23.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 333

Akıldan, Bilimden Ve Ahlaktan Uzak Dindarlık

İlahiyatçı
Ayşe Sucu’nun Sözcü Gazetesindeki köşe yazısında şu cümleleri çok
dikkatimi çekti.

“Hamdi Yazır, Mehmet Vehbi Efendi, Rıfat Börekçi, Mehmet Akif, Seyyit
Bey
dönemlerinin önemli simaları. Aralarında
fikir ayrılıkları olsa da cumhuriyete geçişte Atatürk’e destek veren bu
şahsiyetlerin ortaya koyduğu fikri seviye, günümüzde çoktan aşılmalıydı.

Gelin görün ki, onların bıraktığı yerde bile değiliz:

Ne ‘Ey
Müslümanlar uyanın, felsefe İslam’a çalışıyor’
diyen Hamdi Yazır‘a
kulak verdi günümüz dindarları; ne de dillerinden düşürmedikleri, ‘asrın idrakine
söyletmeliyiz İslam’ı’
diyen M. Akif‘e. Akıldan, bilimden ve
ahlaktan uzak dindarlık
söylemlerde bile hükmünü sürdürür oldu.”

****

Cumhuriyet Dönemi Din Bilginleri

Ayşe
Sucu’nun iki önemli tespitinden ilkine göre, bir asır öncesinin dini
konularda yetişmiş şahsiyetlerinin fikri seviyesini geçmek şöyle dursun
gerisindeyiz.

Oysaki
ismi geçen şahsiyetler Osmanlı’nın çöküş döneminde yetişmişti. Cumhuriyetimizin
kuruluşundaki çalkantılı dönemde önemli hizmetler verdiler.

Kuruluş yıllarında okuryazar oranı yüzde 6-7 civarında olan, yaklaşık 10-12 milyon nüfuslu savaş yorgunu
bir toplumduk.

O çetin
şartlarda yetişenlere nazaran bugünkü din bilginleri de çok geniş imkânlara
sahipler.

Şimdi ülkenin
her yerine yayılmış 205 üniversitemiz var. Üniversitede okuyan öğrenci
sayısı 8,24 milyona ulaştı. İlahiyat Fakültesi sayısı 105’e erişti.
 İsteyen herkesin bütün dünya
literatürüne ulaşabildiği, dünyada bilim ve teknolojinin inanılmaz imkânlar
sunduğu bir dönemdeyiz.

Bu
şartlarda din bilginlerimizin de dünyadaki emsalleri gibi önceki asırdaki
meslektaşlarını geçen fikri bir tekamülü başarmış olmaları umulurdu.

Konunun
uzmanı olan Ayşe Sucu’nun tespitinin doğruluğunu değerlendirmek haddim değil.
Fakat mübarek Ramazan Ayı vesilesiyle dinimizi anlatmak için ekranlara çıkan
kişilere bakınca
bu acı tespiti kabul etmek zorunda olduğumuzu görüyorum.

*********************************

Atatürk Ve Dinin Mesajına Erişim

İlahiyatçı
Ayşe Sucu’nun ikinci tespiti ise günümüzde akıldan, bilimden ve ahlaktan
uzak bir dindarlık hâkim durumda.

Cumhuriyetin
ilk yıllarında kendisini Müslüman kabul eden kitlelerin İslam’ı anlaması ve
yaşayışı tahkike yani inceleme ve araştırmaya dayalı değildi. Tamamen telkin
ve tekrara dayalı ezberlenmiş bir dini hayat
vardı.

Camilerde
Cuma hutbeleri bile Arapça okunuyordu. Kur’an’ın ve hadislerin Türkçe
meal ve tefsiri yoktu.
Dinin mesajlarının aktarımı Arapça eğitim almış çok
az sayıdaki hocanın anlayabildiği ve anlatabildiği ile sınırlıydı.

Atatürk
dinin doğru anlaşılması için bu eksiklikleri giderdi. Halk Türkçe olarak
dinin mesajlarını okuma ve dinleme imkânına kavuştu.

Bu
muazzam başlangıçtan sonra, yüzyıla yakın bir zaman geçtiği halde, hala
dindarların çoğunun akıldan ve bilimden uzak olması anlaşılır ve kabul
edilebilir bir durum değil.

*********************************

Oruç ve Ahlak

Mübarek
Ramazan Ayında her sene sorulan “sakız çiğnemek orucu bozar mı?” “İftarı
hurma ile açmasak olur mu?”
tarzı soruların yine soruluyor olması, kat
ettiğimiz yolu değil kaybettiğimiz yılları gösteriyor.

Fakat
yine de sosyal medyada farklı sorular ve cevapları da görmeye başladık:

·        
Adaletsizlik
orucu bozar mı? Ya haksızlık etmek,
zulmetmek?

·        
Fakir halkın
imkanlarıyla saraylarda, köşklerde, villalarda oturmak orucu
bozar mı?

·        
Halkın çoğu
asgari ücret seviyesinde gelire sahipken ve asgari ücret açlık sınırının
altında iken 3-5 yerden ballı maaş almak orucu bozar mı?

·        
Yalan
söylemek
orucu bozar mı? Ya iftira
etmek?

·        
Rüşvet
almak
orucu bozar mı?

·        
Kamu
malını israf etmek, lüks ve şatafat içinde yaşamak
orucu bozar mı?

Elbette hem orucu ve hem de imanı bozan haller bunlar.

Bu ve
benzeri soruları ve doğru cevaplarını camilerde imamlardan duyamazsınız.

“Kütük
ağlıyordu” diye hikayeler anlatarak halkımızı ağlatan bezirganlardan da
duyamazsınız.

·        
Peygamber
sünneti “meşvereti” yani ortak aklı reddedip, iradenizi bir
kişiye devretmenin
dindeki yeri nedir?

·        
“İşi
ehline veriniz”
emrini
“makamlara yakınlarınızı yerleştirin”
olarak anlayıp uygulayan “dindarlar”
Cennete mi gider, Cehenneme mi?

Bu gibi
soruların cevabını ne Diyanet İşleri Başkanlığından ve ne de İlahiyat
Fakültelerimizin
dekanları ve profesörlerinden de duyamıyoruz.

Çünkü
sadece akıl ve bilimden uzaklaşmakla kalmadık. Ahlaksız bir dindarlık
olabileceğine inanan bir zihniyeti ülkemize hâkim kıldık. Dindarlarımız
ahlak üretemiyor.

Oysaki İslam
peygamberi “ahlak peygamberiydi” ve “güzel ahlakı tamamlamak üzere”
gönderilmişti.

Peki
neden bu hale geldik?

*********************************

Dindarlar Neden Ahlaksızlıkların Parçası Olurlar?

1930’ların
Almanya’sı bilim ve kültürde çok yüksek seviyede idi. Fakat bu toplum bile
Hitler gibi birinin peşine takıldı. Geri kalmış ülkelerde bu daha da kolay
olabiliyor.

Özgür Koca imzalı bir makalede bu sürecin sebeplerine dair makul açıklamalar
buldum:

“Bireyin grup içinde kaybedilmesi ile kötülük arasında çok yakın bir ilişki vardır. Naziler
birey olamadıkları için o kötülükleri yaptılar. Emir komuta zinciri
içinde düşünme ve değerlendirme kabiliyetini yitirir insan. Grup bireyi
yutar.”

“Ancak kendi
aklıyla düşünmeye cüret edenler
grup olarak işlenen cinayetlerin önüne
geçebilir. Birey olamayan insan daha kolay şiddet ve ahlaksızlık üretir.”

Türkiye’de de yaşanan
bütün olumsuzluklara, ağır ekonomik kriz ve derin yoksullaşmaya rağmen, ahlaki
yozlaşmanın birer parçası olarak kalan “dindarlar” da aynı durumda değil mi?

Kötülükler üreten ve ahlaki olmayan yollara başvuran bir yönetim tarzına destek verenler için bir
başka makul açıklama daha var:

Bunlar
kendilerini kutsal bir görev yapacak bir partinin, bir örgütün, bir
cemaat veya tarikatın, seçilmiş bir grubun (fırka-i naciyenin) parçası
kabul ederler.
“Kadrolaşma gibi ahlaken problemli tavırları meşrulaştırırlar.
Ne de olsa bunu seçilmiş olan grup mensupları, kurtarmak istedikleri
kalabalıklar için yapmaktadır.”

Şüphesiz
bu mazeretler “ahlaksız dindarları” kanuni sorumluluktan kurtarmaz.

Bu mazeretlerin ahirette hesap verirken de faydası olmaz.

Ebüsuûd Efendi ve Tefsiri – 7 Ebüssuûd Efendi Tefsiri ve Kur’ân-I Kerîm Tefsiri Hakkında.

Ebüssuûd Muhammed Efendi, kendisi 30
yıl şeyhülislâmlık yapan bir İslâm âlimidir. Aynı zamanda yüksek seviyeli bir
müderristir1. Yetiştirdiği talebeler arasında, sonraki yıllarda; şeyhülislam,
kazasker, kadı ve müderris unvanına sâhip olmuş âlimler vardır. Devrinin ‘en tesirli şahsiyetlerinden biri’ olarak
tanınır. Çok yönlü bir İslam âlimi olmakla birlikte özellikle tefsir ve fıkıhtaki
mahâreti ile tanınmış ve ön plâna yerleşmiş, şeyhülislamlığı ve fetvalarının
yanı sıra İrşâdü’l-Akli’s-selîm ilâ
Mezâya’l-Kitâbi’l-Kerîm
isimli tefsiri ile haklı bir şöhrete mazhar
olmuştur.

Ebussuûd’un
olgunluk döneminde kaleme aldığı ve telif ettiği eserini yaklaşık yirmi yılda
tamamlamıştır. Kur’an nazmındaki mânayı bütün yönleriyle açığa çıkarmayı
hedefleyen ve bu maksatla dil ve belagat tahlillerine ağırlıkla yer veren
müteahhirîn dönemi2 dirayet tefsirlerinin2
hususiyetlerini taşır. Âyetlerdeki ince ve gizli mânaları tespit etmeye yönelen
Ebussuûd, lügat açıklamaları yanında dildeki ihtilafların ve ibârelerdeki
tercih unsurlarının tespit ve izahında çok başarılıdır. Bu yönüyle de üst
seviyede bir dil âlimi pâyesine erişmiştir. Eser bu yönüyle yer yer en önemli
iki kaynağı olan Zemahşerî’nin4 el-Keşşâf’ını5 ve
Beyzâvî’nin6 Envârü’t-tenzîl’ini7 aşan bir muhteva
zenginliğine sahiptir. Ebussuûd’un dirayetini sergilediği eseri dil ve üslup
özellikleriyle Arap belagatının8 zirvesinde kabul edildiğinden İslam
dünyasında kısa sürede yayılmış, Zemahşerî ve Beyzâvî’den sonra hiçbir tefsirin
erişemediği bir şöhrete nail olmuş, kendisinden sonraki tefsirlerin ana
kaynakları arasında yerini alarak medreselerde okutulmuş ve üzerine çeşitli
çalışmalar yapılmıştır.

Ebüssuûd
Efendi kitabının mukaddimesinde tefsirini kaleme alırken Zemahşerî, Fahreddin
er-Râzî ve Kâdî Beyzâvî’den faydalandığını zikrediyorsa da dönemindeki telif
geleneğine uyarak gerek rivâyet gerekse dirâyetle ilgili konularda başka
tefsirlerden de faydalanmıştır. Kaynaklardan aldığı bilgileri bâzen
özetleyerek, bâzen da şahsî görüş ve düşüncelerini ilâve etmek suretiyle kendi
üslûbuna dökmüştür. El-Keşşâf’ı esas almakla birlikte Zemahşerî’nin i‘tizâlî9
görüşlerine katılmamıştır. Müellif, dil ve belâgat yönüyle Arap edebiyatının
doruk noktasında bulunan tefsirinden dolayı, ‘Zamanın görmediği, kulakların duymadığı sözler söylemiştir
şeklinde övgüyle anılmıştır. Kâtib Çelebi10 de tefsirin nüshalarının
İslâm dünyasına yayıldığını, ifâde ve üslûbunun güzelliği sebebiyle büyük
âlimlerin kabulüne mazhar olduğunu, el-Keşşâf ve Envârü’t-tenzilden başka
hiçbir tefsirin bu ölçüde itibar görmediğini kaydeder.

