yedili Mükerrer (Seb’u’l-Mesânî.) Bu isimlerin herbirinin
efrâdını câmi, ağyarını mâni açıklamaları var.

Okuyucunun
fikir edinmesine vesile olmak maksadıyla âyetlerin mânâsı, özetlenerek aşağıya
alınmıştır:

‘Rahmân ve
Rahîm Allah’ın Adıyla (Bismi’llâhi’r-Rahmâni’r-Ra- hîm)…’ Fatiha sûresi
‘Besmele’ ile başlamaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm
sûrelerinin başında bulunan Besmele hakkında İslâm ulemâsı arasında şu farklı
görüşler vardır:

1-Sûrelerin başlarında bulunan
Besmelelerden hiçbiri Kur’ân’dan değildir.

2-Besmele, o sûreden bir âyet
olmamakla beraber Kur’ân’dan sayılır ve Kur’ân’ın bütününden başlı başına,
müstakil bir âyettir.

3-Besmele, başında bulunduğu her
sûrenin ilk âyetidir.

4-Besmele, yalnız Fâtiha’dan bir
âyettir. Sûrelerin başlarında bulunan Besmeleler ise o sûreye Besmele ile
başlayıp, ondaki bereket ve fazilete ermek içindir.

5-Besmele, Fâtiha sûresinden tam
bir âyettir ve diğer sûrelerde de bir âyetin bir parçasıdır.

 6-Besmele, Fâtiha sûresinin bir âyetinin bir
parçasıdır; diğer sûrelerde ise tam bir âyettir.

 7-Besmele, bütün sûrelerde kendisinden sonra
gelen âyetin bir parçasıdır.

 8-Besmele, sûrelerin bir parçası olmaksızın,
başında bulunduğu sûreler sayısınca Kur’ân âyetleridir. 9-Besmele, Fâtiha
sûresinden tam bir âyettir; diğer sûrelerdeki Besmeleler ise Kur’ân’dan
değildir.

Besmele’nin mânâsı:

 Cenâb-ı Allah’ın isminden yardım dilemek yahut
hayır ve bereket vesilesi olması için O’nunla ilgi kurmaktır. Yâni ‘Allah’ın adıyla okurum veya Allah’ın adıyla
Kur’ân okurum
.’ demektir. Hayır ve berekete mazhar olmak, Allah’tan yardım
dilemektir. Yardım, bâzen Allah’ın zâtından bâzen de isminden istenir.
Birincisinin mâhiyeti, fiili gerçekleştirmek için gereken gücün bahşedilmesini
dilemektir. O güç de, usûl âlimlerimizce ‘Kulun
ihtiyaçlarını karşılamaya yarayan mümkün, müyesser (teysîr edilmiş,
kolaylaştırılmış) kudret
’ olarak açıklanmıştır. Fâtiha’nın ‘Biz ancak Sana kulluk eder ve ancak Senden yardım
dileriz
’ meâlindeki 5. âyetinde Allah’ın zâtından yardım istemek söz
konusudur.

Allah ismi celâlinin aslı:

Allah
kelimesinin kökü ‘ilâh’tır. İlâh,
lügatte hak olsun, bâtıl olsun, ‘mabûd /
tapılan
’ demektir. Sonra tevhide inananlar ilâh kelimesini genellikle ‘mâbûd-ı bi’l-hak / hak olan mâbûd’ için
kullanmaya başlamışlardır. Allah kelimesi de hak mâbûda mahsus bir isim olarak
O’ndan başkasına verilmemiştir.

Allah’ın
isminden yardım istemeye gelince; bunun mâhiyeti fiilin dinen geçerli sayılması
için Allah’ın adını zikretmektir. Yüce Allah’ın ismi ile başlamayan bir iş,
dinen yok hükmündedir.

Allah
kelimesindeki ‘a’ yı ‘e’ olarak ‘Ellah
şeklinde okumak hatâlı okuyuştur; namazı bozar ve bu telaffuz ile sarih yemin
gerçekleşmez.

er-Rahman ve er-Rahîm’in mânâsı:

Rahmân ve
Rahim kelimeleri rahmet kökünden gelmektedir. Rahmet ise lügatte, kalbin
yumuşaması ve şefkatle dolmasıdır. Dişi canlılardaki dölyatağına ‘rahim’
denilmesi de bu uzvun, meniyi aldıktan sonra üzerine şefkatle kapanmasından
dolayıdır. Cenâb-ı Allah’ın sıfatı olarak kullanılan rahmetten maksat ise lütuf
ve ihsandır. Bu mânânın kastedilmesi, biz insanlara göre, sebebin adını -uzak
veya yakın- neticesi için kullanmak kabilinden olmaktadır. Çünkü Yüce Allah’ın
isimleri, etkilenmelerden ibâret olan başlangıçlar itibârı ile değil, fakat
fiillerden ibâret olan sonuçlar itibârı ile tefsir edilmektedir. (Zîra Cenâb-ı
Allah, her türlü etkilenmeden münezzehtir.) Rahmân’m mânâsı Rahîm’den daha
kuvvetli ve kapsamlıdır. Bundan dolayıdır ki: ‘Ey dünyada ve âhirette Rahmân olan!…’ ve ‘Ey dünyada Rahim olan!…’ denir.

Kıyas ve genel
kural göz önünde tutulduğunda ve yükselme çizgisi de aşağıdan yukarıya olduğuna
göre Rahîm, Rahmân’dan önce gelmesi gerekir iken, Rahmân daha önce
zikredilmiştir. Bunun sebebi Rahmân’ın yalnız Allah hakkında kullanılır
olmasıdır. Bundan başka Allah’ın yüksek sıfatları, nisbeten daha küçük ve tâli
derecede bulunan sıfadarından daha önce zikredilmeye lâyıktır. Besmele’de
Allah’ın sıfatlarından yalnız Rahmân ve Rahîm’in zikredilmesi, O’nun Rahmet
zincirini hareket ettirmek içindir.

Genel olarak ‘hamd’in mânâsı:

Hamd’ birini güzel bir vasıfla övmektir.
Bu güzel vasıf ihtiyarî olabileceği gibi tabiî de olabilir. Hamdin konusu olan
vasıf, varlığını övenin arzu ve irâdesinden alıyorsa o vasıf ihtiyarîdir.
Hamdin konusu vasıf övülende bizâtihi bulunmakta ise o vasıf tabiîdir. Hamd bu
tanımı ile medihten ayrılmaktadır. Çünkü medih, ihtiyarîlik kaydı söz konusu
olmaksızın belli bir vasfa yapılan övgüdür. Bir şeyin tabiatında bulunan bir iyilik
ve güzellik her zaman medhedilebilir. Meselâ güzel bir inci ve güzel bir kadın
methedilebilir; fakat bu güzelliklerinden dolayı onlara hamd edilmez. Ayrıca
medih, nimet veya ihsandan önce ve sonra da yapılabilir.

Bu itibarla
hamd ile medih eşanlamlı / müteradif değildir. Bununla beraber aynı kökten
geldikleri için aralarında büyük türev akrabalığı vardır. Yâni bu iki kelime
tertipteki sıra değişik olsa bile aynı harflerle yazılmakta fakat aralarında
mânâ itibâriyle tenasüb bulunmaktadır.

