Bir Kültür Adamı: Ahmet
Kabaklı
M. HALİSTİN KUKUL
Türk fikir
hayatında; gazeteci, yazar, edebiyat târihçisi ve maarifçi vasıflarıyla üstün
hizmetlerde bulunan ‘Kabaklı Hoca’
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili Ve Edebiyatı Bölümü’nü
1948’de bitirdikten sonra, Diyarbakır ve Aydın illerinde edebiyat öğretmenliği
yapmış ve bilâhare Millî Eğitim Bakanlığı tarafından ihtisas için Paris’e
gönderilmiştir. Dönüşünde, İstanbul Çapa Eğitim Enstitüsü’ne tâyin edilmiş ve
burada da 1969 yılına kadar hocalık görevine devam etmiştir.
1960 yılında
Hukuk Fakültesi’ni de bitiren Kabaklı Hoca, 1974’te emekliye ayrılarak fiilî
gazete yazarlığı, ebedî âleme intikali ile sona ermiştir.
Esasen, O’nun
gazetecilik hayatı, 1957’de Tercüman Gazetesi’nin açtığı fıkra yarışmasında
kazandığı birincilik ödülüyle başlar.
Cumhuriyet’in
ilânından bir yıl sonra, 1924 yılında doğan Kabaklı Hoca, bütün ömrünü, Türk
dilinin, Türk edebiyatının ve Türk kültürünün gelişmesi, güzelleşmesi ve
dallanıp budaklanarak geleceğe gür bir
şekilde intikal etmesi için harcamış hakikî bir ‘kültür adamı’dır.
Kabaklı Hoca;
yetmiş yedi senelik hayatının her ânını, Türklüğün şahlanması uğruna
değerlendirmiş ve nihâyet bu hizmetlerinden
dolayı kendisine 1996’da ‘Şeyh’ül-
Muharrirîn’ beratı verilmiştir.
O; Türkçe’yi ve
Türk edebiyatını gençlerimize sevdiren adamdır. O; Türkçe’nin, dünyânın birkaç
imparatorluk dilinden biri olduğunun şuûrunda olarak onu geliştirmeyi hedef
alan bir Türkçe sevdâlısıdır.
O; yazı ve
konferanslarıyla, Türklüğe hasım olan bütün emperyalist cereyanlarla mücâdeleyi
mukaddes bilen bir dâvâ adamıdır.
Telif ve tercüme
eserlerinden bazılarını takdîm etmenin, O’nun hizmetlerine bir hürmet olduğunu
düşünüyorum. İşte onlardan birkaçı: Charles Dickens’ten tercüme Pik Vik’in Mâcerâları (1962), Kültür
Emperyalizmi (1970), Müslüman Türkiye (1970), Mabet ve Millet (1970), Mehmet
Âkif (1970), Yûnus Emre (1971), Mevlâna (1971), Ejderha Taşı (1975), Temellerin
Duruşması (1989), Güneydoğu Yakından (1990), Şiir İncelemeleri (1992),Türk
Edebiyatı Târihi (Beş cilt) (1974 ve 1990), Sultanüş’şuâra Necip Fâzıl (1995),
Şâir-i Cihân Nedim (1996).
Kabaklı Hoca,
elbette ki, bu güzel eserleriyle Türkiye’mizin bütün kütüphânelerinde bütün
canlılığıyla yaşamaktadır.
***
Merhum Üstat
Ahmet Kabaklı’nın ‘Güneydoğu Yakından’
isimli kitabında bulunan ‘Doğu Anadolu
Gerçeği’ başlıklı makalesinde bugün de çok tartışılan meselelere ışık
tutuyor. Türk Milletinin bütünlüğünü bozmaya ve parçalamaya çalışan emperyalist
güçler bir nebze de olsa yaptıkları algı yönetiminde başarılı olmuştur. Özellikle son on yılda Kürtleri ayrı bir
millet gibi gösterme çabaları yoğunlaşmıştır. Kardeşi kardeşe vurdurmayı
dolayısıyla büyük Türk Milletini bölmeyi hedef alan bu güçler asla başarılı
olamayacaktır. Merhum Yazar Ahmet Kabaklı’nın
İşte o makalede anlattığı gerçekler:
Târihten öğreniyoruz ki, bugünkü Doğu topraklarımızda,
vaktiyle Hurriler, Hittiler, Urartular, Sakalar, Persler, Medler,
Makedonyalılar, Müslüman Araplar, Doğu Romalılar vs. uzun ve kısa süreli
hâkimiyetler kurmuşlardır. Hemen belirtelim ki, bu târih dönemi içinde, bu
bölgemizde ne Kürdistan diye bir coğrafya ismi, ne de bir Kürt devleti
mevcuttur.
