12.8 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 333

Bitkiler, Otlar ve Mikroplar…

Birkaç
yazı üst üste ciddi şeyler yazdığım zaman içimden “sen sıkıldıysan her kes sıkılmıştır” değişik bir konu bul-yaz!

Muhabbet
olsun diye geçiyor.

Öyle
olunca da aklıma hayvanlar, bitkiler, gözle
görülen
görülemeyen mikroplar geliyor.

Okuyanlar
bilir, daha önce ilginç hayvanlar hakkında yazmıştım, oldukça da beğenilmişti.

Bu
yazıda her ne kadar ilk önce mikroplar ve ya doğalgaz faturalarından yakınan
halkın sorunlarını kuru fasulye dağıtıp
kendi gazlarını kendileri üretsin gibi bir cümle sarf eden
, fatura ve geçim
sıkıntısı olmadığı rahatlığından ve fütursuzluğundan çok belli olan siyasal İslamcı televizyon ünlüsü Turgay
Güler hakkında duygularımı yazmayı düşünsem de,

Nafile
olacağı düşüncesi ile bu yazımı daha faydalı bir konu olacağı düşüncesi ile ilginç bitkilere ayırdım.

Malumunuz
siyasal İslamcılar aşırı güç yüzünden son 20 yılda öyle değiştiler, öyle değiştiler ki inanın tanıyamaz,
tanımlayamaz olduk!

Allah
yardımcıları olsun ne diyeyim, Müslümanlıkla alakaları ne kadar az bir bilseler
belki düzelmek isterler ama neyse,

Değişmeyecek
ve gün geçtikçe iyiye gitmeyen tatsız konuları bir kenara bırakıp kopyala yapıştır yaparak sizlere sunacağım
yazı konumuza dönelim.

***

İnternette
gezerken ilginç bitkilerden karşıma ilk önce Kanayan Diş Mantarı çıktı, Şeytanın dişi olarak da
isimlendirilebilen bu mantar türünün görünüşü oldukça ilginç!

Birisi
yemeye çalışmış ve tadını beğenmemiş
olacak ki,
Yenilmez olarak sınıflandırılmış.

Üstünde
var olan kırmızı kan gibi sıvılar da bir tür anti bakteriyel savunma mekanizması

Sonra
sıra ile Siyah Yarasa Çiçeği, bir
uzaylı ırkını andıran Bebek gözü Bitkisi

Anavatanı
Avustralya olan çıkardığı iğrenç koku ve sıvı ile sinekleri üzerine çekerek
üreyen Deniz Anemonu Mantarı

Korku
filmlerine konu olabilecek kadar ürkütücü görüntüsü olan Şeytan Pençesi

Madagaskar’da
yetişen sivri ve zehirli olmasının yanında inanılmaz büyük bir hızla büyüyen Porcupine Domatesi

İçinden
bir sürü kurtçuk fırlıyormuş gibi gözüken çürük elmaya benzeyen Elma Pası Mantarı

Budanın
elinden çok, birbirine yapışmış patates kızartmalarına benzeyen , Çin ve
Japonya’da güçlü kokusu sebebiyle popüler bir meyve olan Buddha’nın Eli

Photo
Shop denilebilecek kadar ilginç olan inanılmaz bir görüntüsü olan Kırkma Çiçeği

Güneş Gülü

Ölü Adamın Parmakları

Maymun Yüzlü Orkide

Yahudi Kulağı

Ve
son Tozlaşmaya yardımcı olacak kuşları etkilemek için çarpıcı bir güzelliği
olan olarak Fahişe Dudağı

İnternet
arama motorlarına yazıda geçen bitki isimlerini yazın, görüntüleri ve
özellikleri size de ilginç gelecektir,

***

Beğenmediniz
mi?

Ben
size sürekli güzel konu nerden bulayım!

Üstüme gelmeyin, sataram
köyü ha
J

Esen
kalın.

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 21

‘Ahmet
Kabaklı Hoca, Bir Mektep Adamdı’ – 1

Oğuz
Çetinoğlu
: Ahmet Kabaklı Hocamızın şahsiyet ve karakter özellikleri
ile ahlâk anlayışı hakkında söyleyeceklerinizle röportajımıza başlayabilir
miyiz?

Dr. SÂKİN ÖNER

Dr. Sâkin Öner: Memnuniyetle. Röportaja bu soru ile
başlamanız çok isâbetli oldu. Ahmet Kabaklı Hocamız her şeyden önce bir
şahsiyet ve karakter âbidesiydi. Mehmet Âkif gibi, Nihal Atsız gibi, Nurettin
Topçu gibi, düşündüğü ve inandığı gibi yaşayan, yazıları ve konuşmalarında inandığı
fikirleri cesâretle savunan, özü sözü bir, güvenilir insandı. Kabaklı Hoca,
aynı zamanda çok nâzik bir insan, bir nezâket ve zarâfet âbidesiydi. O, nezâketle asâleti birleştiren bir edep insanıydı. Dört başı mâmur bir
beyefendiydi.
Türklüğü ve
İslâmiyeti hayatının gayesi hâline getiren, onlara lâyık olmaya çalışan Kabaklı
Hoca, büyük bir fikir ve dâvâ insanıydı.
Müslüman Türk aydın kimliğinin en müşahhas ve en muhteşem örneklerinden
biriydi.

 

Kabaklı Hoca bir alperen ahlâkına, alperen
yaşayışına, alperen hürriyetine, milletinin her varlığını kuşatan alperen
sevgisine sâhipti. O’na göre Alperenlik; ‘İslâm’a
tam iman, millete tam hizmet şuuru içindeki kahramanlıktır. Kahramanlık ise
kötülüğe kapılmayan, haram mala el sürmeyen, her ne şart içinde olursa olsun
Allah’tan başka hiçbir varlıktan korkmayan, yalana, hileye, millet malına
sarkmayan irâde ile nefisten kurtuluş imtihanını kazanmaktır
.’

Kabaklı Hoca, bâzı edebiyatçılar tarafından; eserlerinde doğruluğu ve dürüstlüğü
anlatmasıyla, ‘Yusuf Has Hacib’e, Türk dilinin
korunması ve geliştirilmesi için yaptığı mücâdele ile ‘Kaşgarlı
Mahmud’a
’ ve bilgeliği ve otoritesi yönüyle, ‘Dede
Korkut’a
dünyânın neresinde Türk varsa onların dertleriyle hemhal
olmasından dolayı ‘Derviş gaziye, akıncı beyine’ ve her çağrılan yere
gitmesiyle, ‘Evliya Çelebi’ye benzetilmiştir.

 

Çetinoğlu:
İdeal bir eğitimci olan Ahmet Kabaklı’nın
eğitimciliği ve eğitim anlayışı konusunda neler söylemek istersiniz?

Dr.
Öner
Ahmet Kabaklı, gerek
yazılarında, gerek kitaplarında, gerek konuşmalarında, gerekse cemiyet hayatında,
hep öğretmen kimliğini ön plâna çıkarmıştır. O, sanki öğrenmek ve öğretmek için
dünyâya gelmişti. Parasız yatılı imtihanını kazanıp İstanbul Yüksek Öğretmen
Okulu’ndan diploma aldı. İstanbul Edebiyat Fakültesi’nden de mezun olup elli
yıl öğretmenlik yaptı. Öğretmenliği sâdece okul duvarları arasında kalmadı.
Öğretmenlik O’nun hayatının her anına sinmişti. Çünkü hedefi ve idealleri olan
bir münevver olarak, bunları topluma ancak eğitim yoluyla yansıtabileceğini
biliyordu.  Ahmet Kabaklı, elli yıl
boyunca öğreticilik vasfını kaybetmedi. Öğretmenliğe başladığı Diyarbakır’da
okul saatleri dışında oranın en büyük değerleri olan Süleyman Nazif ve Ziya
Gökalp için anma günleri, ‘Dîvan
Edebiyatı Geceleri
’  düzenleyerek,
Diyarbakır Halkevi’nce yayımlanan ‘Karacadağ
Dergisi
’ni ayağa kaldırarak öğrencilerine ve Diyarbakır halkına seçkin bir
kültür muhiti meydana getirmeye çalıştı.

Ahmet Kabaklı, eğitimin millî ve siyâset üstü
olması gerektiğini söylerdi. Millî şuurun ve millî ruhun ancak eğitim yoluyla
yeni nesillere kazandırılacağına inanıyordu. Bu yüzden müfredatın da millî
olması gerektiğini savunuyordu. Eğitimde kemiyetten çok keyfiyetin, yâni
kalitenin önemli olduğunu vurguluyordu. 
Kabaklı Hoca bu ruhla mücâdele etmek, öğretmek, ayakta kalmak ve Türkiye’nin
hemen hemen üç nesil ‘çocuk, genç ve
olgunlarına bir şeyler öğretmek
’ için sabırla yılmadan ve yorulmadan
çalıştı.

Çetinoğlu:
Kabaklı Hoca’nın Türk dilinin, Türkçe’nin mevcut durumu ve geleceği ile alâkalı
görüşlerinden söz eder misiniz?

Dr. Öner: Kabaklı Hoca bütün yazı ve kitaplarında ‘Yaşayan Türkçeyi savunmuş ve bu Türkçe ile yazmıştır. Bu Türkçe;
arı, duru ve sâde bir Türkçedir. Bu Türkçe, Destanlar Devri’nden, Halk ve Dîvan
edebiyatlarından süzülüp gelen, münâsebete girilen Doğu ve Batı kültür ve
medeniyetlerinden etkilenen bir İmparatorluk Türkçesidir. Kabaklı Hocamız sözünde, sohbetinde, kaleminde; ‘sevgi,
merhamet, şefkat ve gönül dili
’ kullanmıştır. O dil, Türk milletinin
mâzisinden, ruhundan, gönlünden, inancından süzülen öz dilimizdir.

 

Kabaklı
Hoca,
Yaşayan Türkçe Hareketiadıyla başlattığı dil hareketi ile dilimize giren ve çok kullanılan
kelimelerin artık dilden atılamayacağını, bu kelimelerin halkın dilinde yer
ettiğini ve kullanıldığını, bunların dilimizi zenginleştirdiğini savunmuştur.
Hoca, dilimize ve kültürümüze malolmuş, halkımızın rahatlıkla anladığı
kelimelerin, hangi kökenden olursa olsun ‘Öztürkçeleştirme
adı altında tasfiye edilmesine karşı çıkmıştır. 
Kabaklı Hoca, Türk Dil Kurumu’nda 1995 yılından itibâren üye olarak
görev yaptı. Kabaklı Hoca’nın çok iyi derecede Fransızcaya vâkıf olduğunu
biliyoruz. Hoca buna rağmen, ‘yabancı
dille eğitime
’ karşıydı. Ama Türk gençlerinin, dünyâ gençliği ile rekabet
edebilmek için ‘yabancı dil öğretimi’ne
önem vermelerini istiyordu. 
Ahmet Kabaklı hocamız yaklaşık 40 yıllık yazı
hayatında Türkiye’de doğru dil, doğru din, doğru târih ve doğru iktisat
konusunda meseleleri çok açık ve kesin bir şekilde edebî bir dille ortaya koyan
fikir adamlarımızdan birisiydi. O, basın târihimizde; Cumhuriyet Dönemi’nde, ‘Edebî gazeteciliğin öncülüğünü’ yapmıştır.

 

Çetinoğlu:
Yazılarında sohbetlerinde okuyucusunu
dinleyicisini, dâima iyiye, doğruya ve güzele yönlendirirdi. O’nun nazarında
iyi, doğru ve güzel kavramları neleri ifâde ediyordu?

 Dr. Öner: Hangi yaşta olursa her insana değer veren, görüşlerini dikkatle ve sabırla
dinleyen ve büyük bir nezâketle cevap veren bir insandı.  Kabaklı Hocamız, özellikle gençlere çok değer
ve önem verir, onları hiç kırmazdı. Onların iyi yetişmesi için elinden gelen
çabayı gösterirdi. 1960’lı yılların son döneminde üniversite öğrencisiydim,
Yeşildirek’teki Rüstempaşa Yurdu’nda kalıyordum. Hocamızı yurdumuza dâvet
ettik, seve seve geldi ve Türkiye’nin meseleleri üzerinde güzel bir konuşma
yaptı. Konuşmasının sonunda Hocamızın samîmi yaklaşımından cesaret alarak ve
genç olduğumuz için kendisini bazı konularda eleştirdik. Bunları son derece
olgun karşıladı ve her zamanki güler yüzüyle eleştirilerimizi cevaplandırdı.

Kabaklı Hoca, bütün yazı, kitap ve
konuşmalarında Türk milletini her zaman iyiye, doğruya ve güzele
yönlendirmiştir. O’na göre ‘iyi, doğru ve
güzel
’ kavramları, gerçek insanın ruh ve düşünce dünyâsını ifade
etmektedir. Hocamız Türk insanının; Türk töresi, İslâm ahlâkı ve cihanşümul
insanî değerlerin imtizacından meydana gelen bir değerler birleşimini yaşaması
ve yaşatması gerektiğini savunuyordu. Bu değerleri içselleştiren insanımızın ‘doğru, dürüst, hoşgörü sâhibi, iyiliksever,
paylaşmayı ve yardımlaşmayı benimsemiş, herkese sevgi ve saygı ile yaklaşan,
uzaklaştıran değil uzlaştıran, olumsuzlukları değil olumluları ön plana çıkaran

bir anlayışta olmasını savunmuştur. Kendisi de bu özellikleri hayat şekli
olarak benimsemiştir. Bir iman ve aksiyon insanı olan Kabaklı Hoca yazılarında
en çok Ahlâk, adâlet, doğruluk,
dürüstlük, fazilet, alperenlik, bilgelik, asâlet
” kavramları üzerinde
durmuştur. Ahmet Kabaklı Hocamız gerçek bir ‘Harput Beyefendisiydi…’

Çetinoğlu: Kabaklı Hoca’nın sağlığında ve vefatından sonra resmî ve
özel kuruluşların vefa borcunun îfası konusundaki değerlendirmenizi lütfeder
misiniz?

Dr.
Öner:
Ahmet Kabaklı Hocamıza
sağlığında 14
Aralık 1996
‘da Aydınlar Ocağı ve 55 gönüllü kuruluşun desteğiyle
Atatürk Kültür Merkezi’nde düzenlenen bir törenle, ‘Şeyhül Muharririn’ (yazarların üstadı, şeyhi, pîri) unvanı verildi.
O törene katılanlar arasındaydım. O törende Millî Eğitim Bakanından, Kabaklı
Hoca’nın mezun olduğu ve uzun yıllar öğretmen olarak çalıştığı Çapa’daki Çapa
Anadolu Öğretmen Lisesi’ne ‘Ahmet Kabaklı
adının verilmesi talep edildi. Bakanlık bu talebi olumlu karşıladı ve hocanın
adını okula verdi. Fakat okul mezunlarının karşı çıkarak açtıkları dâvâ sonucu,
bu isim yargı kararıyla kaldırıldı. Bir kısmı Kabaklı Hoca’nın sağlığında, bir
kısmı vefatından sonra Türkiye’de
bazı ilkokul ve liselere Ahmet Kabaklı’nın adı verildi. Meselâ İstanbul
Başakşehir’de
Ahmet Kabaklı İlkokulu,
Ankara Mamak’ta Ahmet Kabaklı İlkokulu ve Ortaokulu, Elazığ’da  Ahmet Kabaklı Anadolu Lisesi gibi. 2011 yılında
ise Ahmet Kabaklı hâtırasına İstanbul’un Fâtih ilçesinde Ali Emiri Efendi
Kültür Merkezi içerisinde kendi adını taşıyan ve içerisinde Ahmet Kabaklı’nın özel
kitap koleksiyonu ve 30.000 civarında kitap bulunan
Ahmet
Kabaklı Halk ve Çocuk Kütüphânesi
’ açıldı. Elazığ’da ise Kredi ve Yurtlar Kurumu tarafından
yapılan 2812 kişilik bir öğrenci yurduna ‘
Ahmet Kabaklı Erkek Öğrenci Yurdu ismi verildi. Bunlara rağmen,  ülkemizin üç kuşağına Türk-İslâm kültür ve
medeniyeti eğitimi veren bir eğitimci, kültür insanı ve yol gösterici bir fikir
önderine bugüne kadar yapılanları yeterli görmüyorum.