İrşâdü’l-akli’s-selîm,
başta Şevkânî11 ve Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsî12 olmak
üzere daha sonraki müfessirlere örnek olmuştur. Âlûsî, hemen hemen her âyetin
tefsirinde Ebüssuûd’un ibâresini alıp bazı değişiklikler yaptıktan sonra
kendisinden kattığı kelimelerle ifâdeye yeni bir şekil kazandırmaktadır.

Eser üzerinde
muhtelif çalışmalar yapılmıştır. Kâtib Çelebi’nin tesbitine göreZeyrekzâde’ diye meşhur olan Muhammed
b. Muhammed el-Hüseynî13 1595 yılında Ebüssuûd tefsirine uzun bir
önsöz yazmıştır. Akhisarlı Şeyh Ahmed er-Rûmî14 de 1631 yılında bu
tefsirin Rûm sûresinden Duhân sûresine kadar olan kısmını şerhetmiştir.
Radıyyüddin Yûsuf el-Makdisî15 , eserin yarısına kadar olan kısmına
yazdığı şerhi Kudüs’e gelen Es’ad b. Sa’deddin’e hediye etmiştir.

Tefsir
üzerinde akademik çalışmalar da yapılmış olup Abdullah Aydemir’in 1968 yılında
hazırladığı doktora tezi bunların ilk örneklerinden birini teşkil eder.
Bedriyye bint Sâlih b. Gadûn, ed-Dahîl fî tefsiri Ebi’s-Suûd el-mûsemmâ
(bi-)İrşâdi’1-akli’s-selîm ilâ mezâya’l-Kur’ani’l-Kerîm adıyla bir yüksek
lisans tezi hazırlamıştır.

Tefsir
kelimesi lügatte ‘örtülü ve kapalı olan
şeyi ortaya çıkarmak, açmak, beyân etmek
’ olarak açıklanır. İslâmî
ilimlerde tefsir; beşer kudreti dâhilinde, Kur’ân-ı Kerîm âyetlerindeki Allahü
teâlânın murâdını bildiren ilimdir. Kelâm-ı İlâhî olan Kur’ân-ı kerîmden
murâd-ı İlâhîyi anlayıp, bildiren âlimlere müfessir denir. Buna göre tefsir
ilminin mevzûu, Kur’ân-ı Kerîmdir. Kur’ân-ı Kerîm, Allahü teâlânın kelâmı,
sonsuz bilgiler, hükümler, hikmetler ve faziletler kaynağıdır. Cenâb-ı Allah
Kur’ân’ı, insanların en yükseği olan sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)
Efendimize indirmiştir. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerîm’in kapalı ve anlaşılması zor
âyetlerini kerîmeleri, Peygamberimiz, İslâmiyet’i, ‘sahâbe’ denilen berâberindeki insanlara açıklamıştır.  Daha sonra da tefsir âlimleri yetişmiş, tefsir
ilmi gelişmiştir.

Arapçayı çok
iyi bilenler de Kur’ân-ı Kerîm’i tam mânâsıyla anlayamazlar. Kur’ân’ın
tercümesinin yapılması asla mümkün değildir. ‘Meâl’ denilen kısa açıklamalar da yeterli değildir. Tefsir
kitaplarının da birkaç kişiden oluşan heyet tarafından hazırlanmış olanları
tercih edilmelidir. Veya müfessirin, diğer tefsir âlimlerinin çalışmalarından
faydalanmış olması gerekir. Müslümanların çoğu, bâzı tefsir kitaplarını da tam
olarak anlayamıyor olabilirler. Bu sebeple müfessirlerin sâdece anlama
kabiliyetleri değil, anlatma kabiliyetlerinin de üstün olması gerekir. Buna ‘belâgat’ denilmektedir. Güvenilir
kaynaklardan günümüze intikal eden bilgilere göre belâgati en yüksek Müslüman
şüphesiz Hz. Muhammed idi. İkinci sırada Hz. Ali (kav) vardır.

Tefsir ilmi,
diğer Temel İslâmî ilimlerle ilişki içerisindedir. Zira diğer Temel İslamî
ilimlerin de birinci kaynağı, Kur’ân-ı Kerîm’dir. Tefsir ilminin birebir ilişki
içerisinde olduğu Temel İslam ilim dallarından birisi de İslâm Hukuku’dur.
Tefsir ilminin fıkıhla olan ilişkisi özellikle Kur’ân-ı Kerim ortak paydasında
ahkâm âyetlerinde belirginleşmektedir. Tefsir usulleri içerisinde sâdece
Kur’an-ı Kerim’deki ahkâm âyetlerini konu edinen tefsirlere ‘ahkâm tefsirleri’ denir. Bunun dışında
rivâyet ve dirayet tefsir çeşitleri de bulunmaktadır.

Ebîssuûd
Efendi, gerekli yerlerde âyetlerin fıkhî yönden tefsirlerini yapmıştır. Zira
Kur’ân’ı baştan sona açıklamayı kendisine gaye edinen her tefsir, Kur’ân’da
geçen ahkâm âyetleri sebebiyle fıkıhla irtibat hâlinde olmak durumundadır.

Ebüssuûd
Efendi aynı zamanda hukukçu olduğundan, İslâm hukuku ilim sâhasında da
güvenilir bir söz sâhibi idi.

Ebüssuûd
Efendi, otuz yıla yakın bir süre Osmanlı Devleti’nin en önemli makamlarından
birisi olan Şeyhülislamlık makamında bulunmuştur. Bu makamda bulunduğu müddet
zarfında halkla iç içe olmuş, gündelik sosyal problemlerle mücâdele etmiştir.
Osmanlı Devleti’nde problem olarak görülen para vakıfları, devlet arazileri
meselelerinde bir hukukçunun yapması gerektiği gibi sorumluluğu üzerine almış
ve bu konular hakkında hükümler ortaya koymuş, koyduğu hükümler aynen
uygulanagelmiştir. Günümüzde de uygulanmaktadır. 

Ebüssuûd
Efendi, eserinde Kur’ân-ı Kerîm’in fesâhat ve belâgat üzerinde durduğu gibi,
âyetler arasındaki münâsebetleri açıklayıp cümlelerin taşıdığı ince ve gizli
mânâları ortaya çıkarma hususunda son derece hassas davranmıştır.  Bazen gramerle ilgili açıklamalarda bulunarak
âyetlerin kolay anlaşılmasını sağlamıştır. 

Ebussuûd
Efendi, eserinde şiirleri de delil olarak kullanmıştır. Bütün bu saydığımız
özellikleriyle eser, edebî tefsirlerden kabul edilir.

Ebussuûd
Efendi, tefsirinde İsrailiyyata yer vermiş ve bununla beraber bunlardan
bazılarının uydurma olduğunu, akıl ve nakille bağdaşmadığını belirtmiştir.
Meselâ Bakara sûresi 102. âyetinde Hârût ile Mârût hakkında nakledilen rivâyet
buna örnek olarak gösterilmektedir. Âyetin tefsirinde Hârût ile Mârût hakkında
nakledilen İsrailiyyat menşeli rivayeti naklettikten sonra, bu habere
güvenilemeyeceğini, bu tür hikâyelerin sadece irşad maksadıyla nakledilen
meselelerden ibâret olduğunu söylemektedir. Ayrıca ahkâm âyetlerini
yorumlarken, Hanefî mezhebini öne çıkarmış, bunun yanında diğer mezheplerin
görüşlerini de belirtmitır. Bâzen de mezheplerin delillerini zikrederek mezhepler
arası karşılaştırmalar yapmış ve Hanefî mezhebinin görüşünü deliliyle birlikte
belirtmiştir.

Osmanlı
âlimlerinden Kâtib Çelebi, Ebüssuûd Efendi tefsirinin nüshalarının İslâm
dünyasına yayıldığını, ifâde ve üslûbundaki güzelliği sebebiyle eserin büyük
âlimlerin kabulüne mazhar olduğunu, el-Keşşâf ve Envârü’t-tenzilden başka
hiçbir tefsirin bu ölçüde itibar görmediğini kaydeder.

…………………..

1müderris: Profesör. 

2müteahhrin dönemi: Sonradan gelenler anlamında bir fıkıh
terimidir. Hicrî üçüncü asırdan ve özellikle beşinci asırdan sonra gelen
âlimler hakkında kullanılır.  Zıddı ‘Mütekaddimun’dur. Mütaahhirun’a ‘Halef’, Mütakaddimun’a ‘Selef’ ismi de verilmektedir. Bu ayırım
daha çok Ehl-i Sünnet mensupları hakkında kullanılmaktadır. Müteahhirun ve
Mütekaddimun ayırımı sâdece zaman unsurunu ilgilendiren bir ayırım değildir.
Üçüncü asırdan sonra gelen âlimler nitelik bakımından da Mütekaddimun’a nazaran
birtakım farklılıklar arzederler. Hattâ Mütekaddimun dönemine İslâm hukukunu
canlı tuttuklarından dolayı ‘Müctehidler
devri
’ adı verilmektedir.

3dirâyet tefsiri: Kur’an’ın akla göre yapılan tefsirine verilen
isimdir. Rivâyetleri ikinci plana atan, akıl ve mantık yoluyla yapılan tefsir
türüdür. Zıddı ‘rivâyet tefsiri’dir.
Kur’ân ^yetlerini âyetlerle, hadislerle ve sahâbe sözleriyle açıklamak
demektir.
4Zemahşeri: (1075-1144 İran’ın
Zemahşer şehrinde doğdu. Tefsir, kelâm, fıkıh, lügât ve belâgat gibi birçok
konularında söz sâhibi olan bir İslâm âlimidir. 

5el-Keşşaf: İslâm’ın temel bilgi
kaynaklarının en önemlilerinden biridir. 
Zemahşerî’nin hazırladığı tefsir kitabıdır. Kur’ân’ı Kerim’in
mucizeviliğini anlatmasıyla, dilindeki üstünlük sebebiyle bilinir.

6Beyzâvî: (?-1286) İran’ın Şiraz şehri yakınlarındaki
Beyda kasabasında doğdu. Hukukçu ilim adamı ve Şafi’i-Eş’ari müfessirdir.                                                                                                                        
7Envarü’t-tenzil: Beyzâvî’nin Kur’âm
tefsiri. ‘Kadı Tefsiri’ olarak da anılır. Yazar, eserini 1252 yılında Tebriz
şehrinde yazmaya başlamıştır.

8belâgat: İyi, güzel konuşma, sözle inandırma
yeteneği. 

9itizâlî:
Mutezile
Mezhebiyle alakalı görüş. 

10Kâtip Çelebi: (1609-1657) Tarih, coğrafya, bibliyografya ve
biyografya sâhasında çalışmalar yapmış Türk-Osmanlı ilim adamı Dünya ilim
edebiyatında en ünlü ve bilinen eseri; İslam dünyasının en değerli eserlerini
içeren 15.000’e yakın kitabı ve 10.000’e yakın müellifi alfabetik dizin
sistemine göre tanıtan Keşf ez-zunûn ‘an esâmî el-kutub ve’l-fünûn ve daha
sonra İbrahim Müteferrika tarafından basılan meşhur coğrafya ansiklopedisi
Cihannümâ ile tanınır.

 11Şevkânî: (?-1760) Şiî İslâm
âlimi. Zeydîliğin teşkilâtlanmasında önemli tesiri vardır.

12Alûsî: (1802-1854) Iraklı müfessir. 

13Muhammed el-Hüseynî: Câferî mezhebine mensup İslâm tarihi
öğretim üyesi.

14Ahmet er-Rumî: (?-1631) Kıbrıs’ta doğdu. Adanın fethinden
sonra Anadolu’ya Akhisar’a geldi. Osmanlı dönemi müelliflerindendir. Eserlerini
Farsça ve Arapça yazdı.

15Yusuf el Makdisî: Hanbeli mezhebine mensup İslâm âlimi. 

