12.8 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 334

Petro’dan Putin’e Rus Emperyalizminin Ruhu

Devletler
değişir, devletlerin geleneksel hedefleri değişmez. Zira varlıkları sıkı sıkıya
ona bağlıdır. Milletleri de sistemler değiştirir; bazen olumlu bazen de olumsuz
yönde zihniyet evrilmesi yaşanır ve toplumların hamuru yeni evrenin şeklini
alır. Petro ile Putin arasında 3 asırlık fark var fakat hamurun yoğurulduğu evreler
aynı. Hükümranlık noktasından bakarsak Petro 43 yıl başta kalmış, Putin’in ise daha 20 yılı var.

Güce
tapma esaslı dünya düzeninin çığırtkanlarının alt perde söylemleri doğal olarak
güçlüye zayıfı ezme hakkını bahşediyor. Kaderdaş
Ukraynalılar
ağıtvari “Talihin elinde oyuncak oldum / Zalim
elinden sarardım, soldum”
şarkısını söylerken bile içimizdeki
Rusofiller, Avrusyacılar ve korkuzanlar ‘Putin haklıydı’, ‘Adamı kızdırdılar’, ‘Ruslar
raconu kor’ okeyine dönüyor.

Hud 113 der ki; “Zulmedenlere
en ufak bir eğilim dahi göstermeyin! Sonra ateş size de dokunur”
. Gözünüzün
önündeki hatta haritada başınızın üstündeki zulmü gör(e)miyor musunuz; miyop
musunuz? Karadeniz bir Rus Gölü olduğunda ne yaşadığınızı
hatırlamıyor musunuz? 150 yıl önceki
çifte hezimetli ve bol muhaceretli 93
Harbi
’ni de mi hafızadan çıkarttınız?

Tarihsizlik en büyük talihsizliğimiz bizim. Hep aynı şeyleri yapıp bambaşka sonuçlar
bekliyoruz. Hele hele düşmanımın düşmanı noktasından bakıyorsak. Tıpkı iç
siyasette olduğu gibi dışta da NATO karşıtlığından bakıyor adam/kadın, kendini
Rus emperyalizminin yanında buluyor. Çok Atatürkçü abilerim/ablalarım siz Mustafa Kemal’in dış politikada
yazı-tura attığını mı sanıyorsunuz
?!

Ha,
bir de barışseverler var. “Yurtta barış, cihanda barış”çılar, “Barış, hemen
şimdi”ciler.. Barış; izbandutun biri haksız yere halim selim birini
pataklıyorsa onu eyleminden alıkoymaktır
. Bu da dua ve temenniyle olmaz, bizatihi zulmedeni engellemekle
olur. Dahası zalimle mazlum arasında
eşit mesafede olunmaz
. Buna en hafifinden ilkesizlik denir.

 Demiş ya Karakoç: “Beni dinle ey kadı / Bozuldu
işin tadı
/ Zulümse eğer adı / Kenan yapsa da aynı / Yunan
yapsa da aynı”
Yani Biden
yapsa da aynı, Putin yapsa da aynı.
Amerikan emperyalizminden kaçıyor, Rus ya da Çin emperyalizmine sığınıyorsunuz.
Atatürk gibi ‘dik’ atın da
görelim. Üçüncü yada dördüncü bir yol bulun da gidelim. D-8’den
Afrasya Birliği’ne dek yerli ve
millî olan hangi seçeneğe sempati duydunuz? Cevap: hiçbiri.

Nev Ottomancılar, sizin rahvan atlar ve tahta kılıçlar ne oldu; set
dışında kişnemiyor/işlemiyor mu? Reis,
ikircikli duruyor diye mi brüt duruşsuzluğunuz? Zulüm âyetleri Diyar-ı
Filistin haricinde işlevsiz mi
? Cami hocaları ‘âmin’ dedirmedikçe mazlumlar, masum siviller ve ahlâksız bir işgale
karşı kendi ülkelerini mukaddes bir vazifeyle savunan Ukrayna güçlerine niyazen
de olsa destek olamayi misunuz?!

42 milyonluk bir ülkenin en az 35 milyonunun istemeyeceği bir
şekilde 600 bin kilometrekarelik bir
ülkeyi işgale kalkışmanın hiçbir meşru gerekçesi olamaz. Rusya’nın güvenliği can da Ukrayna’nınki patlıcan mı?! Başkentine
değin bütün sistemlerini çökertmeye çalışmak 21.yüzyılın devlet organizeli insanlık
suçlarındandır. Rusya’yı İsrail’den
ayıran nedir
yahut Putin’i Hitler’den;
gücün cazibesi midir?

Kıpçak soylu (olmasa bile kapı komşumuz) Ukrayna halkının yanında olduğumuzu dosta-düşmana
duyururuz. Odesa’dan Azak Denizi’ne, Harkiv’den Lviv’e dek
Deşt-i Kıpçak’a selam olsun. Mustafa
Cemil Kırımoğlu’
nun ellerinden, Volodimir
Zelenski
’nin gözlerinden öperim.

Наші серця з Україною. Nashi sertsya z
Ukrayinoyu.

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 17

0

İstanbul’da
Sosyal Gerçekçi Harputlu Bir Edip

MEHMET CEMAL ÇİFTÇİGÜZELİ

Orta mektepte Türkçe öğretmenlerimizin
etkisiyle ders kitaplarının dışında okuma hastalığına yakalanan bir grup
arkadaşımız ile kitap, dergi ve mecmuaları yakın takibe almıştık (1959). Hem de Kilis gibi bir sınır ilinde.
Bu gruptaki arkadaşlarımız kendi aramızda harçlıklarımızdan para toplayarak
Peyami Safa (1899-1961) için Milliyet, Kadircan Kaflı (1899-1969) ve Ahmet
Kabaklı (1924-2001) için de Tercüman’a abone olmuştuk. Üstelik bu gazetelerin
spor sahifeleri de iddialıydı. Arkadaşlarımızla bir yerde oturup zaman zaman
okuduklarımızın muhasebesini yapardık. Söz konusu dönemdeki arkadaşlarımdan
çoğu hekim, avukat ve öğretmen oldu. Edip çıkmadı ama hâlâ okuyan bir nesil
filiz verdi, fidan oldu, gül açtı.

Türkiye’nin yükselen yıllarındaki (1950 ve
1970 arası) okullarımızda mekteplerarası münâzaralar yapılırdı. İstanbul birincisi seçilirdi. Hattâ buna Yeşilay da katkı verirdi. Bendeniz de
Kültür ve Edebiyat Kolu Başkanı olarak bunlara iştirak ediyordum. Yıllar sonra
bu uygulamanın yeni bir muhit içinde, tâze bir arkadaş grubuyla ne kadar faydalı, öğretici ve eğitici olduğunu
fark etmem hayata atıldığımda gerçekleşti ve sosyal sorumluluk aldığımda bana
yansıdı. Keşke okullarımızda böylesi programlar yeniden başlasa, mevcut büyük
kurgu kırılabilse.

Dün Üç, Bugün Beş Ciltlik Dev Çalışma

Ahmet Kabaklı’yı köşe yazılarından tanıdığımı
hatırlıyorum. Kitaplarıyla yüz yüze olmam ise (06 Haziran 1967) üniversite yıllarıma rastlıyor. O yıllarda bir kitapçılar çarşısı
olan ve talebelere İskontolu satışlar yapan Beyaz Saray’da sosyolog, târihçi ve eğitimci Tahsin Demiray’ın sâhibi olduğu Türkiye Yayınevi tarafından
yayınlanan üç ciltlik Türk Edebiyatı eseriyle oldu. Bu çalışmada ölümsüz
sanatçılarla, onların şaheserlerini bulmam kolaylaşmıştı. Türk Edebiyatının
yaşayan değerleri artık elimin altındaydı. Bu zaman dilimi ayrıca siyâsî, ideolojik çatışmaların yoğun olduğu yıllardı. Bana ilaç gibi
gelmişti. ‘Çünkü muhâfazakârların-milliyetçilerin
tembelliği yüzünden edebiyatımız toplum üzerindeki büyülü etkisini yitirmiş,
öncü kudretini bırakarak hayattan uzaklaşmış gibiydi. Gerçi bazı teşebbüsler
vardı ama tam hakkını vermek çâ
resinden yoksundular. Çünkü kenardan köşeden
muhtasar bakışlarla perakende sunuşlar millî
kültür ve sanatı
benimsetemezler
.’ Bunu Ahmet Kabaklı hocadan okumuştum ve
yaşıyordum. Seçme, sevme ve düşünme hakkımı böylece isâbetli kullanmıştım.

Kabaklı Hoca
diyordu ki ‘Edebiyat insanı daha iyi Türk yapan, gelecek zamanlara yön veren,
cazibesiyle merak uyandıran, okuyanın tercihiyle onu daha iyilere götüren millî
bir kültürdür. Bugüne kadar ki nesiller düşünmek, beğenmek ve değerlendirmek
sanatını edebiyattan edinmişlerdir.
’ Bu tespit hayatım ile örtüştüğünden beni çok etkilemişti. Çünkü
gençlik yıllarımız Türk toplumunun en çok değiştiği, en hareketli bir devrine
rastlıyordu. Bütün dünyayı ve özellikle Avrupa ve Türkiye’yi etkileyen 1968
nesli bol ve çok renkli düşünce ve sanat akımlarıyla, tepkilerle, yeniliklerle,
eylemlerle doluydu. Nesil kavgası başlamış ve acımasız devam ediyordu.
Yönetimler de bunu sâdece seyrediyor, insana yatırım yapmayı düşünmüyorlardı.

Üç Akım Gümbür Gümbür

Ahmet Kabaklı’nın köşe yazıları kadar,
neredeyse yayınlanalı 60 sene olan (1965) o gün üç, bugün beş cilt olan Türk Edebiyatı çalışması beni etkilemişti. Hâlâ aynı kitap eskimiş kapakla, azıcık yıpranmış da olsa kütüphânemde gururla
durur ve ondan hep istifâde ederim.
Bu çalışmanın özel bir imlâsı yoktu ama
kelimelerin bir de lügatçesi konulmuştu. Birinci ciltte yeni bir bakış ve
anlayış içinde folklor verimleri, manzum ve nesir edebiyat tür ve şekilleri,
üslup ve anlatımı konuları vardı. İkincisi destanlarla başlıyor, Servetifünun
Edebiyatının sonuna kadar devam ediyordu. Önce 1908-1940 arası yıllarını hatırlatan son cilt ise bir
yandan millî edebiyatı, sonra da 1965’e
kadar olan yeni edebiyatı, dönemleri yansıtmaktaydı.

O yıllarda tanıdığım iki isim yayıncı
Sâlih Özcan ve araştırmacı Muhittin
Nalbantoğlu isimlerini Kabaklı Hoca’nın bu çalışmasında görünce de sevinmiştim.

Söz konusu senelerde muhafazakâr ve milliyetçi görüşün kitap, dergi ve yayın
organları yok denecek kadar azdı ve mevcutları da yetersizdi. Sanat ve kültür
sol ve sosyalistlerin tekelinde görünürdü. İşte bunu iyi yakalamıştı Ahmet
Kabaklı Hoca. Çünkü düşünce akımları olarak Atatürkçülük, Milliyetçilik ve
Sosyalizmin altını çiziyordu. Üç akım da birbirini görmezden geliyordu.
Milliyetçilik yetim evlat muamelesi gören bir durumdaydı.

Değerleri Cımbızla Seçebilmek

Ahmet Kabaklı Türk Edebiyatı çalışmasıyla
1940 sonrası şiir akımına benim de yakından tanıdığım İbrahim Minnetoğlu, Feyzi
Halıcı ve Lisede edebiyat öğretmenim Bekir Sıtkı Erdoğan’ı yerleştirmişti.
Sol o yıllarda da ve hâlâ çok tutucuydu. Bu sanatkârları görmezden geliyordu.

