Kabul
etmeliyim ki Kocaeli Büyükşehir Belediyesinin hizmet ve organizasyonları
anlamında bir zamanlar çok ciddi eleştirilerde bulunduğumuz İbrahim
Karaosmanoğlu ve ekibini arar olduk.
İbrahim
Karaosmanoğlu ile Tahir Büyükakın başkanlarımızın kurmayları arasında ki en
önemli fark UMURSAMA!
İbrahim
Karaosmanoğlu döneminde yapılan bir uygulama ve ya bir projenin eksikleri
konusunda değil sadece gazetelerde
yazmak!
Sosyal
medya hesaplarımızda bile eleştirsek, en geç ertesi gün, ya konunun muhatabı
bir idareci ve ya danışmanı arar!
Eleştirinin
nedenini sorar ve muhakkak düzeltilmesi yolunda çaba sarf ederlerdi!
***
Bu
konuda Gültekin Görüm ve Ali Yeşildal’ın adını zikretmeden geçemeyeceğim!
AKP’ve
Türk Milliyetçileri arasında en soğuk yıllar olan açılımlı saçılımlı yıllarda bile her sorunda özverili başarılı
umursayan bu iki isim hafızamda kalan.
Gültekin
Görüm ve Ali Yeşildal!
***
O
dönemin sonunda ve onlardan sonra gelenlerde, siyasi doygunluk mu desem!
Emekliliklerinin
yaklaştığı düşüncesi mi desem!
Büyükşehirde
son dönemimiz olabilir düşüncesi mi desem! bilemem
ama!
Büyükşehir
Belediyemizin geçmiş yıllarını ve geçmiş bürokratlarını arar olduk!
***
Hatırlayanlar
bilir, Türk Ocağı olarak 2015 yılında düzenlenen 7. Kocaeli Kitap Fuarında yer
alamama gibi bir sorunumuz olmuş, sosyal
medya hesaplarımızdan sitemde bulunmuştuk.
Bu
sitemler gazeteci dostlarımız tarafından haber yapılınca, başta Fuar sorumlusu Ali
Yeşildal olmak üzere pek çok danışman ve yetkilinin
ilgisine mazhar olmuş, sorunumuz hemen çözülmüştü!
Hatta
ondan sonra ki yıllarda düzenlenen kitap fuarları başlamadan önce, yapılan planlama
toplantılarına tüm sivil toplum kuruluşları ve Kocaelili yayıncılar olarak davet edilir, görüşleri alınır
olmuştuk.
Güzel
günlerdi.
Gerçekten
bu şehir için, katılımcı ve ziyaretçi rekorlarının kırıldığı, el birliği ile
ulusal basının ve tüm kitapseverlerin ilgi gösterdiği, İstanbul, Ankara ve
İzmir de yapılan büyük fuarlar ile yarışılan şehrimizi öne çıkartan önemli organizasyonlarından biriydi.
***
Ondan
sonra ki yıllar, Kitap Fuarı Organizasyonunun yetkilileri değişti, COVİD 19 musibeti
çıktı derken, yapılan pek çok şey gibi yeni usuller ile “bizsiz” tatsız ve tuzsuz yapılır oldu.
Şehir
tel tel dökülürken, yollar köstebek yuvası olmuşken, şehirde mülkiyeti
belediyeye ait kongre merkezi ve bizlere verilmeyen salonlar varken, milyonlar
harcanarak “milyonlarımız harcanarak” yapılan,
Kartepe zirveleri gibi!
Milli
Kuruluşlar olarak biz de yapıyoruz hem de şehrimize ve insanımıza dair her
konuda!
Belediyemiz
bin bir maliyetle misafir ettiği Kocaelili olmayan ünlüler ile yaparken!
Ünlüler
ya!
Belediyemiz,
Almanya Şansölyesi Gerhard Schröder Engin Altan Düzyatan ile
Biz
de şehrin dinamikleri ve şehrin mağdurları ve bu şehirde yaşayanlar ile
Hem
de, sıfır maliyet ile!
Neyse…
***
Demem
o ki, daha başlamadan sonu belli olan,
Kulaktan
kulağa duyduğumuz kadarıyla şehrin zor gününde yanında olan, Kocaelili yerel yayıncılar, kitapçılar ve kitap fuarının enerjisini
yükselten Sivil Toplum kuruluşlarının olmayacağı ve ya çok azının desinler
için dâhil edileceğini, düzenlenecek 12. Kocaeli Kitap Fuarının Kocaelili
olmayan büyük yayıncıların isteklerine göre tertip edileceğini DUYUYORUZ!
Daha
önce ki sitemlerimiz ve tavsiyelerimiz gibi bu konuda da Tahir Büyükakın
başkanımızın ekibinden bizi dinleyecek bir
danışman, bir bürokrat, bir yetkili olmayacağı düşüncesi ile Kitap Fuarı
yetkililerine tavsiyem,
Bizi
dinlemiyorsunuz, bari bu fuarı başlatan şehre kazandıran eski idarecilerinizi dinleyin,
Arayın onlara, danışın!
Aksi
halde birkaç yıllık aradan sonra düzenlenecek kitap fuarında, harcanılacak
paraya da, zamana da YAZIK olacak.
Aşağı
odada ambarda bulunan araba beygirleri kayış takımının ve bakır tencere ve tepsilerin satılması ve dört elbise ve eşya sandığını ve üç ammarıSelma, arzu etmezse
bunların da satılıp ve esmanının (değerlerinin,
kıymetlerinin) fukaraya verilmesini istiyorum.
5-Yeni ve eski libaslarımın
(elbiselerimin) ve geceliklerimin satılmayıp lâyık olanlara ve bunlardan pek
eski olanların fukaraya verilmesini diş tabibi Tevfik Vecihi ve oğlu Yüksek Mühendis İlhan Beylere havale
ediyorum.
6-Eyyamı sebavetimden (çocukluk günlerimden)
beri elime geçen
paralar ile altmış seneden beri yazdığım
eserlerden aldığım mebaliğden elde kalan miktarınışu suretle teberru
ediyorum: (Bu para İş
Bankası’nda Altı yüz No.lu kasadadır.)
-Merhum kardeşim Selim’in kızı Selma’ya üç yüz altın lira (Selma benden evvel ölürse bu para kızı Nihal’e verilecektir). Selma’nın kızı Nihal’e 9 altın lira ve Üçüncü
Sultan Selim’in antika bir altın sikkesi, kenarı incili kırmızı ipek
kesededir.
-Zekâtım olarak muhtacine üç yüz altın lira.
-Zeynep Kâmil
hastanesine yüz altın lira,
-Guraba hastanesine
seksen altın lira,
-Verem hastanesine
altmışaltın lira,
-Darüşşafakaya yüz altın lira,
-Darülâcezeye seksen altın lira
-Mevlit masrafı
kırk altın lira (Vefatımdan halkın âdet edindiği bir kırk gün değil, beş on gün sonra Bayezit Camii’nde okunacaktır) aşrışerifler, teşvikler ile usulüâdâbına kemali riâyetle İmam ve Hatip mektebi
talebesine okutturulması münasip olur.
-Vefatımı tâkip edecek Ramazanda Bayezit ve Fatih
camilerinde ikindi namazından sonra Kur’an okuyacak iki hafıza otuz altın
lira.
-Merkezefendi
kabristanındaki mezarımızın tâmiri ile parmaklığın cephesine ve babamın kitâbesinin
yanına raptedilecek ve üstüne eski yazı ile:
Yazılacak, taş levha masrafı 40 altın
lira. (Bu işte Mühendis Ekrem Hakkı Bey himmet
eylerse, ruhumu şâd eyler. (Yukarıdaki
cümlenin günümüz Türkçesiyle Latinize edilmiş şekli:
Hâzâ
kabru İbnülemîn el-Hâc Mahmûd Kemâl
ve [ahîhi]
Ahmed Tevfîk ve
validetihimâ
rahimehumullâh
“Erdoğan’a âşık olduğunu” açıklamış olan, Siirtli Arap asıllı bir iş adamı Ethem Sancak.
Sıradan biri değil, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Tank Palet fabrikasını
verdiği, kendisine Katarlıları ortak ettiği; sırdaş, emanetçi
denilebilecek kadar güvendiği bir yakını. Bazen Mao’cu/ Çin’ciliği ön plana
çıkan, bazen Soros ilişkileri ile dikkat çeken biri.
Üstelik AKP’nin Eski MKYK üyesi.
Ethem
Sancak “Ak Parti Amerikan desteği ile iktidara geldi” açıklaması yüzünden
partisinden ihraç edilmesi için işlem başlatılınca istifa etti.
Ethem
Sancak, önce inkâr etse de videosu yayınlanınca görüldü ki, aynen şu sözü
söylemiş: “Tayyip Erdoğan, Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanıydı. Aslında
Amerika’nın desteğiyle geldik iktidara.”
Bunu
zaten Arslan Bulut yıllardır yazıyordu. “AKP bir ABD projesidir, hatta
parti programı Amerika’dan CFR tarafından gönderilmiş bir memorandumdan aynen
alınmıştır” diye.Kimse de itiraz edemiyordu. Ama bu defa itiraf
içeridendi.
****
Vatan
Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ise Cumhur İttifakının resmi
olmayan en küçük ortağı.Çin devleti ile olan ilişkilerini herkesin
bildiği, Çin’de bir devlet başkanı gibi itibar gören, derin ilişkileri olan
bir kişi.
Doğu Perinçek eski dostu Ethem
Sancak’ı, “çok güvendiğim karakterli bir insandır” diye övüyor.
“Ak Parti’nin ABD tarafından iktidara getirildiği” sözünü Perinçek de net bir şekilde
doğruladı:
“O bir
gerçek. 1996 yılındaRand Corporation raporu var. Orada diyorlar
ki Tayyip Erdoğan Başbakan olacak. Abdullah Gül Dışişleri Bakanı olacak.
Hatta biz onu o zaman yayınladık. Cumhuriyet’te büyük bir söyleşi yaptık. Orada
da belirttim.
Bu bir
gerçek, yani 2002 yılında Türkiye Amerika tarafından erken seçime
götürüldü. Ve AK Parti hükümete getirildi.”
Oysaki
bizler yani kamuoyuTürkiye’yi 2002’de erken seçime götürenin MHP Genel
Başkanı Devlet Bahçeli olduğunu sanıyorduk.
****
Bülent Ecevit
başbakanlığındaki hükümette MHP lideri Devlet Bahçeli ve ANAP lideri Mesut
Yılmaz Başbakan Yardımcısı idi.
Refah
Partisi kapatılmıştı. Millî görüş hareketinden kopan Recep Tayyip Erdoğan,
Abdullah Gül, Bülent Arınç ve Abdüllatif Şener’in öncülüğündeki
siyasetçiler ise 2001 tarihinde AKP’yi kurmuştu.
Başbakan
Yardımcısı Devlet Bahçeli, 7 Temmuz 2002 günü, partisinin düzenlediği Kocayayla
Türkmen Kurultayı’nda, 3 Kasım 2002’de erken seçim yapılması çağrısında
bulundu.