Ebussuûd
Efendi Hazretlerinin Hâtimesi
 

                                                                                                                                                   
                      
Celîl
(celal sâhibi) Rabbine yakaran zelil kul der ki: Ey ismet ve irşat velisi, ey
azgınları hayır ve rahmet yoluna hidâyet eden, kâinatı yoktan var eden,
boyunların yegâne mâliki olan Allah’ım!

Yalnız sana
tevekkül ediyorum ve sana dönüyorum. Yardıma muhtaç şaşkın mazlumun imdadına
yetişen yegâne sensin; korkulan belâlardan koruyan da ancak sensin. Zamanın
felâketlerinin gailelerinden senin güvenli haremine sığınıyorum; senin sağlam
himâyene iltica ediyorum; senin sağlam kalene sığınıyorum; senin gizli
sırlarının hâzinelerinde saklı olan tükenmez iyiliklerden, yaratma kaleminin
yazdığı din ve dünya işlerinin en hayırlı olanlarını diliyorum; çeşitli fitne
ve şerlerden özellikle aldatıcı olan dünya yurduna dayanmaktan, onun
nimetlerine ve câzibesine aldanmaktan, onun göz alıcı süs ve ziyneti yüzünden
fitneye düşmekten sana sığınıyorum.

İmdi, ey
Rabbim! Beni himâyen ile koru; bana inâyetinle yardım eyle; beni karanlığın
engellerinden kurtaracak, cismâni bağlardan soyutlandıracak o aydmlatan ilâhî
nurları ve parıldayan sübhanî feyizleri bahşet; benim serkeş nefsimi kötü tabiat
ve ahlâkın kirlerinden arındır; benim katı kalbimi o aydınlatma ışınlarıyla
ışıklandır ki, insanlık sırlarını geçmeye istidadı olsun ve Hazeretü’l Kuds’e
(Firdevs Cennetine) gitmeye hazırlanabilsin!

Allah’ım! Beni
hak ve hidâyet caddelerinde sâbit kadem eyle; beni hayır ve takvâ yollarına
irşat eyle; benim en aziz meramımı rızânın talebi eyle ve en şerefli günümü de
seninle buluşacağım gün eyle! O gün ki, insanlar, fırka fırka âlemlerin
Rabbinin huzuruna duracaklar. Ve beni kendilerine büyük nimetler bahşettiğin
peygamberler, sıddıyklar, şehidler ve sâlihler ile beraber haşreyle! Bunlar ne
güzel arkadaştır!

YAYINEVİNİN
ŞÜKRAN YAZISI

Üç seneyi
bulan bir uğraşmadan sonra bu muazzam eseri yayınlayabilmiş olmanın şükrünü edâdan
aciziz. Âlemlerin Rabbine sonsuz hamdüsenâlar, ‘Yaratılmışların en hayırlısına’
selâtü selâm Ebussuûd Hazretine rahmet olsun..

Bu vesileyle
bir noktaya açıklık getirmek isteriz.

Bu eser, târihimizin
belki en büyük tefsiri olmakla klasik tefsirler zümresine girmektedir.

Halbuki yarım asırdan
beri ülkemizde tefsir sâhasında ya Mısırdan veya diğer Arap ülkelerinden
müdevver yahut oryantalizmin tesiri altında kalmış tefsirler bilhassa okumuş
yazmış çevrelerde ön almıştır. Diğer İslâm ülkelerinden iktibas edilen
tefsirlerin büyük kısmında o ülkedeki siyasî çalkantıların tesirleri de başrolde
görünmektedir. Veya Muhammed Elmalı gibi güvenilir müfessirlerin çeşitli
versiyonları tekrar edilmek durumunda kalınmıştır.

Muhteşem
Süleyman’ın devrinin tefsiri olan Ebussuûd tefsiri ise zâten ülkemizdeki hemen
bütün tefsirlerin önemli bir kaynağı idi. Bu bakımdan klasik tefsirlerle çağdaş
tefsirler arasında kıyaslama yapmak gerektiğinde, Ebussuûd Efendi Tefsiri en
uygun klâsik tefsir makamındaydı.

Bu mümtaz
tefsirin tamamı târihî bir vesika olarak ortaya çıkınca asıl özelliği ve
güzelliği, gözleri kamaştıran bir şekilde belirginleştiği gibi klasik
tefsir-çağdaş tefsir münâkaşasına da aydınlık getirdi.

Elbette klasik
tefsirler de tenkit edilebilir. Bilhassa yazıldıkları zamanın ilmî seviyesinde
kalmaları, belki dayandıkları hâdislerin sıhhati ve nihâyet yürüttükleri
muhakemeler ve edebî üslub bakımından birçok tenkidi dâvet edebilirler. Ne var
ki hiç kimse çağının ilerisindeki ilmî gelişmeleri bilmedi diye ayıplanamaz. Fakat
bilhassa itikad noktasında, tanınmış klasik tefsirlerin büyük bir dikkat ve
ihtimam gösterdikleri aşikârdır. Dinin orijini ve temeli de itikattadır.

Bu tesbitte
Ebussuûd Hazretlerinin, saf ve temiz iman günlerinin pırıltılarıyla süslenmiş
açık, aydınlık ve fakat tevhit ve İslâm’ın izzeti konusunda tâviz vermeyen,
yorumlarını (Al-i İmran ve bilhassa Beyyine suresi yorumunda) sayfalarca
okuyunca beş yüz yıl öteden ecdadın mânevî yardıma geldiğini hissetmekteyiz. Fetih
ruhunun kanatlarının rüzgârını içimizde duymakta, İslâm’ın şevket günlerinin
kavi imanını yaşamaktayız.

Redaktörlerden
bazılarının çalışmaları esnasında ‘Okudukça
imanımız arttı
’ dedikleri gibi.

Rahmetli büyük
imanlı şâir Süleyman Nazif’in;

Ahfadımın en son doğacak ferdine benden

Bir tuhfei iman götür ey son nefesim sen

mısraları
fehvasınca Ebussuûd Hazretleri, beş yüz yıl öteden ahfadına itikad yönünden
yardıma gelmiş gibidir.

Bu tefsirde
muhterem müellif, bilhassa âyetler arasındaki irtibatı görülmedik bir
zenginlikte tesis etmiş, her konuda hemen her iddiayı zikretmiş ve fakat
sonunda uygun olmayanları apaçık belirtmiştir. Cevap verileceklere cevap
vermiş, tenkit edilmesi gereken hususları da ortaya koymuş, zaman zaman Allah’ın
büyüklüğü karşısında heyecanlanmış ve birçok kere ‘Allah en iyisini bilir’ diyerek iddiacılık yapmaktan çekinmiştir.

Böyle bir
eseri Türkçeye kazandırabildiğimiz için, tercüme edene, redaktörlere,
dizenlere, baskıda titizlik gösterenlere ve her türlü emeği geçenlere teşekkür
ve Cenab-ı Bariye sonsuz hamd-ü senâ ve Resulüne selatü selâm eder merhum
Ebussuûd Hazretlerine rahmetler dileriz.

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon:
0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77 
e-posta:
bogazici@bogaziciyayinlari.com //   www.bogaziciyayinlari.com.tr  

Sarıklı Sömürücüler

İçinde
bulunduğu bu haliyle despotların yönettiği İslam ülkelerinde, Kur’an’ın
kendisine indiği ahlak peygamberi Hz. Muhammet’in ruhunun huzurlu ve rahat
olması mümkün değildir.

Ahlak
Peygamberi Hz. Muhammed, peygamberliğinin yanı sıra kurduğu bir Site Devletinin
de başkanıydı. Diğer adıyla ‘’Medine Şehir Devleti’’

Ancak
bu başkanlık despotizme açık bir başkanlık değildi.

İslam’ın
şeriat adı altında uygulamada ön gördüğü vaz geçilemez üç kavram ‘’şura/
istişare/meşveret( ortak akıl ),Adalet ve Liyakat( işin ehline
verilmesi)’’kavramları temel anayasa hükmüydü.

Ahlak
Peygamberinin ve arkasından gelen Hülefa-i Raşidin döneminin devleti
yönetiminde bu üç kavramın layıkıyla işletildiğini görmekteyiz.

Bahse
konu bu üç kavramın çağdaş dünyamızdaki karşılığı ‘’Hukukun Üstünlüğünü esas
alan Demokratik Parlamenter Sistemdir’’.Bu çağdaş yönetim biçimi aynı zamanda
‘’Laik Sistemi’’( Fikir ve İnanç Özgürlüğü) esas alır ve İslam Diniyle ters
düşmez. Kur’an’ın ifadesiyle ‘’dinde zorlama yoktur’’,’’Senin dinin sana, benim
dinim bana’’vurgusu yapılır.

Ve
ahlak peygamberine gelen ilk ayet ‘’Oku, Allah’ın adıyla oku…’’ der ve devam
eder… Eğer Kur’an’ın indiği İslam Âlemi gelen ayetlerin şuuruna vakıf olsaydı,
ahlak Peygamberinin yaşadığı toplumunda verdiği nitelikli kavganın önemine
vakıf olabilseydi, çağdaş medeniyetlerin öncüsü olmalıydı. ABD den daha önce
Aya çıkmış olmalıydı. Uzay istasyonlarını kurmuş olmalıydı. Muasır medeniyetin
diğer adıyla İslam’ın öngördüğü medeniyetin öncüsü İslam Ülkeleri olmalıydı…

*

Büyük
çoğunluğu din eksenli düşünen bir kısım İslam Ülkelerinde durum ne?

Kurgulanmış
dış güdümlü bir siyasi yapı, Kur’an dan koparılmış çakma bir din, tarihinden
koparılmış ve milli hassasiyetlerini yitirmiş bir millet oluşturma çapası ön
şart olunca;

Mezhep
çatışmaları uğruna yüzlerce insanı çöl kumlarına yatırarak kurşuna dizen sözde
“cihatçı” militanlar!!!

“Alevi
misin Sünni misin” sorusunun ardından kurbanlara aman vermeden, gencecik
insanları kurşuna dizen ve ardından zafer çığlıkları atan IŞİD türevi
“mücahit”leri… Öne çıkar.

*

Bir
de şöhret-rant uğruna zırvalayan, fetva verircesine kin tohumları saçan sözde
alim kılıklılar var ki, son yıllarda Müslümanları en çok yaralayanlar da
onlar… Hem de IŞİD kafası kadar zarar veren yobazlar!!!

*

Konu
İslam’ı milletin gözünden düşürmekse, Mısır El Ezher’ciliği nasıl IŞİD ve
türevlerine karşı sessiz ve çaresizse bizim Diyanet de yerli takiye
fetvacılarına karşı o kadar boynu büküklere ne dersiniz?

Fetvacılarımıza
bakın?.. Beyinlerindeki pornoculuk zehrinden kurtulamayan zevat ne hakla
erozyona uğratmaya çalışıyor toplumun temiz inançlarını?..

*

Nasıl
oluyorsa Diyanet Başkanlığının sessizliğinden yararlanan türedi bir kısım
ilahiyatçıların yorumlarından dinin arındırılması gerekir kanaatindeyim.

–Bu
zavallı bilgiçlerin, zihniyetlerini bel altından bel üstüne taşımaları gerekir.

–Bu
çağ dışı bilgiçlerin, asansörde halvetle ilgilenmek yerine hak, hukuk, adaletle
beyinlerini yormaları gerekir.

–Bu
megaloman bilgiçlerin, erkek egemen bakışla kadınlara çerçeveler çizmek yerine
biraz da kadın egemen bakışa öncülük vermeleri gerekir.

–Bu
sözde bilgiçlerin, cinsellik diye tutturma yerine yetim hakkına, kamu hakkına,
hayvan hakkına, çevre hakkına öncelik vermeleri gerekir.

–Bu
zihniyeti karmaşık bilgiçlerin, kadın dövmenin inceliklerine kafa yordukları
kadar kadın istismarına kafalarını yormaları gerekir.

–Bu
sözde bilgiç beyinlerin, İslam’ı alay konusu haline getiren çağın idrakine uzak
meseleleri bırakıp çağın idrakine uygun meselelerle beyinlerini yormaları
gerekir.

