12.8 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 332

Üçüncü Dünya Savaşı ve Çin

Türkiye’de insanlar, başkalarının menfaat konuşlanmaları
gereği ürettiği düşünce alglerini
otomatik pilotta algılayıp geviş getirmeyi fikir serdetmek
sanıyor. Bazen o
hale geliyor ki bir kedinin kesilen kuyruğu için hassasiyet gösteren bir birey;
ölen, öldürülen yüzlerce-binlerce insanı ve yıkık-perişan uygarlık manzaralarını
kendi gözüne kapayıp perdeleyebiliyor. Bir de herkes herkesi içten içe
hainlikle, dıştan içe ajanlıkla suçluyor. Ağzı, bir toplumun zihnindekilerin
tercümanıdır
. ‘Dervişin fikri neyse
zikirmatiği de odur.

Geçen
hafta Rusya’nın haksız ve zulümkâr
işgaline karşı hakkaniyeti ve mazlumiyeti dermeyan eden cümleler sıralamış,
tarih ve kitabî külliyatı da referans kılmıştık. Yani ânın/günün anlam ve önemi
üzerindeydik; şimdi de gidişatın anlamlandırmasını ve değerlendirmesini yapmaya
çalışalım. Dünden yarına düşülen notlar gibi bugünden de ilerki günlere konum
atalım.

Korona’nın Türkiye’de şube açtığı Mart
2020
’de kaleme aldığımız “Koronavirüs Üzerinden Yepyeni Bir Çağ Sürümü”,
Çip Çağı ve Komünal Kapitalizm”, “Egemenliğin Çin’e Devri”, “Gıda
ve Su İmparatorluğu
” gibi yazılarda çağ geçişlerinin insan ölçeklendirmesiyle
ve eşiklerinin de yaratıcı yıkımlar (creative
destructions) marifetiyle olduğunu anlatmaya çalışmıştık. Mottomuz da ‘aklını kullanmaya ve bilmeye cesaret et’
(sapere aude!) idi.

Ekonomik
açıdan ilk 10’da yer almayan 17 milyon kilometrekarelik Rusya Federasyonu sopa yani ordu
gücünde Dünya’da ilk üçte. Putin’le
Çarlık Rusyası standartlarına avdet eden
yapının; bir: 21.yy için
demode yöntemleri, iki: sınırsız gibi gözüken kara ve deniz kaynakları
hedeflenmiş görünüyor. Putin’in
şeytanlaştırılması
Hitler’le denkliğine değin sürecek gibi.

Üç
çeyrek yüzyıldır devam edegelen II.Dünya Savaşı statükosu küresel şirketler
eliyle/emeğiyle yeniden formatlanmaktadır. BM Güvenlik Konseyi’nin 5 Daimi Üyesini bundan böyle ülke yada devlet olarak değil de şirket yada CEO olarak algılayın hatta
Bill Gates, Elon Musk, Jeff Bezos, Mark Zuckerberg, Larry Page beşlisiyle bir
temel atalım. Ne yazık ki dünya gene
5’ten büyük olmayacak

Tüm
Avrupa’yı istilâ eden nasyonal sosyalizme karşı kapitalizmin ağababaları
komünizmin padişahıyla işbirliği yapmıştı; hem de Nazi Almanyası ile Sovyet
Rusya
arasındaki Saldırmazlık Paktı’na rağmen. Hitler’i önce finanse sonra paspas ettiler. Bu arada 2 milyar 300 milyonluk dünya nüfusunun Avrasya’nın payına düşen nitelikli bir yüzde 3’ü kaybedildi, yıkılmış bir Avrupa
ve Asya ile. Dahası hem bir zırh olarak Yahudi Soykırımı miti geliştirildi hem de Ortadoğu’nun göbeğine İsrail konduruldu. Ve bu düzenek
günümüze dek tıkır tıkır işledi.

Rusya, Ukrayna’yla tuzaklandı. Uluslararası sistem (finans kapital) ABD ile Çin’in
toplam toprak büyüklüğündeki Rus
İmparatorluğu’nu Alman İmparatorluğu gibi
dağıtarak sürümünü güncellemek
yahut resetlemek istiyor. 1,5 milyarlık
insan kaynağına sahip Çin’in Rusya
ve eski Sovyet coğrafyasında daha şimdiden 10
milyon
insanının var olduğu söyleniyor. 145 milyonluk Rusya Federasyonu nüfusunu egale etmek Çin’in sadece
birkaç düzine yılını alır.

Birleşik Devletler üzerinden dünyayı idare eden dev şirketler gayrı Birleşik Çin üzerinden hegemonya
yürütmek niyetindeler. En kötü ihtimalle Pekin’le
Vaşington eksenli 2 kutuplu bir dünya olur;
liberal kapitalizmle komünal kapitalizm.
Rusya’nın hırpalanması sessiz ve derinden süper
güçlük
sırasını bekleyen Çin’in önünü açar. Şanghay İttifakı’nda birlikte olmaları birbirlerini satmayacağı
anlamına gelmez. Hem I. hem de II. Dünya Savaşı’nda sağlam satış örnekleri var.

III. Dünya Savaşı yeni konuşlanma için yaratıcı yıkım mesabesinde
olabilir. Ve hatta Hitler’in değişik silahları kullanma cesaretinden ilham
alırsak Putin’in veya Putin’e karşı
nükleer silahların kullanma olasılığı
bile sanıldığı kadar düşük değil.
Ne Ukrayna’dan ne Rusya’dan vazgeçeriz” diyen Türkiye’nin; bir: kendisini Ukrayna’yla
özdeşleştirmesi, iki: küresel
kamuoyuyla birlikte Rusya’dan vazgeçmesi mukadder gözüküyor. Şimdilik ses
çıkarılmıyor amma velâkin baskılama başladığında bir erken seçimle yeni dizayna
çarçabuk geçeriz. Neticede Türkler
Asya’nın ortasından Karadeniz’le Akdeniz’in ortasına bu uyum yeteneğiyle
yerleşip tutundular. Bir Atatürk
çıkana dek kimimiz Amerikancı/Avrupacı, kimimiz Rus’çu, kimimiz Çin’ci
takılacak; tıpkı devr-i Osmanlı gibi.

Benzine zam üstüne zam yapıldığında
benzinlikte sıraya giren bir milletiz biz
, ertesi gün zamlara karşı eyleme geçen değil; uyarız suyun akışına
vesselâm. 

Sadi Somuncuoğlu: Bir Nirengi Noktası

En
yakınlarımız hayatımızın nirengi noktalarıdır. Yaşamımızın akışı içinde onlarla
birlikte düşünürüz. Düşünmekle kalma; onlarla sevinir, onlarla üzülürüz. Anne,
baba, kardeş, sevgili, eş, çocuklarımız ve en yakın dostlarımız, yoldaşlarımız.

 

Sonra
onlardan biri ahirete göçer. Nirengisiz kalırız. Bir sıkıntı çattığında ilk
düşüncemiz, yine ona sığınmaktır. Bir başarımızı, bir güzelliği hemen onunla
paylaşmak isteriz. Gel gelelim o artık yoktur. Pusulasız bir gemiye döneriz.

 

Çare,
geri kalanların kıymetini daha bir iyi anlamaktır. Ancak ne mutlu ki biz,
gidenlerle dertleşmeye, onlarla birlikte sevinmeye ve üzülmeye de devam ederiz.
On yıllar, on yıllar boyunca aldığımızı, verdiğimizi gönlümüz hatırlar. Bu
alışveriş, beynimizin kıvrımlarına da kazınmıştır. Onların bizim sevgimize ve
aklımıza artık ihtiyacı yoktur ama biz, onlardan almaya devam ederiz.

 

Eşim
Emine Işınsu’yu kaybettiğimde, çok yakınlarıma, “Bir yıl içinde benden üç
cenaze çıkacak.” demiştim. 40 gün kadar önce, oğlum Yağmur gitti. En son da
Sadi. Bekliyorduk ama ne kadar beklerseniz bekleyin, “O artık yok!” hükmü
çarpıyor. Fena çarpıyor.

 

KÜBİTEM

 

Biz,
Ankara ekibiydik. Yurdun dört bir yanından gelip Ankara ekibi olmuştuk. Fikir
ve duygu dağarcığımızın içi aynıydı. Konuşmalarımızda, değerlendirmelerimizde
Türkçülüğün Esasları’na, Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları’na, Türk
Ülküsü’ne, hatta Kültür Değişmeleri’ne, Türkiye Tarihi’ne rahatça atıf yapardık
ve hepimiz ne dendiğini hemen anlardık. Hepimiz Türk Ocağı’ndan, Türkçüler
Derneği’ndendik. Ankara ekibinin bir de Galip Erdem’le aynı şehirde bulunmak
avantajı vardı. Galip Ağabey’e danışmamızın arasını bir günden fazla açtığımız
enderdi.

 

Biz,
1967-68’in Ankara ekibiydik; gidişlerinin sırasıyla, Halil Özyıldız, İbrahim
Metin, Sadi Somuncuoğlu. En son ben eklenmiştim. O zamanlar her şeyin en
genciydim; tıpkı bugün her şeyin en yaşlısı olduğum gibi.

 

Sadi’yle
bir gün Ankara’nın Meşrutiyet Caddesi’nde yürüyor ve özellikle üniversite
öğretim elemanlarının toplanabileceği bir derneğe ihtiyacımızı konuşuyorduk.
Tam o sırada, Meşrutiyet’le Bayındır Sokağı’nın köşesindeki apartmanda asılı
“Kiralık” ilanı bizi çağırdı. Kirayı sorduk… Hocalardan toplarız dedik.
Toplayamazsak? Hesapladık, maaşlarımızdan karşılayabiliyorduk. Hemen kontratı
yaptık ve Kültür Bilim ve Teknik Merkezi- KÜBİTEM doğdu.

 

1960’LAR,
1970’LER

 

O
günlerin efsane yayınları, Töre, Devlet, Bozkurt hep bu daireye, KÜBİTEM’e
taşındı. Öğretim üyeleriyle yaptığımız ilk toplantıda, hocalar salona
sığmıyordu. 100 civarındaydılar. O gün Bilim Kurulu kuruldu ve başına rahmetli
Tarık Somer geçti. MHP’nin gençlik işlerini Sadi yürütüyordu. İlk Ülkü Ocakları’nın
kuruluşu; gençliğin ve sonra bütün Türkiye’nin, o günün Putinleri’ne karşı
destansı direnişi, onun liderliğinde yürüdü. Töre’yi, orada daha yakından
tanıdığım sonra eşim olan, Emine Işınsu çıkarıyordu. Devlet ve Bozkurt; birinci
derecede Halil, Sadi ve İbrahim’in işiydi. Ben, hepsine karınca kararınca
destek vermeye çalışıyordum. Açılıştan bir süre sonra Dündar Ağabey de (Dündar
Taşer), sohbet mekânını, Bulvar Palas’tan KÜBİTEM’e taşıdı.

 

KÜBİTEM’in
her çekmecesinde Ülkü-Bir gibi, Ülkü-Tek gibi, bir derneğin dosyası vardı.
Gençliğin eğitimi kadar örgütlenmesi de Sadi’nin sırtındaydı. 50-100 kişiden
başlayan gençliğimiz, onun önderliğinde, önce binlere, sonra on binlere ve
sonunda Türkiye’nin her tarafından yüzbinler ve milyonlara tırmandı. Bu tırmanışta-
ve bugün de- sloganımız şöyleydi:

 

Ne
Amerika, ne Rusya, ne Çin. Her şey Türklük için!

 

O
günlerde yalnız KÜBİTEM’de değil, kirada birlikte oturduğumuz evde de Sadi ile
beraberdik. Önce o, ülkücü arkadaşımız Mübeccel Hanım’la evlendi. Sonra ben ve
Işınsu evlendik.

 

SÖZ
KONUSU TÜRKLÜK İSE

 

Gerçi
hepimiz, fikrimizle ve gönlümüzle, o zamanın bir marşında geçen:

 

“Atalardan
bize kalan emanettir bu vatan,

 

Susuz
kalsa toprağımız sularız kanımızla.”

 

ilkesine
inanmıştık. Ama günün kaç saatinde bu duyguyla yaşadığımız değişiyordu. Galiba
Sadi, neredeyse 24 saat bu hissin içindeydi. Tıpkı Galip Ağabey gibi milletin
içinde yok olmuş, “fena fil millet” idi. Daha genç dostumuz, Millî Düşünce
Merkezi’nin şimdiki başkanı Hakan Paksoy, ölüm döşeğinde, “Türk” ve “Türkiye”
dendiğinde gözlerinden yaş indiğini anlattı. Yolculuğunun farkındaydı ve
Türklük için daha yapacağı çok şey varken, artık gücünün yetmeyeceğinin yasını
tutuyordu.

 

Niyazi
Yıldırım Gençosmanoğlu’nun Atsız için yazdığı şu mısralar, Sadi’ye de ne güzel
yakışır:

 

“O
gün Tanrıdağı’nda tan ağardığı çağda,

 

Dediler
Oğuz Han’ın otağına giren var.

 

“Ve
Tanrı Kut Mete’nin huzurunda Sadi’yi,

 

Kür
Şad’la Kül Tiğin’le diz vururken gören var.”

 

Somuncu
Baba’nın bu torununu, Aksaray’da, Somuncu Baba Külliyesi’nin Ervah
Kabristanı’nda toprağa verdik. Paksoy, Sadi’nin mezarına, Bilge Kaan
Bengütaşı’nın yanından alınmış bir avuç toprağı da koydu.

 

Allah
rahmet eylesin. ( https://www.karar.com/yazarlar/iskender-oksuz/sadi-somuncuoglu-bir-nirengi-noktasi-1592339
)

Anne Babalar Çocuklarınıza Sahip Çıkınız

Çocukların nasihatten çok, iyi örneğe ihtiyaçları
vardır.
Joseph
Joubert

“Çocuğunuzu anlayabilmeniz için, onu kendine özgü
gelişim bi­çimi içinde, bir bütün olarak görebilmeniz gerekir. Ana-babalık
sanatı üzerine kurulan eğitsel felsefeyi iyice sindirin içinize. Çocuk yetiştir­mek,
güç ve karmaşık bir iştir. Ne var ki dünyanın mutluluk getiren, insana huzur
veren en tatlı uğraşılardan da biridir. Bir ananın dünyaya sunacağı en önemli
armağan, mutlu ve güvenli bir insan olarak yetiş­tirilmiş çocuklardır.”
Dr. Fitzhugh Dodson

Ana-babaların
çocuklarına gösterebileceği en büyük sevgi, onlar­la kuracağı arkadaşlıktır.
Henry
Ward Beecher

 

Anne, baba, çocuklar ve bazen de yakın akrabaların
sıkı bir hayat birliği oluşturacak şekilde toplanıp birleştiği, biyolojik,
psikolojik, hukuki, ahlaki, ekonomik, kültürel ve dinî bağlara dayalı en küçük
sosyal birime aile denir.