Türk Edebiyatında 1950’den sonra şiirde Atila
İlhan, Edip Cansever, Cemal Süreya vardı. Ahmet Kabaklı Hoca bunların arasında
Sezai Karakoç’u görmeyince Mona Roza’yı hemen yerleştirdi. Şâir Sezâi Karakoç sıralamaya böylece girdi. Üstelik
Sezâi Karakoç üstada ilk hakkını teslim
edenlerden biri de Cemal Süreya idi. Bu yüzden de eleştiri almıştı. Ama sosyalistler
sıralama yaparken Doğu ve Batıyı en ince
detaylarına kadar bilen Sezâi Karakoç’u
hiç görmezlerdi. Görmek istemezlerdi. Tutuculuk zincirine kendilerini
hapsetmişlerdi. Üniversitelerin Türkoloji bölümlerinin bile görmediği bu ayıbı
Ahmet Kabaklı Hoca gördü. Kıymet geç de olsa ortaya çıkacaktı ama zaman hızla
akıyordu.

Ahmet Kabaklı 1950’den sonra edebiyatımızda
bağımsızlar grubuna Tarık Buğra ve Mustafa Necati Sepetçioğlu’nu da ekleyerek
Sait Faik Abasıyanık ve Haldun Taner’i yalnız bırakmadı. Edebiyatımızda sosyal
gerçekçilerde Üç Kemal olarak bilinen Kemal Tâhir, Orhan Kemal ve Yaşar Kemal vardı. Maalesef köy romanı yazmayan,
sosyal hayatın vazgeçilmezleri emekçileri görmezden gelen, olmazsa olmazı orta
direk için yeterli duyarlılığı bulunmayan, efsâneleri, örfleri günümüzle örtüştürmeyen yenilikçi milliyetçi bir yazar
olmadığı için buraya koyacak bir isim bulamamış olsa gerek. Oysa sol sapkın
ideolojisini yazdığı romanlarına, öykülerine ve hattâ şiirlerine yerleştirerek aynı zamanda hem
edebiyat ve hem de ideolojik sunum yapıyordu.

Sivil Toplumun İçindeki Münevver

Ahmet Kabaklı
Hoca önemli ve ciddî bir aydındı.
Dolayısıyla Aydınlar Ocağı’nın da aynı zamanda vazgeçilemez bir lokomotifi idi.
Aynı zamanda kurucusu ve istişare/ilim kurulu başkanıydı. Cağaloğlu’ndaki
Aydınlar Ocağı’ndaki her programda hazır bulunuyordu. Aynı MTTB’nin çoğu miting
ve programlarına katkı verdiği gibi… O yıllarda aynı zamanda Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’nda
ders vermesi gençlerle sürekli birlikte olması anlamı da taşıyordu. İnsana
yatırımı dolayısıyla hiç ama hiç ihmal etmedi. 1978 yılında bir grup
arkadaşıyla birlikte kurduğu Sultanahmet’teki Türk Edebiyat Vakfı üniversite
gençliğinin devamlı uğradığı, programlarına katıldığı, özellikle Çarşamba
sohbetlerini hiç ama hiç kaçırmadığı bir akademi, bir mekândı. Türk Edebiyatı Dergisi de aksakallarla yeni nesli
birbirine yakınlaştıran, tâze
kabiliyetleri ortaya çıkaran, yeni
isim ve resimlerle topluma sunulan aylık saygın bir yayın organıydı.

Ahmet Kabaklı Hoca’nın kendine has bir
özelliği vardı.  Hep güler yüzlü idi. Karşısındaki kim olursa
olsun onu dinleyebiliyor, dakikalarca sabır gösterebiliyordu. Öyle
modayı tâkip eden birisi
değildi. Giyimi kuşamı mütevazıydı.
Sanırım bunda hem İstanbul Edebiyat Fakültesi ve hem de Ankara Hukuk Fakültesi eğitimi almasının yanında
Fransa’da bir yıl kalarak Paris’teki yurtdışı tecrübesinin olması da önemliydi.
Hiç kimse tahmin bile etmezdi ama Fransızca biliyor, Charles Dickens’ten
tercümeler de yapıyordu.

Dört Yıllık Berâberliğimiz

Kendisiyle Tercüman Gazetesi’nde 4 yıl
birlikte çalıştım. Ahmet Kabaklı Hoca Tercüman’a açılan bir fıkra yarışmasını
(1956) kazanarak girmiş ve hâlâ devam ediyordu. Etrafına selâm vererek mütebessim çehresiyle binaya girerken herkes saygı ile ayağa kalkardı.
Yayın hizmetinin rahatladığı bir zaman diliminde genelde yazı işleri ailesiyle birlikte kalır ve derin
sohbetler yapardı. Ancak Tercüman üst yönetiminin mesai sonları veya tâtil
günleri ihmal etmediği Yenikapı Kamacı ve Adana Ocakbaşı ile Beyoğlu Çiçek Pasajı
yemekli sohbet ve ikramlarına katılmazdı. Gazetenin diğer katlarına ve
bölümlerine de pek gelmezdi.

Bu ara 163 adlı kitabım yeni yayınlanmıştı.
Konusu fikir suçlarıyla ilgili idi. Yâni TCK’nın antidemokratik 141-142 ile 163. ve 6187. maddelerindeki
lâikliğin yanlış uygulamasından ve
algılamasından doğan inanç, düşünce ve teşebbüs hürriyetini engelleyen
kanunlarla alâkalı olarak yaptığım
araştırmaydı. Ayrıca TBMM’ndeki müzâkereler, değerlendirmeler, haksız tutuklanan maznunlar, mağdurlar ile
yaptığım röportajlarda yer alıyordu. Mâvi renkli kapağında ise 163 yazılı demir
parmaklıklar arkasında yorgun bir fikir emekçisinin grafik tasarımı yer
almıştı. Yazı işleri Müdürü Ünal Sakman’ın odasında Ahmet Kabaklı Hocamı
görünce kendisine mahcup bir heyecanla götürüp 163 adlı 350 sahifelik resimli
kitabımı verdim. Ayıp olur diye imzalayamamıştım bile. Ünal Sakman gözleriyle
bizi takip ediyordu.  Kabaklı Hoca
şöyle bir kitaba baktı. Sonra ‘Sen de mi kitap yazdın?!’ dedi. Utandım. Müsaade isteyip ayrıldım. Oysa tebrik edileceğimi
tahmin ediyor, gazetemde bu kitap haberinin yayınlanacağını sanıyordum.
Üzülerek odama geçtim. Gazetede düzeltmen olduğumdan bütün yazılar kontrolümüzden
geçer, paraf etmedikçe yayınlanmazdı. İtirazlarımız kim olursa olsun makul
karşılanırdı. Genelde büyük titizlik gösterdiğimiz bütün köşe yazıları bir
buçuk sahifeydi. Yazarlarımızın daktiloyla yazdıklarını sonradan gözden
geçirerek az da olsa üzerinde tükenmez kalemle çıktılar yapardı. Yazısı
okunaklıydı Ahmet Kabaklı Hoca’nın. Tarık Buğra’nın yazılarında hiç ekleme,
çıkarma, düzeltme olmazdı. Doğrudan altına imza atabilirdik. En çok çıktı yapan
yazarımız ise Ergun Göze idi.

Spor yazarı İslam Cupi idi. Edebiyat ve sporun örtüştüğünü herkese gösterirdi
bu yazılarında. Meselâ yüzde yüzlük bir golün atılamayışını anlatırken, “Dostoyevski
kolayına
Budala dememiş”. Tolstoy da ‘Azap Yolları’, Yahut kaçan bir penaltı için ‘kumarbaz’ diye hatırlatır,
asist yapan ve gölü atan için ‘Dostoyevski’nin Karamazof Kardeşler’i sahaya
inmiş. Üstelik Tolstoy’un Diriliş’iyle birlikte
’ gibi yazardı. Bir spor yazarının edebiyat
merakı Ahmet Kabaklı ile arasında yeni bir gönül bağı oluşturmuştu. İslam Cupi,
hocaya aşırı saygılı biriydi ve diğer spor yazarlarından da farklıydı.

Temellerin Duruşması

Ahmet Kabaklı Hoca yazı hayatının altın
yılları 1970’li yıllarda başladı. 30 yıl kadar da devam etti. Muhafazakâr ve milliyetçi kesimin bir meselesi olunca Ahmet Kabaklı Hoca’ya
koşardık. TRT’ye genel müdür
olarak Cem Duna gelmişti. Duna Yönetimi hükümet tarafından da tartışılır
haldeydi. Konuyu Ahmet Kabaklı hocaya anlattım. Kurumun fazla yıpratılmaması gerekiyordu. TRT’deki uygulamaların
olumlu ve olumsuz yanlarını anlattım, özellikle atamalardaki tarafgirlik
konusunda belgeler verdim. O zaman ikna oldu ve bir yazı yazdı. Bu
değerlendirme TRT çalışanlarını kısmen de olsa rahatlatmıştı. Zaten Cem Bey de
bir müddet sonra ayrıldı.

Günün birinde Erzurum Hürsöz Gazetesi ve Akajans
Temsilcisi meslektaşım rahmetli Durdemir Bilirdönmez aradı “Mehmet
can, Ahmet Kabaklı hoca bugünkü yazısında senin 163 adlı kitabından
bahsediyor. ‘
Allah billah aşkına bu eseri okuyun, inanan insanlar üzerindeki bu
antidemokratik maddelerin nasıl uygulandığını bir görün. Böyle bir zalimlik
olamaz
.’ diyor.” Çok sevinmiştim. Sonradan konu Başbakan Turgut
Özal’a kadar gitti. Bilindiği gibi Rahmetli Özal başta 163, 141,142 vs fikir
suçlarını oluşturan bu maddeleri yürürlükten kaldırdı.

Ahmet Kabaklı Hoca Türk Dil Kurumu asil üyesi
oldu (1995). Şeyhülmuharririn ilân
edildi (1996). Röportaj, roman, hikâye, senaryo, monografi, deneme, eleştiri, fikrî ve ansiklopedik kitapları birbiri ardından,
bazıları yeni baskılarıyla yayınlandı.

Ahmet Kabaklı Hoca’nın ‘Temellerin Duruşması’ adlı kitabı henüz yayınlanmıştı. Konu çok
hassastı; Atatürkçülük, devrimler, ilkeler, inkılaplar, İstiklal
Mahkemeleri vs. Aynı konuyu Kâzım
Karabekir gibi İstiklal Savaşı Kahramanları ve Rıza Nur gibi TBMM’nin kurucu
milletvekilleri de yazmıştı. Ama bu eserler kraldan ziyâde kralcılar tarafından
hem toplatılmış, yakılmış, yazarlar hakkında dâvâ açılmıştı. Temellerin
Duruşması’nda muhalif veya muvafık her okuyucu konunun gerçek verilere
dayanılarak değerlendirildiğinde hem fikirdiler. Bol referanslı idi. Duygu
değil, vesikalar öndeydi. O yıllarda kurucusu olduğum ve yönetiminde bulunduğum
Türkiye Yazarlar Birliği’nde Temellerin Duruşması adlı Ahmet Kabaklı’nın bu
eserini yılın kitabı seçtik (1989).
Eser birkaç baskı yaptı. Yok sattı. Temellerin Duruşması’nı muarızların olay
yapmamasının sebebi Ahmet Kabaklı’nın öğretmen ve hukukçu olması yanında
birikiminin ve donanımının da önemi vardı.

Ankara, Seni Görmek İster Her Bahtı Kara
Ahmet Kabaklı Hoca Türkiye
Yazarlar Birliği’ni o yıllarda önemsiyordu. Özellikle armağanlarda görüşü ne olursa olsun bütün memleket
sever ve namuslu fikir emekçilerine başarı armağanları verilmesine çok iltifat etmişti. Ankara’ya geldiğinde
kendisini Kavaklıdere Güniz Sokak’taki Hacı Ârif Bey Lokantasında
misâfir ettik. Masadakilerin
tamâmı yeni isimlerden oluşan fikir
adamı, akademisyen, şâir ve yazarlardı.
Bu sivil toplumumuza çok iltifatlar etti, programlarımızdan, kadromuzdan
ve başarı armağanlarından sitayişle
bahsetti. ‘Lütfen bu şekilde devam edin, bize de bu yakışır’ dedi.