*

Örnekleri
çoğaltmaya gerek yok… Körfez Savaşı’nın ardından “Arap Baharı”
tiyatrosunun Müslümanları birbirine düşürmesi için sözde “din” adına
piyasaya sürülen “şeriatçı” kılıklı bağnazlar İslam’a ve Müslümanlara
ne kadar zarar verdiyse, “molla-medrese-mürit-rant” tezgahının
ikiyüzlü tüccarları da o kadar zarar veriyor işte…

*

Bu
utanç verici sürece nasıl geldik?

1980
yılındaki askeri darbenin hemen ardından “sağcı’lığı ve
“solcu”luğu ezmek için geliştirilen muhafazakâr siyaset anlayışı ne
yazık ki önce dinciliği, sonra bağnazlığı ardından da sözde şeriatçılığı
hortlattı… Ve ne yazık ki Hizbullah’tan İslami Hareket’e kadar radikal
dinciliği de!!!

Dikkat
ediniz; dün ya da bugünlerde piyasada “molla, şeyh, efendi” ya da
sözde “üst ad”lığın çevresinde oluşturulan bağnazlık çemberi o tarihten
günümüze “gaflet- dalalet ve hatta hıyanet”le de dayatılan karanlık
bir stratejinin ürünüdür…

Bu
siyaset sistemi, tarikatçılıktan-cemaatçilikten beslendiği için kimi
“hoca” takımının çevrelerinde oluşturdukları “mürit”
zinciri bir süre sonra öylesine büyüdü ki, nihayetinde kendi devasa ekonomisini
yaratmakta da gecikmedi…

Birkaç
kere düşünün. Halifelik döneminde adaletiyle ün yapmış Hz. Ömer, din adına
soygunun legalleştiğini ve doğru söyleyenin de dokuz köyden kovulduğunu
görseydi, kimlerin yüzüne tükürürdü acaba?

Sorsan Herkes Reşit Oysa Kölelik Çeşit Çeşit

Kokuşmuşluk’ yazımızda Sırf hayatını idame ettirebilmek için
özgürlüğünü satana köle, bu şartlar altında satın alana da efendi/sahip denir
hatta mâlik; insanı mülk edinen
demişiz. Hayatı, arkası yarın’sız tek bölüm ve ölümü de mutlak yokoluş gibi gören
bir insan ancak imza atar böyle bir mukaveleye. Yaşamın putlaştırılması karşılığında her şeyden vazgeçiş.. Hayvanca
da olsa yaşayabilmek için insanlıktan çıkmayı kabullenmek
..

Kenan Göçer’e
kalsa Kendini kullandırmak veya kullanılmasına müsaade etmek de insanı
köle kılar. Yani insanın kendisinin ürün
yada meta olduğu ticarete kölelik
diyoruz
. Fakat bu ticaretin de nakit-kart, taksit-vade, çek-senet,
hisse-tahvil, swap-swift, sigorta-reasürans, dolaylı-dolaysız, kayıtlı-kayıt
dışı ve sair oğlu sair türleri/türevleri vardır.

 Meselâ bazı insanlar paranın kölesidirler, tek
atımlık dünyada tek güç/tanrı hazret-i
para
’dır; toplu tapınma nesnesi, topluluk mekânlarında.. Bazı insanlar
ihtiraslarının kölesidirler; karşı cins tatmini, makam ve itibar tatmini, güç
ve iktidar tatmini… Bazıları ise alışkanlıklarının, otomat davranışlarının
kölesidir. Değişemezler, değiştiremezler, değiştirilemezler; belgesellerdeki
canlılar gibi neyi niçin yaptığını bilmezler, sadece yaparlar.

Kimileri fikir ve
ideolojilerin kölesidirler, kimileri sembollerin ve tüzel kişiliklerin,
kimileri de din ve inanç öğretilerinin.. Bunların tamamında soyutluk somuta,
manâ maddeye indirgenir ve kölelik basitleştirilir. Köle, anlam aramaz; sorgulayanlarda sıkıntı arar zira onun için
yaşamsal tehdit sorgulayandır.
Derinliği olmayandır köle, meselesi meselesizlik olan..

“Kutsal dâvâmız…”, “Lidere
sadâkat…”, “Seyda hazretleri”, “…… Dünyasının lideri”, “Efendi babamız”, “Teşkilat
ne derse o”, “Şeyhimizin himmetiyle…”, “Ebedî lider”, “Ulu önder…”, “Sayın ………
tâlimatıyla/tensipleriyle”, “Efendim, siz nasıl uygun görürseniz”          gibi klişeler ve sloganlarla kölelik antrenmanları yaptırılır; maç
kadroları ve tribünler en ateşli üçlük çektirenlerle doldurulur.

Rusya-Ukrayna Savaşı,
benzin zamları, hayat pahalılığı, seçim barajı, mayınlar, şiddet salgını, sokak
hayvanları, çevre olayları, tedarik zinciri vb. gündemde konu mu yok da kölelik
& hürriyet, ahlâk & ilke diyoruz; kavramlarla ilerliyoruz, varlığımızı anlamlandırma talimleri
yapmaya yelteniyoruz?!    

Ne ki iş, insanın
zihninde bitiyor. Kader, kişinin zihniyetinde beslenip şekilleniyor. Devrim dediğin insan beyninde hücresel bir
faaliyet
.. Kavgası da kullananlarla kullanmayanlar yada ihtiyaç duymayanlar
arasında..

“Depremler oluyor beynimde” diyor ya Yusuf
Hayaloğlu
ve Ahmet Kaya ile Haluk

Levent.
“Dışarıda siren sesi var.”
Köleliği, gönüllülük görüntüsüyle kutsayanlardır özgürlüğün
tadına varmayanlar
. Ve her türlü
rezilliğe rağmen sürüden ayrılamayanlar..

            Sorsan
herkes reşit, herkes yetişkin.. Sayılara ve istatistiklere asker olup,
sembollere ve geometrik şekillere mürit olup, kişilere ve kurumlara kul olup, çıkar
ve beklentilerine köle olup, kelimelere ve kavramlara işportacı olup, yeme-içme
ve temel gereksinimlere bende olup, düzene ve durgunluğa payanda olup, dünya
dolusu şeye ve şeyleşmeye mahkûm olup; özgürlük ve irade beyanına düşmanlık
edenler, farklı fikirlere ve hak taleplerine kan davası güdenler, seçimde
bulunmaktan ve bireysel tercih koymaktan ödü kopanlar için de yazdık.

            “Boşa geçmiş ömre yaşam denir mi?”
Yaz dostum!

Ak Parti’nin Umurunda Değilsin Aziz Milletim

Ülkenin
içinde bulunduğu sorunları yazmaya gerek yok. Bu sorunları yıllardır yazıyoruz.
Sorunların daha da büyüyüp bugünlere ulaşacağını yıllar önce yazdık. Bu gidişe
dur denilmezse, milletin eliyle iktidar değiştirilmezse sorunların artık
çözülemeyecek bir noktaya evirileceğini de yine yazdık.

 

Sorunların
çözülebilmesi için iktidar değişikliği lazım çünkü mevcut siyasi iktidarın yani
Ak Parti’nin sorunları çözme becerisi olmadığı gibi daha da kötüsü sorunları
çözmek gibi bir niyetleri de yok! En tepeden en alt kademelere kadar tüm Ak
Partililerin kamuya yaptıkları açıklamalarda ülkede hiçbir sorun yokmuş ve
herkes çok iyi şartlarda yaşıyormuş gibi davranmaları bunun açık göstergesi. Ak
Partililere sorarsanız ülkede işsizlik diye bir sorun yok, iş beğenmeme var.
Zincir marketlerde reyon görevlisi veya kasiyer olarak, inşaatlarda işçi
olarak, lokantalarda moto kurye olarak çalışan üniversite mezunu gençler de
kendi alanlarında iş bulamadıklarından değil hobi olarak o meslekleri
yapıyorlar zaten! Yine ülkede enflasyon artışı o kadar da yüksek değil,
gelişmiş batı ülkelerinde Türkiye’nin 7-8 katı daha fazla enflasyon var ve
oralarda yaşayan insanlar en temel gıda maddelerine bile ulaşamıyorlar! Bu
arada ülkede elbette enflasyon artışı var ama bunun sebebi asla ve kat’a
sevgili iktidarımızın ülkeyi kötü yönetmesi değil; o vatan haini (!), o utanmaz
arlanmaz (!) fırsatçı stokçulardır!

 

Ak
Partililere göre Çanakkale Köprüsü’nden geçmenin bedeli sadece 200 milyoncuk TL
ciktir ve bunu fazla bulmak açık açık vatana ihanettir! Bu arada mangoyu
kurutarak saklarsanız kışın pahalı pahalı almak zorunda kalmazsınız. Yine
yatmadan önce manda yoğurduna kestane balı ve Medine hurması katarak yemek
ekonominizi alaşağı etse de sağlığınız için son derece faydalı olacaktır. Tabi
ki ülke olarak bir takım sıkıntılar içinde olduğumuz doğrudur ve milletimizin
göstereceği fedakarlıkla bu sıkıntılar elbette aşılacaktır! Ak Parti’nin 20
yıllık iktidarında yaptıkları bir şey değildir ve asıl bundan sonra
başlayacaklardır!

 

Yukarıda
yazdığımız ve daha yazmadığımız pek çok şey Ak Partililerin milletin
problemlerine karşı ne kadar duyarsız olduklarını, milleti nasıl da
umursamadıklarını ve hatta milletle nasıl da dalga geçtiklerini açık açık
ortaya koymaktadır. Ak Parti’nin umurunda olan tek şey kendi siyasi iktidarını
devam ettirmektir. Yaptırdıkları kamu oyu araştırmalarında oy oranlarında minik
bir düşüş gördükleri zaman hemen sorunları kabul etme ve fakat bu sorunların
kaynağı ve çözümüyle alakalı göz boyayıcı beyanlarda bulunmaktadırlar.

 

Ak
Parti’nin milleti zerre umursamaması hususu yalnızca partinin tepe yönetimiyle
ilgili değildir. Partinin yerel yönetimleri için de aynı durum geçerli.

 

Mesela
Ak Parti tarafından yönetilen Kocaeli’nin Körfez İlçesi’nin ana caddelerini
gezerseniz bir yıldan fazla bir süredir bu caddelerin harap ve bitap vaziyette
olduğunu ve hem bölge esnafının hem de genel olarak Körfez halkının özellikle
de yağmur yağdığında çamura dönen bu caddelerin durumundan nasıl da “illallah”
ettiklerini görebilirsiniz.

 

Benzer
durum 2004’ten bu yana Ak Parti tarafından yönetilen Kocaeli Büyükşehir
Belediyesi için de geçerlidir. İktidar partisine mensup bir belediye olmalarına
ve Hazine’den her türlü yardım ve desteği sonuna kadar almalarına rağmen,
Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin Türkiye’nin en borçlu belediyesi olma
başarısı (!) ile Kocaeli’yi devasa bir köy haline getirme başarısını (!) aynı
anda gerçekleştirebilmiştir. Lafa gelince “gönül belediyeciliğinden” bahseden
mevcut Büyükşehir Belediye Başkanı İzmit Yürüyüş Yolu olarak bilinen bölgede
yolu trafiğe kapatıp trafiğe kapatılan bu yolu “kaldırıma” evet sadece bir
kaldırıma dönüştürme işini bile eline yüzüne bulaştırmıştır. Bu dev (!)
projenin verildiği müteahhitler kaçıp gitmiş ve proje Büyükşehir Belediyesi’nin
imkânlarıyla tamamlanmak durumunda kalmıştır. Ona tamamlama denilirse. Yapılalı
birkaç ay olmasına rağmen bu basit projenin bile her bölgesinde ayrı bir kusur
patlak vermektedir. Bu arada Kocaeli’nin trafik gibi, toplu taşıma gibi, raylı
sistem gibi, hava kirliliği gibi, otopark gibi daha gerçek sorunları
bulunmaktadır ama gerçek olan hiçbir sorun Ak Partili Belediyenin umurunda
olmamaktadır.

 

Görüldüğü
üzere aziz ve necip Türk milleti, en alt kademesinden en tepeye kadar Ak
Parti’nin zerre umurunda değildir. Ancak yapılan kamuoyu araştırmalarında Ak
Parti hala birinci parti çıkmaktadır. İzlediğimiz sokak röportajlarında
birileri Ak Parti’yi son derece büyük bir sevgi ve özgüvenle savunmaktadır.