Oysaki,
Kemal Derviş’in yönetiminde acı ilaç içilmiş, ekonominin dengeleri oturmak
üzereyken alınan bu karar iktidar partileri için intihar demekti.
Bahçeli’nin bu kararı parti organları içinde hiç görüşülmemişti. MHP
yöneticileri dahil herkes için sürpriz bir karar olmuştu.
Yapılan
seçimde sadece AKP ve CHP barajı aşarak mecliste temsil edildiler. AKP
oyların yüzde 34,3’ünü alarak 363 milletvekilliği kazandı ve tek başına iktidar
oldu. MHP baraj altında kaldı.
DoğuPerinçek 2002’de erken seçime götürenin aslında Devlet Bahçeli değil, Amerika olduğunu söyledi.
Bahçeli bu iddiaya bir cevap vermedi.
**********************************
ABD’nin Erdoğan’ı Büyük Sermayeye Takdimi
Recep Tayyip Erdoğan daha
Refah Partisi Beyoğlu İlçe Başkanı iken, dönemin ABD büyükelçisi Morton
Abromowitz’le tanıştırılmıştı.
Daha
önce de yazdım. Erol Mütercimler’in naklettiği önemli bir hatırası var:
“1999
yılında bir yayın grubu sahibi olan Av. Münci İnci’nin evinde özel bir
toplantı yapıldı.” Bu toplantıda kimler
yoktu ki?
“Fehmi Koru, Nazlı Ilıcak, Güler Kömürcü gibi siyasi görüşü farklı gazetelerde yazan
gazeteciler… Emin Şirin (Nazlı Ilıcak’ın eski eşi), Bülent Akarcalı
(ANAP dönemi Sağlık ve Turizm Bakanı, Türkiye Demokrasi Vakfı ve Bilgi
Üniversitesi kurucusu), Fehmi Gültekin (Vakıflar Bankası E. Genel
Müdürü), Tezcan Yaramancı (Kamu Ortaklığı İdaresi E. Başkanı, Türk
Amerikan İşadamları Derneği, İstanbul Rotary Kulübü üyesi) vardı.”
Durun hele sadece bunlar değil.
“Ardından
Tayyip Erdoğan geldi. Onun peşinden ise dönemin ABD İstanbul Konsolos
Yardımcısı (Kate Schertz) hanımefendiyle Tuğrul Türkeş el ele
birlikte içeri girdiler. Aynı otomobille geldiler.”
Erol Mütercimler, Tayyip Erdoğan için “muhtar bile olamaz” denildiği bir
dönemde yapılan bu tanıtım
toplantısı sırasında Münci İnci’nin kendisine, “Tayyip Bey bu ülkeye
Başbakan olacak” dediğini anlatıyor.
Tuğrul Türkeş’in orada olması ve ABD’li kadın diplomatla samimi bir şekildeaynı araçla
gelip, birlikte dönmesi ilginç. (Bu olayı önceden bilenler, Tuğrul
Türkeş’in 2015’de AKP’ye geçmesine şaşırmamıştır sanıyorum.)
Siyasi yasaklı birinin Başbakan olması için düzenlenen toplantıda ABD’li
diplomatın ne işi olabilirdi?
Bu
toplantıdan iki gün sonra, 26 Ekim 1999’da Bülent Eczacıbaşı’nın evindeki
benzer maksatlı yemekte de çoğunluğu iş dünyasından olan önemli isimler bir
araya gelmişti: Feyyaz Berker, Tuncay Özilhan, Korkmaz İlkorur, Erdoğan
Gönül, Can Paker ve Cüneyt Zapsu.
Erdoğan’a TÜSİAD kapılarının açıldığı bu toplantı için, ABD diplomatlarının bir
katkısı oldu mu bilemiyorum.
AKP ve
MHP kanadı bütün bu ilişkileri biliyor. Bu yüzden şimdilerde ABD ve
İngiltere Büyükelçilerinin muhalefet liderleri ve İstanbul Belediye Başkanı
Ekrem İmamoğlu ile görüşmelerinden tedirgin oluyorlar.
**********************************
Abd Bu Kadar Etkili İse
ABD Türkiye’de iktidarı belirlemede bu kadar
etkili ise gittikçe yıpranan
iktidarın seçimde gidip gitmeyeceğini hesap ederken bu parametreyi de göz ardı
etmemek gerekir.
Seçimlerden önce alacakları tavizler
karşılığı, dışarıdan kredi muslukları açılabilir mi? Ekonomide geçici de
olsa bir rahatlama sağlanırsa ve Erdoğan Rusya- Ukrayna Savaşını bitiren güçlü
lider imajı ile parlatılırsa Cumhur İttifakı seçimi kazanabilir mi?
Zor ama imkânsız değil.
Bizim “lider” sandığımız kişilerin gerçek
rolü ve ilişkileri hakkında yeterli bilgimiz yok. “Lider görünümlü
bazılarının birer görevli olduğu” iddialarını kabul etmek istemem.
70’li yılların gençlik olayları, o günleri birebir yaşayan
bizim kuşakta önemli izler bırakmıştır. Bu olaylarında etkisiyle, ülkemiz 12 Eylül
1980 ihtilaline sürüklenmiştir. O dönemlerin iyi bilinmesi insanlarımıza
olayların daha doğru değerlendirilmesinde katkı sağlayacaktır. İyi bilinme ise
o günleri yaşayanların yazdıklarının ve o günleri araştıran bilimsel yayınların
okunması ve öğrenilmesi ile mümkündür.
Bu yazımı o günlerin gençlik önderlerinden Dr. İbrahim
Doğan‘ın Akıldan Kaleme isimli kitabını okuduktan sonra yazıyorum. Kitapta önce
doğduğu ve çocukluğunun geçtiği günleri anlatıyor. Yazdıklarından orta halli
bir ailenin çocuğu olduğunu öğreniyoruz. Yozgat’ın bir kasabasında doğup
büyümüş, devlet imkânlarıyla okumuş, iyi bir meslek olduğu için doktor olmak
azmiyle üniversiteyi kazanıp tıbbiyeyi tercih etmiş bir gençtir. Ankara Tıp Fakültesi’ne
kayıt olması onun ve çevresinin önemli bir gurur kaynağıdır. Dini ve milli
hassasiyetleri sebebiyle Türk Ocağı’na ve milliyetçi duygularının etkisiyle
ülkü ocağına ilgi duyar. O bizden 2 sınıf öndedir.1968 de aynı duygularla
tıbbiyeye girip doktor olmak için attığım adım ailem için olduğu kadar köyüm
hatta kasabam için bile bir övünç vesilesi olmuştu. Bizim için bir gurur
kaynağı olmasıyla birlikte sorumlulukta yüklemekteydi. O ve çevresinin de
benzeri duyguları yaşadığını anlıyoruz. Yine bu kitaptaki bilgilerden öğrenci
olaylarında sırf ülkücü kimliği sebebiyle öldürülen gençlerin( Ruhi Kılıçkıran
, Süleyman Özmen , Dursun Önkuzu,… ) her biri Anadolu’nun orta ve hatta zayıf
ekonomideki ailerinin evlatları olup meslek sahibi olmaları, kendisine-ailesine-ülkesine
faydalı olsunlar diye okumaya gönderilen gençlerdir.
İlk senemiz olan
68-69 yılında eğitimimizi etkileyecek düzeyde bir öğrenci olayı yaşamamıştık. Diğer
okullardaki öğrenci olayları ise bizim de ilgimizi çekmekle beraber tıp eğitiminin
yoğunluğu sebebiyle önceliğimiz dışında kalıyordu. 2.sınıfı okuduğumuz 69-70 yılında
ise öğrenci olayları daha da artmış, bizim okulda da tartışma konusu olmaya başlamıştı.
Yetiştiğim çevre ve aile ortamının dini ve milli hassasiyetleri fazla olmasının
da etkisi ile kendimizi ülkücü kesime yakın hissediyorduk. Böyle olmakla
birlikte cebinde çakı bile taşımayan benim ve arkadaşlarımın karşı tarafça
faşistler, komandolar şeklinde tanımlaması çok rahatsız ediciydi. Aynı şekilde devrimci,
solcu, komünist tanımlaması yapılan arkadaşlarında iddia edildiği gibi yurdu
vatanı satacak sattıracak tipler olmadıklarını daha sonra gördük. Olaylardan
öğreniyoruz ki her iki tarafın içinde kendini korumak veya karşı tarafı korkutup
sindirmek gibi masumca (!) düşüncelerle tabanca bile taşıyanlar olmuştur. Olaylar
çoğaldıkça okullarda başlayan kamplaşmalar önce öğrenci yurtlarına sıçrıyor ve
bu durum genişleyerek kurtarılmış okullar, yurtlar, mahallerin çıkmasına sebep
olmuştur. Bütün bu olaylar 12 Eylül 1980 e gelindiğinde binlerce gencin ölüm, sakatlık
veya güvensizlik sebebiyle eğitimden dışlanmasına sebep olduğu gerçeği
unutulmaması geren bir acıdır.
Akıldan kaleme kitabında bu yıllara ve
daha sonrasına ait ilginç bilgileri okuyoruz. Ülkücü hareketin
önderlerinden bir ismin kendi hayatını etkileyen işlemediği
bir suçtan hapse düşmesi, hapis hayatı, aftan yararlanıp yeniden eğitim hakkı
kazanarak tüm olumsuz şartlara rağmen eğitimini tamamlayıp doktor olabilmesi insanın
azmettiğinde başaramayacağı bir şeyin olmadığının ispatı olup örnek alınası bir
başarı hikayesidir.
Bu anlatılanlardan kamu otoritesinin zayıflığının sebep
olduğu güvensizlik, bilgilendirme vazifesi yapması gereken medyanın yanlı ve
algı oluşturma şeklindeki çalışması, adalet ve güvenlik sisteminin güçlü
olmamasının getirdiği sorunlar gençlik olaylarının kontrol edilemez hale
getirmesi ve bir askeri müdahale ile olağan üstü bir dönemi yaşanması…Kitapta
doktorluk ve uzman doktorluk döneminden ilginç hatıralar okuyoruz. Ayrıca
diyanet işlerindeki hac sağlık birimindeki çalışmalara önemli katkılar
verdiğini öğreniyoruz. TBMM doktorluğundaki çalışmaları ile hem mesleki hem de
diğer çalışmaları ile ilgili dikkat çekici tespitlerini okuyoruz.
Bu ve benzeri
kitapların insanlarımıza düşmanlık ve kutuplaşmaların zararlarını görmesini
sağlayarak barış içinde birlikte daha huzurlu ve mutlu bir hayat
yaşanabileceğine katkı vermesini temenni ederim. Bu vesileyle başta yazar olmak
üzere herkese sağlık ve iyilikler dilerim.