Kendisiyle sürekli görüşüyor ve fikir
teatisinde bulunuyorduk. Mutlu olduğunu hissediyordum. Görüşlerimizi çok
önemsiyordu. O sıralarda ben de Türkiye
Gazetesinde Ayhan Katırcıkara imzasıyla Fantezi ve Kulis yazıları kaleme
alıyordum. Aynı gazetede ayrı köşelerin muharrirleri olmuştuk. Tam 12
sene kadar devam etti bu yazı hayatım.

Elaziz’de Türk Edipleri ve Türk Dünyâsı
Liderleri

Ahmet Kabaklı Hoca doğup büyüdüğü Elazığ’ı da
hiç ihmal etmezdi. Elazığ ve civar kasabalarda gerçekleşen Milletlerarası Hazar Şiir Akşamları 1992’de başladı
2014 yılına kadar değişik aralıklarla devam etti. Öyle ki 2001 Milletlerarası Hazar Şiir Akşamları Ahmet
Kabaklı hocanın hâtırasına gerçekleşti.
Kabaklı Hoca Türk Dünyası ve edebiyatını hep hatırlatıyor, işbirliklerinin
gelişmesine katkı sunuyordu. Hazar Şiir Şöleni de bundan nasiplendi. Türk Dünyasının önemli isimleri olan
edipler Mağcan Cumabay, Bahtiyar
Vahapzade, Ali Şir Nevai, Cengiz Aytmatov, sonra devlet adamları, liderler Batı
Trakya’dan Mehmet Emin Aga, İbrahim Şerif, sonra Rauf Raif Denktaş, Mustafa
Abdülcemil Kırımoğlu, Nursultan Nazarbeyev vs bu etkinlikte gündem oldu, ya
şehre geldi, veya isimleri bazı yerlere verildi. Adlarına armağanlar takdim edildi, Türk Dünyası ve şâirler yürüyüşü yapıldı. Gerçekten program
Türk Dünyası Şöleni gibi gerçekleşti. Elazığ Valisi Muammer Erol 19. Uluslararası Hazar Şiir Akşamları’na
özellikle beni de dâvet etmiş, oturum
yönetmiştim. Bu programda Ahmet Kabaklı Hoca da vardı. Bir akşam bizi Harput’a
çocukluğunun geçtiği mekânlara dâvet
etti. Prof. Dr. Rahmetli Nevzat Yalçıntaş da iştirak etmişti. Derin bir
Elaziz sohbeti yapmıştık.

Her iki
Hocamıza da Allah’tan rahmet diliyorum.

 

AHMET
KABAKLI Diyor ki…                                                                                                                                                          
Hayatımızın her safhası; yaşayış, davranış ve
kültürümüz bize haylice yabancılaşmıştır. Bâri mefkûremiz, ulaşmak
istediğimiz hedeflerrimiz yabancı olmasın ki… ağır ağır kendimizi bulalım.
(Alperen
s:11)

Bir Başsavcı Kaç Türk Vatandaşına Tekabül Eder?

0

Satranç
oynayanlar bilirler, satrançta her taşın belli bir puanı vardır. Piyon (piyade)
1 puan, Fil 3 puan, At 3 puan, Kale 5 puan ve Vezir 10 puan değerindedir.
Buradan yola çıkarak mesela bir filin veya bir atın üç piyade, bir kalenin beş
piyade, vezirin 10 piyade veya iki kale değerinde olduğunu söyleyebiliriz. Şah’a
ise tabiî ki değer biçilemez çünkü Şah gittiğinde oyun da biter.

 

Benzer
bir puanlama durumu Türk siyaset ve bürokrasi alanında da söz konusudur. Örneğin
Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan tek başına 90 milyon Türk vatandaşı
değerindedir. Son yirmi yıldır yapılan bütün sistem değişikliklerinin Sayın
Cumhurbaşkanımızın siyasi kariyerinin devamı için gerçekleştirildiğini göz
önüne alırsak bu iddiamızı ispatlamış oluruz. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti’nin
ve Türk milletinin aleyhine olmasına rağmen 2017 yılındaki referandumla
birlikte geçtiğimiz başkanlık sistemi bunun en somut örneklerindendir. Sayın
Cumhurbaşkanımız 90 milyon Türk vatandaşı değerinde olmasaydı bu sistem
değişikliğini hangi gerekçeyle yapacaktık ki yoksa?

 

Öyle
görünüyor ki beli sayıda Türk vatandaşı değerinde olma durumu bürokratlar veya
bir kısım seçilmiş başka siyasetçiler veya bir kısım çok mühim (!) iş adamları için
de geçerlidir. Örneğin milletin zararına olarak bütün kamu ihalelerini alan
beşli konsorsiyum gibi. Mehmet Cengiz, Nihat Özdemir vb. gibi patronların da Türk
vatandaşı cinsinden değerleri vardır ve 90 milyonu 5’e bölünerek bu zat-ı cenab-ı
şahanelerinin değerleri hesaplanabilir. Buna göre bir Mehmet Cengiz kaba bir
hesapla 18 milyon Türk vatandaşı etmektedir! Gerçi kendisi bütün bir milletin damına
un seriyor ama neyse bu faslı geçelim.

 

Yine
siyasetten örnek verecek olursak bütün akraba-ü ecdadını Esenler Belediyesi ile
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin muhtelif kadrolarına dolduran ve Esenler’de
tam anlamıyla beyliğini ilan eden Esenler Belediye Başkanı Mehmet Tevfik Göksu,
Esenler nüfusunu oluşturan 447.116 Türk vatandaşı değerindedir!

 

Seçilmişlerde
hesaplama kolay ama iş atanmışlara gelince işin rengi değişiyor. Çünkü burada
bir bürokratın Türk vatandaşı cinsinden değerini hesaplayabilmek için
seçilmişlerde olduğu gibi bir parametreye sahip değiliz maalesef. Hadi avukat
olduğum için adliyeden örnek vereyim, mesela bir başsavcının değerini
hesaplamak bu manada çok zordur. Çünkü elimizde bu hesabı yapmayı sağlayacak
temel bir parametre bulunmamaktadır. Şöyle bir gidiş yolundan gidilebilir tabi
ki; öncelikle bir savcının Türk vatandaşı cinsinden değeri bulunur akabinde de
o şehirde toplam kaç savcı varsa o temel değer savcı sayısıyla çarpılarak
Başsavcının Türk vatandaşı cinsinden değeri hesaplanabilir. Mesela bir savcı 50
Türk vatandaşı değerinde olsun ve o şehirde de 100 savcı olsun. O vakit
Başsavcının Türk vatandaşı cinsinden değeri 5000 olacaktır. Ancak burada da
şöyle bir temel sorun var, her savcının Türk vatandaşı cinsinden değeri aynı mı
olacaktır? Hırsızlık suçlarına bakan savcıyla organize suçlara bakan veya terör
suçlarına bakan savcının Türk vatandaşı cinsinden değerini aynı kabul edilebilir
mi? Ancak hesaplama kolaylığını sağlamak adına tıpkı “pi” sayısını 3 almak gibi
savcıların değerini de eşit almak gerekmektedir.

 

Şimdi
diyeceksiniz ki durup dururken böyle bir hesap yapma ihtiyacını nereden duydun?
Güngör Arslan şehit edilince, şehrin diğer bir “deli” gazetecisi olan Faruk
Bostan da bundan birkaç ay önce kendisine karşı düzenlenen cinayet teşebbüsüne
dair soruşturma dosyasının akıbetini öğrenebilmek için Kocaeli Cumhuriyet
Başsavcısı ve Tokatlı olması hasebi ile benim de değerli bir hemşehrim olan
Habib Korkmaz’dan randevu talep etti. Ancak hemşehrim yoğun olduğu gerekçesiyle
Faruk Bostan’ın görüşme talebini kabul etmedi. Sonradan öğrendiğime göre Faruk
Bostan’ın bu altıncı görüşme talebi imiş ve tüm talepleri hep aynı yoğunluk
gerekçesi ile reddedilmiş.

 

Ben
konudan Faruk Bostan’la birlikte adliyeye giden Abdullah Kaya’nın Facebook
paylaşımı nedeniyle haberdar oldum. Abdullah Kaya’nın paylaşımında Başsavcı’nın
odasının önünde yere oturarak bekleyen Faruk Bostan ve Faruk Bostan’a
muhtemelen orada oturmamasını söyleyen bir polis memuru arkadaşın fotoğrafı
vardı.

 

Düşünün
ki kendisine suikast girişiminde bulunulmuş bir Türk vatandaşı, aylardır kapağı
bile kaldırılmayan dosyasının akıbetini sormak için Başsavcı ile görüşmek
istiyor ama Başsavcı görüşmeyi kabul etmiyor. Dosyada mutlaka gerekli işlemler
yapılıyordur. Adım gibi eminim ki suikast girişiminde bulunan failler, her biri
birkaç yüzbin Türk vatandaşı değerinde olan bazı siyasi kişilerle irtibatlı
oldukları için dosya basit bir trafik kazası gibi ört bas edilmeye
çalışılmıyordur. Benim değerli hemşehrim Sayın Başsavcı Bey, Faruk Bostan’la
görüşse mutlaka dosyada ne gibi gelişmeler olduğunu alnı açık bir şekilde
söyleyecektir. Peki, o zaman neden görüşmüyor?

 

Sayın
Başsavcı, haklı olarak dosyasının akıbetini öğrenmek isteyen bir Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşını kapısının önünde saatlerce neden bekletiyor?

 

Bürokratlar
devlete değil millete hizmet etmek için o makamlarda görev yapmaktadırlar.
Makamlar bir saltanat aracı değildir ve asla olamaz. Siz yukarıda yazdıklarıma
bakmayın. Görevi ne olursa olsun her siyasetçi, her bürokrat, her iş adamı
yalnızca ve yalnızca 1 Türk vatandaşı değerindedir. Görevlerini daha kolay
yapabilmeleri için bir kısım bürokratlara tanınan imkân ve yetkiler yalnızca
görevlerini yerine getirmek için kullanılabilirler. Vatandaşa karşı kişisel bir
icbar vasıtası olarak kullanılamazlar.

 

Vatandaş,
kamu görevlisi tarafından görüşme ret talebiyle kapılarda bekletilemez.

 

Sonuçta
makamlar ve makamları temsil eden kişiler geçici, vatandaş kavramı ise
kalıcıdır.

 

Devlet
olmak, hele hele hukuk devleti olmak bunu gerektirir. Eğer bu son yazdığım
hüküm yanlışsa yani her bir siyasetçi, bürokrat, iş adamı yalnızca ve yalnızca
1 Türk vatandaşı değerinde değilse o zaman soruyorum, siz de cevap verin.

Bir Başsavcı kaç Türk vatandaşına tekabül eder?

25 Şubat Hocalı Soykırımı-25 Şubat Hocalı’da Karabağ’da Türk’ün Kanı Yerde Kalmadı

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 16

0

Bir Kültür Adamı: Ahmet
Kabaklı

 

M. HALİSTİN KUKUL

 

Türk fikir
hayatında; gazeteci, yazar, edebiyat târihçisi ve maarifçi vasıflarıyla üstün
hizmetlerde bulunan ‘Kabaklı Hoca
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili Ve Edebiyatı Bölümü’nü
1948’de bitirdikten sonra, Diyarbakır ve Aydın illerinde edebiyat öğretmenliği
yapmış ve bilâhare Millî Eğitim Bakanlığı tarafından ihtisas için Paris’e
gönderilmiştir. Dönüşünde, İstanbul Çapa Eğitim Enstitüsü’ne tâyin edilmiş ve
burada da 1969 yılına kadar hocalık görevine devam etmiştir.

 

1960 yılında
Hukuk Fakültesi’ni de bitiren Kabaklı Hoca, 1974’te emekliye ayrılarak fiilî
gazete yazarlığı, ebedî âleme intikali ile sona ermiştir.