 

Ak
Parti, bir boksörün rakibini sert ve seri yumruklarla yumruklaması gibi 20
yıldır Türk milletini seri yumruklarla yumruklamaktadır. Ben ve benim gibiler
Ak Parti’nin ülkeye zarar verdiğini ve iktidardan gönderilip yeni bir iktidarla
ülkenin yeniden inşa edilmesi gerektiğini söylerken Ak Parti’den mütemadiyen
yumruk yiyen insanlar hala bize karşı Ak Parti’yi savunuyorlarsa orada işin
değişir. Bir hastalığın tedavisi için sadece doktorun çabası yetmez, her şeyden
önce hastanın iyileşme niyetinde olması ve doktorun tavsiyelerine uyması
gerekmektedir. Aziz necip Türk milleti de sorunlarından kurtulmak istiyorsa Ak
Parti’ye kendi eliyle sağlam bir ders vermelidir. Sevgili milletimiz her şeye
rağmen ve hala, kendisini zerre umursamayan ve sistematik olarak yumruklayan Ak
Parti’nin peşinden gitme niyetindeyse şayet, tıpkı geçenlerde Yücel Alpay Demir
Ağabeyimin yazdığı gibi ben de muhalefeti bırakır ve oyumu Ak Parti’ye veririm.
Böylelikle 20 yıldır eğitim sistemi, yargı sistemi, sağlık sistemi, ekonomisi,
güvenlik sistemi Ak Parti tarafından yıkıma uğratılan canım ülkemin Ak
Parti’nin elinde tamamen yönetilemez hale geldiğini ve Ak Parti’den sistematik
olarak yumruk yiyen milletin tamamen yere serilip nakavt olduğunu görürüm.
Böylelikle hiç olmazsa aziz milletimin artık geç de olsa uyandığına şahit
olurum.

İki üniversite: Nizamiye ve Bolonya

Gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkelerin farkı nerede
yatıyor?

Milletleşme deniyor, zihniyet deniyor, bir zamanlar
sınıflar denirdi… Bunların hepsi de tekrar soru doğuran çözümler. Niçin
milletleşemediler, niçin o zihniyet, niçin… Geçen yazımda bahsettiğim “Beş defa
niçin diye sorunuz.” tavsiyesi burada da geçerli… Kök sebebe varmak için beş
yeterliyse ne âlâ. Değilse sormaya devam.

 

Gelişmişle gelişmemiş arasındaki temel farka, kök sebebe
yakınlığına inandığım bir etmen var: Toplum, kendi problemlerini kendinin
çözebileceğine inanıyor mu? Yoksa bir büyük adamın veya büyük adamların zuhur
etmesini, kendisi için bu işi yapıp çözümü ona hediye etmesini mi bekliyor?

 

Bolonya Üniversitesi

Avrupa’da aydınlanmanın ve bilim devriminin doğuş
sebepleri arasında üniversitelerin kuruluşu sayılır. Coğrafî keşifler ve
özellikle Amerika kıtasının keşfi, bilim cemiyetleri ve matbaa, diğer
sebeplerdir. Bilim cemiyetlerinden kasıt, Londra Kraliyet Bilimler Akademisi,
Paris’teki Fransız Bilim Akademisi gibi kurumlardır. Avrupa’da bunların
başlangıcında hep insanların kendi organizasyonları, kendi teşebbüsleri var.
Bunları siyasî otorite kurmuyor. Siyasi otorite, kurulmuş cemiyetlere sonradan
dâhil olup destekliyor.

 

Üniversitelere dönelim. Bolonya Üniversitesi’ni, Batı’nın
ilk üniversitesi sayıyorlar. Hâlâ yaşayan, hâlâ hayatını sürdüren bir
üniversite! Yaşı 900’ü aşmış, 1000’e yaklaşıyor. 1088 yılında öğretime
başlamış. Fakat başlangıçta pek üniversite denilecek hâlde değilmiş, yüz yıllık
bir gelişme döneminden sonra kişiliğini bulmuş.

 

Nizamiye Medreseleri

Fakat durun! Bu tarafta da üniversiteler var… deyip
Nizamiye medreselerini sayabiliriz. En ünlüsü, Bağdat Nizamiye Medresesi,
1067’de açılmış. Bolonya’dan 21 yıl önce. Bolonya’nın tedrici gelişmesini
düşünürseniz, belki yüz küsur yıl önce. Peki, Bolonya giderek bilim devrimine
sebep oldu da, Nizamiye niçin olmadı?

 

Kuruluş sebeplerindeki büyük farktan. Kuranların
konumlarındaki büyük farktan.

 

Nizamiye medreseleri, Büyük Selçuklu Veziri
Nizamülmülk’ün eseri. Yani devlet kuruyor, tepeden kuruluyor. Sebep? Sebep, Şiî
Fatımî’lere karşı devletin resmî ideolojisi hâline getirilmek istenen Şafiî-
Eşari felsefesini savunmak ve yaymak. Nizamülmülk, bu işin başına da İmam
Gazali’yi getiriyor… Gazali, Şafiî, Eşari görüşlerin ne olduğuna bakarsanız,
Nizamiye medreselerinin bilim devrimine falan sebep olamayacağı görülür.
Bunlar, olsa olsa, bir bilim devrimi kıvılcımını söndürmeye yarayabilir. Galiba
öyle de oldu. Hiç olmazsa Kayıp Aydınlanma’nın yazarı Frederick Starr öyle
düşünüyor.

 

Öğrencilerin kurduğu üniversite!

Bolonya Üniversitesi’ni öğrenciler kuruyor! Evet, hocalar
da değil, öğrenciler. Bilgi “talep” eden “talebeler”. “Kardeşlik (Fraternite)”
cemiyetleri kuruyorlar. Fraterniteler, Batı üniversitelerinde hâlâ var.  Aralarında para topluyor ve öğretmesini
istedikleri hocaları maaşa bağlıyorlar. Öğrenci ve hocaların kurduğu bu tüzel
kişiliğe universitas deniyor. Kelimenin bu anlamdaki ilk kullanılışı. Kuruma,
ta o dönemlerde öğrenmenin (çalışıp öğrenmenin) besleyen anası, Alma Mater
Studium deniyor ve amblemine bu yazılıyor. Batı’da bugün de mezunlar,
üniversitelerini bu sıfatla anarlar: Alma Mater- besleyen anne.

 

Hocaları denetleyen, maaşlarını tayin eden, müfredatı
talep eden, hep öğrenciler. Çeşitli milletlerden öğrenci geliyor. Bu grupların
her birine “nation” deniyor. “Nation”lardan birinin üyesi bir kabahat işlerse
Bolonya şehri, grubun tamamını cezalandırıyor. Fraterniteler, buna karşı da
teşkilatlanıp, bu kuralı kaldırtıyorlar.

 

Yapı, yavaş yavaş değişiyor, hocalar kendi aralarında
dayanışmaya geçip maaşlarını ve sınav ücretlerini belirlemeye başlıyor. Sonunda
şehir yönetimi, hocaların maaşlarını, topladığı vergilerden karşılamaya
başlıyor ve üniversite bir bakıma kamulaşıyor.

 

Yalnız Bolonya değil, İtalya’nın kuzeyi, kendi kendini
yöneten şehir devletlerinden oluşuyor. Ahali, kendi göbeğini kendi kesiyor.
Rönesans’ın vatanı da burası. Sonra adım adım, şehir devletlerinden millî
birliğe ve millet devletine ilerliyorlar.

 

Biz yaparız farkı

İlk üniversite niçin Kuzey İtalya’da da Güney’de değil?
Çünkü Güney hür değil, bağımsız değil. Güneyi, Normanlar istila etmiş ve
şehirlere ya doğrudan yahut tayin ettikleri baronlar aracılığıyla
hükmediyorlar. Her şey tepeden aşağıya iniyor. Halk, bir şey istediği zaman
fert fert, Norman reisten veya onun baronundan, o da olmazsa baronun
yakınından, yakınının yakınından medet umuyor. Kendi göbeğini kesmek diye bir
ümit yok; böyle bir anlayış da doğmuyor. Bugün hâlâ, Kuzey İtalya ile Güney
İtalya arasında refah farkı, zihniyet farkı vardır. Kuzey endüstri ve
zenginliğiyle, Güney, mafyasıyla tanınır.

 

Gelişme- gelişememe ayrımının kök sebebi, insanların,
“Davranın, biz birlikte yaparız.” demeleri ile “Biri yapsın.” diye beklemeleri
arasındaki fark gibi görünüyor. Yatay -dayanışarak, beraberce- ile düşey
-tepeden aşağı- arasındaki fark bu. Millet olmakla olmamak diye gördüğümüz de
aynı zihniyet ve davranış. Kendi geleceğimizi biz kurarız diyenler bir tarafta…
Büyüklerimiz bizi kurtarır, ben en iyisi derdimi, büyüğümüzün yakınına
söyleyeyim diyenler öbür tarafta!  https://millidusunce.com/iki-universite-nizamiye-ve-bolonya/

Ebüsuûd Efendi ve Tefsiri – 6 (İrşâdü’l Akli’s-Selim – 6)

Rivâyet olunduğuna göre Hz. Ali (kav /
598-661) ve Ashab’ın fukahasından Seyyidü’l-Kurra Übeyy b. Kâ’b (vefatı: M.
643) ‘Bize hidâyet eyle’yi (ihdina), ‘hidâyette bize sebat ver.’ diye tefsir
etmişlerdir, hidâyet talebinden maksat, hidâyette sebat ise kesin olarak mecaz
kabul edilir. Hidâyet talebinden maksat, bundan daha ziyâdesi ise ve ziyâde
mefhûmu, hidâyetin kullanıldığı mânâya dâhil ise yine mecaz kabul edilir. Ama
eğer ziyâde mefhûmu, hidâyet mânâsına dâhil olmayıp birtakım karinelerle ona
delâlet ediyorsa, o zaman mecaz değil hakîkat olur. Çünkü fazla ibâdet nasıl
yine ibâdetse, fazla hidâyet de yine hidâyettir. Böylece mecaz ile hakîkatin
bir araya gelmesi sonucu doğmamış olur.

Sırat-ı
müstakîm
’den maksat, hak yoldur. O da, kolay ve ifrat ile tefrit arasında
orta bir yol olan hanif (bâtıldan ayrılıp Hakk’a yönelme) dinidir.

1/7 ‘Nimetlendirdiğin (in’âm ettiğin)
kimselerin yoluna; gazaba uğrayanların, dalâlete düşenlerin yoluna değil
(Sıratallezîne en’amte aleyhim ğayr’il-mağdûbi a’leyhim vele’d-dâllîn).’

Bu Âyet-i Kerîme’de iki yol gözler önüne
serilmektedir. Biri Allah’ın nimetlendirdiği kimselerin yolu, diğeri de O’nun
gazabına uğrayanların ve dalâlete düşenlerin yoludur.

A- ‘Allah’ın nimetlendirdiği kimselerin
yoluna (sıratallezîne en’amte aleyhim).’

Cenâb-ı Hakk, bu âyet-i celîlede nimetini bahşettiği
Müslümanların tâkip ettiği yolu bir bayrak yapmış ve doğrulukta İlâhî şahâdete
mazhar olacak yolun da bu olduğunu açıkça beyan etmiştir. Öyle ki, sırat-ı
müstakim denildiğinde bundan başka bir şey akla gelmez. Sırat-ı müstakimin,
İlahî nimete mazhar olmakla eşdeğer tutulması bunun pek kapsamlı bir nimet
olduğunu belirtmek içindir. Çünkü İslâm nimeti, bütün nimetlerin temel
ilkesidir.

Bundan dolayı İslâm nimetini elde eden kimse,
bütün nimetleri elde etmiş sayılır.

Bir görüşe göre de, İlâhî nimete mazhar
olanlardan maksat, Nisâ sûresinin 69. âyetinde belirtilenlerdir. Gerçekten bu
âyette:

‘Allah ve Resulüne itaat edenler) işte onlar,
Allah’ın kendilerine nimet bahşettiği peygamberler, sıddîkler, şehitler ve
sâhabelerle beraberdir’ (Nisâ 4/69) buyrulur. Bundan önceki:

‘Ve onları elbette sırat-ı müstakime
(dosdoğru yola) hidâyete erdirdik’ (Nisâ 4/68) âyeti de bunu teyid eder.