Çetinoğlu:
Kabaklı Hoca’nın eğitim, kültür ve sanat
adamlığı hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz? Siz eğitim ve kültürle
alâkalı yetkili bir devlet görevlisi olsaydınız, vefatından sonra Hoca için
nelerin yapılması konusunda talimat verirdiniz?

Dr. Öner: Ahmet Kabaklı, 1948’de başladığı öğreticilik yâni öğretmenlik mesleğini
1974 yılına kadar devam ettirdi. O târihten sonra da İstanbul Teknik Üniversitesi
Türk Musikisi Konservatuvarı’nda Türk Edebiyatı dersi okuttu. O, sıradan bir
edebiyat öğretmeni değil, sıra dışı bir hocaydı Kendisini öğrenmek ve
öğretmekle vazifeli addediyordu.

 

O, sâdece gençleri
eğitmekle yetinmedi, daha geniş bir âileye yâni millete ulaşmak arzusuyla
günlük gazete yazılarıyla ve kitaplarıyla öğretmenliğini topluma yaydı.
Kabaklı, Türk edebiyatına ve kültürüne hizmet etmeyi hayatının gayesi olarak
gördü. O, modern bir alperendi. Yazılarında ve konuşmalarında Anadolu’yu
kılıçla, ilimle, sanatla fetheden alperenlerin şaşırtıcı ve olağanüstü
yeteneklerini yücelten Ahmet Kabaklı; geçmiş asırların efsanevî gazi
dervişlerinin yerine modern alperenlerin Türkiye’nin bilimine, sanatına, siyâsetine
katkıda bulunacaklarını düşünüyor, demokratik ve güçlü bir ülke özlemiyle
yaşıyordu. Bir kültür insanı olan Kabaklı Hoca;  ‘Dil ve
kültür olmadan millet olmaz. Kültür, onu meydana getiren milletle beraber
doğar, çoğalır ve gelişir.  Yeniden kültür yapılamaz,
Yeniden
musiki, yeniden dil, yeniden terbiye,  Yeniden hukuk, yeniden iman ve
inançlar yapılamaz
.’
Diyordu. O, bütün hayatı boyunca fikriyle, zikriyle, kalemiyle Türk
kültürünü savunmuştur.

 

Eğitim ve kültürle alâkalı yetkili bir devlet
görevlisi olsaydım; Ahmet Kabaklı Hoca adına bir ‘Araştırma Enstitüsü’ kurdururdum, Kültür Bakanlığınca adına her yıl
başarılı şâir ve yazarlara ‘Edebiyat
Ödülü’
verilmesini ve Millî Eğitim Bakanlığı’nca mesleğe yeni başlayan her
Türkçe ve Edebiyat öğretmenine Hoca’nın beş ciltlik “Türk Edebiyatı” kitabını armağan edilmesini sağlardım.

Çetinoğlu:
Kabaklı Hoca’mızın şâirliği ve şiir
anlayışını değerlendirir misiniz? Halk şiiri / Tekke ve tasavvuf şiiri, Dîvan şiiri,
Tanzimat şiiri, Servet-i Fünun şiiri, Fecr-i âti şiiri, Millî Edebiyat şiiri,
Cumhuriyet şiiri, Birinci yeni ve İkinci yeni şiiri hakkındaki tercihleri
hakkında neler söylemek istersiniz?
 

Öner:
Ahmet Kabaklı’nın Türk
edebiyatını bütün yönleri, dönemleri, türleri ve şahsiyetleri ile ele alan, ilk
baskılarında 3 cilt, daha sonraki baskılarında geliştirilerek 5 cilt olarak
basılmış olan Türk Edebiyatı isimli
kaynak kitabı her konuda olduğu gibi, şiir anlayışını ve edebî dönemlere
bakışını görmek mümkündür. Hocamızın bu eseri, modern tarzda hazırlanan ve Türk
edebiyat târihçiliği açısından kıymetli çalışmalardan biridir. Kabaklı Hoca,
Türk târihine ve bütün Türk devletlerine bir bütün olarak baktığı gibi, Türk
edebiyatının dönemlerine de bir bütün olarak bakmıştır. Edebî eserlerimizin
hepsinin, milletimizin değişik dönemlerin farklı şartlarına göre duygu ve
düşüncelerine tercüman olduğu görüşündedir. Yusuf Has Hacib’i de, Yunus Emre’yi
de, Mevlâna’yı da, Dede Korkut’u da, Fuzûlî’yi de, Karacaoğlan’ı da, Nedim’i,
Yahya Kemal’i de, Mehmet Âkif’i de ve Necip Fâzıl’ı da duygu ve düşünce dünyâmızın
ayrı bir boyutu, rengi ve değeri olarak görür. Kabaklı Hoca, Halk Edebiyatı’na da,
Divan Edebiyatı’na da, yeni edebiyata da hâkimdi.

 Ahmet
Kabaklı, Türk Edebiyatı Dergisi’nin ilk sayısında ‘Çıkarken’ başlıklı yazısında derginin çizgisini şöyle açıklamıştı: ‘Bugüne kadar birçok sanat ve fikir
hareketine öncülük eden Türk Edebiyatı Cemiyeti, sayısı pek çok olan değerli
mensupları ile Türk milletinin geçmişi ve bugünü, eski ve yeni edebiyatçılar,
çağdaş ve klâsik sanatlar arasındaki yakınlaşmayı Türk Edebiyatı dergisi ile
düşünüyor.’
Bu açıklamada belirtildiği gibi, Türk Edebiyatı Dergisi
kesintisiz 50 yıldır devam eden yayın hayatında edebiyatımızın geçmişi ile
bugünü arasında bir köprü görevi görmüştür. Bir taraftan günümüzün yetenekli şâir
ve yazarlarının eserlerine yer verilirken, edebiyatımızın geçmiş bütün
dönemlerinin sanatkârları ve eserlerine de yer verilmiştir.

Kabaklı Hoca, kamuoyunda yazar olarak
tanınır. Ama birçok yazarımız gibi yazı hayatına şiirle başlamıştır. Kabaklı 1956 yılında gazete
yazarlığına başlayınca şiiri bırakmıştır. Şiirleri
sayıca az olmasına rağmen nitelik bakımından edebiyatımızda önemli yer tutar.
Mehmet Âkif ve Necip Fâzıl’ın sanatı hakkında hazırladığı kitaplarda
kafiyelerden fikirlerin bediîliğine, heceden ritmin vurgularına kadar şiir
sanatında şâir kadar şiir sanatına hâkim olduğu görülür. Kabaklı Hoca, ölçülü
ve kafiyeli her metnin şiir olmayacağını, sözün şiir olması için seçkin bir söyleyişle
ifâde edilmesi gerektiğini, sözün o zaman değer kazanacağını belirtmiştir. Sâdece
ölçülü ve kafiyeli söz olarak kalırsa, bu söz şiir olmaz, ancak bir manzume
olur.

Ahmet Kabaklı, fazla şiir yazmamasına rağmen, edebiyat
eleştirmenleri tarafından başarılı bir şâir olarak kabul edilmiştir. Bu konuda,
Kabaklı Hoca ile fikir yönünden taban tabana zıt biri olarak devrin kudretli eleştirmenlerinden Nurullah Ataç’ın görüşlerine bakmak yeterlidir. Ataç, Kabaklı’nın ilk şiiri olan ‘Kadın Sesidir’ şiiri hakkında Varlık Yayınları
arasında yayımlanan ‘Okuruma Mektuplar
isimli kitabında ‘Bir Şiir’ adıyla
övücü bir yazı yazmıştır. Şâirliği üzerinde durulması gerektiğini belirttiği
Ahmet Kabaklı’ya bir mektup yazmış ve çok geçmeden cevabını almıştır. Nurullah
Ataç bu yazısında Ahmet Kabaklı ile aralarındaki mektuptan şöyle bahsetmiştir:Güzel bir
şiir benim bugün size okuyacağım şiir, belli ki vergili bir şâirin elinden
çıkmıştır. Eskilerden değil yenilerden birinin, bir gencin, daha ilk şiirini
yazan bir gencin. Ahmet Kabaklı’nın adını belki duymamışsınızdır, ben de
duymamıştım. Kendini de görmedim, tanımıyorum, bu şiirini okuduktan sonra
kendisine bir mektup yazdım, cevap verdi. Bütün dostluğumuz ahbaplığımız işte
bu kadar. Karşılaşsak belki de sevmeyiz birbirimizi. Kendi de söylüyor: Okurmuş
benim yazılarımı ama düşüncelerim arasında, kullandığım kelimeler arasında
hoşlanmadıkları varmış. Kızıyordur onlara. Kızsın. Onun hatırı için
düşüncelerimden, kullandığım kelimelerden, kimini özene özene seçtiğim, kimini
de benim uydurduğum tilciklerimden geçecek değilim a! Ahmet Kabaklı ile
geçinmeğe niyetim yok. Ama inanın bana, iyi bir şâir
.’ Ataç, Kabaklı’nın şiirinin açık, söyleyeceğini perde arkasından değil, göz önünde doğrudan söyleyen, ne demek istediğini birden söyleyen bir
şiir olduğunu belirterek ‘Şiirde devrim
diyorlar, hürriyet diyorlar. Ahmet Kabaklı’nın şiiri bir şeyi yıkmadan, büyük
laflar kullanmadan o hürriyete eriveriyor
’ diyor. Kısacası Ataç, Kabaklı’nın şiirinin kolay yazılmış
gibi görünmekle beraber üzerinde çok çalışılmış, çok işlenmiş bütünlüklü bir
şiir olduğunu, bu güzellikte şiirlerin az yazıldığını söylemiştir.                                                   
(DEVAM EDECEK)

2022

Sadi Somuncuoğlu’nun Ardından Ne Dediler?

1970’li yıllarda
TÖRE-DEVLET yayınlarındaki yazılarıyla değerli birçok devlet adamının yetişmesine
vesile olan, eski Devlet Bakanı, Milli Düşünce Merkezi’nin kurucusu, Genel
Başkanı merhum Sadi Somuncuoğlu ile birçok yerde yollarımız kesişti. MHP
Kongreleri başta olmak üzere; karlı bir kış günü Ankara Söğütözü Kurultayında,
Milli İrade söyleşilerinde, Aydınlar Ocakları, Türk Ocakları gibi kuruluşların
toplantılarının konuşmacısı, konuğu ve müdavimiydi.

28 02 2022
Tarihinde Hakka yürüyen Merhum Sadi Somuncuoğlu’nun ardından yazılan aynı gün
sosyal medyada toplumun değişik kesimlerine mensup kişilerin aşağıdaki
açıklamalarını takdirlerinize sunuyorum.

Kendisine
Allah’tan rahmet diliyorum. Ruhu şad, mekânı cennet olsun.

   

Meral Akşener

Türk Milleti’nin kıymetli bir
evladı daha aramızdan ayrıldı…

Türk milliyetçiliğine büyük
hizmetleri olan, nice değerli insanlar yetiştiren, eski bakanlarımızdan Sadi
Somuncuoğlu abimizi kaybettiğimizi üzüntüyle öğrendim.

Mekânı cennet, ruhu şad olsun!

*

Müyesser Yıldız.

Bir Büyük Devlet Adamıydı.

Eski Devlet Bakanı Sadi
Somuncuoğlu’nu kaybettik.

Yıllarca beraber çalıştığım,
devlet adamlığının ne olduğunu lafzıyla ve ruhuyla ondan öğrendiğim çok ama çok
değerli bir insandı. 

Hepsinden önce de babam gibiydi.

Çok ama çok üzgünüm.

Mekânı cennet, tüm ışıklar onunla
olsun.

*

BANU AVAR

Ah Sadi Bey… Mekânın cennet
olsun. Milli İrade Bildirisi’ne ilk imza koyanlardandınız. Söz konusu
memkeketse parti purtu dinlemem derdiniz.

Dertli yıllar sizi hasta etti.
Yine de 2 yıl direndiniz…

Eski Devlet Bakanı Sadi
Somuncuoğlu kanser tedavisi gördüğü Başkent Hastanesi’nde sabaha karşı yaşamını
yitirdi.

Eski Türk Ocakları Genel Başkanı,
Milli İrade Bildirisi imzacısı ve Milli Düşünce Merkezi Genel Başkanıydı.

*

Prof. Dr. Kürşad ZORLU

Türk Milletinin çok değerli bir
ve evladını kaybetti. Türk milliyetçiliğine büyük hizmetleri olan büyüğüm Sadi
Somuncuoğlu’nu kaybettik.

Mekânı cennet olsun!

Aktif siyasetten sonra kaleme
aldığı makalelerini okumanızı salık veririm…

*

Ruhittin Sönmez(Kocaeli Aydınlar Ocağı eski başkanı)

Sadi Somuncuoğlu gerçek bir Türk Milliyetçisi, inandığı gibi
yaşamış, siyaset ve devlet adamı olarak lekesiz, temiz ve dürüst kalmış,
ilkelerinden ve ülküsünden taviz vermemiş, mücadeleci bir Türk aydını,
siyasetçisi ve devlet adamı idi.

*

Türkçü Alpcansu

Sadi Somuncuoğlu, Ülkücü
Cumhurbaşkanı olabilirdi.

Bahçeli engelledi.

Vekili Cemal Enginyurt’a
dövdürtmüştü.

Hayatını kaybeden devlet ve dava adamına
Allah rahmet eylesin.

*

Sinan Oğan

Türk milliyetçiliğinin yaşayan
hafızalarından, dava adamı, Millî Düşünce Merkezi Genel Başkanı ve eski Devlet
Bakanı Sadi Somuncuoğlu’nun vefatını derin üzüntüyle öğrendim.

Merhuma Allah’tan rahmet,
ailesine ve sevenlerine sabırlar diliyorum. Türk milletinin başı sağ olsun.

*

Ilteriş Metin

Baba dostu değerli büyüğüm amcam
Sadi Somuncuoğlu’nun vefatını büyük üzüntüyle öğrendim. Türk Milliyetçileri’nin
başı sağolsun.

*

                Prof Dr. Ozkul Cobanoglu

Onun çıkardığı Bozkurt Dergisi
hayatıma yön verdi. O MİLYONLARCA GENCİN SADİ ABİSİYDİ.

MEKÂNIN CENNET OLSUN

SADİ SOMUNCUOGLU

*

Kutluk Kağan Sümer

Sadi Amcam,

Türk Milliyetçiliği Hareketinin
hafızası, aksakalı, Devlet’li ve Töre’li yılların mimarlarından, büyük fikir ve
devlet adamı Sadi Somuncuoğlu vefat etmiştir. Kendisine Yüce Allah’tan rahmet,
yakınlarına ve Türk Milliyetçisi camiaya başsağlığı dilerim.