 

Esasen, O’nun
gazetecilik hayatı, 1957’de Tercüman Gazetesi’nin açtığı fıkra yarışmasında
kazandığı birincilik ödülüyle başlar.

 

Cumhuriyet’in
ilânından bir yıl sonra, 1924 yılında doğan Kabaklı Hoca, bütün ömrünü, Türk
dilinin, Türk edebiyatının ve Türk kültürünün gelişmesi, güzelleşmesi ve
dallanıp budaklanarak  geleceğe gür bir
şekilde intikal etmesi için harcamış hakikî bir ‘kültür adamı’dır.

 

Kabaklı Hoca;
yetmiş yedi senelik hayatının her ânını, Türklüğün şahlanması uğruna
değerlendirmiş ve nihâyet  bu hizmetlerinden
dolayı kendisine 1996’da ‘Şeyh’ül-
Muharrirîn
’ beratı verilmiştir.

 

O; Türkçe’yi ve
Türk edebiyatını gençlerimize sevdiren adamdır. O; Türkçe’nin, dünyânın birkaç
imparatorluk dilinden biri olduğunun şuûrunda olarak onu geliştirmeyi hedef
alan bir Türkçe sevdâlısıdır.

  

O; yazı ve
konferanslarıyla, Türklüğe hasım olan bütün emperyalist cereyanlarla mücâdeleyi
mukaddes bilen bir dâvâ adamıdır.

  

Telif ve tercüme
eserlerinden bazılarını takdîm etmenin, O’nun hizmetlerine bir hürmet olduğunu
düşünüyorum. İşte onlardan birkaçı: Charles Dickens’ten  tercüme Pik Vik’in Mâcerâları (1962), Kültür
Emperyalizmi (1970), Müslüman Türkiye (1970), Mabet ve Millet (1970), Mehmet
Âkif (1970), Yûnus Emre (1971), Mevlâna (1971), Ejderha Taşı (1975), Temellerin
Duruşması (1989), Güneydoğu Yakından (1990), Şiir İncelemeleri (1992),Türk
Edebiyatı Târihi (Beş cilt) (1974 ve 1990), Sultanüş’şuâra Necip Fâzıl (1995),
Şâir-i Cihân Nedim (1996).

 

Kabaklı Hoca,
elbette ki, bu güzel eserleriyle Türkiye’mizin bütün kütüphânelerinde bütün
canlılığıyla yaşamaktadır.

***

Merhum Üstat
Ahmet Kabaklı’nın ‘Güneydoğu Yakından
isimli kitabında bulunan ‘Doğu Anadolu
Gerçeği
’ başlıklı makalesinde bugün de çok tartışılan meselelere ışık
tutuyor. Türk Milletinin bütünlüğünü bozmaya ve parçalamaya çalışan emperyalist
güçler bir nebze de olsa yaptıkları algı yönetiminde başarılı olmuştur.  Özellikle son on yılda Kürtleri ayrı bir
millet gibi gösterme çabaları yoğunlaşmıştır. Kardeşi kardeşe vurdurmayı
dolayısıyla büyük Türk Milletini bölmeyi hedef alan bu güçler asla başarılı
olamayacaktır. Merhum Yazar Ahmet Kabaklı’nın 
İşte o makalede anlattığı gerçekler:

 

Târihten öğreniyoruz ki, bugünkü Doğu topraklarımızda,
vaktiyle Hurriler, Hittiler, Urartular, Sakalar, Persler, Medler,
Makedonyalılar, Müslüman Araplar, Doğu Romalılar vs. uzun ve kısa süreli
hâkimiyetler kurmuşlardır. Hemen belirtelim ki, bu târih dönemi içinde, bu
bölgemizde ne Kürdistan diye bir coğrafya ismi, ne de bir Kürt devleti
mevcuttur.

 

Macar ilim adamlarına göre, ‘Kürt’ bir Türk boyunun adıdır. 1300 yıl önce Orta Asya’da yaşayan ve
oradan ayrılarak tâ Macaristan’a ulaşan Tûranî bir gruptur. Nitekim Elegeş’te
bulunan ‘Kürt hakanı Alp Urungu’nun anıt mezarı bunun en açık delilidir. ‘Kürt’
olarak nitelenen bu Türk boyunun ne Gutti’ler ile, ne de Karluk’lar ile ilgisi
vardır
.’

 

Doğu bölgemizde bilhassa Pars emperyalizmi çok etkili olmuş
ve menfi âmiller bu istilâcılığın işini kolaylaştırmıştır. Farsça’nın etkisiyle
kırma bir ağız’ doğmuş, Doğu’da
Türkmen halkları hem dilleri, hem ruhları ile devlete yabancılaştırılarak ‘Şah ve Iran hayranlığı’ almış
yürümüştür. Bâzıları Doğu ve Güneydoğu Anadolu’muzda yaşayan herkesi, sanki
târih boyunca hep Kürtçe konuşan kimseler gibi göstermeye çalışıyorlar. Onlara
bakılırsa bütün Şark, 5000 yıldan beri Kürdistan’dır. Oysa târih boyunca Kürtçe
konuşulduğuna ve konuşan kavme dâir en küçük bir belge yoktur. Ne tablet, ne
bir mezar taşı, ne de başka bir kayıt…

 

Kaldı ki içinde ‘Kürt
kelimesi geçen tek belge, Yenisey’de bulunan anıt mezardır. Bu mezarın kitâbesi
Türkçe olup Gök Türk alfabesi, Tûranî olup Türk soyundan gelmektedir. Artık
herkes anlamalıdır ki bugün Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan ve büyük çoğunluğu
Türkçe’den başka dil bilmeyen milyonlarca insanımızı sırf ‘Şarklı’dır diye bir kalemde ‘âri
ırk
’ içinde göstermek mümkün değildir. 11. asırdan itibâren gelip buralara
yerleşen Artukoğulları’nın, Dulkadiroğulları’nın, Akkoyunlular’ın,
Karakoyunlular’ın, Karakeçililer’in, Danişmendoğulları’nın daha nice Türkmen ve
Oğuz boylarının ve beylerinin torunları nasıl başka bir millet gibi
gösterilebilir?

 

Acı da olsa itiraf edelim ki, Doğu ve Güneydoğu Anadolumuz’da
kültür emperyal’izmi, Malazgirt Zaferi’mize rağmen devam etmiştir. Bu
bölgemizde yaşayan Türkmen ve Oğuz boyları, kültür merkezlerimizle kolay
bağlantı kuramadıkları için, zaman içinde ‘öz
kültürlerine
’ yabancılaşmışlardır.

 

Bakın bu konuda eski Van milletvekili Ibrahim Arvas neler
söylüyor: ‘Aslında Türk olup da lisanını değiştiren bu muazzam kütleye kötü bir
şey atfetmek günah ve vebaldir. Bendeniz Şemdinan Kaymakamı iken Gerdi aşireti
reisi Oğuz Bey’e sordum: ‘Bu ad Türk
adıdır sana nereden gelmiş
?’ Cevaben dedi ki ‘Bendeniz yirminci Oğuz’um. Bizdeki an’ane, baba, kendi evlâdına kendi
adını verir. Böyle müteselsilen devam eder
.’

 

Yukarıdaki bölümlerin tamamını, Van’dan yetişme derin bir
öğretmen, yazar ve felsefeci Seyid Ahmed Arvasi’nin ‘Doğu Anadolu Gerçeği’ isimli 
kitabından naklettim. Merhuma rahmet ve iz’ansıziara iz’an dilerim.

 

OLMADI HOCAM

İyiyim demiştin son gördüğümde,

Bu işi pek aklım almadı Hocam.

 Elini
öpüp de yüz sürdüğümde,

 Hesapta bu yoktu, olmadı Hocam

Olmadı diyorum, anlayan anlar.

Bu sonlar, kabulü zor olan sonlar.                                                                                                                                                                   
Birer birer gitti sevdiğim canlar,  

Kem tâlih yakamı salmadı Hocam.

Kim duyar,

senden dolmadı Hocam?

Elaziz’den elde kalemle çıktın,

 Yaşarken
binlerce meş’ale yaktın.

 Bilene
kim dinler, kim anlar beni?

 Seni
de yitirdim bak işte seni!

Şöyle düşündüm de artık elini,

 Öpeceğim adam kalmadı Hocam!

El bilmez bu yürek ne için kanar,

Bu ciğer bu bağır ne için yanar?

Ey Harput yiğidi! Pınardın pınar!

 Hangi
gönül bulunmaz servet bıraktın,

 Bazısı
kadrini bilmedi Hocam.

 Efendi
insandın, emsalin azdı,

 Derdini
deryaya döksek almazdı,

 Yine
de o gülmen eksik olmazdı,

 Kaderin
pek fazla gülmedi Hocam.

Elâlem mi haklı, Ârif mi haklı,

 Zamanla görecek varsa meraklı.

 Kim ne
derse desin,  AHMET KABAKLI

Bana göre asla ölmedi Hocam!

                                                             
OZAN ÂRİF

AHMET KABAKLI için Diyorlar ki…

Yirminci
yüzyıl Türk fikir, sanat, siyâset hayatında, üniversite ve serbest teşebbüs
kurum ve kuruluşlarında en önde yer alan, vatanını ve milletini karşılıksız,
aşkla, şevkle seven, Anadolu’yu bir bulut gibi başının üstünde hisseden bir
avuç Türklük ve insanlık sevdalısı… Bunlardan biridir Ahmet Kabaklı.

H. Rıdvan
Çongur: Türk Edebiyatı Dergisi Ahmet
Kabaklı Özel Sayısı
(s: 131) İstanbul, Mart – Nisan 2001)
 

 

İÇERİSİNDE AHMET
KABAKLI’NIN ADI GEÇEN, DAHA ÇOK DA                                      
TÂKİPÇİSİ OLDUĞU DÂVÂDAN BAHSEDEN MUHTEŞEM BİR MAKALE

 

Dünyâda
bizden başka ‘dil meselesi’ olan bir
millet yoktur. Ne bütün lisanı 30-40 kelimeden ibâret Hotantolularda, ne
dilinin hemen hemen bütün kelimeleri Lâtince ve başka dillerden gelmiş Fransız
ve İngilizlerde, ne bütün saflığına rağmen gene de yabancı kelime sızmalarından
masun kalmamış Arapça konuşan milletlerde böyle bir hâdise mevcut değil.

 

Biz,
Osmanlı Cihan Devleti’nin temellerinin sallanmaya başladığı devirlerden beri
devamlı bir propaganda ve telkinle kendi kendimize düşman olduk. Yoldan
rastgele bir delikanlı çevirin, konuşun. Bütün vokabüleri ‘olanak’lı, ‘seçenek’li
birkaç yüz kelimeden ibârettir. Sorsanız, en büyük düşmanı Osmanlı… Kendisine
bu memleketi, bu toprakları bağışlayan ecdâdına kin kusuyor. Edebiyatını,
mûsıkîsini, sanatını, asırların kültür birikimini anlamaz, bunlardan bîhaber,
bir ‘Batılılaşma’dır tutturmuşuz.
Topraklarımızın pek küçük bir kısmı Avrupa kıtasında, kendimizin Avrupalı
olduğunu iddia eder, bir yüz karası şeklinde dâima sonuncu olduğumuz Eurovision
şarkı yarışmalarına katılırız. Bize o yanşmalarda rey verirler, itibar
gösterirler mi sanıyorsunuz? Bugün bütün Avrupa vize koymak suretiyle Türklere
hudutlarını kapatmakla meşgul… Neden? Kendi memleketindeki iş sâhalarının
Türkler tarafından işgal edildiğinden mi? İnanmayın. Bir zamanlar konuştuğum bir
Alman sanayicisi, memleketinde Türklerin yaptığı işleri Alman vatandaşlarının
esasen kabul etmediğini söylemişti de utanayım mı, kızayım mı bilememiştim.