Bir diğer görüşe göre ise ‘onlardan’ maksat,
İncil ve Tevrat’ın neshinden ve tahrifinden önce Hz. Mûsâ ve Hz. İsâ’nın ashabıdır,
başka bir deyişle onları görüp imân edenlerdir.

(Âyetin Arapça nazmında mâzi kipi ile
zikredilen) in’âm, nimeti birine ulaştırmaktır ki aslında bu, lezzet duyulan
bir hâldir. Sonra nefsin lezzet duyduğu helâl dünyâ zevkleri anlamında
kullanılmıştır.

Yüce Allah’ın nimetleri sayılamayacak kadar
çok olmakla beraber temelde iki kısma ayrılmaktadır:

a-Dünyâ nimetleri.

 b-Âhiret nimetleri.

 Dünyâ nimederi de iki kısma
ayrılır: Vehbî (Allah vergisi) ve Kesbî (çalışılarak elde edilen) nimetler.

Başka bir deyişle kesbî nimet, nefsi rezil
sıfatlardan arındırmak, yüksek ahlâk ve güzel melekeler ile donatmak; bedeni,
güzel haslet ve makbul ziynetlerle süslemek; mevki, makam ve servet sâhibi
olmaktır.

Vehbî nimet de iki kısma ayrılır: Ruhanî ve
Cismanî.

Ruhanî (ruh ile ilgili) nimet, insana ruh
(can) verilmesi ve bunun akıl ve akla bağlı melekelerle güçlendirilmesidir.
Bunlar İlahî hediyeler kabilinden olmakla beraber haddi zatında pek büyük
nimetlerdir.

Cismanî (beden ile ilgili) nimet, bedenin
veya bedenî kuvvetlerin sağlıklı, düzgün ve güçlü olmasıdır.

Âhiret nimetleri, insanın dünyâda iken işlediği
hatâ ve kusurların bağışlanması ve Allah’ın has kulları arasında cennete
girmesidir.

Söz konusu nimetlerden istenmesi gereken,
âhiret nimetleri ile dünyâ nimetlerinden âhiret nimetlerinin kazanılmasına
vesile olanlardır. Allah’ım! Büyük lûtfun ve geniş rahmetinle bu nimetleri bize
nasip eyle!

B- Gazaba uğrayanların dalâlete düşenlerin
yoluna değil (ğayri’l-mağdûbi aleyhim veleddâllîn)…

Allah’ın nimetine nail ve mazhar olan kulların,
bu şekilde vasıflandırılmaları, önceki âyetin ifâde ettiği mânâyı tamamlamak
için olduğu kadar İlâhî gazaba uğramamanın ve sapıklardan olmamanın başlı
başına büyük bir nimet olduğunu beyan etmek içindir. Yâni sırat-ı müstakim,
mutlak nimet olan imân nimeti ile İlâhî gazap ve dalâletten selâmet bulma
nimetini bir araya getirmiş olan mutlu ve kutlu kulların yoludur.

İmam Ahmed b. Muhammed Hanbel’in (780-855),
Müsned’inde ve Tirmizî’nin (Ebû İsâ Muhammed b. İsâ b. Sevre, (209-279) de, el-Câmiu’s-Sahih’inde
belirttikleri bir görüş vardır. Bu iki güzide muhaddise göre anılan âyetteki
İlâhî gazaba uğramışlardan maksat Yahudîler; dalâlete (sapıklığa) düşenlerden
maksat da Hristiyanlardır.

Bu İlâhî kelâmı, bir temsil ile yorumlamak da
mümkündür. Yâni Allah’ın, isyancı kullarına olan gazabından ve isyanları
yüzünden onlardan intikam alma irâdesinden doğan hâli, bir hakanın, kendisine
isyan edenlere öfkelenmesi, onlardan intikam almak ve cezalandırmak istemesi
hâline benzetmek gibi.

Bundan önceki âyette ‘in’am ettiğin, nimet verdiğin kimselerin’ ibâresiyle nimet, Allah’a
isnat edildiği hâlde gazab, Allah’a isnat edilmiyor. Nazımda ‘mağdûb (gazaba
uğramış)’ kelimesinin kullanılmış olması Kur’an üslûbundaki edebî gözetmek
içindir ki nimetler ve hayırlar Yüce Allah’a izâfe edilir fakat onların zıtları
edilmez.

Tıpkı: ‘Beni yaratan, sonra bana doğru yolu
gösteren (hidayet eden) O’dur.’ (Şuâra 26/78),

‘Beni yediren ve içiren de O’dur.’ (Şuara
26/79),

‘Hastalandığım zaman bana şifa veren de O.’
(Şuara: 26/80),

‘Biz bilmeyiz; yeryüzündekilere kötülük mü
murat edildi, yoksa Rableri onlara bir hayır mı diledi?’ (Cin 72/10) meâlindeki
âyetlerde olduğu gibi. Âyette (dâllîn şeklinde müştakı) geçen dalâlet, doğru
yoldan sapmaktır

*** 

Âmin

Âmin, duamızı kabul buyur, demektir. İbn-i
Abbas’tan rivâyet olunduğuna göre kendisi şöyle demiştir:

‘Ben, Resûlullah’a âmîn kelimesinin mânâsını
sordum; bana: ‘Eyle!’ demektir; dedi.

Âmin, ‘emîn
şeklinde de okunabilir. Arap şiirlerinde ‘âmînâ
şeklinde de gelmiştir.

Peygamber şöyle buyurmuştur:

‘Cebrâil, bana, Fâtiha’yı bitirince ‘âmin’ dememi telkin etti ve dedi ki: ‘Âmin, yazının mührü gibidir.’

Âmin, âlimlerin ittifakı ile Kur’ân’dan
değildir; ancak Fatiha sûresinin sonunda okunması sünnettir. İmam-ı A’zam Ebû
Hanife’nin (699-767) meşhur olan görüşüne göre: ‘Namaz kılan kimse, sesli (cehrî) namazlarda ‘amin’i gizli okur, ve
imam, ‘âmin’ demez. Çünkü duâ eden odur
.’

Tâbiînden Hasan el-Basrî’den de (Ebû Saîd
el-Hasen b. Yesar el-Basrî, (642-728) böyle rivâyet olunmuştur. Sahabilerin
ünlülerinden Abdullah b. Mugaffel (?-H.57 veya 60) ile Enes b. Malik’in
(612-711/712) Peygamber’den rivâyetlerine göre de namazda ‘âmin’ gizli okunur.

‘Âmin’ kelimesinin sesli söylenebileceğini
belirten kimseler de bulunmaktadır.

Yine Resûlullahın sırdaşı Huzeyfe b.
el-Yeman’dan (Ebû Abdillâh Huzeyfe b. Huseyl b. Câbir el-Absî, (?-657) rivâyet
olunduğuna göre; Peygamberimiz  şöyle buyurmuştur:

Allah, bir insan topluluğuna kesinleşmiş bir
hüküm olarak bir azab göndereceği zaman, onların çocuklarından biri,
Kur’ân’daki ‘el-Hamdü lillahi Rabbi’l-âlemin’ (yani Fâtiha sûresini) okur da
Yüce Allah, kabul ederse onun bereketi ile o azabı kırk sene erteleyebilir.’

 

EBÜSSUÛD
EFENDİ’NİN ŞÂİRLİĞİ – 2                                                                     
‘EBÜSSUÛD EFENDİ’NİN MUHİBBÎ’YE NAZİRESİ’

Bir Türkün
nazmettiği ve girizgâh, methiye, ölüye ağıt, kendini teselli ve methiye ile karışık
bir sonuç bölümlerinden oluşan bu Arapça mersiyenin muhtevası da genel anlamda
acı, keder, elem, üzüntü, ümitsizlik ve gözyaşı gibi mersiyesinin genel
özelliklerini taşımaktadır. Aralarında bir hayli samîmiyet bulunan sultanın
ölümüne olan üzüntüsünü daha şiirinin giriş kısmında kıyâmet sahneleriyle dile
getirmeye çalışan Ebüssuûd Efendi, yer yer ümitsizliğe kapılmış ise de kendi
kendine teselli vererek bunu gidermeye çalışmıştır. Kendisini Şeyhülislâm yapan
sultanın üstün bir devlet adamı, halka karşı merhametli, düşmanlara karşı
kahraman ve iyi bir asker oluşuyla överek onu yâdetmeye çalışmıştır. Bu da
mersiyelerde görülen diğer bir özelliktir.

Ebüsuûd
Efendi, özenle seçtiği eski kelimeleri kullanmakla birlikte anlam bakımından
oldukça zengin olan şiirini edebî sanatlarda da süslemiştir. Sultana ağlayan
gözleri kan dolu gemilere benzetmesi, ölmediğine Kur’an’dan delil olduğunu
söylemesiyle ‘Allah yolunda öldürülenlere
ölüler demeyin
’ (Bakara suresi (2/154) âyetine telmih yapması, mersiyenin
son beytinde sultanın kanun yapıcı özelliğine atıfta bulunması bunlardan bir
kaçıdır. Bütün bunlar göz önüne alındığında bir Türk ilim adamının bu denli
Arapça şiir söylemesinin elbette Arap âleminde yankı ve hayranlık uyandınnası
tabii karşılanmalıdır.

Muhibbî’nin ‘gibi’ Redifli Gazeline Ebussuûd
Efendi’nin Bir Naziresi

Kânûnî Sultan
Süleyman Han döneminde 28 yıl 11 ay şeyhülislâmlık yapmış olan Ebussuûd Efendi
sâhip olduğu ilmî potansiyel sâyesinde gerek kendi dönemine ve gerekse
kendinden sonraki dönemlere etki etmiş bir şahsiyettir. Diğer taraftan,
Ebussuûd Efendi ilmî donanımı dolayısıyla Kânûnî Sultan Süleyman Han’ın da
büyük takdir ve teveccühünü kazanmıştır. Hatta Kânûnî, Ebussuûd Efendi’ye
yazdığı bir mektubuna ‘Halde haldaşım,
sinde sindaşım, âhiret karındaşım, tarîk-ı hakda yoldaşım Molla Ebussuûd Efendi
Hazretleri
’ diye başlayarak kendisine olan yakınlığını ifâde etmiştir.

Muhibbî
mahlasıyla şiirler yazan Kânûnî Sultan Süleyman’ın en çok bilinen şiirlerinden
birisi ‘Halk içinde mu’teber bir nesne
yok devlet gibi / Olmaya cihanda devlet bir nefes sıhhat gibi
’ matla’ıyla
başlayan gazelidir. Klasik Türk edebiyatında en çok şiir yazan şâirler
sıralamasında en başta yer alan Muhibbî’nin özellikle bu şiiriyle dikkati
çekmesi ayrıca üzerinde durulması gereken bir durumdur. Çünkü ‘cihan devleti’ konumundaki Osmanlı
Devleti’nin en parlak padişahı olan Kânûnî Sultan Süleyman Han’ın, ‘sıhhat’e
‘devlet’ kavramının üzerinde bir konumda vurgu yapması şiiri çarpıcı kılan
unsurlardandır.

Muhibbî’nin bu
şiirinin bir şiire nazire veya bu şiire yazılmış bir nazire olup olmadığının
anlaşılması için, edebiyat araştırmacıları nazire mecmualarını taradı. Edirneli
Nazmî’nin Mecmâ’ü’n-Nezâ’ir’i, Pervane Bey Mecmuası ve Hacı Kemâl’in
Câmi’ü’n-Nezâ’ir’inde bu şiire yazılmış bir nazireye rastlanamadı. Diğer
taraftan bu şiirin başka bir şiire nazîre olduğuna dâir de herhangi bir ipucuna
rastlanamadı.

Âşık
Çelebi’nin ‘Tercüme-i Tıbre’l-Mesbûk fi
Nasâyihi’l-V üzerâ ve’l- Mülûk
’ adlı eserinin TBMM Kütüphanesi 06 TBMM SS
249 numarada kayıtlı bir nüshasının sonunda Muhibbî’nin ‘gibi’ redifli gazeline
yine dönemin tanınmış simalarından Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi’nin bir naziresi
bulundu. Ebussuûd Efendi’nin şiire olan ilgisi konuyla ilgilenenlerin
mâlûmudur. Ancak Ebussuûd Efendi’nin şiirleri göz önüne alındığında aşağıda
metni verilecek olan şiirin özellikle hacim bakımından dikkat çekici olduğu
âşikârdır.