*

Mehmet Mehdi Ergüzel

CİDDİ ve HEP DÜŞÜNCELİ ADAMA RAHMETLER
OLSUN…

1969-70 ve sonrası… İstanbul’da
her yer gergin. Olaysız, kavgasız ve patlamasız gün yok. Kulaklarımız kirişte..
Düşünceli, çatık kaşlı bir arkadaş sesi yanımıza yaklaşıyor : “Arkadaşlar,
Sadi Abi burdaymış. Akşama doğru Orman Fakültesinde semineri varmış, haberiniz
olsun.”  Çapa nere, Orman Fakültesi
nere? İstanbul’un bir ucu. Ta Sarıyer’de… Rahmetli Sadi Abi’nin yazılarını
Devlet’te okurduk ama adını yanı başımızda sohbetimize konu olarak ilk duyuşum
hatıralarım arasında böyle canlandı. Rahmetli Türkeş gibi pek gülemeyen yüzü
veya derinlere dalan mütebessim ciddiyeti ile SADİ SOMUNCUOĞLU BEY,

82 yaşında Hakiki Sevgili’ye
kavuştu. Ruhu şad olsun. Cumhurbaşkanı yapılmasının önüne geçilmesi hiç doğru
olmamıştır. Oraya Sezer’den bin kere daha fazla yakışırdı. Kader hükmünü icra
ediyor. Yazdıkları üzerinde düşünülmeli, yeni yetişenler yazdıklarını okuyarak
tecrübelerinden  ders almalıdırlar..
Allah rahmet eylesin, ruhu şad, kabri pür nur, mekânı cennet olsun inşallah…

Öncesi ve Sonrasıyla İslâmiyet (1)

0

     Yahudi ve
Hristiyanların inanç, ahlâk, tarih ve efsaneye dayalı kültürü olan
İsrailiyat’tan bazıları zamanla İslâma karıştı. Aynı şekilde Yunan hikmeti yani
felsefesinin bir kısmı da, İslâmiyete girmekle din süsüyle göründü. Fikir ve
görüşlerin bozulmasına sebep oldular.

     Araplar, İslâmdan
önceki Cahiliyet Dönemi’nde, sayılı kişiler dışında, okuma yazma bilmeyen, ümmi
bir topluluk idi. Ne zaman ki, içlerinden hak tecelli etti / belirdi, ortaya
çıktı. His, duygu ve kabiliyetleri uyandı. Hak ve hakikati açıklayan İslâm
diniyle hem hâl oldular. Bütün rağbet, istek ve meyilleri İslâmı bilip
öğrenmeye doğru kaydı.

     Tüm dikkatlerini
büyük bir istek ve heyecanla İslâmı bilmeye hasrettiler. İslâmı sevgi ve
hasretle kucakladılar. Fakat kâinata bakışları, araştırma ve incelemeleri;
hikmet ve felsefe gözüyle değildi. Belki delil getirmek, bir delile dayanarak
netice çıkarmak için idi.

     Onların o hassas,
tabiî / doğal zevklerine ilham eden Kur’andı. Onların fıtrat / yaratılış,
tabiat, mizaç ve huylarına uygun olan geniş ve yüksek çevreleri idi. Hâlis, saf
ve kabiliyetli olan aslî, bozulmamış yaratılışlarına çeki düzen veren Kur’andı.
Öğreticileri ve onları İslâmî terbiye ile donatan sadece Kur’an idi.

     Bundan sonra
Araplar; diğer milletleri İslâmla tanıştırmış. Onları İslâm şemsiyesi altına
almış oldular.

     Fakat bütün bunlar
olurken, diğer milletlerin malûmat ve bilgileri de, Müslüman olmaya  başladı! Tahrif olmuş, değiştirilmiş şeyler
olan İsrailiyat / Yahudi ve Hristiyanların inanç, ahlâk, tarih ve efsaneye
dayalı kültürleri; İslâmiyete karışmaya başladı!

     Vehb, Ka’b gibi
ehli kitab âlimlerinin, yani Yahudi ve Hristiyan bilginlerinin; yalan yanlış
fikir ve görüşleri; İslâmiyetleri cihetiyle Arapların hayal hazinelerine bir
kanal, bir yol bularak; o saf, hâlis ve tertemiz fikirlerine karıştılar! Sonra
da, onlardan hürmet ve saygı gördüler! Çünkü ehli kitap; Yahudi ve Hristiyan
âlimleri olarak İslâmiyete girdiler. İslâmiyetle şereflendiler. Son derece  büyüklük kazandılar. Mükemmelleşip kemale
erip olgunlaştılar.

     Fakat geçmişteki
yalan yanlış bilgileri, makbul hâle geldi! Maalesef kabul gördü! Doğruluğu ve
gerçekliği herkes tarafından kabul edilir olup reddedilmedi! Çünkü İslâmiyetin
usûl / metot ve esaslarına, henüz karşı çıkan bir durumda değildiler. Hikâyeler
olarak görüldüler! O çerçevede mütalâa olundular! Hikâye edilen bir haber, söz
ve olay olarak algılandılar! Ehemmiyetsiz / önemsiz görüldüğü için, tenkit
edilmeksizin, eleştiri yapılmaksızın dinlenir oldular!

     Fakat ne yazık ki,
sonradan hak ve doğru olarak kabul edildiler! Çok şüphe, kuşku ve zanlara
sebebiyet verdiler! Hem de ne zaman ki, İsrailiyat; yani Yahudi ve
Hristiyanların inanç, ahlâk, tarih ve efsaneye dayalı kültüründen İslâma
karıştığı bilinen şeyler; Kitap ve Sünnetin bazı imalarına  kaynak olacak duruma geldiler! Bazı mefhum ve
kavramlarına bir vesileyle, mehaz ve menba 
olabilecek vaziyete yükseldiler!

     Fakat bu, asla
âyet ve hadislerin mânâ ve anlamları demek değildi. Eğer doğru olsaydılar,
onların fertlerinden olmaları mümkün olurdu. Kötü seçimlerinden ötürü, başka
bir mehaz bulamayan veya nazarını o tarafa çeviremeyen zahirperest / dış
görünüşe önem verenler; bazı âyet ve hadisleri, o İsrail hikâyelerine
tatbik  ederek tefsir eylediler!

     Halbuki, Kur’anı
tefsir edecek, yine Kur’an ve sahih hadistir. Yoksa, hükümleri mensuh /
kaldırılmış olduğu gibi, kıssa ve hikâyeleri dahi tahrif edilmiş olan İncil ve
Tevrat değildir.

     Evet, ayet ve
hadisin manasını dolaylı yoldan doğrulayıp tasdik edici şey ile mana
ayrıdırlar. Halbuki, dolaylı yoldan mana alanına girenler, asıl mana yerine
konuldu. Çok defa mümkün şeyler, sanki olmuş gibi kabul edildi. Yani imkânlar
vukuat ve olaylara karıştırıldı.

     Hem de, ne zaman
ki, Yunan hikmeti / felsefesi; Müslüman etmek için, Abbasi Halifesi Me’mun
zamanında tercüme olundu. Fakat, pek çok esatir, mitolojik efsane ve
hurafelerin menba ve kaynağından çıkan o hikmet / felsefe, bir derece
bozulmuştu. Bu yüzden; saf Arab düşüncesinin içlerine girdi! Bir derece
fikirleri karıştırdığı gibi, tahkikten taklide yol açtı.

     Hem de abı hayat
olan İslamiyetten; fıtrî anlama kabiliyetleriyle mana çıkarmaları kabil ve
mümkün iken, o felsefenin talebeliğine tenezzül ettiler!

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 20

Rahmetli
Hocam Ahmet Kabaklı’ya Dair… – 2

Oğuz Çetinoğlu: 1960’tan
sonra siyâsî hayattaki değişiklikler, fikir dünyâmızı da etkiledi. Hocamızın
fikrî çizgisinde değişiklik olmadı. Buna rağmen seçilmiş ve tâyin edilmiş
vazifelilerle, geniş halk tabakası nezdindeki itibârı değişmedi, hattâ arttı.
Şiddetli fırtınalara rağmen dengeyi koruyabilmesinin sırrı neydi ?

Prof. Dr. Mehdi Ergüzel: Son
zamanlardaki mülakatlarda “güzel soru..” demek âdet oldu. Bence bu soru,  soyadınızla mütenasip  “çetin bir soru”dur, düşünmeliyim. Hocamın
hatırasına uygun cevap vermeliyim. Rahmetli Kabaklı Hoca, “partiler üstü”
kalmaya hususî bir dikkat gösterirdi. Gayet tabiidir ki milliyetçi hatta
“Turanî idealleri” ve hasretleri vardı. 
Hayatının son 10-15 yılı içinde gittiği Orta Asya Türk diyarlarını
görmek ve Orhun Âbidelerinin bulunduğu bölgeleri gezmek onu çok sevindirmişti.
Diğer İslam ülkelerini de çeşitli vesilelerle görmüş, intibalarını yazmıştı.
Avrupa’yı, Amerika’yı ve Uzakdoğu’yu ise gençliğinden itibaren Paris’ten
başlayan  seyahatlerle, konferans
davetlerine icabet ederek bizzat içinden tanımıştı. Çin’i görüp görmediğini hatırlayamadım.
Görse de pek hoşlanmazdı, üzülürdü diye düşünüyorum. Her yurt dışı seferinden
vatan hasretiyle dopdolu bir heyecanla dönerdi. Yurdumuzun neredeyse her
köşesinden aldığı davetlere icabet etmiş, en çok da Harput gezilerinden
“çocukluk, gençlik hatıraları”yla mesut dönmüştü. Böyle bir gönül adamının
gündelik siyasete heveslenmesi mümkün değildi. O bir partinin adamı olamazdı.
Kaç kere “milletvekilliği teklifi” aldığını, nezaketle geri çevirdiğini
biliyorum. Bize dahi sorardı. Rahmetli Demirel ve rahmetli Türkeş’e hususî bir
muhabbeti vardı, diğerleri ile belli mesafede medenice diyaloglar içindeydi. En
son bir ara seçimde -tafsilatını tam bilmediğim- bazı ısrarlara kulak vererek
Çiller’in liderliğindeki bir partiden aday oldu fakat seçim ertelenince bu
niyet de yarım kaldı. Belki öylesi daha hayırlı oldu. Birilerinin mensubu gibi
sanılmaktan kurtulmuş oldu. Hoca, siyasetin adamı değildi fakat yıllarca en
sert siyasi yazıları da yazan oydu.”Ecurufya” ve “Bizim Alkibiades” bu yılların
tipik yazılarıyla yüklüdür. Günümüzde, muhalefeti, iktidarları ve
“devletlu”ları onun kadar ehliyetle ve medenice, asla taviz vermeden  değerlendirecek kalem olduğunu düşünmüyorum.
Kimse de yazdıklarından dolayı onun üzerine gitmeye, onu susturmaya, sindirmeye
cesaret edemezdi. Çünkü hakkı, hakikati yazardı. Milletin sesiydi. Her meslek
mensubunun derdi onun köşesinde “Gün Işığında” aydınlanarak ayan beyan ortaya
çıkardı.1970’lerde bizim “Çapa Yüksek Öğretmen Okulu”nun meselelerini bile kaç
kere yazmış, davamızı sahiplenmişti. Milletimizin okur yazarları,  onu sever ve takip ederdi. Şimdiki onlarca
yazardan ve konuşurdan  hangilerini kim
ne kadar benimsemiştir, bilemiyorum.. Demek ki Ahmet Kabaklı olmak kolay iş
değilmiş. Bu kadar sevilmesinin, yazdıklarına güvenilmesinin sırlarından biri;
içinde yetişip geldiği milletinin iç dünyasını bilmesi, “iki yaşında yetim
kalmış bir evlat” olarak “garibin hâlini ta derinden anlayabilmesi”ydi. Bir
diğer sır, sağlam bir İslamî terbiyeden geçmesi, devletimizin kanatları altında
yatılı okuyarak yükselebilmesi ve bu minnettarlığı, vefa borcunu, şükran
hissini daima nefsinde taşımasıydı. Güvendiği yakın çevresiyle istişare eder,
danışır ama temel değerlerden bir adım geri gitmezdi. Bu hayat düsturlarını;
yıllar içinde okuduklarından, hocalarından öğrenmiş, şahsında pişirmiş,
olgunlaştırmış olmalıydı.

Çetinoğlu: Başarılı olmak, zirveye çıkabilmek için
ihtiraslı olmak gerekir
’ deniliyor. 
Kabaklı Hoca zirveye çıkabilmiş başarılı bir yazar ve fikir adamıydı.
İhtiraslı mıydı? Cevabınız ‘evet’ ise
ihtirasını; ‘hayır’ ise, başarısını
nasıl yorumlar sınız ?

Prof. Ergüzel: Kabaklı Hoca için “ihtiraslıydı” diyemem ama rahatlıkla, “çok çalışkandı, hiç boş zamanı yok gibiydi,
sürekli, okur, yazar, vazife addettiği bazı önemli işleri yetiştirmeye uğraşır
dururdu
” diyebilirim. Bence “ihtiras”; herhangi bir kazanç uğruna,
başkalarının zararına bile olsa hırs içinde canını dişine takarak âdeta her
vasıtayı mübah görmek, idealleri hiçe saymak, bir davası olmamak, hep kendi
menfaatini düşünmektir. Kabaklı Hoca, Peygamberimizi seven ve onun yolunda
giden adamdı. Peygamberimizin, kendisine vaad edilenlere karşılık “Bir elime
Güneş’i, bir elime Ay’ı verseniz dâvamdan dönmem.” deyişini düşünüyorum da o
büyük insana hayranlığım her seferinde daha da artıyor. Rahmetli Hoca da
dâvasına sadıktı. Türk-İslam ülküsüne gönül vermişti. Bu bağlılığın adı
“ihtiras” değil “mefkûre” olur, “ideal” olur, “davasına sadakat” olur. Başarılı
insanlar; Rahmetli O. Şaik Gökyay’ın “Bu Vatan Kimin ? şiirindeki yiğitler
gibidir. Onlar; ilimde, sanatta, siyasette ve hayatın her alanında “karınca
misali”, menzile varamayacak olsalar bile “Hac yolu”na girenler, ömrünü bir hak
uğruna “iyilik-güzellik-doğruluk” uğruna feda etmeyi göze alanlardır. İhtiraslı
olmak, başarılı olmak için yetmez. İhtiras, insanı yerlerde süründürür ama
bence dava adamlarını yükselten, onları ayakta tutan gerçek, çektikleri ıstıraplara
rağmen benliklerinde taşıdıkları manevi kanatlardır.

Çetinoğlu: Kabaklı
Hoca, pek çok yazara, eğitimciye örnek oldu. Pek çok kişiyi etkiledi. Kendisi
nin
örnek aldığı, etkilendiği kişi veya kişiler hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder
misiniz?