 Aile; içinde insan türünün üretildiği,
toplumsallaşma süre­cinin ilk ve en etkili biçimde yer aldığı, ana-babalar ile
çocuklar arasında birincil ilişkilerin kurulduğu, ekonomik etkinliklerin yer
aldığı bir toplumsal kurumdur. Toplumun temeli ailedir. Çocuğun eğitiminde en
önemli ku­rum ailedir.

Mutluluğun kaynağı para ve teknoloji değildir.
Mutluğun kaynağı huzurlu bir ailedir. Bizim kültürümüzde merhamet, şef­kat ve
hoşgörü vardır. Aile, çocuğun kişiliğinin biçimlenmesinde en önemli çev­resel
etkendir. Kişilik, çocuğun kendisine, çevresindeki insanlara ve dünyaya karşı
tavırlarını belirleyen özelliklerin tümüdür.

Aile; çocuğun gelişimini, toplumsal uyumunu ve
başarısını etkileyen en önemli etkenlerden biridir. Çocuğun yaşamasında ve
gelişiminde “anne-baba” kadar önemli
olan başka bir etken söz konusu değildir.

Aile ortamındaki yakın, sıcak ve duyarlı iliş­kiler
aile bireyleri arasında güvenli bir bağ oluşmasını sağlar. Duyarlı ve ilgili
ailede, çocuğun istekleri ve bakış açısı önem­senir; çocuğun gereksinimleri
uygun bir biçimde ve zamanında karşılanır.

Çocuğun bedensel, ruhsal ve sosyal gelişimi sevgi dolu
sı­cak bir ortamda yetişmesine bağlıdır. Böyle
bir ortamı sağlaya­cak ilk ve temel topluluk şüphesiz ailedir
.

Uyumlu
ilişkiler içinde, güvenli bir aile ortamında sevgi ve anlayışla büyüyen çocuk
olgunlaşır, kişilik kazanır, kendi ayak­ları üzerinde durmayı öğrenir.
Sevildikçe güven duygusu pekişir, desteklendikçe öz saygısı artar. Anlayış
gördükçe hoşgörülü ol­mayı, sorumluluk aldıkça bağımsız davranmayı öğrenir.

Çocuk kendisini yönetebilmeyi,
dürüstlüğü, yalan söylememeyi, sevgi ve saygıyı,  doğru davranışlar sergilemeyi, ya da olumsuz
kötü davranışları genellikle anne babasından alır.  Anne babasının davranışlarını yineleyerek, o
davranışları özümser. Taklit ile başlayan bu benimseme, giderek çocuğun
kişiliğine yerleşir. Anne baba, doğru davranışları hayatlarına yansıtmış,
çocuklarına yeterli sevgi ve ilgiyi gösteren kişiler ise, çocukları da bu
istikamette yetişir.

Çocuk anne ve babasını taklit
ederek sosyal ya
şama alışır. Aile içinden
seçti
ği örnek kişi, bozuk kişilik
yap
ısına sahipse, kötü
davran
ış şeklinin çocukta da görülme ihtimali
yüksektir. Anne-baban
ın iyi örnek olması çok
önemlidir. Bu yüzden ebeveynlerin sözlerden çok davran
ışlarıyla
model olmalar
ı gerekir.

“Çocuğunuzu Kötü Etmenin Yolları” ya da “Yengeç
Kitabı”
nın yazarı C.G. Salzman,
çocukların kötü alışkanlıkları ailelerinden nasıl öğrendiklerini anlatan bir
kitap yazmıştır.

Çocukların aile dışından
öğrendikleri davranışların geçici olduğunu, kalıcı davranışların aileden
öğrenildiğini söyleyen Salzman, “Kötü huy
ya anneden ya da babadan ya da her ikisinden çocuğa geçmektedir”
diyor.

Salzman’ın verdiği örneklerden
birkaçı:

-Sürekli asık suratlı olursanız,
herkesin yanında çocuğunuzu eleştirip kabahatlerini yüzüne vurursanız, en ufak
hatasında da onu cezalandırırsanız çocuğunuz
sizden nefret eder.

-Zorda kaldığınız zaman çocuğunuzu
babasıyla tehdit ederseniz, yatamadığı zaman “öcü geliyor” diye korkutursanız, çocuğunuz babasından, ve öcüden nefret eder.

-Yerine getiremeyecek sözler
verirseniz, karı koca olarak birbirinize saygı göstermezseniz, çocuklarınızın
yanında birbirinizi eleştirir, kavga eder, birbirinize hakaret ederseniz çocuklarınızın güvenini kaybedersiniz.

-İki kardeşten birini sürekli över,
diğerini sürekli eleştirirseniz, birine sürekli ödül verir diğerini sürekli
cezalandırırsanız çocuklarınız
birbirlerini kıskanmaya başlar.

-Onlara sürekli kötü insanlardan
bahsederseniz, herkesin menfaat için birbirini aldattığını, dünya da
güvenilecek insanların kalmadığını söylerseniz çocuğunuzu insanlardan soğutmuş olursunuz.

-Aileniz dâhil herkese kaba
davranırsanız, çocuklarınızın gözü önünde hayvanlara eziyet ederseniz, komşu
veya iş arkadaşlarınızı döverseniz, düşmanlarınızın çok olduğundan bahsederseniz,
tabanca ve bıçaksız gezmezseniz çocuğunuzun
acımasız ve zalim olmasını sağlarsınız.

-Çocuklarınızın yanında sizden daha
zengin olanları çekiştirirseniz, gayrı meşru yollardan zengin olduklarını
söylerseniz, memurların rüşvetle büyüdüğünden bahsederseniz çocuğunuzun kıskanç olması kaçınılmazdır.

-“Önce ders sonra oyun” kuralında
acımasız olursanız, ders yapmadığı zaman çok katı yasaklar koyarsanız çocuğunuzu okuldan soğutursunuz.

-Çocukların her istediğini yerine
getirirseniz, onları oyuncak ve hediye yağmuruna tutarsanız çocuklarınızın bencil ve şımarık olmasına
sebep olursunuz.

-Onu aldatırsanız, başkalarına yalan
söylerseniz, suçlarını itiraf ettiklerinde bile azarlarsanız çocuklarınızı yalana alıştırışınız.

-Sürekli dedikodu yapar, herkesin
arkasından konuşursanız çocuğunuzu da
dedikoducu yaparsınız
.

Çocuklarımız
bizim sahip olduğumuz mallar değillerdir. Görevimiz, onlarla beraber büyümek,
arkadaş olmak, sevmek, kabul etmek, anlamak, desteklemek, beraber oynamak, yol
gös­termek, geliştirmek, kolaylaştırmak, kalıcı olumlu izler bırak­mak, onları
kazanmak, olabildiğince ön yargısız olmak.

 Böyle bir ortamda büyüyen çocuk çevresine
yetişkin olduğunda doğal olarak faydalı olabilecektir çünkü öncelikle kendini
anlayabilen, kendine faydalı olabilen bir insan olmuştur.

 

  “Çocuklarınızı kuzu gibi büyütmeyin ki;
ileride koyun gibi güdülmesinler.”
    Şeyh Sadi  Şirazi

 

Sevgiyle kalın…

Millî Hafızanın Işığında 1921 Ve 1924 Anayasaları

Türk
Anayasa tarihinde 1921 Anayasası diğerlerinden hem hazırlandığı ortam hem de
muhtevası itibarıyla çok farklı bir durum arz etmektedir. Bunun sebebi çok
olağanüstü şartlarda hazırlanmış ve yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmadığı
bir ortamda kabul edilmiştir. 1921 Anayasası şu siyasi süreçlerin sonunda
ortaya konmuştur:

30
Ekim 1918’de tarihinde Mondros Mütarekesi ile Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya
Savaşı’nda mağlup kabul edilmiş ve Osmanlı toprakları paylaşılmaya
başlanmıştır. Bu paylaşılma ve işgal sonunda Anadolu ve Rumeli’de dirinme ve
örgütlenme çabalarına girişilmiştir. Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919 tarihinde
Samsun’a ayak basması ile direniş sivil alandan siyasi bir alana doğru genişleme
göstermiştir. Nitekim bu amaçla 22 Haziran 1919 tarihinde Amasya tamimi
yayınlanmıştır. Amasya Tamimi’nden sonra 23 Temmuz- 7 ağustos 1919 tarihleri
arasında Erzurum Kongresi’nin toplanması sağlanmıştır; yaklaşık yurdun doğu ve
kuzey doğu bölgelerinden toplam 62 temsilci Erzurum Kongresi’ne katılmış Kurtuluş
Savaşı’nın yol haritası çizilmiştir. Milli Mücadele 4-11 Eylül 1919’da
tarihinde Sivas Kongresi ile devam etmiş Meclis-i Mebusan’ın toplanması gerektiği
mutabakatına varılmıştır. İstanbul Son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı 12 Ocak 1920
tarihinde toplanmış 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul’un işgal edilmesi nedeniyle
kısa ömürlü olmuş Ancak 20 Ocak 1920 tarihinde Misak-ı Milli’yi kabul etmiştir.
Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı 18 Mart 1920’de son toplantısını yapmış 12 Nisan
1920 tarihinde de fesih edilmiştir. Ankara’da 23 Nisan 1920 tarihinde
İstanbul’daki Son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ın dan gelen 92 kişiyle ve yurt
genelinden seçilen 232 kişi yeni Meclisi açmıştır.

Kurtuluş
Savaşı’nın devam ettiği süre içinde yeni meclis yasama faaliyetleri ile
birlikte yeni anayasayı yapmayı planlamıştır. Büyük Millet Meclisi yaklaşık 2
ay görüşmeler yaptıktan sonra 20 Ocak 1921 tarihinde Teşkilatı Esasiye Kanunu
kabul edilerek yürürlüğe girmiştir. 1921 anayasasının yürürlüğe girdiği ortamda
dikkat edilmesi gereken çok önemli hususlar bulunmaktadır. Bunlar sırasıyla
şunlardır:

1-
İşgal altında bulunan Osmanlı topraklarında İstanbul’da Saltanat ile Ankara’da
Millî bir mücadele başlatan Büyük Millet Meclisi bulunmaktadır. Dolayısıyla
Vatan coğrafyasında iki ayrı yönetim mevcuttur.

2-
Padişahlık devam etmektedir

3-
Aynı şekilde Hilafet Kurumu da bulunmaktadır. Mustafa Kemal Paşa ve yakın
çevresi Millî mücadelenin devam ettiği ortamda birçok arkadaşıyla fikir
ayrılığına düşeceğini bildiği için padişah ve hilafet konusunda herhangi bir şahsî
düşüncelerini açıklamamıştır.

Hâlbuki
Mustafa Kemal’in gençlik yıllarından beri düşüncesi Cumhuriyeti ilan etmek hilafet
ve saltanatı kaldırmaktır. Her ne kadar 1921 Anayasası Osmanlı Türk siyasi
tarihinde ilk olarak egemenliği kayıtsız şartsız millete vermiştir. Fakat hâlâ
milletin Cumhuriyet deneyimi oluşmadığı gibi padişaha ve hilafete bağlılığı
devam etmektedir. Dönemin şartları göz
önünde bulundurulduğunda Mustafa Kemal’in ve yakın arkadaşlarının muhalefetin
tepkisini çekmemek ve Millî Mücadele’yi kesintiye uğratmamak için Cumhuriyet
düşüncesini açıkça ifade etmemişlerdir.

“1921
Anayasası oldukça kısadır ve sadece 24 maddeden oluşmaktadır. 1921 Anayasası’nda
temel hak ve özgürlükler ile ilgili herhangi bir madde yer almamıştır. Bunun
sebebi ise 1876 Kanuni Esasi’nin yürürlükten kaldırılmamış olmasıdır. 1921 Anayasası yerinden yönetime önem veren
bir metindir.  İlginç olan 24 maddelik
kısa bir Anayasada 14 maddenin yerel yönetimlere ayrılmış olmasıdır. Genel
olarak rejimi hükümet sistemini egemenliği seçimleri belirledikten sonra kalan
kısım yerel yönetimleri içermektedir
” (Şahin, 2012: 5).

Görüldüğü
üzere 1921 Anayasası zorunluluktan dolayı yürürlüğe girmiş ileride Türkiye
Cumhuriyeti olacak devletin yapısına uygun olmadığı başından belli olmuştur.
İstanbul’da
Osmanlı hanedanı ve padişah bulunmakta aynı coğrafya üzerinde iki ayrı devlet
otoritesi işlev görmektedir. Uluslararası camiada ve devlet erkin’de problemler
doğuran bu iki başlılık Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının cesur girişimiyle
önce 30 Ekim 1922 tarihli 307 sayılı kanunla halifelik saltanattan ayrılmış 1
gün sonra da bir 2 Kasım 1922’de 308 sayılı kanunla Saltanat kaldırılmıştır. Bu
aşama Büyük taarruzun kazanıldığı Anadolu coğrafyasının düşmandan temizlendiği
tarihtir. Ankara hükümeti içerde ve dışarda rüştünü savaşarak ispat etmiştir. Bu
başarıların ışığında Mustafa Kemal Paşa saltanatın kaldırılması ile ilgili
kanun görüşmeleri sırasında mecliste etkili bir konuşma yapmıştır:

         “Efendiler!

         İçinde
bulunduğumuz şartlara rağmen safsatayla münakaşa ile nazariyatla vakit
geçirdiğimizi görüyorum. Hâkimiyet ve Saltanat hiç kimseye ilim icabıdır diye
münakaşa ile mügalata ile verilmez. Hâkimiyet ve Saltanat kuvvetle kudret’le
zorla alınır.  Türk milleti de Hakimiyet
ve saltanatı Bilfiil İsyan ederek kendi eline almıştır. Bu olmuş bitmiş bir
durumdur. Mesele hâkimiyet ve saltanatı bırakacak mıyız bırakmayacak mıyız
meselesi değildir. Mesele bu zaten olmuş bitmiş durumu ifade etmektir. Bu
herhalde ve mutlaka olacaktır burada toplananlar meclis ve herkes meseleyi bu
şekilde görürlerse fikrimce uygun olur. Aksi takdirde yine hakikat ifade
olunacaktır. Fakat ihtimal Bazı kafalar kesilecektir” (Tanör, 2002: 279-280).

29
Ekim 1923’te tarihinde Cumhuriyet ilan edilmesine rağmen yeni anayasanın önünde
Hilafet Makamı bir engel teşkil etmektedir. Cumhuriyetin ilanı üzerine
İstanbul’da
bazı kişiler Hilafet makamını güçlendirmek isterler ve 9 Kasım 1923 günü Vatan
gazetesinde Hanife’nin istifa edeceği haberi üzerine halife Abdülmecid şu
sözlerini yayınlar:

 “Halifelik makamına seçilmenin bir surette
yapıldığını ve icma-i ümmetle (sözlük anlamı imamların ve fakihlerin şeriat
işlerini belirlemede oybirliği etmeleri ile) olduğunu biliyorsunuz.  O zaman yapılan bu seçim İslam âlemine
bildirilmiş ve her taraftan iyi kabul görmüştür. Bütün İslam âleminin her daim
teveccühlerinize mazhar olmaktayım. Asya’nın en ücra köşelerine varıncaya kadar
İslam âleminden binlerce mektup ve telgraf aldın ve birçok yerlerden heyetler
gönderilerek bu duygular tekit ediliyor. Gördüğüm bu teveccühler karşısında
ufak tefek dedikodulardan alınarak çekilmek küfranı nimet(nankörlük) olur” sözleri
ile halifeliğini güçlendirmek isteyen Abdülmecid sözlerine “Halifelik makamından çekilmekliğime sebep
görmüyorum
”(Eroğlu,1989: 72) diyerek devam eder.