 

Türk
düşmanlığı Avrupada zaman zaman bir histeri nöbeti şeklinde nükseder. Çünkü
daha dün padişahımıza dehâlet eden kralının, Osmanlı hükümdarı tarafından tâyin
edilen prensinin, vâlisinin hâtırasını, ensesinde dâima hissettiği sillemizin
acısını son olarak da Anadolu’dan fışkıran o mukaddes Millî Mücâdelemizin
önünde başkumandanını terketip kaçacak delik arayan müstevli özentisi
babalarını, dedelerini unutmamıştır da ondan. Bir türlü anlamak ve anlatmak istemeyiz…
Bu insanlara yıkanmasını biz öğrettik, bizden görünceye kadar Paris sokaklarından
lâğımlar akarmış. Daha 18. Asırda bile akıl hastalarını ‘içinde cinler var’ diye meydanlarda diri diri yakan, kâinatta
bilmem kaç tâne cin olduğunu sayıp buna dâir, saçlı sakallı ilim (!) adamlarına
kitaplar yazdıran, tıp derslerinde ‘vücuda
dokunan fazla suyun insanı öldüreceğini
’ bir hikmetmiş gibi okutan
Avrupalıya kültürümüz, dilimiz, mûsıkîmiz, edebiyatımız, sanatımızla ancak
bizim ‘büyük millet’ olduğumuzu
söylemekten neden çekiniriz?…

 

Büyük
milletlerin büyük de dilleri olur. Bu diller fethettikleri, münâsebet
kurdukları ülkelerde yaşayanların dillerini de fethederler. Onlardan kelimeler,
deyimler alır, kendilerine maleder, zenginleşirler. Sonra, bugün yaşayan Türk
dili gibi bir hazine ve O’nun Yahya Kemal gibi üstâdları elde kalır.

 

Türkçeyi
sevmek, ona âşık olmak, onunla iftihar etmek Yahya Kemal için bir sanattı.

Ve serin serviler altında kalan kabrinde

mısraını
önce ‘siyah serviler altında’ diye
yazdığını ve ‘serin’ kelimesini bulup
yerleştirinceye kadar, neşretmeden önce tam on sene beklediğini söylerdi. Fransız
Akademisinde bir kelimedeki ‘aksan’ın
öne mi arkaya mı eğik’ (yâni aigue
veya grave olması) meselesi senelerce tartışılmıştır. Sonra kalkar, bizde Yahya
Kemal’e dil uzatmaya cüret edebilen bir ‘sözde
hekim
’, ‘muâyene’ye ‘yoklama’ der. Neuzubillâh, Anadoludan
gelen bir vatandaşımıza ‘hastanı getir de
bir yoklayayım
’ dese acaba ne cevap alırdı?

Çok insan anlayamaz eski mûsıkîmizden

Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden

diyen
Yahya Kemal, dil, edebiyat, mûsıkî ve hatta mimarî gibi plâstik sanatlar da dâhil
olmak üzere bütün kültür unsurlarımıza vurgundu.

 

Bugünkü
tasfiyecilere O’nun Türkçesi en güzel cevabı verir. Türkçeye girmemiş hiçbir
yabancı kelimeyi, ister Arapça olsun, ister Acemce veya Fransızca, Lâtince, kullanmamıştır.
Ama bizim olmuş, bize maledilmiş, artık Türkçeliğinden kimsenin şüphe
edemeyeceği kelimeleri de en büyük ustalıkla kullanmasını bilmiştir. Türkçeye
girmiş yabancı kelimeleri onlara bizim verdiğimiz ses ve mânâ içinde kullanmış,
dilimizin cümle mimârîsine şiddetle sâdık kalmıştır. Onun, ister manzum olsun,
isterse mensur, hiçbir yazısında devrik cümleye, çarpık ifâdeye, Türkçe’nin
yapısına aykırı bir sıralamaya asla rastlayamazsınız.

 

Yazılı
ve sözlü dil, insan beyninin en yüksek ve mücerred fonksiyonu, mahsulüdür.
Zihin gelişmesi dildeki tekâmül ile kendini gösterir. Zekâ da ifâde kabiliyeti
ile belli olur. Bu bakımdan diyebilirim ki, Yahya Kemal, tanıdığım üstün zekâlı
nâdir kişilerdendi. Kendisine hastalığı zamanında ve hayatının son yıllarında,
tâze ve müptedi bir hekim olarak, yaklaşmak ve O’nun iltifatına, dostluğuna nâil
olmak şerefine ulaşmış bahtiyar kişilerden biriyim. Bir gün trenle Ankara’ya
gidiyordum. Yemekli vagonda karşıma oturan ve gazeteci olduğunu söyleyen bir ‘herzevekil’, bana Yahya Kemal hakkında
bir şeyler sordu. Bu suallerin Hepsi onun husûsî hayatına âit ve tamamen
uydurma şeylerdi. Kendisine verdiğim cevabı tekrarlamak isterim: ‘Herkesin bir husûsî hayatı, bir de millet
önünde, halk önünde, insanlık ve târih önündeki veçhesi vardır. Hem birçok kişi
için kusur sayılabilecek vasıfların müstesna bazı şahıslarda ziynet
olabileceğini unutma! Yahya Kemal’in, değil bir mısraını, bir kelimesini söyle,
sonra ben de senin elini öpeyim
…’

 

Şiirlerini
aruzla yazmıştır. Bunu tenkid ederler. Yapamadığımızı, erişemediğimizi
karalamak âdetinden vazgeçemeyiz bir türlü. Aruz, Türkçenin o güzelim mûsıkîsini
şiire kalbeden nefis bir beste sanatıdır. Yahya Kemal bu husûsiyetiyle bir
bestekârdır da. Ama ‘anlamayanlara’ sözüm
yok. Ahmet Kabaklı Hoca’nın dediği gibi, ölüm bile O’nun için bir mûsıkînin
bitişi gibidir, hayat mûsıkîsinin…

Bir bitmeyecek şevk verirken beste

Bir tel kopar, ahenk ebediyyen kesilir.

Benim
için Yahya Kemal hasreti, dâima güzel Türkçe hasreti ile birlikte olmuş, aynı
mânâya gelmiştir. Kimbilir,

Fakirliğin Sebebi Soygunlar

“Osmangazi Köprüsü’nün yapım maliyeti 1,2 milyar dolar. Köprüyü yapan firma bu maliyetinin
2 katını 4 yılda zaten çıkardı.
Şimdi köprüyü önümüzdeki 18 yıl boyunca
işletip fazladan 12 milyar dolar fahiş para kazanacak.”

Bu
sözlerin sahibi CHP Milletvekili Abdüllatif Şener, Kamu Özel İşbirliği (KÖİ)
veya Yap- İşlet Devret (YİD) projelerinin millete ödetilen ağır bedelini
TBMM’de ve muhtelif TV’lerde anlattı.

Şener sadece
Osmangazi Köprüsü için müteahhite kazandırılan paranın büyüklüğünü
anlatmak için “milletimizin yüzde 80’i bir milyon dolara sahip olmak şöyle
dursun, bir arada görmemiştir” dedi. 12 milyar dolar demek ise 12 bin
tane milyon dolar veya 163 bin tane milyon TL demek olduğunu
hatırlatalım.

Kamu
Özel İşbirliği (KÖİ) yani Yap-İşlet, Yap-İşlet-Devret, Yap-Kirala-Devret
ve İşletme Hakkı Devri modelleriyle yapılan dev projelerde ve enerji üretim
ve dağıtımı gibi özelleştirmelerde de dönen paralar böylesine büyük rakamlarla
ifade edilebiliyor.

*****************************

Muhalefet Esere Değil Soyguna Karşı

R. Tayyip
Erdoğan’ın “Pi Pi Pi” diye söylemeyi sevdiği, PPP (Public Private
Partnership / Kamu Özel Sektör Ortaklığı) projeleri ekonomimiz için büyük yük
haline geldi. Ama AKP kanadı PPP / KÖİ denilen usulle yapılan
büyük projelerin eleştirildiği her ortamda “bunlar eser yapmaya karşılar, onlar
konuşur biz yaparız”
tarzı sözlerle cevap veriyor.

Abdüllatif
Şener ise “Amaçları o işi yapmak değil, iş üzerinden rant yani bölüşülecek
bir para çıkarmak.
Üzerinden elde edecekleri rant hesapları olmasa bu
iktidar bir km bile yol yapmaz” görüşünde.

Muhalefet “bu eserler neden yapıldı?” demiyor.

“Öncelik
sıralaması doğru değil, keşke kıt kaynaklarla üretime yönelik eserler yapsaydık”
temennisini dile getiriyor.

Ayrıca
muhalefet, “bu yöntemle millet soyuluyor” iddiasında. On katı
maliyetlerle yapılan
ve döviz bazında gelir garantileri hatta borç ödeme
garantileri verilen bu projelerle birilerini zengin etmek için soyulmakta
olduğumuzu”
anlatıyor. Vatandaşlarımızı fakirleştiren ve hatta çocuklarımızın
ve torunlarımızın hayatını karartacak birer kara delik yaratıldığını
anlatıyor.

*****************************

Bu Kadar Parayı Sadece Müteahhitlere Yedirmezler

Abdüllatif
Şener’in KRT TV konuşmasında vurguladığı bir başka husus ise daha korkunç bir
ihtimale işaret ediyordu.

AKP’nin
kuruluşundaki ilk dört kişiden biri olan Abdüllatif Şener, Erdoğan’ı ve
ekibini çok yakından tanıyan biri.
AKP hükümetlerinde Başbakan Yardımcılığı
ve Maliye Bakanlığı yapan ve AKP’nin yönetim tarzını ilkelerine aykırı bulduğu
için daha 2007’de kurucusu olduğu bu partiden ayrılan bir siyasetçi. 2018’den
bu yana CHP milletvekili.

Şener’in TV konuşmasında beni en çok sarsan kısmı mealen şöyle idi:

“Bu
kadar büyük kârları sadece müteahhit firmalara yedirmezler. Bu ihaleleri
verenler aslan payını almadan müteahhitlere vermezler.”

Bu
konuşmadan sonra bekledim. Acaba ihale verme yetkisinde olanlardan bir
tepki gelecek mi, suç duyurusunda bulunacaklar mı diye?

Şu ana
kadar bırakın suç duyurunda bulunmayı, bir açıklama dahi yapılmadı.

Şener
aynı iddiayı bu defa
Sözcü’deki
röportajında
tekrarladı:
“Acaba bu 5 müteahhidin cebine mi giriyor, yoksa bilmediğimiz gizli
ortakların
cebine mi giriyor, o da belli değil. Soruyorsunuz, ya “ticari
sır” ya “devlet sırrı” veya “banka sırrı” diyorlar, herşey gizli. Hepsinin
altında gizli ortaklar var, bu gizli ortaklar “karar vericilere kadar” uzanan
kişilerden oluşuyor.”

*****************************

KÖİ Sözleşmeleri İptal Edilebilir Mi?

İktidara
gelme mücadelesi veren Millet İttifakı partilerinin çalıştığı en önemli
konulardan biri halkımızın Yap- İşlet- Devret diye bildiği KÖİ sözleşmeleri.
En büyüklerine “Beşli Çete” denilen, yandaş müteahhitlerle yapılan
sözleşmeler iptal edilebilir mi?  Muhalefet
fahiş oranlı ve garantili kârlarla milleti soyan bu sözleşmelerin nasıl
iptal edileceğine dair
çözüm üretmeye çalışıyorlar.

Sıkıntı
şu ki; sözleşmelere göre Türk Mahkemeleri yetkili değil. Uyuşmazlık
halinde Uluslararası Tahkime başvurulabilecek.