Hamd, mutlaka bir
ihsandan sonra yapılır. Ancak o ihsanın, hamdeden kimseye ulaşmış olması şart
değildir. Şükürde ise bu şarttır. Çünkü şükür, bir iyiliğe kavlen veya fiilen
veyahut da kalben ta’zîm ile karşılık vermektir. Bunun karşıtı da nankörlüktür.
Yalnız fiilen veya kalben yapılan şükür, ne medihtir, ne de hamddir. Fakat dil
ile yapıldığı zaman hem hamd, hem de medih olur.

‘el-Hamdü lillâhi…nin mânâsı:

el-Hamdü li’llâh’ demek ‘Biz Allah’a tam ve kâmil bir hamd ile
hamdederiz
.’ demek gibidir. Çünkü ‘Biz
ancak Sana ibâdet eder ve ancak Senden yardım dileriz
.’ İfadesi ile ‘el-Hamdü lillâh’ ifâdesi arasında uyum
sağlanması için hamd cümlesinin aslında böyle (fiil cümlesi) olması gerekir. Zîra
her iki cümlede de fail aynıdır.

Âlemlerin Rabbi’nin mânâsı:

Rabb, kayıtsız
olarak yalnız Cenâb-ı Allah için kullanılır. Başkası için ise ancak kayıtlı
olarak kullanılır. ‘Evin rabbi’, ‘hayvanın rabbi’ örneklerinde olduğu
gibi…

Âlem
kelimesinin, kâinattaki varlıkların her biri için kullanılmaması, ancak genel
kabul ve ıstılah bakımındandır. Hakîkati hâlde kâinattaki her bir varlık için
kullanılmasına hiçbir engel yoktur. Zîra bir bütün olarak kâinat ve onun
parçalarından her biri, türlerinin her ferdi, Allah Teâlâ’nın varlığına,
birliğine ve karşı durulmaz kudretine apaçık birer delildir. Çünkü bunların
hepsi, var olmak için bir ezelî ve ebedî Müessire muhtaçtır. Görülen ve
düşünülen, önemli önemsiz ve büyükten küçüğe her şey Mecîd / en yüksek şân ve
şerefe sâhip Yaradan’ın varlığına apaçık bir delil ve tevhid âlemine giden
geniş bir yoldur.

978                                                                                 

 

EBÜSUÛD
EFENDİ’NİN ŞÂİRLİĞİ – 1

Ebüssuûd
Efendi’nin şiir yazdığına dâir bilgilere sıkça rastlanmakta idi. Ancak şiirlerinin
bulunması, yakın zamanlarda mümkün olmuştur. En önemli şiiri; Kanûnî Sultan
Süleyman Han’ın vefatı sebebiyle yazdığı mersiyedir.

Aslı Arapça olan mersiye’nin Türkçe meâli
aşağıdadır.

1-Yıldırım sesi mi, yoksa Sur’a mı üflendi?
Yeryüzü (bu) Sur’un sesiyle doldu. 

2-Bu
yüzden insanların başına büyük bir felâket geldi; bundan dolayı halk (Tur
dağında Musa a.s.’ın bayılması gibi) Tur baygınlığını tattı. 

 3-O
âfetin meydana gelmesinden dolayı dünyânın düzeni (dengesi) çöktü; ev-bark
(binalar) ve surlar (sağlam kaleler, ne varsa) yıkıldı.

4-En gözde yerleri ıssız çöle dönüştü, hiçbir yerleşim yerinde, ne bir
konak ne bir canlı kaldı.                                                                      

5-Kâinatın şekli değişti, feleğin yıldızları şekilden şekile girdi.                                                                                                                            

6-Yüce
dağların zirveleri âdeta muzdarip ve korkuya kapılmış bir kalp gibi sarsılıp
titredi.                                                                            

7-O yem yeşil bölgeler toz toprakla doldu, hüzünlendi; neredeyse (bütün)
yeryüzü toz ve toprakla dolacaktı.                                    

8-İslâm
ordusundan gelen haber bütün insanları dehşete düşürdü.

9-Nice
üzgünler, gönlü mahsunlar, ağır hastalar, peşpeşe gelen üzüntülerle
inlediler.                                                                                               

10-Ey vah! Ürkütücü, istenmeyen, nefret edilen, kulakların tiksindiği
kara haber ulaştı. 

11-Bu haberin dehşeti insanların aklını başından aldı; kimi Mecnun’a,
kimi sarhoşa döndü.

12-
Bu (kötü) haber sebebiyle kalpler param parça oldu. Nerdeyse kırık olmayan kalp
kalmamıştı.                                                       

13-(Halkın) göz yaşları, kaynağından boşanmışçasına coşan Tufan’ın ve akan
suların kaynağı gibi (aktı).                                              

14-Göz
kapakları, gözyaşlarıyla dolmuş denizlerde yüzen kan dolu gemiler gibiydi.                                                                                   

15-Karanlıklara
saldıracakmış gibi, aydmlığı olmayan bir gün doğdu.                                                                                                          

16-Yoksa bu, zamanın Süleyman’ın ölüm haberi miydi?                                                                                                                               

17-Heybeti, bütün dünyâyı dolduran, her zâlim ve kibirliye boyun eğdiren
kişinin;                                                                                         

18-Kendisine
karşı çıkan her ifrit’in boyun eğdiği, her zâlim ve başkaldıranın köle olduğu
bir kişinin ( ölüm haberi)!                                                                                                                                                                                                                   

19-(0
Sultan) dünyâ saltanatının medarı ve merkeziydi. Allah’ın halifesi olarak her
yerde meşhur olmuştu.                                         

 20-O,
(Allah nezdinde) makbul olan bir gayretle, dünyamn her tarafına Allah ‘ın
dininin ilkelerini (götüren), yüceltendi.               

21-Güzel görüşlü, iyiliklere
yönelen, samîmi ve azimli, kendini merhamete adamış,                                                                               

 22-İhsan
ve adâlet âyetlerine sarılmış, hakça davranan ve insaflı olma hedefine yönelmiş
(bir kişiydi)!                                               

23-Allah yolunda cihad eden ve çalışan; Kuds-i ilâhî tarafindan
desteklenmiş ve zafere ulaşmış (bir sultan).                                            

24-O,
düşmana karşı keskin (bir kılıç); kâfirlere karşı çekilmiş bir kılıç idi.                                                  
                                                  

25-O,
şerefi için dalgalanan ve (dünyânın her tarafına) yayılmış bir sancağı
kendisinde bulunduran yüceltilmiş bir bayraktı.                                                                                 
                                                                                                                                   

26-Ülkeleri
dolduran ve dünyânın her bölgesinden oluşmuş bir ordu.                                                          
                                                

27-O’nun
her tarafta meşhur olmuş savaşları vardır. (Bu savaşların) haberleri her
(kitapta, hatta her) sayfa da yazılmıştır.                                                                                   
                                                                                                                            

 28-Ey
gözlerim! Artık durmal Ağla! Ve ebediyen gözyaşlarından ve uykusuzluktan
ayrılma!                                                                    

29-Uyuma yerine uykusuz
kalmayı koy! Akan gözyaşlarını kan ile değiştir (Gözlerinden yaş yerine kan
aksın)!                                    