Cumhuriyetin
ve Türkiye’nin yapması gereken inkılapların önünde Halifeliğin engel olacağı
kesinlikle açıktır.  İngilizler Sünni Hilafeti destelemek amacıyla Hint Müslümanlarını
harekete geçirir. Böylece Şii Hilafet Sünni Hilafet diye İslam Dünyasında iki
başlılık olacaktır. Asırlarca siyasi anlamda her hangi bir birlik
sağlanamamıştır. İslam dininin siyasî bir iddiası da yoktur. O insanlara
hidayet dinidir.  Hilafet kurumları dinî
değil tamamen tarihî ve siyasi kurumlardır. Bayram Zengin’in isabetli
teşhisiyle “Şiiliğin geliştirdiği “İmamiye” teorisinin karşısına çıkarılmış Sünni
bir “Halifelik” teorisidir”.

Hilafetin
kaldırılması konusunda Mustafa Kemal Paşa’yı süratle harekete sevk eden bir olayda
Hindistanda İsmailiye mezhebinin imamı Ağa han ile Alihan’ın halifenin siyasi
durumunun korunması için İsmet Paşa’ya yazdıkları mektup ve bu mektubun daha
İsmet Paşa’nın eline geçmeden muhalefeti temsil eden Tanin gazetesinde
yayınlanmasıdır. 3 Mart 1924’te tarihli hilafetin ilgasına ve hanedanı
Osmaniye’nin Türkiye Cumhuriyeti memalik-i hariciyesine çıkarılmasına dair
kanunla Osmanlı monarşisinin dayandığı dini müessese de ortadan kaldırılmış ve
yeni Türkiye demokratik ve laik gelişme yolunda son ve önemli bir adım daha
atmıştır” (Eroğlu, 1989: 74).

Saltanatın
kaldırılması, Cumhuriyet ve halifelik makamının sona erdirilmesinden sonra ihtiyacı
hissedilen en önemli mesele yeni bir anayasa olmuştur. “Çünkü 1876 Kanuni Esasi
halen resmen ilga edilmemiş ve 1921 Anayasası ise ihtiyaçlara cevap verebilmekten
çok uzaktadır. Bu nedenle Büyük Millet Meclisi Kanuni Esasi encümeni bir
anayasa taslağını 9 Mart 1924’te tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne
sunmuştur. Taslak Metin 20 Nisan 1924 tarihinde kabul edilmiş ve 3 gün sonra 23
Nisan’da yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. 1924 anayasası 1921 Anayasası’ndan
farklı olarak nitelikli çoğunlukla 2/3 kabul edilmiş ve 6 bölüm ve 105 maddeden
oluşmuştur” (Şahin, 2012: 17)

Engin Şahin’in “1921 1920 4961 1982 Cumhuriyet Anayasaları” kitabında 1924
anayasasının özellikleri şu şekilde özetlemektedir:

“1924
anayasası modern anlamda bir anayasanın taşıyabileceği tüm özellikleri
içermektedir devlet organlarının görev ve yetkileri maddeler halinde
düzenlenmiş ve vatandaşların temel hakları güvence altına alınmıştır. Ayrıca
kendinden önceki anayasa ikilemine son vermektedir yani 1921 Anayasası’nın 1876
Kanuni Esasiyi ilga etmemesinden kaynaklanan çift anayasa sistemi 1924
anayasasının 104. maddesi ile son bulmuştur. Böylece Türkiye Cumhuriyeti
Devleti yeni anayasasına kavuşmuştur.

         1924
Anayasası anayasanın üstünlüğü ilkesini benimsemiştir. Yasaların ve anayasa
dışındaki tüm mevzuatın anayasaya uygun olması gerekliliği 1924 anayasasının
103. maddesi ile zorunlu hale gelmiştir. Bu durum olması gereken bir hükümdür
ve 1921 Anayasası’nın eksik yönüdür. Ancak yasaların anayasaya uygunluğunu
denetleyecek bir anayasal mekanizma ön görülmese de günümüzde bu görevi Anayasa
Mahkemesi yapmaktadır ve 1961 Anayasası ile kurulmuştur. 1924 Anayasası’nın 1.
maddesinin yani Cumhuriyet ilkesinin değiştirilmesinin 102. madde ile teklif
edilmesi dahi yasaklanmıştır. Anayasa değişikliği ile ilgili bu süreçte
cumhurbaşkanına bir veto yetkisinin tanınmamış olması söz konusudur. Cumhurbaşkanı
anayasa değişikliklerini meclise geri gönderemez veya onaylamaz.

         1924
Anayasası 1921 Anayasası’ndan farklı olarak meclis hükümeti sistemini kabul
etmemiştir. Parlamenter sistem ile meclis hükümeti sistemi arasında karma
sistem olarak adlandırılan sistemi benimsemiştir. Egemenlik yetkisinin sadece meclis
tarafından kullanılması yasama ve yürütme yetkisinin mecliste olması,
Cumhurbaşkanlığı veya Devlet Başkanlığı makamının öngörülmemiş olması ve
meclisin hükümeti her zaman denetleyip düşürebilme yetkisi meclis hükümeti
sistemi özellikleridir. Yürütme yetkisinin cumhurbaşkanı ve bakanlar kurulu
arasında paylaşılması, cumhurbaşkanının Başbakanı ataması ve hükümetin güvenoyundan
sonra teşekkül etmesi, hükümetin kolektif sorumluluğunun bulunması parlamenter
sistem özellikleridir. 1924 anayasası Cumhurbaşkanlığı makamı öngörmüştür
Cumhurbaşkanı devletin başıdır ve anayasada tanımlanmış yetkileri oldukça
geniştir. 1924 Anayasası’nın 1. bölümünde genel esaslar yer almaktadır devletin
şekli cumhuriyettir, dini İslam ibaresi 1928 yılında anayasadan çıkartılmış ve
1937 yılında laiklik ilkesi eklenmiştir. 
Egemenlik yetkisi sadece Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne verilmiştir.  1924 Anayasası’nda yargı görevi bağımsız
mahkemelere verilmiştir ve anayasanın 4. bölümünde düzenlenmiştir.  1921 anayasasının değinmediği boşluk böylece
doldurulmuştur. Anayasaların olmazsa olmazı temel haklar bölümüdür ve 1924 Anayasası’nın
Türklerin kamu hakları başlığını taşıyan 5. bölümünde 68- 88 maddeleri aralarında
temel hakları sıralanmıştır. Bu durum da 1921 Anayasası’nın eksik kalan
yanlarından bir diğerini tamamlanmasıdır” (Şahin,  2012:17-18)

Sonuç

1921
ile 1924 Anayasası karşılaştırılacaksa bu karşılaştırmadan 1924 anayasasının
çağdaş cumhuriyetin ruhuna daha uygun bir tarihî anayasa olduğu
anlaşılmaktadır. 1921 anayasası Osmanlı
anayasası devamı olduğu gibi devletin iki başlı, saltanat ve halifeliğin olduğu
bir dönemde hazırlanmıştır.
Üstelik bugünde açık uçlu bir şekilde
tartışılması netleşmemiş yerel yönetimler 1921 Anayasasında güçlendirilmiştir.
Yerel yönetimler Türkiye’nin bölgeler arası dengesizlikleri ve terör olayları
göz önüne alınmadan her belediye seçiminden sonra kayyum atanarak çözülebilecek
bir problem değildir. Üniter yapı zayıfladıkça ve yerel yönetimler güçlendikçe
devlet idaresi karşısında bu durum kontrol edilemeyen bir paradoks oluşturacaktır.
Bölgeler arası sosyolojik sorunlar mevcut oldukça yerel yönetimler konusunda
kimler hangi konularda güçlenmesini istiyor sorulmalıdır. Yahut hangi sahada
güçlenmeli yahut üniter devletin zaafa uğratılabileceği alanlar dikkatli bir
analize tabii tutulmalıdır.

20. yy’ın başında zorlu şartlar
içinde Ankara’da büyük bir Millî Mücadele veren insanların Osmanlı Saltanat ve
Hilafetine karşı gösterdikleri dengeleri koruyucu hassasiyet ile ortaya
koydukları 1921 Anayasa’sının bugünlerde tekrar gündeme getirilmesi 21.yy’ın
gerçeği ile bağdaşmamaktadır. Buna sosyolojik regresyon (gerileme) denebilir.
Tarih
her zaman doğru yahut yanlış icraatları değil zaruri (zorunluluktan
kaynaklanan) olaylar bütünüdür. Bütüncül sistematik bir bakış açısı ihmal edip
sadece duygusal bir tarih hayranlığı ile Anayasa değişiklikleri yapılacaksa
Türk insanının ahvali üzüntü verici demektir. Bir an evvel insanımız, akademisyenler,
aydınlarımız ve politikacılarımız bütüncül bir bakışla meselelere yaklaşmalı ve
Karl Popper’ın söylediği gibi “hayat problem çözmektir” yaklaşımı ile
hareket etmelidir. Milattan önce 475 (ölümü)
Heraklitos
bile “Aynı nehirde iki defa
yıkanılmaz
” demektedir.

Türk Anayasa tarihi geriye hatta en
geriye olumsuz örneklere dönerek değil millî hafızanın ışığında günümüzle ve
gelecekle bağı koparmadan ileriye zamanın doğru akışına yürümeyi
gerektirmektedir.

Kaynaklar:

Bülent
Tanör (2002). Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, 9. Baskı, YKY, İstanbul.

Engin
Şahin (2012). 1921 1920 4961 1982 Cumhuriyet Anayasaları, Beta Yayıncılık, İstanbul.

Hamza
Eroğlu (1989).Atatürk ve Cumhuriyet, TTKB, Ankara.

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 23

Kültür emperyalizmi bir milletin hayatına  

şarıdan dil ve yaşama biçimi olarak  

farklı yollardan sokulmuş unsurlarla

millî bünyeyi bir işgal teşebbüsüdür.’

Türk Edebiyatı Dergisi Genel Yayın Yönetmeni İMDAT AVŞAR
ile

AHMET KABAKLI ve O’nun idealleri hakkında konuştuk.

 

Oğuz
Çetinoğlu:
Ahmet Kabaklı Hocamız Türk Edebiyatı Dergisi ile topluma
hangi hizmetleri vermeyi tasarlamıştı?

İmdat
Avşar:
Ahmet Kabaklı
üstadımızın bu dergi ile Türk milletinin kültür ve medeniyet alanında hangi
dertlerine devâ olmak istediğini, Türk Edebiyatı dergisinin 15 Ocak 1972
târihinde çıkan ilk sayısında yer alan ‘Çıkarken
başlıklı, manifesto niteliğindeki yazısında geniş şekilde bulabiliriz.
Meraklıları için, bu yazının 50. yılımızın ilk sayısında yâni Ocak 2022’de
yayımlanan 579. sayımızda yeniden yayımladığını duyurmak isterim. Üstat, bu
yazısıyla kökü mâziye dayanan yeniyi inşa etmek, çağdaş ve klâsik sanatlar
arasındaki bağı güçlendirmek, devrin kültür buhranına kapılmadan kendi
köklerinden filizlenen yeni kültür ve sanat adamlarını yetiştirmek, sanatta ve
edebiyatta taklitçiliğe düşmemek, yaşayan Türkçeyi esas alarak dildeki
bozgunculuğun önüne geçmek, yurdun neresinde olursa olsun istidat sâhibi
kalemlere sâhip çıkmak ve bu amaçla bir sanat fidanlığı oluşturmak, ideolojinin
esiri bir edebiyata değil hâlis sanata ve doğru düşünceye destek olmak,
binlerce yıldır ürettiğimiz değerlerin inşa edeceğimiz yeniliklerde ilham
kaynağı olmasını sağlamak, yeni çıkan ilim, sanat ve fikir eserlerinin geniş
kitlelere yayılması için ehil kalemlerce tanıtımını yaptırmak gibi asil
hedefler koymuştur. Böylece, millî ve manevî köklerimize bağlı bir edebiyatı ve
sanatı destekleyeceğini dolayısıyla böyle bir toplumun inşası için hizmet
verileceğini duyurmuştur.

Çetinoğlu:
Derginin günümüzdeki hizmet anlayışı hakkında
neler söylemek istersiniz?

Avşar: Birinci sorunuzla bağlantılı olarak şunu
söyleyebilirim ki Türk Edebiyatı Dergisi
Ahmet Kabaklı Hocamızın ilk sayımızda belirlediği ilkelerden hiç sapmadan yayın
hayatını bu düsturlar eşliğinde devam ettirmiştir. Dergimizin 50 yıllık
geçmişine de bugününe de bir göz atıldığında, Türk Edebiyatı Dergisi’nin, Türk milletinin kültür ve
medeniyetine hizmet için öncülerinin koyduğu ilkeler doğrultusunda büyük bir
gayretle faaliyetlerine devam ettiği görülecektir.

Çetinoğlu:
Türkçemizin karşı karşıya bulunduğu
problemlerin çözümünde Türk Edebiyatı Dergisi olarak teklifleriniz neler olabilir?

Avşar: Türkçenin, son yüzyılda bazı temelsiz
politikalarla birtakım hücumlara uğradığı hattâ bunun zaman zaman aydınlar,
sanatçılar eliyle yapıldığı doğrudur. Günümüzde de Türkçe; teknolojinin,
internetin, değişen hayat şartlarının, küreselleşmenin getirdiği bir takım
bozulmalarla, hücumlarla karşı karşıya. Televizyonlar, dergiler, gazeteler de
bu dil bozgununa aracılık ediyorlar maalesef. Meselâ iki yıldır küresel bir
salgınla karşı karşıyayız. Bilinçli olarak ‘salgın
diyorum. Çünkü var olan bu güzelim kelime görmezden gelinerek dilimize bir ‘pandemi’ kelimesi yerleştirildi. Bununla
birlikte resmî ağızlardan ‘bulaşma
fiili yerine ‘bulaş’, ‘tarama ekibi’ yerine ‘filyasyon ekibi’, solunum cihazına bağlı
hasta yerine ‘entübe hasta’
deniliyor: Dil, dışardan müdâhalelerle toptan değişebilecek bir şey olmasa da
ciddî bozulmalar da baş göstermektedir. Daha önce de söylediğim gibi Türk
Edebiyatı
Dergisi geçmişte de
günümüzde de yaşayan Türkçeyi esas alarak, Türkçe konusunda büyük bir
hassasiyet göstererek yayın hayatına devam etmektedir, edecektir. Biz bu
kelimelerin Türkçe olanını kullanarak yaygınlaştırmaya çalışıyoruz.