Macar ilim adamlarına göre, ‘Kürt’ bir Türk boyunun adıdır. 1300 yıl önce Orta Asya’da yaşayan ve
oradan ayrılarak tâ Macaristan’a ulaşan Tûranî bir gruptur. Nitekim Elegeş’te
bulunan ‘Kürt hakanı Alp Urungu’nun anıt mezarı bunun en açık delilidir. ‘Kürt’
olarak nitelenen bu Türk boyunun ne Gutti’ler ile, ne de Karluk’lar ile ilgisi
vardır.’
Doğu bölgemizde bilhassa Pars emperyalizmi çok etkili olmuş
ve menfi âmiller bu istilâcılığın işini kolaylaştırmıştır. Farsça’nın etkisiyle
‘kırma bir ağız’ doğmuş, Doğu’da
Türkmen halkları hem dilleri, hem ruhları ile devlete yabancılaştırılarak ‘Şah ve Iran hayranlığı’ almış
yürümüştür. Bâzıları Doğu ve Güneydoğu Anadolu’muzda yaşayan herkesi, sanki
târih boyunca hep Kürtçe konuşan kimseler gibi göstermeye çalışıyorlar. Onlara
bakılırsa bütün Şark, 5000 yıldan beri Kürdistan’dır. Oysa târih boyunca Kürtçe
konuşulduğuna ve konuşan kavme dâir en küçük bir belge yoktur. Ne tablet, ne
bir mezar taşı, ne de başka bir kayıt…
Kaldı ki içinde ‘Kürt’
kelimesi geçen tek belge, Yenisey’de bulunan anıt mezardır. Bu mezarın kitâbesi
Türkçe olup Gök Türk alfabesi, Tûranî olup Türk soyundan gelmektedir. Artık
herkes anlamalıdır ki bugün Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan ve büyük çoğunluğu
Türkçe’den başka dil bilmeyen milyonlarca insanımızı sırf ‘Şarklı’dır diye bir kalemde ‘âri
ırk’ içinde göstermek mümkün değildir. 11. asırdan itibâren gelip buralara
yerleşen Artukoğulları’nın, Dulkadiroğulları’nın, Akkoyunlular’ın,
Karakoyunlular’ın, Karakeçililer’in, Danişmendoğulları’nın daha nice Türkmen ve
Oğuz boylarının ve beylerinin torunları nasıl başka bir millet gibi
gösterilebilir?
Acı da olsa itiraf edelim ki, Doğu ve Güneydoğu Anadolumuz’da
kültür emperyal’izmi, Malazgirt Zaferi’mize rağmen devam etmiştir. Bu
bölgemizde yaşayan Türkmen ve Oğuz boyları, kültür merkezlerimizle kolay
bağlantı kuramadıkları için, zaman içinde ‘öz
kültürlerine’ yabancılaşmışlardır.
Bakın bu konuda eski Van milletvekili Ibrahim Arvas neler
söylüyor: ‘Aslında Türk olup da lisanını değiştiren bu muazzam kütleye kötü bir
şey atfetmek günah ve vebaldir. Bendeniz Şemdinan Kaymakamı iken Gerdi aşireti
reisi Oğuz Bey’e sordum: ‘Bu ad Türk
adıdır sana nereden gelmiş?’ Cevaben dedi ki ‘Bendeniz yirminci Oğuz’um. Bizdeki an’ane, baba, kendi evlâdına kendi
adını verir. Böyle müteselsilen devam eder.’
Yukarıdaki bölümlerin tamamını, Van’dan yetişme derin bir
öğretmen, yazar ve felsefeci Seyid Ahmed Arvasi’nin ‘Doğu Anadolu Gerçeği’ isimli
kitabından naklettim. Merhuma rahmet ve iz’ansıziara iz’an dilerim.
OLMADI HOCAM
İyiyim demiştin son gördüğümde,
Bu işi pek aklım almadı Hocam.
Elini
öpüp de yüz sürdüğümde,
Hesapta bu yoktu, olmadı Hocam
Olmadı diyorum, anlayan anlar.
Bu sonlar, kabulü zor olan sonlar.
Birer birer gitti sevdiğim canlar,
Kem tâlih yakamı salmadı Hocam.