Cumhurbaşkanı Erdoğan muhalefetin
konuya dair beyanlarına çok kızıyor: “Yatırımcıları tehdit ediyorlar.
‘Geldiğimizde bilesiniz ki ödeme yapmayacağız, elinizden alacağız’ diyorlar. Söke
söke sizden bu paraları uluslararası tahkim yoluyla alırlar”
dedi. (26
Haziran 2021)

Millet İttifakı partilerinin yaptığı çalışmalar sonucunda, makul olmayan fahiş kârlar söz
konusu ise ve yolsuzluk, rüşvet gibi yasal olmayan faktörler varsa bu
sözleşmelerin iptal edilebileceği kanaati oluşmuş görünüyor. “Bu şartlarda hangi
hukuk uygulanırsa uygulansın yani ister İngiliz ister Türk Hukuku fark etmez,
iptal edilebilir. Hiçbir hukuk, dürüstlük ilkesine aykırı olarak, bir
toplumun soyulmasına göz yummaz”
deniyor.

Bu
projeler Sayıştay denetiminden kaçırıldı, şeffaflık yok, bilgi
istendiğinde “ticari sır” gerekçesiyle açıklama yapılmıyor. Oysa kamu
ihalelerinde şeffaflık temel unsurdur.

Millet
ittifakı partileri, iktidar olduklarında, bu sözleşmelerin tarafı olan
firmalarla sözleşmelerin feshi için masaya oturacaklarını, kendilerine makul
bir kâr
verileceğini ve işletmelerin kamulaştırılacağını vaat
ediyorlar.

Günümüzün muhalefeti iktidara gelip, sözleşmelerin detaylarına vakıf
olduğunda
, Abdüllatif Şener’in
ima ettiği gibi, bir suç organizasyonu varsa ortaya çıkacaktır. Suça
bulaşanlar yargıya ve kamuoyuna hesap vermek zorunda kalacak.

Dilerim,
tez zamanda gerçek olur. Zira bu kara delikler kapatılmadan Türk ekonomisinin
belini doğrultması mümkün görülmüyor.

Gençliğim Ey Vah

Ak Partili siyasetçi ve yandaş kalemlerin konuştuğu ve
yazdıklarına göre Almanya bizi kıskana dursun; Almanya geçtiğimiz yıl 50 Milyar
Euro bütçe fazlası verirken, Türk hükümeti 2022 yılı bütçe açığını kapatmak için
ek bütçe yapmak zorunda kalıyor.

Güneşin balçıkla sıvanmayacağının en büyük göstergesi aşağıdaki
raporda açıklıkla belli olmasına rağmen halâ batılı gelişmiş ülkelerin
ekonomilerini çarpıtarak Türkiye ekonomisi ile mukayese etmeleri, aslında
yandaşlığın ne kadar da iflah olmaz ama kendileri açısından vazgeçilemez
olduğunu tartışmalarından anlıyorsunuz. Necip Fazıl’ın yıllar önce böyleleri
için söylediği söz hafızamda halâ tazeliğini koruyor. “Yorulmaz diz, tükenmez söz, utanmaz yüz!” Bu kelimelerin hepsi de
bu arkadaşlarda fazlasıyla mevcut.

Ankara’da temsilciliği bulunan Almanya merkezli KAS Konrad-Adenauer-Stiftung
Vakfı tarafından 15 Şubat 2022 tarihinde açıklanan bir rapora göre gençliğin
büyük çoğunluğu geleceğinden umutsuz.

Yapılan saha çalışmasına göre:

Türkiye’nin geleceğinin
umutsuz olduğunu düşünenlerin oranı %62,8.

Geleceklerinden tamamen
umutsuz olanların oranı ise 35,2.

Fırsat bulduklarında
başka bir ülkeye gitmek isteyenlerin oranı dudak uçuklatacak türden %72,9.

Gençlerin Cumhurbaşkanlığı
sistemine güveni %19, 4.

Adalete güven ise: 11,
9.

Devletin kurumlarına
güvenenler: %70,3. Bilim ve Bilim adamlarına güven %61,8.

Atatürk’e güven ise en
yüksek seviyede: 83,3

Yukarıda açıklanan rakamların ışığı altında gençlerin
görüşlerini tahlil edecek olursak, raporun doğruluğundan kesinlikle şüphem yok.

Bu gençler diyorlar ki: “benim
geleceğimle oynama, devletin rafa kaldırdığın kurumlarını yürürlüğe koy, Bilimden
ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün çizgisinden
şaşma
.”

Sokak röportajlarında gençlerle yapılan söyleşilerde gençler:
“Yıllar oldu bir sinemaya gitmedim,
ailemin gönderdiği para  yurt ve kantin
masraflarıma zor yetiyor, dışarıya çıkıp bir yemek yesem bir hafta aç gezmem
gerekecek….”

20 Yılın sonunda Türkiye gençliğinin bugününe ve yarınına
bakış açısı maalesef böyle.

Sevgili okuyucularım gelin isterseniz “Eski Türkiye” dedikleri Türkiye’nin 40 yıl 50 yıl ilerisine bir
nostalji yapıp o günlere gidelim. Daha lise çağlarında bir delikanlı
geleceğinden umutlu Lise öğrencisiyse, gelecekte kendisini ya bir öğretmen, ya
da bürokrasinin herhangi bir dalına memur adayı olarak görürdü. Endüstri Meslek
Lisesine giden bir genç, eğitim gördüğü dalda bir iş yeri kurma olmazsa
bulunduğu vilayetteki bir fabrikaya girip çalışma hayalleri vardı. Yüksek
tahsil yapanlar, kendilerini geleceğin kaymakam’ı, vali’si, veya bir fabrikanın
genel müdürü olma yolunda hayaller kurarlardı.

Televizyonların olmadığı yıllarda zengin fakir demeden
gençlerin büyük çoğunluğu hafta sonları sinemaya giderlerdi. Mesela İstanbul’da
kazandığı staj parasıyla Yenikapı Çakıl gazinosunda Fatma Girik(Allah rahmet eylesin) dinlenebilirdi. Şehzade başında
sinemaya gidilir, Laleli plakçılarında Merhum Necdet Tokatlıoğlundan: “Uçan Kuşlar Martılar”, Kâmuran Akkor’dan: “Dağlar Kızı Reyhan” şarkılarının
namelerini dinleyebilirdiniz.

Peki, sağcısıyla solcusuyla ideallerindeki Türkiye’yi kurma
hayalinde ki bu gençlik o günlerden bugünlere gelirken ne oldu da bu karamsar
tablo ortaya çıktı?

Bir kere 12 Eylül darbesi, gençliği de-polizite ederek üzerinden silindir gibi geçti. Devletine bir
baba şefkatiyle güvenen, onu seven gençlik, Başbakan Özal’ın “- artık Devlet Baba” yok” demesiyle vatanına
bağlı Türk gençliğini “Devlet Baba” şefkatinden yoksun ve başsız bıraktı. Türk
vatandaşının dişinden tırnağından artırarak ödediği vergilerle kurulan en
güzide fabrikalar ve işletmeler o günden itibaren özelleştirilmeğe başlandı.

Ve son olarak gelinen nokta da ise Türkiye Cumhuriyeti:
Elleri kınalı genç kızlarımızın ilmik ilmik dokuduğu halı diyarı, Gül ve
Lavanta kokulu güzel Isparta’mızda 6 gün elektriksiz soğuk ve kar altında
kaldı.

Sağlıklı kalın.

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 15

0

Bir Mektep
Adam Ahmet Kabaklı

MEHMET NURİ YARDIM

Niçin ‘mektep
adam
’ diyorum? Her edebiyat târihçisi, her gazeteci, her fikir adamı ‘mektep adam’ olabilir mi? Asla, zira bu sıfat
her kula nasip olmaz. Ahmet Kabaklı, kurduğu müesseseler, kaleme aldığı eserler
ve yetiştirdiği nesillerle bir okul olduğunu dosta düşmana ispatlamış bir âbide
şahsiyettir. Bugün O’nun rahle-i tedrisinden geçen on binlerce resmî ve bizim
gibi gayr-ı resmî talebeleri, Hocayı her zaman rahmetle yâd ediyor, O’na olan
hasretlerini dile getiriyorlar.

Ahmet Kabaklı Hocayı (Harput, 24 Mayıs 1924-İstanbul,
8 Şubat 2001) Türk Edebiyatı Vakfı’nın Yeşilay İşhanı’ndaki eski binasında
görmüştüm ilk olarak. Hocalarımız Mehmet Kaplan, Muharrem Ergin ve Faruk Kadri
Timurtaş, bizi Edebiyat Vakfı’na gitmemiz hususunda teşvik etmişlerdi. Biz
meraklı iki üç arkadaş bir gün Cağaloğlu’na geldik ve Çarşamba günü yapılan
edebiyat sohbetine katılmak istedik. Nuruosmaniye Caddesi üzerinde bulunan
Yeşilay İşhanı’na geldik, merdivenleri tereddüt ve heyecanla çıkarak salona
girdik. Hoca bizi görür görmez sevinçle ‘Hoş
geldiniz çocuklar
!’ diyerek karşıladı. Okulumuzu sordu, ‘Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü
öğrencisiyiz
.’ deyince ziyâdesiyle sevindi. ‘Çocuklar çok iyi bir bölüm seçmişsiniz. Çok değerli hocalarınız var.
Zaten onlar bizim de dostlarımız. Sizi buraya devamlı bekliyoruz. Biz ödev
vermiyoruz, imtihan yapmıyoruz, diploma vermiyoruz, ama burası da sizin
okulunuz. Hep gelin, çok istifâde edeceksiniz. Kıymetli şahsiyetleri
dinleyecek, onları tanıyacak, büyük irfanımızı ve medeniyetimizi daha çok
seveceksiniz. İlerde bu sözlerimin değerini anlayacak, bu toplantıların
faydasını çok göreceksiniz
.’ dedi. Kendi tâbiriyle ‘El’aziz’de yetişmiş olan Harput Beyi’ni o gün bir sevdim, pîr
sevdim. Şükürler olsun ki, dost halkasından hiç kopmadım.

Vakıf
İkinci Fakültemiz Oldu

Hakîkaten fakültenin yanı sıra vakfa da devam
edenler çok yararlandı, donandı, bilgi ve birikim sâhibi oldu. Ben de bu tâlihliler
kervanına katılanlar arasındaydım. Münevver Ayaşlı, Cemil Meriç, Osman Yüksel
Serdengeçti, Erol Güngör, Sâmiha Ayverdi, Tahsin Banguoğlu, Necip Fazıl
Kısakürek, Nermin Suner Pekin, Turan Yazgan ve İbrahim Kafesoğlu vakıfta
dinleyip gönendiğimiz, tanıyıp istifade ettiğimiz şahsiyetlerden sâdece bir
kaçıydı.

Kabaklı Hoca’yı ve kurduğu vakfın
faaliyetlerini, 1978’den vefat ettiği 2001 Şubatı’na kadar tâkip ettim. Neler
mi kazandım? Maddî olarak hiç. Fakat mânevî âlemde çok gelirim oldu. Varidatın
haddi hesabı yok. Dostlar kazandım, bilgiye eriştim, sevgiyi tattım, saygıyı
öğrendim. Vefasızlıkları da gördüm. Gün geldi Hoca’nın yalnız bırakılışına şâhit
oldum. O bir Dede Korkut bilgeliğiyle yanından uzaklaşanlara da muhabbetlerini
esirgemedi. Saygıda kusur edenlere öfke beslemedi. Çünkü O’nun küçük
meselelerle uğraşacak zamanı yoktu. O bir dâvâ, ideal ve mefkûre adamıydı. Bir
mürşit enginliğinde talebelerine ve dostlarına şefkat elini uzatıyordu.
Edebiyat Vakfı daha sonra Sultanahmet’teki Cevri Kalfa Mektebi’ne taşındı.
Orada hizmet ağı daha da genişledi. Sanat kursları verilmeye başlandı. Kitapevi
açıldı. Restore edilen bina yeni hâliyle çok güzelleşmişti.