Çetinoğlu:
Kabaklı Hocamız, ‘Türk Dünyası Birliği’ düşüncesini gerçekleştirmeyi ideal olarak
benimsemişti. Türk Edebiyatı Dergisi
olarak bu idealin edebiyat ayağında gerçekleştirilmesi yönündeki
düşüncelerinizden bahseder misiniz?

Avşar: Merhum Ahmet Kabaklı üstadımız Türk dünyası
ile bağlarımızın yeniden kurulabilmesi için dilin, kültürün, geleneklerin,
törenin sarsılmaz köprüler olduğunu; Türklüğün, Türk kültür ve medeniyetinin
bir bütün olduğunu da biliyordu. Onun hayatının büyük bir bölümü, Türkistan
Türklüğünün Sovyet ve Çin işgalinde olduğu bir döneme denk geldi. SSCB’nin
dağılma sürecinden sonra sadece on yıl yaşadı. Buna rağmen o, daha Sovyet
devrinde, her şeyin yasak olduğu bir dönemde Azerbaycanlı şairlerin şiirlerini Türk
Edebiyatı
Dergisi’nde yayımlamış,
sonra o ülkelere ziyaretlerde bulunmuştu. Onun Türk Edebiyatı adlı beş
ciltlik eserinin ilk cildi de Türk dünyası ile ortak olan destan ve masallara
ayrılmıştır. Ondan sonra derginin yönetimini üstlenen bütün yetkililer onun
izinden gitmişlerdir. Bugün bizler de aynı sürecin bir devamıyız. Dergimizin
geçmiş sayılarına bakıldığında Türk dünyasına mal olmuş Nevai, Yunus Emre,
Fuzuli, Dede Korkut gibi ortak değerlerimiz adına yayımlanmış özel sayıların yanında
Bahtiyar Vahapzade, Cengiz Dağcı, Cengiz Aytmatov, Necip Fazıl, Nihal Atsız,
Anar gibi çağdaş edebiyatçılara hasredilmiş özel sayılarımız da mevcuttur.
Ayrıca Kazak Edebiyatı, Kırgız Edebiyatı, Balkanlar Türk Edebiyatı, Kıbrıs Türk
Edebiyatı, Azerbaycan Edebiyatı, Özbek Edebiyatı gibi özel sayılarımız da
vardır. Biz Türk dünyası birliğinin dil, kültür, sanat ve edebiyatla
kurulacağının bilincindeyiz. Çünkü bu yollarla kurulan köprülerin siyasî ve
ekonomik köprülerden daha sağlam ve kalıcı olduğunu biliyoruz. Kurmuş olduğumuz
Turay Yayınları, Türk dünyasından yazar ve şairlerin kitaplarını
yayımlamaktadır. Türk Edebiyatı Çocuk Yayınevimiz aracılığıyla çocuklara
yönelik ‘Türk Dünyası Masalları
serisini, ‘Dede Korkut Destanlarını
resimli olarak yayımladık. Dergimizde her ay Türk dünyasından bir şair veya
yazarın şiirlerini, hikâyelerini, ilmî yazılarını bulabilirsiniz. Biz Türk
dünyasını edebiyat ve sanat yoluyla birbirine yaklaştırmayı hedefliyoruz,
çalışmalarımız da bu yöndedir.     

Çetinoğlu:
Belli başlı edebî eserlerde; romanda, şiirde,
hikâyede çok şeyler değişti, değişiyor. Kabaklı Hocamızın değişmemesi için
direnç gösterdiği hususlar nelerdi?

Avşar: Değişme kaçınılmaz bir olgudur. Değişime
karşı direnç göstermek de mümkün değildir. Çünkü değişim seli bütün insanları
içine alır ve sürükler. Hiç şüphesiz Ahmet Kabaklı üstadımız da ülkede ve dünyâda
meydana gelen kültür sanat anlayışlarındaki değişimlerin farkındaydı ve hiç
kuşkusuz o da her zaman yenilikten yanaydı. Ancak o, ‘yeni yetişenlerin, başka ülkelerdeki deneyişleri öğrenmeden veya o
deneyişleri taklit etmeden önce kendi ülkelerindeki eski veya çağdaş
sanatkârların deneyişlerini tanımak mecburiyetinde’
olduklarını söylüyor,
kendi köklerimizden beslenen bir yeniliği telkin ve teşvik ediyordu. ‘Batı’dan alınarak taklit edilmiş bir
yeniliğin yerlileşemeyeceğinden
’ bahseden üstat Şeyh Galip, Yahya Kemal,
Mehmet Akif ve Ziya Gökalp gibi şahsiyetlerin yaptığı yeniliği de örnek olarak
gösteriyordu.  

Çetinoğlu:
Kabaklı Hocamız, Tercüman Gazetesi’nde ‘Yaşayan
Türkçemiz
’ köşesi ihdas etmişti. Bu proje Türk Edebiyatı Dergisi’nde canlandırılabilir mi?

Avşar: Üstadımızın yaşadığı o dönemde bunlar
gerekliydi. Onun bu yaptıkları, millî hassasiyetlerimizi dikkat merkezine
çekmekti. Yukarıda da bahsettiğim gibi Türk Edebiyatı Dergisi elli yıllık yayın hayatında bir
bütün olarak ‘Yaşayan Türkçemizi
esas alarak ve dilimize büyük ihtimam göstererek yayın hayatını devam ettirdiği
için ayrıca bir başlık açılmasına gerek olmadığı kanaatindeyim.     

Çetinoğlu:
Ahmet Kabaklı’nın yakından ilgilendiği kültür
emperyalizmi (günümüzdeki adı ile kültür endüstrisi), âşık edebiyatı, tasavvuf
edebiyatı ve halk edebiyatı hakkındaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Avşar: Kültür emperyalizmi bir milletin hayatına
dışarıdan dil ve yaşama biçimi olarak farklı yollardan sokulmuş unsurlarla
millî bünyeyi bir işgal girişimidir. Dünya son elli yılda baş döndürücü şekilde
bir değişime uğramıştır. Ülkeler arasındaki sınırlar sanal yollarla
lağvedilmiştir. Siyasî, ekonomik, kültürel ilişkiler şekil ve yön
değiştirmiştir. Eskiden ülkeler işgal ediliyor, sömürülüyordu. Şimdi ise
insanlar… İnsanlar kablolara bağlı bilgisayarlar ve cep telefonları ile küresel
kültür emperyalizminin gönüllü sömürgesine dönüşmüşlerdir. Bu durum kültürde,
dilde, toplumsal ilişkilerde, değerlerimizde, geleneklerimizde tahribat
yaratmaktadır. Üstat da bu konulara daha o yıllarda dikkat çekmiştir. Halk
edebiyatının, âşık edebiyatının milletin millî yönünü, tasavvuf edebiyatının
ise manevî yönünü muhafaza ettiğini, köksüz değişimlere karşı millî ve manevî
benliği koruduğunu söyleyebilirim. Dilimiz, töremiz, geleneklerimiz farklı
siyasî yapılar içinde âşık edebiyatıyla yüzyıllara direnebilmiştir. Manevî
kimliğimizi inşa edip koruyan din ve tasavvuf öğretisi olmuştur. Ahmet
Yesevi’nin, Yunus’un, Mevlana’nın, Fuzuli’nin, Şeyh Galip’in, Karacaoğlan’ın,
Dertli’nin, Emrah’ın inşa ettiği bir millettir Türk milleti.   

Çetinoğlu:
Dil olgusunun millet kavramındaki yeri nedir?

Avşar: Dil olmadan milletten bahsetmek mümkün
değildir. Millet kavramının belirleyici unsuru dildir. Edebiyat, kültür ve
sanat da o dil ile üretilir. Bizim için Türkçenin konuşulduğu her yer vatandır.
Dolayısıyla dil aynı zamanda vatandır bizim için. Soy olarak Türk olmakla
birlikte bugün başka bir dili konuşan insanlarla bağlarımız kopmuştur. Bizi
millet olarak birbirimize bağlayan şey dil ve dilin ürettiği değerlerdir.

Çetinoğlu:
173 yaşındaki Türk dergiciliğinin günümüzdeki
durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Avşar: Sürekli artan mâliyetler, yabancı paralara
bağlı olarak gelişen iktisadî dengesizlikler, kâğıdın bile ithal ediliyor
olması, internet yayıncılığı ve internet bağımlılığı sebebiyle dergilere olan
talebin azalması maalesef günümüzde dergilerin yayın hayatına devam
edebilmesini zorlaştırıyor. Kapanan dergiler antolojisinde yer almamak için
gayret gösteriyoruz. 

Çetinoğlu:
Sorularla sınırlı kaldığınız için temas
edemediğiniz hususlar için söz sizin efendim, buyurunuz.

Avşar: Sizin aracılığınızla okuyucularımızdan,
Ahmet Kabaklı üstadımızın yaktığı bu kutsal ocağa sâhip çıkmalarını, onun
yaktığı bu edebiyat meşalesini söndürmemeleri ve bizlere destek olmalarını rica
ediyorum.

 

 

Ahmet
Kabaklı’dan Bir Makale

1924’e kadar vatandaşımız olan, Türkçeyi,
Urfalı, Harputlu gibi konuşan, folkloru Türk dünyasını saran Fuzulî’yi de
yetiştirmiş olan bu en eski Oğuz-Bayat (Dedekorkut) Türklerini, artık bilen
yok, öğrenen yoktur. Hallerine kimse acımıyor.

Güneydoğu’da en büyük teminatımızın
Türkmenler olduğunu bilip düşünen siyâsetçimiz, savunmacımız kaldı mı
bilmiyorum? Korkarım, nerelerde uçup konan garip kuşlar olduklarını, söyleyecek
kimseler de azalıyor.

O sebeple, bizden oldukları için her türlü
felâkete uğratılan Irak Türkleri hakkında (bir kısmı Irak Millî Türkmen
Partisi’nden alınmış) şu basit bilgileri okuyucularıma sunmayı gerekli saydım:

Osmanlı Devletimizde Irak üç vilâyetti:
Bağdat, Basra, Musul. Bugün Kuzey Irak denilen bölge, Musul vilâyetinin büyük
kısmıdır.

Başta petrol olmak üzere, birçok
zenginliklere ve önemli jeostratejik konuma sâhip olan Musul vilâyeti, Kerkük
ve Süleymaniye sancaklarından oluşmakta idi. 

Lozan Andlaşması’da Musul vilâyetinin Irak
veya Türkiye’de kalması meselesi, çözüme bağlanmadığı için (Cemiyet-i Akvam
araya girerek) Musul’un tamamı Irak’a verildi.

Irak Türkmenleri Irak’ın kuzeyinden itibaren
Telafer; Musul, Erbil, Altunköprü, Kerkük, Tuzhurmatu Kifri, Hanekin, Mendeli
ve Bağdat’ın güneydoğusunda bulunan Bedre’ye kadar uzanan bir şerit üzerinde
yaşarlar.

Türkmenlerin nüfusu (Irak’ın asimilasyon
politikası icabı) gizli tutulmuştur ve gerçek dışıdır.

İngiliz kaynaklarına göre Irak’ın % 8.94’ü
Türkmen’dir. Aslında Türkler Irak nüfusunun % 10’undan fazladırlar. 1925
yılında yayımlanan ilk anayasanın metni Arapça, Türkçe ve Kürtçe olarak
basılmıştır. Anayasa’da ‘Resmî dil
Arapçadır
’ denilmekle birlikte 74 sayılı kanunla bunun istisnaları belirtilmiştir.
Bu kanun gereğince başta Kerkük ve Erbil olmak üzere bazı Türkmen bölgelerinde
yargılamanın Türkçe olarak yapılması kabul edilmiş Türkmenlerin çoğunluk teşkil
ettiği ilkokullarda da öğretim tamamıyla Türkçe olmuştur. Sonra bu hakların
hepsi geri alınmıştır.

14 Temmuz 1958’de Cumhuriyet’in kurulmasından
sonra Bağdat Radyosu’nda Türkmence yayınına başlanmış; 1960 yılında, Irak
Türkmenlerinin kültürel ve sosyal hakları çerçevesinde Türkmen Kardeşlik
Ocağı’nın kurulmasına izin verilmiş ve 1968 yılında Kerkük televizyonunda Türkmence
yayın hakkı da tanınmıştır.

1971 yılından itibâren ise ağır bir sindirme
ve asimilasyon politikasına tâbi tutulan Türkmenlerin, yüzlerce genci idam
edilmiş, savunma hakkı tanınmayan devrim mahkemelerince türlü cezâlara
çarptırılmışlardır. Şu anda Irak Türkmenlerinin en basit insan haklarından nasipleri
yoktur.

Irak Türkleri, en sıkıntılı dönemlerini,
1980’den sonra yaşamışlardır. Sekiz senelik İran-Irak ve Körfez Savaşı’nda Irak
yönetiminin o kadar güçlüklerine rağmen Irak Türklerine düşmanlıkları zulümleri
bitmemiştir. Toplu tutuklamalar, yargısız infazlar ve katliamlar devam
etmiştir.

28 Mart 1991 târihinde Altunköprü’de 87
Türkmen’in kurşuna dizilerek şehit edilmeleri, Körfez hengâmesinden dolayı
dikkate bile alınmadı. 5 Nisan 1991 târihinde İstanbul’da, Irak konsolosluk
yetkililerinin 2 Türkmen gencini öldürmeleri de unutulmamıştır.

Irak Türklerinin sıkıntıları, bugün artmış
olsa da aslında çok eski Irak devlet politikasıdır. Hiçbir hakları olmadığı
gibi, 1924, 1926, 1939, 1941, 1946 ve 1959 yıllarında, Türkmenlere uygulanan
katliamlarda nice ocaklar söndürülmüştür.

Irak Cumhuriyeti 7 Temmuz 1990 anayasasının
6. maddesinde ‘Irak halkının Arap ve Kürtlerden
meydana geldiğini ve Kürtlerin millî haklarını
’ kabul etmiştir.

Yâni Türkmenler, yok sayılmıştır. Buna
dayanarak da Türkmenler silinmesi, sindirilmesi hatta katledilmesi gerekli bir
yığın sayılmıştır. (Bunu T.C.’nin varlığına rağmen yapıyorlar, hâlimizi
düşünün.)

Türkmenlere açık yerde Türkçe konuşmak
yasaklanmakla kalmamış, ailesiyle telefon konuşması yapanlar dahi cezalandırılmıştır.
Yüzlerce Türkmen köy ve kasabası yıktırılmış, Türkmen halkı başka yerlere göçe
zorlanmıştır. Irak’ın güneyinden yüzbinlerce Arap vatandaşının Türkmen bölgelerinde
yerleşmeleri için kendilerine karşılıksız teşvik primleri verilmiş ve arazi
dağıtılmıştır.

Devrim Komuta Konseyi’nin 29 Ocak 1976
târihli ve 41 numaralı kararı ile Kerkük ilinin adı bile El-Temîm olarak değiştirilmiştir.
418 numaralı karar ile Kerkük’te, Türkmenlerin gayrimenkul satın almaları
yasaklanmıştır. Saddam’ca mimlenen birçok Türkmen, Erbil ve çevresine, mecburen
göç ettirilmiş olup… Onlar işte bugün Barzanî’nin ayakları altına itilip
öldürülenlerdir.