Kim duyar,
senden dolmadı Hocam?
Elaziz’den elde kalemle çıktın,
Yaşarken
binlerce meş’ale yaktın.
Bilene
kim dinler, kim anlar beni?
Seni
de yitirdim bak işte seni!
Şöyle düşündüm de artık elini,
Öpeceğim adam kalmadı Hocam!
El bilmez bu yürek ne için kanar,
Bu ciğer bu bağır ne için yanar?
Ey Harput yiğidi! Pınardın pınar!
Hangi
gönül bulunmaz servet bıraktın,
Bazısı
kadrini bilmedi Hocam.
Efendi
insandın, emsalin azdı,
Derdini
deryaya döksek almazdı,
Yine
de o gülmen eksik olmazdı,
Kaderin
pek fazla gülmedi Hocam.
Elâlem mi haklı, Ârif mi haklı,
Zamanla görecek varsa meraklı.
Kim ne
derse desin, AHMET KABAKLI
Bana göre asla ölmedi Hocam!
OZAN ÂRİF
|
AHMET KABAKLI için Diyorlar ki…
Yirminci
yüzyıl Türk fikir, sanat, siyâset hayatında, üniversite ve serbest teşebbüs
kurum ve kuruluşlarında en önde yer alan, vatanını ve milletini karşılıksız,
aşkla, şevkle seven, Anadolu’yu bir bulut gibi başının üstünde hisseden bir
avuç Türklük ve insanlık sevdalısı… Bunlardan biridir Ahmet Kabaklı.
H. Rıdvan
Çongur: Türk Edebiyatı Dergisi Ahmet
Kabaklı Özel Sayısı (s: 131) İstanbul, Mart – Nisan 2001)
|
İÇERİSİNDE AHMET
KABAKLI’NIN ADI GEÇEN, DAHA ÇOK DA
TÂKİPÇİSİ OLDUĞU DÂVÂDAN BAHSEDEN MUHTEŞEM BİR MAKALE
Dünyâda
bizden başka ‘dil meselesi’ olan bir
millet yoktur. Ne bütün lisanı 30-40 kelimeden ibâret Hotantolularda, ne
dilinin hemen hemen bütün kelimeleri Lâtince ve başka dillerden gelmiş Fransız
ve İngilizlerde, ne bütün saflığına rağmen gene de yabancı kelime sızmalarından
masun kalmamış Arapça konuşan milletlerde böyle bir hâdise mevcut değil.
Biz,
Osmanlı Cihan Devleti’nin temellerinin sallanmaya başladığı devirlerden beri
devamlı bir propaganda ve telkinle kendi kendimize düşman olduk. Yoldan
rastgele bir delikanlı çevirin, konuşun. Bütün vokabüleri ‘olanak’lı, ‘seçenek’li
birkaç yüz kelimeden ibârettir. Sorsanız, en büyük düşmanı Osmanlı… Kendisine
bu memleketi, bu toprakları bağışlayan ecdâdına kin kusuyor. Edebiyatını,
mûsıkîsini, sanatını, asırların kültür birikimini anlamaz, bunlardan bîhaber,
bir ‘Batılılaşma’dır tutturmuşuz.
Topraklarımızın pek küçük bir kısmı Avrupa kıtasında, kendimizin Avrupalı
olduğunu iddia eder, bir yüz karası şeklinde dâima sonuncu olduğumuz Eurovision
şarkı yarışmalarına katılırız. Bize o yanşmalarda rey verirler, itibar
gösterirler mi sanıyorsunuz? Bugün bütün Avrupa vize koymak suretiyle Türklere
hudutlarını kapatmakla meşgul… Neden? Kendi memleketindeki iş sâhalarının
Türkler tarafından işgal edildiğinden mi? İnanmayın. Bir zamanlar konuştuğum bir
Alman sanayicisi, memleketinde Türklerin yaptığı işleri Alman vatandaşlarının
esasen kabul etmediğini söylemişti de utanayım mı, kızayım mı bilememiştim.