Prof. Ergüzel: Haklısınız. Ahmet
Kabaklı, yarım asrı aşan, hocalık ve yazarlık hayatı boyunca bizim nesil dahil
binlerce genci etkilemiş, şahsiyetleri üzerinde silinmez millî izler
bırakmıştır. Bu 40 yıl içinde yazılarıyla her gün karşılaşan memleketin her
yerinden, her meslekten vatan evladı, onu görmeden ondan ders almışlar,
zihinlerindeki tereddütleri yenmişler, meselelere nasıl bakmak, nasıl tavır
almak gerektiği konularında görüş sahibi olmuşlardır. Bu; “büyük sözü dinlemek,
işin aslını bilene bilhassa, hocalara kulak vermek, onların sözünü  dikkate almak…” geleneği,  milletimizi asırlardır ayakta tutan,
düşmanımızın aşamadığı manevi gücümüzdür. Rahmetli Hoca, bütün tevazuu ve
vakarı içinde hocalığının itibarının farkında olarak yaşadı. Hep saygı gördü.
Konuştuklarının ve yazdıklarının mesuliyetini müdrikti. Bu yaşama üslubu ve
tavrını kimlerden öğrenmişti? Çocukluktan ve gençlik yıllarından itibaren
şahsiyetini yoğuranlardan ve şüphesiz, son günlerine kadar okuduklarından,
bitmeyen tefekkür zamanlarının kendisine öğrettiklerinden… Anadolu toprağı
erenlerle doludur. Ana duasıyla başlayan terbiye hocalarla devam eder.
Üniversite yıllarında Yahya Kemal, Tanpınar, Nurettin Topçu, Necip Fazıl, Arif
Nihat, Mehmet Kaplan, Ayverdiler, İbrahim Kafesoğlu, Kaya Bilgegil,.. Kabaklı
Hocanın yaşayan fikir ve edebiyat çevresidir. Fakat edebî klasiklerimizi tanıma
ihtiyacı, onu fakülte yıllarında Akif’ten, Namık Kemal’e, Gökalp’e, Mevlana’ya,
Yunus Emre’ye, Fuzulî, Baki ve Nedim’e… kadar uzanan çok zengin metinlerle
tanıştıracaktır. Hocaları, “Son Osmanlılar”dır. Kaybedilen koca bir
imparatorluktan kalan son yadigâr nesildir. Onları okuya okuya, dinleye dinleye
yetişmek, az tecrübe değildir. Bu mesele uzar gider…

Çetinoğlu: Kabaklı
Hoca, hayatı boyunca pek çok başarı armağanlarına lâyık görüldü. Vefatından
sonra resmî ve özel kuruluşların tavırlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Ergüzel: Hoca sağlığında, çeşitli
millî kültür kuruluşlarından ödüller aldı, ilgi ve itibar gördü. En hoşuna
giden de “Şeyhülmuharririn” unvanına layık görülmesiydi. Kendisine AKM’de
muhteşem bir törenle tevdi edilen bu armağan ve orada yapılan konuşmalar ona
hayatının en nadide saatlerinden birini yaşattı. O törenden 20 yıl kadar önce
de aynı salonda kendisinin önayak olduğu programda Necip Fazıl’a sunduğu
“Sultanüşşuara” unvanını hatırlamamış olamazdı. O daima vefalıydı. Kendisine de
vefalı davranıldı. Bütün millî kuruluşlarla barış içindeydi, uzlaştırıcı ve
birleştirici lider vasıflarına sahipti. Bu asil tavır, aziz milletimizin
hasletlerindendi. Vakıf’ta değişik vesilelerle devrin ilim, sanat ve siyaset
adamlarının gururunu okşayan, gönlünü alan törenler de yaptırdı. Hoca’yı üzecek
neler olduğunu bilemeyiz. Resmî ve özel kuruluşlarla pek problemi olmadı. Belki
bazı yazılarıyla ilgili mahkemelik olma problemleri de yazdığı gazetelerinin
avukatlarınca hallediliyordu. Bir mahkemesinde de biz dinleyici olarak
bulunmuştuk. Adalet karşısında da efendi ve ciddi tavırlı olduğunu
söylemeliyim. Zaten kendisi aynı zamanda Hukuk Fakültesi mezunuydu.

Çetinoğlu: Ahmet
Kabaklı, 1994 yılında milletvekili ara seçimlerinde aday idi. Seçim iptal
edildi. ‘Hoca kurtuldu’ deyip sevinmek mi gerekir yoksa ‘siyâsî hizmetlerinden
mahrum kaldık’ deyip üzülmek mi?

Prof. Ergüzel: Rahmetli Hoca, çok
sayıda siyasî yazı kaleme almasına rağmen, sözü ayağa düşürmediği için aktif
siyaset yapacak bir mizaca sahip değildi. Meclis’e girseydi, Mehmet Âkif ve
Yahya Kemal gibi olur, sessiz kalamaz, konuşur, mücadele ederse onu üzerler,
yorarlar, yanıltırlar, bedbaht ederlerdi, diye düşünmekteyim. Bu yüzden siyasi
hiziplerin tarafı olmadı,  çekişmelerden
ve kliklerden uzak kaldı.  Şimdi olduğu
gibi Meclis dışından Millî Eğitim veya Kültür Bakanı bile olsa bu kadar
gruplaşma içinde Hoca’nın manevi dünyası zarar görür, huzuru kaçardı. Zaten
aktif siyaset içinde yer almayışı biraz da bu endişeden kaynaklanıyordu. O ‘Cemiyet
ve Vakıf Adamı’ydı, milletin dertlerinin avukatıydı. Bence sevdiği işi yaptı.
Mükemmel bir eğitici, cesur bir kalem, sürekli okuyup kendini yenileyen
“hezarfen bir edebiyatçı” olarak yaşadı… Fikir ve edebiyat hayatımızda
bıraktığı boşluk ne yazık ki dolacağa benzemiyor.

Çetinoğlu: Sorularla
sınırlı kaldığınız için veremediğiniz mesajınız var ise… Söz sizin efendim,
buyurunuz…
 

Prof. Ergüzel: Teşekkür ederim.  Ciddiyetle hazırlanmış sorularınızla
mütenasip açıklamalar yapmaya çalıştım. Ben her asrın, her alandaki büyük
adamlarının, yetişmekte olan nesillere, iyi hazırlanmış, görüntülü biyografik
belgesellerle tanıtılmasının faydasına inanırım. Malazgirt’ten önce ve sonra bu
aziz millet kimleri yetiştirmiş, hangi eserler, nasıl ortaya konulmuş, neler
yaşanmış bilinsin isterim. Mükemmel senaryolarla, dizi filmlerle bizim ve
insanlığın değerli şahsiyetlerini tanımağa, eserlerini ve sözlerini anlamağa
daima ihtiyacımız vardır. Rahmetli Ahmet Kabaklı has bir Anadolu Türk çocuğu,
kendi tabiriyle “Muhammed Oğuz Oğulları”ndan biriydi. Ruhu şad olsun, adı, sanı
ve eserleri yarının nesillerine kalacak kadar “Yıldızların söneceği güne” dek
yaşasın inşallah…

(BİTTİ)

Prof. Dr. M. MEHDİ ERGÜZEL                                                                                                                    İstanbul Yeniyüzyıl
Üniversitesi Öğretim Üyesi

 

 

AHMET KABAKLI’DAN BİR SOHBET:

Azra Erhat’ın Osmanlı dili konusunda dikkate değer bir mesajı var:
Dostlarına vasiyet ediyor:
Eski Türkçeyi hor
görmeyin. Çünkü o uzun yüzyıllardır dilimizdi. Her dilin saygınlığını korumak,
ilimini devam ettirmek gerçek devrimciliğin özelliklerindendir
.’

 

O’nun bu vasiyeti
hakkında Hilmi Yavuz diyor ki:

 

Müthiş bir
vasiyet bu! Müthiş, çünkü gelenekten ya­rarlanmanın safsata olduğunu öne süren
sözde aydınla­rın suratına Osmanlı tokadı gibi iniyor.’

 

Burada, merhum
Erhat ve benzerleri ile hafiflik ve ay­dınsızlığın boş kafalı çalımını ölmeden
önce sezmiş olanların uyanışlarını hayra alâmet görüyoruz. Fakat alperenlik
sevdası ile biz, işte, onların pîr-i fânilikte ulaştıkları nokta­ya, doğduğumuz
günlerde vasıl olduğumuza seviniyoruz. El­bet bu uğurlu kademli kurtuluşu
bize sağlayan ise bağbançıların, esnafın, işçilerin, halk türkülerinin ve
âşıkların iz’anları arasında yetişmek şansımızdır.

 

Necip Fâzıl
üstadın bir koşuya çıkan yarış atlarına dair teşbihi bakın ne güzeldir:

 

‘Bazı iz’ansızlar
derdi. Bizi yarış edenlerin en arkasında görerek, gerici olduğumuza
hükmederler. Halbuki biz en önde giden atlardan iki dolam daha önde olan
yarışçıyız. Ama onlar iki dolam daha önde olduğumuz halde en arka­da
göründüğümüzü hangi zekâ ile idrak etsinler?

 

Üstadın parlak
nüktelerine sıra gelmişken, ben de size komedya yazarı, bir hayli saldırgan
tiyatrocu Aristofanes’le büyük Sokrates arasında geçen mâ’nalı atışmayı
anlatayım. Bizdeki bazılarına benzetirsek şarlatanlıkla, ağırbaşlılığın bir
yarışması gibidir bu:

 

Aristofanes, Atina’da Sokrates kılığında
sahneye çıkarak, bu esiz filozofu gülünç etmeğe çalışırmış. Tuhaf tavılar,
jestler, maskaralıklarla halkı güldürür, Sokrat’ın beş para etmez bir
yalancı
olduğunu bağıra çağıra söylermiş.

 

Bu tecavüzleri soukkanlılıkla seyreden
Sokrates, onu dinledikten sonra, ağır ağır sahneye çıkarak ‘Ey Atinalılar’ dermiş.
Aristofanes’in, çok usta olduğu sahnede beni nasıl gösterdiğini seyredip dinlediniz.
Şimdi izin verirseniz! Bir de ben, olduğum gibi yani Sokrates gibi dolaşayım!
Bir de beni seyredin ve dinleyin bakalım! Aristofanes’in çarpıtarak anlattığı insana
benziyor muyum! Söyleyin Allah aşkına…’

 

İşte, asırlardan beri, biz muhafazakârları;
Türk kültür târih ve medeniyetinden yücelikler çıkacağına inananları, mürteci
gösterip gülünç etmeye kalkan, temelsiz, köksüz ilericilerle bir de siz bizi
karşılaştırın. Ne yapacağını bilmeyen inançsız ye mukaddesatsız sözde
aydınlarla, benim özendiğim gerçek Türk münevverlerini lütfen siz
karşılaştırın. O zaman Sokrates’in asil ve hikmetli davranışındaki efendiliği
daha iyi sezeceksiniz

 

Azra Erhat’ın geç fakat aydın bir olgunlukla
itiraf ettiği üzere: Biz alperen inancı ile vadedilmiş kültür cennetimizi
bulmak üzere dâima altın çağlarımızı özledik. Olgun İslam’a, büyük târihimize ve
civanmert Türklüğe sevgi ile meylettik. Cenap Şahabettin’in ‘Sen durmadan
bir eskiyi al, ondan bir yeni yap’
öğüdü
kulaklarımızda idi. Hakîkatler köklere dönülerek, eski metinlerin havuzlarında
yeniden yıkanılarak bulunacaktır; geleneğin, destanın, îmanın derinliklerine
varıp mükemmel bir yeniyi bulmak; insanlara en değerli çâreler, icatlar,
şiirler, sağlık terkipleri, yönetim ve fazilet tarzları bağışlayacaktır.

 

Derin göl ve ırmaklarda misilsiz servetler
bularak, onları istifâdelere ve işletmelere açmak bizim hevesimizdir.
Sözde aydının akıl erdiremediği için ‘halklar
dediği sevimli cevherli insanları, aç çıplak ve hayalsiz bırakması ise onların
katılıkları sonucudur. Geleceğe koşarken, Osmanlı Türkünün, 21. asırda tecelli
eden akislerine gönül vermek, muhafazakâr aydına neler kazandırmaz ki?

 

Alperen özenişlerimizin bize neler
kazandırdığını, saymakla bitiremeyiz. Mal, mülk, servet dağdağaları arasında
nice cihanlar yitirildiğini çok kimse bilmez. Fuzuli’nin Leyla ve Mecnun’unu,
Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk’ını ararken aşkı, aşk kabilelerini, aşk aşiretlerini
yeniden buluyor, her bulduğunun sevgisinde bir yeni ‘aşkistan’ yaşıyoruz.

 

Alperen bize, insanları sevmenin, misli görülmemiş
hazineler bahşettiğini hatırlatıyor. Aynı ölçüde, kula kul olmayan, köle olmayan
kaleme, eşsiz hürriyete, riyâ dışındaki bulunmaz Çin ye Maçin kâinatına, hakîkati
aşan masala, kinin, buğzun boynunu vuran nükteye espriye, görülmedik fetihler
kazandırıyor.

 

Alperen bize ayrılıkları, bölücülükleri
yıktırdı. İnsanlar arasında inanç ye sevgiden başka üstünlük olmadığını
öğretti. Birbirimize severek bakmanın, hilâfsız, katıksız sevgisine ulaştık. Târihimizi;
Selçuklu, Osmanlı, Cumhuriyet diye bölüp birbirine vuruşturuyorlardı. Biz onu
kurtararak birbirini tâkip eden ve seven târih bölümleri diye onları birbirine
kavuşturduk. Kimi divan şiirinin kâinatına ve ahengine karşı çıkardı, alperen
elimizden tutup, onların aynı millet destanında eşsiz bağlar bulunduğunu
anlattı.

 

Yüce Peygamberin hikmetiyle, ırklar, cinsler,
gençler yaşlılar arasında ayırışlara, tercihlere, aşağılamalara kim cevaz
yerebilir? Tamahtan, gururdan, hasislikten, yıkıcılık ve ayrılıktan,
merhametsizlikten uzak bir dünya kurduk kendimize…

 

Görmesini bilen her göze Lâmekân’dan Adn
Cennetleri fışkırtan imrenmeler bahşeden Rabbime şükürler olsun.

Ne Ukrayna Ne Rusya ve Hem Ukrayna Hem Rusya

1980
öncesinin en önemli sloganlarından biri “Ne Amerika ne Rusya ne Çin; Her şey
Türkiye ve Türklük için”
idi. Ülkücü gençlik bu sloganı sol kesimin
Rusya ve Çin sempatizanı grupları ile merkez sağın Amerikancı politikalarına
tepki olarak söylüyordu.

Rusya’nın
Ukrayna’ya saldırısı ile başlayan savaş bilinçaltımızı açığa çıkardı. Görüyoruz
ki gençliğimizde söylediğimiz sloganlar düşünce sistemlerimize kalıcı
etkiler bırakmış.

Bir
kesim Amerika’ya haklı tepkisini gösterirken, Rus emperyalizmine destek noktasına
savrulmakta.
Bunlar Rusya’nın güvenliği için tedbir almaya hakkı
olduğu tezine sarılırken, Ukrayna’nın güvenliğini aklına bile getirmiyor.
ABD ve Batıya yakınlaşması olmasa da Putin’in Ukrayna’yı işgal etme niyetini
görmezden geliyor.

Bu kesime göre Putin
haklıdır.
Çünkü NATO’nun SSCB’den ayrılan 14 devleti bünyesine katması
yetmezmiş gibi Ukrayna ve Gürcistan’ı da Rusya’nın etki alanından kopararak
Karadeniz’de kuşatmaya çalışması Rusya’nın güvenliğini tehdit etmektedir.

Diğer
taraftan “ayıdan post, moskoftan dost olmaz” şeklinde zihnimize kazınmış
bir atasözümüz var. Bu atasözünü haklı kılan olaylar taptaze. Hadi Osmanlı
dönemini bırakalım, Suriye İdlib’de 34 askerimizi uçak bombardımanı ile şehit
etmelerinin daha 2. yıldönümündeyiz. Kırım’ın işgali içimizde bir yara.
Cumhurbaşkanımızı ve heyetini sekreter odasında bekletme terbiyesizliği malum.

Dikkat
ederseniz saldırının mağduru Ukrayna’yı değil ABD ve Rusya’yı konuşuyoruz.
Çünkü esas savaş bu ikili arasında.

*******************************

ABD’nin Tuzağı mı?

Rusya’nın
Ukrayna’yı işgal harekâtı başladığında aynı Kırım’ın ilhakı gibi olacak
algı oluştu.