 

DERKENAR

IRAK’TA TÜRK VARLIĞI

Bu günkü Irak
topraklarında yaşayan Türkler, bölgenin 1348 yıllık sâkinleridir. Türk’ler
ilk defa, 674 yılında bölgeye geldiler.

Emevilerin ordu
komutanı Ubeydullah bin Ziyad, Buhara şehrini kuşattı ise de, Türkleri yenip
şehre hâkim olamadı. Buhara Prensesi Kabaç Hâtûn ile barış sözleşmesi
imzaladı ve savaştaki kahramanlıklarına hayran kaldığı Türklerden 2.000
kişiyi yanına alarak bu günkü Basra şehrine döndü. Bu 2.000 kişi, Irak’a ilk
gelen Türklerdir.

İslâm Arap ordularının
sonraki Türkistan seferleri dönüşlerinde de Irak’a getirilen Türkler oldu.
Arap komutanlar, Türklerin savaşçı yönlerini görmüşler, ordularının
Türklerden alınacak takviyelerle zaferden zafere koşacağına inanmışlardı.
Türkler, yalnızca savaş alanlarındaki cengâverlikleriyle değil; çalışkan,
mert, dürüst ve temiz, ayrıca komutanlarına ve devlet yöneticilerine olan
sadâkatleriyle de vazgeçilmez olduklarını göstermişlerdi. Düzgün bir vücut
yapısına sâhip olmaları dikkat çekiyordu. Arap kızlarıyla evlenip ırkî
değişikliklere uğramaması ve karakterlerinin yerli kültürlerden etkilenip
bozulmaması için, özel olarak inşa edilen yeni şehirlere yerleştirildi. Bu
düzen, Selçukluların bölgeye gelmelerine kadar devam etti.

Irak’ta Türk Hâkimiyeti                                                                                                                              

Tuğrul Bey’in 1055
yılında Abbasi Halifesinin dâveti üzerine Bağdat’a gelişi ile Irak, fiilen
Türklerin yönetimine girdi. Türkler bölgede artık nüfus itibariyle de
üstünlük kurmuşlardı. Halife’nin dînî otoritesine saygı gösterdiler. İslâm’ın
bayraktarlığı Selçuklular tarafından üstlenildi.

Selçukluların
bölgedeki hâkimiyeti, Atabeylikleri ve Kıpçak Beylikleri de dâhil edilirse,
1258 yılına kadar devam etti. 1258 – 1344 yılları arası, İlhanlılar
dönemidir. Karakoyunlulardan sonra, 1534 yılında Irak, Osmanlı Devleti’nin
yönetimine geçti, Anadolu’dan pek çok Türk ailesi Irak’a yerleştirildi.                                                                  
                          

Irak, 1920 yılına
kadar 386 yıl boyunca bir Türk Yurdu olarak târihinin en huzurlu, güvenli ve
bayındır dönemini yaşadı.

OĞUZ ÇETİNOĞLU

 

6 Partinin Mutabakatı Tarihi Bir Olaydır

Millet İttifakını
oluşturan Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti, Demokrat Parti ve Saadet
Partisi’ne DEVA ve Gelecek Partisi’nin katılmasıyla 6 muhalefet partisinin
bir mutabakat metninde anlaşıp açıklamaları tarihi önemdedir.

Uzun
yıllardır unuttuğumuz medeni müzakerelerle, ciddi bir akademik metin kalitesinde,
özenle hazırlanmış bir belgede uzlaşmak son derece değerlidir.

Cumhuriyet
tarihinin en derin siyasi ve ekonomik krizlerinden birini yaşıyoruz.  “Krizin en önemli sebebi, ‘Cumhurbaşkanlığı
Hükümet Sistemi’ adı altında
uygulanan keyfi ve kural tanımaz
yönetimdir”
diyen 6 partinin bu ucube sisteme alternatif olarak
geliştirdiği model tanıtıldı.

Uzun
süredir iktidar kanadı medyasının ve sözcülerinin Millet İttifakına eleştirilerinin
esası şuydu: “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem ile kastedilenin ne olduğu
belli değildi. Muhalefet aslında yönetim krizlerine yol açan eski parlamenter
sistemi getirecekti.”

Oysa
görüldü ki 6 parti “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem önerisiyle Cumhurbaşkanlığı
Hükümet Sistemini sona erdirirken geçmişe geri dönmüyor, hukuk devleti ve
kuvvetler ayrılığı esasına dayanan yeni bir sisteme
geçmeyi”
planlıyor.

Mutabakat metninde, 1961
ve 1982 Anayasasının metninden ve uygulamasından kaynaklanan “yönetimi ve
parlamentoyu çalışamaz hale getiren vesayetçi ve melez hükümet modeli reddediliyor.”

Diğer
yandan da “6 Nisan 2017 referandumuyla geçilen Cumhurbaşkanlığı Hükûmet
Sisteminde Meclis’in tamamen göstermelik bir kuruma dönüşmüş olmasına, tüm
kararların tek kişinin yetkisine verilmesine, yürütme üzerindeki denetim
mekanizmalarının yok edilmesine” karşı mekanizmalar oluşturulmuş.

Ortak aklın ürünü olarak
açıklanan mutabakat metninden anlaşılıyor ki, mevcut Cumhurbaşkanlığı
Sisteminin bütün zararlı yönleri tespit edilmiş. Eski parlamenter sistemin de
tıkanmaya yol açan yönleri analiz edilmiş, literatürde ve dünya uygulamalarında
üretilen çözümlerden yararlanılmış.

6
partinin yeni model hakkındaki iddiası net: “Bu yeni bir başlangıçtır ve
yeni bir inşadır
.”

*******************************

Dörtlü Takrir Gibi

6
partinin mutabakat metni, Türkiye tarihinde demokrasiye geçiş sürecinde
tarihi önemi olan “Dörtlü Takrir” gibi tarihte yerini alacak.

“Dörtlü Takrir” tek parti
döneminde, 7 Haziran 1945’te, CHP grubuna verilmek üzere Celal Bayar, Adnan
Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü tarafından hazırlanan, Anayasa ve
demokrasiye uygun hareket edilmesi çağrısını içeren
önergedir.

Bu dört
isim daha sonra Demokrat Partiyi kurdular ve Türkiye demokrasiye adım attı.

 “Her iki metin ve şartları için çok benzer”
demek elbette doğru olmaz. Ancak birbirine benzeteceğimiz yönleri var.

Muhtemelen
Dörtlü Takrir verildiğinde, olaylar yaşanırken önemi tam olarak anlaşılmamış,
sonuçları öngörülmemiş olabilir. Ama Türk siyaset tarihine “4’lü
takrir”
olarak geçen metnin açıklanması sonrası gelişmelerle tek
parti dönemi sona erdi.

Dörtlü Takrir ile Altılı Mutabakat Metni arasında benzetilebilecek ilk husus “demokrasi
talebi ve özgürlüklerin genişletilmesi için”
hazırlanmış olmasıdır.

Ben bu
iki metnin açıklanmasının sonuçları itibarıyla da benzerlik
göstereceğini ve “tek adam” yönetiminin sona ereceği, demokratik parlamenter
sistemin inşasına başlangıç olacağını
değerlendiriyorum.

*******************************

Ekonomi Öncelikli

Altılı Mutabakat Metni Rusya’nın Ukrayna’yı işgal harekâtı ve yaşadığımız derin ekonomik kriz
gölgesinde kaldı.

Bu
yüzden bazıları “önce ekonomide ve dış politikada ne yapacaklarını
açıklamalılar”
tarzı eleştiriler yapıyor.

Tabii
vatandaşı ilgilendiren ilk husus ekonomi konusunda yaşanan sıkıntılardır.

Vatandaşlarımızın
bir kısmı “kim gelirse gelsin bu durum düzelmez” şeklinde karamsar.
Erdoğanistler “bu badireden de bizi ancak Reis çıkarır” umudunu korumaya
çalışıyor.

Daha
büyük bir kısım iktidarın haftada bir keskin politika değişikliği
yaptığını, ekonomiyi yönetemediğini ve savrulduğunu görüyor. “Muhalefet
böyle olmasın, iktidara geldiklerinde alacakları tedbirler ve iyileştirici
uygulamaları içeren somut ve net bir program sunsun ve güven versin” istiyor.

****

Aslında
mutabakat metninde ekonomiyi ilgilendiren çok önemli maddeler var:

Mutabakat
metninde belirtilen “Devletin her kademesinde açıklık, şeffaflık,
denetlenebilirlik ve hesap verebilirlik ilkelerinin
gereklerinin yerine getirilmesi”
halinde ekonomiye yansıması büyük olur. Devletin kaynaklarının yolsuzluk,
yandaş kayırmacılığı ve israf
gibi sebeplerle heba edilmesini önlenir. Bu
müthiş bir kaynak sağlamak demektir.

“Kamu
görevine alınmada her kademede liyakat ve eşitlik ilkelerinin hâkim
kılınması, şeffaflık sağlanması” insan gücümüzün verimli bir şekilde
kullanılması
demektir. Bunlar ekonomideki savrulmaları önler, istikrar ve
güven sağlar.

“Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası başta
olmak üzere, düzenleyici ve denetleyici kurumların bağımsız olmasının” doğrudan
ve çok olumlu ekonomik sonuçları olacaktır.

****

Ortak Ekonomik Program

Güçlendirilmiş Parlamenter Sisteme dair mutabakat metninden sonrası da gelecek.

6 parti iktidara geldiklerinde ilk günden
itibaren uygulayacakları, öncelik sırası belirlenmiş bir ekonomik program
için çalışmalar yürütüyorlar. Esasen bu partilerin her biri kendi içinde bu
hazırlığı yaptılar.

Yakın bir gelecekte şimdiki mutabakat metni
açıklaması gibi ortak bir programla bu çalışmanın sonucunu da
açıklayacaklarını düşünüyorum.

Arkadan sanayileşme, tarım, eğitim vd
başlıkların detaylandırıldığı çalışmalarla karşılaşacağımızı ümit ediyorum.

Bu metinlerde her birimiz bazı eksik ve
yanlışlar bulabiliriz. Ama iktidara hazırlanan partilerin böyle ciddi
hazırlıklar yapması ülkemiz ve demokrasimiz için umut verici.

Aşıyı reddetme hürriyeti olmalı mı?

 

Hürriyetler
denir, başkasının hürriyetini ihlâl edene kadardır. Başkasına zarar verme
hürriyeti yoktur. Hele topluma karşı suç işleme hürriyetine hiçbir hukuk ve
ahlâk sisteminde izin verilemez.

 

Bir tarafta
hürriyet, bir tarafta başkasına, daha kötüsü, topluma zarar vermek! Yapılacak
tercih bellidir.

 

 

 

Bir gemide,
hiçbir insanın geminin dibinde delik açma hürriyeti olamaz.

 

Aşı
karşıtlığına gelmek istiyorum. İki yıl önce, “her nefs kovidi tadacaktır” diye
yazmıştım. Tam da öyle oldu ve oluyor. Ya hasta olarak yahut aşı olarak her
nefs kovidi tattıktan sonra kovidin öldürücülüğü eskinin çok altına düştü. Aşı
da bir nevi hasta olmaktır. Fakat hastalığın tehlikesini ortadan kaldırarak
hasta olmak. Sonuçta aşı denilen uyarı, vücudun koruma kalkanını harekete
geçiriyor ve bu kalkan, hastalanmaya engel oluyor veya hastalansanız bile
hastalığı hafif geçirmenizi sağlıyor. Tıpkı hastalanmanın yarattığı koruma
gibi.

 

Uyuşturucu
hürriyeti!

Şimdi
Türkiye’de başta aşıya, sonra da maskeye direnç görülüyor. Hâlbuki ikisinin de
yararı, hele aşının, hele mRNA aşılarının üstün başarısı milyonlarca kişiden
toplanan veriyle apaçık ortada. Hiçbir kadın, aşı olup da üç kulaklı, beş
gözlü, yarı insan, yarı maymun bebek doğurmadı. Aşılanmada belli bir orana
çıkabilen ülkeler kısıtlamaları kaldırmaya hazırlanıyor. Makul vadede
hatırlatma dozlarını vatandaşlarına vermeyi başaran ülkeler de…

 

Bu
gerçekler apaçık ortadayken, aşılar hakkında atıp tutma, en etkili aşılar
yaratılış garibeleri doğuracaktır diye halkı aldatmaya kimsenin hakkı var mı?
Ruhsatı var mı? Bunlar gerçeklerle taban tabana zıt, tamamen desteksiz, tamamen
uydurma laflar.

 

Katil
hürriyetler

Hürriyet
var. İsteyen olur, istemeyen olmaz. Kabul. Fakat iş burada bitmiyor ki.
Hürriyet içinde aşı olmayıp ortada dolaşan, sadece kendi hayatını riske atsa
mesele yok. Hatta bunların azalması, toplum için uzun vadede yararlı da
olabilir. Fakat kazın ayağı öyle değil. Bunlar, başkalarına yönelik iki ciddî
tehdit oluşturuyor:

 

Kendi
virüsü kaptığında, hastane aşamasına gelene kadar etrafına bulaştırıyor. Aşı
olan, virüsü kapsa da virüs vücudunda pek çoğalamadığı için virüs yükü daha az.
Aşısızda öyle değil. Vücudu virüs için ideal bir Petri tabağı gibi. Hani şu
laboratuvarlarda mikrop üretmekte kullanılan, içi mikrop besini dolu tabaklar…
Hastanelik olursa ehveni şer, olmazsa daha kötü. O zaman daha fazla insana
bulaştıracak ve daha fazla insanın ölümüne sebep olacak. Önceki yazılarımda,
bir kişinin, beş bin kişiye; 150 kişinin, yüzbinlere bulaştırdığı vakaları
yazmıştım. Virüsün yeni mutasyonlarıyla bu rakamlar daha da yüksek olurdu.
Allahtan çoğunluk üç göz beş kulak saçmalıklarını dinlemiyor.

Yalan ve
uydurma hükümler, insanları aşı konusunda tereddüde sevk ediyor. Hele siyasî
hinterlandı olan biri tarafından söylenirse kandırılanların sayısı tehlikeli
boyutlara ulaşıyor. Aşılanma tempomuzda düşüş yaşıyoruz. Hele bazı illerimizde…
Sağlık Bakanlığımızın haritasına bakınız. Hızlı başlamamıza rağmen, aşılanma
oranında bizden sonra davrananlardan geride kalmaya başladık. Buna izin
verilebilir mi? Topluma karşı bu suçu işleme hürriyetinden bahsedilebilir mi?
Neye benziyor? “Eroin pek yararlıdır.“ diye yazıp çizme hürriyeti var mıdır?
Çıplaklığı sansürlerken, sigarayı ekranda buzlarken… “Aşı olmayın!”
propagandası bunlardan daha mı az zararlı?