Türk
düşmanlığı Avrupada zaman zaman bir histeri nöbeti şeklinde nükseder. Çünkü
daha dün padişahımıza dehâlet eden kralının, Osmanlı hükümdarı tarafından tâyin
edilen prensinin, vâlisinin hâtırasını, ensesinde dâima hissettiği sillemizin
acısını son olarak da Anadolu’dan fışkıran o mukaddes Millî Mücâdelemizin
önünde başkumandanını terketip kaçacak delik arayan müstevli özentisi
babalarını, dedelerini unutmamıştır da ondan. Bir türlü anlamak ve anlatmak istemeyiz…
Bu insanlara yıkanmasını biz öğrettik, bizden görünceye kadar Paris sokaklarından
lâğımlar akarmış. Daha 18. Asırda bile akıl hastalarını ‘içinde cinler var’ diye meydanlarda diri diri yakan, kâinatta
bilmem kaç tâne cin olduğunu sayıp buna dâir, saçlı sakallı ilim (!) adamlarına
kitaplar yazdıran, tıp derslerinde ‘vücuda
dokunan fazla suyun insanı öldüreceğini’ bir hikmetmiş gibi okutan
Avrupalıya kültürümüz, dilimiz, mûsıkîmiz, edebiyatımız, sanatımızla ancak
bizim ‘büyük millet’ olduğumuzu
söylemekten neden çekiniriz?…
Büyük
milletlerin büyük de dilleri olur. Bu diller fethettikleri, münâsebet
kurdukları ülkelerde yaşayanların dillerini de fethederler. Onlardan kelimeler,
deyimler alır, kendilerine maleder, zenginleşirler. Sonra, bugün yaşayan Türk
dili gibi bir hazine ve O’nun Yahya Kemal gibi üstâdları elde kalır.
Türkçeyi
sevmek, ona âşık olmak, onunla iftihar etmek Yahya Kemal için bir sanattı.
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
mısraını
önce ‘siyah serviler altında’ diye
yazdığını ve ‘serin’ kelimesini bulup
yerleştirinceye kadar, neşretmeden önce tam on sene beklediğini söylerdi. Fransız
Akademisinde bir kelimedeki ‘aksan’ın
‘öne mi arkaya mı eğik’ (yâni aigue
veya grave olması) meselesi senelerce tartışılmıştır. Sonra kalkar, bizde Yahya
Kemal’e dil uzatmaya cüret edebilen bir ‘sözde
hekim’, ‘muâyene’ye ‘yoklama’ der. Neuzubillâh, Anadoludan
gelen bir vatandaşımıza ‘hastanı getir de
bir yoklayayım’ dese acaba ne cevap alırdı?
Çok insan anlayamaz eski mûsıkîmizden
Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden
diyen
Yahya Kemal, dil, edebiyat, mûsıkî ve hatta mimarî gibi plâstik sanatlar da dâhil
olmak üzere bütün kültür unsurlarımıza vurgundu.
Bugünkü
tasfiyecilere O’nun Türkçesi en güzel cevabı verir. Türkçeye girmemiş hiçbir
yabancı kelimeyi, ister Arapça olsun, ister Acemce veya Fransızca, Lâtince, kullanmamıştır.
Ama bizim olmuş, bize maledilmiş, artık Türkçeliğinden kimsenin şüphe
edemeyeceği kelimeleri de en büyük ustalıkla kullanmasını bilmiştir. Türkçeye
girmiş yabancı kelimeleri onlara bizim verdiğimiz ses ve mânâ içinde kullanmış,
dilimizin cümle mimârîsine şiddetle sâdık kalmıştır. Onun, ister manzum olsun,
isterse mensur, hiçbir yazısında devrik cümleye, çarpık ifâdeye, Türkçe’nin
yapısına aykırı bir sıralamaya asla rastlayamazsınız.
Yazılı
ve sözlü dil, insan beyninin en yüksek ve mücerred fonksiyonu, mahsulüdür.