Yeniden üye
seçildiği Türk Târih Encümeni, İbnülemin’in büyük çapta ilmî çalışma ve
yayınları için yeni bir sayfa açtı. İlmî vukufunu ortaya koyan eserlerini
burada ard arda yayımlamaya başladı. Encümen, 15 Nisan 1931’de yerini Türk
Târih Cemiyeti’ne bıraktığı zaman üyelik dışında kaldı. Onun yerini 1935’te
Türk Târih Kurumu alırken de bir daha üye yapılmadı. Bununla beraber 1932’de
toplanan Türk Târih Kongresi sırasında hazırlanması kararlaştırılan ‘Türk Târihinin Ana Hatları’ dizisi için
kendisinden eski hat sanatımıza dâir terkibî bir icmal yazması istendi.
Üzerindeki son resmî memuriyet olan Türk ve İslâm Eserleri Müzesi Müdürlüğünden
1 Ağustos 1935’te yaş haddi dolayısıyla emekliye ayrıldı. 14 Nisan 1935’te
annesi vefat etti. Ertesi yıl kendisine hac yolculuğu imkânı açmış olan Prenses
Hatice Abbas Halim’in Kahire’den itibâren eşliğinde hac farîzasını da yerine
getirdi.
Son
vazifesinden cüzi bir emekli maaşı ile köşesine çekilen İbnülemin kendini, her
biri nâmını ayrı ayrı yâdettirecek büyük çaptaki eserlerini tamamlamaya verdi.
Bu arada, müsteşrikler âlemindeki yaygın itibar ve şöhreti dolayısıyla yurt
dışındaki ilmî kongrelere çağrıldı, bazı ilim cemiyetlerine üye yapıldı.
1934’te Londra’da toplanan Congrès Internationale des Sciences Anthropologiques
et Ethnique’e dâvet edildi. Ancak maddî durumunun el vermemesi ve hiçbir resmî
merciden yardım görmemesi yüzünden katılamadı. Aynı kongrenin 1938’de Kopenhag’daki
toplantısına da dâvet edildiği halde yine aynı sebeplerle gitmesi mümkün
olmadı.
Devrin Maarif
vekili Hasan Âli Yücel, İbnülemin’le beraber İsmail Saib Sencer’i de
Kütüphâneler Tasnif İşleri İlmî Müşavirliği ile yeni bir çalışma imkânı
sağladı. Bu arada Mısır Veliahdı Prens
Mehmed Ali Tevfik’in dâveti üzerine İstanbul’daki Türk ve İslâm Eserleri Müzesi
benzeri bir müzenin tanzimi, özellikle de buraya konulacak hat eserlerinin
seçim ve tasnifi için Reîsülhattâtîn Kâmil Akdik ile birlikte 29 Aralık 1939’da
Kahire’ye gitti. Kendilerine tevdi
edilen işi başarı ile gerçekleştirerek 19 Şubat 1940’ta İstanbul’a döndü.
Kütüphâneler ilmî müşâvirliği bu defa, Maarif Vekâleti’nce yayın hazırlıkları
ilerlemekte olan İslâm Ansiklopedisi’nin ilmî müşâvirliğine çevrilmişti. Bu
arada eski dostu Bağdatlı İsmâil Paşa’nın basılmamış ‘Hediyyetü’l-ʿârifîn esmâʾü’l-müʾellifîn ve âs̱ârü’l-musannifîn’
adındaki Arapça büyük biyografi kāmusunun kontrol ve basımını üstlenerek iki
büyük cilt halinde yayıma hazırladı.
Nâzan İz Özgür’ün Bir Hâtırası:
Hocam, âile
dostumuz ve doktorumuz Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver’le berâberliğimin her ânı,
büyük bir şans ve mutluluktu. Benimle çok meşgul olmuştu. Her gittiği yere beni
de götürdüğü için, arkadaşlar yarı şaka, yarı ciddî, ‘Hocanın çantası’ derlerdi.
Yine böyle
günlerden bir gün, o devrin ve bu devrin büyük üstadlarından ressam Feyhaman
Duran Beyefendi’nin atölyesine gittik.
Buram buram san’at kokan hâneye adım attığım an, etrâfı ve gördüklerimi,
beş duyunun ötesinde bir duygu ile rûhuma işlemeye çalıştığım sırada,
alışılmışın dışında bir zâtın koltukta oturduğunu gördüm. Birkaç asır evvelden
zamânımıza gelmiş gibi idi. Oturduğu koltukta, bastonuna dayanmış, kelebek
gözlüklerinin üstünden beni tetkik ediyordu. Hocam bizi tanıştırdı ve Ressam Duran
ile birlikte atölye kısmına geçti. İbnülemin Mahmud Kemal Bey’le baş başa
kaldık. Görünüşü kadar garip bir tarzda sordu. ‘Kız sen kimsin bakayım?’ Hocanın talebesi olduğumu, lütfedip beni
de berâber getirdiğini, böylelikle, kendisini ve üstad ressam Duran’ı tanımak
şerefine nâil olduğumu söyledim.
Ağzının içinde
bir şeyler geveledi. Anlayamadım. Sonradan hocam, ‘anlayamadığına memnun ol’ dedi. Hocamın bu cevâbının ne ifâde
ettiğini ve haklı olduğunu, İbnülemin Beyefendi ile uzun berâberliğimiz
sırasında anladım. Çok kıymetli bir zat idi, lâkin nev’-i şahsına münhasırdı. O
da portresi için poz vermeye gelmişti. Hem poz eriyor, hem de üstâdı metheden
kafiyeli mısrâlar dökülüyordu dilinden…
O sıralarda,
türlü sâhalardaki meraklarım arasında, beğendiğim şiirleri, nesirleri,
deyimleri, fikirleri topladığım, adına ‘petek
defteri’ dediğim, bir defterim, bir de kıymetli zatların imzâlarını ve
yazılarını topladığım bir nevi hâtıra defterim vardı. O defteri bana hocam
hediye etmişti.
Üstad,
yağlıboya resmini yapan Duman’ın karşısında otururken, şiir gibi konuşuyordu:
Feyhaman’ın yaptığı resmimi görse eğer
Avrupa ressamları fırçasına baş eğer
Var mıdır Nâzan gibi bir nâzenîn
Şi’r ü resm ü mûsikîde behrever
Pek zekidir gözleri ‘velfecr’ okur
Gördüğü her şeyde bir nükte sezer
Ecnebi birkaç lisana âşinâ
Iftihâr eyler onunla her peder
Hüsn-i sûretten nasibi âşikâr
Hüsn-i sîretten olmuş behrever
Zevk ile geçsin hayâtı dâima
Görmesin dünyâda aslâ bir keder
Hemen kaleme sarılıp
söylediklerini yazmaya başladım. Bitirince, ters ters ne yaptığımı sordu.
‘Siz, etrâfa inci saçıyorsunuz, toplamayayım
mı?’ dedim. Birden durdu. ‘Ha…
Şimdi iş değişti,’ diyerek, beni, mine’l-evvel ile’l âhir sorguya çekmeye
başladı. Bu arada hocam, her zamanki zarâfeti ile sohbeti kesmemek için müsâade
isteyip ayrıldı. Beni de İbnülemin Efendiye emânet etti. Hakkımda epey bilgi
topladıktan sonra, üstad Feyhaman Bey’den berâber çıktık. Beyazıt Meydanı’na
kadar yürüdük. ‘Senin yaşında bir kızla
muhabbetimin tutacağını kırk yıl düşünsem tahmin edemezdim’ dedi. Bu, benim
için iltifattı. Buna lâyık olmadığımı biliyordum. Üniversitedekiodasının kapısının bana dâima açık olacağını
söyleyerek, dâvet lütfunda bulundu. Sevgili amcam, Mâhir İz Hoca’nın kendisinin
dostu olması da bana gösterdiği bu yakınlıkta etkili idi muhakkak.
Üniversitenin
kapısında ayrıldık. Ben tekrar hocamın yanına döndüm ve ondan, bu eski zaman
adamı hakkında mâlûmat edindim.
Yine günlerden
bir gün, hâtıra defterime, lütfen bir-iki kelime yazması için, hocamın yanında
vazifeli Süreyyâ Abla’mıza, İbnülemin Beyefeydi’ye götürmesi için ricâ ettim.
Birkaç gün ses çıkmadı. Bir gün Süreyyâ Abla ‘Sana bir mektup var’ dedi. Şaşkınlıkla zarfı açtım İbnülemin’den ve
eski Türkçe yazılmış birkaç satır: ‘Burası
bakkal dükkânı değil. Bakkala evrak imzâlatmıyorsun. Kendin gel!’ Utana
sıkıla huzûruna gittim. İçeride kütüphânesinden faydaalanan gençler vardı.
Kendisi masasının başında oturmuş, yine gözlüklerinin üstünden yarı kızgın bana
bakıyordu.
‘Buyur,’ dedi ve defteri uzattı. Sülüs
mürekkebi, kamış kalemle kendi el yazısı ve imzâsı ile beni nasıl gördü ise,
nasıl görüyorsa, ne temenni ediyorsa, kafiyeli olarak yazmış. Târih olan o
sâhifenin hâlâ en kıymetli hâtıralarımın arasında müstesnâ bir yeri vardır.
……….
Yaş 19. Artık
bir flörtüm var. Bugünkü 46 senelik eşim ve üç çocuğumun babası Özcan Özgür.
Okulun öğlene
kadar olduğunu bildiğinden, akşama kadar nerelerde gezdiğimin merâkı içinde…
Günlerden bir
gün, İbnülemin üstâdla karşı karşıya oturmuş konuşurken kapı vuruldu, içeri
Özcan’la arkadaşı İsmâil Ağabey girdiler. Yüzlerindeki ifâdeyi anlatamayacağım.
Ben, heyecan, içinde mahcûbiyetle üstâda tanıştırmak çabası içinde ‘komşumuzun oğulları’ deyiverdim. O, her
ikisine de kısa bir nazar atfettikten sonra, İsmâil’i göstererek: ‘Bu komşu oğluna benziyor, amaöteki komşu oğluna benzemiyor’ dedi.
Birkaç dakika soru-sualden sonra müsâade isteyip kendimizi koridora
attığımızda… Özcan ve İsmâil ‘Bu yaşı
belli olmayan ihtiyar adamdan ne anlıyorsun saatlerce, günlerce… Bunun için
mi her gün akşama kadar yoksun?’ dediler. Durumu hafsalaları almadı.
Haklılardı. O yaşta bir kızın, dışarıda eğlencenin envay çeşidi varken, vaktini
bu türlü geçirmesi, onların anlayışına göre garipti. Benim içinse yaşamanın
hakîkati idi.
Altı ay sonra
dâvet ettiğim nikâhıma Süheyl hocamla birlikte ütfedip geldiler. İbnülemin
Efendi iki arada bir derede kulağıma yaklaşıp ‘Ben sana bu oğlan komşu oğluna benzemiyor demedim mi’ demez mi. O
yaşta, bir-iki dakikalık bir karşılaşmayı, 6 ay sonra hatırlayabilen bir
hâfıza… Ve sonra sevgili hocama, nikâh şâhidim olmasını ricâ ettim. Düşündü.