“Hürriyetlerin
sınırı, başkalarının hürriyetine tecavüz edene kadardır.” eksik bir hüküm.
“Başkalarına zarar verene kadardır.” diye ilave yapmamız lazım. Hele hele,
“Topluma zarar verene kadardır!”, çok daha kuvvetli bir gerekçe ve huduttur.

 

Din adına
dine zarar

 

Başkasına
zarar verene kadar hürsünüz. Aşı olmamakta da hürsünüz. Ama bir şartla:
Evinizde tek başınıza yaşayacaksınız ve sokağa çıkmayacaksınız. Kabul mü?

 

Nihayet
daha da büyük bir zarardan söz edeyim: Bu aşı karşıtlığı, hatta “Virüs yoktur;
aşı, Bill Gates’ın bizi çiplemek için kurduğu bir tezgâhtır, komplodur!”
iddialarının, maalesef, daha ziyade dindar çevrelerden gelmesi bir başka vahim
gerçektir. Düşünsenize, açık açık gerçeğe aykırı bir tutumu, dindar tanınan
kişiler savunuyor. Hatta zaman zaman, bu saçmalıkları din gereği gibi sunuyor.
Bu dine de imana da zararlıdır. Akla neyi getirir biliyor musunuz?
Kadızadelilerin “Gökleri gözlemek bela getirir” saçmalığıyla, İstanbul
rasathanesini topa tutturmasına benziyor. Asırlar boyu, matbaada Türkçe baskıyı
yasaklamamıza benziyor.

 

 

 

İslam’a en
büyük tehdit, yalnız DAEŞ ve benzerleri gibi din adına Müslümanları katleden
Müslümanlardan gelmiyor. Sadece hırsızlık, yolsuzluk yapan, emaneti ehline
değil eşine dostuna veren Müslümanlardan gelmiyor. Saçmalayan Müslümanlar da
listeye dâhil. Bunlar olup biterken tenkit etmemek, ses çıkarmamak da suça
ortak olmaktır. Susarken de sorumlusunuz.
(https://millidusunce.com/susarken-de-sorumlusunuz/ )

Gerçekler ve Umutlar…

       Güneşin
her doğuşunda ülkemizde aydınlık yüzlerin birbirlerini selamladığı, yeşilin her
tonuyla dolu doğal güzelliklerin içimizi ferahlattığı, doğa dostlarının, dostluğun,
kardeşliğin her yanımızı sardığı bir günü tarif etsem,

      Günün ilk haberlerinde yollarımızda kol
gezen trafik terörü görüntülerini, kadınlarımızın yaşadığı şiddeti,
çocuklarımıza yapılan taciz haberlerini değil, tam tersine ülkemizin yurt
içinde ve dışında kazandığımız nice başarı öykülerini yazsam,    

      Sokaklarında şen kahkahaları duyulan,
evlerinde açlıktan ağlaşmayan çocukların olduğu, çaresiz annelerin, işsizlikten
ne yapacağını bilmeyen babaların olmadığı, yaşama sımsıkı sarılan gülen
yüzlerle dopdolu bir yaşamı anlatsam ne güzel olurdu…

      Ama hiç böyle bir yazı kaleme alamadım ki!

       Çünkü
ardımızda kalan uzun yıllar birkaç güzel başarı öyküsü hariç; hiç böylesine
güzel, böylesine mutlu gerçeklerle dolu olmadı ki…

      Ne zaman ülkemiz feraha çıksa, ne zaman mutlu
çehreler sokaklarımızı doldursa; sanki kıskanç bir el bu güzelliklerin sihrini
bozdu, ülkemizin gülen çehresini soldurdu!

     Yıllar yılları kovalıyor; zaman mı yaşama,
yaşam mı zamana meydan okuyor?

      Bilinmez!

     Ama
bilinen o ki!

   
Yaşadığımız gerçekler; yukarıda tariflediğim güzelliklerin yaşanmasına,
kısa bir süreliğine olsa bile fırsat vermiyor…

     Ülkemizin sadece şu son çeyrek asrında
yaşadıklarımıza bir bakın:

    .  Başta PKK belasıyla yaşanan terör, bu terörün
ülkemize verdiği maddi manevi onca zarar,

    .  Çok
uzak değil bundan altı yıl önce FETÖ alçaklarının ihanetiyle devletimizi ele
geçirmeye kalkan o meczubun sırtımıza sapladığı zehirli hançer,

    . Dış ilişkilerimizde Suriye belasıyla
yaşadıklarımız, milyonlarca göçmenin ülkemize getirdiği yük,

    . Her taşın altından çıkan, ayağımıza her
olayda çelme takan sözde dostumuz Amerika’nın yaptıkları…

    . Korona salgınının ülkemize yaşattığı nice
olumsuzluklar, on binlerce kayıp, yaşam biçimimizin alt üst olması…

    . Bunlarda yetmezmiş gibi yine ABD’nin
tetiklediği döviz krizi ile ekonomimizi sarmalayan kara bulutlar!

    . 
Şimdi de yaşanan Rusya-Ukrayna savaşının ülkemize vereceği ekonomik
zararlar!

       Hiç rahatı yok bu ülkenin.

       Ülkemizde
rahatça yaşamamıza fırsat vermiyorlar. Ama her ne yaparlarsa yapsınlar, neyi
dayatırsa dayatsınlar, ne vatan topraklarımızı ele geçirebiliyorlar, ne de vatana
olan sevdamızı, sadakatimizi aşabiliyorlar.

     Her ne yaşanırsa yaşansın; aydınlık yarınların
umudundan hiç vazgeçmedik,  vazgeçmeyeceğiz
de.

      Ekonomik
sıkıntılar, milyonlarca işsiz insan, umudunu kaybetmiş milyonlarca gencimiz, onca
dış/iç borç, ödenemeyen türlü faturalar, iflaslar, türlü türlü kuyruklar, dövizin
tırmanışı, TL’nin değer kaybı, kepenk kapatan binlerce iş insanının,  acı haberleriyle dolu ülkemizin gündemi.

    Ama ülkemizde yaşam, her olumsuzluğa rağmen
devam ediyor.

    Onca
ekonomik olumsuzluklara rağmen sokaklarımız her sabah işine giden milyonlarca
insanımızla dolu. Milyonlarca öğrencimiz okullarına gidebiliyor.

   İşsizimiz
yok mu evet var. Geçim sıkıntısı her yerde yaşanıyor. Sıkıntılı çehreler,
gülmeyen yüzler, selamlaşmayan insanlarımız da var sokaklarımızda.

     Ama şükürler olsun ki, en azından savaş denen
canavarın o acımasız yüzünü 1923 ten sonra bir daha görmedik, Allah bir kez
daha göstermesin canım ülkeme.

     Unutulmasın ki;

      Evet, bir gün ama bir gün mutlaka
aşağıdaki güzelliklerle dolu yaşamımızı anlatan bir yazı yazılacak bu ülkede:

 Mutlulukla
gülen, birbirlerini selamlayan insanlarımızın sokaklarımızda dolaştığı,

 Evinde
tenceresinde aşı olan annelerin, işinin verdiği güçle her türlü zorluğu aşan babaların,
karnı tok sevinç çığlıklarıyla oynaşan çocukların yaşadığı,

 İstediği
üniversiteye gidebilen, istediği işi bulabilen gençlerin gülen yüzleriyle dolu,

 İçinde
yalnızca sevginin, hoşgörünün, kardeşliğin olduğu,

 Doğal
güzelliklerimize dokunulmayan,

 İş
insanlarımızın gücüyle giderek büyüyen,

 Çiftçisiyle,
işçisiyle emeklisiyle hak ettiği kazancı alan,

 Nice başarı
öykülerinin anlatıldığı,

 Aydınlık
çağdaş yarınlara ulaşmış,

 Modern
Türkiye’nin bir gün mutlaka böyle bir yazısı olacak.

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 22

‘Ahmet
Kabaklı Hoca, Bir Mektep Adamdı’ – 2

Oğuz
Çetinoğlu
: Ahmet Kabaklı Hocamızın, Nurullah Ataç tarafından
beğenilen şiirini konuşuyorduk. Şiirin tam metni size varsa lütfeder misiniz?

Dr. Sâkin Öner: Ataç’a 
Ahmet Kabaklı iyi bir şâirdir
dedirten Kadın Sesi’ şiiri şöyle:

 

Şu gelen kadın sesidir…

Aklın donuklaşır serinlikte,

 İçinde
ihtilal olur.

 Anan
sütü gibidir delilik, helal olur.

 İnce
esişine kul olduğumun.

‘Hey gidinin efesi!’

 Dolaşı
dolaşı hal olduğumun!

Adam kahrından ölesi…

Şu gelen kadın sesidir…

Bir yetişkin kız olacak, ince etekli,

 Endam
emekli emekli

Gül yanaklar, sarı saçlar,

 Fistan
benekli benekli .

 Hülasa
ballı petekli…

Gezin firaklı firaklı 

Şu gelen kadın sesidir…

Uy anam kadın sesidir!

Dayan Allah’ını seversen.

 Sanki
şeytan dürtmesidir,

 Şu
gelen kadın sesidir

Kabaklı Hoca’ya göre ‘şiir; dilin ve nazmın şahsî, üstün bir zevkle kullanılmasından meydana
gelen sanat eseridir
.’ Ahmet Kabaklı, sâde ve etkileyici şiirlerinin yanında
millî romantik duyuşa sâhip mısralara da imza atmaktayken şiiri bırakmıştır.
Oysa nefis ve berrak bir Türkçeyle yazdığı bu şiirlerin sâhibi, Ataç’ın da
söylediği gibi, iyi bir şâirdi. Fakat fikir sâhasına yönelince şiir mecrâsını
bırakmıştır. Bu da Türk şiiri için büyük bir kayıp olmuştur.

Çetinoğlu:
Kabaklı Hocamızın milliyetçilik anlayışı
hakkında neler söylemek istersiniz?

Dr.
Öner:
Kabaklı Hocamızın en
mümeyyiz vasıflarından biri de su katılmamış bir Türk milliyetçisi olmasıydı. O’nun
milletini ve milletin değerlerini sevmekten ve bunlar uğruna mücâdele vermekten
başka bir derdi yoktu. Bir ömür boyu hep millet dedi, dil dedi, din dedi,
kültür dedi. Tanzimat’tan sonra aydınlarımızın Avrupa kültürlerine aşağılık
duygusuyla yaklaşmalarının yabancılaşmaya, kültür alanında sömürgeleşmeye ve
bir kültür ikiliğine yol açtığını söyledi. Bu yüzden yazılarında sürekli millî
kültürü ve manevî değerleri savunarak Anadolu insanının sesi oldu. Her milliyetçi
Türk aydını gibi, millî kültür alanındaki kıyımın acısını yüreğinde duydu ve
sürekli bu yıkımla savaştı. Ona göre İslâmiyet ve Türklük târihte benzerine az
rastlanır bir terkip vücuda getirmiştir. Türkler çeşitli kültürlerle temas
ederek bugüne kadar gelmiş, fakat kendi kültürlerini koruyup Türk kalmayı
başarmışlardır.

Ahmet Kabaklı’nın milliyetçilik anlayışında
Ziya Gökalp -Yahya Kemal – Atsız terkibi esastır. Bu milliyetçiliğin mânevî
tarafını Mevlânâ, Yunus Emre ve Mehmet Âkif kanalıyla gelen dîni ve tasavvufi
perspektif tamamlar. O da Yahya Kemal gibi Selçuklu – Osmanlı – Türkiye
Cumhuriyeti sürecinin, Türk târihinde Batı Türklüğü çizgisini ve organik
bütünlüğü teşkil ettiğini düşünür.  O,
Türk târihine Atsız Hoca gibi bakıyor,  târihte
ve kültürde devamlılık fikrini savunuyordu. Hânedanlar ve rejimler değişse de
devletimizin tek olduğu, ‘devlet-i
ebed-müddet
’ idealinin bütün Türk devletlerini içine aldığı düşüncesindedir.  Kabaklı, Türklüğün sâdece ırk meselesi değil,
aynı zamanda inanç meselesi olduğunu düşünüyordu. Ahmet Kabaklı, tam anlamıyla
bir kültür milliyetçisiydi. 

Çetinoğlu:
Ahmet Kabaklı’nın kurduğu Türk Edebiyatı
Vakfı’nın ve yayın hayatımıza armağan ettiği, 50. Yılını idrâk eden Türk
Edebiyatı Dergisi’nin kültür hayatımıza kazandırdıkları konusundaki
düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Dr.
Öner:
Ahmet Kabaklı Hoca
1960’lı yılların başından itibâren milliyetçi-muhafazakâr kesim üzerinde gazete
yazıları ve konferansları ile etkili oldu. Edebiyat alanında yazdığı kitapları
ile edebiyat eğitimi alanında,  fikir
kitapları ile eğitim çağındaki milliyetçi gençlik, aydınlar ve halk üzerinde
kalıcı etkiler yaptı. Kabaklı Hoca, kurulduğu günlerde Aydınlar Ocağı’nda
yaptığı bir konuşmada, mevcut edebiyat dergilerinin mâlum mahfillerin
sözcülüğünü yaptığını, oysa asıl ve gerçek edebiyatımızı yansıtan bir dergiye
ihtiyaç duyulduğunu ifâde etmiştir. Hocamız arkadaşları ile kurduğu Edebiyat Cemiyeti adına 1972 yılı Ocak
ayından itibaren Türk Edebiyatı Dergisi’ni
yayımlamaya başladı. 1978 yılı Mayıs ayında etrafındaki edebiyat, sanat, fikir
ve ilim insanları ve bâzı politikacılar ile Türk
Edebiyatı Vakfı’
nı kurdu. Türk Edebiyatı Dergisi’ni bu vakfın yayın organı
olarak yayınlamaya devam etti. Türk Edebiyatı Dergisi yoluyla, milliyetçi-muhafazakâr
kalemlere edebiyat dünyâsında alan açtı. ‘İyi
bir muhteva ve iddiasız bir kılıkla
’ yayın hayatına başlayan Türk Edebiyatı, yıllar içinde bir okula
dönüştü,  pek çok yeni şâir, yazar,
hikâyeci ve romancının yetişmesine imkân sağladı. Ayrıca vakıf, edebiyatımızın
yüzlerce önemli eserini ve yeni yetişen şâir ve yazarların kitaplarını
neşretti. Türk Edebiyatı Dergisi yayın hayatına başladığı günden itibâren elli
seneden beri Türkçeye ve millî kültüre hizmet etmektedir. Türk Edebiyatı
Vakfı,  kurulduğu andan itibâren
düzenlediği Çarşamba Sohbetleri ile
millî kültürü kuşatıcı toplantılarda milliyetçi aydınlar ve sanatkârlarla gençliğimizi
ve halkımızı buluşturmaktadır. Vakıf, bu özelliğiyle bir kültür merkezi işlevi
yerine getirmektedir. 

Çetinoğlu:
Sorularla sınırlı kaldığınız için Hocamız hakkında söylemek isteyip de
söyleyemediğiniz veya vermek istediğiniz mesajlar için, buyurunuz söz sizin.