Fakat
Ukrayna’da işgal beklenen hızda gerçekleşmiyor. Ekonomik yaptırımlar
uzun vadede Rusya’yı zayıflatabilir gibi görünüyor.

Bu
durum “Rusya ABD’nin hazırladığı tuzağa düştü” tezini güçlendiriyor. Bu
teze göre
, ABD Rusya’nın Ukrayna’ya girmesini istiyordu.

Çünkü ABD
Rus ordusunun ve Putin’in güçlenmesini durdurmayı planlıyordu. Rus işgali
Rusya’yı öncelikle ekonomik açıdan zayıflatmaya yönelik yaptırımlar
uygulamak için haklı bir mazeret
olacaktı. Ayrıca Rusya sınırına en yakın
bölgede enerjisini tüketeceği bir savaşın içine çekilecekti.

Rusya
kısa zamanda işgali tamamlayamazsa, Batının ağır silah yardımlarıyla da, Ukrayna
uzun sürebilecek vekâlet savaşlarına sahne olabilir. İstikrarsızlaştırılmış bir
coğrafyada Rusya büyük enerji kaybeder. Ekonomik yaptırımlarla Rusya ekonomisi
çok zayıflatılır. Putin’in karizması çizilir.

****

Bu tezi
güçlendiren başka iddialar da var: Ukrayna’nın Yahudi asıllı tiyatro
sanatçısı Başkanı Volodimir Zelenski “Ukrayna’nın en karanlık
oligarklarından İgor Kolomoyskiy’in seçtirdiği kuklaydı.” “Komedyen
Başkan”
ABD ve İngiltere’nin dolduruşuna gelmiş ve NATO’ya girme hevesiyle
Putin’i tahrik etmişti. Hatta bu görüşe göre Zelenski Putin’e atılan
oltanın ucundaki yemdi. 

*******************************

Putin Tuzağa mı Düştü?

“ABD tuzağı” denilen bir
plan varsa, Putin gibi dünyanın en tecrübeli ve üstelik KGB gibi bir istihbarat
teşkilatından yetişmiş bir devlet adamı bu tuzağa nasıl düştü?

Rusya
büyük bir devlet. Büyüklüğü zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarına
sahip olması ve nükleer gücü de olan çok etkili bir ordusu
olmasından kaynaklanıyor.

ABD ordusu için yıllık
750 milyar dolar ayırabilirken Rusya 60 milyar dolar harcama
yapabiliyor.

Çünkü
Rusya ekonomik açıdan en güçlü devletlerden biri değil. GSYH’sı Türkiye’nin 2
katı ama İtalya ekonomisi bile Rusya’dan daha büyük. (İtalya 8. Sırada, Rusya
11. Sırada.)

Rusya Devlet Başkanı Putin gücünden çok daha fazlasını elde etmeyi başaran usta bir devlet
başkanı. Suriye’de, Kırım’da ve Gürcistan’da elde ettiği kazanımlara Batı
sesini çıkaramadı. Eski SSCB devletlerinde Rusya’nın etkinliği artıyor. Bu Putin’de
haklı bir özgüven patlaması
yaşatıyor. Tarihe güçlü Rus Çarları gibi
geçmek istiyor.

Putin NATO’nun
ülkesini kuşatmasına çare arıyor. Ukrayna’nın bağımsız bir devlet olduğunu
kabul etmek istemiyor. “Ukrayna Rusya’dır” diyor.

Putin, 2014’te
bir oldu bitti ile Kırım’ı ilhak ettiği gibi, Ukrayna’nın yarısını veya
tamamını ilhak etmeyi planlamış olabilir. Veya 2008’de Gürcistan’dan Abhazya
ve Güney Osetya’yı kopardığı gibi
Ukrayna’nın bir parçasını koparmayı
hedeflemiş olabilir.

Hesabı
tutarsa gücünü artırır. Ama ya tutmazsa?

*******************************

Türkiye ve Türklük Açısından

Türkiye’nin
¾’ü büyüklüğünde, 41 milyon nüfuslu bir ülke olan Ukrayna’nın
işgalinden bahsediyoruz.

Öncelikle
uluslararası hukuka göre egemen ve bağımsız bir devletin işgal edilmesi
suçtur.
İşgalci devletin kendi güvenliğini gerekçe göstermesi mazeret
olamaz.

Ancak
uluslararası hukukta güçlü olana yaptırım uygulamak çoğu zaman mümkün olmuyor.

Rusya
gücüne güvenerek bu suçu işlemiştir. Uluslararası dengeler ne derse desin, Ukrayna’nın
masum halkı bu zulmü hak etmemiştir.

Ayrıca “Karadeniz’in
Rus Gölü olması”
Türkiye için hiç istenmeyecek bir durumdur. ABD ve NATO da
bunu asla kabul etmek istemeyecektir. Ukrayna’nın Karadeniz’e bağının
koparılması
bu ülke ile ticaretimiz açısından zararlıdır.

Bu
durumda “Türkiye’nin tavrı Ukrayna’nın yanında olmasını gerektirir”
diyebilir miyiz?
Dış politikayı maalesef duygularla değil, akılla ve
dengeleri gözeterek
yapmak zorundayız.

Rusya’ya birçok açıdan bağımlıyız. NATO üyesiyiz fakat “müttefikimiz” ABD ile de aramız pek iyi değil.
Rusya’ya karşı tavır koyacak durumda değiliz. Ancak Ukrayna’nın toprak
bütünlüğünü koruması
Türkiye’nin menfaatinedir.

Türkiye şu anda doğru bir politika izliyor. “Hem Ukrayna ve hem de Rusya bizim
dostumuz”
doğru ama uygulaması çok güç bir politikadır. Her iki taraftan
kendilerinden yana olmamız için baskı gelecektir. Ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranamamış
duruma düşmek de vardır.

Ancak
Türkiye 8 yıllık (1980- 1988) İran- Irak savaşında bu politikayı çok başarılı
bir şekilde uyguladı. Sınırımızdaki savaştan zarar etmeden hatta kârlı çıkmayı
başardık.

Gerekirse
geçmişte yaşanan tecrübelerden ve yetişmiş diplomatlardan da yararlanarak bu
kıldan ince, kılıçtan keskince köprüden geçişi başarmalıyız.

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 19

Rahmetli
Hocam Ahmet Kabaklı’ya Dair… – 1

Prof. Dr. M. MEHDİ ERGÜZEL                                                                                                                    İstanbul
Yeniyüzyıl Üniversitesi Öğretim Üyesi

Oğuz Çetinoğlu: Ahmet
Kabaklı Hocamız, sıradan bir ‘dâvâ adamı’ değildi. ‘bir dâvânın adamı…’ daha
doğrusu ‘dâvâsının adamı’ idi. O’nun dâvâsı hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder
misiniz?

Prof.
Dr. Mehdi Ergüzel:
Oğuz Bey,
önce, “hayrü’l-halefi olmaya çalıştığım” rahmetli Hocamı yâd etmeye vesile olan
bu sohbetimiz dolayısıyla size teşekkür ederim. Elazığ’ın memleketimize en
değerli hediyelerinden biri olan Ahmet Kabaklı, ailesinden ve yetiştiği
muhitten aldığı temel millî vasıfları nefsinde toplamış bir ruh hâleti içinde
“şehirler güzeli İstanbul’a geldiğinde, şairin deyişiyle “daha deniz görmemiş
bir Anadolu çocuğu’dur, 19-20 yaşlarındadır. İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nun
yatılı öğrencisi ve Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde; Prof.
Dr. A. Nihat Tarlan, Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu, Prof. A. Hamdi Tanpınar, Dr. A.
Karahan, Dr. Mehmet Kaplan’ın öğrencisidir. Cemil Meriç ve Cahit Okurer zaten
Elazığ Lisesinden iki değerli öğretmenidir. Fakültede arkadaşları; Muharrem
Ergin, F. K. Timurtaş, A. Alpaslan… küçük sınıflarda da sonradan hepsi profesör
olan O. Okay, N. Hacıeminoğlu, B. Emil, M. Akalın gibi “Yüksek Öğretmenliler”
vardır, ağabey sınıflarda ise ara sıra bize de anlattığı rahmetli Kaya Bilgegil
bulunmaktadır. Bu zengin irfan muhiti içinde Ayverdiler, N. Sami Banarlı, O.
Şaik Gökyay, Nurettin Topçu, İbrahim Kafesoğlu… gibi güzide şahsiyetler de yer
almaktadır. Bu arada onun şahsiyetini yoğuran iki hanımefendiyi unutamayız, onu
dualarla, türkülerle, masallarla büyüten anası Münire Hanım ve millî ruhu
nakşeden Ortaokuldaki Türkçe Öğretmeni Cemile Hanım. Ben bu iki nurlu ve
muhterem hanımı tanıdım ve ellerini öpmek şansını buldum…

Böyle bir ilim irfan camiasına, anasının
dualarıyla gelen genç Ahmet Kabaklı’nın bir “dâvâ adamı” olarak yetişmesi
mukadderdi. Kader onu 1948’e kadar “Âsitâne”nin beşiğinde salladı ve 24’ünde
“çiçeği burnunda bir Edebiyat Öğretmeni” olarak Diyarbakır Lisesine yolladı.
İlk yazı denemelerine öğrenciliğinde başlamıştı. Edebiyat Muallimliğinin tadına
vardığı ilk görev yerinden ayrılırken kendisini şehrin istasyonundan uğurlayan
duygulu öğrenci-veli kalabalığı, vazifesini hakkıyla yaptığının nişanesiydi.
Buradan iki öğrencisi de sonradan Profesör olan Kemal Eraslan ile ticarette
başarı gösterip hocasını unutmayan Cahit Dodanlı idi.

Askerlik, Aydın Lisesi, evlilik, Ankara
Hukuk, Paris… safhalarından sonra Hoca tekrar, hasretini çektiği İstanbul’dadır
ve öğretmen yetiştiren gözde bir eğitim yuvasının kadrosunda, Çapa Eğitim
Enstitüsü’nde; Banarlılar, Gökyaylar, Necatigiller’le bir aradadır. Artık eser
verme çağının heyecanı ve hazırlıkları içindedir. 1957’de Tercüman
Gazetesi’nin- kazanana yazdırmak vaadiyle- açtığı fıkra yarışmasının
birincisidir. Önce haftalık yazar. Bir yazısı üzerine, Y. Kemal Beyatlı’nın
kendisini telefonla tebrik edişini gözleri parlayarak anlattığını hatırlıyorum.
Zaten en sevdiği ve “görüşlerinde hemen hemen hiç yanılmayan mütefekkir
sanatkâr” diye övdüğü Yahya Kemal, onun hayatı boyunca fikirlerini aydınlatan
fenerlerden biridir.

Kabaklı Hoca, artık “Tek Parti Dönemi”nin
bittiği bu yıllarda, kendi alanında eserler vermek kararındadır. Örneklerle
zenginleşmiş, lise ve üniversite mensuplarına da hitap eden, birkaç ciltlik
“Türk Edebiyatı”, hem tarihî akışa hem de çok sayıda metne istinat eden
başlangıçtaki üç cildiyle 1962-66 arasında ‘Türkiye Yayınevi’nin parlayan
kitapları arasına girer. Bu arada Tercüman’daki “Gün Işığında” köşesi memleket
çapında ilgi görmekte “Kabaklı Hoca, bugün ne yazmış bakalım…” sözü halk
arasında tabii karşılanır olmuştur.

Buradan seçtiği yazılar ve uzun takdim
yazılarıyla “Mabed ve Millet” ile “Müslüman Türkiye” kitapları, Kabaklı
Hoca’nın, sonraki yıllarda gerilimi ve iddiası daha da yükselecek olan dâvâ
adamlığı vasfının manifestoları, daha doğrusu fikriyatının ana çizgilerini
veren gür sesi halinde, daha kitapların adıyla ilan ediliyordu. Rahmetli
Hocanın, benim çok beğendiğim tavsifiyle “Muhammed Oğuz Oğulları” bir “mabed
etrafı”nda hayatlarını şekillendirmişler, Asya’nın destanî asırlarından
getirdikleri millî cevherlerini Bizans’ın paslı kilidini kırarak bin yıldır
Anadolu’da “Müslüman Türkiye” ile mayalayıp nesiller boyu yaşatmışlar ve
istikbale yürümektedirler. Ana fikir budur: “Türk-İslam-Muasır”… Rahmetli
Kabaklı Hoca’nın hayatı hep bu sacayağı etrafında gelişti. “Türk Töresi”
başlığıyla neşrettiği bir dizi yazısından sonra asıl niyeti bir “Türk Destanı”
da kaleme almaktı. “Alperenler Kitabı” bu isteğinin farklı bir denemesidir.

Dava adamı Ahmet Kabaklı’nın sesi; Yunus
Emre, Mevlana ve Fuzulî asırlarından 20. asra doğru akıp gelen, Türkçeyle
korunan millî-İslamî değerde Türklük emanetlerinin, M. Âkif – Y. Kemal – Z.
Gökalp – Ö. Seyfeddin – A. Nihat – Tanpınar – N. Fazıl – P. Safa – C. Meriç- M.
Kaplan –N. Topçu… pınarlarında durula durula 1960-2000 arasının dağdağalı 40
yılında yükselen gür bir sestir. O, son nefesine kadar davasından taviz
vermedi. Ana-baba ocağından aldığı, hocalarından öğrendiği, bitmez tükenmez bir
enerji ile okuya okuya geliştirdiği fikriyatını hep bu Müslümanca, Türkçe,
insanca “ilim ve medeniyet yolunda çalışkan yolculuk” temsil etti. Ben
rahmetlinin boşuna bir zaman harcadığını zannetmiyorum. Hep meşguldür, okur,
yazar, yakınlarını ve öğrencilerini de öyle olmaya teşvik hatta icbar eder.
“Elin gâvuru nasıl çalışıp başarmışsa biz onlardan daha gayretli olmalıyız”
kanaatindedir. Kabaklı Hoca’yı anlamak zor değildir. Kitaplarını samimiyetle
çizerek, düşünerek okumak ve o konularda yazmak yeter.

Çetinoğlu: Türkçe’mizin
‘problemli bir dil’ olduğu söylenir. Tanzimat Fermanı ile başlayan batı
taklitçiliği Türkçe’mizi kökünden sarsmıştı. Bu bâdire, Genç Kalemler
Mecmuası’nın ‘Sâdeleştirme Hareketi’ ile atlatılmış iken, 1930’u yıllarda;
dilde tasfiyecilik, “Güneş dil teorisi” gibi şiddetli artçı depremler yaşandı.
‘Uydurukça’ denilen ve ayrıca ihtiyaç yokken batı dillerinden alınan
kelimelerin istilâsı ile dil depremi ve hatta dil katliamı devam ediyor. Bütün
bu menfi hâdiseler karşısında Ahmet Kabaklı’nın Türkçe anlayışı, kurtuluş
formülleri hakkında neler söylemek istersiniz?