30-O gözyaşlarını, yaş döken göz kapaklarından akıtarak, su dolabı gibi
yanakların üzerine dök!                                                          


31-Sakın dünyâya bir göz dahi atma! Ona bir an dahi bakma!                                                                                                                         


32-Ey nefis! Sana ne oluyor da, o sultanın bu dünyâdan göçmesinden sonra
bu dünyâda geri kalıyorsun?                                         

33-Gafil
gafil bu toprak üzerinde nasıl gezersin? O sultanın cesedi bu toprak içerisine
gömülmedi mi?                                                

Ebüsuûd Efendi ve Tefsiri – 2 Ebüssuûd Efendi’nin Hayatı – 2

Ebüssuûd
Efendi; Kanûnî Sultan Süleyman Han’a rağmen ‘meşrû olmayan bir iş veya nesne, padişah emriyle meşrû hâle gelmez
fetvâsıyla hatırlanmaktadır. Osmanlı toprakları dışındaki İslâm coğrafyasında
da itibar sâhibi olmuş ve eserlerinin etkisi günümüze kadar devam etmiş bir
âlimdir.

Kanunnâmeler
hazırlattığı ve birçok âlim yetiştirdiği için ilmiye sınıfı uzun bir müddet zâfiyet
göstermemiştir. Ebussuud Efendi aynı zamanda iyi bir şâirdi. Türkçe şiirleri
O’nun edebî yönünü ortaya koyuyordu. Arapça şiirleri ise ifâde gücü ve
derinliği ile şiir tekniği açısından muhteşemdir.

Osmanlı Cihan
Devleti’nin -hem edebiyatta hem de siyasette- en ihtişamlı döneminde yaşayan
Ebussuûd Efendi ve eserleri ile ilgili dört adet yüksek lisans ve iki doktora
çalışması yapılmıştır.

Ebussuûd Efendi’nin Tefsir İlmindeki Yeri:

Osmanlı
döneminde yetişen tefsir âlimlerinin çoğu Kur’ân’ın tamamını tefsir etmeyip
daha önce yazılan tefsirlere hâşiye veya ta‘lik yazmakla yetinmişlerdir.
Kur’ân-ı Kerîm’in bütününü tefsir edenlerin başında yer alan Ebussuûd
Efendi’nin ‘Sultânü’l-müfessirîn /
Müfessirler Sultanı’
, ‘Hatîbü’l-müfessirîn
ve ‘Hâtimetü’l-Müfessirîn’ gibi
unvanları onun tefsir ilmindeki yerini belirlemesi bakımından önemlidir.

Arapça olarak
kaleme aldığı ve Kanûnî Sultan Süleyman’a sunduğu ‘İrşâdü’l-akli’s-Selîm ilâ mezâya’l-Kitâbi’l-Kerîm’ adlı eserinde
Ebussuûd Efendi, Kur’ân’ın Kur’ân ve hadisle tefsirine önem vermiş, esbâb-ı
nüzûl, nesih, kıssalar, fıkhî ve kelâmî meseleler, dil, kıraat, İsrâiliyyat*,
muhkem ve müteşâbih gibi mevzular üzerinde durmuştur. Belâgat ve i’caz, âyetler
arasındaki münâsebetler gibi tefsir ilminin inceliklerini ele almıştır. Ehl-i
sünnet akidesine sıkı sıkıya bağlı kalması, zekâ ürünü buluşlarının çokluğu,
âyetler arasındaki tenâsübün mükemmel şekilde incelenip açıklanmış olması
sebebiyle O’nun eserinin Zemahşerî’nin el-Keşşâf, Beyzâvî’nin Envârü’t-Tenzil
isimli tefsirlerinden daha üstün olduğunu söyleyenler vardır.

————————-

*İsrâiliyyat Meselesi: ‘İsrâiliyye
kelimesinin çoğuludur. Sözlükte ‘İsrâil milletine âit bir kaynaktan aktarılan
kıssa veya hâdise’ mânâbındadır.

Terim olarak
İsrâiliyyât; İslâm’a, özellikle tefsîr ve hadis ilmine girmiş olan Yahudi,
Hristiyan ve diğer dinlere ait kültür kalıntılarıyla, dinin lehine veya
aleyhine uydurulmuş, Peygamber Efendimiz’e, sahâbe ve daha sonra gelen
nesillere izâfe edilen her türlü haberlere denir. İslâm’ın özüne ve ilkelerine
uymayan her şey bu kelimenin kapsamına girer. Tefsîr ve hadise daha çok Yahûdi
kültüründen girdiği için bu kelime kullanılmıştır.

İsrâiliyyât, senet ve
metin yönünden sahîh ve sağlam veya zayıf veya uydurma olabildiği gibi inanç,
ibâdet, dinî ahkâm, va’z ve nasihatla ilgili de olabilir. İsrâiliyyât, İslâm’a
uyup uymama bakımından üç kısımdır. İslâm’a uygundur veya İslâm’a zıttır veya
doğrulama veyahut da yalanlama imkânı yoktur. İslâm’a uygun olmayan söz, kıssa
ve haberleri kullanırken çok hassas olmak gerekir.

Osmanlı
Devleti daha kuruluş safhasında inanç sistemi; Şeyh Edebali ve devletin ilk
kadısı olan Dursan Fakih tarafından Ehl-i Sünnet ve’l cemâat sistemi üzerine
inşa edilmişti. Ebüssuûd Efendi bu sistem üzerine hareket etti.  Buradaki sünnetten maksat, dini tebliğ ve
beyan etmekle görevli bulunan Hz. Peygamber’in İslâm’ın temel konularını anlama
ve benimseme tarzıdır. Cemaat kavramı, her devirdeki Müslümanların büyük
ekseriyeti ve müctehid âlimler gibi farklı şekillerde yorumlanmışsa da vahyin
ilk muhatapları olup inanç, ibâdet, hukuk ve ahlâk cepheleriyle İslâm’ı bir
bütün olarak sonraki nesillere aktaran ashap cemaati anlamına geldiği yolundaki
görüş tercih edilmiştir. Bu anlayış diğer yorumların da temelini
oluşturmaktadır. Buna göre Ehl-i sünnet’i, ‘Hz.
Peygamber ile berâberindekilerden oluşan cemaatinin dinin temel konularında
tâkip ettikleri yolu benimseyenler
’ diye târif etmek mümkündür. Bu târifte
yer alan ‘dinin temel konuları’ndan,
İslâm’dan olduğu kesinlikle bilinen ve ‘usûlü’d-dîn
diye de adlandırılan hususlar kastedilmektedir.

Ebüssuûd
Efendi, Ehl-i Sünnet ve’l cemâat akidesine sıkı sıkıya bağlıdır. Şah İsmâil
döneminde ‘Kızılbaşlar’ olarak anılan
grup ile günümüzde ‘Ezidiler’ olarak
anılan Yezidiler aleyhinde hükümler ihtiva eden fetvâların temelinde bu
bağlılık vardır. Ancak bu durum, kasıtlı olarak çarpıtılmaktadır. Kızılbaşlar,
Osmanlı Devleti’nin parçalanması yönünde faaliyet gösterdiği için ve daha da
önemlisi, kendileri gibi düşünmeyen Ehl-i Sünnet ve’l cemâat mensuplarını
katletmiş olmaları sebebiyledir. Osmanlı yönetimleri, hiçbir zaman din savaşı
yapmamış, başka dinden olanları inançlarında dâima serbest bırakmıştır. 