Dr.
Öner:
Ahmet Kabaklı
Hocamızla tanışmamız, 1960’lı yılların başından itibâren Tercüman gazetesindeki
Gün Işığında’ başlıklı köşesindeki
günlük yazıları vasıtasıyla gıyabî oldu. 1965 yılında İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi öğrencisi ve aynı zamanda Babıâlide Sabah Gazetesi muhabiri
olmamla birlikte, İstanbul’da ilk tanıdığım milliyetçi şahsiyetlerden biri
Kabaklı Hoca oldu. O târihten vefatına kadar münâsebetimiz devam etti. Bütün
konferanslarına katıldım. Türk Edebiyatı Vakfı’nı kurduktan ve Türk Edebiyatı Dergisi’ni
yayımladıktan sonra münâsebetimiz daha çok arttı. Vakıf’taki “Çarşamba Sohbetleri”nin hem dinleyicisi
hem de konuşmacısı oldum. Hocam, konuşmacısı olduğum bütün toplantılara bizzat
katılmış ve sonunda mutlaka taltif edici sözler söylemiş ve ödüllendirmiştir.
Hakkında açılan dâvâlara rağmen yazmaktan asla vazgeçmeyen Kabaklı Hoca, yazılarında
millî kültürü ve mânevî değerleri savunarak Anadolu insanının sesi oldu. Dünyâ
görüşünün temelinde insan, âile, vatan, millet, bayrak ve dil sevgisi bulunan Kabaklı
Hoca, ömrü boyunca fikrî eserleriyle gençliğe yol göstermek için çalıştı. Ahmet
Kabaklı Hocamız bir ‘Vakıf insan’ ve
bir ‘Mektep adam’dı. O, ‘gönül coğrafyamızın’, ‘kültür
ve  medeniyet coğrafyamızın’ 
bir gönül ehli, bir âlim
ve ârif insanıydı. ‘Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ bırakarak
aramızdan ayrıldı.
Benim
ve bizim neslimizin yetişmesinde çok büyük katkısı olmuştur. Eserleriyle
gelecek nesillerin yetişmesine de katkı yapmaya devam edecektir.

Çetinoğlu:
Alâka ve zahmetleriniz için teşekkür ederim. 

Dr.
Öner:
Ahmet Kabaklı Hocamızı
bir defa daha anma ve anlama fırsatı verdiğiniz için ben teşekkür ederim.
Hocamızın üzerimizde çok hakkı var, kendisini rahmet ve minnetle anıyorum. Ruhu
şad, mekânı cennet olsun.                                                                                      
(BİTTİ)

Dr. SÂKİN ÖNER

 915

 

 

AHMET
KABAKLI Diyor ki…

Teşkilâtlnarak devlet hâline
gelmiş güçlü bir milletin zayıf milletler ve ülkeler üstünde saltanat
kurması, onların halkını ve topraklarını kendi hesabına çalıştırması, kendine
bağlı cemaat (koloniler) veya zümreler vücuda getirerek askerî, siyâsî,
iktisâdî menfaatlerini dâima geçerli kılması: Buna yuvarlak olarak
emperyalizm denilebilir.

Bu emperyalizm târihin ilk
çağlarından beri var olmakla birlikte, 19. Yüzyıl başından beri şuurlanarak
hukuk-iktisat literatürüne girmiş çeşitli isimlerle anılmıştır.

Kültür Emperyalizmi’ kavramını, Marksistlerden tamamen başka bir
mânâda, mânevî sömürgecilik yerine kullanıyoruz. Kendi kültür ve özüne geç
bırakılmış, yabancı kültür hayranı veya o kültürlere angaje aydın ve
idârecilerin eline düşmüş illetlerin, şahsiyetsiz ve perişan kalmasının
kaçınılmaz olduğunu gösteriyoruz

 

103

AHMET
KABAKLI’DAN BİR MAKALE

İslâm’dan önce
Türkler, yine ‘semâvî’ bir inanç
içinde idiler. Putperest değildi. İslâm’a ve O’nun mâbedine intibakları bu
yüzden kolay oldu. Onlar sanki ezelden beri Hak dinini bekliyorlardı. Eskiden
mâbetleri yoktu. Yalnız Altay, Ural, Tanrı vs. dağlarının en yüksek tepelerini
kudsî sayarlardı. Kurbanlar oralarda kesilir, namlı yiğitler, beyler, şâmanlar
oralara gömülürlerdi.

İslâm’ı bir
soy dini gibi hemen benimseyen ecdadımız, dolaştıkları, hüküm sürdükleri ve
yerleştikleri her yerde bu yeşil inancın mâbetlerini meydana getirdiler.
Türkistan, Afganistan, İran, Mısır ve sâireden sonra Anadolu adım adım
Türk-İslâm câmileriyle donatıldı. Anadolu’muzun Doğu’sundan Batı’sına doğru bu
İslâmlaşma – Millîleşme hareketi İstanbul’un fethinden sonra Rumeli ve Afrika
topraklarında devam etti. Malazgirt, Erzurum, Sivas, Konya, Bursa, Edirne…
şehirlerinde yükselen her biri yeni üslûpta mâbetler din ile milleti İlâhî
kubbeleri altında topladılar. Ezanlar, Türk milletinin hem savaş sadâsı hem
barış ilâhisi hem de İstiklâl Marşı oldular.

Yeni alınan
şehirleri büyütmek için önce boş tepelere bir cami yapılıyor, etrafına
medreseler, imâretler, muvakkithâneler kuruluyor, bu tepeler, çok zaman
geçmeden birer mahalle oluyordu.

Câmi, şehrin
ruhu, canı gibi bir varlıktı. Günlük hayat, maddî mânevî olaylar hep burada
cereyan ediyordu. İlimler, ahlâklar gibi muaşeret dersleri, savaş ilânları hep
câmilerin millî hayata açtığı pencerelerdi. Bursa, İstanbul, Edirne gibi
şehirlerimizde hâlâ bir câmi dolayında kurulmuş mahallerin izleri, mâbetlerde
geçmiş târih vakalarının belirtileri görülmektedir.

İstiklâl
Savaşı’mız önce câmi kürsülerinden saçılan İslâmî millî vaazlar, heyecanlı
hutbelerle başlamış, şuurlanmış sonra cephelerde birer zafer olmuştur. Mütârekede
İstanbul, düşmanların karşısına Ayasofya, Sultanahmet, Süleymaniye gibi hem
imân kalesi, hem mimarî şaheser hem de Millî Ruh’un tecelligâhı olan mâbetlerle
dikilmiştir. Maraş kalesini zapteden de bir câmidir.

Minârelerde
ezanlar, yüzyıllar boyu Türk İslâm hâkimiyet ve istiklâlini haykıran İlâhî
marşlar oldular. Nitekim Osmanlı Devleti’nin yıkımı üzerine eski yurtlarımıza
el koyan köle kavimler, oralarda ezan seslerini susturmağa koyuldular. Mâbedi
Türk’ün öyle bir timsali biliyorlardı ki, intikam almak için minârelerin
boynunu vurup çökerttiler. Abdesti, namazı bile yasakladılar.

Cengiz
Dağcı’nın romanlarını, İva Andriç’in ‘Drina
Köprüsü
’nü, Emine Işınsu’nun ‘Azap
Toprakları
’nı okuyanlar, Kırım’da, Sırbistan’da, Batı Trakya’da esir kalan
Müslüman Türklüğün, nasıl bir ezan, Kur’ân sesine, câmi, namaz, Ramazan
görünüşlerine hasret kaldıklarını anlayacaklardır. Balkanlı ve Batı Trakyalı
Türklerin, Anadolu’ya göç sebepleri arasında bir ‘ezan sesi’ işitme tutkunluğunun büyük payını sezeceklerdir.

Bugün Türkiye’de
mâbet gerçeğini inkâra kalkışan ‘ezan sesinden’ rahatsız olduklarını pervasızca
söyleyebilen kimseler, bu hareketin bizzat millî varlığa, bağımsızlığa karşı
bir cinâyet olduğunu düşünebilmek için, kendilerini sınırlar dışındaki esir
soydaşlarımızın yerine koymaya çalışmalıdırlar. Onların, her Türk köyüne bir
kilise inşa etmelerindeki kasıtlı davranışı kavramalıdırlar. Milletin de
mâbetle birlikte silineceğini iyi bilen bir davranıştır bu.

Yunanlılar, o
meş’um saldırıları ile İzmir, Aydın ve Bursa’yı aldıkları zaman, ilk iş olarak
ezanı susturmaya çalışmışlardır. Birçok câmileri canlı hedefler gibi topa
tutmuş, minâreleri yıkmış, mâbetleri ateşe vermişlerdir. Çünkü Türk-Müslüman
ruhunun oralarda filizlendiğini iyi bilmektedirler.

Mâbetle-milletin
iç içe ve mukaddes birliğini en iyi anlatan şâirimiz Mehmet Âkif olmuştur.
Kurtuluş günlerinin bu yegâne, bu büyük imanlı şâiri, Yunan canavarlığı
karşısında milletimizin gönül feryatları olan İstiklâl Marşı’nın bir kıt’asmda:

Rûhumun senden İlâhi, şudur ancak emeli 

Değmesin
mâbedimin göğsüne nâmahrem eli

Bu
ezânlar ki şahâdetleri dînin temeli 

Ebedî
yurdumun üstünde benim inlemeli.

diye büyük
Allah’a yalvarır.

Bin şükür,
mâbetlerimizin göğsüne dokunmak ve ezanları susturmak isteyen Yunan sürüleri,
millî îmânın hareket haline getirdiği ordularımızın gücü ile püskürtülüp denize
dökülmüşlerdir. Şimdi sıra, manevî işgalleri, çirkin tecâvüzleri, kültür
emperyalizminin tutulmuş veya gafil uydularını Mâbet’te billurlaşan millî şuura
ulaştırmaya gelmiştir. Bugünkü cihadımız, geriliği, sahteliği, duygusuzluğu,
saygısızlığı, câhilliği denize dökmektir.

Şimdi mâbetle
milletin arasını açmak için hesapsız miktarda, Musevî, Mason, Komünist,
Katolik, Ortodoks paraları akıtıldığını bilmenin millî-İslâmî birliğe sımsıkı
sarılmanın günüdür. Mahfımızı isteyen her türlü ihânetle birlikte ‘cahâlet-gaflet, bölücülük
emperyalizmine de karşı koymak zamanıdır. Millî üslûbun mâbetleri etrafında, Kur’ân
rahmetinin şelâlesinde gelecek çağlara hükmeden güçlü bir millet meydana
getirmek, Türk ve İslâm âlemine yeniden kurtarıcı, koruyucu rehber olmak,
Allah’ın milletimize bahşettiği alın yazısıdır.

***

1071’den sonra
Anadolu’da yeşeren Türk kültürünün de, câmi, mescit ve dergâhlar çevresinde boy
attığını kimse inkâr edemez. İslâmiyet’in Doğu ve Batı’da savunucusu, iki cihanda
mutlu imanlısı ve ‘Allah’ın Türk adlı
ordusu
’ olan bizler, O’nun mâbetlerini, yüksek tepelere ve yüksek gönüller
üzre inşa etmişiz.

Sanat
dehâmızın paha biçilmez verimleri ‘bir kûh-u tecellî’ gibi camiler olmuştur.
Çifte Minâre’lerden Ulu Cami’e, Süleymaniye, Selimiye serhaddine kadar vatan
yüzü mâbetlerle donanmıştır. Türk dehası, ancak İslâm inancına ve cami âhengine
kavuştuktan sonra kıvamını bulmuştur.

İstanbul’dan
câmileri çıkarınız… Şeddadî ve hantal binalar yığını altında ezilir gibi
olacaksınız. ‘Mâbetsiz Şehir’ olmak
iddiası ile kurulmuş olan sözde modern Ankara, yalnız İslâm gönüllerine değil,
ecnebî bakışlarına bile hüzün verici bir apartman mezbelesi olmaktan ancak o
şanlı kalesi ve tepeler üstüne inşa edilen yeni mâbetleri sâyesinde
kurtulmuştur. Uzak ovalardaki toprak yığını köylerimiz bile, ancak mâvilikler
arasında hilâl oklarıyla dalan beyaz minâreler görünüşü ile göz ve gönül
doldururlar.

Câmi, eski ve
yeni Türk’ün hayatında mihrak noktasıdır. Süs, nakış ve yeşillik, mâneviyat,
huzur ve temizlik bu şerefeler gölgesine yaraşır. Kubbeler gövdesinde metânet,
şadırvanlar çevresinde bereket, son cemaat yerlerinde sükûnet hissi vardır.
Eski medeniyetimizi hâlâ aksettiren Bursa gibi şehirlerin câmiler etrafında
kurulduğu belli olmaktadır. Nitekim: Emir Sultan, Yıldırım, Murâdiye, Çekirge
ve Yeşil, vaktiyle tamamen bir câmi kuruluşuyla gelişmiş mahallelerdir.

Hayat,
medeniyet ve harsımızın en büyük kozu olan mâbetlerimize gerekli saygının binde
biri gösteriliyor mu acaba? Heyhat! Yalnız idârenin değil, halkımızın da bu
işteki günah ve lâübalilik payı anlatılmaz ölçüdedir.

En azından,
çocuklarımıza ve gençlerimize, mâbet sevgi ve saygısını öğretmiyoruz. Allah
korkusu, ecdat ve sanat duygusu bilmeden yetişen nesiller, bu eşsiz anıtların
karşısında ürpermek şöyle dursun, ona, âdi bir taş muâmelesi ediyorlar. Şimdi,
İstanbul’un büyük câmileri avluları, hattâ son cemaat yerlerinde, mahalle
gençleri, takım takım futbol maçlarındadır. İhtişamlı kapı aralarında danalar
dolaşmakta ve serseriler, hayırsızlar sürüsü, mermer merdivenler üstünde üç
kâğıt oynamaktalar. Mezar taşları ardında ve çit duvarlarının düzlüğü üstünde,
işsizler uyku çekmekte, şadırvan yalaklarına dünyanın en iğrenç maddeleri
karışmaktadır.

Dostlar! Söyleyin hangi tecelliye
ağlasak…

Ahmet Kabaklı: Mâbet ve Millet. Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, s: 23-26  İstanbul 2007  

Türkiye’nin Sistematik İstila Ve Parçalanma Planı

Türkiye’nin Sistematik İstila ve
Parçalanma Planı:

I-Dinler arası diyalog ve hoşgörü maskesi
altında Anadolu coğrafyasında tüm Ermeni kiliseleri restore edilerek açılmış
tepelerine heybetli Haçlar takılmıştır

II- 2254
kilometrelik Suriye sınırımızın mayın temizleme ihalesi 2000’li yıllarda
İsrail’e ihaleye verilmek istenmiştir. 
TBMM’den 196 milletvekilin Anayasa mahkemesine başvurusu ile bu ihale
iptal edilmiştir
[1]. Daha
sonra mayınlar İsrail dışında bir firmaya temizlettirilmiştir.