‘Bana çok zor bir vazife veriyorsun’
dedi.
Üzülerek
sebebini sordum. ‘Çünkü sen evlenecek
kadın değildin. İlim kadını olmalıydın.’
Kıymetli
hocam, büyük insan-ı kâmil… Onu tanıtmaktan âcizim, kelime bulamıyorum. Büyük
üstad İbnülemin Mahmud Kemal Beyefendiyi de Süheyl Ünver Hocam gibi sevgi ve
saygı ile anıyor, nur içinde yatmasını niyâz ediyorum.
Ebedî Âleme Göç Hazırlığı / Vasiyetnâmesi
T.C. İstanbul 13. Sulh Hukuk
Hâkimliği
BİSMİLLÂHİRRAHMANİRRAHİM
Elhamdülillah aklen ve bedenen kemal-i
afiyette olduğum halde medenî
kanunun ahkâmına tevfikan (uygun
olarak), hiçbir kimseden korkmadan ve hiçbir
kimsenin cebrine tâbi olmadan (zorlamasına mâruz kalmadan) son
arzularımı mezkûr
kanunun 478’nci maddesi mucibince İstanbul’da Mercan mahallesinde
Mühürdar Eminpaşa sokağındaki
konağımda 1955 Haziran’ının
23’ncü günü
kendi elimle yazıyorum.
Kendime kimseyi mirasçı naspetmeyerek
(tâyin etmeyerek) tasarruf nisabına taalluk eden (bana ait olan değerlerle alakalı) hakkımı tamâmen müdafaa ediyorum. Esasen
mahfuz hisseli mirasçım bulunmadığından
kanunen hâiz olduğum mutlak salâhiyete
binaen terekemin ( geride bıraktığım mal ve mülkümün)
tamamı üzerinde tasarruf ederek metrukâtımı (malvarlığımı) berveçhiâti umur-ı hayriyeye (aşağıda
belirtildiği üzere hayır işlerine) tahsis ve vasiyetlerimi bu vesikada tâdât ve
isdar ediyorum: (maddeler halinde
kaydediyorum)
1-Müstakilen mâliki bulunduğum İstanbul’da
Mercan’da Mühürdar
Emin Paşa Sokağındaki yeni 13 ve eski 8 numaralı konağımı
ve müştemilâtını
(teferuatat kabilinden olan ve olmayan menkul mallar hariç)
aşağıda
gösterilen maksada ve gayeye, tesbit ettiğim kayt ve şartlar dâiresinde
tahsis ederek (İbnülemin
Mahmud Kemal Tesisi) adı ile hükmî şahsiyeti haiz Medenî Kanunun 437’nci
maddesinin bahşetmiş olduğu salâhiyete
müstenid, ölümüme
bağlı tasarruf yoliyle,
yani ölümümden
sonraya muzaf olarak (geçerli olmak üzere)vasiyet suretiyle vakfettim. Şöyle ki:
a-Vakfettiğim
bahsi geçen bina dâima (İbnülemin
Mahmud Kemal Yurdu) nâmı ile yadolunmak ve halihazırı ile mâmur olarak
muhafaza edilmek şartıyla
hâlen İstanbul’da
hali faaliyette bulunan İmam ve Hatip
mektebinin tesisindeki gayeye ve maksada tahsis olunmuştur. Bu mektepte okuyacak talebe ile mektebin hey
Çoook
eski zamanların birinde Kastamonu bölgesinde halktan yüksek vergiler toplayan,
topladığı vergiler ile ihtişamlı bir yaşayan, bir bey varmış.
Yörenin
ozanları ve aşıklar da köy düğünlerinde,
sazlı sohbetlerde, bu bey’i yaktıkları türküler ile eleştirir yaptıklarının
yanlış olduğunu halka haksızlık olduğunu dile getirirlermiş!
Bir
gün eleştiriler, o zalım bey’in kulağına gitmiş ve hiddetlenerek, sarayına
çağırttığı yörenin din adamlarına talimatlar vermiş!
Kendisine
yapılan eleştirilere karşı halkı uyarmalarını, yetmez ise engellemelerini isteyerek, bu işin karşılında da halktan
topladığı vergilerden biraz da onlara vermiş.
Bey’in
bu kızgınlık ve uyarıları din adamları tarafından her fırsatta halka söylenir, tembihlenir olmuş.
Bey
haksız bile olsa! Beye itaat etmenin
sevap olduğu bey vermeden hak istemenin günah sayılabileceği öğütlenerek,
geçmişte yaşanan olaylardan da uydurmalar katılarak Bey’in her yanlışları haklı
çıkarılmaya çalışılırmış!
Ve
umumiyetle başarılı olunurmuş!
***
Günlerden
bir gün bu bey, ekonomik olarak zor
günler yaşayan halkın gönlünü almak için muhteşem bir şölen düzenlemiş ve ziyafet
hazırlatmış!
Şölen
sırasında misafirleri ağırlayacak, hizmetleri yapacak kullarına da!
Eğlence esnasında din adamları ve misafirleri baş
köşeye oturtmalarını onların etrafına köylüleri oturtmalarını, ve onlara enfes
yemekler, ikram edilirken,
Ozanlara
ve aşıklara ziyafet yemeklerinden verilmemesini, onlara sadece et suyu ve ekmek
verilmesini, hatta yedikleri yemeğin
parasının alınmasını, böylelikle akıllarının başlarına geleceğini ve bir
daha kendisini eleştiremeyeceklerini düşünmüş!
Bey’in
etrafında sadakat ve bağlılıkları ile
hak ettiklerinden daha konforlu bir hayat yaşayan kulları, sorgulamadan bu
emirlere harfiyen itaat etmişler ve söylendiği gibi ozanlara ile aşıklara sadece
et suyu ve ekmek vererek parası da peşin peşin tahsil emişler!
Bizim
saz ve söz üstatları da o mükellef sofraların olduğu eğlencede kendilerine para
ile satılan etin suyuna ekmek doğrayarak “tirit
yemeği yaparak” kendi aralarında güle eğlene afiyetle yemişler.
Eğlenceye
sıra gelince ozan ve aşıklar kendilerine yapılan bu haksızlığa karşı bey ve
olanlara sessiz kalan ve aslında asıl mağdur olan gariban köylü ile dalga geçecek
aşağıda ki türküyü yakarak, anlayana ders vermişler!
Zaman
geçmiş nice zalım beylerin isimleri unutulmuş, ama…
Ozanların,
aşıkların yaktıkları türküler dilden dile nesilden nesile aktarılıp bu günlere
gelmiş.
Unutmayalım
ki, ozanlar “aşıklar” toplumun dilidir,
onlara her dönem kulak vermek lazım, sadece köylüler ve halk değil,
Liderler,
yöneticiler, beyler de kulak vermeli ki yollarını hep ten şaşırmasınlar!
Aşağıdaki
linkte merak edenlere mandanın söğüt
dalına nasıl yuva yaptığı, yavrusunu sineğin nasıl kaptığı etraflıca yazıyor,
merak edenler buyursun okusun,
Bu
vesile ile ramazan ayımız mübarek olsun, Yüce Allah dileyen herkesi nice
ramazanlara, bayramlara sağlık sıhhat ile, sevdiklerimiz ile erişmeyi nasip
etsin,
Derdi
tasası Vatan Milleti Din Devlet Adalet
ve Halkının çıkarları olan aşıkları, ozanları kendini toplumun dili olmaya
adamış herkesi var etsin inşallah….
Lisedeyken, sevip
saydığımız Mehmet Bey adında, çok değerli bir edebiyat hocamız vardı. Bir
defasında şöyle bir komposizyon / yazılı ödev verdi. Böyle bir çalışmayı,
talebeyken edebiyat hocalarının kendilerinden de istediğini belirtti. Ve şimdi
aynı şeyi, o da bizlerden istiyordu:
Mahallemizde,
geçimi bize tuhaf gelen, nasıl, ne şekilde ve ne ile geçindiği meçhul,
bilinmeyen ve belli olmayan biriyle görüşüp konuşacak ve geçim yolunu konu
edineceğimiz bir komposizyon ödevi yazacaktık.
Kendisinin bu
ödevi nasıl yerine getirdiğini de anlattı. Bizlerden de, aynı şekilde enteresan
bir geçim yolu bulmuş birini kaleme almamızı istedi.
Hocamızın tespit
ettiği kişinin geçim yolu şu imiş:
Her gün önünden
geçtiği kahvehane camının kenarında oturan birini görürmüş. İşe gitmesi gereken
saatlerde, hep aynı yerde oturması dikkatini çekmiş. Buna bir anlam verememiş.
Aradığım adam bu olabilir diyerek, içeri girmiş, selâm vererek adamın karşısına
geçmiş.
“İzin verirseniz,
sizin adınızı değil, sadece geçiminizi ne ile sağladığınızı öğrenmek istiyorum.
Çünkü buradan her geçişimde sizi aynı yerde, aynı masa başında, önünüzdeki
gazeteleri karıştırıp çay içerken görüyor; işe gitmediğinizi sanıyorum. İş güç
sahibi değilseniz ne ile geçiniyor, hayatınızı ne ile kazanıyorsunuz? Lütfen
zahmet edip anlatır mısınız?”
“Neden ve niçin bu
merak, bu soruşturma? Sana ne benim ne iş yapıp yapmadığımdan?”
“İnanın sınıfı geçmem, bu konuda bir
komposizyon ödevi yazmama bağlı. Lûtfedip anlatırsanız, isminizi ne soracak ne
de yazacağım.”
“Peki öyle ise,
samimi bir öğrenciye benziyorsun, anlatayım bari:
“Evet fark ettiğin
gibi, aslında ben işsiz güçsüz bir adamım! Geçimimi ise, şöyle sağlıyorum:
“Her sabah; gelir
kahvedeki yerimi alır; kahveye alınan tüm gazeteleri önüme koyar. Ölüm
ilânlarına göz gezdiririm. Büyük ilânlara öncelik tanır, kimin öldüğünü, nerede
gömüleceğini öğrenir; doğru o mezarlığa giderim. Ölü yakınları arasında yerimi
alır. Üzgün bir durum takınır. Duyulacak şekilde için için ağlar bir tavır
sergilerim.
“Sonra da
oradakilerle cenaze sahibinin evine giderim. ‘Ah benim vefalı kardeşim, dostum,
velinimetim. Beni bırakıp nerelere gidiyorsun? Ben senin yokluğuna nasıl
katlanır, nasıl dayanırım? Sensiz ne yapar, artık kime derdimi açar, kimden
himmet bekler, ihtiyacımı kime söyleyebilirim?’
“Diyerek, cenaze
evinde; öyle bir feryat ve figan koparır; kendimi öyle acındırır, herkesin
dikkatini öyle çekerim ki, herkes kendi elem ve kederini bırakarak beni teselli
etmeye, asıl bana baş sağlığı dilemeye başlar! Bin bir dil dökerek beni
yatıştırmaya çalışırlar! Ev sahipleri perişan halimden, yanık dilimden öyle
etkilenirler ki, beni yedirir içirirler. Cebime de hatırı sayılır bir para
koyarak, yatıştırıcı sözlerle beni uğurlar ve yolcu ederler!