Ebussuûd Efendi’nin Hukuk Alanındaki
Hizmetleri:

İlmiye ve
devlet teşkilâtında altmış yıl kadar görev yapan Ebussuûd Efendi’nin en önemli
hizmetleri hukuk alanında yaptığı çalışmalardır. Ebussuûd, hem şer‘î hukukun
gölgesinde örfî hukukun ve kanunlaştırmanın gelişmesine imkân hazırlaması, hem
de İslâm hukukunun klâsik devrine ait görüşleri yorumlayarak döneminin
problemlerine çözüm getirmesi özelliğiyle İslâm ve Osmanlı hukuku alanında
önemli hizmetler yapmıştır. Bugün elde bulunan fetvâ koleksiyonları ve
risâleleri, O’nun doktriner ve geleneğe dayalı / klâsik bir hukuktan ziyâde
pratik değeri olan ve değişen şartlara göre farklı çözümler üretebilen bir
hukuk anlayışına sâhip olduğunu göstermekte ve bu ona diğer Osmanlı
şeyhülislâmları arasında farklı bir yer kazandırmaktadır

Ebussuûd
Efendi’nin yargılamada ve fetvâda Hanefî mezhebinin yerleşik görüşlerinin esas
alınması hususunda titizlik göstermesi, mutaassıp bir Hanefî olmasına değil
yukarıda zikredilen maksat ve gerekçelere dayandığından, sosyal şart ve
ihtiyaçlar değiştiğinde mezhepte yerleşik görüşlerden vazgeçip sistem içinde
farklı çözüm arayışlarına gittiği de görülür.

Ebussuûd Efendi’nin Şahsiyeti:

Ebussuûd
Efendi kaynaklarda uzun boylu, ince yapılı, uzun sakallı, güleç yüzlü, vakur,
faziletli bir kişi olarak tanıtılır. Etrafındakilere oldukça yumuşak davrandığı
halde heybetinden meclisinde kimsenin ağzını açamadığı, sözlerinin hürmetle
dinlenildiği belirtilir. Müderrisliği sırasında bayram tâtilleri dışında
dersini asla ihmal etmediği, müftülüğü zamanında her gün yüzlerce fetvâ
vermesiyle meşhur olduğu nakledilir

Ebussuûd
Efendi’nin şeyhülislâm olması bu kurumu diğer ilmî müesseselerin üstüne
çıkarmıştır. Ondan önce şeyhülislâm maaşı günlük 200 akçe iken ‘İrşâdü’l-akli’s-Selîm’ adlı tefsirinin
bir bölümünü Kanûnî Sultan Süleyman’a takdim etmesi üzerine Bayezit
müderrisliğiyle beraber 300 akçe zam yapılarak maaşı günlük 500 akçeye
çıkarıldı. Tefsirini tamamlayınca maaşı 100 akçe daha arttırılarak şeyhülislâm
yevmiyesi 600 akçe oldu. Böylece şeyhülislâmlık hem maddeten hem de mânen
kazaskerliğin üstüne çıkarıldı. Ayrıca yüksek seviyedeki müderrislerle
mevleviyet kadılarını tâyin etme yetkisi şeyhülislâmlara verildi.
Şeyhülislâmlığın önemi artınca kazasker, mevleviyet kadıları veya
müderrislerden uygun görülen birinin bu makama gelebilmesi için önce Rumeli
kazaskeri olması şartı konuldu.

Anadolu irfanının
yetiştirdiği Osmanlı Şeyhülislâmı, Hukukçu ve Müfessir; Ebussuûd Efendi Osmanlı
Cihan Devleti’nde en uzun süre ile şeyhülislâmlık yaptıktan sonra, 23 Ağustos
1574 târihinde 84 yaşında iken İstanbul’da vefat etti. Cenaze namazı Fâtih
Camii’nde Kadî Beyzâvî tefsirine hâşiye yazan Muhaşşî Sinan Efendi tarafından
kıldırılıp Eyüp Camii civarında kendisinin inşa ettirdiği sıbyan mektebinin
hazîresine defnedildi.

Ebussuûd Efendi’nin Hayır Eserleri:

Ebussuûd
Efendi birçok hayır eseri yaptırmıştır. Eyüp Sultan’daki zâviye, sıbyan mektebi
ve sebilden oluşan külliyesinde kendi mezarının da yer aldığı aile hazîresi
bulunmaktadır. İstanbul’da Macuncu Odabaşı mahallesinde kendi adıyla anılan bir
çeşme ve hamamla İskilip’te babasının türbesi yanında cami, imâret ve mektep;
ayrıca Kırım’ın Kefe şehrinde bir câmi, İnebahtı’da bir mescidle Şehremini
Ereğli mahallesinde bir sıbyan mektebi inşa ettirmiştir.

Mektep, Eyüp
Meydanı’nda, Camii Kebir Caddesi üzerindedir. Arkasında Saçlı Abdülkâdir Efendi
Camii ve sol tarafında ise Sokullu Mehmed Paşa Türbesi bulunmaktadır.

Mektep
binasının inşa târihi bilinmemektedir. Önündeki hazirede bulunan en eski mezar
taşı. 1562 yılına târihlenmiştir. Buna dayanılarak sıbyan mektebinin 16.
Yüzyılın ilk yarısında yapıldığı tahmin edilmektedir. Bânisi Şeyhülislân
Ebüssuûd Efendi’dir.  

Bina,tuğla
hatıllı olarak muntazam kesme taştan yapılmış olup ahşap çatılı ve geniş
saçaklıdır. Bu yapı, İstanbul Vakıflar Başmüdürlüğü’nce, 1957 yılında Yüksek
Mimar Vasfi Egeli’ye restore ettirilmiştir. Yan tarafındaki Eski Kavaşar Sokağı
ortadan kaldırıldığı için yapı meydana çıkmıştır. Klasik bir yapı olup kitâbesi
yoktur. Ebüssuûd Efendi’nin muhteşem lahdi mektebin önündeki hazirededir. Baş
ve ayak taşlarındaki kitabesi Arapçadır.

Mektebin
haziresinde gömülü olanlardan bâzıları:

Ebüssuûd
Efendinin oğlu müderrisinden Mustafa Efendi (1599), Ebüssûd-Zâde Ahmed
Efendinin oğlu ve Şeyhülislam Bahayi Efendinin kerimezâdesi müderris Sa’deddin
Yahya Efendi (1717), Mehmed Çelebi bin Şeyhülislam EbüssuûdEfendi (1760),
Ebüssuûdevladından İsâ-Zâde Mehmed Sa’düddin Efendi (1867), Evlâd-ı
Ebû’s-su’ud’dan ve mevâlii uzamdan İsâ-Zâde Sa’düddin merhumun damadı, teşrufâti-i
Divân-ı Hümâyun kalemi hulefasından ve erbâb-ı ma’âriften hattat merhum ve
mağfuren leh Mehmed Vahdeti Efend (1871), Ebüssuûd evladından mütevelli-i sâbık
İsâzâde Sa’düddin Efendinin eşi Hadice şerife Peyker Hanım (1889)., Ebüssuûd
Efendi ahfadından Divân-ı Hümâyun kuyud odası mümeyyizi Rıza Safvet Bey’in eşi
ve Sofu elhac Ahmed Efendinin kızı Refıa Hanım (1892).

 

 İRŞÂDÜ’L AKLİ’S-SELİM – 2

 

Bilmen Hoca’nın belirttiği ikinci husus İbrâhim
Sûresinin 34. âyetinde geçen (…ve in teuddû nimettallahî la tuhsuha..)
ibâresi hakkındadır. Muhterem Bilmen Hoca’yı dinleyelim.