Prof.
Ergüzel:
Türkçemizin
“problemli bir dil” olduğu kanaatinde değilim. Her dilin ne kadar meselesi
olabilirse Türkçenin de o kadar ve hatta daha az problemi vardır. Olsa olsa
dilimizin eğitiminde problemler vardır ki anlatmakla bitmez. Başarısız Millî
Eğitim Bakanları ve ufku dar maarif erbabının hataları, en az 60-70 yıldır
Türkçemizin yanı sıra onunla gelişen fikir ve edebiyat hayatımızın zevkli ve
güzel eğitimini de engellemektedir. Mehmet Âkifler, Yahya Kemaller Arif
Nihatlar, Tanpınarlar, Necip Fazıllar, Peyami Safalar, Ahmet Kabaklılar, Yavuz
Bülentler… yetiştiren Türkçe, hâlâ dünyanın en güzel, en ince, en derin ve en
engin dilidir.  Bence asıl mesele,
metinlere dayalı olarak öğretilmesi gereken zengin edebiyat ve fikir dünyamızın
çocuklarımıza ve gençlerimize aksettirilmesinde düşülen cahilce hatalardadır.
Şiirsiz, masalsız, hikâyesiz, denemesiz, romansız, yorumsuz, kitapsız,..
edebiyat eğitimi, dil eğitimi olmaz ama “bizde yıllar ve yıllar boyu test
makinesi gençler yetiştiren garip ötesi bir –güya- eğitim” vardır. Ne yazık ki
bu garabeti besleyen, destekleyen çevreler oluşmuştur. Kendi “dilini
fakirleştirmeyi sadeleştirme sanan” bu anlayış, yüksek seviyede edebî
eserlerimizin hızını kesmiş, verimliliği azaltmıştır. Dilin asırlardır
kazandığı kelime, nüans ve manalar feda edilemez. Dil, sadeleşemez, incelikleri
kuşa çevrilemez. Dil, olsa olsa kıvama erer, olgunlaşır. On bin kelimelik bir
sözlükle 400 bin kelimelik sözlük arasında tercih yapılmasını düşünmek, kırk
kere yanlıştır ve bir zihin hastalığıdır, ciddi bir eğitimle tedavisi gerekir.
Bilmeyenin işi, okumak ve öğrenmektir. Bu da eğitimle, kafa yormakla,
tefekkürle olur. Ahmet Kabaklı’nın yarım asırlık yazarlık hayatı, bizden önceki
nesle, bize ve bizden sonrakilere “dil yâremize dair” yazdıkları ve
söyledikleri, ciltler doldurur. Hoca bu konuda da muvaffak olmuştur.
Arkadaşlarıyla birlikte 1960’larda başlattığı “Yaşayan Türkçemiz Mücadelesi”
20-25 yılda netice vermiş, muhaliflerin, dili daraltmaya çalışanların, aklı
başına getirilmiştir. O yılların hatırası olan eserler arasında, N. Sami
BANARLI’nın “Türkçenin Sırları”, M. N. Hacıeminoğlu’nun “Türkçenin Karanlık
Günleri”, F. K. Timurtaş’ın “Türkçemiz ve Uydurmacılık” ve benzeri kitaplar
sayılabilir. Kabaklı Hoca, o yıllarda varlığına kastedilmeye çalışılan
Türkçeyi, Tercüman Gazetesinden de güç ve destek alarak, devrin fikir ve ilim
adamlarını etrafında tutarak, millet ve devlet nezdinde koruyup gözetmeyi
başaran bir öncü şahsiyet olmuştur. “Güneş Dil Teorisi” unutulup gitmiş, ilmî
bir temeli olmayan bir bakış açısından ibaret kalmıştır. “Dilde Tasfiyecilik,
Arı Türkçecilik ve Uydurukçacılık” da o yılların “soğuk algınlığı” gibi
talihsiz sayfaları arasındadır. Çünkü dil, kendisiyle oynanmasına izin vermez,
has evlatları yoluyla aslına rücu eder, “Gün Işığında” parıldamaya devam
eder.  Yeter ki gaflet, dalalet ve ihanet
olmasın. Türkçe 1300 yılı aşan yazılı tarihiyle, “Kitabeler devri”nden itibaren
günümüze ulaşan muhteşem eserleriyle, yakın gelecekte Türk Dünyasıyla ortak
“Örnekli Bir Milyon Kelimelik Büyük Türkçe Sözlüğü” ile üzerindeki tozları
silkeleyip atacaktır. Yeter ki Türkçe aşkıyla dolu devlet adamları ve bilhassa
Millî Eğitim Bakanları da görev başına gelsin. Ümidimizi hiç kaybetmedik.
Kabaklı Hocanın “Yaşayan Türkçemiz Sancağı” emin ellerdedir.

Çetinoğlu: Ahmet
Kabaklı gibi bir dâvâ adamı, kuvvetli bir kalem ve kelâm erbâbı, bulvarın sol
tarafındaki mahalle sâkinleriyle birlikte olsaydı, ebedî âleme intikalinin 21.
yılında; adını taşıyan kültür merkezleri, caddeler, sokaklar, okullar,
üniversiteler olurdu. Hakkında yazılmış mezuniyet, yüksek lisans, doktora
doçentlik tezleri kütüphâne raflarını doldururdu. Tespitlerime göre hakkında
yazılan 4 kitap, iki mezuniyet tezinin, Elazığ’da bir caddede ve bir okulda
isminin bulunmasını yeterli görüyor musunuz? Kimlerin neler yapmasını arzu
ederdiniz?

Prof.
Ergüzel:
Rahmetli Hocamızın
vefatını takip eden yıllar, Türkiye’nin siyaseten dalgalı yıllarıdır. Her ne
kadar son 20 yılda Hocamızın adı İstanbul Çapa’da sonradan kapatılan bir
Anadolu Öğretmen Lisesi’ne ve bir İlköğretim Okulu’na, doğup yetiştiği
Elazığ’da da yine bir liseye verilmişse de kâfi değildir. Bilhassa çok sevdiği
Harput’ta kurulacak bir Sosyal Bilimler Üniversitesi, Ahmet Kabaklı adını alsa
ne kadar yakışırdı. Bir gün o da olur inşallah. Hocamızın kitaplarını bağışladığı
Ali Emiri Kültür Merkezindeki kütüphane de Ahmet Kabaklı adını taşıyor. Yetmez.
Hakkında birkaç doktora tezi ve on kadar dil ve edebiyat tezi yapılması çok
yakışırdı. Asıl önemlisi de Kabaklı Hoca üzerinde önemli bir biyografi
çalışması yapan Dr. Erol Ülgen Bey, rahmetlinin 20 bin cıvarında yazısını
tespit etmiş. 55 yılda 20 bin yazı, muhteşem bir sayı.. Neredeyse her güne bir
yazı düşüyor. Yazmadığı gün yok. Bu yazıların gazetedeki köşesinin başlığı olan
“Gün Işığında 1, 2, 3..” dizisi halinde, konularına göre tasnif edilerek 25-30
kitap oluşturabileceği düşünülebilir. “Dijital” dedikleri ortamda
“e-kitap”larla herkesin istifadesine açılsa, yapılacak tezler için bu kolaylık
ne iyi olur. Yazılarının bir kısmı Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları çıkmış olsa bile
“Ahmet Kabaklı Külliyatı”nın daha münasip olacağı görüşündeyiz. Ben naçiz bir
talebesi olarak böyle bir çalışmada memnuniyetle yer almaya daima hazırım.
Hatta bu iş, Vakıf bünyesinde oluşturulacak bir “Ahmet Kabaklı Enstitüsü”
tarafından da yürütülebilir. Hocanın adına her yıl vefat ayı Şubat’ta ilan
edilmek üzere ödüllü “Ahmet Kabaklı Deneme, İnceleme ve Fıkra Yarışması”
düzenlenebilir. Yayımlanmış eserlerinin kavram dizinleri hazırlanıp yeni
baskılarına eklenebilir. Hoca’ya yıllar içinde gönderilmiş binlerce mektuptan
seçilebileceklerle, Hoca’nın yazdığı mektuplardan bulunabilenler, kitaba veya
e-kitaba dönüşebilir. Kültür Bakanlığınca bir “Ahmet Kabaklı Armağan Kitabı”
yayımlanabilir. Avrupalılar bu işleri bizden iyi biliyor, kendi millî
değerlerini unutturmuyorlar…

Çetinoğlu: Türk
Edebiyatı Vakfı, -kabul etmek durumundayız- Ahmet Kabaklı dönemine nazaran daha
aktif. Âdeta köklü ve güçlü bir yayınevi gibi çalışıyor. Yapılanlar ve
yapılmakta olanlar sizce yeterli mi? Başka neler yapılabilir?

Prof.
Ergüzel:
Vakfımızın güzel,
verimli faaliyetler ve yayınlar yaptığına şüphemiz yok. Ancak Ahmet Kabaklı
dönemiyle kıyaslanması mümkün değil. Hocanın varlığı, yazdıkları ve konuşmaları
istisnai idi. Dinlemeye gelenler önce onun için gelirlerdi ve gururla dolu olarak
tekrar gelmek üzere giderlerdi. Ben en az çeyrek asırdır bu hakikatin yaşayan
şahidiyim. Siyasi ve kültürel hareketler liderleriyle kaimdir. Biz onun
ideallerini daha ileri taşıyabileceksek zaten bunu zamanla edebiyat tarihi
yazacaktır. Ancak yazarlar dünyamızda -ne yazık ki- bir Ahmet Kabaklı daha
vardır, diyemiyoruz. Hiçbir konuda yapılanların yeterli olduğu söylenmemelidir.
Türk Edebiyatı Vakfı’nın maddî gücü yüksek olmalıdır. Özel Tiyatrolar gibi
resmî bütçe desteğine sahip olmalıdır. Yayınları okullara satın
alınabilmelidir. Telif imkânları artmalıdır. Edebiyat eğitimi gören
üniversiteli gençlere burs ve kitap desteğinde bulunulabilmelidir. Dinî
kuruluşlara yardımı sevap sayan mantık, millî kuruluşların önemini de anlayacak
seviyeye yükselmelidir. Millî hassasiyet yüksekse dinî şuur da yükselir. Yoksa
şaibeli grupların istismarına açık hâle gelinir. Bunun için de devletin
şefkatli ve şuurlu eli, devreye girmeli, denetlerken desteklemelidir de… İstanbul’daki
Üniversitelerin kültür, sanat  ve
edebiyatla ilgili bölümleriyle, Sultan Şehir İstanbul’un 40’a yakın İlçe
Belediyesi’nin Kültür Müdürlükleriyle ortak / paydaş programlar
düzenlenebilmelidir. Hoca’nın sağlığında bunlar zor da olsa yapılabilmekteydi.
Nitekim şimdiki Vakıf Başkanı Serhat Bey ve yönetim kadrosu Azerbaycan başta
olmak üzere Türk Dünyasına açılmaktadır. Bu yıl ilk defa Türk Edebiyatı Vakfı
Ödülleri sunulmuştur ve inşallah devam edecektir.

(DEVAM EDECEK)

 

AZÎZ DOST AHMET KABAKLI’YA

Gün o gün; belli
değil suçlu, haklı

Gönlünde sevgiden
bir umman saklı.

Kabak tadı çoğalan
bir dünyada

Halis altınsın,
dost Ahmet Kabaklı.

 

Vuslat, deminde
Molla Hünkâr Pîr’in,

Can dostlara bir
destan sundun, şirin…

Cenab-ı Hak ömrün
uzun eylesin

Sevgi, saygı yâ
Şeyh’ül Muharrirîn.

                                                                      FEYZİ
HALICI

Bazı Ülke Manzaraları Moral Bozucu Olmamalı…

Son senelerde sosyal dokumuzda bize
has özelliklerimiz hem zayıfladı, hem sulandırıldı, hem de fonksiyonları
değişti. Bu değişme birlik ve beraberlik şuurunu olumsuz etkiledi. Ekonomik
krizlerin içine düştük. Bu kriz ve sorunlara doğru teşhis konmadığı takdirde
çözümler de etkisiz kalır. İktisadi sorunlar sadece iktisat bilimi ile sınırlı
değildir. Toplumda farklı kesimleri değişik etkileyecek sonuçlar doğurabilir.
Nitekim son yıllarda bazı davranış bozuklukları, örf adetlerden uzaklaşma,
ahlaki değerlerin başkalaşması, artan boşanmalar, kadına yönelen çirkin
saldırılar. Dikkat çeker olmuştur. Hayat şartları ve sosyal ilişkilerdeki
daralma insanlarımızı tekleştirdiği gibi ağır bir stresi hisseder hale
getirmiştir. En ufak bir pürüzde fertleri kavgaya itilmekte ardından vurdu
kırdı görüntüleri ortaya çıkmaktadır. Bir tavuk öldürür gibi, insanlar
öldürülmektedir. Manevi değerlerin etkinliği de zayıflamıştır. Artan israf ve
lüks, yolsuzluklar, adam kayırmalar, fertlerde vatandaşlık şuurunu zayıflatmış;
Türk milletine mensup olma şuurunu zayıflatmış etnik mezhep ve hemşerilik
duygusunu gereğinden fazla ön plana çıkarmıştır. Demokrasimiz kötü bir deney
geçirmiş, demokratik değerler fertlerin gözünde basitleşmiştir. Türk insanının
manevi değerlere ihtiyaç duyduğu bir ortamda bu değerleri istismar edenler kötü
örnek olmuş, sapma davranış ve fikirler ilgi çekmiştir. Sosyal kontrolün
özellikle zayıflaması değişik kuruluş ve kurumları aşırı bağımsızlığa
sürüklemiş, Sayıştay raporları kontrolsüzlüğün ve kamu kaynaklarını istismarın
kontrol dışı örnekleriyle dolmuştur.

            Davranışlarımızda
gayri meşru ve hukuk tanımaz şekilde “biz böyle uygun görüyoruz” anlayışı,
liyakatin yerine sadakatin geçmesi toplumda başıboşluğu artırmıştır. Fikir ve
düşünce açıklama hürriyetinin bazı sınırlar içine hapsedilmesi, bazen yasalara
uygun gerçekleri açıklama, kışkırtma ve nefret duygularını körükleme sayıldığı
için insanlar yazmaktan ve konuşmaktan çekinir olmuşlardır. Demokratik parlamenter
sistemden uzaklaşma, tek adam egemenliğine kayış bunda etkili olmuştur.

            Demokrasinin
bütün kurum ve kurallarıyla gerektiği gibi işletilememesi STK’ların faaliyet
alanını daraltmıştır. STK’ların görevi, doğru-yanlış yapılan her icraatın
yanında yer almak olmamalıdır. İktidara yaklaşanlar destek bulmuş ve önleri
açılmıştır. Bu küçültücü ve aşağılayıcı tasvip edilemeyecek işleri yapmayan STK’lar
takdir edileceği yerde, iyi yönetilmemekle ve pasiflikle suçlanır olmuştur. Bu
bakımdan toplumun çok önemli nefes alışlarını temsil eden STK’lar gerçekleri
ortaya koyamadıklarından etkileri zayıflamıştır.

            Bütün
bunlara rağmen, yapılması gerekenler de vardır. İmar barışına rağmen, yeni
kaçak binaların yapılması, hele bunların mesela bizim için çok önemli bir
tarihi eser olan 462 yıldır İstanbul’un ve hatta Türkiye’nin kalbinde bir mühür
olan Süleymaniye Camii’nin görüntüsünü bozan malum bir vakfın binasının
yapılmasına karşı duyarsızlığın görülmesi ancak siyasilerin bundan rahatsız
olduklarını açıklamalarından sonra herkesi harekete geçirebilmiştir. Şimdilik bu
3-4 katlı binanın yapılmasına göz yumanlar ancak siyasi bir dürtü ile
karşılaştıkları zaman yasa dışı bir binanın ve Süleymaniye’nin görüntüsünün
bozulduğunu fark edebilmişlerdir. Toplumdaki sosyal grupların davranışlarının
güdümlü hale gelmesi demokratik anlayışla açıklanacak bir konu değildir. Bu
ortam inisiyatif kullanma yerine güdülme ihtiyacını meşrulaştırmıştır. Vesayetlerin
yıkıldığından bahsedenler acaba yönetim vesayetinin ortaya çıkışına ne
diyebilirler?