Kanûnî’nin 5
beyitlik şiiri:

Halk içinde mu’teber bir nesne
yok devlet gibi

Olmaya devlet cihânda bir nefes
sıhhat gibi.

Saltanat didükleri ancak cihân
gavgasıdur

Olmaya baht u sa’âdet dünyede
vahdet gibi.

Ko bu iyş ü işreti çün kim
fenâdur âkıbet

Yâr-ı bâkî ister isen olmaya
tâ’at gibi.

Olsa kumlar sagışınca ömrüne hadd
ü ‘aded

Gelmeye bu şîşe-i çarh içre bir
sa’ât gibi.

Ger huzûr itmek dilersen iy
Muhibbî fâriğ ol

Olmaya vahdet makamı gûşe-i uzlet
gibi.

Şiirin Türkçe meâli:

Halkın gözünde devlet (iktidâr)
gibi değerli bir şey yok.

 Halbuki şu dünyâda bir nefes sıhhat gibi
devlet (güç) olamaz.

Saltanat dedikleri sâdece bir dünyâ
kavgasıdır.

 Dünyâda Allah’a yakınlık gibi büyük saâdet ve baht
açıklığı olamaz.

Bu eğlenceyi yeme içmeyi bırak,
sonu kötüdür.

Eğer ebedî bir sevgili istiyorsan
ibâdet gibisi yoktur.

Ömrün, kumlar sayısınca sınırsız
ve hesapsız olsa bile,

 Bu feleğin fanusunda ( çatısında) bir saât
gibi bile gelmez.

Ey Muhibbî, eğer huzur içinde
olmak istersen, ferâgat sâhibi ol (vazgeç)

 Dünyâda yalnızlık köşesine çekilmek gibi
Allaha yakınlaşma olamaz.

Ebüssuûd’un yazdığı nazire:

Fâ’ilâtün / Fâ’ilâtün / Fâ’ilâtün / Fâ’ilün

Gitdi hengâm-ı şebâb elden dem-i
vuslat gibi

Geldi eyyâm-ı meşib irdi şeb-i
firkat gibi

Şarşar-ı bâd-ı fenâ yıkdı vücûdum
haymesin

Çak çak itdi revâkın câme-i
sıhhat gibi

Kâmetümden âfiyet dibâsın aldı
rüzgâr

Egnüme virdi belâ âvâresin hil’at
gibi

Gerdişi eyyâm tayy itdi sicill-i
ömrümi

Şol sütün mahv olup ebter kalan
hüccet gibi

Merr-i eyyâm-ı şuhûr u kerr-i
a’vâm-ı duhür

Komadı tende mecâl ü rühda râhat
gibi

Çökdi bünyân-ı beden bozuldı
timsâl-i cesed

Deyr dîvânnda yir yir bozulan
şüret gibi

İ’timâd itme ‘acüz-ı dehre bir
mekkâredür

İtmez eytâmma aşlâ meyi ü yâ
şefkat gibi

Aldayup zakküm-ı gam it’âm ider
n’ met diyü

Allâh niş-i belâ nüş itdürür
şerbet gibi

İhtilâl irdi mizaca za’fa yüz
tutdı kavi

Kalmadı a’zâda hergiz kuvvet ü
kudret gibi

Her biri dünyâ değerken bilmedüm
kıymetlerin

Yok yire oldı hebâ ‘ömrüm
girân-kıymet gibi

Tende tâbun var iken sarf it
ma’âni kesbine

Olmadı bî-çâre ben bi-çâre
bî-tâkat gibi

Za’f ile üftân u reftân ömr
ser-haddin geçüp

Bir ‘aceb iklime düşdüm âlem-i
gurbet gibi

Hiç ehlinde enis ü âşinâdan kimse
yok

Bulmadum hergiz birinde üns ü yâ
ülfet gibi

Ceyş-i hicran eyledi talan
vücudum şehrini

Mülk-i dilde leşker-i cevr itdügi
ğâret gibi

Hânmân-ı dil yıkıldı itimadı taş
üzre taş

Dest-i devr ü cevr ile vîran olan
mîlket gibi

Ten hişârın top-ı gam yıkdı aceb
bu kim henüz

Dinmez ahum ğulğuli şâm u seher
nevbet gibi

Dikilür burc-ı bedende yir yir
itdükde figân

Âh-ı dil-süzum duhânı göklere
râyet gibi

Geldi idrâke halel gitdi
meşâ’irden şu’ür

Kalmadı bir sıhhat üzre sem’ ü yâ
rü’yet gibi

Eşk-i pür-hün tutdı ser-tâ-ser
cihân etrâfını

Dem-be-dem zeyl-i ufkda görinen
hamret gibi

Revnak-ı eyyâm kalmadı dahi ‘ıd-i
şerif

Gözüme dünyâ görinür gâyr-ı
mâhiyyet gibi

Şanuram âfâkı tutdı nâr-âşüb
fiten

Sine-i süzânum içre âteş-i hasret
gibi

Bir zaman idi ki bâğ u râğa
kıldukça güzer

Görinürdi her kenarı gülşen-i
cennet gibi

Şimdi ol hâlâtun oldı cümlesi
h’âb u hayâl

Âlem-i rü’yâda idrâk olman hâlet
gibi

Bezm-gâh-ı üns iken görsem gelür
şimdi bana

Şahn-ı gülzâr-ı İrem tehiyye-i
vahşet gibi

BOĞAZİÇİ
YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 44
Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09
77  e-posta:
bogazici@bogaziciyayinlari.com // www.bogaziciyayinlari.com.tr 

(DEVAM EDECEK) 

Sorguluyorum!

Gündeme ne
zaman sığınmacılarla ilgili bir konu gelse Türkiye’deki Suriyeli sığınmacı-kaçkınların
ABD – AB ve yerli kuruluşlar tarafından fonlanan sözcüleri bulundukları
delikten başlarını çıkarır, koro halinde sığınmacı kaçkınları savunmaya
çalışırlar.


Onlar için
Türkiye’nin demokrafik yapısı değişecekmiş, bozulacakmış, sayıları 7-8 Milyonu
bulan sığınmacı-kaçkınlar Türk ekonomisine ağır yük getirecekmiş umurlarında
değil. “sahibininsesi”nden aldıkları
emir ve direktifleri tekrar eder dururlar.

Emperyalist
devletler işgal edip sömürecekleri ülkeler hakkında önce senaryo yazarlar, işgal
bahanesini legalleştirmek için tartışmaya açarlar ve sonra uygulamaya koyulurlar.
Bu konularda hiç aceleleri yoktur, şartlar uygun hale geldiğinde sırtlanlar
gibi avlarının üzerine çökerler.


Ortadoğu Ülkelerini İşgal Planının
İlk İşaret Fişeği:


Amerika
Birleşik Devletleri’nin 26 Ocak 2005 – 20 Ocak 2009 tarihleri arasında
Dışişleri Bakanlığı görevini üstlenen Condoleezza Rice’ın 2003 yılında Ulusal
Güvenlik Danışmanı olduğu günlerde yazdığı bir makalede “Ortadoğu’da Türkiye de dâhil 22 ülkenin sınırları değişecek
şeklinde kullandığı ifade, “Büyük
Ortadoğu Projesi
”nin (BOP) yolunu
açmıştır. Bu söylentilerin giderek daha fazla seslendirildiği günlerde Türk kamuoyunda
büyük tepki çekmişti. 
https://www.malumatfurus.org/condoleezza-rice-ortadoguda-sinirlari-degisecek-22-ulke/


Condoleezza
Rice’nin yazdığı makaleden 7 yıl sonra Ortadoğu da ilk kıvılcım, 17 Aralık 2010
tarihinde Tunus’ta bir gencin kendini yakmasının ardından çıkan sokak eylemleri
bütün Arap dünyasına sıçradı. Ortadoğu ülkelerinde oluşan bu sokak hareketleri,
artık dönüşü olmayan bunalımlı yıllara doğru ilerleyecektir. Yapılan protestolar
sonucu birçok Arap ülkesi, Tunus’tan etkilenip, oltadaki balık misali güya Özgürlük
için iktidarlarıyla çatışma eylemine geçmişlerdir. Tunus, Mısır, Irak, Libya,
Suriye, Bahreyn, Ürdün, Yemen gibi ülkeler Arap baharının etkisinde giren ülkelerdir.


Suriye, İran ve Ermenistan
sınırlarında ki Mayınların Temizlenmesi.


Sınır
komşumuz Irak’ta Saddam Hüseyin, Libya’da Lider Kaddafi devrilmiş sıra
Suriye’ye gelmişti ki Rusya destekli Beşar Esad, umulandan dirençli çıktı ve
şuan bile uzun bir savaşın içerisinde iktidarını korumaya devam ediyor.


Türkiye 1999
yılında 146 ülke tarafından imzalanarak yürürlüğe giren sınırlardaki mayınların
temizlenmesi Bülent Ecevit, Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz koalisyonunda
girmediği halde Ottowa anlaşmasına AKP hükümetince 2003 yılında taraf oldu. Bu
anlaşmaya göre Türkiye, 2014 yılına kadar sınırlarındaki mayınları temizlemiş
olacaktı.


2011 Aralık
ayında Suriye sınırında 900 Kilometrelik alanda mayından temizleme kararı
alındı ve mayın temizleme ihalesini bir İsrailli firma kazandı. Cumhuriyet Halk
Partisinin ihalenin durdurulması için başvurusu neticesinde Anayasa Mahkemesi
ihaleyi iptal etti.


İhalenin
iptali neticesinde Milli Savunma Bakanlığı yetkili kılındı ve TSK birlikleri
tarafından 10 bin 951 adet mayın temizlenmiş, mayın temizliği nedeniyle 204 TSK
personeli hayatını kaybetmiş, 742 TSK personeli de yaralanmıştır.


Mayın
temizliğinin hemen ardından BOP projesi gereği Suriye karışmış, Türkiye sınır
bölgesine yakın bölgelerde oturan Suriyeliler artık akın akın mayın temizliği
yapılan bölgelerden geçip ülkemize sığınmışlardır.


Alın size on
bir yılda yedi milyon Savaş kaçkını Suriyeli.


Suriye
sınırının mayınlardan temizlenmesinin ardından sıra; İran, Ermenistan
sınırlarındaki mayınların temizliğine gelmişti ve masraflarını da AB. Kalkınma
Fonu karşılıyordu.


Şimdi
sorgulamayacak mıyız: “Düğün değil, bayram değil eniştem beni NİYE öptü?”


NİYE’si
belli ABD Afganistan’dan çekilecek, Taliban kaçkınları kazasız belasız İran
sınırından geçip Türkiye topraklarına ulaşacak.


Sayın okur…Niyet
belli hedef belli gelinen nokta ortada. Peki bunların hepsine tesadüf diyebilir
miyiz, bu işin içinde gaflet, delâlet, veya ihanet yok mu sizce?


Allah Kur’anı
Keriminde sık sık hatırlatıyor: “hiç
düşünmez misiniz, hiç akıl etmez misiniz
?”


İyi bir Müslüman
olabilirsiniz ancak, vatanımızın bekası için de yaşadığımız olayları düşünüp sorgulamanız
gerekmiyor mu?

Hayırlı
ramazanlar dilerim.

Sağlıklı kalın.

Anadolu Ajansı’ndan Özür ve Yeniden Yenisöylem

Bugün, yaptığım bir hatadan ötürü bir değil iki yazım var.
Birincisini önce veriyorum:

 

Anadolu Ajansı’ından özür

Türkçe ve bilgi hatalarıyla dolu bir 18 Mart Çanakkale
yazısı için 25 Mart 2022 tarihli yazımda, Anadolu Ajansı’nı sorumlu tutmuş,
ağır şekilde tenkit etmiştim. Güvenilir bir kaynaktan aldığım bilgiye göre,
yazı AA’ya ait değilmiş. İlk defa 2020’de yayımlanmış. İlk yayımlayan da bir
zamanların ana akım medya gazetesi olarak bilinen “en büyük” gazetemizmiş. Çok
mahcup oldum ve üzüldüm. Anadolu Ajansı’ndan özür dilerim.