Bu âyet-i kerîme
İlâhî nimetlerin gayri mütenâhi olduğunu nâtıktır. (söyler). Fahreddin-i Râzî
gibi bazı mütefekkir müfessirler, Cenâb-ı Allah’ın bilhassa beşeriyet hakkında
mütecelli olan, mütenevvi, sayılması gayri kaabil nimetlerinden bir kısmını bir
levha hâlinde enzar-ı intibaha vaz’edecek beyanatta bulunmuşlardır. Fakat bu
bab’da Ebüssuûd merhum, pek güzel bir hikmet ve belâgat levhası meydana
koymuştur.

Zemahşerî, bu âyet-i
celile’nin tefsirinde şu kadar bir şey söylüyor. ‘Cenâb-ı Allah’ın nimetlerini
hasren beyan edemezsiniz. Tadadına (sayımına) ve nihâyetine vusule (ulaşmaya)
muktedir olamazsınız. Bu, nimet-i İlâhiyyeyi icmâlen (özetle) tadad etmek
istenildiği takdirdedir. Tafsiline gelince buna zaten Cenâb-ı Hak’tan başka
kimse kaadir ve âlim olamaz.’

Aliyyül Kaari’ de bu
mealde olarak şöyle demektedir. ‘Allâh-ü Teâlâ’nın nimetlerini hasredemezsiniz,
efradını değil enva’ını bile saymaya muktedir olamazsınız. Çünkü bu, gayr-i mütenâhidir
(nihayetsizdir).

Şimdi bir kere de Ebüssuûd merhumu
dinleyelim:

Ey İnsanlar! Allah ü
Teala’nın ni’metlerini, sizlere in’am buyurduğu şeyleri saymak isteseniz onları
icmâlen olsun hasra, sayıp bitirmeye kaadir olamazsınız. Çünkü bunlar gayri
mütenâhidir.

Evet… Bu böyledir.
insanlardan herhangi bir ferd olursa olsun, velev ki son derece fakir, derd-ü
belâya mübtelâ olsun, düşününce, görürsün ki bu ferd, sayılması kaabil
olmayacak mertebelerde ni’metlere müstağrak bulunmaktadır, âdeta imkân
dâiresinden hâriç denilecek derecelerde lûtuflara her an mazhar olmaktadır.

Eğer bunda şüphen var
ise, farzet ki, bir ferd, bütün yeryüzüne mâlik bulunuyor, emir ve fermânına en
büyük milletleri itâat ettirmiş, her istediğine nâil olmuş, âlemin hâzinelerini
sıkıntı çekmeden elde edebilmiş, hattâ öyle de takdir et ki, ülkesindeki
taşlar, topraklar kıymetli yakutlardan, nefis inci dânelerinden ibâret… Sonra
da farzeyle ki, bu ferd, ölecek bir hâle gelmiş, böyle bir sırada her nasılsa
yaşamaya vesile olacak bir damla sudan veya bir lokma yiyecekten mahrum
bulunuyor. Şimdi, bu harâretini giderecek bir katre su veya hayâtını kurtaracak
bir lokma yiyecek karşılığında bütün malını-mülkünü / varını yoğunu fedâ etmez
mi? Yoksa mahvolmayı, yok olmayı tercih eder de bu malın, mülkün ve paranın ve
altının karşılıksız olarak elinden çıkmasına râzı mı olur?

Hayır, Hayır… Bütün
bu servet ve varlığını fedâ eder de yaşamasına vesile olan o bir katre suyu
veya bir lokma yiyeceği alır ve bu alışverişinde asla aldanmış sayılmaz.

Demek oluyor ki, bu
hâlde o bir damla su, o bir lokma yiyecek bütün dünyadan binlerce derece
hayırlı imiş. Halbuki insan bunları istediği zaman kolaylıkla elde etmeye
imkânı olur. Ne büyük ni’met!

Yâhud, şöyle de
farzet ki, o ferd, nefesi tıkanarak teneffüsten mahrum kalmış her taraftan
üzerine ölüm gelmekte; şimdi bu ferd, bir nefes mukabilinde, şu elindeki bütün
emvâl ve emlâkini fedâ etmez mi? Evet… Fedâ eder, iyi de etmiş olur. Bu hâlde
bir nefes bütün dünya mallarından hayırlı olmuş olmuyor mu? Hâlbuki insan gece
ve gündüz, her ân ve dakika, uyurken uyanıkken hiçbir bedel mukabilinde
olmaksızın bol bol nefes alıp veriyor, bu herkesçe bilinen bir hakîkattir. Ne
kıymetli bir ni’met…

Ya Rabbî! Seni tenzih
ederim. İlâhî! Senin saltanatın ne büyüktür! Gözler bakışlarıyla seni tam
olarak göremez. Akıllar seni tam olarak anlayamaz. Yüceliğin hiç bir şeye
benzemez, ihsânın ve ikramın, nimetlerin sonsuzdur. Bizler ise seni tam olarak
bilmeye muktedir değiliz.

Görülmektedir ki Ömer Nasuhî Bilmen Hoca bu
tefsiri İslâm dünyâsının en şöhretli tefsirleriyle Râzi ile Aliyyülkaari ile ve
Alûsizâde ile kıyaslayarak nefis bir ilmî ziyâfet sunmakta ve Ebüssuûd Efendi
Hazrederini tebcil ve tefsirini bazı noktalarda hepsinin üzerine çıkarmaktadır.

Bir tevafuk olarak şunu da belirtmek isteriz
ki, Ebüssuûd muhteremin Hakk’ın nimetleri konusunda verdiği misaller devrin
âlim ve şâir padişahı Kanunî Sultan Süleyman’ın ‘Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi. Olmaya devlet cihanda
bir nefes sıhhat gibi
’ anlayışına ve anlatışına da uygun hattâ paralel
düşmektedir.

Kıbrıs’ın Fetihi
Fetvası

Ebussuûd Efendi’nin fetvâlarından biri vardır ki önü de sonu
da hem Türk târihi hem O’nun için büyük şeref vesilesi olmuştur. Çünkü Türk
târihinin inşa edici unsurlarından birisi olmuş ve tesirini bugüne kadar
ulaştırmıştır. Üstelik bu fetvâda Ebussuûd Efendi sâdece bir müftü olarak değil
büyük ve muktedir bir devlet adamı gibi hareket etmiştir.

Sultan İkinci
Selim Han Kıbrıs’ı almaya niyetlenmiştir: Sebebi de Kıbrıs adasında üstlenmiş
olan Haçlı Şövalyelerinin, Hacca giden veya hacı götüren Türk gemilerini
vurması, batırması ve hacı adaylarını esir almasıdır. Fakat Vezir-i Azam
Sokullu Mehmet Paşa bu sefere muhaliftir. Şeyhülislâm’lar o zamanki bakanlar kurulu
olan Kubbealtı’ndaki toplantılara iştirak etmektedirler. Padişahın başkanlığında
son bir toplantı yapılır ve iki fikir tartışılır. Neredeyse sefere karşı
olanlar ağır basacaktır ki, son sözü alan Ebussuûd Efendi Kıbrıs’ın alınması
için o kadar ikna edici ve heyecanlı bir konuşma yapar ki sefere çıkma fikri
ağır basar ve Sultan İkinci Selim de onun büyük bir hararetle ve heyecanla
ileri sürdüğü fikri kabul eder.