Zihin gelişmesi dildeki tekâmül ile kendini gösterir. Zekâ da ifâde kabiliyeti
ile belli olur. Bu bakımdan diyebilirim ki, Yahya Kemal, tanıdığım üstün zekâlı
nâdir kişilerdendi. Kendisine hastalığı zamanında ve hayatının son yıllarında,
tâze ve müptedi bir hekim olarak, yaklaşmak ve O’nun iltifatına, dostluğuna nâil
olmak şerefine ulaşmış bahtiyar kişilerden biriyim. Bir gün trenle Ankara’ya
gidiyordum. Yemekli vagonda karşıma oturan ve gazeteci olduğunu söyleyen bir ‘herzevekil’, bana Yahya Kemal hakkında
bir şeyler sordu. Bu suallerin Hepsi onun husûsî hayatına âit ve tamamen
uydurma şeylerdi. Kendisine verdiğim cevabı tekrarlamak isterim: ‘Herkesin bir husûsî hayatı, bir de millet
önünde, halk önünde, insanlık ve târih önündeki veçhesi vardır. Hem birçok kişi
için kusur sayılabilecek vasıfların müstesna bazı şahıslarda ziynet
olabileceğini unutma! Yahya Kemal’in, değil bir mısraını, bir kelimesini söyle,
sonra ben de senin elini öpeyim…’
Şiirlerini
aruzla yazmıştır. Bunu tenkid ederler. Yapamadığımızı, erişemediğimizi
karalamak âdetinden vazgeçemeyiz bir türlü. Aruz, Türkçenin o güzelim mûsıkîsini
şiire kalbeden nefis bir beste sanatıdır. Yahya Kemal bu husûsiyetiyle bir
bestekârdır da. Ama ‘anlamayanlara’ sözüm
yok. Ahmet Kabaklı Hoca’nın dediği gibi, ölüm bile O’nun için bir mûsıkînin
bitişi gibidir, hayat mûsıkîsinin…
Bir bitmeyecek şevk verirken beste
Bir tel kopar, ahenk ebediyyen kesilir.
Benim
için Yahya Kemal hasreti, dâima güzel Türkçe hasreti ile birlikte olmuş, aynı
mânâya gelmiştir. Kimbilir,
“Osmangazi Köprüsü’nün yapım maliyeti 1,2 milyar dolar. Köprüyü yapan firma bu maliyetinin
2 katını 4 yılda zaten çıkardı. Şimdi köprüyü önümüzdeki 18 yıl boyunca
işletip fazladan 12 milyar dolar fahiş para kazanacak.”
Bu
sözlerin sahibi CHP Milletvekili Abdüllatif Şener, Kamu Özel İşbirliği (KÖİ)
veya Yap- İşlet Devret (YİD) projelerinin millete ödetilen ağır bedelini
TBMM’de ve muhtelif TV’lerde anlattı.
Şener sadece
Osmangazi Köprüsü için müteahhite kazandırılan paranın büyüklüğünü
anlatmak için “milletimizin yüzde 80’i bir milyon dolara sahip olmak şöyle
dursun, bir arada görmemiştir” dedi. 12 milyar dolar demek ise 12 bin
tane milyon dolar veya 163 bin tane milyon TL demek olduğunu
hatırlatalım.
Kamu
Özel İşbirliği (KÖİ) yani Yap-İşlet, Yap-İşlet-Devret, Yap-Kirala-Devret
ve İşletme Hakkı Devri modelleriyle yapılan dev projelerde ve enerji üretim
ve dağıtımı gibi özelleştirmelerde de dönen paralar böylesine büyük rakamlarla
ifade edilebiliyor.
*****************************
Muhalefet Esere Değil Soyguna Karşı
R. Tayyip
Erdoğan’ın “Pi Pi Pi” diye söylemeyi sevdiği, PPP (Public Private
Partnership / Kamu Özel Sektör Ortaklığı) projeleri ekonomimiz için büyük yük
haline geldi. Ama AKP kanadı PPP / KÖİ denilen usulle yapılan
büyük projelerin eleştirildiği her ortamda “bunlar eser yapmaya karşılar, onlar
konuşur biz yaparız” tarzı sözlerle cevap veriyor.
Abdüllatif
Şener ise “Amaçları o işi yapmak değil, iş üzerinden rant yani bölüşülecek
bir para çıkarmak. Üzerinden elde edecekleri rant hesapları olmasa bu
iktidar bir km bile yol yapmaz” görüşünde.
Muhalefet “bu eserler neden yapıldı?” demiyor.
“Öncelik
sıralaması doğru değil, keşke kıt kaynaklarla üretime yönelik eserler yapsaydık”
temennisini dile getiriyor.
Ayrıca
muhalefet, “bu yöntemle millet soyuluyor” iddiasında. On katı
maliyetlerle yapılan ve döviz bazında gelir garantileri hatta borç ödeme
garantileri verilen bu projelerle birilerini zengin etmek için soyulmakta
olduğumuzu” anlatıyor. Vatandaşlarımızı fakirleştiren ve hatta çocuklarımızın
ve torunlarımızın hayatını karartacak birer kara delik yaratıldığını
anlatıyor.
*****************************
Bu Kadar Parayı Sadece Müteahhitlere Yedirmezler
Abdüllatif
Şener’in KRT TV konuşmasında vurguladığı bir başka husus ise daha korkunç bir
ihtimale işaret ediyordu.