“Oradan ayrılır
ayrılmaz sıraya koyduğum, diğer ölüm ilânlarında yer alan cenaze sahiplerinin
evlerine gider, orada da aynı rolü oynar,
aynı sonuçları almaya çalışırım!
“İşte benim her
günkü mesaim bu şekilde cereyan etmekte, geçimimi bu yolla temin etmekteyim!
Ama unutma aramızda kalacak bu söylediklerim!”
Yanından şaşkın,
bir o kadar da düşünceli bir şekilde, komposizyon ödevimi yazmak üzere
ayrıldım.
Bir ucûbe hayat
tarzını daha öğrenmiş olmanın, tarifsiz bir rûh hâli içindeydim.
x
“Bu hayatın
gayesini (maksadını) ; ‘Rahatça yaşamak ve gafletli (bir şekilde dikkatsizlik,
endişesizlik, vurdumduymazlık ile) lezzetlenmek ve heveskârâne (heves içinde)
nimetlenmektir.’ diyenler; gayet (son derece) çirkin bir cehalet
(bilgisizlik)le, münkirâne (inkâr edercesine), belki de kâfirâne (kâfir ve
dinsizcesine), bu pek çok kıymettar (kıymetli ve değerli) olan hayat nimetini
(iyilik, lütuf, saâdet ve mutluluğunu) ve şuur (bilinç, anlayış ve vicdan)
hediyesini ve akıl ihsânını (bağışını) istihfaf (küçümseyerek) ve tahkir edip
(aşağı görüp), dehşetli bir küfrân-ı nimet ederler (nimete karşı hürmetsizlikte
bulunurlar).”
17 Kasım
1871’de İstanbul’un Beyazıt semtinde Mercan Ağa Mahallesi’nde doğdu. Babası,
Sadrıâzam Yûsuf Kâmil Paşa’nın yirmi yedi yıl mühürdarlığını yapmış, ‘Rumeli Beylerbeyi’ pâyeli Mehmed Emin
Paşa; annesi, dinî ve ahlâkî terbiyesinde çok şey borçlu olduğu Hamîde Nergis
Hanım’dır. Babası, Hz. Hüseyin soyundan gelmekle ‘seyyid’ unvânı ile bilinir. İbnülemin ve kardeşi Ahmed Tevfik de
gerektikçe bu unvanı kullanmışlardır.
Çocukluk
yıllarının çok zamanı Üsküdar Semtinde 1826 yılında kurulan ve günümüzde faal
olan Zeynep Kâmil Hastahânesi’nin kurucuları; Osmanlı Devleti’nin Mısır Vâlisi
Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın kızı Züleyha Zeynep Hanımefendi ile eşi Yûsuf
Kâmil Paşa’nın konağında geçti. Kendinden iki yaş küçük kardeşi Ahmed Tevfik
ile birlikte ilk resmî eğitimine Mercan Ağa Sıbyan Mektebi’nde başladı.
Süleymaniye Camii İmareti’ndeki Şehzade Rüşdiyesi’nden mezun oldu.
***
Mahmud Kemal
Bey, ‘Son Asır Türk Şâirleri’ isimli
eserinin ‘Kendime Dâir’ başlıklı
bölümünde çocukluk dönemi ile alâkalı bilgiler veriyor: Bir kış gecesi dünyâya
gelmiştir. Mizâcı asabî, teessürü şiddetli, kalbi rikkatli, intikâli ve infiâli
(öfkesi) seridir. İşte bu özelliklerinden dolayı merhum babası Mehmed Emin Paşa
ile şefkat ve merhamet timsâli olan annesi Hamîde Nergis Hanım O’nu incitmeden,
rencide etmeden, hassas kalbini kırmadan, kısacası asla kötü muâmele etmeden
büyütmek için ellerinden gelen gayreti gösteriyorlar. Yine bizzat kendisinin ifâdesine
göre pederi Mehmed Emin Paşa, ‘Evlâdını
kızarak ve döverek terbiye etmeye kalkışanlar onlara terbiyesizlik ve yüzsüzlük
öğretmiş olurlar. Çocuğun en fazla korktuğu şey, dövülmektir. Ona da alıştıktan
sonra korkacağı ne kalır?’ dermiş. Annesi de gayet etkileyici, ruh
dünyâsını okşayıcı sözler söylemek sûretiyle oğlunu terbiye etmiştir. Bu
mütedeyyin (dinine bağlı, dindar) anne ve baba hem Mahmud Kemal Bey’e hem
kardeşlerine işte böyle küçük yaştan îtibâren -en büyük terbiye olan- dînî
terbiyeyi bir güzel aşılıyorlar, çocuklarını dindar ve tabiî ki her türlü
kötülükten uzak olarak yetiştiriyorlar. Kısacası ebeveynlik (anna-babalık)
görevini hakkıyla yerine getiriyorlar.
Meselâ babası
Mehmed Emin Paşa, ‘Emilen süt, çocuğun
tabiatını, karakterini, şahsiyetini şekillendirir’ hadîs-i şerifini
bildiğinden çocuğu annesinden başka hiçbir kadının emzirmemesi için gerekli
dikkati gösteriyor. Üç yaşına gelince yavruyu, Nakşibendî şeyhlerinden Hacı
Feyzullah Efendi Hazretleri’ne götürüp takdim ediyor. Şeyh Efendi de, feyizli
bakışlarıyla bu ana kuzusuna nazar ediyor. Anneannesi Hatice Hoşyar Hanımefendi
de aynı minval üzere hareket ediyor. O da küçük Mahmud Kemal’i, fâzıl mürşidi
Mevlânâ Şeyh Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî Hazretleri’ne götürüp hayır duâsını
alıyor. Bu iki büyük velînin -kimyâ mesâbesinde olan nazarı- Mahmud Kemal’in
üzerinde derhal tesirini gösteriyor. Böylece daha o yaştan îtibâren edebin,
vakarın ve hayânın canlı bir temsilcisi olarak arz-ı endam ediyor.
Küçük Mahmud
Kemal’in Babası ve annesinin ihtimam gösterdiği ölçüde mükemmel bir insan
olarak yetiştiğini ortaya koyan bir hâdise, Yusuf Kâmil Paşa ile Züleyha Zeynep
Hanımefendi’nin konağında cereyan eder: Dört-beş yaşlarında bulunduğu sırada,
Zeynep Hanımefendi’in konağından ayrılırken, şefkatiyle, merhametiyle olduğu
kadar cömertliğiyle de büyük-küçük herkesin takdirini ve sevgisini kazanan
hanımefendi, Mahmud Kemal’e kese içinde para veriyor. Diğer keseyi de kardeşine
vermesini tembih ediyor. Mahmud Kemal, bahçe kapısına doğru ilerlerken, önde
giden kardeşine sesleniyor: ‘Hanımefendi’nin ihsânı var. Bekle de vereyim’
diyor. Böylece küçük Mahmud Kemal, emâneti derhal sâhibine teslim etmek
suretiyle Zeynep Hanım’m emrini yerine getirmiş, böylece imtihanı kazanmıştır.
Babası Mehmed
Emin Paşa, Kozan mutasarrıflığına tâyin edilince âilece gidip orada bir buçuk
yıl kadar kaldılar. İstanbul’a döndüklerinde Maarif Nâzırı Münif Paşa’nın
yardımı ile Mekteb-i Mülkiyye’nin yatılı kısmına kaydoldu. Buradaki öğrenimini
bitirmeden ayrılıp dinleyici sıfatıyla Mekteb-i Hukuk’un derslerine devam etti.
İki kardeşin beraber devam ettirdiği bu resmî öğrenim dışında asıl eğitimleri
küçük yaştan itibaren babalarının ihtimamı altında başlamış, daha sonra da
konaklarına gelen hocalardan ve devrin tanınmış ulemâsından gördükleri câmi
dersleriyle devam etmiştir. Ayrıca Trabzonlu Hoca Hüsnü Efendi’den tefsir, Sahîh-i
Buhârî ve Fars edebiyatı okudu. Ünlü hattat Hasan Tahsin Efendi’den hüsn-i hat
meşkederek icâzet aldılar. Kozan’da Süleymaniyeli Fânî Efendi’den Arap ve Fars
edebiyatına dâir yeni bilgiler kazanırken Leon Efendi ve diğer bir
gayrimüslimden Fransızcasını ilerletti. Bu arada mutasarrıflık tahrirat
kalemine devam ederek resmî muâmelât usullerini ve kalem işlerini öğrendi.
Genç Mahmud
Kemal Bey’in rahle-i tedrisinden feyz aldığı hocalardan biri de Mehmet Âkif
Ersoy’un Babası İpekli Temiz Tâhir Efendi’dir. (1826-1888) ‘Son Asır Türk Şâirleri’ isimli kitabında
Hocası hakkında şu bilgileri veriyor: ‘Pederimin üstadlarından ve ilmiye
sınıfından Kırşehirli Hoca Mahmud Efendi merhum, en fazîletli mezunlarından
olan Tâhir Efendi’yi, çocukluk günlerimizde muallimliğimiz için uygun
görmüştür. Benimle berâber kardeşim Ahmet Tevfik Bey merhumu, amcamızın
çocuklarını diğer yakınlarımızı kışın İstanbul’daki hânemizde, okuturdu. Yazın âilesiyle
birlikte Yakacık’taki yazlığımızın bir dâiresinde kalarak bizleri ilminden
faydalandırırdı. İyi işler yapan, fazîletli, vefâlı, âlicenab, insanca
davranan, güvenilir olgun bir âlimdi. Bir ailenin fertleri gibi senelerce
berâber yaşadık. Öfkeli, çabuk sinirlenen bir insan olduğu halde bizleri hiçbir
surettle incitmedi. Aslen Buhâralı olan muhtereme eşi de güzel ahlâk sâhibi bir
hanımefendi idi. Cenâb-ı Allah ikisini de rahmetine nâil eylesin.
Babaları
Mehmed Emin Paşa, 1887’de işten çıkarılınca âile İstanbul’a döndü. Mahmud Kemal
Bey, 1889’da Bâbıâli’nin gözde dâirelerinden Vilâyât-ı Mümtâze Kalemi’ne
stajyer olarak girdi. Bu târihten itibâren Bâbıâli’nin ilga edilişine kadar
otuz üç sene aralıksız devam eden bürokrasi hayatında kazandığı devlet görgüsü
ve eserlerine sağladığı ilk elden malzeme ve bâkir bilgiler , ‘âlim’ sıfatı kazanmasına vesile oldu.