            Özelleştirmeler
konusunda yıllardır gerçekleri dile getirmeye çalışıyoruz. Bu konuda
insanlarımızın gerek medya gerek değişik yollardan siyasi tesirlerle beyin
yıkama işlemine tabi tutuldukları bir gerçektir. Devletin elinden tesislerin
yerli özele ve yerli özel vasıtasıyla yabancıların işgaline uğraması
verimliliği artıracak, kamudaki hantallığı giderecek zannedilmiştir.
Devletçilik eliyle üretime karşı olanlar Özelleştirme adı altında açık olarak
yabancılaştırmaların ülkeyi ne hale getirdiğini bugün görebilmelidirler. Bir
ara özelleştirme teslimiyet olarak ortaya çıkmış demokratikleşme ve çağı
yakalamak kabul edilmiştir. Oysa çoğu özelleştirme asıl faaliyet alanı dışına
çıkarılmış ithal hastalığı karşısında mal ve hizmet üretenler üretemez hale
sokulmuştur.

            Bir ara
Cargill vasıtası ve baskısıyla şeker fabrikalarını özelleştirerek
güzelleştirdik! Son günlerde şeker neredeyse karaborsaya düşecekti. Şimdi şeker
fabrikalarını açmaya çalışıyoruz. Kâğıt fabrikaları da maalesef aynı
özelleştirme oyununa kurban edilmiştir. İthalatı kutsallaştırarak yerli
üreticiyi terbiye edeceğini zanneden çarpık anlayış, çiftçiyi topraktan,
işadamını da işyerinden uzaklaştırmıştır. İşyerleri kapanmış veya sığınmacılar
dâhil yabancılara satılmak durumunda kalmıştır. Okullardan andımız kaldırılmış,
gelir dağılımı bozukluğu ve yoksullaşma okul terklerini yükseltmiştir. Gelir
dağılımı bozulmuş, işsizlik artmış, ekonomik kriz toplumu ve aileyi
parçalayacak noktaya gelmiştir. Bu ve benzerlerini ortaya çıkaracak, sesi
çıkacak kimse ve medeni cesaret de kaybolmuştur. Aldırmama ve bana ne zihniyeti
insanları sadece egolarıyla hareket etmeye sürüklemiştir.

            Siz bir
dönem birçok ihtiyacı karşılayan Eminönü’ndeki yerli mallar ve Sümerbank
mağazasını acaba hatırlar mısınız? Beykoz kundura fabrikasının öksüz halini Boğaz’ın
sularından hiç gördünüz mü? Sanki İkinci Dünya Harbinden yeni çıkmış harap bir
Berlin manzarası gibi karşınızda durmaktadır.

            Yabancılar
dayattı biz tarıma, üretime kota koyduk. Aman daha fazla üretmeyin dedik. Bazı
yabancı savcılar hukuk danışmanı oldu; anayasada fikirleri alındı. Yargıdaki
personel görgü ve bilgi geliştirmek için ABD’de eğitici seyahatlere çıktı.

            Rakamlarla
oynadık; ama sonunda enflasyonu %49 olarak açıklamak zorunda kaldık. Müdahale
edilmemesi gereken ve anayasa garantisi altına alınmış kurumların içlerine
iktidarları karıştırdık. Söz dinlemeyen yöneticileri kapının önüne koyduk. İç
politikada yaptığımız yanlışları, bazen dış politikaya taşıyarak düşman
kazandık. Ülke itibarını kırıcı olduk. İsrafın, yolsuzluğun, gösteriş
tüketiminin zirve yaptığı bir dönemden geçiyoruz. Ülkeyi yöneten üst
kademelerin buna karşı örnek olmalarını beklerdik. Devlet ile partiyi
özdeşleştirdik. Devlet=Parti oldu. En üst makama itibar kaybettirdik. İç
siyasette hiddet, şiddet ve adeta kan davası hakim hale geldi. Kimse bir araya
gelecek ortamı bulamıyor. Beyanatlarda seçilen cümleler hiç hoş değil; toplumu
geriyor ve kamplaştırıyor. Tabii ki geleceğe olan güveni sarsıyor ve beyin
göçünü artırıyor.

            Türk
lirasının değerini koruyalım dedik ama köprü, geçit, şehir hastanelerini
dolarla garantili geçiş ve hasta ile borçlandırdık. KDV’yi %8’den %1’e
indirdik. Geçici bir tedbir getirip üretimde maliyeti düşürücü temel girdileri
ucuzlatamadık. İthalat hastalığı yarattık. Önümüzde yine anayasa konusu var. Milli
kimliksiz, milliyetsiz, devletimizin kuruluş gerekçelerini inkar eden, toplumu
birbirine yabancılaştırıcı etnik yobazlık yine gündeme getirilebilir. Sevr
şartlarına dönmek bazılarınca demokratikleşme ve çağdaşlaşma zannediliyor. Milli
Mücadeleyi reddeden bazı sağ çevreler zor şartlarda zafer kazanan Cumhuriyet’in
önderlerini suçluyorlar. Anlaşılan bunlar Türk’ün yenilgisini bekliyorlardı.

            Keşke
ülkemizde bu gibi çirkin manzaralar, Türkiye’yi zora sokan bu gibi yanlışlar
olmasaydı da biz birçok alanda ve özellikle de savunma sanayiindeki
başarılarımızı ve benzerlerini yazabilseydik. Bütün bu gibi olumsuzlukları
aşarız; yeter ki yanlışta israr etmeyelim ve birbirimizin görüşlerine saygı
duyalım.

Atatürk Atatürk’ü Anlatıyor “Savaşan Meclis” -3-

Atatürk, iç kalenin ne kadar önemli olduğuna binaen sözlerine
devam eder:  “-Bizim üç aracımız vardır. Bunlardan birisi ve en temeli, en önemlisi
doğrudan doğruya ulusun bütünüdür. Hayat ve bağımsızlığı için kalp ve
vicdanında beliren arzu ve emellerin gelişmesindeki sağlamlık ve kuvvettir.

-Ulus bu gönülden
arzusunu ne kadar kuvvetle göstermeyi başarırsa ve ne kadar bu vicdani emelini ve
bu emelin gerçekleşmesinde kararlılık ve inancı göstermeyi başarırsa
düşmanlarımızın saldırılarına karşı o kadar kuvvetli bir savunma aracına sahip
olduğumuza inanabiliriz.

-İkinci savunma
aracımız; bu ulusun gerçek ve yetki sahibi temsilcilerinden oluştuğundan,
yüksek kurulumuzun arzusu ve ulusal gerçeği göstermekte ve kanıtlamakta ve
bunun gereklerini bütün inancımızla uygulamada göstereceğiniz kararlılık ve
kahramanlıktır.

Yüksek kurulunuz bütün
dünyaya karşı ne kadar çok dayanışma ve birlik halinde bu ulusal arzuyu
gösterirse, hiç kuşku duymamalıyız ki, Düşmanlarınızın saldırılarına karşı çok
kuvvetli ve en kuvvetli savunma aracına sahip oluruz.

-Efendiler, yine ulusun
silahlı evlatlarından oluşan düşman karşısında toplanmış bulunan ordumuzdur. Bu
kuvvetlerle düşmana karşı tasarlanmış olan cepheler, hepimizce bilinmektedir
ki, ikiye ayrılabilir. Herkesin bildiği bir değişle anlatayım; iç cephe,
görünüşteki cephe. Dış cephe, temel cephe, bütün ülkenin aynı görüşte olarak,
tek vücut olarak kurdukları cephedir.

-Görünüşteki cephe,
doğrudan doğruya ordumuzun düşman karşısında göstermekte olduğu cephedir. Bu
görünüşteki cephe, ordu cephesinin değişmesi, sarsılması, yenilmesi, hiçbir
zaman bir ulusu yok edemez. Bunun hiçbir önemi yoktur. Asıl önemli olan ve
ülkeyi temelinden yıkan ve halkını tutsak eden, iç cephenin düşmesidir.

-İşte bu gerçeği bizden
daha iyi bilen düşmanlarımız ki, başta en alçak düşman olan İngiliz asıl bu
cepheyi yıkmak için iki üç yıldan beri ve yüzyıllardan beri çaba harcamaktadır.

-Bildiğiniz gibi bizim
eski Osmanlı değimimizde, “Kale içten yıkılır.” İşte düşmanlarımız bizi içten
yıkmaya çalışıyorlar. Düşmanlarımızın bilinen bilinmeyen daha çoktur kuşkusuz.
Bilinebilen zehirli girişimleri korkunçtur. Hiç kuşkusuz iddia edebiliriz ki, Her
birinize ulaşabilecek mikroplara ve araçlara bile sahiptir. Ne yazık ki
düşmanlarımız bu uğurda hiçbir fedakârlıktan kaçınmamaktadırlar. Çünkü demin
belirtmiştim, Türkiye’nin yok edilmesi kendi hayatlarıyla karşılıklı bir durum
oluşturuyor. Bu yüzden en çok önem verdikleri, ulusal girişimleri içinden
yıkmak ve iç cepheyi yıkmaktır. Bu arada dikkati çeken olaylar bulunduğu için
söyleyebilirim ki, güneydoğu cephemizde bir Kürdistan sorunu ortaya çıkarmak ve
oradaki masum halkın kafasını karıştırmak ve bozmak ve genel birliği bozmak
için her türlü çabaya girmişlerdir. Kuşku yok, hükümetimizce bunların önüne
geçmek için gereken önlemler de alınmıştır ve bu cephe korundukça tabii ki
görünüşteki cephe de ufak tefek yaralar olsa bile bunları derhal onarmak mümkündür.”

Bu yazıları sizlere 520 sayfalık; Atatürk Atatürk’ü Anlatıyor “Savaşan Meclis” kitabından
aktarıyorum. Olur ya ola ki birileri okur da ders çıkarır niyetiyle.

Çözüm süreci saçmalığında devletin şerefini yerlerde
süründüren, yüzlerce şehit vermemize sebep olan bedbahtlar,  Cihan savaşından çıkıp kurtuluş savaşıyla bir
yurt kuran Mustafa kemal Atatürk, İngiliz’in Fransız’ın at oynattığı Güneydoğu’da
Kürt meselesini kısa zamanda nasıl halletmiş okuyup öğrensinler.

Not: Bu yazı serimiz bu sayıyla son bulmuyor, zaman zaman
yine devam edeceğiz.

Sağlıklı kalın

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 18

0

Güzelden
Gelen Güzeldir

ŞERİF AYDEMİR

Yaşamak iz bırakmaktır’, der Alman
düşünürü ve edebiyat eleştirmeni W. Benjamin.

İz bırakacak
kadar derin ve anlamlı yolculuklar yapmış kutlu insanlar derkenare alınsa,
dünyamız ne çok cılızlaşır, yoksul ve kudretsiz kalır.

Kalp kandili
yanık, aklını kalple birleyen; bedenini, ruhunu ve nefsini gönlüyle bütünleyen
öncü ve örnek şahsiyetlere her devirde ihtiyaç duyulmuştur. Bizim nesil ise
belki de kuşatıldığı şartlar itibâriyle daha çok muhtaç görünüyordu.

Ahmet Kabaklı
Hoca’mız işte tam da burada önem arz ediyor.

Gençliğimizin
pusulasız ve güvensiz olarak zehirli rüzgârların önünde savrulduğu, siyasî ve
ideolojik vagonlara birer ikişer doldurulduğu günlerde Ahmet Kabaklı bizim en
emin limanımız ve sığınağımız oldu. Ferd olarak, toplum olarak yaşama
sevincimizi imanla ve umutla besledi. Ocağımızın ancak kendi öz cevherimizdeki
som ateşten kıvılcım alacağını fark ettirdi. Millet olma varlığımızı,
medeniyetimizi ve târihî mefâhirimizi önümüzde bir tablo gibi sergileyerek bizi
komplekslermizden arındırdı.

Sonsuz
rahmetlere gark olsun. O’nu ne çok arıyoruz. Medyunu şükranız.

Kendilerini
üniversite imtihanına geldiğim 1970 yılında Cağaloğlu’nda ziyâret edip tanıdım.
Hemşehrimdi. Tercüman gazetesi okuyor, yazdıklarını sıkı tâkip ediyordum.
Memlekete dönünce artık mektuplar yazdım, kartlar attım, şiirlerimi gönderdim.
Hiç yüksünmeden hepsine cevap verdi,  uygun
gördüklerini yayımladı. İstanbul’a her gelişimde önce O’nun yanına koştum.
Huzuruna vardım. Bütün mahcubiyetimi, bütün çekingenliğimi o nâzik üslubuyla
her defasında yumuşatmayı bildi. İnsanî sıcaklığını, mültefit ve saygılı
tavrını bir gün olsun esirgemedi.

1979 yılında
tâyinim İstanbul’a çıktı. Sultanahmet’e. Artık yanı başına gelmiştim. Türk
Edebiyatı Vakfı’ndaki Çarşamba sohbetlerinin müdâvimi oldum. Uzun zaman gündemi
orada tâkip ettim, nabzım orada attı. O meclislerde mânevî cemâlden ve edebî
kemâlden haz almış ne insanlar görüp tanıdım. Nakkâş-ı Ezel’in süslediği ve bal
tebessümlü simâları seyre koyuldum. Şimdi o zevat-ı kiramdan şahısların ismini
zikretsem eksik bırakırım. Her biri müstesna meziyetleri hâiz, her biri ayrı
ayrı üslup sâhibiydi. Cemil Meriç, ‘Bu
Ülke
‘de, ‘Eflatun’u sokaktaki adamdan
ayıran: Üslup
’ demişti. Sözde, tavırda, yürüyüşte, giyim kuşamda, hayatın
her safhasında üslup…

Ahmet
Kabaklı’nın gerek gazeteciliği hakkında, gerekse kitapları, sanat kaygıları ve
düşünce sistemine ilişkin söz söyleme yetkinliğinde değilim. Olsa olsa çıplak
gözle tanıdığım Ahmet Kabaklı’yı anlatabilirim.

Mutad ziyâretlerimde
tuhafıma giden sorular yöneltirdi bana. Bir türlü mâna veremezdim. Ağın’da,
Keban’da Arapgir’de ne yeyip içtiğimizi, ne giyindiğimizi sorardı.
Düğünlerimizi, toylarımızı, bayramlarımızı, şenliklerimizi, cenâze işlerimizi,
söylenen türküleri, çocuklara konan yeni isimleri bıkmadan usanmadan öğrenmek
isterdi. Şaşardım. Gençliğimin dar anlayışlarında boğulurdum. Koca Ahmet
Kabaklı nelerle ilgileniyordu? Devlet, millet, siyaset varken bunları mı
sormalıydı? Kaldı ki, aynı şehrin insanıydık, geleneklerimiz birdi.

 Fethi Gemuhluoğlu ağabeyimiz için söylediği
sözü zâten hiç mi, hiç havsalam almıyordu. ‘Folklordan,
töreden, dinden ve tasavvuftan birike birike insan-î kâmil olmuştu

diyordu. Dini, tasavvufu anladık da, folklor ve töre insanı kemâle erdirebilir
miydi? Yaşımın uyandırdığı tâze heyecanlar ve öteden beriden duyduğum kırık
dökük bilgiler içimdeki itirazları büyütüyordu.