Îlmî bir münakaşa

Ebussuûd
Efendinin, ilmî görüşteki sağlamlığını anlatan bir misal vardır. O da ‘Paranın vakıf edilip edilmeyeceği’ meselesidir.
Bu konuda âlimler ikiye ayrılmış bulunmaktadır. İstanbul’un çeşitli
medreselerinde müderrislik yaptıktan sonra sırasıyla Şam, Mısır, Bursa, Edirne
ve İstanbul kadılıklarında bulunan, 1582-1587 yılları arasında şayhülislâm olan
Çivizade Mehmed Efendi (1530-1587, daha 1545 senesinde ‘para vakıflarının batıl olduğu’na dâir fetva vermişti. Bu fetva
birçok vakıf müesseseninin yıkılmasına yol açacaktı. Dâima amme menfaati
yanında olan Ebüssuûd Efendi bir reddiye yazarak hayratın ve vakıfların yerli
yerinde korunmasını temin etmiştir.

 

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme
Sokağı Nu: 44 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer:
0.212-526 09 77  e-posta:
bogazici@bogaziciyayinlari.com
//   www.bogaziciyayinlari.com.tr  

 

Çanakkale Gerçek Bir Destandır

Tarihte
iz bırakan bazı olaylar hüzünlüdür, acılarımızı depreştirir. Fakat Çanakkale, öyle
kutlu ve anlamlı ki, ağrısı gurur vermekte, kederi gönüllerde yanık türkülere
beste olmaktadır.

Andıkça
bir o kadar onurlandıran, başımızı dik tutmamıza vesile olan, böylesine eşsiz bir
destanı, nesillere yeni baştan “bütün bilinmezlerini ortaya çıkararak” tanıtmak
gerek.

Çanakkale,
modern çağın buhranlarına umut olabilecek, yeni bir nefes, geçmişten geleceğe
kutlu bir köprüdür. Bu yüzden, yediden yetmişe her kesin savaşın geçtiği
yerleri gezip görmesi, gerçekleri öğrenmesi, yorumlaması, özümsemesi, dersler
çıkarması ve ibret alması elzemdir.

Ülkeler,
kitlelere ilham versin, yol göstersin, örnek teşkil etsin diye, abartılı paralar,
büyük emek ve onca zaman harcayarak; etkileyici filmler, eşsiz projeler, ya da
kusursuz anıtlar ortaya koymak isterler.

Oysa
Çanakkale öylesine devasa bir filmdir ki, aynısının değil, benzerinin bile tekrarlanması,
her bakımdan asla mümkün değildir.

Sahnelerinde
dublör kullanılmamış, bilgisayar oyunlarıyla aldatıcı efektler yapılmamıştır.
Yapay görünüşler, sahte gülümsemeler, teknolojik gözyaşları akıtılmamıştır.

Sahnesi
vatan toprakları, başrollerde yer alan Mehmetçik’tir. Her bölümü prova
edilmeden, tekrarı olmadan, kanla icra edilen ve birbirine benzemeyen bir
destandır.

Akan,
bir milletin gerçek kanı, zulmü boğan ise masumiyetin timsali, hakiki gözyaşıdır…
Maliyeti 250 bin gencecik, hayatının baharında ana kuzusudur… Istırap, çile,
dağlanan yürekler, bağrı yanık analar, sönen ocaklardır…  O yüzden bu filmin bütçesini hesaplamak asla
mümkün değildir.

Öyle
bir filim ki, senaryoyu yazanlar ve sponsorları akla hayale gelmeyen en büyük
vahşeti üretip, uygulamaya koymuştur.

 Fakat Mehmetçik, bu zulme, canavarlığa ve her
türlü çirkinliğe, merhametini, vefasını, şefkatini, mertliğini, sabrını,
tevekkülünü vb. hasletlerini katarak, insani boyut getirmiştir.

Çanakkale
öylesine muhteşem bir eserdir ki, temelleri vatan toprağı, harcı kan, duvarları
şüheda bedenleridir.

Çanakkale
aynı zamanda, şanlı ve eşsiz bir destandır. Bu destanın içinde hayali devler
değil, bunlardan daha vahşi, daha gaddar, daha acımasız, canavarlaşmış düşmanlar
rol almış, her türlü çirkin ve rezilliklerle bir milleti yok etmeye
çalışmıştır.

Buna
karşılık Mehmetçik, aklın almadığı, gücün yetmediği taş kalplerin anlayamadığı ibret
sahneleri icra etmiştir. Yerinden kaldırılamayan gülleler sırtlanmış,
inanamayan akılların şaşkınca bakan gözleri önünde, en muhteşem zırhlılar
denizin dibine gönderilmiştir.

Sayı,
teçhizat ve teknoloji bakımından, kendisinden çok avantajlı,  hiç de adil olmayan bir güce karşı, akla
hayale gelmeyen üstünlükler gösterilerek, dünyaya savaş ve insanlık dersi verilmiştir.

Öylesine
gerçektir ki, uğruna feda olunan topraklar ve şühedanın yattığı yer, anaların
ak sütü kadar tertemiz, misk kokan vatan topraklarıdır. O yüzden, öylesine
kutlu ve öylesine eşsizdir.

 

Mehmetçik
bire karşı on kat düşmana eyvallah etmemiş, rakipleri her türlü konforla,
modern silahlarla donanımlı iken, O cepkenine taşlardan düğme yapmış, yırtık ve
söküğünü kendi dikmiş, peksimetini yanındakiyle paylaşmıştır.

 Yeri gelmiş, feryatlarına dayanamadığı
düşmanını, şefkatle sırtlayarak cephe gerisine taşımıştır. Buna rağmen kurtardığı
düşmanı tarafından kalleşçe arkadan vurularak şehit edilmiştir.

Utanmadan,
sıkılmadan yedi düvel bir araya gelerek, her türlü barbarlıklarını icra etmek
adına, inceden inceye plan yaparak topraklarımıza saldıran bu arsızlar, sonra
da pişkince bu savaşın sonuçlarından bizi sorumlu tutmaya çalışmıştır.

Üniversitede
bir hocamız anlatmıştı: İngiltere’de mastır yaparken tanışma seremonisinde Türk
olduğunu söylemiş. O anda bir profesör ayağa fırlayarak kör gözünü gösterip,
“bak Çanakkale’de gözümü ne hale getirdiniz” diye serzenişte bulunmuş. Bizim
hoca da doğal bir refleksle “Çanakkale’de ne işiniz vardı” diye cevap vermiştir.
Beklemediği bu cevabı alan profesör susup kalmıştır.

Diyeceğim
o ki; Çanakkale bir ibret tablosu, istifade edilmesi gereken eşsiz bir eser,  onlarca ders çıkartılacak, eşi benzeri olmayan
bir kaynaktır. Destanın yaşandığı o günkü ortam, nesillere hissettirilmeli,
empati yapmaları sağlanmalıdır.

Bu
savaşların, kimlerle, niçin, hangi koşullar altında, nasıl bir duyguyla
yapıldığı, bilimin ve teknolojinin tüm imkânları kullanılarak öğretmekten öte,
yaşatılmalı, beyinlere, ruhlara ve hücrelere işlenmelidir.