1892’de Sadâret Mektûbî Kalemi’ne alınan İbnülemin, buradaki başarısı
dolayısıyla 1895 yılında Teftîş-i Islâhât Komisyonu başkâtipliğine getirilmiş, Mehmed
Said Paşa’nın beşinci sadâretinde yeniden Sadâret Mektûbî Kalemi’ne daha sonra
da Eyâlât-ı Mümtâze Kalemi’ne gönderilmiştir. Buradaki mücâdeleleri neticesinde
dâirenin müdür muavinliklerinden birini elde edebildi ve daha sonra da müdür
oldu ise de rakiplerinin oyunu ile Bâbıâli’deki ilk memuriyet yerine müdür
olarak gönderildi. 1911 yılında Yıldız Sarayı evrakının tetkik ve tasnifi ve
birikmiş jurnallerin tasfiyesi işine memur edildi. Karmakarışık hâle gelmiş 800
sandık dolusu evrakı büyük bir vukuf ve titizlikle elden geçirerek şimdiki adı
Başbakanlık Osmanlı Arşivi olan Sadâret Hazîne-i Evrak Dâiresi’ne teslim etti
ve her türlü araştırmaya hazır mükemmel bir arşiv teşkiline muvaffak oldu.
***
Birinci Dünya
Savaşı yılları İbnülemin’in yıldızının parladığı, kültür hayatımız için mühim
birçok çalışma içinde yer aldığı, bu yolda kendisine önemli işlerin havâle
edildiği bir devredir. Vakıflara ait sanat eserlerini kaybolmaktan ve yabancı
diyarlara gitmekten kurtarmak gayesiyle bir müze kurulması için dört üye ile
birlikte devam ettirdiği büyük gayretler sonunda Süleymaniye Camii İmareti’nde
Evkaf-ı İslâmiyye Müzesi’ni kurdu. Yerine getirdiği hizmetlerden dolayı
kendisine üçüncü rütbeden Osmanlı nişanı verildi. Savaş yılları içinde değişik
zamanlarda İstanbul’a gelen ve müzeyi gezen Almanya İmparatoru Wilhelm ve
Avusturya-Macaristan İmparatoru-Macaristan Kralı Karl tarafından yüksek
rütbeden birer madalya ile taltif edildi. 1916’da görevlendirildiği Muhâfaza-i
Âsâr-ı Atîka Komisyonu’nda millî eserlerin korunmasına dâir lâyiha ve bununla
ilgili nizamnâme de O’nun kalemiyle son şeklini aldı. Şûrâ-yı Devlet ve Sadâret
Dâiresi’nde arşivlerin tanzimi için kurulmuş komisyonlarda sadâreti temsilen
görüşlerini açıkladı. Rağbetsizlikten dolayı bir zamandan beri yok olmaya yüz
tuttuğunu gördüğü hat sanatını yaşatma çârelerini düşünen Mahmud Kemal Bey,
aynı zamanda tezhip ve klasik cilt sanatlarının da ihyası gayesiyle,
memleketteki istidatları bu sanatlara özendirecek ve devlet desteğiyle
eğitimini sağlayacak bir müessese olmak üzere Medresetü’l-hattâtîn’in
kurulmasına ön ayak oldu. Buranın idâresi de kendisinin içinde bulunduğu Evkaf-ı
İslâmiyye Müzesi yönetim kuruluna verildi. Evkaf-ı Hümâyun Nezâreti’nin târihi
ve nâzırlarının hal tercümesine dâir orijinal eserin ortaya çıkmasındaki
başarısından dolayı kendisine ikinci rütbeden Mecîdî nişanı verildi. Nâdir ve
değerli yazmaların baskılarını hazırlamak için kurulan Âsâr-ı Müfîde
Kütüphânesi heyetinin en verimli üyesi olarak divan şiirinin üç seçkin
simasının divanlarının neşri işini üstlendi.
İdarî
hayattaki geniş tecrübesi ve târihî kültür birikimi dolayısıyla sadrıâzamların,
nâzırların kendisinden görüş aldıkları Mahmud Kemal Bey, Birinci Dünya
Savaşı’nın sona erdiği sıralarda başlayacak barış müzâkerelerinde devletin hak
ve menfaatlerinin korunması ve barış antlaşması esaslarının belirlenmesi için
11 Kasım 1918’de Hâriciye Nezâreti’nde, Harbiye Nezâreti adına müsteşar
sıfatıyla Miralay İsmet’in (İnönü) ve diğer nezâret müsteşarlarının da
katıldığı fevkalâde komisyonda sadâret makamının temsilcisi olarak
görevlendirildi.
Savaş sonunda
Osmanlı Devleti’nin değişen siyâsî ve idarî bünyesi içinde Eyâlât-ı Mümtâze ve
Muhtâre Dâiresi’nin hükmü ve fonksiyonu kalmadığından buranın lağvedilmesiyle
kıdem ve mevkiine uygun bir makam olarak Bâbıâli Müdevvenât-ı Kanûniyye Dâiresi
Müdürlüğün’ne getirildi; bunun yanı sıra devletin resmî gazetesi Takvîm-i
Vekayi’nin müdürlüğü ile de görevlendirildikten başka, Eyâlât-ı Mümtâze ve
Muhtâre Kalemi’nin başşehirde bulunan ahalisiyle ilgili işlerinin barışın
imzalanmasına kadar idâresi ve yürütülmesi yine kendi üstünde kaldı.
Galip
devletlerin işgali altına girmiş Mütâreke Dönemi İstanbul’unda, İzmir’in işgal
edildiği 15 Mayıs 1919 günü Fransız askerî makamlarınca, yarım asırdır
oturmakta oldukları konaklarının yirmi dört saat içinde boşaltılıp kendilerine
tesliminin istenmesi üzerine evlerindeki târihî eşyanın, zengin kitap ve gazete
koleksiyonlarının çoğunu alamadan ailece yuvalarını terk etmek mecburiyetinde
kalındı. Buldukları her şeyi talan eden, kıymetli târihî evrakı yağmalamaktan,
İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in üzerine titrediği yazma eserleri, gazete ve
mecmua koleksiyonlarını parçalayıp tuvalette kullanmaktan dahi çekinmeyen
işgalciler, aracılar konulup devam eden uzun temaslardan sonra burayı terk
ettiklerinde bir buçuk yıl önce ayrıldıkları konağı kapı ve pencerelerine
varıncaya kadar sökülmüş, hemen hemen dört duvardan ibêret kalmış halde
buldular.
Devletin çöküşüyle
birlikte Bâbıâli hükümeti son demlerini yaşarken yıllarca çeşitli
engellemelerle karşılaşmış bulunan İbnülemin, nihâyet Bâbıâli’de en üst
kademedeki vazifesi olan Dîvân-ı Hümâyun beylikçiliğine getirildi. Bu son
vazifesinde olanca dirâyetini ortaya koyan İbnülemin, başta ‘sah çekmek’1 gibi bir
müddetten beri buranın terkedilmiş bazı usul ve geleneklerini yeniden
yerleştirmeye muvaffak oldu. Ancak bu parlak memuriyeti, Anadolu millî
hareketinin irâdesi altına giren Bâbıâli’nin lağvı ile 7 Kasım 1922’de sona
erdi. Devlete otuz üç yıl boyunca verilmiş bir hizmet sonunda kendisine ve
kardeşine cüzi bir mâzuliyet maaşı bağlandığından ailece düştükleri maddî
sıkıntı içinde bunaldıkları bir sırada kardeşi Ahmed Tevfik’i de kaybetti. Bu
arada İbnülemin’in, işsizlik ve geçim sıkıntısının kucağına düşmesine ve
kardeşinin ölümünün getirdiği darbeyle inzivaya çekilişine razı olmayan
dostları, kendisinin haberi olmaksızın Düyûn-ı Umûmiyye İdâresi’nde O’na bir
memuriyet buldular.
Mahmud Kemal
Bey’in sıkıntılı bir dönemi:
Kemal Bey,
doğuştan mizaha, nükteye âşina idi. Eserlerinde yeri geldikçe anlattığı
konularla ve şahıslarla alâkalı hoş nükteler, latîfeler, alâka çekici fıkralar,
bâzen düşündüren, bâzen güldüren kısa hikâyeler anlatırdı. Hazin bir tecellidir
ki çok sevdiği kardeşi Ahmed Tevfik Bey’in vefatıyla neş’esi tam mânâsıyla yok
oluverdi. O sırada, çalıştığı devlet birimi lağvedilmiş, işsiz ve gelirsiz
kalmıştı. Geçim sıkıntısı da ızdırâbını artırıyordu. Bir müddet bu şekilde
kararmış dünyasında günleri peşpeşe eklerken, kadim dostlarından, dönemin
değerli şâirlerinden Halil Nihat (Boztepe) (1882-1949) imdâda yetişiyor. Halil
Nihat Bey, Mahmud Kemal Bey’i Düyûn-ı Umûmiye idâresin-de belli bir ücretle
çalıştırmak için harekete geçiyor. Ancak Mahmud Kemal Bey, bu teklife ilk önce
teşekkür etmekle yetiniyor. Aradan üç ay geçtikten sonra gerek Halil Nihat
Bey’in, gerekse diğer bâzı dostlarının ısrarlarına dayanamayarak -şahsını
tanımadığı, fakat hakkındaki övücü sözleri çok işittiği Aşâr Şubesi’nin müdürü
Kâmil Bey’in refâkatinde bulunmak şartıyla, teklif edilen hizmeti kabul ediyor.
İsmiyle müsemmâ olan Kâmil Bey’den gördüğü saygı ve hürmet, baş direktör Mösyö
Grase’den kapıcıya kadar bütün çalışanların ilgisi Mahmud Kemal Bey’i bu yeni
görevine ısındırıyor. Her gün düzenli olarak vazifesine devâmı, kendisini hem
zihnen meşgul ediyor, hem de acısını dindiriyor. Aldığı ücrete gelince, bu öyle
fazla bir miktar olmamakla berâber, geçimini az da olsa kolaylaştırıyor.
Mahmud Kemal
Bey’i mes’ut eden sebeplerden biri de mesâi arkadaşlarının arasında şâirlerin
ve ediplerin bulunmasıydı. Başta Halil Nihat Bey olmak üzere Kâmil Bey, Fâzıl
Ahmet Aykaç, Ahmet Hâşim ve Hüseyin Dâniş beyler kalem ve kelâm erbâbı kimseler
olarak burada görev yapıyorlardı. İşte Mahmud Kemal Bey, bu dâire
arkadaşlarıyla sık sık bir araya geliyor, ilmî ve edebî sohbetler
düzenliyorlardı. Düyûn-u Umûmiye bütçesinde kesintiye gidilmesi üzerine önce
ücretli memurların görevlerine son veriliyor.
Mahmud Kemal
Bey, ‘Son Asır Türk Şâirleri’ isimli
eserinde bu mesâi arkadaşlarının hayat hikâyelerini anlatırken, Düyûn-u Umûmiye
de kendilerinden gördüğü büyük ilgiyi de sitâyişli cümlelerle dile getiriyor.