AKP’nin
kuruluşundaki ilk dört kişiden biri olan Abdüllatif Şener, Erdoğan’ı ve
ekibini çok yakından tanıyan biri. AKP hükümetlerinde Başbakan Yardımcılığı
ve Maliye Bakanlığı yapan ve AKP’nin yönetim tarzını ilkelerine aykırı bulduğu
için daha 2007’de kurucusu olduğu bu partiden ayrılan bir siyasetçi. 2018’den
bu yana CHP milletvekili.
Şener’in TV konuşmasında beni en çok sarsan kısmı mealen şöyle idi:
“Bu
kadar büyük kârları sadece müteahhit firmalara yedirmezler. Bu ihaleleri
verenler aslan payını almadan müteahhitlere vermezler.”
Bu
konuşmadan sonra bekledim. Acaba ihale verme yetkisinde olanlardan bir
tepki gelecek mi, suç duyurusunda bulunacaklar mı diye?
Şu ana
kadar bırakın suç duyurunda bulunmayı, bir açıklama dahi yapılmadı.
Şener
aynı iddiayı bu defa Sözcü’deki
röportajında tekrarladı:
“Acaba bu 5 müteahhidin cebine mi giriyor, yoksa bilmediğimiz gizli
ortakların cebine mi giriyor, o da belli değil. Soruyorsunuz, ya “ticari
sır” ya “devlet sırrı” veya “banka sırrı” diyorlar, herşey gizli. Hepsinin
altında gizli ortaklar var, bu gizli ortaklar “karar vericilere kadar” uzanan
kişilerden oluşuyor.”
*****************************
KÖİ Sözleşmeleri İptal Edilebilir Mi?
İktidara
gelme mücadelesi veren Millet İttifakı partilerinin çalıştığı en önemli
konulardan biri halkımızın Yap- İşlet- Devret diye bildiği KÖİ sözleşmeleri.
En büyüklerine “Beşli Çete” denilen, yandaş müteahhitlerle yapılan
sözleşmeler iptal edilebilir mi? Muhalefet
fahiş oranlı ve garantili kârlarla milleti soyan bu sözleşmelerin nasıl
iptal edileceğine dair çözüm üretmeye çalışıyorlar.
Sıkıntı
şu ki; sözleşmelere göre Türk Mahkemeleri yetkili değil. Uyuşmazlık
halinde Uluslararası Tahkime başvurulabilecek.
Cumhurbaşkanı Erdoğan muhalefetin
konuya dair beyanlarına çok kızıyor: “Yatırımcıları tehdit ediyorlar.
‘Geldiğimizde bilesiniz ki ödeme yapmayacağız, elinizden alacağız’ diyorlar. Söke
söke sizden bu paraları uluslararası tahkim yoluyla alırlar” dedi. (26
Haziran 2021)
Millet İttifakı partilerinin yaptığı çalışmalar sonucunda, makul olmayan fahiş kârlar söz
konusu ise ve yolsuzluk, rüşvet gibi yasal olmayan faktörler varsa bu
sözleşmelerin iptal edilebileceği kanaati oluşmuş görünüyor. “Bu şartlarda hangi
hukuk uygulanırsa uygulansın yani ister İngiliz ister Türk Hukuku fark etmez,
iptal edilebilir. Hiçbir hukuk, dürüstlük ilkesine aykırı olarak, bir
toplumun soyulmasına göz yummaz” deniyor.
Bu
projeler Sayıştay denetiminden kaçırıldı, şeffaflık yok, bilgi
istendiğinde “ticari sır” gerekçesiyle açıklama yapılmıyor. Oysa kamu
ihalelerinde şeffaflık temel unsurdur.
Millet
ittifakı partileri, iktidar olduklarında, bu sözleşmelerin tarafı olan
firmalarla sözleşmelerin feshi için masaya oturacaklarını, kendilerine makul
bir kâr verileceğini ve işletmelerin kamulaştırılacağını vaat
ediyorlar.
Günümüzün muhalefeti iktidara gelip, sözleşmelerin detaylarına vakıf
olduğunda, Abdüllatif Şener’in
ima ettiği gibi, bir suç organizasyonu varsa ortaya çıkacaktır. Suça
bulaşanlar yargıya ve kamuoyuna hesap vermek zorunda kalacak.
Dilerim,
tez zamanda gerçek olur. Zira bu kara delikler kapatılmadan Türk ekonomisinin
belini doğrultması mümkün görülmüyor.