Vatan,
bayrak, millet kavramı, kutsal değerlerin neler olduğu, uğruna nelerin feda
edilebileceği hissettirilmelidir. Savaşlarda askerlerimizin gösterdiği olağan
üstü kahramanlıkların yanında, düşmana gösterilen merhamet, mertlik, insanlık
dersleri de anlatılmalıdır.

“Bir
gül bahçesine girer gibi” canların nasıl verildiği, “Ağır yaralı olduğu için
dağıtılan ekmeği, sağlara kalsın diye almayıp, “ölmeden mezara koydular beni…”,
“on beşliler gidiyor…” vb. gibi hüzünlü türkülerle yürekleri dağlayan bu
civanların hayatları, yeni baştan anlatılmalıdır.

Fedakârlık,
sabır, ahde vefa, dayanışma, cesaret, birlikte olabilme, şükür, paylaşma,
hoşgörü vb. kavramların nasıl yaşandığını, hangi şartlarda gerçekleştirildiğini
yeni nesiller görmeli, ibret ve örnek almalıdır.

Çanakkale
destanını yazan şehit ve gazilerimizi minnetle anıyorum. Şehitlerimize rahmetler
diliyorum. Ruhları şad olsun…

Hayatta
olan gazilerimize saygılarımı, dualarımı göndererek ellerinden öpüyor,  sağlıklı, hayırlı ömürler, diliyorum.

 

Sevgiyle
kalın…

Hürriyet ve Demokrasi Üstüne

     “Seyyidü’l-kavmi
hâdimühüm.” / “Kavmin, milletin efendisi, ona hizmet edendir.” Hadisinin
sırrıyla; İslâm, âleme; istibdadı / baskı ve zâlimce tahakkümü / zorbaca
hükmetmeyi ortadan kaldırmak için gelmiştir.

     Çünkü İslâmın
hakikî / gerçek ve asıl mesleği / yolu; meşveret / danışmadır. Meseleleri şûrâ
/ danışma kurulu, meclis ve  parlamentoda
halletmek ve çözmektir.

     Çünkü istibdat;
zulüm e tahakkümdür. Meşrutiyet, Cumhuriyet ve Demokrasi ortamı ise, adaleti
temin eden bir zemindir.

     Avrupa, bizdeki
cehalet ve taassup sebebiyle, -maalesef- İslâmı; istibdada müsait ve uygun
sanmaktadır! Böyle bir yargıya varmasında, biz müslümanların mes’uliyet ve
sorumluluğu çok büyüktür. Bundan dolayıdır ki, Demokrasi’nin hakkını vererek;
Batı’nın bu yanlış bakışına son vermek görevi de bize düşmektedir.

     Nitekim, Demokrasi
hakikatini; sarahaten / açıkça, zımnen / dolaylı olarak ve iznen dört büyük hak
mezhepten istihrac etmek / çıkarmak mümkündür.

     Çünkü “Tebeddülü
esma ile, hakaik tebeddül etmez.” / “İsimlerin değişmesiyle hakikatler
değişmez.”

     Evet Meşrutiyet,
Cumhuriyet ve Demokrasi; mânen ve rûhen İslâmın muhteviyat ve münderecatında /
içindekilerde öz olarak vardır. Tabii görenedir görene, köre ne?

     “O mahiler ki,
derya içindedir; deryayı bilmezler.” Evet, balıklar deniz içindedirler; fakat
denizde olduklarını bilmezler. Bu durumlara düşmemeliyiz.

     Hürriyet ve Demokrasi;
hak, sıdk / doğruluk, muhabbet / sevgi ve imtiyazsızlık / ayrıcalıksızlık
üzerinde yükselir ancak. 

     Hürriyet ve
Demokrasiyi dile getirmemizin önemli ve hayatî bir sebebi de:

     Bunun; Asya ve
İslâm Âlemi’nin; istikbal ve gelecekte terakki ve ilerlemesinin birinci kapısı
olmasıdır. Çünkü Hürriyet ve Demokrasi; millet hakimiyetinin tecelli ettiği /
göründüğü yerdir.

     Böyle bir
sistemde, hükümet ve idareciler; ancak halkın hizmetkârıdırlar.

     Kaldı ki, İslâm’ın
bahtını açacak; şûrâ / danışma kurulu denen anahtar; bu olduğu içindir ki,
İslâm’ın da öngördüğü Hürriyet ve Demokrasi ruhu; fikir ve görüşlerin ortaya
çıkmasına imkân vermiştir.

     Nitekim,
Hablü’l-metîn-i milliyeti ihtizaza getirdi. / Milliyetin sağlam ipini harekete
geçirdi.

     Nuranî / nurlu
urvetü’l-vüska / sağlam tutulacak kulp hükmünde olan İslâmiyet ihtizaza geldi /
harekete geçti.

     Evet, Asya’nın
bahtını, İslâmiyetin talihini açacak yalnız Hürriyet ve Demokrasi ortamıdır.

     Fakat nazenin /
nazlı hürriyet, âdâb-ı şeriatla / İslâm âdâbıyla müteeddibe / edeplenmiş ve
mütezeyyine / süslenmiş olmak lâzımdır.

     Yoksa, sefahet ve
rezaletteki hürriyet, hürriyet değildir. Belki hayvanlıktır. Şeytanın
istibdadıdır. Nefs-i emmareye / kötülükleri emreden nefse esir olmaktır.

     Hürriyet-i umumî /
herkesin hürriyeti, efradın / fertlerin zerrat-ı hürriyatının / hürriyetlerinin
muhassalı / toplamıdır. Hürriyetin şe’ni / gereği odur ki, ne nefsine, ne
gayrıya / başkasına zararı dokunmasın.

     Efkârı / fikirleri
teşviş eden / karıştıran, Hürriyet ve Demokrasi’yi takdir etmeyen kimlerdir?

     Cehalet ağanın, inat efendinin, garaz
beyin, intikam paşanın, taklit hazretlerinin, mösyö gevezeliğin taht-ı
riyasetlerinde / başkanlıkları altında; insan milletinden menba-ı saadetimiz /
mutluluk kaynağımız olan meşvereti inciten bir cemiyettir.

     Zaman-ı istibdadın
/ istibdat zamanının hâkim-i manevisi / mânevî hâkimi kuvvet idi. Kimin kılıncı
keskin, kalbi kasî / katı olsa idi, yükselirdi.

     Fakat, zaman-ı
Meşrutiyet, Cumhuriyet ve Demokrasi’ninin zenbereği, rûhu, kuvveti, hâkimi,
ağası haktır. Kimin aklı keskin, kalbi parlak olursa, yalnız o yükselecektir.
Evet Meşrutiyet, Cumhuriyet ve Demokrasi hakimiyet-i millettir. Siz dahi hâkim
olunuz. Umum akvâmın / tüm kavim ve milletlerin sebeb-i saadeti / mutluluk
sebebidir. Siz de saadete gitmek istiyorsanız; uyku bes / uyku yeter. Siz de
uyanınız. İslâmiyet’in bahtını, Asya’nın taliini / talihini açınız.

Cumhurbaşkanına mı İnanalım, İçişleri Bakanına mı?

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, İstanbul Esenyurt’ta Karadeniz Dernekler Federasyonu’nun düzenlediği
etkinlikte, “Vallahi yeminim olsun, milletimden bir tek kişinin huzurunu
bozan olursa hayatı dar ederim…”  “Uyuşturucu satanların bacaklarını kırmak
benim görevim”
gibi sözler söyledi.