Meselâ Aşâr Şûbesi Müdürü Kâmil Bey hakkında şöyle yazıyor: ‘Hükümet şeklinin değişmesi üzerine otuz
senede nâil olduğum Divân-ı Hümâyûn Beylikçiliği’nin de lağvedilmesinden hayli
müddet sonra, kimseye mürâcaat etmediğim halde kadirşinas dostlarımdan Şâir
Halil Nihad’ın delâleti ve bâzı tanıdıklarımın hayırlara vesile olan ısrârı ile
Düyûn-u Umûmiye İdâresine devâmım mümkün oldu. Herkesten methini işittiğim
Kâmil Bey’in refâkatine memur edilmemi taleb eyledim. Şahs-ı nâçizime hürmeten
bir oda hazırlattı. Mâiyetinde ücretli bir memur olduğumu bana hissettirmedi.
Sekiz aya yakın olan süre içerisinde beni bir gün odasına çağırmadı. Kendisi,
yanıma gelerek beni âmir, kendini memur sûretinde gösterdi. Beni bir âlim,
kendini öğrenci hükmünde tuttu. Her sözümü itinâ ile dinledi. Benden pek çok
müstefid olduğundan bahs ile dâima teşekkür etti. Bu fazîletkârâne muâmeleleriyle
insan-ı kâmil ünvânına lâyık olduğunu bihakkın isbat eyledi. Allah rahmet
eylesin’ İbnülemin Mahmud Kemal Bey, kendisi zarif bir insan olduğu için
zarif insanları da çok severdi.
Çok geçmeden
Düyûn-ı Umûmiyye bütçesinde kısıtlanmaya gidilmesi üzerine tekrar işsiz kaldı. O
sırada Maarif Vekâleti müsteşarı bulunan M. Fuad Köprülü, şahsına ve ilmine
büyük saygı duyduğu İbnülemin Mahmud Kemal’in Vesâik-i Târîhiyye Tasnif Heyeti
başkanlığına gelmesini sağladı.
20 Kasım
1923’te seçildiği Târîh-i Osmânî Encümeni üyeliğiyle birlikte, idâre meclisi
üyesi olduğu Evkāf-ı İslâmiyye Müzesi’ndeki hizmetlerini beraber yürütürken bu
arada beşinci defa olarak yeniden müzenin başkanlığına seçildi. Vesâik-i
Târîhiyye Tasnif Heyeti’nin bir müddet sonra Dârülfünun Edebiyat Fakültesi
bünyesi içine alınarak ardından da Başvekâlet Hazîne-i Evrak Dâiresi’ne
devredilip lağvolunmasıyla İbnülemin’in buradaki başkanlığı da sona erdi. Ancak
aradan fazla zaman geçmeden ad ve statü değişikliğiyle Türk ve İslâm Eserleri
Müzesi’ne müdür olarak tâyin edildi. (DEVAM EDECEK)
1sah çekmek: Yazının doğru olduğunu tasdik etmek için
üzerine ‘sah’ yazmak.
19-Risâle fî vakfi’l-arâzî ve bâzı
ahkâmi’l-vakf: Osmanlı arazi hukukunu, arazinin nasıl vakfedileceğini ve
özellikle irsâdî vakıfları konu edinen bir risâledir. Bazı kütüphane
kayıtlarına ‘Risâle fî taksîmi’l-arâzî’
diye de geçen bu risâlenin Türkçe’si de vardır.
İslâm
medeniyetinin hâkim olduğu bölgelerde ibâdet, eğitim, sağlık, şehirleşme ve
ulaşıma ait bütün bir altyapının kurulmasında ihtiyaç duyulan yatırımın yegâne
aracı vakıftır. Söz konusu müesseseye âit câmi, medrese, hastahâne, imâret,
kervansaray ve köprü gibi bütün dînî ve hayrî yapılar ile hizmetin devam etmesi
adına buralara tahsis edilen gerek menkul gerek ise gayri menkul mallar, zaman
içerisinde kullanılamaz hâle gelebilir veya ihtiyaç dışı kalabilirler.
Bu durumda,
her ne kadar vakıfta değişmezlik esas olsa da fakihler vakfı sonlandırma yerine
vakıf amacının devam etmesini mümkün kılan birtakım değişiklikler üzerinde
durmuşlardır.
Ebüssuûd
Efendi bu kabil vakıf problemlerine de örnek teşkil edecek şekilde, vakıf malı
ile alâkalı meseleler hakkındaki görüşlerini açıklamaktadır.
20-el-Kasîdetul-mîmiyye: Doksan küsur
beyitten meydana gelen bu eser, Ebüssuûd Efendi’nin çeşitli Arapça kasidelerini
toplayan bir mecmûadır. Arapça olan ‘Mimiyye’,
içerisinde ‘m’ harfi bulunan kelime
demektir.
21-Duânâme-i Ebüsuûd: Şeyhülislâm
Ebüssuûd Efendi’nin az bilinen küçük bir risâlesidir. ‘Mecmûa-i Deavât’ olarak da anılır.
‘Duâ’ kelimesi ‘Allah’tan istekte bulunma, yalvarma ve yakarış’ mânâsında Arapça
bir kelimedir, ‘nâme’ ise Farsçadır. ‘Mektup’
demektir. ‘Kitap ve mecmua’ mânâsı da
vardır. Duânâme Dîvan edebiyatında,
husûsen mesnevîlerin giriş kısmında Cenâb-ı Allah’a; yalvarma, yakarış ve
O’ndan hayırlı isteklerde bulunma manâsında edebî bir tarz olarak
kullanılmıştır. Bunun dışında hadislerden, duâ âyetlerinden derlenerek
hazırlanan duâ metinleri, duânın faziletleri, duânın kabul olmasının şartları,
fiîlî duâ gibi başlıklar altında bilgiler veren kitaplar hazırlanmıştır.
22-Kasîde fî risal’-Sultan Süleyman:
Ebüssuûd Efendi’nin Kanûnî Sultan Süleyman Han’a yazdığı mersiyedir.
Ebüssuûd
Efendi’nin Şâirliği – 2
Şeyhülislâm
Ebussuûd Efendi, Kânûnî Sultan Süleyman döneminin en önemli sîmâlarındandır.
Tefsirden hukûka, akaidden tıbba kadar pek çok eser kaleme almış olan Ebussuûd
Efendi’nin fazla olmasa da Türkçe ve Arapça şiirleri de bulunmaktadır. Ebussuûd
Efendi’nin müstakil şiir denemelerinin yanında mektuplarının arasına da zaman
zaman şiirler serpiştirdiği, hattâ bir mektubunu Türkçe bir şiir şeklinde
kaleme aldığı görülmektedir.
Muhibbî
mahlasıyla şiirler yazan Kanûnî Sultan Süleyman Han’ın, 5 beyitlik çok meşhur
şiirine Ebussuûd Efendi’nin yazdığı 47 beyitlik şiir, 5 beyitlik gazelinin
detaylandırılmış hâli gibi durmaktadır. Çünkü Muhibbî gazelinde bu dünyânın
geçiciliğini ve değersizliğini 5 beyitle anlatmaya çalışırken Ebussuûd Efendi
bu durumu etraflı bir şekilde şiirine konu etmiştir. Diğer taraftan bu şiir
aynı zamanda Ebussuûd Efendi’nin yaşlılıktan, kocalıktan bir şikâyetlenmesi
olarak da görülebilir. Çünkü şiirine gençlik günlerinin gittiğini ve yaşlılık
günlerinin tıpkı bir ayrılık gecesi gibi kapısına dayandığım söyleyerek
başlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında şâirin dünyânın geçiciliğini ve hayatın
aldatıcılığını ihtiyarladıktan sonra görebildiğini de söylemek mümkündür.
Bu şiir, elde
pek fazla şiiri bulunmayan Ebussuûd Efendi’nin şâirliği hakkında önemli
ipuçları sunabilecek bir hacme sâhiptir. Ayrıca, Ebussuûd Efendi’nin daha başka
şiirlerinin de olabileceğini, yapılacak detaylı araştırmalarla bunların da gün
ışığına çıkartılabileceği düşüncesini kuvvetlendirmektedir.
Nağme-i bülbül ferah-bahş u
sürûr-encâm iken
Ğam-fezâ oldı şadâyı bûm-ı
pür-nekbet gibi
Mülk-i şıhhatde ikâmet müddeti
oldı temam
Görinen şehr-i âdem iklimine
rıhlet gibi
Virse ger devrân zimâmın kabza-i
tedbirüne
Görmesen hergiz birinde zahmet ü
şiddet gibi
Olsa mirkât-ı celalim pâve-i
Behram-makarr
‘Ayn-ı ‘âlem görmese ‘ömrinde ol
rif’at gibi
Şun’-ı bi-hemtâsına nisbet
vücüd-ı kâyinât
Tâk-ı Kisrâ kaşr-ı Kayser
muhtasar san’at gibi
Sanma kim dest-i havadis ana te’sir
itmeye
İrmeye eyvanına bir rahne-i iffet
gibi
Ferkadine hem-ser ü cevzâya olsan
hem-‘inan
Âsmân olsa yirün mihr-i felek
rütbet gibi
Âftâb-ı ‘ömrüne bir gün irür
nâ-geh küsüf
‘Âleme tâbân iken nürun kılur
zulmet gibi
Dâs şeklinde görmen çarhda sanma
hilâli
Hâsılı ‘ömrüni halkun biçmek âlet
gibi
Yâ kemâl-i kabza-i kudretdür
ehl-i ‘âleme
Atmağa tîr-i kazâ-yı nâvek-i
mihnet gibi
Bezm-i giti ehlinim yâ kâse-i
i’mârını
Eksilüp ki tolduğum eş’âr ider
âlet gibi
Belki cümle heykel eflâk ü
evzâ’-ı nücüm
‘Âlemim şekl-i fenasın bildürür
hey’et gibi
‘Âlem-i kevn ü fesâd shâbma mevt
ü fenâ
Muktezâ-yı hükm ü tab’ u mücib-i
hilkat gibi
Bu güzer-gâh-ı fenâ şahtımda
ümmid-i bekâ
Eylemek fıkr ü hayâl ü bâtıl
emniyyet gibi
‘Âleme beyhûde bakma eyle im’ân-ı
nazar
Şun’-ı üstâd-ı ezelde nâzır-ı ibret
gibi
Her biri zerrât-ı ekvânun lisâna
hâliyle
Keşf ider sırr-ı cihanı nâtık-ı
hikmet gibi
Meskenet tacım iksir-i sa’âdet
bil sakın
Eyleme câh u celâle meyi ü yâ
rağbet gibi
Vâkıf olmaz bâr-gâh-ı ‘âlemim
tertibine
Bilmeyen şaff-ı ni’âli mesned-i
‘izzet gibi
Sa’y kıl fehm-i rumuz-ı kâyinata
gerçi kim
Künh-i esrânna irmez akl u yâ fîkret
gibi
Din ü irfan mesleğinde eyledüm
sa’y-ı cemil
İtdüm erbâb-ı himem itdükleri
himmet gibi
Keşf-i esrâr-ı dakâyıkda besi
çekdüm ‘anâ
İtmedüm ol bâbda ihmâl ü yâ
gaflet gibi
Merşad-ı enzârum oldı gâh eve ü
geh hadıd
Cüst ü cüda işler itdüm hârik-i
‘âdet gibi
Mevkıf-ı hayretden özge bir
makama irmedüm
Müntehâ-yı râh-ı ‘irfan vâdi-i
hayret gibi
Ebüsuûd
Efendi’nin Genç Yaşta Vefat Eden Oğlu Ahmed Çelebi İçin Yazdığı Mersiye:
Gel ey huceste-cemâl u
melek-hısâlüm gel
Tükendi hasret ile tâkat-ı
mecâlüm gel
Senünle mülk-i vücûdum tamâm âmir
idi
Yıkıldı cümle oldı harâb hâlüm
gel
Yakar şerâre-i âhum sipihr-i
gerdûnı
Cihânı seyle virür eşk-i
yemm-misâlüm gel
Misâl-i âlemine bari cilve kıl
şâyed
Ki göre tal’atunı hâbda hayâlüm
gel
Diyâr-ı hicrde kaldum gârib ü
bî-sâmân
Ne hâle koydı beni gör firâk
zâlim gel
KARINCA
MESELESİ
Kanûnî Sultan
Süleyman Han bahçe işleri ve ağaçlarla yakından ilgilenirdi. Bir gün bahçesinde gezinirken, karınca sürüsünün
ağaç yapraklarını delik deşik ettiklerini gördü. Önce yaprakları, sonra da
ağaçları kurtarmak için ilaçlamak suretiyle karıncaları kaçırmayı düşündü. Bu
işlem sırasında karıncaların ilaç sebebiyle ölebilecekleri aklına geldi. Aralarında sıkı bir dostlu ilişkisi bulunan
Ebüsuûd Efendi’ye iki mısralık bir şiirle sordu:
Meyve ağaçlarını sarınca karınca
Günah var mı karıncayı kırınca?