Sivil
Üniversite

1980 yılından Hocanın vefat ettiği zamana
kadar tam 21 sene kurduğu bu sivil üniversiteye, bu modern medreseye, bu çağdaş
mektebe Mevlânâ çağrısına uyar gibi gittik. İlim, fikir ve edebiyat sahalarında
değerli simaları görüp dinledik yıllar boyu. Fakülteden mezun olduktan sonra da
ayağımızı kesmedik vakıftan. Hatta Hoca’nın elim kaybından sonra da… Çünkü
ömrümüzün sonuna kadar devam etmemiz gereken bir üniversite, bir akademiydi bu
mekân. Bu yüksek mektebin rektörü, hocası, her şeyi Ahmet Kabaklı, yaygın
tâbirle ‘Hoca’ydı. Hoca, kucaklayıcı ve davetkârdı. Mevlâna gönüllüydü. Mevlâna isimli eserini okurken hep bu
yönünü düşünmüşümdür. Yûnus dilinin inceliğini, hassasiyetini ve derviş
meşrepliğini taşıyordu. Yûnus Emre’nin ruhaniyetini önce yaşamış, ardından
eserini yazmıştı. Fuzûlî’nin büyük aşkını tatmıştı sanki. Saltanatlı Bâki’nin ‘Sultanü’ş-şuâra’ unvanını 20. yüzyılın
büyük şâiri üstad Necip Fazıl’ın başında taçlandırmıştı. Nedim’in zarafeti,
Şeyh Galip’in derinliği vardı Kabaklı Hoca’da. Bazen İstiklal Marşı şâirimiz
merhum Mehmed Âkif gibi haykırır, bazen de mümin ve mütevekkil bir şekilde
duygu ve düşüncelerini de seslendirirdi.

‘Hâce-i
Âhir’di

Ahmet Mithat Efendi edebiyat dünyamızda ‘Hâce-i evvel’, yâni ‘ilk hoca’ olarak biliniyordu. Bana göre
de Ahmet Kabaklı da ‘Hace-i âhir’di,
yâni son hocamızdı. Sâdece eserleriyle değil, on binleri bulan talebeleri,
yüzbinlere ulaşan dinleyicileri ve milyonları aşan okuyucularıyla o memleket
mektebinin son kutlu hocalarındandı. Ahmet Râsim gibi halktan biriydi. Refik Hâlid’in
nefis Türkçesi’ni yazar ve konuşurdu. Yahya Kemal vurgunu, Süleymaniye’nin
meftunu aziz hoca. Ahmet Yesevi’den günümüze uzanan zaman içerisinde Selçuklu
ve Osmanlı medeniyetinin, Müslüman Türk irfanının âşığıydı. Hz. Muhammed’den
Mehmetçiğe bütün mübâreklerin hayranıydı öncelikle.

Ahmet
Kabaklı Türkiye’dir.

Yıllar önce şâir İbrahim Minnetoğlu, şâir ve
yazar ağabeyimiz merhum Abdurrahim Balcıoğlu’na ‘Ahmet Kabaklı’nın hepimizin üstünde hakkı var.’ demişti. Ömer
Öztürkmen ağabeyimiz de, ‘Ahmet Kabaklı
Türkiye
’dir.’ diye yazmıştı vefatının ardından. Türkiye’nin yanı sıra ebed
müddet Osmanlı’ydı. Ârif Nihad Asya’dan Nurettin Topçu’ya, Orhan Şâik
Gökyay’dan Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’na, Mâhir İz’den Erol Güngör’e, Fethi
Gemuhluoğlu’ndan Câhit Zarifoğlu’na, kısacası millî ve mânevî bütün
değerlerimizin hararetli ve samîmi savunucularının biricik müdafiiydi.
Grupların, partilerin, cemaatlerin, hiziplerin ve teşekküllerin üstünde ve
dışında ama yerli ve millî olan toplulukların yanındaydı. Cemil Meriç gibi bir
dehanın kazanılmasında ve camiamızda okunmasına vesile olması bile tek başına
çok büyük bir hizmet ve kadirşinaslıktı.

Sohbetlerini
Dinlemek

O güzelim vakıf toplantılarını unutmak kabil
mi? Konuşmacının sözünü tamamlamasından ve sorulara cevap vermesinden sonra
Hocanın kürsünün önüne gelişi ve sağ kolunu kürsüye dayayıp bütün dinleyicilere
hitâben yaptığı özlü ve zarif konuşmayı kim unutabilir? Konuşmacıyı herkesten
daha dikkatle dinleyen ve âdeta mevzuu hazmeden Hoca, bir bakıma toplantının
sonuna yetişebilmiş dinleyicileri de mahrum etmemecesine beş on dakika içinde konuşmayı
başından sonuna kadar özetler ve ana fikri söylerdi.

Hanım
Bak Bu da Kerem

O çok yönlü, çok cepheli bir münevverdi.
Gazeteci, yazar, edebiyat târihçisi, hatip, teşkilatçı ve dergiciydi. Ama bütün
bu işleri muhabbetle, aşkla, şevkle, gönül ile yapardı. Çevresinde bir sevgi hâlesi
oluşturmuştu. Ahmet Kabaklı demek insana değer vermek demekti. Çocuklara bile
hürmet eden, onları şefkatle kucaklayan ve seven bir âbide şahsiyetten
bahsediyoruz. Adının Çapa Öğretmen Okulu’na verilmesi münâsebetiyle ailece
programa katılmıştık. Oğlum Kerem’i görmüş sevmişti. Adını sorup öğrendiğinde
de eşi Meşkûre Hanımefendiye, ‘Hanım bak
bu da Kerem
.’ demişti. Sanırım bir torunun veya yakınının da adı Kerem idi.
O toplantıda Millî Eğitim Bakanı Mehmet Sağlam’ın, Kabaklı’nın elini öpmesi târihe
geçecek bir hadise idi. Devletin Millî Eğitim Bakanı, on binlerce gence hocalık
etmiş bir yazarın elini saygıyla, sevgiyle öpüyordu. Çünkü Ahmet Kabaklı eli
öpülecek bir aydındı.

Edebiyata
Saygı

Cevherleri bulup çıkarmada, onları milletimize
sunmada üstat olan Kabaklı Hoca, akl-ı selime ve geniş bir idrâke sâhipti.
Bütün heyecanı ve coşkusuyla kültür, sanat, edebiyat ve fikir çalışmalarına
hasretmişti mesaisini. Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması’nda yüzlerce genç
hikâyecinin ortaya çıkmasına seviniyor, bu hizmetin mutlaka devam ettirilmesi
gerektiğini vurguluyordu. Son projesi ‘Edebiyata
Saygı
’ başlığını taşıyordu. Toplumun sanattan uzaklaştığını, millî
edebiyatımızın yeniden topluma, bilhassa gençlere sevdirilmesi gerektiğini
söylüyordu.

Ahmet Kabaklı Hocamız, özüyle sözüyle bizdendi.
Meziyetleri milletimizin meziyetiydi. Özüyle, sözüyle, ruhuyla, yüreğiyle
bizdendi. Bizim değerlerimizi seslendiriyor, bizim kıymetlerimizi savunuyordu.
Bir fikir adamı olarak Temellerin
Duruşması
’nı kaleme almıştı. Eser büyük yankılar uyandırmıştı. Beş ciltlik Türk Edebiyatı, nesillerin el kitabı,
kaynak eseriydi. Biyografi kitapları, çocuk kitapları, araştırma kitapları,
incelemeler ve diğerleri…

Ahmet Kabaklı bir mektepti, medreseydi,
okuldu. Medreseyi de mektebi de okulu da birleştirmiş, ilim ve irfanı şahsında
imtizaç ettirmiş bir kalem efendisiydi. Gençliğe, millete hep doğruları işâret
etti, hayırlı istikametleri gösterdi. O geniş ufkuyla yüreğinde inanç olan,
kafası berrak ve alnı secdeli herkese sâhip çıkan bir hâmi idi.

Bu
Toprakların Sesi

Bu mübârek toprakların sesi, avazıydı. Işığa
doğru yürürken millî ve mânevî değerleri sırtında taşıdı. Gelecek nesillere
dünkü güzellikleri aktarıyordu. Cemil Meriç’in unutulmaz benzetmesiyle ‘muhteşem bir mâziden daha muhteşem bir
geleceğe köprü
’ oluyordu. Ahmet Kabaklı bu ülkenin insanıydı, bu dağların,
ovaların, nehirlerin adamıydı. Ozanlara da sâhip çıkıyordu, aydınlara da.
Anadolu’nun has evladı, İstanbul’un soylu münevveri, Bâbıâli’nin beyefendi
yazarıydı.

Müessese
Kuran Âbide Şahsiyet

Değerli mütefekkir Sâmiha Ayverdi’nin ‘Âbide Şahsiyetler’ isimli nefis bir
eseri vardır. Kitapta, Türk medeniyetinin temel taşları olmuş şahsiyetler
anlatılıyor. Mevlânâ, Yunus, Fatih, Bâki, Mehmed Âkif, Dede Efendi, Safiye Erol
vs… Eserin bütününe baktığımızda adı geçen şahsiyetlerin büyük müesseseler
kurduğunu veya temel eserler vücuda getirdiklerini görüyor ve bu ortak paydada
irtifa kazandıklarına şâhit oluyoruz. Peki bir müessese kurmak kolay mı?
Kurduktan sonra yıllarca ayakta tutabilmek… Hele bu, ilme, irfana, edebiyata
ve kültüre adanmış bir kutlu büyük yapı ise… Müesseseleşmek, büyümektir,
enginlere dalmak, ufukları kuşatmak, sınırları kaldırmak, alabildiğine
medenileşmektir. Sığlığa karşı derinlik, fâniliğe rağmen bâkiye kucak açmak,
kalıcı hâle gelmektir. Müessese, nesilleri beslemek, devirlere mühür vurmak,
insanlığa armağan edilmiş hayırlı bir büyük emektir.

Merhum Hocamızı hatırladıkça bunları
düşünürüm. Mükemmel bir edebiyat târihçisi ve örneği çok az kalan fıkra
muharrirlerinden olan Kabaklı, Türk kültürüne, sanatına ve edebiyatına hizmet
etmiş bir âbide şahsiyetti. Gazetelerde milletimize hitâben yazdığı
yazılarıyla, Türk Edebiyatı isimli
dev kaynak eseri ve diğer kitaplarıyla, özellikle kurduğu Türk Edebiyatı Vakfı
ile gönüllerde taht kurmuş bir büyüğümüzdü. Memleket meseleleriyle içi yandığı
zamanlar bile dostlarına ve talebelerine tebessüm etmeyi ihmal etmeyen nâzik,
zarif ve nüktedan bir mizaca sâhipti. Etrafında kalabalıklar olsa da aslında
yalnız bir adamdı, hüzünkârdı. Fakat azimli, inançlı ve kararlıydı. Bütün
benliğiyle bir gayeye yönelmişti. Bir hedefe vurgundu alabildiğine. Milletine
sevdalı, ülkesine âşıktı. Toprağına, vatandaşlarına ilgisi, dikkati, rikkati
vardı. Kısacası o bir ‘mektep adam’dı.
O’na çok yakışan sıfatı söyleyelim: ‘Bir
alperen
’di.

Yaşayan
Türkçe’nin Bayraktarı

1970’li yılların ortalarından itibâren Ahmet
Kabaklı Hocamızın önderliğinde bir dil savaşı başlamıştı. Eski TDK’lılar bütün
güzel kelimelerimizi dilimizden atmaya çalışır ve uydurukça tâbir edilen tuhaf
sözcükleri zorla benimsetmeye kalkışırken Nihad Sâmi Banarlı gibi Ahmet Kabaklı
da Tercüman gazetesinde âdeta bir dil
mücâdelesi başlatmış ve ‘Yaşayan Türkçe
kampanyasının öncülüğünü yapmıştı. Gazetede ilim adamlarının, şâir ve
yazarların makaleleri çıkıyor. Millî ve mânevî değerlerine bağlı olan aydınlar
Türkçeye sâhip çıkıyordu. Bugün büyük ölçüde bu dil savaşı kazanılmışsa bunda
en büyük pay şüphesiz Hocamızındı. O lisan meselesine dikkat eder, bilhassa âhenkli
kelimeleri kullanmayı tercih ederdi. Mesela ‘kültür’ kelimesi yerine ‘irfan
kelimesini tercih ettiğini şöyle söylüyordu: “En sevdiğim kelime ‘irfan’dır. Gönül isterdi ki, batıdan ‘kültür’
kelimesini alacağımıza ‘irfan’ kelimesini kullansaydık
.”