Cumhurbaşkanlığı sisteminde Bakanların siyasi kimliği yoktur. Başkanlık sistemlerinde bu makamlarda
görevli olanlar “sekreter” olarak anılır. Parlamenter sistemin “müsteşarlık”
makamı gibidir. Eskiden müsteşarlardan buna benzer sözler duymamız hiç söz
konusu olmazdı.

Hadi
diyelim ki Bakan Soylu eski siyasetçi olduğu için böyle sözler
edebiliyor.

Fakat
devleti temsil eden bir kişiden bir devlet adamı ağırlığı ve üslubu beklemek
de bizim vatandaş olarak hakkımız.

Devlet adamı, yetkisini
görevli olduğu makamdan alır ve kendi adına değil o makamı temsilen konuşur. Bir
bakan hiçbir kimseye “hayatı dar ederim… bacağını kırarım…” diyemez.
Bir
suç işleyen varsa kanunların uygulanması için yargıya teslim eder.

Mesela Bakan
Soylu
“bir mafya örgütü liderinden her ay 10 bin dolar aldığını” iddia
ettiği bir milletvekilinden bahsetmişti. Bu milletvekili için “hayatı dar
ederim”
demedi. “Bu kişiyi savcılığa bildireceğim” dedi. Ama bu
görevini de yapmadı.

****

Ayrıca İçişleri
Bakanı devletin genel stratejisine aykırı sözler söyleyemez.
Cumhurbaşkanının
açıkladığı dış politika çizgisinin dışında beyanlarda bulunamaz.
Bulunursa
Cumhurbaşkanı tarafından uyarılması ve hatta görevden alınması söz konusu
olabilir.

Niye
bunları söylüyorum?

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, bahsettiğim konuşmasında, cûş-u hurûşa gelip (coşup taşarak) akıl
almaz iddialarda bulundu:

“Sadece
780 bin kilometrekare değil, etrafımızdaki coğrafyaya huzur vereceğiz. Dünya
duysun Irak’ta da huzuru biz getireceğiz, Suriye’de huzuru biz getireceğiz,
Afganistan’da da huzuru biz getireceğiz. Batıdan Amerika’dan Avrupa’dan dünyayı
kurtaracağız” dedi.
(27.03.2022)

Oysaki Cumhurbaşkanı
Tayyip Erdoğan,
uzun süredir bozuk olan, AB ile ilişkileri düzeltmek
için yoğun bir çaba içerisinde.

Bu
kapsamda Erdoğan Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerin Ankara büyükelçileri ile
yapılan toplantıda şöyle konuştu:

“Türkiye elbette Avrupa Birliği tam üyelik hedefine bağlıdır. Maruz kaldığımız onca adaletsizliğe rağmen Avrupa
Birliği bizim stratejik önceliğimiz olmayı sürdürüyor”
dedi. Erdoğan bu
yönde gayret göstermeye devam ettiklerini, 2021-2023 yıllarını kapsayan Avrupa
Birliğine Katılım İçin Ulusal Eylem Planı rehberliğinde çalışmalara hız
verdiklerini
söyledi.

Erdoğan
bir yandan AB ile ilişkilerin düzelmesi için Türkiye’nin ev ödevini yaptığını
anlatırken diğer taraftan AB ülkelerini de olumlu karşılık vermeye davet etti:

“Avrupa Birliği’nin, 2022 yılında stratejik miyopluktan kurtularak Türkiye ile
ilişkilerin geliştirilmesinde daha cesur davranmasını ümit ediyoruz”
dedi.

Hatta
Suriye konusunda “Türkiye’nin Batıya göç dalgalarını durdurduğunu unutmayın”
mesajını verdi.

“Türkiye
buradaki varlığıyla Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasına katkı sağlarken,
yeni göç dalgalarının da önüne geçmektedir” dedi. (13.01.2022)

Cumhurbaşkanı
Erdoğan, Hollanda Başbakanı ile görüşmesinden sonra da, AB üyeliği konusunda
samimi olduğumuzu vurguladı. “AB’nin üyelik müzakere fasıllarını açmasını,
Gümrük Birliği müzakerelerine başlamasını bekliyoruz”
dedi. (22.03.2022)

Cumhurbaşkanımıza
AB yetkilileri “siz böyle söylüyorsunuz ama sizin bakanınız ‘dünyayı Avrupa’dan
kurtaracağız’
diyor. Sizin samimiyetinize nasıl inanalım” derlerse haksız
mı olurlar?

**********************************

DEVLET ADAMI KITLIĞI

İçişleri Bakanı Soylu’nun kendi hemşerileri karşısında coşup taşarak söyledikleri gibi
patavatsız sözleri diğer bakanlar ve AKP ile MHP yöneticilerinden de duyuyoruz.

Dış ilişkilerde
politikadaki üslubu kullanamazsınız. İçeride de seçmene selam için dış politika
içerikli söylemlerde bulunduğunuzda dışarıdaki yansımasını düşünmeniz gerekir.

Dış ilişkiler
söylenen veya söylenmeyen her kelimenin önemli olduğu, diplomasi tecrübesi
gerektiren bir alandır.

On gün
kadar önce Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati de yabancı
yatırımcılara tuhaf laflar etti: Nebati’nin “Bir problem mi yaşadınız?
Rahat olun. Bize hemen ulaşırsınız. Bürokrasiyi alaşağı ederiz, arkamızda
Cumhurbaşkanımız var rahat olun. Mevzuatı da değiştiririz”
ifadeleri
de İçişleri Bakanının sözleri kadar sakıncalı idi.

Bakan’ın
ülke dışından sermaye getirmesini istediği yatırımcıya söylediklerinin anlamı
açık. “Bizde kural mural yoktur. Bakmayın Anayasamızda ‘hukuk devleti’
yazdığına. Kanundan kuraldan bahseden bürokratları da takmayın. Reis ne derse
odur. Paranızın garantisi Reis’tir” demekten başka bir şey değil.

Türkiye’de
hukukun ve kurumların olmadığını ifade eden bir bakana güvenip ülkemize sermaye
geleceğini sanan bu zihniyet devleti yönetiyor.

Bu
zihniyettekiler, düşüncesizce, “Anayasa Mahkemesi kapatılsın, TTB
kapatılsın, Tıp Fakülteleri kapatılsın, HDP kapatılsın, muhalif milletvekilleri
tutuklansın”
diyorlar.

Fakat “en
büyük devlet ihalelerini alan, devlet bankalarından aldıkları kredilerini
ödemeyen, vergi borçları affedilen şirketler aleyhine haber ve yorum
yapılmasın…”
diye kanun çıkarmaya çalışıyorlar.

“Devlet yetkililerinin yedikleri içtiklerini nasıl sorgularsınız?” diye millete ayar veriyorlar.

Sonra
da “dışarıdan yatırımcı gelecek” diye kendilerini ve milleti aldatıyorlar.

Devlet adamı kıtlığının (kaht-ı ricalin) bu derecesine; yönetimdekilerin bu kadar seviyesizlik
ve cehaletine rağmen kibirlerine, pervasızlığına katlanmak zorunda kalmak çok
acı.

Ey Türk Milleti! “Bu kadarını hak etmek için hangi hatayı yaptım” diye
kendini sorgulama zamanı gelmedi mi?