Zaman geçecek,
gün gelecek bizzat kendisinden dinleyecektim Ahmet Yesevî öğretisinin hangi
temellere oturduğunu… Şah-ı Nakşibendi’nin halkın içine nasıl katıştığını;
ziyârete gittiği köylerde ekinleri, ağaçları, kuzuları, tavukları bile sorup
insanlarla halleştiğini öğrenecektim. Hz. Mevlânâ’nın  ‘Hakk’ı
bulmak kolaydır, halkı bulmak zordur
’ sözünün hangi anlayışa tekabül
ettiğini, ne gibi iç akrabalıklar kurmamıza denk geldiğini kavrayacak ve dünya
zihnimde yeniden şekillenecekti…

Mayıs ayının
ortalarıydı. Babamın rahatsızlığı münâsebetiyle bir kaç günlüğüne Elazığ’a
gidip dönmüştüm. İlk fırsatta yanına uğradım. Vakıf’da Altan Deliorman’la
birlikte oturmuş sohbet ediyorlardı. Usulca bir sandalyeye iliştim. Elimi
ayağımı iyice toplayıp küçültmüştüm. Çok kere olduğu gibi nefesim tutulmuştu.

Muhterem
Hoca’mız bir iki alıştırmayla beni sözün içine çekmeyi başarmıştı hemen. Gene
sorup soruşturuyordu. Elazığ’dan biraz havadis vermek istedim, hoşuna
gideceğini biliyordum. Goethe’yi ziyârete giden genç şâir gibi bütün söyleyeceklerimi
unuttum ve heyecanla:

-Elazığ’a
bahar iyice gelmişti, Kapalıçarşı’nın önündeki tablalarda yeşil erik
satıyorlardı, diyebildim.

Birden
gözlerinin içine renk renk cıvıltılar düştü. Elazığ sevgisi ve hasreti
yüreğinde dağ gibiydi, hiç eksilmezdi.

Altan
Deliorman gülümseyerek bakıyordu yüzüme. Muzipce sordu:

-Yeşil Erik ne
oluyor?

-Erik
çağalası.

-Ne eriği?

-Caneriği…

-Başka adı yok
mu?

-Aluça
diyenler de var.

-Başka?..

Altan
Deliorman hiç üşenmeden ard arda soruyor, ben ise her defasında başa dönüp aynı
cevapları veriyordum. Yeşil erik, caneriği, bahçe eriği, aluça…

Kabaklı
Hoca,  boş kasnak gibi döndüğümü ve zorda
kaldığımı görünce imdadıma yetişti:

-Altan bey,
Altan bey! Boşuna yorulma! Bu çocuk ‘Papaz
Eriği
‘ demez!

O an nasıl
kalbim ılıdı, nasıl huzurlandım? Sanki bir kır çeşmesinin ışıyan berrak suları
akıvermişti bakışlarım boyunca. Aklımın ucuna gelir de ‘papaz eriği‘ der miydim, bilemiyordum. Ama Kabaklı Hoca, erken
davranıp beni himâyesine almıştı. O gün zihin dünyamda bir kırılma anı yaşadım.
Derin derin düşüncelere sevk olundum. Bin yıldır bu topraklarda kaç türünü
yetiştirip durduğumuz ve dünyanın biricik güzel dili olan Türkçemizle ağzımızı
şirinleştirdiğimiz ‘can eriği‘, niye ‘papaz eriği‘ olsun ki? Hem de onca
türkümüzde kendine yer açmışken, şifalı ve sağaltıcı kokularıyla reçellerimizi,
perverdelerimizi, şurup ve şerbetlerimizi tatlandırmaya devam ederken… Zihnimiz
parçalandığında kelimelerimiz de bizden uzaklaşıyordu demek ki. Kelimelerimizi
kaybedince her şey yerinden oynuyor, millet olma şuurumuzu ve inancımızı da kaybediyorduk…

Cemil Meriç, ‘Öyle seveceksin ki, kelimeler sana
yetecekler
’ demişti. Terbiyeden geçmiş bir dikkatli dilden bahsediyordu.

Dilde dikkat,
kalpte rikkat…

İmandan,
hazdan, şuurdan ve şevkten mürekkep selim bir kalpteki rikkat…

Ahmet Kabaklı Hoca’nın
daha o gün üç temel düşünceyi üç gümüş çivi gibi zihnime çaktığını
hissetmiştim.

Toprağımızı
yurdumuzu mukaddes bilecektik. İdrak ve duygu topladığımız bu topraklara
ayağımızın basması yetmezdi, her an kalbimiz de dokunacaktı.

O da Nurettin
Topçu gibi düşünüyordu: ‘Milliyetçilik
dâvâsı, sâdece milletini sevmek gibi bir histen ibâret değildir, milletini
sevmesini bilmektir
.’

Ve… Dilimiz
nâmusumuzdur; ona sâhip çıkacaktık.

1980
darbesinde, 28 Şubat’ta, onca netâmeli günlerde Kabaklı Hoca’mızı daha yakından
tanıma ve anlama fırsatı elde ettik. Yiğit tavrı hiç değişmedi. Aşk meydanında
merdâne davrandı. Estetik öfkesi, hakîkat tutkunluğu ve yanlışa başkaldırısı
bir milim eksilmedi.

Zarif bir
edâsı vardı. Bâzen boynu çok hafif yana kayardı. Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu
ağabey, ‘Bizim oraların mahcubiyet hâli
derdi.

Göz ile
dinlemek zarâfetini gösterirdi. Kimseyi arafta bırakmaz, diyeceğini der, ortaya
muammalı söz koyup kenara çekilmezdi.

Düşünce çilesi
çekerdi. Bu gözlerinden okunurdu.

Eskiler,  ‘Güzelden
gelen güzeldir
’ demişler. O’nun, her zaman aramızda iyiliği hatırlatacak
bir güzel sözü vardı. Etrafına umut yayıyordu. Her renkten, her kesimden
insanın yüreğine dokunmayı biliyordu. Kim ne der, hangi sıfatı yakıştırır
bilemem ama benim intibam o ki, Ahmet Kabaklı ideolojik asabiyeti yüksek biri
değildi. Bütün siyaseti, Türk Milleti’nin kadimdem getirdiği iman, şuur ve
değer varlığı üzerine kuruluydu.

Er odur ki,
ezelî sızı düşsün içine.

Ahmet Kabaklı
Hoca’mız öyle ezelî ve soylu bir sızıyla yaşadı ve o sızıyla Rabbinin huzuruna
vardı.

Memnun,
müsterih ve mutmaindi. Kâmil bir mü’mindi.

Ruhu şad,
ahiret makamı âlî olsun.

           

 

 

 

Ahmet Kabaklı’nın Yayınlanan İlk Yazısı

 

YUNUS EMRE Mİ YALAN
SÖYLÜYOR,                                                                                 GÖLPINARLI
MI?

 

Demagoji
piyasamıza yeni kadem basan (bir Ekim) erguvanî renk, Yığın dergisinde: Sabık,
eski edebiyat ve Tasavvuf üstadı bay Abdülbaki son iki yıl zarfında fikrî
tekâmülüne şaheser bir örnek daha vermek istemiş. Edebiyat Fakültesi Tanzimat
Edebiyatı Doçenti Dr. Mehmet Kaplan’ın (bir Temmuz) târihli İsstanbul
dergisinde yazdığı ‘Yunus Emre’ye Göre
İnsan
’ makalesinin tahrifi suretile garip bir hâle getirilmiş olan yazının
ismi ‘İnsanı ve insanlığı her şeyin üstünde
tutan Yunus
‘tur.

 

Aynı
mecmuanın bir başka sayfasında ‘Tevfik
Fikret ve Eseri
’ isimli kitabı münasebetiyle güya tenkit ederek, haksız
çıkardığı Mehmet Kaplan’ın Yunus hakkındaki fikirlerini nasıl evirip çevirip,
nasıl kendisine mal ettiği iki yazının mukayesesi suretiyle açıklanabilir. Şu
farkla ki, Mehmet Kaplan, Yunus Emre’deki insan sevgisini ve kâinat görüşünü
‘Spinoza’ ve ‘Goethe’de başka türlü ifâdelerini bulduğumuz bir panteizm
fikriyle izah ederken Gölpınarlı şu yalan dünyaya Emrem Yunus’un gözüyle olsun
bir maddî nigâh ediyor.

 

Üstat yeni iktisadî imanın verdiği vecd-ü hâl ile öyle bir coşuş
coşmuş, öyle bir kükreyiş kükremiş ki, yalnız ‘Marksist Yunus Emre’, ‘Komünist
Şâir
’ unvanlarını kullanmadığı kalmış. Hani burasını da ehl-i idrakin
iz’anına bırakıyor -hele ben söyliyeyim de, herkes kaderince anlasın- der gibi
bir hâli var.

 

Makalenin
hemen üstünde Nuri İyem’in yaptığı bir portre var. Naçar Yunus’un olduğunu
kabul edeceğimiz bu çehre, hayâlimizdeki mistik, kanaatkâr ve günahsız Yunus’a
hiç benzemiyor. Deryâdil Anadolu şâirine izâfe edilen bu portrede şimal
liderlerinin soğuk ve dürüst insafsızlığı okunuyor. Hayatında hiç kana
girmemiş, insana ve insanlığın bütün vüs’atiyle büyük ruhuma doldurulmuş
melek-haslet bir şâire karşı doğrusu ya cesurca bir muziplik.

 

Bozkırlar, kana boyanmış susuz bozkırlar;
ağaçsız toprağın bağrı şahrem şahrem; kuruyan kanların üstüne damlayan
kanlardan toprak, çiğ güneş altında yer yer buhurdan gibi tütmede
’ diyerek;
on üçüncü asır Anadolu’sunun çehresini çizdiğini vehmeden yazar, bize kalırsa
ihtilâl Rusya’sının hâlini pek güzel tersîm ediyor. Maksim Gorki’yi bu günlerde
fazlaca okuyor olmalı. ‘Divan Edebiyatı
Beyanındadır
’da gördüğümüz aynı sahte tonla târihe iftira, aynı müstehzî
üslûp, aynı yeni tuvalet giymiş ahretlik hâli.

 

Evet;
öyle sınıflaşmış bir Anadolu ki, adâlet müvezzii olan Tanrı bile ‘müstevlilerin
müttefikidir. Derebeylerinin zulmü almış yürümüş, zavallı işçi ve ırgat sınıfı
(!) kapitalist ağaların, has kölelerin elinde inim inim inildemektedir. Siz
sabık edebiyat üstadının büyük kalbine bakın ki, kendi zamanını bir yan etmiş
de, yedi asır evveline acıyor. Devrini aşan adam dediğimiz de bu olsa gerek her
hâlde. Ama ne yapsın, o devirde kendisi gibi ümanist bir idealistin olmayışına
da gönlü râzı olmuyor. Alıyor şâir Yunus’u ele, O’na materyalistlik pâyesi
veriyor. Ne demişti Rasih: ‘Lûtfu var
olsun eder ihsan ihsan üstüne
.’

 

Mutlaka
okumalısınız o makaleyi. Okuyun, öğrenin fakat şaşmayın aziz okuyucular.

 

İbâdetler başıdır terk-i dünya’ diyen
Yunus için ‘hiçbir vakit kendi içine
çekilmiştir
’ hükmü verilirse şaşmayın. Çünkü aziz üstat fikrini takviye
için şu mısraları alıyor.

Teferrüc eyleyû vardım sabahın sinleri
gördüm.

 Karışmış
kara toprağa şu nâzik tenleri gördüm.

Yok,
yok; bu sözlerin bizim anladığımızdan başka bir mânâsı da mı var? diye düşünüp
şaşmayın.

 

Bu
kadarla kalsa iyi. Göçebe natüralizmini, İslâm Tasavvufu ile karıştıran üstadın
ideolojisi, İslâm dininin Tasavvufun asırlardan beri telkin edegeldiği -ölümden
sonra müsâvat- fikrinden de hisseyap oluyor. Misal olarak aldığı:

Şunlar ki çoktur malları

Gör nice olur halleri

Sonucu bir gömlek giymiş

Onun da yoktur yenleri

 

Kanı mülke benim deyen

Köşk-ü saray beğenmeyen

Şimdi bir evde yatarlar

Taşlar olmuş üstünleri

 

beyitlerindeki
fikirlerin Ziya Paşa’da da:

 

Çün bay-u gedâ hake beraber girecektür…’
şeklinde bulunduğunu öyle ise Gölpınarlı’nın ‘Dîvan Edebiyatı Beyanındadır’da bu şâiri neden reddettiğini düşünüp
şaşmayın. Fakat yazıda göreceğiniz ahkâmın en acaibi şimdi veriliyor: ‘Ölümden en fazla bahseden Yunus, şüphe yok
ki hayata en maddî bağlarla bağlıydı
’ deniliyor. Bir kehânet örneği
addedilmeğe şâyeste olan bu sözleri ile Yunus’un:

 

Bu dünya bir lokmadır.

Ağzında çiğnenmiş bil.

Dive periye düpdüz

Hükümleri ettin tut.

 

sözleri
arasındaki müthiş tezadı düşünüp şaşmayın.

 

Zâten
eski üstadın kendisi de itiraf ediyor. Meğer âciz kalmışmış. Yazısının bir
yerinde Yunus’u ‘Et ve madde âşıkı
saymaktan başka çâremiz yok
’ diyor.

 

Eğer beni öldüreler külüm göğe savuralar

Toprağım anda bağurur bana seni gerek senî.                                                                                                     

 

gibi sözlerin
ve:

 

Ol benim sevdiğim nigâr ol benden fariğ

Nice varup hoş görünem iki cihandan fariğ

 

mısralarında
düsturlaştırdığı bir sevgilinin derdiyle yanan Yunus’a şâyet et ve sinir âşıkı
yâni zampara pâyesi verilirse şaşmayın.

 

Bir
hüküm daha: ‘Zâten Yunus’un tasavvufu
züht üzerine kurulmuş korkak bir tasavvuf değil ki
’ deniliyor. Fakat izah
edilmiyor ki, kimin tasavvufu züht ve takva üzerine kurulmuştur ve korkaktır.
Yoksa bizim bildiğimiz hür ve serâzad felsefe de mi diğergûn oldu? Yoksa en çok
zâhit olması lâzım gelen Şeyhülislâm Yahya Efendi bile:

 

Mescidde riyâ pişeler etsin ko riyayı

Meyhaneye gel kim ne riya var ne müraî

 

dememiş
miydi? Misalleri uzatmak ve Yunus Emre müellifinden beklenmeyecek kadar çürük
olan iddiaları sayıp dökmek kabil, fakat yetişmez mi ki? Şimdi düşünüyoruz.
Fikret’e kıyan, O’nu efkâr-ı umumiyye önüne zihninden bile geçirmediği
ideallerin bayraktarı olarak çıkaran eller, şimdi de bizim derin, büyük, bizim
dertkeş Yunusumuza saldırıyorlar. O’nun yedi mezarındaki kemiklere cefa
çektirmeye niyet etmişler. Belki yakında onun için de ‘Yunus Emre ve İdeolojisi’ isimli kitaplar yazılacak; ‘İleri Gençlik Teşkilâtları’ O’nun da
materyalizmi hakkında konferanslar tertipleyecek.

 

Düşüncemiz
bizi fenâ şeyler söylemeğe -yalan söylüyorsun Abdülbaki bey- diye kükremeğe
götürecek kadar ağır. ‘Yunus’un beş yüzü
mütecâviz şiiri, ağaçların, kuşların, suların ve insanların her seher, her
sabah söylediği Yunus İlâhileri senin dediğini demiyor, senin söylediğini
söylemiyor’
demek istiyoruz. Fakat târihimin İlâhi sayfaları arasından
gelen Emrem Yunus’un lâhutî sesi bizi teskin ediyor:

 

Kim bize taş atar ise güller nisar olsun ana

Çerağıma kasteden hak yandırsın çerağını.

 

Son Saat, Yıl: 1, nr. 120, 20 Kasım 1946, s. 2.

1...332333334...1.3861.386 Sayfanın 333. Sayfası