Bir
Merhamet Çınarıydı

Ahmet Kabaklı memleket çocuklarını seven,
onlara sâhip çıkan ve dertlerine çözüm bulmak için gece gündüz çalışan bir
merhamet çınarı, şefkat âbidesiydi. Vefatından sonra Türk Edebiyatı Vakfı’nda
düzenlenen bir anma toplantısında bir edebiyatçı anlatmıştı. Hocaya sormuş: ‘Hocam, 12 Eylül’den önce en çok tehdit
edilen yazarlardandınız. Hiç silah taşıdınız m
ı?’ Hocamızın cevabı şöyle
olmuş: ‘Hayır, bilir misin ki ben
çocukluğumda bile sapan taşımak istemezdim
.’

Düşünce
Dünyamızın Deniz Feneri

Ahmet Kabaklı düşünce hayatımızın kilometre
taşlarından, fikir âlemimizin sönmeyen yıldızlarındandı. Onu her zaman, her
yerde sevgiyle, saygıyla, minnet duygularıyla anmak mecburiyetindeyiz. İyilik
namına, doğruluk adına, hakîkat hesabına, güzellik şanına o yürüyen, koşan,
terleyen, uğraşan, çırpınan ama hep ve çok çalışan bir üstat idi.

Onu soğuk bir kış günü ebedî mekânına
uğurlarken Fâtih Camii’nde toplaşan on binlerce seveni ve talebesi, arkasından
duâ ettiler. Himmeti milleti olan Hoca, ‘bâki
kalan bu kubbede hoş bir sada
’ bırakarak gitti. O sadayı susturmamak, o
ahengi dindirmemek hepimizin görevi. Nasıl mı? Mânevi mirasına sâhip çıkarak,
Türk Edebiyatı Vakfı’ndaki çalışmaları canlı ve dinamik tutarak ve katkılarda
hizmetlerde bulunarak… Türk Edebiyatı
dergisini alarak, aldırarak… Bunu yapmaya mecburuz, çünkü Hocanın yaşarken
hepimize vasiyetiydi. Ümit ederim, daha önce mesâfeli duranlar da Türk Edebiyatı dergisini ve Türk
Edebiyatı Vakfı’nı daha samîmi, daha candan ve muhabbetle kucaklayacaklardır.

Kehânetler
Tutmadı

Bâzı kişiler, yalnız bıraktıkları Ahmet
Kabaklı’nın ardından kem sözler etti: ‘Hoca
ölür, vakıf kapanır
.’ dediler. Gün geldi, Şeyhülmuharririn unvanını da alan
hoca her fâni insan gibi vâdesini doldurup ebediyete doğru yol aldı, Hakka
yürüdü. Bugün, Eyüpsultan’da Piyerloti yakınlarında Haliç’e nâzır bir makberde
ebedî istirahatgâhında… Ama kurduğu müessese hâlen açık. Türk Edebiyatı
Vakfı’nda toplantılar mükemmel şekilde devam ediyor. Sâhibi ve kurucusu olduğu Türk Edebiyatı, Türkiye’nin en çok
okunan fikir, sanat ve edebiyat dergilerinden. Vakfın yayınları, nesilleri
beslemeye devam ediyor.

Onun bıraktığı hizmet bayrağını vefatından
sonra uzun yıllar yeğeni Servet Kabaklı taşıdı. Hizmetler etti, sonra o da
amcasına kavuştu ve yanına defnedildi. Şimdi yine yeğeni Serhat Kabaklı kutlu
vakfın hizmetlerinin başındadır. Vakıf mensupları ve sevenleri Ahmet Kabaklı’nın
bu aziz hatırasına sâhip çıkmaya devam ediyorlar.

Eyüpsultan’a yolu düşenler! Lütfen Piyerloti
Yokuşu’nu tırmanırken yolun sağ tarafında yatan, necip Türk milletinin aziz
evlâdı Ahmet Kabaklı’yı hatırlayıp ruhuna bir Fatiha okuyun… Amel defteri
kapanmayan bu özge hocaya dualar etmek, Fâtihalar göndermek, tuttuğu doğru,
iyi, güzel ve faydalı yolda yürümek, yüreği memleket sevgisiyle dolu olanlara
vicdan borcudur. Kabir ziyâretinden sonra Sultanahmet’e gelmeli. Tramvay
durağının yakınında, zarif minâresiyle görünen Firuzağa Camii’nin karşısında
Cevri Kalfa Mektebi’ni göreceğiz. Tereddüt etmeden içeri girip Kabaklı Hoca’dan
râyihalar teneffüs edeceğiniz bu edebiyat ocağına dâhil olunmalı.

 

Bazı şahsiyetleri
unutamıyoruz. Onları her zaman rahmet, saygı, sevgi, şükran ve dua ile yâd
ediyoruz. Onları bu kadar vazgeçilmez kılan sır nedir? Dâvâları,
mücâdeleleri, idealleri neydi? Sevebilmek için anlamak, anlayabilmek için de
okumak gerek. Bir zamanlar Türkiye Gazetesi’nde yazan kalem erbabı, bir masa
etrafında buluşmuş. Sağdan itibaren: Ömer Öztürkmen, Ayhan Songar, İrfan
Ülkü, Servet Kabaklı, Mustafa Necati Özfatura ve Ahmet Kabaklı. Yazarlarımızı
rahmet niyazıyla anıyorum. İyi ki onları tanımak, okumak ve anlamak bahtına
erişmişiz. Şükürler olsun.                  
                                                        MEHMET NURİ YARDIM

Covid-19 Salgınında Son Durum

Aralık 2019 yılında
Çin’de başlayıp kısa sürede tüm dünyayı etkileyen bu salgın
hastalığı ikinci
yılını doldurmuştur. Bu güne kadar
ülkemizde 10 milyon
insan
bu hastalığa yakalanmış
ve 85 bini
ölümle sonuçlan
mıştır. Dünyada ise 250 milyon
insanın bu hastalığa yakalan
dığı ve bunların
5 milyon
unun ölümle sonuçlandığı
bilinmektedir.

Salgın hastalıklar
insanlık tarihinde her zaman önemli değişimlere sebep olmuştur. 1918’de
başlayıp 3 yıl süren İspanyol gribinin 1. Dünya Savaşının bitmesi
nde etkili olduğu
söylenir. O salgında dünya nüfusu 1.5 milyar olup, 500 milyon insan hastalığa
yakalanmış ve 50 milyonu ölmüştür. Daha önceki veba
,
kolera

salgınları insani ve idari felaketleri yaşatmıştır. Covit-19 salgını da benzeri
zorlukları günümüz insanına yaşatmış ve yaşatmaya devam etmektedir. İşimizde,
aşımızda, komşuluk ilişkilerimizde,
ibadetlerimiz dâhil
tüm t
oplantılarımızda
direkt veya dolaylı olarak farklı mecburiyetleri yaşadık, yaşamaktayız.
Bu hastalığın
sebep olduğu beklenmeyen ölümlerin üzüntüsü bir yana, bir çoğunun cenaze
törenlerine bile katılamayışımız; hastalanan komşu, eş, dost ve akrabalarımızın
kapılarını çalıp yüz yüze geçmiş olsun bile diyemeyişimiz hüznümüzü, acımızı
arttıran olaylar zinciridir.

Covit-19’un
hayvanlardan geçen ve yapı değişikliği ile insanlarda ağır solunum yolu
sorunları yapabilen bulaşıcılık vasfı kazanmış Corona grubu
bir virüs
olduğunu biliyoruz.
Virüslerdeki mutasyon
dediğimiz yapı değişikli
klerinin de etkisiyle
ile s
algın
devam etmektedir. Viral enfeksiyonlarda bu durum bilinen bir gerçektir. Grip
aşılarının her sene yeniden uygulanması bu sebepledir. Alfa, beta, gama, delta
ve son olarak omicron varyantları bugüne kadar
bilinen
çeşitleridir.

Enfeksiyon hastalıkları
için en önemli silah AŞI’dır. Birçok bulaşıcı hastalık aşılar sayesinde
tehlikeli hastalık olmaktan çıkmıştır. Covit-19 yeni bir virüs olduğu için
aşısı yoktu
. Ayrıca tıbbın elindeki viral enfeksiyonlarında kullanılan ilaçların
etkisiz olması Covit-19 salgını ile mücadeleyi zorlaştırmakta ve salgını
insanlık için daha tehlikeli hale getirmekteydi.

Yapılan bilimsel
çalışmalar sayesinde aşının bulunması ve 2021 başlarında uygulanmaya başlaması
salgının 3. dalgasını daha kolay ve az ölümlü sonuçla
rla
atlatılmasını
sağlamıştır. Sağlık çalışanlarının ve risk gruplarının aşılanarak bağışıklık
kazandırılması bu kesimlerdeki hastalanma ve ölüm oranını çok azaltmıştır. Lakin
aşılanmanın gerekli hız ve sayıda yapılamaması ve aşı karşıtlığı şeklinde
bilimsel olmayan bilgilere inanan insanların aşılarını yaptırmamaları 202
1 sonbaharında
4. dalga, Ocak 2022 başında ise 5. dalga diyebileceğimiz bir sonucu
doğurmuştur. Bu durum maalesef vaka sayılarının ve ölümlerin artışına sebep
olmuştur. Bu dönemlerde şu ana kadar 30 binden fazla insanımız hayatını
kaybetmiştir.

2022 yılı başlarında
hastalık hala salgın vasfını sürdürmektedir. Ağır karantina uygulamaları olmasa
bile koruyucu tedbirlere uymamız gerekmektedir. Aşının koruyucu etkisini unutmadan
hatırlatıcı dozların yapılması ihmal edilmemelidir. Hastalıklarda bağışıklığın
önemi
unutulmamalıdır. Bu sebep ile bağışıklığı
kuvvetlendirici beslenme
, spor, temizlik ve benzeri
durumlara
daha çok dikkat edilmeli, bağışıklığı düşüren (yorgunluk,
uykusuzluk gibi) durumlardan kaçınılmalıdır.

Salgın ne zaman
sonlanır derseniz;
şu anda korunma tedbirleri ve
aşılanmanın sağlayacağı duruma bakar. Çünkü burada virüsün yeni mutasyonlarının
ne yapacağını bilememekteyiz.
Sevindirici bir husus, tedavi edici Molnupiravir isimli bir ilacın
kullanılmaya başlanmasıdır.
Bu ilaç hastalığın başlangıcında kullanılarak iyileşmeyi
sağlamaktadır. Bakanlığın kontrolünde gerekli ve uygun vakalarda ülkemizde de
kullanılmaya başlanmıştır. Gerek aşının sağladığı bağışıklığın yaygınlaşması,
gerekse bu yeni tedavi imkânı sebebiyle bazı ülkelerde salgın tedbirleri
kaldırılmıştır. Ülkemizde de hastalığı geçiren ve aşılananların sağladığı
bağışıklığa, bu tedavi imkanı da eklendiği için 1 – 2 ay içerisinde
salgın hüviyetinden kurtulacağımız düşüncesindeyim.

Bu salgın günlük
hayatımızdaki birçok zenginliğin farkına varmamızı, görmemizi sağlamıştır.
Ayrıca iki önemli kazanımı daha olmuştur. Birisi başta hekimlerimiz olmak üzere
sağlıkçılarımızın ve sağlık kurumlarımızın önemini kavramamızdır. Diğeri ise
aşının gerekliliğinin farkına varılıp, yerli aşımız Turkovac’ı
üretmemizdir.

Salgının sebep olduğu
başta sağlıkçılarımız olmak üzere, tüm ölenlerimize rahmet dilerken, salgınsız
ve hastalıksız nice sağlıklı günlere…

Kendi Bindiği Dalı Kesmek!

1...333334335...1.3861.386 Sayfanın 334. Sayfası