Ebüssuûd Efendi de iki mısralık
şiirle cevap verdi:
Yarın Hakk’ın divanına varınca
Süleyman’dan hakkın alır karınca.
Ebüssuûd Efendi’den, ‘Duâ’ hakkında veciz sözler.
Duâ, Cenâb-ı Allah’la iletişim
kurmaktır.
Duâ, sevenin sevdiğinden istediği tek şeydir.
Duâ, ayrı bedenleri bir muhabbette
birleştirendir.
Duâ, çaresizken sığınabileceğimiz tek
limandır.
Duâ, kulun Rabbi’yle teke tek
buluştuğu andır.
Duâ, fakirin ekmek kapısı, dertlinin derman
yapısıdır.
Duâ, müminin kalkanı, huzura açılan kapısı,
sağlık, saadet ve başarıya ulaştıran yoludur.
Duâ; eden için hiçbir bedeli, masrafı ve
külfeti olmayan, edilen için en güzel, en kıymetli hediyedir.
Ebüssuûd Efendi’nin Duâsı:
‘Rahman ve Râhim olan Allah’ın adıyla, San’atı
üstün olan Allah’a hamdü senâ ederim. Mahlûkatının hepsine hâkim olan, sonsuz
kudretli yüce Allah’tır. Ay gibi parlayan, güneş gibi ziya veren ve mahlûkatın
en şereflisi olan Muhammed Mustafa’nın üzerine salâtü selâm ederim. O’na bağlı
olanlara, âilelerine, doğru yolu bulan huzur ve safâ ehlinin üzerine de, tâzim
ve hürmette bulunurum.
Eyvah eyvah!
Ömrümü boşa harcadım, yazık bana, yazık bana. Âzalarım kuvvetlerini kaybetti,
firkat bana firkat bana. Gözlerim ibretten kör, kalbim ise şehvetimden karardı.
Ömrüm gafletimden tükendi (hiçbir şey anlayamadım.) Ey Rabbimiz, ey Rabbimiz.
Beni uzun ümitler aldattı, benim güzel amellerim yok oldu. Bu iş tâ ecel
gelinceye kadar devam etti. Ey Rabbimiz, ey Rabbimiz, (yardım Senden kurtuluş
Senden. Ayaklarımızı sırat köprüsünün üzerinden kaydırma, mizan terazimizi ağır
kıl, günahlarımızı bağışla ey Rabbimiz ey Rabbimiz.’
Ebüssuûd
Efendi’nin duâsı çok mânidar bir münâcattır. İçindeki mânâlar düşündürücüdür.
Daha ziyâde kişinin ömrünün fuzuli gidişinin ve bir an evvel tedbir alınması
gerektiği noktaları tavsiye eylemektedir. Zâten dinimizin maksadı bizi uyarmak,
yaptığımız duâların hepsi bizi Hakk’a yaklaştırmaktır. Yoksa kuru kuruya duâ
etmenin hiç bir fâidesi yoktur.
Şeyhülislâm Ebüssuûd Efendi Ve Fetvâları
Hakkında…
Fetva, ‘İslâm hukuku ile alâkalı, daha önce
karşılaşılmamış bir mesele hakkında müftü veya Şeyhüsislâm tarafından ileri
sürülen görüş’ olarak târif edilebilir. Fetva, Osmanlı hukuk sisteminde
önemli bir yere sâhiptir. Elde bulunan fetva mecmuaları ise Osmanlı hukuk
sistemi ve bu sistemin tebaa üzerindeki tasarrufuna dâir önemli birer kaynaktır.
Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’nin verdiği fetvâlar, kendisinden sonra da
başvurulan hükümler olmuştur.
Osmanlı dînî
düşüncesinin olgunlaşmasında şüphesiz Ebussuûd Efendi’nin ayrı bir yeri vardır.
Fetvâlarından anlaşıldığı üzere O, bu çalışmaları kendisinden önceki
Şeyhülislâmlardan özellikle de Çivîzâde Mehmed Efendi ve İbn Kemal’den
devralmış, onların başlattıkları faaliyetleri daha da olgunlaştırarak yerleşik
hâle getirmiştir.
Târihçiler,
Osmanlı dînî düşüncesinin en problemli döneminin Kanûnî Sultan Süleyman devri
olduğunu belirtmektedir. Bu dönemde bâzı hareketlerin ortadan kaldırılmasına
çalışıldığı gibi, bâzı hareketlerin de ıslahına çalışılmış, bir yandan devletin
kanun, kaide ve kurumlarını kemâle erdirmeğe çalışırken, bir taraftan da
özellikle Şeyhülislam İbn Kemal ile başlayan, dînî düşüncenin tashihi ve ve
kemâle erdirilmesi çalışmalarına Ebüssuûd Efendi ile devam edilmiştir. Bu
meyanda çeşitli eserler yazılıp, fetvâlar yayınlandığı gibi, bâzı tarîkatlerin
faaliyetleri yasaklanmış, özellikle Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal gibi
devlete karşı ayaklananlar idam edilmiştir. İçlerinde Kadirî, Rufâî, Mevlevî,
Bektâşî ve Nakşibendî gibi büyükleri de bulunan on iki tarikatın dışında
kalanların faaliyeti yasaklanmıştı.
Ebüssuûd
Efendi, kendi döneminden önce Serez’de îdam edilen Şeyh Bedreddin için; ‘sâir kefere gibi adın anmayıp lâ’net etmeyip
kendi hâlinde olan Müslüman kâfir olmaz’
diyerek Şeyh Bedreddin’den yana tavır koymuştur. Bununla birlikte
Bedreddin adına ortaya çıkan sapık tarîkatlar hakkında sert tavır koymaktan
çekinmemiştir
Hubmesihçiler Meselesi:
Osmanlı
Devleti kuruluşundan beri, fethettiği yerlerde gayr-i müslim teb’a ediniyor ve
bunlarla ilişkilerini belirli bir düzene koyuyordu. Bu ilişkilerden birisi de
dînî tartışmalardır. Nitekim 1354 yılında Osmanlılara ait Biga, Bursa ve
İznik’te kalan Selanik Başpiskoposu Grigorios Palamas’ın, Sultan Orhan’ın,
Osmanlı yöneticileri ve Osmanlı uleması ile rahatça Hıristiyanlık-Müslümanlık
üzerine tartışmalar yaptığını mektuplarla anlatmıştır. Ancak zamanla bu
tartışmalar belirli bir ideolojinin propagandası, ardında da devlete karşı bir
başkaldırı olarak gelişme göstermiş ve devlet içinde düşünce hürriyetinin
ötesine geçerek siyâsî bir problem hâlini almıştır. Bu problemin bir yansıması
da bâzı kaynaklarda ‘Hubmesihçilik’
olarak ifâde edilen boyuttur.
Başkent
uleması arasında ‘İsevî Müslümanlık’
yahut Müslümanlar arasında ‘Hz. İsa Kültü’
şeklinde târif edilebilecek olan Hubmesihçilerin, Hz. İsa’ya olağandan fazla
ağırlık veren değişik bir Müslümanlık anlayışını temsil ettikleri gözleniyor.
İstanbul’da böyle bir Müslümanlık anlayışı 17. yüzyılda bile yaygındı.
Ebussuûd
Efendi bu mevzu ile alakalı olarak verdiği fetvâda bu düşüncede insanların
katledilmesinin vacip olduğunu açıkça ifâde etmiştir.
Kızılbaşlar Meselesi:
Kızılbaşlık
Anadolu’ya Şah İsmâil tarafından, Anadolu’nun düzenini bozmak, Osmanlı
Devleti’ni zayıflatmak ve neticede bütün Anadolu’da Şiîliğin hâkim olmasını
sağlamak maksadıyla yerleştirilmeye çalışılmıştır. Bütün bu çalışmaların nihâî
maksadı, Anadolu topraklarını ele geçirmekti. Şah İsmâil bu düşüncesini
tahakkuk ettirebilmek için Şiiliği kabul etmeyen, yönetimi altında bulunan
kendi ülkesi İran’daki Sünni Müslümanları kılıçtan geçirmiş, 40.000 kişiyi
öldürtmüştü. Kanuni Sultan Süleyman zamanındaki bir Kızılbaş isyanını da
Sadrazam İbrahim Paşa epey güçlükle bastırabilmiştir. Sonraki yıllarda
Anadolu’da çeşitli amillerin tesiri altında zuhur eden isyanlarda da
Kızılbaşlığın rolü olduğu bilinmektedir. Kızılbaşlar; Allah’ın ve Muhammed’in
Hz. Ali’nin şahsında birleştiğini ve üçünün bir olduğunu iddia ediyorlardı. Bu
düşüncenin, kuruluşdan beri Muhammedî İslâm’a inanmış ve ona hizmet etmeyi
hayatının gayesi olarak kabul etmiş Osmanlı Devleti tarafından hoş karşılanması
düşünülemezdi. Ebüssuûd Efendi, meseleyi
tetkik ederek, Osmanlı’nın gücüne ve birliğine kast edenleri muaf tutarak
diğerleri ile savaşılmasının ve katledilmesinin câiz olduğuna dâir fetvâ
vermiştir.