 

Tabi, yanlış hedef seçmişim ama yazı ortada duruyor ve iki
yıl sonra aynen tekrarlanmış. Hem de bir yerde değil.

 

Bugünkü yazım buradan devam ediyor…

 

Yeniden Yenisöylem

Yanlışı savunmak zor zanaat! Diktatörseniz, bir çıt daha
kolaydır. O yanlış diyeni “sevgi ile” edeplendirirsiniz, olur biter. Ne oluyor
sevgi ile edeplendirmek diyeceksiniz… Okumaya devam edin. Bu yolu dâhi yazar
George Orwell, 1984 romanında göstermişti. O hikâyedeki Okyanusya ülkesinde bir
“Yenisöylem” kurulmuştu. Mesela bu Yenisöylem’de, barış, savaş demekti. Savaş
Bakanlığına Barış Bakanlığı (Minpax ~ Pax, Latince barış) adını vermişlerdi.

 

Başka bakanlık isimlerini de örnek verebiliriz. Hepsi,
İngilizcede bakanlık anlamına gelen “ministry”nin kısaltılmış hâli “min”ile
başlıyor. Minlove (sevgi bakanlığı), muhaliflere işkence yapmakla görevli.
Minitrue (gerçek bakanlığı), yalanla, propagandayla ve tarih kayıtlarını
çarpıtarak itaati sağlamakla görevli. Miniplenty (bolluk bakanlığı), halkı
devamlı açlık sınırında tutma vazifesini yükleniyor.

 

Bugün Çin ve Rusya’nın İnternet’le sıkıntısı var. Öyle ya.
Bir Rus veya Çin vatandaşı sosyal medyaya, hatta Wikipedia’ya kolayca erişirse,
liderinin sözlerine inancı sarsılmaz mı? Yüksek devlet memurlarının paralarını
memleket dışında nasıl sakladıklarını gösteren Panama Dokümanları ortaya
döküldüğünde Çin’in milli ve yerli arama motorunda Panama kelimesi kaybolmuştu.
Bir süreliğine, Panama adlı ülke de bir okyanustan öbürüne geçiş sağlayan kanal
da silinmişti. Aksi takdirde itibarlı Çin memurlarının, dışarıda para
depoladıkları görülecekti. Şimdi Rusya’nın da benzer problemleri var. Mesela
Ukrayna’da ABD yapımı biyolojik silahlar bulunduğu yalanını serbest İnternet
erişimi çökertebilir. O halde, interneti ülke içinde filtrelemek, herkesin
internete serbestçe erişimini engellemek lazım. Putin 2019’da imzaladığı bir
kararnameyle, yönetime, ülkenin internet altyapısını kullanarak, uluslararası
bilgiyi sansürleme imkânı veriyordu. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırdığı bugünlerde
de Facebook ve Twitter’a erişim önlendi.

 

Mininter

Olabilir; değil mi? Bunu bekleriz. Benim dikkatimi çeken
Rusya’nın ve Çin’in, halkın internete erişimini engelleyişi değil. Asıl ilgi
çekici olan, internet sansürüne verdikleri isim. İki ifade var:

 

İnternet yönetiminin uluslararasılaştırılması.

İnternet egemenliği.

Bunları reddetmek ne ayıptır, değil mi? İnternet yönetiminin
milletlerarası hâle gelmesini kim istemez? Hele egemenliklere, millî
egemenliklere kim karşı çıkabilir?

 

Orwell’in kulakları çınlasın, bu laflar, tıpkı Barış
Bakanlığı gibi, verdikleri intibaın tam aksini kast ediyor. Bilindiği gibi
internet’i kimse yönetmiyor. Gerçi bizim Avrasyacılara sorarsanız belki NATO
yönetiyordur. İnterrnette yönetim denebilecek tek uygulama, aynı internet
adresinin birden fazla siteye verilmesini önleyen örgütler. Eh bunlar da olmasa
aynı ismi birden fazla site alırdı ve adresi yazdığınızda nereye gideceğinizi
ne siz bilirdiniz ne de internet.

 

“İnternet yönetiminin uluslararasılaştırılması” da “İnternet
egemenliği” de aynı anlama geliyor. Devletlerin, vatandaşlarının hangi
bilgilere ulaşıp hangilerine ulaşmayacaklarını kontrol edebilmesi. Egemenlik
bu. Ben, halkımın neleri görüp neleri görmeyeceğine karar vermekte egemenim!
Peki milletlerarasılaştırma? İnternet önce devletlerin kontrolüne girecek ki
sonra milletlerarası olabilsin. Değil mi? Önce ülkelerin egemenliğine girecek,
sonra ülkelerarası, yani milletlerarası olabilecek. Yoksa nasıl milletlerarası
olabilir? Anladınız mı? Anlamadıysanız, hâlâ bir nebze sağduyunuz kaldı
demektir. Orwell sağ olsaydı, Okyanusya’da Büyük Birader’e, internet
iletişimini kısıtlamakla görevli bir bakanlık kurdurur ve adını Minhür koyardı.

 

Gerçek demokrasiler, insan hakları

Biz eskiler bunlara alışmıştık. Sonra SSCB çöktü. Dünya
söylenenin tersini kasteden terimleri unuttu. Şimdi yeniden ortaya çıkıyorlar.
Mesela bir demokrasi vardı, bir de “gerçek demokrasi”. Alelade demokrasi,
iktidarın seçimle belirlenmesiydi. Daha önemlisi, yönetimlerin seçimle
gitmesiydi.

 

Fakat bilimsel sosyalizme göre gerçek demokrasi bu değildi.
Çünkü kapitalist sınıf artık değeri mideye indirirken, proletarya sömürülüp
duruyordu. Gerçek demokrasi, ancak kapitalistlerin yok edildiği toplumlarda
olurdu. Mesela Kuzey Kore… Bunların gerçek demokrasi olduğu adlarından
bellidir: Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti gibi.
Bir zamanlar Demokratik Alman Cumhuriyeti de vardı. Ne yani. Demokratik olanı
dururken kim demokratik olmayanını ister ki? Fakat gelin, görün ki insanlar hep
adında demokratik bulunmayanı tercih etti.

 

Türkiye’de de Yenisöylem mevcut. “Ekonomik Kurtuluş
Savaşı”nı ne sanmıştınız? Daha daha, “Anayasal Vatandaşlık” ve “Eşit
Vatandaşlık” var. Vatandaşlığın anayasal olanı, hele hele eşiti varken,
anayasal olmayanını, eşit olmayanını kim ister?

Bu Toplum İflah Olur Mu?

“Türkiye ve Türk Milleti
tarih boyunca olduğu gibi yine büyük sorunlarla boğuşuyor. Kimse buna kader
mader demesin! Herkes yanlışlıklarını ve eksikliklerini din, milliyetçilik,
Atatürkçülük, solculuk, liberallik ve demokratlık şemsiyesi altında örtmeye
gizlemeye çalışıyor… Çıkalım ortaya ve erkekçe

“biz buyuz”
diyelim gerisi gelecek! Acayip bir şekilde
insani olarak sapır sapır dökülüyoruz onun için artık yüzleşme zamanı!”

 

İnsan, Havva ve Adem’den bu yana gündemdeki ilk meselemiz. Ancak ne
var ki, bu mesele olumlu bir çizgide gelişme göstereceğine, devamlı surette
geriye doğru gidiyor. Belki bu da, kıyamet alametlerinden biridir.

 

Dünyanın her yerinde insan denilen mahlûkata ilişkin sayısız sorun
bulunuyor. Ancak hayatın doğası gereği biz ilk önce toplumumuza, ailemize ve
kendimize bakmak ve insana ilişkin sorunları bu noktadan çözmeye başlamak
zorundayız.

 

Elbette değerlendirmelerimizi, insan fıtratını dikkate alarak yapmaya
çalışıyoruz ama bu fıtratın varlığına rağmen, iyiye ve güzele doğru yol almak
zorundayız

 

Ülkemizde son günlerde dillendirilen fakat toplum tarafından önemli
görülmemiş olacak ki; yankı bulmayan konulardan biri insan kalitemizin olup
olmadığıdır.

 

İnsan kalitesinin yüksek olabilmesi için yaşam boyunca eğitim ve
eğitici seviyesinin çok yüksek olması gereklidir.

 

İlk eğitici annedir. Ondan sonra aile gelir. Bu okullarla devam eder.
Camiler ve diğer dini kurumlar eğitimi taçlandırır. Hatta bizde “Peygamber Ocağı” olarak gördüğümüz
ordumuz da eğitim ocaklarımızdan biridir. Hatırlarsanız eskiden askerliğini
yapmamış olanlara “adam” muamelesi
yapmazlardı. Burada adamlıktan kasıt, asker ocağında alınan eğitimdir.

 

Kabul edelim ki; annelerimiz bu eğiticilik vasfını iyi bir şekilde
yerine getirememektedir. Onların anneleri ve anneannelerimizin anneleri de
öyleydi!

 

Bir çocuğu yetiştirmek onun karnını doyurmak ve maddi ihtiyaçlarını
temin etmekten ibaret değildir. Hal böyle olunca babalarda ne yaptığını bilmez
bir haldedir. Yani sorun, anne de ve aile ocağında başlamakta ve nesilden
nesile bir kısır döngüye dönüşmektedir.

 

Türk Milleti yüzyıllardır böyle bir ağır sorunla karşı karşıyadır.
Milletin teşkilatlanmış hali olan devlet, bu sorunu tespit etse bile bugüne
kadar her hangi bir çözüm sağlayabilmiş değildir. Eğitim sistemimiz
yüzyıllardır tel tel dökülmektedir. Anne ile başlayıp aile devam eden insan
yetiştirme konusundaki zafiyetimiz okullarımızda adeta taçlanmaktadır. Hatta bu
konuda kasıt ve ihanet vardır diye rahatlıkla söyleyebiliriz!

 

İnsan buralarda olan eksikliği camilerde ve dini kurumlarda kapatırız
diye düşünmek istiyor ama o da olmuyor. Nihayetinde din adamlarımızı da bu
anneler, aileler ve eğitim sistemi yetiştiriyor. Bir de buna devleti sevk ve
idare eden iktidarların beceriksizlikleri, gafletleri ve ihanetleri eklenince,
insanımızın kalitesi bir türlü artmıyor hatta gittikçe azalıyor. Türk Ordusu’da
her geçen gün profesyonelliğe doğru gittiği için insanın kalitesine katkı
yapmak özelliğini kaybediyor…

 

Böyle bir girdabın içine düşmüş olan toplumun, insan kalitesinin
yüksekliğinden elbette söz edilemez. Bu sebeple siz ülkenin her tarafını modern
okullarla donatsanız da, her şehrimize bir üniversite kursanız da ve dünyanın
en büyük camilerini yapsanız da bir sonuç alamazsınız.

 

Türkiye; insan kalitesizliği yaşadığı için de, müzminleşmiş ağır
sorunlarla boğuşuyor ve bu sorunları bir türlü çözemiyor. Gidişata bakınca da,
sorun insan odaklı olduğu için daha kötüye doğru alıyoruz.

 

Türk Milleti için gelecek daha zorlu geçecektir. Çünkü insan
kalitesizliğinin getirdiği felsefi, ahlaki, ticari, siyasi, kültürel ve sosyal
sorunlar ağırlaşacaktır. Ancak her zaman olduğu gibi bizler, bu sorunla
yüzleşmekten kaçıyor ve topu başka yönlere atıyoruz.

 

Onun için Türkiye’nin temel meselesi “İnsan Kalitesi”nin olup olmadığıdır. Eğer bunun farkında isek
çözüme yaklaşmışız demektir. Bana göre farkında olanlar vardır. Ancak bunlar
istisnadır.

 

Büyük çoğunluk kendi kalitesine laf söylemeden ve zinhar (!) laf
ettirmeden bir kalitesizlik içinde yaşamaktadır. İnşallah kendimizle yüzleşmemiz
bir an önce olur…