III- Bu süreçte Arap Baharı yutturmacası
ile Kuzey Afrika ve Ortadoğu kan gölüne dönüştürülmüştür.  Şam’daki Emevi camiine Putin ziyaretini
gerçekleştirmiş ve Türkiye’yi kuşatma mesajını vermiştir. ABD ise on binlerce
tır dolusu ağır mekanize askeri mühimmat ve aracı PKK/PYD’nin hizmetine vermiş
ve onları Türkiye’ye karşı eğitmeye devam etmektedir. Her ülkenin kendi adına
kurdurduğu terör örgütü IŞİD/DAEŞ ise sadece Müslüman Türk (Türkmen) kanı ve emperyalistlerin
isteğine uymayan bölgenin etnik gruplarının kanını dökmüştür.

IV-Türkiye’ye kaçmaları istenen
Suriyeliler ise mayınsız araziden Türkiye’ye oluk oluk geçmişlerdir. Türkiye’de
piyon bir Emevi-Arap devletinin alt yapısı her geçen gün oluşturulmaktadır.

V- Kontrolsüz bir şekilde yabancılara
toprak satışı devam etmekte ve vatandaşlık hakkı verilmektedir[2].

VI-Ermenilerin 1915 tehciri yüksek oranda Osmanlı
Devleti tarafından Suriye topraklarına yapılmıştır. Bu çıkarılan Ortadoğu
savaşı ve Sayks Piko anlaşmasının 21.yy versiyonu ile bu bölgedeki Ermeniler
Türkiye’ye kazasız belasız intikal ettirilmektedir. Her biri atalarının
ayrıldıkları şehirlerde ikamet etmeye başlamıştır. Türkiye’de kalıcı bir
Ermeni devletinin alt yapısı her geçen gün kurulmaktadır.

Cevdet
Küçük’ün SYKES-PICOT ANTLAŞMASI yazısından bu antlaşmanın detayları okunmaktadır:

“I.
Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’nin Asya’daki topraklarının paylaşılması
konusunda yapılan gizli antlaşma (16 Mayıs 1916).

 I. Dünya Savaşı’ndan önce Osmanlı Devleti’nin
tasfiyesi konusunda anlaşamayan İtilâf devletleri savaş esnasında da bir iş
birliği sağlayamadılar. Birinin elde ettiği başarı diğerleri için hoşnutsuzluğa
yol açıyor, her devlet diğerlerinin istilâsına karşı kendi nüfuz bölgesini
titizlikle koruyordu. İngiltere ve Fransa’nın Çanakkale’den yeni bir cephe
açmaya karar vermesi Boğazlar üzerinde tarihî emelleri olan Rusya’yı
telâşlandırdı. Müttefiklerinin İstanbul’a yerleşmesinden endişe eden Rusya
Boğazlar’ın kendisine verilmesini istedi (4 Mart 1915). Aralarında bir
anlaşmaya varmadan bu kadar önemli bölgenin Rusya’ya bırakılmasını doğru
bulmayan İngiltere ile Fransa, Rusya’nın İttifak devletleriyle anlaşması
tehlikesini de göze alamadılar. İngiltere, Osmanlı toprakları üzerindeki
taleplerinin yerine getirilmesi şartıyla Rusya’nın isteklerini kabul
edebileceğini bildirdi (12 Mart). Fransa, Osmanlı Asyası’nın da paylaşılmasını
önerdi (23 Mart). Petrol zengini Arap topraklarını ele geçirmek amacıyla
Araplar’la gizli görüşmeler yapan İngiltere önce Rusya ile anlaşmak gerektiğini
bildirdi. Büyük Ermenistan vaadiyle Ermeniler’i kışkırtan Rusya, Doğu
Anadolu ile Çukurova’yı istiyordu. Mersin ve Adana’nın Fransa’ya verilmesini
kabul etmesi üzerine Fransa da Boğazlar’ın Rusya’ya terkedilmesine razı oldu
(10 Nisan).
Karşılıklı notalarla imzalanan antlaşmaya göre İstanbul ve
Çanakkale boğazları, Marmara denizi, Midye-Enez hattına kadar Güney Trakya,
İstanbul Boğazı ile Sakarya nehri ve İzmit körfezi arasındaki bölge, Gökçeada
ve Bozcaada Rusya’ya veriliyordu. Rusya da İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı
Devleti’nin diğer bölgelerinden uygun görecekleri yerleri almalarını ve Osmanlı
egemenliğinden ayrılacak Arap ülkelerinin bağımsızlığını tanımayı kabul
ediyordu.
İstanbul Antlaşması adını alan bu ilk gizli paylaşım yeni antlaşmaların
yapılmasına yol açtı. Çanakkale savaşlarında zorlanan müttefikler savaşa
katılması için İzmir ve çevresini Yunanistan’a vermeyi kararlaştırdılar (12
Nisan). İtalya ile imzaladıkları Londra Antlaşması’yla da (26 Nisan), Oniki Ada
ile Trablusgarp’taki işgalini tanımayı taahhüt ettiler. Ayrıca Asya Türkiye’si
paylaşıldığında İtalya’ya Akdeniz bölgesinden bir pay verilecekti. Buna
karşılık İtalya, müttefikler yanında savaşa girmeyi ve müslümanlara ait kutsal
yerlerinin bağımsız bir İslâm devletinin egemenliğinde bırakılmasını kabul
ediyordu.

 

Savaşın başından beri İngilizler’in
Osmanlı yönetimine karşı isyana teşvik ettikleri Mekke Emîri Şerîf Hüseyin,
İngiltere’ye askerî iş birliği teklifinde bulundu. Karşılığında bütün Arabistan
yarımadasını içine alacak ve kendi idaresine bırakılacak müstakil bir Arap
devleti kurulmasını ve halifeliğin Türkler’den alınmasını istiyordu.
İngiltere, Arap bağımsızlığını desteklemeye
hazır olduğunu ve halifeliğe de bir Arap’ın getirilmesine çalışacağını bildirdi
(24 Ekim). Araplar buna mukabil bağımsızlıklarını kazandıktan sonra
İngiltere’nin Basra ve Bağdat vilâyetlerindeki özel durumunu tanıyacaktı. Ancak
İngiltere, Türkçe konuşulan bölgelerle Fransa’nın istediği Suriye kıyılarını,
Şam, Hama, Humus, Halep, Musul ve Filistin’i antlaşmanın dışında bırakmıştı.
Şerîf Hüseyin ise yalnızca Türkçe konuşulan Mersin ve Adana gibi bölgelerden
vazgeçtiğini bildirdi (5 Kasım). İngiltere, Şerîf Hüseyin’in en büyük rakibi
Necid Emîri İbn Suûd ile de gizli bir antlaşma imzalayarak Şerîf Hüseyin’e vaad
ettiği Necid topraklarında ve Basra körfezi kıyılarında (Küveyt hariç) İbn
Suûd’un bağımsızlığını tanımayı taahhüt etti (26 Aralık).
İngiltere’nin bu
ikiyüzlü politikasından habersiz olarak Halep ve Beyrut konusundaki iddialarını
sürdüren Şerîf Hüseyin, İngiliz-Fransız ittifakını bozmamak için Suriye ve
Lübnan üzerindeki isteklerinin çözümünü savaştan sonraya ertelediğini bildirdi.
Türkler’e karşı savaşa hazırlanabilmeleri için kendilerine para ve silâh
yardımında bulunulmasını ve barış sırasında Araplar’ın yalnız bırakılmaması
konusunda güvence verilmesini talep etti (1 Ocak 1916). Şerîf Hüseyin’in
İngiliz-Fransız ittifakını bozacak davranışlardan kaçınma yolundaki yazısını
senet saydığını ve istenen yardımın yapılacağını bildiren İngiltere Araplar’ın
yalnız bırakılmayacağı konusunda da güvence verdi (30 Ocak).

 

İngiltere, Arap ayaklanmasını
garantiledikten sonra Osmanlı Asyası’nın paylaşılması konusunu görüşmek için
Fransa’dan bir temsilci göndermesini istedi. İngiltere’nin Araplar’la gizlice
anlaşmasından memnun olmayan Fransa, Beyrut eski konsolosu François Georges
Picot’yu özel temsilci olarak yolladı.
İngiltere de Dışişleri Bakanlığı müsteşarı Sir Mark Sykes’ı
görevlendirdi. Kasım 1915’te iki devlet arasında Londra’da başlayan görüşmeler uzlaşmayla
sonuçlandı (3 Ocak 1916). Genelde İngiltere’nin bakış açısını yansıtan antlaşma
taslağına göre İngiltere Beyrut’un Suriye’de kurulacak Arap devletinin içinde
yer alması önerisinden, Fransa da Filistin’in Suriye’nin bir parçası olması
isteğinden vazgeçiyordu. Bölgenin sadece kendi egemenliği altında bulunması
iddiasından da vazgeçen Fransa, Filistin’de uluslararası bir rejim kurulmasını
ve Basra’dan Filistin’e kadar uzanan bölgenin İngiltere’nin kontrolüne veya
egemenliğine verilmesini kabul ediyordu. Buna karşılık İngiltere, Fransa’nın
Suriye’nin sahil bölgesi ile Kilikya’nın tamamını almasına ve İran sınırına
kadar uzanan bölgenin Fransız nüfuzuna bırakılmasına onay veriyordu. İtalyanlar’dan
gizlenen antlaşma taslağının Rusya tarafından onaylanması gerekiyordu. Sykes ve
Picot, Petrograd’a giderek antlaşma taslağını Ruslar’a gösterdiler (11 Mart)
.
Çanakkale başarısızlığının yol açtığı iç huzursuzluğu yeni toprak
kazanımlarıyla gidermeye çalışan Rusya, Ermeniler’in yardımıyla işgal ettiği
Doğu Anadolu’dan çıkmayacağını açıklayarak artık Ermenisiz Ermenistan siyaseti
gütmeye başlamıştı. Fransız etki alanının İran sınırına kadar uzanmasını
Rusya’nın güneye doğru genişlemesini engelleyeceğini ileri sürerek taslağa
karşı çıktı. Ruslar ancak Trabzon, Erzurum, Bitlis, Muş ve Siirt ile Türk-İran
sınırını içeren kuşağın kendilerine verilmesi karşılığında antlaşma taslağını
onaylayabileceklerini bildirdiler. Sinop Limanı’nın da Rusya’nın etki alanına dâhil
edilmesini istemeleri yeni bir Fransız-Rus anlaşmazlığına yol açtı
.
İngilizler, Kerkük üzerindeki iddiasından vazgeçmesi karşılığında Fransa’ya
Sivas-Kayseri bölgesinden ek toprak verilmesini önerdi. Öneriyi kabul eden
Fransa ile Rusya arasında imzalanan antlaşmayla (26 Nisan) Aladağ, Kayseri,
Akdağ, Yıldızdağ, Zara, Eğin ve Harput arasında kalan topraklar Fransa’ya
verildi. Erzurum, Van, Bitlis, Muş, Siirt ve Trabzon Rusya’ya bırakıldı.
Trabzon’un batısındaki sınır daha sonra belirlenecekti. Buna karşılık Rusya,
Suriye ve Mezopotamya’nın İngiltere-Fransa arasında paylaşılmasını kabul etti.

Rusya’nın
onayını aldıktan sonra İngiltere ve Fransa arasında Sykes-Picot Antlaşması
imzalandı (16 Mayıs 1916)[3].

Sykes
Pikot Antlaşması tarihin çöplüğüne Türkiye Cumhuriyeti tarafından atılmasına
rağmen hâlâ gündem demde midir?

F.
Gregory Gause (Vermont Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü, Basra Körfezi’nin Uluslararası İlişkileri
kitabının yazarıdır ) The Washington Post gazetesinde “Is this the end of
Sykes-Picot?” (Sykes-Picot’nun
sonu mu?)
20. Mayıs.  2014 yazısında:

“Sykes-Picot’un
sonu” ifadesi kullananlar için; slogan ve yanlış adlandırma olduğunu ifade
etmektedir. Sözlerine şöyle sürdürür: 
“1916 Sykes-Picot anlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun Arap (ve bazı
Türk ve Kürt) topraklarının İngiltere ile Fransa arasında bir ön bölünmesini
sağladı, ancak nihai sınırlar 1920’deki San Remo konferansında iki güç
tarafından belirlenmiştir. Sykes – Picot, Kuzey Irak’ı Fransa’ya vermişve
Kutsal Topraklar için uluslararası bir rejim öngörmüştü. San Remo, Fransa ve
İngiltere’nin sonradan çizeceği sınırlar için Milletler Cemiyeti’ne onay
vermiştir. Lübnan, Suriye Fransız, 
Ürdün, Filistin İngiliz mandasına bırakılmıştır ve İngiliz mandası olan
Irak, Osmanlı’nın üç vilayeti olan 
Bağdat, Basra ve Musul’dan oluşturulmuştur.  Fransa ve İngiltere’nin yaklaşık yüz yıl önce
elde ettiği jeopolitik muafiyetin bu dünya için çok daha uzun olmadığı sonucuna
varılmamalıdır. İngiltere’nin eski mandası Filistin artık tamamen İsrail
kontrolü altındadır (Gazze kısmi bir istisna ve Batı Şeria egemenlik konusunda
bir belirsizlik içindedir). Irak, Lübnan ve Suriye (Fransa’nın 1939’da
İskenderun/Hatay’ı Türkiye’ye bırakması dışında) inşa edildikleri gibi
kalmıştır. “Filistin” ile “Ürdün” arasındaki İngilizlerin çizdiği sınır,
yıllardır olduğundan daha istikrarlı görünmektedir. Irak devletinin yıkımı
yakın zamanda değildir 1991’de ülkenin kuzey ve kuzeydoğusunda Batı tarafından
korunan (Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararıyla) Kürt bölgesinin
kurulması gerçekleştirilmiştir. Uluslararası güçler, Osmanlı sonrası doğu Arap
dünyasını inşa ettiler. Sömürge yetkililerinin, sömürgecilerle işbirliği yapan
yerel seçkinlerin ve ardından bağımsız devlet yöneticilerinin, değişen
derecelerde başarıları ile gerçek devletler inşa etmeye çalıştıkları bölgesel
alanlar yaratmışlardır. Hiçbir Rus, Çinli veya Avrupalı lider, Ortadoğu
haritasının yeniden düzenlenmesi için uluslararası bir konferans önermemiştir.
Devletlerin kendileri kendi içinde parçalanabilir. Ortadoğu da ki kavgalar
kalacak gibi görünüyor. En azından resmi olarak ve uluslararası hukuk
açısından, Fransız ve İngilizlerin yaklaşık yüz yıl önce çizdiği sınırlar
içinde ne kadar kırılgan olursa olsun “Sykes-Picot” yaşamaktadır
”  F. Gregory Gause’un The Washington Post
gazetesindeki bu yazısı[4]
önümüzdeki yıllarda henüz ölmediğine inanılan hayalet antlaşmanın Türk
toprakları ve Orta Doğu üzerinde dolaştırılacağa benzemektedir. Dolayısıyla
Türkiye Cumhuriyeti Syks-Picot’un şu haritasını unutmamalıdır:

 1...331332333...1.3861.386 Sayfanın 332. Sayfası